Tafsir As-Saadi - Turkish — Kıyamet 75:1 – İnsan 76:31
İçindekiler
- Kıyamet 75:1
- Kıyamet 75:2
- Kıyamet 75:3
- Kıyamet 75:4
- Kıyamet 75:5
- Kıyamet 75:6
- Kıyamet 75:7
- Kıyamet 75:8
- Kıyamet 75:9
- Kıyamet 75:10
- Kıyamet 75:11
- Kıyamet 75:12
- Kıyamet 75:13
- Kıyamet 75:14
- Kıyamet 75:15
- Kıyamet 75:16
- Kıyamet 75:17
- Kıyamet 75:18
- Kıyamet 75:19
- Kıyamet 75:20
- Kıyamet 75:21
- Kıyamet 75:22
- Kıyamet 75:23
- Kıyamet 75:24
- Kıyamet 75:25
- Kıyamet 75:26
- Kıyamet 75:27
- Kıyamet 75:28
- Kıyamet 75:29
- Kıyamet 75:30
- Kıyamet 75:31
- Kıyamet 75:32
- Kıyamet 75:33
- Kıyamet 75:34
- Kıyamet 75:35
- Kıyamet 75:36
- Kıyamet 75:37
- Kıyamet 75:38
- Kıyamet 75:39
- Kıyamet 75:40
- İnsan 76:1
- İnsan 76:2
- İnsan 76:3
- İnsan 76:4
- İnsan 76:5
- İnsan 76:6
- İnsan 76:7
- İnsan 76:8
- İnsan 76:9
- İnsan 76:10
- İnsan 76:11
- İnsan 76:12
- İnsan 76:13
- İnsan 76:14
- İnsan 76:15
- İnsan 76:16
- İnsan 76:17
- İnsan 76:18
- İnsan 76:19
- İnsan 76:20
- İnsan 76:21
- İnsan 76:22
- İnsan 76:23
- İnsan 76:24
- İnsan 76:25
- İnsan 76:26
- İnsan 76:27
- İnsan 76:28
- İnsan 76:29
- İnsan 76:30
- İnsan 76:31
Kıyamet 75:1
1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.
(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.
5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.
Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.
Kıyamet 75:2
1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.
(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.
5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.
Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.
Kıyamet 75:3
1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.
(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.
5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.
Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.
Kıyamet 75:4
1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.
(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.
5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.
Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.
Kıyamet 75:5
1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.
(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.
5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.
Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.
Kıyamet 75:6
1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.
(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.
5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.
Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.
Kıyamet 75:7
7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.
7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)
Kıyamet 75:8
7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.
7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)
Kıyamet 75:9
7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.
7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)
Kıyamet 75:10
7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.
7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)
Kıyamet 75:11
7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.
7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)
Kıyamet 75:12
7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.
7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)
Kıyamet 75:13
7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.
7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)
Kıyamet 75:14
7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.
7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)
Kıyamet 75:15
7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.
7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)
Kıyamet 75:16
16- Kur'ân’ı (vahyedilmesi tamamlanmadan önce unutmadan bellemek için) acele edip de dilini kıpırdatarak tekrarlama! 17- Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer. 18- O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et. 19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.
16. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Cebrail vahiy getirip de Kur’ân’ı okumaya başladığında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı belleme tutkusu dolayısı ile daha o vahyi bitirmeden onu telaffuz etmeye kalkışır, Cebrail’in okuması ile birlikte okumaya gayret ederdi. Yüce Allah, ona bu işten vazgeçmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur:“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme!”(Tâ-Hâ, 20/114) İşte burada da şöyle buyurmaktadır: “Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” 17. Daha sonra Yüce Allah, ona Kur’ân-ı Kerîm’i bellemesini, okumasını ve kalbinde onu toplayacağını taahhüt ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer.” Senin bu tutkuna sebep teşkil eden şey de onun bazı kelimelerini kaçırmak ve unutmak korkusudur. Allah ise sana bunun teminatını verdiğine göre artık bunu gerektiren bir sebep kalmamıştır. 18. “O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.” Yani Cebrail, sana getirdiği vahyi tamamladıktan sonra o vakit sen de onun okumasını takip et ve onun arkasından sen de oku. 19. “Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.” Yani manalarını açıklamak da bize aittir. Yüce Allah, ona lafzını korumayı da manalarını korumayı da taahhüt etmiştir. Bu ise korumanın olabilecek en ileri derecesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın istediği bu edebi takındı. Cebrail, ona bundan böyle Kur’ân okudu mu (vahyetti mi) onu dinler, o bitirdikten sonra kendisi onu okurdu. Bu âyet-i kerimede ilim öğrenme edebi de gösterilmektedir. Öğrenci, hoca açıklamakta olduğu meseleyi bitirmeden önce acele etmemelidir. Aksine hoca, açıkladığı meseleyi bitirdikten sonra kavrayamadığı hususu sorma yolunu seçmelidir. Aynı şekilde eğer sözlerinin baş tarafında reddi yahut güzel bulup onaylamayı gerektiren bir husus var ise yine yapılan bu açıklamayı bitirmeden önce o hususu ret veya kabule kalkışmamalıdır. Böylelikle yapılan açıklamanın doğru veya yanlış olduğu tam manasıyla anlamış olur, anlatılan hususu iyice beller ve o konuda doğru bir şekilde açıklamalarda bulunmak imkânını elde eder. Aynı şekilde bu ayetler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıklamış olduğunu göstermektedir.
Kıyamet 75:17
16- Kur'ân’ı (vahyedilmesi tamamlanmadan önce unutmadan bellemek için) acele edip de dilini kıpırdatarak tekrarlama! 17- Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer. 18- O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et. 19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.
16. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Cebrail vahiy getirip de Kur’ân’ı okumaya başladığında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı belleme tutkusu dolayısı ile daha o vahyi bitirmeden onu telaffuz etmeye kalkışır, Cebrail’in okuması ile birlikte okumaya gayret ederdi. Yüce Allah, ona bu işten vazgeçmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur:“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme!”(Tâ-Hâ, 20/114) İşte burada da şöyle buyurmaktadır: “Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” 17. Daha sonra Yüce Allah, ona Kur’ân-ı Kerîm’i bellemesini, okumasını ve kalbinde onu toplayacağını taahhüt ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer.” Senin bu tutkuna sebep teşkil eden şey de onun bazı kelimelerini kaçırmak ve unutmak korkusudur. Allah ise sana bunun teminatını verdiğine göre artık bunu gerektiren bir sebep kalmamıştır. 18. “O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.” Yani Cebrail, sana getirdiği vahyi tamamladıktan sonra o vakit sen de onun okumasını takip et ve onun arkasından sen de oku. 19. “Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.” Yani manalarını açıklamak da bize aittir. Yüce Allah, ona lafzını korumayı da manalarını korumayı da taahhüt etmiştir. Bu ise korumanın olabilecek en ileri derecesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın istediği bu edebi takındı. Cebrail, ona bundan böyle Kur’ân okudu mu (vahyetti mi) onu dinler, o bitirdikten sonra kendisi onu okurdu. Bu âyet-i kerimede ilim öğrenme edebi de gösterilmektedir. Öğrenci, hoca açıklamakta olduğu meseleyi bitirmeden önce acele etmemelidir. Aksine hoca, açıkladığı meseleyi bitirdikten sonra kavrayamadığı hususu sorma yolunu seçmelidir. Aynı şekilde eğer sözlerinin baş tarafında reddi yahut güzel bulup onaylamayı gerektiren bir husus var ise yine yapılan bu açıklamayı bitirmeden önce o hususu ret veya kabule kalkışmamalıdır. Böylelikle yapılan açıklamanın doğru veya yanlış olduğu tam manasıyla anlamış olur, anlatılan hususu iyice beller ve o konuda doğru bir şekilde açıklamalarda bulunmak imkânını elde eder. Aynı şekilde bu ayetler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıklamış olduğunu göstermektedir.
Kıyamet 75:18
16- Kur'ân’ı (vahyedilmesi tamamlanmadan önce unutmadan bellemek için) acele edip de dilini kıpırdatarak tekrarlama! 17- Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer. 18- O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et. 19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.
16. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Cebrail vahiy getirip de Kur’ân’ı okumaya başladığında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı belleme tutkusu dolayısı ile daha o vahyi bitirmeden onu telaffuz etmeye kalkışır, Cebrail’in okuması ile birlikte okumaya gayret ederdi. Yüce Allah, ona bu işten vazgeçmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur:“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme!”(Tâ-Hâ, 20/114) İşte burada da şöyle buyurmaktadır: “Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” 17. Daha sonra Yüce Allah, ona Kur’ân-ı Kerîm’i bellemesini, okumasını ve kalbinde onu toplayacağını taahhüt ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer.” Senin bu tutkuna sebep teşkil eden şey de onun bazı kelimelerini kaçırmak ve unutmak korkusudur. Allah ise sana bunun teminatını verdiğine göre artık bunu gerektiren bir sebep kalmamıştır. 18. “O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.” Yani Cebrail, sana getirdiği vahyi tamamladıktan sonra o vakit sen de onun okumasını takip et ve onun arkasından sen de oku. 19. “Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.” Yani manalarını açıklamak da bize aittir. Yüce Allah, ona lafzını korumayı da manalarını korumayı da taahhüt etmiştir. Bu ise korumanın olabilecek en ileri derecesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın istediği bu edebi takındı. Cebrail, ona bundan böyle Kur’ân okudu mu (vahyetti mi) onu dinler, o bitirdikten sonra kendisi onu okurdu. Bu âyet-i kerimede ilim öğrenme edebi de gösterilmektedir. Öğrenci, hoca açıklamakta olduğu meseleyi bitirmeden önce acele etmemelidir. Aksine hoca, açıkladığı meseleyi bitirdikten sonra kavrayamadığı hususu sorma yolunu seçmelidir. Aynı şekilde eğer sözlerinin baş tarafında reddi yahut güzel bulup onaylamayı gerektiren bir husus var ise yine yapılan bu açıklamayı bitirmeden önce o hususu ret veya kabule kalkışmamalıdır. Böylelikle yapılan açıklamanın doğru veya yanlış olduğu tam manasıyla anlamış olur, anlatılan hususu iyice beller ve o konuda doğru bir şekilde açıklamalarda bulunmak imkânını elde eder. Aynı şekilde bu ayetler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıklamış olduğunu göstermektedir.
Kıyamet 75:19
16- Kur'ân’ı (vahyedilmesi tamamlanmadan önce unutmadan bellemek için) acele edip de dilini kıpırdatarak tekrarlama! 17- Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer. 18- O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et. 19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.
16. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Cebrail vahiy getirip de Kur’ân’ı okumaya başladığında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı belleme tutkusu dolayısı ile daha o vahyi bitirmeden onu telaffuz etmeye kalkışır, Cebrail’in okuması ile birlikte okumaya gayret ederdi. Yüce Allah, ona bu işten vazgeçmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur:“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme!”(Tâ-Hâ, 20/114) İşte burada da şöyle buyurmaktadır: “Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” 17. Daha sonra Yüce Allah, ona Kur’ân-ı Kerîm’i bellemesini, okumasını ve kalbinde onu toplayacağını taahhüt ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer.” Senin bu tutkuna sebep teşkil eden şey de onun bazı kelimelerini kaçırmak ve unutmak korkusudur. Allah ise sana bunun teminatını verdiğine göre artık bunu gerektiren bir sebep kalmamıştır. 18. “O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.” Yani Cebrail, sana getirdiği vahyi tamamladıktan sonra o vakit sen de onun okumasını takip et ve onun arkasından sen de oku. 19. “Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.” Yani manalarını açıklamak da bize aittir. Yüce Allah, ona lafzını korumayı da manalarını korumayı da taahhüt etmiştir. Bu ise korumanın olabilecek en ileri derecesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın istediği bu edebi takındı. Cebrail, ona bundan böyle Kur’ân okudu mu (vahyetti mi) onu dinler, o bitirdikten sonra kendisi onu okurdu. Bu âyet-i kerimede ilim öğrenme edebi de gösterilmektedir. Öğrenci, hoca açıklamakta olduğu meseleyi bitirmeden önce acele etmemelidir. Aksine hoca, açıkladığı meseleyi bitirdikten sonra kavrayamadığı hususu sorma yolunu seçmelidir. Aynı şekilde eğer sözlerinin baş tarafında reddi yahut güzel bulup onaylamayı gerektiren bir husus var ise yine yapılan bu açıklamayı bitirmeden önce o hususu ret veya kabule kalkışmamalıdır. Böylelikle yapılan açıklamanın doğru veya yanlış olduğu tam manasıyla anlamış olur, anlatılan hususu iyice beller ve o konuda doğru bir şekilde açıklamalarda bulunmak imkânını elde eder. Aynı şekilde bu ayetler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıklamış olduğunu göstermektedir.
Kıyamet 75:20
20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.
20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.
Kıyamet 75:21
20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.
20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.
Kıyamet 75:22
20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.
20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.
Kıyamet 75:23
20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.
20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.
Kıyamet 75:24
20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.
20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.
Kıyamet 75:25
20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.
20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.
Kıyamet 75:26
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:27
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:28
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:29
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:30
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:31
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:32
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:33
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:34
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:35
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:36
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:37
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:38
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:39
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
Kıyamet 75:40
26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra “(rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.
Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.
***
İnsan 76:1
1- İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki o, (bu süre zarfında) anılmaya değer bir şey değildi. 2- Şüphesiz Biz insanı imtihan etmek üzere karışık bir sudan yarattık ve bu sebeple onu işiten ve gören bir varlık kıldık. 3- Gerçekten Biz ona doğru yolu gösterdik. Artık ya şükreden biri olur ya da bir nankör/kafir!
(Mekke’de inmiştir. 31 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, bu sûrede insanın ilk durumunu, sonunu ve orta dönemlerdeki halini söz konusu ederek; onun üzerinden “uzun bir süre” geçtiğini bildirmektedir. Bu süre, o daha var olmadan önce, yokluk halinde ikenki dönemini dile getirmektedir. “Ki o” bu süre zarfında “anılmaya değer bir şey değildi.”
2. Yüce Allah, insanı yaratmayı dileyince babası Âdem’i çamurdan yarattı, sonra da ardı arkasına onun neslini var etti:“Gerçekten Biz insanı… karışık bir sudan” hakir ve tiksinti veren bir sudan “yarattık.” “imtihan etmek üzere” Acaba ilk halini düşünüp bunun farkına mı varacak yoksa nefsi onu kandırıp aldatacak mı, ortaya çıkaralım diye. Yüce Allah insanı yaratmış, ona görme, işitme ve diğer azalar gibi gizli ve açık güçler vermiştir. Bunları da tam ve sağlıklı bir şekilde maksatlarını elde etmesine imkân verecek şekilde yaratmıştır.
3. Sonra da ona peygamberler göndermiş, peygamberlere de Kitaplar indirmiştir. Kendisine ulaştıran yolunu gösterip açıklamış ve bu yolu izlemeye teşvik etmiştir. Huzuruna varacağı vakit nezdinde kendisine neler saklamış olduğunu da haber vermiştir. Diğer taraftan helâke götüren yolu da bildirip bu yolu izlemekten sakındırmıştır. Bu yolu izlediği takdirde nelerle karşılaşacağını da bildirmiş ve bu şekilde onu imtihana tabi tutmuştur. Bunun sonucunda da insanlar iki kısma ayrılmışlardır: Biri, Allah’ın nimetlerine şükreden ve O’nun yerine getirilmesini istediği hakları ifa eden kimselerdir. Diğeri de Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu dinî ve dünyevî nimetlere nankörlük edip Rabbini inkar eden ve helâke götüren yola giren kimselerdir.
İnsan 76:2
1- İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki o, (bu süre zarfında) anılmaya değer bir şey değildi. 2- Şüphesiz Biz insanı imtihan etmek üzere karışık bir sudan yarattık ve bu sebeple onu işiten ve gören bir varlık kıldık. 3- Gerçekten Biz ona doğru yolu gösterdik. Artık ya şükreden biri olur ya da bir nankör/kafir!
(Mekke’de inmiştir. 31 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, bu sûrede insanın ilk durumunu, sonunu ve orta dönemlerdeki halini söz konusu ederek; onun üzerinden “uzun bir süre” geçtiğini bildirmektedir. Bu süre, o daha var olmadan önce, yokluk halinde ikenki dönemini dile getirmektedir. “Ki o” bu süre zarfında “anılmaya değer bir şey değildi.”
2. Yüce Allah, insanı yaratmayı dileyince babası Âdem’i çamurdan yarattı, sonra da ardı arkasına onun neslini var etti:“Gerçekten Biz insanı… karışık bir sudan” hakir ve tiksinti veren bir sudan “yarattık.” “imtihan etmek üzere” Acaba ilk halini düşünüp bunun farkına mı varacak yoksa nefsi onu kandırıp aldatacak mı, ortaya çıkaralım diye. Yüce Allah insanı yaratmış, ona görme, işitme ve diğer azalar gibi gizli ve açık güçler vermiştir. Bunları da tam ve sağlıklı bir şekilde maksatlarını elde etmesine imkân verecek şekilde yaratmıştır.
3. Sonra da ona peygamberler göndermiş, peygamberlere de Kitaplar indirmiştir. Kendisine ulaştıran yolunu gösterip açıklamış ve bu yolu izlemeye teşvik etmiştir. Huzuruna varacağı vakit nezdinde kendisine neler saklamış olduğunu da haber vermiştir. Diğer taraftan helâke götüren yolu da bildirip bu yolu izlemekten sakındırmıştır. Bu yolu izlediği takdirde nelerle karşılaşacağını da bildirmiş ve bu şekilde onu imtihana tabi tutmuştur. Bunun sonucunda da insanlar iki kısma ayrılmışlardır: Biri, Allah’ın nimetlerine şükreden ve O’nun yerine getirilmesini istediği hakları ifa eden kimselerdir. Diğeri de Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu dinî ve dünyevî nimetlere nankörlük edip Rabbini inkar eden ve helâke götüren yola giren kimselerdir.
İnsan 76:3
1- İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki o, (bu süre zarfında) anılmaya değer bir şey değildi. 2- Şüphesiz Biz insanı imtihan etmek üzere karışık bir sudan yarattık ve bu sebeple onu işiten ve gören bir varlık kıldık. 3- Gerçekten Biz ona doğru yolu gösterdik. Artık ya şükreden biri olur ya da bir nankör/kafir!
(Mekke’de inmiştir. 31 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, bu sûrede insanın ilk durumunu, sonunu ve orta dönemlerdeki halini söz konusu ederek; onun üzerinden “uzun bir süre” geçtiğini bildirmektedir. Bu süre, o daha var olmadan önce, yokluk halinde ikenki dönemini dile getirmektedir. “Ki o” bu süre zarfında “anılmaya değer bir şey değildi.”
2. Yüce Allah, insanı yaratmayı dileyince babası Âdem’i çamurdan yarattı, sonra da ardı arkasına onun neslini var etti:“Gerçekten Biz insanı… karışık bir sudan” hakir ve tiksinti veren bir sudan “yarattık.” “imtihan etmek üzere” Acaba ilk halini düşünüp bunun farkına mı varacak yoksa nefsi onu kandırıp aldatacak mı, ortaya çıkaralım diye. Yüce Allah insanı yaratmış, ona görme, işitme ve diğer azalar gibi gizli ve açık güçler vermiştir. Bunları da tam ve sağlıklı bir şekilde maksatlarını elde etmesine imkân verecek şekilde yaratmıştır.
3. Sonra da ona peygamberler göndermiş, peygamberlere de Kitaplar indirmiştir. Kendisine ulaştıran yolunu gösterip açıklamış ve bu yolu izlemeye teşvik etmiştir. Huzuruna varacağı vakit nezdinde kendisine neler saklamış olduğunu da haber vermiştir. Diğer taraftan helâke götüren yolu da bildirip bu yolu izlemekten sakındırmıştır. Bu yolu izlediği takdirde nelerle karşılaşacağını da bildirmiş ve bu şekilde onu imtihana tabi tutmuştur. Bunun sonucunda da insanlar iki kısma ayrılmışlardır: Biri, Allah’ın nimetlerine şükreden ve O’nun yerine getirilmesini istediği hakları ifa eden kimselerdir. Diğeri de Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu dinî ve dünyevî nimetlere nankörlük edip Rabbini inkar eden ve helâke götüren yola giren kimselerdir.
İnsan 76:4
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:5
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:6
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:7
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:8
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:9
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:10
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:11
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:12
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:13
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:14
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:15
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:16
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:17
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:18
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:19
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:20
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:21
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:22
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:23
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:24
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:25
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:26
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:27
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:28
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:29
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:30
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***
İnsan 76:31
4- Şüphesiz Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. 5- İyi ve itaatkar (müminler) ise kâfûr karıştırılmış bir kâdehten (cennet şarabı) içerler. 6- O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır. 7- Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar. 8- Yemeğe olan arzularına rağmen onu yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9- (Ve derler ki:)“Biz, size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istiyoruz.” 10- “Çünkü biz, yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.” 11- Allah da o günün şerrinden onları korur ve (yüzlerine) bir aydınlık, (gönüllerine de) bir sevinç verir. 12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır. 13- Orada tahtlara yaslanırlar ve ne güneş/sıcak görürler orada ne de soğuk. 14- Ağaçların gölgeleri üzerlerindedir, olgun meyvelerinin toplanması da son derece kolaydır. 15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır. 16- Bu billurlar gümüştendir ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler. 17- Orada onlara zencefil karıştırılmış kâdehler sunulur. 18- Bu da orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınardır. 19- Etraflarında ölümsüz, hizmetçi çocuklar dolaşır. Onları bir görsen kendilerini etrafa dağılmış birer inci sanırsın. 20- Cenneti bir görsen orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün. 21- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir. 22- “İşte bu, amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır. Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” 23- Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik. 24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme! 25- Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret! 26- Gecenin bir kısmında O’na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! 27- Şüphesiz bunlar, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorlar ve çok ağır bir günü de arkalarına atıyorlar. 28- Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz. 29- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 30- Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31- O, dilediğini rahmetine alır. Zalimlere gelince O, onlar için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
4. Yani bizler, Allah’ı inkâr eden, peygamberleri yalanlayan ve Allah’a isyan etme cesaretini gösteren kimselere cehennem ateşinde “zincirler” hazırlamışızdır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.”(el-Hâkka, 69/32)“Kâfirler için” ellerini boyunlarına bağlayan ve böylelikle kendilerini sımsıkı bir şekilde zincire vuran “demir halkalar ve alevli bir ateş” bedenlerini cayır cayır yakacak bir alev “hazırladık.”“Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz.”(en-Nisâ, 4/56) İşte bu, onlar için sürekli ve ebedi bir azaptır. Bu azapta onlar ebediyen kalacaklardır.
5. “İyi ve itaatkar (müminler) ise” yani kalplerindeki marifetullah, muhabbetullah ve güzel ahlâk dolayısı ile kalpleri iyi, buna bağlı olarak da amelleri iyi ve bunları hep iyi işlerde kullanmış olanlara gelince Yüce Allah onların “kâfûr karıştırılmış bir kadehten” çok lezzetli bir şarap içeceklerini haber vermektedir. Bu şaraba kâfûr katılacaktır. Yani onu soğutması ve keskinliğini kırması için kâfûr karıştırılacaktır. Kâfûr ise son derece lezzetlidir. Dünyadaki kâfûrda bulunan rahatsız edici özelliklerinden uzaktır. Çünkü dünyada var olan her türlü rahatsızlık verici unsur, Yüce Allah’ın cennette bulunacağını isimleri ile belirttiği şeylerde bulunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Dikensiz arabistan kirazı, meyveleri birbirine girmiş muz ağaçları altında...”(el-Vakıa, 56/28-29); “Tertemiz kılınmış zevceler...”(el-Bakara, 2/25); “Onlar için Rableri nezdinde esenlik yurdu vardır.”(el-En’âm, 6/143); “Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır.”(ez-Zuhruf, 43/71)
6. “O, Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” Onların içtikleri bu kadehin içindeki içeceğin tükeneceğinden yana bir korkuları yoktur. Aksine bunun kaynağı kesilmez. Çünkü o, sürekli akıp coşan, taşkın bir pınardır. Allah’ın kulları ne zaman ve ne şekilde isterlerse bu pınarı öylece akıtırlar. İsterlerse bunları çiçek vermiş, göz kamaştırıcı bahçelere akıtırlar, dilerlerse köşk ve süslü meskenlerinin etrafına ve arasına, arzu ederlerse de oldukça güzel olan uygun görecekleri herhangi bir tarafa akıtabileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, bu kimselerin birtakım amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
7. “Onlar, adakları/sözleri yerine getirirler.” Yerine getirmeyi taahhüt ettikleri adak ve antlaşmaları yerine getirirler. Onlar, esas itibari ile kendilerine farz olmayan adakları sırf kendilerine vacip kıldıkları için eksiksiz yerine getirdiklerine göre asıl itibari ile farz olan ibadet ve görevleri haydi haydi yerne getirirler. "Ve şerri dört bir tarafa yayılan bir günden korkarlar.” Şerrinin kendilerini gelip bulmasından korkarlar ve bunun için de ona götürecek her türlü sebebi terk ederler.
8. “Yemeğe olan arzularına rağmen” kendileri malı ve yemeği arzuladıkları bir halde olmalarına rağmen Allah sevgisini kendi nefislerine duydukları sevginin önüne geçirirler ve insanların arasında yemek yedirilmeye en lâyık ve muhtaç olanları araştırıp “yoksula, yetime ve esire yedirirler.” 9. Onlar, bu infak ve yemek yedirmeleri ile de yalnızca Yüce Allah’ın rızasını gözetirler. Hallerinin dili ile de şöyle derler:“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemiyoruz.” Maddi bir karşılık da beklemeyiz, sözlü bir övgü de. 10. “Çünkü biz yüzlerin asık ve kaşların çatık olacağı” kapkaranlık, kötü, dar ve sıkıntılı “bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”
11. “Allah da o günün şerrinden onları korur.”“O en büyük korku ve dehşet onları üzmez. Melekler onları karşılar: Size vaat edilen gününüz işte budur, derler.”(el-Enbiya, 21/103)“Ve” yüzlerine “bir güzellik” ve kalplerine de “bir sevinç verir.” Böylelikle onları taltif eder ve hem dış hem de iç dünyalarını nimetlerle donatmış olur.
12. “Sabretmeleri” itaati üzere sabrederek imkânları çerçevesinde onları yerine getirmeleri, O’na isyanlardan uzak kalmakta sabır göstermeleri ve can yakıcı takdirlere de sabredip onlardan dolayı öfke göstermemeleri “sebebi ile de onları” her türlü nimetleri ihtiva eden ve sevince gölge düşürücü, hevesi kursakta bırakıcı her bir husustan uzak bulunan “cennetlerle ve ipeklerle mükâfatlandırır.” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların orada giyecekleri elbiseleri ipektendir.”(el-Hac, 22/23; Fâtır, 35/33) Yüce Allah’ın özellikle ipeği söz konusu etmesi onların, dışardan görülen ve sahibinin konumunu gösteren elbiseleri oluşundan dolayıdır.
13. “Orada tahtlara yaslanırlar.” Yaslanmak, rahat, huzur ve refah içinde oturup kurulmak demektir. Tahtlar ise üzerlerinde süslü örtüler bulunan yüksekçe oturma yerleridir. "Ne güneş/sıcak görürler orada” yani cennette kendilerine zarar verecek türden bir sıcak ve “ne de” şiddetli derecede “soğuk” görmezler. Aksine bütün vakitleri koyu gölgeliklerde geçecektir. Ne sıcak ne de soğuk olmayacaktır. Böylece bedenler zevk alacak, sıcak ve soğuktan dolayı rahatsız olmaları söz konusu olmayacaktır.
14. Yani oranın meyveleri, onları almak isteyene ayakta iken, otururken yahut yanı üzerinde yatarken eliyle uzanıp alabileceği kadar yakın olacaktır.
15. “Etraflarında” genç hizmetçiler (vildân) ile cennetliklerin hizmetkârları tarafından “gümüşten kaplar ve billur bardaklar dolaştırılır.” 16. “Bu billurlar gümüştendir” Bu kapların ana maddesi gümüş olacaktır, aynı zamanda billur gibi de saydam olacaktır. Saydam bir cisim olmayan gümüşün cevherinin saflığı ve madenin güzelliği dolayısıyla billur saydamlığında olması, en hayret edilecek işlerdendir. “ve onlar, içeceklerin miktarını istedikleri ölçüde belirlerler.” yani sözü edilen kapların miktarlarını fazla veya eksik olmaksızın, tam içkiye kanacakları şekilde kendileri tespit edeceklerdir. Çünkü bu miktarlar, fazla olursa lezzeti azalır, eksik olursa onların kana kana içmelerine yetmez. Maksadın şu olma ihtimali de vardır: Cennetlikler, kendi zevk ve lezzetlerine uygun şekilde bunların miktarlarını içlerinden geçirecekler ve bu kaplar içlerinden geçtiği miktara uygun olarak huzurlarına getirilecektir.
17. “Orada” cennette “onlara” tadının ve kokusunun güzelleşmesi için “zencefil karıştırılmış bir kâdehler sunulur.” Kadeh, içi şarap dolu kaba denir. 18. Bu pınara bu ismin veriliş sebebi akıcı, lezzetli ve güzel oluşundan dolayıdır.
19. “Etraflarında ölümsüz.” Cennet ehlinin çevresinde yiyecek ve içeceklerini sunmak, onlara hizmet etmek üzere cennette hiç değişmeksizin ve yaşlanmaksızın kalmak üzere ve son derece güzel olarak yaratılmış “hizmetçi çocuklar dolaşır.”“Onları” cennetliklerin hizmetinde etrafa yayılmış olarak “bir görsen kendilerini” güzelliklerinden ötürü “etrafa dağılmış birer inci sanırsın.” Cennetliklere hizmet edecek olanların görüldüklerinde insanı sevindiren, ebedi kılınmış genç çocuklardan olmaları, cennet ehlinin lezzetinin mükemmelliğinin bir parçasıdır. Onlar cennet ehlinin meskenlerine herhangi bir rahatsızlıktan yana güven içerisinde girerler ve onların istediklerini ve canlarının arzuladıklarını onlara getirirler.
20. “Cenneti bir görsen” cennet ehlinin mükemmel derecedeki nimetlerine bir göz atsan “orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” Onlardan her birisinin anlatılması dahi mümkün olmayacak çapta pek çok saraylara, süslü ve güzel köşklere, göz kamaştırıcı ve meyveleri olgun bahçelere, lezzetli meyvelere, akıp giden ırmaklara, hoş bağ ve bahçelere, insanı neşelendiren, kalpleri etkileyen, ruhlara sevinç veren bir şekilde şakıyan kuşlara sahip olduğunu göreceğin gibi; son derece güzel, iç ve dış güzelliğe sahip, hayırlı ve pek hoş, kalpleri sevinçle ve huzurla dolduran eşlerinin bulunduğunu, etrafında ebedi kılınmış genç hizmetçilerin dolaştığını, ebedi hizmetkârlarının bulunduğunu, bunların kendisine rahat ve huzur verdiğini, hayatını zevkli ve lezzetli kıldığını, tam bir mutluluğa erişmiş olduğunu görürsün. Orada bunlara ek olarak ve daha büyük bir mükafat olmak üzere pek merhametli Rabbin rızasına nail olunacak, hitabı işitilecek, O’na yakın olmanın zevki tadılacak, rızasına nail olmakla neşeye gark olunacak ve orada ebedi kalınacak. Her an, içinde bulundukları nimetler de sürekli artıp duracak. Hazineleri bitmez tükenmez, hayırları asla azalmaz. Apaçık hak, mutlak hükümran, mülkün yegane sahibi olan Allah’ın şanı ne yücedir! O’nun sıfatlarının sonu olmadığı gibi, iyilik ve ihsanlarının da sonu yoktur.
21. “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.” Yani üzerlerindeki elbiseler, ince ve kalın ipekten ve yeşil renkte olacaktır. Bunlar ise ipek türlerinin en değerlileridir. "Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” Erkeklerinin de kadınlarının da ellerinde bilezikler bulunacaktır. Bu, Allah’ın onlara bir vaadidir. O’nun vaadi mutlaka gerçekleşir. Çünkü O’ndan daha doğru sözlü yoktur. "Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirir” Hiçbir şekilde o şarapta rahatsız edici bir husus olmayacaktır. Karınlarındaki her türlü rahatsızlığı ve sıkıntıyı giderip tertemiz edecektir.
22. “İşte bu” pek büyük mükâfat, güzel bağış “amellerinizin karşılığı/mükâfatıdır” dünyada iken yapmış olduğunuz amellere karşılık olmak üzere size verilmiştir. “Yaptıklarınız karşılıksız kalmadı.” Az amelinize Yüce Allah, sınırlandırılması mümkün olmayacak kadar pek çok nimetler ihsan etmiştir.
23. Cennet nimetlerini zikrettikten sonra Yüce Allah:“Hiç şüphesiz Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz indirdik” buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vaat hem de tehdit vardır. Kulların ihtiyaç duydukları her şey açıklanmıştır. O, Yüce Allah’ın emirlerinin, şer’î hükümlerinin en mükemmel bir şekilde yerine getirilmesi, bunların uygulanması için çalışılması ve bu uğurda sabır gösterilmesi emrini de ihtiva etmektedir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
24. Yani Yüce Allah’ın kaderî hükmüne sabredip katlan ve ondan dolayı öfkelenme. Dinî hükümlerini uygulamakta da sabır göster, onlar üzerinde sebatla yürü ve hiçbir engel seni bundan alıkoymasın. Bununla birlikte seni yolundan alıkoymak isteyen inatçılara, günah ve masiyet işleyen “günahkâr ya da kafir/nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Çünkü nankör/kâfirlere, günahkârlara ve fasıklara itaatin Allah’a isyan olması kaçınılmaz bir şeydir. Zira bunlar, ancak kendi nefislerinin hevâsı doğrultusunda emir verirler.
25. Sabrın kaynağı Yüce Allah’a itaat ve O’nu çokça zikretmek olduğundan dolayı Yüce Allah bunu emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret!” Yani gündüzün ilk bölümünde de son bölümünde de O’nu an! Bunun kapsamına bu vakitlerde kılınan farz namazlar, bunlarla birlikte kılınan nafileler, yapılan zikirler, tesbihler, tehlil ve tekbirler de girmektedir.
26. “Gecenin bir kısmında O’na secde et!” Yani O’na çokça secde et, bu ise çokça namaz kılma manasınadır. "Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et.” Bu mutlak ifade, Yüce Allah’ın daha önce geçen:“Ey elbisesine sarınıp bürünen! Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; yarısını veya ondan biraz azını yahut da ondan biraz fazlasını!”(el-Müzzemmil, 73/14) buyruğu ile kayıtlıdır.
27. “Şüphesiz bunlar” yani kendilerine bunca âyetler açıklandıktan, uyarılıp teşvik edildikten sonra bunlardan hiçbir şekilde yararlanmayıp aksine seni yalanlayanlar, hala daha “çabuk elde edilen” dünyayı seviyorlar ve onunla huzur buluyorlar. "ve çok ağır bir günü” Kıyamet gününü “de arkalarına atıyorlar” Onun için ameli terk ve ihmal ediyorlar. Halbuki o günün miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin yıl kadardır. O gün hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu pek zor bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8) Ama sanki onlar, yalnız dünya için ve orada kalmak için yaratılmışçasına davranırlar.
28. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra diriltileceklerine dair aklî bir delil göstermektedir ki bu da ilk olarak yaratma delilidir. Şöyle buyurmaktadır:“Onları Biz yarattık.” Yoktan onları var eden Bizleriz. “ve yaratılışlarını da Biz sağlamlaştırdık.” Yani onların yaratılışlarını, sinirlerle, damarlarla, liflerle, gizli ve açık güçlerle sağlamlaştırdık. Öyle ki vücut eksiksiz hale gelmiş ve tamamlanmış, istediği şeyleri yapma gücüne kavuşmuştur. İnsanları bu şekilde var edip yaratan, ölümlerinden sonra amellerinin karşılığını vermek üzere onları tekrar yaratmaya kâdirdir. Bu dünya hayatında insanları bu şekilde aşamadan aşamaya aktaranın, onları emir vermeksizin, yasaklar koymaksızın, mükâfat ve ceza vermeksizin başıboş bırakması O’na yakışmaz. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Dilediğimiz zaman da onların yerine benzerlerini getiririz.” Yani Biz, onları öldükten sonra diriliş için bir defa daha yaratacağız ve onları tıpatıp aynı şekilde tekrar var edeceğiz.
29. “Şüphesiz bunlar, bir öğüttür.” Mü’min bunlarla öğüt alır. Bu yolla uyarı ve teşviklerden istifade eder. "Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Allah’a kendisine ulaştıracak bir yol izler. Yüce Allah, hakkı ve hidâyeti açıklar, sonra da insanları bununla yol bulma yahut ondan uzaklaşma konusunda -onlara karşı delili ortaya koymuş olmak için- serbest bırakır. “Ta ki helâk olan kişi apaçık bir delil üzere helâk olsun, hayatta kalan kişi de apaçık bir delil üzere yaşasın.”(el-Enfâl, 8/42)
30. “Ama Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.” Çünkü geçerli olan Allah’ın dilemesidir. "Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hidâyet bulanı hidâyete iletmek, sapık olanı da sapıklıkta bırakmakta mutlaka O’nun gözettiği bir hikmet vardır.
31. “O, dilediğini rahmetine alır” ona inâyetini ihsan eder, mutluluk yollarını izleme muvaffakiyetini verir ve ona götüren yolları gösterir. Bedbahtlığı hidâyete tercih eden “zalimlere gelince O, onlar için” zulüm ve düşmanlıkları sebebi ile “can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
İnsan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’a mahsustur.
***