Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Müzzemmil 73:1 – Müddessir 74:56

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Müzzemmil 73:1
  2. Müzzemmil 73:2
  3. Müzzemmil 73:3
  4. Müzzemmil 73:4
  5. Müzzemmil 73:5
  6. Müzzemmil 73:6
  7. Müzzemmil 73:7
  8. Müzzemmil 73:8
  9. Müzzemmil 73:9
  10. Müzzemmil 73:10
  11. Müzzemmil 73:11
  12. Müzzemmil 73:12
  13. Müzzemmil 73:13
  14. Müzzemmil 73:14
  15. Müzzemmil 73:15
  16. Müzzemmil 73:16
  17. Müzzemmil 73:17
  18. Müzzemmil 73:18
  19. Müzzemmil 73:19
  20. Müzzemmil 73:20
  21. Müddessir 74:1
  22. Müddessir 74:2
  23. Müddessir 74:3
  24. Müddessir 74:4
  25. Müddessir 74:5
  26. Müddessir 74:6
  27. Müddessir 74:7
  28. Müddessir 74:8
  29. Müddessir 74:9
  30. Müddessir 74:10
  31. Müddessir 74:11
  32. Müddessir 74:12
  33. Müddessir 74:13
  34. Müddessir 74:14
  35. Müddessir 74:15
  36. Müddessir 74:16
  37. Müddessir 74:17
  38. Müddessir 74:18
  39. Müddessir 74:19
  40. Müddessir 74:20
  41. Müddessir 74:21
  42. Müddessir 74:22
  43. Müddessir 74:23
  44. Müddessir 74:24
  45. Müddessir 74:25
  46. Müddessir 74:26
  47. Müddessir 74:27
  48. Müddessir 74:28
  49. Müddessir 74:29
  50. Müddessir 74:30
  51. Müddessir 74:31
  52. Müddessir 74:32
  53. Müddessir 74:33
  54. Müddessir 74:34
  55. Müddessir 74:35
  56. Müddessir 74:36
  57. Müddessir 74:37
  58. Müddessir 74:38
  59. Müddessir 74:39
  60. Müddessir 74:40
  61. Müddessir 74:41
  62. Müddessir 74:42
  63. Müddessir 74:43
  64. Müddessir 74:44
  65. Müddessir 74:45
  66. Müddessir 74:46
  67. Müddessir 74:47
  68. Müddessir 74:48
  69. Müddessir 74:49
  70. Müddessir 74:50
  71. Müddessir 74:51
  72. Müddessir 74:52
  73. Müddessir 74:53
  74. Müddessir 74:54
  75. Müddessir 74:55
  76. Müddessir 74:56

Müzzemmil 73:1

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:2

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:3

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:4

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:5

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:6

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:7

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:8

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:9

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:10

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:11

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir; 3- Yarısını veya ondan biraz azını. 4- Yahut da ondan biraz fazlasını. Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku. 5- Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkilidir hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır. 7- Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır. 8- Rabbinin ismini an ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel! 9- O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O halde O’na güvenip dayan! 10- Onların söylediklerine karşı sabret ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş. 11- Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı! (Mekke’de inmiştir. 20 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil, Müddessir gibi elbiseleri ile sarınıp örtünen, onlara bürünen demektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın risaleti gibi büyük bir lütfa mazhar olup da O’nun Cebrail’i ona göndermek sureti ile vahyini indirmeye başladığı sırada bu şekilde örtünmüştü. Çünkü o, benzeri görülmedik ve rasûller dışında hiçbir kimsenin dayanamayacağı bir durum ile karşılaşmıştı. İşte Peygamber, Cibril aleyhisselam’ı gördüğünde dehşete kapılmıştı. Hanımının yanına gelerek şiddetli bir titremeye tutulmuş halde:“Beni örtün, beni örtün!” demişti. Daha sonra Cibril aleyhisselam ona gelerek:“Oku” dedi. Peygamber: “Ben okuma bilmem” deyince, Cibril onu alıp bağrına sıkı sıkı bastırdı. Onun okumasını da ısrarla istedi. Sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okudu. Daha sonra Yüce Allah, ona sebat verdi ve ardı arkasına vahiyler gelmeye devam etti. Sonunda rasûllerden hiçbir kimsenin ulaşmadığı bir konuma geldi. Gerçekten peygamberin nübüvvetinin başlangıcı ile nihaî noktası arasındaki fark pek büyüktür. Bundan dolayı Yüce Allah, ona ondan ilk olarak sadır olan bu vasfa uygun hitapta bulundu. Burada ona kendisi ile ilgili ibadetleri emretti. Sonra ona kavminin eziyetlerine tahammül ve sabır göstermesini, daha sonra da ona verdiği emri açıkça bildirmesini, onları açıktan açığa Yüce Allah’a davet etmesini istedi. Yüce Allah, burada Peygamberine ibadetlerin en şereflisi olanını emretmiştir ki o da namazdır. Yine bu namazı vakitlerin en üstün ve en faziletlisinde edâ etmesini istemiştir ki, bu da gecedir. Yüce Allah, Peygamberine rahmetinin bir tecellisi olarak ona gecenin tümünü namazla geçirmesini emretmeyip:“Kalk ve birazı müstesnâ geceyi namazla geçir” buyurmaktadır. 3-4. Daha sonra namaz kılınacak sürenin miktarını tesbit ederek:“Yarısını veya ondan” yarısından “biraz azını” üçte bir ve ona yakın bir süre namaz kıl. “Yahut da ondan” yarısından “biraz fazlasını!” Bu da gecenin üçte iki kadarı olur. "Kur’ân’ı da tertil üzere (ağır ağır ve tane tane) oku.” Çünkü Kur’ân bu şekilde okunduğunda onun üzerinde iyiden iyiye düşünülebilir. Böylece Kur’ân ile kalp harekete geçer, onun âyetleri ile Allah’a ibadet eder ve kalp buna tam anlamı ile hazır hale gelir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 5. “Şüphesiz Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” Sana manaları pek büyük, nitelikleri pek üstün olan bu Kur’ân’ı bildireceğiz. Bu vasıflara sahip olan bir Kitaba mazhar olmak için de gerçekten hazır olunmalı, o kitap tertil üzere okunmalı ve onun kapsadığı hususlar üzerinde tefekkür edilmelidir. 6. Daha sonra Yüce Allah, ona geceleyin namaz kılmayı emretmesindeki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü gece kalkışı” yani uyuduktan sonra geceleyin namaz kılmak “hem daha etkilidir, hem de ondaki okuyuş daha düzgün ve sağlamdır.” Yani Kur’ân’ın maksadının gerçekleştirilmesi ihtimali daha yüksektir. Bu esnada kalp ve dil arasında uyum sağlanır, meşguliyetler azdır. Okunan iyice anlaşılır ve Kur’ân-ı Kerîm dosdoğru bir şekilde okunabilir. 7. Gündüz ise durum böyle değildir ve bu maksatlar onda pek gerçekleştirilemez:“Gündüz vakti ise senin uzun uğraşların vardır.” Yani ihtiyaçların ve geçimin için gidip gelmek kalbi meşgul eder ve kişinin kendisini büsbütün Kur’ân’a vermesi kolay olmaz. 8. “Rabbinin ismini an” bu bütün zikir çeşitlerini kapsar “ve her şeyden yüz çevirip tamamiyle O’na yönel!” Yani her şeyle ilişkini keserek O’na yönel! Çünkü varlıklarla ilişkiyi kesip Yüce Allah’a yönelmek, kalbin bütün varlıklarla ilişkiyi koparıp onlardan uzaklaşması, Allah’ın muhabbetiyle, O’na yakınlaştırıcı ve O’nun rızasına eriştirici şeylerle dolup taşması demektir. 9. “O, doğunun da batının da Rabbidir.” Burada doğu ve batı birer cins/tür ismidir. Bütün doğuş ve batış yerlerini kapsar. O bakımdan Yüce Allah, bütün doğuların ve batıların, onlardaki bütün aydınlıkların Rabbidir. Ulvi ve süfli âlemde bu aydınlıklardan yararlanan varlıkların da Rabbidir. O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve idare edicisidir. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun yüce zatı dışında hiçbir mabud yoktur. Sevgi ve tazimin yalnızca kendisine tahsis olunmasına layık olan O’dur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:“O halde O’na güvenip dayan!” Koruyucu ve bütün işlerini çekip çevirici olarak yalnız O’nu bil! 10. Yüce Allah, ona özel olarak namazı ve genel olarak zikri emretmişti. Bu yolla kul, ağırlıklara katlanma gücünü büyük ölçüde elde eder. Zor işleri yapabilme alışkanlığını kazanır. Sonra ona kendisine karşı inatla direnenlerin, kendisine ve getirdiklerine dil uzatanların söylediklerine sabretmesini emretmiş, Allah’ın emri doğrultusunda yoluna devam ederek hiç kimsenin kendisini yolundan alıkoymaması gerektiğini bildirmiş ve onlardan güzel bir şekilde ayrılıp uzaklaşmasını istemiştir ki bu, maslahatın öyle gerektirdiği ve herhangi bir eziyet verme söz konusu olmayan bir uzaklaşmadır. Onu rahatsız edecek sözleri dolayısı ile onlardan yüz çevirip uzak durması ve onlarla en güzel yol hangisi ise onunla tartışması emredilmiştir. 11. “Refah sahibi o yalanlayıcıları bana bırak!” Sen onlarla Beni baş başa bırak, zira Ben onlardan intikam alacağım. Onlara mühlet verecek olsam dahi onları (azaba uğratmayı) ihmal etmeyeceğim. “Refah sahibi” ifadesi ile Allah'ın, kendilerine bol rızık ihsan edip geniş çapta lütuflarını bağışladığı, bu nedenle de azgınlaşan zengin kimseler kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, çünkü insan gerçekten azar, kendisini varlıklı ve ihtiyaç duymaz bir halde görünce.”(el-Alak, 96/6-7) Daha sonra bunları nezdindeki ceza ve azaplar ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

Müzzemmil 73:12

12- Çünkü bizim yanımızda ağır prangalar ve yakıcı bir ateş vardır. 13- Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azap vardır. 14- O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır ve dağlar akıp giden kum yığınları gibi olur. 12. “Çünkü bizim yanımızda ağır prangalar ve yakıcı bir ateş var.” Oldukça şiddetli bir azap vardır. Biz, bunu Allah’ı gazaplandıran işleri yapmaya devam eden kimseler için ibretli bir ceza olmak üzere hazırladık. “Ve yakıcı” oldukça kızgın “bir ateş var.” 13. Çok acı, çirkin, korkunç, tadı tiksinti verici, kokusu son derece kötü ve iğrenç olduğu için “boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı” dehşet verici çapta acı ve ızdırap verici “bir ateş vardır.” 14. İşte bunlar, öyle bir günde gerçekleşecek ki pek büyük dehşetten dolayı “o gün yeryüzü ve dağlar sarsılır.” O sapasağlam, yerinden oynamayan “dağlar” dağılan, yukarıdan aşağı “akıp giden kum yığınları gibi olur.” Bundan sonra da etrafa savrularak darmadağın olurlar.

Müzzemmil 73:13

12- Çünkü bizim yanımızda ağır prangalar ve yakıcı bir ateş vardır. 13- Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azap vardır. 14- O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır ve dağlar akıp giden kum yığınları gibi olur. 12. “Çünkü bizim yanımızda ağır prangalar ve yakıcı bir ateş var.” Oldukça şiddetli bir azap vardır. Biz, bunu Allah’ı gazaplandıran işleri yapmaya devam eden kimseler için ibretli bir ceza olmak üzere hazırladık. “Ve yakıcı” oldukça kızgın “bir ateş var.” 13. Çok acı, çirkin, korkunç, tadı tiksinti verici, kokusu son derece kötü ve iğrenç olduğu için “boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı” dehşet verici çapta acı ve ızdırap verici “bir ateş vardır.” 14. İşte bunlar, öyle bir günde gerçekleşecek ki pek büyük dehşetten dolayı “o gün yeryüzü ve dağlar sarsılır.” O sapasağlam, yerinden oynamayan “dağlar” dağılan, yukarıdan aşağı “akıp giden kum yığınları gibi olur.” Bundan sonra da etrafa savrularak darmadağın olurlar.

Müzzemmil 73:14

12- Çünkü bizim yanımızda ağır prangalar ve yakıcı bir ateş vardır. 13- Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azap vardır. 14- O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır ve dağlar akıp giden kum yığınları gibi olur. 12. “Çünkü bizim yanımızda ağır prangalar ve yakıcı bir ateş var.” Oldukça şiddetli bir azap vardır. Biz, bunu Allah’ı gazaplandıran işleri yapmaya devam eden kimseler için ibretli bir ceza olmak üzere hazırladık. “Ve yakıcı” oldukça kızgın “bir ateş var.” 13. Çok acı, çirkin, korkunç, tadı tiksinti verici, kokusu son derece kötü ve iğrenç olduğu için “boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı” dehşet verici çapta acı ve ızdırap verici “bir ateş vardır.” 14. İşte bunlar, öyle bir günde gerçekleşecek ki pek büyük dehşetten dolayı “o gün yeryüzü ve dağlar sarsılır.” O sapasağlam, yerinden oynamayan “dağlar” dağılan, yukarıdan aşağı “akıp giden kum yığınları gibi olur.” Bundan sonra da etrafa savrularak darmadağın olurlar.

Müzzemmil 73:15

15- Şüphesiz Biz, Firavun’a bir peygamber gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda şâhit olacak bir peygamber gönderdik. 16- Firavun, o peygambere karşı çıkmıştı da Biz de onu feci bir şekilde yakalamıştık. 15-16. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Şu ümmî, Arabî, müjdeleyici, uyarıcı, ümmete yaptıkları amelleri hususunda şahitlik edecek olan peygamberi size gönderdiği için Rabbinize hamd ve şükredin. Bu pek üstün ve değerli nimetin gereklerini yerine getirin. Sakın küfre sapıp Rasûlünüze karşı gelmeyin. O takdirde Yüce Allah’ın kendisine İmran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak gönderdiği vakit isyan eden Firavun gibi olursunuz. Nitekim Mûsâ, onu Allah’a davet etmiş, Allah’ı tevhid etmesini emretmişti. Firavun ise onun sözünü kabul etmeyip ona isyan ederek karşı çıkmıştı. Allah da onu çok çetin bir azap ile ansızın yakalamıştı.

Müzzemmil 73:16

15- Şüphesiz Biz, Firavun’a bir peygamber gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda şâhit olacak bir peygamber gönderdik. 16- Firavun, o peygambere karşı çıkmıştı da Biz de onu feci bir şekilde yakalamıştık. 15-16. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Şu ümmî, Arabî, müjdeleyici, uyarıcı, ümmete yaptıkları amelleri hususunda şahitlik edecek olan peygamberi size gönderdiği için Rabbinize hamd ve şükredin. Bu pek üstün ve değerli nimetin gereklerini yerine getirin. Sakın küfre sapıp Rasûlünüze karşı gelmeyin. O takdirde Yüce Allah’ın kendisine İmran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak gönderdiği vakit isyan eden Firavun gibi olursunuz. Nitekim Mûsâ, onu Allah’a davet etmiş, Allah’ı tevhid etmesini emretmişti. Firavun ise onun sözünü kabul etmeyip ona isyan ederek karşı çıkmıştı. Allah da onu çok çetin bir azap ile ansızın yakalamıştı.

Müzzemmil 73:17

17- Eğer siz küfürde diretirseniz, çocukların saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? 18- Ki o gün (dehşetten) gök bile yarılacaktır. Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. 17-18. Yani o, oldukça dehşetli, çok tehlikeli, çocukların dahi saçlarını ağartacak, pek muazzam cansız varlıkları eritecek, göğü yarıp çatlatacak ve yıldızları darmadağın edecek olan Kıyamet gününde sizler, nasıl yakanızı kurtarabilecek, nasıl kendinizi kurtarabileceksiniz? “Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” Yani bu vaadin gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Hiç kimse ona engel olamaz.

Müzzemmil 73:18

17- Eğer siz küfürde diretirseniz, çocukların saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? 18- Ki o gün (dehşetten) gök bile yarılacaktır. Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. 17-18. Yani o, oldukça dehşetli, çok tehlikeli, çocukların dahi saçlarını ağartacak, pek muazzam cansız varlıkları eritecek, göğü yarıp çatlatacak ve yıldızları darmadağın edecek olan Kıyamet gününde sizler, nasıl yakanızı kurtarabilecek, nasıl kendinizi kurtarabileceksiniz? “Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” Yani bu vaadin gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Hiç kimse ona engel olamaz.

Müzzemmil 73:19

19- Şüphesiz bunlar, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar. 19. Yani Yüce Allah’ın Kıyamet gününün durumunu ve dehşetli hallerini bildirdiği bu öğüt, takvâ sahibi kimselerin düşünüp ibret alacağı, mü’minlerin de kendisi dolayısı ile yasaklardan kaçınacağı bir öğüttür. “Artık kim dilerse Rabbine giden yolu tutar.” Ona götüren yolu izler. Bu ise O’nun şeriatının izinden gitmekle olur. Çünkü O, bu yolu tam anlamı ile açıklamış ve onda kapalı bir taraf bırakmamıştır. İşte bu da Yüce Allah’ın, kullara kendi fiillerini işleyebilme gücünü verdiğini ve bu konuda onlara belli bir imkân tanıdığını gösteren bir delildir. Yoksa durum Cebriye’nin iddia ettiği gibi değildir. Zira onlara göre insanların fiilleri kendi iradeleri dışında cereyan eder. Böyle bir iddia hem nakle aykırıdır, hem de akla.

Müzzemmil 73:20

20- Şüphesiz Rabbin, senin ve seninle beraber olan (müminlerden) bir kesimin kalkıp gecenin üçte ikisine yakın bir süreyi, yarısını veya üçte birini namazla geçirdiğini biliyor. Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir ve tespit eder. O, sizin gece (ibadet vaktini) tam olarak hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizi affetti. Artık (gece namazında) Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizden hastalananlar olacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan (rızkını) aramak üzere yeryüzünde yol tepeceğini, başka bir kısmınızın da Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O halde Kur'ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önden ne hayır gönderirseniz onun mükafatını Allah katında hem daha hayırlı, hem de daha büyük olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 20. Yüce Allah, bu sûrenin başlarında, Rasûlüne gecenin yarısını, üçte ikisini yahut üçte birini namazla geçirmesini emretmiştir. Aslolan ise hükümlerde ümmetinin ona uymasıdır. Burada da onun kendisine verilen o emre uyduğu gibi mü’minlerden bir kesimin de o emre uyduğu söz konusu edilmektedir. Emrolunan bu süreyi tespit etmek, insanlara ağır geldiğinden dolayı Yüce Allah, artık bunun kendilerine son derece kolaylaştırdığını haber vermekte ve:“Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir ve tespit eder” buyurmaktadır. Yani onların miktarlarını, bunların ne kadarının gidip geriye ne kadarının kaldığını tam manasıyla O bilir. "O, sizin gece (ibadet vaktini) tam olarak hesap edemeyeceğinizi” yani bu büyük bir dikkat ve oldukça titizlik gerektirdiğinden dolayı onun miktarını eksiksiz ve fazlasız olarak belirleyemeyeceğinizi “bildiği için sizi affetti.” Yükünüzü hafifletti ve tayin edilen miktardan ister fazla ister eksik olsun, size kolayınıza gelen kadarı ile yetinmeyi emretti. “Artık Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun.” Yani bildiğiniz bölümleri ve size ağır gelmeyecek miktarı okuyun. Bundan dolayıdır ki geceleyin namaz kılan kimse, bu konuda istekli ve gücü yerinde olduğu sürece namaz kılmakla emrolunmuştur. Yorulur yahut tembellik basar yahut uyuklayacak olursa, namaza huzurla ve dinlenmiş olarak devam edebilmesi için dinlenmelidir. Daha sonra Yüce Allah, bu yükümlülüğü hafifletmeye uygun gerekçeler olan bazı sebepleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden hastalananlar olacağını... bilir.” Böylelerine ise gecenin yarısı, üçte biri veya üçte ikisi boyunca namaz kılmak ağır gelir. O halde hasta olan kimse, kolayına gelen kadarını kılsın. Aynı şekilde eğer kendisine ağır gelecekse ayakta namaz kılması da emrolunmamıştır. Hatta nafile namaz kılmak, ona ağır gelirse bunu terk edebilir. Üstelik ona sağlıklı iken yapmış olduğu nafile amellerin ecri de yazılır. "Bir kısmınızın Allah’ın lütfundan (rızkını) aramak üzere yeryüzünde yol tepeceğini” yani başkalarına muhtaç olmamak ve onlara el açmamak için ticaret yapmak maksadı ile yolculuk edecek kimseler bulunacağını bilir. Yani yolculuk yapan kimsenin durumu, yükünün hafifletilmesini gerektirir. Bundan dolayı farz namaz yükü hafifletilmiş, iki vakit namazı cem ederek bir vakitte kılması, dört rekâtlik farzları iki rekât olarak kısaltması ona mubah kılınmıştır. Aynı şekilde “başka bir kısmınızın da Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O halde Kur'ân’dan kolayınıza geleni okuyun.” Yüce Allah, burada iki hafifletmeyi söz konusu etmektedir. Bunlardan birisi, sağlıklı ve mukim (yolcu olmayan) kimseye dair bir hafifletmedir. Böyle bir kişi, vakti tam tespit etme külfetine girmeksizin, gayret ve isteğini göz önünde bulundurarak gece namazını kılar. Hatta en faziletli olan vakti değerlendirir ki bu da gecenin ilk yarısından sonra gelen gecenin üçte birlik bölümüdür. Diğer hafifletme ise hasta ve yolcu içindir. Bu yolculuk da ister ticaret kastı ile olsun, ister cihad, hac veya buna benzer bir ibadet kastı ile yapılmış olsun fark etmez. O da külfete girmeyeceği hususları göz önünde bulundurmalıdır. Dinde bize zorluk kılmayıp aksine şeriatını kolaylaştırdığı, kullarının hallerini, dinlerinin, bedenlerinin ve dünyalarının maslahatını dikkate aldığı için Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Daha sonra Yüce Allah, ibadetlerin anası ve direği olan iki ibadeti emretmektedir. Bunlar ise kendisi olmaksızın dinin doğru bir şekilde ayakta duramayacağı namazı dosdoğru kılmak, diğeri de imanın kanıtı olan zekâtı vermektir. Ki zekât sayesinde fakirler ve yoksullar da gözetilmiş olur. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Namazı” rükünleri, sınırları, şartları ve bütün tamamlayıcı unsurları ile birlikte “dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin.” Samimi bir niyet ile nefsinizden bir sebat ile temiz maldan yalnız Allah için verin. Bunun kapsamına farz olan zekât da müstehab olan sadakalar da girmektedir. Daha sonra genel olarak bütün hayırlara ve bunları yapmaya teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır:“Kendiniz için önden ne hayır gönderirseniz onun mükafatını Allah katında hem daha hayırlı, hem de daha büyük olarak bulursunuz.” Bir iyilik on katından yedi yüz katına kadar ve daha pek çok katlara kadar karşılık görecektir. Bilinmeli ki bu dünya yurdunda zerre ağırlığı kadar yapılan bir hayır, ebedî nimetler yurdu olan cennette dünyanın ve üzerinde bulunanların kat kat fazlası lezzetler ve arzu edilen şeylerle karşılık bulacaktır. Bu dünyadaki hayır ve iyilik, ebedilik yurdundaki hayır ve iyiliğin kaynağı, tohumu, aslı ve esasıdır. Gafletlerle geçen vakitlere ne kadar üzülünse azdır. Salih amellerin dışındaki işlerle geçen zamanlara ne kadar yazık! Yaratıcının öğüdünden etkilenmeyen ve onlara bizzat kendilerinden daha çok merhametli olanın teşvik edici buyruklarından istifade edemeyen kalplere yazıklar olsun! Hamd-u senâlar Sanadır Allah’ım. Şikâyetlerimiz Sanadır. Senden yardım dileriz. Bütün gücümüz, kuvvetimiz Senin yardımınladır. "Allah’tan bağışlanma dileyin. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” İtaat ve hayırlı işleri yapmaya teşvikten sonra mağfiret dileme emrinin anlamı çok büyüktür. Çünkü kullar, emrolundukları hususlarda mutlaka kusur ederler. Ya hiçbir şekilde emri yerine getirmez yahut da eksik bir şekilde yaparlar. O bakımdan Allah, bunun mağfiret dilenerek telafi edilmesini emretmektedir. Kul, gece gündüz günah işler durur. Allah, rahmet ve mağfireti ile onu kuşatmayacak olursa, şüphesiz o helâk olur. Müzzemmil Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Müddessir 74:1

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve uyar! 3- Yalnız Rabbini tazim et! 4- Elbiseni temizle! 5- Azaba sebep olacak şeylerden uzak dur. 6- (Yaptığını) çok görerek başa kakma! 7- Rabbin için sabret. (Mekke’de inmiştir. 56 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil ile Müddessir’in aynı anlama geldiği daha önce açıklanmıştı. Allah, Rasûlüne gerek faydası kendi şahsına ait olan, gerekse de başkalarına ulaşan birtakım ibadetlerde olanca gayret göstermesini emretmişti. Bundan önceki sûrede bu kabilden ibadetlerde bulunmasını ve kavminin eziyetlerine karşı da sabredip katlanmasını bildirmişti. Burada da davetini açığa vurmasını, açıktan açığa uyarılarda bulunmasını emrederek: Tam bir gayret ve istek ile “kalk ve” insanları, maksadı gerçekleştirebilecek türden söz ve fiillerle, kendisi ile korkutulan şeyin durumunu açıklamak sureti ile “uyar” ki bu, sakındırılan şeyleri terk etmeye daha bir sevkedici olsun. 3. Tevhid ile O’nu tazim edip yücelt! Korkutup uyarmaktan maksadın, Allah rızasını elde etmek ve kulların da O’nu tazim etmelerini ve O’na gereği gibi ibadet etmelerini sağlamak olsun. 4. Burada geçen “elbise” ile bütün amellerin, elbiselerin temizlenmesi ile de amellerini ihlâslı yapması, bunlarda samimi olması, en mükemmel şekilde bu amellerini yerine getirmesi, onları iptal ve ifsad edecek hususlardan arındırması, kötülük, riya, münafıklık, kendini beğenmek, kibir, gaflet ve buna benzer kula, ibadetlerinde uzak durması emrolunan ve sevabı eksiltici hususlardan arındırması kastedilmiş olabilir. Bunun kapsamına elbiselerin necasetlerden temizlenmesi de girer. Çünkü bu, amellerin temizlenmesini tamamlayıcı bir unsurdur. Özellikle namaz böyledir ki pek çok ilim adamı bu konuda şöyle demiştir: Namazda elbise üzerindeki pislikleri ortadan kaldırmak, namazın sahih/geçerli olmasının şartlarındandır. Bu buyruktaki “elbise” ile bildiğimiz elbiselerin kastedilme ihtimali de vardır. Bunları temizlemekle emrolunması da bütün vakitlerde her türlü necaset ve pisliklerden onları temiz tutması, özellikle de namaz esnasında buna riâyet etmesi demektir. Buna göre o, zahiren temizlik yapmakla emrolunmuştur ki hiç şüphesiz zahirin temizlenmesi, bâtının temizlenmesinin tamamlayıcı bir unsurudur. 5. Buradaki “Azaba sebep olacak şeyler” ifadesiyle Allah'la birlikte kendilerine ibadet edilen put ve heykeller kastedilmiş olabilir. Ona bunlardan uzaklaşıp bunları terk etmesi, bunlara nispet edilen söz ve fiillerden uzak olması emrolunmuş demektir. Yine bu ifadeyle bütün kötü işler ve sözler de kastedilmiş olabilir. O halde bu buyrukla ona küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün günahları terk etmesi emredilmektedir. Bunun kapsamına da şirk ve daha aşağı mertebedeki tüm günahlar gelir. 6. Yani insanlara yapmış olduğun dinî ve dünyevî iyilikleri hatırlatarak bunları başa kakma, bu şekilde çokça minnette bulunarak kendini onlara üstün görme! Aksine imkânın olduğu sürece insanlara iyilikte bulun ama onlara yapmış olduğun iyilikleri unut, mükâfatını da Allah’tan bekle. İyilik yaptığın kimseleri de yapmadıklarını da aynı seviyede gör. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sen herhangi bir kimseye ona verdiğinden daha fazlasını sana karşılık vermesi arzusuyla bir şey verme! O takdirde bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir emir olur. 7. Sen sabrının ecrini O’ndan iste! Yalnız Yüce Allah’ın rızasını gözet! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin emirlerine uydu, bu emirleri yerine getirmek için elini çabuk tuttu. İnsanları uyardı, mutlak ilâhlarının kendilerinden istediği her şeyi onlara apaçık âyetlerle güzelce açıkladı. Yüce Allah’ı tazim etti, insanları da O’nu tazim etmeye çağırdı. Gizli ve açık amellerini her türlü kötülükten arındırdı. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen bütün uydurma ilâhlardan, O’nun ile birlikte kendilerine tapınılan putlardan, bu putlara tapanlardan, kötülükten ve kötülerden uzak durdu. Allah’tan sonra insanlar üzerinde Peygamber’in pek büyük bir lütuf ve ihsanı vardır. Ancak o, buna karşılık onlardan herhangi bir mükâfat ya da teşekkür istememiştir. Rabbi için en mükemmel şekilde sabretmiştir. Allah’a itaat üzere sabrettiği gibi, O’na masiyetten uzak kalmakta da sabır göstermiştir Allah’ın can yakıcı kaderlerine de sabretmiştir. Öyle ki o, rasûllerin azim sahibi olanlarını geride bırakmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

Müddessir 74:2

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve uyar! 3- Yalnız Rabbini tazim et! 4- Elbiseni temizle! 5- Azaba sebep olacak şeylerden uzak dur. 6- (Yaptığını) çok görerek başa kakma! 7- Rabbin için sabret. (Mekke’de inmiştir. 56 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil ile Müddessir’in aynı anlama geldiği daha önce açıklanmıştı. Allah, Rasûlüne gerek faydası kendi şahsına ait olan, gerekse de başkalarına ulaşan birtakım ibadetlerde olanca gayret göstermesini emretmişti. Bundan önceki sûrede bu kabilden ibadetlerde bulunmasını ve kavminin eziyetlerine karşı da sabredip katlanmasını bildirmişti. Burada da davetini açığa vurmasını, açıktan açığa uyarılarda bulunmasını emrederek: Tam bir gayret ve istek ile “kalk ve” insanları, maksadı gerçekleştirebilecek türden söz ve fiillerle, kendisi ile korkutulan şeyin durumunu açıklamak sureti ile “uyar” ki bu, sakındırılan şeyleri terk etmeye daha bir sevkedici olsun. 3. Tevhid ile O’nu tazim edip yücelt! Korkutup uyarmaktan maksadın, Allah rızasını elde etmek ve kulların da O’nu tazim etmelerini ve O’na gereği gibi ibadet etmelerini sağlamak olsun. 4. Burada geçen “elbise” ile bütün amellerin, elbiselerin temizlenmesi ile de amellerini ihlâslı yapması, bunlarda samimi olması, en mükemmel şekilde bu amellerini yerine getirmesi, onları iptal ve ifsad edecek hususlardan arındırması, kötülük, riya, münafıklık, kendini beğenmek, kibir, gaflet ve buna benzer kula, ibadetlerinde uzak durması emrolunan ve sevabı eksiltici hususlardan arındırması kastedilmiş olabilir. Bunun kapsamına elbiselerin necasetlerden temizlenmesi de girer. Çünkü bu, amellerin temizlenmesini tamamlayıcı bir unsurdur. Özellikle namaz böyledir ki pek çok ilim adamı bu konuda şöyle demiştir: Namazda elbise üzerindeki pislikleri ortadan kaldırmak, namazın sahih/geçerli olmasının şartlarındandır. Bu buyruktaki “elbise” ile bildiğimiz elbiselerin kastedilme ihtimali de vardır. Bunları temizlemekle emrolunması da bütün vakitlerde her türlü necaset ve pisliklerden onları temiz tutması, özellikle de namaz esnasında buna riâyet etmesi demektir. Buna göre o, zahiren temizlik yapmakla emrolunmuştur ki hiç şüphesiz zahirin temizlenmesi, bâtının temizlenmesinin tamamlayıcı bir unsurudur. 5. Buradaki “Azaba sebep olacak şeyler” ifadesiyle Allah'la birlikte kendilerine ibadet edilen put ve heykeller kastedilmiş olabilir. Ona bunlardan uzaklaşıp bunları terk etmesi, bunlara nispet edilen söz ve fiillerden uzak olması emrolunmuş demektir. Yine bu ifadeyle bütün kötü işler ve sözler de kastedilmiş olabilir. O halde bu buyrukla ona küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün günahları terk etmesi emredilmektedir. Bunun kapsamına da şirk ve daha aşağı mertebedeki tüm günahlar gelir. 6. Yani insanlara yapmış olduğun dinî ve dünyevî iyilikleri hatırlatarak bunları başa kakma, bu şekilde çokça minnette bulunarak kendini onlara üstün görme! Aksine imkânın olduğu sürece insanlara iyilikte bulun ama onlara yapmış olduğun iyilikleri unut, mükâfatını da Allah’tan bekle. İyilik yaptığın kimseleri de yapmadıklarını da aynı seviyede gör. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sen herhangi bir kimseye ona verdiğinden daha fazlasını sana karşılık vermesi arzusuyla bir şey verme! O takdirde bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir emir olur. 7. Sen sabrının ecrini O’ndan iste! Yalnız Yüce Allah’ın rızasını gözet! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin emirlerine uydu, bu emirleri yerine getirmek için elini çabuk tuttu. İnsanları uyardı, mutlak ilâhlarının kendilerinden istediği her şeyi onlara apaçık âyetlerle güzelce açıkladı. Yüce Allah’ı tazim etti, insanları da O’nu tazim etmeye çağırdı. Gizli ve açık amellerini her türlü kötülükten arındırdı. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen bütün uydurma ilâhlardan, O’nun ile birlikte kendilerine tapınılan putlardan, bu putlara tapanlardan, kötülükten ve kötülerden uzak durdu. Allah’tan sonra insanlar üzerinde Peygamber’in pek büyük bir lütuf ve ihsanı vardır. Ancak o, buna karşılık onlardan herhangi bir mükâfat ya da teşekkür istememiştir. Rabbi için en mükemmel şekilde sabretmiştir. Allah’a itaat üzere sabrettiği gibi, O’na masiyetten uzak kalmakta da sabır göstermiştir Allah’ın can yakıcı kaderlerine de sabretmiştir. Öyle ki o, rasûllerin azim sahibi olanlarını geride bırakmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

Müddessir 74:3

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve uyar! 3- Yalnız Rabbini tazim et! 4- Elbiseni temizle! 5- Azaba sebep olacak şeylerden uzak dur. 6- (Yaptığını) çok görerek başa kakma! 7- Rabbin için sabret. (Mekke’de inmiştir. 56 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil ile Müddessir’in aynı anlama geldiği daha önce açıklanmıştı. Allah, Rasûlüne gerek faydası kendi şahsına ait olan, gerekse de başkalarına ulaşan birtakım ibadetlerde olanca gayret göstermesini emretmişti. Bundan önceki sûrede bu kabilden ibadetlerde bulunmasını ve kavminin eziyetlerine karşı da sabredip katlanmasını bildirmişti. Burada da davetini açığa vurmasını, açıktan açığa uyarılarda bulunmasını emrederek: Tam bir gayret ve istek ile “kalk ve” insanları, maksadı gerçekleştirebilecek türden söz ve fiillerle, kendisi ile korkutulan şeyin durumunu açıklamak sureti ile “uyar” ki bu, sakındırılan şeyleri terk etmeye daha bir sevkedici olsun. 3. Tevhid ile O’nu tazim edip yücelt! Korkutup uyarmaktan maksadın, Allah rızasını elde etmek ve kulların da O’nu tazim etmelerini ve O’na gereği gibi ibadet etmelerini sağlamak olsun. 4. Burada geçen “elbise” ile bütün amellerin, elbiselerin temizlenmesi ile de amellerini ihlâslı yapması, bunlarda samimi olması, en mükemmel şekilde bu amellerini yerine getirmesi, onları iptal ve ifsad edecek hususlardan arındırması, kötülük, riya, münafıklık, kendini beğenmek, kibir, gaflet ve buna benzer kula, ibadetlerinde uzak durması emrolunan ve sevabı eksiltici hususlardan arındırması kastedilmiş olabilir. Bunun kapsamına elbiselerin necasetlerden temizlenmesi de girer. Çünkü bu, amellerin temizlenmesini tamamlayıcı bir unsurdur. Özellikle namaz böyledir ki pek çok ilim adamı bu konuda şöyle demiştir: Namazda elbise üzerindeki pislikleri ortadan kaldırmak, namazın sahih/geçerli olmasının şartlarındandır. Bu buyruktaki “elbise” ile bildiğimiz elbiselerin kastedilme ihtimali de vardır. Bunları temizlemekle emrolunması da bütün vakitlerde her türlü necaset ve pisliklerden onları temiz tutması, özellikle de namaz esnasında buna riâyet etmesi demektir. Buna göre o, zahiren temizlik yapmakla emrolunmuştur ki hiç şüphesiz zahirin temizlenmesi, bâtının temizlenmesinin tamamlayıcı bir unsurudur. 5. Buradaki “Azaba sebep olacak şeyler” ifadesiyle Allah'la birlikte kendilerine ibadet edilen put ve heykeller kastedilmiş olabilir. Ona bunlardan uzaklaşıp bunları terk etmesi, bunlara nispet edilen söz ve fiillerden uzak olması emrolunmuş demektir. Yine bu ifadeyle bütün kötü işler ve sözler de kastedilmiş olabilir. O halde bu buyrukla ona küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün günahları terk etmesi emredilmektedir. Bunun kapsamına da şirk ve daha aşağı mertebedeki tüm günahlar gelir. 6. Yani insanlara yapmış olduğun dinî ve dünyevî iyilikleri hatırlatarak bunları başa kakma, bu şekilde çokça minnette bulunarak kendini onlara üstün görme! Aksine imkânın olduğu sürece insanlara iyilikte bulun ama onlara yapmış olduğun iyilikleri unut, mükâfatını da Allah’tan bekle. İyilik yaptığın kimseleri de yapmadıklarını da aynı seviyede gör. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sen herhangi bir kimseye ona verdiğinden daha fazlasını sana karşılık vermesi arzusuyla bir şey verme! O takdirde bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir emir olur. 7. Sen sabrının ecrini O’ndan iste! Yalnız Yüce Allah’ın rızasını gözet! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin emirlerine uydu, bu emirleri yerine getirmek için elini çabuk tuttu. İnsanları uyardı, mutlak ilâhlarının kendilerinden istediği her şeyi onlara apaçık âyetlerle güzelce açıkladı. Yüce Allah’ı tazim etti, insanları da O’nu tazim etmeye çağırdı. Gizli ve açık amellerini her türlü kötülükten arındırdı. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen bütün uydurma ilâhlardan, O’nun ile birlikte kendilerine tapınılan putlardan, bu putlara tapanlardan, kötülükten ve kötülerden uzak durdu. Allah’tan sonra insanlar üzerinde Peygamber’in pek büyük bir lütuf ve ihsanı vardır. Ancak o, buna karşılık onlardan herhangi bir mükâfat ya da teşekkür istememiştir. Rabbi için en mükemmel şekilde sabretmiştir. Allah’a itaat üzere sabrettiği gibi, O’na masiyetten uzak kalmakta da sabır göstermiştir Allah’ın can yakıcı kaderlerine de sabretmiştir. Öyle ki o, rasûllerin azim sahibi olanlarını geride bırakmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

Müddessir 74:4

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve uyar! 3- Yalnız Rabbini tazim et! 4- Elbiseni temizle! 5- Azaba sebep olacak şeylerden uzak dur. 6- (Yaptığını) çok görerek başa kakma! 7- Rabbin için sabret. (Mekke’de inmiştir. 56 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil ile Müddessir’in aynı anlama geldiği daha önce açıklanmıştı. Allah, Rasûlüne gerek faydası kendi şahsına ait olan, gerekse de başkalarına ulaşan birtakım ibadetlerde olanca gayret göstermesini emretmişti. Bundan önceki sûrede bu kabilden ibadetlerde bulunmasını ve kavminin eziyetlerine karşı da sabredip katlanmasını bildirmişti. Burada da davetini açığa vurmasını, açıktan açığa uyarılarda bulunmasını emrederek: Tam bir gayret ve istek ile “kalk ve” insanları, maksadı gerçekleştirebilecek türden söz ve fiillerle, kendisi ile korkutulan şeyin durumunu açıklamak sureti ile “uyar” ki bu, sakındırılan şeyleri terk etmeye daha bir sevkedici olsun. 3. Tevhid ile O’nu tazim edip yücelt! Korkutup uyarmaktan maksadın, Allah rızasını elde etmek ve kulların da O’nu tazim etmelerini ve O’na gereği gibi ibadet etmelerini sağlamak olsun. 4. Burada geçen “elbise” ile bütün amellerin, elbiselerin temizlenmesi ile de amellerini ihlâslı yapması, bunlarda samimi olması, en mükemmel şekilde bu amellerini yerine getirmesi, onları iptal ve ifsad edecek hususlardan arındırması, kötülük, riya, münafıklık, kendini beğenmek, kibir, gaflet ve buna benzer kula, ibadetlerinde uzak durması emrolunan ve sevabı eksiltici hususlardan arındırması kastedilmiş olabilir. Bunun kapsamına elbiselerin necasetlerden temizlenmesi de girer. Çünkü bu, amellerin temizlenmesini tamamlayıcı bir unsurdur. Özellikle namaz böyledir ki pek çok ilim adamı bu konuda şöyle demiştir: Namazda elbise üzerindeki pislikleri ortadan kaldırmak, namazın sahih/geçerli olmasının şartlarındandır. Bu buyruktaki “elbise” ile bildiğimiz elbiselerin kastedilme ihtimali de vardır. Bunları temizlemekle emrolunması da bütün vakitlerde her türlü necaset ve pisliklerden onları temiz tutması, özellikle de namaz esnasında buna riâyet etmesi demektir. Buna göre o, zahiren temizlik yapmakla emrolunmuştur ki hiç şüphesiz zahirin temizlenmesi, bâtının temizlenmesinin tamamlayıcı bir unsurudur. 5. Buradaki “Azaba sebep olacak şeyler” ifadesiyle Allah'la birlikte kendilerine ibadet edilen put ve heykeller kastedilmiş olabilir. Ona bunlardan uzaklaşıp bunları terk etmesi, bunlara nispet edilen söz ve fiillerden uzak olması emrolunmuş demektir. Yine bu ifadeyle bütün kötü işler ve sözler de kastedilmiş olabilir. O halde bu buyrukla ona küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün günahları terk etmesi emredilmektedir. Bunun kapsamına da şirk ve daha aşağı mertebedeki tüm günahlar gelir. 6. Yani insanlara yapmış olduğun dinî ve dünyevî iyilikleri hatırlatarak bunları başa kakma, bu şekilde çokça minnette bulunarak kendini onlara üstün görme! Aksine imkânın olduğu sürece insanlara iyilikte bulun ama onlara yapmış olduğun iyilikleri unut, mükâfatını da Allah’tan bekle. İyilik yaptığın kimseleri de yapmadıklarını da aynı seviyede gör. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sen herhangi bir kimseye ona verdiğinden daha fazlasını sana karşılık vermesi arzusuyla bir şey verme! O takdirde bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir emir olur. 7. Sen sabrının ecrini O’ndan iste! Yalnız Yüce Allah’ın rızasını gözet! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin emirlerine uydu, bu emirleri yerine getirmek için elini çabuk tuttu. İnsanları uyardı, mutlak ilâhlarının kendilerinden istediği her şeyi onlara apaçık âyetlerle güzelce açıkladı. Yüce Allah’ı tazim etti, insanları da O’nu tazim etmeye çağırdı. Gizli ve açık amellerini her türlü kötülükten arındırdı. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen bütün uydurma ilâhlardan, O’nun ile birlikte kendilerine tapınılan putlardan, bu putlara tapanlardan, kötülükten ve kötülerden uzak durdu. Allah’tan sonra insanlar üzerinde Peygamber’in pek büyük bir lütuf ve ihsanı vardır. Ancak o, buna karşılık onlardan herhangi bir mükâfat ya da teşekkür istememiştir. Rabbi için en mükemmel şekilde sabretmiştir. Allah’a itaat üzere sabrettiği gibi, O’na masiyetten uzak kalmakta da sabır göstermiştir Allah’ın can yakıcı kaderlerine de sabretmiştir. Öyle ki o, rasûllerin azim sahibi olanlarını geride bırakmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

Müddessir 74:5

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve uyar! 3- Yalnız Rabbini tazim et! 4- Elbiseni temizle! 5- Azaba sebep olacak şeylerden uzak dur. 6- (Yaptığını) çok görerek başa kakma! 7- Rabbin için sabret. (Mekke’de inmiştir. 56 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil ile Müddessir’in aynı anlama geldiği daha önce açıklanmıştı. Allah, Rasûlüne gerek faydası kendi şahsına ait olan, gerekse de başkalarına ulaşan birtakım ibadetlerde olanca gayret göstermesini emretmişti. Bundan önceki sûrede bu kabilden ibadetlerde bulunmasını ve kavminin eziyetlerine karşı da sabredip katlanmasını bildirmişti. Burada da davetini açığa vurmasını, açıktan açığa uyarılarda bulunmasını emrederek: Tam bir gayret ve istek ile “kalk ve” insanları, maksadı gerçekleştirebilecek türden söz ve fiillerle, kendisi ile korkutulan şeyin durumunu açıklamak sureti ile “uyar” ki bu, sakındırılan şeyleri terk etmeye daha bir sevkedici olsun. 3. Tevhid ile O’nu tazim edip yücelt! Korkutup uyarmaktan maksadın, Allah rızasını elde etmek ve kulların da O’nu tazim etmelerini ve O’na gereği gibi ibadet etmelerini sağlamak olsun. 4. Burada geçen “elbise” ile bütün amellerin, elbiselerin temizlenmesi ile de amellerini ihlâslı yapması, bunlarda samimi olması, en mükemmel şekilde bu amellerini yerine getirmesi, onları iptal ve ifsad edecek hususlardan arındırması, kötülük, riya, münafıklık, kendini beğenmek, kibir, gaflet ve buna benzer kula, ibadetlerinde uzak durması emrolunan ve sevabı eksiltici hususlardan arındırması kastedilmiş olabilir. Bunun kapsamına elbiselerin necasetlerden temizlenmesi de girer. Çünkü bu, amellerin temizlenmesini tamamlayıcı bir unsurdur. Özellikle namaz böyledir ki pek çok ilim adamı bu konuda şöyle demiştir: Namazda elbise üzerindeki pislikleri ortadan kaldırmak, namazın sahih/geçerli olmasının şartlarındandır. Bu buyruktaki “elbise” ile bildiğimiz elbiselerin kastedilme ihtimali de vardır. Bunları temizlemekle emrolunması da bütün vakitlerde her türlü necaset ve pisliklerden onları temiz tutması, özellikle de namaz esnasında buna riâyet etmesi demektir. Buna göre o, zahiren temizlik yapmakla emrolunmuştur ki hiç şüphesiz zahirin temizlenmesi, bâtının temizlenmesinin tamamlayıcı bir unsurudur. 5. Buradaki “Azaba sebep olacak şeyler” ifadesiyle Allah'la birlikte kendilerine ibadet edilen put ve heykeller kastedilmiş olabilir. Ona bunlardan uzaklaşıp bunları terk etmesi, bunlara nispet edilen söz ve fiillerden uzak olması emrolunmuş demektir. Yine bu ifadeyle bütün kötü işler ve sözler de kastedilmiş olabilir. O halde bu buyrukla ona küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün günahları terk etmesi emredilmektedir. Bunun kapsamına da şirk ve daha aşağı mertebedeki tüm günahlar gelir. 6. Yani insanlara yapmış olduğun dinî ve dünyevî iyilikleri hatırlatarak bunları başa kakma, bu şekilde çokça minnette bulunarak kendini onlara üstün görme! Aksine imkânın olduğu sürece insanlara iyilikte bulun ama onlara yapmış olduğun iyilikleri unut, mükâfatını da Allah’tan bekle. İyilik yaptığın kimseleri de yapmadıklarını da aynı seviyede gör. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sen herhangi bir kimseye ona verdiğinden daha fazlasını sana karşılık vermesi arzusuyla bir şey verme! O takdirde bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir emir olur. 7. Sen sabrının ecrini O’ndan iste! Yalnız Yüce Allah’ın rızasını gözet! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin emirlerine uydu, bu emirleri yerine getirmek için elini çabuk tuttu. İnsanları uyardı, mutlak ilâhlarının kendilerinden istediği her şeyi onlara apaçık âyetlerle güzelce açıkladı. Yüce Allah’ı tazim etti, insanları da O’nu tazim etmeye çağırdı. Gizli ve açık amellerini her türlü kötülükten arındırdı. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen bütün uydurma ilâhlardan, O’nun ile birlikte kendilerine tapınılan putlardan, bu putlara tapanlardan, kötülükten ve kötülerden uzak durdu. Allah’tan sonra insanlar üzerinde Peygamber’in pek büyük bir lütuf ve ihsanı vardır. Ancak o, buna karşılık onlardan herhangi bir mükâfat ya da teşekkür istememiştir. Rabbi için en mükemmel şekilde sabretmiştir. Allah’a itaat üzere sabrettiği gibi, O’na masiyetten uzak kalmakta da sabır göstermiştir Allah’ın can yakıcı kaderlerine de sabretmiştir. Öyle ki o, rasûllerin azim sahibi olanlarını geride bırakmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

Müddessir 74:6

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve uyar! 3- Yalnız Rabbini tazim et! 4- Elbiseni temizle! 5- Azaba sebep olacak şeylerden uzak dur. 6- (Yaptığını) çok görerek başa kakma! 7- Rabbin için sabret. (Mekke’de inmiştir. 56 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil ile Müddessir’in aynı anlama geldiği daha önce açıklanmıştı. Allah, Rasûlüne gerek faydası kendi şahsına ait olan, gerekse de başkalarına ulaşan birtakım ibadetlerde olanca gayret göstermesini emretmişti. Bundan önceki sûrede bu kabilden ibadetlerde bulunmasını ve kavminin eziyetlerine karşı da sabredip katlanmasını bildirmişti. Burada da davetini açığa vurmasını, açıktan açığa uyarılarda bulunmasını emrederek: Tam bir gayret ve istek ile “kalk ve” insanları, maksadı gerçekleştirebilecek türden söz ve fiillerle, kendisi ile korkutulan şeyin durumunu açıklamak sureti ile “uyar” ki bu, sakındırılan şeyleri terk etmeye daha bir sevkedici olsun. 3. Tevhid ile O’nu tazim edip yücelt! Korkutup uyarmaktan maksadın, Allah rızasını elde etmek ve kulların da O’nu tazim etmelerini ve O’na gereği gibi ibadet etmelerini sağlamak olsun. 4. Burada geçen “elbise” ile bütün amellerin, elbiselerin temizlenmesi ile de amellerini ihlâslı yapması, bunlarda samimi olması, en mükemmel şekilde bu amellerini yerine getirmesi, onları iptal ve ifsad edecek hususlardan arındırması, kötülük, riya, münafıklık, kendini beğenmek, kibir, gaflet ve buna benzer kula, ibadetlerinde uzak durması emrolunan ve sevabı eksiltici hususlardan arındırması kastedilmiş olabilir. Bunun kapsamına elbiselerin necasetlerden temizlenmesi de girer. Çünkü bu, amellerin temizlenmesini tamamlayıcı bir unsurdur. Özellikle namaz böyledir ki pek çok ilim adamı bu konuda şöyle demiştir: Namazda elbise üzerindeki pislikleri ortadan kaldırmak, namazın sahih/geçerli olmasının şartlarındandır. Bu buyruktaki “elbise” ile bildiğimiz elbiselerin kastedilme ihtimali de vardır. Bunları temizlemekle emrolunması da bütün vakitlerde her türlü necaset ve pisliklerden onları temiz tutması, özellikle de namaz esnasında buna riâyet etmesi demektir. Buna göre o, zahiren temizlik yapmakla emrolunmuştur ki hiç şüphesiz zahirin temizlenmesi, bâtının temizlenmesinin tamamlayıcı bir unsurudur. 5. Buradaki “Azaba sebep olacak şeyler” ifadesiyle Allah'la birlikte kendilerine ibadet edilen put ve heykeller kastedilmiş olabilir. Ona bunlardan uzaklaşıp bunları terk etmesi, bunlara nispet edilen söz ve fiillerden uzak olması emrolunmuş demektir. Yine bu ifadeyle bütün kötü işler ve sözler de kastedilmiş olabilir. O halde bu buyrukla ona küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün günahları terk etmesi emredilmektedir. Bunun kapsamına da şirk ve daha aşağı mertebedeki tüm günahlar gelir. 6. Yani insanlara yapmış olduğun dinî ve dünyevî iyilikleri hatırlatarak bunları başa kakma, bu şekilde çokça minnette bulunarak kendini onlara üstün görme! Aksine imkânın olduğu sürece insanlara iyilikte bulun ama onlara yapmış olduğun iyilikleri unut, mükâfatını da Allah’tan bekle. İyilik yaptığın kimseleri de yapmadıklarını da aynı seviyede gör. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sen herhangi bir kimseye ona verdiğinden daha fazlasını sana karşılık vermesi arzusuyla bir şey verme! O takdirde bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir emir olur. 7. Sen sabrının ecrini O’ndan iste! Yalnız Yüce Allah’ın rızasını gözet! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin emirlerine uydu, bu emirleri yerine getirmek için elini çabuk tuttu. İnsanları uyardı, mutlak ilâhlarının kendilerinden istediği her şeyi onlara apaçık âyetlerle güzelce açıkladı. Yüce Allah’ı tazim etti, insanları da O’nu tazim etmeye çağırdı. Gizli ve açık amellerini her türlü kötülükten arındırdı. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen bütün uydurma ilâhlardan, O’nun ile birlikte kendilerine tapınılan putlardan, bu putlara tapanlardan, kötülükten ve kötülerden uzak durdu. Allah’tan sonra insanlar üzerinde Peygamber’in pek büyük bir lütuf ve ihsanı vardır. Ancak o, buna karşılık onlardan herhangi bir mükâfat ya da teşekkür istememiştir. Rabbi için en mükemmel şekilde sabretmiştir. Allah’a itaat üzere sabrettiği gibi, O’na masiyetten uzak kalmakta da sabır göstermiştir Allah’ın can yakıcı kaderlerine de sabretmiştir. Öyle ki o, rasûllerin azim sahibi olanlarını geride bırakmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

Müddessir 74:7

1- Ey elbisesine sarınıp bürünen! 2- Kalk ve uyar! 3- Yalnız Rabbini tazim et! 4- Elbiseni temizle! 5- Azaba sebep olacak şeylerden uzak dur. 6- (Yaptığını) çok görerek başa kakma! 7- Rabbin için sabret. (Mekke’de inmiştir. 56 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-2. Müzzemmil ile Müddessir’in aynı anlama geldiği daha önce açıklanmıştı. Allah, Rasûlüne gerek faydası kendi şahsına ait olan, gerekse de başkalarına ulaşan birtakım ibadetlerde olanca gayret göstermesini emretmişti. Bundan önceki sûrede bu kabilden ibadetlerde bulunmasını ve kavminin eziyetlerine karşı da sabredip katlanmasını bildirmişti. Burada da davetini açığa vurmasını, açıktan açığa uyarılarda bulunmasını emrederek: Tam bir gayret ve istek ile “kalk ve” insanları, maksadı gerçekleştirebilecek türden söz ve fiillerle, kendisi ile korkutulan şeyin durumunu açıklamak sureti ile “uyar” ki bu, sakındırılan şeyleri terk etmeye daha bir sevkedici olsun. 3. Tevhid ile O’nu tazim edip yücelt! Korkutup uyarmaktan maksadın, Allah rızasını elde etmek ve kulların da O’nu tazim etmelerini ve O’na gereği gibi ibadet etmelerini sağlamak olsun. 4. Burada geçen “elbise” ile bütün amellerin, elbiselerin temizlenmesi ile de amellerini ihlâslı yapması, bunlarda samimi olması, en mükemmel şekilde bu amellerini yerine getirmesi, onları iptal ve ifsad edecek hususlardan arındırması, kötülük, riya, münafıklık, kendini beğenmek, kibir, gaflet ve buna benzer kula, ibadetlerinde uzak durması emrolunan ve sevabı eksiltici hususlardan arındırması kastedilmiş olabilir. Bunun kapsamına elbiselerin necasetlerden temizlenmesi de girer. Çünkü bu, amellerin temizlenmesini tamamlayıcı bir unsurdur. Özellikle namaz böyledir ki pek çok ilim adamı bu konuda şöyle demiştir: Namazda elbise üzerindeki pislikleri ortadan kaldırmak, namazın sahih/geçerli olmasının şartlarındandır. Bu buyruktaki “elbise” ile bildiğimiz elbiselerin kastedilme ihtimali de vardır. Bunları temizlemekle emrolunması da bütün vakitlerde her türlü necaset ve pisliklerden onları temiz tutması, özellikle de namaz esnasında buna riâyet etmesi demektir. Buna göre o, zahiren temizlik yapmakla emrolunmuştur ki hiç şüphesiz zahirin temizlenmesi, bâtının temizlenmesinin tamamlayıcı bir unsurudur. 5. Buradaki “Azaba sebep olacak şeyler” ifadesiyle Allah'la birlikte kendilerine ibadet edilen put ve heykeller kastedilmiş olabilir. Ona bunlardan uzaklaşıp bunları terk etmesi, bunlara nispet edilen söz ve fiillerden uzak olması emrolunmuş demektir. Yine bu ifadeyle bütün kötü işler ve sözler de kastedilmiş olabilir. O halde bu buyrukla ona küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün günahları terk etmesi emredilmektedir. Bunun kapsamına da şirk ve daha aşağı mertebedeki tüm günahlar gelir. 6. Yani insanlara yapmış olduğun dinî ve dünyevî iyilikleri hatırlatarak bunları başa kakma, bu şekilde çokça minnette bulunarak kendini onlara üstün görme! Aksine imkânın olduğu sürece insanlara iyilikte bulun ama onlara yapmış olduğun iyilikleri unut, mükâfatını da Allah’tan bekle. İyilik yaptığın kimseleri de yapmadıklarını da aynı seviyede gör. Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sen herhangi bir kimseye ona verdiğinden daha fazlasını sana karşılık vermesi arzusuyla bir şey verme! O takdirde bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e has bir emir olur. 7. Sen sabrının ecrini O’ndan iste! Yalnız Yüce Allah’ın rızasını gözet! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin emirlerine uydu, bu emirleri yerine getirmek için elini çabuk tuttu. İnsanları uyardı, mutlak ilâhlarının kendilerinden istediği her şeyi onlara apaçık âyetlerle güzelce açıkladı. Yüce Allah’ı tazim etti, insanları da O’nu tazim etmeye çağırdı. Gizli ve açık amellerini her türlü kötülükten arındırdı. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen bütün uydurma ilâhlardan, O’nun ile birlikte kendilerine tapınılan putlardan, bu putlara tapanlardan, kötülükten ve kötülerden uzak durdu. Allah’tan sonra insanlar üzerinde Peygamber’in pek büyük bir lütuf ve ihsanı vardır. Ancak o, buna karşılık onlardan herhangi bir mükâfat ya da teşekkür istememiştir. Rabbi için en mükemmel şekilde sabretmiştir. Allah’a itaat üzere sabrettiği gibi, O’na masiyetten uzak kalmakta da sabır göstermiştir Allah’ın can yakıcı kaderlerine de sabretmiştir. Öyle ki o, rasûllerin azim sahibi olanlarını geride bırakmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

Müddessir 74:8

8- Sûr’a üfürüldüğü zaman, 9- İşte o gün, oldukça zor bir gündür. 10- Kâfirlere hiç de kolay değildir. 8-10. Yani kabirlerden kalkılması, bütün insanların öldükten sonra dirilmesi ve amel defterlerinin verilmesi için Sûr’a “üfürüldüğü zaman, işte o gün” dehşetli hallerinin ve zorluklarının çokluğundan dolayı “oldukça zor bir gündür. Kâfirlere hiç de kolay değildir.” Çünkü onlar, her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş, kesinlikle helâk olacaklarını, azap içinde mahvolacaklarını anlamış olacaklardır. Bu son ayetten anlaşıldığına göre o gün mü’minlere kolay olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu zorlu bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8)

Müddessir 74:9

8- Sûr’a üfürüldüğü zaman, 9- İşte o gün, oldukça zor bir gündür. 10- Kâfirlere hiç de kolay değildir. 8-10. Yani kabirlerden kalkılması, bütün insanların öldükten sonra dirilmesi ve amel defterlerinin verilmesi için Sûr’a “üfürüldüğü zaman, işte o gün” dehşetli hallerinin ve zorluklarının çokluğundan dolayı “oldukça zor bir gündür. Kâfirlere hiç de kolay değildir.” Çünkü onlar, her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş, kesinlikle helâk olacaklarını, azap içinde mahvolacaklarını anlamış olacaklardır. Bu son ayetten anlaşıldığına göre o gün mü’minlere kolay olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu zorlu bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8)

Müddessir 74:10

8- Sûr’a üfürüldüğü zaman, 9- İşte o gün, oldukça zor bir gündür. 10- Kâfirlere hiç de kolay değildir. 8-10. Yani kabirlerden kalkılması, bütün insanların öldükten sonra dirilmesi ve amel defterlerinin verilmesi için Sûr’a “üfürüldüğü zaman, işte o gün” dehşetli hallerinin ve zorluklarının çokluğundan dolayı “oldukça zor bir gündür. Kâfirlere hiç de kolay değildir.” Çünkü onlar, her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş, kesinlikle helâk olacaklarını, azap içinde mahvolacaklarını anlamış olacaklardır. Bu son ayetten anlaşıldığına göre o gün mü’minlere kolay olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kâfirler: Bu zorlu bir gündür, derler.”(el-Kamer, 54/8)

Müddessir 74:11

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:12

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:13

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:14

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:15

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:16

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:17

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:18

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:19

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:20

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:21

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:22

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:23

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:24

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:25

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:26

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:27

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:28

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:29

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:30

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:31

11- Sen Bana bırak o tek başına yarattığım, 12- Kendisine bolca mal verdiğim, 13- Ve (yanı başında) hazır duran oğullar (ihsan ettiğim); 14- Her türlü imkanı önüne serdiğim (kafir) kimseyi. 15- Bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor. 16- Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. 17- Ben, onu sarp bir yokuşa/zorlu bir azaba süreceğim. 18- Çünkü o, düşündü ve ölçtü biçti. 19- Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 20- Yine kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti! 21- Sonra baktı. 22- Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. 23- Sonra yüz çevirip büyüklük tasladı. 24- Nihayet dedi ki:“Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir.” 25- “Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” 26- Ben onu Sekar’a sokacağım. 27- Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 28- O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez. 29- Derileri yakıp kavurur. 30- Başında da on dokuz (görevli melek) vardır. 31- Biz, cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık. Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın, kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:“Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki?” desinler diyedir. İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu, insanlar için ancak bir öğüttür. Bu âyet-i kerimeler, hakka karşı inatla duran, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan, onlara karşı duran el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah onu başka hiçbir kimseyi yermediği bir şekilde yermiştir. İşte hakka karşı inatlaşan, hakka karşı mücadele veren kimsenin cezası budur. Bu dünya hayatında rezil olur. Âhiretteki azap ise daha bir rezil edicidir elbette. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 11. “Sen Bana bırak o tek başına yarattığım.” Malsız, ailesiz ve başka hiçbir şeye sahip olmaksızın yalnız başına yarattığım ve halen kendisine lütufta bulunup pek çok şeyler verdiğim; 12-13. “Kendisine bolca” pek çok “mal verdiğim ve” yanı başında “hazır duran oğullar” sürekli yanında bulunan, kendileri ile faydalanıp ihtiyaçlarını gördüğü, kendileri ile güç kazandığı erkek çocuklar verdiğim; 14. “Her türlü imkanı önüne serdiğim” ona dünyevî imkânlar ve bu imkânları elde etme yollarını bağışladı; öyle ki o ihtiyaçlarını kolaylıkla görebilmekte, arzuladığı ve istediği her şeyi elde etmektedir. 15. Bunca nimetler ve ihsanlarımla birlikte “bir de kalkmış (nimetleri) daha da artırmamı bekliyor.” Yani dünyada nimetlere nail olduğu gibi âhiret nimetlerine de nail olmayı ümit ediyor. 16. “Asla!” Durum onun istediği gibi olmayacaktır. Aksine onun istediğinin ve arzu ettiğinin tersine olacaktır. Bunun böyle olmasının sebebi ise şudur: 17. “Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” Âyetlerimizi anladığı halde onları inkâr etmiş, âyetlerimiz onu hakka çağırdığı halde onlara itaat etmemiştir. Hatta yüz çevirmekle de yetinmeyerek bunlarla savaşmaya koyulmuş, âyetlerimi iptal etmeye çalışmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır: 18-20. “Çünkü o” kendi kendine “düşündü” Kur’ân-ı Kerîm’i kendisi ile çürüteceği söz söylemek maksadı ile hakkında düşündüğü hususları “ölçtü biçti. Kahrolası! Ne biçim ölçtü biçti? Yine kahrolası! Ne biçim ölçü biçti?” Çünkü o, kendisi ile asla boy ölçüşemeyeceği bir işe kalkışmıştı. Kendisinin ve benzerlerinin asla ulaşamayacağı bir yokuşa tırmanmaya çalışmıştı. 21-22. “Sonra” ne söyleyeceğine “baktı, sonra suratını astı, kaşlarını çattı.” Yüzünde ve dış görünüşünde haktan nefret ettiği ve hakka karşı kin duyduğu belirgin hale geldi. 23. “Sonra yüz çevirip” geri döndü “Büyüklük tasladı.” Bu ise onun düşünme çabasının fiilî ve sözlü olarak ortaya koyduklarının bir sonucudur. 24-25. “Nihayet dedi ki: “Bu (eskilerden) nakledilen bir sihirden ibarettir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil!” Yani bu, Allah’ın kelâmı değildir, insan sözüdür. Aynı şekilde bu, iyi ve hayırlı insanların da sözü değildir. Aksine onların kötülerinin, günahkârlarının, her türlü yalancı ve sihirbazın bir sözüdür. Kahrolasıca! Haktan ne kadar da uzak! Hüsran ve helâke ne kadar müstehak! En yüce ve en büyük söz olan, pek yüce ve azametli Rabbin sözünü yaratılmış, muhtaç ve her bakımdan aciz varlıkların sözüne benzediği nasıl düşünülebilir yahut bunu bir kimse nasıl tasavvur edebilir? Bu yalancı ve inatçı kişi, Yüce Allah’ın kelâmını bu şekilde nitelendirme cesaretini kendinde nasıl bulabilir? Böylesinin çetin azaptan başka bir şeyi hak etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 26-28. “Ben onu Sekar’a sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yakıp bitirmedik bir şey bırakmaz, ama yakmaktan da vazgeçmez.” Azaba uğratılan kimseye vermedik zorluk, sıkıntı ve acı bırakmaz. 29. “Derileri yakıp kavurur.” Onları kavurur, azabının içine alıp yakar. Aşırı sıcak ve aşırı soğuğu ile onlarda rahat namına bir şey bırakmaz. 30. “Başında da on dokuz” bekçi melek “vardır.” Bunlar, “(O ateşin) başında çok sert ve çok güçlü melekler vardır ki onlar, Allah'ın kendilerine verdiği emirlerde O’na isyan etmezler. Ne emredilirse onu yaparlar.”(et-Tahrim, 66/6) 31. “Biz cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Buna sebep ise onların çetin bir güce sahip oluşlarıdır. "Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne/imtihan kıldık.” Burada şu kastedilmiş olabilir: Biz, onları âhiretteki azap ve cezaları için, oradaki ibretli cezalarının artırılması için böyle yaptık. Çünkü azaba da “fitne” denilebilir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “O gün onlar ateş üzerinde fitneye maruz kalırlar.”(ez-Zâriyât, 51/13) Yani azaba uğratılırlar, demektir. Bu buyruktan şu da kastedilmiş olabilir: Bizlerin sizlere o meleklerin sayısını haber verişimizin sebebi, bir imtihandır; yani kimin tasdik edeceğini kimin yalanlayacağını ortaya çıkarmamızdır. Buna da bundan sonra gelen şu buyruklar delildir:“Bu, kendilerine Kitap verilenler kesin olarak inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın… diyedir” Çünkü bu Kur’ân’ın bildirdikleri, Kitap ehlinin elinde bulunanlara uygun düşer ve mutabık gelirse onların hakka olan yakînleri (kesin inançları) daha bir artar. Mü’minler de Allah her bir âyet indirdikçe, ona iman eder, onu tasdik ederler ve böylelikle onların da imanı artmış olur. "kendilerine Kitap verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin.” Yani onların şüphe ve tereddütleri ortadan kalksın. İşte bunlar özlü akıl sahiplerinin özellikle önem verdiği, üstün ve değerli maksatlardır. Kesin bir inanca sahip olmak için çalışmak, her zaman ve her bir dinî meseleye dair imanın artmasına gayret göstermek, hakkın karşısına dikilen şüphe ve tereddütlerin izale edilmesi, bu maksatları oluşturmaktadır. Yüce Allah, Rasûlüne indirmiş olduğu buyrukları, bu üstün maksatları gerçekleştirici ve doğrularla yalancıları birbirinden ayırt edici bir ölçü kılmıştır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadır:“Kalplerinde hastalık” şüphe, tereddüt ve münafıklık “bulunanlarla kâfirler de: Allah bu sayıyla ne gibi bir şey murad etmiş olabilir ki? desinler.” Bu, onların şaşkınlık, şüphe ve Allah’ın âyetlerini inkâr üzere söyledikleri bir sözü ifade eder. Her iki grubun durumu, Allah’ın dilediği kimseleri hidâyete iletmesi, dilediği kimseleri de saptırmasının bir sonucudur. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte Allah, böylece dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de hidâyete kavuşturur.” Allah kime hidâyet verirse Rasûlüne indirdiği şeyleri onun hakkında bir rahmet kılar. Bunlarla onun dinini ve imanını artırır. Kimi de saptırırsa Peygamberine indirdiklerini, onun aleyhine bir bedbahtlık, bir şaşkınlık ve bir zulüm sebebi kılar. O halde yapılması gereken, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberleri teslimiyet ile karşılamaktır. "Rabbinin” meleklerden ve onların dışındakilerden oluşan “ordularını O’ndan başkası bilmez.” Sizler O’nun ordularını bilemediğinize göre, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan sizlere orduları hakkında haber verecek olursa sizin yapmanız gereken, herhangi bir şüphe ve tereddüt söz konusu olmaksızın O’nun haberini tasdik etmekten ibarettir. "Bu, insanlar için ancak bir öğüttür.” Yani bu öğütten maksat, boş işlerle uğraşmak, oyun oynamak, oyalanmak değildir. Bundan maksat, insanların kendilerine fayda verecek hususları düşünüp yapmaları, zarar verecek şeylerden de kaçınıp uzaklaşmalarıdır.

Müddessir 74:32

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:33

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:34

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:35

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:36

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:37

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:38

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:39

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:40

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:41

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:42

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:43

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:44

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:45

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:46

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:47

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:48

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:49

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:50

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:51

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:52

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:53

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:54

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:55

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***

Müddessir 74:56

32- Asla (öyle değil)! Andolsun aya, 33- Dönüp gittiğinde geceye, 34- Aydınlandığı zaman sabaha ki, 35- O (sekar), gerçekten büyük (felaketlerden) biridir. 36- İnsanlar için bir uyarıcıdır; 37- İçinizden hem (hayra ve cennete) ilerlemek hem de ondan geri kalmak isteyenler için (bir uyarıdır). 38- Her nefis işledikleri karşılığında rehin alınmıştır; 39- Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç. 40- Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar, 41- Günahkarlar hakkında: 42- “Sizi Sekar’a ne sürükledi?” 43- Derler ki:“Biz namaz kılanlardan değildik.” 44- “Yoksula da yedirmezdik.” 45- “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” 46- “Hesap gününü de yalanlardık.” 47- “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” 48- Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49- Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar? 50, 51- Hem de aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi. 52- Dahası onlardan her biri, kendisine açılıp okunan sahifeler (ilahi kitap) verilmesini bekliyor. 53- Asla! Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54- Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür. 55- Dileyen ondan öğüt alır. 56- Ama Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır. 32-34. “Asla (öyle değil)! Andolsun aya...” Yüce Allah aya, dönüp gittiği zaman geceye, aydınlandığı zaman sabaha yemin etmektedir. Çünkü sözü edilen bu şeyler, Allah’ın pek büyük âyetlerini/delillerini, O’nun kudretinin kemâline, hikmetine, rahmetinin genelliğine ve ilminin kuşatıcılığına delil teşkil eden belgeleri ihtiva etmektedir. 35-37. Hakkında yemin edilense şudur:“O, büyük (felaketlerden) biridir.” Yani şüphesiz ki ateş, pek büyük musibetlerden ve çok önemli işlerden biridir. Biz, ona dair size bilgi verdiğimize, siz de onun hakkında basiretli bilgi elde ettiğinize göre artık sizden ileri geçmek isteyen, kendisini Allah’a yakınlaştıracak, O’nun rızasına yaklaştıracak, lütuf ve ihsan yurduna eriştirecek işler yapsın. Yahut yaratılış maksadından, Allah’ın sevip razı olduğu işlerden geri kalmak isteyen de masiyetler işlesin, böylelikle o da cehenneme yakınlaşsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”(el-Kehf, 28/29) 38. “Her nefis işledikleri” yaptığı şer ve kötü amelleri “karşılığında rehin alınmıştır.” Yaptıkları karşılığında sapasağlam zincire vurulmuştur. Bu zincirler, boyunlarına geçirilmiş olacaktır ve bu yaptıkları sebebi ile de azaba uğratılmaları hak olmuştur. 39. “Ancak amel defterleri sağdan verilenler hariç.” Onlar rehin olarak alınmayacak, aksine onlar zincire vurulmaksızın serbest bırakılacak ve sevineceklerdir. 40. “Onlar, cennetlerdedirler; birbirlerine soru sorarlar.” Yani cennetlerde bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Tam bir rahat ve huzura kavuşacaklardır. Nihâyet birbirlerine soru sormaya koyulacaklar. 41-42. Bu karşılıklı konuşmaları, nihayet günahkarlara dair bazı sorular sormaya kadar gidecek: Acaba onlar nasıl bir durumla karşı karşıyadırlar? Acaba Allah’ın kendilerine vaat ettiklerini bulmuşlar mıdır? Bunun üzerine birbirlerine: Ne dersiniz, onlara yukarıdan bir bakalım mı? diyecek ve onların cehennemin ortasında, azap görmekte olduklarını görecekler ve şöyle diyecekler:“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Yani bu cehenneme sokan sebep nedir? Hangi günahlarınız dolayısı ile siz bu cehennem azabını hak ettiniz? 43-44. “Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula da yedirmezdik.” Ne mabuda karşı ihlâs ve ihsan makamındaydık, ne de yarattılmışlarından muhtaç olanlara faydamız vardı. 45. “(Batıla) dalanlarla birlikte biz de dalardık.” Bâtıla dalar ve onunla hakka karşı mücadele verirdik. 46. “Hesap gününü de yalanlardık.” İşte batıla dalmanın sonuçları budur: Hakkı hakikati yalanlamak. En büyük hakikatlerden biri de hesap günüdür. Hesap günü, amellerin karşılığının verileceği, Yüce Allah’ın mutlak egemenliğinin ve diğer mahlukat hakkındaki adaletli hükmünün ortaya çıkacağı gündür. 47. İşte biz bu batıl yol üzere amelimizi sürdürüp gittik. “Nihâyet ölüm bize (bu haldeyken) gelip çattı.” Kâfir olarak öldükleri için artık hiçbir çareleri kalmadı ve karşılarında umut kapıları büsbütün kapanmış oldu. 48. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Çünkü şefaatçiler, ancak Allah’ın şefaate mazhar olmasına razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Bunların amellerinden ise Allah asla razı olmamıştır. 49-51. Yüce Allah, bu şekilde muhalefet edenlerin âkıbetini ve onlara neler yapılacağını açıkladıktan sonra, hayatta bulunanlara azarda bulunup kınayıcı ifadeler kullanarak şöyle buyurmaktadır:“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviriyorlar?” Ondan gafildirler ve uzak durmaktadırlar. Bu öğütten hızlıca kaçışları dolayısı ile tıpkı “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri.” gibidirler. Biri diğerini ürküttüğü için daha da hızlı koşan, bir avcının yahut kendisini öldürmek isteyen bir atıcının yahut bir aslan veya benzeri bir yırtıcı hayvanın şerrinden kurtulmak için kaçışan yaban eşeklerine benzerler. Bu da haktan uzaklaşıp kaçışın en ileri bir derecesidir. Bu şekilde kaçıp yüz çevirmekle birlikte onlar, pek büyük iddialarda da bulunmaktadırlar: 52. “Dahası onlardan her biri, kendisine” üzerine semâdan inmiş “açılıp okunan sahifeler verilmesini bekliyor.” ve ancak bu yolla hakka boyun eğeceğini ileri sürüyor. Halbuki onlar yalan söylüyorlar. Çünkü onlara her türlü mucize ve âyet gelecek olsa dahi, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir. Çünkü onlara hakkı açıkça ortaya koyan, açık seçik âyet ve belgeler gelmiştir. Şâyet hayırlı bir özellikleri bulunsaydı mutlaka iman ederlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 53. “Asla!” Yani Biz, onlara istediklerini vermeyeceğiz. Onlar, bu sözleri ile sadece dmeogoji yapıp karşı tarafı bastırmak istiyorlar. “Doğrusu onlar, âhiretten korkmuyorlar.” Eğer âhiretten korksalardı bu yaptıklarını yapmazlardı. 54. “Asla! Gerçek şu ki o, bir öğüttür.” Burada “o” zamiri ya bu sûreye aittir yahut da bu sûrenin ihtiva ettiği öğüte aittir. 55. “Dileyen ondan öğüt alır.” Çünkü ona yol açıklanmış ve gerekli deliller ortaya konulmuştur. 56. “Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Çünkü Allah’ın meşîeti her şeyi kapsar ve her şeyde geçerlidir. Az-çok, küçük-büyük hiçbir şey, O’nun dışına çıkamaz. Bu buyruk ile kulların fiillerini Allah’ın meşîeti kapsamında görmeyen Kaderiye ile kulun hiçbir meşîetinin olmadığını, gerçek manada fiilinin ona ait olmadığını, kulun fiillerini yapmaya mecbur olduğunu iddia eden Cebriye’nin kanaatleri reddedilmektedir. Zira burada Yüce Allah, hem kulların gerçek manada bir irade ve fiillerinin bulunduğunu ortaya koymakta hem de bunu kendi iradesine tabi kılmaktadır. "O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.” Yani O, kendisinden korkulmaya, ibadet olunmaya layık olandır. Çünkü O, kendisinden başka ibadet olunmaması gereken tek gerçek ilâhtır. Kendisinden korkan, rızasına uyan kimselere de mağfiret edendir. Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd Yüce Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. ***