Tafsir As-Saadi - Turkish — Tekvir 81:1 – İnşikak 84:25
İçindekiler
- Tekvir 81:1
- Tekvir 81:2
- Tekvir 81:3
- Tekvir 81:4
- Tekvir 81:5
- Tekvir 81:6
- Tekvir 81:7
- Tekvir 81:8
- Tekvir 81:9
- Tekvir 81:10
- Tekvir 81:11
- Tekvir 81:12
- Tekvir 81:13
- Tekvir 81:14
- Tekvir 81:15
- Tekvir 81:16
- Tekvir 81:17
- Tekvir 81:18
- Tekvir 81:19
- Tekvir 81:20
- Tekvir 81:21
- Tekvir 81:22
- Tekvir 81:23
- Tekvir 81:24
- Tekvir 81:25
- Tekvir 81:26
- Tekvir 81:27
- Tekvir 81:28
- Tekvir 81:29
- İnfitar 82:1
- İnfitar 82:2
- İnfitar 82:3
- İnfitar 82:4
- İnfitar 82:5
- İnfitar 82:6
- İnfitar 82:7
- İnfitar 82:8
- İnfitar 82:9
- İnfitar 82:10
- İnfitar 82:11
- İnfitar 82:12
- İnfitar 82:13
- İnfitar 82:14
- İnfitar 82:15
- İnfitar 82:16
- İnfitar 82:17
- İnfitar 82:18
- İnfitar 82:19
- Mütaffifin 83:1
- Mütaffifin 83:2
- Mütaffifin 83:3
- Mütaffifin 83:4
- Mütaffifin 83:5
- Mütaffifin 83:6
- Mütaffifin 83:7
- Mütaffifin 83:8
- Mütaffifin 83:9
- Mütaffifin 83:10
- Mütaffifin 83:11
- Mütaffifin 83:12
- Mütaffifin 83:13
- Mütaffifin 83:14
- Mütaffifin 83:15
- Mütaffifin 83:16
- Mütaffifin 83:17
- Mütaffifin 83:18
- Mütaffifin 83:19
- Mütaffifin 83:20
- Mütaffifin 83:21
- Mütaffifin 83:22
- Mütaffifin 83:23
- Mütaffifin 83:24
- Mütaffifin 83:25
- Mütaffifin 83:26
- Mütaffifin 83:27
- Mütaffifin 83:28
- Mütaffifin 83:29
- Mütaffifin 83:30
- Mütaffifin 83:31
- Mütaffifin 83:32
- Mütaffifin 83:33
- Mütaffifin 83:34
- Mütaffifin 83:35
- Mütaffifin 83:36
- İnşikak 84:1
- İnşikak 84:2
- İnşikak 84:3
- İnşikak 84:4
- İnşikak 84:5
- İnşikak 84:6
- İnşikak 84:7
- İnşikak 84:8
- İnşikak 84:9
- İnşikak 84:10
- İnşikak 84:11
- İnşikak 84:12
- İnşikak 84:13
- İnşikak 84:14
- İnşikak 84:15
- İnşikak 84:16
- İnşikak 84:17
- İnşikak 84:18
- İnşikak 84:19
- İnşikak 84:20
- İnşikak 84:21
- İnşikak 84:22
- İnşikak 84:23
- İnşikak 84:24
- İnşikak 84:25
Tekvir 81:1
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:2
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:3
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:4
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:5
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:6
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:7
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:8
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:9
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:10
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:11
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:12
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:13
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:14
1- Güneş dürülüp tortop edildiği zaman, 2- Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman, 3- Dağlar yürütüldüğü zaman, 4- Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman, 5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, 6- Denizler tutuşturulduğu zaman; 7- Nefisler eşleştirildiği zaman; 8, 9- Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman; 10- Amel defterleri serildiği zaman; 11- Gök sıyrıldığı zaman; 12- Cehennem alevlendirildiği zaman, 13- Cennet de yaklaştırıldığı zaman, 14- (İşte o zaman) herkes, ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 29 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yani bu dehşet verici haller meydana geldiğinde, insanlar birbirinden ayırt edilecek, herkes âhireti için önden neler gönderdiğini, hayır ve şer türünden neleri hazırlamış olduğunu bilmiş olacaktır. Çünkü Kıyamet gününde güneş sarılıp dürülerek tortop edilecek, ayın ışığı söndürülecek ve her ikisi de cehenneme atılacaktır. 2. “Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman;” başkalaştığı ve yörüngelerinden çıkıp saçıldığı zaman; 3. “Dağlar yürütüldüğü zaman” önce akıp giden kum tanelerinden oluşmuş kum yığınlarına dönüşür, sonra atılmış yün gibi olur, sonra da saçılmış toz zerreleri haline gelir ve böylece yerlerinden ayrılıp kaybolur. 4. “Doğumu yakın/yeni yavrulu develer başıboş bırakıldığı zaman;” Yani o gün insanların başına, her zaman için önem verdikleri, dikkat ve titizlikle baktıkları en değerli mallarını kendilerine unutturacak işler gelir de o malların hiçbiriyle ilgilenmezler. “ٱلۡعِشَارُ (meâlde: doğumu yakın/yeni yavrulu)”, yavruları arkalarından giden dişi develer demek olup bunlar o dönemde Arapların en değerli malları idi. Pek değerli olan her bir mal da bu kabildendir. 5. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman;” Yüce Allah’ın birinden diğerinin hakkını kısas yolu ile almak, böylece kullarına adaletinin kemâlini göstermek için Kıyamet gününde hayvanlar da toplanacaklardır. Öyle ki boynuzsuz koyunun lehine boynuzlu koyundan kısas alanacak, sonra da onlara: Toprak olun, denilecek. 6. Büyüklüklerine rağmen “denizler” alev alev yanan bir ateş haline gelsin diye “tutuşturulduğu zaman;” 7. “Nefisler eşleştirildiği” her bir amel sahibi, kendisine benzer ameli bulunanlarla bir araya getirildiği “zaman”. İyiler iyilerle, kötüler kötülerle eşleştirilir, mü’minler hurilerle, kâfirler de şeytanlarla eşleştirilip bir araya getirilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek”(ez-Zumer, 39/71); “Rablerinden korkup sakınanlar da cennete zümre zümre götürülecek”(ez-Zumer, 39/73); Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları...” (es-Sâffât, 37/22) 8-9. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna” karanlık cahiliye döneminde fakirlik korkusu dışında herhangi bir sebep olmaksızın diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman;” Bilindiği gibi onun hiçbir suçu, günahı yoktur; ancak bu ifade, onu öldürene bir azar ve kınama anlamını taşır. 10. Amelde bulunanların yaptıkları hayır ve şerleri ihtiva eden “amel defterleri serildiği” ve sahiplerine dağıtıldığı “zaman” ki kimisi defterini sağ tarafından, kimisi de sol tarafından yahut arka tarafından alacaktır. 11. “Gök sıyrıldığı” yerinden sökülüp kaldırıldığı “zaman;” Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak...”(el-Furkân, 25/25); “Gökleri kitapların dürülmesi gibi düreceğimiz gün...”(el-Enbiyâ, 241/104); “Halbuki Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O’nun avucundadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile dürülmüş olacaktır.”(ez-Zümer, 39/67) 12. “Cehennem alevlendirildiği” harlandığı ve öncesinde görülmedik bir şekilde daha da alev aldığı “zaman;” 13-14. “Cennet de” takvâ sahiplerine “yaklaştırıldığı zaman; herkes ne amel hazırladığını bilmiş olacaktır.” Yani dünyada iken işlemiş olduğu bütün amellerini bilmiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Kıyamet gününün bu vasıfları dolayısı ile kalpler gerçekten dehşete kapılır. Bundan dolayı sıkıntılar alabildiğine artar, insan iliklerine kadar titrer, korku her yanını kaplar. Bu, olgun akıl sahiplerini o gün için hazırlığa teşvik eder, kınanmasını gerektirecek her bir husustan uzak durmalarını sağlar. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir:“Her kim gözü ile görüncesine Kıyameti yaşamak istiyor ise Tekvir suresi üzerinde dikkatle düşünsün.”
Tekvir 81:15
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:16
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:17
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:18
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:19
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:20
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:21
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:22
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:23
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:24
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:25
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:26
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:27
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:28
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekvir 81:29
15- Yemin olsun (gündüz) sinip saklanan, 16- Akıp (yörüngelerine) dönen (yıldızlara/gezegenlere), 17- Karanlığıyla geldiği zaman geceye, 18- Yavaş yavaş aydınlandığı zaman sabaha ki, 19,20- O (Kur'ân), çok şerefli, pek güçlü, Arşın sahibinin nezdinde de yüksek mevki sahibi bir elçinin (getirdiği) sözdür. 21- O, orada kendisine itaat edilen, oldukça güvenilir (bir elçidir). 22- Arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir. 23- Andolsun ki o, Cebrail’i apaçık ufukta görmüştür. 24- O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir. 25- O (Kur'ân), kovulmuş şeytanın sözü değildir. 26- O halde nereye gidiyorsunuz? 27- O, ancak âlemler için bir öğüttür. 28- İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için. 29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz (bir şey) dileyemezsiniz.
15-16. Yüce Allah:“el-hunnes: geri dönüp gelenlere” yemin etmektedir. Bunlar, yıldızların doğuya doğru olan normal seyirlerinden geri kalan gök cisimleridir. Onlar da güneş, ay, zühre (venüs), müşteri (jüpiter), zuhal (satürn), utarid (merkür) olmak üzere hareketli yedi gök cismidir. Bu yedi gök cisminin her birisinin, hem hareket eden diğer yıldızlara ve sair yörüngelere uygun batı tarafına doğru bir seyirleri, hem de bunun aksine doğu tarafına doğru bir seyirleri olmak üzere iki seyirleri/hareketleri vardır. Bu yedi gök cisminin diğer cisimler arasında böyle hususi bir özelliği vardır. İşte Yüce Allah, geri kalış, akıp gidiş ve gündüzün gizleniş özelliklerine sahip olan bu varlıklara yemin etmektedir. Bunlarla gezegen olsun olmasın bütün gök cisimlerinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır.
17. “Karanlığıyla geldiği zaman geceye” Bu, “dönüp gittiği zaman” diye de açıklanmıştır. 18. “Yavaş yavaş aydınlandığı” yani belirtileri ortaya çıktığı, tamamlanıncaya ve güneş doğuncaya kadar aydınlığı azar azar çoğaldığı “zaman sabaha.”
19-20. Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın dayanağı pek güçlüdür, pek üstün değeri vardır ve o, kovulmuş her bir şeytana karşı korunmuştur. O bakımdan Allah şöyle buyurmaktadır:“O, çok şerefli… bir elçinin” Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği “sözdür.” O, bunu Yüce Allah’ın emri ile indirmiştir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki bu (Kur’ân-ı Kerîm) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail) indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine”(eş-Şuarâ, 26/192) Yüce Allah bu elçiyi “çok şerefli”, olmakla nitelendirmesinin sebebi, ahlakının çok üstün, övülmeye değer hasletlerinin çok yüce oluşundan dolayıdır. O, meleklerin en faziletlisi, Rabbi nezdinde mevkii en büyük ve en yüksek olandır. O, Allah’ın yerine getirmek üzere kendisine verdiği emirlere güç yetirecek şekilde “pek güçlü”dür. Lût kavminin yurdunu içindekilerle birlikte alt-üst ederek onları helâk etmesi onun gücünün bir göstergesidir. "Arş’ın sahibinin yanında yüksek bir mevki sahibi…” Cebrail aleyhisselam, Allah’ın nezdinde yakınlaştırılmış bir melektir. Onun pek yüksek bir mevkii vardır. Yüce Allah’ın ona vermiş olduğu özel birtakım mertebelere sahiptir. Onun diğer bütün meleklerin üstünde bir yeri, bir konumu vardır.
21. “O, orada kendisine itaat edilen…” Yani Cibril aleyhisselam’a Mele-i A’lâ’da itaat edilir. Çünkü o, Allah’ın yakınlaştırılmış meleklerinden olup onun verdiği emirler, onlar tarafından yerine getirilir ve onun uygun gördüğü şey itaatle kabul edilir. "Oldukça güvenilir”dir. Emrolunduğunu yerine getirir. Ne bir şey ekler, ne bir şey eksiltir. Kendisine çizilen sınırı da aşmaz. İşte bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah nezdindeki şerefini ve üstünlüğünü göstermektedir. O, bu Kur’ân’ı bu mükemmel sıfatlara sahip, böyle şerefli bir melekle göndermiştir. Adet olduğu üzere krallar da kendileri için değerli olan kimseleri ancak çok önemli işler için ve çok değerli mesajları götürmek üzere gönderirler.
22. Kur’ân’ı getiren elçi meleğin fazileti söz konusu edildikten sonra üzerine Kur’ân’ın indirildiği ve insanları bu Kur’ân’a davet eden elçi insanın faziletini söz konusu edilerek şöyle buyrulmaktadır:“Arkadaşınız” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “bir deli değildir.” Onun risaletini yalanlayan, hakkında yalanlar uydurarak onun getirdiklerini söndürmeye çalışan düşmanlarının söyledikleri gibi biri değildir. Aksine o, insanlar arasında aklı en mükemmel, görüşü en sağlam, sözü en doğru olandır.
23. “Andolsun ki o” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Cibril aleyhisselam’ı gözün görebildiği en yüksek nokta olan o “apaçık ufukta görmüştür.”
24. “O, gayb/vahiy konusunda cimrilik eden biri değildir.” Yani o, Allah’ın kendisine vahyettiği şeylerde cimri değildir. Onun herhangi bir kısmını gizlemez. Aksine o sallallahu aleyhi ve sellem, semadakilerin de yerdekilerin de eminidir. Rabbinin gönderdiklerini apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir. Zengine, fakire, yöneticiye, yönetilene, erkeğe, kadına, şehirliye, köylüye… karşı cimrilik ederek hiçbir şeyi gizlemiş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah, onu ümmî ve cahil bir topluma peygamber olarak göndermiştir. Onlar, Rabbâni ilim adamları ve feraset sahibi bilginler seviyesine gelmeden de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmemiştir. Onlar ilimde nihaî noktaya ulaşmışlardır. Hassas bilgileri bulup delillerinden çıkarmakta varılacak en son nokta, onlarındılar. Onlar hoca, başkaları ise en iyi ihtimalle onların öğrencileri olabilir.
25. Yüce Allah, Kitabının üstünlüğünü, Kitabını insanlara ulaştıran iki şerefli elçiyi söz konusu ederek belirtip onlardan da övgü ile söz ettikten sonra Kitabından, doğruluğuna getirilebilecek eleştiri kabilinden her türlü kusur ve eksikliği bertaraf etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“O, kovulmuş” Allah’tan ve O’na yakın olmaktan alabildiğince uzak düşmüş “şeytanın sözü değildir.”
26. Böyle bir şey nasıl hatırınıza gelebilir? Bunu hatırınıza getirirken akıllarınız nerededir? Çünkü sizler, doğruluğun en üst derecesinde bulunan hakkı, olabildiğince aşağılarda, en bayağı, batılın en aşağı derecesi olan yalan seviyesinde tutuyorsunuz. Bu, gerçekleri tersyüz etmekten başka ne olabilir ki?
27. “O ancak âlemler için bir öğüttür.” Onunla Rablerini hatırlarlar. Sahip olduğu kemâl sıfatlarını, tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlarını, eş ve benzerleri bilirler. Yine onunle emirleri, yasakları ve hikmetleri öğrenirler. Onun vasıtası ile Yüce Allah, kaderî, şer’î ve cezaî (amellere karşılık verilen) hükümleri bellerler, düşünürler. Özetle onun vasıtası ile her iki yurdun faydalı olan hususlarını bilip öğrenirler, onunla amel etmek sureti ile de her iki dünyada mutlu olurlar.
28. “İçinizden dosdoğru yoldan gitmek isteyenler için” ki bu da hak batıldan, hidayet sapıklıktan açıkça ortaya çıktıktan sonra olur.
29. O’nun meşîeti geçerlidir, herhangi bir şekilde O’na karşı konulamaz, O’na karşı çıkılamaz. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde, kaderi inkâr eden Kaderiye ile kaderin insanları zorladığını kabul eden Cebriye fırkalarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim daha önce benzeri bir âyette de buna değinmiştik. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun. Tekvîr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnfitar 82:1
1- Gök yarıldığı zaman, 2- Yıldızlar saçıldığı zaman, 3- Denizler taşıp birbirine katıldığı zaman, 4- Kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği zaman, 5- Herkes önce yaptığı ve geriye bıraktığı ne varsa hepsini bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yani semâ çatlayıp yarıldığı, yıldızları etrafa dağıldığı ve güzellikleri kaybolduğu, denizler kaynayıp taşarak tek bir deniz haline getirildiği zaman; 4-5. Kabirler içerisindeki ölüler dışarı çıkartılmak sureti ile alt-üst edildiği ve Allah’ın huzurunda amellerinin karşılıklarının verilmesi için de hesaplarının görüleceği yere haşredildikleri zaman; İşte o vakit perde açılacak, gizlilikler ortadan kalkacak, her bir nefis sahip olduğu kârı ve zararı bilmiş olacaktır. İşte o vakit, zalim kendi elleriyle yaptıklarını görüp de ebedi bedbahtlığın kaçınılmaz olduğunu ve sonsuz azaptan kurtulmanın imkânsızlığını gördüğünde pişmanlıktan ellerini ısıracaktır. İşte o vakit salih ameller işlemiş bulunan takvâ sahipleri, pek büyük kurtuluşa mazhar olacak, ebedi nimetlere nail olacak ve cehennem azabından kurtulacaklardır.
İnfitar 82:2
1- Gök yarıldığı zaman, 2- Yıldızlar saçıldığı zaman, 3- Denizler taşıp birbirine katıldığı zaman, 4- Kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği zaman, 5- Herkes önce yaptığı ve geriye bıraktığı ne varsa hepsini bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yani semâ çatlayıp yarıldığı, yıldızları etrafa dağıldığı ve güzellikleri kaybolduğu, denizler kaynayıp taşarak tek bir deniz haline getirildiği zaman; 4-5. Kabirler içerisindeki ölüler dışarı çıkartılmak sureti ile alt-üst edildiği ve Allah’ın huzurunda amellerinin karşılıklarının verilmesi için de hesaplarının görüleceği yere haşredildikleri zaman; İşte o vakit perde açılacak, gizlilikler ortadan kalkacak, her bir nefis sahip olduğu kârı ve zararı bilmiş olacaktır. İşte o vakit, zalim kendi elleriyle yaptıklarını görüp de ebedi bedbahtlığın kaçınılmaz olduğunu ve sonsuz azaptan kurtulmanın imkânsızlığını gördüğünde pişmanlıktan ellerini ısıracaktır. İşte o vakit salih ameller işlemiş bulunan takvâ sahipleri, pek büyük kurtuluşa mazhar olacak, ebedi nimetlere nail olacak ve cehennem azabından kurtulacaklardır.
İnfitar 82:3
1- Gök yarıldığı zaman, 2- Yıldızlar saçıldığı zaman, 3- Denizler taşıp birbirine katıldığı zaman, 4- Kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği zaman, 5- Herkes önce yaptığı ve geriye bıraktığı ne varsa hepsini bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yani semâ çatlayıp yarıldığı, yıldızları etrafa dağıldığı ve güzellikleri kaybolduğu, denizler kaynayıp taşarak tek bir deniz haline getirildiği zaman; 4-5. Kabirler içerisindeki ölüler dışarı çıkartılmak sureti ile alt-üst edildiği ve Allah’ın huzurunda amellerinin karşılıklarının verilmesi için de hesaplarının görüleceği yere haşredildikleri zaman; İşte o vakit perde açılacak, gizlilikler ortadan kalkacak, her bir nefis sahip olduğu kârı ve zararı bilmiş olacaktır. İşte o vakit, zalim kendi elleriyle yaptıklarını görüp de ebedi bedbahtlığın kaçınılmaz olduğunu ve sonsuz azaptan kurtulmanın imkânsızlığını gördüğünde pişmanlıktan ellerini ısıracaktır. İşte o vakit salih ameller işlemiş bulunan takvâ sahipleri, pek büyük kurtuluşa mazhar olacak, ebedi nimetlere nail olacak ve cehennem azabından kurtulacaklardır.
İnfitar 82:4
1- Gök yarıldığı zaman, 2- Yıldızlar saçıldığı zaman, 3- Denizler taşıp birbirine katıldığı zaman, 4- Kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği zaman, 5- Herkes önce yaptığı ve geriye bıraktığı ne varsa hepsini bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yani semâ çatlayıp yarıldığı, yıldızları etrafa dağıldığı ve güzellikleri kaybolduğu, denizler kaynayıp taşarak tek bir deniz haline getirildiği zaman; 4-5. Kabirler içerisindeki ölüler dışarı çıkartılmak sureti ile alt-üst edildiği ve Allah’ın huzurunda amellerinin karşılıklarının verilmesi için de hesaplarının görüleceği yere haşredildikleri zaman; İşte o vakit perde açılacak, gizlilikler ortadan kalkacak, her bir nefis sahip olduğu kârı ve zararı bilmiş olacaktır. İşte o vakit, zalim kendi elleriyle yaptıklarını görüp de ebedi bedbahtlığın kaçınılmaz olduğunu ve sonsuz azaptan kurtulmanın imkânsızlığını gördüğünde pişmanlıktan ellerini ısıracaktır. İşte o vakit salih ameller işlemiş bulunan takvâ sahipleri, pek büyük kurtuluşa mazhar olacak, ebedi nimetlere nail olacak ve cehennem azabından kurtulacaklardır.
İnfitar 82:5
1- Gök yarıldığı zaman, 2- Yıldızlar saçıldığı zaman, 3- Denizler taşıp birbirine katıldığı zaman, 4- Kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği zaman, 5- Herkes önce yaptığı ve geriye bıraktığı ne varsa hepsini bilmiş olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yani semâ çatlayıp yarıldığı, yıldızları etrafa dağıldığı ve güzellikleri kaybolduğu, denizler kaynayıp taşarak tek bir deniz haline getirildiği zaman; 4-5. Kabirler içerisindeki ölüler dışarı çıkartılmak sureti ile alt-üst edildiği ve Allah’ın huzurunda amellerinin karşılıklarının verilmesi için de hesaplarının görüleceği yere haşredildikleri zaman; İşte o vakit perde açılacak, gizlilikler ortadan kalkacak, her bir nefis sahip olduğu kârı ve zararı bilmiş olacaktır. İşte o vakit, zalim kendi elleriyle yaptıklarını görüp de ebedi bedbahtlığın kaçınılmaz olduğunu ve sonsuz azaptan kurtulmanın imkânsızlığını gördüğünde pişmanlıktan ellerini ısıracaktır. İşte o vakit salih ameller işlemiş bulunan takvâ sahipleri, pek büyük kurtuluşa mazhar olacak, ebedi nimetlere nail olacak ve cehennem azabından kurtulacaklardır.
İnfitar 82:6
6- Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir? 7- O ki seni yarattı, yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı. 8- Dilediği bir suretle sana şekil verdi. 9- Asla! Bilakis siz, hesabı yalanlıyorsunuz. 10- Halbuki üzerinizde bekçiler, 11- Çok şerefli yazıcılar vardır. 12- Onlar, her yaptığınızı bilirler.
6. Yüce Allah, kendisine karşı kusurlu davranan, kendisine isyan etme cesaretini gösteren insana azarla karışık hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” Sen, O’nun haklarını mı hafife olıyorsun yoksa azabını mı küçümsüyorsun yoksa O’nun, amellerin karşılığını vereceğine imanın mı yok? 7. “O ki seni” en güzel şekilde “yarattı.” Yoksa seni yaratan O değil mi? “Yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı.” En güzel şekilde, en hoş bir görünüşte, dimdik ve son derece uyumlu ölçülerde, her bir azanı yerli yerince yarattı. Bu nimetleri sana ihsan edene karşı nankörlük etmek yahut bunca iyilikleri verenin iyiliklerini inkâr etmek sana yakışır mı? Şüphesiz ki bu, senin cahilliğinden, zulmünden, inadından ve ahmaklığından kaynaklanmaktadır. 8. O, senin suretini bir köpek, eşek veya buna benzer bir hayvan suretinde kılmadığı için Allah’a hamdetmelisin. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dilediği bir suretle sana şekil verdi.”
9-12. “Hayır! Bilakis siz hesabı yalanlıyorsunuz.” Bunca öğütlere ve hatırlatmalara rağmen hâlâ hesabı, amellerin karşılığının görüleceğini yalanlamaya devam ediyorsunuz. Oysa yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeniz kaçınılmaz bir şeydir. Zaten Yüce Allah, üzerinize şerefli meleklerini görevlendirmiştir, bunlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı yazarlar ve bunları çok iyi bilirler. Bunun kapsamına hem kalbî fiiller, hem azaların fiilleri girmektedir. O halde size yakışan bu meleklere saygılı olmaktır.
İnfitar 82:7
6- Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir? 7- O ki seni yarattı, yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı. 8- Dilediği bir suretle sana şekil verdi. 9- Asla! Bilakis siz, hesabı yalanlıyorsunuz. 10- Halbuki üzerinizde bekçiler, 11- Çok şerefli yazıcılar vardır. 12- Onlar, her yaptığınızı bilirler.
6. Yüce Allah, kendisine karşı kusurlu davranan, kendisine isyan etme cesaretini gösteren insana azarla karışık hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” Sen, O’nun haklarını mı hafife olıyorsun yoksa azabını mı küçümsüyorsun yoksa O’nun, amellerin karşılığını vereceğine imanın mı yok? 7. “O ki seni” en güzel şekilde “yarattı.” Yoksa seni yaratan O değil mi? “Yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı.” En güzel şekilde, en hoş bir görünüşte, dimdik ve son derece uyumlu ölçülerde, her bir azanı yerli yerince yarattı. Bu nimetleri sana ihsan edene karşı nankörlük etmek yahut bunca iyilikleri verenin iyiliklerini inkâr etmek sana yakışır mı? Şüphesiz ki bu, senin cahilliğinden, zulmünden, inadından ve ahmaklığından kaynaklanmaktadır. 8. O, senin suretini bir köpek, eşek veya buna benzer bir hayvan suretinde kılmadığı için Allah’a hamdetmelisin. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dilediği bir suretle sana şekil verdi.”
9-12. “Hayır! Bilakis siz hesabı yalanlıyorsunuz.” Bunca öğütlere ve hatırlatmalara rağmen hâlâ hesabı, amellerin karşılığının görüleceğini yalanlamaya devam ediyorsunuz. Oysa yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeniz kaçınılmaz bir şeydir. Zaten Yüce Allah, üzerinize şerefli meleklerini görevlendirmiştir, bunlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı yazarlar ve bunları çok iyi bilirler. Bunun kapsamına hem kalbî fiiller, hem azaların fiilleri girmektedir. O halde size yakışan bu meleklere saygılı olmaktır.
İnfitar 82:8
6- Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir? 7- O ki seni yarattı, yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı. 8- Dilediği bir suretle sana şekil verdi. 9- Asla! Bilakis siz, hesabı yalanlıyorsunuz. 10- Halbuki üzerinizde bekçiler, 11- Çok şerefli yazıcılar vardır. 12- Onlar, her yaptığınızı bilirler.
6. Yüce Allah, kendisine karşı kusurlu davranan, kendisine isyan etme cesaretini gösteren insana azarla karışık hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” Sen, O’nun haklarını mı hafife olıyorsun yoksa azabını mı küçümsüyorsun yoksa O’nun, amellerin karşılığını vereceğine imanın mı yok? 7. “O ki seni” en güzel şekilde “yarattı.” Yoksa seni yaratan O değil mi? “Yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı.” En güzel şekilde, en hoş bir görünüşte, dimdik ve son derece uyumlu ölçülerde, her bir azanı yerli yerince yarattı. Bu nimetleri sana ihsan edene karşı nankörlük etmek yahut bunca iyilikleri verenin iyiliklerini inkâr etmek sana yakışır mı? Şüphesiz ki bu, senin cahilliğinden, zulmünden, inadından ve ahmaklığından kaynaklanmaktadır. 8. O, senin suretini bir köpek, eşek veya buna benzer bir hayvan suretinde kılmadığı için Allah’a hamdetmelisin. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dilediği bir suretle sana şekil verdi.”
9-12. “Hayır! Bilakis siz hesabı yalanlıyorsunuz.” Bunca öğütlere ve hatırlatmalara rağmen hâlâ hesabı, amellerin karşılığının görüleceğini yalanlamaya devam ediyorsunuz. Oysa yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeniz kaçınılmaz bir şeydir. Zaten Yüce Allah, üzerinize şerefli meleklerini görevlendirmiştir, bunlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı yazarlar ve bunları çok iyi bilirler. Bunun kapsamına hem kalbî fiiller, hem azaların fiilleri girmektedir. O halde size yakışan bu meleklere saygılı olmaktır.
İnfitar 82:9
6- Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir? 7- O ki seni yarattı, yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı. 8- Dilediği bir suretle sana şekil verdi. 9- Asla! Bilakis siz, hesabı yalanlıyorsunuz. 10- Halbuki üzerinizde bekçiler, 11- Çok şerefli yazıcılar vardır. 12- Onlar, her yaptığınızı bilirler.
6. Yüce Allah, kendisine karşı kusurlu davranan, kendisine isyan etme cesaretini gösteren insana azarla karışık hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” Sen, O’nun haklarını mı hafife olıyorsun yoksa azabını mı küçümsüyorsun yoksa O’nun, amellerin karşılığını vereceğine imanın mı yok? 7. “O ki seni” en güzel şekilde “yarattı.” Yoksa seni yaratan O değil mi? “Yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı.” En güzel şekilde, en hoş bir görünüşte, dimdik ve son derece uyumlu ölçülerde, her bir azanı yerli yerince yarattı. Bu nimetleri sana ihsan edene karşı nankörlük etmek yahut bunca iyilikleri verenin iyiliklerini inkâr etmek sana yakışır mı? Şüphesiz ki bu, senin cahilliğinden, zulmünden, inadından ve ahmaklığından kaynaklanmaktadır. 8. O, senin suretini bir köpek, eşek veya buna benzer bir hayvan suretinde kılmadığı için Allah’a hamdetmelisin. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dilediği bir suretle sana şekil verdi.”
9-12. “Hayır! Bilakis siz hesabı yalanlıyorsunuz.” Bunca öğütlere ve hatırlatmalara rağmen hâlâ hesabı, amellerin karşılığının görüleceğini yalanlamaya devam ediyorsunuz. Oysa yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeniz kaçınılmaz bir şeydir. Zaten Yüce Allah, üzerinize şerefli meleklerini görevlendirmiştir, bunlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı yazarlar ve bunları çok iyi bilirler. Bunun kapsamına hem kalbî fiiller, hem azaların fiilleri girmektedir. O halde size yakışan bu meleklere saygılı olmaktır.
İnfitar 82:10
6- Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir? 7- O ki seni yarattı, yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı. 8- Dilediği bir suretle sana şekil verdi. 9- Asla! Bilakis siz, hesabı yalanlıyorsunuz. 10- Halbuki üzerinizde bekçiler, 11- Çok şerefli yazıcılar vardır. 12- Onlar, her yaptığınızı bilirler.
6. Yüce Allah, kendisine karşı kusurlu davranan, kendisine isyan etme cesaretini gösteren insana azarla karışık hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” Sen, O’nun haklarını mı hafife olıyorsun yoksa azabını mı küçümsüyorsun yoksa O’nun, amellerin karşılığını vereceğine imanın mı yok? 7. “O ki seni” en güzel şekilde “yarattı.” Yoksa seni yaratan O değil mi? “Yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı.” En güzel şekilde, en hoş bir görünüşte, dimdik ve son derece uyumlu ölçülerde, her bir azanı yerli yerince yarattı. Bu nimetleri sana ihsan edene karşı nankörlük etmek yahut bunca iyilikleri verenin iyiliklerini inkâr etmek sana yakışır mı? Şüphesiz ki bu, senin cahilliğinden, zulmünden, inadından ve ahmaklığından kaynaklanmaktadır. 8. O, senin suretini bir köpek, eşek veya buna benzer bir hayvan suretinde kılmadığı için Allah’a hamdetmelisin. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dilediği bir suretle sana şekil verdi.”
9-12. “Hayır! Bilakis siz hesabı yalanlıyorsunuz.” Bunca öğütlere ve hatırlatmalara rağmen hâlâ hesabı, amellerin karşılığının görüleceğini yalanlamaya devam ediyorsunuz. Oysa yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeniz kaçınılmaz bir şeydir. Zaten Yüce Allah, üzerinize şerefli meleklerini görevlendirmiştir, bunlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı yazarlar ve bunları çok iyi bilirler. Bunun kapsamına hem kalbî fiiller, hem azaların fiilleri girmektedir. O halde size yakışan bu meleklere saygılı olmaktır.
İnfitar 82:11
6- Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir? 7- O ki seni yarattı, yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı. 8- Dilediği bir suretle sana şekil verdi. 9- Asla! Bilakis siz, hesabı yalanlıyorsunuz. 10- Halbuki üzerinizde bekçiler, 11- Çok şerefli yazıcılar vardır. 12- Onlar, her yaptığınızı bilirler.
6. Yüce Allah, kendisine karşı kusurlu davranan, kendisine isyan etme cesaretini gösteren insana azarla karışık hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” Sen, O’nun haklarını mı hafife olıyorsun yoksa azabını mı küçümsüyorsun yoksa O’nun, amellerin karşılığını vereceğine imanın mı yok? 7. “O ki seni” en güzel şekilde “yarattı.” Yoksa seni yaratan O değil mi? “Yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı.” En güzel şekilde, en hoş bir görünüşte, dimdik ve son derece uyumlu ölçülerde, her bir azanı yerli yerince yarattı. Bu nimetleri sana ihsan edene karşı nankörlük etmek yahut bunca iyilikleri verenin iyiliklerini inkâr etmek sana yakışır mı? Şüphesiz ki bu, senin cahilliğinden, zulmünden, inadından ve ahmaklığından kaynaklanmaktadır. 8. O, senin suretini bir köpek, eşek veya buna benzer bir hayvan suretinde kılmadığı için Allah’a hamdetmelisin. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dilediği bir suretle sana şekil verdi.”
9-12. “Hayır! Bilakis siz hesabı yalanlıyorsunuz.” Bunca öğütlere ve hatırlatmalara rağmen hâlâ hesabı, amellerin karşılığının görüleceğini yalanlamaya devam ediyorsunuz. Oysa yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeniz kaçınılmaz bir şeydir. Zaten Yüce Allah, üzerinize şerefli meleklerini görevlendirmiştir, bunlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı yazarlar ve bunları çok iyi bilirler. Bunun kapsamına hem kalbî fiiller, hem azaların fiilleri girmektedir. O halde size yakışan bu meleklere saygılı olmaktır.
İnfitar 82:12
6- Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir? 7- O ki seni yarattı, yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı. 8- Dilediği bir suretle sana şekil verdi. 9- Asla! Bilakis siz, hesabı yalanlıyorsunuz. 10- Halbuki üzerinizde bekçiler, 11- Çok şerefli yazıcılar vardır. 12- Onlar, her yaptığınızı bilirler.
6. Yüce Allah, kendisine karşı kusurlu davranan, kendisine isyan etme cesaretini gösteren insana azarla karışık hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” Sen, O’nun haklarını mı hafife olıyorsun yoksa azabını mı küçümsüyorsun yoksa O’nun, amellerin karşılığını vereceğine imanın mı yok? 7. “O ki seni” en güzel şekilde “yarattı.” Yoksa seni yaratan O değil mi? “Yaratılışını da düzgün ve birbiriyle uyumlu kıldı.” En güzel şekilde, en hoş bir görünüşte, dimdik ve son derece uyumlu ölçülerde, her bir azanı yerli yerince yarattı. Bu nimetleri sana ihsan edene karşı nankörlük etmek yahut bunca iyilikleri verenin iyiliklerini inkâr etmek sana yakışır mı? Şüphesiz ki bu, senin cahilliğinden, zulmünden, inadından ve ahmaklığından kaynaklanmaktadır. 8. O, senin suretini bir köpek, eşek veya buna benzer bir hayvan suretinde kılmadığı için Allah’a hamdetmelisin. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Dilediği bir suretle sana şekil verdi.”
9-12. “Hayır! Bilakis siz hesabı yalanlıyorsunuz.” Bunca öğütlere ve hatırlatmalara rağmen hâlâ hesabı, amellerin karşılığının görüleceğini yalanlamaya devam ediyorsunuz. Oysa yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekilmeniz kaçınılmaz bir şeydir. Zaten Yüce Allah, üzerinize şerefli meleklerini görevlendirmiştir, bunlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı yazarlar ve bunları çok iyi bilirler. Bunun kapsamına hem kalbî fiiller, hem azaların fiilleri girmektedir. O halde size yakışan bu meleklere saygılı olmaktır.
İnfitar 82:13
13- İyi ve itaatkar müminler, hiç şüphesiz nimetler içindedirler. 14- Kötü ve günahkarlar ise hiç şüphesiz cehennemdedirler. 15- Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir. 16- Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır. 17- Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 18- Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 19- O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir. O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.
13. Burada “İyi ve itaatkar müminler”(ٱلۡأَبۡرَارَ )”dan kasıt, Allah’ın haklarını da kullarının haklarını da yerine getiren, kalbî amellerinde ve azalarının yaptıkları amellerde iyilikten ayrılmayanlardır. Bunların mükâfatı da hem dünya yurdunda, hem berzah/kabir aleminde, hem de ebedilik yurdunda kalbî, ruhî ve bedenî nimetlere nail olmaktır. 14. Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını gereği gibi yerine getirmeyerek bu konuda kusurlu davranan “kötü ve günahkarlar”a gelince bunların kalpleri de kötüdür, amelleri de kötüdür ve bunlar “hiç şüphesiz cehennemdedirler.” Gerek dünya yurdunda, gerek berzah aleminde, gerekse de ebedilik yurdunda can yakıcı bir azap görürler. 15. “Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir.” Yani amellerin karşılığının verileceği o günde, en çetin azaba uğratılmak üzere orayı boylayacaklardır. 16. “Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır.” Aksine sürekli orada kalacaklar, oradan başka bir yere çıkıp gidemeyeceklerdir. 17-18. “Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu ifadeler ile zihinleri alak bullak eden o pek çetin günün dehşeti ifade edilmektedir. 19. “O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir.” İsterse bu kişi, onun yakın bir akrabası, candan bir sevdiği olsun. Çünkü herkes, kendi nefsi ile uğraşacaktır. Kendi nefsinin kurtuluşundan başka bir şey düşünmeyecektir. "O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.” Kulları arasında O hüküm verecektir. Mazlumun zalimdeki hakkını alıp sahibine verecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İnfitâr Sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnfitar 82:14
13- İyi ve itaatkar müminler, hiç şüphesiz nimetler içindedirler. 14- Kötü ve günahkarlar ise hiç şüphesiz cehennemdedirler. 15- Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir. 16- Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır. 17- Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 18- Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 19- O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir. O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.
13. Burada “İyi ve itaatkar müminler”(ٱلۡأَبۡرَارَ )”dan kasıt, Allah’ın haklarını da kullarının haklarını da yerine getiren, kalbî amellerinde ve azalarının yaptıkları amellerde iyilikten ayrılmayanlardır. Bunların mükâfatı da hem dünya yurdunda, hem berzah/kabir aleminde, hem de ebedilik yurdunda kalbî, ruhî ve bedenî nimetlere nail olmaktır. 14. Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını gereği gibi yerine getirmeyerek bu konuda kusurlu davranan “kötü ve günahkarlar”a gelince bunların kalpleri de kötüdür, amelleri de kötüdür ve bunlar “hiç şüphesiz cehennemdedirler.” Gerek dünya yurdunda, gerek berzah aleminde, gerekse de ebedilik yurdunda can yakıcı bir azap görürler. 15. “Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir.” Yani amellerin karşılığının verileceği o günde, en çetin azaba uğratılmak üzere orayı boylayacaklardır. 16. “Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır.” Aksine sürekli orada kalacaklar, oradan başka bir yere çıkıp gidemeyeceklerdir. 17-18. “Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu ifadeler ile zihinleri alak bullak eden o pek çetin günün dehşeti ifade edilmektedir. 19. “O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir.” İsterse bu kişi, onun yakın bir akrabası, candan bir sevdiği olsun. Çünkü herkes, kendi nefsi ile uğraşacaktır. Kendi nefsinin kurtuluşundan başka bir şey düşünmeyecektir. "O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.” Kulları arasında O hüküm verecektir. Mazlumun zalimdeki hakkını alıp sahibine verecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İnfitâr Sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnfitar 82:15
13- İyi ve itaatkar müminler, hiç şüphesiz nimetler içindedirler. 14- Kötü ve günahkarlar ise hiç şüphesiz cehennemdedirler. 15- Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir. 16- Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır. 17- Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 18- Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 19- O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir. O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.
13. Burada “İyi ve itaatkar müminler”(ٱلۡأَبۡرَارَ )”dan kasıt, Allah’ın haklarını da kullarının haklarını da yerine getiren, kalbî amellerinde ve azalarının yaptıkları amellerde iyilikten ayrılmayanlardır. Bunların mükâfatı da hem dünya yurdunda, hem berzah/kabir aleminde, hem de ebedilik yurdunda kalbî, ruhî ve bedenî nimetlere nail olmaktır. 14. Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını gereği gibi yerine getirmeyerek bu konuda kusurlu davranan “kötü ve günahkarlar”a gelince bunların kalpleri de kötüdür, amelleri de kötüdür ve bunlar “hiç şüphesiz cehennemdedirler.” Gerek dünya yurdunda, gerek berzah aleminde, gerekse de ebedilik yurdunda can yakıcı bir azap görürler. 15. “Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir.” Yani amellerin karşılığının verileceği o günde, en çetin azaba uğratılmak üzere orayı boylayacaklardır. 16. “Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır.” Aksine sürekli orada kalacaklar, oradan başka bir yere çıkıp gidemeyeceklerdir. 17-18. “Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu ifadeler ile zihinleri alak bullak eden o pek çetin günün dehşeti ifade edilmektedir. 19. “O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir.” İsterse bu kişi, onun yakın bir akrabası, candan bir sevdiği olsun. Çünkü herkes, kendi nefsi ile uğraşacaktır. Kendi nefsinin kurtuluşundan başka bir şey düşünmeyecektir. "O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.” Kulları arasında O hüküm verecektir. Mazlumun zalimdeki hakkını alıp sahibine verecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İnfitâr Sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnfitar 82:16
13- İyi ve itaatkar müminler, hiç şüphesiz nimetler içindedirler. 14- Kötü ve günahkarlar ise hiç şüphesiz cehennemdedirler. 15- Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir. 16- Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır. 17- Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 18- Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 19- O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir. O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.
13. Burada “İyi ve itaatkar müminler”(ٱلۡأَبۡرَارَ )”dan kasıt, Allah’ın haklarını da kullarının haklarını da yerine getiren, kalbî amellerinde ve azalarının yaptıkları amellerde iyilikten ayrılmayanlardır. Bunların mükâfatı da hem dünya yurdunda, hem berzah/kabir aleminde, hem de ebedilik yurdunda kalbî, ruhî ve bedenî nimetlere nail olmaktır. 14. Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını gereği gibi yerine getirmeyerek bu konuda kusurlu davranan “kötü ve günahkarlar”a gelince bunların kalpleri de kötüdür, amelleri de kötüdür ve bunlar “hiç şüphesiz cehennemdedirler.” Gerek dünya yurdunda, gerek berzah aleminde, gerekse de ebedilik yurdunda can yakıcı bir azap görürler. 15. “Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir.” Yani amellerin karşılığının verileceği o günde, en çetin azaba uğratılmak üzere orayı boylayacaklardır. 16. “Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır.” Aksine sürekli orada kalacaklar, oradan başka bir yere çıkıp gidemeyeceklerdir. 17-18. “Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu ifadeler ile zihinleri alak bullak eden o pek çetin günün dehşeti ifade edilmektedir. 19. “O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir.” İsterse bu kişi, onun yakın bir akrabası, candan bir sevdiği olsun. Çünkü herkes, kendi nefsi ile uğraşacaktır. Kendi nefsinin kurtuluşundan başka bir şey düşünmeyecektir. "O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.” Kulları arasında O hüküm verecektir. Mazlumun zalimdeki hakkını alıp sahibine verecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İnfitâr Sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnfitar 82:17
13- İyi ve itaatkar müminler, hiç şüphesiz nimetler içindedirler. 14- Kötü ve günahkarlar ise hiç şüphesiz cehennemdedirler. 15- Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir. 16- Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır. 17- Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 18- Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 19- O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir. O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.
13. Burada “İyi ve itaatkar müminler”(ٱلۡأَبۡرَارَ )”dan kasıt, Allah’ın haklarını da kullarının haklarını da yerine getiren, kalbî amellerinde ve azalarının yaptıkları amellerde iyilikten ayrılmayanlardır. Bunların mükâfatı da hem dünya yurdunda, hem berzah/kabir aleminde, hem de ebedilik yurdunda kalbî, ruhî ve bedenî nimetlere nail olmaktır. 14. Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını gereği gibi yerine getirmeyerek bu konuda kusurlu davranan “kötü ve günahkarlar”a gelince bunların kalpleri de kötüdür, amelleri de kötüdür ve bunlar “hiç şüphesiz cehennemdedirler.” Gerek dünya yurdunda, gerek berzah aleminde, gerekse de ebedilik yurdunda can yakıcı bir azap görürler. 15. “Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir.” Yani amellerin karşılığının verileceği o günde, en çetin azaba uğratılmak üzere orayı boylayacaklardır. 16. “Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır.” Aksine sürekli orada kalacaklar, oradan başka bir yere çıkıp gidemeyeceklerdir. 17-18. “Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu ifadeler ile zihinleri alak bullak eden o pek çetin günün dehşeti ifade edilmektedir. 19. “O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir.” İsterse bu kişi, onun yakın bir akrabası, candan bir sevdiği olsun. Çünkü herkes, kendi nefsi ile uğraşacaktır. Kendi nefsinin kurtuluşundan başka bir şey düşünmeyecektir. "O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.” Kulları arasında O hüküm verecektir. Mazlumun zalimdeki hakkını alıp sahibine verecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İnfitâr Sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnfitar 82:18
13- İyi ve itaatkar müminler, hiç şüphesiz nimetler içindedirler. 14- Kötü ve günahkarlar ise hiç şüphesiz cehennemdedirler. 15- Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir. 16- Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır. 17- Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 18- Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 19- O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir. O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.
13. Burada “İyi ve itaatkar müminler”(ٱلۡأَبۡرَارَ )”dan kasıt, Allah’ın haklarını da kullarının haklarını da yerine getiren, kalbî amellerinde ve azalarının yaptıkları amellerde iyilikten ayrılmayanlardır. Bunların mükâfatı da hem dünya yurdunda, hem berzah/kabir aleminde, hem de ebedilik yurdunda kalbî, ruhî ve bedenî nimetlere nail olmaktır. 14. Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını gereği gibi yerine getirmeyerek bu konuda kusurlu davranan “kötü ve günahkarlar”a gelince bunların kalpleri de kötüdür, amelleri de kötüdür ve bunlar “hiç şüphesiz cehennemdedirler.” Gerek dünya yurdunda, gerek berzah aleminde, gerekse de ebedilik yurdunda can yakıcı bir azap görürler. 15. “Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir.” Yani amellerin karşılığının verileceği o günde, en çetin azaba uğratılmak üzere orayı boylayacaklardır. 16. “Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır.” Aksine sürekli orada kalacaklar, oradan başka bir yere çıkıp gidemeyeceklerdir. 17-18. “Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu ifadeler ile zihinleri alak bullak eden o pek çetin günün dehşeti ifade edilmektedir. 19. “O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir.” İsterse bu kişi, onun yakın bir akrabası, candan bir sevdiği olsun. Çünkü herkes, kendi nefsi ile uğraşacaktır. Kendi nefsinin kurtuluşundan başka bir şey düşünmeyecektir. "O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.” Kulları arasında O hüküm verecektir. Mazlumun zalimdeki hakkını alıp sahibine verecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İnfitâr Sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnfitar 82:19
13- İyi ve itaatkar müminler, hiç şüphesiz nimetler içindedirler. 14- Kötü ve günahkarlar ise hiç şüphesiz cehennemdedirler. 15- Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir. 16- Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır. 17- Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 18- Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 19- O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir. O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.
13. Burada “İyi ve itaatkar müminler”(ٱلۡأَبۡرَارَ )”dan kasıt, Allah’ın haklarını da kullarının haklarını da yerine getiren, kalbî amellerinde ve azalarının yaptıkları amellerde iyilikten ayrılmayanlardır. Bunların mükâfatı da hem dünya yurdunda, hem berzah/kabir aleminde, hem de ebedilik yurdunda kalbî, ruhî ve bedenî nimetlere nail olmaktır. 14. Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını gereği gibi yerine getirmeyerek bu konuda kusurlu davranan “kötü ve günahkarlar”a gelince bunların kalpleri de kötüdür, amelleri de kötüdür ve bunlar “hiç şüphesiz cehennemdedirler.” Gerek dünya yurdunda, gerek berzah aleminde, gerekse de ebedilik yurdunda can yakıcı bir azap görürler. 15. “Onlar, hesap günü oraya gireceklerdir.” Yani amellerin karşılığının verileceği o günde, en çetin azaba uğratılmak üzere orayı boylayacaklardır. 16. “Ve bir daha oradan ayrılmayacaklardır.” Aksine sürekli orada kalacaklar, oradan başka bir yere çıkıp gidemeyeceklerdir. 17-18. “Hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? Evet; hesap gününün ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu ifadeler ile zihinleri alak bullak eden o pek çetin günün dehşeti ifade edilmektedir. 19. “O gün kimse kimseye en ufak bir fayda sağlama imkanına sahip değildir.” İsterse bu kişi, onun yakın bir akrabası, candan bir sevdiği olsun. Çünkü herkes, kendi nefsi ile uğraşacaktır. Kendi nefsinin kurtuluşundan başka bir şey düşünmeyecektir. "O gün emir/hüküm yalnız Allah’ındır.” Kulları arasında O hüküm verecektir. Mazlumun zalimdeki hakkını alıp sahibine verecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İnfitâr Sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Mütaffifin 83:1
1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.
(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.
Mütaffifin 83:2
1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.
(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.
Mütaffifin 83:3
1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.
(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.
Mütaffifin 83:4
1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.
(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.
Mütaffifin 83:5
1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.
(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.
Mütaffifin 83:6
1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.
(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.
Mütaffifin 83:7
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:8
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:9
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:10
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:11
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:12
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:13
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:14
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:15
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:16
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:17
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.
7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
Mütaffifin 83:18
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:19
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:20
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:21
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:22
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:23
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:24
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:25
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:26
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:27
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:28
18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.
18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler)” yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.
Mütaffifin 83:29
29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?
29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. “(Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***
Mütaffifin 83:30
29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?
29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. “(Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***
Mütaffifin 83:31
29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?
29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. “(Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***
Mütaffifin 83:32
29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?
29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. “(Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***
Mütaffifin 83:33
29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?
29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. “(Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***
Mütaffifin 83:34
29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?
29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. “(Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***
Mütaffifin 83:35
29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?
29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. “(Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***
Mütaffifin 83:36
29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?
29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. “(Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***
İnşikak 84:1
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:2
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:3
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:4
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:5
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:6
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:7
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:8
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:9
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:10
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:11
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:12
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:13
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:14
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:15
1- Gök yarıldığı; 2- Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman ki zaten ona lâyık olan da budur. 3- Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği; 4- İçinde ne varsa dışarıya atıp boşaldığı; 5- Ve Rabbine boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur. 6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan. Sonunda O’na kavuşacaksın. 7- Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince; 8- O, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek, 9- Ve ailesine sevinç içinde dönecektir. 10- Kitabı arka tarafından verilecek kimseye gelince; 11- O, ölümü çağıracaktır. 12- Ve alevli bir ateşi boylayacaktır. 13- Çünkü o, ailesi arasında neşeliydi. 14- Çünkü o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. 15- Hayır! Şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.
(Mekke’de inmiştir. 25 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde pek büyük cisimlerde meydana gelecek değişiklikleri açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gök yarıldığı” çatlayıp birbirinden ayrıldığı, yıldızların etrafa saçıldığı, güneş ve ayın ışığının söndürüldüğü; 2. “Ve Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman” O’nun emrini dinlediği, hitabına pür dikkat dikkatle kulak verdiği zaman; “ki zaten ona layık olan da budur.” Ona bu yakışır. Çünkü o, pek büyük ve yüce, emrine karşı gelinmeyen, hükmüne aykırı hareket edilemeyen mutlak egemenin emri altındadır ve O’nun tarafından idare olunmaktadır.
3. “Yeryüzü de serilip dümdüz edildiği” yani sarsıldığı, çalkalandığı, üzerindeki dağları savrulup üzerinde bulunan bina ve yükseklikler dümdüz edildiği, Allah’ın onu alabildiğine geniş bir hale gelinceye kadar ve insanların çokluğuna rağmen hesap için durduklarında hepsini içine alacak kadar genişlettiği, üzerinde herhangi bir çukur ve tümsek görülmeyecek şekilde dümdüz bir hale getirildiği zaman; 4-5. “İçinde” ölüler ve hazineler türünden “ne varsa dışarıya atıp” onlardan sıyrılarak “boşaldığı” zaman; çünkü Sûra üfürülecek, ölüler kabirlerinden yerin üzerine çıkacaklar. Yeryüzü, hazinelerini dışarı atacak ve bu hazineler, herkes tarafından görülecek şekilde pek büyük bir dağ gibi ortaya çıkacak, onlar da dünyada iken uğrunda yarışıp durdukları bu şeyler için pişmanlık duyacaklardır.
6. “Ey insan! Gerçekten sen çalışıp çabalamakta, sonu Rabbine varan bir yolda ilerlemektesin. Sonunda da (çalışmanın karşılığını almak üzere) O’na kavuşacaksın.” Yani sen, Allah’a doğru gitmektesin. Ya O’nun emirlerini ya da yasaklarını işlemektesin. Ya hayır işleyerek yahut şer yaparak O’na doğru yaklaşmaktasın. Sonra da Kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O da ya lütfu ile yahut da adaleti ile sana muamele edip amellerinin karşılığını verecektir. Eğer mutlu ve bahtiyar (cennetlik) bir kimse isen lütfuna kavuşaca, yok eğer bedbaht (cehennemlik) bir kimse isen adaleti gereği ceza göreceksin. İşte bundan dolayı devamla amellerin karşılıkları ile ilgili geniş açıklamaların söz konusu edildiğini görüyoruz:
7-8. “Amel defteri sağ tarafından verilecek kimseye gelince” bunlar, bahtiyar/cennetlik kimselerdir “o, kolay bir hesap ile hesaba çekilecek.” Bu da amelleri Yüce Allah’a kolay bir şekilde sunulmakla gerçekleşecektir. Yüce Allah, ona günahlarını tek tek söyletecek. Nihâyet kul, artık helâk olacağına kanaat getirdiği anda Yüce Allah, ona şöyle diyecek:“Dünyada iken ben bunları örtmüştüm. İşte bugün de senin için onları yine örtüyorum.” 9. “Ve” cennette “ailesine sevinç içinde dönecektir.” Çünkü azaptan kurtulmuş ve mükâfatı elde etmiş olacaktır.
10-12. “Kitabı arka tarafından” yani arkasından sol eline “verilecek kimseye gelince; o” rezillik ve rüsvaylıktan, Kitabında göreceği dünyada iken işlemiş olup da kendilerinden tevbe etmemiş olduğu amellerinden ötürü “ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşi boylayacaktır.” Alevli ateş, her bir yandan onu çepeçevre kuşatacak ve ateş azabında evirilip çevirilecektir. Bunun sebebine gelince: 13. “Çünkü o ailesi arasında neşeliydi.” Öldükten sonra diriliş hatırına bile gelmezdi. Fakat bu, onun bir yanılgısı idi. Rabbinin huzuruna döndürülmeyeceğini ve O’nun huzurunda hesap için durdurulmayacağını sanırdı. 15. “Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görüyordu.” Rabbinin onu başıboş bırakması, ona emir ve yasaklar buyurmaması, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine de ceza vermemesi hiçbir şekilde uygun düşmezdi.
İnşikak 84:16
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnşikak 84:17
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnşikak 84:18
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnşikak 84:19
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnşikak 84:20
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnşikak 84:21
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnşikak 84:22
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnşikak 84:23
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnşikak 84:24
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İnşikak 84:25
16- Yemin ederim alaca karanlığa, 17- Geceye ve onun içinde barındırdıklarına, 18- Dolunay olduğu zaman aya ki; 19- Sizler halden hale geçeceksiniz. 20- O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? 21- Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar! 22- Aksine inkâr edenler, yalanlıyorlar. 23- Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir. 24- O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele! 25- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâdır. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.
16-17. Yüce Allah, burada gecenin alametlerine yemin etmektedir. Önce gecenin başlangıcı olup güneşten geriye kalan aydınlıkla karışık olan alaca karanlığa yemin etmekte, sonra da “geceye ve onun içinde barındırdıklarına” yani örttüğü canlılara ve diğerlerine; 18. “Dolunay olduğu zaman” on dördüne ulaşmak sureti ile ışığı dopdolu olduğu zaman -ki bu şekli en güzel ve en yararlı olduğu halidir- “aya ki;” 19. Hakkında yemin edilen hususa gelince: “Sizler” Ey insanlar! “halden hale geçeceksiniz.” Yani pek çeşitli aşamalardan, birbirinden farklı hallerden geçeceksiniz. Nutfeden, bir kan damlasına, ondan bir çiğnemlik ete, oradan da ruhun üfürülmesi aşamasına geçeceksiniz. Bundan sonra bu haldeki cenin, önce bir bebek olarak dünyaya gelir, sonra çocuk olur, sonra temyiz çağına gelir. Sonra mükellef olur, emir ve yasağa muhatap olur. Sonra da ölür. Arkasından diriltilir, amellerinin karşılığı verilir. İşte kulun geçtiği ve geçeceği bu birbirinden farklı aşamalar, yegane mabudun sadece ve sadece Allah olduğunu, O’nun bir tek olduğunu, hikmet ve rahmeti ile kullarının işlerini çekip çevirdiğini, kulun ise fakir, âciz ve muhtaç olduğunu, aziz ve rahim Allah’ın tedbir ve idaresi altında olduğunu göstermektedir. Ama buna rağmen insanların pek çoğu iman etmemektedir:
20-21. “O halde nesi var bunların, niye iman etmiyorlar? Onlara Kur’ân okunduğu zaman secde etmiyorlar!” Niye Kur’ân’a itaat etmiyor, emirlerine ve yasaklarına bağlanmıyorlar? 22. “Aksine inkâr edenler yalanlıyorlar.” Hakkı apaçık görmelerine rağmen inat ediyorlar. O bakımdan onların iman etmeyişleri, Kur’ân’a itaatle boyun eğmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü inat olsun diye hakkı yalanlayan kimseye yapacak bir şey yoktur. 23. “Halbuki Allah, onların saklamakta olduklarını pek iyi bilir.” Gizlice yaptıklarını ve içlerindeki niyetleri bilir. Yüce Allah, onların gizlediklerini de açıklarını da bildiği gibi amellerinin karşılığını da onlara verecek, kötülüklerini de cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 24. “O halde sen onlara can yakıcı bir azabı müjdele!” Müjdeleme (anlamına gelen ve kök anlamları içinde “ten” manası da bulunan “البشارة”) işine bu ismin veriliş sebebi, ister sevinç veya ister keder ile ilgili olsun etkilerinin insanın teni üzerinde görülmesinden dolayıdır.
25. İnsanların çoğunun durumu budur; Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlarlar ve ona iman etmezler. İnsanlardan bir kesime de Yüce Allah, hidâyet vermiştir. Böylece onlar Allah’a iman etmişler, peygamberlerin kendilerine getirdiklerini kabul ederek salih ameller işlemişlerdir. İşte böyleleri için ardı arkası kesilmez bir mükâfat vardır. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından bile geçirmediği ebedi bir mükâfattır. Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. İnşikâk Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***