Tafsir As-Saadi - Turkish — Büruc 85:1 – A'lâ 87:19
İçindekiler
- Büruc 85:1
- Büruc 85:2
- Büruc 85:3
- Büruc 85:4
- Büruc 85:5
- Büruc 85:6
- Büruc 85:7
- Büruc 85:8
- Büruc 85:9
- Büruc 85:10
- Büruc 85:11
- Büruc 85:12
- Büruc 85:13
- Büruc 85:14
- Büruc 85:15
- Büruc 85:16
- Büruc 85:17
- Büruc 85:18
- Büruc 85:19
- Büruc 85:20
- Büruc 85:21
- Büruc 85:22
- Târık 86:1
- Târık 86:2
- Târık 86:3
- Târık 86:4
- Târık 86:5
- Târık 86:6
- Târık 86:7
- Târık 86:8
- Târık 86:9
- Târık 86:10
- Târık 86:11
- Târık 86:12
- Târık 86:13
- Târık 86:14
- Târık 86:15
- Târık 86:16
- Târık 86:17
- A'lâ 87:1
- A'lâ 87:2
- A'lâ 87:3
- A'lâ 87:4
- A'lâ 87:5
- A'lâ 87:6
- A'lâ 87:7
- A'lâ 87:8
- A'lâ 87:9
- A'lâ 87:10
- A'lâ 87:11
- A'lâ 87:12
- A'lâ 87:13
- A'lâ 87:14
- A'lâ 87:15
- A'lâ 87:16
- A'lâ 87:17
- A'lâ 87:18
- A'lâ 87:19
Büruc 85:1
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:2
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:3
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:4
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:5
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:6
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:7
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:8
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:9
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:10
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:11
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:12
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:13
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:14
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:15
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:16
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:17
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:18
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:19
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:20
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:21
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Büruc 85:22
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır.
(Mekke’de inmiştir. 22 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir:
4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir.
10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.”
11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.”
12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102)
13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur.
14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir!
15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir.
16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey!
17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti?
19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor.
20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir.
21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır.
***
Târık 86:1
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:2
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:3
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:4
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:5
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:6
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:7
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:8
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:9
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:10
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:11
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:12
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:13
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:14
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:15
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:16
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Târık 86:17
1- Andolsun göğe ve Târık’a. 2- Târık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 3- O, (ışığı karanlığı) delip geçen yıldızdır. 4- Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. 5- O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın! 6- O, hızla atılan bir sudan yaratılmıştır. 7- O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar. 8- Şüphesiz O, onu tekrar yaratmaya elbette kadirdir. 9- O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır. 10- Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır. 11- Andolsun sürekli dönen göğe; 12- Devamlı yarılan yere ki 13- O (Kur'ân), kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür. 14- Şaka değildir. 15- Şüphesiz onlar, bir tuzak kuruyorlar. 16- Ben de bir tuzak kuruyorum. 17- O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.
(Mekke’de inmiştir. 17 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah:“Andolsun göğe ve Târık’a” buyurduktan sonra Târık’ı: “O, delip geçen yıldızdır” diye açıklamaktadır. Yani o, ışığı gökleri delip geçen ve yeryüzünde görününceye kadar bunu sürdüren parlak bir yıldızdır. Doğrusu bunun, delip geçici özelliğe sahip bütün yıldızları kapsayan bir cins/tür ismi olduğudur. Bunun yedi semayı delip geçen ve oradan yere ulaşarak görülen Zuhal/Satürn gezegeni olduğu da söylenmiştir. Buna Târık denilmesi, geceleyin ortaya çıkışından dolayıdır. 4. Hakkında yemin olunan şey ise şudur:“Üzerinde bir gözcü (meleğin) bulunmadığı hiçbir kimse yoktur.” Bu gözcü, o kişinin iyi ve kötü amellerini kaydeder ve herkes de kayedilen amellerinin karşılığını görecektir.
5-7. “O halde insan neyden yaratılmış olduğuna bir baksın !” Yaratılışını ve ilk var edilişini düşünsün. Çünkü “o, hızla atılan bir sudan” yani meniden “yaratılmıştır. O su, (erkeğin) beli ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıkar.” Bunun erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri olma ihtimali vardır. Bu atılıp dökülen meniden kastedilenin sadece erkeğin menisi olma ihtimali de vardır. Onun çıkıp ayrıldığı yer ise onun beli ile göğüs kemikleri arasıdır. Bu mananın daha uygun olma ihtimali vardır. Çünkü bu, somut olarak döküldüğü bilinen o “hızla atılan su”yun sıfatı olarak zikredilmiştir ki bu da erkeğin menisidir. Aynı şekilde “göğüs kemikleri” anlamındaki “الترائب” kelimesi de erkekler için kullanılır. Eğer burada kadın kastedilmiş olsa idi farklı bir ifade kullanılması gerekirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
8. İnsanı hızla atılan bir sudan yaratan ve bu suyu o zorlu yerden çıkartan, âhirette öldükten sonra diriliş, amellerinin görülmesi ve karşılıklarının verilmesi için tekrar yaratmaya kadirdir. Bu ayetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, belden atılıp dökülen bu suyu oraya geri döndürmeye kadirdir. Bu anlam lafzen doğru olmakla birlikte âyet-i kerimede kastedilen mana bu değildir. Bundan dolayıdır ki daha sonra şöyle buyrulmaktadır: 9. “O gün gizlilikler açığa çıkartılacaktır.” Yani kalplerdeki gizlilikler sınanır, kalplerde bulunan hayır ve şer yüzlerde açıkça görülür. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün kimi yüzler ağaracaktır, kimi yüzler de kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Dünyada pek çok şeyler gizlenip saklanabilir ve insanlar tarafından açıkça görülmeyebilir. Ama Kıyamet gününde iyilerin iyilikleri, günahkârların günahları ortaya çıkacak ve her şey açıkça görülecektir. 10. “Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı olmayacaktır.” Yani ne kendisini savunacak bir gücü olacaktır, ne de dışarıdan yardım alacak bir desteği. Buradaki yemin, amelde bulunanlar, onların amelde bulunmaları ve amellerinin görülmesi ile ilgili bir yemindi. İkinci olarak Allah, Kur’ân’ın doğruluğuna dair yemin ederek şöyle buyurmaktadır:
11-12. “Andolsun sürekli dönen göğe ve devamlı yarılan yere ki...” Semâ her yıl yağmur ile geri döner ve yer de bitirdiği mahsullerin çıkması için yarılıp çatlar. Böylelikle insanlar ve hayvanlar yaşama imkânını bulurlar. Yine semâ, her zaman için ilâhî kader ve işler ile döner durur. Yer de ölüleri dışarı çıkarmak için yarılıp çatlayacaktır. 13-14. “O” yani Kur’ân-ı Kerîm “kesin ve (hakla batılı) ayırt edici bir sözdür.” Doğrudur, gerçektir, apaçıktır. “Şaka değildir.” Çok ciddidir. O, çeşitli gruplar ve farklı görüşler arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt eden bir sözdür. Onun hükmü ile anlaşmazlıklar sona erer.
15. “Şüphesiz onlar” yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlayanlar, hakkı bertaraf etmek ve batılı desteklemek maksadı ile “bir tuzak kuruyorlar.” 16. “Ben de” kâfirler hoş görmese dahi hakkı galip getirmek ve onların ileri sürdükleri batılı bertaraf etmek için “bir tuzak kuruyorum.” Ki bu yolla kimin galip olduğu da bilinmiş olacaktır. Hiç şüphesiz Âdemoğlu kurduğu hile ve tuzaklarla, pek güçlü ve her şeyi bileni yenik düşüremeyecek kadar güçsüz ve acizdir. 17. “O nedenle sen kâfirlere mühlet tanı; evet; onlara azıcık mühlet ver.” Zira ilahî azabın gelip başlarına ineceği vakit, yaptıklarının âkıbetini bileceklerdir.
Târık Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.
A'lâ 87:1
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:2
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:3
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:4
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:5
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:6
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:7
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:8
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:9
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:10
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:11
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:12
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:13
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:14
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:15
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:16
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:17
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:18
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
A'lâ 87:19
1- En yüce olan Rabbinin ismini tesbih et! 2- O ki yaratıp düzene koyan. 3- O ki takdir edip yol gösterendir. 4- O ki bitkileri çıkaran, 5- Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir. 6- Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın. 7- Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da. 8- Biz sana en kolay yolu kolaylaştıracağız. 9- O halde öğüt faydalı olduğu sürece sen öğüt ver. 10- (Rabbinden) korkan kimse öğüt alacaktır. 11- En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. 12- O ki en büyük ateşe girecektir. 13- Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır. 14,15- Arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. 16- Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17- Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. 18- Şüphesiz bunlar önceki sahifelerde, 19- İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.
(Mekke’de inmiştir. 19 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah tesbih edilmesini emretmektedir ki bu da zikrini, ibadetini, celâli ve azameti önünde saygı ile boyun eğmeyi, büyüklüğü karşısında itaat ile boyun bükmeyi ihtiva eder. Bu tesbihin Yüce Allah’ın azametine lâyık olmasını da istenmektedir. Bu da O’nu pek yüce ve pek güzel isimlerinin her birisinin büyük ve azametli anlamı ile ve fiillerinin zikredilmesi ile olur ki bu fiillerden biri de O’nun mahlukatı en sağlam ve en güzel şekilde yaratmış olmasıdır. 3. “O ki” takdir ile gerçekleştirilen her bir şeyin kendisine bağlı olarak gerçekleştiği kaderi “takdir edip” bütün mahlukata bu konuda “yol gösterendir.” Bu genel anlamdaki hidâyettir. Bunun anlamı da şudur: O, her bir varlığa kendi maslahat ve menfaatine olan şeyleri göstermiş, o yola iletmiştir. Yüce Allah’ın dünyevî nimetleri de bunlar arasındadır. O bakımdan şöyle buyrulmaktadır:
4. “O ki bitkileri çıkaran”dır. Yani semadan bir su indirerek onunla çeşitli bitkiler, pek çok otlar bitirendir. İnsanlar, davarlar ve bütün hayvanlar bunlardan yararlanırlar. Daha sonra bu bitkilerin tazelikleri için takdir olunan süre tamamlandıktan sonra onların canlılıkları kaybolur, bükülmeye ve kurumaya başlar. 5. “Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” Bu bitkileri ufalanmış çerçöp haline getirir.
6. Zikri geçen genel hidâyetin kapsamı içerisinde Yüce Allah'ın dinî nimetleri de dahildir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dinî nimetlerin esasını ve ana kaynağını lütfettiğini hatırlatmaktadır ki o da Kur’ân-ı Kerîm’dir. O, şöyle buyurmaktadır:“Sana okutacağız ve (sen onu) unutmayacaksın.” Yani sana vahyetmiş olduğumuz Kitabı koruyacağız ve onu kalbine yerleştireceğiz. Sen de ondan hiçbir şey unutmayacaksın. Bu, Yüce Allah’ın kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği pek büyük bir müjdedir. Bu müjdeye göre O, ona unutmayacağı bir şekilde bilgiler öğreteceğini bildirmektedir. 7. “Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ.” Yani hikmeti, bir maslahat ve pek büyük bir hikmet dolayısı ile sana unutturmayı gerektirdiği şeyler bundan müstesnâdır. "Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli olanı da.” O’nun, nelerin kullarının faydasına olduğunu, neyin onları ıslah edeceğini bilmesi de buna dahildir. Yani bundan dolayı O, dilediğini teşrî’ eder, istediği hükmü koyar.
8. Bu buyruk da bir başka müjdedir. Allah, Rasûlüne bütün hususlarda kolaylık sağlayacak, O’nun şeriatını ve dinini kolay kılacaktır.
9. “O halde öğüt faydalı olduğu sürece” yani verdiğin öğüt kabul edildikçe ve o öğüt dinlendikçe ister maksadın tamamen gerçekleşsin, ister kısmen gerçekleşsin “sen” Allah’ın şeriatini ve âyetlerini hatırlatarak “öğüt ver.” Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer verilen öğüt kötülüğü artırmak yahut hayrı eksiltmek sureti ile fayda vermeyecek olursa öğüt vermek, emrolunan bir iş olmaz, aksine yasaklanan bir iş olur. Çünkü öğüt vermek hususunda insanlar, yararlananlar ve yararlanmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. 10. Öğütten yararlananlara gelince Yüce Allah, onları şöylece söz konusu etmektedir:“Korkan” yani Allah’tan korkup sakınan “kimse öğüt alacaktır.” Çünkü Allah korkusu, O’nun amellerin karşılıklarını vereceğini bilmesi kulun, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden uzak kalmasını ve hayırlarda yarışmasını sağlar. 11-12. Öğütten yararlanmayanlara gelince onlardan da Yüce Allah şöyle söz etmektedir:“En bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir.” Bu ise kalplere kadar yükselip çıkan tutuşturulmuş alevli ateştir. 13. “Sonra da orada ne ölecek, ne de yaşayacaktır.” Yani rahat yüzü görmeksizin, dinlenmeksizin, durmadan can yakıcı bir azap göreceklerdir (ki buna yaşamak denmez). Diğer taraftan ölmeyi temenni edecekler, ama ölmeyeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar hakkında ölüm hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennemin) azabından bir şey de hafifletilmez.”(Fâtır, 35/36)
14-15. “Arınan” Nefsini iyice temizleyip şirkten, zulümden, kötü huylardan arındıran “ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse” Allah’ın adını anma vasfına sahip, kalbi bununla dolu, bundan dolayı da Allah’ın razı olacağı ameller işleyen özellikle de imanın ölçüsü durumunda olan namazı kılan kimse “gerçekten kurtuluşa ermiştir” kazançlı çıkmış ve kurtulmuş olur. İşte âyetin manası budur. "Arınan” buyruğunun fıtır sadakası veren, “Rabbinin adını anıp namaz kılan”ın da bayram namazı kılan demek olduğunu söyleyerek bu açıklamayı yapanlara gelince her ne kadar bunlar, bu buyruğun kapsamına girmekte ve bu lafızların kapsadığı cüzlerin bir bölümü iseler de bunlar esas ve yegane mana değildir.
16. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” Onu ahiretin önüne geçiriyor, geçip giden, türlü olumsuz etkenlerle zevkleri bulanıklaşan, hevesleri kursakta bırakan dünyevî nimetleri âhirete tercih ediyorsunuz. 17. “Halbuki âhiret” dünyada aranan bütün özellikler bakımından “hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret, ebedilik yurdudur, ebediyen kalınacak bir yerdir. Dünya ise bitip tükenme yurdudur. Akıllı mü’min, hiçbir zaman değersiz olanı iyi ve mükemmel olana tercih etmez. Bir anlık lezzeti, ebedi azaba değişmez. Dünyayı sevmek ve onu âhirete tercih etmek, her türlü hatanın ve günahın başıdır.
18-19. “Şüphesiz bunlar” bu mübarek sûrede size hatırlatılan güzel emirler ve pek güzel bilgiler “önceki sahifelerde; İbrahim ile Mûsâ’nın sahifelerinde de vardır.” Bu iki nebi ve rasûl ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra rasûllerin en şereflileridir. Allah’ın salât ve selâmı hepsine olsun. Bütün şeriatlerde bu emirler vardır. Çünkü bu emirler, dünya ve âhiretin maslahatını ilgilendirir ve bunlar her zaman ve mekânda maslahat olma özelliğini korurlar.
Hamd, Yüce Allah’a mahsustur. A’lâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***