Tafsir As-Saadi - Turkish — Gâşiye 88:1 – Şems 91:15
İçindekiler
- Gâşiye 88:1
- Gâşiye 88:2
- Gâşiye 88:3
- Gâşiye 88:4
- Gâşiye 88:5
- Gâşiye 88:6
- Gâşiye 88:7
- Gâşiye 88:8
- Gâşiye 88:9
- Gâşiye 88:10
- Gâşiye 88:11
- Gâşiye 88:12
- Gâşiye 88:13
- Gâşiye 88:14
- Gâşiye 88:15
- Gâşiye 88:16
- Gâşiye 88:17
- Gâşiye 88:18
- Gâşiye 88:19
- Gâşiye 88:20
- Gâşiye 88:21
- Gâşiye 88:22
- Gâşiye 88:23
- Gâşiye 88:24
- Gâşiye 88:25
- Gâşiye 88:26
- Fecr 89:1
- Fecr 89:2
- Fecr 89:3
- Fecr 89:4
- Fecr 89:5
- Fecr 89:6
- Fecr 89:7
- Fecr 89:8
- Fecr 89:9
- Fecr 89:10
- Fecr 89:11
- Fecr 89:12
- Fecr 89:13
- Fecr 89:14
- Fecr 89:15
- Fecr 89:16
- Fecr 89:17
- Fecr 89:18
- Fecr 89:19
- Fecr 89:20
- Fecr 89:21
- Fecr 89:22
- Fecr 89:23
- Fecr 89:24
- Fecr 89:25
- Fecr 89:26
- Fecr 89:27
- Fecr 89:28
- Fecr 89:29
- Fecr 89:30
- Beled 90:1
- Beled 90:2
- Beled 90:3
- Beled 90:4
- Beled 90:5
- Beled 90:6
- Beled 90:7
- Beled 90:8
- Beled 90:9
- Beled 90:10
- Beled 90:11
- Beled 90:12
- Beled 90:13
- Beled 90:14
- Beled 90:15
- Beled 90:16
- Beled 90:17
- Beled 90:18
- Beled 90:19
- Beled 90:20
- Şems 91:1
- Şems 91:2
- Şems 91:3
- Şems 91:4
- Şems 91:5
- Şems 91:6
- Şems 91:7
- Şems 91:8
- Şems 91:9
- Şems 91:10
- Şems 91:11
- Şems 91:12
- Şems 91:13
- Şems 91:14
- Şems 91:15
Gâşiye 88:1
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:2
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:3
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:4
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:5
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:6
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:7
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:8
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:9
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:10
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:11
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:12
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:13
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:14
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:15
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:16
1- (Dehşeti her yanı) saran (Kıyametin) haberi geldi sana geldi mi? 2- O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir. 3- Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir. 4- Kızgın bir ateşe gireceklerdir. 5- Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir. 6- Onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. 7- O ise ne besler, ne de açlığı giderir. 8- O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır. 9- Amellerin(in karşılığını almış olmaktan) dolayı hoşnutturlar, 10- Yüksek bir cennettedirler. 11- Orada boş bir söz işitmezler. 12- Orada akan pınarlar vardır. 13- Orada yüksek tahtlar vardır. 14- (Önlerine) konmuş bardaklar, 15- Sıra sıra dizili minderler, 16- Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.
(Mekke’de inmiştir. 26 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kıyamet gününün hallerini, o gündeki musibet ve dehşetleri zikretmekte, onun zorluk ve sıkıntıları ile bütün yaratıkları örtüp bürüyeceğini, kendisinin de amellerin karşılıklarını vereceğini ve insanların, kimisi cennette kimisi de cehennemde olmak üzere iki kısma ayrılacaklarını zikretmektedir. Her iki kesimin de niteliklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
2-3. Cehennemliklerin nitelikleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır” yani Kıyamet gününde zilletten, rezillik ve rüsvaylıktan dolayı “yere eğilmiştir. Çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir.” Azapta bitkin düşmüşlerdir. Yüzleri üzere sürükleneceklerdir ve ateş onların yüzlerini kaplayacaktır. Yüce Allah’ın:“O gün birtakım yüzler vardır, zilletten yere eğilmiştir; çalışmışlar, yorulup bitkin düşmüşlerdir” buyruğu ile kastedilenlerin, dünyada söz konusu olma ihtimali de vardır. Şöyle ki onlar, dünyada iken çeşitli ibadetler ve amellerde bulunurlardı. Ancak bunların kabul şartı olan iman bulunmadığından dolayı, Kıyamet gününde bu yaptıkları toz duman gibi olacak, boşa gidecektir. Böyle bir ihtimal, mana açısından doğru olmakla birlikte, ifadelerin akışı (siyâk) buna delâlet etmemektedir. Aksine kesin doğru, birinci anlamdır. Çünkü Yüce Allah, bunu (o gün) zaman zarfı ile kayıtlamış bulunmaktadır ki, bu da Kıyamet günüdür. Zira burada maksat, genel olarak cehennem ehlinin söz konusu edilmesi ve onlara dair açıklamalarda bulunulmasıdır ki cehennem ehli açısından böyle bir durum (dünyada amel ve ibadet sahibi olmak), oldukça az bir durumdur. Diğer taraftan ifadeler, Kıyamet’in, dheşetiyle her yanı sarması esnasında insanların halini açıklama sadedindedir. Yani onların dünyadaki hallerine değinilmemektedir. 4-5. “Kızgın bir ateşe gireceklerdir.” Onlar, oldukça sıcak bir ateşe girecekler, bu ateş her bir yandan onları kuşatacakdır. “Son derece sıcak bir pınardan içirileceklerdir.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer feryat edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır.”(el-Kehf, 18/29) İşte onların içecekleri budur. 6-7. Yiyeceklerine gelince “onlar için kuru dikenden başka bir yiyecek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir.” Çünkü yemekten maksat, bu iki husustan birisidir. Ya kişinin açlığını giderip açlığın ızdırabını ortadan kaldırmasıdır yahut da zayıflamış olan bedenini besleyip şişmanlatmasıdır. Bu yiyecekte ise bu iki husustan hiçbirisi yoktur. Aksine o, son derece acı, kokuşmuş ve değersizdir. Allah’tan esenlik dileriz.
8. Hayır ehline gelince; Kıyamet gününde onların yüzleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır, parıl parıldır.” Nimetlerin parlaklığı yüzlerinde görülür. Bedenleri de dipdiri, yüzleri nurlanmış ve son derece sevinmiş olacaklardır. 9. Dünyada iken işlemiş oldukları salih ameller ve Allah’ın kullarına yaptıkları iyiliklerden ötürü “hoşnutturlar.” Çünkü O’nun mükâfatının kendilerine kat kat fazlası ile hazırlanmış olduğunu görmüşlerdir. Böylece akıbetleri güzel olmuştur ve bütün temennilerini de elde etmişlerdir. 10. Çünkü bu yüzlerin sahipleri, bütün nimet türlerini içeren, yeri ve mevkisi oldukça “yüksek bir cennettedirler.” Bu cennet a’lây-ı iliyyîndedir. Oranın konakları, pek yüksektir. Üst üste bina edilmiş köşkleri vardır. Bu köşklerden Allah’ın kendilerine önceden hazırlamış olduğu lütufları seyrederler. "Onun toplanmaya hazır olgun meyveleri (onlara) yakındır” (el-Hâkka, 69/23) Yani oranın lezzetli, pek güzel mahsuller veren meyveleri pek çoktur. Bunların toplanması da gâyet kolaydır. Hangi halde olurlarsa olsunlar uzanıp alabilirler. Ağaca tırmanma ihtiyacını duymayacaklar yahut herhangi bir meyveyi almakta zorlanmayacaklardır. 11. “Orada” yani cennette “boş bir söz işitmezler.” Haram sözler şöyle dursun anlamsız ve boş bir söz dahi işitmezler. Onların sözleri, hep güzel ve faydalıdır. Konuşmaları, Allah’ın zikrini ve O’nun ardı arkası kesilmeyen nimetleri anmayı ihtiva eder. Aralarında kalplere sevinç veren ve gönülleri rahatlatıp huzura kavuşturacak şekilde güzel adaba riayet ederler. 12. “Orada akan pınarlar vardır.” Bu, bir cins/tür ismidir. Yani orada onların diledikleri gibi akıttıkları, diledikleri tarafa çevirdikleri, istedikleri gibi yönlendirdikleri akan pınarlar vardır. 13. “Orada yüksek tahtlar vardır.” Taht, yüksekçe oturma yerleridir. Ayrıca bunların üzerindeki oldukça yumuşak döşemelerle de yükseklikleri daha da artar. 14. “(Önlerine) konmuş bardaklar.” Yani lezzetli şarap çeşitleriyle dopdolu bardaklar, önlerinde konulmuş ve onlar için hazırlanmış olacaktır. Bunlar, isteklerine ve tercihlerine amadedir. Ebedi kılınmış genç hizmetçiler bunları onların etrafında dolaştırırlar. 15. “Sıra sıra dizili minderler” İnce ve kalın ipekten ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği başka şeylerden yapılmış minderler. Bunlar, üzerlerinde oturmak ve yaslanmak için dizilmiş olacaktır. Kendileri bu yastıkları yapmakla ve onları dizmekle yorulmayacaklardır. 16. “Ve serilmiş son derece kıymetli halılar vardır.” Oturacakları meclislerinin her tarafı bu tür gâyet güzel ve değerli halılarla döşeli olacaktır.
Gâşiye 88:17
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Gâşiye 88:18
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Gâşiye 88:19
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Gâşiye 88:20
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Gâşiye 88:21
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Gâşiye 88:22
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Gâşiye 88:23
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Gâşiye 88:24
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Gâşiye 88:25
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Gâşiye 88:26
17- Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına; 18- Göğün nasıl yükseltildiğine; 19- Dağların nasıl dikildiğine; 20- Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine? 21- O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin. 22- Onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirip inkâr ederse; 24- Allah ona en büyük azap ile azap eder. 25- Şüphesiz onların dönüşleri, yalnız Bizedir. 26- Sonra hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.
17. Yüce Allah, Rasûlünü sallallahu aleyhi ve sellem tasdik etmeyenleri ve onların dışındaki diğer insanları, Allah’ın vahdaniyetine delil teşkil eden varlıklar üzerinde düşünmeye teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Onlar hiç bakmıyorlar mı devenin nasıl yaratıldığına?” Yani devenin bu harikulade yaratılışına, Allah’ın onu kulların emrine nasıl verdiğine, zorunlu olarak ihtiyaç duydukları pek çok faydaları için bu hayvanları onlara nasıl amade kıldığına ibret gözüyle bakmazlar mı? 18-19. “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine?” Dağlar, göz kamaştırıcı bir şekildedirler. Onlar vasıtası ile yeryüzünün dengesi ve istikrarı sağlanmış, bu sayede o, çalkalanmaktan korunarak sağlam ve dengeli kılınmıştır. Allah, onlara pek çok faydalı vazifeler yüklemiş bulunmaktadır. 20. “Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine?” Yer alabildiğine geniş bir şekilde yayılıp döşenmiştir. Kulların, sırtında yerleşebilmeleri, orayı son derece kolaylıkla ekip biçmeleri, orada ağaç dikmeleri, üzerinde bina yapmaları, yollarında gitmeleri vb. gibi imkânlara sahip bir şekilde yaratıldığını görmezler mi? Şunu bilelim ki yerin yayılıp döşenmiş olması, onun yuvarlak ve küresel olmasına aykırı değildir. Zaten nakil, akıl, duyu ve gözlem de buna delildir. Nitekim bu pek çok kimse tarafından özellikle de bu dönemlerde bilinen bir husustur. Çünkü günümüzde insanlar, Allah’ın onlara bağışladığı uzağı yakınlaştıran pek çok araç sayesinde yeryüzünün dört bir yanını bilmektedirler. Yayıp döşeme, ancak oldukça küçük cisimlerin yuvarlak olmasına aykırıdır. Zira bu küçük cisimler eğer yayılacak olursa söz edilmeye değer bir yuvarlıklıkları kalmaz. Ama oldukça büyük ve geniş olan yeryüzüne gelince o, hem yuvarlak hem de yayılmış bir cisimdir ve uzman kimselerin de bildikleri gibi bu iki husus, birbirine aykırı değildir.
21-22. “O halde sen öğüt ver! Zaten sen ancak bir öğüt vericisin.” İnsanlara öğüt ver, onları korkutup uyar ve müjdele! Çünkü sen, insanları Allah’ın yoluna davet etmek, onlara öğüt vermek üzere gönderildin. Onların üzerine musallat edilmiş bir zorba olarak gönderilmedin. Amellerinin bekçisi de değilsin. Sen üzerine düşeni yerine getirdikten sonra artık gerisine aldırma; zira bundan sonra senin kınanman söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O halde sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”(Kâf, 50/45)
23-24. “Ancak kim” Allah’a itaatten “yüz çevirip” Allah’ı “inkâr ederse Allah ona en büyük” çetin, ağır ve sürekli “azap ile azap eder.”
25. “Şüphesiz” bütün yaratılmışların hepsinin Kıyamet gününde “dönüşleri yalnız Bizedir.” 26. “Sonra” hayır olsun, şer olsun bütün yaptıklarının “hesaplarını görmek de şüphesiz Bize aittir.”
Ğâşiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.
***
Fecr 89:1
1- Yemin olsun fecre, 2- On geceye, 3- Çifte ve teke, 4- Ve gelip geçtiği zaman geceye… 5- Bunlarda akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?
(Mekke’de inmiştir. 30 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Görüldüğü kadarı ile kendisine yemin edilen şeyler ile hakkında yemin olunan şeyler aynıdır. Eğer yemin açıkça bilinen ve önemli bir konudaysa bu, kullanılagelen bir üsluptur. Burada da aynı durum söz konusudur. 1. Yüce Allah, gecenin sonu ve gündüzün başı durumunda olan fecr’e (tan vaktine) yemin etmektedir. Çünkü gecenin gidişi ile gündüzün gelişinde Allah azze ve celle’nin kudretinin kemaline delalet eden pek çok belgeler vardır. Ayrıca bu, Allah’ın bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiğini, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca fecr vaktinde oldukça faziletli, tazime layık ve Allah’ın yemin etmesine gâyet münasip düşen bir namaz (sabah namazı) da vardır. 2. Sonrasında Allah Teâlâ, on geceye yemin etmektedir. Doğru görüşe göre bu on gece, Ramazan’ın son on gecesi yahut Zilhicce ayının ilk on gecesidir. Çünkü bunlar, faziletli günleri kapsayan gecelerdir. Bunlarda başka vakitlerde olmayan türden ibadetler ve Allah’a yakınlaştırıcı ameller yapılır. Ramazan’ın son on gecesinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi vardır. Bu gecelerin gündüzünde de İslâm’ın büyük rükünlerinden birisi olan Ramazan orucunun son günleri bulunmaktadır. Zilhicce’nin ilk on gününde ise Arefe günü Arafat’ta hac vakfesi yapılır. Bu vakit, Allah kullarına öyle bir mağfirette bulunur ki, bundan dolayı şeytan oldukça kederlenir. O nedenle şeytan, başka hiçbir vakitte Arefe gününde olduğu kadar hakir ve zelil görülmemiştir. Buna sebep ise onun indiklerini gördüğü melekler ve Allah’ın kullarına ihsan ettiğini gördüğü büyük rahmetidir. Hac ve umre amellerinin pek çoğu da bu günlerde gerçekleştirilir. İşte bunlar muazzam şeylerdir, Allah’ın kendilerine yemin edeceği kadar değerlidirler. 4. “Ve gelip geçtiği zaman geceye” yani geldiği, kullarının üzerine karanlığını gerdiği, kulların hareketten kesilerek Allah’ın rahmet ve hikmeti gereği huzur ile dinlenmeye çekildikleri vakit olan geceye… 5. “Bunlarda” sözü edilen bu hususlarda “akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?” Evet; kalbi bulunan yahut hazır bulunup candan kulak veren kimseler için bunların birisi dahi yeterlidir.
Fecr 89:2
1- Yemin olsun fecre, 2- On geceye, 3- Çifte ve teke, 4- Ve gelip geçtiği zaman geceye… 5- Bunlarda akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?
(Mekke’de inmiştir. 30 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Görüldüğü kadarı ile kendisine yemin edilen şeyler ile hakkında yemin olunan şeyler aynıdır. Eğer yemin açıkça bilinen ve önemli bir konudaysa bu, kullanılagelen bir üsluptur. Burada da aynı durum söz konusudur. 1. Yüce Allah, gecenin sonu ve gündüzün başı durumunda olan fecr’e (tan vaktine) yemin etmektedir. Çünkü gecenin gidişi ile gündüzün gelişinde Allah azze ve celle’nin kudretinin kemaline delalet eden pek çok belgeler vardır. Ayrıca bu, Allah’ın bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiğini, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca fecr vaktinde oldukça faziletli, tazime layık ve Allah’ın yemin etmesine gâyet münasip düşen bir namaz (sabah namazı) da vardır. 2. Sonrasında Allah Teâlâ, on geceye yemin etmektedir. Doğru görüşe göre bu on gece, Ramazan’ın son on gecesi yahut Zilhicce ayının ilk on gecesidir. Çünkü bunlar, faziletli günleri kapsayan gecelerdir. Bunlarda başka vakitlerde olmayan türden ibadetler ve Allah’a yakınlaştırıcı ameller yapılır. Ramazan’ın son on gecesinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi vardır. Bu gecelerin gündüzünde de İslâm’ın büyük rükünlerinden birisi olan Ramazan orucunun son günleri bulunmaktadır. Zilhicce’nin ilk on gününde ise Arefe günü Arafat’ta hac vakfesi yapılır. Bu vakit, Allah kullarına öyle bir mağfirette bulunur ki, bundan dolayı şeytan oldukça kederlenir. O nedenle şeytan, başka hiçbir vakitte Arefe gününde olduğu kadar hakir ve zelil görülmemiştir. Buna sebep ise onun indiklerini gördüğü melekler ve Allah’ın kullarına ihsan ettiğini gördüğü büyük rahmetidir. Hac ve umre amellerinin pek çoğu da bu günlerde gerçekleştirilir. İşte bunlar muazzam şeylerdir, Allah’ın kendilerine yemin edeceği kadar değerlidirler. 4. “Ve gelip geçtiği zaman geceye” yani geldiği, kullarının üzerine karanlığını gerdiği, kulların hareketten kesilerek Allah’ın rahmet ve hikmeti gereği huzur ile dinlenmeye çekildikleri vakit olan geceye… 5. “Bunlarda” sözü edilen bu hususlarda “akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?” Evet; kalbi bulunan yahut hazır bulunup candan kulak veren kimseler için bunların birisi dahi yeterlidir.
Fecr 89:3
1- Yemin olsun fecre, 2- On geceye, 3- Çifte ve teke, 4- Ve gelip geçtiği zaman geceye… 5- Bunlarda akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?
(Mekke’de inmiştir. 30 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Görüldüğü kadarı ile kendisine yemin edilen şeyler ile hakkında yemin olunan şeyler aynıdır. Eğer yemin açıkça bilinen ve önemli bir konudaysa bu, kullanılagelen bir üsluptur. Burada da aynı durum söz konusudur. 1. Yüce Allah, gecenin sonu ve gündüzün başı durumunda olan fecr’e (tan vaktine) yemin etmektedir. Çünkü gecenin gidişi ile gündüzün gelişinde Allah azze ve celle’nin kudretinin kemaline delalet eden pek çok belgeler vardır. Ayrıca bu, Allah’ın bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiğini, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca fecr vaktinde oldukça faziletli, tazime layık ve Allah’ın yemin etmesine gâyet münasip düşen bir namaz (sabah namazı) da vardır. 2. Sonrasında Allah Teâlâ, on geceye yemin etmektedir. Doğru görüşe göre bu on gece, Ramazan’ın son on gecesi yahut Zilhicce ayının ilk on gecesidir. Çünkü bunlar, faziletli günleri kapsayan gecelerdir. Bunlarda başka vakitlerde olmayan türden ibadetler ve Allah’a yakınlaştırıcı ameller yapılır. Ramazan’ın son on gecesinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi vardır. Bu gecelerin gündüzünde de İslâm’ın büyük rükünlerinden birisi olan Ramazan orucunun son günleri bulunmaktadır. Zilhicce’nin ilk on gününde ise Arefe günü Arafat’ta hac vakfesi yapılır. Bu vakit, Allah kullarına öyle bir mağfirette bulunur ki, bundan dolayı şeytan oldukça kederlenir. O nedenle şeytan, başka hiçbir vakitte Arefe gününde olduğu kadar hakir ve zelil görülmemiştir. Buna sebep ise onun indiklerini gördüğü melekler ve Allah’ın kullarına ihsan ettiğini gördüğü büyük rahmetidir. Hac ve umre amellerinin pek çoğu da bu günlerde gerçekleştirilir. İşte bunlar muazzam şeylerdir, Allah’ın kendilerine yemin edeceği kadar değerlidirler. 4. “Ve gelip geçtiği zaman geceye” yani geldiği, kullarının üzerine karanlığını gerdiği, kulların hareketten kesilerek Allah’ın rahmet ve hikmeti gereği huzur ile dinlenmeye çekildikleri vakit olan geceye… 5. “Bunlarda” sözü edilen bu hususlarda “akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?” Evet; kalbi bulunan yahut hazır bulunup candan kulak veren kimseler için bunların birisi dahi yeterlidir.
Fecr 89:4
1- Yemin olsun fecre, 2- On geceye, 3- Çifte ve teke, 4- Ve gelip geçtiği zaman geceye… 5- Bunlarda akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?
(Mekke’de inmiştir. 30 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Görüldüğü kadarı ile kendisine yemin edilen şeyler ile hakkında yemin olunan şeyler aynıdır. Eğer yemin açıkça bilinen ve önemli bir konudaysa bu, kullanılagelen bir üsluptur. Burada da aynı durum söz konusudur. 1. Yüce Allah, gecenin sonu ve gündüzün başı durumunda olan fecr’e (tan vaktine) yemin etmektedir. Çünkü gecenin gidişi ile gündüzün gelişinde Allah azze ve celle’nin kudretinin kemaline delalet eden pek çok belgeler vardır. Ayrıca bu, Allah’ın bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiğini, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca fecr vaktinde oldukça faziletli, tazime layık ve Allah’ın yemin etmesine gâyet münasip düşen bir namaz (sabah namazı) da vardır. 2. Sonrasında Allah Teâlâ, on geceye yemin etmektedir. Doğru görüşe göre bu on gece, Ramazan’ın son on gecesi yahut Zilhicce ayının ilk on gecesidir. Çünkü bunlar, faziletli günleri kapsayan gecelerdir. Bunlarda başka vakitlerde olmayan türden ibadetler ve Allah’a yakınlaştırıcı ameller yapılır. Ramazan’ın son on gecesinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi vardır. Bu gecelerin gündüzünde de İslâm’ın büyük rükünlerinden birisi olan Ramazan orucunun son günleri bulunmaktadır. Zilhicce’nin ilk on gününde ise Arefe günü Arafat’ta hac vakfesi yapılır. Bu vakit, Allah kullarına öyle bir mağfirette bulunur ki, bundan dolayı şeytan oldukça kederlenir. O nedenle şeytan, başka hiçbir vakitte Arefe gününde olduğu kadar hakir ve zelil görülmemiştir. Buna sebep ise onun indiklerini gördüğü melekler ve Allah’ın kullarına ihsan ettiğini gördüğü büyük rahmetidir. Hac ve umre amellerinin pek çoğu da bu günlerde gerçekleştirilir. İşte bunlar muazzam şeylerdir, Allah’ın kendilerine yemin edeceği kadar değerlidirler. 4. “Ve gelip geçtiği zaman geceye” yani geldiği, kullarının üzerine karanlığını gerdiği, kulların hareketten kesilerek Allah’ın rahmet ve hikmeti gereği huzur ile dinlenmeye çekildikleri vakit olan geceye… 5. “Bunlarda” sözü edilen bu hususlarda “akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?” Evet; kalbi bulunan yahut hazır bulunup candan kulak veren kimseler için bunların birisi dahi yeterlidir.
Fecr 89:5
1- Yemin olsun fecre, 2- On geceye, 3- Çifte ve teke, 4- Ve gelip geçtiği zaman geceye… 5- Bunlarda akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?
(Mekke’de inmiştir. 30 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Görüldüğü kadarı ile kendisine yemin edilen şeyler ile hakkında yemin olunan şeyler aynıdır. Eğer yemin açıkça bilinen ve önemli bir konudaysa bu, kullanılagelen bir üsluptur. Burada da aynı durum söz konusudur. 1. Yüce Allah, gecenin sonu ve gündüzün başı durumunda olan fecr’e (tan vaktine) yemin etmektedir. Çünkü gecenin gidişi ile gündüzün gelişinde Allah azze ve celle’nin kudretinin kemaline delalet eden pek çok belgeler vardır. Ayrıca bu, Allah’ın bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiğini, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca fecr vaktinde oldukça faziletli, tazime layık ve Allah’ın yemin etmesine gâyet münasip düşen bir namaz (sabah namazı) da vardır. 2. Sonrasında Allah Teâlâ, on geceye yemin etmektedir. Doğru görüşe göre bu on gece, Ramazan’ın son on gecesi yahut Zilhicce ayının ilk on gecesidir. Çünkü bunlar, faziletli günleri kapsayan gecelerdir. Bunlarda başka vakitlerde olmayan türden ibadetler ve Allah’a yakınlaştırıcı ameller yapılır. Ramazan’ın son on gecesinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi vardır. Bu gecelerin gündüzünde de İslâm’ın büyük rükünlerinden birisi olan Ramazan orucunun son günleri bulunmaktadır. Zilhicce’nin ilk on gününde ise Arefe günü Arafat’ta hac vakfesi yapılır. Bu vakit, Allah kullarına öyle bir mağfirette bulunur ki, bundan dolayı şeytan oldukça kederlenir. O nedenle şeytan, başka hiçbir vakitte Arefe gününde olduğu kadar hakir ve zelil görülmemiştir. Buna sebep ise onun indiklerini gördüğü melekler ve Allah’ın kullarına ihsan ettiğini gördüğü büyük rahmetidir. Hac ve umre amellerinin pek çoğu da bu günlerde gerçekleştirilir. İşte bunlar muazzam şeylerdir, Allah’ın kendilerine yemin edeceği kadar değerlidirler. 4. “Ve gelip geçtiği zaman geceye” yani geldiği, kullarının üzerine karanlığını gerdiği, kulların hareketten kesilerek Allah’ın rahmet ve hikmeti gereği huzur ile dinlenmeye çekildikleri vakit olan geceye… 5. “Bunlarda” sözü edilen bu hususlarda “akıl sahibi kimseler için bir yemin değeri yok mu?” Evet; kalbi bulunan yahut hazır bulunup candan kulak veren kimseler için bunların birisi dahi yeterlidir.
Fecr 89:6
6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı? 7- Yüksek sütunlu İrem’e? 8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı. 9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a? 10- Kazıklar sahibi Firavun’a? 11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler, 12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı. 13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı. 14- Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
6-8. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: Kalbin ve basiretinle “görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?” Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden “yüksek sütunlu İrem’e” ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. “Ki ülkeler içinde” gücü ve dayanıklılığı itibari ile “bir benzeri yaratılmamıştı.” Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: “Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”(el-A’raf, 7/69) 9. “Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?” Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler. 10. “Kazıklar sahibi” yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi “Firavun’a?” 11. “Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler” Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı. Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: 12. “Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.” Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular. 13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi. 14. “Çünkü Rabbin” kendisine isyan edenleri “gözetlemededir.” Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.
Fecr 89:7
6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı? 7- Yüksek sütunlu İrem’e? 8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı. 9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a? 10- Kazıklar sahibi Firavun’a? 11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler, 12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı. 13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı. 14- Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
6-8. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: Kalbin ve basiretinle “görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?” Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden “yüksek sütunlu İrem’e” ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. “Ki ülkeler içinde” gücü ve dayanıklılığı itibari ile “bir benzeri yaratılmamıştı.” Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: “Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”(el-A’raf, 7/69) 9. “Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?” Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler. 10. “Kazıklar sahibi” yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi “Firavun’a?” 11. “Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler” Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı. Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: 12. “Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.” Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular. 13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi. 14. “Çünkü Rabbin” kendisine isyan edenleri “gözetlemededir.” Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.
Fecr 89:8
6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı? 7- Yüksek sütunlu İrem’e? 8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı. 9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a? 10- Kazıklar sahibi Firavun’a? 11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler, 12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı. 13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı. 14- Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
6-8. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: Kalbin ve basiretinle “görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?” Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden “yüksek sütunlu İrem’e” ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. “Ki ülkeler içinde” gücü ve dayanıklılığı itibari ile “bir benzeri yaratılmamıştı.” Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: “Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”(el-A’raf, 7/69) 9. “Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?” Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler. 10. “Kazıklar sahibi” yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi “Firavun’a?” 11. “Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler” Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı. Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: 12. “Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.” Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular. 13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi. 14. “Çünkü Rabbin” kendisine isyan edenleri “gözetlemededir.” Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.
Fecr 89:9
6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı? 7- Yüksek sütunlu İrem’e? 8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı. 9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a? 10- Kazıklar sahibi Firavun’a? 11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler, 12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı. 13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı. 14- Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
6-8. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: Kalbin ve basiretinle “görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?” Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden “yüksek sütunlu İrem’e” ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. “Ki ülkeler içinde” gücü ve dayanıklılığı itibari ile “bir benzeri yaratılmamıştı.” Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: “Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”(el-A’raf, 7/69) 9. “Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?” Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler. 10. “Kazıklar sahibi” yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi “Firavun’a?” 11. “Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler” Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı. Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: 12. “Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.” Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular. 13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi. 14. “Çünkü Rabbin” kendisine isyan edenleri “gözetlemededir.” Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.
Fecr 89:10
6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı? 7- Yüksek sütunlu İrem’e? 8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı. 9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a? 10- Kazıklar sahibi Firavun’a? 11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler, 12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı. 13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı. 14- Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
6-8. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: Kalbin ve basiretinle “görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?” Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden “yüksek sütunlu İrem’e” ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. “Ki ülkeler içinde” gücü ve dayanıklılığı itibari ile “bir benzeri yaratılmamıştı.” Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: “Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”(el-A’raf, 7/69) 9. “Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?” Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler. 10. “Kazıklar sahibi” yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi “Firavun’a?” 11. “Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler” Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı. Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: 12. “Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.” Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular. 13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi. 14. “Çünkü Rabbin” kendisine isyan edenleri “gözetlemededir.” Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.
Fecr 89:11
6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı? 7- Yüksek sütunlu İrem’e? 8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı. 9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a? 10- Kazıklar sahibi Firavun’a? 11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler, 12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı. 13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı. 14- Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
6-8. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: Kalbin ve basiretinle “görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?” Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden “yüksek sütunlu İrem’e” ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. “Ki ülkeler içinde” gücü ve dayanıklılığı itibari ile “bir benzeri yaratılmamıştı.” Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: “Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”(el-A’raf, 7/69) 9. “Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?” Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler. 10. “Kazıklar sahibi” yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi “Firavun’a?” 11. “Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler” Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı. Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: 12. “Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.” Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular. 13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi. 14. “Çünkü Rabbin” kendisine isyan edenleri “gözetlemededir.” Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.
Fecr 89:12
6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı? 7- Yüksek sütunlu İrem’e? 8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı. 9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a? 10- Kazıklar sahibi Firavun’a? 11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler, 12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı. 13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı. 14- Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
6-8. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: Kalbin ve basiretinle “görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?” Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden “yüksek sütunlu İrem’e” ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. “Ki ülkeler içinde” gücü ve dayanıklılığı itibari ile “bir benzeri yaratılmamıştı.” Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: “Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”(el-A’raf, 7/69) 9. “Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?” Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler. 10. “Kazıklar sahibi” yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi “Firavun’a?” 11. “Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler” Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı. Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: 12. “Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.” Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular. 13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi. 14. “Çünkü Rabbin” kendisine isyan edenleri “gözetlemededir.” Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.
Fecr 89:13
6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı? 7- Yüksek sütunlu İrem’e? 8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı. 9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a? 10- Kazıklar sahibi Firavun’a? 11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler, 12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı. 13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı. 14- Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
6-8. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: Kalbin ve basiretinle “görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?” Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden “yüksek sütunlu İrem’e” ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. “Ki ülkeler içinde” gücü ve dayanıklılığı itibari ile “bir benzeri yaratılmamıştı.” Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: “Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”(el-A’raf, 7/69) 9. “Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?” Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler. 10. “Kazıklar sahibi” yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi “Firavun’a?” 11. “Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler” Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı. Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: 12. “Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.” Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular. 13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi. 14. “Çünkü Rabbin” kendisine isyan edenleri “gözetlemededir.” Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.
Fecr 89:14
6- Görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı? 7- Yüksek sütunlu İrem’e? 8- Ki ülkeler içinde onun bir benzeri yaratılmamıştı. 9- Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a? 10- Kazıklar sahibi Firavun’a? 11- Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler, 12- Ve oralarda fesâdı artırmışlardı. 13- Onun için Rabbin de onların üzerlerine azap kamçısını yağdırdı. 14- Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
6-8. Yüce Allah, şöyle buyuruyor: Kalbin ve basiretinle “görmedin mi Rabbin Âd’a ne yaptı?” Yani bu azgın ümmete? Âd, Yemen’de bilinen bir kabiledir. Çetin güç sahibi, azgın ve zorbalık eden “yüksek sütunlu İrem’e” ne ettiğini? İrem, Ad kabilesidir. “Ki ülkeler içinde” gücü ve dayanıklılığı itibari ile “bir benzeri yaratılmamıştı.” Nitekim Peygamberleri Hud aleyhisselam onlara şöyle demişti: “Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra halifeler kıldı. Yaratılış itibari ile size boypos da verdi. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”(el-A’raf, 7/69) 9. “Ya o vadide kayaları oyan Semûd’a?” Kastedilen vadi, Vâdi’l-Kurâdır. Onlar, sahip oldukları büyük güçle kayaları yonttular ve oraları kendilerine mesken edindiler. 10. “Kazıklar sahibi” yani sağlamlaştırılmak istenen şeyleri güçlendiren kazıklar gibi olan ve mülkünü güçlendiren ordular sahibi “Firavun’a?” 11. “Hepsi de ülkelerde azgınlık etmişler” Bu vasıf Âd, Semûd, Firavun ve onlara tabi olanlara ait bir sıfattır. Hepsi de Allah’ın arzında azgınlık etmişlerdi. Din ve dünya konularında Allah’ın kullarına eziyet ve işkenceler yapmışlardı. Bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur: 12. “Ve oralarda fesâdı artırmışlardı.” Fesât ise küfür ve onun şubeleri olan bütün günah türleri demektir. Hepsi de peygamberlere karşı savaş açtılar. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoydular. 13. Helâk edilmelerini gerektirecek kadar azgınlık işleme noktasına geldiklerinde de Allah, onların üzerine azabını sağanak halinde yağdırdı ve azap kamçısını indirdi. 14. “Çünkü Rabbin” kendisine isyan edenleri “gözetlemededir.” Onlara kısa bir süre mühlet tanır, sonra da onları çok güçlü ve muktedir bir yakalayış ile ansızın yakalar.
Fecr 89:15
15- İnsan, Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunur ve nimetler verirse:“Rabbim, bana değer verdi” der. 16- Fakat onu sınayıp da rızkını kısarsa bu seferde o:“Rabbim beni zelil etti” der. 17- Asla! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. 18- Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. 19- Mirası (başkalarının hakkını gözetmeden) toptan yiyorsunuz. 20- Malı da çok aşırı seviyorsunuz.
15. Yüce Allah, insanın mahiyeti itibari ile nasıl bir tabiata sahip olduğunu, akıbetleri bilmeyen, cahil ve zalim bir varlık olduğunu haber vermektedir. O, karşı karşıya bulunduğu halin, sonu gelmemek üzere devam edip gideceğini sanır. Yüce Allah’ın dünya hayatındaki lütuflarını ve ona nimet ihsan etmesini, kendisinin O’nun katında değerli ve O’na pek yakın olduğunu gösterdiğini zanneder. 16. Buna karşılık O “rızkını kısarsa” gıdası kendisine yetecek kadar olup ondan bir şey artırmayacak olursa, bu yolla Allah’ın kendisini hakir ve zelil kıldığını zanneder. Yüce Allah, onun bu kanaate sahip oluşunu reddederek şöyle buyurmaktadır: 17. “Asla!” yani dünyada kendisine nimet verdiğim herkes benim nezdimde üstün ve değerli demek değildir. Rızkını daraltıp kıstığım herkes de benim nezdimde hakir ve zelil demek değildir. Zenginlik ve fakirlik, bolluk ve darlık, Allah’ın bir imtihanıdır. Allah, bununla kullarını dener. Kimin kendisine şükrettiğini, kimlerin sabrettiğini ortaya çıkartır ve bu kimselere pek büyük mükâfatlar ihsan eder. Böyle olmayanları ise ağır bir azaba duçar eder. Diğer taraftan kulun, sadece kendi nefsinin isteklerini yerine getirmek için çalışıp durması ve o noktadan ileriye gitmemesi gayretinin azlığından, idealinin küçüklüğünden kaynaklanır. Bundan dolayı Allah, böylelerini muhtaç kullarının durumlarına önem vermediklerinden dolayı kınayarak şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu siz” babasını yitirmiş, ihtiyacını karşılayacak kimsesi olmayan, gönlü hoşnut edilmeye ve iyiliğe muhtaç hale gelmiş “yetime ikram etmiyorsunuz.” Ona ikramda bulunmak yerine onu küçük görürsünüz. Bu ise kalplerinizde rahmet bulunmadığına ve hayır isteğinizin olmadığına delildir. 18. “Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” Birbirinizi, fakir ve yoksul muhtaçları yemek yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Buna sebep ise dünyalığa olan tutkunuz, cimriliğiniz ve dünyalık sevgisinin kalbinizde iyice yer etmiş olmasıdır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 19. “Mirası” yani ölüden geriye kalan malı “toptan yiyorsunuz.” Ondan geriye hiçbir şey bırakmazsınız. 20. “Malı da çok aşırı seviyorsunuz.” Bu da Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret, hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17); “Hayır, hayır siz hemen elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz ve âhireti bir kenara atıyorsunuz.”(el-Kıyâme, 75/20)
Fecr 89:16
15- İnsan, Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunur ve nimetler verirse:“Rabbim, bana değer verdi” der. 16- Fakat onu sınayıp da rızkını kısarsa bu seferde o:“Rabbim beni zelil etti” der. 17- Asla! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. 18- Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. 19- Mirası (başkalarının hakkını gözetmeden) toptan yiyorsunuz. 20- Malı da çok aşırı seviyorsunuz.
15. Yüce Allah, insanın mahiyeti itibari ile nasıl bir tabiata sahip olduğunu, akıbetleri bilmeyen, cahil ve zalim bir varlık olduğunu haber vermektedir. O, karşı karşıya bulunduğu halin, sonu gelmemek üzere devam edip gideceğini sanır. Yüce Allah’ın dünya hayatındaki lütuflarını ve ona nimet ihsan etmesini, kendisinin O’nun katında değerli ve O’na pek yakın olduğunu gösterdiğini zanneder. 16. Buna karşılık O “rızkını kısarsa” gıdası kendisine yetecek kadar olup ondan bir şey artırmayacak olursa, bu yolla Allah’ın kendisini hakir ve zelil kıldığını zanneder. Yüce Allah, onun bu kanaate sahip oluşunu reddederek şöyle buyurmaktadır: 17. “Asla!” yani dünyada kendisine nimet verdiğim herkes benim nezdimde üstün ve değerli demek değildir. Rızkını daraltıp kıstığım herkes de benim nezdimde hakir ve zelil demek değildir. Zenginlik ve fakirlik, bolluk ve darlık, Allah’ın bir imtihanıdır. Allah, bununla kullarını dener. Kimin kendisine şükrettiğini, kimlerin sabrettiğini ortaya çıkartır ve bu kimselere pek büyük mükâfatlar ihsan eder. Böyle olmayanları ise ağır bir azaba duçar eder. Diğer taraftan kulun, sadece kendi nefsinin isteklerini yerine getirmek için çalışıp durması ve o noktadan ileriye gitmemesi gayretinin azlığından, idealinin küçüklüğünden kaynaklanır. Bundan dolayı Allah, böylelerini muhtaç kullarının durumlarına önem vermediklerinden dolayı kınayarak şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu siz” babasını yitirmiş, ihtiyacını karşılayacak kimsesi olmayan, gönlü hoşnut edilmeye ve iyiliğe muhtaç hale gelmiş “yetime ikram etmiyorsunuz.” Ona ikramda bulunmak yerine onu küçük görürsünüz. Bu ise kalplerinizde rahmet bulunmadığına ve hayır isteğinizin olmadığına delildir. 18. “Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” Birbirinizi, fakir ve yoksul muhtaçları yemek yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Buna sebep ise dünyalığa olan tutkunuz, cimriliğiniz ve dünyalık sevgisinin kalbinizde iyice yer etmiş olmasıdır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 19. “Mirası” yani ölüden geriye kalan malı “toptan yiyorsunuz.” Ondan geriye hiçbir şey bırakmazsınız. 20. “Malı da çok aşırı seviyorsunuz.” Bu da Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret, hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17); “Hayır, hayır siz hemen elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz ve âhireti bir kenara atıyorsunuz.”(el-Kıyâme, 75/20)
Fecr 89:17
15- İnsan, Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunur ve nimetler verirse:“Rabbim, bana değer verdi” der. 16- Fakat onu sınayıp da rızkını kısarsa bu seferde o:“Rabbim beni zelil etti” der. 17- Asla! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. 18- Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. 19- Mirası (başkalarının hakkını gözetmeden) toptan yiyorsunuz. 20- Malı da çok aşırı seviyorsunuz.
15. Yüce Allah, insanın mahiyeti itibari ile nasıl bir tabiata sahip olduğunu, akıbetleri bilmeyen, cahil ve zalim bir varlık olduğunu haber vermektedir. O, karşı karşıya bulunduğu halin, sonu gelmemek üzere devam edip gideceğini sanır. Yüce Allah’ın dünya hayatındaki lütuflarını ve ona nimet ihsan etmesini, kendisinin O’nun katında değerli ve O’na pek yakın olduğunu gösterdiğini zanneder. 16. Buna karşılık O “rızkını kısarsa” gıdası kendisine yetecek kadar olup ondan bir şey artırmayacak olursa, bu yolla Allah’ın kendisini hakir ve zelil kıldığını zanneder. Yüce Allah, onun bu kanaate sahip oluşunu reddederek şöyle buyurmaktadır: 17. “Asla!” yani dünyada kendisine nimet verdiğim herkes benim nezdimde üstün ve değerli demek değildir. Rızkını daraltıp kıstığım herkes de benim nezdimde hakir ve zelil demek değildir. Zenginlik ve fakirlik, bolluk ve darlık, Allah’ın bir imtihanıdır. Allah, bununla kullarını dener. Kimin kendisine şükrettiğini, kimlerin sabrettiğini ortaya çıkartır ve bu kimselere pek büyük mükâfatlar ihsan eder. Böyle olmayanları ise ağır bir azaba duçar eder. Diğer taraftan kulun, sadece kendi nefsinin isteklerini yerine getirmek için çalışıp durması ve o noktadan ileriye gitmemesi gayretinin azlığından, idealinin küçüklüğünden kaynaklanır. Bundan dolayı Allah, böylelerini muhtaç kullarının durumlarına önem vermediklerinden dolayı kınayarak şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu siz” babasını yitirmiş, ihtiyacını karşılayacak kimsesi olmayan, gönlü hoşnut edilmeye ve iyiliğe muhtaç hale gelmiş “yetime ikram etmiyorsunuz.” Ona ikramda bulunmak yerine onu küçük görürsünüz. Bu ise kalplerinizde rahmet bulunmadığına ve hayır isteğinizin olmadığına delildir. 18. “Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” Birbirinizi, fakir ve yoksul muhtaçları yemek yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Buna sebep ise dünyalığa olan tutkunuz, cimriliğiniz ve dünyalık sevgisinin kalbinizde iyice yer etmiş olmasıdır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 19. “Mirası” yani ölüden geriye kalan malı “toptan yiyorsunuz.” Ondan geriye hiçbir şey bırakmazsınız. 20. “Malı da çok aşırı seviyorsunuz.” Bu da Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret, hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17); “Hayır, hayır siz hemen elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz ve âhireti bir kenara atıyorsunuz.”(el-Kıyâme, 75/20)
Fecr 89:18
15- İnsan, Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunur ve nimetler verirse:“Rabbim, bana değer verdi” der. 16- Fakat onu sınayıp da rızkını kısarsa bu seferde o:“Rabbim beni zelil etti” der. 17- Asla! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. 18- Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. 19- Mirası (başkalarının hakkını gözetmeden) toptan yiyorsunuz. 20- Malı da çok aşırı seviyorsunuz.
15. Yüce Allah, insanın mahiyeti itibari ile nasıl bir tabiata sahip olduğunu, akıbetleri bilmeyen, cahil ve zalim bir varlık olduğunu haber vermektedir. O, karşı karşıya bulunduğu halin, sonu gelmemek üzere devam edip gideceğini sanır. Yüce Allah’ın dünya hayatındaki lütuflarını ve ona nimet ihsan etmesini, kendisinin O’nun katında değerli ve O’na pek yakın olduğunu gösterdiğini zanneder. 16. Buna karşılık O “rızkını kısarsa” gıdası kendisine yetecek kadar olup ondan bir şey artırmayacak olursa, bu yolla Allah’ın kendisini hakir ve zelil kıldığını zanneder. Yüce Allah, onun bu kanaate sahip oluşunu reddederek şöyle buyurmaktadır: 17. “Asla!” yani dünyada kendisine nimet verdiğim herkes benim nezdimde üstün ve değerli demek değildir. Rızkını daraltıp kıstığım herkes de benim nezdimde hakir ve zelil demek değildir. Zenginlik ve fakirlik, bolluk ve darlık, Allah’ın bir imtihanıdır. Allah, bununla kullarını dener. Kimin kendisine şükrettiğini, kimlerin sabrettiğini ortaya çıkartır ve bu kimselere pek büyük mükâfatlar ihsan eder. Böyle olmayanları ise ağır bir azaba duçar eder. Diğer taraftan kulun, sadece kendi nefsinin isteklerini yerine getirmek için çalışıp durması ve o noktadan ileriye gitmemesi gayretinin azlığından, idealinin küçüklüğünden kaynaklanır. Bundan dolayı Allah, böylelerini muhtaç kullarının durumlarına önem vermediklerinden dolayı kınayarak şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu siz” babasını yitirmiş, ihtiyacını karşılayacak kimsesi olmayan, gönlü hoşnut edilmeye ve iyiliğe muhtaç hale gelmiş “yetime ikram etmiyorsunuz.” Ona ikramda bulunmak yerine onu küçük görürsünüz. Bu ise kalplerinizde rahmet bulunmadığına ve hayır isteğinizin olmadığına delildir. 18. “Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” Birbirinizi, fakir ve yoksul muhtaçları yemek yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Buna sebep ise dünyalığa olan tutkunuz, cimriliğiniz ve dünyalık sevgisinin kalbinizde iyice yer etmiş olmasıdır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 19. “Mirası” yani ölüden geriye kalan malı “toptan yiyorsunuz.” Ondan geriye hiçbir şey bırakmazsınız. 20. “Malı da çok aşırı seviyorsunuz.” Bu da Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret, hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17); “Hayır, hayır siz hemen elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz ve âhireti bir kenara atıyorsunuz.”(el-Kıyâme, 75/20)
Fecr 89:19
15- İnsan, Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunur ve nimetler verirse:“Rabbim, bana değer verdi” der. 16- Fakat onu sınayıp da rızkını kısarsa bu seferde o:“Rabbim beni zelil etti” der. 17- Asla! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. 18- Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. 19- Mirası (başkalarının hakkını gözetmeden) toptan yiyorsunuz. 20- Malı da çok aşırı seviyorsunuz.
15. Yüce Allah, insanın mahiyeti itibari ile nasıl bir tabiata sahip olduğunu, akıbetleri bilmeyen, cahil ve zalim bir varlık olduğunu haber vermektedir. O, karşı karşıya bulunduğu halin, sonu gelmemek üzere devam edip gideceğini sanır. Yüce Allah’ın dünya hayatındaki lütuflarını ve ona nimet ihsan etmesini, kendisinin O’nun katında değerli ve O’na pek yakın olduğunu gösterdiğini zanneder. 16. Buna karşılık O “rızkını kısarsa” gıdası kendisine yetecek kadar olup ondan bir şey artırmayacak olursa, bu yolla Allah’ın kendisini hakir ve zelil kıldığını zanneder. Yüce Allah, onun bu kanaate sahip oluşunu reddederek şöyle buyurmaktadır: 17. “Asla!” yani dünyada kendisine nimet verdiğim herkes benim nezdimde üstün ve değerli demek değildir. Rızkını daraltıp kıstığım herkes de benim nezdimde hakir ve zelil demek değildir. Zenginlik ve fakirlik, bolluk ve darlık, Allah’ın bir imtihanıdır. Allah, bununla kullarını dener. Kimin kendisine şükrettiğini, kimlerin sabrettiğini ortaya çıkartır ve bu kimselere pek büyük mükâfatlar ihsan eder. Böyle olmayanları ise ağır bir azaba duçar eder. Diğer taraftan kulun, sadece kendi nefsinin isteklerini yerine getirmek için çalışıp durması ve o noktadan ileriye gitmemesi gayretinin azlığından, idealinin küçüklüğünden kaynaklanır. Bundan dolayı Allah, böylelerini muhtaç kullarının durumlarına önem vermediklerinden dolayı kınayarak şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu siz” babasını yitirmiş, ihtiyacını karşılayacak kimsesi olmayan, gönlü hoşnut edilmeye ve iyiliğe muhtaç hale gelmiş “yetime ikram etmiyorsunuz.” Ona ikramda bulunmak yerine onu küçük görürsünüz. Bu ise kalplerinizde rahmet bulunmadığına ve hayır isteğinizin olmadığına delildir. 18. “Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” Birbirinizi, fakir ve yoksul muhtaçları yemek yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Buna sebep ise dünyalığa olan tutkunuz, cimriliğiniz ve dünyalık sevgisinin kalbinizde iyice yer etmiş olmasıdır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 19. “Mirası” yani ölüden geriye kalan malı “toptan yiyorsunuz.” Ondan geriye hiçbir şey bırakmazsınız. 20. “Malı da çok aşırı seviyorsunuz.” Bu da Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret, hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17); “Hayır, hayır siz hemen elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz ve âhireti bir kenara atıyorsunuz.”(el-Kıyâme, 75/20)
Fecr 89:20
15- İnsan, Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunur ve nimetler verirse:“Rabbim, bana değer verdi” der. 16- Fakat onu sınayıp da rızkını kısarsa bu seferde o:“Rabbim beni zelil etti” der. 17- Asla! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. 18- Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. 19- Mirası (başkalarının hakkını gözetmeden) toptan yiyorsunuz. 20- Malı da çok aşırı seviyorsunuz.
15. Yüce Allah, insanın mahiyeti itibari ile nasıl bir tabiata sahip olduğunu, akıbetleri bilmeyen, cahil ve zalim bir varlık olduğunu haber vermektedir. O, karşı karşıya bulunduğu halin, sonu gelmemek üzere devam edip gideceğini sanır. Yüce Allah’ın dünya hayatındaki lütuflarını ve ona nimet ihsan etmesini, kendisinin O’nun katında değerli ve O’na pek yakın olduğunu gösterdiğini zanneder. 16. Buna karşılık O “rızkını kısarsa” gıdası kendisine yetecek kadar olup ondan bir şey artırmayacak olursa, bu yolla Allah’ın kendisini hakir ve zelil kıldığını zanneder. Yüce Allah, onun bu kanaate sahip oluşunu reddederek şöyle buyurmaktadır: 17. “Asla!” yani dünyada kendisine nimet verdiğim herkes benim nezdimde üstün ve değerli demek değildir. Rızkını daraltıp kıstığım herkes de benim nezdimde hakir ve zelil demek değildir. Zenginlik ve fakirlik, bolluk ve darlık, Allah’ın bir imtihanıdır. Allah, bununla kullarını dener. Kimin kendisine şükrettiğini, kimlerin sabrettiğini ortaya çıkartır ve bu kimselere pek büyük mükâfatlar ihsan eder. Böyle olmayanları ise ağır bir azaba duçar eder. Diğer taraftan kulun, sadece kendi nefsinin isteklerini yerine getirmek için çalışıp durması ve o noktadan ileriye gitmemesi gayretinin azlığından, idealinin küçüklüğünden kaynaklanır. Bundan dolayı Allah, böylelerini muhtaç kullarının durumlarına önem vermediklerinden dolayı kınayarak şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu siz” babasını yitirmiş, ihtiyacını karşılayacak kimsesi olmayan, gönlü hoşnut edilmeye ve iyiliğe muhtaç hale gelmiş “yetime ikram etmiyorsunuz.” Ona ikramda bulunmak yerine onu küçük görürsünüz. Bu ise kalplerinizde rahmet bulunmadığına ve hayır isteğinizin olmadığına delildir. 18. “Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” Birbirinizi, fakir ve yoksul muhtaçları yemek yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Buna sebep ise dünyalığa olan tutkunuz, cimriliğiniz ve dünyalık sevgisinin kalbinizde iyice yer etmiş olmasıdır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 19. “Mirası” yani ölüden geriye kalan malı “toptan yiyorsunuz.” Ondan geriye hiçbir şey bırakmazsınız. 20. “Malı da çok aşırı seviyorsunuz.” Bu da Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Oysa siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret, hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır.”(el-A’lâ, 87/16-17); “Hayır, hayır siz hemen elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz ve âhireti bir kenara atıyorsunuz.”(el-Kıyâme, 75/20)
Fecr 89:21
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Fecr 89:22
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Fecr 89:23
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Fecr 89:24
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Fecr 89:25
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Fecr 89:26
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Fecr 89:27
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Fecr 89:28
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Fecr 89:29
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Fecr 89:30
21- Asla! Yeryüzü sarsılıp parça parça edildiğinde, 22- Rabbin ve saf saf dizilmiş halde melekler geldiğinde; 23- İşte o gün cehennem getirilir. O gün insan (dünyada yaptıklarını) hatırlaycaktır; ama ne fayda! 24- “Ah! Keşke (bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” der. 25- Artık o gün O’nun ettiği azabı hiçbir kimse edemez. 26- O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz. 27- “Ey mutmain olmuş nefis!” 28- “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön Rabbine!” 29- “Haydi katıl kullarımın içine!” 30- “Ve gir cennetime!”
21. “Asla!” Yani sevdiğiniz mallar, uğrunda yarışa girdiğiniz zevkler, lezzetler size kalmayacaktır. Aksine önünüzde pek büyük bir gün, pek büyük bir dehşet vardır. O günde yeryüzü ve dağlar darmadağın edilir. Yeryüzünde bulunanlar da saçıp savrulur ve nihâyet orası herhangi bir tümsek ve ya da çukur görülmeyecek şekilde, dümdüz bir arazi haline getirilir. 22. Yüce Allah, kulları arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere buluttan gölgelikler içerisinde gelir. Semâvât ehli olan bütün melâike-i kiram da ardı arkasına saf saf gelirler. Her bir semâ, melekleri ile birlikte bir saf halinde gelir ve önlerindeki mahlukatı çepeçevre kuşatır. Bu saflar ise mutlak egemen, her şeyin mutlak sahibi Cebbâr’ın önünde saygı ve zilletle eğilmek üzere teşkil edilecek saflardır. 23. “İşte o gün cehennem” melekler tarafından zincirlerle çekilerek “getirilir. O gün” İşte bu hususların gerçekleştiği vakit “insan” dünyada iken işlemiş olduğu hayır ve şerleri “hatırlayacaktır; ama ne fayda?” Çünkü bunun zamanı geçmiş, fırsat elden gitmiş olacaktır. 24. Dünyada iken Allah'ın haklarındaki kusurları dolayısı ile pişmanlık duyarak:“Ah! Keşke (bu)” ebedi kalıcı “hayatım için önceden bir şeyler” salih ameller “göndermiş olsaydım, der” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Keşke peygamber ile birlikte hak yolu tutmuş olsaydım. Eyvah bana! Keşke filânı dost edinmeseydim, der.”(el-Furkân, 25/27-28) Bu buyrukta kendisi için çalışılıp gayret gösterilmesi, elde edilmesi ve arzulanması gereken, zevk ve lezzetleri ile eksiksiz ve mükemmel olan gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğuna delil vardır. Çünkü ebedi kalınacak yurt orasıdır.
25-26. Bu azaba uğrayacak kimseler, o günü ihmal etmiş ve o gün için amelde bulunmayı unutmuş kimselerdir. O nedenle onlar cehennem ateşinden zincirlere bağlanacaklardır. Cehennemin kaynar sularında yüzleri üstü sürüklenecekler, sonra ateşte alevler içerisinde yakılacaklardır. Günahkârların cezası işte budur.
27-28. Allah’a iman edip bu iman ile huzur bularak peygamberleri tasdik etmiş olanlara gelince onlara şöyle denilir:“Ey mutmain olmuş” yani Allah’ı anmak, Allah ile huzur bulmak ve O’nu sevmek suretiyle huzur ve sükûn bulmuş “nefis!” Allah’tan ve Allah’ın lütfedip ikram ettiği mükâfatlardan “razı olmuş ve razı olunmuş” yani Allah tarafından hoşnut olunmuş “olarak dön” nimetleriyle seni donatan ve ihsanları sayesinde O’nun sevgili kullarından ve dostlarından olduğun “Rabbine!” 29-30. “Haydi katıl kullarımın içine ve gir cennetime!” Bu hitap, hem kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürüleceği vakit, hem de ölüm esnasında ruha yapılır.
Fecr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Beled 90:1
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:2
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:3
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:4
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:5
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:6
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:7
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:8
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:9
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:10
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:11
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:12
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:13
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:14
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:15
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:16
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:17
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:18
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:19
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Beled 90:20
1- Yemin olsun bu beldeye, 2- Ki sen de bu beldede bulunmaktasın; 3- Babaya ve soyundan gelenlere de yemin olsun ki, 4- Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık. 5- O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 6- “Ben, yığınla mal tükettim.” diyor. 7- Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki de dudak? 10- Ona her iki yolu da gösterdik. 11- Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı. 12- O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 13- O, bir köleyi/esiri azat etmektir, 14- Yahut açlık gününde yemek yedirmektir; 15- Akrabalık bağı olan bir yetime, 16- Yahut da toprağa sarılmış bir yoksula. 17- Bir de iman edenlerden ve birbirlerine hem sabrı hem de merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. 18- İşte onlar, amel defterleri sağdan verilecek olanlardır. 19- Âyetlerimizi inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. 20- Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
(Mekke’de inmiştir. 20 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yüce Allah, güvenilir beldeye yani kayıtsız ve şartsız olarak beldelerin en faziletlisi -özellikle de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in o beldede bulunduğu dönemde- olan Mekke-i Mükerreme’ye yemin etmektedir. 3. “Babaya ve soyundan gelenlere ki” yani Âdem’e ve onun soyundan gelenlere…
4. Hakkında yemin edilen konu ise şudur:“Biz insanı (karşı karşıya kalacağı birçok) zorluk içinde yarattık.” Bundan kastın insanın karşı karşıya kaldığı dünya hayatındaki zorluklar, berzah/kabir alemindeki zorluklar ve şahitlerin ayağa dikileceği kıyamet günündeki zorluklar olma ihtimali vardır. Öyleyse insanın bu gibi zorluk ve sıkıntılardan kendisini rahata kavuşturacak, ebedi sevinç ve sürûra gark edecek türden amellerde bulunması gerekir. Böyle yapmazsa o, ebedi azabın sıkıntıları ile karşı karşıya kalır. Anlamın şu şekilde olma ihtimali de vardır: Andolsun biz, insanı tasarrufta bulunabilecek, zorlu işleri yapabilecek şekilde, en güzel ölçülerde ve en mükemmel bir hilkate sahip olarak yarattık. Bununla birlikte o, bu pek büyük nimet dolayısı ile Yüce Allah’a şükretmez; aksine sağlık ve esenliğinden ötürü azgınlaşır, yaratıcısına karşı başkaldırır. Bu halinin devam edeceğini, bu tasarruf yetki ve imkânının sonunun gelmeyeceğini sanması, cahillik ve zulüm olarak ona yeter. Bundan dolayı Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 5-6. “O, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” Nefsî arzuları uğrunda harcamış olduğu mallar dolayısı ile övünüp şımararak azgınlaşıyor mu? Çünkü o: “Ben, yığınla mal tükettim.” Üst üste yığılmış pek çok mal harcadım, “diyor.” Yüce Allah, nefsi arzular ve masiyetler uğrunda harcanan mallar hakkında: “tüketmek/yok etmek” tabirini kullanmıştır. Çünkü bu tür yollarda malını tüketen kimse, bu harcamasından pişmanlık, yorgunluk ve kıtlıktan başka bir fayda sağlamaz. Allah’ın rızası uğrunda ve hayır yolunda malını infak eden kimse ise onun gibi değildir. Çünkü malını bu uğurda infak eden kimse, Allah ile ticaret yapmış olur ve harcadığının kat kat fazlasını kâr olarak elde eder. 7. Yüce Allah, devamla arzu ve şehvetleri uğrunda yaptığı harcamalarla böbürlenip övünenleri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor?” Bu yaptıkları ile Allah’ın kendisini görmediğini, küçük ve büyük işleri dolayısı ile kendisini hesaba çekmeyeceğini mi sanır? Aksine Allah, onu görmektedir. Amellerini tek tek kaydetmektedir. Ona Kiramen Kâtibîn’i hayır ve şer türünden yapmış olduğu her bir işi yazmak üzere görevlendirmiş bulunmaktadır.
8-9. Daha sonra Allah, insanın üzerindeki nimetleri sayarak ona itiraf ettirmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki de dudak?” Güzelliği, görmesi ve konuşması için ona bunları vermedik mi? Bunların dışında bu azaların yaşam için zorunlu daha pek çok faydaları vardır. Bunlar hep dünya nimetleridir. 10. Daha sonra din nimeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:“Ona her iki yolu da gösterdik.” Hayır ve şer yollarını gösterdik. Ona neyin hidâyet, neyin sapıklık olduğunu, neyin hak, neyin batıl olduğunu açıkladık. İşte bu, pek büyük lütuflar, kulun Allah’ın haklarını yerine getirmesini, nimetlerine karşılık O’na şükretmesini ve bu güçlerini Allah’a isyanda kullanmamasını gerektirir. Fakat insan, bu şekilde davranmıyor.
11. “Fakat o, zorluğu göğüsleyip sarp yokuşu aşamadı.” Hevâsına tabi olduğundan dolayı bu yokuşu tırmanmaya, onu geçip aşmaya kalkışmadı. Bu yokuş ona çok zor geldi. Daha sonra Allah, bu yokuşun mahiyetini şu buyrukları ile açıklamaktadır:
12-13. “O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, bir köleyi/esiri azat etmektir.” Köleyi kölelikten kurtarmak yahut sahibi ile yaptığı sözleşmenin gereği olan bedeli ödeme konusunda ona yardımcı olmaktır. Kâfirlerin elinde bulunan bir esiri kurtarmak ise öncelikli olarak söz konusudur. 14-16. “Yahut” ileri derecede bir “açlık gününde” insanların yemeğe çokça muhtaç oldukları bir zamanda “yemek yedirmektir. Akrabalık bağı olan bir yetime” hem yetim hem de akrabalık sıfatını kendisinde taşıyana; “yahut da toprağa sarılmış” ihtiyaçtan ve çaresizlikten yere düşüp toprağa yapışmış olan “bir yoksula”;
17. “Bir de iman edenlerden” yani iman edilmesi gereken şeylere kalpleri ile inanıp azaları ile de farz ya da müstehap olan söz ve fiiller türünden salih amelleri işleyenlerden; “birbirlerine hem sabrı” Allah’a itaat üzere, O’nun masiyetinden kaçınmak üzere ve elemli takdirlerine katlanmak üzere sabretmeyi, sabrı gönül hoşluğu ve huzurlu bir kalp ile eksiksiz olarak yerine getirmeyi tavsiye edenlerden; “hem de merhameti” insanların muhtaç olanlarına bir şeyler vermek, cahillerine öğretmek, bütün yönleri ile muhtaç oldukları şeyleri gerçekleştirmeye çalışmak, dinî ve dünyevî menfaatleri uğrunda onlara yardımcı olmak, kendisi için sevdiği şeyleri onlar için sevmek, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden de onlar adına hoşlanmamak suretiyle merhametli olmayı “tavsiye edenlerden olmaktır.”
18. “İşte onlar” bu niteliklere sahip olup bu sarp yokuşu tırmanmaya Allah’ın muvaffak ettiği kimseler “amel defterleri sağdan verilecek olanlardır.” Çünkü bunlar, hem Allah’ın emretmiş olduğu haklarını hem de kulların haklarını eksiksiz olarak yerine getirdikleri gibi O’nun yasakladıklarını da terk etmişlerdir. İşte mutluluğun adresi ve alâmeti de budur.
19-20. “Âyetlerimizi” bütün bu emirleri arkalarına atarak, Allah’ı tasdik etmeyerek, O’na iman etmeyerek, salih amel işlemeyerek ve Allah’ın kullarına merhamet etmeyerek “inkar edenlere gelince onlar, amel defterleri soldan verilecek olanlardır. Onlara kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” Onlar açılmasın diye kapılarının arka tarafından alabildiğine uzatılmış direkler konarak kapatılmış ve kilitlenmiş bir ateş içerisinde olacaklardır. Böylelikle darlık, keder, zorluk ve sıkıntı içerisinde kalacaklardır.
Beled Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
Şems 91:1
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:2
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:3
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:4
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:5
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:6
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:7
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:8
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:9
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:10
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:11
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:12
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:13
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:14
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***
Şems 91:15
1- Andolsun güneşe ve aydınlığına, 2- Onu takip ettiği zaman aya, 3- Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman gündüze, 4- Onu bürüdüğü zaman geceye, 5- Göğe ve onu bina edene, 6- Yere ve onu yayıp döşeyene, 7- Nefse ve yaratılışını düzgün kılana, 8- Ona hem isyan hem de ondan sakınma (takvâ) özelliğini ilham edene ki; 9- Nefsini (iyiliklerle) arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10- Onu (kötülüklerle) örten de kesinlikle ziyana uğramıştır. 11- Semûd, azgınlığı nedeniyle yalanladı. 12- Hani onların en azılıları (deveyi kesmek üzere) öne atılmıştı. 13- Allah’ın rasûlü (Salih) ise onlara: “Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının!” demişti. 14- Fakat onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi de birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti. 15- O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!
(Mekke’de inmiştir. 15 âyettir)
Yüce Allah, kurtuluşa eren nefis ile bunun dışında kalan günahkâr nefisler hakkında bu pek büyük âyetlere/delillere yemin ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “Andolsun güneşe ve aydınlığına” güneşin nuruna ve ondan meydana gelen menfaatlere; 2. “Onu takip ettiği zaman aya” yani konak ve aydınlığında onun arkasından giden aya. 3. “Yeryüzünü açığa çıkardığı zaman” yeryüzünde bulunanları aydınlatıp açık seçik hale getirerek gösteren “gündüze;” 4. “Onu bürüdüğü zaman” yeryüzünü örterek üzerindekileri karanlığa gömen “geceye.” Böylelikle karanlık ve aydınlık, güneş ve ay, bu âlemde gâyet düzenli ve sağlıklı bir şekilde arka arkaya gelmekte, bu yolla kulların maslahatına olan pek çok husus gerçekleşmektedir. İşte bu, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine, her şeye kadir olduğuna ve yegane mabud olduğuna, O’nun dışındaki bütün mabudların ise batıl olduğuna en büyük delildir. 5-6. “Göğe ve onu bina edene” buradaki ifadenin: Semâya ve semâyı bina eden Yüce Allah’a yemin olması manasına gelmesi ihtimal dahilinde olduğu gibi semâya ve semânın son derece sağlam, mükemmel ve güzel yapısına yemin olma ihtimali de vardır. Aynı ihtimaller, Yüce Allah’ın:“Yere ve onu yayıp döşeyene” buyruğu hakkında da geçerlidir. Yüce Allah, yeri yayıp döşemiş ve genişletmiştir. Böylelikle oradaki varlıklar da bütün yollarla yeryüzünden istifade edebilme imkânını elde etmişlerdir.
7-8. “Nefse ve yaratılışını düzgün kılana” buyruğunda maksadın, genel ifadenin desteklediği üzere bütün canlı mahlukların nefsi olma ihtimali olmakla birlikte bundan sonra gelecek olan ifadelerin delili ile yalnızca mükellef olan insan nefsine yemin olma ihtimali de vardır. Hangisi olursa olsun nefis/ruh, Allah’ın âyetlerinden adına yemin edilmeye layık olan pek büyük bir âyettir/delildir. Çünkü nefis, son derece latif, hafif, hızlıca yer değiştirip hareket eden, değişen, etkilenen, niyet, irade, maksat, sevgi gibi pek çok ruhi etkileşimleri bulunan bir varlıktır. Eğer nefis olmasaydı beden hiçbir faydası bulunmayan cansız bir heykelden ibaret olurdu. Nefsin bu şekilde düzenlenmiş olması, elbetteki Allah’ın pek büyük âyetlerinden/delillerinden biridir.
9. “Nefsini (iyiliklerle) arındıran” Nefsini günahlardan temizleyip kusurlardan arındıran, Allah’a itaat ile onu yücelten, faydalı bilgi ve salih amel ile onu yükselten kimse “elbette kurtuluşa ermiştir.” 10. “Onu (kötülüklerle) örten” yani kirletilmeye layık olmayan o değerli nefsini bayağı davranışlarla, günah ve kusurlarla içli dışlı olmak, onu kemâle erdirip geliştirecek şeyleri terk etmek, onu çirkinleştiren ve güzelliklerini örten işler yapmak suretiyle örten kimse “de kesinlikle ziyana uğramıştır.”
11. “Semûd, azgınlığı nedeniyle” azgınlaşmaları, hakka karşı büyüklük taslamaları ve rasûllerine karşı direnmeleri sebebi ile “yalanladı.” 12. “Hani onların en azılıları” o dişi deveyi kesmesi için üzerinde ittifak ettikleri şahıs olan kabilenin en bedbaht kişisi Kudâr b. Sâlif deveyi esmek üzere “öne atılmıştı” kabilesi ona bunu yapmasını söylemiş o da dediklerini yerine getirmişti. 13. “Allah’ın rasûlü” Salih aleyhisselam onları sakındırmak üzere “onlara: Allah’ın devesine zarar vermekten ve su hakkını engellemekten sakının, demişti.” Yani Allah’ın sizin için pek büyük bir mucize olarak yaratmış olduğu o deveyi kesmekten sakının. Allah’ın size ihsan etmiş olduğu onun sütünü içme nimetine onu kesmekle karşılık vermeyin. 14. Ancak onlar peygamberleri Salih aleyhisselam’ı “yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri de günahları sebebi ile onlara bir azap gönderdi.” Onların yurtlarını yıktı, gönderdiği azap onların hepsini kuşattı. Üzerlerine uğultulu esen fırtınayı, altlarından da sarsıntı ve zelzeleyi azap olarak gönderdi de hepsi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Onlardan ses seda çıkmaz oldu. “birini bile ayırt etmeden hepsini helak etti.” Verdiği bu cezayı hepsine eşit olarak tattırdı. 15. “O, bunun akıbetinden korkacak değil ya!” Kâhir (her şeye emrini geçiren), hiçbir mahlukun kahır ve tasarrufunun dışında olmadığı, bütün hükümlerinde hikmeti sonsuz olan Allah, nasıl olur da bundan korkar ve çekinir ki?
Şems Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yardımı dolayısı ile Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun.
***