Lafzullah

Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri (yalnız tefsir katmanı) — Hadid 57:1 – Meâric 70:44

Müellif / kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen (ö. 1971) — ⚠ telifli (2042'ye kadar); tahavi.com sadeleştirilmiş metni

İçindekiler
  1. Hadid 57:1
  2. Hadid 57:2
  3. Hadid 57:3
  4. Hadid 57:4
  5. Hadid 57:5
  6. Hadid 57:6
  7. Hadid 57:7
  8. Hadid 57:8
  9. Hadid 57:9
  10. Hadid 57:10
  11. Hadid 57:11
  12. Hadid 57:12
  13. Hadid 57:13
  14. Hadid 57:14
  15. Hadid 57:15
  16. Hadid 57:16
  17. Hadid 57:17
  18. Hadid 57:18
  19. Hadid 57:19
  20. Hadid 57:20
  21. Hadid 57:21
  22. Hadid 57:22
  23. Hadid 57:23
  24. Hadid 57:24
  25. Hadid 57:25
  26. Hadid 57:26
  27. Hadid 57:27
  28. Hadid 57:28
  29. Hadid 57:29
  30. Mücadele 58:1
  31. Mücadele 58:2
  32. Mücadele 58:3
  33. Mücadele 58:4
  34. Mücadele 58:5
  35. Mücadele 58:6
  36. Mücadele 58:7
  37. Mücadele 58:8
  38. Mücadele 58:9
  39. Mücadele 58:10
  40. Mücadele 58:11
  41. Mücadele 58:12
  42. Mücadele 58:13
  43. Mücadele 58:14
  44. Mücadele 58:15
  45. Mücadele 58:16
  46. Mücadele 58:17
  47. Mücadele 58:18
  48. Mücadele 58:19
  49. Mücadele 58:20
  50. Mücadele 58:21
  51. Mücadele 58:22
  52. Haşr 59:1
  53. Haşr 59:2
  54. Haşr 59:3
  55. Haşr 59:4
  56. Haşr 59:5
  57. Haşr 59:6
  58. Haşr 59:7
  59. Haşr 59:8
  60. Haşr 59:9
  61. Haşr 59:10
  62. Haşr 59:11
  63. Haşr 59:12
  64. Haşr 59:13
  65. Haşr 59:14
  66. Haşr 59:15
  67. Haşr 59:16
  68. Haşr 59:17
  69. Haşr 59:18
  70. Haşr 59:19
  71. Haşr 59:20
  72. Haşr 59:21
  73. Haşr 59:22
  74. Haşr 59:23
  75. Haşr 59:24
  76. Mümtehıne 60:1
  77. Mümtehıne 60:2
  78. Mümtehıne 60:3
  79. Mümtehıne 60:4
  80. Mümtehıne 60:5
  81. Mümtehıne 60:6
  82. Mümtehıne 60:7
  83. Mümtehıne 60:8
  84. Mümtehıne 60:9
  85. Mümtehıne 60:10
  86. Mümtehıne 60:11
  87. Mümtehıne 60:12
  88. Mümtehıne 60:13
  89. Sâff 61:1
  90. Sâff 61:2
  91. Sâff 61:3
  92. Sâff 61:4
  93. Sâff 61:5
  94. Sâff 61:6
  95. Sâff 61:7
  96. Sâff 61:8
  97. Sâff 61:9
  98. Sâff 61:10
  99. Sâff 61:11
  100. Sâff 61:12
  101. Sâff 61:13
  102. Sâff 61:14
  103. Cumua 62:1
  104. Cumua 62:2
  105. Cumua 62:3
  106. Cumua 62:4
  107. Cumua 62:5
  108. Cumua 62:6
  109. Cumua 62:7
  110. Cumua 62:8
  111. Cumua 62:9
  112. Cumua 62:10
  113. Cumua 62:11
  114. Münafikun 63:1
  115. Münafikun 63:2
  116. Münafikun 63:3
  117. Münafikun 63:4
  118. Münafikun 63:5
  119. Münafikun 63:6
  120. Münafikun 63:7
  121. Münafikun 63:8
  122. Münafikun 63:9
  123. Münafikun 63:10
  124. Münafikun 63:11
  125. Teğabün 64:1
  126. Teğabün 64:2
  127. Teğabün 64:3
  128. Teğabün 64:4
  129. Teğabün 64:5
  130. Teğabün 64:6
  131. Teğabün 64:7
  132. Teğabün 64:8
  133. Teğabün 64:9
  134. Teğabün 64:10
  135. Teğabün 64:11
  136. Teğabün 64:12
  137. Teğabün 64:13
  138. Teğabün 64:14
  139. Teğabün 64:15
  140. Teğabün 64:16
  141. Teğabün 64:17
  142. Teğabün 64:18
  143. Talak 65:1
  144. Talak 65:2
  145. Talak 65:3
  146. Talak 65:4
  147. Talak 65:5
  148. Talak 65:6
  149. Talak 65:7
  150. Talak 65:8
  151. Talak 65:9
  152. Talak 65:10
  153. Talak 65:11
  154. Talak 65:12
  155. Tahrim 66:1
  156. Tahrim 66:2
  157. Tahrim 66:3
  158. Tahrim 66:4
  159. Tahrim 66:5
  160. Tahrim 66:6
  161. Tahrim 66:7
  162. Tahrim 66:8
  163. Tahrim 66:9
  164. Tahrim 66:10
  165. Tahrim 66:11
  166. Tahrim 66:12
  167. Mülk 67:1
  168. Mülk 67:2
  169. Mülk 67:3
  170. Mülk 67:4
  171. Mülk 67:5
  172. Mülk 67:6
  173. Mülk 67:7
  174. Mülk 67:8
  175. Mülk 67:9
  176. Mülk 67:10
  177. Mülk 67:11
  178. Mülk 67:12
  179. Mülk 67:13
  180. Mülk 67:14
  181. Mülk 67:15
  182. Mülk 67:16
  183. Mülk 67:17
  184. Mülk 67:18
  185. Mülk 67:19
  186. Mülk 67:20
  187. Mülk 67:21
  188. Mülk 67:22
  189. Mülk 67:23
  190. Mülk 67:24
  191. Mülk 67:25
  192. Mülk 67:26
  193. Mülk 67:27
  194. Mülk 67:28
  195. Mülk 67:29
  196. Mülk 67:30
  197. Kalem 68:1
  198. Kalem 68:2
  199. Kalem 68:3
  200. Kalem 68:4
  201. Kalem 68:5
  202. Kalem 68:6
  203. Kalem 68:7
  204. Kalem 68:8
  205. Kalem 68:9
  206. Kalem 68:10
  207. Kalem 68:11
  208. Kalem 68:12
  209. Kalem 68:13
  210. Kalem 68:14
  211. Kalem 68:15
  212. Kalem 68:16
  213. Kalem 68:17
  214. Kalem 68:18
  215. Kalem 68:19
  216. Kalem 68:20
  217. Kalem 68:21
  218. Kalem 68:22
  219. Kalem 68:23
  220. Kalem 68:24
  221. Kalem 68:25
  222. Kalem 68:26
  223. Kalem 68:27
  224. Kalem 68:28
  225. Kalem 68:29
  226. Kalem 68:30
  227. Kalem 68:31
  228. Kalem 68:32
  229. Kalem 68:33
  230. Kalem 68:34
  231. Kalem 68:35
  232. Kalem 68:36
  233. Kalem 68:37
  234. Kalem 68:38
  235. Kalem 68:39
  236. Kalem 68:40
  237. Kalem 68:41
  238. Kalem 68:42
  239. Kalem 68:43
  240. Kalem 68:44
  241. Kalem 68:45
  242. Kalem 68:46
  243. Kalem 68:47
  244. Kalem 68:48
  245. Kalem 68:49
  246. Kalem 68:50
  247. Kalem 68:51
  248. Kalem 68:52
  249. Hakka 69:1
  250. Hakka 69:2
  251. Hakka 69:3
  252. Hakka 69:4
  253. Hakka 69:5
  254. Hakka 69:6
  255. Hakka 69:7
  256. Hakka 69:8
  257. Hakka 69:9
  258. Hakka 69:10
  259. Hakka 69:11
  260. Hakka 69:12
  261. Hakka 69:13
  262. Hakka 69:14
  263. Hakka 69:15
  264. Hakka 69:16
  265. Hakka 69:17
  266. Hakka 69:18
  267. Hakka 69:19
  268. Hakka 69:20
  269. Hakka 69:21
  270. Hakka 69:22
  271. Hakka 69:23
  272. Hakka 69:24
  273. Hakka 69:25
  274. Hakka 69:26
  275. Hakka 69:27
  276. Hakka 69:28
  277. Hakka 69:29
  278. Hakka 69:30
  279. Hakka 69:31
  280. Hakka 69:32
  281. Hakka 69:33
  282. Hakka 69:34
  283. Hakka 69:35
  284. Hakka 69:36
  285. Hakka 69:37
  286. Hakka 69:38
  287. Hakka 69:39
  288. Hakka 69:40
  289. Hakka 69:41
  290. Hakka 69:42
  291. Hakka 69:43
  292. Hakka 69:44
  293. Hakka 69:45
  294. Hakka 69:46
  295. Hakka 69:47
  296. Hakka 69:48
  297. Hakka 69:49
  298. Hakka 69:50
  299. Hakka 69:51
  300. Hakka 69:52
  301. Meâric 70:1
  302. Meâric 70:2
  303. Meâric 70:3
  304. Meâric 70:4
  305. Meâric 70:5
  306. Meâric 70:6
  307. Meâric 70:7
  308. Meâric 70:8
  309. Meâric 70:9
  310. Meâric 70:10
  311. Meâric 70:11
  312. Meâric 70:12
  313. Meâric 70:13
  314. Meâric 70:14
  315. Meâric 70:15
  316. Meâric 70:16
  317. Meâric 70:17
  318. Meâric 70:18
  319. Meâric 70:19
  320. Meâric 70:20
  321. Meâric 70:21
  322. Meâric 70:22
  323. Meâric 70:23
  324. Meâric 70:24
  325. Meâric 70:25
  326. Meâric 70:26
  327. Meâric 70:27
  328. Meâric 70:28
  329. Meâric 70:29
  330. Meâric 70:30
  331. Meâric 70:31
  332. Meâric 70:32
  333. Meâric 70:33
  334. Meâric 70:34
  335. Meâric 70:35
  336. Meâric 70:36
  337. Meâric 70:37
  338. Meâric 70:38
  339. Meâric 70:39
  340. Meâric 70:40
  341. Meâric 70:41
  342. Meâric 70:42
  343. Meâric 70:43
  344. Meâric 70:44

Hadid 57:1

Bu mübârek âyetler, bütün kâinatın Cenab-ı Hakk’ı takdîs ve yüceltmede bulunduğunu bildiriyor. Bütün göklere ve yerlere sahip olan O Yüce Yaratıcının bir kısım mukaddes vasıflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde ve yerde ne var ise) Bütün bunlarda bulunan mahlûkat, melekler, insanlar, cinler ve diğerleri (Allah için tesbîh etmektedir.) yâni: Sözle ve lisan-ı hâl ile O Yüce Yaratıcıyı takdîs ve yüceltmeye devam eder bulunmaktadır. Çünki bütün bunların varlığı, bir Ezelî Yaratıcı’nın, bir hikmet sahibi sanatkârın varlığına delâlet ve şahadet edip durmaktadır. (Ve O) Ezeli Yaratıcı (azizdir.) herşeye kaadirdir, galiptir. O’na karşı hiçbir şey muhalefette bulunamaz. Ve o (hakîmdir.) her yarattığı, her emr ve nehyi birer hikmet ve fayda gereğidir.

Hadid 57:2

(Göklerin ve yerin mülkü onun içindir) Bütün bu kâinata sahip, onlarda hakîm olan o Yüce Yaratıcıdır. Hepsi de tamamen onun tasarrufları altında bulunmaktadır. O, dilediğini (diriltir) onda hayat sıfatını vücuda getirir (ve) dilediğini de (öldürür) belirlenmiş eceli sona erince onu hayattan mahrûm bırakır (ve O) Yüce Yaratıcı (her) mümkün (şey üzere tamamen kaadirdir.) öyle dilediğini diriltmeğe ve öldürmeğe de fazlasıyla kaadirdir. Mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur, ona kimse mani olamaz.

Hadid 57:3

(O) Kudret sahibi Yaratıcı (evveldir) onun varlığı ezelîdir, her şeyden öncedir, hepsini de yoktan var eden O’dur. (ve) O Ezeli Yaratıcı (âhirdir) her şeyden sonra da sonsuz olarak kalıcıdır, yok olmaktan uzaktır, (ve) O yüce Mâbut (zâhirdir) her şeyin üstündedir, onun varlığına bütün mahlûkatı açıkça delâlet etmektedir (ve) o âlemlerin Rabbi (batındır) her şeyin aslını hakkıyle bilendir, mahlûkatının akılları, hassaları ise onun ilâhî zatını tamamen olduğu gibi görüp, bilip keyfiyetini tâyin edemez, (ve O) Kâinatın Yaratıcısı (her şeyi bilendir) her şeyi tamamen bilir, ona karşı hiçbir şey gizli kalamaz, açık ve gizli olan her şeyi görür, bilir. Buna inanmışızdır.

Hadid 57:4

Bu mübârek âyetler de Yüce Yaratıcı’nın gökleri ve yeri yaratıp hepsinin üstünde hüküm sürer olduğunu bildiriyor. Bütün kâinata sahip olan o Hikmet sahibi Yaratıcı’nın bütün zamanî inkılâpları vücuda getirmekte olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (O, o) Yüce Zat (dır ki:) O Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir ki: (gökleri ve yeri altı günde yarattı) yâni: Altı muhtelif tavırda vücuda getirdi. Veyâhut dünya günlerine göre altı gün kadar bir müddet içinde var etti. Pazar gününden itibaren cuma gününe kadar altı günde yaratmış olduğu da rivâyet olunmaktadır. (sonra) O Yüce Yaratıcı (arş üzerine istiva buyurdu.) yâni: Hâkimiyet ve tasarruf tahtı üzerine yükselerek bütün kâinata karşı hüküm sürer oldu. Taht üzerinde karar kılmak gibi tâbirler, temsîl yoluyla yücelik ve hâkimiyeti tasvirden ibarettir. Yoksa Cenab-ı Hakk’ın bütün mekânlarından uzak olduğu mâlumdur. “Araf sûresine” de müracaat!. Evet.. O Yüce Yüce Yaratıcı, bütün kâinata hakîmdir, her şeyi bilendir (yerde dahil olan şeyi) bütün yerler içinde bulunan madenleri, bitkileri, ölülerin bedenlerinin parçalarını ve diğer şeyleri bilir, (ve ondan çıkan şeyi) de bilir. Ekinleri, meyveleri çeşit çeşit fâideli şeyleri de bilmektedir, (ve gökten iniveren şeyi) de bilir, melekleri de, vahiyleri de, yağmurları da, aydınlıkları da vesâireyi de ilmen kuşatmaktadır, (ve onda yükselen şeyi) de (bilir) semaya yükselen buharları, nûrları, amelleri vesâireyi de o Yüce Yaratıcı tamamen bilmektedir. Bu hususa dair “Sebe” sûresine de müracaat!, (ve O) Yüce Yaratıcı, ey insanlar!. Siz (her nerede olsanız sizinle) ilim ve kudret bakımından (beraberdir) sizin bütün işlediğiniz şeyleri bilir. Nerelere vardığınızı ve nerelerde ikamet eylediğinizi bilmektedir. (ve Allah, ne işlediğinizi hakkiyle görücüdür.) her nerede olursanız olunuz, sizin fiilleriniz ve sözleriniz, Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudretinin dışında olamaz, sizi kendi amellerinize göre mükâfat ve cezaya kavuşturacaktır.

Hadid 57:5

(Göklerin ve yerin mülkü) Onların üzerindeki sahiplik ve tasarruf hak ve selâhiyeti (onundur) o ortak ve benzerden yüce olan Allah Teâlâ’nındır. (ve bütün işler) Bütün mahlûkatın işleri ve bakımı (Allah’a döndürülür.) İlâhî hüküm, onların haklarında tam bir adâlet ve himmetle tecellî eder.

Hadid 57:6

O hikmet sahibi yaratıcı (Geceyi gündüze çevirir) geceleri kısaltır, karanlık zamanları aydınlığa kavuşturur (gündüzü de geceye çevirir) gündüzleri kısaltır, onların aydınlığını azaltır, ufuklar karanlıklar içinde kalır. Bütün bunlar, birer hikmet gereğidir, (ve O) Yüce Yaratıcı (sînelerde gizli olanları da hakkiyle bilendir.) mahlûkatı o kadar çok olduğu hâlde hepsinin de sırlarını, düşüncelerini, inançlarını tam mânâsiyle bilir, hiçbir şey o Bilen Yaratıcının ilminin dairesi dışında kalmaz. Artık bu kadar yüksek ilâhî vasıfları düşünüp de onun mukaddes zatını birleme ve tesbîhde bulunmak icap etmez mi?.

Hadid 57:7

Bu mübârek âyetler de insanları îmana ve Cenab-ı Hak’kın verdiği mallardan harcamaya dâvet ediyor. İnsanların kendilerine kabiliyet verilmiş olduğu hâlde Yüce Peygamber tarafından dâvet edilen îmandan kaçınmalarına bir sebep bulunmadığına işaret buyuruyor. O merhametli ve kerem sahibi Mâbudumuzun insanlığı karanlıklardan nûra çıkarması için Peygamberine parlak parlak âyetleri indirmekte olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Allah’ın kulları!. (Allah’a ve Peygamberine îman edin) Cenab-ı Hak’kın birliğini, Peygamberinin risaletini ikrâr ve tasdikte bulunun ve o Yüce Yaratıcının (kendisinde sizi tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden) yâni: Esasen Hak Teâlâ’nın yaratmış ve sahip bulunmuş ve sizi hilafe yoluyla tasarrufa nâil buyurmuş olduğu mallardan (harcamada bulunan) o malların bir kısmını Allah yolunda sarf edin, fakirlere, zayıflara yardım eyleyin (imdi sizden o kimseler ki, îman ettiler) ilâhî dini kabul eylediler (ve infakta bulundular) Allah rızası için mallarının zekâtını, sadakasını verdiler (onlar için büyük bir mükâfat vardır) onlar, hatır ve hayâle gelmeyen pek büyük nîmetlere, sevaplara nâil olacaklardır.

Hadid 57:8

(Ve) Ey îmandan kaçınan câhiller!, (sizin için ne var ki,) Hangi bir şey, sizi men ediyor ki, (Allah’a îman etmeyesiniz?.) öyle bir mutluluk sebebinden mahrûm kalacaksınız?, (halbuki. Peygamber, sizi Rab’binize îman etmeniz için dâvet ediyor) sizi en kuvvetli delîller ile irşâda çalışıyor, hakkınızda o kadar hayır diler bulunuyor, (ve muhakkak ki) Allâh-ü Teâlâ (sizden misak da almıştır.) yâni: Size bir kabiliyet vermiş, Allah’ın varlığına şahadet eden nice yaratılış hârikalarını yaratıp gözlerinizin önüne bırakmıştır, sizi nice aklî ve naklî delîllere nâil buyurmuştur. Bunlardan istifade etmeli değil misiniz?. Ne büyük bir ilâhî kınama!. Bir yoruma göre de Cenab-ı Hak, sizden ruhlar âleminde bir söz ve misak almıştır, “ben sizin Rab’biniz değil miyim” sorusuna: “Evet.. Rab’bimizsin” diye itirafta bulunmuş, söz vermiş idiniz, şimdi ne için inkâra cür’et ediyorsunuz?. (Eğer mü’minler oldunuz iseniz?.) Öyle aklî ve naklî delîllere dayanarak îman edecek kimseler iseniz, daha ne duruyorsunuz, hemen îman ediniz, bütün kâinat, karşınızda parlayıp duruyor, bir Yüce Yaratıcı’nın varlığına şahadet ediyor.

Hadid 57:9

(O, o) sıfatları yüce zat (dır ki: Kulunun üzerinde açık açık âyetleri indirir) Yüce Peygamberine en açık delilleri, İslâmiyetin gerçek olduğuna dair en parlak delilleri indirip ihsân buyuruyor. Evet.. (sizi karanlıklardan nûra çıkarması) için dalâletten çıkarıp hidâyete erdirmesi için öyle pek açık âyetleri kadri yüce Peygamberine ihsân lütfunda bulunur. (şüphe yok ki, Allah, sizin için) ey îman ile mükellef kimseler!, (çok şefkatlidir, çok merhametlidir) onun içindir ki, size bir îman kabiliyeti vermiştir, sizi îmana dâvet buyurmuştur. tâ ki, siz o sâyede ebedî bir selâmet ve saadete kavuşasınız. Artık böyle bir îmanı nasıl olur da kabul etmezsiniz?

Hadid 57:10

Bu mübârek âyetler de harcamadan kaçınanları kınıyor. Müslümanlığa İslâm fetihlerinden evvel nakden ve bedenen hizmette bulunanların pek yüksek mertebelere nâil olacaklarını bildiriyor. Bununla beraber daha sonra hizmette bulunanların da mükâfatlara nâil olacaklarını haber veriyor. Allah rızası için mallarını infak edenlerin kat kat mükâfatlara kavuşacaklarını beyan buyuruyor. Âhirette bütün mü’minlerin ne kadar nûrlara, nîmetlere, yüksek derecelere nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (ve) Ey insanlar!, (sizin için ne vardır ki:) Ne gibi bir engel mevcuttur ki, (Allah yolunda harcamada bulunmayacaksınız?.) O vesîle ile de Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmayasınız?. Sizi bir nice nîmetlere nâil eden bir Yüce Yaratıcının emrine uyarak harcamada bulunmalı değil misiniz?, (ve göklerin ve yerin mirası Allah içindir.) Her şey, yok olucudur. Ve Cenabı-ı Hak’kın tasarrufu, hâkimiyeti altına dahildir. Sizin geçici olarak elde etmiş olduğunuz varlıklar da yok olacaktır, onlar da Hak Teâlâ’nın takdîr ettiği şekilde inkilâplara uğrayacaktır. Binaenaleyh yok olmadan önce harcamada bulununuz ki, mükâfatlara nâil olasınız, (sizden fetihten önce infak eden) nice yerlerin fethine bir ön fetih teşkil eyleyen Mekke-i Mükerreme’nin fethinden evvel malını Allah yolunda harcamış olan (ve savaşta bulunanlar ki,) onlar ilk değerli mücahitlerdir, ilk muhterem muhacirler ile saygıdeğer ensardır. İşte (onlar derece bakımından pek büyüktürler) Allah katında pek yüksek mevki sahipleridir. O zatlar (daha sonra infak eden ve savaşta bulunanlar ile eşit olmazlar) elbette ki, o evvelki zatların dereceleri daha yüksektir. Çünki Mekke-i Mükerreme’nin fethinden önce müslümanlar büyük bir darlık içinde idiler, adetleri nisbeten az idi, İslâmiyet’i yaymaya çalışmaları büyük bir fedakârlık eseri bulunuyordu. Bu fetihden sonra ise müslümanlar kuvvet bulmuş, İslâmiyet fazlaca yayılmaya başlamış idi. Binaenaleyh fetihten önce harcama ve cihat daha büyük bir fedakârlık bulunduğu için mükâfatı da pek fazladır, (maamafih Allah -Teâlâ-hepsine de pek güzel mükâfat vâ’d etmiştir.) İslâmiyet’e fetihten önce mal ve beden ile hizmet edenler de, fetihten sonra hizmette bulunanlar da haddizatında büyük mükâfatlara kavuşacaklardır. (Ve Allah -Teâlâ- yapar olduğunuzdan haberdardır.) sizin hâllerinizi zâhirini de, bâtınını da, bilmektedir, sizi güzel amellerinize göre mükâfatlara nâil buyuracaktır. Bu âyet-i kerîme’nin Hz. Ebû Bekir Radiyallâhü Anh hakkında inmiş olduğunu söyleyenler vardır. Çünkü o mübârek zât, îman edenlerin, mallarını Allah yolunda harcayanların ve kâfirlere karşı cihada atılanların ilki bulunmuştur. Ve Resûl-i Ekrem Efendimiz, hastalığı zamanında Ashab-i kirama namaz kıldırmak için onu imam tâyin buyurmuştur.

Hadid 57:11

(Kimdir o kimse ki,) O fedakâr mü’min ki, (Allah’a güzel ödünç ile ödünç versin de,) yâni: Sırf Allah rızâsı için malını harcamada bulunsun da (Allah) Teâlâ da (onun için) o infak eden îman sâhibi için (onu) o ödünç verilen malı (kat kat arttırsın.) onun karşılığında birçok sevaplar ihsân buyursun (ve onun için) öyle samimiyetle harcamada bulunan herhangi bir îman ehli için (pek değerli bir mükâfat da vardır.) onun bu yüksek değerini belirlemek, bizim kudretimizin dışındadır. Öyle bir zât, cennetlere ve ilâhî tecellilere mazhar olacaktır.

Hadid 57:12

Evet.. O zâtlar için o âhiret gününde öyle muazzam mükâfatlar vardır. İşte (o gün, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları göreceksindir ki, nûrları önlerinde ve sağ taraflarından koşar) dünyadaki güzel amellerinin sâyesinde böyle nûrlu bir geleceğe nâil olmuş olurlar. Onlara melekler tarafından denilecektir ki: (bugün sizin müjdeniz, cennetlerdir) Size müjdeleriz ki, siz cennetlere nâil olacaksınızdır. Onlar öyle cennetlerdir (ki: Onların altlarından ırmaklar akar) lezîz, güzel sular akar gider. Artık siz ne kadar mutlu zâtlarsınız ki, o cennetlerin (içlerinde ebediyyen kalıcılarsınız.) o nîmetler, ellerinizden aslâ çıkmayacaktır (işte bu,) böyle nûrlara, müebbet cennetlere olmak (en büyük bir necâttır.) takdirlerin üstünde bir selâmet ve mutluluktur. Yüce Mâbudumuz, cümlemize nâsip buyursun, âmin.

Hadid 57:13

Bu mübârek âyetler de münâfıkların âhiretteki müthiş vaziyetlerini bildiriyor. Onların yollarını düzeltebilmek için mü’minlerden bir nûr isteyeceklerini, müminlerin de alay etmek için onlara nasıl bir cevap vereceklerini haber veriyor. Mü’minler ile o münâfıklar arasında nasıl bir durumun meydana geleceğini ve ateşe mâruz kalan münâfıkların mü’minlerden nasıl yardım isteğinde bulunacaklarını ve onların dünyadaki pek fenâ hâlleri hatırlanarak nasıl red olunacaklarını tasvir buyuruyor. Artık o münâfıklar ile diğer kâfirlerin içine atıldıkları ateşten kurtulmaları için bir kurtuluş çaresi bulunamayacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (O gün) O mü’minlerin nûrlar içinde cennetlere varacakları vakit (münâfık erkekler ve münâfık kadınlar) görünüşte îmanlı görünüp de kalben küfür içinde yaşayanlar, hakikî şekilde (îman etmiş olanlara diyeceklerdir ki:) bu hâdisenin muhakkak olduğuna işaret için geçmiş zaman kipiyle “dediler ki” diye beyan buyurulmuştur. Evet âhirette diyeceklerdir ki: Ey mü’minler!. (bize bakınız!.) Biraz bizi gözetip iltifatta bulunun (nûrunuzdan bir parça ışık alalım.) o sâyede karanlıktan kurtulalım, sizlere katılalım, bunun üzerine o münâfıklar mü’minler veya melekler tarafından bir alay ve eğlence maksadiyle (denilmiş olur ki:) ey münâfıklar!, (dönün arkanıza da bir nûr arayın) durak yerine veya dünyaya dönünüz de, orada nûr tahsiline çalışınız, nûra kavuşmanın sebeplerine sarılın ki, nûra nâil olabilesiniz!. Ne yazık ki, bu mümkün değil!, (artık aralarına bir duvar çekilmiştir ki,) o mü’minler ile münâfıklar arasında bir engel meydana getirilmiş olacaktır ki, (onun için) o duvara mahsus (bir kapı vardır) o duvarın veya kapının (iç tarafında rahmet vardır) bu, mü’minlerin tarafına aittir, cennete yöneliktir, (dış tarafı ise) münâfıklara aittir (onun tarafından) da (azap vardır) o dış taraf, azap mahalli olan cehenneme yöneliktir.

Hadid 57:14

Böyle aralarına bir duvar konulup da azabı gördükleri zaman münâfıklar (Onlara) o Ehl-i Cennete (bağırırlar ki, biz sizinle beraber değil mi idik?) dünyada iken sizinle beraber bulunup namaz kılmıyor mu idik, savaşlara atılmıyor mu idik, şimdi bize ne için yardım etmiyorsunuz? (onlar da) mü’minler de o münâfıklara cevaben (derler ki: Evet..) siz görünüşte bizimle beraber idiniz, (ve lâkin siz nefsinizi fitneye düşürdünüz) münâfıklık ile, bir nice günahları işlemekle, bu kıyamet gününü inkâr ile kendi nefsinizi helâk ettiniz (ve) mü’minler hakkında fenâlık (gözettiniz) mü’minlerin mağlûbiyetlerini bekleyip durdunuz (ve sizi bâtıl şeyler) boş, zararlı temennîler (gurura düşürdü) kendinizin o münâfıklık sâyesinde bir selâmete nâil olacağınızı ümit eder olmuştunuz (tâ ki, Allah’ın emri geliverdi) ölüm gelip sizi yakaladı (ve sizi şeytan, Allah ile aldattı.) sizi aldatmaya çalıştı. Sizin münâfıkça hareketiniz, Allah’ın rızâsına uygundur dedi ve “Allah, yarlıgayıcıdır, esirgeyicidir, sizi afv eder, istediğiniz kadar zevkinize bakınız, sizi günahlarınızdan dolayı azaba çarptırmaz” diyerek sizi öyle kâfirce bir hâlde yaşamaya sevk etmiş oldu. Artık şimdi sizi ilâhî azaptan kim kurtarabilir?.

Hadid 57:15

(Artık) Ey Münâfıklar!, (bu gün ne sizden, ne de kâfir olan kimselerden) küfürlerini izhar eden dinsizlerden (kurtuluş kabul edilmez) azaptan kurtulabilmeniz için sizlerden hiçbir bedel, hiçbir karşılık alınmaz, isterse içinizden biri diyelim dünyalar dolusu gümüş ve altın fedâ edecek olsun, (sizlerin sığınacağınız yer, cehennemdir) oradan ebediyyen kurtulamayacaksınızdır. (sizin için daha lâyık olan odur) Size lâyık olan ceza yeri, o cehennemden ibarettir, (ve) o cehennem (ne kötü gidiş yeridir!.) Kısacası: Artık sizin için bu ateşin mahâlden kurtulmaya bir çare yoktur. İşte küfür ve nifakın cezası, böyle ebedidir.

Hadid 57:16

Bu mübârek âyetler de gaflet içinde yaşayan mü’minleri uyanmaya dâvet ediyor. Allah’ı zikir ile, Kur’an-ı Kerim ile kalplerinde Allah korkusunun tecellî etmesini tavsiye buyuruyor. Zamanın geçmesi ile kalpleri katılık içinde kalmış olan ehl-i kitap gibi olmamalarını emrediyor. Ölmüş yerleri yeniden hayata kavuşturan Allâh-ü Teâlâ’nın akıllıca düşünecek kimseleri de kalp katılığından kurtararak manevî bir hayata erdireceğine işarette bulunuyor. Allah yolunda sadaka verenlerin, güzel ödünç verenlerin kat kat mükâfatlara nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (İman edenler için) İslâmiyet’i kabul etmek şerefine nâil olanlar için (hâlâ zamanı gelmedi mi ki,) yeter derecede bir müddet geçmedi mi ki, (kalpleri Allah’ın zikri için) onun kudretini lûtf ve ihsânını düşünmeleri için (ve Hak’tan inen) Kur’an-ı Kerim (için korku ve saygı içinde bulunsun) dini vazifelerini îfâ hususunda gaflete, tembelliğe düşmeyerek Cenab-ı Hak’kın bütün emirlerine ve yasaklarına hakkiyle riâyete devam etsinler (ve) o müslümanlar (evvelce kendilerine kitap verilmiş kimseler gibi) Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi (olmasınlar ki,) onların (üzerlerine uzun bir zaman geçmiş) vakti ile kendilerine gönderilmiş olan Peygamberler ile aralarında asırlarca bir müddet bulunmuş (da artık kalpleri katılaşmıştır) öğütlerden faydalanamaz bir hâle gelmişlerdir, (ve onlardan bir çoğu fâsıklardır) O eski kavimlerden bir nicesi dini vazifelerini terk etmiş, ellerindeki kitapları değiştirerek onların karşılığında pek âdi şeyleri satın almışlar, pek dağınık bir hâle düşmüşlerdir. Binaenaleyh onların o pek kötü, felâket getirici hayat tarzlarını taklit etmek, kendi selâmet ve mutluluğunu düşünen bir müslüman için elbette uygun olamaz. Rivâyete göre müslümanlar, Medine-i Münevvere’ye hicret edince nispeten çoğalmışlar, bol bir rızka, bir nîmete nâil olmuşlar, aradan on üç sene kadar bir müddet geçmiş idi ki, içlerinden bâzıları ibâdet ve itaat hususunda, öğütlerden istifâde hususunda biraz tembellik, biraz kalp katılığı gösterir gibi olmuşlardı, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. Yine rivâyet olunuyor ki: Bu âyet-i kerîme, Ebû Bekir Radiyallâhü Anh’in yanında okunmuş, huzurunda ise Ehl-i Yemame’den bir cemaat bulunuyormuş. O zâtlar, bu âyet-i kerîmeyi dinleyince ağlamaya başlamışlar. Hz. Sıddık da onlara bakmış da, demiş ki: İşte biz de böyle idik, tâ ki, kalpler katılaştı.

Hadid 57:17

Allâh-ü Teâlâ insanlar için uyanmaya nâiliyetin mümkün olduğuna işaret için şöyle buyuruyor: (Biliniz ki, şüphe yok Allâh-ü Teâlâ, yeri öldüğünden sonra hayata kavuşturur) artık o Yüce Yaratıcı, kalp katılığına tutulan, mânevî hayattan mahrûm kalan kimseleri de Kur’an-ı Kerim’in öğütleri ile delilleri yeniden uyanmaya, vicdan rahatlığına, mânevî hayata nâil buyurabilir, ümitsizliğe düşmemelidir (muhakkak ki,) ey kalp katılığına düşmüş insanlar!, (akıllıca düşünesiniz) bu beyanları güzelce düşünerek hayatınızı tanzime muvaffak olasınız.

Hadid 57:18

(Muhakkak ki, sadaka veren erkekler ve kadınlar) Fakirlerin, zayıfların imdadına koşan müslümanlar (ve Allah’a güzel ödünç ile ödünçte bulunmuş olanlar) yâni: Sırf Allah rızâsı için gönül hoşluğu ile, hâlis bir niyyet ile Allah yolunda hayırat ve hasenatta bulunan mü’minler (için) âhirette sevapları (kat kat olur) on mislinden yediyüz misline kadar fazla bulunabilir (ve onlar için pek hoş bir mükâfat da vardır) ki: O da cennettir, Cenab-ı Hak’kın yüce zâtına bakmaktır. Ne yüce bir mazhariyyet!.

Hadid 57:19

Bu mübârek âyetler: Mü’minlerin değerinin yüceliğini ve nâil olacakları nîmetleri bildiriyor. İlâhî âyetleri inkâr eden kâfirlerin de cehennemlik olduklarını ihtar ediyor. Âhiret hayatının da bir azap yurdu ve bir mağfiret ve rıza yurdu olduğunu beyan ile insanları mağfiret ve rızaya vesîle olan hususlara teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve o kimseler ki, Allah’a ve O’nun Peygamberlerine îman ettiler) Hak Teâlâ’nın birliğini ikrar ve bütün Peygamberlerin peygamberlik ve risâletlerini tasdik eylediler, işte (Rab’larının katında sıddıklar ve şehit olanlar onlardır) onlar, Allah katında öyle yüksek mertebelere sâhiptirler. Binaenaleyh (onlar için) yarın âhiret âleminde (mükâfatları ve nûrları vardır) kendileri nûrlar içinde haşrolunacaklardır, Cennetlere ve Allah’ın zatını görme şerefine kavuşacaklardır. (ve) Cenab-ı Hak buyuruyor ki, bilakis (o kimseler ki, kâfir oldular) Allah’ın birliğini inkâr ettiler (ve bizim âyetlerimizi tekzîb ettiler) Hak’kın varlığına delâlet ve şâhitlik eden delilleri, kanıtları yalan saydılar (işte onlar da cehennem sâhipleridir.) onlar ebedî olarak cehennemlerde kalıp azap çekeceklerdir.

Hadid 57:20

Artık âhiret âleminde azaplardan, korunmuş olup ebedî nîmetlere nâil olmak için çalışmak lâzım gelmez mi?. Dünya varlıklarına aldanmayıp da, ebedî geleceği düşünerek temine gayret etmek icâbetmez mi?. İşte bu hususa da şöyle işaret buyuruluyor: Ey insanlar! (Biliniz ki, dünya hayatı, şüphe yok ancak bir oyundur) Çocukların fâidesiz olan oyuncakları hükmündedir (ve bir eğlencedir) insanı mühim işlerinden alıkoyan, sonra da nihâyet bulan bir hareket gibidir (ve bir süstür) bir fâni zînetten ibarettir (ve aranızda bir öğünmedir) maddî servetleriniz, mevkilerinizle birbirinize karşı övünmekte bulunmaktan ibarettir (ve mallarda ve evlâtça bir çoğalıştır) malların ve çoluk çocuğun çokluğu ile övünme bulunup durmadan başka bir şey değildir. Bütün bu dünya varlıkları hadd-i zâtında (bir yağmur meseli gibi)dir (ki: Onun) o yağmurun (bitirdiği ot) ilk bakışta (ekincilerin hoşuna gider) onunla sevinmeye başlarlar. Fakat (sonra kurur) yeşil renginin tazeliğini kaybetmeğe başlar (artık onu sararmış görürsün) gelişip artmaktan mahrûm kalmış bir hâlde bulunur. Daha (sonra) da (kırık bir çöp olur) rüzgârlar tarafından etrafa savrulur gider. İşte dünya da netice itibariyle bu hükümdedir. (Ve âhirette) İse dünyanın lezzetlerine kapılıp güzel amellerden kaçınmış olan kimseler için (şiddetli azap vardır) öyle kimseler âhirette azap çekeceklerdir. (ve) Âhirette (Allah’tan bir mağfiret ve bir rızâ) da (vardır) bu da dünyada îman ile vasıflanmış olan; ahlâkî fâzilet sâhibi bulunan, dünyası için âhiretini fedâ etmeyen zâtlara mahsustur. (Dünya hayatı ise ancak bir aldanıştan başka değildir.) çünkü: Bir çok kimseler, bunun çabucak yok olacağını düşünmez, üzerine düşen vazifeleri îfada bulunmaz nefsinin hevasına tâbi olarak geçici bir zevk ve sefanın esiri olur. Bu cihetle dünya kendisini aldatmış, kendisini ebedî bir mutluluktan mahrûm bırakmış bulunur. Saîd İbni Cübeyr merhum diyor ki: Dünya bir aldanma metaıdır, eğer seni âhireti istemekten gâfil bulundurmuş ise. Fakat senin ilâhî rızâyı ve âhireti taleb için dâvet etmiş bulunursa artık dünya ne güzel meta ve ne güzel vesîledir. “Sirac-i Münîr” Binaenaleyh insan, dünyasını da kötüye kullanmayıp ondan meşrû şekilde istifâdeye çalışmalıdır.

Hadid 57:21

Bu mübârek âyetler insanlığı Allah’ın mağfiretine ve müminler için takdir edilmiş olan ve pek geniş bulunan cennetlere nâiliyet için çalışmaya teşvik ediyor. Gerek yeryüzünde ve gerek insanlığın ruhlarında meydana gelen musîbetlerin bir kitapta yazılmış ve meydana gelmeden önce Allah katında mâlum bulunmuş olduğunu haber veriyor. tâ ki, insanlar, o gibi hâdiselerin birer hikmet gereği olduğunu bilerek teselli edilmiş olsunlar ve kendi varlıkları ile böbürlenmesinler. Cimrilikte bulunanların ve başkalarına da cimriliği tavsiye edenlerin bu yüzden kendi zararlarına çalışmış olduklarını ihtar ediyor. Cenab-ı Hak’kın ise mahlûkatından zengin ve zaten hamd ve övgüye sahip olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Koşunuz Rab’binizden bir mağfirete) tövbe ve istiğfar ediniz, o yüce Mâbudunuzun mağfiretini çekmeye vesîle olan güzel amelleri îfaya acele edin (ve bir Cennete) koşunuz ki: (onun eli, gök ile yerin eni gibidir) o cennet, o kadar büyüktür, onun yalnız, eni gök ile yerin enlerine eşittir, artık onun uzunluğunun da ne kadar fazla olduğu düşünülsün. İşte böyle muazzam cennetler (Allah’a ve Peygamberine îman etmiş olanlar için hazırlanmıştır) Bugün mevcutturlar (işte, bu) Cenab-ı Hak’kın böyle hazırlamış olduğu cennet âlemi (Allah’ın lütfudur) onun rahmet ve şefkatinin bir eseridir (Bunu dilediği kimseye verir) bu bir ilâhî lütuftur, yoksa buna hiçbir kimse kendi gayreti ile, kendi şahsî kazanması ile hak etmiş olamaz, bu, o kadar muazzam ve ebedî bir nîmettir ve bir saadettir (ve Allah pek büyük lütuf sahibidir) işte bunun içindir ki, mü’min kullarına öyle yüce makamları ihsân buyuracaktır.

Hadid 57:22

O Yüce Yaratıcı, buyuruyor ki: Ey insanlar!. Şunu da bilmelisiniz ki, sizlere (Ne yerde ve ne kendi nefislerinizde musîbetten bir şey isabet etmez ki) meselâ bulunduğunuz muhitte kıtlık ve pahalılık gibi, ekinlerin hasara uğraması gibi, deprem gibi korkunç bir hâdise meydana gelmez ki, veya kendi şahsınızda hastalık gibi bir ârıza yüz göstermez ki, bütün bu hâdiselerden hiçbiri yoktur ki: (İllâ o) Hâdise (onu yaratmamızdan evvel bir kitapta) yâni: Allah’ın ilminde veya Levh-i Mahfuzda yazılmıştır, tesbît edilmiştir. (Şüphe yok ki, bu) Hâdiselerin öyle kitapta yazılmış ve tespit edilmiş bulunması (Allah’a göre pek kolaydır) çünkü, o Yüce Yaratıcının ilim ve kudreti her şeyi kuşatmıştır, O’nun ilâhlık şanı acizlikten, müşkülata uğramaktan yücedir. Münezzehtir. Buna inanmışızdır.

Hadid 57:23

Evet bütün hâdiseler, meydana gelmeden evvel tesbît edilmiştir. Bu hakikat, şu hikmete uğramaktan haber veriliyor ki: Ey insanlar!. (Sizden gaip olan üzerine üzülmeyesiniz) Dünya varlığından bir şeyi gâip ettiğinizden dolayı üzüntü ve kedere düşmeyesiniz. Bu, bir hikmet gereğidir diye teselli edinesiniz, (ve size verdiği ile de sevinip mağrur olmayasınız.) Onun bir ilâhî lütuf olduğunu bilip şükredesiniz, yoksa kendinizin ona bizzat hak kazanmış olduğunu sanarak boş yere böbürlenmekte bulunmayasınız. (Ve Allah her böbürleneni, çok iftihar edeni sevmez) İnsan, mütevazi olmalıdır; nâil olduğu nîmetin bir ilâhî ihsân olduğunu bilip şükrünü îfaya çalışmalıdır. Eğer Cenab-ı Hak, takdîr buyurmamış olsa hiç bir kimse bir şeye nâil olamaz. Bütün muvaffakiyet, birer ilâhî lütuftur.

Hadid 57:24

Onlar, o fânî varlıkları ile iftihar edip, kibirlice vaziyet alan insanlar (O kimseler dir ki: Cimrilikte bulunurlar) kendi mallarından kimseye yardımda bulunmazlar (ve insanlara cimrilikle emrederler) başkalarına da cimriliği tavsiye ederek onların da fakirlere ve zayıflara yardım etmelerine engel olmak isterler, kendileri ruhen o kadar cimridirler, (ve her kim ardını döndürürse) Yâni: harcamaktan kaçınır, muhtaç olanların taraflarına bile bakmayıp onlardan yüz çevirirse ne fenâ bir ahlâksızlık göstermiş olur, bu hareketinin zararı kendisine aittir, (işte şüphe yok ki: Allah) Evet.. (ancak O) Yüce Yaratıcı (zengindir) o cimrilerin harcamasına vesâireye hâşâ muhtaç değildir, ve (Hamîddir) kendi zâtında övülmüştür, bütün Kâinatın hamd ve övgüsüne lâyıktır. O Yüce Yaratıcıya karşı şükrân vazîfesini îfa etmeyenler, hamd ve övgüde bulunmayanlar, kendi zararlarına harekette bulunmuş olurlar.

Hadid 57:25

Bu mübârek âyetler, insanlığa Peygamberlerin, kitapların ve adâlet mizanının ihsân buyrulmuş olduğunu bildiriyor. Kısaca Nûh ve İbrâhim Aleyhimesselâm’ın gönderildiklerini ve onların soylarının da peygamberliğe ve kitaba nâil olduklarını ve soylardan bir kısmının hidâyete nâil olup çoğunun fâsık bulunduklarını haber veriyor. Daha sonra da diğer Peygamberlerin ve İncîl ile Hz. İsâ’nın gönderilmiş olduklarını ve İsâ Aleyhisselâm’a tâbi olanların kalplerinde şefkat ve merhametin tecellî etmiş bulunduğunu ve onların ruhbanlığı tesîs etmiş olduklarını, fakat bir çoklarının ruhbanlığa tam olarak riâyet etmediklerini ve onlardan îman edenlerin mükâfatlara erdirildiğini, çoklarının da fâsık kimselerden ibaret bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Andolsun) Muhakkak bir ilâhî lütuftur (ki, Peygamberlerimizi açık açık deliller ile) hüccetler ile, mûcizeler ile ümmetlerine (gönderdik) ümmetlerini irşâda, ilâhî dine dâvete memur ettik, (ve onlar ile beraber kitabı) insanlığın selâmet ve yükselmesini temîn edecek hükümleri içermiş olan herhangi bir ilâhî kitabı (ve mizânı) yânî: Adâleti te’mîne vasıta olan bir şer’î esası (indirdik) teblîğ ettik, insanlık hakkında böyle bir lütufta bulunduk (insanlar adâletle kaim olsunlar için) birbirlerine zulmetmeyip adâletle muamelede bulunsunlar için. (ve demiri de indirdik) Yâni: Onu da kudretimizle yarattık, varlık alanına getirdik, Âdem Aleyhisselâm ile beraber Cennetten indirilmiş olduğu da rivâyet olunuyor, (onda) O demirde (hem çetin bir sertlik vardır) onda mühim bir kuvvet ve sertlik mevcuttur. Ondan nice çeşitli silâhlar yapılmaktadır, (ve insanlar için menfaatler de vardır) Ondan bir çok âletler, nakil vasıtaları yapılarak istifâde olunmaktadır, (ve Allah kendisine ve Peygamberlerine gıyaben) O Peygamberlerin gıyabında oldukları hâlde (yardım edecek olanları belli etsin için) o fedâkâr zâtlar malûm olsunlar için öyle Peygamberleri, kitapları göndermiş, demirleri yaratmış, onları bir harp vasıtası kılmıştır. tâ ki, İslâm mücahitleri, İslâm düşmanlarına karşı o demirlerden yapılmış silâhlar ile savaşa atılarak, dini yüceltmeye hizmet etsinler. (Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri (kuvvetlidir) kendi yüce kuvvetiyle her dilediği şeyi vücuda getirebilir (ve her şeye galiptir) her dilediğini kahredebilir, kimseden yardım “dilemeye muhtaç değildir. Mü’min kullarını cihat ile, din düşmanlarına karşı silâh kullanmakla mükellef tutması, o müminleri sevaplara mükâfatlara nâil buyurması içindir. Yoksa bütün kâinatı yüce kudretiyle idare eden o kudret sâhibi Yaratıcının kimsenin yardımına bir ihtiyacı yoktur. Buna inanmışızdır.

Hadid 57:26

(Ve andolsun ki, Nûh’u ve İbrâhim’i gönderdik) O iki muhterem zâtı şerefli peygamberliğe nâil kıldık, (ve onların zürriyetlerinde peygamberliği ve kitabı) sürekli (kıldık) bütün Peygamberler bu iki zâtın neslinden bulunmuşlardır. Tevrat, İncil, Zebûr ve Kur’an-ı Kerim’den ibaret olan dört kitapta bu iki zâtın neslinden olan mübârek Peygamberlere ihsân buyurulmuştur. (artık onlardan) O iki zâta ait soylardan veya kendilerine o Peygamberler gönderilmiş olan cemiyetlerden (hidâyete ermiş olanı vardır) ilâhî dine nâil olmuş, hidâyete kavuşmuş bulunanları mevcuttur; fakat (onlardan bir çokları ise fâsık kimselerdir.) doğru yoldan çıkmış, küfre düşmüş veya büyük günahları işlemiş şahıslardır. Öyle pek muhterem zâtların soylarından olmaları, kendilerine fâide verir olamamıştır. Onlar, kendi kabiliyetlerini kötüye kullanarak öyle sapıklığa düşmüşlerdir.

Hadid 57:27

(Sonra onların) O önceki Peygamberlerin (izleri üzerine) diğer (Peygamberlerimizi) de (yolladık) asırlar geçtikçe diğer Peygamberler de kavimlerine gönderilmiş oldular, (ve) Özellikle (Meryem’in oğlu İsâ’yı da) Peygamber olarak (gönderdik) o da annesi tarafından Hz. İbrâhim’in soyundan bulunmuştur. (ve ona) Hz. İsâ’ya (İncil’i verdik) ki, bir çok şer’î hükümleri kapsar ve Tevrat’tâki bâzı hükümleri hafifletici ve son peygamberlerin dünya âlemine teşrif edeceğini müjdeleyici bulunmuştur, (ve ona tâbi olanların) Yâni: İsâ Aleyhisselâm’ın dinine samimiyetle sarılanların (kalplerinde bir şefkat) büyük bir rikkat, şerleri def’etme kabiliyeti (ve bir merhamet) bir koruma duygusu, bir hayır kazanma meziyeti (vücuda getirdik ve) sonra onlar (bir rehbâniyet ihdas ettiler ki, onu onların üzerlerine yazmamıştık) onu biz onlara farz kılmadık. Onu kendileri irâdeleriyle yapmış oldular. Şöyle ki: İnsanlar ile temastan ayrıldılar, mâbetlerde bir köşeye çekilmiş olarak yaşadılar, evlenmeyi terkettiler, kendilerine haram kıldılar, kalın libaslar giydiler garibâne bir vaziyet aldılar, (ancak Allah’ın rızâsını aramak için) O ruhbanlığı kendilerine gerekli kıldılar. Fakat (sonra ona gerektiği gibi rivâyete bulunmadılar) onu kötüye kullandılar. Hattâ bir çokları teslise inandılar, Allah’ın birliği inancına dayanmış olan İsâ’nın dinini inkâr ettiler. Bir takım zındık hükümdarlarının bâtıl dinlerine girdiler. (artık onlardan îman edenlere mükâfatlarını verdik) yâni: Hz. İsâ’nın dinini, sahîh îman ile kabul ve o dinin haber verdiği Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eyleyenleri lâyık oldukları nîmetlere, kat, kat sevaplara kavuşturduk. Onlar, Allah’ın rızâsına nâil bulunmuş oldular, (ve onlardan) O rehbaniyeti icat edenlerden bir çokları da bilâhare pek yanlış hareketlerde bulunmuş, İncil’i değişikliklere uğratmış oldular. Hz. İsâ’yı Allah’ın oğlu tanıdılar, Hz. Muhammed’in Peygamberliğini inkâr ettiler Cenab-ı Hak’kın tay’in buyurmuş olduğu dinin sınırlarından dışarıda kalmış bulundular. Artık gerçekten akıllı, düşünen insanlar elbette ki: O gibi sapık kimselere bir kıymet vermezler, onların sözlerine, işlerine iltifat tenezzülünde bulunmazlar. Hakikî bir dinin akıl ve hikmete uygun olan yüksek beyanları ile kalplerini aydınlatmaya çalışır dururlar.

Hadid 57:28

Bu mübârek âyetler, müminleri takvâya ve Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdike dâvet ediyor ki, iki kat rahmete ve hareketlerinin rehberi olarak bir nûra ve ilâhî mağfirete nâil olsunlar. Ve Cenab-ı Hak’kın bu hakikati beyan buyurmasındaki hikmete işaret buyuruyor ki: Ehl-i kitap, uyansınlar, Hak Teâlâ’nın dilediği kuluna verdiği lütuf ve kereme, peygamberlik ve risalete mânî olamayacaklarını anlasınlar. Ve lütuf ve kerem o Kerem sahibi yaratıcının kudretinde olduğundan onu dilediği kuluna vereceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar..) Yâni: Ey Mûsa ve İsâ Aleyhimesselâm’a sağlam bir şekilde îman etmiş olan ilâhî kitap, (Allah’tan korkunuz) O’nun emirlerine, yasaklarına muhalefette bulunmayınız, hakikatları inkârdan kaçınınız. (ve O’nun Peygamberine îman ediniz) Resûllerin sonuncusu olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın peygamberliğini de tasdik eyleyiniz (ki:) Hak Teâlâ (size rahmetinden iki nasip versin) evvelki Peygamberlere îman ettiğiniz gibi Hz. Muhammed’e de îman etmenizden dolayı iki kat rahmete, mükâfata nâil olasınız. (ve sizin için bir nûr) Nasip (kılsın ki, onunla yürürsünüz) onun aydınlıklarıyla aydınlanır, ilim ve fazilete nâil olur, geleceğinizi te’mine çalışır, kıyamette de onunla kurtuluş yolunu bilip tâ kip edersiniz, (ve) İman ediniz ki, (sizin için mağfiret buyursun) insanlık icabı yapmış olduğunuz günahları da affedip örtsün (Ve Allah) Teâlâ Hazretleri şüphe yok ki: (çok bağışlayıcıdır.) Mümin kullarının bir nice günahlarını affeder ve o Yüce Yaratıcı (çok merhametlidir.) kulları hakkında şefkat ve yardımı pek boldur. İşte ondan dolayıdır ki, sizi böyle âyet-i kerîmesiyle aydınlatmakta ve hidâyet yoluna teşvik buyurmaktadır.

Hadid 57:29

İşte bu hususlardaki ilâhî beyanları, ehl-i kitabı uyandırmak, kurtuluşa kavuşturmak içindir. (Artık ehl-i kitap, bilmeyecekler midir ki,) Elbet bilmeleri, gerekir ki, (Allah’ın lütfundan hiçbir şeye) kendileri (güç yetiremeyeceklerdir) o ilâhî lütfun hangi bir zat hakkında tecellîsine mani olamayacaklardır. Evet.. (Şüphe yok ki, bütün fazl) lûtf ve kerem (Allah’ın elindedir.) O hikmet sahibi yaratıcının kudret elinde ve dilemesindedir. (onu dilediğine verir) İşte en büyük bir lütuf ve ihsân olan peygamberlik ve risâleti de bir çok Peygamberlerine ihsân buyurmuş olduğu gibi Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a da ihsân buyurmuş olduğu gibi Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a da ihsân buyurmuştur. Buna kim mâni olabilirdi?.Bunu kim inkâr edebilir?, (ve Allah, pek büyük lütuf sâhibidir.) Öyle mümtâz kullarını dilediği yüceliklere nâil, makamlara ulaştırır. İşte son peygamber Hazretleri de Allâh-ü Teâlâ’nın en seçkin bir kuludur, en büyük bir ilâhî lütfa nâildir. O’nun o yüce muvaffakiyetini, peygamberliğe nâil olmasını tasdik etmekte bütün insanlık için en elzem bir vazifedir. Genel mutluluk ancak bu pek mühim vazifeyi îfa sâyesinde tecellî eder. Buna inanmışızdır. Yüce Mâbut Hazretleri, biz kullarını o pek yüce vazifeyi hakkiyle îfaya muvaffak buyursun, âmin. Peygamberlerin efendisinin hürmetine duamızı kabul buyur… Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur. Sonraki Sure: Mücadele Suresi Meali ve Tefsiri

Mücadele 58:1

Bu mübârek âyetler, bir muhterem kadının kocası tarafından yapılan zihar muamelesinden dolayı üzülerek Resûl-i Ekrem’e müracaat etmiş olduğunu ve Cenab-ı Hak’ka yalvarıp şikâyet arzında bulunduğunu bildiriyor. Ziharda bulunanların gerçeğe aykırı bir sözde bulunduklarını kınamak için ihtar buyuruyor. Ziharda bulunanların eşleri ile münâsebetlerini sürdürebilmeleri için ne gibi keffaretler ile mükellef olduklarını gösteriyor. Allâh-ü Teâlâ’ya ve Resûlüne îman edenlerin bu gibi ilâhî hududa riâyet etmelerini beyan, kâfir olanların da büyük bir gazaba uğrayacaklarını şöylece ihtar etmektedir: (Muhakkak ki,) Ey Resûl-i Ekrem!. (kocası hakkında seninle mücadelede bulunan) sana müracaat ederek kocasının kendi hakkında ziharda bulunmuş olduğunu hazin hazin anlatan (ve Allah’a şikâyet eden) kocasının insafsızca hâlinden dolayı şikâyet arzında bulunan (kadının sözünü Allah) Teâlâ Hazretleri (işitmiştir) onun istirhamlarını lûtfen kabul edip temennîlerini kabul buyurmuştur. (ve Allah sizin konuşmalarınızı işitir) konuşmalarınızdan, hareket tarzınızdan haberdardır, (şüphe yok ki: Allah, hakkiyle işiticidir, görücüdür) Bütün âlemdeki olaylar o yaratıcı için malûmdur. Binaenaleyh o kadının o müracaatını, o yalvarıp yakarmasını işitip bilmiş, hikmetin gereği ne ise onu emretmiştir. “Bu sûre-i Mücadelenin başlangıcını teşkil eden ilk dört âyet-i kerîmenin iniş sebebi hakkında deniliyor ki: Salebe’nin kızı Havle, güzel vücutlu bir kadın imiş, kocası ise Samit’in oğlu Evs idi, ihtiyar ve hırçınca huylu bulunuyormuş, bir gün secde hâlinde bulunan zevcesi Havle’ye bakmış, endamı hoşuna gitmiş, namazdan sonra kendisini istemiş, Havle ise uygun görmemişti. Bunun üzerine Evs, gazebe gelmiş, Havle hakkında ziharda bulunmuştur. Bu zihar ise câhiliyet zamanında bir ayrılma sebebi mahiyetinde idi, artık kadın ne eşi ile buluşabilirdi, ne de başkasına varabilirdi. Havle, bu muameleden çok üzülmüş, Resûl-ü Ekrem’e müracaat ederek arzı şikâyette bulunmuş idi. Peygamber Efendimiz de “Havle’ye hitaben” sen kocana haram olmuş oldun diye buyurmuştu. Bu hususa dair henüz bir İlâhî Vahy meydana gelmemişti. Havle ise defalarca müracaat ederek çocukları bulunduğunu söylemiş, üzüntülerini açıklamıştı, Cenab-ı Hak’ka yalvarıp yakarmaya başlamıştı. Bu hâdise üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuş, Havle hakkında ilâhî lütuf tecellî etmiş, ziharın tesirinden kurtulmak için güzel bir çare gösterilmiştir. Bu bir ilâhî lütuftur ki ardından gelen bu çareyi içermiş bulunmaktadır. Fıkhî hükümlerimize göre zihar: Bir kimsenin kendi karısını veya karısının boynu veya arkası gibi bir uz’vi şayiini kendisine nikâhı ebedî olarak haram bulunan bir kadına veya onun bakılması câiz olmayan bir uzvuna benzetmesi demektir. “Sen bana anamın arkası gibisin” denilmesi gibi. Yalnız Zahiriyye mezhebine göre zihar: Ancak annelerin arkasına en az iki defa benzetmek ile tahakkuk eder. Başka hangi bir kadına ve hangi başka bir uzva teşbîh ile zihar vücuda gelmez. Hanefî Mezhebine ve diğer muteber mezheplere göre ziharın tahakkuku için şöyle şartlar vardır: 1. Ziharda bulunan koca, akıllı, bülûğa ermiş, uyanık ve müslüman bulunmalıdır. Bu vasıflara sâhip olmayanların ziharı muteber değildir. 2. Müzaherün bihâ, yâni: Kendisine benzetilen kadın, ziharda bulunan erkeğe neseb, süt veya evlilik yoluyla akrabalıktan dolayı ebedî olarak haram olmalıdır. Binaenaleyh teyzeye, süt kız kardeşe veya kayınvalideye benzetmek ile zihar sâbit olur. Fakat baldıza teşbîh ile sâbit olmaz. 3. Kendisine benzetilen kimse, kadın olmalıdır. Binaenaleyh bir kimse karısını, babasına veya oğluna veya kayınpederine teşbîh etmekle zihar meydana gelmez. 4. Kendisine benzetilen âzâ, müzâhir için, yâni: zihar yapan erkek için bakılması câiz olmayan bir âzâ olmalıdır. Binaenaleyh annenin yüzüne veya eline veya başına benzetmek ile zihar sâbit olmaz. 5. Müzaherün, bih, yâni: Kendisi ile zihar yapılan söz, açık bir tâbir ise benzetme, niyete muhtaç olmaz. Fakat kinayî bir tâbir ise bununla zihara niyyet edilmiş olmalıdır. Meselâ: Koca, karısına: Sen bana annemin arkası gibisin” dese bununla niyyete muhtaç olmaksızın zihar gerçekleşir, isterse bununla haram kastedilmiş olmasın. Fakat: “Sen bana annem gibisin veya sen bana annem misillisin” dese bu, niyyete muhtaç bulunur. Bununla zihara niyyet edilmiş ise zihar ve boşanmaya niyyet edilmiş ise boşanma gerçekleşir. Fakat bir kadr ve değere niyyet edilmiş ise bu söz Lağivdir, bununla bir şey lâzım gelmez. Adetâ: Sen bence anam gibi muhteremsin, denilmiş olur. Hattâ: “Sen benim anamsın” veya “sen benim kızımsın” denilmesi de böyledir. Şu kadar var ki, eşe bu şekilde hitap edilmesi, harama yakın mekruhtur.

Mücadele 58:2

Hak Teâlâ Hazretleri, öyle ziharda bulunmanın muvafık olmayacağını beyan için buyuruyor ki: Ey Müslümanlar!, (sizden o kimseler ki, kadınlarından ziharda bulunurlar) Kendilerinden zihar sâdir olur, meselâ, içlerinden biri karısına hitaben “sen bence anamın sırtı gibisin” deyiverse (halbuki, o kadınlar, onların anaları değildir.) o kadınları kocalarının anaları gibi kendilerine haram saymaları doğru olamaz. (Onların anaları ancak onları doğurmuş olanlardır.) Artık karıları onların anaları nasıl olabilirler. (ve şüphe yok ki, onlar) öyle ziharda bulunan erkekler (elbette) bu hususta (çirkin ve yalan bir lâf söylüyorlar.) Annelerin mahiyetleri; selâhiyetleri başka, karıların mahiyetleri, selâhiyetleri de başkadır. Şer’an helâl olanı haram ve haram olanı helâl saymak, birinin hükmünü diğerine vermek elbette doğru olamaz. Ve karıları askıda imiş gibi bir hâlde bırakmak, onlar ile karı-koca ilişkilerini tatîle uğratmak şefkat ve muhabbete aykırı, eşlerin mağdur olmalarına sebep olur. (Ve) Bununla birlikte (muhakkak ki: Allah elbette afv edicidir, çok yarlıgayıcıdır) İnsanlardan insanlık hâli böyle uygunsuz sözler, hareketler, çıkabilir, elverir ki, onların uygun olmadıklarını bilsinler, bir an evvel tevbe ve istiğfar ederek ilâhî emr istikâmetinde, kaybedileni telâfi etmeye çalışsınlar. İşte bu zihardan ileri gelen hoş olmayan bir vaziyetten kurtulmak için bildirilen şu şer’i çare de bir ilâhî af eseridir.

Mücadele 58:3

(Ve o kimseler ki: Karılarından zıharda bulunurlar) Onları kendilerine nikâhları ebediyen yasak olan kadınların belirli azalarına benzeterek kendilerine yaklaşma salâhiyetinden mahrûm kalırlar. (Sonra da dediklerinden geri dönerler) Karılarının kendilerine devamlı olarak haram olmasını istemeyerek onlara tekrar temasta bulunmak isterler (artık) o eşlerine (temas etmeden evvel bir rakâbe) bir köle veya cariye (azat etmek lâzımdır.) böyle bir köle azat ettiler mi, haramlık kalkar, eşlerine yaklaşmaları câiz bulunur. Bu kölenin Müslüman olması, imam-ı Şafiîye göre şarttır, (işte siz) Ey öyle ziharda bulunan müslümanlar!. (bununla) Bu keffaret hükmü ile (öğüt verilmiş olursunuz.) Bu ağırca keffaret, sizin için bir öğüt hükmünde bulunmuş olur ki, bir daha öyle lâkırdılarda bulunmayasınız. (ve Allah her ne yaparsanız) Ondan elbette ki, (tamamen haberdardır.) artık dînen kötü görülen şeylerden sakınmalısınız, şer’î hudutlara riâyetten ayrılmayınız.

Mücadele 58:4

(Fakat kim) Azat edeceği bir köle veya cariye (bulamazsa) keffaret zamanında böyle bir köleyi bulmaktan âciz bulunursa (birbiri ile temastan evvel) yâni o kocanın karısı ile cinsel ilişkide bulunmasında veya o karısını şehvetle öpüp sevmesinden önce (birbiri ardınca) ara vermeden (iki ay oruç) icap eder. O zıharda bulunan koca, böyle iki ay oruç tutar. Hattâ bu arada bir gün oruç tutmasa tekrar yeniden iki ay oruç tutması lâzım gelir, (ona da güç yetiremeyen kimse) Hastalığından veya kendisine âciz olan şiddetli meşakkatten dolayı öyle ara vermeden oruç tutamayan bir müslüman zıhar yapana ise (artık altmış yoksulu doyurmak) lâzım gelir. Onlara bir gün sabah ve akşam yemek yedirir veya bir fakire böyle altmış gün yemek yedirir. Altmış fakire birer fitre miktarı yiyecek veya para vermesi de yeterlidir. Bu fakirler, müslüman olmalıdırlar ve zihar yapanın kendilerine nafakalarını vermekle mükellef olduğu kimselerden bulunmamalıdırlar, (işte bu) Keffaretin vesairenin lüzumu, bu hususta ki şer’i hükmün beyanı ve zihar yapan için gösterilen kurtuluş çaresi (Allah’a ve Peygamberine îman etmeniz içindir) İslâmî hükümleri tasdik, onun hikmet gereği olduğunu itiraf ederek cahilce muamelelerden, konuşmalardan kaçınmanız içindir. Bu hususdaki şer’î hüküm de kolaylaştırmayı, şefkat ve merhameti içermektedir. Cahiliyet zamanındaki ebedî haramlığa muhalifdir. (Kâfirler için ise, pek elemli bir azap vardır) Böyle pek mâkûl, hikmet gereği olan hükümleri inkâr edenler ise bir ebedî azabı hak etmişlerdir. “Evet” bu zîhâr meselesindeki şer’î hükmü bir düşünelim. Şüphe yok, zıhar yapan, büyük bir kusurda bulunmuştur, helâl-i haram telâkkî etmiştir, eşini üzmüş, mağdur bırakmıştır. Binaenaleyh bundan dolayı tevbeye muhtaçtır. Yaptığı hoş olmayan hâlden dolayı pişmanlığını göstermesi lâzımdır. İşte kendisine gereken keffaret, bir tevbe ve pişmanlık nişânesidir. Bir râzı etme mahiyetindedir. Bir kere bir köle veya cariye azat etmesi, insanlık adına bir hizmettir. Köle azadına gücü yetmeyenin iki ay aralıksız oruç tutması da, kendisinin ahlâkını islâha, cemiyet için temiz ruhlu bir üye olmasına ve pişmanlığını göstermesine bir alâmettir. Fakirlere yemek yedirmek veya onun bedelini vermekte yine insanlık adına bir hizmettir, bir yardımlaşmadır, bir mahrûmiyetin giderilmesi için bir kurtuluş çaresidir. Sonuç olarak bu âyetlerin inişi Havle için de bir kurtuluş vesîlesi olmuştur. Kocası Evs, köle azat edemeyeceğini ve oruca takati bulunmadığını söylemiş, altmış fakire yemek vermeğe de servetinin kâfi olmadığını söylediği için Resûl-i Ekrem Sallâllâh-ü Aleyhi Vesellem Efendimiz kendisine yardımda bulunmuş, artık altmış fakire yemek yedirmek sûreti ile ziharın hükmünden kurtulmuş, eşi Havle ile aralarındaki haramlık zâil olmuş, haklarında ilâhî lütuf tecelli buyurmuştur.

Mücadele 58:5

Bu mübârek âyetler, Hak Teâlâ’nın tâyin etmiş olduğu kanunu değiştirmeye kalkışan inkârcılara pek korkunç geleceklerini ihtar ediyor. Cenab-ı Hak’kın ilminin kuşatıcılığını ve o inkârcıları âhirette diriltip onlara dünyadalarken yapmış ve unutmuş oldukları şeyleri sorumlu tutmak haber vereceğini şöylece beyan buyurmaktadır: (Muhakkak o kimseler ki, Allah’a ve Peygamberine mahalefette bulunurlar.) Onların belirlemiş ve açıklamış oldukları hududa muhalif hudut belirlemeye kalkışırlar, kendileri için başka şeyleri tercih ederler, artık onlar: (Kendilerinden evvelkilerin) geçmiş Peygamberlere muhalefette bulunmuş olan kavimlerin (çarpıldıkları gibi çarpılmışlardır.) yâni: O sonrakilerde o eski kavimler gibi felâketlere uğramış olacaklardır. Bu ilâhî beyan, İslâmiyet’in zaferlere nâil olacağına dair bir müjde mahiyetindedir. Nitekim Peygamberimize karşı muhâlef cephe alan Kureyş müşrikleri, Hendek savaşında böyle bir kahrolmuşluğa uğramışlardı (ve muhakkak ki, açık açık âyetler indirdik) Resûl-i Ekrem’in peygamberlik iddiasındaki doğruluğuna dair ve Peygamberlerine muhalefet etmiş olan eski milletlerin ibret verici tarihlerine ait ve dinî hükümlerin birer hikmet ve faydaya dayanmış bulunduğuna dair pek açık deliller neşrettik. Artık bunlar, bilinirken nasıl olur da muhalif bir cephe almaya cür’et gösterilebilir. (Ve kâfirler için) Bu gibi âyetleri inkâr edenlere mahsus (pek hakaretli bir azap vardır.) dünyadaki inkârcı ve kibirlice hareketlerinin öyle zillete düşürücü cezasına âhirette uğrayacaklardır.

Mücadele 58:6

Evet.. (O gün de) Öyle bir azaba uğrayacaklardır ki, (Allah onları cümleten diriltecektir) bütün ölmüş insanları yeniden hayata erdirecektir, (artık onlara) Dünyadalarken (neler yapmış olduklarını haber verecektir.) inkârcıların dünyadaki, kötü amellerini teşhîr ederek kendilerini mahcubiyetler içinde bırakacaklardır. (Allah onu) O kulların yapmış oldukları her şeyi (bir bir saymıştır.) zaptetmiş, kuşatmıştır. O yapılmış olan şeylerden her birinin zamanı, mekânı, mahiyeti meydana geliş tarzı zapt edilmiş bulunmaktadır. (Onlar ise) O amelleri yapmış olanlar ise (onu) o amellerini (unutmuşlardır) o kıyamet âleminde onlardan haberdar olarak mahcubiyetler içinde kalacaklardır. (Ve Allah herşey üzerine şâhittir.) Bütün mahlûkatının hâl ve tavırları Allah katında bilinmektedir. O hikmet sâhibi yaratıcının ilminin dairesinden hiçbir şey gaîp, unutulmuş olamaz. Buna inanmışızdır.

Mücadele 58:7

Bu mübârek âyetler: Yüce Allah’ın bütün kâinatta olanları bildiğini ve bütün cemiyetlerin hâllerinden ve sırlarından haberdar bulunduğunu ve herkese dünyada neler yapmış olduklarını, âhirette haber vereceğini ihtar ediyor. Bir takım dedikodulardan men edilmiş olan kimselerin bilâhare nasıl boş yere Resûl-i Ekrem’in aleyhinde lâkırdılarda bulunduklarını ve kadri yüce Peygambere nasıl gayr-i meşrû bir tarzda selâm verdiklerini ve nasıl alay edercesine bir lâkırdıda bulunduklarını ve müthiş bir gazaba uğrayacaklarını şöylece haber vermektedir. (Görmedin mi ki:) Yâni: Görmüş gibi kesin bir bilgi ile bilmedin mi ki, (şüphe yok Allah) Teâlâ Hazretleri, (Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa) o âlemlerdeki külliyat ve cüz’iyata, muhtelif mahlûkata ait neler var ise hepsini (bilir) hiçbiri Cenab-ı Hak’kın bilmesinden hariç bulunamaz. Hattâ (üç kişi arasında bir gizlice konuşma olmaz ki, illâ O) Yüce Allah, onların (döndüncüleridir) onların o konuşmalarını, mastarlarını tamamen bilir. Hâşâ mekândan uzak olan o Yüce Yaratıcı, sanki onların yanlarında bulunup hâllerini müşahede eden bir dördüncü zât gibi onların ahvâlini tamamen bilicidir. (ve beş kişi arasında) Öyle gizli bir görüşüp konuşma (olmaz ki, illâ O) Yüce Yaratıcı onların (Altıncılardır.) onların bütün fısıltılarını, arzularını tamamen bilir (O) hattâ (bundan daha az ve daha çok kimse arasında) öyle bir konuşma, görüşme olmaz ki: (illâ O) Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri (her nerede olsalar onlar ile beraberdir) aralarında cereyan eden konuşmaları ve onların maksatlarını tamamen görür, bilir, hiçbir zerre onun ilminin çerçevesi dışında kalmaz. (Sonra onlara ne yapmış olduklarını kıyamet gününde haber verir) Onların, hâllerini, amellerini teşhîr eder, azaba, sevaba lâyık olduklarını kendilerine anlatır, (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri (herşeyi tam mânâsıyla bilendir) onun ezelî ilminden hiçbir şey dışarıda kalmaz. Artık insanlar, bu hakikati düşünerek ona göre dünyadaki hareketlerini güzelce tanzîm etmelidirler. Aksi takdirde kendilerini cehennem azabından kurtaramazlar.

Mücadele 58:8

(Bakmaz mısınız o kimselere ki:) O bir takım insanların kötü hareketlerini göz ile görmüş gibi bilmez misin ki, onlar (gizlice konuşmadan men edilmişlerdir.) müslümanlara karşı düşmanlığı, isyânı gösterir gizlice konuşmalardan, müşaverelerden men edilmişlerdir, (sonra) Onlar ise (men edilmiş oldukları şeye dönüverirler) o yasağa rağmen yine gizlice konuşmalarına, kötü düşüncelerine devamda bulunurlar, (ve günah ile ve düşmanlık ile ve Peygambere isyân ile fısıldaşırlar) Böyle büyük bir mesûliyeti gerektiren gizlice dedikodularına, kötü maksatlarına devamdan geri durmazlar. (Ve) Ey mahlûkatın en şereflisi! Onlar daha büyük bir ahlâki rezâlette bulunmak üzere (sana geldikleri zamanda seni Allah’ın selâmladığı birşey ile selâmladılar) yâni: Hak Teâlâ Hazretleri “Veselâmün Alel’mürselîn” buyurduğu hâlde o inkârcılar: Esselâmü Aleyk” yerine “Essamü Aleyk” = yâni: Ölüm senin üzerine olsun demek alçaklığında bulunurlar. Bunlar bir takım Yahudilerden ibaret bulunmuşlardı. (Ve) O kâfirler (kendi içlerinden) mahremce bir şekilde bir alay etmek maksadı ile (derler ki: Allah bizi söylediğimiz şey ile azaplandırmalı değil mi?) Ne için bizi cezalandırmıyor, demek ki, o bir Peygamber değildir. Eğer Peygamber olsa idi biz bu lâkırdılarımızdan dolayı hemen muazzep olurduk. Hak Teâlâ Hazretleri de onlara daha sonra cezalandırılacaklarını ihtar için buyuruyor ki: (Onlara cehennem kâfidir) onlardan intikam almak için onları lâyık oldukları azaplara kavuşturmak için onları lâyık oldukları azaplara kavuşturmak için o ateş mahalli fazlasıyla yeter, o kâfirler (ona) o cehenneme (yaslanacaklardır) oraya girerek devamlı olarak azap çekeceklerdir. (Artık) Onlar için cehennem (ne fenâ bir dönüş yeri.) onların sonunda dönüp gidecekleri yer, o müthiş cehennemden başka değildir. İşte dinsizliğin, bir Yüce Peygambere karşı edepsizce harekette bulunmanın müebbet cezası budur. “Bu âyet-i kerîme” bir takım Yahudiler ve diğer kâfirler ve münâfıklar hakkında nâzîl olmuştur. Onlar, müslümanların aleyhinde gizlice konuşuyorlar, onlara bir hakaret gözüyle bakıyorlar ve o zatların üzülme ve mahzun olmalarına sebebiyet veriyorlardı. Hattâ Yâhudilerden bazıları Hz. Peygamberin huzuruna varmışlar, selâm veriyor gibi görünerek: ( ) demişlerdi. Bunun mânâsı ise “ölüm sana gelsin” demektir. Resûl-i Ekrem de onların bu maksatlarını hemen anlamış karşılığında “ve Aleykümüssam” diye buyurmuştu. O Yahudilerin bu sözlerini işiten Hz. Âişe-i Sıddıka annemiz, üzülmüş, “Essalamü Aleyküm vela’netül’lahi ve gazebih-i aleyküm” demişti. Resûl-i Ekrem ise “Ya Âişe!. İyi davranmaya devam et, sertlik ve şiddet gösterme” diye emredince: Hz. Âişe: Yâresûlâllah!. Ne dediklerini duymadın mı?. Demiş, Peygamber efendimiz de onlara ne dediğimi, nasıl karşılık verdiğimi sen işitmedin mi? Ben de “ölüm sizin üzerinize olsun” dedim, benim duam, kabul olunur, onların ki benim hakkımda kabul olunmaz” diye buyurmuştur.

Mücadele 58:9

Bu mübârek âyetler de ehl-i îmanı Allah-ü Teâlâ’dan korkarak meşrû bir şekilde konuşmada, tartışmada bulunmaya dâvet ediyor. Müslümanların aleyhindeki konuşmaların, toplanmaların birer şeytani vesvese neticesi olduğunu ihtar ve Cenab-ı Hak’kın takdiri bulunmadıkça kimsenin kimseye zarar veremeyeceğini beyan ve mü’minlerin Hak’ka tevekkül etmelerini emr buyuruyor. Mü’minlerin toplantı yerlerinde birbirlerine yer göstermelerini ve dağılmaları emredildiği zaman hemen dağılmalarını tavsiyede bulunuyor. Ve ehl-i îmanın ve din âlimlerinin yüksek mertebelere nâil olacaklarını müjdelemekte ve Hak Teâlâ’nın her şeyden haberdar olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar) Ey hakikî müslümanlar!. (Muhaverede bulunduğunuz zaman) birbirinizle gizlice konuştuğunuz, yekdiğerinize karşı içinizde olanları meydana koyduğunuz vakit (günah ile, düşmanlık ile ve Peygambere isyan ile muhaverede) konuşmada (bulunmayın) böyle bir görüşüp konuşma, İslâm terbiyesine muhaliftir. İslâm toplumu arasındaki dayanışma ve yardımlaşma vazifesine aykırıdır, İslâm birliğini bozmaya sebeptir. Düşmanların istifade etmelerine vesiledir. Binaenaleyh bundan kaçınılması, müslüman cemiyetleri için pek mühim bir vazifedir, hepsinin men’faati icabıdır, (ve) Ey müminler!.Siz (hayr ile ve takva ile konuşmada bulunun) bütün konuşmanız, hasbıhâlde bulunmanız, İslâm fertlerinin ve cemiyetlerinin hayrına, fâidesine yönelik olmalıdır. Allah korkusuna dayalı olup Yüce Peygamberin emrlerine muhalefetten ve diğer gayr-i meş’rû şeyleri konuşmadan ve yaptırmaya çalışmadan uzak bulunmalıdır, (ve kendisine haşr olunacak olduğunuz Allah’tan korkunuz) Düşününüz ki, öldükten sonra kıyamet olunca mahşere sevk edilecek, bir muhasebeye tâbi olmak üzere Cenab-ı Hak’kın manevî huzuruna da toplatılacaksınızdır. İşte o günü düşününüz de gayr-i meşrû, gayr-i insanî hareketlere cür’et etmeyiniz. İşte bir insanlık topluluğunun dayanışma içinde, erdemlice bir şekilde yaşayabilmesi için Kur’an-ı Kerîm’in bu tavsiyesini tamamen kabul edip ona göre hareketlerini tanzim etmeleri lâzımdır. Yoksa birbiri aleyhinde bulunup duran cemiyetlerin fertleri, her bakımdan nûranî, mutlu bir geleceğe nâil olamazlar. “Tenaci” gizli şeyi söylemek, birbirine sırlarını açıklamak demektir.

Mücadele 58:10

(Şüphe yok ki, gizli konuşmalar) Toplanmalar, birbirlerine karşı zararlı olan kalplerindeki sırlarını ortaya dökmeleri (şeytandandır) onun bir vesvesesi eseridir. O gibi zararlı şeyleri, güzel ve fâideli göstermeğe çalışan, şeytandır ve şeytan tabiatlı kimselerdir, (îman etmiş olanlar, mahzun olsunlar için) Şeytan öyle zararlı hareketlere bir takım sersem kimseleri sevk eder ve bir kısım mü’minleri musîbetlere, felâketlere mâruz kalmak gibi bir vehme düşürmek ister. (halbuki onlara) O mü’minlere şeytan (bir şey ile mezarret verecek değildir) öyle zararlı vesveseler ile, bir takım korkunç hâilelerin vücuda geleceğini, kalplere düşürmesi ile kimseye zarar vermeğe kaadir olamaz (Allah’ın izni ile olan müstesna) Cenab-ı Hak’kın hikmet gereği dilemiş, vücuda gelmesini takdîr buyurmuş olduğu hâdiseler ise vücuda gelir, bunlar bir ilâhî takdîre bağlıdırlar, yoksa şeytanın arzusu ile, tehdît etmesi ile vücuda gelecek şeyler değildirler, (ve artık mü’minler, Allâh-ü Teâlâ’ya tevekkülde bulunsunlar) öyle şeytanî vesveselere kapılarak üzüntü ve kedere düşmesinler, işlerini Cenab-ı Hak’ka bırakarak muvafaakiyeti o Yüce Yaratıcı’dan beklesinler, O’na ilticâ ederek şeytanın ve emsâlinin aldatmalarına, zararlı tavsiyelerine kıymet vermesinler, hangi bir fânî menfaat ümidi ile mukaddes dinlerinin hükümlerine muhalefete cür’et göstermesinler, ne mühim bir ilâhî uyarı! “Necva” iki kişi arasındaki sır, gizli konuşma, fısıltı demektir.

Mücadele 58:11

(Ey mü’minler!. size meclislerinizde genişlik gösteriniz) Yanınıza gelecek kimselere yer veriniz, vüs’at gösteriniz, onları da meclisinize kabul ediniz (denildiği zaman hemen genişleyiveriniz) o gelenleri de yanınıza kabul ediniz. İçtimaî terbiye bunu icabeder. Siz bu gibi ahlâkî vazifelere riâyet edince (Allâh-ü Teâlâ da sizin için genişlik verir) sizi her hususta genişliğe, kolaylığa nâil buyurur. (Ve size kalkın) gelen kimselere yer verin veya namaz gibi, cihad gibi bir hayırlı işi yapmaya koşun (denildiği vakit te hemen kalkın) o hususta ki emre uyunuz. (Allah sizden îman etmiş olanları yükseltir.) İslâm dininin bütün emirlerini, yasaklarını sevabın kendisi görerek onlara riâyet edenlerin kadrini yüceltir, onları güzel methüsenâya, âhirette de cennetlere nâil kılar, (ve kendilerine ilim verilmiş olanları ise dereceler ile) daha fazla sevaplara, lütuflara, ilâhî rızâya mazhariyet ile yükseltir, nice saadetlere nâil buyurur. (Ve Allah yapar olduğunuz şeylerden haberdardır) Artık güzel amellerde bulunanlar, elbette ki, ilâhî nîmetlere nâil olacaklardır. Aksine hareket edenler de lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Binaenaleyh bu ilâhî kelâm, hem müjdeyi, hem de tehdidi içermektedir. “Bu âyet-i kerîmenin nüzul sebebi hakkında şöyle bir rivâyet vardır: Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhi Vesellem bir gün Suffe’de bulunuyordu, o yerde bir darlık vardı, Ashab-ı Kirâm ile dolmuştu, Bedir’de savaşanlardan bâzı zâtlar, o meclise gelmişler, oturacak yer bulamadıkları için ayakta kalmışlardı. Peygamber Efendimiz ise Ensar ve Muhacirini kiramdan olup da Bedr gazvesinde bulunmuş olan mücahitlere ikramda bulunurdu, o mecliste bulunup da Ehl-i Bedr’den olmayan bâzı ashaba: Kalkınız da şu zatlara yer veriniz diye emretmişti, onlar da kalkmışlar, fakat Resûl-i Ekrem’e yakın bulunmak şerefinden mahrûm kalacakları endişesi ile o kalkmaları kendilerine ağır gelmişti. Münâfıklar ise bunu bir vesîle edinerek mırıldanmaya başlamışlar, vakti ile meclise gelen kimseleri mevkîlerinden kaldırdı da sonradan gelenleri tercîh etti demişler, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. Bununla beraber hükmü bütün meclisler için geçerlidir. “Fesh” geniş, vâsi demektir, “Tefessuh” de genişlik göstermektedir. “Neşez” de kalkmak yerden yükselmek, ayak üzere durmak mânâsınadır.

Mücadele 58:12

Bu mübârek âyetler de mü’minlerin Hz. Peygamber huzuruna girip gizlice konuşmada, mâruzatta bulunmalarından evvel fakirlere bir miktar sadaka vermelerini emrediyor, bunun bir hayra, bir yüceliğe hizmet ettiğini bildiriyor. Bununla beraber sadaka verecek bir şey bulamayanların Allah’ın mağfiretine nâil olacaklarını haber veriyor. Böyle bir sadakayı ağır görüp de vermeyenlerin de ilâhî affa uğrayacaklarını, artık namazlarını kılıp zekâtlarını vermekle ve Cenab-ı Hak ile Resûlüne itaat etmekle mükellef olduklarını beyan ve neler yapar olduklarından o Haalık-ı Azîm’in haberdar bulunduğunu ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar.) Ey İslâm şerefine sâhip bulunanlar (Peygambere gizlice mâruzatta bulunmak istediğiniz zaman) o Yüce Resûl’ün huzuruna girip bâzı hususlarınıza ait konuşmak istediğiniz vakit, bu (mâruzatınızdan evvel) fakirlere (bir sadaka takdim ediniz) böyle bir miktar yardımda bulununuz (bu) sadaka vermeniz (sizin için hayırlıdır ve ziyade temizliktir.) Çünkü böyle bir sadaka verilmesi, evvelâ Resûlullâh’a karşı bir hürmete, fazla bir bağlılığa, onunla konuşmanın büyük bir şeref olduğunu takdire delâlet eder. İkincisi: Bu vesîle ile bâzı fakirlere yardım edilmiş, insanîyet nâmına iyilikte bulunulmuş olur. Üçüncüsü: Bu sebeple samimî mü’minler ile münâfıklar anlaşılmış, dünya varlığına düşkün olanlar ile âhireti, Allah katında mükâfatları arzu edenler ayrılmış bulunuyorlar, (fakat) sadaka verecek bir şey (bulamaz iseniz, artık şüphe yok ki: gafûrdur, rahimdir.) sadaka veremeyeceğinizden dolayı sizi cezalandırmaz. Bu mübârek söz, bu sadakanın vâcip olduğuna delâlet ediyor. Çünkü vâcip olmasa idi, sadaka vermekten âciz olanların mağfirete nâil olacaklarını beyan etmek uygun olmazdı. Zira vâcip olmayan bir şeyi yerine getirmemek cezayı gerektirmez ki, onun hakkında mağfiret, mevzuubahis olsun, bununla beraber bu sadakanın mendûb olduğuna kaail olanlar da vardır. İbn-i Abbas Radiyallâhü Anh’tan rivâyet edilmiştir ki: Müslümanlar, bir çok şeyleri sormak için Hz. Peygamberin huzuruna koşuyorlardı. Bu hâl, Resûl-i Ekrem’e ağır gelmeğe başlamıştı. Cenab-ı Hak ta Peygamberinin yükünü hafifletmek için bu âyeti inzâl buyurdu. Bunun üzerine birçok kimseler, öyle müracaatlardan geri durdular. Hattâ deniliyor ki: Bu sadaka hakkındaki teklif, on gün devam etti, bu müddet içinde yalnız İmam-i Ali Hazretleri bir dinar sadaka verdi, sonra bu teklif şu on üçüncü âyet-i kerîme ile nesh edilmiştir.

Mücadele 58:13

Ey Resûl-i Ekrem’e çokça müracaatlarda bulunanlar!. (Ya mâruzatta bulunmadan önce sadaka takdim etmenizden korktunuz mu?) O yüzden fakir düşeceğinizi mi zannettiğiniz. O sebeple mallarınızın zâyi olacağına dair şeytan size vesveselerde mi bulundu? (Madem ki, yapmadınız) Emrolunduğunuz sadakayı vermek istemediniz, o size meşakkatli görünmüş oldu, artık Yüce Mâbud yükünüzü hafifleştirdi, (ve Allah da sizi affetti.) bu sadaka vazîfesini sizden kaldırdı, bu hususta ki teklif, hakkınızda bir lütuf olarak nesh edildi (artık namazı kılın) bu vesîle ile de Cenab-ı Hak’kın afvına karşı şükrân vazifesin îfa etmiş olun ve bu namaz sâyesinde ruhlarınızı yüceltmeye, kalplerinizi aydınlatmaya, hidâyet yolunu takibe muvaffak olunuz. (Ve zekâtı verin) O sizin için içerinizi cimrilikten tasfiyeye, mallarınızı artırmaya ve din kardeşlerinize yardıma bir vesîle bulunmuş olur. (Ve Allah’a ve Peygamberine itaat eyleyin) Onların diğer bütün emrlerine, yasaklarına riâyetten aslâ ayrılmayınız. Sizin selâmet ve saadetiniz o sâyede temîn edilmiş bulunur. (Ve Allah, yapar olduğunuz şeylerden haberdardır.) Sizin bütün amellerinizi, niyetlerinizi, kalpinizdeki sırlarınızı tamamen bilmektedir, sizleri meşrû, makbul amellerinizden dolayı mükâfatlara nâil edecektir. Yasaklanmış, zararlı hareketlerinizden dolayı da cezalara çarptıracaktır. Artık bu hakikati güzelce düşününüz.

Mücadele 58:14

Bu mübârek âyetler de ilâhî gazaba uğramış kimseleri dost tutan ve hadd-i zâtında ne mü’minlerden ve nede o kimselerden olmayan münâfıkların yalan yere yemîn edip kendilerini müslüman göstermek istediklerini bildiriyor. O münâfıklar için pek şiddetli bir azabın hazırlanmış olduğunu haber veriyor. O münâfıkların yalan yere yemîn ederek insanları ilâhî dinden çevirmeğe çalıştıklarını ve bu yüzden kendilerini rüsvay edecek bir azaba namzet bulunduklarını ihtar ediyor. Artık o gibi dinsizleri ilâhî azaptan hiçbir şeyin kurtaramayacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (Görmedin mi?) Haber ver, ne kadar şaşılacak bir hâl!. (O kimseleri ki,) O münâfık şahısları ki, (üzerlerine Allah’ın gazap etmiş olduğu bir kavmi) yâni Yahudileri (dost edindiler) onlara karşı hayır diler göründüler, müminlerin sırlarını onlara naklederler. Maamafih (O kimseler) o münâfıklar, haddizatında (ne sizdendirler) ne müslümandırlar. (Ve ne de onlardandırlar) Ne de Yahudilerdendirler. Onlar görünüşte, lisânen müslüman görünürler, korkularından da hak bir din üzere olduklarına kalben inanmazlar, sırf dünyevî bir maksada binaen onlardan görünmek isterler. İşte bu, bir münâfıklık gereğidir, (ve) O münâfıklar (bilir oldukları hâlde) inançlarına uygun olmadığını ve yalan yere yemîn ettiklerini bile bile (yemîn ederler) Vallâhi biz müslümanız derler, Allâh-ü Teâlâ’nın birliğine ve Resûl-ü Ekrem’in peygamberliğine şahadette bulunurlar.

Mücadele 58:15

Artık (Allah) Teâlâ Hazretleri (o kimseler için) öyle yalancı, münâfık şahıslara mahsus (bir şiddetli azap hazırlamıştır) onlar böyle bir azabı hak etmişlerdir (şüphe yok ki, onlar ne fenâ işler yapıyorlar) Müslümanların aleyhine çalışıyorlar, İslâm düşmanlarına karşı cemîle göstererek müslümanların sırlarını onlara haber veriyorlar.

Mücadele 58:16

Evet.. O münâfıklar (Yemînlerini bir kalkan edindiler de) kendilerini o sâyede ehl-i îman gibi gösterdiler, o şekilde mü’minlerin aralarına sokuldular, bir çok yanlış telkinleri ile insanları (Allah yolundan çevirdiler) bir takım kimselerin İslâmiyet’i kabullerine mâni oldular, İslâmiyet hakkında yanlış malûmat vererek bir nice gâfil kimseleri İslâm şerefinden mahrûm bıraktılar. (Artık onlar için) O münâfıklara ait (bir rüsvay edici azap vardır) âhirette müthiş bir cezaya çarpılacaklardır. Kendilerinin münâfıkları teşhîr edilmiş, yalan yere yemînleri yüzünden dehşetli bir ihanete uğramış olacaklardır.

Mücadele 58:17

(Onları) Öyle münâfık kimseleri dünyada da, kıyamet gününde de (ne malları ve ne de evlâtları hiç bir şey ile Allah’tan kurtaramaz) müstağni kılamaz, onların imdadına hiç biri koşamayacaktır, (onlar, ateş ashâbıdırlar) Cehennemden yanıp yakılacaklardır (onlar, o ateşte ebediyen kalıcılardır.) Onlar, o cehennemden aslâ çıkamayacaklardır. İşte küfür münâfıklığın ebedî cezası!.

Mücadele 58:18

Bu mübârek âyetler de âhirette mahşere toptan sevkedilecek kâfirlerin yalan yere yemîn ederek kâfir olmadıklarını iddia edeceklerini ve bu iddialarının kendilerine bir fâide vereceği zannında bulunacaklarını bildiriyor. Halbuki, onların şeytana mağlûp olmuş, Allah’ı anmayı unutup şeytanın cemaati hükmünde bulunmuş kimseler olduklarını teşhîr ediyor. Allah-ü Teâlâ’ya ve Peygamberine karşı düşmanlıkta, muhalefette bulunanların en zelîl kimseler olduklarını ihtar eyliyor. Bînihaye kuvvet ve izzetle vasıflanmış olan Allah-ü Teâlâ ile Peygamberlerinin O kâfirlerce galip olacaklarını şöylece mü’minlere müjdelemektedir: Ey Yüce Resûl!. O kâfirlere ihtar et, onlar için öyle şiddetli bir azap vardır (o günki, Allah) Teâlâ Hazretleri (onları topyekün kabirlerinden kaldırıp mahşere sevkedecektir) hepsi de hesap verdikten sonra cehenneme atılacaklardır. (Artık) O kâfirler, dünyada ehl-i îman olduklarına dair (size yemîn ettikleri gibi ona da) o Yüce Mâbuda da (yemîn edeceklerdir.) Allah’a andolsun ki, biz müşriklerden, kâfirlerden olmadık diyeceklerdir, (ve sanacaklardır ki: Muhakkak kendileri bir şey üzerindedirler) Bu yemînlerinin kendilerine bir fâide vereceği kanaatinde bulunacaklardır. Ne uzak, ne kadar aldanıyorlar!. (Haberiniz olsun ki, onlar şüphe yok onlar) o dinsizler (yalancılardır.) yalan yere yemîn edeceklerdir. Özellikle Yüce Yaratıcıya karşı öyle yalan yere yemîn etmek rezâletinde bulunacaklardır. Onlar kendilerinin bütün hâllerini o bilen Yaratıcı’nın bildiğini düşünemeyeceklerdir.

Mücadele 58:19

(Onların üzerlerine şeytan galebe etmiş de) Vesveseleri ile onları sapıttırarak öyle küfür ve şirke düşürmüş de (onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur) O Yüce Mâbudu anmaktan, O’nun dinî hükümlerine uymaktan onları gâfil bulundurmuştur. (Onlar) Öyle küfür ve isyâna dalmış kimseler (Şeytanın askerleridir.) Şeytana tâbi, onun tâifesinden sayılmaktadır. (Haberiniz olsun ki, şüphe yok şeytanın askerleri) evet.. (onlar) O şeytana uyanlar (hüsrana uğramış olanlardır.) en büyük zarar ve ziyana helâke mâruz kalan onlardır. Çünkü onlar, o dinsizlikleri yüzünden ebedî azabı hak etmişlerdir, uhrevî selâmet ve saadetten ebedî olarak mahrûm kalmışlardır.

Mücadele 58:20

(Muhakkak o kimseler ki, Allah’a ve Resûlü’ne muhalefette bulunurlar) Allah’ın hududuna riâyetten ayrılırlar, üzerlerine düşen dinî vazifeleri yapmaktan kaçınırlar (işte onlar zelîl olanların arasındadırlar) onlar da zillete, mağlûbiyete uğrayacak kimseler cümlesinden bulunmaktadırlar, onlar dünyada mağlûbiyete, esarete, mahrûmiyete uğrarlar, âhirette de şeytanlar ile beraber pek elemli azaplara tutulurlar.

Mücadele 58:21

(Allah yazdı ki:) Yâni takdîr etti ve levh-i mahfuzda yazdı ki: (Elbette ben galip geleceğim. Ben) ve (Peygamberlerim de) galip geleceklerdir. Evet.. Sonunda galibiyet ve zafer Allah’ın dini tarafında tecellî edecektir. İlâhî dini kılıç ile olduğu gibi delil ile, aklî deliller ile de bâtıl dinlere galebesini gösterecektir. Nitekim de göstermiştir. (Şüphe yok ki: Allah güçlüdür) Peygamberlerine yardım etmek için sonsuz bir kuvvete sâhiptir. Ve o Yüce Yaratıcı (Azîzdir) her istediği şeyi vücuda getirmeğe kaadirdir. İlâhlık şanında hiçbir mağlûbiyet düşünülemez. Buna inanmışızdır. “Mukatilden şöyle rivâyet edilmektedir: Mü’minler, Allâh-ü Teâlâ bize Mekke’nin, Tâif’in, Hayber’in ve etrafındaki yerlerin fethini nâsip buyurursa ümit ederiz ki, Allâh-ü Teâlâ bizi Faris ve Rûm üzerine de galip kılar. Münâfıklardan Abdullah İbn-i Selûl de demiş ki: Siz Rûm ile Fars’ı öyle galip olduğunuz bâzı karyeler gibi mi sanıyorsunuz? Vallahî onlar sizin zannettiğinizden daha fazla sayıya ve şiddetli kuvvete sâhiptirler, Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuş, Hak Teâlâ’nın ve Peygamberi’nin her şeye galip olabileceklerini bildirmiştir. Nitekim ( ) Bizim ordumuz şüphesiz galip gelecektir. (Saffat/173) âyet-i kerîmesi de bunu söylemektedir.

Mücadele 58:22

Bu mübârek âyetler de hakikî mü’minlerin vasıflarını, başarılarını bildiriyor. Onların Allah’ü Teâlâ’ya ve O’nun Peygamberine muhalefet edenlere isterse: Kendilerinin yakınları bulunsunlar muhabbette bulunmayacaklarını, bu durumun beğenildiğini haber veriyor. O seçkin mü’minlerin kalplerinde îman tesbit edilmiş ve Allah tarafından bir ruh ile desteklenmiş olduklarını beyan buyuruyor. Onların âhirette ne kadar güzel cennetlere nâil olacaklarını müjdeliyor, o muhterem zâtların Allah’ın rızasını kazanmış ve kurtuluşa ermiş bir ilâhî fırka olduklarını ilân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. Veya onun ümmetinden bulunan hangi muhterem bir müslüman!. (Allah’a ve âhiret gününe îman eden hiçbir kavmi) Bir müslüman zümresini (bulamazsın ki, Allah’a ve Resûlü’ne muhâlefet eden kimseleri sevsinler.) o muhaliflere muhabbette bulunsunlar, çünkü öyle bir muhabbet, o muhalefete râzı olmayı gerektirir. Böyle bir rızâ ise ebedî hüsrana sebep, azaba da vesîle bulunur, (isterse) O sevecekleri kimseler, kendilerinin (babaları veya oğulları veya kardeşleri veya kabîleleri olsunlar) zira Cenab-ı Hak’ka ve O’nun Peygamberine muhalefet eden, düşmanlıkta bulunan bir şahıs, bütün insanlık hakkında bir cani hükmündedir. Öyle bir caniye muhabbet ise umuma karşı bir hakaret, bir vicdansızlık mahiyetinde bulunmuş olur. Bununla beraber insan için en büyük gâye, İlâhî rızâyı kazanıp selâmet ve saadeti temin etmektir. Öyle dinsizlere, Hak’ka muhalefet edenlere gösterilecek bir muhabbet ve bağlılık ise bu gâyeyi mahveder, insanı ebedî hüsrana bırakır. İslâm tarihi gösteriyor ki: Ashab-ı Kirâm’dan bir nicesi özellikle Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Hamza gibi zâtlar Bedir Savaşı’nda ve diğerlerinde dinsiz olan yakınlarına karşı cephe almış, onları tepelemişlerdir. Hattâ rivâyet olunuyor ki: Bu âyet-i Kerîme Ebû Bekr Radiyallâhü Anh hakkında nâzil olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, bir gün Resûl-i Ekrem Efendimize sövmüş, Hz. Ebû Bekr de Ebû Kuhafe’yi hemen yakalayarak yumruk vurmuş, onun dişleri dökülmüş, sonra Peygamberimizin huzuruna gelince bu hâdiseyi anlatmış, Peygamber Efendimiz de öyle yaptın mı?. Diye sormuş, diye buyurmuş, Hz. Ebû Bekr de demiş ki: Seni Hak ile Peygamber gönderen Cenab-ı Hak’ka yemîn ederim ki: Eğer bana bir kılıç yakın bulunmuş olsa idi elbette onu öldürürdüm” diye Resûl-i Ekrem’e olan fevkalâde bağlılığını göstermiştir. İşte din muhabbeti, bağlılığı böyle her şeyin üstündedir. (Onlar) O din düşmanlarını sevmeyen mü’minler (o zâtlardır ki,) Allâh-ü Teâlâ (onların kalplerine îman yazmıştır.) Yâni: İmânı vücuda getirmiş, tesbît buyurmuştur, (ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir.) Hak Teâlâ Hazretleri kendi ilâhî katından veya îman cihetinden bir nûr ile, mânevî hayatın medârı olan Yüce bir kuvvet ile veya Kur’an-ı Kerim ile veya bir büyük zafer ile o muhterem mümin kullarını takviye etmiştir. Onları ilim ve irfân nûrları ile aydınlatmıştır. Onlar o sâyede pek mükemmel bir itminan-i kalbe, hak üzere sebâte muvaffak olmuşlardır. (Ve onları altlarından ırmaklar akar cennetlere girdirecektir.) Öyle lâtif, bir çok ağaçlar vesâire ile süslü bostanlara, bağlara nâil buyuracaktır, (oralarda ebedi olarak kalıcılardır.) O nîmetlerin yok olması endişesinden tamamen âzade bulunacaklardır. (Allah onlardan râzı olmuştur) Onlara pek ziyade ihsân buyurmuş olduğu dünyevî ve uhrevî nîmetler, muvaffakiyetler, rahmet eserleri o rızânın gereğidir. O zâtlar da (O’ndan) O Yüce Yaratıcı Hazretlerinden her bakımdan (râzı olmuşlardır.) çünkü onlara verdiği nîmetler, saadetler, ümidlerinin, tasavvurlarının üstünde bulunmuştur, (işte onlar) O Allah rızâsına mazhar zâtlar (Allah’ın fırkasıdır) onun dini uğrunda çalışan, cihadda bulunan seçkin askerlerdir. (İyi biliniz ki, muhakkak Allah fırkasıdır.) evet (onlardır) o pek seçkin askerlerdir. (kurtuluşa ermiş olanlar.) İki âlemde de büyük kazanca, selâmet ve saadete aday olan; o mübârek, değerli zâtlardır. Ne büyük bir ilâhî müjde… Rahmet ve kerem sâhibi olan Yüce Mâbut bizleri de o kurtuluşa eren zümreye katsın âmin.. Peygamberlerin Efendisinin hürmetine duamızı kabul buyursun!.

Haşr 59:1

Bu mübârek âyetler, bütün mahlûkatın mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah’ü Teâlâ’yı kutsayıp tenzihte bulunduğunu bildiriyor. İslâmiyet’i inkâr eden bir takım kitap ehlinin kendileri için ilk ceza olmak üzere yurtlarından kovulduklarına ve onlara hiç bir varlıklarının fayda vermeyeceğine dikkatleri çekiyor. O inkârcıların kalplerine Allah tarafından büyük bir korku düşürülmüş olup kendi evlerini kendi elleri ile ve müslümanların elleri ile tahrip etmiş olduklarını ve onların dünyada böyle bir cezaya uğramamış olsalar bile âhirette cehennem azabına uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa) Bütün mahlûkat (Allah için tesbîhte bulunmaktadır.) O Yüce Yaratıcı’nın kudsiyetini, ortak ve benzerden uzak olduğunu bir lisan-ı hâl ile, bir sözle itiraf edip durmaktadırlar. (Ve O) Kerem sâhibi Mâbud (hakkıyla galiptir) her dilediğini var etmeğe kaadirdir. Ve (hikmet sâhibidir.) bütün ilâhî fiilleri, dinî hükümleri bir nice hikmetlere, maslahatlara dayanmaktadır.

Haşr 59:2

İşte o Yüce Yaratıcının kudret ve galibiyet ve sonsuz hikmet eserlerindendir ki: O Kudret Sâhibi Yaratıcı (O) Yüce zât (dir ki, kitap ehlinden kâfir olanları) yâni: Medine-i Münevvere civarında bulunan Ben-i Nâdir kabîlesini (ilk sürgün için) haklarında ilk defa vuku bulan bir sürgün olmak üzere onları (yurtlarından çıkardı) sürüp uzaklaştırdı, Şam tarafına vesâireye dağılıp gittiler, (onların çıkacaklarını siz) Ey müslümanlar (zannetmez idiniz) onların kuvvetlerine bakarak onların böyle bir çıkışları sizin hatırınıza bile gelmezdi. (Onlar da şüphe yok zannettiler ki, kendilerini Allah’tan koruyacak olan, kal’alarıdır.) Pek sağlam yurtlarıdır, onları hiçbir kimse o sağlam yerlerden çıkarıp sürgün edemez, (fakat Allah) O Yüce Yaratıcının azabı, kahr ve yok etmesi (onlara hiç hesaba almadıkları bir taraftan geldi ve yüreklerine korku düşürdü) karşı koymaya cür’et edecek olmadılar, (öyle ki,) O inkârcılar (evlerini hem kendi elleri ile ve hem de mü’minlerin elleri ile harap eder oldular.) tâ ki, kendilerinden sonra oralarda müslümanlar oturup istifâde etmesinler ve bâzı parçalarını kendileri alıp beraber götürsünler (artık ey akıl sâhipleri!. İbret alınız.) o inkârcıların başlarına gelen o helâk edici felâketleri görürcesine düşünerek onlardan bir nasihat almış olunuz, küfür ve isyanın korkunç âkıbetlere sebep olduğunu anlayınız.

Haşr 59:3

(Ve eğer Allah onların üzerine) O Ben-i Nadîr aleyhine (sürülmeği) Medine-i Münevvere civarından sürgün edilip uzaklaştırılmalarını (yazmamış olsa idi) onu takdîr buyurmasa idi (elbette onlara yine dünyada azap ederdi) daha büyük felâketlere öldürülme ve esarete uğratırdı. Onlar, böyle cezaları hak etmişlerdi. (ve onlar için âhirette ise ateş azabı vardır.) Onlar, o küfürlerinden dolayı cehennemde ebediyyen azap görüp duracaklardır. “Haşr” kelimesi, toplamak, bir yerde biriktirmek, bir cemaati yerlerinden çıkarıp savaş ile veya emsâli ile rahatsız etmek mânâsınadır. “Ba’s” etmek yâni: Göndermek, uykudan uyandırmak, ölüyü diriltmek mânâsında da kullanılmaktadır. Nitekim ölüleri kabirlerinden kaldırıp mahşer denilen bir toplanılacak mevkiye göndermeğe de “haşr-ı emvat” ve “Bas Ba’delmevt” denilmektedir. Bu ikinci âyet-i kerîmedeki ilk haşr’den maksat ise Yahudilerin Medine-i Münevvere civarından kovulup gitmelidir. Onların haklarındaki ikinci haşr de kıyamet gününde vâki olacaktır. Veya Hz. Ömer tarafından onların Hayber’den çıkarılıp Şam tarafına sevk edilmeleridir. “Bu mübârek âyetlerin sebebi nüzulü şöylece beyan buyurulmuştur:” Bu mübârek âyetler: Yahudilerden büyük bir gurup olan Ben-i Nâdir hakkında nâzil olmuştur. Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhivessellem Efendimiz, Medine-i Münevvere’ye hicret buyurunca Ben-i Nâdir ile bir anlaşma yaptı, onlar müslümanların ne lehinde ve ne aleyhinde bulunmayacaklarına dair söz verdiler. Peygamber Efendimiz, Bedr gazvesinde muvaffak olunca onun Tevrat’ta vasıfları yazılmış olan Yüce bir Peygamber olduğuna inandılar. Fakat bilâhare Uhud gazvesinde müslümanların hezimete uğrar gibi olduklarını görünce şüpheye düştüler. Resûl-i Ekrem ile müslümanlara karşı düşmanlıklarını göstermeğe başladılar. Yahudilerden Ke’ab İbn-i Eşref kırk süvari ile Mekke’ye gitmiş, Kureyş müşrikleri ile görüşmüş, Kâbe’nin örtüleri arasında toplanarak müslümanlar aleyhinde bir ittifakta bulunmuşlar, sonra Ke’ab, arkadaşları ile beraber Medine-i Münevvere’ye geri dönmüştü, işte bu sırada Cibrîl’i Emîn Hazretleri gelmiş, Resûl-i Ekrem’e o yapılan ittifakı haber vermişti. Peygamber Efendimiz de Muhammed İbn-i Mesleme’ye emretti, o da geceleyin gidip Ke’ab’ı öldürdü. Sabah olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz Zehre denilen bir köyde ikâmet eden Ben-i Nadîr’in yanlarına bir miktar Ashab-ı kirâmı ile gitti, Medine-i Münevvere civarından çıkıp gidin diye emretti. Onlar ise Ke’ab’ın öldürülmesinden dolayı üzüntü içinde bulunuyorlardı, on gün müsaade istediler, fakat bu müddet içinde savaşta bulunmayı göze aldılar. Münâfıklardan olan Abdullah İbn-i Übey ile arkadaşları ise: “Kal’alarınızdan çıkmayın, savaşta bulunun, biz de sizinle beraberiz, size yardım ederiz” diye Ben-i Nadîr’i aldatmaya çalıştılar. “Şâyet yurdunuzdan çıkarsanız biz de sizinle beraber çıkarız” dediler. Bunun üzerine o Yahudiler, Resûl-i Ekrem’e haber gönderdiler “sen ashâbından otuz kişi ile falan yere çık, bizden de otuz kişi çıksın, görüşünüz, eğer onlar, seni tasdik eder, sana îmanda bulunurlarsa biz de sana hep birlikte îman ederiz” diye haber göndermişlerdi, asıl maksatları ise Hz. Peygamber’e sûikast etmek idi. Ben-i Nâdir’den iyilik sever bir kadın ise ensâr-ı kirâm’dan bulunan müslüman kardeşine haber göndermiş, Ben-i Nâdir’in sûikastte bulunacaklarını bildirmiş, o müslüman zâtta hemen koşarak durumu Resûl-i Ekrem’e bildirmişti. Artık Yüce Peygamber, ertesi günü bir askeri kuvvetle gidip Ben-i Nâdiri yirmibir gece muhafaza altında bulundurmuş, o Yahudilerin kalplerine büyük bir korku düşmüş ve kendilerine münâfıkların yardım edeceklerinden ümitsiz bir hâlde kalmışlardı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem’den barış istemişler, Peygamber Efendimiz de barışa râzı olmamış, ancak, Medine-i Münevvere civarından çıkıp gitsinler diye emretmiş, onlar da buna râzı olmuşlar, artık her üç ev halkı bir deveye silâhtan başka yükleyebilecekleri eşyayı yükleyip götürmek üzere anlaşma yapılmış, onların bir çokları Şam’a, Eriha’ye, Ezria’te gitmişler, iki aile fertleri de Hayber’e ve bir gurup da Hıyre’ye çıkıp gitmiştir. İşte bu hâl onlar için ilk sürgündür.

Haşr 59:4

Bu mübârek âyetler: O bir kısım Yahudilerin yurtlarından ayrılıp perişan bir hâlde etrafa dağılmış olduklarının sebebini bildiriyor. Onların Cenab-ı Hak’ka ve onun Peygamberine muhalefetlerinden dolayı öyle felâketlere uğramış olduklarını gösteriyor. Ve Yüce Yaratıcı’nın Peygamberlerini takviye buyurduğunu ve Hz. Peygamberin o gibi düşmanlarından harp yapmadan elde ettiği ganimet malarının herhangi bir çalışmaya muhtaç olmaksızın yalnız kudret sahibi yaratıcının yardım etmesi ve teşvikiyle meydana geldiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (bunun sebebi ise) O din düşmanlarının öyle dünyevî ve uhrevî azaplara uğramalarını gerektiren şey ise (şüphe yok ki: Onlar, Allah’a ve Peygamberine karşı muhalefete kalkıştılar) İslâm dinini inkâra, Resûl-i Ekrem’i yalanlamaya cür’et ettiler (ve her kim Allah’a karşı muhalefete kalkışırsa). Allah’ın dinine karşı düşmanlık gösterirse (artık şüphe yok ki, Allah’ın azabı pek şiddetlidir.) öyle inkârcılar, o küfürleri sebebi ile böyle şiddetli azaplara er geç mâruz kalacaklardır.

Haşr 59:5

Evet.. Bütün kâinatta Cenab-ı Hak’kın hüküm ve takdiri cereyan etmektedir. Büyük, küçük her şey, Allah’ın takdirine tâbidir, bir hikmete dayanmaktadır. Binaenaleyh o sürgüne gönderilen kâfirlerden her hangi birine ait olan (Herhangi bir hurma ağacından) her neyi (kesdiniz ise) onun devamına nihâyet verdiniz ise (veya onu kendi kökleri üzerinde dikili bıraktınız ise) ona taarruz etmeyip hâli üzerine koydunuz ise (hemen Allah’ın izni ilerdir.) Resûl-i Ekrem’ine bildirmiş olduğu emr-i ilâhîye dayanmaktadır. (Ve yoldan çıkanları) Zelîl (perişan etmesi içindir.) Böyle bir muamele, mü’minlere karşı ilâhî yardımın tecellîsini gösterir. Dinsizlerin rezil olmalarına ve hüsrana uğramalarına vesîle olur. İşte Medine-i Münevvere civarından uzaklaştırılan inkârcıların malları hakkında yapılan böyle bir muamelede İslâmiyet’in kuvvet ve üstünlüğünü göstermek, düşmanlarının da zillet ve meskenete düştüklerini ilân etmek gibi faydalara dayanmaktadır. Rivâyet olunuyor ki: O kâfirlerin hurma ağaçlarının kesilip yakılmalarına emr olunduğu zaman bâzı kimseler demişler ki: Yâ Muhammed!. -Aleyhisselâm- Sen bizi yerde bozgunculuktan yasaklar olmuşsundur, şimdi bu ağaçları kesip yakmaktâ ki maksat nedir? Ve müslümanların kalplerine gelmişti ki: Resûl-i Ekrem’den sual edelim, bu ağaçları kesmekten dolayı bizim için bir mükâfat var mıdır? Bunu terk ettiğimizden dolayı günahkâr olur muyuz? Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olarak bununla din düşmanlarının zelilliğe, hüsrana uğratılmış olacakları bildirilmiş, bu muamelenin hikmetine işaret buyurulmuştur.

Haşr 59:6

(Ve Allah’ın Peygamberine onlardan) O Benî Nâdir kabilesinden (harpsız bir ganimet malı olarak ne verdiğine gelince) bunun hükmü de, hikmeti de nazara alınmalıdır, (siz onun üzerine ne aftan ve ne de deve’den bir şey koşturmadınız) O malı elde etmek için bir savaşa atılmadınız. O mal, bir harp neticesinde, kâfirlerden alınan ganimet malı gibi değildir, onun için müslümanlar fiilen çalışmış değildirler. Binaenaleyh o mal, askerler arasında taksimi icabeden ganimet malları hükmünde bulunmamaktadır, (fakat Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere musallat kılar) Allah’ın sünneti böyledir. Peygamberlerini dinsizlere musallat eder, o dinsizlerin kalplerine korku düşürür, o Peygamberlere harpsiz teslimiyette bulunurlar, işte Hazreti Peygamber de böyle bir muvaffakiyete nâil olmuştur. (ve Allah her şey üzerine hakkıyla kaadirdir.) Din düşmanlarını bâzen bir savaş neticesinde, bâzen de bir savaşa lüzum görülmeksizin mağlûp ve kahreder, nitekim pek kuvvetli görülen Benî Nâdir’i de böyle bir kahra uğratmıştır. Rivâyete göre Ashab-ı kirâm, böyle bir ganimet olarak Benî Nâdir’den alınan malların aralarında taksim edilmesini, Resûl-i Ekrem’den istemişlerdi, nasıl ki, Bedr Gazvesinde alınan mallar öyle taksim edilmişti. Cenab-ı Hak ise harp yapmadan elde edilen mallar ile bir harp neticesi olarak elde edilen mallar arasındaki farkı beyan buyurmuştur. Birinci kısım malların sarfı, Resûl-i Ekrem’in irâdesine verilmiştir. Bu malların elde edilmesi hususunda müslümanların mesaisi bulunmadığından bunların kendi aralarında taksimi, herhâlde icabetmez. “Feyi” lügatte gölge, geri dönmek, güneş ışıklarının dik gelme vaktinden sonraki gölge demektir. Şer’an Feyi, kâfirlerden bir savaş ve üzerlerine bir hücum neticesi olmasızın alınan mallardan ibarettir.

Haşr 59:7

Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in kâfirlerden harp yapmadan elde edeceği malların kimlere sarfedileceğini tâyin ediyor ve o Yüce Peygamberin verdiğine müslümanların râzı olmalarını emreyliyor. Ve o malların sırf Allah rızası için yurtlarını terk etmiş, İslâmiyet’e hizmette bulunmuş olan muhacirlere sarfedileceğini, ve diğer mü’minlerin ihtiyaçları olsa dahi o muhacirleri kendi nefislerine tercih eder bulunduklarını takdir etmek için beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah-ü Teâlâ, Peygamberine) Peygamberlerin sonuncusuna (ganimet olarak ne verdiyse) savaş yapmadan ganimet malı olmak üzere ne ihsan ettiyse Kureyza ve Beni Nadir gibi İslâm düşmanlarının mallarından neleri nasip buyurdu ise o mallar, bir görüşe göre altı kısma ayrılır. Bir kısmı (Allah içindir) onun takdîri ile elde edildiği için kısmen onun rızası uğrunda sarf olunur. Kâbe-i Muazzama’nın imarına vesair mâbetlerin inşaat ve tamiratına harcanır. Yâhut “Allah için” denilmesi bir saygı nişanesidir. (Ve) O mallar, yalnız beş kısma ayrılır, bir kısmı (Peygamber içindir) bu kısım, Resûl-i Ekrem’in âhirete irtihalinden sonra, müslümanların faydasına, din âlimlerine ve bir görüşe göre İslâm ordusuna ve hudutlarının muhafazasına sarfedilir. (Ve) O malların ikinci kısmı da (yakınlarına) sarfedilir. Yâni: Resûl-i Ekrem’in akrabasından olan Benî Haşim’in ve Benî Muttalib’in mümin olan fertlerine dağıtılır, (ve) Üçüncü kısmı da (Yetimler)e verilir. Yâni: Müslümanlardan fakir bulunan erkek ve dişi yetim çocukların ihtiyaçlarına sarfedilir. (Ve) Dördüncü kısmı da (yoksullara)a yâni: Cidden fakir olan ihtiyaç sahibi müslümanlara sarfedilir. (Ve) Beşinci kısmı da (yolda kalmış kimseler içindir) yâni: Yurdundan ayrılmış, parasız kalmış, yurduna kolaylıkla dönmesi mümkün bulunmamış olan müslüman yolculara sarfedilir. Bu malların böyle sarfedilmesi, hikmet gereğidir. (tâ ki:) Bu mallar (sizden zenginler arasında dolaşır bir servet olmasın) Cahiliye döneminde olduğu gibi zenginlere verilip de onların aralarında bir iftihar ve övünmeye vesîle bulunmasın. Asıl gâye, ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını gidermek, cemiyet fertleri arasında bir güzelce yaşama ve iyi geçinmenin devamını temin etmektir. (Ve) Ey Müslümanlar… (size Peygamber) Mal vesâireden (ne verirse artık onu alınız) o size helâldir, (ve sizi) O Yüce nebi (neden menetti ise hemen ona) men edilen şeye (nihâyet veriniz) Onun yanına bir daha yaklaşmayınız. Çünkü: O Yüce Peygamber, hevadan söylemez, onun her emri, bir hikmet gereğidir, (ve Allah’tan korkunuz) Onun Peygamberinin emirlerine uyun ve yasakladığı şeyleri de terk eyleyin. (Ve şüphe yok ki Allah) O Yüce (azabı şiddetli olandır.) O’nun emirlerine, yasaklarına itaatte bulunmayanlar, nihâyet pek şiddetli cezalara uğrayacaklardır.

Haşr 59:8

O beş kısma ayrılacak olan mal (Muhacirler olan fakirlere aittir ki: Onlar kendi yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar,) Mekke’deki kâfirler, o zâtları öyle yurtlarından, servetlerinden ayırıp başka yerlere gitmekte mecbur kılmışlardır. O muhterem muhacirler (Allah’tan bir lütuf) bir sevap, bir yardım (ve bir rızâ ararlar) onların arzularının gâyesi İslâmiyet’e hizmettir, sevaba, Allah’ın rızâsına erişmektir, (işte doğru olanlar, onlardır.) Onların bütün fiil ve hareketleri kendilerinin ne kadar doğru, ne kadar güzel ahlâk ile vasıflanmış olduklarını göstermektedir. Din uğrunda bütün maddî varlıklarını terk etmiş olan bu mübârek muhacirlerin yüz kişiden ibaret olduğu rivâyet ediliyor.

Haşr 59:9

(Ve o kimseler ki:) Ensâr-ı Kirâm’dan bulunan pek seçkin bir zümre ki: (Onlardan evvel) O hicret eden zâtların hicretinden önce (yurt ve îman edinmişlerdir) Medine-i Münevvere’de ikâmet etmiş, kalplerinde İslâmiyet nûru parlayıp durmakta bulunmuştur. (Kendilerine göç edip gelenleri severler) Onları din kardeşleri bilerek haklarında sevgi ve dostluk gösterirler. (Ve onlara verilen şeylerden dolayı kendi kalplerinde bir ihtiyaç duymazlar) O muhacirlere verilen bir kısım ganimet mallarına karşı kendi içerilerinde bir eğilim hissetmezler. (ve kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi onları) o muhacir zâtları (kendi nefislerine tercih ederler) o kadar cömert bulunurlar. Ne büyük bir ahlâkî fâzilet, ne kadar şanlı bir din kardeşliği. (Ve her kim nefsinin cimriliğinden korunursa) O mübârek Ensâr-ı Kirâm gibi cimrilikten uzak, cömertlik hisleriyle dolu bulunursa (işte kurtuluşa ermiş olanlar, onlardır) öyle cömert zâtlar, kurtuluşa selâmet ve saadete aday bulunmuşlardır. Bir Hâdis-i Şerifte: ( ) buyurulmuştur. Yâni: Bir kulun kalbinde îman ile cimrilik ebediyen toplanmaz. Diğer bir Hâdis-i Şerifte de ( ) buyurulmuştur. Yâni: Zekâtını veren, misafir kabul eden ve mûsibet zamanında yardım eden kimse, cimrilikten uzak bulunmuştur. İşte Ashab-ı Kirâm, bu gibi vasıflara hakkıyla sâhip bulunuyorlardı. Uyulması gereken ne güzel bir örnek!..

Haşr 59:10

Bu mübârek âyetler: Muhterem muhacirler ile Ensar-ı Kiram’dan sonra dünyaya gelen mü’minlerin kendi haklarında ve bütün o din kardeşleri hakkında ne kadar iyilik sever olduklarını bildiriyor. Münâfıkların da kendi kâfir kardeşlerine ne kadar yalan yere va’itlerde bulunduklarını ve onların nihâyet hezimete uğrayacaklarını haber veriyor. Ve kudret ve Allah’ın büyüklüğünü düşünemez olan o kâfirlerin kalplerinde mü’minlerin ne kadar büyük bir heybete sahip bulunduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve o kimseler ki:) O mü’min zatlar ki: (Bunlardan sonra gelmişlerdir) Muhacirin-i Kiram ile Ensar-ı Kiram’dan sonra dünyaya şeref vermişlerdir, Tabiin adını almışlardı. Ve kıyamete kadar silsileleri devam edecektir. İşte bu hakikî müminler (derler ki: Ey Rab’bimiz!. bizim için ve îman ile bizi geçmiş) Bizden evvel müslüman olma şerefine erişmiş (olan) din (kardeşlerimiz için mağfiret buyur.) hepimizi de bağışla, afv ve mağfirete mazhar buyur, (ve bizim kalplerimizde îman etmiş olanlar için) bütün din kardeşlerimize karşı (bir kin bulundurma) hepsine karşı bir muhabbet ve hürmetle dolu bulunalım. (Ey Rab’bimiz!. Şüphe yok ki: Sen çok esirgeyicisin) senin acıman ve himâyeten pek büyüktür ve sen (çok rahmet sahibisin) merhametin sonsuzdur. Lütfen bu duamızı da kabul buyur. “Bu âyet-i Kerîme, bütün Ashab-ı Kiram’a karşı hürmet ve muhabbette bulunmanın vücubuna delildir. Hattâ İmam Mâlik: “Her kim Resûllâh’ın ashabından birine buğz ederse veya onlara karşı kalbinde bir kin = bir haset, bir intikam hissi galeyâna gelirse onun için mü’minlere ait olan “Peyi” denilen ganimet mallarından bir hak yoktur” demiş, sonra da bu âyet-i Kerîme’yi okumuştur. Binaenaleyh bizim vazîfemiz, bütün Ashab-ı Kiram’a karşı muhabbet ve hürmette bulunmaktır. Onların aralarında bâzı muhalefetler görülmüş olsa da o, bir ictihad gereği bulunduğundan biz kendilerini mazur görmekle mükellefiz. Velhâsıl: Bütün müslümanların birbirine karşı böyle bir muhabbet ile, bir iyilik severlik hissî ile yoğrulmuş bulunmaları, bir İslâm terbiyesi, bir ahlâkî fazilet icabıdır.

Haşr 59:11

İşte, mü’minlerin güzelce ahlâk ve davranışları beyan buyurulmuştur. Münâfıklara gelince Cenab-ı Hak, onların ahlâka muhalif, son derece hayret verici olan hâllerini de şöylece bildiriyor. (Nifakta bulunmuş olanları görmedin mi ki:) Görmüş gibi bilmedin mi ki: Onların hâlleri ne kadar çirkindir. Onlar (Ehl-i kitaptan kâfir olmuş olan kardeşlerine derler ki:) Yâni Benî Kureyze ve Beni Nadir Yahudilerine ki, Peygamber Efendimize karşı düşmanlıkta iştirakleri bakımından aralarında bir kardeşlik var idi, onlara söz verirler ki: (Andolsun eğer siz çıkarılırsanız) Yurdunuzdan başka yere nakledilirseniz (elbette biz de sizinle beraber çıkarız.) Biz de size iştirâk eder, yurdumuzdan ayrılırız. (Ve sizin aleyhinizde hiç bir kimseye ebediyen itaat etmeyiz.) Hiç bir kimsenin size karşı düşmanlığına muvafakatte bulunmayız ve sizinle beraber çıkmamıza hiç bir kimse mâni olamaz. (Ve eğer savaşa tutuşmuş olsanız) Savaş meydanına atılmış bulunsanız (elbette size yardım ederiz.) Biz de savaşa iştirâk eder, size yardımda bulunuruz, (halbuki, Allah) Teâlâ Hazretleri (şahadet eder ki, şüphe yok onlar) o münâfıklar (elbette yalancılardır) sözlerinde durmazlar, vâ’itlerine riâyette bulunmaz, lâkırdıları hakikate muhaliftir.

Haşr 59:12

(Andolsun ki: Eğer) Beni Nâdir emsâli (çıkarılmış olsalar) yurtlarından uzaklaştırılacak bulunsalar, o münâfıklar (onlar ile beraber çıkmazlar. Ve eğer) o Yahudiler (savaşa tutuşacak olsalar) o münâfıklar (onlara yardım etmezler) beraber kaçarlar, (ve şâyet onlara yardım etmiş olsalar) Onlar ile beraber savaşa atılsalar (elbette) hepsi de mağlûp olur (arkalarına dönüverirler) hepsi de korkar kaçarlar, (sonra yardım olunmazlar) Hiç bir vakitte bir yardıma nâil olamazlar. Nitekim de bilâhare Yahudilerin ve münâfıkların bu mağlûbiyet hâlleri tahakkuk etmiştir. Bu da gaybe, istikbâle ait bir haber idi ki, Peygamberimizin nübüvvetine ait büyük delillerden biri bulunmuştur.

Haşr 59:13

Onların yardıma erişememelerinin sebebine gelince (Elbette siz) Ey mü’minler!. (onların) O Yahudiler ile onlara yardım etmek isteyenlerin (yüreklerinde korkuca) dehşet, ve heybet itibari ile hüzün ve ızdırab itibarı ile (Allah’tan daha şiddetlisiniz) onlar sizden daha ziyade korkarlar, (bunun) Böyle mü’minlerden daha ziyade korkmalarının, bu pek garip hâleti ruhiyelerinin (sebebi ise çünkü onlar) o kâfirler (şüphe yok ki anlamaz kavimdirler) onlar Hak Teâlâ’nın kudret ve büyüklüğünü düşünüp takdîr edemezler, o Yüce Yaratıcının azabını düşünüp uyanmazlar. Yalnız müminlerin kuvvet ve kudretini görür, onlardan korkar, onlara karşı savaşa atılmadan kaçınırlar.

Haşr 59:14

Bu mübârek âyetler, akıllıca düşünmez olan kâfirlerin ve münâfıkların mü’minlere karşı ancak kal’alarına ve duvarların arkalarına sığınarak savaşa cür’et edebileceklerini, kendi aralarında ise şiddetli çarpışmalarda bulunduklarını ve toplu sanıldıkları hâlde kalplerinde büyük bir ayrılık bulunduğunu bildiriyor. Onların da kendilerinden biraz evvelki kâfir kavimler gibi kendi kötü hâllerinin cezasını göreceklerini ihtar ediyor. Onların hâllerini insana kâfir ol diyen, kâfir olunca da ben senden beriyim diyerek Allah’tan korktuğunu söyleyen şeytanın hâline benzetmektedir. Artık o kâfirlerin de, münâfıkların da zulmlerinin bir cezası olmak üzere cehennem azabına ebediyyen mâruz kalacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: O Yâhudiler ile münâfıklar (sizinle toplanmış olarak savaşta bulunamazlar.) müslümanlara karşı birleşerek harp meydanına atılamazlar. (Ancak müstahkem kasabalarda) Surlar ile, Hendekler ile çevrilmiş köylerde (veya duvarların arkasından) savaşta bulunabilirler. Müslümanlara karşı böyle bir korku içinde yaşarlar, (kendi aralarındaki savaştan ise pek şiddetlidir.) Vakit vakit birbiri ile savaşta bulunurlar. Hadd-i zâtında orduları, kuvvetleri vardır. Fakat onların müslümanlara karşı saldıramamalarının sebebi evvelâ: Onların kalplerine Cenab-ı Hak’kın bir korku düşürmüş olmasıdır, ikinci olarak da onların birbirleriyle samimî sûrette müttefik olmayıp aralarındaki ihtilâf ve ayrılığın bulunmasıdır. Binaenaleyh bu âyet-i Kerîme de işaret vardır ki: Bir içtimai topluluk arasında ciddî, bir ittifâk, bir iş birliği bulunmayınca arzularını yerine getirmeğe muvaffak olamazlar. Zayıf bir vaziyette bulunmuş olurlar. (Sen onları toplu sanırsın) Ey Yüce Resûl!. Onlar görünüşe nazaran müttefik sanılır. (Halbuki onların kalpleri dağınıktır.) Onların aralarında bir kin, bir düşmanlık bir rekâbet vardır. (Bunun) Böyle ayrı düşmelerinin (sebebi ise, şüphe yok ki, onlar akıllıca düşünemez bir kavimdirler) işte bu sebepten dolayıdır ki: Kendi fâidelerini düşünemiyorlar. Küfür içinde yaşıyorlar, birbirleri ile de kalben düşman vaziyetinde bulunuyorlar.

Haşr 59:15

(Onlar) O Benî Nâdir kabîlesi (kendilerinden biraz evvel işlerinin) kötü itikat ve hareketlerinin (vebalini) cezasını (tatmış kimseler) yâni: Bedr ehli veya Kaynuka’ Yahudileri (gibidirler) bunlar da onların âkibetlerine uğrayacaklardır. (ve kendileri için pek elemli bir azap vardır.) Bunu da âhirette göreceklerdir ki, bunun dehşeti düşüncelerin üstündedir. Deniliyor ki: Kaynuka’ Yahudileri, Medine-i Münevvere’nin etrafında ikâmet ediyorlardı, Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhivessellem ile aralarında bir anlaşma var idi, sonra isyâncı bir vaziyet aldılar. Peygamber Efendimiz, Bedr Gazvesini müteâkip kendilerine ilâhî azabı ihtar ederek bir nasihatte bulunmuştu. Onlar ise: “sen bizi harp usulüne dair bilgileri olmayan Kureyş kabîleleri gibi mi sanıyorsun? Eğer bizimle savaşta bulunur isen nasıl kimseler olduğumuzu anlarsın” diye böbürlenmişlerdi. Sonra da bir müslüman kadınına musallat olarak yüzünün açılması için eteğine basarak avret mahallinin açılmasına sebebiyet vermişlerdi. Bunun üzerine sahabe-i Kirâmdan bir zât, o terbiyesizlik yapan Yahudi’yi öldürmüş, müslümanlar ile aralarındaki antlaşma bozulmuş, Allah’ın emri üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, onların üzerlerine. yürümüş, onları kal’alarından çıkarmış, öldürülmemelerini Peygamber Efendimizden rica etmişler ve Medine-i Münevvere civarından çıkıp gitmelerine râzı olmuşlardı. Peygamber Efendimiz de buna müsaade buyurmuş, öyle kendi arzuları ile çıkıp gitmişlerdi. işte bu Benî Kaynuka’ Yahudileri, Benî Nâdir’den daha kuvvetli oldukları hâlde böyle bir kahra uğramışlardı. Artık Benî Nâdir de böyle bir âkibete uğratılamaz mı? Diye kendilerine tenbîh buyurmuştur.

Haşr 59:16

Ve münâfıkların meseli (Şeytanın meseli gibi) dir (ki: Vakti ile insana) bir takım şahıslara (kâfir ol dedi) onlardan her birini saptırarak küfre düşürdü (Vakta ki) o insana (kâfir ol dedi) onlardan her birini saptırarak küfre düşürdü (Vakta ki) o insan (kâfir oldu) bilâhare kıyamet vuk’u bulunca o şeytan (dedi ki:) yâni: Korkup diyecektir ki: (Şüphe yok ki: Ben senden uzağım) Benim seninle bir alâkam yoktur, (muhakkak ki, ben âlemlerin Rab’binden korkarım) sizin azabınıza benim de düşürüleceğimi düşünerek titrerim, işte münâfıkların hâli de böyledir. Müslümanların aleyhine Yâhudileri vesaireyi tahrik ederler, onlar ile beraber olduklarını iddia ederler, sonra o aldattıkları kimselerin başlarına bir felâket gelince onlardan kaçınırlar, onlar ile beraber olmadıklarını iddiaya cüret gösterirler.

Haşr 59:17

(Artık onların âkıbetleri) O aldatanların ve aldananların âhiretteki cezaları (muhakkak ki: Ateşte) Cehennemde (onun içinde ebedî kalıcılar olmaktan ibaret oldu.) onlar bu âkibete mahkumdurlar, (ve işte bu da) Böyle cehennem ateşi içinde kalmakta (zalimlerin cezasıdır.) Evet.. Öyle mutlak mânâda küfür ve münâfıklık içinde yaşamak sûreti ile nefislerine zulmetmiş olanlar, nihâyet böyle şiddetli ve daimî bir azaba uğratılacaklardır. Binaenaleyh böyle kâfirce, münâfıkça hâllerden son derece kaçınılmalıdır.

Haşr 59:18

Bu mübârek âyetler, mü’minlere her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah-ü Teâlâ’dan korkmalarını ve istikbâllerini düşünmelerini tavsiye buyuruyor. Cenab-ı Hakk’ı unutmuş, o yüzden kendi nefislerini de unutarak günaha düşmüş kimseler gibi olmamayı emrediyor. Cehennem ehli ile Cennet ehlinin eşit olmadıklarını, kurtuluş ve selâmete aday olanların Cennet ehlinden ibaret bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar.) Ey mukaddes İslâm dinine girmiş bulunanlar!. (Allah’tan korkunuz) O’nun bütün emrlerine, yasaklarına riâyette bulunun (ve her nefis, yarın için ne takdim etmiş olduğuna baksın) her kul, âhiret âlemi için ne gibi amellerde bulunduğunu dikkate alsın, kendisi için faydalı olacak şeyleri hazırlasın. (Ve Allah’tan korkunuz) Evet.. O Yüce Yaratıcı’nın kudret ve büyüklüğünü düşünerek tir tir titreyiniz, O’nun dînine muhalif hareketlerde bulunmayınız. Çünki: (Allah ne yaptığınızdan haberdardır) Sizi o yapacak olduğunuz şeylere göre mükâfat veya mücazata uğratacaktır. Artık güzel, meşrû şeyleri yapmaya devam ediniz, çirkin, gayr-i meşrû şeylerden kaçınınız.

Haşr 59:19

(Ve) Ey müminler!, (o kimseler gibi olmayınız ki,) Onlar (Allah’ı unuttular da) O Yüce Yaratıcı’nın hukukuna riâyeti, kulluk vazifelerine devamı terkettiler de (artık) Allah-ü Teâlâ da (onlara kendi nefislerini de unutturdu) kendi şahıslarının zararına çalışır oldular, kendi fâidelerini temin edecek, kendilerini kıyamet gününün felâketlerinden kurtaracak olan sâlih amellerden nasipsiz bir hâlde kaldılar. (İşte fâsık olanlar) Tamamı ile günah ve isyana düşmüş bulunanlar, onlardır. O kulluk vazifelerini terketmiş, kendilerini pek büyük bir tehlikeye mâruz bırakmış olan gafil kimselerdir.

Haşr 59:20

(Ateş ashabı ile) Kendi kötü amellerinden dolayı cehennem ateşine lâyık bulunanlar ile (cennet ashabı) kendi temiz inançlarından, samimi amellerinden dolayı cennet nîmetlerine aday bulunan zatlar, (eşit olamaz) aralarında hiç bir şekilde bir beraberlik, bir derecede olması düşünülemez. Çünkü: Ateş ashabı, Cehennemde yanıp yakılacaklardır. Evet.. (Cennet ashabı ki: Onlar muratlarına ermiş olanlardır) Artık cehennemde azap görecek kimseler, o mesut, makbul zatlar ile beraber olabilirler mi? Binaenaleyh öyle bir selâmet ve saadete ermek isteyenler, Allah’ın dinine muhalif hareketleri terk etmelidirler, hakikî istikbâllerini düşünmelidirler, gafletten uyanarak uyanık bir hâlde yaşamaya çalışmalıdırlar. İşte bu mübârek âyet, insanlığa böyle bir uyarıda bulunmaktadır.

Haşr 59:21

Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in ne kadar büyük tesire sâhip bir İlâhî Kitap olduğunu bildiriyor. Allâh-ü Teâlâ’nın birliğini, ilminin büyüklüğünü, rahmet ve lütfunun son derece geniş olduğunu haber veriyor. O ortak ve benzerden uzak olan kerem sâhibi Mâbudun pek mukaddes ve pek güzel isimlerinden bir kısmını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Eğer ve Kur’an-ı) bir nice vâ’d ve tehdidi içeren bu mukaddes kitap (bir dağ üzerine indirmiş olsa idik) yâni: Dağa bir akıl, bir anlayış kabiliyeti bir mükellefiyet verip de kendisini Kur’anî hitablara mazhar kılsa idik (elbette) Ey Yüce Resûl!. Sen (onu) o dağı (Allah korkusundan baş eğmiş) pek alçak gönüllü bir vaziyet almış ve pek ziyade bir korku ve dehşet içinde kalarak (parça, parça olmuş görürdün) işte Kur’an’ı Kerîm’in yüce hitapları haddizatında böyle tesirlidir. (Ve biz o misalleri) Kur’an’da bir çok âyetler ile bildirilen ve birer uyanma vesîlesi olan temsilleri, tesbîhler (insanlar için veriyoruz.) bir çok şekiller, münâsebetler ile beyan buyuruyoruz. (tâ ki) İnsanlar (düşünüversinler) bunları nazar-ı dikkate alarak uyanık bir kalbe, temiz bir itikada sâhip bulunsunlar. Bu yüce beyanlar, insanlık hakkında ne büyük birer öğüttü, birer uyanma vesîlesidir. Bunlardan istifâdeye çalışmayanlar ise nankörlükte bulunmuş, haklarında tecellî eden ilâhî rahmet eserlerinden istifâde etmemiş kimselerdir. Binaenaleyh bu Kur’anî beyanlar o gibi kimseler hakkında bir kınamayı içermektedir, onların kalplerinin dağlardan, taşlardan daha katı olduğuna işaret etmektedir.

Haşr 59:22

Evet.. (O) Kur’an-ı Kerim’i inzâl eden âlemlerin Rabbi (o Allah’tır ki, Ondan başka ilâh yoktur.) Yaratıcılık, Mâbudluk yalnız O’na mahsustur. O eş ve benzerden münezzehtir. (O) Kudret sâhibi Yaratıcı (gizli olanı da, âşikâre olanı da bilendir.) O’nun mukaddes ilmine göre açık olan şeyler ile sır kabilinden olan şeyler aynıdır. Bugün mevcut olanları bildiği gibi bilâhare vücuda gelecek olanları da tamamen bilir. (O) ilim ve hikmet sâhibi olan Yüce Yaratıcı (Rahmândır) pek geniş bir rahmet sâhibidir ve (Rahimdir) pek merhametlidir, kullarını esirgeyicidir, lütuf ve ihsânı evrenseldir.

Haşr 59:23

Evet.. Şüphe yok ki (O) Rahmân ve rahîm olan Kerem Sâhibi Yaratıcı (o Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir mâbut yoktur) bütün mahlûkatın ibâdet ve taatine lâyık olan, ancak O’nun yüce zâtıdır. Bu pek mühim bir hakikattir ki, tekrar beyan buyurulması, halkın uyanmasına vesîle olacağı için bir hikmet gereğidir. Bütün bu kâinatta (hükümran olan) O Yüce Yaratıcıdır O bütün eşyaya sâhiptir, bütün mahlûkat, O’nun hâkimiyeti altındadır. Ve (mukaddes olan) O’dur. O’nun Yüce zâtı, bütün noksanlardan münezzehtir, uzaktır ve (selâmet veren) O’dur. Bütün mü’minleri selâmete erdiren O’dur. O’nun Yüce zâtı da her türlü noksanlıklardan âfetlerden selâmette bulunmaktadır. Ve (Emniyet ihsân eden) O’dur. Kulları hakkında zulmü aslâ düşünülmeyen ve kendisine îman edenleri cehennem azabından emîn bulunduran o Yüce Yaratıcıdır. Ve kulları hakkında (murakip olan) O’dur. Kullarını gözeten, muhafaza eden, onların amellerini müşahede buyuran ancak O Kerem Sâhibi Yaratıcı’dır. Ve (Her dilediğine galip olan) O’dur. Bütün kâinat, O’nun galibiyet ve kahrı altında bulunmaktadır. Ve O âlemlerin Rabbi (dilediğini cebren vareden) bir hikmet sâhibi yaratıcıdır. O’nun ezelî irâdesine hiçbir şey mâni olamaz ve mahlûkatının hâllerini ıslâh eden, noksanlarını tamamlayan da, ancak O’dur ve (büyüklükte eşi olmayandır.) her türlü ihtiyaçtan berî, ve her türlü büyüklüğüne, yüceliğe sâhip olan, ancak o Kâinatın Yaratıcısıdır. İşte bu gibi pek yüce ulvî sıfatlara sâhip olan (Allah) O celâl sâhibi Mâbud, bir takım zındıkların Yüce zâtına (ortak koştukları şeylerden münezzehtir.) göklerde ve yerlerde hiçbir şey bulunamaz ki, o ezeli Yaratıcıya ortak ve benzer olabilsin. Hepsini de yoktan vareden O’dur, hepsi de O’nun birer mahlûku bulunmaktadır.

Haşr 59:24

(O) Ortak ve benzerden münezzeh olan Yüce Allah (yaratıcı) yâni her şeyi hikmetinin gereğine göre yoktan var edici olan ve her şeyi (vücuda çıkarıcı) yâni: Bütün mahlûkatı vücuda getirip ortaya çıkaran veya eşyayı muhtelif şekiller ile birbirinden farklı bir hâlde bulunduran ve (eşyaya şekil verici olan) yâni; Kendi ilâhî irâdesiyle eşyaya muhtelif sûretler, şekiller, renkler, özellikler veren ancak (Allâh-ü Teâlâ’dır) bütün bu çeşitli mahlûklar o Yüce Yaratıcı’nın varlığına, kudret ve büyüklüğüne birer şâhittir. (O’nun için en güzel isimler vardır.) O Yüce Mâbudun ilâhlık zatını vasıflandıran bir nice mukaddes, esmay-i hüsnası vardır ki, sayısı ancak yüce zâtı bilir. Bu mübârek isimlerden doksan dokuzu bir hadîs-i Şerif ile beyan buyurulmuştur. (O’nun için) O Yüce Yaratıcı hakkında (göklerde ve yerde ne varsa) bütün o mahlûkat (tesbîh eder) O’nun bütün noksanlardan münezzeh olduğunu söz ve hâlleriyle zikrederler, o ezeli yaratıcının kudret ve azametine işaret ve, şahadet ederler, (ve Azîz) Olan, her şeye galip olup mağlûbiyetten uzak bulunan, düşmanlarından intikamı pek şiddetli olan ve, (Hâkim olan) bütün kâinattâ ki işleri birer hikmet ve maslahata dayanmış olup Yüce zâtı ilim ve kudret gibi her türlü mükemmellikleri içine alan ancak (O’dur) O Yüce Yaratıcıdır. Buna inancımız tamdır.. Beyhekî’nin “Kitabül Esma Vessıfat”, adlı eserinde ve “el-Câmiüs’ Sağır” ile diğerlerinde zikredilen Allah’ın doksandokuz ismi şunlardır; Bu mukaddes ilâhî isimlerin feyziyle kalplerimizi aydınlatarak büyük bir ferahlığa nâil buyurmasın), kerîm, rahîm olan Yüce Mâbudumuzdan niyâz ederiz. Dua ve niyâzımızı lütfen kabul buyur Yarabbel Âlemin!.

Mümtehıne 60:1

Bu mübârek âyet, müslümanları uyanmaya dâvet buyuruyor. Din düşmanlarını dost tutmamayı emrediyor. O din düşmanlarının nasıl casusça hareketlerde bulunacaklarını haber veriyor. O dinsizlerin gerek Yüce Peygamber hakkında ve gerek onu tasdik edenler hakkında ne kadar kötülük düşünen, sûikaste cüretli olduklarını bildiriyor. Allah-ü Teâlâ’nın her şeyi hakkıyla bildiğini, O’nun emrlerine boyun eğmeyenlerin hidâyet yolundan sapıtmış olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar) Ey Resûl-i Ekrem’in ashabı!, (benim düşmanımı, sizin de düşmanınızı dostlar edinmeyiniz) yâni: Kâfirleri kendiniz için yardımcı, iyilik sever zanneylemeyiniz. (Siz onlara bir muhabbet sebebi ile bâzı haberler ulaştırıyorsunuz) Yâni: Aranızdaki bir muhabbet vesilesiyle o kâfirlere Resûl-i Ekrem’in bâzı harekâtını haber veriyorsunuz, İslâm dini için cihada hazırlanmakta olduğundan din düşmanlarını haberdar ediyorsunuz. (Halbuki: Onlar) O kâfirler (size Hak’tan gelen şeyi inkâr etmişlerdir.) Onlar, Cenab-ı Allah’ı da, O’nun Peygamberini de ve O Peygambere indirilen kitabı da inkâr ederek küfür içinde yaşamaktadırlar. Artık nasıl olur da öyle kâfirleri dost tutar da müslümanlara ait sırlardan onları haberdar ediverirsiniz. İslâmiyetin yayılmasına engel olacak şeylere sebebiyet vermiş bulunursunuz?. (Rab’biniz) Olan (Allah’a îman ettiğinizden dolayı) o kâfirler (Peygamberi de, sizi de) yurdunuzdan (çıkarıyorlardı) Hak Teâlâ’ya samimiyetle ibadette bulunduğunuzdan ve İslâm dinini yaymaya çalıştığınızdan dolayı sizi Mekke-i Mükerreme’den çıkarmaya çalışıyorlardı. Sizin bir kusurunuz yok idi, sadece öyle ilâhî dine hizmetinizden dolayı size düşman kesilmişlerdir. Artık siz onlardan ne beklersiniz ki: Onlara karşı dostluk gösteresiniz? (Eğer siz benim yolumda ve benim rızamı talep için cihada çıkmış oldu iseniz.) O kâfirleri dost tutmayınız, onları müslümanların hareketlerinden haberdar etmeyiniz. Halbuki: Siz (Onlara) o kâfirlere (meveddet ile) bir muhabbet göstermek sebebiyle (sır veriyorsunuz) müslümanların cihada hazırlandıklarından vesaireden o din düşmanlarını haberdar ediyorsunuz. (Ve Ben isem) Halbuki, ben Yüce Yaratıcı, ey kullarım!. (Sizin gizlediğiniz şeyi de, açıkladığınız şeyi de pek iyi bilirim.) Artık nasıl cesaret ediyor da din düşmanları ile gizlice haberleşiyorsunuz. Sizin o gayr-i meşrû muamelenizden Yüce Peygamberin haberdar edilmeyeceğini mi sanıyorsunuz? (ve onu) O kâfirleri dost edinip te onlara müslümanların sırlarını haber vermeyi (sizden her kim yaparsa) öyle İslâmiyet aleyhinde bir harekete cür’et gösterirse (artık yolun ortasından sapmış olur.) hidâyet yolundan ayrılmış, cennetlere kavuşturacak olan bir selâmet yolundan uzaklaşmış bulunur. Binaenaleyh böyle bir cür’etten son derece kaçınılmalıdır. “Bu âyet-i kerîmenin nüzul sebebi tefsirlerde ve hadis kitaplarında şöylece bildirilmektedir: Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhi Vesellem, Mekke-i Mükerreme’nin fethi için gizlice gazaya hazırlanıyordu. Peygamberin bu maksadından Bedr gazvesine iştirâk etmiş seçkin sahabilerden Hatib İbn-i Ebû Beltea haberdar idi. Bu sırada Abdülmuttâlip oğullarının azâtlısı olan (Sarre) adındaki bir kadın, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye gelmişti. Peygamber-i Zîşan Efendimiz, o kadına müslüman olarak mı, yoksa yalnız muhacir olarak mı geldiğini sormuş, o da: Hayır..”Yalnız ihtiyaç sebebiyle geldim” demiş pek muhtaç bir hâlde bulunduğundan şikâyet etmiş, Resûl-i Ekrem Hazretleri de Abdül’muttâlip oğullarına emretmiş, o kadına ihtiyacını bertaraf edecek kadar nafaka ve elbise vermişler, yol masrafını da vermek lûtfunda bulunmuşlar, Hatib de o kadına on dinar vermiş, elbise giydirmiş ve onunla Mekke’lilere gizli bir mektup göndermişti. Hatib, o mektubunda yazmış ki: “Ey Mekke Ehli!. Biliniz ki, Resûlullâh Sallâlâhü Aleyhi Vesellem, sizin üzerinize gece bir ordu ile gelecektir. Allah’a yemîn ederim ki: Eğer ondan size yalnız bir kimse dahi gelecek olsa elbette ki: Allâh-ü Teâlâ onu size galip kılacaktır, O Peygamberine olan vâ’dini yerine getirecektir. Artık uyanık bulununuz!” Sarre bu mektubu alıp götürmekte idi ki: Cibrîl-i Emîn gelerek bu hâdiseyi Resûl-i Ekrem’e haber verdi, Peygamber Efendimiz de Ashab-ı Kirâm’dan Hz. Aliyi, Ammarı, Talha’yı, Zübeyri ve daha birkaç zâtı gönderdi, o kadını takip ettiler, yolda yakalayıp mektubu istediler, kadın inkâr etti. Hz. Ali de “Resûlullâh” gerçeğe aykırı söz söylemez, mektubu çıkar ver yoksa seni kılıcım ile parçalarım” deyince kadın, korkmuş, mektubu saçları arasından çıkarıp vermiştir. Resûl-i Ekrem Hazretleri, Hatib’i huzuruna çağırdı; bu mektubu biliyor musun diye sordu, o da: Evet.. Biliyorum, dedi. Bunu ne için yazıp gönderdin sualine de şöyle cevap verdi: “Yâ Resûlullâh!. İslâm olduğum günden beri kâfir olmadım, senin için iyilik sever olduğumdan beri bir hıyanette bulunmadım ve o kâfirleri kendilerinden ayrıldığımdan beri sevmem; fakat ben Kureyş arasına bir yabancı olarak girmiş bir kişiyim, seninle beraber olan muhacirlerden her birinin Mekke’de yakınları vardır, onların ailelerini, mallarını himâye ederler. Benim ise ehlimi koruyacak kimsem yoktur. Artık istedim ki, Mekke’lilerin yanında bir elim olsun da onunla benim yakınlarımı himâye etsinler ve muhakkak bilirim ki, Allâh-ü Teâlâ onların üzerine senin ezici kuvvetini indirir, benim mektubum ise onları bir şeyden müstağni kılamaz. Resûl-î Ekrem Efendimiz, Hatib’i tasdik ederek onun özrünü kabul buyurdu. Hz. Ömer ise dedi ki: Yâ Resûlallâh!. Beni bırak, bu münâfıkın boynunu vurayım, Peygamber Efendimiz de buyurdu ki: Yâ Ömer!. O Bedir ehlindendir, Allah-ü Teâlâ’nın bir bildiği vardır ki: Onların haklarında “dilediğinizi işleyin, ben sizin için muhakkak ki, mağfirette bulunurum” buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer de gözlerinden yaşlar akarak “Allah ve Resûlü” bilir demiştir. İşte bu âyet-i Kerîme, bu hâdise üzerine nâzil olmuş, Hatib’in bir hatada bulunmakla beraber mü’min olduğuna işarette bulunmuştur. Kurtubî merhum diyor ki: Bu âyet-i Kerîmedeki beyanat, Hatib hakkında bir azarlamadır. Bu ise onun fazlına, Resûlallâh hakkında iyilik severliğine ve îmanındaki sadakatine işaret eder. Çünki böyle bir azarlama, bir seven tarafından sevgilisine karşı yapılır. Filvaki bütün bu ilâhî beyanlar, bir azarlamaya ve uyanmaya vesîle olacak bir nasihati içermektedir.

Mümtehıne 60:2

Bu mübârek âyetler, kendilerine dostluk gösterilen kâfirlerin zafere ulaştıkları takdirde müslümanlara karşı bütün varlıkları ile düşman kesileceklerini bildiriyor. Kıyamet gününde ne yakınların ve ne de çoluk çocuğun bir kimseye faydalı olamayacağını beyan ve onları korumak maksadı ile kâfirlere iyilik göstermenin uygun olamayacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar o kendilerine muhabbette bulunduğunuz kâfirler (Eğer onlar sizi ele geçirirlerse sizin için düşmanlar olurlar.) kalplerindeki düşmanlığı ortaya çıkararak ona göre aleyhinizde harekette bulunurlar. (Ve size karşı fenalıkla ellerini uzatırlar.) Size söverek sizi öldürür ve esir alırlar. (Ve sizin kâfirler olmanızı arzu ederler.) Sizin dinden çıkarak kendileri gibi din düşmanı kesilmenizi temennide bulunurlar. Artık o kadar düşmanlarınıza karşı nasıl uygun olur ki, muhabbette bulunasınız ? Onları kendinize dost tanıyasınız.

Mümtehıne 60:3

Siz, o kâfirlere karşı yalnızca akraba ve evlâdınızdan dolayı mı öyle dostlukta bulunuyorsunuz? Bu da ne büyük bir hata!. (Elbette size kıyamet gününde ne hısımlarınız ve ne evlâdınız fâide veremeyecektir.) O günün dehşeti tesiri ile herkes kendi nefsini düşünerek kardeşlerinden, analarından, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından firar edecektir ve Allah-ü Teâlâ o gün (Aralarınızı ayıracaktır.) öyle birbirinizden uzak düşmüş olacaksınız. (Ve Allah ne yapar olduklarınızı hakkıyla görücüdür.) O Yüce zata karşı hiçbir hâliniz gizli kalamaz. Sizi amellerinize göre dünyada ve âhirette mükâfat veya cezaya uğratacaktır. Artık bunu düşünerek harekâtınızı güzelce tanzime dikkat ediniz, kâfirce eğilim göstermekten kaçınınız.

Mümtehıne 60:4

Bu mübârek âyetler, kâfirlere karşı müslümanların nasıl bir cephe alacaklarına dair İbrâhim Aleyhisselâm ile O’na îman etmiş olanları uyulacak bir örnek olmak üzere gösteriyor. Kâfir olarak ölenler hakkında istiğfar câiz olmayıp İbrâhim Aleyhisselâm’ın babası hakkında istiğfarda bulunmuş olması ise ona karşı yapmış olduğu bir va’di yerine getirmek için olduğuna işaret buyuruyor. Ve azîz, hakîm olan âlemlerin Rabbine tevekkül edilmesini ve mü’minlerin Allah’ın mağfiretine nâil olup kâfirler için bir fitne vesilesi olmamasına dua ve niyazda bulunulmasını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müminler.. (Muhakkak ki: Sizin için İbrâhim’de ve onunla beraber olanlar da) Ona îman edenler de veya onun kız kardeşi oğlu olan Lût Aleyhisselâm gibi zatlar da (bir güzel örnek vardır.) bir seçkin özellik mevcuttur ki, onunla vasıflanmış olmak, temenniye lâyıktır. (O vakit ki,) Kâfirler olan (kavimlerine dediler ki: Şüphe yok biz sizden ve Allah’tan gayrı tapmakta olduğunuz şeylerden) putlardan (uzak kimseleriz) biz bir Yüce Yaratıcı’nın varlığına, azamet ve kudretine inanmış bulunmaktayız. Biz (Sizi inkâr ettik) Sizin bâtıl dininizi, ve putlara vesair mahlûklara ibadetlerinizi inkâr etmekteyiz. (Ve) Sizin (yalnız bir Allah’a îman edeceğinize değin) o şirk ve küfürü bırakıp tevhid dinini kabul edeceğiniz zamana kadar (bizim aramızla sizin aranızda ebediyen düşmanlık ve öfke başlamıştır.) Siz öyle küfür içinde yaşadıkça biz size karşı daima muhalif, ve cihad edici bir vaziyette bulunacağızdır. (Ancak İbrâhim’in babasına) Hitaben (elbette senin için istiğfarda bulunacağımdır.) senin Allah’ın mağfiretine erişmeni niyaz edeceğimdir. (Fakat senin için Allah’tan hiç bir şeye mâlik olamam) Benim iktidarım dahilinde olan, yalnız mağfiret isteğidir. Sana bundan fazlasıyla faydalı olamam, Allah-ü Teâlâ, senin azap görmeni dilemiş olunca seni o azaptan kurtaramam (demesi müstesna) bu, bizim için güzel bir örnek, ve uyulmaya lâyık değildir. Çünki: İbrâhim Aleyhisselâm, babası için istiğfarda bulunacağını va’d etmişti, Vakta ki, babasının küfür üzere öldüğü anlaşıldı, Hz. İbrâhim de ondan uzak oldu, onun hakkında mağfiret talebini terketti. Bir mü’min, daha dünyada bulunan herhangi bir kâfirin îmana erişmesini temennî edebilir, fakat kâfir olduğu hâlde mağfirete lâyık olamayacağı için o hâlde onun için istiğfarda bulunmak câiz değildir. Küfür ve şirk üzere ölüp gitmiş kimseler hakkında da artık istiğfara mahal kalmamıştır, onlar ebediyen azaba adaydırlar. İbrâhim Aleyhisselâm ile arkadaşlar, şöyle de dua ve yakarışta bulunmuşlardı: (Ey Rab’bimiz!. Ancak sana tevekkül ettik) Her işimizde sana itimat ederek senden muvaffakiyetler niyâzında bulunduk (ve sana yöneldik) tevbe ederek senin rızâna muvafık şeyleri îfaya yöneldik (ve son gidiş te ancak sanadır.) Kabirlerimizden kalkınca da senin tâyin buyurmuş olduğun yere gideceğizdir. Artık âkıbetimizi hayır eyle Yârabbi!.

Mümtehıne 60:5

(Ey Rab’bimiz!. Bizi kâfir olanlar için bir fitne kılma) Onları bizim üzerimize galip kılarak bizleri bir azap ile fitneye düşürmüş olmasınlar, veyâhut onları bizlere galip edeceğinden dolayı kendilerinin hak üzere olduklarına inanıp da bu yüzden bir fitneye düşmelerine sebebiyet vermiş olmayalım (ve bizim için mağfiret buyur.) bizim günahlarımızı affet ve bağışlar (Ey Rab’bimiz!. Şüphe yok ki: Azîz, Hakîm olan) her şeye galip ve her fi’li mükemmel bir hikmete dayalı bulunan (ancak sensin.) Evet.. Sensin ey Kerîm, Rahîm olan Mâbudumuz… İnanıyoruz…

Mümtehıne 60:6

Bu mübârek âyetler de Hz. İbrâhim’in ve O’nun ile beraber olanların kimler için birer uyulması gereken örnek olduklarını teşvik için tekrar bildiriyor. Müslümanlar ile aralarında düşmanlık bulunmuş olan bir takım gayr-i Müslimler arasında bilâhare Allah’ın kudreti ile bir dostluğun meydana gelebileceğini haber veriyor. Allah-ü Teâlâ’nın müslümanları kendileri ile din hususunda savaşta bulunmamış ve kendilerini yurtlarından çıkarmamış milletlere karşı iyilikte ve adalette bulunmadan men etmediğini tebliğ ediyor. Müslümanları kendileri ile din hakkında muharebede bulunmuş ve onları yurtlarından çıkarmış ve olanlara yardım etmiş kimseler ile dostlukta bulunmaktan yasaklanmış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!. (Andolsun ki, sizin için) Evet.. Sizin gibi (Allah’ı ve âhiret gününü arzu edenler için onlarda) İbrâhim Aleyhisselâm ile ona tâbi’ olan mü’minler de (bir güzel örnek vardır.) onlar, sizler için uyulması gereken bir örnek bulunmuşlardır. (Ve her kim yüz çevirirse) Cenab-ı Hak’kın emrlerinden kaçınır, Allah’ın düşmanları ile dost bulunsa zararı kendisine ait bulunmuş olur. (Şüphe yok ki, Allah, o) Yüce Yaratıcı (her şeyden müstağnidir) o inkârcıların îmanlarından, ibadet ve itaatlerinden de berîdir, Haşa hiç birine ihtiyacı yoktur. (Ve her hamde lâyıktır) Bütün mükemmel vasıflara sahiptir. Bütün Kâinatın medh ve övgüsüne lâyıktır. Bütün mü’minler ona hamd etmeye ve onu tesbîh etmeye devam etmektedir. Bir takım âdi kimselerin inkârcı ve, düşmanca bir hâlde yaşamalarına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. O Yüce Yaratıcı, kalpleri değiştirendir.

Mümtehıne 60:7

(Umulur ki: Allah) Ey Müslümanlar!, (sizin aranıza onlardan) O inkârcılardan (düşmanlaşmış olduğunuz) aranızda düşmanlık ve husumet bulunmuş (kimseler arasında bir dostluk meydana getirir) yâni: Sizinle Mekke-i Mükerreme’de ve civarındaki müşrikler arasındaki düşmanlığı muhabbete, nefreti dostluğa inkârı tasdike çevirir, o dinsizleri İslâm şerefine nâil buyur. (Ve Allah, kaadirdir) Öyle hayırlı bir değişme vücuda getirmeğe ilâhî kudreti fazlasıyla kâfidir. (Ve Allah, gafûrdur) Tevbe ve istiğfarda bulunanları afv eder ve bağışlar ve (rahimdir) kulları hakkında merhameti pek çoktur. Tevbe edip îman dairesinde yaşayanlara azap etmez. Onları ilâhî rahmetine nâil buyurur. Nitekim bu ilâhî beyan az sonra tahakkuk etmiştir. Mekke-i Mükerreme fethedilmiş, oradaki müşriklerin bir çoğu seve seve İslâmiyet’e can atmış, Ashab-ı Kirâm ile aralarında büyük bir muhabbet ve dayanışma tecellî edip durmuştur. Kıyamete kadar da vakit vakit nice fertler ve cemiyetler müslüman olma şerefine nâil olmakta, İslâm kardeşliği dairesine tam bir gönül ferahlığı ile dahil bulunmaktadır.

Mümtehıne 60:8

Şunu da biliniz ki: Ey Müslümanlar!. (Allah) Teâlâ Hazretleri (sizinle din hususunda savaşta bulunmamış) sizlere karşı bil’fiil tecâvüze kalkışmamış (ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış) sizi zorla hicrete mecbur kılmamış (kimseleri) gayrı müslimlere (iyilik etmenizden) ihsânda bulunmadan, meselâ: Hediye vermekten, nakden yardımda bulunmadan (ve onlara adâlette bulunmanızdan) haklarına riâyet etmeden, lâyık oldukları şeyleri kendilerine vermeden (sizi men etmez) öyle insanîyetçe, insaflıca, adilce muameleler, İslâm nazarında övülmüştür, yasak değildir. (Şüphe yok ki, Allah) O Hikmet Sâhibi Yaratıcı (adâlette bulunanları sever) hiçbir kimsenin hakkında zulm edilmesine râzı olmaz. Rivâyet olunuyor ki: Abdül’uzza’nın müşrike olan kızı ve Hz. Ebû Bekr’in zaman-ı câhiliyetteki boşadığı karısı olan “Kuteyle” kendisinin ve Hz. Ebû Bekr’in kızı olup İslâm şerefine sâhip bulunan “Esma” Hazretlerine hediye olarak bâzı şeyler getirip takdim etmek istemiş, Esma Hazretleri ise ne hediyeyi kabul etmiş ve ne anası Kuteyle’yi evine almış, bu hususa dair Hz. Ayşe’ye haber göndermiş, Resûl-i Ekrem Efendimizden sual etmesini istemiş, Hz. Ayşe de sual edince bu âyet-i Kerime nâzil olmuştur. Artık o hediyenin kabul edilmesini ve Kuteyle’nin eve alınmasını ve kendisine ikram ve ihsânda bulunulmasını Resûl-i Ekrem Hazretleri muhterem Esma’ya emretmiştir. “Siraci Münîr” Tefsirinde naklolunuyor ki: Kazı İsmail Bin-i İshak’ın yanına bir zimmî gelmiş, ona ikramda bulunmuş, orada hazır bulunanlar, kadıyı sorgulamak istemişler, o da bu âyet-i Kerîmeyi okumuştur. Velhâsıl: Müslümanların Zimmî’lere ve aralarında sulh ve barış bulunan yabancılara karşı insanîyet adına iyilikte, nazikçe muamelede bulunmaları câizdir. Ahlâk-ı İslâmiye gereğidir. Elverir ki: İslâm adabına muhalif zelilce bir tarzda yapılacak olmasın.

Mümtehıne 60:9

(Allah) Teâlâ Hazretleri, Ey Müslümanlar!, (sineleri ancak din hususunda sizinle muharebede bulunmuş) Bil’fiil savaşa atılmış, İslâm dinini söndürmek istemiş (ve sizi yurdunuzdan çıkarmış) Ashab-ı Kiram’ı, Mekke-i Mükerreme’den çıkmaya mecbur etmiş olan bir takım müşrikler gibi bir vaziyette bulunmuş (ve sizin çıkarılmanıza yardım etmiş) sizi çıkaranlara yardımda bulunmuş (olan kimselere dostlukta bulunmanızdan men eder) çünki onlar, açıkça ve gizlice düşmandırlar, onlara karşı gösterilecek bir dostluk samimiyetten uzak, zilleti gerektirir. (Ve her kim onlara dostlukta bulunacak olursa) öyle açıkça İslâmiyet düşmanlarına karşı dostluk ve bağlılık gösterirse (işte onlardır zalimler, onlar) çünkü, düşmanlığa lâyık olan kimselere karşı dostluk göstermiş olacakları için salahiyetlerini kötüye kullanmış kendi nefislerini azaba mâruz bırakmış, binaenaleyh pek zalimce bir muamelede bulunmuş olurlar.

Mümtehıne 60:10

Bu mübârek âyetler de küfür diyarından çıkıp İslâmiyet’i kabul etmiş olduğunu iddia ederek İslâm yurduna gelmiş kadınların hakkında araştırma yapılması lüzumunu gösteriyor. Onların samimî sûrette müslümanlığı kabul ettikleri anlaşıldığı takdirde yurtlarına iade edilmeyeceğini, çünkü: Müslüman olan kadınların kâfirlere, kâfirlerin de Müslüman kadınlarına helâl bulunmadığını beyan buyuruyor. Böyle İslâm yurduna gelen kadınların almış oldukları mehrlerinin kocalarına iade edilmesini ve irtidat edip küfür diyarına giden kadınların mehrlerinin de müslüman olan kocalarına iade edilmesini emrediyor. Öyle küfür yurduna giden, mehrleri iade edilmeyen dinden dönmüş kadınların mehrlerini de bir zafer neticesinde elde edilecek ganimet mallarından Müslüman olan kocalarına verilmesini teklif ve müminleri takvaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar!.) Ey müslüman topluluğu!. (Size îman etmiş kadınlar) Gayr-i müslimlerin eşleri olup ta İslâmiyet’i kabul ettiklerini söyledikleri ve yurtlarından çıkıp (hicret etmiş olarak geldikleri vakit onları imtihan edin) hakikaten İslâmiyet’i kabul edip etmediklerini, maksatlarının neden ibaret olduğunu sorup anlamaya çalışın, çünki: Kocalarına zarar vermek için veya bir müslümana aşık olup sadece onunla evlenmek için veya müslümanların aralarına sokularak hafiyelikte bulunmak için, münâfıkça bir tarzda kendisini müslüman gösterebilir. Binaenaleyh böyle bir kadın, Hz. Peygamber zamanında Medine-i Münevvere’ye geldi mi, Peygamber Efendimiz, ona yemîn verdirir, ne için müslüman olduğunu sorardı. Sırf İslâm dinine, İslâm dinini takdir ettiğinden Allah-ü Teâlâ’yı ve Yüce Peygamberi kavuşma arzusunda bulunduğundan dolayı geldiğini söyleyince İslâmiyet’i kabul edilerek İslâm yurdunda kalmasına müsaade olunurdu. (Allah onların îmanlarını hakkıyla bilicidir) Bütün kalplerindeki sırlara vâkıftır, onların en samimi kalple İslâmiyet’i kabul edip etmediklerini ancak O Yüce Mâbud, hakkıyla bilir. Müslümanların vazifesi ise bir imtihandır, soru cevap almak sûreti ile mümkün mertebe durumu öğrenmekten ibarettir. (İmdi siz onları mü’minler bildiğiniz takdirde) Onların İslâmiyet’i ciddî bir sûrette kabul ettiklerine dair bir kanaat hâsıl olunca (Artık onları kâfirlere geri döndürmeyiniz.) Çünkü (Ne bunlar) bu mü’mine olan kadınlar (onlar için) o kâfir erkekler için (helâldir, ve ne de onlar) o kâfirler (bunlar için) bu İslâmiyet’i kabul eden kadınlar için (helâl olurlar) bilakis aralarında haramlık meydana gelmiş olur. Artık o kadınları iâde etmek, böyle bir harama sebebiyet vereceği için elbette uygun olamaz. (Ve onlara) O kadınların kâfir bulunan kocalarına (infak etmiş oldukları -şeyi verin.) Yâni: Mehr adına onlara ne vermişler ise o mehirleri o kocalarına iâde edin (ve kendilerine mehirlerini verdiğiniz) taahhüt eylediğiniz (takdirde o) hicret etmiş olan (kadınlar ile evlenmekten dolayı sizin için bir günah yoktur) Evet.. Bir ayrılık iddeti tamam olup da rahmin temiz olduğu anlaşılınca o kadınlar ile müslümanların evlenmeleri câizdir. Uygundur, tâ ki: Onların idareleri, nafakaları temîn edilmiş olsun. (Ve kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın) Yâni: Bir müslüman için câiz değildir ki, küfür diyârında kalan ve dinden dönen eşinin kendi nikâhı altında, namus dairesinde bulunduğunu iddia ederek onunla evlilik bağını devam ettirsin, Çünkü aralarında ayrılık meydana gelmiştir. (Ve ne infak ettiniz ise isteyin.) Yâni: Dininden dönüp kâfirlere katın eşe, vaktîle verilmiş olan mehri, o kâfirlerden istemeye kocasının hakkı vardır. (Onlar da ne infak etmişler ise istesinler) yâni: Kâfirler de İslâmiyet’i kabul edip İslâm yurduna gelen eşlerine vermiş oldukları mehirleri müslümanlardan isteyebilirler, (işte bu) Âyette zikredilen bu hükm, (Allah’ın hükmüdür) ona riâyet lâzımdır. (Ve Allah, Alîmdir, Hâkimdir.) O’nun her hükmü belli bir hikmete, bir menfaate dayanmaktadır. O’na muhalefette bulunmayın.

Mümtehıne 60:11

(Ve) Ey Müslümanlar!, (eğer sizin eşlerinizden bir şey) Hangi bir fert (sizden fevt olup kâfirlere geçerse) yâni: Dinden dönüp küfür diyârına geçerse ve ona verilmiş olan mehr, kâfirler tarafından iâde edilmezse (sonra da siz, bir ganimet malı elde etmiş olursanız) yâni: Kâfirlere karşı zafer elde edip onlardan bir ganimet malı alırsanız (artık eşleri) dinden dönüp küfür memleketine (gitmiş olanlara mehr olarak) o kadınlara vaktile (vermiş oldukları şeyin mislini) o miktar bir malı o ganimet malından o kocalarına (veriniz ve) ey Müslümanlar! (kendisine îman etmiş olduğunuz Allah’tan korkunuz.) O’nun emirlerine muhalefete cür’et etmeyiniz. O’nun emrettiği vazifeleri yerine getiriniz. Yasakladığı şeylerden de kaçınınız, çünkü sizin selâmet ve saadetiniz ancak bu sâyede vücuda gelir. İbn-i Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre o mehr miktarı mal, ganimet malarının beş kısma ayrılmasından evvel çıkarılarak o Müslüman kocalara verilir. Bununla onların zararları, kederleri kısmen olsun telâfi edilmiş bulunur.

Mümtehıne 60:12

Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem Efendimize imân dairesine girmek için müracaat eden kadınlar ile onların ne gibi hükümlere riâyet etmeleri şartı ile biat yapılacağını tebliğ ediyor ve müslümanların, Allah’ın gadabına uğramış ve haşr ve neşri inkâr eden kâfirler gibi âhiret hayatından ümitsizliğe düşmüş dinsiz bir kavim ile dostlukta bulunmaktan yasaklanmış olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber…) Ey Peygamberin sonuncusu!.. Allah’ın selâmı onun ve bütün ashabının üzerine olsun, (îman etmiş olan kadınlar sana gelip te) Müslüman olma şerefine erişmek temennîsinde bulundukları ve (Allah’a bir şeyi ortak koşmamaları) putlara, heykellere vesâir mahlûkata tapmayacaklarına dair sana söz verdikleri (ve hırsızlık yapmayacakları) başkalarının mallarından hiçbir şey çalıp benimsememeleri (ve zinada bulunmayacakları) gayr-i meşrû cinsî birleşmelere cür’et etmeyecekleri (ve çocuklarını öldürmemeleri) kız olarak dünyaya gelen yavrularını öldürmek cinâyetini işlemeyecekleri (ve elleri ile ayakları arasında uyduracakları bir iftira ile gelmemeleri) Yâni: Kendi rahimlerinin ürünü, olmayıp başkalarına ait bulunan çocukları biz doğurduk diyerek onları kendilerine nispet etmemeleri (Ve iyi bir iş yapmada sana karşı gelmeyecekleri) Cenab-ı Hak’ka itaati gerektiren herhangi bir hususta peygamberin emrine riâyet edecekleri, Resûl-i Ekrem’in emredeceği kulluk vazifeleri ki, hepsi iyiliği emretmektedir. Bunlara da itaatten ayrılmayacakları, binaenaleyh, namaz, oruç gibi dinî vazifeleri de yerine getirip gayr-ı ahlâkî şeylerden kaçınacakları (üzerine biatta) antlaşmada (bulunacakları zaman artık) Ey Yüce Peygamber!, (sen de onlar ile biatta) Öyle mühim uyulması gereken esaslar üzerine dayanan bir antlaşmada (bulun) onların müracaatlarını kabul et (Ve onlar için Allah’tan mağfiret dile) vaktîle küfür içinde yaşamışlardı, bilâhare de bâzı kusurlarda bulunabilirler. Binaenaleyh Allah’ın bağışlanmasına muhtaçtırlar, onların afvını Kerem Sâhibi Yaratıcıdan niyâz et (Şüphe yok ki: Allah, gafûrdur) mü’min kullarının bir nice kusurlarını örter, bağışlar ve (Rahimdir) onlar o üzerlerine aldıkları şartlara riâyet edince haklarında Allah’ın merhameti tecellî eder. “Rivâyete göre bu âyet-i kerîme: Mekke-i Mükerreme’nin fethi günü nâzil olmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safa mevkiinde bulunmuş, bir çok erkekler gelip biatta bulunmuş, İslâmiyet’i kabul etmişlerdi. Sonra da bir kısım kadınlar gelmiş, Hz. Peygamber ile antlaşmada bulunarak müslüman olma şerefine nâil olmuşlardı. Bu antlaşma kadınlar ile sadece karşılıklı konuşmak sûreti vuk’u bulmuş, el tutmak sûreti ile bir tokalaşma vuk’u bulmamıştır. Çünkü Peygamber Efendimiz, kendi muhterem eşlerinden ve hanımlarından başka kadınların ellerine mübârek elini temas ettirmemiştir. Hattâ müslüman olma şerefine erişen bir kadın, demiştir ki: Ben Resûlullâh ile biatta bulundum ve bizimle toka yap dedim: Peygamber Efendimizde buyurdu ki: Ben kadınlar ile tokalaşmam, benim bir kadına sözüm, yüz kadına sözüm gibidir. Yâni: Peygamberin açıklamaları, umum kadınlara yöneliktir, hepsi de o açıklamalara uymakla mükelleftirler. Artık yalnız biri ile biat, bütün Müslümanların kadınlar ile biat gibidir.

Mümtehıne 60:13

(Ey îman etmiş olanlar!.) Yâhut. Hıristiyan, Mecûs gibi İslâm’ı inkâr eden her hangi (bir kavm ile de dostlukta bulunmayın ki: Allah onların üzerine gazap etmiştir) onlar, Allah’ın rahmetinden kovulmayı hak etmişlerdir. Çünkü onlar (Muhakkak ki, âhiretten ümitsizliğe düşmüşlerdir.) onlar, uhrevî sevaplara nâil olamayacaklardır. Çünkü: Onlar, peygamberliği nice mûcizeler ile sâbit olan son Peygamberi ve ona nâzil olan Kur’an-ı Kerim’i inkâr etmiş bulunmaktadır. (Nasıl ki, kâfirler kabirlerde bulunanlardan ümitlerini kesmişlerdir.) Onlar, ölülerin tekrar hayata erdirileceklerine kaani değildirler, Çünkü onların haşr ve neşre i’tikatları yoktur. Diğer bir yoruma göre de: Nasıl ki, küfür üzere ölenler, mezara girince, artık gerçek hâli görüp, kendilerinin küfür içinde yaşayıp azaba lâyık bulunmuş olduklarını öğrenerek tam bir ümitsizlik ve keder içinde kalacaklardır, İşte bugün hayatta olan inkârcıların da âhiret hayatına ait tam bir kanaatleri yoktur, ümitsiz bir hâlde yaşayıp durmaktadırlar. Onlar da ileride kendi bozuk kanaatlerini anlayacaklardır. Artık o gibi irfân nûrundan mahrûm, ebedî hüsrana mâruz kimseler ile nasıl dostluk kurulabilir. Hakikî mü’minler, ancak kendileri gibi müminler ile bir kardeşlik, bir dostluk dairesinde yaşarlar, birbirlerine karşı samimi bir muhabbette, bir iyilik severlikte bulunurlar. İşte İslâmiyetin insanlığa verdiği nasihat, insanların güzel bir ahlâk ile temiz bir hâlde yaşayarak dayanışma içinde bir içtimaî topluluk teşkil etmelerine aittir. Kerem Sâhibi Yaratıcı Hazretlerinden muvaffakiyetler niyâz eyleriz.

Sâff 61:1

Bu mübârek âyetler, bütün kâinatın Cenab-ı Hak’kı tesbîh ve tenzihte bulunduğunu bildiriyor. Müslümanların yapmayacakları şeyleri yapacak gibi görünmelerinin pek büyük bir günah olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde ne varsa) Melekler gibi, yıldızlar gibi herhangi canlı ve cansız mahlûk (ve yerde ne varsa) insanlar gibi, ağaçlar, ekinler gibi her hangi bir şey (Allah için tesbîhte bulunmuştur.) bütün onların varlığı sözle veya hâl ile Yüce Allah’ı tevhîd ve tenzîh etmiştir. Yâni: O ezeli Yaratıcının birliğine, rablığına, kudret ve büyüklüğüne işaret ve şahitlik edip durmaktadır. (Ve O) Kerem Sahibi Yaratıcı (azîzdir) bütün mahlûkata galiptir. Dilediği şeyleri yapmaya hakkıyla kaadirdir ve (hakîmdir) bütün varlık sahasına getirdiği şeyler ve onların haklarındaki ilâhî düzenleme, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Muhakkak inanıyoruz… Abdullah İbn-i Seleme, Radiyallâh-ü Anh’tan şöyle dediği nakledilir. Resûllâh’ın ashabından bâzı zatlar ile oturmuşluk, konuşmakta bulunuyorduk, dedik ki: Allah-ü Teâlâ’ya hangi amelin sevgili olduğunu bilsek te onu işlesek, bunun üzerine Allah-ü Teâlâ iş bu “Sebbeha Lillâhi” âyet-i kerîmesini indirdi. Elsirracül’münîr..

Sâff 61:2

(Ey îman etmiş olanlar!.) Ey İslâmiyet dairesinde yaşayanlar!. (Yapmayacağınız şeyi ne için söylersiniz) va’denize ne için muhalefet edesiniz, bu insanlığın şanına lâyık mıdır?. Rivâyete göre bâzı müslümanlar demişler ki: Allah-ü Teâlâ’ca amelilerin en sevimlisini bilsek te, onun uğrunda mallarımızı, canlarımızı, feda etsek, Vakta ki, cihat hakkında âyet nâzil olmuş, cihadı hoş görmemişler, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. “Tefsîr-i Ebüssüut”.

Sâff 61:3

Ey müslümanlar!. Şunu biliniz ki: (Yapmayacağınız şeyi söylemeyiniz) Yapacağınıza dair yalan yere söz vermeniz (Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.) İlâhî azabı gerektirecek büyük bir günahtır, son derece nefreti icap etmektedir. Çünkü, va’di yerine getirmek güzel bir özelliktir, va’d edenin ahlâkî olgunluğuna delîldir, cemaat arasında itimada, dostluğa, dayanışmaya vesiledir. Verilen sözü yerine getirmemek ise, ahlâka tamamen aykırıdır, halk arasında düşmanlığa, itimatsızlığa, dayanışmanın yok olmasına sebeptir. Selef âlimleri, bu âyet-i kerîmeyi verilen sözü tutmanın vacip olduğuna delil getirmişlerdir. Çünkü, bu âyet-i Celîle, vefasızlığın pek çirkin olduğunu göstermektedir. Nitekim bir hâdis-i Şerîf de şu mealdedir: Münâfıkın alameti üçtür; verdiği sözden cayar, söyleyince yalan söyler, gücenilince de hiyanette bulunur. “Tefsir-ül’ meragî”.

Sâff 61:4

Bu mübârek âyetler, Allah yolunda birleşerek cihada atılanların ilâhî muhabbete nâil olacaklarını müjdeliyor. Vakti ile Mûsa Aleyhisselâm’a kavminden bir kısmının isyan ederek onunla beraber cihada atılmadan kaçınmış ve O Yüce Peygambere eza ve cefaya cür’et etmiş olduklarından dolayı nasıl Hak’tan ayrılarak korkunç bir kalp değişikliğine mâruz kaldıklarını ve öyle isyankârları Cenab-ı Hak’kın hidâyete kavuşturmayacağını beyan ve ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah-ü Teâlâ, cihaddan kaçınanları sevmez, fakat (şüphe yok ki, Allah o kimseleri sever ki: Onun yolunda) ilâhî din uğrunda (sanki bir muhkem bina) kurşunla kenetlenmiş pek sağlam bir duvar (gibi saf bağlayarak savaşta bulunurlar) öyle birleşik, muntazam bir vaziyet alarak düşmanlarını cezalandırmaya çalışırlar. Böyle düzenli, birbirine bağlı bir vaziyet almaları, kendilerinin manevî kuvvetlerini arttırır, aralarındaki birliği temîn eder, düşmanlarının yüreklerine korku düşürür, yok olmalarına sebep olur. Nitekim namazlarda da safların düzeltilmesiyle emrolunmuştur ki, bu da müslüman cemaatının birliğini, kalbi bağlılıklarını göstermiş olur.

Sâff 61:5

(Ve) Ey Peygamberlerin sonuncusu!. Cihaddan kaçınmanın, Peygambere muhalefetin pek fenâ neticesini anlamaları için kavmine anlat (bir vakit ki, Mûsa) Aleyhisselâm (kavmine dedi ki: Ey kavmim!. Ne için bana eziyet veriyorsunuz?) emrime muhalefet ederek savaşı terk ediyorsunuz, benimle beraber zorbalara karşı cihada atılmak istemiyorsunuz? “Sen ve Rab’bin git, savaşta bulun, biz burada oturacağız” diyorsunuz. (Ve Halbuki, benim sizin için bir Allah Resûlü olduğumu şüphe yok ki, bilirsiniz) elimde ortaya çıkmış olan birçok mûcizeleri gördünüz ki, onlar ile düşmanlarınızı helâk etmiş, sizi onların hâkimiyetinden kurtarmış bulunuyorum. Artık nasıl olur da emirlerime muhalefet edebilirsiniz?. Ne yazık ki: Onlar bu ihtarları dinlemediler. Evet.. (Vakta ki onlar) Hak’ta tâbi olmaktan (döndüler) Mûsa Aleyhisselâm’ın risâletini bildikleri hâlde onun emirlerine riâyetten kaçındılar. (Allâh-ü Teâlâ da onların kalplerini) Kendilerinin o kötü irâdelerinden dolayı hidâyetten, hakkı kabulden, doğruya meyil etmekten (döndürdü) bir ceza olmak üzere kalplerini bir hayret, bir şek ve tereddüt içinde bıraktı (Ve Allah isyânkâr olan kavme hidâyet etmez.) Yâni: Allâh-ü Teâlâ, küfür ve isyânı tercih eden, Yüce zâtına ve Peygamberine itaatten kaçınan, kalplerinde muhalefet ve sapıklık duygularını besleyen kimseleri Hak’ka uymaktan mahrûm bırakır, selâmetlerine sebep olacak delillere bakabilmek kabiliyetini kendilerinden alır. Bu ilâhî beyan: Başka kavimlerin de Peygamberlerine karşı muhalefette bulunmuş olduklarını haber vermekle Resûl-i Ekrem’e teselli veriyor. Hem de Peygamberlerine muhalefet edenlere müthiş bir felâket örneği göstermektedir. Mûsa Aleyhisselâm’ın kavmi için Bakara ve Maide sûrelerine de bakınız.

Sâff 61:6

Bu mübârek âyetler, Hz. Mûsa’ya eza ve cefada bulunmuş olan İsrail oğullarının, Tevrat’ı tasdik ettiğini söyleyen ve Peygamber Efendimizin dünyayı teşrif edeceğini müjdeleyen Hz. İsâ’yı da yalanlayıp o Yüce Peygamber’in pek açık mûcizelerini sihir sandıklarını haber veriyor. İslâm dinini kabule dâvet edildikleri hâlde Cenab-ı Hak’ka ortak koşmak gibi bir iftirada bulunanların, en zalim kimseler olduklarını gözler önüne seriyor. Bir ilâhî nûr olan İslâm dinini yalan yere söyledikleri sözler ile söndüremeyeceklerini, Allah-ü Teâlâ’nın inkârcılara rağmen nûrunu tamamlayıp yücelteceğini mü’minlere müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Ve) Kavmine anlat (bir vakit ki, Meryem’in oğlu İsâ, dedi ki: Ey İsrail Oğulları!. Şüphe yok ki: Ben benden önce) Mûsa Aleyhisselâm’a verilmiş olan (Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra Ahmed isminde gelecek bir Peygamber ile müjdeleyici olarak sizlere Allah’ın Resûliyim) yâni: Ben bütün Peygamberleri ve Allah’ın kitaplarını tasdik ediciyim ve onlara îman etmenizi size teklif ediyorum. Bilâhare bir yüce Peygamber dünyaya şeref verecektir ki, onun vasıfları Tevrat’ta zikredilmiştir. İncil’de de yazılı bulunmaktadır. (Vakta ki, onlara) O İsrail Oğullarına o Yüce Peygamber yâni: Hz. Muhammed Aleyhisselâm veyâhut İsâ Aleyhisselâm (açık mûcizeler ile geldi,) o mûcizeleri tasdik etmediler, bilakis (dediler ki: Bu, bir apaçık sihirdir.) o kadar açık, parlak hârikalara rağmen yalanlamaya cüret ettiler, kibirli bir vaziyet aldılar, o hârikalara birer açık sihir demekten sıkılmadılar. İsâ Aleyhisselam, bir Yüce Peygamberdir, bir yaratılış hârikasıdır. Elinde nice mûcizeler meydana gelmiştir. O hâlde onun risaleti ve onun verdiği haber nasıl yalanlanabilir? Hz. Peygamber’e gelince onun da dünyaya risaleti ile şeref vereceği ve elinde nice hârikaların ortaya çıkacağı evvelki Peygamberler tarafından haber verilmiş ve neşrettiği dinin yüceliği de ortaya çıkmış olduğu hâlde artık onu da inkâr etmek de ne büyük bir cehâlettir, sapıklıktır. Evet: Peygamber Efendimizin dünyaya teşrif edeceği, nübüvvet ve risâlete sâhip bulunacağı Tevrat ile İncil’de zikredilmiş idi, Kur’an-ı Kerim, bunu haber veriyor. Eğer bu bir hakikat olmasa idi, elbette ki, Yüce Peygamber bunu ehl-i kitaba karşı iddia edemezdi. Peygamberliğini yalanlamalarına sebebiyet vermez idi. Gerçekten de, geçmiş kitaplar, bir çok tahrifata uğramış olduğu hâlde yine Peygamberimizin risâletini gösteren âyetleri içermektedirler. Kısacası, (1884) senesi Londra’da tabolunan Tevrat’ın Arapça tercümesinde şu meâldeki âyet vardır: “Cenab-ı Hak Sina’dan geldi, Sâir denilen mahâlden doğdu ve sağ elinde iki yüzlü ateşli bir balta olduğu hâlde bir nice temiz zât ile Faran dağlarından ortaya çıktı” İşte bu âyetin son fıkrası, Hatemül’ Enbiyâ Efendimizin yüce hâllerine tamamen uygundur. Çünkü Allâh-ü Teâlâ, gelip gitmekten münezzeh olduğundan onun Tur-i Sina’dan gelmesinden maksat, Hz. Mûsa’ya Tevrat göndermesidir, Sairden doğması da İsâ Aleyhisselâm’a İncîl’i Şerîfi inzâl buyurmasıdır. Filvaki Hz. İsâ’ya Şam’da “Sair” nahiyesi yakınında Nâsıra denilen mahâlde İncîl’i Şerîf, nâzil olmuştur. Faran dağlarından ortaya çıkması da Son Peygambere Kur’an-ı Kerîm’i inzâl buyuracağına işârettir. Çünkü Peygamber Efendimiz, eski ismi “Faran” olan Mekke-i Mükerreme’de doğmuş, Hıra dağında ibâdetle meşgul iken ilâhî vahye mazhar olmuş ve birçok Ashab-ı kirâma nâil olup cihad ile emrolunmuştur. Dâvûd Aleyhisselâm’ın mezamirinde de: Kendisinden sonra bir Peygamber geleceği, bu Peygamberin güzel bir yüze sâhip olacağı, kılıç kuşanacağı, arap oklarını kullanacağı, yüce hizmetiyle melik kızlarının şeref kazanacakları yazılmıştır. Nitekim Yahudi krallarından sayılan Ahtab’ın kızı Hz. “Safiyye” Peygamberimizin nikâhı altında bulunmakla şeref kazanmıştır. Ve o mübârek Peygamberin Yüce emrine uyarak zenginlerin mallarını dağıtacakları, huzuruna çeşitli krallar tarafından hediyeler takdim edileceği, mübârek isminin Müslümanların dillerinde dâima zikredileceği diğer yüce şemaili (ahlâkı) beyan olunmuştur. Bu vasıflar ve şartlar ancak Peygamber Efendimizde toplanmıştır. Kezalik: Londra’da (1842) senesinde yayınlanan Yuhenna İncîl’inin arapça tercümesindeki bir âyetin meâli şöyledir. “Ben pederimden, -yâni: Hakiki terbiye edici olan Cenab-ı Allah’tan isteyeceğim: Sizinle ebediyen beraber kalmak için size başka bir Faraklit verecektir.” Faraklitten maksat ise Yüce Peygamberdir. Çünkü farakilit kelimesinin yunanca aslı “Piriklütüs”dür. Bu lâfzın mânâsı ise noksansız “Ahmet” demektir. Ahmet ise: Pek ziyade hamdedilen veya pek ziyâde övülmüş olan demektir. Bunun içindir ki ehl-i kitap, vaktîle Peygamber Efendimizin, şerefli gelişini bekliyorlardı. Ezcümle “İyâd” kabîlelerinin baş reisi olan “Kusbini Saite”nin “Sukı Ukaz” da okuduğu bir hutbe malûmdur. Bu zât o hutbesinde şöyle demişti: Allah’ın gelecek bir Peygamberi vardır ki: Gelmesi yakîn oldu, gölgesi başınızın üstüne geldi, ne mutlu ol kimseye ki, ona îman edip te o da ona hidâyet eyleye. “Gariptir ki: Teşrif edeceğini müjdelediği o Yüce Peygamber, henüz gönderilmediği hâlde o cemaat arasında hazır bulunmuştu. Kus ise onun bu şerefli gelişini bilmiyordu. Kezalik: Peygamberin dâvetine kadar Hristiyan bulunan Habeş hükümdarı Necaşi’nin İslâmiyet’i kabul etmesi de ol Zâtın gönderileceğini semâvî kitaplar, vesâire vasıtası ile evvelce öğrenmiş olduğundan kaynaklanıyordu. “Muvazzah ilim-i Kelâm.”

Sâff 61:7

(O kimseden daha zâlim) Daha câhil, daha ziyade düşmanlık ve alçaklık ile vasıflanmış (kimdir ki,) hangi insan bulunabilir ki, (kendisi İslâm’a dâvet olunurken) kendisine öyle bir selâmet ve saadet yolu gösterilip tavsiye edilirken (o) bu dâvetin kadrini takdîr edemez de (Allah’a karşı yalan yere iftirada bulunan) o Yüce Mâbud’un Peygamberini inkâr ederek onun elinde ilâhî kudret ile meydana gelen mûcizeleri sihir telâkki eden, elbette böyle aklını zâyi eden (zâlim kavmi doğru yola kavuşturmaz). Çünkü: Onlar kendi ihtiyarları ile öyle bâtıl kanaatlerde bulunmuş, Yüce Peygamber’in tekliflerini, nasihatlarını red etmiş, küfür ve isyân zulmetleri içinde yaşamış, Allah’ın dinine düşman bulunmuştur, artık öyle dinsiz bir şahıs elbette ki, hidâyete nâil olamaz.

Sâff 61:8

O zâlimler, o iftirada bulunanlar, o ilâhî dine düşman kesilenler (Allah’ın nûrunu ağızları ile söndürmek isterler) onların haince maksatları budur. Onlar mânevî bir nûr olan ilâhî dini veya Kur’an-ı Kerim’i veya pek parlak olan dini delilleri kendilerinin iftiraları ile ortadan kaldırmaya çalışırlar. Fakat bu, ne mümkün!. (Allah ise nûrunu tamamlayıcıdır.) Onu gâyesine erdirecektir. Onu doğu ve batıya neşredecektir. (İsterse: Kâfirler, hoşlanmasınlar.) O ilâhî nûrun böyle evrensel olmasından dolayı ümitsizlik ve keder içinde kalmış bulunsunlar. Onların bu alçaklıklarına rağmen o Allah’ın nûru parlayıp duracak, bütün ufukları aydınlatmaya devam edecektir. Cenab-ı Hak, Yüce Peygamberini zaferlere eriştirip İslâm dinini yaymaya muvaffak buyuracaktır. “Bu âyet-i Kerîme’nin sebeb-i nüzulü hakkında deniliyor ki: İlâhî vahy kırk gün kadar gecikmişti. Bunun üzerine “Keab Bin-i Eşref” dedi ki: Ey Yahudi topluluğu!. Size müjde… Allah, Muhammed’e indirdiği şey hususunda nûrunu söndürdü, artık ona nûrunu tamamlamayacaktır. Resûl-i Ekrem Efendimiz, üzüldü, ardından bu âyet-i Kerîme nâzil olarak ilâhî nûrun devam edeceği müjdelendi. Allah’ın vahyi yine gelmeye başladı. Evet.. Allah’ın dini, devam edecektir. Allâh-ü Teâlâ’nın dinini, o dini yaymaya vasıta olan Kur’an-ı Kerim’i hiç bir din düşmanı söndüremez. “Bir şem’i ki mevlâ yaka bir veçhîle sönmez.” (Bu mumu ki Allah yaka hiçbir şekilde sönmez) Amennâ… Güneşe karşı söylenilecek hoş olmayan lâkırdılar, atılacak sular onu kabil midir ki, söndürsün, ışıktan mahrûm bıraksın, artık güneşlerden binlerce kat daha yüce ve daha ışıklı olan ilâhî dini kim dedikodusu ile, düşmanca harekâtı ile söndürebilir?. O maksatla çalışanlar, her hâlde zarar ve ziyan içinde Allah’ın kahrına mâruz kalırlar. O ilâhî nûr ise ufuklara ışık saçmasına devam eder, nitekim asırlardan beri devam ederek birnice kalpleri, muhitleri aydınlatıp durmaktadır. “Saadet-i ezelî, kabili zevâl olmaz” “Güneş yer üstüne düşmekle payimâl olmaz.” Fuzûlî.

Sâff 61:9

Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in ne gibi yüce şeyler ile ve ne gibi bir gâyeyi temin için Peygamber gönderilmiş olduğunu bildiriyor. Mü’minlere kurtuluş vesilesi olacak ve Cennetlere ulaşmalarını temîn edecek bir ticaret yolunu gösteriyor. Mü’minlerin bundan başka bir nîmete de, yâni: Bir ilâhî zafere yakın bir fethe de nâil olacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (O, O) Kerem Sahibi Mâbud (dür ki: Peygamberini) Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâm’ı bir hidâyet rehberi olan (Kur’an) ile veya mûcize ile (ve Hak din ile) bir Hanif dininden ibaret olan İslâm dîni ile (gönderdi) bütün insanlar ve cinlere Peygamber tâyin etti. Evet.. (onu) O İslâm dînini (her bir din üzerine yükseltmek için) kendisine muhalif olan bütün dinlere galip kılmak için o Yüce peygamber göndermiş oldu. (isterse ki, müşriklerin hoşuna gitmesin) Bu yüce gâye o, dinsizlerin düşmanlıklarına rağmen gerçekleşmiş, bu hususta ki Allah’ın vadi yerine getirilmiştir. Evet.. Şüphe yok ki: İslâm dînine karşı bütün muhalif dinler, mağlûp olmuş ve kahra uğramış bir hâle gelmiştir. Bir kere malûmdur: Semavî dinler, haddizatında aynıdırlar, hepsi de Allah’ın birliği meselesinde vesair itikadî hususlarda aynı hükümleri içermektedir, ancak şer’i hükümler ve pratik meseleler itibariyle aralarında bâzı farklar vardır. Bu bakımdan ise İslâm dini, sair ilâhî dinler arasında pek seçkin bir yere sahiptir. Hükümleri bütün insanlığa yöneliktir ve kıyamete kadar bakîdir. Diğer mübârek Peygamberlerin tebliğ etmiş oldukları dinlerin hükümleri ise mahdut bir zamana ve mahdut kavimlere yönelik ve ait bulunmuştur. Bâtıl ve muharref dinlere gelince: Bunların haddizatında hiçbir manevî kıymeti yoktur. Muhteviyatı itibarı ile de dîn-i İslâm’ın muhteviyatına nazaran aslâ bir kıymet ve makbuliyete sahip değildirler. İslâm dininin pek nûranî olan ve pek kuvvetli delîllere dayalı bulunan varlığı yanında pek sönük kalmış, varlığı isbat edebilecek bir özellikten mahrûm bulunmuşlardır. Dinler arasında mukayese yapabilen her insaflı ve düşünen bir âlim bu hakikati itirafa mecburdur.

Sâff 61:10

(Ey îman etmiş olanlar!.) Ey samimî sûrette Allah’ın birliğini ve Muhammed’in Peygamberliğini tasdik etmekte bulunanlar!. (Size bir necât üzerine rehberlik edeyim ki:) O ticaret, haddizatında pek fâidelidir, ebedî selâmet ve saadete vesiledir. Ve öyle bir ticarettir ki, (sizi pek acıklı bir azaptan kurtarır) sizin dünyanızı da, âhiretinizi de temîn etmiş bulunur.

Sâff 61:11

İşte o ticaret şöyledir. (Allah’a ve O’nun Peygamberine îman edersiniz) Tam bir ihlâs ve îmanınızda sâbit bulunursunuz (ve Allah’ın yolunda mallarınız ile ve nefisleriniz ile cihadda bulunursunuz) Yâni: Allah’ın rızâsını kazanmak için mallarınızı da, canlarınızı da fedâ etmeden çekinmezsiniz, İslâmiyet’i müdafaa, İslâm yurdunu korumak için icâbettikçe savaşa atılır, her türlü fedakârlıkta bulunursunuz. Kötülüğü emreden nefise karşı ve dünyanın gayr-i meşrû varlığına karşı hırs ve tamadan kaçınarak muhalif bir cephe almak da bir nevi cihaddır. (işte bu) imân ve cihad sizin için (sizin için) herşeyden, mallarınızdan, nefislerinizden, bütün fânî dünya varlıklarından (daha hayırlıdır) pek fazla fâidelidir. (eğer bilir kimseler oldu iseniz?.) Siz hayatın gâyesini, menfaatlerin mahiyetlerini, mertebelerini düşünür, bilir kimseler iseniz, bu hakikati idrak eder, itirafta bulunursunuz.

Sâff 61:12

Evet.. imân eder ve cihadda bulunur iseniz, Allâh-ü Teâlâ (Sizin için günahlarınızı bağışlar) sizden insanlık hâli ortaya çıkan bir kısım günahlardan dolayı size azap etmez, (ve sizi altından ırmaklar akar cennetlere) bostanlara, fevkalâde gönül açıcı bağlara, bahçelere kavuşturur, (ve adn cennetlerinde) Arşa yakîn olan cennet köşklerinde birer ebedî (tertemiz) kalpleri hoş etmeye sevk eden (konaklara girdirir) oralarda pek mutlu bir hâlde ebediyen yaşarsınız. (Bu ise) Böyle mağfiretlere ve cennetlere erişmek ise (büyük bir kurtuluştur) en büyük bir kurtuluş ve selâmettir.

Sâff 61:13

(Ve) Maamafih, o uhrevî nîmetler ile beraber (kendisini sevdiğiniz bir başka) nîmet de (vardır ki:) onu dünyada iken temennî edersiniz, o da (Allah’tan bir zaferdir) düşmanlarınızın üzerlerine galip olmanızdır. (Ve yakîn bir fethtir.) Cenab-ı Hak’kın vereceği bir zafer ile dinsizlerin beldelerini fethederek İslâm dairesine girmenizdir. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (Mü’minleri müjdele) Onlar, dünyada da, âhirette de öyle arzu ettikleri nîmetlere muvaffakiyetlere kavuşacaklardır. Bu hususu onlara müjdele. Nitekim de bu ilâhî vâ’d tecellî etmiş, Müslümanlar büyük bir hâkimiyete nâil olmuşlar, Mekke-i Mükerreme’yi fethetmişler, İslâm sancakları az bir müddet sonra doğu ve batı taraflarında yükselmeğe başlamış, İslâm orduları, bir nice müşriklerin en sağlam beldelerini fethe muvaffak olmuşlardır. Müfessirlerin meşhurlarından olup “150” tarihinde Basra’da vefat etmiş olan Mükatil İbni Süleymanil’ Mervezî, bu mübârek âyetlerin sebeb-i nüzulünü şöylece rivâyet etmiştir: Osman İbn-i Mezun, huzur-i Nebevî’de bulunarak demiş ki: Ya Resûlullâh!. Eğer bana izin verirsen eşimi boşarım, ruhbanlıkta bulunurum, hadım olurum, eti haram kılarım, geceleri yatmam, gündüzleri iftar etmem, yâni: Dâima ibâdet ve itaatte bulunurum. Aleyhisselât-ü Vesselâm Efendimiz de buyurmuş ki: Nikâh benim sünnetimdir, ruhbanlık ise, İslâm’da yoktur, benim ümmetimin ruhbanlığı oruçtur. Allah’ın size helâl kıldığını haram kılmayınız, benim sünnetimdendir ki: Uyurum, kalkarım, iftar ederim ve oruç tutarım. Artık kim benim sünnetimden kaçınırsa benim ümmetimden değildir. Bu ihtar üzerine Osman, memnuniyetini göstermiş, ve Yâ Resûlallâh!. Hangi ticaret, indallâh sevimlidir ki, o ticaretle meşgul olayım demiş, bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olarak Allah katında en sevimli olan ticaretin Allah’a ve Peygambere îmandan ve Hak yolunda cihadda bulunmaktan ibaret olduğu bildirmiştir. Bu âyet-i celîle şunu da gösteriyor ki: İslâmiyet’te ruhbanlık, dünyadan alâkayı tamamen kesmek yoktur. Müslümanlar hem meşrû şekilde dünyalarına çalışırlar, hem dinlerinin emri dairesinde ibadet ve itaatle meşgul olarak âhiretlerini temîne gayret ederler. İşte dünyayı da, âhireti de temîn edecek din, ancak İslâm dinidir. Elverir ki, ahkâmına riâyet edilsin.

Sâff 61:14

Bu mübârek âyet: Vaktîle Havarilerin ilâhî dine hizmet etmeleri gibi bu İslâm ümmetinin de ilâhî dîne yardım ile mükellef bulunduklarını bildiriyor ve İsrail Oğullarından îman etmiş olan bir tâifenin Allah’ın desteğine mazhar olarak îman etmemiş olan diğer bir tâife üzerine galip olmuş olduklarını bir ibret misali olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar..) Ey İslâm dinini tam bir ciddiyetle kabul etmiş bulunanlar!. (Allah’ın yardımcıları olun) Yâni: Hak Teâlâ’nın dînine hizmet ederek tevhid kelimesini ufuklara neşre çalışınız, (nasıl ki, Meryem’in oğlu İsâ) Aleyhisselâm, kendisine ilk îman etmiş olan (Havarîlere dedi ki: Allah’a doğru) onun dinine yardıma yönelik olan (benim yardımcılarım kimlerdir!.) benimle beraber ilâhî dini yaymaya kimler çalışacaklardır?. (Havarîler de dedi ki: biz Allah’a yardımcılarız) O Yüce Mâbudun dinini neşre bizler çalışacağız, dinsizlere karşı ilâhî dinin galebesini temîne gayret edeceğiz. Böyle söz vermiş olan zâtlar, etrafa yayılmışlar, Hz. İsâ’nın şeriatını etrafa neşre başlamışlardı. (Sonra İsrâil Oğullarından bir zümre îman etti) Hz. İsâ’nın Peygamberliğini kabulde bulundu, O’nun şeriatı ile amel etmeğe başladı (bir tâife ise kâfir oldu.) İsâ Aleyhisselâm’ın risâletini, Allah’ın muhterem bir kulu olduğunu inkâr ederek O’nun hakkında lâyık olmayan lâkırdılara cür’et eyledi. (Sonra îman etmiş olanları düşmanları üzerine teyit ettik) Galip kıldık, Hz. İsâ, semâya kaldırıldıktan sonra onun neşretmiş olduğu ilâhî dini, gerek delil ile ve gerek cihad ile dinsizleri mağlûp ve kahre uğramış bir hâlde bırakmıştır. Bu hususta en büyük bir delil de Kur’an-ı Kerimdir, ki: Hz. İsâ’nın bir muhterem Allah kulu, ve Peygamberi olduğunu beyan ederek onu inkâr edenleri, yanlış tanıyanları câhil göstermekte ve kınamaktadır, (artık galipler olarak sabahladılar) Allah’ın yardımı, ehl-i îman tarafında tecellî etti, din düşmanları mağlûp, ve kahra uğramış bir hâle gelmiş oldular. Nitekim Peygamber Efendimize karşı düşmanlıkta bulunan dinsizler de az sonra mağlûbiyetlere uğradılar. İslâm mücahitleri, birer İslâm Havarîsi, fedakârı olarak İslâm dinini doğu ve batıya neşre muvaffak olmuşlardır. Gerek bütün Ashab-ı kirâm, ve bilhassa Aşere-i Mübeşşere ve gerek seçkin tâbiiler ve gerek daha sonraki İslâm kahramanları İslâm dinini her tarafa neşre çalışmışlar, nice kâfirleri mağlûp ederek yurtlarını fethetmişler, zulmetler içinde bulunan bir çok sahâları nûrlar içinde bırakmışlardır. Havariyûn; kelimesi: Hâlis, beyaz mânâsına olan “Havar” kelimesinden bir ismi mensup olan Havarî’nin çoğuludur. Hz. İsâ’yı ilk tasdik eden on iki zâta verilen bir isim bulunmaktadır. O zâtların isimleri şöyle gösteriliyor: (1): Batrus, diğer adı: Şem’uni Safa. (2): Andiryas, Batrus’un birâderidir. (3): Yuhenna. (4): Filip. (5): Yakûb-i Ekber. (6): Bar Tilmi. (7): Tuma. (8): Betta. (9): Siymun, yâhut, Buda Şem’un. (10): Tadyus = Yehûda. (11): Yakûbi Esgar. (12): Yehûda = Buda,) Bu oniki zâta İsâ’nın elçileri” adı da verilmiştir. Hz. İsâ, bunları muhtelif şehirlere göndermiş, Tevhid dinini neşretmekle görevlendirmişti. Rivâyete göre bunlardan Yehûda veya Buda Şem’un, bilâhare Yahudi’lerden rüşvet alarak Hz. İsâ’yı onlara teslîm etmek hıyanetinde bulunmuş, bu cihetle irtidat ederek pek kötü bir ad almıştır. Vakıa Havariler başlangıçta İsâ’nın dinini yaymaya çalışmışlar ise de, bilâhare pek fenâ cereyanlar, yanlış telâkkiler meydana çıkmış, bâzı münâfıklar ortaya çıkarak ilâhî dini değiştirme ve bozmaya cür’et göstererek bir çok kimseleri teslîs akîdesine düşürmüşler, İncil’i tamamen tahrife uğratmışlar, İsâ Aleyhisselâm’a Allah’ın oğlu demişler, nihâyet her taraf bir cehâlet karanlığı ve sapıklık içinde kalmıştı. Nihâyet Cenab-ı Hak’kın insanlığa karşı yeni bir lütuf güneşi tecelli etti, Son Peygamber Hz. Muhammed insanlık ufkunu yeniden nûrlar içinde bırakmaya başladı, kendisinden sonra da onun mübârek Ashab-ı kirâmı ve diğer ümmet büyükleri İslâm dinini neşre çalıştılar ve pek büyük muvaffakiyetlere nâil oldular. Ve başarı Allah’tandır.

Cumua 62:1

Bu mübârek âyetler, Aziz, Hakîm olan Allah-ü Teâlâ’yı bütün kâinatın tesbîh ve kutsamada bulunduğunu bildiriyor. O Yüce Yaratıcının bir kısım ümmîlere ve onlardan sonra gelecek milletlere Son Peygamberi âyetler ile göndermiş olduğunu haber veriyor. O Yüce Peygamberin yüksek mesaisini ve onu Kerem Sahibi Yaratıcının dilediği kullarına ihsan buyurmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Melik) Bütün kâinata sahip, bütün mükemmelliklere mâlik ve (Kuddûs) ilâhlık şanına lâyık olmayan şeylerden Yüce ve (Azîz) her şeye galib ve (Hakîm) her emir ve iradesi, birer hikmet ve faydaya dayanmış (olan Allah için) O Yüce Yaratıcı için (göklerde ne varsa yerde ne varsa) bütün mahlûkat (tesbîhte bulunur) onun kudretine, büyüklüğüne, noksanlıklardan yüce olduğuna delalet ve şahadet eder durur.

Cumua 62:2

(O) Allah-ü Teâlâ (O) Kerem Sahibi Mâbut (dür ki: Ümmîler arasında) vaktî ile ümmi ümmet olan, yazıp okuma bilmeyen arap kavmi arasında (kendilerinden) kendileri gibi vakti ile okuyup yazmakla meşgul bulunmamış bulunan bir zatı, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ı (Peygamber gönderdi) onları İslâm dinine dâvete memur etti. Öyle ki: O Mübârek Peygamber, (onlara karşı âyetlerini okur) bir ilâhî kitap olan Kur’an-ı Kerim’deki âyetleri okuyarak o kavmi aydınlatmaya İslâm dini ile şereflenmelerini temine çalışır. (Ve onları temizler.) O kavmi pek kötü inançlarından, fahiş hareketlerinden temizlemeye, arındırmaya, himmet eder (ve onlara) o cehalet içinde kalmış bir zümreye (kitabı ve hikmeti öğretir) onlara Kur’an-ı Kerim’i öğretir ve bir nice hikmetleri, fâideleri içeren mübârek hadislerini, sünnetlerini telkin buyurur. Onları İslâmî hükümlerin fâidelerinden, esrarından, yüce gâyelerinden haberdar etmeğe çalışır. (Halbuki, onlar) O arap kavmi (evvelce) o Yüce Peygamberin kendilerini ilâhi dine dâvete başlamadan önce (pek açık bir sapıklık içinde idiler) onlar, eskiden İbrâhim Aleyhisselâm’ın dînine tâbi’ iken bilâhare o ilâhî dîni unutmuş, Allah’ın birliği inancından mahrûm kalmış, şirke düşmüş, hidâyet yolunu gayıp etmişlerdi. İşte onlar böyle bir hâlde iken pek büyük bir ilâhî lütuf olan Son Peygamber Hazretleri, kendilerini Tevhîd dinine dâvete memur olmuş, onlara nice âyetleri, hikmetleri telkine çalışmış, nicesinde de pek büyük muvaffakiyetler elde eylemiştir. Halbuki: O Yüce Peygamber hikmet gereği evvelce birşey okuyup yazmamıştı, bilâhare böyle fevkalâde başarılara kavuşması, onun ilâhî vahye mazhar, yücelikleri öğreten olduğuna en parlak bir delîl teşkil etmektedir.

Cumua 62:3

(Ve) Allâh-ü Teâlâ o pek seçkin Peygamberi olan Muhammed Aleyhisselâm’ı (onlardan) araplardan (başkalarına da) Peygamber (göndermiştir) O’nun Peygamberliği bütün insanlığa yöneliktir. Türkler de, Farslar da Rumlar da ve diğer kavimler de onun dinini kabul etmekle mükellef bulunmuşlardır, (henüz onlara erişmemişlerdir.) O Yüce Peygamberin risâletini ilk tebliğe başladığı zaman Ashab-ı Kirâm’ı arasında bulunmayıp bilâhare dînen onlara katılan ve kıyamete kadar dünyaya gelecek olan bütün kavimlere, fertlere şâmildir, onun mukaddes dini, kıyamete kadar yer yüzünde devam edecektir.

Cumua 62:4

(İşte bu) Öyle Yüce bir Peygamber’in bütün insanlığı aydınlatma ve irşâda memur olması, onlara Kur’an-ı Kerîm gibi en yüce âyetleri içermiş olan bir ilâhî kitabın teblîğ edilmesi (Allah’ın lütfudur ki, bunu) bu ilâhî lütfunu kullarından (dilediğine verir) lütfen ihsân buyurur. Evet.. Peygamberlik ve risâlet, ilâhî vahye nâiliyet bir ilâhî lütuf olduğu gibi İslâmiyet’e nâiliyet, ilâhî lütfa kavuşmak da Hikmet Sâhibi Yaratıcı Hazretlerinin bir lütuf ve keremidir ki, kabiliyeti olan, irâdesini, asli yaratılışını kötüye kullanmamış bulunan kullarına ihsân buyurur. (Ve Allah pek büyük lütuf sâhibidir.) Evet… O kullarına dünyevî ve uhrevî selâmetlerini temin edecek olan hükümleri bildiren ve kendilerini aydınlatmaya çalışan Son Peygamber Hazretlerini göndermiştir ki, bu en büyük bir ilâhî lütuftur. Artık beşeriyet için lâzımdır ki, bu muazzam ilâhî din dairesinde yaşayarak ahlâkî fâzilet ile, içtimai yüce vasıflar nitelenmiş bulunsunlar. Bu pek muazzam ilâhî lütfa karşı nankörlükte bulunarak kulluk vazifesinden kaçınmasınlar.

Cumua 62:5

Bu mübârek âyetler, kendilerine yöneltilmiş ve tebliğ edilmiş olan dini hükmleri, haberleri bildikleri hâlde gereği ile amelden kaçınıp tekzîbe cür’et eden Yâhudilerin pek cahilce hâllerini pek fena bir örnek ile bildiriyor. Ve öyle zalimlerin hidâyete eremeyeceklerini ihtar diyor. Allah katında mevki sahipleri olduklarını iddia eden öyle inkârcı, kendini öven kimselerin bir vuslat vesilesi olan ölümü temennî etmeyeceklerini beyan, bu cihetle de onların boş ve zalimce iddialarını red ile teşhîrde bulunuyor. Fakat öyle ölümden kaçınanların işin sonunda öleceklerini ve Cenab-ı Hak’kın Yüce mahkemesine sevkedileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Kendilerine Tevrat yükletilmiş) O ilâhî kitap ile amel etmekle mükellef bulunmuş (sonra onu) o Tevrat kitabını (yüklenmemiş) onunla amel etmemiş, onun verdiği haberleri tasdik eylememiş, mesela: Hz. İsâ’nın da, Hz. Muhammed’in de -Aleyhimesselâtü Vesselâm-birer Peygamber olarak Allah tarafından gönderileceğini haber veren Tevrat âyetlerini red ve tahrîfe cür’et göstermiş (olanların meseli) çirkin örneği (ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir) ki: O, hayvanların en kalın kafalısı olup sırtına yükletilen büyük büyük ilim kitaplarından hiçbir şey anlayıp fâidelenemez. işte kendilerine tebliğ edilen âyetlerden, kitaplardan müstefit olamayıp onları inkâr edenler de bu hayvanlara benzemektedirler ve belki de onlardan daha fena bir durumdadırlar. Çünkü bu hayvanlar, zaten anlamaktan mahrûmdurlar. O inkârcı insanlar ise esasen anlamak kabiliyetine sahip oldukları hâlde onu kullanmayıp zayi ettikleri için büyük bir alçaklığı işlemiş bulunmaktadırlar. Evet.. (Allah’ın âyetlerini tekzîb eden) Yüce Peygamber tarafından tebliğ edilen ilâhî kitapların içeriğini değiştirmeğe, inkâra cüret gösteren bir (kavmin durumu, ne kadar fenadır) öyle eşeğe benzetilişleri, kendilerinki ne kadar insanlıktan mahrûm olduklarını göstermektedir. Bunu anlayacak olsalar, yüzleri kızarmak lâzım gelir. Ne yazık ki, onlarda öyle bir anlayış yoktur. (Ve Allah zâlimler olan kavmi) Kendilerini azaba mâruz bırakmış bir tâifeyi (doğru yola iletmez) ilâhî dine muhalif hareketlerde bulunan, karşılarında parlayan bir hakikat nûrunu söndürmek isteyen, en açık delilleri kabul etmeyen kimseler, elbette ki: Hidâyete nâil olamazlar. Bir hayırlı gâyeye kavuşamazlar, nihâyet kendi rezilce hareketlerinin cezasına çarpılmış olurlar.

Cumua 62:6

Ey Peygamberlerin en şereflisi!. (De ki: Ey Yahudi bulunan) Yahudilik dinine girmiş olan (kimseler!. Eğer siz Allah için) başka (İnsanlardan ayrı) onların üstünde (dostlar olduğunu iddia ediyor iseniz) eğer biz Allah’ın özellikle dostlarıyız, bizden başkaları cennete girmeyecektir. Diye iddiada bulunuyor iseniz (îmdi ölümü temennî ediniz) O Yüce Yaratıcı, sizi bu meşakkat yurdundan kurtarsın, bir saadet yurduna kavuştursun, ebedî bir hayata nâil buyursun (eğer doğrular oldu iseniz) artık ne duruyorsunuz? Ölümünüzü temennî etmeli değil misiniz? Çünkü iddianıza göre o mutlu gelecek size mahsustur.

Cumua 62:7

Halbuki, o gururlu kimseler (Onu) o ölüp bir an evvel âhirete gitmeyi (ebediyen temennî etmezler) ölünce bir selâmet ve saadete kavuşacaklarını aslâ ummazlar, (ellerinin) Kendi nefislerinin, kendi kötü tercihlerinin (takdim ettiği) küfür ve isyân (sebebi ile) öyle bir ümitten mahrûm bulunurlar. Artık ölümden korkar, onu aslâ temennî etmezler. Hattâ rivâyet olunuyor ki: Eğer bu âyet-i kerîmenin indiği ve bu ilk teklifi zamanında böyle bir temennîde bulunacak olsalar idi, hepsi de birden ölüme mâruz kalarak ceza yurduna sevk edilmiş bulunurlardı. (Allah ise zâlimleri hakkı ile bilicidir.) Öyle nefislerine zulmeden, küfür ve isyânı işleyerek îman dairesinden çıkan kimselerin bütün hâllerini ve amellerini bilicidir. Onlar, ölümden kaçınsalar da elbette bir gün ölecekler, lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır.

Cumua 62:8

Evet Ey Yüce Resûl!. O inkârcılara (De ki: O ölüm ki, siz ondan firar edersiniz) o firarın size ne fâidesi vardır? (şüphe yok ki, o) ölüm bir gün (size gelip kavuşacaktır.) sizi hiçbir şey o ölümden kurtaramayacaktır. (Sonra, gaybı da, âşikâreyi de bilene) kısaca, sizin halka karşı Tevrat ve İncîl adına neler gösterdiğinize ve Hz. İsâ ile Son Peygamber Hazretleri’nin Yüce vasıflarını inkâra cür’et eylediğinizi hakkiyle bilen Yüce Zâta (döndürüleceksinizdir.) öldükten sonra tekrar hayata erdirilerek mahşere sevk edileceksinizdir. (Artık) O da O Yüce Yaratıcı Hazretleri de (size) dünyadalarken (neler yapar olduklarınızı haber verecektir) ne kadar küfür ve isyân içinde yaşamış olduğunuzu, dünya varlığı için ne kadar düşkünlük gösterip kulluk vazifenizi terkeylemiş bulunduğunuzu size ihtar ederek hepinizi de hak etmiş olduğunuz cezaya kavuşturacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!..

Cumua 62:9

Bu mübârek âyetler, mü’minlerin Cuma ezanı okununca ticaretlerini ve diğer işlerini bırakıp mâbetlere gitmelerini emrediyor. Namazı kıldıktan sonra, dağılıp yine ticaretle veya diğer meşrû şeyler ile meşgul olmalarının cevazını gösteriyor. Hutbeyi dinlemekte mükellef olanların cuma günü hutbe ve namaz tamam olmadan bir ticaret veya bir eğlence maksadıyla mâbetlerden çıkıp gitmelerinin câiz olmadığını ve bolluk ve bereketin Allah-ü Teâlâ’dan niyaz edilmesini emr ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar)Ey cemaat-i Müslimîn!. (cuma günü) Cum’aya mahsus (namaz için çağrıldığı) ezan okunduğu (zaman hemen Allah’ın zikrine) hutbeyi dinlemek, cuma namazını kılmak için mâbetlere (gidin) tam bir hürmet ve sükûnetle yürüyerek o kutsal vazifeyi yapmaya azmedin, gevşeklik, tembellik göstermeyin (ve alış verişi bırakın) dünyevî muameleleri geçici olarak bırakıp manen pek fâideli olan bir dinî vazifeyi yerine getirmeğe çalışın. (Bu) namaz ve niyaz için mâbetlere gidip te ticaret vesaireyi bırakmak, Ey Müslümanlar!. (Eğer bilir kimseler oldu iseniz, sizin için çok hayırlıdır.) Bu cumaya ait vazifenin kadrini takdîr edebilen bir Müslüman, elbette ki: Bu vazifenin îfasını, her türlü fâni menfaatlere tercih eder, bu sâyede nice sevaplar, uhrevî mükâfatlara aday bulunmuş olur. Bunların yanında dünyevî fâidelerin ne ehemmiyeti olabilir.

Cumua 62:10

(Sonra namaz kılınmış olunca da artık) Ey Müslümanlar!, (yer yüzünde dağılın) Meşgul olduğunuz ticaret vesâire sahasına yine gidiniz, siz bu hususta serbestsiniz (ve Allah’ın lütfundan) nasibinizi, kısmetinizi (arayın) size rızık veren, mesleklerinizde muvaffakiyetlere kavuşturan, ancak Allâh-ü Teâlâ’dır. Allah başarı nâsip etmedikçe hiçbir kimse çalışma ve gayretinin bir meyvesine kavuşamaz. Evet.. Müslümanlık, meşrû şekilde ticaretle vesâire ile meşguliyeti mübah kılmış ve teşvikte bulunmuştur. Elverir ki: Dinî vazifeleri terke sebebiyet verilmesin, bütün bütün dünya işler ile meşgul olup da kalpler, zikr ve fikirden mahrûm bırakılmasın. Binaenaleyh ey Müslümanlar!. Uyanık olun (Ve Allah’ı çokça zikredin) yalnız cuma namazını kılmakla yetinmeyin, sâir namazlara da, devam edin, tevhîd ve tesbîh ile kalplerinizi aydınlatmaya çalışın, her hususta muvaffakiyeti Cenab-ı Hak’tan niyâz eyleyin. (tâ ki, kurtuluşa erebilesiniz.) Dünyada da, âhirette de muvaffakiyetlere, başarı ve kurtuluşa nâil olasınız.

Cumua 62:11

(Ve) Bir kısım mü’minler (bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman onun) o ticaretin (tarafına yönelip) gittiler, Ey Peygamberin iftiharı!. (seni) Hutbe okurken (ayakta bırakmış oldular) cemaatin böyle bir hareketi ise Elbette ki, uygun değildir, Hutbeyi dinleyip namazı kılmadan cemaatin dağılmaları câiz olamaz. Ey Yüce Peygamber!. Onlara (deki: Allah’ın yânındaki) sevap ve mükâfat, feyz ve bereket elbette ki: (eğlenceden de, ticaretten de hayırlıdır.) Çünkü: Bunlardaki hayır geçicidir, çabucak yok olucudur, Allah katındaki hayır ise ebedîdir, mutluluk vesîlesidir. (Ve Allah, rızk verenlerin hayırlısıdır.) Bütün rızıkları asıl takdîr etmiş olan ve ihsân buyuran ancak o Kerem Sâhibi Yaratıcıdır, bir takım çalışmaya gayretin, mesleklerin birer rızık vesîlesi olması ise bir ilâhî takdîr neticesidir. Yoksa Allâh-ü Teâlâ’dan başka haddi zâtında bir rızık veren mevcut değildir. Binaenaleyh alış verişi geçici olarak terk etmiş olmakla rızktan mahrûmiyet lâzım gelmez, Kerem Sâhibi Yaratıcı Hazretleri yine rızıklandırır. Herhâlde rızık elde etmeyi o Yüce Mâbuttan niyâz etmelidir. Rivâyete göre bir cuma günü Resûl-i Ekrem Efendimiz, hutbe okurken bir kâfilenin Medine-i Münevvere’ye geldiği işitildi. “Dihyetül’ Kelbî” bir kâfile ile Şam tarafından gelmiş, yiyilecek şeyleri getirmişti. Medine-i Münevvere’de ise bir kıtlık ve pahalılık yüz göstermiş bulunuyordu. Bu kâfilenin geldiğini haber veren bir davul sesini duyan cemaat, hemen Hz. Peygamberin huzurundan çıkarak kâfilenin yanına koşmuşlar, bir şeyler almak istemişler, bu ayrılışlarında dînen bir mahzur bulunmadığını zannetmişlerdi. Peygamber Mescidinde ise oniki zât kalmış idi ki: Hz. Ebûbekr ile Hz. Ömer ve Hz. Cabir İbn-i Abdullah bu kalan zâtlardan idi. İşte bu hâdise üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuş, daha hutbe ve namaz sona ermeden dağılmanın câiz olmadığına işaret buyurulmuştur. Cuma namazının ilk kılınışı: Peygamberimiz Aleyhisselatü vesselâm Hazretleri Hicret-i Seniyeleri esnâsında Medine-i Münevvere yakınında bulunan “Selîm İbn-i Avf” yurdunda “Ranuna” denilen vâ’di içersinde “Beni Selîm” mescidinde ilk cuma hutbesi okumuş, ilk cuma namazını kıldırmıştır. Cuma namazını eda etmenin şartları şunlardır: 1. Cuma namazını en üst düzeydeki devlet yöneticisinin veya onun tâyin ettiği zâtın kıldırması. 2. İbn-i Arn’dır, yâni cuma namazı kılınacak bir mabede herhangi bir müslüman erkeğin gidip o namaza katılmaktan engellenmemesi. 3. Cuma namazı vaktinin devamıdır, o vakit çıktıktan sonra artık cuma namazı kılınamaz, öğle namazı da kılınmamış ise yalnız o namaz kaza edilir. 4. Cemaat bulunmalıdır. Şöyle ki: İmamdan başka cemaat adını alabilecek en az üç Müslüman bulunursa o cuma namazı sahîh olur. İki kişi veya kırk kişi bulunmasına kail olan müçtehitlerde vardır. 5. Cum’anın farz olan iki rekatından evvel hutbenin okunmasıdır. Bu hutbenin iki kısma ayrılması ve bu iki hutbenin de uzâtılmaması sünnettir. 6. Cuma namazının bir beldede veya bir belde hükmünde bulunan bir yerde eda edilmesidir. Köylerde de cuma namazının kılınması, izin verilmiş olduğu için sahîhdir ve lâzımdır. Bir yabancı memleketinde de bir mâni yok ise orada ki Müslümanların toplanarak içlerinden münâsip görecekleri bir zât, hutbe okuyarak cuma namazını kıldırabilir. Cuma namazı ile mükellef olmanın şartları şunlardır: 1. Bülûğ çağına ermiş erkek olmaktır. Kadınlara farz değildir. 2. Hür olup köle bulunmamalıdır. 3. Mukîm olup şer’an Misafir sayılacak bir vaziyette bulunmamalıdır. 4. Sağlıklı bulunup namaza çıktığı takdirde hastalığının artmasından, uzamasından korkulacak bir hâlde bulunmamalıdır. 5. Gözleri ve ayakları selâmette olup âmâ ve kötürüm bulunmamalıdır. Cuma namazının vakti, rekatları ve sünnetleri: Cuma namazının vakti tam öğle vaktidir. Cuma namazının farz olan rekatları ikidir, imam bunlarda seslice kıraatte bulunur ve bunları hutbeden sonra kıldırır. Hutbeden evvel ise tek olarak dört rekat namaz kılınır ki, bu, sünnettir. Tam öğle namazının dört rekat sünneti gibi kılınır ki, bu da öğlenin ilk dört rekatı gibi sünnettir. Bunu müteâkip de yine tek olarak dört rekat namaz kılınır ki, buna “zühri Ahîr” adı verilmiştir. Bu da öğlenin dört rekat sünneti gibi kılınır, daha iyi olan budur. bâzı müçtehitlere göre bir beldede birden çok mâbetlerde cuma namazı kılınırsa ilk evvel kılınan sahîh olur. Sonrakiler sahîh olmaz. İşte böyle bir ihtilâftan kurtulmak için; “vaktine yetişip henüz üzerimden sakit olmayan son öğle namazını” kılmaya niyet ederek bu namazı kılar. Bu bir ihtiyat gereğidir. Cuma namazı sahîh olmuş ise bu dört rekat, kazaya kalmış bir öğle namazı, yerine geçer, kazaya kalmamış ise nâfile namazı olarak sevaba vesîle bulunur. Bu dört rekattan sonra da vaktin sünneti niyetî ile iki rekat daha kılınır ki, bu da tam sabah namazının iki rekat sünneti gibidir. Cuma gününün önemi, şer’î değeri: Cuma günü, Müslümanlarca pek mübârek bir gündür. Bir hâdis-i Şerif şu meâldedir: “Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür. Âdem Aleyhisselâm o gün yaratılmıştır, o gün cennete konulmuştur ve o gün cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de ancak bir cuma gününde kopacaktır.” Özellikle: (Bugün sizin için dininizi tamamladım) meâlindeki âyet-i kerîmesi cuma gününde nâzil olmuş, İslâm dinine ait hükümlerin ve Yüce şeylerin cuma gününden itibaren en mükemmel bir şekilde ortaya çıkmış, bütün dinlerin sonuncusu olan İslâmiyet; Son derece mükemmelliğe ermiş, müslümanların haklarında ilâhî nîmet tecellî ederek İslâm dini, sarsılmaz bir şekilde yerleşmiştir. Nitekim bir hâdis-i şerif de şu meâldedir. “Şüphe yok ki” cuma günü diğer günlerin ulusu ve fâziletçe en büyüğüdür.” Cuma günü, müslümanlarca bir bayram hükmünde olduğundan bu günde müslümanların her vakitten fazla taharet ve temizliğe riâyet etmeleri gerekir. Bundan dolayıdır ki: Müslümanların cuma günlerinde ya tan yerinin ağarmasından sonra veya cuma namazına yakın yıkanmaları, güzel koku kullanmaları, temiz elbiseler giymeleri bir sünnettir, İslâm’ın edeplerinden sayılmaktadır. Bu mübârek cuma gününde Müslümanlar, birer ilâhî mâbette toplanarak hutbeleri dinler, aydınlanırlar, namazlarını birlikte kılarak Cenab-ı Hak’ka birlikte dua ve niyâzda bulunurlar, aralarında İslâm kardeşliği, içtimai bağlılık, bu vesîle ile tecellî etmiş olur. Bu namazı edadan sonra ya başka ibâdetlerle meşgul olurlar veya dostlarını, yakınlarını ziyarete giderler, veyâhut yine ticaretleri ile vesâir işler ile meşgul olmaya başlarlar. Hz. Peygamber zamanında cuma ezanı yalnız hatibin minbere çıktığı zaman okunan ezandan ibaret idi, daha sonra cemaat-i müslîmin çoğaldığı için Hz. Osman Radiyallâhü Anh’ın hâlifeliği zamanından itibaren cuma namazından evvel de mâbetlerin dışında namaz vaktinin girdiğini gösteren bir ezan daha okunmaya başlanılmıştır ki: Buna “dış ezanı” denilir. Bunun kabulü ve bunun işitilmesi üzerine mâbetlere gidilmesinin gereği hakkında ümmetin icma vardır. Velhâsıl: Cuma gibi mübârek vakitlerin kadrini bilmeli, hayatı boş yere zâyi etmemeli, güzel ibaretler ile meşrû hareketler ve muamelelerle meşgul olmaya devam ederek İslâm’ın yüceliklerini göstermelidir. Münâfıklar ve bozgunculardan başkası, bu yüksek vazifeleri elbette ki, takdîr eder, îfasına gayrette bulunur. Başarı Allah’tandır. Sonraki Sure: Münafikun Suresi Meal ve Tefsiri

Münafikun 63:1

Bu mübârek âyetler, münâfıkların yalan yere îman iddiasında bulunduklarını ve yalan yere yemîn etmekten sıkılmadıklarını bildiriyor. Onların nazar-ı dikkati çeken vücutlarının iriliğine, fasih konuşmalarına rağmen pek korkak kimseler olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. Abdullah İbn-i Übey ve arkadaşları gibi (Münâfıklar sana geldiği zaman) senin meclisinde hazır bulundukları vakit (dediler ki: Şahitlik ederiz) kesin bir şekilde bilir itiraf eyleriz ki: (Elbette sen Allah’ın Peygamberisin) Sen; ilâhî vahye mazhar, insanları îmana dâvet etmeğe memur bir zatsın, Cenab-ı Hak ise buyuruyor ki: Evet ey Kadri Yüce peygamber!. (Allah da bilir ki: Sen muhakkak onun elbette Peygamberisin,) Bütün insanları dalaletten kurtarmaya çalışan bir müjdeleyici ve uyarıcısın (ve Allah, şahitlik eder ki: şüphe yok, münâfıklar elbette yalancılardır.) onların îman iddiaları, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdikleri samimi kalpten değildir. Onların sözleri özlerine uygun bulunmuyor, onlar Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin doğruluğuna inanmış bulunmamaktadırlar.

Münafikun 63:2

O münâfıklar, yalan yere (Yemînlerini bir kalkan edindiler de) kendilerim hak etmiş oldukları öldürülmekten, esaretten, kınanmaktan korumak için yemînlerini bir kalkan edindiler de (artık Allah’ın yolundan sapıttılar) kendi nefislerini de, kendilerinin aldatmalarına uyanları da saptırdılar, hidâyet yolundan uzaklaştırdılar. (Şüphe yok ki: Onların yaptıkları ne kadar fena oldu!.) Çünkü onlar, kalben inkârcı oldukları hâlde görünürde mü’min göründüler, başkalarını aldatmaya çalıştılar ve kendilerini dünyevî ve uhrevî felâketlere mâruz bırakmış oldular.

Münafikun 63:3

(O) Münâfıkların öyle fenâ bir vaziyette bulunmaları, (şunun için der ki, şüphe yok onlar) zâhiren (îman ettiler) diğer Müslümanlar gibi Kelime-i Şahadeti okuyarak mü’min olduklarını iddiada bulundular, (sonra kâfir oldular) Onların münâfıkça hareketleri, kendilerinin îmandan mahrûm olduklarını gösterdi, mü’minlere karşı Müslüman olduklarını söyledikleri hâlde kendi şeytanlarına karşı kâfir olduklarını söylemekten geri durmadılar, (imdi) O münâfıkların (kalplerinin üzeri mühürlendi) onlar Hak’ka ulaşamazlar, ölünceye kadar küfür ve nifak içinde yaşayıp duracaklardır. (Artık anlayamazlar) İmânın hak olduğunu, yüceliğini idrak edemezler, hak ile bâtılın, sevap ile hatanın arasını ayırmaya kaadir olamazlar. Çünkü onlar, aslî yaratılışlarını kaybetmiş, irâdelerini kötüye kullanmış, hayvanî bir yaşayışın esiri olarak insanlıktan mahrûm kalmışlardır.

Münafikun 63:4

(Ve) Ey Yüce Peygamber!. Veya herhangi bir müslüman zât!, (onları gördüğün vakit onların cisimleri seni hayrete düşürür) onlar öyle büyük gövdeli, güzelce çehreli bir hâlde bulunmaktadırlar, kendilerine nazar-i dikkati çekerler, görünüşleri hoşa gider, (ve söyleyecek olurlarsa onların lâkırdılarını dinlersin) sözlerinde bir açıklık, bir tatlılık bulunur. (Onlar sanki dayatılmış odunlardır.) Her ne kadar görünüşte bir güzellik ve zarâfete, bir güzel konuşmaya sâhip iseler de, hadd-i zâtında ruhsuz ağaç parçaları gibi kimselerdir. Yaşayışları şekillerine benzemez, bir Yüce Peygamberin zamanında, huzurunda bulundukları hâlde ondan müstefit olamazlar. Öyle bir cehâlet ve dalâlet içinde kalmışlardır. Pek çirkin, hayırdan uzak bir kötü hâl içinde yaşar dururlar. Ne kadar hayrete şayan bir vaziyet… Bununla beraber (Onlar) pek korkak kimselerdir, (her gürültüyü kendi aleyhlerinde zannederler) Hangi bir seslenişi duysalar bir korku ve endişe içinde kalırlar, kendi başlarına bir belânın geleceğini zannederler, münâfıkça balerinin teşhîr edileceğini düşünerek tir tir titrerler. (Düşman olan onlardır.) Onların İslâmiyet aleyhindeki düşmanlıkları son derece bulunmaktadır. (Artık onlardan sakın) Onlara karşı ihtiyatlı bulun, onların görünüşlerine iltifat etme, onları emîn görme, asıl en büyük düşman onlardır. (Allah onları helâk etsin) Hak Teâlâ Hazretleri onlara lânet etmiş onları rahmetinden uzak düşürmüştür, artık onların hâlleri ne kadar rezilcedir (nasıl oluyor da) o lânetli münâfıklar, Hak’tan (çevriliyorlar) hakkı bırakıp bâtılı işliyorlar, yücelikleri koruyan bir Peygamberin mübârek sözlerinden, nasihatlerinden istifâde edemiyorlar.

Münafikun 63:5

Bu mübârek âyetler de münâfıkların ne kadar kibirli kimseler olup kendilerini haklarında Resûl-i Ekrem’in yapacağı mağfiret talebine ihtiyaçsız görmekte olduklarını bildiriyor. Fakir müslümanlara karşı ne kadar düşmanlık besleyip onlara yardımdan halkı men’e çalıştıklarını gösteriyor. Ve bir savaştan dönmeleri takdirinde Medine-i Münevvere’deki zelîl gördükleri Ashab-ı Kiram’ı oradan çıkarmak istediklerini haber veriyor. Yüce Yaratıcı’nın bütün kâinat hazinelerine sahip, ve o Yüce Mâbut ile O’nun muhterem Peygamberinin ve mü’minlerin izzet ve hürmete lâyık olduklarını o münâfıkların bilmediklerini beyan ile o nifak erbabının cehalet ve alçaklıklarını teşhîr buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) O münâfıklara (geliniz, sizin için Allah’ın Peygamberi istiğfarda bulunsun denildiği zaman) o münâfıklara kendilerinden meydana gelen günahlardan dolayı tevbe etmeleri, Resûl-i Ekrem’e müracaat ederek haklarında, mağfiret talebinde bulunması bir nasihat olmak üzere kendilerine teklif edilince (başlarını çevirmiş olurlar) kibirli bir şekilde bir vaziyet alarak o teklifi dinlemek istemezler, (ve onları görürsün ki, onlar böbürlenir kimseler olarak yüz çevirirler.) Öyle getirecek olan bir teklifi takdîr edemezler.

Münafikun 63:6

.Ey merhametli Peygamber!. (Onlar için) O inatçı, kibirli münâfıklar hakkında (istiğfarda bulunsan da) onların afv ve mağfiret edilmelerini niyâz etsen de (veya onlar için istiğfarda bulunmasan da) yarlıganmalarını istemesen de (onlara karşı eşittir) onlar, ilâhî mağfirete kavuşma kabiliyetini zâyi etmişlerdir. Onların kötü hareketlerinden, fâhiş inançlarından dolayı haklarında ilâhî azap takdir edilmiştir. (Elbette Allah, onlar için mağfiret buyurmayacaktır.) Çünkü öyle fâsıkca, günahkârca yaşamaktan geri durmayanlar, ilâhî mağfirete lâyık olamazlar, (şüphe yok ki, Allah, fâsıklar olan kavmi hidâyete erdirmez.) Öyle fısk ve günahtan ayrılmak istemeyen, verilen nasihatları dinlemeyen kendi münâfıkça hareketlerini geçerli sayarak onlardan geri durmayan kimseler, hidâyetten ebediyen mahrûm kalmışlardır.. Onlar, Müslümanlara karşı büyük bir düşmanlık beslemekten ayrılmazlar.

Münafikun 63:7

(Onlar) O münâfıklar (o) Müslüman düşmanı (kimselerdir ki: Allah’ın Peygamberinin yanında bulunanlara) yâni muhacirîni kirâma ve bir kısım bedevî araplara (nafaka vermeyin) diye Medine-i Münevvere halkından olup ensâr-ı kirâm’dan bulunan zâtlara teklifte bulunurlar. (tâ ki, dağılsınlar) İaşeleri temin edilmesinde Peygamberi bırakarak başlarının derdine düşsünler (derler.) O câhil münâfıklar, hiç düşünmüyorlardı ki, Yüce Yaratıcı, o mü’min kullarını dilediği şekilde rızıklandırır. Onları perişan bir hâlde bırakmaz. (Halbuki, göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır.) Artık o seçkin mü’min kulların kendi hazinelerinden rızıklandıramaz mı? O muhacirlere ve diğerlerine yardım edenler de Cenab-ı Hak’kın kendilerine vermiş olduğu nîmetlerden harcamada bulunuyorlardı, yine hadd-ı zâtında onları rızıklandıran, Kerem Sâhibi Yaratıcıdan başkası değildir. (Fakat, o münâfıklar anlamazlar.) Allâh-ü Teâlâ’nın kullarını nasıl rızıklandırdığını o münâfıkların anlamalarına câhillikleri mâni’dir. Onlar Resûl-i Ekrem ile Ashab-i Kirâm’ının ne kadar feyz ve berekete nâil olduklarını görüp anlamak kabiliyetinden mahrûm kimselerdir.

Münafikun 63:8

O münâfıklar (derler ki: Eğer Medine’ye döner gidersek) yâni: Peygamber Efendimizle beraber Hüzeyl kabîlesinden bir şube olan Ben-ı Mustalık savaşında bulunan münâfıklar demişlerdi ki: Bu savaştan dönüp Medine’ye gidince (elbette azîz olanlar) yâni: O münâfıklar gibi kuvvetli, şiddetli, zengin kimseler (zelîl olanları) zaif, biçare, fakir durumda bulunan mü’minleri (oradan) Medine-i Münevvere’den (çıkaracaklardır.) İşte o münâfıklar, böyle bir sûikastte bulunmak istemişlerdi (halbuki, izzet Allah’a mahsustur ve Peygamber ile mü’minlere mahsustur.) Hakikî, izzet, kuvvet, zafer, servet Cenab-ı Hak ile O’nun muhterem Peygamberine ve mü’min kullarına aittir, (fakat o münâfıklar bilmezler) Bu hakikatten habersizdirler. Yüce Yaratıcı Hazretlerinin dilediği kullarını nîmetlere, muvaffakiyetlere nâil buyuracağını hiç düşünmezler, elbette ki: Güzel âkibet, mü’min, takva sâhibi kulları için vâ’d olunmuştur. Yüce Yaratıcı, elbette ki, bu vâ’dini yerine getirecektir, nitekim de getirmiştir. O münâfıklar, mahv ve yok olmuş, ehl-i îman ise selâmet ve saadet sahasına kavuşmuştur. “Bu mübârek sûrenin iniş sebebi hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Ben-i Mustalik Savaşı sırasında münâfıkların başkanı Abdullah İbn-i Übey demiş ki: Resûlallâh’ın yânındakilere nafaka vermeyin, tâ ki, dağılıp gitsinler, Medine’ye döndüğümüz zaman da azîz, kuvvetli olanlar, zelîl, âciz olanları her hâlde oradan çıkaracaktır. Bununla değerli muhacirler ile diğer bâzı zayıf sahabileri kasdetmiş bulunuyorlar. Ashab-ı Güzin’den “Zeyit İbn-i Erkam Radiyallâh’ü Anh, bu münâfıkça sözleri işitmiş, sonra bunu amcasına nakil etmiş, amucası da gitmiş, Peygamber Efendimize söylemiş, Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhi Vesellem de, Zeyit İbn-i Erkam’ı huzuruna çağırmış, o da bunu olduğu gibi Resûl-i Ekrem’e arzetmişti. Bunun üzerine, Abdullah İbn-i Übey ile arkadaşları Hz. Peygamber’in huzuruna getirilmiş, onlar ise böyle bir şey söylememiş olduklarına dair yemîn etmişlerdi. Resûl-ü Ekrem de bu yemîne binaen Zeyit İbn-i Erkam’ı tekzîp buyurmuştu. Zeyt Hazretleri bundan pek çok üzülmüş, amcası da: Neden kendini tekzîb ettirecek derecede ileri gittin” diye Zeyidi azarlamıştı. Derken bu mübârek âyetler nâzil olmuş, münâfıkların yalan yere yemîn ettikleri bildirilmiş oldu. Resûl-i Ekrem Efendimiz de Zeyid Radiyallâhü Anhi huzuruna çağırmış, Allâh-ü Teâlâ seni tasdik etti diye buyurmuş, Zeyit Hazretleri de üzüntü ve kederden kurtularak büyük müjdeye mazhar olmuştur.

Münafikun 63:9

Bu mübârek âyetler de mü’minleri ikaz ederek mallarına, evlatlarına münâfıklar gibi mağrur olarak gafilce, cimrice yaşamadan men’ ediyor. Ve her mü’mini nâil olduğu rızıktan daha hayatta iken harcamada bulunmasını, bilâhare öleceği vakit hissedeceği pişmanlığın kendisine bir fâide veremeyeceğini ve hiçbir kimseye yüz gösteren ecelin tehire bırakılmayacağını ihtar eyliyor ve Allah-ü Teâlâ’nın bütün yapılan şeyleri bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar) ilâhî dîni kalben tasdik ve lisanen ikrar eden hakikî müslümanlar!. (sizi mallarınız ve evlâdınız) Onlar ile uğraşmanız (Allah’ın zikrinden işgal) iğfal (ederek alıkoymasın) Rab’binizin hukukuna, emrettiği vazifeleri yapmaktan sizi uzak düşürmesin (ve her kim öyle yaparsa) yalnız dünya ile meşgul olarak en mühim vazifelerin; terk eylerse (işte hüsrana uğramış) ticaretlerinde en büyük zararlara tutulmuş (olanlar onlardır) öyle fani varlıklar ile ömürlerini zayi ederek selâmet ve saadetlerine vesîle olacak olan vazifelerini terkedenlerdir.

Münafikun 63:10

(Ve) Ey hakikî mü’minler!. (size rızk olarak verdiğimiz şeylerden harcama da bulunun) Bir ilâhî ihsan olarak elde ettiğiniz servetten fakirlere, zaiflere yardım ederek zekatlarınızı verin, az çok sadaka vermekten çekinmeyiniz. Bunlar, sizin hakikî istikbâliniz için pek fâidelidir. Asıl servet odur ki: Böyle ebedî fâideli ve mükâfatları temine vesîle olur. Müslümanların zayıflarına harcamada bulunmayı menetmek isteyen münâfıklar gibi cimrice bir şekilde yaşamak, temiz inançlı zatlara aslâ yakışmaz, (birinize ölüm gelmesinden) ölümün alametlerini, müşahede etmesinden (artık Yârabbi!. beni bir yakın müddete kadar tehir etsen de sadaka verse idim ve sâlihlerden olsa idim demesinden evvel) öyle harcamada, fedakarlıkta bulunmalıdır. Bilâhare vuku bulacak temennî, pişmanlık kendisine bir fâide vermez. Binaenaleyh her insan, daha hayatta iken mümkün olan hayır ve iyiliklerde bulunmalıdır ki, bilâhare pişmanlığa düşecek olmasın.

Münafikun 63:11

(Halbuki, Allah hiç bir şahsı eceli geldiği) Öleceği vakit gelip çattığı (vakit sonraya bırakmaz) ona biraz daha mühlet vermez. Onu derhal dünyevî hayatından mahrûm bırakır. Binaenaleyh böyle bir hâl, daha yüz göstermeden hayırat ve hasanata gayret etmelidir ki, pek büyük bir kazanç elde edilmiş olsun. (ve Allah her ne yaparsanız haberdardır.) O Yüce Mâbudun ilminin kuşatmasından hiçbir şey haraç değildir. İyilik yapanları da, yapmayanları da tamamen bilir. Artık Allah rızâsını tahsîle çalışmalıdır. Güzel amellerde bulunmalıdır.Fukara ve zayıflara yardım etmelidir. tâ ki: Kerem Sâhibi Yaratıcımızın lütfuna kavuşma tecellî etsin. Yarabbî!. Bizleri hayırlı işlere muvaffak buyur. Peygamberlerin Efendisi hürmetine duamızı kabul buyur!. Sonraki Sure: Tegabün Suresi Meali ve Tefsiri

Teğabün 64:1

Bu mübârek âyetler, Allah-ü Teâlâyı bütün kâinatın tesbîh ve yüceltmede bulunduğu ve O’nun övgü ve Sena’ya lâyık ve her şeye kaadir olduğunu bildiriyor. Yaratmış olduğu kimselerin bir kısmının kâfir ve bir kısmının mümin bulunduklarını ve sonunda ilâhî huzura sevkedileceklerini ihtar buyuruyor. O Hikmet Sahibi Yaratıcının gökleri ve yeri bir ilâhî hikmet ile yaratmış olduğunu ve insanları güzel bir şekilde vücut sahasına getirmiş bulunduğunu ve O Yüce Yaratıcının gizli ve açık her şeyi tamamen bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde ne var ise yerde ne var ise) Bütün bunlardaki mahlûkat (Allah için tesbîhte bulunur) o Yüce Yaratıcı’yı ulu zatına lâyık olmayan şeylerden daima tenzih ederler, (mülk) O’nun içindir. Bütün kâinatta hükmeden ve tasarruf sahibi olan Ezeli Yaratıcıdır. (Ve hamd ona mahsustur.) Bütün mahlûkat, O’na hamd-ü sena’da bulunur, O, Yüce bir övgüye lâyıktır. (Ve O) Yüce Yaratıcı (her şey üzerine tamamen kaadirdir) her dilediği engelsiz meydana gelir, dilemediği hangi bir şey ise aslâ vücuda gelmez.

Teğabün 64:2

(O) Yüce Mâbud (O’dur ki:) O Hikmet Sahibi Yaratıcıdır ki: Ey insanlar!. (sizi yaratmıştır) Sizi esasen güzel bir sûrette, mükemmel bir kabiliyette, sağlam bir yaratılış üzere vücuda getirmiştir, ilmî ve amelî olgunluklara müsait kılmıştır. (Öyle iken sizden kâfir de vardır ve sizden mü’min de vardır.) Kiminiz küfür ve isyanı ihtiyar etmiş, onları kazanmış bulunuyorsunuz, kiminiz küfür ve isyanı ihtiyar etmiş, onları kazanmış bulunuyorsunuz, kiminizde aslî yaratılışı muhafaza etmiş, onun sebep olduğu güzel bir îman ile vasıflanmış bulunmaktadır. (Ve Allah ne yapar olduğunuzu tam mânâsiyle görendir.) Artık şüphe yok ki: Sizleri kendi amellerinize göre ceza ve mükâfata kavuşturacaktır. Evet.. Bir hadîs-i Şerif, şu mealdedir: “Her çocuk sağlam yaratılış üzere doğar, sonra onu anası, babası, ya Yahudi veya Hıristiyan veya Ateşe tapan kılar. Halbuki: Her akıllı kimse bu kâinatı güzelce göz önüne almalıdır. Hakikî dini araştırmalıdır, başkalarını körü körüne taklit etmemelidir. İşte Yaratılış kabiliyetlerini zekâlarını kötüye kullanma neticesidir ki: Öyle küfre düşmüş bulunurlar.

Teğabün 64:3

Evet: Allâh-ü Teâlâ’nın nîmeti, lutfu evrenseldir (Gökleri ve yeri hak ile yarattı) bütün bunların yaradılışı birer ilâhî hikmete dayanmaktadır. Dünyevî ve uhrevî faydaları içermiş bulunmaktadır. Artık onlara bakıp da uyanmak, onların Yüce Yaratıcısın! bilip de birlemeye ve kutsamaya çalışmak icâbetmez mi?. (Ve) Ey insanlar!. (size sûret verdi de) Sizi mükemmel bir hayat tarzına nâil etti de (sûretinizi güzel yaptı) diğer hayvanlardan seçkin bir şekilde yarattı, sizi bir nice kuvvetler ile donattı, size büyük kabiliyet verdi (ve dönüş de ancak O’nadır) sizler öldükten sonra tekrar hayata erdirilecek mahşerde toplanacaksınız, ancak O Yüce Yaratıcının, mahkeme-i kübrasına sevk edileceksinizdir. Artık herkes dünyadaki amellerine göre ya mükâfata veya cezaya uğrayacaktır. İşte bu sonu da düşünmeli değil misiniz?.. Nâil olduğunuz nîmetlerin şükrünü îfaya çalışıp Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın rızâsını kazanmaya gayret etmeniz icâbetmez mi?.

Teğabün 64:4

Bir kere düşününüz ki: Ey insanlar!. (Göklerde ve yerde ne varsa) O Yüce Yaratıcı, onların hepsini de tamamen (bilir) bütün bunların açık ve gizli olan hâl ve tavırları o Ezelî Yaratıcıya malûmdur, (ve) Ey insanlar!. Sizlerin de (neleri gizlediğinizi ve neleri açıkladığınızı) o Kerem Sâhibi tamamen (bilir) artık bütün hâl ve tavırlarınızı ilâhî dine uygun bir şekilde tanzime çalışınız ki: Mesûliyetten kurtularak mükâfatlara kavuşabilesiniz. (Ve Allah göğüslerin içinde onları da tamamen bilicidir.) Bütün insanların kalplerindeki saklı olanları, gizlice düşünceleri O Yüce Yaratıcı tamamen bilmektedir. Binaenaleyh uyanıkça davranmalıdır. Bâtıl düşüncelerden, münâfıkça kuruntulardan son derece kaçınılmalıdır. Bütün Kâinatın sırlarını bilen Yaratıcının ilminin genişliğini, azametini, kudret ve ululuğunu güzelce düşünerek onun ilâhî rızâsına muhalif şeylerden sakınmalıdır. Bizim için bundan başka kurtuluş çaresi, saadet vesîlesi yoktur. Bulmak istersen eğer fevz-ü necât, Hak için etmelisin vakfı hayat.

Teğabün 64:5

Bu mübârek âyetler, Saadet asrındaki kâfirleri uyarmak ve sakındırmak için onlara vaktîle küfürleri yüzünden helâk olmuş olan kavimleri hatırlatmadadır. O helâk olan kâfirlerin Peygamberlerini ve haşr ve neşri inkâr eder olduklarını ve onların bu inkârlarının reddedilerek kendilerinin tekrar hayata erdirilerek nasıl bir cezaya mâruz kalacaklarını ve Cenab-ı Hak için bunun pek kolay bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!.. Ve özellikle ey Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler!. (Size evvelce kâfir olanların) Nûh, Hûd, Sâlih Aleyhimüsselâm gibi Peygamberleri inkâr eden kavimlerin (haberi gelmedi mi?) onların o küfürleri yüzünden başlarına gelmiş olan felâketlere dair tarihî haberlerden gafil mi bulunuyorsunuz!, (ki: Onlar, işlerinin vebalim tattılar) Küfürlerinin, isyanlarının zararım, ağırlığını, cezasını daha dünyadalarken hemen görmeğe başladılar. (Ve onlar için) Âhirette (pek acılı bir azap vardır) şiddetini takdîr, bizim için mümkün değildir. Artık o felâkete uğramış kavimlerden bir ibret alıp da ilâhi azabı gerektiren hareketlerden kaçınmalı değil misiniz?.

Teğabün 64:6

O eski kavimlerin öyle felâketlere, azaplara uğramaları (Şundan dolayı) vâki olmuştur, (ki: Şüphe yok onlara Peygamberleri mûcizeler ile) açık deliller ile, zahir mûcizeler ile (gelir olmuşlardı da onlar) o kavimler yine küfürlerinde devam etmişler ve (bir insan mı bizi doğru yola iletecek demişler) herbiri kendilerine gönderilmiş olan Peygamberi küçümsemeye cür’et göstermiş, öyle cahilce bir iddiada bulunmuştu. (sonra kâfir olmuşlar) Peygamberlerini inkâr etmişler (ve) îmandan (yüz çevirmişlerdi) öyle dinsizlik içinde yaşamayı tercih etmişlerdi. (Allah da) Onlardan (müstağni olmuştur) onların îmanlarına bir ihtiyacı olmadığını, o dinsizlerden müstağnî olduğunu gösterdi, hepsini de helâk edip köklerini kesip mahvetti. (Ve Allah, hakkıyla zengindir.) Bütün mahlûkatından müstağnidir. Artık o kâfirlerin îmanlarına da ne ihtiyacı olabilir? Ve o Yüce Mâbut (hamde lâyıktır) her bakımdan hamd-ü senâ’ya lâyıktır. Bütün kâinat, hâl dili ile hamd ve senâ’da bulunmaktadır. Hiçbir kimse, hamd vazifesini îfada bulunmasa bile O Yüce Yaratıcı yine hamde lâyıktır ve hepsinden müstağnidir. Artık ey gâfil insanlar… Bu hakikati hiç düşünemiyor musunuz?.

Teğabün 64:7

(Kâfir olanlar iddia ettiler ki:) Şöyle bâtıl bir iddiada bulundular ki: Kendileri (öldükten sonra aslâ diriltilmeyeceklerdir) bir daha hayata erip mahşere sevk edilmeyeceklerdir. Âhiret hayatını inkâr ettiler, Ey Yüce Peygamber!. O dinsizlerin iddialarını red, zumlarını iptal için (de ki: Hayır) iddianız bâtıldır. (Ve Rab’bime andolsun ki: Elbette diriltileceksinizdir.) Bütün insanlar öldükten sonra tekrar ilâhî kudret ile hayata erdirilerek mahşere sevk edilecektir. (Sonra da) Dünyadalarken (yapmış olduğunuz şeyler elbette size haber verilecektir.) dünyadaki amellerinize göre hakkınızda ceza tertip edilecektir, (ve bu ise) Böyle bütün insanları yeniden hayata erdirip bir mükâfat ve ceza âlemine sevk etmek (Allah’a göre pek kolaydır) O Yüce Yaratıcı’nın ilâhî kudreti sonsuzdur. Böyle nice olayları vücuda getirmeğe fazlasıyla yeterlidir. Artık o kıyamet hayatı nasıl inkâr edilebilir?.

Teğabün 64:8

Bu mübârek âyetler: Allah-ü Teâlâ’nın her şeyden haberdar olduğunu beyan ile insanları îmana dâvet ediyor. Bütün dünyadaki aldanışların meydana geleceği kıyamet gününü ihtar ederek insanlığı îmana, güzel amellere teşvik buyuruyor. Mü’minlere nâil olacakları mükâfatları müjdelemekte, ilâhî âyetleri tekzîb eden kâfirleri de pek ateşin bir azap ile tehdît etmektedir. Şöyle ki: (Artık) Ey insanlar!. Âhirete dair verilen haberleri düşünün, kendinizi ilâhî azaptan kurtarabilmek için (Allah’a ve O’nun Resûlüne) Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’a (ve indirmiş olduğumuz nûra) sapıklık karanlıklarını gidererek hidâyet yolunu gösteren, hakikî geleceği aydınlatan Kur’an-ı Kerim’e (îman ediniz ve) şunu da biliniz ki: (Allah yapar olduğunuz şeylerden haberdardır) hiç birinizin hareketleri Allah katında gizli kalamaz. O Yüce Mâbut, sizleri dünyadaki amellerinize göre mükâfat ve cezaya kavuşturacaktır. Artık bu âkıbeti düşününüz de, ona göre hareketlerinizi tanzime çalışınız ki, hayatınızı boş yere zayi edip te aldanmış olmayasınız.

Teğabün 64:9

Evet.. (O gün) Size yaptıklarınız haber verilecektir (ki) Yüce Yaratıcı (sizi) o (toplanma günü için) bütün evvelki ve sonraki insanların hesap ve ceza için, kıyamet vakti için (toplayıverir) hepiniz de o gün mahşerde toplanılmış bir hâlde bulunacaksınızdır. (işte o) Gün (bir tegabün) kar ve zararın zuhuru (günüdür) yâni: Dünyada iken kimlerin aldanmış olduğu meydana çıkacaktır. Şöyle ki: Kâfirler, âhireti feda ederek karşılığında dünya hayatını elde etmek istemiş, bu yüzden aldanmış, büyük bir zarara düşmüş olduğunu anlayacaktır. Mü’minler ise, hayatlarını ilâhî dine bağlamış, âhiret hayatını temine çalışmış oldukları için en büyük bir ticarete muvaffak olmuşlardır. İşte bu hakikati açıklamak için buyruluyor ki: (Ve her kim Allah’a îman eder) Güzel bir inanç sahibi olur (ve sâlih amellerde bulunursa) üzerine düşen kulluk vazifelerini ifaya çalışırsa (onun günahlarını) Cenab-ı Hak (yarlıgar) affeder ve örter. (Ve altlarından ırmaklar akan Cennetlere orada ebediyen kalıcılar olmak üzere girdirir) artık orada sürekli olarak saadet içinde yaşar, (işte en büyük bir kurtuluş odur.) En müthiş tehlikelerden kurtulmuştur, en istenen bir ticarettir, bir gâyedir. “Tegabün” lûgatte bâzı kimselerin birbirlerini aldatması, bir kısmının zararına olarak diğer bir kısmının kâr etmesi veya aldanmanın ortaya çıkması demektir. Nitekim “gabn” de aldanmak, alış verişte aldanıp, zarar etmek mânâsınadır. Tegabün kelimesi, gabn mânâsında da müstâmeldir.

Teğabün 64:10

(O kimseler ki:) Dünyadalarken (Kâfir oldular) Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr eylediler (ve bizim âyetlerimizi tekzîb ettiler) Allah tarafından Son Peygamber Hazretlerine indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim’in bir ilâhî kitap olduğunu tasdik etmediler. (İşte onlar) öyle inkârcı, inatçı kimseler (içinde ebediyen kalıcılar olmak üzere ateş yaranıdırlar.) onlar ebedî olarak cehennemde kalacaklardır, (ve ne fenâ bir gidiş yeri) O ateş merkezi olan Cehennem… İşte küfrün cezası, böyle pek müthiştir, o zaman kâfirler de ne kadar aldanmış olduklarını anlayacaklardır. Ne yazık ki: Bu anlayış, artık kendilerine bir fâide vermeyecektir. Özet olarak bu mübârek iki âyet, Tegabünün=biribirini aldatmanın neticesini bildirmektedir. Şöyle ki: Kâfirler, dünyadalarken mü’minleri dinden ayırmaya çalışıyorlar, müminler ise kâfirleri îmana dâvet edip onların haklarında hayır ister bulunuyorlar. Âhirete gidince dünyadalarken kimlerin kimleri aldatmak istemiş oldukları ve kimlerin kâr etmiş veya zarara düşmüş oldukları tamamen anlaşılacaktır. Evet.. Tamamen ortaya çıkacaktır ki: Kâfirler, kendi kendilerini, aldatmışlar, en büyük zararlara düşmüşlerdir, âhirette güzel mevkilerden mahrûm kalmışlardır. Müminler ise pek büyük bir kâr kazanmış, cennetlere nâil olmuş, kâfirler için îman ettikleri takdirde verilecek olan cennetlerde onların imânsızlıklarından dolayı mü’minlere verilecektir. Artık kimlerin aldanıp, aklanmadığı o kıyamet gününde tamamen ortaya çıkacaktır.

Teğabün 64:11

Bu mübârek âyetler, insanlara hayır ve şer adına isabet eden her şeyin ilâhî takdir ile vuku bulduğunun bildiriyor. Allah-ü Teâlâ’ya ve O’nun Peygamberine itaat edilmesini emrediyor ve bu itaatin, hidâyet vesilesi olduğunu haber veriyor. İtaatten ayrılanların kendi nefislerinin aleyhinde hareket etmiş olduklarına işaret ve Yüce Peygamberin vazifesinin açık bir tebliğden ibaret olduğunu beyan buyuruyor. Hak Teâlâ’nın birliğini beyan ile müminleri tevekküle dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah’ın izni) Takdiri, kazası, hikmet gereği vücuda getirmesi (olmadıkça) hiçbir kimseye (musibetten bir şey isabet etmez.) İnsanlar dünyevî ve uhrevî hayr adına neye muvaffak olurlarsa mutlaka Cenab-ı Hak’kın dilemesi ile muvaffak olmuş olurlar, bilakis nefislerine, mallarına vesaireye ait bir şerre, bir mahrûmiyete uğrarlarsa, bu da, yine hikmetin, Hak Teâlâ’nın takdiri ile, yaratması ile vücuda gelmiş bulunur. Çünkü, o Yüce Mâbud’tan başka Yaratıcı yoktur. İnsanların vazifeleri ise ilâhî emre riâyet etmekten, kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmamaktan, ilâhî takdire râzı olmaktan ibarettir. (Ve her kim Allah’a îman ederse) Cenab-ı Hak’kın birliğini, kudretini, mahlûkat üzerindeki tasarruflarının birer hikmet ve menfaate dayanmış bulunduğunu tasdik eylerse (onun kalbini hidâyete erdirir) kalbine büyük bir ferahlık verir, kendisine isabet eden şeyin bir hikmet gereği olduğunu anlar, kusurlarını ıslâha çalışır, fazlaca hayır ve iyiliklerde bulunmak ister (ve Allah her şeyi hakkiyle bilendir.) Kullarının bütün düşüncelerini, hareketlerini tamamen bilmektedir. Artık bu hakikati düşünüp de ona göre hareketlerini tanzîme çalışmalıdırlar. Bu âyet-i Kerîme’nin iniş sebebi hakkında şöyle denilmiştir: Kâfirler demişlerdir ki: Eğer müslümanların üzerinde bulundukları şey, hak olsa idi elbette Allah onları dünyada musibetlerden korurdu. Bunun üzerine bu âyet-i Kerîme nâzil olmuş, musibet adına her isabet eden şeyin ancak Allah’ın izni ile olduğu bildirilmiş, onların birer hikmete dayanmış olduğuna işaret edilmiş, Cenab-ı Hak’tan başka Yaratıcı bulunmadığı beyan buyurulmuştur.

Teğabün 64:12

Evet: Ey Kullar!. Bu hakikati düşünüp hareketiniz) tanzîme çalışınız (Ve Allah’a itaat ediniz) O’nun dinî hükümlerine tamamen riâyette bulunun (ve Peygambere itaat ediniz) O’nun sünnetleri ile amelde bulunun, onun gösterdiği yolu tâ kipten ayrılmayın (Eğer yüz çevirir iseniz) öyle itaatten kaçınır iseniz, onun korkunç âkıbetini düşünün (artık bizim, Peygamberimizin üzerine düşen) peygamberlik (şüphe yok ki: Apaçık tebliğden ibarettir.) O, bu vazifeyi hakkiyle îfa etmiş, mes’uliyetten kurtulmuştur. Artık siz kendi geleceğinizi düşünün, âhiret azabını hatırlayarak titreyin, itaatten ayrılmayın, bundan başka kurtuluş çaresi yoktur.

Teğabün 64:13

(Allah O’dur ki) O mukaddes zâttır ki: (O’ndan başka Tanrı yoktur.) Yaratıcılık, Mâbudluk sıfatları ancak O’na mahsustur. Kullarını kendi yeteneklerine, çalışma ve gayretlerine göre mükâfatlara, cezalara uğratacak olan, ancak O Yüce Yaratıcıdır. (Artık mü’minler) samimî şekilde, îman sâhibi olan zâtlar, her hususta (Allah’a tevekkülde bulunsunlar) her işte muvaffakiyeti, o Kerîm Yaratıcıdan niyâz etsinler, çünkü sağlam bir îman, samimi bir inanç, böyle tevekkülü gerektirir. “Allah’a tevekkül edenin yaveri Hak’dır” “Naşad gönül, bir gün olur şadolacaktır.”

Teğabün 64:14

Bu mübârek âyetler, bir kısım eşlerin, evlâdın kocalarına, babalarına karşı düşmanlıkta bulunduklarını ihtar ile o gibi düşmanlardan sakınılmasını emrediyor. Onların kusurlarına bakılmayıp afv edilmelerinin ise daha hayırlı olacağına işarette bulunuyor, Cenab-ı Hak’kın ne kadar afv ve mağfiret edici ve merhamet buyurucu olduğunu bir itaat vesilesi olmak üzere beyan buyuruyor. Malların, evlâdın birer imtihan olduğunu hatırlatma, onların gücenilmeyip, Hak Teâlâ’dan mükâfat beklenilmesini tavsiye ediyor. Mümkün olduğu kadar Allah korkuşu ile, ibadet ve itaat ile vasıflanmayı ve kendi menfaatleri için harcamada bulunmayı emr ve cimrilikten kaçınanların isteklerine kavuşacaklarını beyan buyuruyor. Şekür, halîm olan Allah-ü Teâlâ’nın rızası için mallarını sarf edenlerin kat, kat mükâfata ve bağışlanmaya nâil olacaklarını müjdeliyor. Bilici, güçlü, hikmet sahibi olan Yüce Yaratıcının bütün yapılan şeyleri bildiğini beyan ile kullarını, Allah rızasını gerektiren şeylere teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar) Ey müslümanlar zümresi (Şüphe yok ki, sizin zevcelerinizden ve evlâdınızdan sizin için düşman) olanlar (vardır) sizi Cenab-ı Hak’ka ibadet ve itaatten alıkorlar, veya din veya dünya işlerinde sizinle tartışmada bulunurlar, sizi haram kazanca, günah işlere sevk etmek isterler (imdi onlardan sakininiz.) öyle kendi menfaatleri için size düşman kesilen kimselerden sakininiz, onlar sizi büyük sorumluluklara mâruz bırakabilirler. (Bununla beraber, eğer afv ederseniz) yâni: Dünya işlerine ait olup afvı câiz bulunan lâyık olmayan hareketlerinden veya dîne ait olup da tevbe etmiş bulundukları kusurlarından dolayı onları cezalandırmaz, başlarına kalkmaz iseniz, (ve) o yolsuz muamelelerini (setrederseniz) onları teşhîr etmeyip saklar, mâzeretlerini kabul eyler iseniz, o sizin için hayırlıdır. (Artık şüphe yok ki, Allah çok yarlıgayıcıdır, çok esirgeyicidir.) Sizi de o affedici muamelenizden dolayı mağfiretine, ilâhî rahmetine nâil buyurur. Rivâyete göre müminlerden bir zümre, Mekke-i Mükerreme’den, Medine-i Münevvere’ye hicret etmek istemişlerdi. Eşleri ve evlâtları hicret etmelerine manî olmuşlar, siz gidip bizi zâyi mi edeceksiniz demişlerdi, onlar da, hâllerine acıyarak bir müddet yine Mekke-i Mükerreme’de kalmışlardı. Bilâhare hicret edince ilk muhacirlerin din hususunda fekahat=fazlaca malûmat sâhibi olduklarını görmüşler, kendilerinin hicretlerine vaktî ile engel olmuş oldukları için eşlerini, evlâtlarını cezalandırmak istemişlerdi. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuş, onların hakkında afv ile muamelenin daha muvafık olacağına işaret buyurulmuştur.

Teğabün 64:15

Ey insanlar… (Muhakkak ki, mallarınız ve evlâdınız) bir imtihandır (bir imtihan vesîlesidir.) onlar, sizi günaha sokabilirler, onlara karşı akıllıca dindarca bir şekilde hareket edip etmeyeceğiniz bu vesîle ile meydana çıkmış olur. Vakıa Allâh-ü Teâlâ, kullarını imtihana tâbi tutmaya muhtaç değildir, onun ezelî ilmi her şeyi tamamen kuşatmıştır. Fakat kullarının hareketlerini görülen alana çıkarmak, kendilerine göstermek için böyle bir imtihana tâbi tutulmaları hikmet gereği bulunmuştur. (Allah ise onu) O Hikmet Sâhibi Yaratıcının (katında pek büyük bir mükâfat vardır) binaenaleyh her kim ilâhî muhabbeti evlât ve iyal muhabbetine tercih eder, o kerem sâhibi Mâbudun emirlerine uyar, çoluk çocuğun arzularına tâbi olarak bir takım isyânları işlemeye cür’et eylemez ise, elbette Allah katında pek büyük sevaplara, menfaatlere nâil olur.

Teğabün 64:16

(Artık) Ey Allah’ın kulları!, (gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkunuz) Bütün gayret ve tâkatinizle takvâda bulunmaya çalışınız (ve dinleyiniz) O Yüce Mâbudun âyetlerini, öğütlerini can kulağı ile dinlemekte bulunun (ve itaat edin) bütün emirlerine yasaklarına uymaktan ayrılmayın (ve nefisleriniz için bir hayır olmak üzere harcamada bulunun) Cenabı-ı Hak’kın size ihsân buyurmuş olduğu mallardan fakirlere, zayıflara sırf Allah rızâsı için yardım edin, bu vesîle ile de kendinizin fâidesine çalışmış olursunuz. Bir takım münâfıkların, aldatıcıların sözlerine kapılıp ta fakir Müslümanlara harcamada bulunmaktan geri durmayın. (Ve her kim) harcama bulunurda (nefsini cimrilikten korursa işte onlardır) öyle Allah rızâsı için samimi bir şekilde harcamada bulunanlardır. (Murâdlarına ermiş olanlar onlardır) o alicenap zâtlardır. Onlar, insanlar arasında sevgi ve iltifata nâil olacakları gibi Allah katında da nice nîmetlere kavuşup başarı ve kurtuluşa mazhar bulunmuş olacaklardır.

Teğabün 64:17

Evet.. Ey Müslümanlar zümresi!. (Eğer Allah için bir güzel ödünç verirseniz) O Yüce Yaratıcının tâyin ettiği yerlere mallarınızı sarf eder iseniz zekât, ve sadaka vermekte bulunur iseniz (onu) o güzel bir şekilde verdiğiniz ödünç malı Cenab-ı Hak lütfen (sizin için kat, kat arttırır) öyle Allah rızâsı için harcanan bir malın mükâfatı en az on mislinden yediyüz ve daha ziyade misline kadar arttırır. (ve sizin için mağfiret buyurur) Sizden meydana gelmiş olan bir kısım günahları, kusurları af eder ve saklar, (ve Allah, Şekür’dur) onun rızâsı için verilen az bir şeyin karşılığında büyük mükâfatlar verir ve o Yüce Mâbud (Hâlimdir) günahlarınız çok olsa da, sizi çabucak cezalandırmaz, tevbe edersiniz diye size mühlet verir, hakkınızda ilâhî merhameti tecellî etmiş olur.

Teğabün 64:18

Şüphe yok ki: O Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri (Gizliyi de, âşikâre olanı da bilicidir.) onun için hiçbir şey gizli kalamaz, sizlerin de bütün amellerinizi, niyetlerinizi bilir, ona göre hakkınızda ilâhî irâdesi tecellî etmiş bulunur ve o ezelî mâbut (Azîzdir) izzet ve kudret sâhibidir, her şeye tam mânâsiyle galiptir ve (hakîmdir.) bütün ilâhî fiilleri, şer’î hükümleri hikmet ve menfaate dayanmaktadır. Onun tam hikmetini anlamaktan bütün mahlûkat âcizdir. Artık o Yüce Mâbudumuzun her emrine riâyet etmek, her öğüdüne bir saadet rehberi telâkkî eylemek bütün insanlık âlemi için en mühim bir vazifedir. Bu saadet vesîlesi olan vazifeyi îfaya muvaffakiyeti o Kerem ve merhamet sâhibi Mâbudumuzdan niyâz ederiz. Başarı Allah’tandır.

Talak 65:1

Bu mübârek âyetler, boşanacak kadınların iddete başlayabilecekleri bir zamandan itibaren boşanmalarını ve pek fahiş ahlâksızlıkta bulunmayan kadınların boşanmaya ait iddet müddetini bulundukları hanelerinde ikmal etmelerini emrediyor. Bu konudaki ilâhî hududa riâyet etmeyenlerin kendi nefislerine zulmetmiş olacakları ve boşanma hâdisesi neticesinde hayırlı bir işin meydana getirilebileceğini ihtar buyuruyor. İddeti bitmek üzere olan boşanmış karıların ya güzelce bir geri dönme ile eşlikte tutulmasını veya onların güzelce bir tarzda bırakılmalarını ve geri dönüş yapıldığı takdirde uygun iki kimsenin şâhit tutulmasını tavsiye ediyor ve bu hususta ehl-i imâna nasihat veriyor. Takva sâhipleri bir kurtuluş çaresi bulunacağını ve ümitli olmadıkları bir taraftan rızıklandırılacaklarını müjdeliyor. Allâh-ü Teâlâ’ya tevekkülün ehemmiyetine ve O Yüce Yaratıcının tasarrufatındaki hikmet ve faydaya işaret buyurulmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber) Ey Ümmetinin rehberi, önderi olan Yüce Resûl (kadınları boşadığınız vakit) Onları boşamaya niyet ettiğiniz takdirde (hemen iddetlerinden sayılacak bir zamanda boşayın) iddet müddeti uzayarak fazla zarar görmesinler. (ve iddeti sayın) Güzelce dikkat edin, iddetin başladığı ve son bulduğu vakti bilin, bu esnâda gözetilmesi gereken hukuku korumaya çalışın ve ( Rabbiniz olan Allah’tan korkun) iddetin uzamasına sebebiyet verip boşanan kadınları zarara sokmayın, bu hususta da ilâhî emre muhalefetten sakının, (ve onları evlerinden çıkarmayın) Yâni: O boşanan kadınları, boşanmalarından evvel ikâmet ettikleri hanelerde yine iddet müddetince ikâmette bulundurun, onları kızarak veya şahsî bir menfaat hissesine kapılarak ikametgâhlarından hemen atmayın (ve kendileri de çıkmasınlar) o boşanan kadınların iddetleri devam ettikçe o ikâmetgâhlarından çıkmaları câiz olmaz, isterse, kendilerini boşamış olan kocaları çıkmalarına müsaade etsinler. Çünkü bu çıkmaya müsaade, onları çıkarma hükmündedir. Bununla beraber şöyle de denilmiştir ki: Bu kadınlar kendi kendilerine çıkamazlar fakat çıkmaları hususunda ittifâk bulunursa, yâni: Kendilerini boşamış olan kocaları onların kendi arzuları ile çıkmalarına muvafakat ederlerse bu çıkmak câiz olur. Çünkü bu hak, ikisinden başkasına ait değildir. Fakat şöyle de denilmektedir: Kocaları izin verse de o kadınlar hanelerinden ne gündüzleri ve ne de geceleri çıkamazlar, o hanelerde iddet müddetince ikâmet etmeleri, bir şer’î haktır, izin ile düşmez, çıkmaları haramdır, çıkınca iddetleri son bulmaz. Tefsîr-i Ebissuut ve Tefsîr-ül’meragî. (Meğer ki: Apaçık bir kötülük) meydana (getirmiş olsunlar) meselâ haddi icabeden zina gibi, hırsızlık gibi fâhiş bir rezillikte bulunsun veya kocalarına galip gelip eza ve cefaya devam etsinler, o takdirde onların o kötü tavır ve ahlâklarından dolayı o ikâmetgâhlarından çıkarılmaları câiz olur. (Ve işte bunlar) Bu beyan olunan hükümler, iddete riâyet, takva ile vasıflanma, boşanmış kadınların hanelerinde ikâmet etmeleri (Allah’ın tâyin ettiği huduttur) kendilerine muhalefet edilmemesi icabeden şer’i hükümlerdendir, (ve her kim Allah’ın hududuna tecâvüz ederse) O’nun ilâhî hükümlerine muhalefete cür’et gösterirse (mutlaka kendi nefsine zulmetmiş olur) kendi şahsını zarara sokmuş, azabı hak ettirmiş bulunur. (Bilmezsin) Önceden takdir edemezsin (olabilir ki: Allah ondan sonra) öyle boşanmanın, bâzı düşmanlıkların meydana gelmesini müteâkip (bir iş vücuda getirir) kalplerdeki düşmanlığı, sevgiye dönüştürür, bunun neticesinde geri dönme tarafı tercih edilerek tekrar karı kocalık vücuda gelmiş olabilir. Artık fazla ümitsizlik ve kedere düşmemelidir.

Talak 65:2

(Sonra) O boşanan kadınlar (iddetlerini doldurmaya başladıkları vakit) artık ey onları boşamış olan kocaları!, (onları güzellikle tutun) yâni: Aranızda evliliğin devamım ister iseniz, câiz olduğu takdirde onlara geri dönmede bulunarak onları güzel bir geçinme ile nikâhınız altında tutun, karı-koca hukukuna riâyetten ayrılmayın (veya güzellikle onlardan ayrılın) onlara haklarını verin, kalplerini kıracak lâkırdılarda bulunmayın, onlara iddetleri uzasın diye iddetleri esnâsında müracaat edip de sonra tekrar boşamaya kalkmayın (ve sizden iki adâlet sâhibin! de şâhit tutun) gerek geri dönme ve gerek ayrılma vukuu zamanında iki mü’min, sözüne itimat edilen şâhit bulunmalıdır ki: Bir inkâra, bir çekişmeye meydan kalmamış olsun, meselâ: kadın, ric’at (dönme) vukuunu bilâhare inkâr edebilir, yâhut koca vefat eder de karısı mirastan mahrûm kalsın diye diğer varisler geri dönme hâdisesini inkârda bulunabilirler, iki adil şâhit bulunduğu takdirde ise böyle bir inkâra yer kalmaz, (ve şâhitliği Allah için doğruca îfa edin) Ey şâhitler!. Siz de sırf Allah rızâsı için şâhitlikte bulunun, hakikat ne ise onu söyleyin (işte size bu) bildirilen, emredilen tavsiye buyurulan bir şeydir ki: (bununla Allah’a ve âhiret gününe imân eden kimseye öğüt verilir) tâ ki: Bunun gereğine harekette bulunsun (Ve her kim Allah’tan korkarsa) onun emrine muhalefetten çekinirse, meselâ: Karısını iddeti uzasın diye hayz hâlinde iken boşamazsa veya iddet beklediği hanesinden çıkarıp atmazsa (Onun için bir çıkış yeri nasîb eder) onu sıkıntılardan, üzüntü ve kederden kurtarır, bir selâmet sahasına erdirir.

Talak 65:3

(Ve onu) O kendisine yönelen şer’î hükümlere riâyet eden mü’mini (hiç hatırına gelmeyen bir taraftan rızıklandırır.) karısına vereceği mihrin veya nafakanın kat kat üstünde nîmetlere nâil kılar. (Ve her kim Allah’a tevekkül öderse) işlerini Cenab-ı Hak’ka bırakarak ondan muvaffakiyetler beklerse (artık O) Yüce Yaratıcı (ona) o tevekkül eden kuluna (kâfidir) onu dünyevî ve uhrevî işlerinde muvaffakiyetlere kavuşturur. Kulların vazifeleri, zâhirî sebeplere baş vurmaktır, sonra muvaffakiyeti de Cenab-ı Hak’tan beklemektir. Allâh-ü Teâlâ, nasîp buyurmadıkça hiçbir gayret güzel bir netice vermez, ilâhî takdire uygun olan güzel bir mesai de bir ilâhî yardımın eseri olarak pek güzel meyveler verir. (Şüphe yok ki: Allah, emrini yerine getirendir.) İrâde buyurduğu herhangi bir şeyi infaz eder, mahlûkatı için vücuda getirir (Muhakkak ki: Allah, her şey için bir miktar tâyin buyurmuştur.) Cenab-ı Hak’kın takdîr buyurduğu her şey ise mutlaka meydana gelir. Artık müminler için lâzımdır ki, her hususta Yüce Yaratıcıya tevekkülde bulunarak muvaffakiyetlere nâil olmalarını ondan niyâz etsinler, haklarında her ne şey zuhura gelirse bir hikmet gereği olduğunu düşünerek teselli bulsunlar, bir ayrılık hâdisesinden veya bir ihtiyaç ortaya çıkmasından dolayı ümitsizliğe düşmeyip güzel bir neticeye nâiliyeti o Yüce Yaratıcı’dan istirhamda bulunmalıdırlar. O Kerem Sâhibi Mâbut durumları değiştirendir. “İbn-i Abbas Radiyallahü-ü Anh’tan rivâyet olunuyor ki: Avf İbn-i Mâlikil’eşceî’nin oğlu Sâlim’i müşrikler esir almışlar, Resûl-i Ekrem’in yanına gitmiş, oğlunun esir alındığı, üzüntü ve keder içinde kalındığını söylemiş, fakirliğinden şikâyette bulunmuş, Ya Resûlullâh!. bize ne emredersin demiş. Peygamber Efendimiz de sana ve eşine: Emrederim ki: Allah’tan korkun ve (La havle vela kuvvete illâ billahil’azîm)i çokça okuyun, onlar da bunu okumaya başlamışlardı, bir gün hanesinde iken oğlu gelip kapıyı vurmuş, bir de bakmış ki; Oğlu, düşmanların gafletinden istifâde ederek yüz deve veya koyun ile gelivermiş, büyük bir üzüntüden kurtulmuşlar. İşte Allah’a tevekkülün ve ondan muvaffakiyet beklemenin mükâfatı… Bu hâdise üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.

Talak 65:4

Bu mübârek âyetler de boşanan ihtiyar veya pek genç veya gebe kadınların ne kadar iddet bekleyeceklerini tâyin ve bunun bir ilâhî emre dayanmış olduğunu ihtar ediyor. Allah-ü Teâlâ’dan korkarak emrlerine riâyet edenlerin pek büyük mükâfatlara nâil olacaklarını müjdeliyor. Boşanan kadınların nerelerde ikamet edeceklerini ve kendilerine iddetleri müddetince kocalarının servetine göre nafaka verileceğim çocuklarına süt verdikleri takdirde bunun ücretinin de verileceğini emrediyor ve aralarında güzel bir şekilde muamele yapmalarını teklif buyuruyor ve hiçbir kimsenin takati üstünde bir şey ile mükellef olmadığını ve Cenab-ı Hak’kın kullarına sıkıntılardan sonra kolaylık göstereceğim şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve o kadınlar ki,) Altmış veya elli beş yaşında oldukları için (hayzdan kesilmişler veya) pek genç oldukları için henüz (hayz görmeğe başlamamışlardır, eğer) bunların boşandıkları vakit iddetleri hususunda (şüpheye düşmüş iseniz) biliniz ki: (onların iddetleri üç aydır.) Bu kadar müddet bekleyince kendilerini boşamış olan kocaları ile bağları tamam kesilmiş olur, artık başkaları ile evlenebilirler. Hayz görenlerin iddetleri ise tam üç hayz görmekle sona ermiş olur. (yüklü olan kadınların iddetleri ise yüklerini vaz’edinceye değindir.) Çocuklarını doğurdukları andan itibaren iddetleri sona erer. isterse: Boşanmamış olup kocaları vefat etmiş bulunsunlar, isterse: boşanma veya vefat vukuundan sonra bir iki gün geçmiş olsun yine iddet son bulmuş olur. Bununla beraber o doğan çocuklar kocalara ait birer meşrû evlât bulunmalıdır, eğer zinadan neş’et etmiş ise onun için hürmet yoktur, îddet, hayz ile beklenir. Kezalik: Yüklü bir kadının karnından iddeti esnâsında uyuşmuş kan veya küçük et parçası gelse iddeti bitmiş olmaz. Ancak insanlık yaratılışından bir alâmetin bulunması müstesna, İmam-ı Melih’e göre ise, iddeti bitmiş, helâllık durumu nasıl olmuş olur. Bir de böyle bir kadın iki çocuk birden doğuracak olsa bunlardan ikincisin) de doğurmadıkça iddeti sona ermiş olmaz. Yüklü bulunmayan kadınların nikâhları altında bulundukları kocaları vefat edince iddetleri dört ay on gündür hayz görür olsunlar, olmasınlar eşittir. “Es’siracül’münîr” ve “Ruhul’meani” (ve her kim Allah’tan korkarsa) Bu gibi dinî hükümlere riâyette bulunur hilâfına harekette bulunmazsa, üzerine düşen vazifeleri eda eder, yasaklardan sakınırsa, karı-koca hukukuna riâyetten ayrılmazsa (onun için işinden dolayı bir kolaylık vardır.) O hayatında kolaylıklara nâil olur. Evet.. Böyle bir takva sâhibi zât, karısından ayrılmış olunca başka hayırlı bir karıya muvaffak olabilir ve takva sâhibesi olan bir kadın da kocasından ayrılmış bulunursa yine hayırlı bir kocaya nâil olabilir ve diğer uğrayacakları müşkülattan birer kolaylıkla kurtulurlar. Cenab-ı Hak, onları selâmete erdirir. Elverir ki: Takva ile güzel bir İslâm terbiyesi ile vasıflanmış bulunsunlar.

Talak 65:5

(işte bu) beyan olunan boşanmaya, iddete, ikâmetgâha ait hükümler (Allah’ın eniridir.) Kur’an-ı Kerim ile (size indirmiştir.) Sizi onlara uymakla mükellef kılmıştır, (ve her kim Allah’tan korkarsa) O’nun teklif buyurduğu şeylere riâyette bulunursa Cenab-ı Hak (onun günahlarını örter) afv eder. (Ve onun için mükâfatı büyüktür.) Onu pek büyük sevaplara nâil kılar. Kötülüklerini iyiliğe çevirir.

Talak 65:6

(O) Boşanan (kadınları) ey onları boşayan kocaları… (gücünüzün yettiği kadar) kendi servetinize, içtimaî mevkiinize uygun (ikâmet ettiğiniz yerin) kendi ikâmetgâhınızın (bir kısmında oturtun) iddetleri son buluncaya değin oralarda otursunlar (ve üzerlerinde baskıda bulunmanız için) o ikametgâhlarını terke mecbur etmeniz için (kendilerine zarar vermeyin.) Haklarında kötü muamelelerde bulunmayın (Ve eğer) o boşanmış kadınlar (yüklü bulunmakta iseler yüklerini koyuncaya değin) doğum yaparak iddetleri sona erinceye kadar (onlara nafakalarını verin) çünkü o iddet içinde karı-koca alâkası tamamen yok olmamıştır, Fakat kocaları ölmüş kadınlara kocalarının bıraktığı maldan nafaka verilmesi lâzım gelmez. Onlar o bırakılan maldan miras payları ne ise onu alırlar. (Eğer) O boşanmış kadınlar, iddetlerinden sonra (sizin için) çocuklarınızı (emzirirlerse onlara ücretlerini verin) çünkü: O zaman o çocuklara süt vermeğe mecbur değildirler. Binaenaleyh emzirdikleri takdirde süt vermek ücretini onlara vermek lâzım gelir. (Ve aranızda uygun bir şekilde müşaverede bulunun) yâni: Ey babalar ve analar!. Evlâdınızın idareleri, güzelce beslenmeleri, ücretlerin hoşlukla verilmesi gibi hususlarda istişâreyi, hayır gözetir muameleyi terketmeyin (Ve eğer müşkülata uğrar iseniz) birbirinizle istişâre ederek süt vermek meselesini güzelce bir karara bağlayamazsanız, meselâ: Babalar, uygun bir ücret vermek istemezse veya analar, haddinden fazla bir ücret isterse (onun için) o baba hesabına çocuğu anasından (başkası emzirecektir) başka bir süt ana bulunacaktır, onun ücretini de çocuğun babası verecektir. Bir çocuğa annesi süt vermeğe icbar edilemez. Meğer ki: Çocuk, annesinden başkasının memesini emmesin veya başka süt anne bulunmasın. Bu takdirde annesi bir ücret karşılığında süt vermeğe icbar edilir. Bu hükm, boşanmış olan anneyi de nikâh altında olanı da kapsar. Es’siracül’münîr.

Talak 65:7

(Genişlik sâhibi olan) Bolca servete sâhip bulunan bir erkeğin, boşadığı kadına vereceği süt ücretini (genişliğinden intakta bulunsun) o ücreti, serveti ile mütenâsip bir şekilde bolca versin (ve üzerine rızkı dar bulunmuş olan da) ancak kendi geçimini temin edebilecek derecede az bir varlık sâhibi bulunan da, ‘kendisine Allah’ın verdiğinden) kendi iktidarı dairesinde bulunan miktardan intakta bulunsun.) Gücünün üstünde olan bir ücret vermekle mükellef bulunmuş olmaz. (Allah, hiçbir nefise ona verdiğinden başkasını teklif etmez.) Onu gücünün üstünde bir nafaka, bir ücret vermekle mükellef kılmaz. Herkesi gücü ve tâkati miktarına göre mükellef buyurur. (Allah, elbette) Derhal veya biraz sonra (güçlük arkasından kolaylık nasib eder.) kullarını dâima bir hâl üzere bırakmaz, darlıktan sonra, genişlik, şiddetten sonra kolaylık, ihtiyaçtan sonra varlık ihsân buyurur. Artık ümitsizlik ve keder içinde kalmaya lüzum yok, Hak Teâlâ’ya tevekkül etmeli, O’ndan muvaffakiyetler beklemelidir. Bu mübârek âyetler, insanlık cemiyyetine en güzel bir tarzda yaşamak yolunu göstermektedir. En mâkul, medenî hükümleri içermektedir. Dünya yaşayışının bir hâl üzere kalmayacağına işaret buyurmaktadır. Nitekim Allâh-ü Teâlâ Hazretlerine îmanları pek mükemmel, tevekkülleri pek fazla olan Ashab-ı Kirâm hakkında bu ilâhî vâ’d, az sonra tecellî etmiştir. O Yüce zâtlar, İslâm’ın başlangıcında büyük bir servete sâhip değildiler. Büyük bir kısmı yurtlarından ayrılmış, hicrete mecbur olmuş idi, fakat biraz sonra büyük fütuhata nâil olmuşlardır. Binaenaleyh Hikmet Sâhibi Yaratıcı Hazretlerinin tekliflerine riâyet edenler, aile ve cemiyet hukukunu muhafaza ederek insaflıca, âlicenabâne, affedici hareketlerde bulunanlar, dâima muvaffakiyetlere nâil olurlar. Bunun hilâfına hareket edenler de elbette ki, lâyık oldukları cezaya kavuşurlar. “Talak, ricat, iddet meseleleri için Elbakara sûresinin (226-232) âyetlerinin ve Ennisa sûresinin (15-21) âyetlerinin tefsîrine de müracaat…

Talak 65:8

Bu mübârek âyetler: İlâhî emre muhalefet eden kavimlerin başlarına gelmiş ve gelecek bulunmuş olan pek şiddetli azapları ihtar ederek bu müslümanları uyanmaya dâvet ediyor. Akıl sâhipleri olan ve kendilerine Son Peygamber Hazretleri gönderilmiş bulunan mü’minlere takva sâhibi olmalarını emrediyor. Mü’min ve iyi amellere devam eden zâtların karanlıklardan kurtularak hidâyet nûruna en güzel nîmetlere ve ebedî saadete nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve nice şehir) Ahâlisi, bir çok eski kavimler (Rab’binin ve O’nun Peygamberlerinin emrinden böbürlendi.) kibirlice bir vaziyet alarak muhalefete cür’et gösterdi, Peygamberlerini inkâra devam etti (Artık onu bir şiddetli hesap ile hesaba çektik) Bütün yapmış olduğu kötü şeylerden dolayı cezaya çarptırdık (ve onu pek münker) pek ziyade korkunç, müthiş (bir azap ile cezalandırdık.) Evet.. O gibi dinsiz, ahlâksız kimselerin büyük bir kısmı daha dünyadalarken çeşit çeşit felâketlere uğratılmışlardır ve onlar ölür ölmez de kabirlerinde azap çektikleri gibi yarın âhirette de cehennemlere atılacaklardır. Bu geleceğe ait bir hakikat olduğu için geçmiş zaman kipi ile derhal vâki olmuş gibi beyan buyurulmuştur.

Talak 65:9

(Artık) O bir nice şehir, yâni: Onun dinsiz ahâlisinden her biri (isterinin vebalini tattı) kendi yaptığının kötü meyvesine kavuştu, cezalara uğradı (ve işlerinin sonu bir hüsrandan ibaret oldu.) dünyada iken yapmaya devam edip kendisinden fâide beklediği hareket tarzından fâide değil, büyük bir zarara uğramış oldu, o yüzden nice mûsibetlere mâruz kaldı, işte dine aykırı hareketlerin cezası..

Talak 65:10

Evet.. (Allah onlar için) Öyle inkârcılara ait olmak üzere (pek şiddetli bir azap hazırladı.) onlar cehennemde ebedî olarak azap çekeceklerdir. İşte küfür ve şirkin neticesi böyle pek öldürücü, pek müthiştir. Hattâ onlardan bir çokları daha dünyada iken esaretlere, öldürülmelere, semâvî âfetlere vesâireye uğrayarak yok olmuşlardır. Uhrevî cezaları ise işte öyle fevkalâde müthiştir. (Artık ey îman etmiş, olan akıl sâhipleri!.) O felâketlere uğramış kavimlerin hâllerini düşünün, akıllarınızı güzelce kullanın, öyle şiddetli cezalardan korunmuş olmanız için (Allah’dan korkun.) imân yolundan takvâdan ayrılmayın, (şüphe yok ki: Allah, sizin için bir zikr indirmiştir.) Kur’an-ı Kerim’i Cibrîl’i Emîn vasıtası ile indirmiştir. O ilâhî kitap sizlere dünyevî ve uhrevî selâmetinizi, yükselmenizi temîn edecek hükümleri, muameleleri bildirmektedir. Onlardan istifâdeye çalışın.

Talak 65:11

Evet.. O Yüce Mâbud, sizlere son Peygamber Hazretlerini de (Bir Resûl) olarak göndermiştir, (ki: Size karşı Allah’ın pek açık açık âyetlerini okur.) Sizlere Kur’an-ı Kerim’in pek Yüce hükümlerini teblîğ eder ve anlatır. (tâ ki: İmân eden) Cenab-ı Hak’kın birliğini, yüceliğini, Mâbud olduğunu ve Yüce Peygamber’inin risâletini bilip bunlara kalben ve lisânen şâhitlik edenleri (ve güzel güzel amellerde bulunanları) namaz gibi, oruç gibi dinî vazîfelerini îfaya çalışanları (karanlıklardan aydınlığa çıkarsın.) sapıklıktan koruyarak hidâyete, ebedî saadete kavuştursun. (Ve her kim Allah’a iman eder ve iyi amelde bulunursa) kalbini tevhîd nûru aydınlatır, vücudunu güzel ameller ile süslerse Yüce Yaratıcı Hazretleri elbette ki: (Onu) o mü’mîn, sâlih kulunu (Altından ırmaklar akan cennetlere) pek güzel, gönül açan bağlara, bostanlara yarın âhiret âleminde (girdirir) bir daha oradan çıkarmaz, o zat (orada ebediyen kalıcıdırlar.) Orada daima tam bir huzur ve neşe içinde yaşar durur. (Muhakkak ki: Allah onun için güzel bir rızk ihsan buyurmuştur.) O mü’mîn kulunu gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanların hatırlarına getiremeyeceği nice maddî ve manevî nimetlere nâil buyuracaktır. Ne büyük bir mutluluk, bütün bu Yüce beyanlar, Yüce Mâbudun, büyük kudretine ilâhî lütfuna göre aslâ uzak görülemez.

Talak 65:12

Bu mübârek âyet: Allah-ü Teâlâ’nın Kâinatın Yaratıcısı olduğunu ve onun kudretinin, ilminin ve hikmetinin yüceliğini bildiriyor. O Yüce Mâbudun bütün kudsî beyanlarının birer hakikat olduğuna ve ona tam bir sadakatle kulluk etmenin ebedî saadete vesîle bulunduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah, o) Yüce zat (dir ki:) Yüce Kudretiyle (yedi) tabaka teşkil eden (göğü ve yerden de onların mislini) öyle yedi tabakaya ayrılmış olarak yer sahalarını (yaratmıştır) yoktan var etmiştir, (onların) O gökler ile yerlerin (aralarında) O Yüce Yaratıcı’nın (emri) kaza ve kaderi (cereyan eder) onlarda ilâhi hüküm geçerli olur. Onlarda hikmetin gereğine ve adil ve maslahata göre ilâhi tedbîr meydana gelir. Artık ey Allah’ın mükellef kulları!. İşte bu yaratılış eserleri ve bunlarda cereyan eden ilâhî tasarruflar, Kuran lisanı ile sizlere böylece beyan buyuruluyor. (tâ ki: Bilesiniz ki: Şüphe yok Allah) O Yüce Yaratıcı (her şey üzerine tamamen kaadirdir.) Bu âlemleri yaratmış olduğu gibi, daha nice âlemleri de yaratabilir, âhiret hayatını da varlık alanına getirecektir. İnkârcı tâifeleri lâyık oldukları cezalara kavuşturacağı gibi mü’mîn takva sâhibi kullarını da cennetlerde sonsuz lütuflara mazhar buyuracaktır. (Ve muhakkak ki, Allah) O bilen ve hikmet sâhibi yaratıcı (her bir şeyi ilmen kuşatmıştır) bütün mahlûkatının fiil ve amelleri vasıf ve tavırları isterse bir zerre miktarı olsun, Yüce Yaratıcı’nın ilminin dairesinden hariç kalamaz. Artık O Hikmet Sâhibi Yaratıcı’nın kudret eserlerini dikkate alınız, onun mukaddes hükümlerine riâyet ediniz. Bütün muvaffakiyetleri, feyizleri saadeti ancak bu sâyede tecellî eder. “Bu âyeti, kerîme gösteriyor ki: Yerler de gökler gibi yedi adettir. Göklerin yedi tabakaya ayrılmış olduğu Kur’an’ın açık ifadesi ile sâbittir. Bu göklerin üstünde de arş vardır. Bu semâ tabakalarının aralarında beşer yüz senelik kadar bir mesafe bulunduğu rivâyet olunmaktadır. Yer küresine gelince: Sûre-i Nûr’daki (30) uncu âyet-i kerîme gösteriyor ki: Gökler ile yer birbirine bitişik iken bilâhare ilâhî kudret ile araları ayrılmıştır. Sûre-i gaşiyenin (18) inci âyet-i kerîmesi de bildiriyor ki: Yer küresinin yüzü düz bir hâle getirilerek insanlığın ikâmetine elverişli bir duruma getirilmiştir. Bununla beraber yer küresinin böyle düzeltilmiş olması, görünüşüne göredir. Bu, yerin küreliğine aykırı değildir. Pek geniş olan bir kürenin her tarafı adetâ bir düz alan şeklinde görünür. Her sabah vâ’dilerden evvel dağ başlarının aydınlanması, güneş yer küresinin tarafından battığı hâlde diğer tarafında da doğmaya başlaması, yerin Küre şeklinde olduğunu gösterir. Âlimlerin cumhuruna göre yer küresi birbiri üstünde yedi tabakaya ayrılmıştır. İki yerin arasındaki mesafede bizim ikâmetgahımız olan yer ile gök arasındaki mesafe gibi mesafe gibi beşyüz senelik bulunmaktadır. Bu yerlerin her birinde Cenab-ı Hak’kın muhtelif mahlûkatı vardır. Bir rivâyete göre bu yer tabakalarının her birinden gök tabakası görülür ve gök tarafından ışık alınır. Diğer bir rivâyete göre de, bu yer tabakalarının hepsinden gök tabakası görülemez, Yüce Yaratıcı Hazretleri onlar için başka bir ışık saçan tabaka yaratmıştır. Diğer bir rivâyete göre yedi gökten her ikisinin arasında bir yer tabakası vardır. Bizim ikâmetgâhımız olan yer küresinin üstünde ise birinci gök tabakası bulunuyor. İbn-i Abbas Radiyallahü Anh’tan bir rivâyete göre yedi yer tabakası vardır ki: Araları denizler ile ayrılmıştır. Gök ise hepsinin üstündedir. Gökler; Kur’an-ı Kerim’de çoğul kipi ile “Semâvat” = gökler diye beyan buyurulmuştur. Yer ise tekil kip ile gösterilmiştir. Fakat bu, yer küresinin müteaddit olmasına mâni değildir. Arz = yer bir cins isim olduğundan çeşitli yerlere de kapsar. Bununla beraber bu (12) inci âyet-i kerîme, yerlerin de gökler gibi müteaddit olduğunu gösteriyor. bâzı hâdis-i şeriflerde “el’arezîynüs’saba” = yedi arz diye beyan buyurulmuştur. Bu yedi arzdan birinin bir balık üzerinde, onun da bir taş üzerinde, o taşın da bir meleğin elinde bulunduğuna dair olan bir rivâyet, reddedilmektedir. Velhâsıl biz göklerin de yerlerin de müteaddit olduğuna inanırız geniş bilgiyi ilâhî ilme havale ederiz. Allah’ın kudretine göre böyle çeşitli âlemlerin vücuda getirilmiş olması, aslâ uzak görülemez. Hattâ bu gün astronomi âlimlerinin beyanlarına göre en az üçyüz milyon yıldız vardır ki: Her biri yer küresinden daha büyüktür. İşte Cenab-ı Hak da Kur’an-ı Kerimde bizim dikkatlerimizi göklere, yerlere çekiyor ki: O Yüce Yaratıcımızın kudret eserlerini düşünür bir şekilde seyr ederek mukaddes zatını birlemeye ve yüceltmeye devam edelim, dinî hükümlerine riâyetten ayrılmayalım. Başarı Allah’tandır.

Tahrim 66:1

Bu mübârek âyetler: Resûl-i Ekrem Sallâllâhü Aleyhi Vesellem ile muhterem eşleri arasında cereyan eden bir konuşmayı bildiriyor. Bu muhterem eşlerinin Yüce Peygambere karşı pek ziyade itaat ve ihtiram göstermelerinin lüzumuna işaret ediyor. O Yüce Resûl’ün daha hayırlı, daha itaatkar eşlere nâil olabileceğini beyan ile Peygamber eşlerini ikaz ve irşâd hikmetini kapsamaktadır. Şöyle ki: Yüce Peygamber Efendimiz, bir gün muhterem eşlerinden “Zeyneb Binti Cehşin hücresine teşrif etmiş, orada bal şerbeti içmiş, biraz fazla ikamet buyurmuştu, diğer muhterem eşlerinden Hz. Ömer-ül Faruk’un kızı Cenab-ı Hafsa” ile Hz. Ebu Bekr’is Sıddık’ın kızı Cenab-ı “Âişe” annemiz, Hz. Peygamberin teşrifini beklemişlerdi, onun saadet huzurunda bulunarak kalben rahatlamak isterlerdi. Bu iki muhterem annemiz, diğer temiz eşlerinden daha fazla bağlı, destekler bulunuyorlardı. Resûl-i Ekrem’in eşi Cenab-ı Zeyneb’in yanma gidip çok durmaması maksadîle aralarında karar vermişlerdi ki, O Yüce Peygamber hangimizin odasına gelirse diyelim ki: “Ben senden mügafir” yâni: Kötü kokuşu olan ağaç sakızı kokusunu buluyorum, mügafir mi yedin diyelim. Bu karara müteakip Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Hafsa’nın odasına gelmiş, o muhterem eşi de öyle bir soru sormuş, Yüce Peygamber Efendimiz de: Hayır.. Ben Zeyneb’in yanında bal şerbeti içtim, artık ben onun yanma dönmem” demiş ve dönmeyeceğine dair yemîn eylemişti. Bu dönmeyeceğimi bir kimseye haber verme” diye de Hz. Hafsa’ya tembihte bulunmuştu. Hz. Hafsa ise, kendisine çok bağlı olduğu Hz. Âişe’nin yanma gitmiş, Resûl-i Ekrem’in bu ifadesini ona haber vermiş, Hz. Peygamber’in tembihine muhalefette bulunmuştu. Bir rivâyete göre Peygamber Efendimiz, muhterem eşi Hafsa’ya “Onun babası Hz. Ömer ile Cenab-ı Âişe’nin babası, Hz. Ebu Bekr’in ileride kendisine halife olacaklarını” da bir sır olmak üzere haber vermişti. İşte bunlara işaret için buyruluyor ki: (Ey Peygamber!.) Ey Hz. Muhammed Aleyhisselâm! (ne için eşlerinin hoşnutluklarını ararsın da,) Onları râzı etmek istersin de, (Allah’ın sana helâl kıldığını haram kılarsın?.) Helâl olan balı, yemîn ederek kendisine haram kılmak istersin? Bunu haram kılmaya ciddî bir sebep yoktur. (Bununla beraber) O Yüce Mâbud (gafurdur) kullarının nice kusurlarını affeder ve örter. Ve (rahimdir) Mü’mîn kulları hakkında rahmet ve şefkati pek ziyadedir. Böyle helâl olan bir şeyi bir Yüce Peygamberin kendisine haram kılması, daha iyi olanı terk etmek olsa da yine onun Peygamberlik sanma lâyık değildir. Fakat bundan dolayı mesul olmayacaktır. Hakkında ilâhî mağfiret ve ilâhî rahmet tecellî edecektir. “Tahrim” bir şeyi haram kılmak, yasak etmek, bir şeyin geçici veya ebedî bir şekilde terk edilmesini emretmek veya yapmak demektir. Asıl haram, Allah tarafından men ve yasaklanmış, olan herhangi bir şeydir. “Tehile” de helâl etmek, çözmek ve çözülmek mânâsınadır.

Tahrim 66:2

Ey Yüce Peygamber!. (Allah, sizin için) Siz kulları hakkında (yeminlerinizin keffaretle çözülmesini meşrû kılmıştır.) Yâni: Yapılması meşrû olan bir şeyi terketmek hususunda yapılan bir yemîne riâyet edilmesi her hâlde gerekmez, bir yemîn keffaretinde bulunmak sûreti ile o terk edilen şey yine yerine getirilebilir. Rivâyete göre Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu ilâhî müsaadeye binaen bir köle veya bir cariye olmak üzere âzad etmiş, yine bal şerbeti içmekte bulunmuştur, (ve Allah sizin Mevlânızdır.) Sizin efendinizdir. Bütün işlerinizi idare etmektedir. Size işlerinizi kolaylaştırır, size dünyevî ve uhrevî saadet yollarını gösterir (ve alîm) olan, sizin hakkınızda fâideli olup olmayan şeyleri bilen, bütün işlerin hakikatini bilen ve (hâlam olan O’dur.) o bir olan zât ve mevlâdır. O’nun bütün emirleri, yasakları, müsaadeleri birer hikmet ve fayda gereğidir. Hikmete uygun şeylerden sizleri men’etmez, hikmete muhalif şeyleri de size emreylemez. Binaenaleyh yeminden kurtulmak için gösterdiği keffarete böyle bir hikmet gereği bulunmuştur. Yemîn ve kefaret için “Maite” sûresinin (89) uncu âyetinin tefsîrine de müracaat.

Tahrim 66:3

(Ve hatırla o vakti ki: Peygamber, eşlerinin bâzısına) Yâni: Muhterem eşi Hafsa’ya (bir sözü gizlice söylemişti.) Zeynep’in yanında bir daha bal şerbeti içmeyeceğini, buna dair yemîn ettiğini ve kendisinden sonra kimlerin hâlife olacaklarını başkalarına söylememek üzere Cenab-ı Hafsa’ya bildirmişi (Vakta ki,) Hz. Hafsa, (O sözü) başka bir eşe yâni, Cenab-ı Âişe’ye (haber verdi) bu hususta ki Peygamber uyarısına riâyette bulunmamış oldu. (Allah da o haber verişi) Hz. Hafsa ile Hz. Âişe arasındaki o konuşmayı (Peygamberine açıkladı) vahiy ile bildirdi, Yüce Resûlünü o hâdiseden haberdar kıldı, (Peygamber) de, o eşine, yâni: Cenab-ı Hafsa’nın Cenab-ı Âişe’ye haber verdiği şeyin tamamım Hz. Hafsa’ya söyleyerek onu daha ziyade mahcup etmek istemişti. (vakta kî,) Resûl-i Ekrem (eşine) Hz. Hafsa’ya (onu aldattı) Hz. Âişe’ye haber verdiği şeyin bâzısını söyledi, ne için bunu ona haber verdin diye buyurdu. (Dedi ki:) Hz. Hafsa da sordu ki: Ya Resûlallâh!. (Bunu sana kim haber verdi) benim Hz. Âişe’ye mahremce haber verdiğini bu bal şerbeti içmeyeceğine dair hususu, Hz. Âişe mi sana haber vererek aramızdaki mahremce bir sözü ifşa etti. Hz. Peygamber de (dedi ki:) bunu bana başkası haber vermedi (bunu bana) ancak (o bilen, haberdar olan Allah, haber verdi) bütün Kâinatın sırlarını, bütün kevnî olayları hakkiyle bilen Hikmet Sâhibi Yaratıcı Hazretleri beni sizin o mahremce konuşmanızdan haberdar buyurdu.

Tahrim 66:4

Ey Resûl-i Ekrem’in eşleri Hafsa ve Âişe -Radiyallâh-ü Anhüma!. (Eğer ikinizde tevbe ederseniz) Hakkınızda pek uygun olur. (çünkü ikinizin de kalbiniz dönüvermiştir.) Riâyeti lâzım olan husustan ayrılmıştır. Resûl-i Ekrem’in uyarılarına muhalif olan bir konuşmaya sizi sevk etmiştir. Artık bu hâlden dolayı tevbe etmelisinizdir. (Ve eğer Peygambere karşı birbirinize yardımda bulunursanız) O Yüce Peygamberi üzecek hususlarda birbirinize yardımda bulunur, onun sırrım ifşaya cür’et eder, diğer eşlerine karşı kıskançlık gösterir durursanız (artık şüphe yok kî, o Allah, onun mevlâsıdır) ona dünyevî ve uhrevî her hususta yardım eder (Cebrâil de, mü’minlerin sâlihi olan da) bütün müslümanların sâlihleri, o Yüce Peygambere yardım ederler. (Ve bundan sonra da) Cenab-ı Hak’kın, Cibrîl-i Emîn’in ve Sâlih mü’mînlerin yardımlarını müteâkip bütün (melekler de) O Yüce Resûl’e (yardımcıdır.) O ulu Peygamberin yardımcıları bu kadar çoktur bu kadar muazzamdır, o Allah’ın desteklerine her bakımdan mazhardır.

Tahrim 66:5

Ey Yüce Resûl’ün muhterem eşleri!. Ona karşı pek güzelce hizmetten, itaatten ayrılmayın, onun mübârek kalbini üzecek lâkırdılardan sakınınız: (Şâyet o sizi boşarsa) Sizi öyle pek büyük olan eşi olmak şerefinden uzaklaştırırsa (umulur ki:) Allah’ın lütfundan pek umulur ki: (Onun Rab’bi, onun için size bedel olarak sizden hayırlı eşler verir ki: Onlar müslîmeler) samimî olarak İslâmiyetlerini itiraf edenler (mü’mîneler) dinî hükümleri kalben ve lisânen tasdik eyleyenler (itaatlere devam edenler) namazlarını kılıp diğer dinî vazifelerini de muntazam îfaya ve Resûl-i Ekrem’e karşı tam bir hürmetle itaata çalışanlar (oruç tutanlar) din yolunda yürüyenler veya hicret edenler (dullar) evvelce kocaya varmış, bilâhare kocasız kalmış bulunanlar (veya bâkire olanlar) henüz kocaya varmamış, bâkire bir hâlde yaşayanlar (bulunurlar) O Yüce Resûl, eşsiz kalmış olmaz. Artık o kadri yüce Peygamberin nikâhı altında bulunmak şerefine sâhip bulunan muhterem eşleri için lâzımdır ki: O pek yüce eş olmanın kadrini hakkiyle bilsinler, O Yüce Peygamber’in bütün emirlerine riâyetten aslâ ayrılmasınlar, o sâyede ne kadar mutlu olduklarını takdîr edip, Hak Teâlâ Hazretlerine şükür eylesinler. Deniliyor ki: Evlenme hususunda bâkireler, dullara tercih olunur. Fakat bâzı dullar vardır ki: Soy itibarı ile, güzel huy itibarı ile, ahlâki itibarı ile bir çok bâkirelerden daha hayırlı bulunurlar. Ve kendilerinin nikâh altına alınmaları, ihtiyaçlarının giderilmesine de sebep olabileceği için bu bakımdan da bir sevaba, insanlığa bir hizmete, bir şefkate vesîle bulunmuş olabilir. Bu hikmete binaendir ki: Hz. Peygamber Efendimizin pek muhterem refikalarından bâzıları dul bulunmuştur. Allâh-ü Teâlâ cümlesinden râzı olsun, âmin…

Tahrim 66:6

Bu mübârek âyetler de mü’minlere kendilerini ve aile fertlerini müthiş cehennem azabından korumalarını emrediyor. Kıyamet gününde kâfirlerin bir mazeret ileri süremeyip kendi amellerinin cezasına uğrayacaklarını haber veriyor. Mü’mînleri samimice tevbeye dâvet buyuruyor, onların âhirette ne güzel makamlara, ne kadar nûranî sahalara kavuşacaklarını müjdeliyor. Peygamberimizin cehennem ehli olan kâfirlere karşı nasıl bir muamelede bulunmakla memur olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar!.) Ey Allah-ü Teâlâ’yı ve O’nun Resûlünü tasdik etmiş bulunanlar!. (Nefislerinizi ve ailelerinizi bir ateşten) bir cehennem ateşinden (koruyunuz ki,) isyanları terk ve ibadetleri îfa sûreti ile kendinizi korumaya çalışınız ki: (Onun) O ateşin (yakacağı insanlardır ve taşlardır.) o cehennem ateşinde kâfirler, asiller ve bir takım taşlardan yapılmış putlar yanıp yakılacaklardır. O ateşin şiddetini arttırmak için kibrit taşları gibi en hararetli şeyler o cehenneme atılmış bulunacaktır. (Üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır.) Onlar, Zebaniyye denilen meleklerdir ki: Cehenneme ait şeylere bakarlar, cehennem halkının azaplandırılmasına memur bulunmuş olurlar. Bunların ondokuz muazzam melekten ibaret olduğu ve bunların memuriyetlerindeki hikmet ve fayda, “Sûretel Müddesir” de bildirilmiştir. (Onlar) O kuvvetli, şiddetli melekler (Allah’ın kendilerine emrettiği şeyde) aslâ Cenab-ı Hak’ka (âsi olmazlar) vazifelerinde kusur etmezler, (ve emrolundukları şeyi yapıverirler) Onu sonraya bırakmazlar. Hemen ifâya çalışırlar. Artık her akıllı insan için lâzımdır ki: Kendisine düşen kulluk vazifelerini ifâya çalışarak kendisini o pek harikulade bir ateş azabına adaya bulundurmasın. Bir mükellef müslüman, kendi nefsini ıslâha, dinî hükümlere riâyete sevkedeceği gibi elinden geldiği kadar eşini, evlâd ve torunlarını ve diğer aile fertlerini ibadet ve itaatte teşvik etsin, onları irşâda çalışsın, bu kendisi için mühim bir vazifedir. Bir hadîs-i şerif şu mealdedir: Allah o erkeğe rahmet buyurmuştur ki: Geceden kalkar, namazını kılar, eşini de uyandırır, eğer uyanmazsa yüzüne su serper. Ve Allah bir kadına da rahmet buyurmuştur ki: Geceden kalkar, namazını kılar, kocasını da uyandırır, eğer uyanmazsa yüzüne su serper, bütün bu gibi Yüce beyanlar, gösteriyor ki: Müslüman aileleri arasında bir intizam, bir dayanışma, bir hayır isterlik bulunmalıdır, hepsi de birbirini hayra, fazilete, İslâmî ahlâka riâyete sevke çalışmalıdır. İslâm toplumu bu sâyede melekler gibi temiz bir hayata nâil olmuş olur.

Tahrim 66:7

Hak Teâlâ Hazretleri İslâm nîmetlerinden mahrûm kalıp şirk ve küfre düşmüş olanların yarın âhirette nasıl bir ceza ve azaba mâruz kalacaklarını bizlere bir uyanma vesîlesi olmak üzere şöylece beyan buyuruyor. Zebâniler tarafından hitap edilecektir ki: (Ey kâfir olmuş olanlar!.) Dünyada iken îmandan kaçınmış, sapıklık ve yaramazlık içinde yaşamış olan inkârcılar!. (Bugünkü gün) Böyle cehenneme atıldığınız zaman (itizarda bulunmayın.) sizin bugün uğradığınız azap, haksız yere değildir. Siz mâzeretli görülecek bir vaziyette bulunmuş değilsinizdir. (Siz ancak) Dünyadalarken (yapmış olduğunuz şeylerin cezası ile cezalandırılırsınız) siz kendinize yönelen emirleri, yasakları dinlemezdiniz, küfür ve isyândan ayrılmadınız, işte o küfür ve isyânın âkıbeti de böyle pek korkunçtur, pek şedittir.

Tahrim 66:8

(Ey mü’mînler!.) Bildirilmiş oluyor ki: Âhirette mâzeret beyanı, bir fâide vermez, daha dünyada iken kaybedileni telâfiye çalışmalıdır. Binaenaleyh insanlık icabı sizden meydana gelmiş olan günahlar bulunabilir, artık onlardan dolayı (Allah’a samimi tevbe ile tevbede bulunun) Allah rızâsı için samimi olarak hayır ister bir şekilde pişman olduğunuzu açıklayarak ilâhî affı istirhama çalışın, böyle bir tevbede bulunur iseniz (umulur ki,) bir lütfu olmak üzere (Rab’biniz sizden günahlarınızı örter) afv ve setreder, hiç işlememiş gibi bir azap sebebi kılmaz. (Ve sizi altlarından ırmaklar akar cennetlere girdirir.) Âhirette sizi nice ebedî bahçelere, bostanlara, yüce makamlara nâil buyurur. Evet.. (O gün ki,) O âhiret âlemindeki, (Allah, Peygamberi ve onunla beraber imân etmiş olanları) O Allah Resûlünü inkâr etmeyin onun risâletini tasdik eyleyen müslümanları (rüsvay etmez) rezâlete uğratmaz, onları aslâ cezalandırmaz. Bilakis onları izzetlendirir. Kadrlerini ilâ buyurur, onların (nûrları önleri ve sağ tarafları arasında koşar) sırat-ı müstâkim üzerinden nûrlar içinde geçerler, Cennet yolunu nûrlar içinde takip ederler ve (Derler ki: Ey Rab’bimiz!. Bize nûrumuzu tamamla) Bizi nûrumuzdan aslâ mahrûm bırakma, küfür ve nifakları yüzünden nûrları sönmüş kimseler gibi kılma, hakkımızda sonsuz olan ilâhî lütufların parlayıp dursun, bizi cennetlere kavuştur, ilâhî tecellilerine nâil kıl, bizi mânevî yakınlığına mazhar buyur Yârabbi (Şüphe yok ki: Sen) Ey Yüce Kerem Sâhibi Yaratıcımız!. (her şey üzerine hakkı ile kaadirsin) Bizleri afv etmeye de, hakkımızda ilâhî lütuflarını bolca vermeğe de, bizleri nûrlar içinde cennetlere sokmaya da her bakımdan kaadirsin. Buna inanmışızdır. “Tevbe-i nusuh” pek samimice bir kasdi ile yapılan tevbedir ki: İşlenilmiş olan günahtan, kusurdan dolayı pişmanlıkta bulunup artık ona bir daha dönülmemiş olur. “Nesuh tâbiri de kuvvetli niyet, sâdıkane kast, samimi hareket, öğüt verici mânâlarını ifade eder. “İmam-i Ali Radiyyallâh-ü Anh’tan rivâyet olunduğuna göre, makbul bir tevbenin meydana gelmesi, şu altı şeye bağlıdır: 1. Vakti ile yapılmış olan bir günahtan dolayı pişmanlıkta bulunmalıdır. 2. Yapılmamış olan farizeleri tekrara yapmalıdır. 3. Zulmen alınmış olan bir şey var ise sâhibine veya varislerine iâde edilmelidir. 4. Kendileri ile haksız yere düşmanlıkta bulunulmuş kimseler var ise onlardan helallik istemelidir. 5. O günahlara bir daha dönmemeye karar vermelidir. 6. Vakti ile günahla terbiye edilmiş ve günahtan zevk alır hâle getirilmiş olan nefsini tövbeden sonra ibâdet ve itaatle terbiye ve bunlara tahammül ederek asıl bunlardan zevk alır kılmaya çalışmalıdır. Böyle bir tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur. Nitekim: ( ) buyurulmuştur.

Tahrim 66:9

(Ey Peygamber!.) Ey Son Peygamber!, ilâhî dine hizmet, din nûrunu ufuklara yayabilmek için (kâfirler ile ve münâfıklar ile cihad da bulun) Müslümanlığa karşı, alenen cephe alan kâfirleri kılıç ile cezalandırmaya münâfıkları da deliller ile, Allah’ın azabını ihtar ile, fikirlerini değiştirmelerini temîne vesîle olacak nasihatler ile irşâda himmet et (ve onlara) o iki tâifeye karşı (sert davran) şiddet göster, İslâm’ın gücünü göstermeye çalış (ve onların varacakları yer,) yarın âhirette (cehennemdir.) onlar küfür ve nifaklarında devam ederlerse o öldürücü hâllerinden tevbe ve istiğfarda bulunmazlarsa, elbette ki: Onlar kıyamette pek müthiş azaplara uğrayacaklardır. (Ve ne fenâ bir gidiştir) Evet.. Cehennem pek fenâ gidilecek bir yerdir. İşte o kâfirlerin, münâfıkların gidişleri de pek fenâ bulunacaktır. Artık onlar, bu âkibeti düşünmeli daha elde fırsat var iken, o öldürücü hâllerini değiştirmeli değil midirler?

Tahrim 66:10

Bu mübârek âyetler: îmana kavuşmak ve ibadet ve itaate devam etmek için yalnız yüksek zâtlara mensub olmanın yeterli olmadığına, insanına kendi nefsinde bir kabiliyetin, bir saffet ve temizliğin bulunması lüzumuna işaret ediyor. Bu hakikatin inkişafı için Nûh ve Lût Aleyhimesselâm’ın eşleri ile Fir’avun’un eşini ve İmran’ın kızını birer misâl olmak üzere göstermektedir. Şöyle ki: (Allah) ü Teâlâ ve Takaddes Hazretleri (kâfir olanlara Nûh’un eşi ile Lût’un eşini bir misâl olarak getirmiştir.) Onların hayret verici olan hâlleri ile onlara muhalif olanların enteresan hâllerini bir darb-ı mesel olmak üzere beyan buyurmuştur ki, maksat güzelce anlaşılsın, evet: O Hikmet sahibi Yaratıcı, buyuruyor ki: O iki kadın (Sâlih kullarımızdan iki kulun) biri Nûh Aleyhisselâm’ın, diğeri de Lût Aleyhisselâm’ın nikâhları (altında idiler) öyle bir şerefe nâil idiler, onların dîne ve dünyaya ait en lüzumlu emirlerini, ihtarlarını alıp duruyorlardı, bundan pek çok istifade edebilirlerdi, halbuki: Onlar (Sonra o ikisine) kocaları olan o iki Yüce Peygambere (hıyanette bulundular) küfür ve nifak içinde yaşadılar, İbn-i Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere hiçbir Peygamberin eşi, iffet bakımından hıyanette bulunmamıştır. Hepsi de iffetli bulunmuşlardır. O eşlere isnat edilen hıyanetten maksat, onların şirk ve nifak içinde yaşamalarından, insanların o Peygamberlere inanıp tâbi olmalarına engel bulunmuş olmalarından ibarettir. Bu bir dini hıyanettir. (Artık) O iki sâlih kul olan iki Yüce Peygamber de (onları) o eşlerini (Allah’ın azabından hiçbir şey ile kurtaramadılar.) O kadınlar, kabiliyetlerini kötüye kullandıkları için o muhterem kocalarının nasihatlerinden istifâde edip kendilerini ilâhî azaptan kurtarabilmiş olmadılar, çünkü: Küfre düşen, küfür ile ölmüş kimsenin babası da, kocası da Peygamber bulunmuş olsa, âhirette kendisine bir fâide veremez. Küfrün neticesi, sürekli azaptır. (Ve) O iki kadına öldükleri zaman (denildi ki,) veya kıyamette denilecektir ki: İkiniz de (ateşe girenler ile beraber giriveriniz) Siz o muhterem kocalarınıza muhalefet edip dinden mahrûm kaldığınız için sizin varacağınız yer, cehennemden başka değildir. İşte, bu misâl, gösteriyor ki: bir insan kendi kabiliyetini kötüye kullanmamalıdır, eğer kullanırsa en büyük birer mürşit, birer hidâyet rehberi olan zâtların yanlarında bulunsa da yine onlardan istifâde edemez, yine geleceğini temine muvaffak olamayıp kendisini felâketten kurtaramaz.

Tahrim 66:11

(Ve Allah îman etmiş olanlara) Kabiliyetlerini kötüye kullanmayıp îman şerefine nâil bulunanlara da (Fir’avun’un eşini) Âsiye Bint-i Mezahim’i (bir misâl olarak getirmiştir) Hükümdar olan bir kâfirin nikâhı altında bulunmuş olduğu hâlde onun küfrüne katılmamış, onun yalan yere ilâhlık iddiasında bulunduğunu bilmiş, ruhunda îman nûru tecellî edip durmuştur. (O vakit ki:) O muhterem kadın, Cenab-ı Hak’ka yalvarıp şöyle (demişti: Yârabbi!. Benim için ilâhî katında) mânevî huzurunda, rahmetinin yakınında mü’mîn kullarına nasîb edeceğin (cennette bir ev yap.) bir ebedî ikâmetgâh tâyin buyur (ve beni Fir’avun’dan ve onun amelinden) pisce, kâfirce olan muamelelerinden (kurtar) onun zararlı tesirleri altında bırakma (ve beni zâlimler olan kavimden hâlas et) o küfür içinde yaşayan Kıbt tâifesinden beni koru, Ey Ulu Mâbudum!. İşte ne büyük, ne yüceltmeye değer bir şahsî kabiliyeti. Bir hükümdar sarayında bir çok dünyevî varlıklar, saltanatlar içinde yaşarken onların hadd-i zâtında hiçbir kıymeti olmadığını anlamış, küfrün insanları ne kötü âkıbetlere uğratacağını takdîr etmiş, güzel bir imân ile nitelenmenin mutluluk vesîlesi her şeyin üstünde bulunduğunu bilmiş, tasdik eylemişti. İşte insanlara lâyık olan budur ki: Dünyanın fâni varlığı için ebedî olan âhiret saadetini, mukaddesatını fedâ etmek cehâletinde bulunmasınlar.

Tahrim 66:12

Hak Teâlâ Hazretleri, öyle seçkin, sâlih hanımlardan bir kadının bir benzerini beyan için de buyuruyor ki: (Ve İmran’ın kızı Meryem’i) de bir misâl, bir eşsiz örnek olarak getiriniz ki: (İffetini sağlam bir kal’a gibi korumuşta.) Son derece iffetini koruyucu idi, temiz bir hayat sahibesi bulunuyordu. (Artık ona ruhumuzdan üfürdük.) Yâni: O mübârek Meryem’in yakasından içerisine yâ vasıtasız, veya Cibrîl-i Emîn vasıtası ile hayat sebebi olan bir ruh bırakılmış oldu. Hz. İsâ, o şekilde anne rahminde vücuda gelmeğe başlamıştı. (Ve) O muhterem Meryem (Rab’binin kelimelerini) yâni: Peygamberlere verilmiş olan semâvî sahifeleri, ilâhî hükümleri veya bir Yüce Peygamberin annesi olacağına dair Allah tarafından Cibrîl-i Emîn vasıtası ile yapılan müjdeleri (ve) Cenab-ı Hak’kın diğer bütün (kitaplarını tasdik etti.) Tevrat, İncil gibi bütün kütüb-i semaviyeyi, bunlardaki ilâhî beyanları bilip kabul etmiş ve yüceltmiş bulundu (ve) pek seçkin, Allah katında kabul olan Hz. Meryem (itaat edenlerden olmuş oldu.) Diğer âbid, zahid erkekler gibi ibâdet ve itaate devam eder olduğu için adetâ öyle seçkin erkekler zümresine dahil olmuş, itaate devam eden kullardan bulunmuştu. Ruhul’beyanda bildirildiği üzere, Meryem lafzı, âbid’e mânâsınadır. Hz. Meryem, bu ismi ile Kur’an-ı Kerim’in yedi âyetinde isimlendirilmiştir. Ondan başka hiçbir kadının ismi Kur’anı-ı Kerimde açıkça söylenmemiştir. İmam Ahmed, müsned’inde rivâyet ediyor ki: Kadınların seyyidesi, Meryem’dir, sonra Fatıma’dır, sonra Hatice’dir, sonra Âişe’dir. Allâh-ü Teâlâ cümlesinden râzı olmuştur. Evet, Hz. Meryem, bir yaratılış hârikasının, bir yüce Peygamber’in annesidir. Son derece ihsân ile, yâni iffet ve ismetle vasıflanmış idi, bir erkek vasıtası olmaksızın Hz. İsâ’yı doğurmak şerefine nâil olmuştur. “İhsân” bir mekânı, bir mevzii kâl’a gibi sağlam kılmak, namusu hıfz ve korumak gibi mânâları ifade eder. “Ferç”de lûgatte açmak, ayırmak, yaka, paça gibi herhangi ayrık şey, iki şey arasındaki açıklık, gam ve kederi açıp gidermek gibi mânâları içermektedir. Özel organa da mecaz olarak ferç denilir. İmam Süheylî demiştir ki: Ferci İhsân, elbisenin temizliği mânâsınadır. Yâni: Şüpheli şeylerden berî olmasıdır. Hz. Meryem için Sûre-i Enbiyâ’daki (91). ci âyet-i kerîmenin tefsîrine müracaat.. Velhâsıl: Bu mübârek âyetler de gösteriyor ki: îman ve itaat sâhibi olanlara, kendi sağlam yaratılışlarını temizce bir şekilde muhafaza edenlere başkaları zarar veremez, onlar kendi ahlâkî fâziletlerinin temiz inançlarının mükâfatına kavuşurlar, Cihânda güzel bir ad bırakırlar, âhirette de ilâhî lütfa mazhar olarak cennetlere nâil olurlar. İşte her insanın amellerinin gâyesi, böyle ebedî bir saadete kavuşmaktan ibaret bulunmalıdır. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi bu saadete nâil buyursun. Âmin.. Hamd âlemlerin Rabbı Allah’a mahsustur.

Mülk 67:1

Bu mübârek âyetler, Allah-ü Teâlâ’nın kudret ve azametini, bütün mahlûkatın Allah’ın hâkimiyeti altında bulunduğunu bildiriyor. Dikkatleri o Yüce Yaratıcının pek mükemmel olan yüce eserlerine çekiyor. Şöyle ki: (Bütün mülk) Bütün dünya ve âhiret âlemleri (dinde) kudret ve azameti elinde (olan) Allah-ü Teâlâ Hazretleri (pek yücedir.) pek uludur, pek mukaddestir. Tüm hayr ve berekete sahiptir, ezelîdir, ebedîdir. Yok olmaktan yücedir, (o O her şey üzerine hakkî ile kaadirdir.) Bütün bu mümkinat üzerinde dilediği gibi tasarrufatta bulunmaya büyük kudreti fazlasıyla kâfidir. Dilediğini vareder, dilediğini yok eder, dilediği kullarını nîmetlere, izzetlere nâil buyurur ve dilediği kimseleri de zilletlere, meskenetlere düşürür. Bütün bu mevcudat üzerindeki Yaratıcılığı; bir nice mühim hikmetlere, faydalara göre tecellî eder. Bütün kâinat üzerinde gerçek şekilde etkili olan; ancak ilâhî iradedir, ilâhî kudrettir. Onun irâde ve takdiri bulunmadıkça hiç bir zerre bile vücuda gelemez, getirilemez.

Mülk 67:2

Evet.. O Yüce Yaratıcı’nın bütün emirleri, hükümleri bir nice hikmetlere, menfaatlere dayanmış bulunmaktadır. Kısaca (O ki:) O âlemlerin Rabbi ki: (Ölümü ve hayatı yarattı) Bunları takdîr buyurdu ve bunlar için birer vakit tâyin ettiği o vakti ancak bir olan zâtı bilir. Ölüm, yâni hayatsızlık, hayattan önce gelir. Bütün hayat sâhipleri, hayata ermeden evvel ölmüş, yâni: Yok bulunmuş bir hâlde idiler, binaenaleyh bu âyet-i kerîmede bu gibi nüktelere işaret için ölüm, hayattan önce gelmiştir. Bunların yaradılışındaki hikmete gelince o da ey insanlar!. (Hanginizin amelce) Akılca, anlayışça güzel, ibâdet ve itaatca (daha güzel olduğunuzu imtihan için) dir. Yâni: Ölüm ile hayatın yaradılışı, ey insanlar!. Kendinizin hallerini kendinize anlatmak içindir. Bu bir denemedir, imtihandır. Gerçekten Cenab-ı Hak, kullarının hâllerini, hareket tarzlarını anlatmak için onları imtihana tâbi tutmaya hâşâ muhtaç değildir. O bütün hâlleri, tavırları hakkî ile bilicidir. Bu imtihandaki hikmet ise kullarının hâllerini kendilerine bildirmek içindir. İlâhî adâletin tecellisi içindir. Hiç bir kimsenin bir mâzeret ileri sürmeğe selâhiyeti kalmamak içindir. Bu imtihan neticesinde kimlerin mükâfata ve kimlerin cezaya lâyık bulunmuş oldukları ortaya çıkmış bulunacaktır, (ve O) Yüce Mâbud (hakkiyle gâlibtir.) İntikamı şiddetlidir, hiçbir suçlu, onun kahr pençesinden kendisini kurtaramaz ve (çok yarlıgayandır.) Kusurlarını bilen, tevbekâr olan kullarını da afv ve setreder. Onları cezalandırmaz. Ne büyük bir korkutma ve teşvik. Artık insanlar için lâzımdır ki: İlâhî azabı gerektirecek şeylerden kaçınsınlar, Allah’ın mükâfatına vesîle olacak olan güzel amellere devam etmekte bulunsunlar.

Mülk 67:3

Evet: O Ezeli Yaratıcı’nın kudretine, azametine şâhitlik eden şeyleri bir kere düşünelim, (O’dur ki:) o kudreti sonsuz olan Yüce Yaratıcıdır ki: (Yedi göğü tabaka tabaka olarak yarattı) Şu üstümüzdeki fezada birbiri üstünde olmak üzere yedi kat göğü, o pek muhteşem tabakaları bir direğe dayanmaksızın meydana getirdi. O (Rahmânın) o rahmeti bütün âlemleri kapsayan, Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın (yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin) onların hepsi de harikul’âde bir intizam, bir ihtişam üzere yaratılmıştır. Onlar da, uygunsuz bir zıtlık, bir noksanlık yoktur, hepsi de pek mükemmel olarak ibret için nazarları aydınlatmaya vesîledir. (İmdi) Sen eğer bir şüphede isen (gözü çevir) de bak, dikkatle nazar et (hiçbir çatlak görebilir misin?.) o muazzam gök kubbelerinde, o pek gösterişli levhalarda elbette ki: Bir noksanlık yoktur. Hepsi de hikmet sâhibi Yaratıcı’nın kudret ve yüceliğine şâhitlik eden birer hikmet hârikasıdır. “Fütur”: Şukuk=yarıklar demektir.

Mülk 67:4

(Sonra gözü iki defa daha çevir) Tekrar tekrar o muazzam hârikalara, gök tabakalarına bak, son derece dikkatle seyret, güzelce bir düşün (o göz sana yorgun bir hâlde olarak zelilce bir şekilde geri dönmüş olsun) yâni: Eğer o semâlarda, o kudret hârikalarında bir şüphe var ise, onlarda bir kusur olduğuna inanıyor isen öyle dikkatli bir bakma neticesinde kendi kusurunu anlamış, zelil ve yorgun bir vaziyette kalmaya mahkum bulunmuş olursun. Evet.. Şüphe yok: Bütün bu yaratılmış âlem ve özellikle o pek yüksek, parlak gökler, pek mükemmel birer kudret eseridir, hiçbir kimse bunlarda bir noksanlık, göremez, bunların Allah’ın muazzam birer mahlûku olduğu açıktır. Artık bunların Yüce Yaratıcısını birlemek ve takdîste bulunmak, elbette ki: Biz kullar için en mühim bir kulluk vazifesidir. “Hâsi: zelîl arzusundan uzaklaştırılmış kimse demektir. “Hâsîr”de yorulmuş kişi, istediği şeye kavuşmadan kesilmiş kimse demektir.

Mülk 67:5

Bu mübârek âyetler de dünya göğünün yıldızlarla bezenmiş olduğunu ve bunların şeytanları kovmak için birer ateşîn yıldırım kesildiğini bildiriyor. Allah’ı inkâr edenlerin müthiş âkıbetlerini ve cehennemde nasıl kınamalara mâruz kalacaklarını ve nasıl cinâyetlerini itirafta bulunacaklarını haber veriyor. Cehennemin pek ateşin vasıflarını ve meleklerin kâfirler aleyhindeki beddualarını şöylece ihtar buyurmaktadır. (Andolsun ki,) Muhakkak bir kudret eseridir ki: (en yakın olan göğü) yer küresine nisbeten yakın bulunan göğü (kandiller ile bezedik) yâni: Parlak yıldızlar ile süsledik, kandiller ile hânelerimizi, mâbetlerimizi süslediğimiz ve aydınlattığımız gibi o yıldızlarda gök levhasını daha muhteşem, daha gösterişli bir biçimde nûrlar, ziynetler içinde bırakıyorlar, yeryüzünü de ışıklarından faydalandırıyorlar. İşte bütün bu ilâhi eserler, kusur lekesinden uzak olduğu gibi gökler de böyle fevkalâde bir güzellik ve cazibeye sahiptirler. Onların yaradılışındaki diğer bir fâideye, diğer bir hikmete işaret için de Hikmet sahibi Yaratıcı Hazretleri buyuruyor ki: (Ve onları) O yıldızları (şeytanlar için atılacak şeyler kıldık) yâni: O yıldızlardaki ateşlerden alınmış birer parça olan ve kendilerine Şinab denilen yakıcı şeyler ile şeytanları ateşlere hedef kıldık, onların göklere çıkmalarına meydan vermedik. İşte o yıldızlar, dünyayı süsledikleri ve bir takım hayat sebebi olan şeylerin vücuda gelmelerine birer sebep oldukları gibi öyle din düşmanları olan ve bir takım gök sırlarına muttalî olup da onunla insanlara vesveseler vermek isteyen şeytanlara çarpıp onları yok etmek fâidesini de içermektedirler. (Ve bunlar için) Bu şeytanlar hakkında şihab ateşile helâk olmalarından başka da âhiret (alevli ateş azabı hazırladık.) bu şeytanlar, âhiret âleminde cehennem ateşleri içinde ebedî olarak yanıp yakılacaklardır. Evet.. Şeytanlar ve onlar gibi insanları saptırmak isteyenler, gökleri ve o kadar ışıklı yıldızları ve diğer kudret eserlerini akıllıca bir şekilde seyredip de kendi inançlarını, hareketlerini güzelce tanzîme çalışmayanlar, sonunda öyle müthiş bir azap ateşine mâruz kalacaklardır.

Mülk 67:6

Evet.. (Ve Rab’lerini inkâr etmiş olanlar için) Gerek şeytanlar ve gerek başka kâfirler için (cehennem azabı vardır.) onlar sonunda cehennem ateşleri içinde kalıp yanıp yakılacaklardır. O azaptan kurtulamayacaklardır. (Ve ne fenâ dönüş yeri.) dir o cehennem, sonunda, bütün o kâfirler o cehenneme sevk edileceklerdir. Ve öyle pek ateşin bir inkılâp mahallinde ebediyen kalacaklardır.

Mülk 67:7

O suçlular (Oraya) o cehenneme (atıldıkları zaman onun için) o Cehenneme âit (bir hıçkırış) son derece gazaba tutulmuş bir şahsın gürültüsü gibi bir ses (işitmiş olurlar) o sebepten de ayrıca üzüntü, ıztıraplar içinde kalırlar (ve o) cehennem (kaynar bir hâldedir.) onun suyu dâima kaynar, içersine atılanları haşlar durur.

Mülk 67:8

(Az kalır ki:) Cehennem (öfkesinden dolayı parçalansın) o suçlulara karşı pek şiddetli bir gazap tesiriyle öyle pür heyecan bir hâle gelmiş bulunur, (her ne vakit) cehennem (içine) kâfirlerinden (bir tâife atılınca onlara cehennem bekçileri) Hazene-i Cehennem denilen memurlar, bir kınama ve başlarına bir kalkınma maksadı ile (sormuş olurlar ki: Sizlere) dünyada iken (bir korkutucu) bu ilâhî azabı size ihtar eden, size ilâhî âyetleri okuyan bir Peygamber (gelmedi mi?.) siz ne için öyle küfür ve isyân içinde yaşayarak böyle bir azaba lâyık bulunmuş oldunuz.

Mülk 67:9

O suçlular ise, tam bir üzüntü ile pişmanlıklarını açıklayarak (derler ki: Evet.. Muhakkak ki, bize bir korkutucu geldi) bize bir Peygamber gelerek ilâhî âyetleri okudu, bizi bu cehennem azabı ile tehdît etti, bizi uyandırmaya çalıştı (fakat biz tekzîb ettik) o Peygamberi tasdik etmedik (ve dedik ki: Allah bir şey indirmemiştir.) senin okuduğun şey, bir ilâhî kelâm değildir. (Siz) Ey Peygamberlik iddiasında bulunanlar!, (başka değil, ancak büyük bir sapıklık içindesiniz) siz de bizim gibi bir insan bulunuyorsunuz, size Allah tarafından öyle bir memuriyet, bir peygamberlik verilmiş değildir. İddianız hakikate aykırıdır. Siz sadâkat yolundan çıkmış, Hak’tan uzaklaşmış bulunuyorsunuz.

Mülk 67:10

(Ve) O cehenneme atılmış olanlar, kendilerinin Peygamberlerine karşı ne kadar câhilce iddialarda, isnâdlarda bulunmuş olduklarını böyle itiraf etmekle beraber (diyeceklerdir ki: Eğer biz’ işitir olsa idik) O Peygamberlerin tebliğlerini can kulağı ile güzelce dinlemiş bulunsa idik (veya akıllıca düşünse idik) o muhterem zâtların o kadar hayır diler ihtarlarını ,nasihatlarını akıllıca bir hâlde düşünse idik, şimdi (biz bu çılgın cehennemin mahkûmları arasında bulunmuş olmaz idik.) Öyle bizi aldatmış olan şeytanlar ile beraber bu cehennemin feveran edip duran ateşi içine düşmüş bulunmazdık. İşte bir ilâhî lütuf olan aklını, vicdanını kötüye kullanarak haktan ayrılan, doğru sözleri dinleyip kabul etmeyen, bâtıl şeylere tâbi olup duran kimseler, bilâhare böyle bir pişmanlılığa, felâkete uğrayacaklardır…

Mülk 67:11

(İşte) Peygamberlerini inkâr etmiş, kendi hevalarına tutulmuş olanlar, âhirette kendi (günahlarını) böyle (itiraf etmiş olurlar) Ne yazık ki: Artık bu itirafları kendilerine bir fâide vermez (artık o çılgın) daima kaynayıp duran (cehennem yârânı için) şeytanlar ile onlara tâbi olanlar için Allah’ın rahmetinden (bir uzaklık olsun) onlar ebediyen ilâhî affa nail olamayacaklardır. Veya onlar için cehennem içindeki müthiş bir dere bir daimî ikametgâh bulunsun, onlar o kurtuluş ümidinden uzaklaştıkça uzaklaşsınlar, onların o kötü hâllerinin neticesi, bundan başka değildir. “Suhk” kelimesi, uzak olmak demektir ve cehennem içindeki bir derenin adıdır.

Mülk 67:12

Bu mübârek âyetler, mü’mînleri sevindiriyor, onları îmanda sebata teşvik ediyor. Yüce Mâbud Hazretlerinin her şeyi bilip, her şeyden haberdar olduğunu beyan buyuruyor, insanların çalışıp dünyevî nimetlerden istifade etmelerine, ahiret hayatını da unutmamalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok, o kimseler ki:) O samimi Müslümanlar ki: (Rab’lerinden gıyaben korkarlar.) O Yüce Mâbudu görmedikleri veya onun azabını müşahede etmedikleri hâlde, onun her şeyi tamamı ile bildiğini ve kudret ve büyüklüğünü düşünerek onun kudsî hükmlerine muhalefetten çekinirler. Veyâhut insanların görmeyecekleri bir yerde bulunsalar dahi yine dînen yasaklanmış şeyleri yapmazlar, Allâh-ü Teâlâ’dan kalben korkarak İslâm terbiyesi dairesinde hareket ederler, üzerlerine düşen vazifeleri îfaya çalışırlar, onlar öyle samimî müslümanlardır, işte (onlar için bir) büyük (mağfiret vardır) onların günahları yarlıganır, afvedilir (ve) onların haklarında bir ilâhî lütuf olarak (büyük bir mükâfat vardır.) onun derecesini takdirden bütün insanlık âcizdir. Evet, tam bir samimiyetle mü’mîn olan, en tenha bir yerde bulunsalar dahi, ilâhî emre muhalif bir harekette bulunmaktan çekinen, ilâhî azaptan korkan, temiz vicdanlı zâtların istikbâlleri pek güzeldir. Hakikî şekilde mutlu olanlar, ancak onlardır. Nitekim, bir hadîs-i şerifte: ( ) buyurulmuştur. Yâni: Sen Allâh-ü Teâlâ’yı görüyormuşsun gibi ibâdette bulun, her ne kadar sen onu görür olmadın ise de, şüphe yok ki: O seni görmektedir. Bu gibi dinî emirlere uyan müslümanlar, dâima temiz bir hayata sâhip bulunmuş olurlar, günahlardan sakınmaya çalışır dururlar.

Mülk 67:13

Evet… Ey insanlar!. Siz ister (Lâkırdınızı gizleyiniz) hayra veya şerre yönelik olan düşüncelerinizi içerinizde saklayınız, kimseye söylemeyiniz (veya onu açıklayınız) maksadınızı ilân ediniz, her hâlde (şüphe yok ki: O) Yüce Yaratıcı (gönüllerde olanı hakkîle bilendir.) kullarının bütün kalplerinde olanı bilicidir, güzelce mi düşünüyorlar, yoksa çirkin şeyler mi düşünüp duruyorlar, hepsini de âlemlerin Rabbi Hazretleri tamamı ile bilir, ona göre haklarında mükâfatı, cezası tecellî eder. işte bu hakikati iyice bilmiş olunuz, ona göre hareketlerinizi tanzime çalışınız, artık sizin bütün kalbî sırlarınızı böyle tamamı ile bilen bir Yüce Yaratıcı, sizin açıkça yapmış olduğunuz şeyleri de tamamen bilmez mi?. İnanmışız ki bilir, O’na hiçbir şey gizli kalamaz. İbn-i Abbas Radiyallâh-ü Anh’tan rivâyet olunduğuna göre müşriklerin, Hz. Peygamber hakkındaki, bâzı dedikoduları, Resûl-i Ekrem’e vahyen bildiriliyordu, bundan dolayı, müşriklerin bâzısı, bâzısına dedi ki: “Sözlerinizi gizleyin, tâ ki: Muhammed’in Rab’bi işitmesin” bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuş, Cenab-ı Hak’kın gizli olanı da, açık olanı da tamamı ile bildiği bütün halka ihtar buyurulmuştur.

Mülk 67:14

Evet.. Yüce Yaratıcı Hazretleri bütün gizli ve âşikâre olan şeyleri bilir, bir kere düşünmeli, muazzam kudret ve hikmet ile bu âlemleri (yaratmış olan zât) o Yüce sıfatları olan Yaratıcı, kullarının bütün açık ve gizli fiil ve sözlerini (bilmez mi?) elbette ki: Tamamı ile bilir. Şüphe yok ki: (lâtif) olan, bütün kalplerdeki düşünceleri bilen ve (habîr olan) bütün açık ve gizli bulunan şeyleri tamamı ile bilen (O’dur.) O Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir. Artık o Yüce Yaratıcımız, elbette ki: Bütün kullarının sözlerini işitir, işlerini görür, ona gizli ve açık hiçbir şey kapalı kalamaz. Bir kere o Yüce Yaratıcı’nın kudret eserlerine bir ibret gözü ile bakınız, onun ne kadar kudret ve azamet sâhibi olduğunu düşününüz.

Mülk 67:15

(O) Yüce Mâbut (odur ki:) O kudret ve azamet sâhibi olan bir benzersiz yaratıcıdır. Ey insanlar!, (sizin için yere boyun eğdirdi) O koca yer küresi alanını sizin emrinize verdi, siz ondan istediğiniz gibi istifâde edebiliyorsunuz, üzerinde seyahatlerde bulunuyorsunuz, onun sularından, madenlerinden ürünlerinden faydalanıyorsunuz, ticaretinizi geliştirebiliyorsunuz, o koskoca yeryüzü, size adetâ zelilce bir şekilde itaatkâr bulunmuş oluyor. (Artık onun omuzlarında yürüyün.) Yâni: O’nun her cânibinde, veya sahralarında, dağlarında, derelerinde, denizlerinde seyahate devam edin, ticaretinizi güzelce geliştirin, o size pek ziyâdesi ile kolaylıklar göstermektedir. (Ve rızkından yeyin) Allâh-ü Teâlâ’nın yer yüzünde size rızk olmak üzere yarattığı şeylerden, nîmetlerden istifâde edin (ve dönüş de O’nadır.) kıyamet gününde bütün hayat sâhiplerinin kendisine rücû edecekleri zât da Cenab-ı Hak’tan başka değildir. Bütün kullar, o Ezelî Yaratıcının mânevî huzuruna sevk edileceklerdir. Dünyadaki amellerine göre, mükâfat ve cezaya uğrayacaklardır. Artık insanlar, bu âkıbetlerini de düşünmelidirler, ilâhî nîmetlerin kadrini bilip şükrünü îfaya çalışmalıdırlar. İnsanlar, dünyada ebediyen yaşayacaklar imiş gibi bir gaflete dalarak âhireti düşünmekten geri kalmamalıdırlar. Meşrû şekilde hem dünyalarına, hem de, âhiretlerine çalışmaya devam etmelidirler. Bu âyet-i kerîme; ticaretin, helâl bir şekilde kazanç sahasına atılmanın dînen mendub, makbul olduğuna işaret buyurmaktadır. İslâm dini, müslümanları hem dinî vazifelerini îfaya, hem de meşrû sûrette dünya işleri ile, kazanç ile iştigâle sevk ve teşvik buyurmaktadır. Nitekim, bir eserde de şöyle gelmiştir: ( ) yâni: Şüphe yok ki: Allâh-ü Teâlâ, san’at ehli olan mümin kulunu sever, işte mübârek dînimiz bizleri böyle maddî ve mânevî yükselme yollarına tergîb ve teşvik buyuruyor. Ne mutlu buna riâyetkâr olanlara!.

Mülk 67:16

Bu mübârek âyetler, Hz. Muhammed’in Peygamberliğini inkâra cür’et eden dinsizleri başlarına bir takım felâketlerin gelmesi ile korkutuyor. Onlardan evvel Peygamberlerini tekzîb edenlerin nasıl bir helâke uğratılmış olduklarına bir ikaz vesîlesi olmak üzere işaret ediyor. Cenab-ı Hakk’ın o inkârcıları helâke kaadir olduğunu göstermek için onların dikkatlerini bir kısım kudret delillerine çekiyor. Şöyle ki: Ey Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tekzîb eden inkârcılar!. Siz (Emîn mi oldunuz.) hiç korkmaz mısınız? (gökte olanın) yâni: Emir ve tedbiri göklerde cereyan eden Yüce Yaratıcı’nın veya bunların idaresi ile görevlendirilmiş olan meleklerin (sizi yerin dibine geçirivermesinden) böyle olabilecek ve pek korkunç bir âkibeti hiç düşünmez misiniz, ki, inkâra devam eder durursunuz?. (O vakit o) Üzerinde bulunduğunuz yeryüzü (çalkanıverir) mustarib olup hepinizi altına alarak helâk eder. Vaktîle yerlerin altına geçirilmiş olan Karun’un kıssası malûm değil mi? Siz ne için o gibi kıssalardan bir uyanma dersi almıyorsunuz?. Şimdilik size râm olan, sizin için bir refah ve selâmet sahası bulunan yeryüzünün bu tekzîbinizden, bu şükrân vazifesini îfa etmediğinizden dolayı sizin için bir helâk makberi olması ihtimâlinden hiç endişe etmez misiniz? “Haşt” yere batmak, yerin içine atılarak gâip olmak demektir. “Temur” kelimesi de titrer, sarsılır, toz hâline gelir mânâsınadır.

Mülk 67:17

Ve ey dinsizler!. Yoksa siz (Emîn mi oldunuz) size bir teminat mı verildi, (o gökte olanın) gökte tasarrufa kaadir bulunan zatın (üzerinize taş yağdıran bir rüzgâr göndermesinden?) Böyle bir musibete uğrayabileceğinizi de hiç düşünmez misiniz?. Nitekim Lût kavmi ile Fil ashabı böyle semavî bir taş yağmuruna tutulmuşlardı. (Artık yakında bileceksiniz ki, korkutmam nasıldır.) O kendisiyle korkutulan müthiş azabı gördüğünüz zaman, felâketi anlayacaksınızdır. Ne yazık ki: Artık o anlayış, size bir fâide veremeyecektir. “Hasib” Şiddetli rüzgârdır ki: Ufak taşları yerlerinden savurup etrafa saçar.

Mülk 67:18

Yüce Yaratıcı Hazretleri, Saadet asrındaki kâfirleri tehdît için şöyle buyuruyor: (Muhakkak ki, onlardan) o Mekke-i Mükerreme’deki ve etrafındaki kâfirlerden (evvelkiler) Nûh ve Âd kavimleri gibi dinsizler de Peygamberlerini (tekzîb etmişlerdi.) onlar da ilâhî dini inkâra cür’et göstermişlerdi. (Artık nasıl oldu inkârım) Onları nasıl azaplara uğratarak mahv ve cezalandırmış oldum. Bu tarihen sâbit, bilinen bir hâdisedir. Bunları bu sonraki inkârcılar hiç düşünmüyorlar mı?. Cenab-ı Hak’kın her şeye kaadir olduğunu düşünmeli değil midirler?.

Mülk 67:19

O inkârcılar, kısaca (Üstlerinde olan kuşlara bakmazlar mı ki:) havada uçuşan o kuşları olsun bir kere ibret gözüyle bakmazlar mı ki: O kuşlar havada (kanatlarını açıcıdırlar.) uçtukları zaman havada kanatlarını yayarlar (ve) vakit vakit de kanatlarını yanlarına çarparak (kapayıverirler.) böyle garip bir tarzda uçuşlarını temîn etmiş bulunurlar, (onları) Öyle bomboş bir hava içinde (rahmândan) Yüce Yaratıcıdan (başkası tutuvermez.) onlar sırf ilâhî kudret ile öyle bir boşlukta dolaşmaya muvaffak oluveriyorlar. Yoksa öyle ağır cisimlerin havada duramayıp yere düşmeleri kendilerine ait bir tabiat gereğidir. Onları yerin çekme kuvveti de düşürür. Halbuki, bunun tersine olarak havalarda diledikleri taraflara hiç düşünmeden uçup gittikleri dâima görülmektedir. Bütün bunlar, ilâhî kudret ile, ilâhî takdîr ile böyle vukua gelmekte bulunuyor. Bunları da bir ibret gözüyle seyretmek gerekmez mi? (Şüphe yok ki: O) Rahmeti evrensel Yüce Yaratıcı (her bir şeyi görücüdür) bilicidir, bütün eşyanın inceliklerini bilendir. Dilediği harikulâde şeyleri vücuda getirmeğe de kaadirdir. Bu kadar yaratılış hârikalarını görüp duran insanlar için hiç lâyık olabilir mi ki: O Yüce Yaratıcı’nın varlığını, kudret ve azametini bilip tasdik etmesinler!. Ondan başkasına tapınıp dursunlar.. O ne kadar câhilce hareket!. “Saffat” havada uçarken kanatlarını açıvermiş olan kuşlar demektir. “Kabz” kelimesi de kapamak, tutmak ve sür’atle sevk etmek mânâsınadır.

Mülk 67:20

Bu mübârek âyetler, Yüce Yaratıcı’nın gözler çarpan hayret verici kudretini, birliğine ait delilileri gördükleri hâlde, putlara tapınan müşrikleri kınıyor. O putlardan bir fâide göremeyeceklerini ihtar buyuruyor. Öyle müşriklerin hâlleri ile mü’minlerin hâllerini birer misâl ile beyan ederek mü’minlerin hidâyet üzere bulunduklarını, müşriklerin ise ne kadar sapıklığa düşmüş olduklarını bildiriyor. Ve Cenab-ı Hak’kın ilâhlığına ve yaratıcılığındaki tekliğine şahitlik eden delîllere işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müşrikler!. Bir kere düşünmez misiniz?. Size yönelecek bir azabı sizlerden uzaklaştıracak bir yardımcınız mı vardır?. (Yoksa sizin için kimdir, o Rahmân’ın berisinde size yardım edecek ordunuz?.) Elbette ki, öyle küfür ve şirk içinde yaşamaktan ayrılmıyorsunuz? (kâfirler ise ancak bir gurûr) bir aldanış (içindedirler.) onları şeytan, aldatmaktadır. O bâtıl putlarından fâide göreceklerine dair vesveselerde bulunarak müşrikleri aldatıp durmaktadır. Allah-ü Teâlâ’nın pek geniş olan rahmeti sebebiyledir ki: İnsanlar, yeryüzünde yaşayıp bir çok şeylerden faydalanıyorlar. Kâfirleri, asileri hemen mahv ve tenkil buyurmuyor. İşte bu âyet-i kerîmedeki Yüce “Rahmân” ismi buna işareti içermektedir. Artık bu ilâhî rahmeti takdîr ederek ve yücelterek onun şükrünü îfaya çalışmalı değil miyiz?.

Mülk 67:21

Evet.. Ey müşrikler!. Şunu da düşününüz ki: (Eğer) O Merhamet sâhibi Yaratıcı (sizin rızkınızı kesmiş olursa) bütün geçim vasıtalarınızı yok ederse, meselâ yağmurları yağdırmayıp, rüzgârları estirmeyip, yeryüzünü kup kuru, havadan mahrûm bir hâlde bırakırsa, denizlerin sularını yerlerin altına geçirirse, artık (sizi merzuk edecek olan kimse kimdir?.) Cenab-ı Hak’tan başka bir rızk verici bulabilir misiniz?. Ne mümkün.. Ne yazık ki: Müşrikler, bu hakikati düşünmezler, (Hayır..) Onlar bu düşünmeden mahrûmdurlar. (Onlar bir böbürlenme) bir kibirlenme, bir inat içinde yaşarlar (ve bir kaçınma) hakkı kabulden uzaklaşma (içinde devam eder dururlar.) bu hâlleri, şeytanın kendilerini bir aldatmasıdır. Sefahetlerinin bir neticesidir. Yoksa bir şecaat, bir delile dayanan eseri değildir. “Lecac” temadi, bir şeye dâvam etmek demektir. “Utuv” da kibirlenmek ve inat etmektir. “Nufur” da haktan yüz çevirip uzaklaşmaktır.

Mülk 67:22

(imdi) Bir kere o müşrikler ile mü’minlerin hâllerini bir göz önüne alıp mukayese ediniz (yüzü üzerine kapanarak yürüyen mi) öyle zelilce bir vaziyet alarak yerde sürüne sürüne bir tarafa gitmek isteyen bir şahsı mı (daha çok hidâyete erendir) istediği mahalle selâmetle varabilecek bir hâldedir, (yoksa) bütün duyu organları ve kuvvetleri mükemmel olup da, (dosdoğru bir yol üzerinde dimdik yürüyen kimse mi?.) Öyle bir hidâyete erendir?. Elbette ki: Bu dosdoğru yürüyen kimsedir. İşte müşrikler, yollarını şaşırmış, zelilce bir tarzda yerlere sürünüp giden kimselere benzerler ki, onlar hidâyete, selâmete eremeyeceklerdir. Mü’minler ise tam bir selâmet ve intizam ile yollarını takip eden kimseler gibidirler ki: Elbette gâyelerine ulaşacaklardır. Hidâyete ve uhrevî saadete kavuşacaklardır. İşte îman ile küfür arasında böyle pek büyük bir fark vardır. Ne yazık ki: Kâfirler bunu takdîr edemiyorlar.

Mülk 67:23

Ey Yüce Peygamber!. O münkirlere (de ki: O, O) Yüce Yaratıcı, o ulu zat (dır ki: Sizi yarattı) Yüce kudreti ile sizi hârika bir şekilde varlık alanına getirdi, sizi hayata nâil etti (ve sizin için kulak) verdi, onunla ilâhî âyetleri öğütleri işitip onlardan faydalanasınız (ve gözler) yarattı, Yüce Yaratıcının kudret eserlerine bakarak onun birliğini, kudret ve azametini anlayasınız (ve gönüller var kıldı) tâ ki: Güzelce tefekküre dalasınız, akıllıca düşünerek selâmet ve saadetinize vesîle olacak bir güzel inanca ve güzelce amellere sâhip bulunasınız. Ne yazık ki: Ey İnsanlar!. Bu kadar kuvvetlere, nîmetlere nâil olduğunuz hâlde siz, (pek az şükrediverirsiniz) içinizden bir çokları bu kuvvetleri kötüye kullanmaktan ayrılmazlar, bunları ne için yaratılmışlarsa ona yöneltmezler, o kadar nîmetleri kendilerine ihsân buyurmuş olan Yüce Yaratıcı’ya şükretmez, onun emirlerine ve yasaklarına riâyette bulunmazlar. Böyle bir nankörlük, insanlığa yakışır mı?.

Mülk 67:24

Ve ey Yüce Resûl!. O inkârcılara şunu da (De ki:) kendilerine ihtar buyur ki: (O, O) ulu zât (dır ki, sizi yer yüzünde) yaradıp (yaydı) sizi büyük büyük cemiyetlere ayırdı, yer sahasını sizlere boyun eğdirdi, onun her tarafında dolaşıp durabiliyorsunuz, maddî istifadelerinizi temin edebiliyorsunuz. Fakat bu dünya hayatı böyle devam etmeyecektir. Bir gün bu dünya hayatından ayrılacaksınızdır (ve O’na) o sizi yaratmış olan Yüce Mâbud’un manevî huzuruna, onun tâyin buyuracağı mahşere sevk edilerek hesap için (toplanacaksınızdır.) Bir hesap ve muhakeme neticesinde ya mükâfatlara veya cezalara uğrayacaksınızdır. Artık bu âkıbetinizi düşünmeli, daha elde fırsat varken hâlinizi ıslâha çalışmalı değil misiniz?.

Mülk 67:25

Bu mübârek âyetler de, kıyametin kopma zamanını bir alay maksadı ile soran inkârcılara Resûlullâh’ın ne şekilde cevap vermekle mükellef olduğunu bildiriyor. O kâfirlerin kıyamet gününde nasıl çirkin bir vaziyette kalacaklarını ve nasıl bir kınamaya uğrayacaklarını gösteriyor. Resûl-i Ekrem’in de nasıl bir îman ile ve tevekkül ile vasıflanmış bulunduğunu beyan, kâfirlerin de nasıl bir sapıklıkta bulunduklarını biraz sonra anlayacaklarını ihtar ediyor. Ve o nankör inkârcıların hayat sebepleri olan lezîz suların yerlerin altına çekilip gittiği takdirde onlara o taptıkları putların ve diğer mahlûkatın bir akar su veremeyeceklerine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Müşrikler, Resûl-i Ekrem’e ve ona tâbi olanlara karşı inkârlarına devam ederler (ve) onlara hitaben bir alay tariki ile (derler ki: Şu vâdedilen) haşir ve neşir, kıyamet vukuu (ne zamandır?.) bize onun vaktini tâyin ediniz bakalım (eğer) siz iddia ettiğiniz haşrın, kıyametin kopması hakkında (sâdıklar oldu iseniz..) haydi o vakti bize haber veriniz.

Mülk 67:26

Cenab-ı Hak da, Resûl-i Ekrem’ine hitaben buyuruyor ki: Ey Peygamberlerin en şereflisi!. O inkârcılara (de ki: Şüphe yok, o bil ki.) o kıyametin kopma zamanına ve hakkınızda azabın gelme zamanına ait malûmat (Allah’ın katındadır.) o hâdisenin ne zaman vücuda geleceğini ancak Allah-ü Teâlâ bilir, onu başkaları hikmet gereği bilmezler, (ve ben muhakkak ki: Ancak) ilâhi hükümleri, kulluk vazifesini (açıkça bildiren bir korkutucuyum) bir Peygamberim, benim peygamberlik vazifem bundan ibarettir. İşte ben sizi îmana dâvet ediyorum, kabul etmediğiniz takdirde azaba uğrayacağınızı ihtar eyliyorum, artık geleceğinizi düşününüz.

Mülk 67:27

(Vakta ki,) O kıyameti, o azabı inkâr eden kâfirler (onu) o elem verici (yakın bir hâlde görüverdiler.) Yâni: Görecekleri zamanki, bu görüşleri muhakkak olduğundan bugün olmuş gibi bulunmaktadır. Artık (kâfir olmuş olanların yüzleri çirkinleşmiş oldu) kapkara kesilmiş, pek çirkin bir vaziyette kalmış bulundu, yâni bulunacaktır (ve) bir kınamak için kendilerine (denildi ki: İşte bu odur ki:) en müthiş azaptır ki: (Siz bunu istediniz) Bir inkâr ve alay yoluyla acele istediniz. Artık şimdi bunu inkâr edebilecek misiniz? Çok uzak..

Mülk 67:28

Ey Merhametli Peygamber!. O kâfirlere bir uyanma dersi olmak üzere (De ki: Gördünüz mü?.) nasıl düşünüyorsunuz, bana haber veriniz bakayım, (eğer Allah, beni ve benimle beraber olanları helâk etse) hepimizi de öldürse (veya) o kerîm Mâbudumuz (bile rahmet buyursa) bizim ecelimizi tehir etse, bizi zafere, İslâmiyet’i yaymaya muvaffak buyursa siz ne kazanacaksınız?. Siz îman etmedikçe bizim ölmemiz de, kalmamız da size bir fâide veremez ve siz buna mâni olabilir misiniz?. (Kâfirleri pek acıklı bir azaptan koruyacak kimdir?.) Ey kâfirler!. Artık siz kendinizi düşünün, eğer siz böyle küfrünüzde devam eder durursanız muhakkak ki: En şiddetli azaplara uğrayacaksınızdır. Elbette ki: Sizi o putlarınız, o o kendilerine güvendiğiniz büyükleriniz sizi o azaptan kurtaramayacaklardır. Sizin için bir kurtuluş çaresi vardır ki: O da, siz daha dünyada iken Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini âhiret gününe îmandan ve kulluk vazifelerini îfaya çalışmadan ibarettir.

Mülk 67:29

Ey Yüce Peygamber!. O inkârcılara (Deki: O) Allâh-ü Teâlâ, (rahmândır ki:) ben ve benimle beraber olanlar (O’na) o merhametli Mâbud’a (îman ettik) ondan başka Yaratıcı ve Mâbud olmadığını bilip tasdik eyledik (ve O’na tevekkülde bulunduk) Çünkü: O Ezelî Yaratıcıdan başkası hiçbir kimsenin hakkında bir menfaati veya bir zararı yaratmaya kaadir değildir. Bütün muvaffakiyeti o Yüce Yaratıcıdan niyâz etmelidir. (Artık) Ey küfürlerinde ısrar edip duranlar!, (yakında) O azabı gördüğünüz zaman (bileceksinizdir ki: O apaçık sapıklıkta bulunan kim imiş.) bizler mi yoksa siz inkârcılar mı?. Kâfirler hakkında ne büyük bir tehdîd. Evet.. O zaman o kâfirler ne kadar dalâlet içinde kalmış olduklarını anlayacaklardır. Fakat, artık kaybedileni telâfi etmeye imkân kalmamıştır.

Mülk 67:30

Ey beyanı hikmetli Peygamber!. O nankör inkârcıları uyanmaya dâvet için kendilerine (De ki: Bana haber veriniz) nasıl bir imkân görebilir misiniz?. (Eğer suyunuz) yer yüzündeki hayat vesîleniz olan çeşmeler, ırmaklar vesâire (yerin dibine gidip çekiliverecek olsa) o suları bir daha elde edemez bir hâle gelseniz (artık size kim bir akar) kolaylıkla elde edilebilir (su getirecektir?.) elbette ki: Allâh-ü Teâlâ getirebilir, ondan başkası getiremez. O hâlde bütün varlığınızla o Kerîm olan Allâh-ü Teâlâ’ya ilticâda bulunmalı, onun birliğini, kudret ve azametini, rahmet ve şefkatini bilip tasdik ve yüceltme ile değil misiniz?. İnsanlığın selâmeti, hidâyete nâil olması ancak bu tasdik ve yüceltmeli değil misiniz? İnsanlığın selâmeti hidâyete nâil olması ancak bu tasdik ve yüceltme ile, o Yüce Yaratıcıya ilticâ ile kaimdir. İbn-i Mes’ût Raddiyallâh-ü Anh’tan rivâyet edilmiştir ki: Resûl-i Ekrem Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem Efendimiz: “Bu âyet-i kerîmeyi okuyan kimse: (Main) den sonra: “Allâh-ü Rabbül’âlemîn” = Âlemlerin Rabbi Allah… demelidir diye buyurmuştur. Yüce Yaratıcı Hazretleri, cümlemizi temiz bir îmandan, bir ebedî feyzden mahrûm bırakmasın, âmin.. Sonraki Sure: Kalem Suresi Meal ve Tefsiri

Kalem 68:1

Bu mübârek âyetler, yemîn ile pekiştirilmiş olarak bildiriyor ki: Resûl-i Ekrem, cinnetten uzaktır, nîmetlere nâildir ve en güzel ahlâk ile vasıflanmıştır. Ve kimlerin cinnete mübtela olduğunun yakînen görüleceğini haber veriyor. Ve Hak Teâlâ’nın sapıklığa düşmüş olanları da, hidâyete nâil bulunanları da tamamen bildiğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Nûn ve Kalem) Andolsun (ve) meleklerin hayr ve iyiliğe dair veya hafaza meleklerinin insanlığın işlerine ait veya kalem sahiplerinin çeşitli mevzularla ilgili (yazdıkları şeylere andolsun ki:) beyan olunacak hususlar, birer hakikattir. “Nûn” harfi, bâzı sûrelerin evvelinde bulunan huruf-i mukattaa gibi bir tenbih harfidir. “Elâ” lâfzı gibi okunacak âyetlere nazar-ı dikkati celbetmektedir. Maamafih bu hususunda çeşitli rivâyetler, ihtimâller vardır. Kısacası deniliyor ki: Nûn ve Kalem bu sûrenin birer ismidir. Yâhud, Nûn’dan maksad, mürekkep hokkasıdır veya mürekkeptir. Kalem ile hokkanın büyük menfaatleri olduğu için, ilim yaymaya hizmet ettikleri için manevî kıymetlerine işaret için kendilerine böyle yemîn edilmiştir. Resûlullâh Sallallâh-ü Aleyhi Vesellem’den şöyle rivâyet olunmuştur: Allah-ü Teâlâ’nın ilk yarattığı şey, kalemdir, sonra da Nûn’dur ki, o divittir. Diğer bir görüşe göre de, “Nûn” nûrdan bir levhadır ki: Melekler emrolundukları şeyleri o levha üzerine yazarlar veya bir mürekkeptir ki: Melekler, onunla yazacaklarını yazıverirler. Kaleme gelince bundan maksat, ya kalem cinsidir, semâda ve yerde kendisi ile yazı yazılan her kaleme denir. Yahut bundan maksat, Cenab-ı Hak’kın ilk yaratmış olduğu bir kalemdir ki, onunla bütün olaylar yazılmış, levhî mahfuzda tesbit edilmiştir. Diğer bir görüşe göre de bu kalemden maksat, akldır. Çünkü akl bütün mahlûkat için büyük bir asıldır. Nitekim ilk defa yaratılan şeyin akıldan ibaret olduğu, bir haberde zikredilmiştir. Velhâsıl: Bu yorumlar, kesin değildir. Bunlardan Allah’ın maksadının ne olduğunu ilâhî ilme havale ederiz. Biz şuna kat’iyen inanıyoruz ki: Allâh-ü Teâlâ’nın her beyanı, hakikatin ta kendisidir ve hikmet gereğidir. Bu gibi yüce yaratılış eserlerine yemîn buyurması: Sırf beyan olunacak şeylerin ehemmiyetine işaret içindir. Onlara dikkat nazarları çekmek içindir. Yoksa şüphe yok ki: Hikmet sâhibi Yaratıcı, haber verdiği herhangi bir şeyin doğru olduğunu anlatmak için hâşâ yemîne muhtaç değildir. Es-sa-racül’münîr ve emsâli tefsîrlere müracaat. “Kader-i kalemi anlaki, iclâli azimi” “Nezdiği ilâhîde bile cayi kasemdir.” Avni Bey

Kalem 68:2

Ey Peygamberlerin sonuncusu!. (Sen Rab’binin nîmeti sâyesinde) O Kerem Sâhibi yaratıcının sana vermiş olduğu akıl kuvveti, zâti olgunluklar, peygamberlik şerefi ve genel başkanlığı sâyesinde (mecnun değilsin) senin yüce kadrin cinnetten uzaktır. Bunu düşmanların da pek iyi bilirler. Ancak nefislerine mağlûp, inkârlarında ısrarlı oldukları cindir ki: Bu cinnet isnadına cesaret etmişlerdir. Bu âyet-i kerîme, birinci âyetteki yeminin cevabını teşkil etmektedir.

Kalem 68:3

Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Senin hakkındaki ilâhî nîmetler, sonsuzdur. (Ve şüphe yok ki,) O nîmetlerden olmak üzere (senin için bir tükenmez mükâfat vardır.) Sen peygamberlik görevini yerine getiriyorsun, bu uğurda bir nice zahmetlere katlanıyorsun, bir takım inkârcıların dedikodularına hedef oluyorsun, bütün bunların karşılığında pek büyük sevaplara kesilmeyecek olan nîmetlere veya insanlar tarafından bir nîmete dayalı olmayan ilâhî lütuflara nâil olacaksın.

Kalem 68:4

(Ve muhakkak ki: Sen) Ey Peygamberlerin efendisi!. (pek büyük bir ahlâk üzerindesin) Sen, bütün ahlâki mükemmelliklere sâhip, Allah’ın dinine hizmette bulunmaktasın, Kerem Sâhibi Yaratıcı seni bütün ahlâki fâziletler ile donatmıştır. Sen de yumuşaklık, cömertlik, yiğitlik, metanet, şefkat, merhamet, doğruluk, sadâkat, afv ve bağışlama, tebessüm ve iltifat, hak yolunda nice sıkıntılara karşı sabır ve tahammül, bütün insanlık hakkında iyilik severlik duygusu tecellî edip durmaktadır. Artık bu kadar güzel ahlâk ile vasıflanmış olan bir zâta hâşâ cinnet isnat edilebilir mi?. Âişe-i Sıdıka Radiyallâh-ü Teâlâ Anha validemizden rivâyet olunmuştur ki: Hz. Peygamberimizin ahlâkı, Kur’an idi, yâni: Kur’an-ı Kerim’in emr ve tavsiye buyurduğu bütün ahlâkî olgunluklardan ibaret bulunuyordu. Yine Hz. Âişe validemiz demiştir ki: Resûl-i Ekrem, mübârek eliyle hiçbir hizmetçisine bir sille vurmamıştır. Allah yolundaki cihadı müstesna.. Ve iki şey arasında muhayyer bulunmazdı ki: Ancak onların en kolayı kendisince sevilmiş bulunurdu, meğer ki, günah olsun, günah olunca, ondan insanların en uzak bulunanı olurdu ve kendi nefisi için bir şeyden intikam almazdı, meğer ki, Allah’ın haramlarına sebep olsun, o zaman müstesna.. Resûl-i Ekrem, Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem Efendimiz buyurmuştur ki: Allâh-ü Teâlâ, beni güzel ahlâkı ve güzel fiilleri tamamlamak için göndermiştir. Ve yine buyurmuştur ki: Mü’mîn kimse güzel ahlâkı sebebi ile gece namaz kılan gündüz oruç tutan bir zâtın derecesine kavuşur. Peygamber Efendimizin ahlâki mükemmelliklerini, öteden beri bir çok yabancı müsteşrikler de itirafta bulunmuşlardır. Amerikalı Mister Karlayil ve emsâli bu zümredendirler. Velhâsıl Yüce Peygamberimizin zati üstünlükleri, ahlâkî fâziletleri her türlü düşüncelerin üstündedir. “Kudsiyetin ey Nebbiyy-i Enver” “Düşmanların itiraf ederler” “Vermekte bütün akule hayret” “Hulkunda olan mükemmeliyet” “Bir mislini almamıştır elbet” “Aguşuna daye-i meşiyyet”

Kalem 68:5

(Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sen emir ol, inkârcıların sözlerine bakarak müteessir olma (yakında) sen (göreceksin ve) o inkârcılarda (göreceklerdir.) gerçek durum ortaya çıkacaktır.

Kalem 68:6

(Fitneye uğramış) Cinnete müptelâ olmuş, sapıklık içinde kalmış (olan hanginiz imiş?.) Evet.. Onlar, az sonra kendilerinin ne kadar fitneye düşmüş, şaşkınlık içinde kalmış olduklarını anlayacaklardır. İslâmiyet, her tarafa yayılacak, onu söndürmek isteyenlerin kendileri ise sönüp yok olacaklardır. Müslümanlar ise feyizlere, olgunluklara nâil bulunacaklardır. Nitekim de az sonra, bu ilâhî işaret tahakkuk etmiş, Resûl-i Ekrem, Mekke-i Mükerreme’yi feth etmiş, Bedr gazvesinde muvaffakiyetlere nâil olmuş, Ebû Cehl ve Velit İbn-i Mugire gibi müşrikler de lâyık oldukları cezalara kavuşmuşlardır. Bu âyet-i kerîme, bu gibi kâfirlere karşı târiz (taşlama) anlamı ifade etmektedir.

Kalem 68:7

Evet: (Şüphe yok ki: Rab’bindir.) Ey Peygamberlerin efendisi!. Senin kerem sâhibi Yaratıcındır, evet.. (O’dur) O ilim ve hikmet sâhibi olan Mâbudundur (onun yolundan sapıtmış olanı en iyi bilen) onun ilim dairesinden hiçbir hâdise hariç bulunamaz (ve O’dur) O Yüce Yaratıcıdır (hidâyete ereni de en iyi bilen) Allah’ın yolundan ayrılmayıp selâmet ve saadete eren kullarını da tamamı ile bilen o Yüce Mâbud’dur. Artık bütün insanlık, bu hakikati bilip nazar-ı dikkate almalıdır. Elbette ki: Sapıklığa düşen, Hz. Peygambere karşı hürmete aykırı lâkırdılarda bulunan inkârcılar, âkıbet zarar ve ziyana uğrayacaklardır. İslâm dinine sarılan, Yüce Peygambere itaatten, hürmetten ayrılmayanlar da pek nurlu istikbâle nâil bulunacaklardır.

Kalem 68:8

Bu mübârek âyetler Resûl-i Ekrem Hazretlerinin bütün inkârcı, kötü ahlâkla vasıflanmış kimselere itaat ve iltifat buyurmamakta devam etmesini emr ve tavsiye ediyor. Kur’an-ı Kerîm’e “öncekilerin masalları” demek alçaklığında bulunan şahsında nasıl korkunç bir âkibete uğrayacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey ahlâki faziletleri toplamış olan Yüce Peygamber!. (artık o yalanlayanlara) senin risâletini inkâr eden, Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğuna inanmayan inkârcılara (itaat etmemekte devam et) onlara karşı İslâmiyet’in yüceliğini, ahlâki kudretini göster, bu ilâhî beyan, o gibi inkârcıların kalplerini çekmek için kendilerine karşı dost görünme ve dalkavuklukta bulunmanın câiz olmadığına işaret etmektedir.

Kalem 68:9

(Onlar) O Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler (arzu ettiler ki:) pek sever oldular ki: Ey Peygamber!. (Sen) Onlara karşı (yaltaklanıvermiş olsa idin) dalkavukluktan, müsamahada bulunmuş, bir kısım dinî işlerine karşı yumuşaklık göstermiş bulunsa idin (o zaman onlar da yaltaklanacaklardı.) zâhiren yumuşaklık göstermiş, dalkavuklukta bulunmuş olacaklardır, fakat kalben yine muhalif bulunup duracaklardı.

Kalem 68:10

(Ve) Ey Yüce Peygamber!, (itaat gösterme) İltifat buyurma (her çok yemîn edene) hak ve bâtıl şeyler için fazlaca and içip durana ve (âdi fikirli olana) görüş ve iddiası hakir bulunan kimseye, yalan yere yemîn, en büyük bir günahtır. Lüzumsuz yere yemîn edip durmak da Cenab-ı Hak’ka karşı saygıya ters düşmektedir, güzel reyden mahrûm, âdi düşüncelere esir olan kimseler de itaate selâhiyetli olamazlar. “Hallaf” çok yemîn eden kimsedir. “Mehîn” de rey ve temyizi hakîr olandır.

Kalem 68:11

(Dâima kusur arayana) da itaat etme (lâf götürüp getirene) de itaatte bulunma “Hemmaz” kusur arayan, yerme ve kınamada bulunan, insanların fenâlıklarını söyleyip duran kimsedir, “meşşâinbinemîm” de bir kavmin bir cemaatin lâkırdılarını bir bozgunculuk, bir gammazlık maksadı ile diğer bir kavme, bir cemaate götürüp nakleden şahıs demektir. Elbette ki: Kötü maksada dayalı olan bu gibi şeyler kınanmıştır, sâhiplerinin itaate lâyık olmadıklarını göstermektedir.

Kalem 68:12

(Hayırdan men’e çalışıp durana) Cimri olan, insanları îmandan, ibâdetten, infaktan alıkoymak isteyen herhangi bir şahsa da itaat etme ve (haddi aşana) Cenab-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına saldıran, günahları işlemekten çekinmeyen, zulme çalışan kimseye de itaat eyleme, (çok günahkâr olana) adeti günah işlemek olana, yaptığı günahlara karşı lâübali bulunan kimseye de itaat etme. “Mu’ted” hakka saldırıp bâtılda yürüyen kimse demektir. “Esim” de günahları çok olan kimse mânâsınadır.

Kalem 68:13

(Bunun ötesinde de) yâni: Bu fenâ özelliklerin üstünde de (kötü sözlü olana) insanlara karşı kabalıkla, kötü lâkırdılarla muamelede bulunan “utül” adını alan kimseye de itaat eyleme (fenâlıklarla tanınmış bulunana) da, yâni: İnsanlar arasında şerler ile, günahlar ile tanınmış bulunan “Zenîm” diye anılan şahsa da itaat eyleme ki: Böyle kendilerine itaat câiz olmayan kimseler, dokuz gruba ayrılmış bulunmaktadır. “Zenîm” lâfzı yaramaz, “leim”, haramzâde mânâsını da ifade eder. Bu onüçüncü âyet-i kerîme, müfessirlerinin çoğunluğuna göre “Velîd Binil’mugayre” hakkında nâzil olmuştur ki: En büyük bir İslâmiyet düşmanı idi.

Kalem 68:14

Cenab-ı Hak, buyuruyor ki, Yüce Resûlüm!. Öyle bir kimseye itaat etme (Mal ve oğullar sâhibi olmuş diye.) öyle bir kimse ne kadar dünyevî varlığa mâlik olsa da onun haddizatında bir kıymeti yoktur, kendisi aslâ itaate lâyık olamaz. Çünkü âhirette sırf mal, çoluk ve çocuk sâhibine fâide veremeyecektir. İnsana lâzım olan sahîh bir îmandır, temiz bir kalptir ve kulluğun gereklerine uymaktır.

Kalem 68:15

(Ona karşı) O mal ve evlât sâhibi olan, fakat dinden mahrûm bulunan şahsa yönelik olarak (bizim âyetlerimiz okunduğu zaman) onu tasdik etmedi, bil’akis inkâr ederek (dedi ki,) bu okunan şeyler (evvelkilerin masallarıdır.) evvelki kavimlerin uydurmuş oldukları kıssalardan ibarettir, Allah tarafından indirilmiş değildir.

Kalem 68:16

(biz yakında onun) O Kur’an-ı Kerim’i inkâr eden şahsın (burnu üzerine damga basacağız) onun hurtumuna bir alâmet koyacağız. Yâni: Onun vaziyetini, uğrayacağı felâketi, herkesçe malûm olmak için açıkça meydana çıkaracağızdır. Onun ne derece alçak olduğu bu alâmetle de teşhîr edilmiş bulunacaktır. Rivâyete göre Bedr gazvesinde Velîd’in burnuna bir yara isâbet etmiş, izi bâki kalmıştır. Diğer bir görüşe göre de Cenab-ı Hak, o kâfirleri kıyamet gününde pek çirkin bir alâmetle toplayacaktır ki, onunla diğer kâfirlerden ayrıca bilinecek, teşhîr edilmiş olacaktır.

Kalem 68:17

Bu mübârek âyetler, Mekke-i Mükerreme’deki inkârcıların bir imtihan devresine tâbi tutulmuş olduklarını bildiriyor. Vaktîle böyle bir imtihana tâbi tutulmuş olan bir bostan sâhiplerinin durumlarını bir uyanma vesîlesi olmak üzere hikâye buyuruyor. O bostan sâhiplerinin gösterdikleri bir cimrilik ve kendilerine yapılmış olan bir tavsiyeyi kabul etmemiş olmaları neticesinde bostanlarının yanıp yakıldığını, ondan istifâde edemediklerini ihtar ediyor. Bu felâket üzerine o bostan sâhiplerinin pişmanlık gösterdiklerini, tevbekâr olup Allah’ın affına sığındıklarını ve daha büyük nîmetlere nâil olacaklarını Cenab-ı Hak’tan ümid ederek ümitsizliğe kapılmamış bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok) meydana gelmiş bir hakikattir (ki, bunları da) Mekke-i Mükerreme ahâlisi de vaktîle (belâya uğrattık) onların haklarında da hikmet gereği bir imtihan, bir tecrübe muamelesi yapılmış oldu. Bir zaman servet ve zenginliğe sâhip iken bilâhare küfürleri yüzünden Resûl-i Ekrem’in bedduasına uğradılar, yurtlarında şiddetli bir kıtlık ve pahalılık yüz gösterdi, nâil oldukları nîmetlerin şükrünü îfa etmedikleri için bilâhare öyle bir ihtiyaca hedef oldular. Artık pişman olmalı değil mi idiler?, (nasıl ki:) Vaktîle büyük bir bağ ve (bostan sâhiplerini) de (belâya uğratmıştık.) onlar da bir imtihana tâbi tutulmuşlardı. Çünkü onlar da Allah’ın hakkına riâyet etmemişlerdi, mallarının zekâtını fakirlere vermekten kaçınmışlardı, nâil oldukları nîmetlerin şükrünü yerine getirmeye koşmamışlardı. (O vakit ki: Onlar) O bostan sâhipleri (yemîn etmişlerdi ki: Sabahleyin erkenden elbette o bostandaki mahsûlâtı düşüreceklerdi.) ekinleri biçeceklerine ve ağaçlarındaki meyveleri, hurmaları toplayacaklarına dair yemîn etmişlerdi. Bu mahsûlâtı fakirler görmeden elde etmiş bulunacaklarına ait kat’î bir kararda bulunmuşlardı. Rivâyete göre bu bostan, Yemen diyârındaki San’adan iki fersahlık bir mesafede bulunmuştu. İlk sâhibi sâlih bir zât idi, bu bostanın mahsûlâtından yoksullara bir çok şeyler bırakırdı. Vakta ki: Kendisi vefat etti, oğulları babalarına muhalif bir harekette bulundular. “Eğer babamız gibi biz de mahsûlâttan fakirlere bir şeyler bırakırsak bir ihtiyaç içinde kalırız, binaenaleyh biz mahsûlâtımızı erkenden toplayalım ki: Yoksullar, bundan haberdar olup gelmesinler” demişler ve bu kararlarını yemîn ile tekit etmişlerdi. “Belva” belâ, zahmet, tecrübe, çeşitli belâ ve âfet ile imtihan mânâsınadır. “Serm” de kesmek demektir.

Kalem 68:18

Bu bostan sahipleri, mahsûlâtı toplayacaklarına dair yemîn ediyorlardı, fakat (bir istisnada da bulunmuyorlardı) Yâni: İnşallah demiyorlardı. Şüphe yok ki: Cenab-ı Hak dilemedikçe hiçbir kimse bir şey yapamaz, bir şeye muvaffak olamaz. Bütün muvaffakiyetleri Allâh-ü Teâlâ’dan niyâz etmelidir. İlâhî takdirin de nasıl tecellî edeceğini bilemediğimiz için yapmak istediklerimiz şeyler hakkında “Allâh-ü Teâlâ dilerse yapacağız” demelidir. Kat’î sûrette yemîn eder de sonra o şeyi yapamaz isek günahkâr oluruz, yemîn keffaretinde bulunmamız icabeder. Gayr-i meşrû bir şeyi yapmak için yemîn etmek ise aslâ câiz değildir, cezayı gerektirir.

Kalem 68:19

İşte o bostan sâhipleri böyle bir ihtiyatsızlıkta bulunmuşlardı. (Derken onlar, uykuda oldukları hâlde, o bostanın üzerine Rab’bin tarafından bir dolaşan) bir belâ bir, yıldırım (dolaşıverdi) yâni: Helâk edici ve kuşatıcı bir azap, bir ateş, o bostanı sarıverdi, sahipleri ise uykuya dalmış, gaflet içinde bulunmuşlardı.

Kalem 68:20

(Artık) O bostan, o yıldırımın tesiri ile (yanarak simsiyah kesilmiş gibi bir hâlde sabahladı.) kapkaranlık bir geceye dönmüş oldu, veyâhut, onun bütün meyveleri, mahsûlâtı karanlık bir gece gibi bir duruma düştü. “Harîm” pek karanlık bir gece demektir.

Kalem 68:21

O vaziyetten haberdar olmayan bostan sâhipleri (derken sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler.) Haydi koşunuz, gidelim, diye söylendiler.

Kalem 68:22

Ve dediler ki: Ey arkadaşlar!. (Eğer kesip düşürecek iseniz) Bostanın mahsûlâtını toplayıp elde etmek istiyor iseniz, bostanınıza (sabahleyin erken varınız) kimse görmeden mahsûlâtı elde etmiş olunuz. “Sarm” kesmek “Sarim” de kesici, meyveleri kesip düşürücü demektir.

Kalem 68:23

Artık o bostan sahipleri, yoksullar duymasınlar diye (Aralarında gizlice söyleşerek) istişârede bulunarak (gidiverdiler.) bostanları tarafına yöneldiler, yürüdüler.

Kalem 68:24

Ve bostan sâhipleri birbirine hitaben (Sakın bugün aranızda bir yoksul o bostana girivermesin) ona bir şey vermek vaziyetinde kalmayalım, diyorlardı.

Kalem 68:25

(Ve) Bu cimri şahıslar, yoksulları (men’e kaadir oldukları hâlde) o bostana (erkenden giriverdiler.) yâhut, o yoksulları men’e karar verip bostandan istifâdeye kaadir olduklarını zannederek bostan tarafına yönelip gittiler. “Hard” menetmek, kastetmek mânâsınadır” menedene de “Harid” denilir.

Kalem 68:26

(Vakta ki:) Gidip (O bostanları) öyle yanmış, mahvolmuş, bir hâlde (gördüler) şüpheye düştüler, onun kendi bostanları olup olmadığında tereddüt gösterdiler, (dediler ki: Şüphe yok bizler elbette sapık kimseleriz.) yanlış yola gitmiş bulunuyoruz. Bu, bizim bostanımız olmayacak.

Kalem 68:27

(Hayır) Biz sapık değiliz, yanlış yola gelmiş bulunmuyoruz (biz mahrûm kimseleriz.) biraz düşünerek kendilerinin ne kadar ihtiraslı harekette bulunmuş olduklarını anladılar, yoksulları men’e çalışmış olmalarının cezasına uğradıklarının farkına vardılar, pişmanlık göstermeye başladılar. Ne yazık ki: Artık bu pişmanlık, kendilerine bir fâide verecek değildi.

Kalem 68:28

(Orta hâlde bulunanları) Yâni: Kardeşleri arasında yaşça veya rey ve görüşçe orta derecede bulunan zat (dedi ki: Ben size tesbîh eder olmalı değil misiniz demedim mi?.) Yâni: Allah-ü Teâlâ’yı tesbîh ve takdise, onun nîmetlerine karşı teşekküre çalışarak fakirlerin haklarını ödeyiniz, tâ ki: Hakkınızda ilâhî nîmetler devam etsin diye tavsiyede bulunmadım mı?. Neden siz bu tavsiyeme rivayet etmediniz?.

Kalem 68:29

Artık hepsi de kusurlarını anlamış oldular, itirafa başladılar, (Dediler ki: Ey Rab’bimiz…) Ey bizi yaratan, besleyen, hakkımızda nîmetleri pek çok olan kerîm Mâbudumuz!. (seni tesbîh) Tenzîh (ederiz) bizi affet (muhakkak ki, biz zâlim kimseler olduk.) Nefisimize zulmettik, cimrilik gösterdik, fakirleri mahrûm bırakmanın cezasına uğradık.

Kalem 68:30

(Artık bâzıları, bâzılarına dönerek) Meydana gelen kusuru birbirine atfederek (birbirlerini kınamaya başladılar.) yaptıkları şeyin ne kadar uygunsuz olduğunu anlamış bulundular.

Kalem 68:31

Hepsi de pişman olarak (Dediler ki: Yazıklar olsun bizlere) biz cezaya lâyık bulunmuş olduk (şüphe yok ki, biz haddi aşanlar olduk.) Kerem sahibi Yaratıcı’nın nîmetlerine şükrü terkettik, fakirlere yardımda bulunmamız hakkındaki ilâhî emre muhalefette bulunduk, bu ne büyük bir kusur..

Kalem 68:32

Evet.. O zatlar, kusurlarını bilip itiraf ettiler, sonra da tevbekâr olarak Allah’ın affına sığınmaya başladılar ve şöyle dediler: (Umulur ki,) Allah’ın lütfundan umulur ki: (Rab’bimiz bize ondan) o yanıp mahvolan bostanımızdan (daha hayırlısını bedel olarak verir.) yine maişetimizi temin ederiz, daha müreffeh bir hâlde yaşayabiliriz. (Şüphe yok ki; Biz yönelip Rab’bimizin affını arzu edenleriz.) O Kerem sâhibi Yaratıcımıza sığınırız, o bizi lütfen affeder ve bağışlar, bizi yine nîmetlere nâil buyurur. Mücahitten rivâyet edilmiştir ki: Bu zâtlar, tevbe etmişler, Allâh-ü Teâlâ da onlara daha hayırlı nîmetler nâsip buyurmuştur. İşte tevbenin feyz ve bereketi. Binaenaleyh insanlar, kusurlardan hâli olamıyorlar, elverir ki: Kusurlarını bilsinler, daha fırsat elde iken tevbe ve istiğfar etsinler, Allah’ın lütfuna sığınsınlar.

Kalem 68:33

(İşte azap böylecedir.) Allah’ın emrine karşı gelen, fakirlerin haklarını vermekten kaçınan kimseler böyle ellerindeki nîmetlerin yok olmasıyla azaba uğrarlar. Mekke ehlinin kıtlık ve pahalılığa tutulmuş olmaları da bu kabildendir. (Ve muhakkak ki: Âhiret azabı daha büyüktür.) Artık dinî vazîfelerini yerine getirmeyenlerin Yüce Peygamber’i inkâr ederek küfür ve isyânda devam eyleyenlerin âhiretteki azaplarını düşünmeli, o ne kadar şiddetlidir, o mala değil, cana yöneliktir ve daha devamlıdır. (Eğer) İnkârcılar, isyânlara devam edenler, bu hakikati (bilecek olsalar idi) elbette o pek câhilce hâllerine devam etmezlerdi, tevbekâr olarak selâmet yolunu takibe başlıyorlardı. Binaenaleyh gafletten uyanmalıdır, kaybedilenin telâfiye çalışılmalıdır ki: Öyle müthiş, ebedî bir âhiret azabından kurtulunabilinsin, ebedî nîmetlere, saadetlere nâiliyet nasip olsun.

Kalem 68:34

Bu mübârek âyetler: Takva sahibi, müslüman zâtların günahkârlar gibi olmayıp naîm cennetlere nâil olacaklarını müjdeliyor. İnkârcıların ellerinde istinad edecekleri bir kitap, bir vesika ve aynı kanaatte ortaklar olmadığı hâlde nasıl câhilce hükümlerde bulunduklarını kınamak için teşhîr buyuruyor. Onların dünyada iken güç yetirdikleri hâlde kendilerine emredilen secdelerden kaçınır olduklarını, âhirette ise secdeye güç yetiremeyip zelîl, zarar ve ziyana uğramış bir hâlde bulunacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok) Kat’iyen takdir edilmiştir (ki: Takva sâhipleri için) Cenab-ı Hak’tan korkan küfür ve isyândan kaçınan, dinî vazîfelerini yapmaya çalışan mü’mînlere mahsus (Rab’lerinin katında Naîm cennetleri vardır.) onlar, korku ve tehlikeden uzak, saf nîmetleri içeren birer feyz ve ferahlık mahalli olan ebedî bahçelere, bağlara, bostanlara nâil olacaklardır.

Kalem 68:35

Evet: Kerem Sâhibi Mâbud buyuruyor ki: (Yâ Müslümanları) Öyle muttakî, mü’mîn zâtları (o günahkârlar) o isyânlar dalmış, inkârcı şahıslar (gibi kılar mıyız?) elbette ki: Kılmayız. Bu ilâhî beyan, kâfirleri reddetmektedir. Mükatil diyor ki: (34) üncü âyet-i kerîme nâzil olunca Mekke-i Mükerreme’deki, kâfirler, Müslümanlara demişler ki: Allah, bizi dünyada size üstün kıldı. Yânî: bize daha ziyade servet, kuvvet verdi. Artık şüphe yok ki: Bizi âhirette de size üstün kılar, eğer üstünlük hâsıl olmasa da eşitlikten az da olmaz ya?. İşte onların bu iddiasını red için iş bu âyetler nâzil olmuştur.

Kalem 68:36

Evet.. Onları red için buyruluyor ki: Ey inkârcılar!. Ey fâsıklar!. (Sizin için ne var?) Neye istinad ediyorsunuz ki, öyle bozuk bir yerde, akla aykırı bir iddiada bulunuyorsunuz… Sizi bu pek yanlış fikre sevk eden nedir?. (Nasıl hükmediyorsunuz?) Sizi böyle bir hükme hangi kuruntunuz sevk etmiş oluyor?. Bu ne kadar câhilce bir hükm..

Kalem 68:37

(Yoksa) Ey inkârcı şahıslar!. (Sizin için) Gökten inmiş (bir kitap varda, onda mı okuyorsunuz ki?) aranızda dolaşan öyle yüce bir kitapta yazılmış mı bulunuyor ki:

Kalem 68:38

Siz (Her neyi tercih ederseniz) arzunuza neyi uygun görür iseniz (muhakkak) o tercih ettiğiniz şey (sizin içindir.) o şey sizin emrinize verilmiştir, siz âhirette de istediğiniz nîmetlere kavuşacaksınız, böyle mi yazılı bulunuyor?. Ne boş bir iddia..

Kalem 68:39

Yoksa ey inkârcılar!. (Sizin için kıyamete kadar üzerimizde yeminler mi vardır ki,) Biz size karşı âhiret gününe kadar öyle bir taahhütte mi bulunduk ki: Siz (ne hükmeder olursanız sizin içindir.) nelere temâyül ederseniz, nelere karşı arzuda bulunur iseniz onlar size verilecektir, siz böyle bir söz ve aman iddiasında mı bulunuyorsunuz?. Bu ne cür’et..

Kalem 68:40

Ey Yüce Peygamber!. (Onlara) öyle kuru bir iddiada bulunan inkârcılara (soruver, buna) bu iddia ettikleri şeye (hangisi kefildir) buna içlerinden hangisi kefildir, bu iddialarını içlerinden hangisi yerine getirebilecektir?.

Kalem 68:41

(Yoksa onlar için) Öyle boş iddiada bulunan inkârcılar için (ortaklar mı vardır?) Onların o rey ve iddialarına insanlardan kimler iştirâk ediyorlar?. Onları kimler uygun görüyorlar?. (Haydi eğer doğru sözlü kimseler iseler) İddialarında sâdık bulunuyorlarsa (o ortaklarını getiriversinler.) elbette ki, onların o bâtıl iddialarına, kuruntularına akıllı olan, güzelce düşünmeyi başarmış bulunan hiçbir kimse, iştirâk etmez, müminler ile kâfirlerin âhirette eşit olacaklarına aslâ inanmaz.

Kalem 68:42

Haydi o inkârcılar, eğer var ise ortaklarını getiriversinler (O gün ki: Bacaklar açılır) fevkalâde vaziyetler vücuda gelir, nice hakikatler ortaya çıkar (ve secdelere dâvet olunurlar) o dünyada iken secdeyi, Cenab-ı Hak’ka ibâdeti terk etmiş olan inkârcılara âhirette kendilerine bir kınama olmak üzere secde etmeleri teklif olunur, fakat onlar, bu şereften ebediyen mahrûmdurlar, (artık) secde etmeğe (güç yetiremeyeceklerdir.) bu mahrûmiyetleri onların hasret ve pişmanlıklarını kat kat arttıracaktır, dünyadaki isyânlarının cezasına kavuşmuş olacaklardır.

Kalem 68:43

Evet.. O kâfirler, o âhiret âleminde (Gözleri kararmış, kendilerini zillet kaplamış) bir hâlde secdeye dâvet olunmuş bulunurlar. Dünyadaki kibirli hâllerinden dolayı azaba tutulmuş olurlar. (Halbuki, onlar) Dünyadalarken (sapa sağlamlar iken bu secdelere dâvet olunuyorlardı.) onlar ise güç yetirdikleri hâlde böyle yüce vazifeyi kulluğu yerine getirmekten kaçınmışlar idi. Onlar, namaz gibi, niyâz gibi kulluk vazîfelerine riâyet etmeli değil mi idiler?. Nâil oldukları sıhhat ve nîmetin şükrünü yerine getirmeye çalışmalı değil mi idiler?. Ne yazık ki: Artık onlar için fırsat geçmiştir. Deniliyor ki: Âhiret gününde âlemlerin Rabbi tecellî buyurur, bütün mü’mînler secdeye kapanırlar, kâfirlerden, münâfıklardan hiçbiri ise, secde etmeye kaadir olamayacaktır. Artık her akıllı insan için lâzımdır ki: Daha dünyada iken üzerine düşen kulluk vazîfelerini güzelce yapmaya çalışsın tâ ki: Âhirette selâmet ve saadete ersin ebedî hüsrana mâruz kalacak olan bir topluluğa katılmış bulunmasın.

Kalem 68:44

Bu mübârek âyetler, kendilerinden bir ücret istenilmediği ve yanlarında gaybe ait malûmat bulunmadığı hâlde Kur’an-ı Kerim’i inkâr edenlerin bir mühlet sonra nasıl bir azaba uğrayacaklarını ihtar ediyor. Resûl-i Ekrem’e sabıretmesini emrederek sâlih ve mümtâz bir Peygamber olan Hz. Yunus gibi müteessir olup da, kavminden ayrılmamasına işaret buyuruyor. Peygamber zamanındaki inkârcıların bütün âlemler için ilâhî bir öğüt olan Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini işittikleri zaman o ilahî kitaba karşı nasıl bir vaziyet aldıklarını ve Resûl-i Ekrem’e cinnet isnat ettiklerini kınamak için teşhîr buyurmaktadır. Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Yüce Peygamber’ine emr ediyor ki: Ey Resûlüm!. (Artık bu kelâmı) Bu Kur’an-ı Kerim’i (yalanlayanlar) ona evvelkilerin masalları diyenleri (bana bırak) onlardan intikam hususunda bana tevekkül et. (Onları bilmedikleri bir taraftan) Bir istidrac olmak üzere (derece derece) azaba (yaklaştıracağızdır.) onların geçici bir zaman için sıhhatleri devam eder, nîmetleri artar; bununla iftihar ederler, kendilerinin mü’minler üzerine üstün kılındıklarını zanna düşerler. Halbuki: Bu, onların haklarında sonuç olarak bir helâk sebebidir. Onlar nankörlüklerinin cezasına uğramış olacaklardır. Nitekim Bedr gazvesinde uğramış oldular. Bu ilâhî beyan, Resûl-i Ekrem hakkında bir teselliyi içermektedir, müşrikler için de bir tehdittir. “İstidrac” derece derece arttırmak, bir kimseyi bir imtihan olmak üzere arzusuna kavuşturmak demektir. Bir şahsı lâyık olmadığı hâlde zengin kılmak gibi.

Kalem 68:45

(Ve onlar için bir mühlet veririm) Onları derhal helâk etmem, onlar yaşadıkça günahları artar, daha ziyade azaba lâyık olmuş olurlar, (şüphe yok ki: Benim fendim) Yâni: Onlara görünürde ihsânda bulunur olmam, sonra da onları nankörlükleri sebebi ile yakalayıvermem (sağlamdır.) pek kuvvetlidir. Ona kimse mâni olamaz, artık onlar, bu âkıbete hazırlansınlar. “İmlâ” mühlet vermek, müddeti uzatmak demektir.

Kalem 68:46

(Yoksa) Ey Yüce Peygamber!. Sen (onlardan) o inkârcılardan onlara yaptığın nasihatler, Hak’ka dâvetler, hayırlı ihtarlar karşılığında (bir ücret mi istiyorsun da) bir dünyevî men’faat mi bekliyorsun da (artık onlar, bir borçtan) ödenmesi icabeden bir şeyden, mâlî bir kerametten (dolayı ağır bir yük altında mı bulunmuşlardır?.) elbette ki: Böyle bir şey de yoktur. Onların o durumları ne kadar acîb!. Sırf Allah rızâsı için yapılan bir dâvetten kaçınıyorlar, haklarında o kadar iyilik sever olan bir Yüce Peygamberi yalanlamaya cür’et gösteriyorlar. “Megrem” ödenmesi vâcib ve lâzım olan şey, bir mâlî borç demektir. “Müskalûn” da ağır yükleri yüklenmekle mükellef kimseler mânâsınadır.

Kalem 68:47

(Yoksa onların) O inkârcı şahısların (yanlarında gayib mi vardır ki:) levh-i mahfuz mu mevcuttur ki: Veya onlar gayba dair şeyleri mi bilen kimselerdir ki: (artık onlar yazıveriyorlar?.) Kendi iddialarını isbat edecek kanıtları, delilleri oradan mı alarak ilâna çalışıyorlar?. Bir Yüce Peygamberin verdiği malûmattan kendilerini nasıl ihtiyaçsız görebiliyorlar?. Heyhât.. Bu ne mümkün..

Kalem 68:48

(Artık sen) Ey Yüce Resûl!. (Rab’bin hükmüne sabıret.) Senin ve o inkârcıların hakkınızda tecellî edecek olan kadere ilâhî hükmü bekle, sen peygamberlik vazifeni yapmaya devam et (O balık sâhibi) Yunus İbn-i Metta (gibi olma, o zaman kî: O) Hz. Yunus (gazape tutulmuş olduğu bir hâlde nidâ etti) balığın karnında karanlıklar içinde kalarak niyâza başladı. Yârabbi!. Senden başka ilâh yoktur, seni kutsarım, şüphe yok ki: Ben zâlimlerden oldum, diyerek ilâhî attı temennîde bulundu. “Mekzum” gazb ile, gayz ile dolmuş kimse demektir. Hz. Yunus için Sûre-i Enbiyâ’nın (87 ve 88) inci âyetlerinin tefsîrine de bakınız.

Kalem 68:49

(Eğer ona) O mübârek Yunus Peygambere (Rab’binden bir nîmet erişmiş olmasa idi) Cenab-ı Hak, onu tevbeye muvaffak buyurmasa idi (elbette) balığın karnından (fezaya) ağaçların, otların bulunmadığı geniş bir sahraya (metrut) her hayrdan mahrûm veya günahından dolayı kınamaya uğramış (bir hâlde atılmış olacaktı.) Çünkü: daha ilâhî izni kavminin arasından çıkıp gitmesi peygamberlik vazifesinin yerine getirilmesine mâni teşkil etmiş bulunuyordu. “Ara” çok geniş, engelden uzak, boş yer demektir. “Mezmum” da kınanmış ve yerilmiş, övgü ve kerametten mahrûm bulunmuş demektir.

Kalem 68:50

(Fakat onu) O muhterem Peygamberi (Rab’bi) Kerem Sâhibi olan Mâbudu (mümtâz kıldı) Peygamberlik vazifesini vazîfe-i nübüvveti yerine getirmek için ihtiyar etti ve seçti (artık onu sâlihlerden kılmış oldu) onu son derece iyi hâl sâhipleri olan peygamberler topluluğunda bulundurdu. Yüz bin veya daha ziyade nüfustan müteşekkil bir topluluğu ilâhî dine dâvet için gönderdi, o da artık sabırederek peygamberlik görevini yerine getirmeye devam etti. İşte sabırın sonu selâmettir, Allah’ın yardımına erişmektir. “İctiba” istifâ, ihtiyar, intihap, seçmek ve seçilmek mânâsınadır.

Kalem 68:51

(Ve) Ey Son Peygamber!. (Az kaldı ki:) Senin zamanındaki (o kâfir olanlar) o İslâmiyet düşmanları (o zikri işittikleri zaman) hakikati beyan eden Kur’an’ın âyetlerini dinledikleri vakit, pek şiddetli olan düşmanlıklarından dolayı (seni gözleri ile kaydırıversinler.) çıkası gözleri ile yer yüzüne düşürüversinler. Sana o kadar düşmanca bir gözle baktılar, sana nazar değdirecek gibi bir vaziyet aldılar (ve) o hain dinsizler, tam bir cehâletlerinden dolayı (derler ki: Şüphe yok O) Peygamberlik iddiasında bulunan (elbette bir mecnundur.) çünkü o Kur’an âyetleri diye bir şeyler okuyor, bize bilmediğimiz hayret verici şeyleri haber veriyor. “İzlak” bir şeyi yerinden ayırmak, kaydırmak, gidermek mânâsınadır.

Kalem 68:52

Allâh-ü Teâlâ Hazretleri ise o inkârcıları şöylece red buyuruyor: (Halbuki: O) Kıraat olan Hikmeti Kur’an (başka değil, âlemler için bir mev’izadır.) bir nice hakikatleri fâideleri içermektedir, bütün insanlar ve cinler için bir selâmet ve hidâyet rehberidir. Artık öyle hakikatleri beyan eden bir kitabı teblîğ eden yüce sıfatlara sâhip bir zâta nasıl cinnet isnat edilebilir?. Bütün mükellef kimseler için gerekir ki: O ilâhî kitabın yüce hükümlerine riâyet etsinler, onu teblîğ eden zâtın fevkalâde akıllı iyiliksever Yüce bir Peygamber olduğunu tasdik ederek onun gösterdiği yolu takip etsinler, ebedî bir selâmet ve saadete aday bulunsunlar. Ve başarı Allah’tan.

Hakka 69:1

Bu mübârek âyetler kıyametin kopması muhakkak ve pek şiddetli bir mahalli azap olduğunu ihtar ediyor. O ebedî ceza, yurdunu inkâr etmiş olan Semûd ve Âd kavminin daha dünyadalarken ne müthiş felâketlere uğratılmış, mahv ve yok olmuş olduklarını, uyanmak için göz önüne sermektedir. Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ, kıyamet günün şanına büyüklüğüne ve pek korkunç hâllerine işaret için buyuruyor ki: (O meydana geleceği muhakkak olan..) o pek müthiş bir mukadder saat bulunan..

Hakka 69:2

(Nedir o meydana geleceği muhakkak olan?) O pek şiddetli olup sonunda müşahede alanına çıkacak bulunan..

Hakka 69:3

(Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (O meydana geleceği muhakkak olan şeyi) O kıyamet âlemini, harikulâde muazzam olan tekrar dirilme ve neşr, hesap ve kitap, sevap ve ceza zamanını (sana ne şey bildirdi?) onun detaylarını bilmek, insanlığın ilmi dairesinin dışındadır. Onun aslını hiçbir kimse tamamen bilemez. Gerçekten Resûl-i Ekrem, kıyametin kopmasını, onun çok müthiş hâllerini ilâhî vahy sâyesinde bilir ise de bütün künhünü bilmek, bu dünyada hiçbir kimse için mümkün değildir. Onlar göz ile görülmedikçe kuşatıcı bir bilgi ile bilinmiş olamazlar. Fakat bunun mutlaka meydana geleceğini Cenab-ı Hak haber vermektedir. İnsanlığın vazifesi de bunu Hak Teâlâ’nın haber verdiği şekilde bilip tasdik etmekten ibarettir.

Hakka 69:4

(Semûd ve Âd) Kavimleri ise (o korkunç olayı) o şiddetli olayı, bütün dağların, ağaçların, yıldızların parçalanarak darmadağın olacağı günü, yâni: Kıyamet gününü (yalan saymıştı.) Peygamberlerinin bunlara dair verdikleri haberleri tekzîb etmiş, kıyametin kopacağına inanmamışlardı. “Karia” Korku ile insanların kalplerini koparan, dünyayı alt üst eden şiddetli kıyamet günü demektir.

Hakka 69:5

(Artık Semûd) Kavmi, beldeleri Arabistan’da Kureyş tâifesine en yakın bulunan o inkârcılar, (hadden aşırı bir hâdise ile) şiddete haddi aşan bir gürültü ile (helâk edildiler) yıldırımlı bir deprem ile mahvolup inkârlarının cezasına kavuştular.

Hakka 69:6

(Âd) Kavmi (ise onlar da son derece kuvvetli) şiddetli, öldürücü gürültülü (bir rüzgâr ile helâk edildiler.) Kendilerini o felâketten kurtarmaya aslâ kaadir olamadılar. “Tagiye” şiddet ve kuvvetçe hadd-i aşan olay demektir. “Atiye” de kuvvet ve şiddetin son derecesine kavuşmuş olan hâdiseden ibarettir.

Hakka 69:7

Cenab-ı Hak (Onu) o öldürücü rüzgârı (yedi gece ve sekiz gün) hiç kesilmeksizin (ardı ardına onların üzerlerine musallat etti) onları tamamen mahv ve perişan ediverdi. Bu günlere “Eyyam-ı Acüz” bunların soğuğuna da “Bedr-i Acüz” denilir ki: Kışın son günleri demektir. (Artık, o kavmi görürsün ki,) yâni: Onları uğradıkları felâket zamanında görmüş olsa idin sanırdın ki: (onlar sanki içleri) yenilmiş (bomboş hurma kökleri gibi imiş) hepsi de mahvolmuş, ne kendilerinden ve ne de nesillerinden kimse kalmamış bir hâlde (yere yıkılmışlardır.) virâneliğe dönmüş olan yurtlarından, hanelerinden başka bir şey kalmamıştır. “Husûm” birbirine tâbi şeyler demektir. Tekili “Hasimdir”, “Hasm” ise kesmek, kökünden koparmak atmak mânâsınadır. “Sara” ölü mânâsına olan “Sari” ‘in çoğuludur. “Acaz” da acüzün çoğulu olup asıllar, kökler demektir. “Haviye” de içerisi bomboş olan şeydir.

Hakka 69:8

(İmdi onlar için) O helâke uğramış kavme ait (geriye kalmış) bir fert (görebilir misin?) ne mümkün hepsi de helâk olmuş, inkârlarının cezasına kavuşmuşlardır. İşte bu gibi dinsizlikleri yüzünden helâke uğramış olan kavimlerin tarihî hâllerinden ibret alınmalıdır. “Eğer gidince dahli yoksa da derpiş eder akıl” “Cihânda hadisatın her biri bir güne ibrettir.”

Hakka 69:9

Bu mübârek âyetler de kıyameti inkâr etmiş olan diğer kâfirlerin uğradıkları felâketleri bildiriyor. Fir’avun ile kendisine tâbi olanların boğulmak sûretiyle, Lût kavminin şiddetli deprem ile, Nûh kavminin de Tûfan ile helâk olduklarına işaret ediyor. Artık sonunda kıyamet vukuunda yerin, dağların ve göğün ne hâle geleceklerini, meleklerin de neleri taşıyıcı bulunacaklarını genişçe ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Fir’avun da) O inkârcı, ilâhlık iddiasında bulunan kâfir hükümdar da (ve ondan evvelkiler de) Nûh ve Semûd kavmi gibi Peygamberlerini tekzîb edenler de (ve inkılâplara uğrayanlar da) Mütefikat denilen beldeleri alt üst olup ahâlisi helâk olan Lût kavmi de (o büyük suçu) kıyameti tekzîb gibi, Allah’ın birliğini, inkâr gibi ahlâk dışı hâllere cür’et gibi bir cinâyeti işleyip meydana (getirdi) onlar da bu gibi aşağılıklara müptelâ olmuş, sonunda belâlarını bulmuşlardı. “Hatie” Hata içeren fillerdir ki, insanı en çirkin şeylere sevk eder.

Hakka 69:10

Şu, hâlleri bildirilen şahıslar, kavimler (Rab’lerinin Peygamberine isyân ettiler) o kendilerine gönderilen Peygamberlerin emirlerine itaatte bulunmadılar, onlara muhalefetten ayrılmadılar. (Artık) Cenab-ı Hak da (onları pek şiddetli bir yakalamakla yakaladı) hepsini de helâk etti, onları kendi fenâ hareketlerinin cezasına kavuşturdu. “Rabiye” çok şiddetli demektir.

Hakka 69:11

Ve ey mü’mînler!. Siz şunu düşünerek şükrân vazifesini îfaya devam ediniz (Şüphe yok ki, su taştığı zaman) muazzam bir Tûfan meydana gelip her tarafı sular kapladığı vakit (sizi) ata ve ecdâdınızın bellerinde olduğunuz hâlde (o akan gemiye) Hz. Nûh’un ilâhî emir ile yaptığı ve Tûfan’ın dalgaları arasında tam bir emniyet ile akıp durmuş bulunduğu fevkalâde gemiye (biz yükledik) mü’mîn olanları Tûfandan kurtararak selâmet alanını erdirdik. İşte bu da îmanın, Peygambere itaatin bir mükâfatı olarak meydana gelmişti.

Hakka 69:12

Evet.. (Onu) Öyle mü’mînleri kurtuluşa erdirmeyi (sizin için bir ibret kılmamız için) vücuda getirdik, kâfirleri ise sularda boğarak sonrakiler için bir uyanma vesîlesi kıldık. Tâ ki: Yüce Yaratıcınızın sonsuz kudretine, kahr ve cezasının büyüklüğüne ve rahmetinin genişliğine bununla da delil getiresiniz. (Ve) Bir de (hıfzeden kulakların) kendileri için fâide verecek şeyleri dinleyip onlardan faydalanacak kabiliyette bulunan kulak sâhipleri de (onu) o mü’mînlerin kurtuluşa erdirdiğini, kâfirlerin de boğulup gittiğini (anlamaları için) öyle yaptık, meydana getirmiş olduk. Artık her akıllı, düşünen kimse için lâzımdır ki: Bu gibi pek büyük hâdiselerden birer ibret dersi alsınlar, o helâke uğrayanların değil, kurtuluşa erenlerin yollarını takip etsinler. “Teiyeha” kelimesi, onu koruyan mânâsınadır. “Veiye”de, korunması uygun olan şeyi işitip de, koruyan demektir. “Via” da içine bir şey konularak saklanılan kap mânâsınadır. İlâhî sözler ve sırlar ile hafızalarını bezeyen, sonra da bunlar ile Allah’ın kullarını aydınlatmaya çalışan mü’mînler, “üzünivaiye” = belleyen kulak sâhipleri demektirler.

Hakka 69:13

Evet, Cenab-ı Hak herşeye kaadirdir, kâfirlerin azapları bu dünyada uğradıkları felâketlerden ibaret değildir. Onlar asıl kıyamet günü en müthiş azaplara uğrayacaklardır. (Vakta ki,) Bu dünyanın büsbütün virâneliğe dönmesi için (sûr’e bir üfürülme ile üfürülmüş olur.) İsrâfil Aleyhisselâm tarafından ilk üfleme meydana gelir.

Hakka 69:14

(Ve yer ve dağlar) Zelzeleler ile, rüzgârlar ile veya melekler vasıtası ile (yerlerinden kaldırılmış) müthiş bir inkılâba mâruz kalmış (ve) yerdeki dağlar vesâire (birbirine bir çarpışla çarpmış, darmadağın olmuş bulunur.) öyle pek korkunç bir hâdise yüz gösterir. “Dek” Vurmak, çarpmak, parça parça etmek mânâsınadır.

Hakka 69:15

(İşte o günde) O müthiş hâdiselerin ortaya çıkması zamanında (kıyamet kopmuş olur.) o kâfirlerin inkâr ettikleri ceza günü meydana çıkmış bulunur.

Hakka 69:16

(Ve) O günün şiddetine bakınız ki: O günde (gök yarılmıştır.) zaif düşmüş, parçalanmıştır, (artık o) Gök kubbesi bile o kadar kuvvet ve sağlamlığına rağmen (o günde) o kıyamet anında (pek zaittir) artık o müthiş günü düşünerek titreme lâzım gelmez mi?. O günü inkâr edenler, kendilerini pek büyük bir felâkete aday kılmış oldukları hâlde bundan hiç haberleri yoktur. Ne kadar üzülecek bir hâlet-i ruhiye.. “Vahiye” zaif düşmüş, âciz bulunmuş, yarılmış sukut etmiş demektir.

Hakka 69:17

(Ve melek) Zümresi (onun) göğün ve bir görüşe göre yeryüzünün (çevresindedir.) Yâni: Semâ parçalanınca, semâda bulunan melekler, o parçaların veya yeryüzünün etrafında bulunurlar, etrafa bakarlar. Bir aralık onlar da hayatı terk ederler, sonra onları Yüce Yaratıcı Hazretleri tekrar hayata nâil buyurur. (Ve) O vakit (Rab’bin arşını başları üzerinde) yâhut göğün çevresinde bulunan meleklerin üstünde olarak (sekiz melek yüklenir) İbn-i Abbas Radiyallâh-ü Anh’tan rivâyet olunduğuna göre bu sekiz melekten maksat, meleklerden sekiz sınıftır, onların adedini Allâh-ü Teâlâ’dan başkası bilmez. Melek cins isimdir, insan lâfzı gibi bire de, birden çoğa da ihtimâli vardır. Arşın Cenab-ı Hak’ka izafe edilmesi, Kâbe-i Mükerreme’nin Beytullah diye yâd edilmesi gibidir ki: O makamların sırf mânen yüksekliklerine Allah katındaki makbuliyetlerine işaret içindir veya Allah’ın yüceliğini, hâkimiyetini temsil kabilindendir. Yoksa Kâbe-i Muazzama, hâşâ Cenab-ı Hak’kın bir ikâmetgâhı olmadığı gibi Arşürrahmân da Allâh-ü Teâlâ’nın bir oturma makamı değildir. O Yüce Yaratıcı, kadîmdir, zamana, mekâna ihtiyaçtan uzaktır. Arşı da, onu taşıyan melekleri de yaratmış olan ancak Allâh-ü Teâlâ Hazretleridir. Bu meselelerin geniş bilgisi Allah’ın ilmine havale ederiz. “Erca” etraf, havali, etraflar mânâsınadır.

Hakka 69:18

Bu mübârek âyetler, bütün insanların kıyamet gününde hesaba tâbi olup dünyadaki amellerinin kendilerine bildirileceğini ihtar ediyor. Amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan zâtların zevk ve ferahlık içinde kalacaklarını ve onların bu hesap gününün geleceğine inanmış olduklarını bildiriyor. Artık onların meyveleri pek bolca olan yüksek bağlar, bostanlar da tam bir zevk ile yaşayacaklarını müjdeliyor. Ve kendilerine dünyadaki amellerinin mükâfatı olmak üzere kemâl-i afiyetle bol bol nîmetlenmeleri emr olunacağı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar… (O gün) O kıyamet zamanında hesap için Allâh-ü Teâlâ’nın mânevî huzuruna (arz olunacaksınızdır.) sizin dünyadaki amellerinizin neticesini size bildirmek için hakkınızda böyle bir muamele yapılacaktır. Artık o gün (sizde hiç bir gizli şey, gizli kalmaz) o gün hiçbir kimseye karşı dünyadaki fiil ve tavırlarınız gizli kalmayarak ortaya çıkar. Gerçekten Yüce Allah kullarının bütün amel ve fikirlerini tamamen bilicidir, kullarını böyle bir hesaba tâbi tutması ise ilâhî adâletinin tecellîsi içindir ve herkesin yaptıklarını göstererek bir mâzeret ileri sürmelerine imkân kalmaması içindir.

Hakka 69:19

(Artık) O hesap neticesinde (kime ki: Kitabı sağ tarafından verilmiş olur) kendisinin kurtuluşa erenlerden olduğunu anlamış bulunur, tam bir zevk ve ferahlık ile (der ki: Alınız kitabımı okuyunuz) ne kadar büyük sevinç sebebi olan bir amel defteri bulunuyor.

Hakka 69:20

Şöyle de der: (Şüphe yok, ben zannetmiştim) Daha dünyada iken bilmiş bulunuyorum (ki: Ben muhakkak hesabıma uğrayacağım.) her hâlde kıyamet, haktır, hesap ve kitap vardır, işte o kanaatının neticesi, böyle kolay bir hesap ile ilâhî lütuflara nâil olmaktan ibaret bulundu.

Hakka 69:21

(İmdi o) Kitabı sağ tarafından verilen mutlu zât (hoşnut) vaziyetinden râzı, çok memnun (olduğu bir yaşayıştandır) onun bu nâil olduğu nîmet; ebedîdir, her türlü zahmetten, külfetten uzaktır. Sâhibini sürekli olarak zevklendirir. Ferahlığa boğacak bir mahiyettedir.

Hakka 69:22

Evet.. O mutlu zât artık (Bir yüksek cennet içindedir.) mekân ve mekânet itibarı ile pek yüce bir ebedîlik bağı içinde zevk edip durmaktadır.

Hakka 69:23

Öyle ki: O cennetin, o bağ ve bahçenin (Toplanacak meyveleri pek yakındır) pek lezîz, latîf meyveleri kolaylıkla elde edilecek bir vaziyettedir. Sâhibi onlardan bol bol yer, lezzet alır, ferahlıklar içinde yaşar durur.

Hakka 69:24

Artık o gibi kurtuluşa eren zâtlara Allah tarafından en büyük bir iltifat olmak üzere hitap edilerek buyurulur ki: Ey Cennete girmiş olan kullarım!. Bu cennetlerde (afiyetle) güzel, lezîz şeylerden (yiyin ve için) zevk alın, bütün bu nîmetler, size (geçmiş günlerde) dünya âleminde (takdim etmiş olduğunuz şeylerin) güzel amellerin, ve itaatin (mükâfat olarak) Allah tarafından ihsân buyurulmuştur, ne büyük bir iltifat!. Ne mutluca bir yaşayış!. Cenab-ı Hak cümlemize nasîb buyursun. Âmin.

Hakka 69:25

Bu mübârek âyetler de kıyamet gününde kitapları sol taraflarından verilecek olan kâfirlerin o zaman ne kadar pişmanlıklarda bulunacaklarını, ne kadar müthiş azaplara tutulacaklarını ihtar ediyor. Onların o dinsizlikleri, insanlık merhametinden mahrûm olmaları sebebiyle öyle Cehennem azaplarını hak etmiş, kendi kötü amellerinin cezasına kavuşmuş olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Fakat o kimseye) o kâfir olan şahsa (ki; kitabı) amel defteri (sol tarafından verilmiş olur) o sâbitede yazılmış olan pek çirkin amellerini anlamış bulunur. Artık o da tam bir üzüntü ile (dert ki, keşke kitabını bana verilmemiş olsa idi.) şimdi o kadar çirkin hâllerimden haberdar bulunmasa idim.

Hakka 69:26

Ve şöyle de temennîde bulunur, keşke ben (Hesabımın da ne olduğunu bilmese idim.) onları bilmeden dolayı da ayrıca ruhen azap çekip durmasa idim.

Hakka 69:27

Ve yine der ki: (Keşke) Ölüm, dünyadaki hayattan mahrûmiyet, hayatını (kesip bitirmiş olsa idi.) şimdi bir daha yeniden hayata ererek bu kadar azaplara tutulmasa idim.

Hakka 69:28

Ve diyecektir ki: Dünyadayken elde etmiş olduğum (Malım) servetim, maddî varlığım (bana bir fâide vermedi) beni bu âhiret azabından kurtarmaya yardım edecek bir mahiyette bulunmadı, boş yere mahvolup gitti.

Hakka 69:29

Dünyadaki cimriliğinin cezasına uğrayan o şahıs şöyle de diyecektir: (Benim saltanatım) Kuvvetim, bir nice şeylere sâhip oluşum, insanlar üzerine tasallutum (benden yok olup gitti.) şimdi fakir, zelîl bir vaziyette kaldım.

Hakka 69:30

Allah tarafından da zebânîlere emrolunacaktır ki: (Onu) O üzüntüler içinde kalan kâfiri (tutun da) ellerini boynuna zincirler ile (bağlayın) onu kımıldanamayacak bir hâle getirin.

Hakka 69:31

(Sonra) Onu (Cehenneme kavuşturan) o kâfiri sürükleyerek tutuşup durmakta olan Cehennemden başka bir yere götürmeyin.

Hakka 69:32

(Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan) Bütün vücudunu kaplayacak bulunan (bir zincir içinde olarak onu) o inkârcıyı cehenneme (sevk edin) onun o ateşîn yere tam bir zilletle atıverin.

Hakka 69:33

(Muhakkak o) Cehenneme sevk edilecek şahıs dünyada iken küfür içinde yaşıyordu (Yüce olan Allah’a îman etmez idi.) Allah’ın birliğini ilâhî kudreti tasdîkte bulunmazdı, kulluk vazîfelerini îfaya çalışmazdı.

Hakka 69:34

(Ve yoksullara yemek verilmesine) yemek yedirmede bulunmasına başkalarını da (teşvikte bulunmazdı) kendisi malından fakirlere bir şey vermediği gibi başkalarını da men’e çalışırdı, bir kimseyi bir iyiliğe teşvik etmek istemezdi. Halbuki, kendi ihtiyaçlarından fazla bir mala sâhip olanlar, fakirlere, zaiflere yardım etmekle mükelleftirler. Bu ilâhî beyanda delâlet vardır ki: Kâfirler de bu gibi furuattan olan vazîfeler ile mükellef bulunmaktadırlar. Bunlara riâyet etmemelerinden dolayı da ayrıca cezalanacaklardır.

Hakka 69:35

(Artık onun için) O küfür için ölerek âhirete gitmiş olan şahıs için (Burada) bu kıyamet toplanmasında (bir şefkatli yakın yoktur.) o kendisini azaptan kurtarabilecek bir dosta, bir yardımcıya sâhip bulunmayacaktır. Bütün dostları, yakınları kendisinden kaçınacaklardır, onun yüzünden kendilerine bir zarar gelmesini düşünerek ondan kaçacaklardır.

Hakka 69:36

(Ve) O kâfir için âhirette (yemek de yoktur) temiz bir yemeğe nâil olamayacaktır. (kanlı irinden olan) yemek (müstesna) öyle kâfirlerin yiyecekleri şey, içecekleri su, ehl-i Cehennemin vücutlarından çıkan irinlerden, akan pis sulardan ibaret bulunacaktır.

Hakka 69:37

(Onu ise) Öyle pis, kötü olan bir şeyi, ise (günahkârlardan) yâni: Kasden günahları işleyen, öyle kasten îfa edilen hatalar ile kuşatılmış bulunan inkârcı, müşrik kimselerden (başkası yemez) ancak o kâfirlerdir ki: O pis şeyleri yemek mecburiyetinde kalacaklardır. İşte Allâh-ü Teâlâ’yı ve O’nun muhterem Peygamberlerini tasdik etmeyen, ilâhî kitaplara inanmış bulunmayan kimselerin gelecekleri böyle pek vahimdir. Ebedî bir cehennemdir.

Hakka 69:38

Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in yüceliğini gösteriyor, onun bir şair, bir kâhin veya bir deli sözü olmayıp bir ilâhî söz olduğunu bildiriyor. Onu Hz. Peygamberin uydurup Cenab-ı Hak’ka isnat etmiş olmasını iddia eden inkârcıları reddediyor. Onun bir ilâhî kitap olup takva sâhipleri için bir kutsî öğüt olduğunu ve onu inkâra cür’et edenlerin de âhirette pişmanlıklara, hüsranlara mâruz kalacaklarını ihtar buyuruyor. Kur’an-ı Kerîm’in sırf bir hakikat olduğunu, Resûl-i Ekrem’in de Hak Teâlâ Hazretlerini tesbîh ve takdîs ile mükellef bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Kur’an-ı Kerim’in bir ilâhî kelâm olduğunu takdîr ve tasdîk etmeyenler!, (artık yok.) O sizin öyle yanlış anladığınız gibi değil… (görür olduğunuza yemîn ederim.) Bütün görünenlere, bütün gözlere çarpan varlıklara andolsun ki: Size bildireceğim hakikatin kendisidir.

Hakka 69:39

(Ve göremez olduğunuza da) Bütün görünmez şeylere de, meselâ: Bütün ruhlara da, veya bütün bâtınî nîmetlere de veya, âhiret hayatına da, veyâhut ilâh olan zâta da yemîn ederim, artık kesin olarak biliniz.

Hakka 69:40

(Şüphe yok ki: O) Beyanı hikmet olan Kur’an (kerîm olan bir peygamberin) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın sizlere ilâhî kitap olarak teblîğ ettiği (bir kelâmdır.) o bir ilâhî vahye dayanmaktadır. Hz. Peygamber de onu size okuyup bildirmeğe memurdur.

Hakka 69:41

(Ve o) İlâhî Kelâm hâşâ (bir şair sözü değildir.) onu size teblîğ eden Hz. Muhammed, şiir ile iştigâlden yücedir, ve hiçbir şiir, o ilâhî sözdeki belâgat ve yüceliğe sâhip olamaz, (siz pek az şeye inanıyorsunuz!.) Kur’an-ı Kerim’in mahiyetini güzelce düşünemiyorsunuz, bâzı beyanatını hakikate uygun gördüğünüz hâlde bir çok beyanatını anlayıp tasdîk etmiyorsunuz veya siz bâzı âyetlere kalben inandığınız hâlde, az sonra, o inancınızdan dönüveriyorsunuz. Yâhut, siz hiç bir şeye inanmazsınız. Çünkü, Arap dilinde bâzen böyle az tâbiri, yok makamında kullanılmıştır.

Hakka 69:42

O hakikati beyan eden Kuran (Bir kâhinin sözü de değildir.) Kâhinler, bir takım müneccimlerdir ki: Yıldızlara dayanarak bir takım şeylerden haber verirler ki: O haberlerin ekserisi doğruluktan mahrûmdur, uydurma, zânna dayanan şeylerden ibarettir. Kur’an-ı Kerim’in beyanatı ise, hakikatin kendisidir, kâhin sözü olmadan yücedir, uzaktır. Ey o ilâhî kitap hakkında öyle boş iddialara cür’et eden inkârcılar!. Siz (ne kadar az düşünüyorsunuz!.) yâni: Siz doğru düşünmek özelliğinden mahrûm bulunuyorsunuz.

Hakka 69:43

O Kur’an-ı Kerim, hâşâ ne şair sözüdür, ne de kâhin sözüdür. O sırf (âlemlerin Rab’bi tarafından) Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a Cibrîl-i Emîn vasıtası ile (indirilmiştir.) Teblîğ buyurulmuştur. Bir mukaddes ilâhî kelâmdan ibarettir.

Hakka 69:44

İşte o Yüce Peygamberin kendi sözlerini Allah’a isnat etmemiş olduğunu kesin olarak beyan için Hak Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor: (Eğer o) Yüce Peygamber, diyelim, öyle inkârcıların iddiaları gibi (bâzı lâkırdıları) kendisinin bâzı kuruntularını (bize karşı bir iftira olarak söylemiş olsa idi) bunlar, Allah’ın kelâmıdır diyerek gerçeğe aykırı bir iddiada bulunsa idi.

Hakka 69:45

(Elbette ki,) Ona aslâ imkân verilmezdi (onu sağ tarafîle yakalardık) yâhut onu kuvvet ve kudret ile tutarak hemen cezaya kavuştururduk.

Hakka 69:46

(Sonra O’ndan yürek damarını kesiverirdik.) Yâni: Öyle gerçeğe aykırı bir iddiada bulunsa idi, onun ruhunu hemen gidererek kendisini helâke mâruz bırakmış olurduk. “Vetîn” bir damardır ki: Kalpten çıkarak başla bitişir, buna şah damarı da denir, bu kesilince hayvan oluverir.

Hakka 69:47

(Artık) Ey insanlar!. Öyle bir helâk etme takdirinde (sizde bir kimse de yoktur ki: Ondan) o cezayı tatbik etmekten bizi (menediciler olabilsinler.) Evet.. Bu engellemeye de hiç de bir mahlûk güç yetiremez.

Hakka 69:48

(Ve şüphe yok ki: O) Kur’an-ı Kerim (sakınanlar) Allâh-ü Teâlâ’nın azabından korkup emirlerine ve yasaklarına itaat ve inkıyat edenler için (elbette bir öğüttür.) onlardır ki: O Kur’an-ı Kerim’i düşünüp tefekkür ederek ondan hakkiyle faydalanırlar.

Hakka 69:49

(Ve muhakkak ki: Biz elbette biliriz.) Yâni: bir olan zâtıma kesin olarak malûmdur. Ey insanlar!. (Şüphe yok ki: Sizden tekzîb edenler vardır.) Kur’an-ı Kerim’i tasdîk edenler olduğu gibi bir kısım inkâr edenler de vardır. Artık tasdik edenler, mükâfatlara nâil olacakları gibi inkâr edenler de, lâyık oldukları azaplara er geç kavuşacaklardır. Bu âkıbeti iyice düşününüz…

Hakka 69:50

(Ve muhakkak ki, o) Kur’an-ı Kerim (elbette kâfirlerin üzerlerine bir hasrettir.) onlar yarın âhirette tasdik edenlerin mükâfata, inkâr edenlerin de cezaya kavuştuklarını görünce pişmanlıklarda bulunacaklardır, üzüntüler içinde kalacaklardır. Ne yazık ki: Artık pişmanlıkları, kendilerine bir fâide veremeyecektir.

Hakka 69:51

(Ve şüphe yok ki, o) Kur’an-ı Kerim (kuşkusuz gerçek bir hakikattir.) kesin olarak sâbit bir emrdir. Başkalarının uydurması olmayıp ancak Allah tarafından ehl-i imâna ihsân buyrulmuş olan bir mukaddes kelâmdır.

Hakka 69:52

(Artık) Ey Yüce Resûl!, (o ulu Rab’bin ismîle) onun mukaddes ismini zikrederek o kerem sâhibi Mâbudu (tesbîhde) onu takdîse, bütün noksanlardan yüce tutmaya (devam et) seni peygamberlik şerefine nâil kılmış, seni ilâhî vahyine mazhar buyurmuş, senin şanını pek ziyade yükseltmiş olan yüce Mâbuduna dâima şükür ve övgüde bulun. İşte Resûl-i Ekrem’e yönelik olan ilâhî emir onun ümmetine de, yöneliktir. Artık her müslüman için lâzımdır ki: İslâm şerefine nâiliyetinden dolayı Cenab-ı Hak’kı tesbîh ve takdîse devam etsin, ve kendisini öyle bir Peygamberin ümmetinden kılmış olduğu için Yüce Mâbuduna şükrân arzında bulunsun, o Yüce Peygamberi de dâima salât-ü selâm ile hatırlasın. Yârabbi!. O mübârek Peygamberimize ve onun aile efradı ve Ashâbına dâima salât-ü selâm buyur, sana dâima hamd ve senada bulunuruz ey Yüce, Ulu Mâbudumuz!.

Meâric 70:1

Bu mübârek âyetler, kıyameti inkâr eden müşrikleri reddediyor. Onların inkâr ettikleri kıyameti, nice muhtelif, çeşitli nîmet derecelerine sâhip olan Allâh-ü Teâlâ’nın her hâlde meydana getireceğini teblîğ ve Resûl-i Ekrem’e sabıretmesini tavsiye buyuruyor. O kıyamet hâdisesi olacağı zaman göklerin ve yerin pek müthiş bir hâle geleceğini ve insanların birbirinden kaçınacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (bir isteyen) Nazr Binil’hars veya, Ebû Cehl veya, Hars İbnünnuman gibi bir kâfir, sırf inkâr ve alay maksadîle (gelecek olan azabı istedi) Eğer böyle bir azap, hakikaten takdir edilmiş ise ne duruyor, hemen başıma gelsin, diye iddiaya kalkıştı, başımıza taşlar yağsın diye teklifte bulundu.

Meâric 70:2

Halbuki, o gelecek azap, muhakkak ki: Gerçekleşecektir. (Kâfirler için onu) o azabı kendilerinden (savacak) onun gelmesine mâni olacak bir kimse (yoktur) artık ne cehâlet ve ne cesaret ki, o azabın bir gün evvel başlarına gelmesini bir alay yoluyla istiyorlar?

Meâric 70:3

Evet o azap (Yüksek dereceler sâhibi olan) nice yüce âlemleri yaratmış ve mahlûkatı hakkında ne kadar çeşitli, muhtelif nîmet derecelerine sâhip bulunmuş olan (Allâh-ü Teâlâ tarafından) artık o azabı savabilecek bir mahlûk düşünülemez. O azap, hikmetin gerektirdiğine göre vakti gelince meydana gelecektir.

Meâric 70:4

O maddî ve ruhanî dereceleri bir düşünmeli ki: (Melekler ve ruh) Cibrîl-i Emîn (oraya) Allah’ın Arşına, Cenab-ı Hak’kın emirlerini ve yasaklarını alacakları bir yüce mâkama (bir günde çıkarlar ki:) oranın o çıktıkları makamın hadd-i zâtındaki (mesafesi elli bin yıldır) o kadar yüksektir, Yâni: Dünyadaki kimselerden bir fert, faraza o mâkama çıkmak arzusunda bulunsa o mâkama lâakal ellibin sene yükselmedikçe, yâni: Öyle pek fazla bir mesafe almakdıkça o mâkama kavuşamaz. Fakat melekler gibi Yüce ruh sâhipleri kendilerine Cenab-ı Hak’kın verdiği bir kudret ile bir günde bile o mâkama yükselebilirler. Kısaca: Hak Teâlâ’nın yaratmış olduğu dereceler, makamlar pek çeşitli ve pek muazzamdır.

Meâric 70:5

(Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sen (güzelce bir sabır ile sabret) o inkârcıların alay eder bir tarzda vâki olan sorularına, taleplerine bakarak üzülme, onları o inkâr ettikleri azap, bir gün yakalayacaktır. Her gelecek şey, pek yakîn demektir.

Meâric 70:6

Evet.. (Şüphe yok ki, onlar) O inkârcılar (onu) o azabın gelmesini veya kıyametin kopmasını (uzak görürler) onu imkânsız görecek derecede uzak sayarlar, hiç ilâhî kudret ile nice hârikaların vücuda gelebileceğini düşünmezler.

Meâric 70:7

(Halbuki, biz onu) O azabın gelmesini, kıyametin kopmasını, miktarı ellibin seneden ibaret olan herhangi bir mesafeyi (pek yakîn görürüz.) bütün bunlar, ilâhî kudrete göre aslâ uzak görülmez, imkânsız sayılamaz.

Meâric 70:8

(O gün ki,) O inkâr ettikleri azap, o kıyamet alâmetleri gerçekleşir, işte o günde (gök erimiş maden gibi olacaktır.) öyle garîb bir değişiklik vücuda gelecektir. “Mühl” erimiş bakır, yağ tortusu demektir.

Meâric 70:9

O müthiş günde (Dağlar da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır) bütün dağlar, parçalanarak renkli yün parçaları gibi havada uçuşmaya başlayacaktır. “Ihn” türlü renkler ile boyanmış yün mânâsınadır.

Meâric 70:10

Artık o pek korkunç günde (Hiç bir dost da bir dostu sormaz.) herkes kendi derdine düşer. En şefkatli akrabalar bile birbirilerinin hâllerini soracak bir durumda bulunmazlar, pek müthiş bir hâdise karşısında kalmış olurlar. Artık o günü inkâr edenlerin o gündeki hâlleri ne kadar fecî olacaktır.

Meâric 70:11

Bu mübârek âyetler de, Cehenneme atılacak olan kâfirlerin ne kadar boş temennîlerde bulunacaklarını bildiriyor. Onların kendilerini azaptan kurtarabilmek için ne muhâl fedakârlıklarda bulunmak isteyeceklerini haber veriyor. Artık dünyadalar iken hak’tan kaçınan, kulluk vazifesini îfa etmeyen öyle cimri kimselerin ilâhî azaptan kurtulamayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O birbirlerinin dostları, yakınları olanlar âhirette (birbirlerine gösterilirler) birbirlerini görüp tanırlar, buna rağmen birbirine bir fâide veremez, bilakis yekdiğerinden kaçınırlar, (günahkâr olan) Kâfir veya herhangi bir günahkâr (temennî eder ki: O günün azabından dolayı oğullarını fedâ etsin.) kendisini öyle bir kurtuluş fidyesi sâyesinde o azaptan kurtarmış bulunsun. Bu ne mümkün!.

Meâric 70:12

(Ve) Öyle bir suçlu ister ki: (eşini ve kardeşini) de fedâ etsin, o sâyede ilâhî azaptan kurtulsun, bu da ne mümkün..

Meâric 70:13

(Ve) Öyle bir azaba uğrayan şahıs ister ki: (kendisini barındıran) Bir şiddet, bir mûsibet anında kendisini koruyacak olan (aşiretini) kavim ve kabîlesini fedâ etsin, öyle bir fedakârlık sâyesinde azaptan kurtulsun. Heyhât!. Bu da ne mümkün!.

Meâric 70:14

(Ve) O suçlu, inkârcı şahıs, o gün temennî eder ki: (yer yüzünde kim var ise cümlesini) kurtuluş fidyesi olarak versin de (sonra) bu fedakârlığı, böyle pek muazzam bir fedakârlıkta bulunması (kendisini kurtarsın) Heyhât!. Ne imkânsız temennîler!.

Meâric 70:15

(Hayır: aslâ) Ondan kurtuluş fidyesi kabul edilmez, onun kurtuluşu için bir çare bulunmaz (şüphe yok ki: O) azap ateşi (bir mühim ateştir.) o gibi suçluları herhâlde yakalayacaktır. “Kellâ” yasaklama ve red harfidir. İstenilen şeyden red ve men etmeyi ifade eder. Vazgeç, senin anladığın gibi değildir, mânâsını ifade eder, “Haktır” mânâsında da kullanılmıştır. “Leza” da alevlenen ateş demektir. Ve cehennemin bir adıdır.

Meâric 70:16

Evet.. O ateş (İnsanların derisi için bir soyup dağıtıcıdır.) o derileri soyup gideren ateş, pek öldürücü ve müessir bir hâlde bulunmaktadır. “Şeva” baş derisi demek olan “Şevat’in çoğuludur. Vücudun etrafı mânâsında da kullanılmıştır.

Meâric 70:17

O şiddetli ateş (Çağırır) kendisine cezbeder, Hak’tan (döneni ve) ibâdet ve itaatten (yüz çevireni) öyle inkârcı ve münâfık şahısları kendisine has açık bir dil ile kendi ateşin sahasına dâvet eder, onları azaplandırır.

Meâric 70:18

(Ve) Malı, sırf dünyaya ait olanları (toplayıp da) zekâtını vermeyeni, o malları (bir kap içinde saklayanı) yalnız onlar ile uğraşarak dinî vazifelerini îfa etmeyeni, hırslıca bir hâlde yaşayarak nâil olduğu nîmetlerin şükrünü îfa eylemeyeni de ateş azabı, yarın âhiret âleminde yakalayacaktır. İşte her mükellef kimse, bu dehşetli âkıbeti düşünerek daha dünyada iken hayatını tanzîme, vazîfelerini îfaya çalışmalıdır. “Via” içinde bir mal konulup saklanılan kap, kasa ve yük mânâsınadır. Çoğulu ”Ev’iye”dir.

Meâric 70:19

Bu mübârek âyetler: insan cinsinin hayırları az, hırsları çok olduğunu bildiriyor. Ancak on güzîde haslet ile vasıflanmış olanların müstesna bir vaziyette bulunduklarını beyan ve onları Cennetlere kavuşmakla müjdelemektedir. Şöyle ki: (Şüphe yok) Bilinen, muhakkak bir durumdur (ki, insan) Cinsi tab’an (haris olarak yaratılmıştır.) sabrı azdır, tamahkarlığı çoktur, kendisine bir mûsibet dokunursa fazla üzüntü gösterir; bir hayra, bir servete nâil olursa cimrilikte bulunur, Halbuki: İnsana lâyık olan odur ki: İlâhî takdire râzı olsun, sabır ve sükûnetten ayrılmasın, maddî bir varlığa güvenmeyerek âhiretini temîn için hayırlara ve iyiliklere çalışsın, fakirlere zaiflere yardımda bulunsun. “Helû” haris, çabucak üzüntüye düşen ve süratle men’e çalışan demektir. İşte şu âyet-i kerîme de bunu göstermektedir.

Meâric 70:20

(Ona) insana (şer dokunduğu zaman) isterse, pek küçük olsun (çok feryat edicidir.) pek ziyade üzüntü içinde kalarak sabırdan mahrûm bulunur.

Meâric 70:21

(Ve ona hayır dokunduğu zaman da) İnsan, sıhhate, bolca bir geçime nâil olduğu vakitte (çok cimridir) malını çok tutar, yoksullara yardımda bulunmaz. Uhrevî selâmetini temin için çalışmaz, kıskanç bir vaziyette bulunur, başkalarına karşı bir rakîp kesilmiş olur.

Meâric 70:22

Fakat Allâh-ü Teâlâ’nın yardımlarına, korumasına mazhar olup da (namaz kılanlar) o yüksek ibâdete devam edenler, (müstesna) onlar şu beyan olunacak yüksek vasıflara da sâhip oldukları için öyle cimrilikten ve diğer kötü vaziyetlerden uzak bulunmaktadırlar. Bu namaz kılmaları onların birinci vasfıdır.

Meâric 70:23

Evet.. (Onlar ki:) O güzîde kullar ki: (Namazları üzerine devam edicilerdir) Onlar, namazları malûm vakitlerinde kılarlar, onları o kutsal vazifeyi îfa etmeden birşey meşgul kılmaz, bu da ikinci vasıflarıdır.

Meâric 70:24

(Ve onlar ki:) O namaza devam eden mü’minler ki: Onların (Mallarında bir malûm hak vardır) fakire vesâireye verilmesi dînen bildirilmiş olan bir miktar vardır ki: O da zekâttan, vâcip nafakalardan ibarettir. Bunları da verirler, sadaka vermekten geri durmazlar. Bu da üçüncü vasıflarıdır.

Meâric 70:25

O malûm Hak (Dilenen ve mahrûm olan için) dir ki: Ona da riâyette bulunurlar, yâni dilencilikte bulunan fakirlere de, dilencilikten kaçınan yoksullara da zekâtlarını, sadakalarını verirler, bu da dördüncü vasıflarıdır.

Meâric 70:26

(Ve onlar ki:) O mü’mîn kullar ki: (ceza gününü tasdik ederler.) Âhiret âlemine inanmış bulunurlar, o ebedî âlemde selâmet ve saadete kavuşmak için çaba ve gayretten geri durmazlar, bu da beşinci vasıflarıdır.

Meâric 70:27

(Ve onlar ki:) O vazife şinas kullar ki: (Rab’lerinin azabından korkanlardır) Dünyada da, âhirette de bir azaba, bir cezaya uğramamaları için Cenab-ı Hak’ka sığınırlar, onun emirlerine, yasaklarına uymaya çalışırlar, gayr-i meşrû şeyleri yapmaya aslâ meyil göstermezler, bu da altıncı vasıflarıdır.

Meâric 70:28

(Şüphe yok ki, Rab’lerinin azabı) Pek şiddetlidir, o elem verici azap (gayr-i memundur.) ondan kimse emîn olamaz. Cenab-ı Hak’kın azabı dünyada da, âhirette de meydana gelebilir. Artık gerçekten mü’mîn, inanmış olan herhangi bir insan, o azabı düşünerek titremez mi?. Öyle bir azabı gerektirecek bir harekete cür’et gösterebilir mi?

Meâric 70:29

(Ve onlar ki:) O mü’mîn, Cenab-ı Hak’tan korkan kimselerdir ki: Onlar (kendi cinsel organlarını koruyucudurlar.) gayr-i meşrû ilişkilerden kaçınırlar, iffetlerini korurlar, güzel ahlâka aykırı hareketlerde bulunmazlar, bu da yedinci vasıflarıdır.

Meâric 70:30

(Zevcelerine) Nikâhları altında bulunan hür kadınlara (veya sâhip bulundukları cariyelerine karşı) yapacakları ilişkiler (müstesna) bunlar; helâldir, ihtiyaç gereğidir, (çünkü onlar) Öyle kendi eşlerine veya cariyelerine karşı ilişkide bulunanlar, (kınanmış değildirler.) Onlardan istifâde edebilirler. İnsanlık cemiyetinin takdir edilen zamana değin bir temizlik dairesinde devamı, ancak böyle meşrû bir şekilde meydana gelecek ilişkiler vasıtasîle mümkün bulunmuştur.

Meâric 70:31

(Artık her kim bunun ötesini) Cenab-ı Hak’kın böyle meşrû kıldığı muamelenin aksini (araştırırsa) gayr-i meşrû ilişkiler talebinde bulunursa (işte haddi aşmış olanlar) Hak Teâlâ’nın meşrû kıldığı hududun dışına çıkmış bulunanlar (onlardır) Evet.. Şüphe yok ki: (onlardır) işte pek büyük bir mes’uliyete tutulacak olanlar da o gibi kimselerden ibarettir. “El-Mü’minûn”? sûresindeki (5, 6, 7) inci âyetlerin tefsirine de müracaat!.

Meâric 70:32

(Ve onlar ki:) İlâhî hükme râzı olan o mümin kullar ki: (emanetlerine ve ahtlarına riâyet edicilerdir.) Emanetlere hıyanette bulunmazlar, üstlendikleri vazifeleri yerine getirmeğe çalışırlar, işte böyle dosdoğru, itaatkâr kullarda müstesnadırlar. Bunların gelecekleri emindir. Bu da sekizinci vasıflarıdır.

Meâric 70:33

(Ve onlar ki:) O mü’mînler ki: Gerektiğinde (şâhitliklerini doğruca yaparlar.) bildiklerini saklamazlar, aksini yapmazlar, gerektiğinde mahkemeye gider, dosdoğru şâhitlikte bulunurlar, bu sâyede hukuka riâyet edilir, hakların ortaya çıkmasına hizmette bulunulmuş olur. Bu da dokuzuncu vasıflarıdır.

Meâric 70:34

(Ve onlar ki:) O güzel vasıflar ile vasıflanmış olan mü’mînler ki, (Namazları üzerine muhafazada bulunurlar.) Farz, Vâcip, Sünnet ve nâfile kabilinden olan namazları ile pek fazla ilgilenirler, bunları kaçırmak istemezler, bunların vakitlerine, şartlarına hakkiyle riâyet ederler, bunları kalp huzuru ile îfaya çalışırlar, bu da onuncu vasıflarıdır.

Meâric 70:35

(İşte onlar) Bu beyan olunan on mühim vasfa sâhip bulunan mü’mînler (Cennetlerde ikram olunmuş zâtlardır.) onlar, muhakkak ilâhî lütuflara nâil olacaklardır, nice maddî ve mânevî nîmetlere, lezzetlere, sevinçlere mazhar bulunacaklardır. İşte kulluk vazîfelerini îfa etmenin pek muazzam mükâfatı böyledir.

Meâric 70:36

Bu mübârek âyetler de kâfirlerin pek câhilce hareketlerini teşhîr ediyor. Onların umdukları cennete nâil olamayacaklarını bildiriyor. Onları helâk ederek yerlerine hayırlı kimseleri getirmeğe Cenab-ı Hak’kın kaadir olduğunu kesin bir şekilde haber veriyor. Resûl-i Ekrem’in onları bırakmasını emrediyor. Ve onların kabirlerinden nasıl müthiş bir şekilde çıkarılarak mahşere nasıl zelilce bir hâlde sevk edileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık ne var?) ne oluyor?. (O kâfir olanlara ki:) Ey Yüce Resûl!. Onlar (senin tarafına koşuculardır.) senin çevrende toplanmak, sana bakmak istiyorlar. “Muhtıîin” süratle bir tarafa koşan kimseler demektir.

Meâric 70:37

O kâfirler (Dağınık fırkalar olarak sağdan ve soldan) Resûl-i Ekrem’in etrafını sararak alay ederce bir vaziyet alıyorlar. O Yüce Peygamberin telkinlerine ehemmiyet vermiyorlar. Haklarında selâmet vesîlesi olacak nasihatlerini kabul etmiyorlar. Bu ne kadar câhilce ve haklarında felâket getirici bir hareket!. “İzîn” dağınık, çeşitli gruplar, tâifeler demektir. Rivâyet olunuyor ki; Resûl-i Ekrem, Sallâlâhü Aleyhivessellem; Kâbe-i Mükerreme’de namaz kılıyor, Kur’an-ı Kerim’i okuyordu, müşrikler ise onun etrafında halka, halka fırka, fırka olarak toplanıyorlar, mübârek beyanlarını işitip onunla alayda bulunuyorlardı ve diyorlardı ki: Eğer onlar, Muhammed -Aleyhisselâm- in dediği gibi Cennete girecekler ise elbette biz onlardan evvel Cennete gireceğizdir. İşte bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuştur.

Meâric 70:38

Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, o müşrikleri red için buyuruyor ki: (Onlardan her şahıs) öyle küfür üzere oldukları hâlde (naîm cennetine girdirileceğini mi ümit ediyor.) Bu ne kadar boş bir ümit!.

Meâric 70:39

(Hayır.. aslâ) öyle kâfir kimseler, aslâ Cennete giremeyeceklerdir. (Şüphe yok ki: Biz onları bilir oldukları şeyden yarattık.) Onların yaradılışları birer döl suyundandır. Onlar haddizatında Cennete girmek şerefine, kabiliyetine sâhip değildirler. Ancak ilâhî din ile nitelenmelidirler ki: Cennet nîmetine kavuşturulsunlar. Diğer bir yoruma göre de onlar, kendilerini Cenab-ı Hak’kın ne için yaratmış olduğunu bilirler, onların yaratılmaları, nefislerini îman ile, ibâdet ve itaat ile tamamladıkları ve bezemeleri içindir. Onlar ise bu hayat gâyesine riâyet etmiyorlar, îmandan ve kulluk vazîfelerini îfadan kaçınıyorlar, artık onlar, Cennete lâyık olabilirler mi?.

Meâric 70:40

(Artık öyle değil) O kâfirlerin iddiaları boşunadır. Onlar bir şeref ve meziyete sâhip değildir, onlar Cennete girmeğe lâyık bulunmuyorlar. (Doğuların ve batıların Rab’bine yemîn ederim ki: Şüphe yok. biz elbette kaadiriz) Allah’ın kudreti, fazlasıyla yeterlidir.

Meâric 70:41

(Onlardan) O kâfirlerden her birini helâk edip onların yerlerine (daha iyilerini getirmeğe) onlara bedel, îman sâhiplerini vücuda getirmeğe ilâhî kudretin fazlasıyla kâfi olduğunu hiç bir akıllı kimse inkâr edemez. (Ve biz önüne geçilmişler değiliz.) Elbette ki: Hiç bir mahlûk, Yüce Yaratıcı’nın irâdesine mâni olamaz, Hâşâ o âlemlerin Rabbini mağlûp bırakamaz, bir ilâhî irâde gereğidir ki: O gibi kâfirler geçici bir zaman için yaşamakta bulunuyorlar, sonunda lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. “Mesbûkîn” âciz, mağlûp müsabakayı kaybetmiş kimseler demektir.

Meâric 70:42

Ey Yüce Peygamber!. Sen (Şimdi onları bırak) Madem ki haklarındaki hayır diler tebligâtını, öğütlerini kabul etmiyorlar, artık onların hâllerine bakıp üzülme, onlar, kendi bâtıl kanaatlarına (dalsınlar,) dünyaları ile, fânî varlıkları ile (oynasınlar,) geçici bir zaman için yaşasınlar, (vâ’d olundukları günlerine kavuşacaklarına değin) öyle gâfilce bir hâlde vakit geçirsinler, sonunda kıyamet kopuncaya ne kadar kendi nefislerine sûikastte bulunmuş olduklarını anlayacaklardır, lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır. “Havz” suya dalmak, bir şeye başlamak demektir.

Meâric 70:43

Evet.. (O gün ki:) İkinci üfleme yapılarak (Kabirlerinden sür’atle çıkarlar) yeni bir hayata erip mahşere sevk edilirler. (Sanki: Onlar,) O müşrikler (dikili bir şeye) kendisine ibâdet etmeleri için konulmuş olan bir heykele (koşucudurlar.) öyle birbirine müsabaka edercesine sür’atle koşar, giderler. “Ecdas” kabirleri demektir. “Nusub” Bayraklar, alâmetler, ibâdet için dikilen şeyler mânâsınadır. “Yufizun” da müsabaka edercesine sür’atle koşarlar demektir. “Terhekuhüm” de onlara yaklaşır, onları kaplar mânâsınadır.

Meâric 70:44

Evet.. Onlar, kabirlerinden sür’atle çıktıkları gün (Gözleri düşkün) pek mütevazice bir tarzda (olduğu hâlde kendilerini bir zillet kaplayacaktır.) azaba uğrayacaklarını anlayacakları için pek fazla bir hayret ve heyecan içinde kalacaklardır. (işte o) Gün, o pek korkunç mûsibet zamanı (onların) o inkârcıların dünyadalarken (tehdît olunmuş) meydana geleceği bildirilmiş (oldukları gündür.) Onlar, bu günü dünyadalarken inkâr ediyorlardı, artık onlar, o âhiret âleminde bu inkârlarının cezasına kavuşmuş olacaklardır. Hiç bir mâzeret ileri sürmeye selâhiyetli bulunamayacaklardır. Binaenaleyh öyle inkârcılar, bu pek müthiş âkıbeti bir düşünmeli değil midirler? Daha fırsat elde iken inançlarını tashih ederek kulluk vazîfelerini îfaya çalışmalıdırlar ki: Azabın pençesinden kurtularak selâmet sahasına kavuşabilsinler. Başarı Cenab-ı Hak’tan…