Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Enfal 8:1 – Tevbe 9:129

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Enfal 8:1
  2. Enfal 8:2
  3. Enfal 8:3
  4. Enfal 8:4
  5. Enfal 8:5
  6. Enfal 8:6
  7. Enfal 8:7
  8. Enfal 8:8
  9. Enfal 8:9
  10. Enfal 8:10
  11. Enfal 8:11
  12. Enfal 8:12
  13. Enfal 8:13
  14. Enfal 8:14
  15. Enfal 8:15
  16. Enfal 8:16
  17. Enfal 8:17
  18. Enfal 8:18
  19. Enfal 8:19
  20. Enfal 8:20
  21. Enfal 8:21
  22. Enfal 8:22
  23. Enfal 8:23
  24. Enfal 8:24
  25. Enfal 8:25
  26. Enfal 8:26
  27. Enfal 8:27
  28. Enfal 8:28
  29. Enfal 8:29
  30. Enfal 8:30
  31. Enfal 8:31
  32. Enfal 8:32
  33. Enfal 8:33
  34. Enfal 8:34
  35. Enfal 8:35
  36. Enfal 8:36
  37. Enfal 8:37
  38. Enfal 8:38
  39. Enfal 8:39
  40. Enfal 8:40
  41. Enfal 8:41
  42. Enfal 8:42
  43. Enfal 8:43
  44. Enfal 8:44
  45. Enfal 8:45
  46. Enfal 8:46
  47. Enfal 8:47
  48. Enfal 8:48
  49. Enfal 8:49
  50. Enfal 8:50
  51. Enfal 8:51
  52. Enfal 8:52
  53. Enfal 8:53
  54. Enfal 8:54
  55. Enfal 8:55
  56. Enfal 8:56
  57. Enfal 8:57
  58. Enfal 8:58
  59. Enfal 8:59
  60. Enfal 8:60
  61. Enfal 8:61
  62. Enfal 8:62
  63. Enfal 8:63
  64. Enfal 8:64
  65. Enfal 8:65
  66. Enfal 8:66
  67. Enfal 8:67
  68. Enfal 8:68
  69. Enfal 8:69
  70. Enfal 8:70
  71. Enfal 8:71
  72. Enfal 8:72
  73. Enfal 8:73
  74. Enfal 8:74
  75. Enfal 8:75
  76. Tevbe 9:1
  77. Tevbe 9:2
  78. Tevbe 9:3
  79. Tevbe 9:4
  80. Tevbe 9:5
  81. Tevbe 9:6
  82. Tevbe 9:7
  83. Tevbe 9:8
  84. Tevbe 9:9
  85. Tevbe 9:10
  86. Tevbe 9:11
  87. Tevbe 9:12
  88. Tevbe 9:13
  89. Tevbe 9:14
  90. Tevbe 9:15
  91. Tevbe 9:16
  92. Tevbe 9:17
  93. Tevbe 9:18
  94. Tevbe 9:19
  95. Tevbe 9:20
  96. Tevbe 9:21
  97. Tevbe 9:22
  98. Tevbe 9:23
  99. Tevbe 9:24
  100. Tevbe 9:25
  101. Tevbe 9:26
  102. Tevbe 9:27
  103. Tevbe 9:28
  104. Tevbe 9:29
  105. Tevbe 9:30
  106. Tevbe 9:31
  107. Tevbe 9:32
  108. Tevbe 9:33
  109. Tevbe 9:34
  110. Tevbe 9:35
  111. Tevbe 9:36
  112. Tevbe 9:37
  113. Tevbe 9:38
  114. Tevbe 9:39
  115. Tevbe 9:40
  116. Tevbe 9:41
  117. Tevbe 9:42
  118. Tevbe 9:43
  119. Tevbe 9:44
  120. Tevbe 9:45
  121. Tevbe 9:46
  122. Tevbe 9:47
  123. Tevbe 9:48
  124. Tevbe 9:49
  125. Tevbe 9:50
  126. Tevbe 9:51
  127. Tevbe 9:52
  128. Tevbe 9:53
  129. Tevbe 9:54
  130. Tevbe 9:55
  131. Tevbe 9:56
  132. Tevbe 9:57
  133. Tevbe 9:58
  134. Tevbe 9:59
  135. Tevbe 9:60
  136. Tevbe 9:61
  137. Tevbe 9:62
  138. Tevbe 9:63
  139. Tevbe 9:64
  140. Tevbe 9:65
  141. Tevbe 9:66
  142. Tevbe 9:67
  143. Tevbe 9:68
  144. Tevbe 9:69
  145. Tevbe 9:70
  146. Tevbe 9:71
  147. Tevbe 9:72
  148. Tevbe 9:73
  149. Tevbe 9:74
  150. Tevbe 9:75
  151. Tevbe 9:76
  152. Tevbe 9:77
  153. Tevbe 9:78
  154. Tevbe 9:79
  155. Tevbe 9:80
  156. Tevbe 9:81
  157. Tevbe 9:82
  158. Tevbe 9:83
  159. Tevbe 9:84
  160. Tevbe 9:85
  161. Tevbe 9:86
  162. Tevbe 9:87
  163. Tevbe 9:88
  164. Tevbe 9:89
  165. Tevbe 9:90
  166. Tevbe 9:91
  167. Tevbe 9:92
  168. Tevbe 9:93
  169. Tevbe 9:94
  170. Tevbe 9:95
  171. Tevbe 9:96
  172. Tevbe 9:97
  173. Tevbe 9:98
  174. Tevbe 9:99
  175. Tevbe 9:100
  176. Tevbe 9:101
  177. Tevbe 9:102
  178. Tevbe 9:103
  179. Tevbe 9:104
  180. Tevbe 9:105
  181. Tevbe 9:106
  182. Tevbe 9:107
  183. Tevbe 9:108
  184. Tevbe 9:109
  185. Tevbe 9:110
  186. Tevbe 9:111
  187. Tevbe 9:112
  188. Tevbe 9:113
  189. Tevbe 9:114
  190. Tevbe 9:115
  191. Tevbe 9:116
  192. Tevbe 9:117
  193. Tevbe 9:118
  194. Tevbe 9:119
  195. Tevbe 9:120
  196. Tevbe 9:121
  197. Tevbe 9:122
  198. Tevbe 9:123
  199. Tevbe 9:124
  200. Tevbe 9:125
  201. Tevbe 9:126
  202. Tevbe 9:127
  203. Tevbe 9:128
  204. Tevbe 9:129

Enfal 8:1

Vacip Tealâ emval-i ganimetin taksimi ve sair umur ve hususu kendinin emri üzerine resulüne ait olduğunu beyandan sonra emval-i ganimeti taksim, resulüne ait olunca ehl-i iman üzerine terettüb eden vazifeyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; emval-i ganimetin taksimi ve tasarrufu ve emr-i muhafazası Allah'a ve resulüne ait olunca ey müminler! Sizin için vazife: ganaim hakkında münazaayı terk, Allah'a ve resulüne itaat edip muhalefetten bilkülliye içtinab etmekle Allah'tan korkmaktır. Binaenaleyh; ganaimde şeytan'm iğvâsıyla yekdiğerinize karşı hasıl olan husumet ve iğbirarı terkle nefsinizi ve beyninizi ıslah edin ki, Resulullah'a muhalefeti terketmiş olasınız ve cümle eva-mir ve nevâhîde Allah'a ve resulüne itaat edin ki, ganaimde yek-diğerinizin hukukuna tecavüz etmeyesiniz ve bu suretle aranızda, vaki olan iğbirar tamamen zail olsun. Kemal-i iman; Allahü Tealâ'ya ittikaa ve resulüne itaat ve ıslah-ı beyn ve cümle emir ve nehye inkıyad etmeyi icab ettirdiğinden Cenab-ı Hak bunların her üçünü imana ta'lik buyurmuş ve «Eğer müminseniz bunları işleyin» demiştir. Şu halde Allah'tan korkmayan ve ıslah-ı zatülbeyn eylemeyen, Allah'a ve resulüne itaat etmeyen kimse mümin-i kâmil olamaz. Zira şu üç şey; envâ'-ı hayratın camiası olduğundan bunlara riayet etmek her mümin üzerine vaciptir. Hulâsa; bir şeyin Allah'a ve resulüne mahsus olduğunu bilince müminler için o hususta münazaaya cüret etmemek ve vâki olan hatanın izalesiyle hallerini ıslah eylemek ve bilcümle umur ve hususta Allahü Tealâ'ya ve resulüne itaat etmek iman-ı kâmilin şeraitinden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir. Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış altı âyeti hâvidir. Yani; «Emval-i ganimeti Allah'ın emri veçhüzere resulü taksim eder, hariç kimsenin reyine müracaat etmez» demekle taksimin sana mahsus olduğunu beyan et ki, ashabın taksim hususuna karışmasınlar. Cihadın meşruiyetinden maksad-ı aslî; i'lâ-yı kelimetullah olup emval-i ganimet maksad-ı aslî olmayıp din-i İslânıı muhafaza ve cemaat-i islâmiyeyi himaye üzerine zaid bir atiye-i ilâhiye olduğu cihetle emval-i ganimete nefiI ıtlak olunmuştur. Çünkü nafile; asıl maksat üzerine zaid olan şeye ıtlak olunur. Emval-i ganimetten intifa ancak bu ümmete mahsus olduğundan ganimetle intifa' bu ümmetin fezâilinden ma'duddur. Fahri Râzi, Kaazî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; (Bedir) gazasında ehl-i İslâmın iğtinam ettikleri emval-i ganimetin taksimi muhacirine mi veyahut ensâra mı ait olduğunda ihtilâf.etmeleridir. Yahut sebeb-i nüzul; Resulullah, harbe teşvik için a'dâya hücum edenlere emval-i ganimetten sehimlerinden ziyade birşey vereceğini vaad buyurması üzerine ashabın gençleri muharebeye müsaraatla a'dânın yetmişini katil ve diğer yetmişini esir aldılar ve ashabın ihtiyarlan, vücuh ve a'yanları da İslâmın bayrağı altında ihtiyat sınıfında ve safında bulundular. Harp bitince gençler, Resulullah'tan vaad-i nebevilerini ifa etmek üzere nefil istemişlerdi. Vücuh ve a'yan da «Bizim size kuvvet-üzzahr olmamız ve İslâm'ın bayrağını himaye etmemiz ve size ilticâgâh olmamız em-val-i ganimette müsavat üzere iştirakimizi icab eder. Binaenaleyh; sizin fazla istemeye hakkınız yoktur» diyerek müdafaaları üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut sebeb-i nüzul; (Bedir) gazasında hazır bulunmayan sekiz kimse ki üçü muhacirinden, beşi ensardandır. . Resulullah'ın emval-i ganimetten onlara sehim vermesi üzerine bazı ashabın, bulunmayanların ganimette hakları olmayacağını dermeyan etmeleri üzerine onların müdafaasını kat' ve Resululîah'm taksimde isabetini beyan etmek üzere âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; harbe hazır olmayan sekiz kimsenin her birerlerini Resululîah'm o vakitte mühim birer hizmette istihdam etmesine binaen ganimette hissedar olmaları umur-u lâzımedendi. Binaenaleyh; bu sekiz kimseye verilecek ganimet müdafaa mahalli değildir. Hazır olmayan muhacirinden birisi Hz. Osman'dır. Resulullah o vakit hasta olan Hz. Osman'ın zevcesini —ki kerime-i afife-i Resulul-lahtır. — onun hizmetinde terketmiştir. Diğer ikisi de (Talha) ile (Said b. Zeyd)'dir. Resulullah bunları Şam'dan gelecek olan Ku-reyş'in kervanını taharri için Şam cihetine göndermiş ve ensardan (Ebu Lübabe)'yi de Medine'de halife olarak terketmiş ve diğerlerini de böyle mühim birer vazifeye tayin buyurmuşlardır. Binaenaleyh; onların ganimette müşterek olmaları haklı ve zaruriydi. Bu âyet-i celilenin emval-i ganimetin humusu beytülmale ait olduğunu beyan eden âyetle mensuh olduğunu söyleyenler varsa da sahih olan; âyet muhkemdir, mensuh değildir. Çünkü; emval-i ganimetin beşte birinin beytülmale ait olduğunu beyan eden âyet emval-i ganimetin masrafını beyan eder. Bu âyet ise emval-i ganimeti masrafına sarfedecek ve masrafını tayin edecek, ancak Al-lahü Tealâ ve Resulullah olup başka kimsenin re'yi ve methali olmadığını beyan ettiğinden âyetlerin hükümleri başka başkadır. Şu halde iki hükmü beyan .lâzım olduğundan âyetin hükmü bakîdir, mensuh değildir. Hulâsa; ashab-ı, kiramın enıval-i ganimetin keyfiyet-i taksiminden suâl ettikleri ve taksim hususu Allahü Tealâ'ya ve resulüne ait olduğu ve Resulullah'a iktidaen emir-i harp ve imam-ül müslimîn olan zatın harbe teşvik için bazı kimselere emval-i ganimetten diğerlerinden fazla sehim vermesi caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:2

Vacip Tealâ Allah'a ve resulüne itaat, imanın iktizasından olduğunu beyan ettiği gibi mümin-i kâmil olanların sıfatlarını ve bazı hallerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'a ve resulüne muhalefet edip emirlerine itaat etmeyen kimseler mümin-i kâmil olmadılar, belki mümin-i kâmil ancak şol kimseler ki, onların indinde Allahü Tealâ zikrolundu-ğunda Allah'ın azamet ve celâletini hatırlayarak kalpleri korkar ve vücutları ürperir. Binaenaleyh; Allah'ın ikaabmdan havf ve haşyet ettiklerinden, evamir-i ilâhiyeye dikkat ve imanın levazımından olan itaati lâyıkı veçhüzre yerine getirirler ve onlar üzerine âyât-ı ilâhiye tilâvet olunduğunda o âyetler imanlarını ziyade .eder. Şu evsafı haiz olan kimseler ancak Rablerine itimad eder ve Rablerinin gayrı hiçbir kimseye ve esbab-ı nakısa ve âdiye gibi bir takım vesaile itimad etmezler ve umurları gerek korkulu olsun ve gerekse ümid ettikleri şeyler olsun cümlesini mürebbileri olan Rablerine tefviz ederler ve husulünü ondan beklerler. Çünkü; onun gayrı-o şeyi halk edecek bir halik yoktur. Bu âyet-i celile; imanın ziyadeyi kabul edeceğine delâlet ederse de bu kabul zatnan-ı saadete mahsustur. Çünkü; zanıan-i saadette vahiy gelip ahkâm yevmen feyevmen tezayüd ettiği cihetle ashab-ı kiramın imanları ahkâm tezayüd ettikçe tezayüd ederdi. Amma zaman-ı saadetten sonra vahiy munkati' olup ahkâm tekemmül ettiği cihetle mü'menünbih takarrür, ettiğinden imanın ziyadelenmesi mümkün değildir. Çünkü; dinin tekemmülü cihe-tiyle ahkâm tezayüd etmediğinden imanda tezayüd olamaz. Lâkin imanın tezâyüdü kuvvet ve zaaf cihetinden her zaman mümkün olup zaman-ı saadete münhasır değildir. Çünkü; âyetlerin tilâve-tiyle ve delâil ve hücec ü berahînin tezahürü sebebiyle insanın ya-kîni kuvvet bulur ve itmi'nam ziyade olur. Binaenaleyh; kuvvet cihetinden iman tezayüd eder ve âyetteki ziyadenin bu manâca ziyade olması ihtimalden baid değildir. Şu^ tevcihe ihtiyaç; imanın tasdik-i kalbî ve ikrar-ı lisânîden ibaret olduğuna veyahut tasdik-i kalbiden ibaret olduğuna naza-randır. Amma iman; tasdik-i kalbî ve ikrar-ı lisânı ve cevarihle amelden ibaret olduğuna nazaran imanın her zaman ziyade ve noksanı kaabildir. Çünkü; amel imandan cüz olunca amel ne kadar ziyade olursa iman da o kadar ziyade, ve amel ne kadar noksan olursa iman da o kadar noksan olur. Şu mezhebe nazaran âyet-i celilenin hükmü zaman-ı saadete münhasır olmaz. Lâkin ehl-i sünnet indinde amel, asl-ı imandan cüz' değildir, belki imanın kemâlinden cüzdür. Binaenaleyh; iman ziyadeyi ve noksanı kabul etmez.

Enfal 8:3

Vacip Tealâ iman-ı kâmilin şartlarından kalbe müteallik olan ahvalin bazısını beyandan sonra a'mâl-ı zahireden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yanj; mümin-i kâmillerin haiz oldukları evsaf-ı âîiyeden birisi de salât-ı mefruzeyi hudut, erkân ve şeraitine riayet ederek evkaa-tında te'hir etmeksizin edaya müsaraat etmeleridir ve bizim kendilerine verdiğimiz rızklarından şer'an infakı lâzım olan mahallere Allah'ın emri veçhüzere infak ettikleri gibi fukaraya nafile sadaka vermek ve zekâtlarını masrafına eda etmek ve mescid, mektep, medrese, köprü ve çeşme gibi hayrat, ve müberrâta malik oldukları emvalden bir miktarını sarfetmekten çekinmeyenlerdir. İşte kalplerinde itifeaad-ı sahih ve a'zalarıncla amel-i salih olan vej mallarını fukaraya ve hayrata sarf eden ehl-i iman; mümin-i kâ-J millerdir ve imanları sabit ve sadıktır ki, imanlarında asla şek vej şüpheleri yoktur. Çünkü; imanlarının muktezasmı lâyıkıyla işlemek, imanları yakin üzere olup şekküzere olmadığına delâlet eder. Ehl-i iman için Rableri indinde mahfuz dereceleri ve kendilerin-| den sudur eden hatalarının af ve mağfiret olunması ve onlar içini hazırlanmış meşakkatsiz rızkları vardır. Herkesin ameli işlemeye! sa'yi, farklı olduğu gibi âhirette derecelerinin dahi farklı olacağına işaret için âyette lâfzı cemi' sıyğasıyla varid oh muştur. Zira; Cennet'te derece amel mukabilinde olacağından herkesin derecesi ameline göre olacaktır ve Resulullah'ın hadis-i şerifi de Cennet'te derecelerin mütefavit olduğuna delâlet eder. Yani «Cennet'te yüz derece vardır. Her derecenin araöı yüz senelik yol» demektir. Herkesin dereceleri beyninde fark olması aklen dahi lâzımdır. Çünkü; ameli az olan kimsenin derecesinin ameli çok olan kimseye müsavi olması adalete münafidir. Hatta emr-i dünyada bile ekseriyetle insanlar sa'yi miktarı mükâfat görürler. Binaenaleyh; sa'yi miktarı mükâfatım vermeyen kimse zulümle itham olunur. Cennet'in rızklarında kesbetmek meşakkati olmadığı gibi me'kûlât ve meşrubatında gam, gussa ve hazımsızlık gibi kederi mucip birşey dahi olmayıp sırf lutûftan ibaret olduğuna işaret için âyette rızık kerem sıfatıyla tavsif olunmuş ve ehl-i Cennet'in derecelerine ve mağfiretlerin ve rızıklarınm kesretine ve azametine işaret için kesrete ve azamete delâlet eden tenvirde varid olmuştur. Fahr-i Râzi; Hâzin ve Nisâbûrfnin beyanları veçhile mümin olan kimsenin «Ben hakka müminim» demesi lâzım olduğuna İmam-ı A'zam Hazretleri bu âyetle istidlal etmiştir. Zira; bu âyette Allahü Tealâ mümin olanların hakka mümin olmalarıyla hükmettiğinden bir müminin «Ben müminim inşaallah» demesi caiz olmaz. Çünkü; bu kelâm şekke delâlet edip imanda ise şek kafiyen caiz olmadığından mümin olan kimsenin imanını beyan sade-, dinde şekke delâlet eden kelâmla ifade-i meram etmesi caiz olamaz. İnfakın farz, vacip, nafile ve vücuh-u birrin cümlesine şamil olduğuna işaret için âyette mutlak olarak varid olmuş ve muktedir olan kimseler için devam üzere infakın lüzumuna işaret olmak üzere istimrara ve devama delâlet eden muzari sıy-ğasıyla inzal ve Rab lâfz-ı şerifinin ehl-i imana izafetiyle şereflerine ve kadirlerinin âlî olduğuna işaret olunduğu gibi derecât, Rableri indinde mahfuz olduğunu beyanla vaad olunan derecâtm ziyadan emin ve husulü muhakkak olduğuna dahi işaret olunmuştur. Bu âyet-i celilede beyan olunan ahkâm-ı hamse ki, havfullah, imanın ziyade olması, tevekkül-ü tam, salâtı eda ve infaktır. Bunlardan havfullahla tevekkül-ü tamda tekâlif-i ilâhiyenin cümlesi dahil olduğundan Cehennem azabından necat bulup derecât-1 ali-yâta nail olmanın şu ahkâma hasrolunması tekâlif-i saireye devam etmemeyi icab etmez. Çünkü şu ahkâm-ı hamseye devam; ancak cemi-i tekalife devamla olabileceğinden ahkâm-ı saireden bazısını fevteden kimseye bu âyetin ahkâmına bihakkın riayet etti denilemez. Şu kadar ki, tekâlif-i ilâhijse içinden bu beşini zikir bunların şereflerine işaret içindir. Hulâsa; bihakkın mümin olabilmek için Allah'ın âyetleri tilâvet olunduğunda Allah'tan korkmak ve kalbi ürpermek ve her umurunu Allah'a tefviz etmek ve salât-ı mefruzayı eda ve zekâtı i'tâ eylemek icab ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:4

Vacip Tealâ iman-ı kâmilin şartlarından kalbe müteallik olan ahvalin bazısını beyandan sonra a'mâl-ı zahireden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yanj; mümin-i kâmillerin haiz oldukları evsaf-ı âîiyeden birisi de salât-ı mefruzeyi hudut, erkân ve şeraitine riayet ederek evkaa-tında te'hir etmeksizin edaya müsaraat etmeleridir ve bizim kendilerine verdiğimiz rızklarından şer'an infakı lâzım olan mahallere Allah'ın emri veçhüzere infak ettikleri gibi fukaraya nafile sadaka vermek ve zekâtlarını masrafına eda etmek ve mescid, mektep, medrese, köprü ve çeşme gibi hayrat, ve müberrâta malik oldukları emvalden bir miktarını sarfetmekten çekinmeyenlerdir. İşte kalplerinde itifeaad-ı sahih ve a'zalarıncla amel-i salih olan vej mallarını fukaraya ve hayrata sarf eden ehl-i iman; mümin-i kâ-J millerdir ve imanları sabit ve sadıktır ki, imanlarında asla şek vej şüpheleri yoktur. Çünkü; imanlarının muktezasmı lâyıkıyla işlemek, imanları yakin üzere olup şekküzere olmadığına delâlet eder. Ehl-i iman için Rableri indinde mahfuz dereceleri ve kendilerin-| den sudur eden hatalarının af ve mağfiret olunması ve onlar içini hazırlanmış meşakkatsiz rızkları vardır. Herkesin ameli işlemeye! sa'yi, farklı olduğu gibi âhirette derecelerinin dahi farklı olacağına işaret için âyette lâfzı cemi' sıyğasıyla varid oh muştur. Zira; Cennet'te derece amel mukabilinde olacağından herkesin derecesi ameline göre olacaktır ve Resulullah'ın hadis-i şerifi de Cennet'te derecelerin mütefavit olduğuna delâlet eder. Yani «Cennet'te yüz derece vardır. Her derecenin araöı yüz senelik yol» demektir. Herkesin dereceleri beyninde fark olması aklen dahi lâzımdır. Çünkü; ameli az olan kimsenin derecesinin ameli çok olan kimseye müsavi olması adalete münafidir. Hatta emr-i dünyada bile ekseriyetle insanlar sa'yi miktarı mükâfat görürler. Binaenaleyh; sa'yi miktarı mükâfatım vermeyen kimse zulümle itham olunur. Cennet'in rızklarında kesbetmek meşakkati olmadığı gibi me'kûlât ve meşrubatında gam, gussa ve hazımsızlık gibi kederi mucip birşey dahi olmayıp sırf lutûftan ibaret olduğuna işaret için âyette rızık kerem sıfatıyla tavsif olunmuş ve ehl-i Cennet'in derecelerine ve mağfiretlerin ve rızıklarınm kesretine ve azametine işaret için kesrete ve azamete delâlet eden tenvirde varid olmuştur. Fahr-i Râzi; Hâzin ve Nisâbûrfnin beyanları veçhile mümin olan kimsenin «Ben hakka müminim» demesi lâzım olduğuna İmam-ı A'zam Hazretleri bu âyetle istidlal etmiştir. Zira; bu âyette Allahü Tealâ mümin olanların hakka mümin olmalarıyla hükmettiğinden bir müminin «Ben müminim inşaallah» demesi caiz olmaz. Çünkü; bu kelâm şekke delâlet edip imanda ise şek kafiyen caiz olmadığından mümin olan kimsenin imanını beyan sade-, dinde şekke delâlet eden kelâmla ifade-i meram etmesi caiz olamaz. İnfakın farz, vacip, nafile ve vücuh-u birrin cümlesine şamil olduğuna işaret için âyette mutlak olarak varid olmuş ve muktedir olan kimseler için devam üzere infakın lüzumuna işaret olmak üzere istimrara ve devama delâlet eden muzari sıy-ğasıyla inzal ve Rab lâfz-ı şerifinin ehl-i imana izafetiyle şereflerine ve kadirlerinin âlî olduğuna işaret olunduğu gibi derecât, Rableri indinde mahfuz olduğunu beyanla vaad olunan derecâtm ziyadan emin ve husulü muhakkak olduğuna dahi işaret olunmuştur. Bu âyet-i celilede beyan olunan ahkâm-ı hamse ki, havfullah, imanın ziyade olması, tevekkül-ü tam, salâtı eda ve infaktır. Bunlardan havfullahla tevekkül-ü tamda tekâlif-i ilâhiyenin cümlesi dahil olduğundan Cehennem azabından necat bulup derecât-1 ali-yâta nail olmanın şu ahkâma hasrolunması tekâlif-i saireye devam etmemeyi icab etmez. Çünkü şu ahkâm-ı hamseye devam; ancak cemi-i tekalife devamla olabileceğinden ahkâm-ı saireden bazısını fevteden kimseye bu âyetin ahkâmına bihakkın riayet etti denilemez. Şu kadar ki, tekâlif-i ilâhijse içinden bu beşini zikir bunların şereflerine işaret içindir. Hulâsa; bihakkın mümin olabilmek için Allah'ın âyetleri tilâvet olunduğunda Allah'tan korkmak ve kalbi ürpermek ve her umurunu Allah'a tefviz etmek ve salât-ı mefruzayı eda ve zekâtı i'tâ eylemek icab ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:5

Vacip Tealâ'nm Bedir-gazasında ehl-i imana vermiş olduğu emval-i ganimeti taksim hususunda ashabın ihtilâf etmesi üzerine ganimetin taksimi Resulullah'a ait olduğu beyan olunup Resulul-lah da emr-i ilâhi üzerine alesseviye taksim edince bilfiil harbe hazır olanlar bu taksimi kerih görmüşler ve sevmemişlerdi. İşte şu taksimi kerih görmelerini Cenab-ı Hak harbe huruçlarını kerih görmelerine teşbih etmek üzere buyuruyor. Yani harbi kerih görüp sonra beğendikleri gibi bu taksimi kerih gör-müşlerse de sonra beğenirler. Çünkü; her iki ciheti Allahü Tealâ emrettiğinden her ne kadar bidayeten acı olursa da akıbeti hikmetten hâîî olmadığı cihetle elbette tatlı olur. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Yahut bu âyet kavl-i şerifine merbuttur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut bu âyet; emr-i celiline merbuttur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … Fahr-i Râzi, Kaazî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile vak'anın tafsili şöyledir: Kureyş'in kırk kişi bulunduğu halde Şam'a gitmiş olan büyük ve emval-i azîmeyi hamil bir kervanının Şam'dan çıktığını ve Kureyş'in de bu kervanı muhafaza için çıkacaklarını ve binaenaleyh; gerek kervan ve gerekse Kureyş'ten hangi ciheti ihtiyar buy ur ursa o cihetten Allah'ın nusret vereceğini Cibril-i Emin'in haber vermesi üzerine Resulullah ashabıyla istişareye mübaşeret buyurdu. Ashab-ı kiramdan birçokları kervandaki malın kesretini ve ricalin kılletini ve asakir-i İslâmiye-deki mühimmât-ı harbiyenin nedretini nazar-ı itibare alarak kervanın kolaylıkla ele geçmesi me'mûl ve Kureyş'e mukaabele ise gaayet müşkül göründüğünden kervana karşı gitmek cihetini ihtiyar etmişlerdi. Resulullah'ın re'y-i nebevîleriyse düşmana karşı gidilip onun kuvvetini kesir ve şevket-i İslâmiyeyi i'lâ ve tezyid etmekti. Zira; düşmanın şevketi yerinde oldukça her zaman ehl-i İslâm muhataradan salim olamayacağı cihetle düşmanı zaafa dû-çâr etmek kervanı elde etmekten daha evlâ olduğundan bu ciheti ihtiyar buyurdu. Bunun üzerine ashaptan (Ebubekir), (Ömer), (Sa'd b. Ubbade) ve (Miktad) ile ensardan (Sa'd b. Muaz) (R.A.) Hazaratı rey'-i Resulullah'a tebaiyetle diğer ashab-ı kiramı bu re'ye döndürdüler. Resulullah da bu iki taifeden birini Cenab-ı Hakkın vaad buyurduğunu tebşir etti, (Bedir) cihetine azimete karar verildi ve azimet de olundu. Kureyş'in haline gelince: Re-suluiiah'ın kervana karşı gideceği haberi Mekke'de şayi olunca (Ebucehil) Kabe'nin damına çıkarak «Ey KureyV Arık ve semiz atlarınıza ve develerinize binerek kervanınızı kurtarmaya koşun. Zira; sizin bütün malınız bu kervandadır. Eğer bu kervan Muham-med (S.A.) in eline geçerse asla yerinize gelemezsiniz, necatınıza sa'y edin» demesi üzerine Mekke'den birçok kimselerle Ebucehil kurtarmak üzere çıktığında kervanın sahil tarîkıyla selâmeti bulduğu ve ashab-ı kiramın istilâsından halâs olduğu cihetle dönülmesini tavsiye edenler olmuşsa da (Ebucehil) Bedir'e kadar gideceğini ve orada develer kesilip yenileceğini ve envâ'-ı çalgılarla ahenk edileceğini söyleyip bu sözünde ısrar edince bilnıecburiye Bedir'e kadar gelirler. Bunun üzerine Bedir vakası hasıl olur ve irade-i ilâhiye yerini bulur. Ashab-ı Resulullah'tan ekserisinin kervana gitmek hususunda rey verip ve bu reylerinde bir müddet ısrar ettiklerini Cenab-ı Hak : nazm-ı celiliyle beyan buyurmuştur. Yani; «Habibim! Sen ashabına nusret beyanedip onlar için hak tebeyyün ettikten sonra hak olan cihada teveccüh etmemek üzere sana mücadele ederler ki, keenne onlar kıtale sevk olunup da katlin esbabından olan cellâda ve cellâdın elinde onları kesecek kılıca nazar ediyorlar gibi oldukları halde harp hazırlıkları olmamak ve harbe adem-i kudretlerinden bahisle mücadelede bulundular» demektir. Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile ashabın mücadelesi kemâl-i havf ve telâşlarından neşet ettiği ve bu korkuysa ihtiyari olmayıp zaruri olduğu cihetle bu mücadelede mazur olduklarından Resulul-lah'a muhalefet etmiş addolunmazlar. Binaenaleyh; muhalefetlerinden dolayı âhirette mücâzât da olunmazlar. Çünkü maksatları; ehl-i İslâm zayıf olduğu için bir tehlikeye düşmeyerek kervana gitmek istemişlerdir.

Enfal 8:6

Vacip Tealâ'nm Bedir-gazasında ehl-i imana vermiş olduğu emval-i ganimeti taksim hususunda ashabın ihtilâf etmesi üzerine ganimetin taksimi Resulullah'a ait olduğu beyan olunup Resulul-lah da emr-i ilâhi üzerine alesseviye taksim edince bilfiil harbe hazır olanlar bu taksimi kerih görmüşler ve sevmemişlerdi. İşte şu taksimi kerih görmelerini Cenab-ı Hak harbe huruçlarını kerih görmelerine teşbih etmek üzere buyuruyor. Yani harbi kerih görüp sonra beğendikleri gibi bu taksimi kerih gör-müşlerse de sonra beğenirler. Çünkü; her iki ciheti Allahü Tealâ emrettiğinden her ne kadar bidayeten acı olursa da akıbeti hikmetten hâîî olmadığı cihetle elbette tatlı olur. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Yahut bu âyet kavl-i şerifine merbuttur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut bu âyet; emr-i celiline merbuttur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … Fahr-i Râzi, Kaazî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile vak'anın tafsili şöyledir: Kureyş'in kırk kişi bulunduğu halde Şam'a gitmiş olan büyük ve emval-i azîmeyi hamil bir kervanının Şam'dan çıktığını ve Kureyş'in de bu kervanı muhafaza için çıkacaklarını ve binaenaleyh; gerek kervan ve gerekse Kureyş'ten hangi ciheti ihtiyar buy ur ursa o cihetten Allah'ın nusret vereceğini Cibril-i Emin'in haber vermesi üzerine Resulullah ashabıyla istişareye mübaşeret buyurdu. Ashab-ı kiramdan birçokları kervandaki malın kesretini ve ricalin kılletini ve asakir-i İslâmiye-deki mühimmât-ı harbiyenin nedretini nazar-ı itibare alarak kervanın kolaylıkla ele geçmesi me'mûl ve Kureyş'e mukaabele ise gaayet müşkül göründüğünden kervana karşı gitmek cihetini ihtiyar etmişlerdi. Resulullah'ın re'y-i nebevîleriyse düşmana karşı gidilip onun kuvvetini kesir ve şevket-i İslâmiyeyi i'lâ ve tezyid etmekti. Zira; düşmanın şevketi yerinde oldukça her zaman ehl-i İslâm muhataradan salim olamayacağı cihetle düşmanı zaafa dû-çâr etmek kervanı elde etmekten daha evlâ olduğundan bu ciheti ihtiyar buyurdu. Bunun üzerine ashaptan (Ebubekir), (Ömer), (Sa'd b. Ubbade) ve (Miktad) ile ensardan (Sa'd b. Muaz) (R.A.) Hazaratı rey'-i Resulullah'a tebaiyetle diğer ashab-ı kiramı bu re'ye döndürdüler. Resulullah da bu iki taifeden birini Cenab-ı Hakkın vaad buyurduğunu tebşir etti, (Bedir) cihetine azimete karar verildi ve azimet de olundu. Kureyş'in haline gelince: Re-suluiiah'ın kervana karşı gideceği haberi Mekke'de şayi olunca (Ebucehil) Kabe'nin damına çıkarak «Ey KureyV Arık ve semiz atlarınıza ve develerinize binerek kervanınızı kurtarmaya koşun. Zira; sizin bütün malınız bu kervandadır. Eğer bu kervan Muham-med (S.A.) in eline geçerse asla yerinize gelemezsiniz, necatınıza sa'y edin» demesi üzerine Mekke'den birçok kimselerle Ebucehil kurtarmak üzere çıktığında kervanın sahil tarîkıyla selâmeti bulduğu ve ashab-ı kiramın istilâsından halâs olduğu cihetle dönülmesini tavsiye edenler olmuşsa da (Ebucehil) Bedir'e kadar gideceğini ve orada develer kesilip yenileceğini ve envâ'-ı çalgılarla ahenk edileceğini söyleyip bu sözünde ısrar edince bilnıecburiye Bedir'e kadar gelirler. Bunun üzerine Bedir vakası hasıl olur ve irade-i ilâhiye yerini bulur. Ashab-ı Resulullah'tan ekserisinin kervana gitmek hususunda rey verip ve bu reylerinde bir müddet ısrar ettiklerini Cenab-ı Hak : nazm-ı celiliyle beyan buyurmuştur. Yani; «Habibim! Sen ashabına nusret beyanedip onlar için hak tebeyyün ettikten sonra hak olan cihada teveccüh etmemek üzere sana mücadele ederler ki, keenne onlar kıtale sevk olunup da katlin esbabından olan cellâda ve cellâdın elinde onları kesecek kılıca nazar ediyorlar gibi oldukları halde harp hazırlıkları olmamak ve harbe adem-i kudretlerinden bahisle mücadelede bulundular» demektir. Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile ashabın mücadelesi kemâl-i havf ve telâşlarından neşet ettiği ve bu korkuysa ihtiyari olmayıp zaruri olduğu cihetle bu mücadelede mazur olduklarından Resulul-lah'a muhalefet etmiş addolunmazlar. Binaenaleyh; muhalefetlerinden dolayı âhirette mücâzât da olunmazlar. Çünkü maksatları; ehl-i İslâm zayıf olduğu için bir tehlikeye düşmeyerek kervana gitmek istemişlerdir.

Enfal 8:7

Vacip Tealâ umur-u harpte ve harpten sonra emval-i ganimet hakkında ashabın ihtilâflarını ve reylerini ve reylerinde olan kusurlarını ve mücadelelerini beyandan sonra onların hallerine nazaran Cenab-ı Hakkın onlara vâki olan ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Kendinizin kılletini düşmanınızın kesretini ve mühimmât-ı harbiyenizin nedretini nazar-ı itibare alarak harbi kerih görüp Allah'ü Tealâ'nın Kureyş taifesinden veyahut Kureyş'in Şam'dan gelen kervanından ibaret olan iki taifeden birinin elinize geçeceğini vaad ettiği zamanı ve o zamanda cereyan eden vakaayii hatırınızda tutun, unutmayın ve o vakitte siz kıtale kudreti olmayan kervanın sizin olmasına muhabbet ediyordunuz. Çünkü; kervanda mal çok olup mukaatele edecek kadar kimse bulunmadığı cihetle meşakkatsiz birçok menafiine malik olacağınızı düşünerek kervana gitmek istemiştiniz. Halbuki o vakitte Allahü Tealâ vahyettiği kelimâtıyla hak olan İslâmı ve îslâmın esası olan kelime-i tevhidi izhar ve ispat etmek ve din-i İslâmı i'zazla müşriklerin ırkını kesmek murad ediyordu. îşte şu maksad-ı âlî; hakkı sabit kılmak ve bâtılı iptal etmek gaaye-i celiline binaendi. Velevse bu iradeyi küfürlerinde ısrar eden kâfirler sevmesinler. Onların sevmemesinden irade-i ilâhiye geri kalmaz, yerini bulur, nitekim de buldu. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette birinci ihkak hakla murad; Cenab-ı Hakkın vaad ettiği nusret ve zaferi ispat olup ikinci ihkak- ıhakla murad; din~i İs-lâmı izhar ve menar-ı şeriatı i'lâ olduğu cihetle âyette asla tekrar yoktur. Çünkü; hak lâfzının birisi nusret diğeri islâm manasınadır. İkisi bir manâya değil ki, tekrar olsun. Bu âyette ihkak-ı hak ve. iptal-ı batılla murad; hakkın hak ve batılın batıl olduğunu delilleriyle izhar etmek manâsına olduğundan hak zatında hak ve batıl da zatında batıl olduğu cihetle «Hakkı ihkak batılı iptal mümkün değildir» unvanında suâl varid olmaz. Çünkü ihkak-ı hakla murad; hakkı hak kılmak değil ki hasılı tahsil olsun. Belki hakkın hakkaniyetini izhar etmektir ve batılı iptalde dahi hâl böyledir. Binaenaleyh; bu suâl varid olamaz. Müşriklerin şirklerinden sonra ihkak-ı hakkı ve iptal-i batılı kerih görmeleri ayrıca bir cürüm teşkil ettiğine işaret için kâfirlerden lafzıyla tabir olunmuş ve bu tabirle kafirleri tekdir ve tevbih hasıl olmuştur. Çünkü; mücrim oldukları sarahaten zikrolunmuş ve açıktan yüzlerine vurulmuş ve batılı iptal ve hakkı hak etmek gibi bir âlî maksadı kerih görüp sevmedikleri beyan olunmuştur.

Enfal 8:8

Vacip Tealâ umur-u harpte ve harpten sonra emval-i ganimet hakkında ashabın ihtilâflarını ve reylerini ve reylerinde olan kusurlarını ve mücadelelerini beyandan sonra onların hallerine nazaran Cenab-ı Hakkın onlara vâki olan ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Kendinizin kılletini düşmanınızın kesretini ve mühimmât-ı harbiyenizin nedretini nazar-ı itibare alarak harbi kerih görüp Allah'ü Tealâ'nın Kureyş taifesinden veyahut Kureyş'in Şam'dan gelen kervanından ibaret olan iki taifeden birinin elinize geçeceğini vaad ettiği zamanı ve o zamanda cereyan eden vakaayii hatırınızda tutun, unutmayın ve o vakitte siz kıtale kudreti olmayan kervanın sizin olmasına muhabbet ediyordunuz. Çünkü; kervanda mal çok olup mukaatele edecek kadar kimse bulunmadığı cihetle meşakkatsiz birçok menafiine malik olacağınızı düşünerek kervana gitmek istemiştiniz. Halbuki o vakitte Allahü Tealâ vahyettiği kelimâtıyla hak olan İslâmı ve îslâmın esası olan kelime-i tevhidi izhar ve ispat etmek ve din-i İslâmı i'zazla müşriklerin ırkını kesmek murad ediyordu. îşte şu maksad-ı âlî; hakkı sabit kılmak ve bâtılı iptal etmek gaaye-i celiline binaendi. Velevse bu iradeyi küfürlerinde ısrar eden kâfirler sevmesinler. Onların sevmemesinden irade-i ilâhiye geri kalmaz, yerini bulur, nitekim de buldu. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette birinci ihkak hakla murad; Cenab-ı Hakkın vaad ettiği nusret ve zaferi ispat olup ikinci ihkak- ıhakla murad; din~i İs-lâmı izhar ve menar-ı şeriatı i'lâ olduğu cihetle âyette asla tekrar yoktur. Çünkü; hak lâfzının birisi nusret diğeri islâm manasınadır. İkisi bir manâya değil ki, tekrar olsun. Bu âyette ihkak-ı hak ve. iptal-ı batılla murad; hakkın hak ve batılın batıl olduğunu delilleriyle izhar etmek manâsına olduğundan hak zatında hak ve batıl da zatında batıl olduğu cihetle «Hakkı ihkak batılı iptal mümkün değildir» unvanında suâl varid olmaz. Çünkü ihkak-ı hakla murad; hakkı hak kılmak değil ki hasılı tahsil olsun. Belki hakkın hakkaniyetini izhar etmektir ve batılı iptalde dahi hâl böyledir. Binaenaleyh; bu suâl varid olamaz. Müşriklerin şirklerinden sonra ihkak-ı hakkı ve iptal-i batılı kerih görmeleri ayrıca bir cürüm teşkil ettiğine işaret için kâfirlerden lafzıyla tabir olunmuş ve bu tabirle kafirleri tekdir ve tevbih hasıl olmuştur. Çünkü; mücrim oldukları sarahaten zikrolunmuş ve açıktan yüzlerine vurulmuş ve batılı iptal ve hakkı hak etmek gibi bir âlî maksadı kerih görüp sevmedikleri beyan olunmuştur.

Enfal 8:9

Vacip Tealâ iki taifeden hangisini ihtiyar ederlerse nusret edeceğini beyandan sonra harbi ihtiyar edince Vacip Tealâdan yardım taleb ettiklerini ve o zamanda Allah'ın kendilerine olan lût-funu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; hiçbir fiili hikmetten hâlî olmaz, belki her fiilinde yüz binlerce hikmet mevcuttur. Bu âyette (Bedir) gazasında hazır olan meleklerin ehl-i imana beşaret ve kalplerinin mutmain olması için gelip başka bir maksatla gelmedikleri beyan olunduğuna nazaran Bedir gazasında imdada gelen meleklerin kıtale iştirak etmedikleri anlaşılmaktadır. Şu halde meleklerin gelmesi; mücerret ehl-i imanın cem'iyetini teksir ve kalplerini takviye ve tesliye içindir ve eslaf-ı kiramın mezhebi de budur. Gerçi «Bedir gazasının gayrı gazalarda 'imdada gelen melekler harbe iştirak etmedi, ancak melekler Bedir gazasında harbe iştirak etti" diyenler varsa da bu mezhep zayıftır. Bu hususta varid olan rivayetler de zannî olup kat'î değildir. Çünkü; melâike-i kiramın vürudu kıtal için olsa Kureyş'in ihlâkine meleklerden bir tanesi kâfidir. Binaenaleyh; diğerlerinin gelmesine hacet messetmezdi. Halbuki bin tanesinin geldiği nass-ı Kur'an'la sabittir. Şu halde melâikenin gelmesi; müminleri -tesliye ve kalplerini takviye ve cesaretlerini tezyid içindir. Fahri Râzî, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile âyet-i celile; nusretin ancak Allahü Tealâ'dan olup askerin çokluğu ve mühimmatın ve sair âlât ve edevat-ı harbiyenin mükemmel olmasıyla muzaffer olmak lâzım gelmediğine ve esbab-ı zahire ancak insanları tesliye ettiğine delâlet-i sarihayla delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ te'sir halk etmeyince esbabın cümlesi faydasız kalır, nitekim bazı vukuat da buna şahittir. Binaenaleyh; şu âyeti celilenin mazmununa âlemde binlerce vukuat şehadet etmektedir. Çünkü; çok zaman azıcık bir cemaatın bir kütle-i azîmeye gaalip geldiği ve esbab-ı zahiresi pek çok noksan olanların esbabı pek mükemmel olanlara galebe ettiği her zaman görülmektedir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ kime nusret verirse mensur odur. Fakat esbabı zahire insanlara medar-ı tesliye olduğundan insanların muattal kalmaması için Cenab-ı Hak kullarına esbaba teşebbüsle emreder, yoksa esbab-ı zahireye kafi surette itimad olunamaz. Lâkin itibardan da külliyen iskat edilemez. Çünkü âdât-ı ilâhiye müsebbibi esbab üzere halk etmekle carî olduğundan esbaba teşebbüsle beraber te'sirini ve neticeyi Allah'tan beklemek vaciptir. Zira; Allahü Tealâ herkese gaaliptir. IT.^ kimsenin ona mukaabeleye cüret etmek haddi değildir ve her umurunda hakimdir, her işi hikmeti ve maslahatı mutazammmdır. Şu kadar ki, düşmana karşı hazırlanmak ve mühimmat-ı harbiyeyi hazırlamak ve mukaabele-i bilmişle riayet etmek ehl-i iman için bir vazife-i diniyedir ki ihmali caiz değildir. Fahri Râzi, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette beyan olunan istiğase ve duâ Resulullah'la ashab-ı kiramın mecmuundan vâki olduğuna işaret için lâfzı cemi3 sıy-ğasıyla varid olmuştur. Çünkü; netice-i istişarede harbe karar verilince Resulullah ashab-ı kiramla beraber duâ ederek Allah'tan nusret taleb ettiler. Yahut Resulullah duâ etti, ashabı dediler. Âmin demek de ayn-ı duadır. Zira; 'in manâsı; «Duamızı kabul et yâ Rabbiî» demektir. Gerçi duanın yalnız Resulullah'tan vâki ve bu âyette cemi' sıygası Resulullah'a ta'zîm için olduğuna dair rivayet varsa da bu rivayet ashabın duâ etmediğine delâlet etmez ve Resulullah duâ ederken ashab-ı, kiramın bigâne durmasını akıl tecviz etmez. Çünkü ashabın âdetleri; ittibaı caiz olan herşeyde Resulullah'a ittibâ' etmekti. Binaenaleyh; duada ittibâ' ettiklerinde tereddüt etmemek lâzımdır. Tefsir-i Hâzin'de ve Beyzâvî'de Hz. Ömer'den rivayet olunan bir hadise nazaran Resulullah'ın kıbleye müteveccih olarak duaya mübaşeret ettiği ve «Yâ Rabbi! Şu cemaatı ihlâk edersen arz üzerinde sana ibadet eden bulunmaz» dediği hatta bürde-i saadeti yere düştüğü ve Ebubekr-is Sıddîk (R.A.) in bürde-i saadetlerini yerden kaldırıp Resulullah'ın mübarek omuzlarına koyduğu ve «Yâ Resulallah! Duanız kâfidir, umarım Cenab-ı Hak vaadini incaz buyurur» dediği mervidir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran (Bedir) gazasında imdada gelen meleklerin siması at üzerinde beyaz elbise ve beyaz sarıklı ve sarıklarının arkasında taylasan olduğu mervi-dir. Bu rivayet sarığın merzi-i ilâhiye muvafık bir kisve-i İslâmi-ye olduğuna delâlet eder. Çünkü; İslama imdada gelen melekleri Cenab-ı Hakkın sarık kisvesiyle göndermesi sarığın İslâmiyet için indallah müstehab bir kisve olduğuna delil-i kâfidir. Binaenaleyh; sarıkla kılınan namazın sarıksız kılman namazdan efdal olduğu kütüb-ü şer'iyemizde mezkûrdur ve sarık mehabet-i İslâmiyeyi tezyid eden kisve-i diniyemiz olduğu cihetle muhafaza ve riayet olunması müslümanlar için emr-i lâzımdır. Çünkü sarığın gayrı olan kisve; her ne suretle olursa olsun millet-i İslâmiyenin başka bir milleti takliden alındığından elbette kisve-i asliye-i İslâmiye diğerine müreccah olur. Hulâsa; umur-u mühimmede Cenab-ı Hakka ilticanın lâzım olduğu ve Bedir gazasında bin adet melâikeyle Cenab-ı Hakkın ehl-i İslama imdad buyurduğu ve imdadın müminlere müjde ve tesliye ve kalplerini tatmin için olduğu ve nusreti halk eden ancak Allahü Tealâı olup Allah'ın gayrıdan nusret beklemek doğru olmadığı ve çünkü; herkes üzerine Allah'ın gaalip, kaahir ve hakîm-i mutlak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:10

Vacip Tealâ iki taifeden hangisini ihtiyar ederlerse nusret edeceğini beyandan sonra harbi ihtiyar edince Vacip Tealâdan yardım taleb ettiklerini ve o zamanda Allah'ın kendilerine olan lût-funu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; hiçbir fiili hikmetten hâlî olmaz, belki her fiilinde yüz binlerce hikmet mevcuttur. Bu âyette (Bedir) gazasında hazır olan meleklerin ehl-i imana beşaret ve kalplerinin mutmain olması için gelip başka bir maksatla gelmedikleri beyan olunduğuna nazaran Bedir gazasında imdada gelen meleklerin kıtale iştirak etmedikleri anlaşılmaktadır. Şu halde meleklerin gelmesi; mücerret ehl-i imanın cem'iyetini teksir ve kalplerini takviye ve tesliye içindir ve eslaf-ı kiramın mezhebi de budur. Gerçi «Bedir gazasının gayrı gazalarda 'imdada gelen melekler harbe iştirak etmedi, ancak melekler Bedir gazasında harbe iştirak etti" diyenler varsa da bu mezhep zayıftır. Bu hususta varid olan rivayetler de zannî olup kat'î değildir. Çünkü; melâike-i kiramın vürudu kıtal için olsa Kureyş'in ihlâkine meleklerden bir tanesi kâfidir. Binaenaleyh; diğerlerinin gelmesine hacet messetmezdi. Halbuki bin tanesinin geldiği nass-ı Kur'an'la sabittir. Şu halde melâikenin gelmesi; müminleri -tesliye ve kalplerini takviye ve cesaretlerini tezyid içindir. Fahri Râzî, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile âyet-i celile; nusretin ancak Allahü Tealâ'dan olup askerin çokluğu ve mühimmatın ve sair âlât ve edevat-ı harbiyenin mükemmel olmasıyla muzaffer olmak lâzım gelmediğine ve esbab-ı zahire ancak insanları tesliye ettiğine delâlet-i sarihayla delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ te'sir halk etmeyince esbabın cümlesi faydasız kalır, nitekim bazı vukuat da buna şahittir. Binaenaleyh; şu âyeti celilenin mazmununa âlemde binlerce vukuat şehadet etmektedir. Çünkü; çok zaman azıcık bir cemaatın bir kütle-i azîmeye gaalip geldiği ve esbab-ı zahiresi pek çok noksan olanların esbabı pek mükemmel olanlara galebe ettiği her zaman görülmektedir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ kime nusret verirse mensur odur. Fakat esbabı zahire insanlara medar-ı tesliye olduğundan insanların muattal kalmaması için Cenab-ı Hak kullarına esbaba teşebbüsle emreder, yoksa esbab-ı zahireye kafi surette itimad olunamaz. Lâkin itibardan da külliyen iskat edilemez. Çünkü âdât-ı ilâhiye müsebbibi esbab üzere halk etmekle carî olduğundan esbaba teşebbüsle beraber te'sirini ve neticeyi Allah'tan beklemek vaciptir. Zira; Allahü Tealâ herkese gaaliptir. IT.^ kimsenin ona mukaabeleye cüret etmek haddi değildir ve her umurunda hakimdir, her işi hikmeti ve maslahatı mutazammmdır. Şu kadar ki, düşmana karşı hazırlanmak ve mühimmat-ı harbiyeyi hazırlamak ve mukaabele-i bilmişle riayet etmek ehl-i iman için bir vazife-i diniyedir ki ihmali caiz değildir. Fahri Râzi, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette beyan olunan istiğase ve duâ Resulullah'la ashab-ı kiramın mecmuundan vâki olduğuna işaret için lâfzı cemi3 sıy-ğasıyla varid olmuştur. Çünkü; netice-i istişarede harbe karar verilince Resulullah ashab-ı kiramla beraber duâ ederek Allah'tan nusret taleb ettiler. Yahut Resulullah duâ etti, ashabı dediler. Âmin demek de ayn-ı duadır. Zira; 'in manâsı; «Duamızı kabul et yâ Rabbiî» demektir. Gerçi duanın yalnız Resulullah'tan vâki ve bu âyette cemi' sıygası Resulullah'a ta'zîm için olduğuna dair rivayet varsa da bu rivayet ashabın duâ etmediğine delâlet etmez ve Resulullah duâ ederken ashab-ı, kiramın bigâne durmasını akıl tecviz etmez. Çünkü ashabın âdetleri; ittibaı caiz olan herşeyde Resulullah'a ittibâ' etmekti. Binaenaleyh; duada ittibâ' ettiklerinde tereddüt etmemek lâzımdır. Tefsir-i Hâzin'de ve Beyzâvî'de Hz. Ömer'den rivayet olunan bir hadise nazaran Resulullah'ın kıbleye müteveccih olarak duaya mübaşeret ettiği ve «Yâ Rabbi! Şu cemaatı ihlâk edersen arz üzerinde sana ibadet eden bulunmaz» dediği hatta bürde-i saadeti yere düştüğü ve Ebubekr-is Sıddîk (R.A.) in bürde-i saadetlerini yerden kaldırıp Resulullah'ın mübarek omuzlarına koyduğu ve «Yâ Resulallah! Duanız kâfidir, umarım Cenab-ı Hak vaadini incaz buyurur» dediği mervidir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran (Bedir) gazasında imdada gelen meleklerin siması at üzerinde beyaz elbise ve beyaz sarıklı ve sarıklarının arkasında taylasan olduğu mervi-dir. Bu rivayet sarığın merzi-i ilâhiye muvafık bir kisve-i İslâmi-ye olduğuna delâlet eder. Çünkü; İslama imdada gelen melekleri Cenab-ı Hakkın sarık kisvesiyle göndermesi sarığın İslâmiyet için indallah müstehab bir kisve olduğuna delil-i kâfidir. Binaenaleyh; sarıkla kılınan namazın sarıksız kılman namazdan efdal olduğu kütüb-ü şer'iyemizde mezkûrdur ve sarık mehabet-i İslâmiyeyi tezyid eden kisve-i diniyemiz olduğu cihetle muhafaza ve riayet olunması müslümanlar için emr-i lâzımdır. Çünkü sarığın gayrı olan kisve; her ne suretle olursa olsun millet-i İslâmiyenin başka bir milleti takliden alındığından elbette kisve-i asliye-i İslâmiye diğerine müreccah olur. Hulâsa; umur-u mühimmede Cenab-ı Hakka ilticanın lâzım olduğu ve Bedir gazasında bin adet melâikeyle Cenab-ı Hakkın ehl-i İslama imdad buyurduğu ve imdadın müminlere müjde ve tesliye ve kalplerini tatmin için olduğu ve nusreti halk eden ancak Allahü Tealâı olup Allah'ın gayrıdan nusret beklemek doğru olmadığı ve çünkü; herkes üzerine Allah'ın gaalip, kaahir ve hakîm-i mutlak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:11

Vacip Tealâ Bedir gazasında ehl-i İslama vâki olan nimetlerden bazılarını beyandan sonra diğerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın size olan eltaf-ı ilâhiyesini tezekkür vacip olduğu gibi cünıle-i niam-ı ilâhiyeden olarak (Bedir) vak'asmda Allah'ın size emn ü rahat, düşmanınızdan, havf ve telâşenizden halâs olmak üzerinize nazil olan uykunun sizi ihatasıyla rahata vardığınız zamanı tezekkür edin ve o günde size arız olan cena-bet-i zahire ve hades-i asgar ve ekberden tathir etmek ve şeytan'ın susuzluk ve açlıkla ve düşmanınızın çok olmasıyla size ilkaa etmiş olduğu vesvesesini izale edip gidermek ve sizin kalplerinizi sabır ve metanetle birbirine rabıtla takviye etmek ve o metanet sebebiyle ayaklarınızın yer tutması için üzerinize yağmur inzal buyurduğu zamanı teemmül ediniz ve hatırınızdan çıkarmayın ki, Allah'ın lutfunu lâyıkıyla bilesiniz. Fahri Râzi, Nisâbûrî, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin tasvir ettiği vak'a şöyle zuhur etmiştir: Resulullah as-habıyla akşam vakti Bedir'e karib olup ayaklar yer tutmayacak şekilde kumluk ve kasvetengiz bir mahalle kondular. Düşmandan son derece havf ve telâşları olduğundan gece uyanık bulunmak istedikleri halde Allahü Teâlâ onlara gaayet tatlı ve hafif bir uyku ihsan etmesiyle cümlesi birden uyudular ve rahata vardılar. Uyku, vücutlarının her tarafını ihata ettiğinden ihtiyarsız cümlesi yere serildiler. Ve uyandılar ki, bir çoğu ihtilâm olmuş. Şeytan da insan suretine temessül ederek iğvaya başladı ve «Kendi itikaadı-nızca havass-ı ümmettensiniz ve taharetsiz bir işe başlamazsınız. Şimdiyse cünüp ve abdestsizsiniz. Halbuki su yok, binaenaleyh; taharetsiz namaz kılacak ve efdal-i ibadet addettiğiniz cihada başlayacaksınız. Bu halle mağlûp olup birçoğunuz helak olacak ve birçoğunuz düşman elinde esir olacaksınız. Zira; düşmanınızın adedi çok olduğu gibi mühimmât-ı harbiyeleri mükemmel ve karınları da tok. Siz ise bunun aksinesiniz» demekle ehl-i imanın zihinlerini teşviş eder. İşte o zaman Allahü Tealâ rahmetini inzal buyurdu. Ashab-ı kiram abdest alıp guslettiler ve su cihetinden ihtiyaçlarını yağmur suyuyla def'eylediler. Çünkü; rahmet suyu derelerden aktı, bütün o havali su kesildi ve kumlar yatışarak ashab-ı kiramın ayağı yer tuttu. Yağmur yağmasıyla hava tebeddül etti: Gam yerine sürür, keder yerine ferah, korku yerine şecaat, kasavet yerine metanet, rehavet yerine salâbet ve nefret yerine ülfet geldi. Binaenaleyh; a'dâya hücumla galebe ve zafer kazandılar. Bu âyette zikrolunan nimetlerden birincisi; uykudur. Çünkü; uykuyla korkuları vücutlarında olan yorgunluk zail olduğu gibi bu korku esnasında bir cemmi gafirin birdenbire cümlesinin uykuya varması harikulade olduğu cihetle mucize ve nimet-i uzmâdır. Şu uykunun gaayet hafif hatta a'dâ hücum edecek olsa haberleri olacak kadar hafif olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu uykudan nuasla tabir buyurdu. Çünkü nuas ; uykunun evveline ve hafif zamanına ıtlak olunur. Bu âyette zikrolunan nimetlerden ikincisi; rahmettir. Çünkü; rahmet onların suya olan ihtiyaçlarını tamamen defetti ve kendilerine arız olan sıkleti, gumum, humum ve kasavetlerini, refettiği cihetle nimetti uzmâdır. Üçüncü nimet; Şeytan'ın insan suretine temessül ederek ilkaa etmiş olduğu fitne ve fesadın rahmetle zail olup gitmesidir. Dördüncü nimet;, korkunun, gumum, ve humu-mun zevaliyle müminlerin kalplerinin birbirine merbut olmasıdır. Beşinci nimet; rahmet yağmasıyla kumların yatışıp ehl-i imanın sabit olup her yere yürüyebilmeleri ve bilâkis müşriklerin tarafı toprak olup rahmetle çamur olduğundan bataklık içinde kalmalarıdır.

Enfal 8:12

Vacip Tealâ Bedir gazasında olan nimetlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki, o zamanda Rabbin Tealâ meleklere «Benim kuvvetim sizinle beraber» diyerek vahiy buyurdu ve dedi ki, «Benim kuvvetim sizinle beraber olunca ey melekler! Ehl-i, imanı düşmana karşı sebat ettirin. Elbette yakında ben kâfirlerin kalplerine korku ilkaa ederim. Hâl böyle olunca kâfirlerin boyunları üzerinden vurun. Eğer boyunlarını sakınmak için ellerini uzatırlarsa onların parmaklarının uçlarını darbedin. İşte şu cezaya onların istihkakları Allah'a ve resulüne; muhalefet ettiklerindendir. Halbuki Allah'a ve resulüne muhalefet edenler envâ'-ı cezaya müstehak olurlar. Zira; Allahü Tealâ'nın düşmanlarına azabı şiddetlidir.» Meleklerin ehl-i imanı sebat ettirmeleri; kalplerine kuvvet ve şecaat ilham etmeleriyledir. Ve bu sebat askerin metanetini muhafazayla İslâmın şevketine bâis ve inkırazdan halâsına sebep olacağına binaen Cenab-ı Hak ehl-i imanı tesbit etmekle meleklere emretmiştir. Yahut meleklerin tesbiti; zafer ve nusretle tebşirdir. İnsan suretinde bir meleğin İslâm safları önünde giderek «Ey müs-lümanlar! Korkmayın, nusret sizinledir» diyerek asakir-i İslânii-yeyi teşci' ettiğine dair varid olan rivayet de bu manâyı te'yid eder. Vacip Tealâ meleklere «Benim kuvvetim sizinle beraberdir» buyurduğu kelâm-ı icmâlîsini «Muâvenet-i ilâhiyenin kâfirlerin kalplerine korku ilkaa etmek» suretiyle olacağını beyanla tafsil buyurmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ kâfirlere korku ilkaa edince kâfirlerin havf ve herasla firar etmekten başka birşeye elleri değ-mediği mervidir. Muâvenet-i ilâhiye onların firarlarıyla zuhur edince boyunlarını vurmak zamanı geldiğinden Cenab-ı Hak boyunlarını vurmakla ve sakınmak için ellerini kaldırırlarsa ellerini ve bilhassa parmaklarını kesmekle emir buyurmuştur ki, boyunları vurulmadığı surette elleriyle silâh isti'mâline mecalleri kalmasın. Yani; şu azaba istihkaklarının sebebi Allah'ın ve resulünün emrine muhalefet etmeleridir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile meşâkka; muhalefet manasınadır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette Vacip Tealâ'nm eşref-i a'zaları olan boyunlarıyla ehass-i a'zaları olan parmaklarını kesmekle emir buyurması; bunların mabeyninde olan a'zânın herhangisi olursa olsun kesilmek lâzım olduğunu beyan ve emirdir. Şu halde bu emir; kâfirleri bilkülliye ifna etmekle emri mutazammındır. Eu âyet-i celilede darpla emir; yalnız meleklere veyahut müminlerle beraber melekleredir. Her iki surete nazaran meleklerin kıtale iştiraklerine delâlet eder. Çünkü kâfirlerin başlarım veya parmaklarını darpla emretmek; kıtalle emretmektir. Amma Eey- zâvî'nin beyanı veçhile emri melekler tarafından müminlere telkin suretiyle emir olursa darpla emir; meleklere emir olmaz. Çünkü; tevcihi şöyledir: Âyetin evvelinde Vacip Te-alâ'nın meleklere müminleri sebat ettirmeleriyle emretmişti. Gûyâ Vacip Tealâ meleklere sebat ettirmelerinin keyfiyetini beyan sadedinde ehl-i imana «deyin ve böyle demek suretiyle tespit edin» buyuruyor. Buna nazaran emri mukadder kavlin makuulü ve melekler tarafından müminlere kâfirlerin boyunlarını vurmakla emirdir. Şu halde meleklerin kıtale iştiraklerine-delâlet etmez. Bundan evvelki âyetinde bulunan manâya muvafık olan da budur: İşte bazı âyet meleklerin bilfiil kıtale iştiraklerine ve bazı âyet de adenı-i iştiraklerine alâveçhizzan delâlet ettiğinden bu bapta ulemânın sözleri muhteliftir. Çünkü; kat'î ve sarih suretle delâlet yoktur ve bu hususta varid olan hadis-i şerifler de zan ifade eder haber-i âhad kabilindendir. Binaenaleyh; meleklerin harp mevkiinde hazır oldukları kafidir ve lâkin bilfiil harbe iştirak edip etmedikleri muhtelefünfîhtir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin cüret ettikleri ma'siyetin kemâlini izhar ve isyan mukaabilinde cezanın illetini ve şiddetini beyan olmak üzere zamir mevziinde âyetin âhirinde lâfza-i celâl izhar olunmuştur. Çünkü; muhalefetleri envâ'-ı kemâ-lâtı cami olan Allahü Tealâ'ya olunca elbette o muhalefetten neş'et eden azabın şiddetli olması lâzım gelir. Bu âyette kâfirlerin boyunlarına veyahut parmaklarına vurmakla kıtalin şanına ihtimam ve darbın lüzumuna işaret için darple emir tekrar edilmiştir. Çünkü; şanına ihtimam olan şeyi te'kid ve teşdid için tekrar zikrolunmak kavaid-i Arabiye iktizasındandır.

Enfal 8:13

Vacip Tealâ Bedir gazasında olan nimetlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki, o zamanda Rabbin Tealâ meleklere «Benim kuvvetim sizinle beraber» diyerek vahiy buyurdu ve dedi ki, «Benim kuvvetim sizinle beraber olunca ey melekler! Ehl-i, imanı düşmana karşı sebat ettirin. Elbette yakında ben kâfirlerin kalplerine korku ilkaa ederim. Hâl böyle olunca kâfirlerin boyunları üzerinden vurun. Eğer boyunlarını sakınmak için ellerini uzatırlarsa onların parmaklarının uçlarını darbedin. İşte şu cezaya onların istihkakları Allah'a ve resulüne; muhalefet ettiklerindendir. Halbuki Allah'a ve resulüne muhalefet edenler envâ'-ı cezaya müstehak olurlar. Zira; Allahü Tealâ'nın düşmanlarına azabı şiddetlidir.» Meleklerin ehl-i imanı sebat ettirmeleri; kalplerine kuvvet ve şecaat ilham etmeleriyledir. Ve bu sebat askerin metanetini muhafazayla İslâmın şevketine bâis ve inkırazdan halâsına sebep olacağına binaen Cenab-ı Hak ehl-i imanı tesbit etmekle meleklere emretmiştir. Yahut meleklerin tesbiti; zafer ve nusretle tebşirdir. İnsan suretinde bir meleğin İslâm safları önünde giderek «Ey müs-lümanlar! Korkmayın, nusret sizinledir» diyerek asakir-i İslânii-yeyi teşci' ettiğine dair varid olan rivayet de bu manâyı te'yid eder. Vacip Tealâ meleklere «Benim kuvvetim sizinle beraberdir» buyurduğu kelâm-ı icmâlîsini «Muâvenet-i ilâhiyenin kâfirlerin kalplerine korku ilkaa etmek» suretiyle olacağını beyanla tafsil buyurmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ kâfirlere korku ilkaa edince kâfirlerin havf ve herasla firar etmekten başka birşeye elleri değ-mediği mervidir. Muâvenet-i ilâhiye onların firarlarıyla zuhur edince boyunlarını vurmak zamanı geldiğinden Cenab-ı Hak boyunlarını vurmakla ve sakınmak için ellerini kaldırırlarsa ellerini ve bilhassa parmaklarını kesmekle emir buyurmuştur ki, boyunları vurulmadığı surette elleriyle silâh isti'mâline mecalleri kalmasın. Yani; şu azaba istihkaklarının sebebi Allah'ın ve resulünün emrine muhalefet etmeleridir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile meşâkka; muhalefet manasınadır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette Vacip Tealâ'nm eşref-i a'zaları olan boyunlarıyla ehass-i a'zaları olan parmaklarını kesmekle emir buyurması; bunların mabeyninde olan a'zânın herhangisi olursa olsun kesilmek lâzım olduğunu beyan ve emirdir. Şu halde bu emir; kâfirleri bilkülliye ifna etmekle emri mutazammındır. Eu âyet-i celilede darpla emir; yalnız meleklere veyahut müminlerle beraber melekleredir. Her iki surete nazaran meleklerin kıtale iştiraklerine delâlet eder. Çünkü kâfirlerin başlarım veya parmaklarını darpla emretmek; kıtalle emretmektir. Amma Eey- zâvî'nin beyanı veçhile emri melekler tarafından müminlere telkin suretiyle emir olursa darpla emir; meleklere emir olmaz. Çünkü; tevcihi şöyledir: Âyetin evvelinde Vacip Te-alâ'nın meleklere müminleri sebat ettirmeleriyle emretmişti. Gûyâ Vacip Tealâ meleklere sebat ettirmelerinin keyfiyetini beyan sadedinde ehl-i imana «deyin ve böyle demek suretiyle tespit edin» buyuruyor. Buna nazaran emri mukadder kavlin makuulü ve melekler tarafından müminlere kâfirlerin boyunlarını vurmakla emirdir. Şu halde meleklerin kıtale iştiraklerine-delâlet etmez. Bundan evvelki âyetinde bulunan manâya muvafık olan da budur: İşte bazı âyet meleklerin bilfiil kıtale iştiraklerine ve bazı âyet de adenı-i iştiraklerine alâveçhizzan delâlet ettiğinden bu bapta ulemânın sözleri muhteliftir. Çünkü; kat'î ve sarih suretle delâlet yoktur ve bu hususta varid olan hadis-i şerifler de zan ifade eder haber-i âhad kabilindendir. Binaenaleyh; meleklerin harp mevkiinde hazır oldukları kafidir ve lâkin bilfiil harbe iştirak edip etmedikleri muhtelefünfîhtir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin cüret ettikleri ma'siyetin kemâlini izhar ve isyan mukaabilinde cezanın illetini ve şiddetini beyan olmak üzere zamir mevziinde âyetin âhirinde lâfza-i celâl izhar olunmuştur. Çünkü; muhalefetleri envâ'-ı kemâ-lâtı cami olan Allahü Tealâ'ya olunca elbette o muhalefetten neş'et eden azabın şiddetli olması lâzım gelir. Bu âyette kâfirlerin boyunlarına veyahut parmaklarına vurmakla kıtalin şanına ihtimam ve darbın lüzumuna işaret için darple emir tekrar edilmiştir. Çünkü; şanına ihtimam olan şeyi te'kid ve teşdid için tekrar zikrolunmak kavaid-i Arabiye iktizasındandır.

Enfal 8:14

Vacip Tealâ kâfirleri darpla emrettiğini ve onların darba istihkakları Allahü Tealâ'ya ve resulüne muhalefetlerinden neş'et ettiğim ve muhalefet edenlere azabının şiddetli olduğunu beyandan sonra azabın âhirette olacağı gibi dünyada dahi olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile lâfzında hitap; kâfirleredir. İşitenlere neşat vermek için kâfirlerden' gaaiple tabir olunduktan sonra hitaba iltifat olunmuştur. Yani; «Şu azap sizin üzerinize vâki olacak» demektir. Dünyada azabın acele olduğuna işaret için bilâmühletin ta'kibe delâlet eden ile varid olduğu gibi dünyada azabın âhirete nispetle gaayet hafif olduğuna işaret için zevkle tabir olunmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin azaba istihkaklarının sebebi küfür olduğunu tasrih ve küfürlerini tescil etmek suretiyle zem ve takbih için zamir mevziinde lâfzı, ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü müştak olan lâfzı üzerine azab-ı nârın talik olunması me'haz-ı iştikak olan küfrün o azaba illet olmasını iş'âr eder. Şu halde kâfirlerin azab-ı Cehennem'e giriftar olmalarının sebebi ancak küfürleridir, başka birşey değildir. Çünkü; Allah'a iman etmeyip ubudiyetini bilmeyen kimselere Allah'ın azab edeceği şüphesizdir.

Enfal 8:15

Vacip Tealâ Bedir gazasını "tasvir ve o gazada ehl-i imana vâki olan nimetlerinden bazılarını beyan ettiği gibi bundan böyle ilâ-yevmilkıyâm vâki olacak vakaayiin cümlesine şâmil ve bilumum harplerde carî olan hükm-ü külli ile müminlere teklif etmek üzere buyuruyor. yavaş yavaş düşmana sezdirmeksizin yürümek manasınadır. Buna nazaran müminlere sıfattır. Ve manâ-yı nazım şöyledir : … Şu manâya nazaran âyet-i celile askerin muallem olup usul-ü harbe vakıf olmaları lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; usul usul yürümek manâsına olduğu gibi oturağı üzerinde apallayarak yürümek manâsında dahi müsta'meldir. Çünkü; görünmemek ve ayaklarının takırtısını duyurmamak için gizli yürümek mevkiine ve zamanına göre harbin icabatındandır. Elyevm ta'lim-i askerîde bu misilli kaideler carîdir. Binaenaleyh bu âyet; ta'lim-i askeriyenin lüzumuna delâlet eden âyât-ı beyyinâttan birisidir. Yahut kesret sebebiyle birbirine sıkışkın oldukları halde yürümek manasınadır. Buna nazaran kâfirlerin hali ve sıfatlarıdır ve manâ-yı nazım da şöyledir: … Bu âyet; harp zamanında düşmandan firar etmenin ..haram olduğuna delâlet eder. Ancak iki sebepten birine mebni firar ederse zararı yoktur. Birincisi; karşı gelen fırkadan daha mühim bir fırkayla muharebe etmek veyahut o fırkaya hile yapmak üzere dönmektir. Bu maksatla dönerse zararı yoktur. Şu halde bu âyet-i celile umur-u harpte hile ve hud'anın cevazına delâlet eder. Zira; müfessirînden ekserisi bu âyeti düşmanı aldatmak ve ehl-i İslâmı zayıf göstermekle düşmandan arka dönerek kendi tarafına celbettikten sonra defaten hücum edip düşmanı perişan etmesiyle tefsir etmişlerdir. Şu tefsire nazaran" âyet; ayn-ı hud'ayı ehl-i imana talim buyuruyor. Firarın cevazına'delâlet eden ikinci sebep; tehlikeye maruz olan diğer bir İslâm fırkasına imdad için düşmandan dönmektir. Şu halde muharebede İslâm fırkalarının yekdiğerine imdadın lüzumuna bu âyet delil-i kâfidir. Çünkü diğer İslâm fırkasına inzimam edip imdad için düşmandan geri dönen kimsenin gazab-ı ilâhiden müstesna olması; fırkaların birbirine imdad ve istimdad etmelerine kıbel-i ilâhiden me'zun olduklarına delâlet eder.. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile sebeb-i şer'î olmaksızın düşmandan firar eden kimse üzerine gazabın şiddetine işaret için gazab lâfzı ta'zîme delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur. Kezalik gazabın Vacip Tealâ'ya nispeti dahi şiddetine delâlet eder. Çünkü; gazap kimden sudur ederse o gazap sudur eden zatın azameti nispetinde tasavvur olunmak lâzımdır. Şu halde Cenab-ı Hakkın gazabı; azameti nispetinde şiddetli olacağına şüphe yoktur. Bu âyet-i celilenin hükmü; mutlaktır. Yani düşman az olsun veya çok olsun velevse İslâm askerinden katenderkat fazla olsun düşmandan firar etmek haramdır. Fakat bu sûrenin âhirinde âyetiyle bu hüküm tahsis olunmuştur ki düşmanın adedi ehl-i İslâmm iki mislinden ziyade olursa firara müsaade olunmuştur.

Enfal 8:16

Vacip Tealâ Bedir gazasını "tasvir ve o gazada ehl-i imana vâki olan nimetlerinden bazılarını beyan ettiği gibi bundan böyle ilâ-yevmilkıyâm vâki olacak vakaayiin cümlesine şâmil ve bilumum harplerde carî olan hükm-ü külli ile müminlere teklif etmek üzere buyuruyor. yavaş yavaş düşmana sezdirmeksizin yürümek manasınadır. Buna nazaran müminlere sıfattır. Ve manâ-yı nazım şöyledir : … Şu manâya nazaran âyet-i celile askerin muallem olup usul-ü harbe vakıf olmaları lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; usul usul yürümek manâsına olduğu gibi oturağı üzerinde apallayarak yürümek manâsında dahi müsta'meldir. Çünkü; görünmemek ve ayaklarının takırtısını duyurmamak için gizli yürümek mevkiine ve zamanına göre harbin icabatındandır. Elyevm ta'lim-i askerîde bu misilli kaideler carîdir. Binaenaleyh bu âyet; ta'lim-i askeriyenin lüzumuna delâlet eden âyât-ı beyyinâttan birisidir. Yahut kesret sebebiyle birbirine sıkışkın oldukları halde yürümek manasınadır. Buna nazaran kâfirlerin hali ve sıfatlarıdır ve manâ-yı nazım da şöyledir: … Bu âyet; harp zamanında düşmandan firar etmenin ..haram olduğuna delâlet eder. Ancak iki sebepten birine mebni firar ederse zararı yoktur. Birincisi; karşı gelen fırkadan daha mühim bir fırkayla muharebe etmek veyahut o fırkaya hile yapmak üzere dönmektir. Bu maksatla dönerse zararı yoktur. Şu halde bu âyet-i celile umur-u harpte hile ve hud'anın cevazına delâlet eder. Zira; müfessirînden ekserisi bu âyeti düşmanı aldatmak ve ehl-i İslâmı zayıf göstermekle düşmandan arka dönerek kendi tarafına celbettikten sonra defaten hücum edip düşmanı perişan etmesiyle tefsir etmişlerdir. Şu tefsire nazaran" âyet; ayn-ı hud'ayı ehl-i imana talim buyuruyor. Firarın cevazına'delâlet eden ikinci sebep; tehlikeye maruz olan diğer bir İslâm fırkasına imdad için düşmandan dönmektir. Şu halde muharebede İslâm fırkalarının yekdiğerine imdadın lüzumuna bu âyet delil-i kâfidir. Çünkü diğer İslâm fırkasına inzimam edip imdad için düşmandan geri dönen kimsenin gazab-ı ilâhiden müstesna olması; fırkaların birbirine imdad ve istimdad etmelerine kıbel-i ilâhiden me'zun olduklarına delâlet eder.. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile sebeb-i şer'î olmaksızın düşmandan firar eden kimse üzerine gazabın şiddetine işaret için gazab lâfzı ta'zîme delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur. Kezalik gazabın Vacip Tealâ'ya nispeti dahi şiddetine delâlet eder. Çünkü; gazap kimden sudur ederse o gazap sudur eden zatın azameti nispetinde tasavvur olunmak lâzımdır. Şu halde Cenab-ı Hakkın gazabı; azameti nispetinde şiddetli olacağına şüphe yoktur. Bu âyet-i celilenin hükmü; mutlaktır. Yani düşman az olsun veya çok olsun velevse İslâm askerinden katenderkat fazla olsun düşmandan firar etmek haramdır. Fakat bu sûrenin âhirinde âyetiyle bu hüküm tahsis olunmuştur ki düşmanın adedi ehl-i İslâmm iki mislinden ziyade olursa firara müsaade olunmuştur.

Enfal 8:17

Vacip Tealâ mutlaka a'dâ-yı dinle muharebenin lüzumunu beyandan sonra Bedir gazasmdaki vekaayiden bazılarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette lâfzı, şart-ı mah-zufa cevaptır ki, «Eğer kâfirleri katletmenizle iftihar ederseniz onları siz katletmediniz» demektir. «Ya kim katletti?» suâline cevap olarak buyurmuştur. Yani «Onları siz katletmediniz ve lâkin size nusret vermekle ve onların kalplerine korku ilkaa etmekle ve onların üzerine sizi musallat kılmakla Allahü Tealâ katletti. Zira; cümle umur ondan sadır olduğu gibi kâfirlerin katli dahi ondan sadır oldu» demektir. Kezalik kâfirlerin gözlerine toprak atmak zahirde Resulul-lah'tan sudur etmişse de hakikatta Cenab-ı Hak'tan sudur ettiğini beyan buyurdu. Çünkü; Kaazî'nin beyanı veçhile Bedir'de Kureyş görününce Resulullah «İşte şu gelen Kureyş'tir. Kibir ve gururla-rıyla geliyorlar ve resulünü tekzib ederler. Yâ Rabbi! Vaad buyurduğun nusreti isterim» demesi üzerine Cibril-i Emin geldi, yerden bir avuç toprak alıp kâfirlerin gözlerine atmasını Resulullah'a tarif etti. Asakir-i İslâmiye kâfirlere mülâki olduğu zamanda Cibril-i emin'in tarifi veçhile Resulullah bir avuç toprak alıp kâfirlere karşı atınca o topraktan birer parça bilâ istisna her kâfirin gözüne isabet ettiğinden herkes kendi gözüyle meşgul olup akıbet münhezim oldular. Eğer bu toprak hakikatta Allah'ın kudretiyle atılmamış olsaydı sair efrad-ı beşerin attığı gibi kâfirlerin bazısına isabet eder, bazısına etmezdi. Bir avuç toprağın bin kusur kimsenin hepsine isabet etmesi harikulade ve mucize kabilinden olup mucizeyi halk eden Allahü Tealâ olduğu cihetle Cenab-ı Hak rem-yi kendi zatına nispet etmiştir ki, o toprağı onların gözüne isabet ettiren zat-ı ilâhidir. Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Bedir gazasından fariğ olunca ashab-ı izamdan her-biri esnâ-yı muharebede kendinin düşman katletmesinden ve şecaatinden bahisle iftihara başlayınca Cenab-ı Hak ehl-i imanı mü-faharattan menetmiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım:

Enfal 8:18

Zira; kâfirlerin maksatları; sizi ihlâk ve dininizi iptal etmek olduğundan Allahü Tealâ onların hilelerini akım kılar ve iptal eder.

Enfal 8:19

Vacip Tealâ Bedir gazasında vâki olan in'âmından bazı aharı beyan ve tehekküm tankıyla kâfirlere hitab etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile ehl-i Mekke; Be-dir'e gidecekleri vakitte Kabe'nin perdesine sarılarak «Yâ Rabbi! Şu iki fırkadan a'lâ olan fırkaya nusret ver ve cemaatın hayırlısına ikram et» demişlerdi. Buna nazaran âyetin manâsı şöyledir : … demektir. Fırkanın a'lâsı ve indallah makbul olanı için fetih isteyip makbul olan da fırka-i Muhammediye olduğu cihetle Cenab-ı Hak onların istediği veçhile fütuhatı verdiğini beyanla kendi indinde fırka-i Muhammediye'nin a'lâ ve hayırlı olduğunu beyan buyurmuştur. demektir. Şu beyan olunan manâ ehl-i Mekke'nin Bedir'e huruç edeceklerinde yapmış oldukları duanın âyetin sebeb-i nüzulü olduğuna nazarandır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette hitap; ehl-i imâna olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … Şu halde Vacip Tealâ'nm müminlere nusreti vaadi, müminlerin tamamıyla şeriata temessük edip ibadete devamlarıyla meşruttur. Binaenaleyh; ahlâkı sukuut etmiş ve taat-ı ilâhiyeden çıkmış olan milletler her zaman inkıraza mahkûmdurlar. Bu âyette hitabın tehekküm tankıyla kâfirlere olmasıyla müminlere olması beyninde ihtilâf deveran etmekteyse de esah olan hitabın ehl-i imana olmasıdır. Çünkü fetihle hitap; ^ehl-i imana olmak, lâyık olduğu gibi âyetin Bedir vakası akabinde nazil olması dahi müminlere hitap olmasını te'yid eder. Binaenaleyh; müminlere hitap olarak verilen manâ nazar-ı itibare alınmak lâzımdır.

Enfal 8:20

Vacip Tealâ resulüne itaat edenlere muavenet edip itaati ter-kedenlere düşmanlarını musallat kılacağını beyandan sonra ita-atla emretmek üzere buyuruyor. Zira; akıllarını mahall-i lâyıkına sarf etmezler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ'ya itaatin zikri resulüne itaatin mukaddimesidir ve Allahü Tealâ'ya itaatin, resulüne itaatla hasıl olacağına tenbih içindir. Emr-i cihat; bezl-i mal ve itlâf-i nefisle husul bulacağından her insan için müşkül olduğu cihetle Vacip Tealâ cihat hususunda kullarının resulüne itaat etmelerini emredip muhalefetten şiddetle nehyetmiştir. Vacip Tealâ akıllarından istifade etmeyen insanların behâ-imden daha fena olduklarını beyan buyurdu. Zira behâim; âhiret-çe mes'ul değillerdir, lâkin insanlar mes'uldürler ve bu misilli insanlar hayvanat-ı saireden temeyyüz ettikleri halde akıllarını zayi ettikleri için behaim derekesinden de daha aşağı addolunmuşlardır. Hulâsa; Vacip Tealâ bu âyette resulüne itaati vücubunu vü-cuh-u adîdeyle te'kid buyurmuştur. Zira; resulüne itaatin kendine itaat olduğunu beyan buyurduğu gibi itaatli emrin akibinde ita-attan i'razmı nehyetmek suretiyle te'kid ve zahirde «Yâ Resulal-lah! Sözünü işittik» deyip de hakikatta işitmeyen münafıklar gibi olmayın» demek ve resulüne itaat etmeyenleri behâim derekelerine tenzil ve belki behâim derekesinden de iskaat etmek suretiyle dahi itaatin vücubunu te'kid buyurmuştur.

Enfal 8:21

Vacip Tealâ resulüne itaat edenlere muavenet edip itaati ter-kedenlere düşmanlarını musallat kılacağını beyandan sonra ita-atla emretmek üzere buyuruyor. Zira; akıllarını mahall-i lâyıkına sarf etmezler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ'ya itaatin zikri resulüne itaatin mukaddimesidir ve Allahü Tealâ'ya itaatin, resulüne itaatla hasıl olacağına tenbih içindir. Emr-i cihat; bezl-i mal ve itlâf-i nefisle husul bulacağından her insan için müşkül olduğu cihetle Vacip Tealâ cihat hususunda kullarının resulüne itaat etmelerini emredip muhalefetten şiddetle nehyetmiştir. Vacip Tealâ akıllarından istifade etmeyen insanların behâ-imden daha fena olduklarını beyan buyurdu. Zira behâim; âhiret-çe mes'ul değillerdir, lâkin insanlar mes'uldürler ve bu misilli insanlar hayvanat-ı saireden temeyyüz ettikleri halde akıllarını zayi ettikleri için behaim derekesinden de daha aşağı addolunmuşlardır. Hulâsa; Vacip Tealâ bu âyette resulüne itaati vücubunu vü-cuh-u adîdeyle te'kid buyurmuştur. Zira; resulüne itaatin kendine itaat olduğunu beyan buyurduğu gibi itaatli emrin akibinde ita-attan i'razmı nehyetmek suretiyle te'kid ve zahirde «Yâ Resulal-lah! Sözünü işittik» deyip de hakikatta işitmeyen münafıklar gibi olmayın» demek ve resulüne itaat etmeyenleri behâim derekelerine tenzil ve belki behâim derekesinden de iskaat etmek suretiyle dahi itaatin vücubunu te'kid buyurmuştur.

Enfal 8:22

Vacip Tealâ resulüne itaat edenlere muavenet edip itaati ter-kedenlere düşmanlarını musallat kılacağını beyandan sonra ita-atla emretmek üzere buyuruyor. Zira; akıllarını mahall-i lâyıkına sarf etmezler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ'ya itaatin zikri resulüne itaatin mukaddimesidir ve Allahü Tealâ'ya itaatin, resulüne itaatla hasıl olacağına tenbih içindir. Emr-i cihat; bezl-i mal ve itlâf-i nefisle husul bulacağından her insan için müşkül olduğu cihetle Vacip Tealâ cihat hususunda kullarının resulüne itaat etmelerini emredip muhalefetten şiddetle nehyetmiştir. Vacip Tealâ akıllarından istifade etmeyen insanların behâ-imden daha fena olduklarını beyan buyurdu. Zira behâim; âhiret-çe mes'ul değillerdir, lâkin insanlar mes'uldürler ve bu misilli insanlar hayvanat-ı saireden temeyyüz ettikleri halde akıllarını zayi ettikleri için behaim derekesinden de daha aşağı addolunmuşlardır. Hulâsa; Vacip Tealâ bu âyette resulüne itaati vücubunu vü-cuh-u adîdeyle te'kid buyurmuştur. Zira; resulüne itaatin kendine itaat olduğunu beyan buyurduğu gibi itaatli emrin akibinde ita-attan i'razmı nehyetmek suretiyle te'kid ve zahirde «Yâ Resulal-lah! Sözünü işittik» deyip de hakikatta işitmeyen münafıklar gibi olmayın» demek ve resulüne itaat etmeyenleri behâim derekelerine tenzil ve belki behâim derekesinden de iskaat etmek suretiyle dahi itaatin vücubunu te'kid buyurmuştur.

Enfal 8:23

Vâeip Tealâ hakkı işitmeyen ve söylemeyenlerin behâimden daha kötü olduklarını beyandan sonra behâim derekesinden daha aşağı olmalarının sebebini beyanla bir kat daha zemmetmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ onlarda hayır olduğunu bilmedi, çünkü; hayır yok ki bilinsin. Bu makamda nefyolunan. hayırdır, yoksa ilm-i ilâhi değildir. Şu halde bu misilli kimselerin hakkı işitmemelerinin illeti onlarda hayır olmamaktır. Binaenaleyh; hayır olmadığı halde Allahü Tealâ işittirecek olsa bile onlar kalpleriyle reddedecekleri gibi yüzleriyle dahi i'raz edecekleri şüphesizdir ve i'razları daimidir. Çünkü; Allah'ın işittirdiği surette i'raz edince işittirmediği surette i'raz edecekleri evleviyetie sabittir. Binaenaleyh; işittirmekte fayda yoktur. Velhasıl hak sözü işitmek şanlarından değildir. Zira hayır yoktur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; kâfirlerin Resulullah'a «Sen bize cedd-i a'lâmız olan (Kusayy b. Kilâb)'ı ihya et. O bize senin hakkaa resul olduğuna şehadet etsin ki bilelim ve iman edelim» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Zira âdetleri; daima haktan i'raz etmektir ve me'lûf oldukları küfrün icabı da budur.

Enfal 8:24

Vacip Tealâ kâfirlerin hakkı işitmeye kaabiliyetleri olmadığını beyan ettiği gibi ehl-i imana hakkı işitmeyi ta'lim ve tavsiyenin ve Allahü Tealâ'nın ve Resulünün emrine icabetin vücubunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; davet-i Resule icabet etmeyen kimse iman etmiş olmaz. Binaenaleyh; davete icabetin ihlâsa mukaarin olması lâzımdır. Zira; ihlâsa mukaarin olmayan icabete itibar yoktur. … Şu halde ibadetinizi ve icabetinizi ihlâs ve teslimiyet üzere edâ edin ve marzî-i ilâhiye muvafık surette husul bulsun ki faydasını göresiniz. Çünkü; herkes ameline göre cezalanacaktır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet ehl-i riyayı ve davete icabet etmeyen âsîleri tehdid ve ehl-i imanı ihlâsa terğib etmiştir. Tehdid ise vacibi terk üzerine terettüb ettiği cihetle dâvet-i Resule icabetle vâki olan emr-i İlâhinin vücub için olduğuna âyet delâlet eder. Fahri Râzi, Nisâbûrî, Kaazî ve Hâzin'ih beyanları veçhile (Ebu Hüreyre) Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerif dahi davet-i Resule icabetin vacip olduğunu te'yul etmektedir. Şöyle ki: Birgün Resulullah (Übeyy b. Kâ'b) Hazretlerinin kapısı önünden geçerken müşarünileyhi çağırdı. Übeyy (R.A.) ise namazda bulunduğundan derhal davet-i Resule icabet edemedi. Namazdan fariğ olunca huzur-u nebeviye geldi. Resulullah «Yâ Übeyy! Bana icabetten seni kim menetti?» diye suâl buyurması üzerine Hz. Übeyy «Yâ Resulallah! Namaz kılardım» dedi. Resulullah «Cenab-ı Hakkın kavlini işitmedin mi», buyurdu. İşte şu kelâm-ı nebevi emrin vücub için olduğuna delâlet eder. Çünkü; derhal icabeti terk üzerine Resulullah'm levmetmesi emrin vücub için olduğunu te'yid etmiştir. Zira; emir vücub için olmasa Resulullah levrnetmezdi. Resulullah'm her emri bir davet hükmünde olduğundan icabetin' vücubu umumîdir. Bazı ulema «Namazın ikaamesi emr-i ilâhi ve emr-i Resule icabet olduğu cihetle diğer bir emre icabetle namazı kat' etmek caiz değildir» demiş-lerse de Resulullah'm daveti bir emr-i mühim için olmak ihtimaline binaen namaz kılan kimsenin davet-i Resule icabet için namazı katletmesi emr-i lâzımdır. Zira; Resulullah'm her daveti insanların hayat-ı maddiye ve maneviyelerine bâdî olduğu cihetle Vacip Tealâ buyurmuştur. Yani «Size hayat-ı ebediye verecek ahkâma davet ettiğinde davetine icabet edin» demektir. Fahri Râzi ve Kaazi'nin beyanları veçhile davet-i Resulün ihya edeceği şeyle murad; cihattır. Ve bu makama münasip olan da budur. Çünkü; bu âyet cihada müteallik olan âyetler akibinde vü-rud ettiği gibi cihat, İslâmın bekasına ve kuvvetine sebep olup cihadı terk ise a'dâmn galebesine ve dinin inkırazına bâdî olacağı cihetle bilumum ehl-i imanı ihya edecek cihattır. Buna nazaran manâ-yı âyet şöyledir : … demektir. Bazı rivayete nazaran Allahü Tea-lâ'nm insanla kalbi beynine haylûletiyle murad; Ölümdür. Buna nazaran âyetin manâsı: … demektir. Hulâsa; insanlara hayat verecek ahkâma Resulullah davet edince Allah'ın ve Resulünün davetlerine icabet etmek ehl-i iman üzerine vacip olduğu ve Allahü Tealâ'nın kulunun kalbiyle kendi kalbi arasına ilmi hail olup kalbinde olan esrara vakıf olduğu ve binaenaleyh; kullarının amellerini ıslah etmek lâzım geldiği ve ancak huzur-u ilâhiye cem* olunup amellerinin cezasını görecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:25

Vacip Tealâ ahval-i kalbe muttali olduğunu beyan ettiği gibi umuma nazil olacak belâyâdan sakınmak lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; adaletinizi iskat ve mürüvvetinizi izale ve eseri umumunuza sirayet edecek musibeti icab eden ma âsîden içtinab edin ki, o ma'siyetin eseri yalnız sizden zulmeden ve o ma'siyete cüret edenlere münhasır kalmayıp belki umumunuza isabet eder ve siz bilin ki, umuma zararı isabet edecek kimselere Allah'ın azabı dehşetlidir. Fahri Râzi ve Nisâbûrf nin beyanları veçhile bu âyette Vacip Tealâ zararı umumi olan günahlardan sakınmakla emretti kî, insanlar yekdiğerine mazarrat verecek cürümde bulunmasın ve mümkün olan intizamını âlem muhafaza etsin. Çünkü; zina ve li-vata gibi günahlar tâûn ve veba misilli umumi belâyâya sebep ola-, cağı gibi, ölçek ve terazide noksan vermek ve ihtikâr etmek de kaht u galaya sebep olur. Haktan sükût ve emribilmaruf ve riehyi-anilmünkerde müdahene eylemek âsînin isyanına rızayı ve bid'at-ların zuhuru kelime-i İslâmiyenin dağılmasını ve sözlerin bir araya gelmemesini ve erar-i cihatta tekâsül; küffarın galebesini icab ettiğinden bunlardan ve bunların emsali umumi belâyânın isabetine sebep olacak günahlardan her müminin ihtiraz etmesi lâzım olduğunu Vacip Tealâ tavsiye buyurmuştur. . Gerçi şu günahların faili hususi eşhas ise de beyan olunduğu veçhile bu günahların eseri dünyaca umuma sirayet ettiğinden umumun menetmesi umur-u lâzımeden olduğu halde menetmedikleri cihetle o günahın dünyaca azabında umum müşterek olurlar. Şu halde insan bazı günahı yalnız kendi işlerse de onun şeameti bütün dünyayı ihata eder. Binaenaleyh; bilumum ebnâ-yı cinsini mutazarrır kılar. Bu hali nazar-ı dikkata alarak her şahıs nefsine ve ebna-yı cinsine merhamet ve insaf edip de maâsîden herhalde tevakki etmesi lâzımdır ve şu lüzumu bu âyet-i celile ehl-i imana tavsiye ve tenbih ediyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette sıyğa-i nehiy olduğuna nazaran fitne isabetinden nehyetmek; ukalâyı zulümden ve ehl-i imanı ma'siyete cüretten nehyetmektir. Çünkü fitne; akıl sahibi olmadığından nehyolunmaya şayan değildir. Şu halde «Fitneye sen isabet etme» demek «Sana cüret edecekler cüretedip de isabetine sebep olmasınlar» demektir. Zulüm, cümle ukalâya nispetle çirkinse de bilhassa ehl-i imana daha ziyade çirkin olduğuna işaret için zalimlerin ehl-i ifnandan olmasını Cenab-ı Hak lafzıyla takyid buyurmuştur. Çünkü ittikaa ile hitap; ehl-i imana olduğundan ile hitap da ehl-i imanadır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resulullah'm Allahü Tealâ bazı kimselerin ma'siyetiyle umuma azap etmez, ancak onlar aralarında bazı kimselerin ma'siyetlerini görüpvde o ma'siyetten onları menetmeye kaadir oldukları halde menetmezlerse işte o zaman Allahü Tealâ günahı işleyenlere günahlarından dolayı ve günah işlemeyenlere o günahtan men'e muktedirken menetmediklerinden dolayı cümlesine azab eder» buyurduğu mervidir.

Enfal 8:26

Vacip Tealâ resulüne itaatla emir ve ma'siyetten nehyettikten sonra emir ve nehyini te'kid ve vermiş olduğu nimetleri ta'dadla kullarını şükre davet etmek üzere buyuruyor. Zira bu nimetlerin bekaası; şükrünü edaya bağlıdır, eğer şükrünü eda etmezseniz zevale ma'ruzdur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile arzla murad; arz-ı Mekke'dir. Buna nazaran ehl-i imanı zayıf addeden nasla murad; Kureyş müşrikleridir, yahut hitap bilcümle Araplaradır, Çünkü; o zamanda Araplar Acemlerle Rumlar elinde hakir ve zelillerdi. Ehl-i imanın kılleti biraz zaman devam ettiğine işaret için ehl-i imanın kılletini beyan hususunda devama delâlet eden cümle4 ismiye varid olmuştur. Yahut nasla murad*; yalnız Kureyş değil belki cemi-i nas-tır. Çünkü; o zamanda İslâm'ın harici olan cümle nas ehl-i İslâmın zıddı ve düşmanı olup kâffesi ehl-i İslâmı ihlâk etmek isterlerdi ve ehl-i İslâmın devam üzere onlardan korktuklarına işaret için istimrara delâlet eden muzari sıyğasıyla varid olmuştur, Cenab-ı Hakkın nusretiyle murad; ensar-ı kiramın ehl-i İslama muzahereti ve Bedir gazasında meleklerin imdada gelmesiyle hasıl olmuştur veyahut bilumum nusret-i ilâhiye-ye şamildir. Hulâsa; iptida-yı İslâmda İslâm'ın kalil ve zayıf ve devam üzere nastan korkar oldukları halde sonra Cenab-ı Hakkın Medine'yi onlara me'men kılmasıyla düşmanlarının şerrinden bir derece emin olmaları ve yevm-i Bedir'de ve sair gazevâtta nusrete nail olmakla zilletlerinin izzete ve kılletlerinin kesrete ve zaaflarının kuvvete ye ümem-i saireye haram olan emval-i ganimetin onlara helâl olmasıyla fakırlarının gınaya tebeddül ettiği ve şiddetten suhulete ve belâdan nimete îsâl etmekten maksat ehl-i imanın.şükretmesi ve taatla meşgul olması olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü; nimete nail olmak hüner değildir. Belki hüner; o nimetin kadrini bilip şükrünü eda etmektir. Zira şükrü eda olunmayan nimet; her zaman zevale ma'ruz ve sahibi hâib ü haşirdir.

Enfal 8:27

Vacip Tealâ emval-i ganimeti helâl kıldığını ve nusretiyle te'-yid ettiğini ve bu nimetlere karşı kullar için şükretmek lâzım olduğunu beyan ettiği gibi Allahü Tealâ'ya ve resulüne hıyanetten dahi nehyetmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Allahü Tea-lâ'ya ve Resulüne hıyanet; feraizi, sünen ve âdabı, kullarına ıslah için vaz'etmiş olduğu havanını, ahkâmı terk ve ihlâl etmek suretiyle olur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Çünkü; nefse gadirdir. Gadir ise daima mazarratı mucip olduğundan her âkilin hıyanetten ihtiraz etmesi lâzımdır. . Yahut hıyanet le murad; zahiri batınına uymamaktır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut hıyanet le murad; emval-i ganimette hıyanettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Şu manâlardan herhangisi murad olunsa hıyanetin menhî ve haram olduğuna delâlet eder. İnsanların yekdiğerine ihtiyaçları cümlesinden olmak üzere birbirine emanet vaz'etmek icab ettiği cihetle vaz'olunan emaneti muhafaza lâzım olduğundan Cenab-ı Hak emanetlere hıyanetten dahi nehiy buyurmuştur. Emanetlere hıyanet; ekseriya evlâd ü ıyale sarfetmek ve onlara muhabbet sebebiyle olduğundan Cenab-ı Hak evlâdın ve emvalin fitne olduğunu beyan buyurmuştur. Emanete hıyanetin başlıca sebebi; evlâd gü ıyal maişeti ve muhabbeti olduğuna bu âyetin sebeb-i nüzulü delâlet eder. Çünkü; Resulullah Yehûddan (Beni Kureyza) kabilesini yirmi bir gün muhasara edince Yehûd, Şam'da (Eriha) denilen mahalle gitmek üzere müsaade ve musalaha taleb ettilerse de Resulullah müsaade etmedi. Ancak ashaptan (Sa'd b.^Vfuaz)'ın hükmüne razı ve kani olmalarını emretti. Onlar da ashaptan (Ebu Lübabe)'yi lieclil'is-tişâre kendilerine göndermesini istirham ettiler. Çünkü; (Ebu Lübabe)'nin malı ve evlâd ü lyali onların yanında olduğundan (Ebu Lübabe) malının ve evlâdının muhafazası ve muhabbeti için onlara hayırhah ve nâsıh idi. Binaenaleyh; (Ebu Lübabe)'ye emin oldukları için istişareye onun gönderilmesini istirham ettiler ve Resulullah da onu gönderdi. (Ebu Lübabe) Beni Kureyze'nin nez-dine varınca «Sa'd'm hükmüne, razı olmanız boğazınızı kesmektir» demeye işaret için elini boğazına koydu. Onun bu hareketi üzerine derhal bu âyet-i kerime nazil oldu. (Ebu Lübabe) işbu hareketinden nedamet ederek mescitte kendini direğe bağladı ve tevbesinin kabulüne kadar böylece duracağını söyledi. Yedi gün sonra tevbesinin kabulünü Resulullah- haber verdi ve direkten çözdü. (Ebu Lübabe)'nin Yahudilere «Sad'ın hükmüne razı olmayın» diyerek işareti malına ve evlâdına muhabbetindendi, yoksa imanında halel olduğundan değildi. Binaenaleyh; furuâtta hata olduğu cihetle tevbesi kabul olunmuştur. Çünkü; müşarünileyh sahabe-i kiramın meşhurlarındandır. (Ebu Lübabe)'nin bu hatası malına ve evlâdına muhabbetinden olduğuna binaen Cenab-ı Hak «Malınız ve evlâdınız, hakkınızda fitnedir» buyurdu. Hulâsa; Allah'ın ve resulünün evamir ve nevâhîsinde ve mut-lakaa emanâtta hıyanetin hiçbir veçhile caiz olmadığı ve emval ve evlâdın insanlar hakkında mihnet ve meşakkat olduğu ve hıyanet etmeyenler için âhirette ecr-i azîm bulunduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:28

Vacip Tealâ emval-i ganimeti helâl kıldığını ve nusretiyle te'-yid ettiğini ve bu nimetlere karşı kullar için şükretmek lâzım olduğunu beyan ettiği gibi Allahü Tealâ'ya ve resulüne hıyanetten dahi nehyetmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Allahü Tea-lâ'ya ve Resulüne hıyanet; feraizi, sünen ve âdabı, kullarına ıslah için vaz'etmiş olduğu havanını, ahkâmı terk ve ihlâl etmek suretiyle olur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Çünkü; nefse gadirdir. Gadir ise daima mazarratı mucip olduğundan her âkilin hıyanetten ihtiraz etmesi lâzımdır. . Yahut hıyanet le murad; zahiri batınına uymamaktır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut hıyanet le murad; emval-i ganimette hıyanettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Şu manâlardan herhangisi murad olunsa hıyanetin menhî ve haram olduğuna delâlet eder. İnsanların yekdiğerine ihtiyaçları cümlesinden olmak üzere birbirine emanet vaz'etmek icab ettiği cihetle vaz'olunan emaneti muhafaza lâzım olduğundan Cenab-ı Hak emanetlere hıyanetten dahi nehiy buyurmuştur. Emanetlere hıyanet; ekseriya evlâd ü ıyale sarfetmek ve onlara muhabbet sebebiyle olduğundan Cenab-ı Hak evlâdın ve emvalin fitne olduğunu beyan buyurmuştur. Emanete hıyanetin başlıca sebebi; evlâd gü ıyal maişeti ve muhabbeti olduğuna bu âyetin sebeb-i nüzulü delâlet eder. Çünkü; Resulullah Yehûddan (Beni Kureyza) kabilesini yirmi bir gün muhasara edince Yehûd, Şam'da (Eriha) denilen mahalle gitmek üzere müsaade ve musalaha taleb ettilerse de Resulullah müsaade etmedi. Ancak ashaptan (Sa'd b.^Vfuaz)'ın hükmüne razı ve kani olmalarını emretti. Onlar da ashaptan (Ebu Lübabe)'yi lieclil'is-tişâre kendilerine göndermesini istirham ettiler. Çünkü; (Ebu Lübabe)'nin malı ve evlâd ü lyali onların yanında olduğundan (Ebu Lübabe) malının ve evlâdının muhafazası ve muhabbeti için onlara hayırhah ve nâsıh idi. Binaenaleyh; (Ebu Lübabe)'ye emin oldukları için istişareye onun gönderilmesini istirham ettiler ve Resulullah da onu gönderdi. (Ebu Lübabe) Beni Kureyze'nin nez-dine varınca «Sa'd'm hükmüne, razı olmanız boğazınızı kesmektir» demeye işaret için elini boğazına koydu. Onun bu hareketi üzerine derhal bu âyet-i kerime nazil oldu. (Ebu Lübabe) işbu hareketinden nedamet ederek mescitte kendini direğe bağladı ve tevbesinin kabulüne kadar böylece duracağını söyledi. Yedi gün sonra tevbesinin kabulünü Resulullah- haber verdi ve direkten çözdü. (Ebu Lübabe)'nin Yahudilere «Sad'ın hükmüne razı olmayın» diyerek işareti malına ve evlâdına muhabbetindendi, yoksa imanında halel olduğundan değildi. Binaenaleyh; furuâtta hata olduğu cihetle tevbesi kabul olunmuştur. Çünkü; müşarünileyh sahabe-i kiramın meşhurlarındandır. (Ebu Lübabe)'nin bu hatası malına ve evlâdına muhabbetinden olduğuna binaen Cenab-ı Hak «Malınız ve evlâdınız, hakkınızda fitnedir» buyurdu. Hulâsa; Allah'ın ve resulünün evamir ve nevâhîsinde ve mut-lakaa emanâtta hıyanetin hiçbir veçhile caiz olmadığı ve emval ve evlâdın insanlar hakkında mihnet ve meşakkat olduğu ve hıyanet etmeyenler için âhirette ecr-i azîm bulunduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:29

Vacip Tealâ emval ve evlâdın fitne olduğunu beyanla onlara fart-ı muhabbetin caiz, olmadığına işaretten sonra ittikaanm lüzumunu ve ittikaanın insanların mağfiretlerine sebep olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Furkan'la murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hakla batıl beynini tefrik eden nusrettir. Çünkü nusret; muhikle muptil beynini tefrik eder. Zira müminlerin ittikaası üzerine terettüp eden nusret; müminleri i'zaz, kâfirleri izlâî ettiğinden haklıyla haksız beynini tefrik eder. Yahut furkanla murad; nurdur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. . . Yahut furkanla murad; marifet-i kalbiyedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu misilli makamda şartın vücudu cezanın vücudunu müstel-zim olduğunu beyan için edat-ı şartla varid olduğundan «Vacip Tealâ şektea münezzeh olduğu halde niçin şek ile irad etti?» denemez. Çünkü maksat; şart olan takvanın vücudu ceza olan furka-nın halk ve seyyiatm kefaret ve mağfiret olunmasını beyan etmektir. Şu halde şek; ibada râci' olup Allahü Tealâ'ya râci' değildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile seyyiâtın k e faretiyle murad; günahların dünyada setrolunması ve mağfiretle murad; âhirette bilkülliye mahv ü izalesi olduğundan âyette tekrar yoktur. Vacip Tealânın lütuf ve ihsanı olan mal, meth ü sena ve elemi defi' gibi şeyler bir ivaz mukaabilinde olmayıp mücerret fazl-ı ilâhi olduğu cihetle fazıl; azametle tavsif olunmuştur. Hulâsa; Allah'a ittikaanm hariçte nusret ve kalpte hakla batıl beynini tefrik edecek bir nur halk olunmasına sebep olduğu ve günahların kefaret ve âhirette mağfiret olunmasına dahi sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:30

Vacip Tealâ müminlere vâki olan nimetlerini ta'dad ettiği gibi bilhassa Resulullah'a lütfetmiş olduğu nimetlerden bazılarını dahi ta'dad etmek üzere buyuruyor. Hulâsa; ehl-i Mekke'nin Resulullah'ı hapis veya katil veyahut Mekke'den ihraç etmek, suretlerinden birini ihtiyar etmek üzere (Darünnedve) de istişare ettikleri ve onların bu hususta hilelerine karşı Cenab-ı Hakkın resulünü muhafaza etmek suretiyle onlara hiyle muamelesi yaptığı ve Allahü Tealâ mâkirlerin hayırlısı olduğu cihetle sevgili kullarını düşmanlarının şerrinden muhafaza edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:31

Vacip Tealâ Kureyş'in Resulullah'a vâki olan mekirlerinde bazı nev'irii beyandan sonra nev'-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler üzerine bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda onlar kemâl-i cehalet ve fartı gafletlerinden ve Kur'an'ı tekzibe olan inhimaklerinden neş'et ederek dediler ki, «Eğer söylemek istemiş olsaydık Kur'an'ın emsalini biz de söylerdik. Zira; bu Kur'an hiçbir şey olmadı, ancak evvel geçen ümmetlerin kitaplarına yazdıkları yalanlardan ibarettir». İşte bu sözleriyle Kur'an'a ve Kur'an'ı getiren Resule itiraz ettiler. Zikret Ey habibim! Şol zamanı ki, o zamanda kâfirler «Yâ Rabbi! Eğer şu Muhammed'in getirdiği Kur'an senin indinde haksa semadan üzerimize taş yağdır veyahut bize elem verici azap getir» dediler. Fahri Razi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet-i celile; (Nadr b. Haris)'i zem için nazil olmuştur. Çünkü; (Nadr) Rum ve Fâris ve sair bilâd-i Acemi seyr ü sefer eder ve (Rüstem) ve (İsfendiyar) kıssalarım bilir, Mekke ahalisine bazı zamanlar hikâye ederdi. Binaenaleyh; ahaliye malûmatfuruşluk taslar ve bu hususta ahalinin bilgisi olduğundan şu âyetin tasvir ettiği kelâmı söylemeye cüret etmişti. Şöyle ki: Resulullah Mekke'de Kur'-an'ıyla ümem-i maziyenin ahvalini haber verince (Nadr) «İstersem bunun emsalini ben de( söylerim» dedi. (Osman b. Maz'un) mukaabelede bulundu. (Nadr b. Haris) gazab ederek «Yâ Rabbi! Şu gelen' Kur'an haksa üzerimize semadan taş yağdır» veyahut ümem-i salifeden bazılarını ihlâk ettiğin azabının bir nev'ini bize de gönder bizi ihlâk et» diyordu. Mekke ahalisi muaraza için birçok sebeblere tevessül edip fu-saha ve büleğası toplandıkları halde Kur'an'm kısa bir sûresinin bile mislini getiremedikleri cihetle Kur'an'a muârazadan âciz oldukları güneş gibi meydanda ve Kur'an'm fesahati savt-ı bâlâ ile kulaklarını hergün dövüp dururken hiçbir şeye kaadir olamadıkları halde «İstesek biz de mislini getirirdik» demeleri sırf inattan ileri gelme bir mükâbere ve gülünç bir münazaradır. Bu sözü söyleyen yalnız (Nadr) olduğu- halde bu söze cümlesi razı olduklarına işaret için lâfzı cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. Yahut kavmin reisi olmasına binaen cemi' sıyğasıyla varid olmuştur ki, reisin sözü etbaına da şâmildir ve (Nadr) da bu âyette istediği azabı Bedir gazasında buldu. Çünkü; (Nadr) Bedir'de katlolunan kâfirlerdendir. âyeti bunun hakkında nazil olduğu gibi Kur'an'da bunun hakkında nazil olan âyet on adedi mütecavizdir.

Enfal 8:32

Vacip Tealâ Kureyş'in Resulullah'a vâki olan mekirlerinde bazı nev'irii beyandan sonra nev'-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler üzerine bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda onlar kemâl-i cehalet ve fartı gafletlerinden ve Kur'an'ı tekzibe olan inhimaklerinden neş'et ederek dediler ki, «Eğer söylemek istemiş olsaydık Kur'an'ın emsalini biz de söylerdik. Zira; bu Kur'an hiçbir şey olmadı, ancak evvel geçen ümmetlerin kitaplarına yazdıkları yalanlardan ibarettir». İşte bu sözleriyle Kur'an'a ve Kur'an'ı getiren Resule itiraz ettiler. Zikret Ey habibim! Şol zamanı ki, o zamanda kâfirler «Yâ Rabbi! Eğer şu Muhammed'in getirdiği Kur'an senin indinde haksa semadan üzerimize taş yağdır veyahut bize elem verici azap getir» dediler. Fahri Razi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet-i celile; (Nadr b. Haris)'i zem için nazil olmuştur. Çünkü; (Nadr) Rum ve Fâris ve sair bilâd-i Acemi seyr ü sefer eder ve (Rüstem) ve (İsfendiyar) kıssalarım bilir, Mekke ahalisine bazı zamanlar hikâye ederdi. Binaenaleyh; ahaliye malûmatfuruşluk taslar ve bu hususta ahalinin bilgisi olduğundan şu âyetin tasvir ettiği kelâmı söylemeye cüret etmişti. Şöyle ki: Resulullah Mekke'de Kur'-an'ıyla ümem-i maziyenin ahvalini haber verince (Nadr) «İstersem bunun emsalini ben de( söylerim» dedi. (Osman b. Maz'un) mukaabelede bulundu. (Nadr b. Haris) gazab ederek «Yâ Rabbi! Şu gelen' Kur'an haksa üzerimize semadan taş yağdır» veyahut ümem-i salifeden bazılarını ihlâk ettiğin azabının bir nev'ini bize de gönder bizi ihlâk et» diyordu. Mekke ahalisi muaraza için birçok sebeblere tevessül edip fu-saha ve büleğası toplandıkları halde Kur'an'm kısa bir sûresinin bile mislini getiremedikleri cihetle Kur'an'a muârazadan âciz oldukları güneş gibi meydanda ve Kur'an'm fesahati savt-ı bâlâ ile kulaklarını hergün dövüp dururken hiçbir şeye kaadir olamadıkları halde «İstesek biz de mislini getirirdik» demeleri sırf inattan ileri gelme bir mükâbere ve gülünç bir münazaradır. Bu sözü söyleyen yalnız (Nadr) olduğu- halde bu söze cümlesi razı olduklarına işaret için lâfzı cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. Yahut kavmin reisi olmasına binaen cemi' sıyğasıyla varid olmuştur ki, reisin sözü etbaına da şâmildir ve (Nadr) da bu âyette istediği azabı Bedir gazasında buldu. Çünkü; (Nadr) Bedir'de katlolunan kâfirlerdendir. âyeti bunun hakkında nazil olduğu gibi Kur'an'da bunun hakkında nazil olan âyet on adedi mütecavizdir.

Enfal 8:33

Vacip Tealâ kâfirlerin istedikleri azabın Resulullah içlerinde olduğu halde nazil olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler her ne kadar azabın eşeddine müstehaklarsa da yâ Ekrem-er Rusül! Sen onların diyarlarında mevcut olup içlerinde bulundukça Allahü Tealâ onlara azab eder olmadı. Çünkü; nebisi içlerinde bulunduğu halde bir kavme Allahü Tealâ'nm azab etmesi âdet-i ilâhiyede cereyan etmemiştir. Kezalik onlar istiğfara devam eder oldukları halde Allahü Tealâ azab edici olmadı. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette istiğfar edenIerle murad; Resulullah'ın Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra Mekke'de kalan müslümanlar ve onların istiğfarlarıdır. Zira; Resulullah'ın hicretinden sonra Mekke'de istiğfar eder birçok ehl-i iman kalmıştı. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin iptidası Resulullah hakkında nazil oldu ve Resulul-lah Mekke'den çıktı. Bir müddet sonra âyetin âhırı Mekke'de istiğfar ederek bakî kalanlar hakkında nazil olup onlar da Mekke'den çıkınca Allahü Tealâ Mekke'nin fethine izin verdi. Binaenaleyh; Mekke'nin fethi vukubulmasıyla azab-ı ilâhi nazil oldu. Zira; Mekke'nin fethinde ahalisi birçok felâketlere düçâr olmuştu. Yahut istiğfar edenIerle murad; müşriklerdir. Çünkü; Mekke ahalisi «Eğer Muhammed (S.A.) in dediği hak ise üzerimize taş yağdır veya azap gönder» dedikten sonra bu sözlerine nedamet ederek kelimesiyle vaki olan hatalarına istiğfar ettikleri mervidir. Onlar istiğfar edince Allahü Tealâ «Ehl-i Mekke istiğfar eder oldukları halde onlara Vacip Tealâ azab edici olmadı» buyurmuştur. , Yahut istiğfarları farazidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Herhangi manâya hamlolunursa olunsun istiğfarın insanların azaptan selâmetlerine yegâne sebep olduğuna bu âyet delâlet-i vâ-zıhayla delâlet eder ve (Ebu Musel'Eş'arî) Hazretlerinin rivayeti veçhile Resulullah'ın, «Cenab-ı Hak benim ümmetime ijri necat verdi: Birincisi; benim onların içinde bulunmamda*. İkincisi; Onların hatalarına istiğfar etmeleridir» buyurduğu kelâm-ı nebevileri de istiğfarın helakten kurtulmaya çare-i müstakille olduğunu te'yid etmektedir. Resulullah'ın «Ben gidersem ilâyevmilkıyam onlara istiğfarı terkederim» buyurduğu dahi mervidir. Yahut istiğfar la murad; kâfirlerin nesillerinden gelecek ehl-i imanın istiğfarıdır. Şu halde «İlm-i ilâhide onların nesillerinden gelecek müminlerin şerefine ve onların istiğfarları sebebiyle bunlar azab-ı dünyeviyle azap olunmazlar» demektir.

Enfal 8:34

Vacip Tealâ Resulullah mevcut oldukça azap etmeyeceğini beyandan sonra kâfirlerin azaba istihkaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin azab olunmasına mani olan şey Resulullah'ın onların içinde mevcut olmasıydı. Resulullah onlardan müfarakat edince onların muazzeb olmalarında bir mani yok ki, muazzeb olmasınlar, elbette muazzeb olacaklardır. Çünkü; mani gitti, memnu' avdet etti. Halbuki onlar ehl-i imanı Mescid-i Haram'dan me-nettiklerinden dolayı azab-ı ilâhiye ve gazab-ı sübhânîye şiddetle müstehaklardır. Zira; onj.ar Mescid'e mütevelli olduklarını iddia ederek müminleri menetmekte haksızlardır ve bu iddiaları da yanlıştır. Onlar necis ve şirk ve sair maâsiyle mülevves oldukları cihetle mescide mütevelli olmaya lâyık değillerdir. Şu kadar ki, onların ekserisi adem-i liyakatlarım bilmezler ve bilmediklerinden yanlış iddiada bulunurlar. Beyzâvî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile kâfirlerin bazıları adem-i liyakatlarım bildiklerine tenbih için Cenabı Hak ekserisinin bilmediğini beyan buyurmuştur. Kâfirlerin Resulullah'ı ve sair ehl-i imanı hicrete mecbur etmeleri ve, (Hudeybiye) vak'asında ehl-i imanı Mekke'ye koymayıp bir muahedename akdederek döndürmeleri; Mescid-i Haram'dan menetmeleri cümlesindendir. İmkânını bulabilselerdi ehl-i imandan Mescid-i Haram'a bir fert koy^ mayacaklardı. Lâkin bu hususa muvaffak olamadılar ve akıbet Mescid-i Haramdan kendileri tard olundular. Binaenaleyh; ehl-i iman üzerine tatbik etmek istedikleri plânları kendi ayaklarına dolaşmıştır.

Enfal 8:35

Vacip Tealâ kâfirlerin Mescid-i Haram'a tevliyete adem-i li-yakatlarım beyandan sonra tevliyete lâyık olmadıklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. , Yani; o kâfirlerin Beyt-i Şerifin velayetini ihraz edemediklerinin sebebi; kemâl-i tezellül ve tevazu üzere Cenab-ı Hakka arz-ı ihtiyaç ederek ubudiyeti izhar etmek için bina kılınan Beyt-i Şerifin huzurunda onların âdetleri ve duaları olmadı, ancak el şakırdatmak ve ıslık çalmak olup bu ise Beyt-i Şerifte maksud olan ibadete münafi olmasıdır. Çünkü Kureys/in rical ve nisvanmm âdetleri; Beyt'i üryan olarak tavaf etmek, ıslık çalmak ve el ele vurmakla ses çıkarmaktı. Binaenaleyh; şu vesileyle Mescid-i Şerife vâki olan ihanet ve istihfaflarından dolayı Beyt-i Şerife tevliyet mertebesini ihraz edemediler. Bu âyette said la murad; onların itikaadmca salât olduğundan, salât lâfzından istisna olundu. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bunlar tavaf ederken şu ef âl-i nâbecayi işledikleri gibi Resulullah namaz kılarken sağına ve soluna gelirler, zihn-i Resulullah'ı teşviş ve. Cenab-ı Peygamberle istihza için ellerim birbirine çarpar ve ıslık çalarlardı. Velhasıl Beyt-i Şerife lâzım olan ta'zime" münafi ef aide bulunmaları Beyt'e mütevelli olmalarına mâni olduğundan Cenab-ı Hak onların tevliyete müstehak olmadıklarını beyan buyurmuştur. Ebussuud Efendi'nin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile Mes-cid-i Şerife hürmetsiz bulunarak şu ef'âl-i gayrı lâyıkaları azaplarına sebep olup ve azaplarının efâlleri üzerine terettüp ettiğine işaret için azaba delâlet eden fıkra, âyette tertibe delâlet eden ( a ) lafzıyla varid olmuştur. Bu âyet âyetine merbut olursa âyetten maksat; onların azaba istihkaklarının sebebini beyan olur ve manâ-yı âyet de şöyledir : … demektir: Eğer bü âyet âyetine merbut olursa âyetten maksat; bunların Mescid'e mütevelli olamadıklarını beyan olur. Buna nazaran manâ-yı âyet şöyledir : … Hulâsa; zamanımız ahalisinin Avrupa keferesini taklid ederek alkış unvanıyla konferanslarda ve sair mahafilde yaptıkları el şakırtılarının âdet-i cahiliyeden bulunduğu ve bu âdetin gazab-ı ilâhîye sebep ve bu misilli ef'âl-i gayr-ı lâyıkayı işlemek âdât-ı İslâ-miyeye münafi ve ind-i ilâhide mezmum olduğu ve bunu işleyenlerin umur-u mühimmeye tevelliyet mertebesinden sakıt olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü; Mescid-i Haram'a mütevelli olmalarına mani olan şeyin bu âdet-i kabihaları olduğu beyan olunmuştur. Vacip Tealâ Kureyş kâfirlerinin ibadet-i bedeniyeleri ıslık çalmak ve el şakırdatmak gibi gülünç şeyler olduğunu beyanla zemmettikten sonra ibadet-i maliyelerini dahi beyanla zemmetmek Üzere buyuruyor. Yani; kâfirler din-i İslâm'ı iptal ve batılı ilâ ve dalâleti hidayet üzerine tercih etmek için asakir-i İslâmiyeyle mukaateleye hazır olan askerlerine mallarını infak ederler. Fakat bu infaktan garezleri fasid olmasına binaen maksatlarına nail olamayınca infak-ları kendi üzerlerine ebedî hüzün olur. Çünkü; mallarını infaktan garezleri hasıl olmayınca mallarının bilâfaide ziyamı düşündükçe hasretleri ve kederleri gün be gün bir gûnâ tezayüd eder. Zira; mallarına ihtiyaçları messettikçe zayi ettikleri mallarını ve zıyaı da hiçbir maksatlarını te'nıin etmediğini görüp mağlûbiyetleri de zuhur edivermesi onlar için en büyük musibet ve dehşetli felâket olduğunda şüphe olamaz. Binaenaleyh; hasretleri daimidir. Fahri Râzi, Hâzin, Kaazî ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyet (Bedir)'e giden müşrik askerini infak edenler hakkında nazil olmuştur. Onlar da Mekke eşrafından on iki kişilerdi. Hergün biri askerin ve umumun infakma kâfi develer keserler, yemek ye-dirirlerdi. Bu minval üzere çok mal sarfedip sonra infak ettiklerinin mağlup ve maktul olduklarını görünce tahassürleri günbegün tezayüd etti. Zira; mal gitti, fakat maksat da hasıl olmadı ve bütün emekleri ve emelleri tamamen boşa çıktı ve hüzün her taraflarını ihata etti. Yahut âyet-i celile; Ebu Süfyan ve onun emsali haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Süfyan (Bedir) gazasından sonra (Uhud) muharebesi için kırk okka gümüş sarfetmişse de emeline muvaffak olamamıştır. Bu âyette evvelki infakla murad; Bedir'de infak olup, infak-i sâniyle murad; Uhud ve sair muharebelerde infak olduğundan âyette tekrar yoktur. Yahut in f ak - % evvel den maksat; infa-kın hangi garaza mebni olduğunu beyan olup ikinci infak tan maksat; infakın akıbetini beyandan ibaret olduğu cihetle tekrar yoktur. Şu tevcihlere nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Hulâsa; bir garaz-ı faside binaen mal sarfetmek hüzn-ü tavil ve keder-i daimiden başka birşeyi müfid olmadığı ve binaenaleyh; haksız dava için para sarf edenlerin elleri boşa çıktığı ve emekleri ve emelleri zayi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Enfal 8:36

Vacip Tealâ dünyada kâfirlerin hallerini beyandan sonra âhi-rette vâki olacak hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ habislerin mertebesini tayyib olanların mertebesinden temyiz ve tefrik etmek ve habislerin cümlesini birbiri üzerine toplayıp da Cehennem'e atmak için kâfirleri Cehennem'e sevkeder ve onlar da Cehennem'de haşrolunur toplanırlar. Zira; kâfirler sermaye-i ömürlerinden ziyan edicilerdir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette habisle murad; ehl-i şekaavet ve tayyible murad; erbab-ı saadettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut habisle murad; fesad ve tayyible murad; salâhtır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut habîsle murad; kâfirlerin Resulullah'a adavet için sarf ettikleri emval~i ha~ bîse ve tatyible murad; müminlerin Resulullah'a muavenet için sarfettikleri emval-i tayyibedir.kavlindeki lâfzına merbuttur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Habislerin bu infaktan âhirette azab-ı şedid kazanacaklarına işaret için âyette Cehennem haşir üzerine takdim olunmuş ve şu vesileyle bu misilli in-fak-ı habisten men'-i külli hasıl olmuştur.

Enfal 8:37

Vacip Tealâ dünyada kâfirlerin hallerini beyandan sonra âhi-rette vâki olacak hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ habislerin mertebesini tayyib olanların mertebesinden temyiz ve tefrik etmek ve habislerin cümlesini birbiri üzerine toplayıp da Cehennem'e atmak için kâfirleri Cehennem'e sevkeder ve onlar da Cehennem'de haşrolunur toplanırlar. Zira; kâfirler sermaye-i ömürlerinden ziyan edicilerdir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette habisle murad; ehl-i şekaavet ve tayyible murad; erbab-ı saadettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut habisle murad; fesad ve tayyible murad; salâhtır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut habîsle murad; kâfirlerin Resulullah'a adavet için sarf ettikleri emval~i ha~ bîse ve tatyible murad; müminlerin Resulullah'a muavenet için sarfettikleri emval-i tayyibedir.kavlindeki lâfzına merbuttur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Habislerin bu infaktan âhirette azab-ı şedid kazanacaklarına işaret için âyette Cehennem haşir üzerine takdim olunmuş ve şu vesileyle bu misilli in-fak-ı habisten men'-i külli hasıl olmuştur.

Enfal 8:38

Vacip Tealâ kâfirlerin ahval-i dünyeviye ve ahval-i' uhreviyelerinden bazılarını beyandan sonra onlara tarîk-ı hakkı tavsiye ve, din-i İslama irşad etmek üzere buyuruyor. Yani; eğer kâfirler vâki olan kusurlarından nedamet ederlerse işledikleri günahları affolunur, anadan yeni doğmuş gibi olurlar. Binaenaleyh; hiçbirinden mes'ul olmazlar. Zira; İslâmiyetten evvelki günahlarını İslâmiyet mahv ü izale eder ve eğer onlar küfrüzere devam ve Resulullah'a adavete avdet ederlerse bunlardan evvel geçen ümmetlerin başına gelen helak ve felâket meydandadır. Onlar hakkında .vâki olan helak bunlara da vâki olacaktır. Şu halde kâfirler isterlerse küfrüzere ısrar eylesinler gazab-ı ilâhiyi görsünler ve isterlerse iman etsinler lûtf-u ilâhiye mazhar olsunlar. Âyet-i celile; İslâmiyetin, İslâmiyetten evvel geçen günahları izale edeceğine delâlet eder. Fakat «Hukuk-u ibadı da izale eder mi, etmez mi?» Burası ihtilâfhysa da esah olan İslâmiyet; hukuk-u ibadı dahi izale eder. Çünkü; âyette lâfzı taalluk edip de elfaz-ı âmmeden cümle günahlara şamil olduğu cihetle mağfiret-i ilâhiyenin velevse hukuk-u ibad olsun cümlesine şamil olduğuna delâlet eder. Kâfirlerin küfür halinde furu-u a'mâlle mükellef olmaması dahi bu manâyı te'yid etmektedir. Kelime-i tevhidin en büyük cinayet olan küfrü izale edince, küfrün madunu olan hukuk-u ibadı da mahvedeceği evle-viyetle sabittir. Amma hukuk-u ibadın sukutu Vacip Tealâ'nm hak sahiplerine haklarına mukaabil başka başka lütuf ve ihsan etmek suretiyle irzâ edeceğinden hak sahiplerinin hakları da zayi olmazr İşte bu esasa binaen kâfirler küfür halinde geçmiş olan ibadât-ı bedeniye ve maliyeden İslâm olduktan sonra hiçbir şeyi kaza etmesi lâzım gelmez. Çünkü; küfür halinde mükellef değildir ki, kazası lâzım gelsin.

Enfal 8:39

Vacip Tealâ küfürden tevbe edenlerin mağfiret olunacaklarını beyandan sonra küfrüzere ısrar edenlerle mukaatelenin vacip olduğunu beyan etmek- üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Kâfirler nakz-ı ahdederek eski hallerine rücu' ettiklerinde onlarla mukaatele edin. Zira; üzerinize kâfirlerle mukaatele etmek vaciptir. Binaenaleyh; kıtale devam edin ki, onların küfürlerini tahsin etmelerinin neticesi olarak ehl-i İslâm-dan zuafayı idlâl etmeleri ve ümmülhabais ve üssülmaasî olan şirk gibi fitne ve fesatları bulunmasın ve ehl-i İslâm şerlerinden emin ve rahat olsun da âlemde dinin küllisi din-i İslâm olarak hâlisanliveçhillah kalsın ve bu suretle edyan-ı batilanın küllisi muzmahil olsun. Eğer sizin mukaateleniz sebebiyle onlar küfürden vazgeçer bihakkın iman ederlerse Allahü Tealâ imanlarına göre onlara mü-cazât eder. Zira; menviyât-ı ibada muttali' olan Allahü Tealâ onların amellerini görücü ve bilicidir. Eğer onlar nesâyih dinlemez vej i'raz ederler de kendi kardeşleri olan siifehâ ve şeyâtînden yardım j alarak mukaateleye devam ederlerse onlardan korkmayın. Zira; Allahü Tealâ umurunuzda velinizdir. O Allahü Tealâ ne güzel mev- j lâ ve ne güzel yardımcıdır. Bu âyette kıtalin vücubuna illet ve sebep; kâfirlerin fitnele-: rini izale etmek olduğuna işaret için Vacip Tealâ «Mukaatele edinl ki, fitne olmasın» buyurmuştur. Çünkü; Fahri Râzi ve Nisâbûrî'-nin beyanlarına nazaran müşrikler ehl-i İslâmı idlâl ve kalplerine şüphe ilkaa etmek için darb ve şetim ve sair suretle eza etmek gibi birtakım esbaba tevessül etmişler ve hatta bazı zuafâ-yı mü'minîni de idlâl etmişlerdi. Binaenaleyh; Resulullah Habeş'e hicret etmelerini ferman buyurmuştu. Ensar-ı kiramın Resulullah'a biatlarm-dan sonra fitneleri daha ziyade teşeddüd etti. Resulullah'm nesâ-yih-i beliğası onlara te'sir etmeyince şu misilli fitnelerini izale etmek ve âleme intizam vermek için kıtalle emrolundu. Onların fitnelerinin zevali vücutlarını bilkülliye ifna etmek suretiyle olacağına işaret için evvelâ kıtalle emir ve saniyen fitneleri kıtale sebep olarak varid olmuştur. Bu âyette dinin küllisi din-i vâhid olarak Allahü Tealâ için olmasıyla murad; arz-ı Hicaz'da dinin küllisi Allahü Tealâ için olmaktır. Eğer murad-ı ilâhi; bütün âlemde dinin küllisi Allah için olmak lâzım gelseydi, bütün âlemde kıtalle beraber küfür zail olur ve din de ancak dini İslâm olurdu. Halbuki nefselemir bunun hilâ-fmadır. Şu halde murad; arz-ı Hicaz'da dinin küllisi Allah için olmaktır. Hz. Ömer zamanında arz-ı Hicaz küfürden tamamiyle tat-hir olunmakla âyetin sırrı tamamen zuhur etmiştir. Resulullah'm kavl-i şerifi de bunu te'yid etmektedir. Yani; «Ceziret-ül Arap'ta iki din içtimâ' etmez» demektir ve olamadı ve ilâyevmilkıyam da olamayacaktır. Yahut dinin küllisi bütün âlemde Allah için olmak muraddır. Çünkü; kıtalle emir; fitnenin izalesi garazına binaen ehl-i imanın her yerde ve her zamanda kıtale sa'yetmeleriyle emretmektir. Yoksa kıtale sa'yin semeresi olan fitnenin zevali her yerde bilfiil bulunmak manâsına değildir ki, «Hiçbir zamanda bütün âlemde din bir olmadı» diyerek itiraz varid olsun. Şu halde bu itiraz varid olamaz. Çünkü; «Sa'yin vücudu hiçbir zamanda maksadın husulünü icab etmez, lâkin bu maksadın husulü için ehl-i İslâmın sa'yi vaciptir. Binaenaleyh} sa'yetmedikleri surette ehl-i küfrün fitnesinden emin olamazlar» demektir. Nitekim öyle de olmuştur. Belki uhdelerine tevdi' olunan vezaif-i diniyeyi ehl-i iman terk ettikleri için gazab-ı ilâhiye mazhar olarak daima kâfirlerin fitneleriyle meftun ve belâlarıyla müptelâ olur ve zamanımızdaki — bin üç yüz yirmi sekiz senesinde Rumeli'de Balkan Harbinde — ehl-i İslâmın görmüş olduğu belâya da bunu ispat etmektedir. Hulâsa; kâfirlerin fitnesini kaldırmak ve her yerde din-i İs-lâmı i'lâ etmek için ehl-i küfürle muharebenin vacip olduğu ve kâfirler küfrü terkederlerse Allahü Tealâ'nın onların imanlarına göre mükâfat vereceği ve eğer küfre devam ederlerse ehl-i islâmın onlardan çekinmemesi lâzım olduğu ve Allahü Tealâ'nın İslamların nasır ve muîni olduğu cihetle ehl-i İslama nusretini vaad ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:40

Vacip Tealâ küfürden tevbe edenlerin mağfiret olunacaklarını beyandan sonra küfrüzere ısrar edenlerle mukaatelenin vacip olduğunu beyan etmek- üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Kâfirler nakz-ı ahdederek eski hallerine rücu' ettiklerinde onlarla mukaatele edin. Zira; üzerinize kâfirlerle mukaatele etmek vaciptir. Binaenaleyh; kıtale devam edin ki, onların küfürlerini tahsin etmelerinin neticesi olarak ehl-i İslâm-dan zuafayı idlâl etmeleri ve ümmülhabais ve üssülmaasî olan şirk gibi fitne ve fesatları bulunmasın ve ehl-i İslâm şerlerinden emin ve rahat olsun da âlemde dinin küllisi din-i İslâm olarak hâlisanliveçhillah kalsın ve bu suretle edyan-ı batilanın küllisi muzmahil olsun. Eğer sizin mukaateleniz sebebiyle onlar küfürden vazgeçer bihakkın iman ederlerse Allahü Tealâ imanlarına göre onlara mü-cazât eder. Zira; menviyât-ı ibada muttali' olan Allahü Tealâ onların amellerini görücü ve bilicidir. Eğer onlar nesâyih dinlemez vej i'raz ederler de kendi kardeşleri olan siifehâ ve şeyâtînden yardım j alarak mukaateleye devam ederlerse onlardan korkmayın. Zira; Allahü Tealâ umurunuzda velinizdir. O Allahü Tealâ ne güzel mev- j lâ ve ne güzel yardımcıdır. Bu âyette kıtalin vücubuna illet ve sebep; kâfirlerin fitnele-: rini izale etmek olduğuna işaret için Vacip Tealâ «Mukaatele edinl ki, fitne olmasın» buyurmuştur. Çünkü; Fahri Râzi ve Nisâbûrî'-nin beyanlarına nazaran müşrikler ehl-i İslâmı idlâl ve kalplerine şüphe ilkaa etmek için darb ve şetim ve sair suretle eza etmek gibi birtakım esbaba tevessül etmişler ve hatta bazı zuafâ-yı mü'minîni de idlâl etmişlerdi. Binaenaleyh; Resulullah Habeş'e hicret etmelerini ferman buyurmuştu. Ensar-ı kiramın Resulullah'a biatlarm-dan sonra fitneleri daha ziyade teşeddüd etti. Resulullah'm nesâ-yih-i beliğası onlara te'sir etmeyince şu misilli fitnelerini izale etmek ve âleme intizam vermek için kıtalle emrolundu. Onların fitnelerinin zevali vücutlarını bilkülliye ifna etmek suretiyle olacağına işaret için evvelâ kıtalle emir ve saniyen fitneleri kıtale sebep olarak varid olmuştur. Bu âyette dinin küllisi din-i vâhid olarak Allahü Tealâ için olmasıyla murad; arz-ı Hicaz'da dinin küllisi Allahü Tealâ için olmaktır. Eğer murad-ı ilâhi; bütün âlemde dinin küllisi Allah için olmak lâzım gelseydi, bütün âlemde kıtalle beraber küfür zail olur ve din de ancak dini İslâm olurdu. Halbuki nefselemir bunun hilâ-fmadır. Şu halde murad; arz-ı Hicaz'da dinin küllisi Allah için olmaktır. Hz. Ömer zamanında arz-ı Hicaz küfürden tamamiyle tat-hir olunmakla âyetin sırrı tamamen zuhur etmiştir. Resulullah'm kavl-i şerifi de bunu te'yid etmektedir. Yani; «Ceziret-ül Arap'ta iki din içtimâ' etmez» demektir ve olamadı ve ilâyevmilkıyam da olamayacaktır. Yahut dinin küllisi bütün âlemde Allah için olmak muraddır. Çünkü; kıtalle emir; fitnenin izalesi garazına binaen ehl-i imanın her yerde ve her zamanda kıtale sa'yetmeleriyle emretmektir. Yoksa kıtale sa'yin semeresi olan fitnenin zevali her yerde bilfiil bulunmak manâsına değildir ki, «Hiçbir zamanda bütün âlemde din bir olmadı» diyerek itiraz varid olsun. Şu halde bu itiraz varid olamaz. Çünkü; «Sa'yin vücudu hiçbir zamanda maksadın husulünü icab etmez, lâkin bu maksadın husulü için ehl-i İslâmın sa'yi vaciptir. Binaenaleyh} sa'yetmedikleri surette ehl-i küfrün fitnesinden emin olamazlar» demektir. Nitekim öyle de olmuştur. Belki uhdelerine tevdi' olunan vezaif-i diniyeyi ehl-i iman terk ettikleri için gazab-ı ilâhiye mazhar olarak daima kâfirlerin fitneleriyle meftun ve belâlarıyla müptelâ olur ve zamanımızdaki — bin üç yüz yirmi sekiz senesinde Rumeli'de Balkan Harbinde — ehl-i İslâmın görmüş olduğu belâya da bunu ispat etmektedir. Hulâsa; kâfirlerin fitnesini kaldırmak ve her yerde din-i İs-lâmı i'lâ etmek için ehl-i küfürle muharebenin vacip olduğu ve kâfirler küfrü terkederlerse Allahü Tealâ'nın onların imanlarına göre mükâfat vereceği ve eğer küfre devam ederlerse ehl-i islâmın onlardan çekinmemesi lâzım olduğu ve Allahü Tealâ'nın İslamların nasır ve muîni olduğu cihetle ehl-i İslama nusretini vaad ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:41

Vacip Tealâ kıtalle emrettikten sonra kıtalden hasıl olacak emval-i ganimetin hükmünü beyan etmek üzere buyuruyor. almış ettiği lâ-llah'amler! etmiş edin aske-'a ve llahü Vacip Tealâ emval-i ^ganimetin beşte bir sehmînin masrafını bu âyette şu altı sınıfa hasretmişse de zat-ı ülûhiyetinih ismi te-berrüken zikrolunmuştur. Çünkü; Allahü Teâlâ'nın ihtiyacı olmadığı gibi kendisi dünyada ve âhirette hakim-i mutlak olduğundan emval-i ganimeti taksim ancak kendi emri ve hükmüyle olup onun hükmü haricinde olamayacağına işaret için kendisini de sehimdar-lar meyanmda zikretmiştir. Şu halde emval-i ganimetin humsünde sehimdar olan Resulullah'ı ve Resulullah'ın akrabası Beni Haşim ve Abdulmuttalip sülâlesi ve ehl-i İslâmm muinsiz, anasız ve babasız kalmış yetimleri ve fakr u faka sebebiyle hal-i mezellet ve meskenette kalmış muhtaçları ve memleketlerinden uzak düşmüş yolculardır. İşte iki askerin içtimâ' ettiği Bedir gününde Cenab-ı Hakkın ehl-i imana ihsan ettiği nusrete, Kur'an'a ve bilhassa Kur'-an'm, ganimeti taksime müteallik olan âyetlerine imanetmiş olan müminlerin emval-i ganimeti taksimde beşte bir sehmini şu beş sınıfa ayırmak ve bunların haklarını muhafaza ve taksim hususunda dikkat etmek lâzım olduğuna işaret için Allahü Tealâ âyetin âhirinde bu taksimi imana raptetmiştir. Yani «İmanın mukte-zası böyle taksim etmektir. Binaenaleyh; bu minval üzere taksimden nükûl ederek sehimdarların hukukunu ihlâl edenler mümin-i kâmil olamazlar» demektir. Beşte birini beyan olunan kimselere ayırdıktan sonra bakî kalan dört sehmi asakir-i İslâmiye beyinlerinde adalet üzere taksim ederler. Âyette beyan olunan ahkâma riayet vacip olup bunun hilâfında hareket edenlerin azab-ı ilâhiye müstehak olduklarına ve onlardan intikamını alacağına işaret için Vacip Tealâ âyetin âhirinde herşeye kaadir olduğunu, beyan etmek suretiyle taksimin harici hukuka tecavüz edenleri korkutmuştur. Vacip Tealâ emval-i ganimet velevse iğne iplik gibi gaayet .cüz'i ve hakir birşey olsa dahi zayi etmeyip riayet etmek lâzım olduğuna işaret için lâfzı tahkire delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Resulullah'ın sehmi vefatıyla sakıt olduğundan vefat-ı Re-sulullah'tan sonra humsun masrafı dört sınıf kalmıştır ki, zevil-kurbâ, yetimler, miskinler ve yolculardır. Resulullah'ın akrabası beyninde taksim erkeğe iki, kadınlara bir vermek suretiyledir. (Ebül'Âliye) Hazretleri emval-i ganimetin beşte bir sehmi âyette zikrolunduğu cihetle altıya münkasimdir : Birisi Kâbe-i Muazza-ma'ya, diğer birisi hayatında Resulullah'a ve vefatında mesâlih-i muslinimden mühim olan yerlere ve bakî dördü diğer sehirndar-lara verilir» buyurmuştur. Bu âyet Bedir gazasında ehl-i imanın nail oldukları emval-i ganimetin ahkâmını beyan hakkında nazil olmuşsa da umum emval-i ganimete şâmildir. Ramazan-ı şerifin on yedinci veyahut on dokuzuncu Cuma günü vâki olduğu rivayet olunan Bedir gazasında emval-i ganimet, bu minval üzere taksim olunmuştur ve ondan sonra ashab-ı Resulullah daima bu ahkâma riayet etmişlerdir. Maatteessüf çok zamandan beri bu ahkâma riayet olunmamaktadır.

Enfal 8:42

Vacip Tealâ ümmet-i Muhammed hakkında nimet-i uzmâ olan emval-i ganimetin taksimine dair ahkâmım beyandan sonra Be-dir'de vâki olan nimetini beyan hakkında buyuruyor. Binaenaleyh; ehl-i imanın niyetleri din-i ilâhiyi i'lâ etmek olduğundan nusrete ve kâfirlerin niyetleri şirki i'lâ etmek olduğundan hezimete mazhar oldular. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran ashab-ı Resulul-lah'm bulunduğu mevki; ayakları kaybolur derecede kumluk ve susuz ve sair cihetle suûbetli olduğu ve kâfirlerin bulundukları mevki ise muharebeye elverişli, suyu bol ve sair cihetle sühûletîi olduğu mervidir. Lâkin surenin evvelinde beyan olunduğu veçhile yağmurun yağması ve rüzgârın yetişmesi sebebiyle Cenab-ı Hak suûbeti suhulete ve korkuyu emniyete tebdil buyurmakla nusret verdi. Çünkü Cenab-ı Hakkın muradı; Islâmnı şevketini ve dinini i'lâ etmek olduğu cihetle esbab-ı zaferi hazırladı ve zafer de verdi. Beyzâvî'nin beyanı veçhile helak, küfürde ve hayat imanda mecaz olarak isti'mâl olunduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Şu halde harikulade olarak ümidin hilâfına meydana gelen nusreti gören bir mümin şükrünü tezyid ve imanını takviye edeceği gibi küfreden kâfirin de i'tizara mecali olamayacağı şüphesizdir.

Enfal 8:43

Vacip Tealâ Bedir'de vaki olan nimetlerinden bazılarını be yandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Resulullah rüyasında kâfirlerin bir fırkasını gördü ve gördüğü veçhile haber verdiğinden Resulullah haberinde sadıktır ve esnâ-yı muharebede Resulul-lah'ın ashabının gözüne Cenab-ı Hak kâfirleri az göstermekle resulünün rüyasını ashabına karşı tasdik buyurmuştur. Hatta (İbn-i Mes'ud) Hazretleri kâfirleri yetmiş adet nispetinde gördüğünden yanında bir zata «Kâfirleri yetmiş adet miktarında mı görüyorsun?» dediği ve o zatın da «Hayır, yüz* adet miktarında görüyorum» dediği mervidir. Velhasıl Allahü Tealâ zaferi murad ederse kuvve-i maddiyeye kuvve-i maneviyeyi raptederek zaferi halk edeceğine âyet delâlet eder.

Enfal 8:44

Vacip Tealâ Bedir'de vâki olan garaipten bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Üm-i ilâhide işlenmesi mukarrer olan bir emrin geri kalması veyahut hükm-ü ilâhinin bozulması ihtimali yoktur. Cenab-ı Hakkın (Bedir) gazasında ehl-i iman küffarın gözüne ve küffarı ehl-i imanın gözüne az göstermesi harikulade olarak resulüne mucize kabilindendir. Çünkü; kuvve-i bâsiranın vakıa azı çok ve çoğu az gösmesi bazı kere vâki olursa da ancak uzaklık ve yakınlık gibi cemi-i şeraiti müsâvî olduğu halde bir mahalde bulunan kimselerin bazısını görüp bazı aharı görmemesi harikulade olduğu gibi her iki taraf da çoğu az görmek suretiyle ayrı ayrı maksat husule getirmek ikinci bir harikuladedir. Zira; müminlerin düşmanlarını az görmeleri şecaatlarını ve kuvve-i maneviyelerini arttırdı ve maksat da buydu. Ehl-i küfrün müslümanları az görmeleri ehemmiyet vermemek suretiyle asaplarına gevşeklik verdiği gibi tedariksiz bulunmalarını intaç etti. Binaenaleyh; makhur ve münhezim oldular ve maksat da buydu. Şu halde her iki tarafın yekdiğerini az görmesi ehl-i iman hakkında lû'tf-u ilâhi olduğu gibi ehl-i küfür hakkında da gazab-ı ilâhi,olarak zuhur etmesi in--sanların hayret edeceği vukuat cümlesindendir. Kâfirler ehl-i imanı muharebeye başlamazdan evvel az gördükleri halde esnâ-yı mu-harebede kendilerinin iki üç misli gördükleri mervidir. Hatta (Ebu Cehil) «Ashab-ı Muhammed beş on kişiden ibarettir. Bunları öl-dürmeksizin tutun getirin de bildiğimiz gibi işkenceyle öldürelim» dediği halde esnâ-yı harpte gördükleri gibi zuhur etmeyip kendilerinden daha pek çok zuhur edince her taraflarını hayret ihata edip başlarından vurulmuş gibi ne yapacaklarını bilemeyip şaşkın kalmışlardır. Şu ahvalin cümlesi murad-t ilâhi olan ehl-i imanın i'zazı ve kâfirlerin zelil ve hakir olmalarıydı. Ve bu da husul buldu. cümlesi bu âyette ve bundan evvelki âyette iki defa zikrolunmuşsa da tekrar yolçtur. Çünkü; evvelki âyette kaza-y ilâhi yle murad; Cenab-ı Hakkın tarafeyni Bedir'de cemetmesi, ikinci âyette kaza-yı iIâhiyle murad; tarafeynin yekdiğerini az görmeleriyle muharebeye tutuşmak ve müminleri i'zaz ve kâfirleri izlâl olduğundan maksat başka başkadır. Binaenaleyh; lafızda tekrar varsa hükümde ve maksatta tekrar yoktur.

Enfal 8:45

Vacip Tealâ Bedir vak'asında ehl-i imana vâki olan bazı in'â-mını beyandan sonra nusrete sebep ve ehl-i imana lâyık olan bazı ahvali tavsiye etmek üzere buyuruyor. Ve düşmanınıza galebeyle zafer ve emval-i ganimetle fevz ü necat bulaşınız. Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i imanın harb için mülâkaat edeceği cemaat elbette kâfir olacağından (İS ) lâfzı küfürle tavsif olunmamıştır. Mevâki-i harpte mümine esbab-ı maddiyeden ziyade Cenab-ı Hakka iltica etmek lâzım olduğuna ve dergâh-ı ülûhiyete duâ etmekle Allahm nusretine intizar ederek esbab-ı maddiyeye tevessül etmek emr-i ehem bulunduğuna ve mümin için Allah'ı zikre devam vacip olduğuna işaret için Vacip Tealâ esnâ-yı harpte zikretmekle emir buyurmuş ve zikruZlah'm felahın sebeb-i müstakilli olduğuna işaret için felâhyab olmayı zikrullaha ta'lik eylemiştir. Bu âyette zikirle murad; zikr-i kalbidir veya zikr-i lisanidir veyahut nusretle duadır yolunda müfessirîn beyninde ihtilâf varsa da her cümlesinin murad olunmasında bir mâni yoktur. Binaenaleyh; harbe hazır olan bir mümin kalbini Allah'a raptederek nusretin ancak Cenab-ı Hak'tan olduğunu iti- kadla zikr-i kalbide bulunmak ve lisanıyla lâfz-ı şerifini tekrarla zikr-i lisânı ve nusretle duâ etmek suretiyle her üç ihtimali cemetmek vacip olduğuna âyet delâlet eder. Binaenaleyh; itikad-ı sahih ve zikrullahla meşgul olan ve duâ eden ordu mağlup olmaz.

Enfal 8:46

Vacip Tealâ zikrin vücubunu beyandan sonra itaatin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ bu âyette millet beyninde ihtilâf ve nizaın korkuya ve devletin zevaline sebep olacağını beyan buyurdu. Çünkü; gerek korku ve gerek devlet manâsına olan (rıh) in gitmesi ve zail olması millet beyninde münazaa üzerine tefri' olunmuş ve devletin zevali ümmet beyninde ihtilâf üzerine terettüb edeceği beyan edilmiştir ki, bu âyetin manâsı birçok akvamda zuhur ede-gelmiş ve elyevnı zuhur etmektedir. Zira; inkıraz bulan bilumum hükümetlerin sebeb-i inkırazları hemen ricali beyninde ihtilâfla milletin ahlâksızlıklarından mütevellit bulunduğu inkârı gayr-ı kaabil bir hakikat olduğunu her zaman tarih ispat etmektedir ve bizim için Balkan hâdisesi bu davayı ispata kâfi bir burhandır. Zira Balkan Harbinde vuku bulan inhizamın sebeb-i yegânesi; millet arasında mevcut olan ihtilâf-ı efkâr olduğu cümlenin ma'lûmudur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette devletin izmihlaline sebep olacak ihtilâf-ı efkârdan ve münazaadan kullarını nehyet-miştir. Her yerde ve her işte sabır ve sebat lâzım olup işe yaradığı gibi emr-i harpte daha ziyade işe yarayacağına ve belki yegâne sebeb-i zafer olduğuna işaret için Vacip Tealâ sabırla emir buyurduğu gibi nusfet-i ilâhiye ye muâvenet-i sübhaniyenin de sabra mülâzemet edicilere mukaarin olduğunu haber vermiştir ki, kulları ve bilhassa düşman karşısında bulunan asakir-i İslâmiye sabır ve sebata mülâzemet etsinler.

Enfal 8:47

Vacip Tealâ müminlere lâzım olan ahlâk-ı hamide ve âdâb-ı haseneden bazılarını emir ve ferman buyurduktan sonra riya ve kibir gibi ahlâk-ı zemimeden bazılarının çirkin olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey i'lâ-yı kelinıetullah için cihadı kasdeden ehl-i iman! Siz şol kâfirler gibi olmayın ki onlar pemleketlerinden suiniyet üzere çıktılar. Onların nasa kibir ve riya eder oldukları halde muharebe için memleketlerinden çıkmaktan maksatları; nas onların şecaatlarmı ve semahatlarını gömsünler ve sena ederek ta'zîm etsinler ve bunların başlıca emelleri^ naşı din-i hajctan men' ve nasa karşı tuğyan etmektir. Halbuki; Allahü Tealâ onların emellerini ilmiyle ihata edici ve bilicidir ve ilminin muktezası üzere herkesin ameline göre mücâzât edicidir. Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; Mekke ahalisi hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Mekke ahalisi Şam'dan gelen kervanlarını kurtarmak üzere Mekke'den çıktılar-ve (Cuh-fe) denilen mevkie geldiklerinde kaafilenin reisi (Ebu Süfyan) kaafilenin selâmet üzere olduğunu beyanla Bedir'e kadar gitmeye lüzum kalmadığı cihetle geri dönmeleri lâzımdır diyerek bir adam göndermişti. (Ebu Cehil) ve a'vânı bu sözü dinlemeyerek «Biz Mekke'den çıktık geri dönmeyiz, Bedir'e kadar gider orada develer keser, gelen geçen kabilelere yediririz ve şiirler söyler, dinler ve şaraplar içer eğleniriz, ahali bizi görür, şecaatla, semahatla sena ederler, namımız ve mahabetimiz halk nazarında bakî kalır» dediler, kesretlerine ve servetlerine güvenerek (Bedir)'e kadar geldiler. Bunun üzerine Bedir yak'ası zuhur etti. Rüesâ-yı Ku-reyş'in başlıca maksatlarının, naşı din-i ilâhiden menetmek olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; maksatları fasid olduğundan şarap kaseleri bedelinde Ölüm kâselerini içtikleri gibi ebyat ve eş'ârları bedelinde mersiyelerle ölüleri üzerlerine matem edip ağlamak oldu. Şu halde hep emellerinin aksi zuhur etmekle helak olanların canlarını Cehennem'e ısmarladılar ve kalanları da nas beyninde mezmum, meyus, hâib ü hâsir oldular. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ ehl-i imanı kâfirler gibi mağrur ve mütekebbir ve mürâî olmaktan nen-yetmiştir ki, halka karşı tevazu ve amellerinde ihlâs sahibi olmalarıyla emretmektir.. Çünkü bir şeyden nehyetmek; onun zıddıyla emir olduğu kavaid-i usuliye iktizasındandır. Şu halde kibirden nehiy; tevazu ile emri ve riyadan nehiy; ihlâsla emri ve ma'siyet-ten nehiy; ittika ile emri mutazammındır.. Vacip Tealâ şu beyan olunan ahlâk-ı zemimeyle kâfirleri zem-le bu misilli ahlâk-ı zemimeyi irtikâb etmekten ehl-i imanı nehiy buyurmuştur. Çünkü; şu beyan olunan ahlâkın cümlesi merzî-i ilâhiyeye muhalif olduğundan bunları ihtiyar eden kimselerin daima emellerinin aksi zuhur etmekle me'yus oldukları her zaman görülmektedir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kibir ve riya gibi ahlâk-ı zemime Mekke kâfirlerinin esas tabiatlarında mevcut olduğuna işaret için kibir ve riya, isim lâfızlarıyla ve din-i ilâhiden menetmeleri Resulullah'ın onları din-i hakka davetinden sonra olduğuna işaret için zaman-ı hale delâlet eden muzari sıyğasıyla varid olmuştur. Bazı insanın zahirde ameli merzî-i ilâhiye, muvafık gibi görünürse de batını zahirinin hilâfına ve aksine olduğuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde batm-ı ahvale muttali olduğunu beyan buyurmuş ve bu vesileyle ehl-i ma'siyeti tehdid etmiştir.

Enfal 8:48

Vacip Tealâ ehl-i imana her zaman ve bilhassa esnâ-yı harpte lâzım olan umur-u diniyeden bazılarını tavsiye ettiği gibi Bedir vak'asmda müminlere in'âm buyurduğu nimetlerden bazı aharı dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Zikredin şol zamanı ki, o zamanda şeytan size adavet hususunda kâfirlere vesvese tarîkıyla amellerini tezyin ve husumetle muharebeye teşvik etmek üzere «Korkmayın müslümanlardan, haydi kıtal edin. Zira; bugün nastan size galebe edecek kimse yoktur» dedi ve bu suretle mağlup olmayacaklarım birtakım hülyalarla kendilerine ilkaa etti ve onların çokluğuna ve hazırlıklarının ehemmiyetine nazar ederek kendilerine hiçbir kimsenin takat getiremeyeceğini hayallerine doldurdu ve Kureyş'e kendinin de muavenet ve başkalarının şerrinden muhafaza edeceğini söyledi, hatta Bedir'e kadar geldi, Vakta ki, Bedir'de iki asker birbirini görüp muharebe başladığı zaman meleklerin ashab-ı kiramın imdadına geldiklerini görünce şeytan arkasın arkaya döndü ve dedi ki, «Ben size refakat edemem ve sizden beriyim. Zira; ben sizin görmediğiniz askerleri görüyorum. Sizinle beraber bulunmak benim işime elvermez. Zira; Allah'tan korkarım. Çünkü; Allah'ın azabı şiddetlidir. Binaenaleyh; akıbetiniz helaktir ve gittiğiniz yol çıkmaz bir yoldur demekle sıvıştı gitti. Tefsir-i Hâzin'de*1 beyan olunduğuna nazaran şeytan'ur Mekke ahalisine vesvesesi şu suretle vâki olmuştur : Şeytan Kureyş'le evvelden beri beyinlerinde adavet ve husumet cereyan eden «Beni Bekir kabilesinin reisi olan (Süraka b. Mâlik)'in suretine girerek birtakım ilkaatta bulunur. Halbuki Beni Bekir'le Kureyş beyninde geçmiş olan muharebe ve arbedeler dolayısıyla Kureyş Bedir'e gideceklerinden (Beni Bekir) tarafından tecavüze ma'ruz olmaları ihtimalini dermeyan ederek endişe üzere bulundukları bir sırada şeytan'm, onların reisi suretinde zuhur edip yardım edeceğini vaad etmesi Kuieyş'in sürürünü mucip olup gururlarını arttırmıştı. Binaenaleyh, kendilerine Beni Bekir kabilesinden taarruz vâki olmayacağına emin olarak itmi'nan-ı kalple Bedir'e kadar gelmişlerdi. Onlarla Bedir'e kadar gelip meleklerin asakir-i İslâmiyeye. imdada geldiğini görünce nusretin İslâmla beraber olacağını bildiğinden şeytan geri donuverdi. Kureyş'ten (Haris b. Hişam) arkasından koştu ve «Bizi nereye koyup gidiyorsun?» diyerek elini tutunca Hâris'in göğsüne bir yumruk vurur ve der ki «Sizin işiniz çıkmaz bir yoldur ve akıbetiniz berbat ve helaktir». Şeytan'ın bu sözü üzerine Kureyş me'yus olur, bozulur ve münhezim olurlar. Şu halde şeytan'ın onlara vermiş olduğu hülyalar sebeb-i helakleri olduğu gibi evvelce vaad ettiği muaveneti de onlar hakkında ihanet olmuştur. Kureyş bozulduktan sonra Beni Bekir reisi (Süraka)'ya "Bizim inhizamımıza sebep oldun» gibi kahırâmiz haberler gönderip (Süraka) da hiçbir şeyden haberi olmadığını ve yanlarında kafiyen bulunmadığını beyan edince kendilerini teşvik eden kimsenin (Süraka) suretinde şeytan olduğunu bilmişlerdir. Lâkin iş işten geçti. Çünkü; şeytan semâdan melâikenin İslâm tarafına geldiğini görünce firarı kendi için muvafık buldu. Zira; kâfirler üzerine nazil olan musibet içinde bulunsa belki vakt-i mev'udu gelmiş olup kendi üzerine de bir tyelâ nazil olmasından korktu, firar etti ve firarı küffarın inhizamma bâdî oldu. Çünkü; muharebede bîr kişinin firarı bir ordunun inhizamma sebep olduğu görüldüğünden muharebe saffından firar etmek diyanet-i İslâmiyede günah-ı kebireden olduğu cihetle esna-yı harpte firar eden kimsenin katli helâldir. Şeytan'ın bu suretle iğfalâtı ehl-i imanın işine yaradı. Çünkü; Mekke ahalisinin her ne kadar kendilerinin çokluğuna ve kuvvetlerine mağrur olarak galip olacaklarına ümitleri varsa da Resulul-lah'ın ve devletinin günbegün tezayüdü ve Kesulullah'ın haber verdiği herşeyin vukuu onları endişeden hâli bırakmıyordu. Eğer iblis onları iğfal etmeseydi Bedir'e hazır olmamak ihtimali vardı. Şu halde şeytan'ın onlara vesvesesi; harbin vukuuna ve kâfirlerin inhizamma ve ehl-i İslâmın zaferine sebep olmuştur. İşte şu tafsilât şeytan'ın insan suretine girmesi lâzım olduğuna nazarandır. Amma, insan suretine girmesi caiz olmadığına nazaran mücerret gizli vesvese tarîkıyla Kureyş'i iğfal etmiştir. Âyetin âhirinde Allah'ın ikaabımn şiddetli olduğunu beyan şeytan'ın kelâmı cinsinden olmak ihtimali olduğu gibi günahkârları ve bilhassa kâfirleri tehdid için iptida-yı kelâm olmak ihtimali de vardır.

Enfal 8:49

Vacip Tealâ Bedir'de vâki olan nimetlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her fiilinin zerresinde nice yüz binlerce hikmet olduğundan ef âlinin her cüz'ünün mutazammm olduğu hikmetlerde ukalânın akılları hayrettedir. Bunun içindir ki, insan her işinde esbab-ı zahiriyeye tevessül etmekle beraber Cenab-ı Hakka tevekkülü bırakmaması lâzımdır.. Kâfirler bin kişiyi mütecaviz olup müminler ise üç yüz on üç kişiden ibaret olduğu halde «Bunları dinleri mağrur etti. Zira; bin kişiye karşı üç yüz küsur kişinin cüreti hamakattan ibarettir» diyen münafıklarla nıurad; Fahri Râzi, Hâzin, Nisâbûrî ve Taberi'-nin beyanlarına nazaran Medine'de Hazreç ve Evs kabilelerinin münafıklarıdır. Kalplerinde maraz olanlar la murad; Mekke'de iman etmiş ve lâkin intanları henüz şüpheden vareste olamamış ve Kureyş müsaade etmediklerinden dolayı hicret edememiş olan zayıf imanlı müminlerdir. Çünkü; Kureyş'le beraber Bedir'e geldiklerinde zayıf imanlı müminler bu sözü söylemişlerdir ve niyetleri Kureyş gaalip olursa Mekke'ye avdet etmek ve irtidad edip anlaşmak ve eğer Resulullah gaalip olursa ehl-i İslâm tarafına geçmek ve Medine'ye gitmekti. Lâkin bazı rivayete nazaran onların cümlesi helak olup bir tane kalmamıştır. Çünkü; imanda tereddüd makbul değildir. Böyle zayıf imanlı olanlar her zaman tereddüt içinde yaşar ve işi iki taraflı tutmakla sağlam bir yol takib edemediğinden her zaman endişeden ve ıztırab-ı kalpten hâlî kalamaz ve akıbet hilesi ayağına dolaşmakla helak olur.

Enfal 8:50

Vacip Tealâ katlolunan kâfirlerin gördükleri azabı beyan etmek üzere buyuruyor Binaenaleyh; her kulun dünyada ve âhirette gördüğü ve göreceği kendi kusuru ve günahı sebebiyledir, asla zulüm şaibesi olmaz. Kâfirleri meleklerin her taraflarından döğeceklerine ve her taraftan dayak yiyeceklerine işaret için arkalarından ve önlerinden "darbolunacakları beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette teveffî ; kabz-ı ervah manâsına olduğu cihetle mükellef olan insanın şu cesede mugaayir olan ruhtan ib.aret olduğuna delâlet eder. Çünkü teveffî fiili; kâfirlerin zatlarından ibaret ve kinaye olan ism-i mevsule taallûk ettiğinden kabzolunan şeyin mücerret ruh olup cesedin kabza mahal olmadığı cihetle kabzolunan şeyin ruh olduğuna sarahaten delâlet eder. Kâfirlerin ruhlarını kabzeden meleklerin ellerinde demirden değnekler olup kâfirlere vurunca. alevler zuhur ettiği mervidir, ve bu rivayeti âyet-i celile te'yid etmektedir. Zira âyette meleklerin «Yakıcı azabı tadın» diyecekleri beyan olunması; ruhları kabzolunduğu zaman azaplarının ateşle olacağını beyan demektir. Kâfirlere bu hitabın âhirette olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran azapla murad; azab-ı Cehennem'dir. Bu âyette melekler \e murad; imdada gelen melekler olursa meleklerin bilfiil harbe iştirak edip esnâ-yı harpte darbettiklerini beyan vardır. Ancak surenin evvelinde beyan olunduğu veçhile meleklerin harbe iştirak etmeyip mücerret saff-ı İslâmı takviye için geldikleri sahihse bu âyette melekler \e murad; kabz-ı ervaha müek-kel olan meleklerdir. Bu âyette kâfirlerin azabına sebep; kendilerinin kesbettikleri .günahları olduğu beyan olundu. Her ne kadar onların küfürleri kalplerindeyse de elleri kisbe mahall-i kudret olup ekseriya kalpte olan şeyin eseri elde zuhur ettiğinden kisb ellerine nispet olunmuştur. Şu halde bu âyette yed; kudret manasınadır. Kullar üzerine nazil olan bilcümle musibet ve ukubet kendi istihkaklarının muktezası olduğu cihetle Cenab-ı Hakkın kullarına asla zulmetmediği, beyan olunmuştur. Çünkü; kulun istihkakı icabı nazil olan belâya, ayn-ı adalettir. lâfzında olan mübalağa lâfzı cemi' olmak itibarıyla olduğundan mübalağadan müstefad olan kesret, efradın adedi ve kesreti nisbetiyledir. Şu halde «zulmün mübalağa ve ziyadesini nefyetmekten asıl zulmü nefyetmek lâzım gelmediğinden Allahü Tealâ'ya asil zulmün nisbet olunması lâzım gelir» şeklinde var id olan suâl merduddur. Çünkü; den müstefad olan mübalağa lâfzının cemi' olmasından müstefad olan adede masruf olunca bilkül-liye zulüm nefyolunduğundan Allahü Tealâ'ya' asıl zulüm nisbet olunmuş olmaz. Şu halde «Allahü Tealâ'nm olmasını nefyetmekten ehl-i zulmü nefyetmek lâzım gelmez» suâli varid değildir. Çünkü; Allahü Zülcelâl (hâşâ) zulmetse kudreti nisbe-tinde zulmetmesi lâzım olup kudret-i ilâhiye ise her kudretin fevkinde olduğu cihetle zulrnü de herkesin zulmünün fevkinde olacağından eğer Cenab-ı Hak'tan zulüm sadır olsa mübalağasıyla zulüm olacağı tabii olduğundan Allahü Tealâ'dan zulmün mübalağasını nefyetmek asıl zulmü nefyetmektir. Bazı müfessîrinin beyanına nazaran lâfzı nisbet manâsını mutazammmdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir.

Enfal 8:51

Vacip Tealâ katlolunan kâfirlerin gördükleri azabı beyan etmek üzere buyuruyor Binaenaleyh; her kulun dünyada ve âhirette gördüğü ve göreceği kendi kusuru ve günahı sebebiyledir, asla zulüm şaibesi olmaz. Kâfirleri meleklerin her taraflarından döğeceklerine ve her taraftan dayak yiyeceklerine işaret için arkalarından ve önlerinden "darbolunacakları beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette teveffî ; kabz-ı ervah manâsına olduğu cihetle mükellef olan insanın şu cesede mugaayir olan ruhtan ib.aret olduğuna delâlet eder. Çünkü teveffî fiili; kâfirlerin zatlarından ibaret ve kinaye olan ism-i mevsule taallûk ettiğinden kabzolunan şeyin mücerret ruh olup cesedin kabza mahal olmadığı cihetle kabzolunan şeyin ruh olduğuna sarahaten delâlet eder. Kâfirlerin ruhlarını kabzeden meleklerin ellerinde demirden değnekler olup kâfirlere vurunca. alevler zuhur ettiği mervidir, ve bu rivayeti âyet-i celile te'yid etmektedir. Zira âyette meleklerin «Yakıcı azabı tadın» diyecekleri beyan olunması; ruhları kabzolunduğu zaman azaplarının ateşle olacağını beyan demektir. Kâfirlere bu hitabın âhirette olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran azapla murad; azab-ı Cehennem'dir. Bu âyette melekler \e murad; imdada gelen melekler olursa meleklerin bilfiil harbe iştirak edip esnâ-yı harpte darbettiklerini beyan vardır. Ancak surenin evvelinde beyan olunduğu veçhile meleklerin harbe iştirak etmeyip mücerret saff-ı İslâmı takviye için geldikleri sahihse bu âyette melekler \e murad; kabz-ı ervaha müek-kel olan meleklerdir. Bu âyette kâfirlerin azabına sebep; kendilerinin kesbettikleri .günahları olduğu beyan olundu. Her ne kadar onların küfürleri kalplerindeyse de elleri kisbe mahall-i kudret olup ekseriya kalpte olan şeyin eseri elde zuhur ettiğinden kisb ellerine nispet olunmuştur. Şu halde bu âyette yed; kudret manasınadır. Kullar üzerine nazil olan bilcümle musibet ve ukubet kendi istihkaklarının muktezası olduğu cihetle Cenab-ı Hakkın kullarına asla zulmetmediği, beyan olunmuştur. Çünkü; kulun istihkakı icabı nazil olan belâya, ayn-ı adalettir. lâfzında olan mübalağa lâfzı cemi' olmak itibarıyla olduğundan mübalağadan müstefad olan kesret, efradın adedi ve kesreti nisbetiyledir. Şu halde «zulmün mübalağa ve ziyadesini nefyetmekten asıl zulmü nefyetmek lâzım gelmediğinden Allahü Tealâ'ya asil zulmün nisbet olunması lâzım gelir» şeklinde var id olan suâl merduddur. Çünkü; den müstefad olan mübalağa lâfzının cemi' olmasından müstefad olan adede masruf olunca bilkül-liye zulüm nefyolunduğundan Allahü Tealâ'ya' asıl zulüm nisbet olunmuş olmaz. Şu halde «Allahü Tealâ'nm olmasını nefyetmekten ehl-i zulmü nefyetmek lâzım gelmez» suâli varid değildir. Çünkü; Allahü Zülcelâl (hâşâ) zulmetse kudreti nisbe-tinde zulmetmesi lâzım olup kudret-i ilâhiye ise her kudretin fevkinde olduğu cihetle zulrnü de herkesin zulmünün fevkinde olacağından eğer Cenab-ı Hak'tan zulüm sadır olsa mübalağasıyla zulüm olacağı tabii olduğundan Allahü Tealâ'dan zulmün mübalağasını nefyetmek asıl zulmü nefyetmektir. Bazı müfessîrinin beyanına nazaran lâfzı nisbet manâsını mutazammmdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir.

Enfal 8:52

Vacip Tealâ BerUr'de ehl-i İslama vâki' olan bazı' in'âmmı ve kâfirlere nazil olan kahır ve gazabını beyandan sonra âdet-i ilâhi-yenin daima evliyasına in'âm, ihsan ve a'dâsına kahr u gazab etmek olduğunu beyan tylemek üzere buyuruyor. Yani Kureyş kâfirlerinin âdetleri; Fir'avn ve Fir'avn'dan evvel geçen (Âd) ve (Senıûd) kavimleri gibi birtakım kâfirlerin âdetlerine benzer. Çünkü onların âdetleri; kendilerine meb'us olan resullerinin taraf-ı ilâhiden getirdiği mu'cizâta, kitaplara ve ahkâmına küfretmek olduğu gibi bunların âdetleri de Resulullah'm getirdiği Kur'an'a ve ahkâmına küfür ve Resulullah'a adavet etmektir. Binaenaleyh; Âl-i Fîr'avn'a ve emsaline küfürlerinden dolayı vaki olan kahr-ı ilâhi bunlara da vâki olacaktır. Onların ve bunların halleri küfür olduysa gayur ve müntakim olan Vacip Tealâ günahları sebebiyle cümlesini muahaze buyurdu. Zira; Allah'ın düşmanlarına azabı şiddetlidir ve ahz-ı intikaama dahi kaadirdir. Vacip Tealâ Kureyş müşriklerinin hallerini takbih ve halkı onlara ittibâ'dan tenfir için beynennas kabahat ve cinayetle meşhur olan Âl-i Fir'avn ve saire gibi helak olan ümmetlere teşbih buyurdu ki, akıbetlerinin hasar ve helak olacağına işaretle tarik-ı hakkı kabule davet buyurmuş ve Küreyş'in. âdetleri insanlar beyninde carî olan âdetlerin en çirkini olduğunu beyan için cinayetin en büyüğü olan küfürlerini tasrih etmiştir. Çünkü; cümlesi onların âdet-i kabihalarını beyandır. Allah'ın azabı ve muahazesi onların küfürleri üzerine terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Şu halde Allah'ın onları nıuahazesi; küfürlerinin neticesidir. Çünkü küfür denilen şey; sahibinin muahaze olunmasına sebeptir. Ebussuud Efendfnin beyanı veçhile kâfirlerin küfürlefiyle beraber başka günahları olduğuna işaret ve sebebiyetini te'kid için zünûb lâfzı cemi' olarak sebebiyle varid olmuş ve mu-ahaze lâfzından müstefad olan şiddet-i te'kid ve takrir için azabın şiddeti tasrih olunmuştur. Çünkü küfür; cinayetin en büyüğü olduğu cihetle azabın en şiddetlisini mucip olacağı tabiidir.

Enfal 8:53

Vacip Tealâ kâfirlere nazil olacak azabı beyandan sonra Al-lahü Tealâ'nın bir kavme vermiş olduğu nimeti tağyir edici olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin küfrüzere devamları ve nebilerine ihanetleri ve sözünü dinlememekte âdetleri Fir'avn ve sair kâfirlerin âdetleri gibi olduğu cihetle peygamberin bi'setinden evvelki hallerinden daha kötü hallere teşebbüs ettiklerinden Allahü Tealâ onların hakkında imhalini ta'cile tahvil buyurmuştur. Binaenaleyh; ümem-i salifeden herbirerlerini esbab-ı helakten birer sebeple ihlâk ettiği gibi Kureyş kavmini de Aîlahü Tealâ Resulünün kılıcıyla ihlâk etmiştir. Cenab-ı Hak Kureyş'e akıl ve fikir verdiği ve tarik-ı hayra sülûku Resulü vasıtasıyla teshil buyurduğu halde onlar için lâzım olan şu nimetleri ibadete sarf edip şükürle meşgul olmak ve nimetlerinin tezayüdünü taleb etmek lâzımken bilâkis bu nimetleri küfre sarfedip maâsîde isti'mâl ederek Resulullah'ın bi'setinden sonra eskiden riayet edegeldikleri sıla-i rahmi terk ve âyât-ı ilâhiyeye itiraz etmek gibi* seyyiâtı irtikâpla azab-ı ebedîye istihkak kesbet-tiklerinden ümem-i salifeyi ihlâk ettiği gibi Allahü Tealâ Kureyş'i de ihlâk eylemiştir. Hulâsa; bir kavim veya bir şahıs nail olduğu nimetin kadrini bilip şükrünü eda etmezse nimetinin nikmete tebeddül ve halini tağyir ettiği surette Allahü Tealâ'nm nimetini izale edip mihnete tebdil edeceği ve şu halde herkesin nail olduğu nimetin şükrünü eda etmek suretiyle devamını ve tezyidini taleb etmesi umur-u lâzımeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:54

Vacip Tealâ Kureyş kâfirlerini ümem-i salife kâfirlerine teşbih buyurduktan sonra evvelki teşbihi tafsil etmek üzere buyuruyor. Çünkü; cümlesinin ma'siyetlerinin şeameti hem kendilerinin hem de gay-rılarmın helakine bâdî olmuştur. Nasıl ki, evvel geçenlerin herbi-rerleri birer sebeple ihlâk olundularsa kezalik Kureyş de Resulul-lah'ın kılıcıyla sefil olarak ihlâk olundular. Fahri Râzi, Kaazi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet, âyet-i sabıkayı tekrar gibi görünüyorsa da hakikatta tekrar yoktur. Çünkü; evvelki âyette günahları sebebiyle yalnız muahaze olundukları beyan olunup muahazenin keyfiyeti beyan olunmamıştır. İkinci âyetteyse Âl-i Fir'avn'm gark olundukları beyan olunduğu cihetle bu âyet evvelki âyette beyan olunan muahazenin keyfiyetini tafsil etmiştir. Kezalik evvelki âyette yalnız âyât-i ilâ-hiyeye küfrettikleri zikrolundu. İkinci âyetteyse Allahü Tealâ'mn mün'im ve muhsin olduğunu müş'ir olan rububiyeti zikir sebebiyle niam-ı ilâhiyeye küfran-ı nimet edip şükrünü eda etmedikleri zik-rplunmuştur. Binaenaleyh; evvelkinde helake istihkaklarının esbabından yalnız küfürleri, ikincideyse hem küfürleri hem de nimete küfran ettikleri zikrolunduğundan tekrar yoktur. Küfürleriyle beraber herbirinin zalim olduğunu tasrihle ayrıca zemmolunmuş-lardır. Çünkü zulüm; daima helake sebeptir. Binaenaleyh; bir kavim içinde zulüm olur ve o zulmün izalesine çalışılmazsa o kavim her zaman muzmahil olmuştur.

Enfal 8:55

Vacip Tealâ helak olan kâfirlerin hallerini beyandan sonra bakîlerinin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile nakz-ı ahde cüret eden kâfirlerin mertebe-i insaniyetten sakıt ve mücaneset-i beşeriyeden azlolun-muş behâim zümresine lâhik olduklarını ve belki behâinıden daha aşağı bir mertebede bulunduklarını beyanla insanlar için mukaa-velesini bozmak ve sözünden geri dönmek en çirkin birşey olduğu beyan olunmuştur. Zira; hayvanat-ı saireden insanın imtiyazı sözüyle olduğundan sözüne sahip olması ve sözünün kıymetini kaybetmemesi insan 'için bir meziyettir. Çünkü; gerek Allah'la ve gerek küllarıyla daima insanın muamelesi sözüyledir. Binaenaleyh; sözüne dikkat etmesi lâzımdır. Bunların küfürlerinde devamları sebebiyle küfür kendilerinde kararlaşmış bir tabiat olduğuna işaret için küfürleri üzerine iman etmeyecekleri dahi beyan olunmuş ve onların evsaf-ı zemimelerin-den birisi de ahidlerini bozmak olduğu beyan olunduğu gibi ahid-lerini bozmak onların devam üzere âdetleri olduğuna işaret için devama delâlet eden muzari sıyğasıyla varid olmuştur. Muahede iki taraftan olup yalnız bir tarafın kabulü kifayet etmeyeceğine işaret için müşarekete delâlet eden müfaale babından varid olduğu gibi kâfirlerden ahde girişen hepsi olmayıp bazıları olduğuna dahi işaret için lâfzı ba'za delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; muahede kavmin eşraf ve a'yanıyla olup etba' muahedeye karışmazlar. Binaena-leyh; (Beni Kureyze) Yahüdilerindew*İîesulullah'la İslâm aleyhine birşey yapmayacaklarına dair muahfedeye girişenler (Kâ'fo b. Eşref) ve saire gibi Yehûdun rüesasıydı. Onlar nakz-ı ahidden lâzım gelecek âr ve ayıptan çekinmediklerine ve ahdi bozmaktan tevellüd edecek fenalığın akıbetinden korkmayacaklarına işaret için ittikaları olmadığı beyan olunmuştur. Halbuki aklen; âdeten ve dinen bütün milletler beyninde carî olan usul, ahidde sebat etmektir. Çünkü; ahdinde sebat etmeyen şahsın ve cemaatın sözüne hiç kimse emniyet etmez. Binaenaleyh; herkes ahdinde^ sebatı kendi için mühim bir vazife ye meziyet bilirken ve nefselemir de böyleyken bunlar bu vazifeye hiç ehemmiyet vermediklerinden her defasında nakz-ı ahd etmişler ve akıbet helak olmuşlardır. Çünkü; Fahri Râzi, Beyzâvî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resulullah (Beni Kureyze) Yahûdileriyle İslâmla muharebe ve İslâm aleyhine başka kavme muavenet etmeyeceklerine dair muahede akdettiği halde (Bedir) vak'asında Yahudiler müşriklere silâh vermekle nakz-ı ahdettiler. Sonra hata ettiklerini ve unuttuklarını beyanla tekrar mukaveleye giriştiler ve sonra (Hendek) vak'asında tekrar müşriklere muavenet ettiler. Hatta reisleri (Kâ'b b. Eşref) Resulullah aleyhine muhalefet ederek Ku-reyş'le akd-i ittifak etmek' için Mekke'ye kadar gitti. İşte Yehû-dun hallerini bu âyetle Vacip Tealâ taf silen-: bey an etmek suretiyle cinayetlerini âleme ilân etmiştir. Hulâsa; küfürle beraber nakz-ı ahd edenlerin behâimden daha aşağı bir mertebede oldukları ve onların Allah'tan korkmadık-ları ve imana asla meyilleri olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cüml esindendir.

Enfal 8:56

Vacip Tealâ helak olan kâfirlerin hallerini beyandan sonra bakîlerinin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile nakz-ı ahde cüret eden kâfirlerin mertebe-i insaniyetten sakıt ve mücaneset-i beşeriyeden azlolun-muş behâim zümresine lâhik olduklarını ve belki behâinıden daha aşağı bir mertebede bulunduklarını beyanla insanlar için mukaa-velesini bozmak ve sözünden geri dönmek en çirkin birşey olduğu beyan olunmuştur. Zira; hayvanat-ı saireden insanın imtiyazı sözüyle olduğundan sözüne sahip olması ve sözünün kıymetini kaybetmemesi insan 'için bir meziyettir. Çünkü; gerek Allah'la ve gerek küllarıyla daima insanın muamelesi sözüyledir. Binaenaleyh; sözüne dikkat etmesi lâzımdır. Bunların küfürlerinde devamları sebebiyle küfür kendilerinde kararlaşmış bir tabiat olduğuna işaret için küfürleri üzerine iman etmeyecekleri dahi beyan olunmuş ve onların evsaf-ı zemimelerin-den birisi de ahidlerini bozmak olduğu beyan olunduğu gibi ahid-lerini bozmak onların devam üzere âdetleri olduğuna işaret için devama delâlet eden muzari sıyğasıyla varid olmuştur. Muahede iki taraftan olup yalnız bir tarafın kabulü kifayet etmeyeceğine işaret için müşarekete delâlet eden müfaale babından varid olduğu gibi kâfirlerden ahde girişen hepsi olmayıp bazıları olduğuna dahi işaret için lâfzı ba'za delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; muahede kavmin eşraf ve a'yanıyla olup etba' muahedeye karışmazlar. Binaena-leyh; (Beni Kureyze) Yahüdilerindew*İîesulullah'la İslâm aleyhine birşey yapmayacaklarına dair muahfedeye girişenler (Kâ'fo b. Eşref) ve saire gibi Yehûdun rüesasıydı. Onlar nakz-ı ahidden lâzım gelecek âr ve ayıptan çekinmediklerine ve ahdi bozmaktan tevellüd edecek fenalığın akıbetinden korkmayacaklarına işaret için ittikaları olmadığı beyan olunmuştur. Halbuki aklen; âdeten ve dinen bütün milletler beyninde carî olan usul, ahidde sebat etmektir. Çünkü; ahdinde sebat etmeyen şahsın ve cemaatın sözüne hiç kimse emniyet etmez. Binaenaleyh; herkes ahdinde^ sebatı kendi için mühim bir vazife ye meziyet bilirken ve nefselemir de böyleyken bunlar bu vazifeye hiç ehemmiyet vermediklerinden her defasında nakz-ı ahd etmişler ve akıbet helak olmuşlardır. Çünkü; Fahri Râzi, Beyzâvî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resulullah (Beni Kureyze) Yahûdileriyle İslâmla muharebe ve İslâm aleyhine başka kavme muavenet etmeyeceklerine dair muahede akdettiği halde (Bedir) vak'asında Yahudiler müşriklere silâh vermekle nakz-ı ahdettiler. Sonra hata ettiklerini ve unuttuklarını beyanla tekrar mukaveleye giriştiler ve sonra (Hendek) vak'asında tekrar müşriklere muavenet ettiler. Hatta reisleri (Kâ'b b. Eşref) Resulullah aleyhine muhalefet ederek Ku-reyş'le akd-i ittifak etmek' için Mekke'ye kadar gitti. İşte Yehû-dun hallerini bu âyetle Vacip Tealâ taf silen-: bey an etmek suretiyle cinayetlerini âleme ilân etmiştir. Hulâsa; küfürle beraber nakz-ı ahd edenlerin behâimden daha aşağı bir mertebede oldukları ve onların Allah'tan korkmadık-ları ve imana asla meyilleri olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cüml esindendir.

Enfal 8:57

Vacip Tealâ nakz-ı ahd edenlerin ahvalini beyandan sonra ahdini bozanlarla muamele usulünü beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; ahidlerini reddetmeksizin harbe kıyam etmek hıyanet olur. Hıyaneti ise Cenab-ı Hak sevmediğinden hain olan akıbet zarar görür. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile nakz-ı ahd edenlerin ahvalini beyandan sonra nakz-ı ahdin ahkâmını beyan için sevk olunmuş ve bu ahkâmın nakz-ı ahdedenlerin ahvali üzere terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden ( to ) lafzıyla varid olmuştur. Yani bunların halleri nakz-ı ahdolunca sen harpte onlara tesadüf edersen kâfirleri ve kâfirlerin arkasında sizinle harbetmeye hazırlanmış olan cemaatı tefrik et ve dağıt ki perişan ve mustarip olsunlar. Me'mûl ki senin bu tefrikin onlara, ibret olarak onların arkasında olanlar ayılır ve uyanırlar. Binaenaleyh; nakz-ı ahidden korkarlar ve eğer sen bir kavmin nakz-ı ahdedeceğini bazı -emmarelerle bilirsen derhal ahidlerini onlara redle aranızda olan ahid cihetinden münasebet kalmadığını alenen kendilerine bildir ki, haber vermeksizin nakz-ı ahidle onlara gadretmek gibi adaletin hilafı şeylerin senden sudur etmesi hatırlarına gelmesin. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Beni Huzaa) kabilesi Resulullah'ın zimmeti altında olduğu halde Mekke ahalisi (Beni Huzaa) ile harbetmeleriyle Resulullah'a dahi nakz-ı ahd etmiş olduklarından Resulullah onlara doğrudan doğruya asker sevketmekle ahidlerini kendilerine reddetmiştir. Amma Yehûddan (Beni Kureyze) gerçi- Ebu Süfyan'a ve emsaline muavenet edeceklerini vaad etmişlerse de açıktan nakz-ı ahdettikleri gorülmeyip lâkin nakz-ı ahid emmareleri görüldüğünden onların gadretmeleri ihtimaline binaen Resulullah onların ahidlerini onlara redle aralarındaki münasebâtın kat' olunduğunu ilân etmiştir. Zira; âyetin hükmü bundan ibarettir. Şu halde iki devlet ara-, sında münasebetin devam ve adem-i devamını ilân etmek usul-u cariyesinin esasını bu âyet-i celile teşkil etmiştir. "Eğer sen onları harpte bulur ve muzaffer olursan» «Onları tefrik et ki, arkalarında harbe hazırlananlar da onlardan ibret alarak dağılsın» «Ahidlerini kendilerine reddet ki beyninizde ahid kalmadığını onlar da sen de müsavat üzere bilin» demektir. Hulâsa; alenî nakz-ı ahdedenlerle muharebeye kıyam ve onları darb ve tenkil etmek ve onların arkasında harbe hazırlananları dağıtmak ve onların kahr u tedmirine sa'y etmek imam-ül müslimîn üzerine vacip olduğu ve açıkta nakz-ı ahdetmemiş ve lâkin nakz-ı ahid emmareleri zuhur edenler hakkında nakz-ı ahdedip onlara ilân etmek lâzün geldiği ve hıyanet edenleri Allahü Tealâ'nın sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Enfal 8:58

Vacip Tealâ nakz-ı ahd edenlerin ahvalini beyandan sonra ahdini bozanlarla muamele usulünü beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; ahidlerini reddetmeksizin harbe kıyam etmek hıyanet olur. Hıyaneti ise Cenab-ı Hak sevmediğinden hain olan akıbet zarar görür. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile nakz-ı ahd edenlerin ahvalini beyandan sonra nakz-ı ahdin ahkâmını beyan için sevk olunmuş ve bu ahkâmın nakz-ı ahdedenlerin ahvali üzere terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden ( to ) lafzıyla varid olmuştur. Yani bunların halleri nakz-ı ahdolunca sen harpte onlara tesadüf edersen kâfirleri ve kâfirlerin arkasında sizinle harbetmeye hazırlanmış olan cemaatı tefrik et ve dağıt ki perişan ve mustarip olsunlar. Me'mûl ki senin bu tefrikin onlara, ibret olarak onların arkasında olanlar ayılır ve uyanırlar. Binaenaleyh; nakz-ı ahidden korkarlar ve eğer sen bir kavmin nakz-ı ahdedeceğini bazı -emmarelerle bilirsen derhal ahidlerini onlara redle aranızda olan ahid cihetinden münasebet kalmadığını alenen kendilerine bildir ki, haber vermeksizin nakz-ı ahidle onlara gadretmek gibi adaletin hilafı şeylerin senden sudur etmesi hatırlarına gelmesin. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Beni Huzaa) kabilesi Resulullah'ın zimmeti altında olduğu halde Mekke ahalisi (Beni Huzaa) ile harbetmeleriyle Resulullah'a dahi nakz-ı ahd etmiş olduklarından Resulullah onlara doğrudan doğruya asker sevketmekle ahidlerini kendilerine reddetmiştir. Amma Yehûddan (Beni Kureyze) gerçi- Ebu Süfyan'a ve emsaline muavenet edeceklerini vaad etmişlerse de açıktan nakz-ı ahdettikleri gorülmeyip lâkin nakz-ı ahid emmareleri görüldüğünden onların gadretmeleri ihtimaline binaen Resulullah onların ahidlerini onlara redle aralarındaki münasebâtın kat' olunduğunu ilân etmiştir. Zira; âyetin hükmü bundan ibarettir. Şu halde iki devlet ara-, sında münasebetin devam ve adem-i devamını ilân etmek usul-u cariyesinin esasını bu âyet-i celile teşkil etmiştir. "Eğer sen onları harpte bulur ve muzaffer olursan» «Onları tefrik et ki, arkalarında harbe hazırlananlar da onlardan ibret alarak dağılsın» «Ahidlerini kendilerine reddet ki beyninizde ahid kalmadığını onlar da sen de müsavat üzere bilin» demektir. Hulâsa; alenî nakz-ı ahdedenlerle muharebeye kıyam ve onları darb ve tenkil etmek ve onların arkasında harbe hazırlananları dağıtmak ve onların kahr u tedmirine sa'y etmek imam-ül müslimîn üzerine vacip olduğu ve açıkta nakz-ı ahdetmemiş ve lâkin nakz-ı ahid emmareleri zuhur edenler hakkında nakz-ı ahdedip onlara ilân etmek lâzün geldiği ve hıyanet edenleri Allahü Tealâ'nın sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Enfal 8:59

Vacip Tealâ nakz-ı ahdedenlere veyahut nakz-ı ahdetmek ihtimali olanlara ne gibi muamele olunacağını beyandan sonra dünyada ahz-ı intikam olunmaksızın vefat edenler hakkında âhi-rette ahz-ı intikam olunacağını beyanla Resulullah'ı tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Vefat eden kâfirlerden ahz-ı intikam olunmaz zannetme. Elbette onlardan intikam alınacaktır. Şu halde küfür; dünyada ve âhirette intikaama sebeptir.

Enfal 8:60

Vacip Tealâ nakz-i ahdedenlerin ahkâmım ve nakz-ı ahdetmesinden korkulanlara olunacak muameleyi beyandan sonra kâfirlerin her cümlesine karşı ehl-i imanın hazırlıkta bulunması vacip olduğunu müminlere tavsiye etmek üzere buyuruyor. Zira; onlar her ne kadar size dostluk izhar ederlerse de kalplerindeki arzuları, her zaman sizin helak olmanızdır. Çünkü; pnlar size dostluk izharıyla sadakat gösterirler ve sizi kandırırlar. Siz onların kalplerindeki esrarı bilmezsiniz ve lâkin ahvale muttali olan Allahü Tealâ. onların kalplerinde olan adavetlerini bilir. Şu halde icabında onların şerrini defe kâfi ve onları korkutacak kadar âlât-ı harbî hazırlamanız ve uyanık bulunmanız sizin üzerinize vaciptir. Aksi halde düşman elinde zebun olacaksınız. Binaenaleyh; … Belki sizin razı olacağınız nimetlerle mükâfat olunacağınız gibi aklınıza gelmeyen birçok nimetlere dahi nail olacaksınız. Binaenaleyh; harp için sarfiyattan çekinmeyin ki, dünyada mesrur ve ma'-mur ve âhirette memnun ve handan olasınız.. Bu âyet altı hükmü hâvidir : Birincisi; at ve silâh gibi kuvvetleri muktedir oldukları kadar düşman karşısında hazırlamak ehl-i iman üzerine vacip olmasıdır. İkincisi; o kuvvetle Allah'ın ve müminlerin açık ve gizli bilumum düşmanlarını korkutmaktır. Üçüncüsü; ehl-i imana dost görünür birçok gizli düşmanları Allah'ın bilip ehl-i imanın bilemedikleridir. Dördüncüsü; muharebe için sarfolunan emvalin ecri zayi olmayacağıdır. Beşincisi; fisebilillâh harbe sarfolunan emvalin ecri çok verileceğidir. Altıncısı; hiç kimsenin ecri noksan verilmekle zulmolunmayacağıdır. Fahri Râzi ve Nişâbûrî'nin beyanları veçhile a'dâ-yı dinle i'lâ-yı kelimetullah içüvmuharebe etmek bilumum ehl-i iman üzerine terettüp eden vezaif-i diniye cümlesinden olup Resulullah'a mahsus halattan olmadığı cihetle âlât-ı harbî hazırlamakla Vacip Tealâ cümle ehl-i imana hitap buyurmuştur. Âlât-ı harbî hazırlamak bir vakitle mukayyed olmadığı cihetle âlât-ı harple murad; her zamanda câri olan âlât ve esbaptır. Binaenaleyh; şu içinde bulunduğumuz bin üç yüz kırk iki tarih-i hicrisinde âlât-ı harp : Top, tüfek, mitralyoz, otomobil, tayyare,, tank ve zırhlıların envâ'ıyla muallem askerdir. Şu halde bu zamanda a'dâ-yı dinle harp için zikrolunan âlâtı hazırlamak ehl-i İslâm üzerine vaciptir. Belki sür'atla düşman karşısına asker sevketnıek için memleketin her tarafına yollar, köprüler ve demiryolları yapmak dahi elzemdir. Çünkü; bunların hepsi ecnebi düşmanlarımızda mevcuttur. Mukaabele-i bilmişle riayet etmek üzere onlarda mevcut olan bilcümle esbabı hazırlamak ve daha ziyadesini meydana getirmek j ümmet-i Muhammed üzerine niçin vacip olmasın? Elbette vaciptir. Bu âyette kuvvetle murad; düşmana karşı silâh atmak ve atılacak silâh ve silâhın levazımı olduğu Resulullah'ın bu âyeti tefsir makaammda minberde hutbesinde üç defa buyurduğu hadis-i şerifiyle sabittir ki manâ-yı şerifi: «Kuvvet; düşmana silâh atmak» demektir. Şu halde remiy manâsına olan kuvveti hazırlamak; o kuvvetin levazımı olan silâhı ve o silâhı atacak askeri ve askerin talimini ve askerin yiyecek ve içeceğini hazırlamayı icab eder. Çünki; askersiz silâh işe yaramadığı gibi silâhın isti'mâlini bilmeyen asker de işe yaramaz. Binaenaleyh Cenab-ı Hakkın âyetteki kuvveti hazırlamakla emri; şu zikrolunan şeylerin cümlesini hazırlamakla emirdir. Silâh ve silâhı isti'mal edecek talimli asker ve sair esbap, kâfirlerin dar-ı Islâmı istilâ etmek ümitlerini kat'a ve cizyeye razı olmalarına ve imanı kabul etmelerine ve sair kâfirlere muavenete cesaret etmemelerine ve İslâmm âlî olmasına ve dar-ı İslâmın ziynetine sebep olduğundan Vacip Tealâ kuvveti hazırlamak ve o kuvvet sayesinde kâfirleri korkutmakla emir ve ferman buyurmuştur. Bu âyette âharînle murad; müşrikler ve sair kefere olmak ihtimali varsa da esah olan münafıklardır. Zira münafıkların âdetleri; daima ehl-i İslâmm inkırazına ve mağlubiyetine in-, tizar etmekle nifakta inad etmek ve fırsat düştükçe ehl-i İslama fesad ilkaa eylemek ve nifak tohumu saçmak ve ehl-i İslâm beynini tefrik etmek olduğundan İslâmın kuvveti, onları bu gibi fe-sad-ı ahlâktan men'e sebep olduğu cihetle onları da bu misilli kuvvetle korkutmayı Cenab-ı Hak emir buyurmuştur. Bu âyette hazırlamakla emrolunduğumuz kuvvette askerin talimi Sahil olduğuna Resulullah'ın kavl-i şerifi açıktan delâlet eder. Yani; «Bir kimse silâh isti'mâlini öğrenir de sonra unutursa o kimse bizim cemaatımızdan olmadı» demektir. İşte şu hadis-i şerif bütün rical-i İslâmın silâh isti'mâlini öğrenmesi vacip ve öğrendkiten sonra unutmamak lâzım olduğuna delâlet eder. İsti'mâl olunacak silâhı icad ve sanatını öğrenmek harp için hazırlanacak kuvvette dahildir. Zira; Resulullah : buyurmuştur. Yani; «Bir ok sebebiyle üç kimse elbette Cennet'e girer : Birincisi; amelinde hayır itikad ederek oku yapan kimsedir. İkincisi; düşmana karşı ok isti'mal eden kimsedir. Üçüncüsü; oku isti'mâl eden kimsenin eline ok vermek suretiyle imdad eden kimsedir.» İrndad; silâhı yapmak veya satmak veyahut mevki-i harpte yardım etmek suretlerinden herhangi suretle olursa olsun cümlesine şamildir. İşte şu hadis-i şerifte silâh icadı müslümanlara lâzım bir emr-i mühim olduğuna ve silâh isti'nıâli ve isti'mâl edene muavenet lâzım olduğuna açıktan delâlet vardır ve onun mükâfatı da Cennet'tir. Binaenaleyh; her müminin bu cihetlere sa'y etmeleri vezaif-i d-iniyeleri cümle-sindendir.

Enfal 8:61

Vacip Tealâ ehl-i imana âlât-ı harbî hazırlamakla emrettikten sonra eğer kâfirler şuhla talip olurlar ve sulh da ehl-i İslâm hakkında maslahat olursa sulha meyletmek caiz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette Vacip Tealâ hüsnüniyet üzere sulha rağbetin cevazını beyandan sonra tevekkülle emri; nusretini vaadi mutazammın-dır. Zira; «Sulh üzere Allah'a mütevekkil ol» demek «Onların sulhten sonra vâki olacak hilelerinden korkma. Zira; Allahü Tea-lâ'ya itimad edince Allahü Tealâ senin yardımcın» demektir. Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran «Bu âyet kılıç âyetiyle mensuhtur» diyenler varsa da esah olan men-suh değildir. Çünkü; icabında sulh olmak diğer zamanda yine icabında i'lân-ı harbe münafi değildir. Şu kadar ki, ehl-i İslâm için sulhta menfaat olduğu cihetle sulholursa İslâmın kuvveti kâfi olduğu surette bir seneden ziyade sulh olmamak lâzımdır. Amma İslâmın kuvveti onlara kâfi gelmeyecek derecede zayıf olursa on seneye kadar sulhu uzatmak caizdir, on seneden ziyade sulh caiz değildir. Ancak onların kuvveti ve İslâmın zaafı on sene hitamında halâ bakî olursa imam-ül müslimîn sulhu tecdid edebilir. Çünkü; sulhun temdidi ahaliyi muattal kıldığı gibi zabitan ve ümeraya keselân gelir ve fenn-i harp unutulur ve ehl-i İslâmın kuvvetine zaaf arız olur. Bu ise ehl-i İslâm için tecviz olunur halattan olmadığı cihetle sulhun müddetini uzatmak doğru değildir.

Enfal 8:62

Vacip Tealâ kâfirlerin sulha talip oldukları surette sulhta menfaat görülürse sulhun cevazını beyandan sonra sulhun ahkâmından bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Eğer kâfirler sulhu istemekle sana hile yapmak isterlerse sen onların hilelerinden endişe etme. Çünkü musalahadan sonra hile etmek; hıyanet ve gadir olduğu cihetle neticesiz kalır. Cemi' ahvalinde seni hafız ve cümle umurunda sana mütevelli olan Allahü Tealâ onların şerrini defetmekte sana kâfidir. Binaenaleyh; zahirde sulhu isterler ve sen de sulhte maslahat görürsen sulhu imza et. Kalplerinde gizli olan şeyi teftiş etme. Onların hilesi size karşı te'sir edemez. Çünkü; Allahü Tealâ seni nusretiyle te'yid buyurduğu gibi müminlerle de te'yid buyurmuştur. Müminlerin sana iman ve itaatlan, mallarını ve canlarını feda ederek dininin ve milletinin terakkisine sa'yetmeleri ve her zaman emrine, amade bulünmalarıyla dahi Allahü Tealâ sana kuvvet verdi. Allahü Tealâ evvelden beri Araplar beyninde carî olan ahvali ve hamiyet-i cahiliye ve asabiyet-i Arabiyeyi imanları sebebiyle beyinlerinden kaldırmakla onlan te'lif etti. Binaenaleyh; sana itaatta cümlesi şahs-ı vâhid gibi oldular. Eğer sen ashabın beyinlerini te'lif için yeryüzünde olan emvalin cümlesini sarfetmiş olsaydın te'lif edemezdin. Çünkü; asabiyet-i kavmiye ve Arap akvamı beyninde câfî buğz u adavet son dereceye varmıştı. Allahü Tealâ onların su-u hallerini hüsn-ü hale tebdil etti. Zira; Allahü Tealâ herşey üzerine gaalip ve her işi bir çok hikmet üzerine şâmildir. Tarihlerde ve kütüb-ü siyerde beyan olunduğu veçhile Arap-larda hamiyet gaayet şiddetli, nefisleri kuvvetli, kalpleri katı, ha-sedleri nihayetsiz olup cüz'î bir bahane ve azıcık bir şey için düşmanlığın nihayetine kadar giderler ve kinleri arttıkça artar hatta bir kabileden birisi öbür kabileden birisine bir tokat vurursa bütün kabile o bir yumruğun intikaanımı almak için kıyam ederler senelerce beyinlerinde o bir yumruğun kavgası devam eder, âdeta yırtıcı, vahşi hayvanlar gibi yekdiğerinin etini dağ başlarında parça parça sermekle müteselli olurlar ve bigayrıhakkın ebnâ-yı cinslerini parçalamakla izale-i enfaşı kendileri için büyük bir meziyet bilirler ve ekseriya taayyüşleri yekdiğerinin malını yağma ve nehb ü gaarât etmekle uğraşmaktır. İşte şu ahval üzere cümlesi birbirlerine kemâl-i nefret ve adavet üzereyken burc-u şeriattan diya-net-i İslâmiye zuhur edince bütün adavetleri dostluğa ve nefretleri muhabbet ve ülfete tebeddül etti ve şeriat-ı İslâmiye- onları o kadar terbiye altına aldı ki, cümle aileler tek aile ve cümle şahıslar tek şahıs gibi oldular. İşte azıcık zaman içinde hallerinde bu kadar büyük bir tebeddülün vukuu, < Ulah'ın halkıyla.olup kulların yapabileceği birşey olmadığından Allahü Tealâ Resulüne bu tebeddülü nimet sırasında ta'dad buyurmuştur ve az zaman içinde bu kadar intizam ve ülfetin vücut bulması âleme hayret veren mu'cizât-ı nebeviyedendir. Tefsir »i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Evs) kabilesiyle (Hazreç) kabilesi hakkında nazil olmuştur. Çünkü; bunlar Araptan iki büyük kabile olup evvelden beri beyinlerinde muharebe cereyan ettiği ve adavetleri son dereceye vardığı halde İslâmiyetin zuhuruyla geçmiş olan vakayiin cümlesini unutuver-diler. Hatta cümlesi yekdiğerine karşı ızhar-ı uhuvvetle düşman karşısında şahs-ı vahid gibi birbirlerine yardımcı oldular. Zira; İslâmiyet her kötülüğü izale edicidir ve bütün ahkâmı insanlar için menfaattan başka birşey değildir.

Enfal 8:63

Vacip Tealâ kâfirlerin sulha talip oldukları surette sulhta menfaat görülürse sulhun cevazını beyandan sonra sulhun ahkâmından bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Eğer kâfirler sulhu istemekle sana hile yapmak isterlerse sen onların hilelerinden endişe etme. Çünkü musalahadan sonra hile etmek; hıyanet ve gadir olduğu cihetle neticesiz kalır. Cemi' ahvalinde seni hafız ve cümle umurunda sana mütevelli olan Allahü Tealâ onların şerrini defetmekte sana kâfidir. Binaenaleyh; zahirde sulhu isterler ve sen de sulhte maslahat görürsen sulhu imza et. Kalplerinde gizli olan şeyi teftiş etme. Onların hilesi size karşı te'sir edemez. Çünkü; Allahü Tealâ seni nusretiyle te'yid buyurduğu gibi müminlerle de te'yid buyurmuştur. Müminlerin sana iman ve itaatlan, mallarını ve canlarını feda ederek dininin ve milletinin terakkisine sa'yetmeleri ve her zaman emrine, amade bulünmalarıyla dahi Allahü Tealâ sana kuvvet verdi. Allahü Tealâ evvelden beri Araplar beyninde carî olan ahvali ve hamiyet-i cahiliye ve asabiyet-i Arabiyeyi imanları sebebiyle beyinlerinden kaldırmakla onlan te'lif etti. Binaenaleyh; sana itaatta cümlesi şahs-ı vâhid gibi oldular. Eğer sen ashabın beyinlerini te'lif için yeryüzünde olan emvalin cümlesini sarfetmiş olsaydın te'lif edemezdin. Çünkü; asabiyet-i kavmiye ve Arap akvamı beyninde câfî buğz u adavet son dereceye varmıştı. Allahü Tealâ onların su-u hallerini hüsn-ü hale tebdil etti. Zira; Allahü Tealâ herşey üzerine gaalip ve her işi bir çok hikmet üzerine şâmildir. Tarihlerde ve kütüb-ü siyerde beyan olunduğu veçhile Arap-larda hamiyet gaayet şiddetli, nefisleri kuvvetli, kalpleri katı, ha-sedleri nihayetsiz olup cüz'î bir bahane ve azıcık bir şey için düşmanlığın nihayetine kadar giderler ve kinleri arttıkça artar hatta bir kabileden birisi öbür kabileden birisine bir tokat vurursa bütün kabile o bir yumruğun intikaanımı almak için kıyam ederler senelerce beyinlerinde o bir yumruğun kavgası devam eder, âdeta yırtıcı, vahşi hayvanlar gibi yekdiğerinin etini dağ başlarında parça parça sermekle müteselli olurlar ve bigayrıhakkın ebnâ-yı cinslerini parçalamakla izale-i enfaşı kendileri için büyük bir meziyet bilirler ve ekseriya taayyüşleri yekdiğerinin malını yağma ve nehb ü gaarât etmekle uğraşmaktır. İşte şu ahval üzere cümlesi birbirlerine kemâl-i nefret ve adavet üzereyken burc-u şeriattan diya-net-i İslâmiye zuhur edince bütün adavetleri dostluğa ve nefretleri muhabbet ve ülfete tebeddül etti ve şeriat-ı İslâmiye- onları o kadar terbiye altına aldı ki, cümle aileler tek aile ve cümle şahıslar tek şahıs gibi oldular. İşte azıcık zaman içinde hallerinde bu kadar büyük bir tebeddülün vukuu, < Ulah'ın halkıyla.olup kulların yapabileceği birşey olmadığından Allahü Tealâ Resulüne bu tebeddülü nimet sırasında ta'dad buyurmuştur ve az zaman içinde bu kadar intizam ve ülfetin vücut bulması âleme hayret veren mu'cizât-ı nebeviyedendir. Tefsir »i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Evs) kabilesiyle (Hazreç) kabilesi hakkında nazil olmuştur. Çünkü; bunlar Araptan iki büyük kabile olup evvelden beri beyinlerinde muharebe cereyan ettiği ve adavetleri son dereceye vardığı halde İslâmiyetin zuhuruyla geçmiş olan vakayiin cümlesini unutuver-diler. Hatta cümlesi yekdiğerine karşı ızhar-ı uhuvvetle düşman karşısında şahs-ı vahid gibi birbirlerine yardımcı oldular. Zira; İslâmiyet her kötülüğü izale edicidir ve bütün ahkâmı insanlar için menfaattan başka birşey değildir.

Enfal 8:64

Vacip Tealâ kâfirlerin hud'ası zamanında Resulüne nusretini vaad buyurduğu gibi cemi-i zamanda nusretini vaad etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ tarafından nusret olunmayı vaad olunan Nebiy-yi Zişan! Cümle umurunda yardım eden Allahü Tealâ ve müminler sana ckâfidir. Binaenaleyh; düşmanlarından korkma. Zira; yardımcın Allahü Tealâ'dır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âyetin manâsına dikkat etmek lâzım olduğuna işaret için tenbihe delâlet eden harf-i nida ile varid olmuş ve Cenab-ı Hakkın resulüne kâfi olmasına vesile; Resulullah'ın mertebe-i nübüvveti olduğuna işaret için âyetin bi-dayesinde Resulullah nübüvvet sıfatıyla tavsif olunmuştur. Çünkü; kullarını ıslah için gönderdiği bir nebiye Allahü Tealâ'nın yardım edeceği şüphesizdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Bedir) günü muharebeden evvel (Beydâ) denilen mahalde nazil olmuştur. Şu halde Resulullah'a ittibâ eden müminlerle murad; Bedir günü muharebeye hazır olan ashaptır. Veyahut muhacirin ve ensann cümlesidir. Bazı rivayette âyet-i celile, Hz. Ömer'in İslâm olması üzerine nazil olmuştur. Çünkü; Beyzâvî ve Fahri Râzi'nin beyanlarına nazaran otuz üç kimse erkekten ve altı kimse kadından olmak üzere mecmuu otuz dokuz kimse iman etmişlerse de henüz gizli ibadet edilip suret-i aleni-yede ibadete başlanmamıştı. Vakta ki, tevfik-i Rabbani Hz. Ömer hakkında zuhur edip imanı kabul edince bu âyet nazil olmuş ve aşikâr olarak ibadete başlanmıştır. Şu halde âyet Mekke'de nazil olmuşsa da emr-i Resulullah ile Medine'de nazil olan şu sûrenin âyetleri içine yazılmıştır. Hulâsa; Allah'ın ve Resulüne tâbi' olan riz. Ömer'in ve sair müminlerin, Resulünün düşmanlarına kâfi oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:65

Vacip Tealâ Resulüne ve müminlere imdad edeceğini vaad buyurduktan sonra imdadın mukaddimesiyle emretmek üzere buyuruyor. Zira; ilmi ve hüneri olmayan kavim herşeyde zebun ve mağlup olduğu gibi muharebede dahi mağluptur, Cenab-ı Hak bu âyette Resulüne müminleri harbe teşvik et-mesiyle emir buyurdu ki müminler şecaatîarmı muhafazayla düşmanlarından korkmasınlar. Binaenaleyh; ehl-i imandan yirmi bahadır iki yüz kâfire rnukaabeleye cesaret edecek bir hale gelsin ki, gaalip olsunlar. Kezalik yüz mümin bin kâfire galebe edecek kadar metanete malik olsunlar. Yani; kuvve-i maneviyeleri mükemmel olsun. Müşrikler zaman-ı cahiliyede idrakten hâlî behâim mesabesinde oldukları cihetle kuvve-i maneviyeleri olmadığı gibi Allah'a ve âhirete îmanları bulunmadığı cihetle muharebeden sevap itikaad etmediklerinden onların harpte sebatları olmaz. Onun, için mağlûp olurlar. Çünkü; hayatlarını daha ziyade severler. Onların âhiret ümidi olmadığından bütün emelleri dünyaya münhasırdır. Onlar indinde saadet; ancak dünyada yaşamak ve lezaiz-i dünyevîye ile mütelezziz olmaktan ibaret olduğu cihetle pek ziyade sevdikleri dünyayı feda etmek istemezler. Binaenaleyh; ölümden korktukları için harpte sebat edemezler. Amma ehl-i iman âhireti ve âhirette sevap itikad ettikleri cihetle hayat-ı dünyayı hakir addederek harbe sarıldıkları için harpten firar etmek gibi denaeti irtikâb etmez ve metanetle düşman karşısında sebat ettikleri için bir müminin'on kâfire gaalip olacağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Şu kelâm; itikaad-ı sahih sahibi olan müslümanlar hakkındadır. Ancak bir zamandan beri müslümanların itikaadıha zaaf arız olduğundan ve bilhassa baş tutanların hali eski müslümanların hallerine pek muhalif olup rahatı meşakkat üzerine tercih etmek kendilerince mül-tezem bulunduğu cihetle ekseriya muharebelerde bozgunluk hasıl olmuş ve gittikçe a'dâ galebe etmiştir. Bahusus şu geçirdiğimiz harb-ı umumide ekseri zabıtanın maneviyâta itimadları ve mübâ-lâtları olmadığından efradı da o yolda alıştırmaya çalışmaları gerek efradın ve gerek ahalinin nefretlerini mucip olduğu cihetle milletin rabıtası çözülmüş ve yekdiğerine hasım gibi bulunmak taammüm etmiştir. Binaenaleyh; her tarafta düşmanlar gaalip biz mağlûp olup memleketlerimiz elden gitti ve efrad mahvoldu da halâ esbabını keşfedemediler. Sebebi; müslümanların yekdiğerine karşı itimadı olmayıp rabıta-i İslâmiyenin çözülmesidir. Çünkü; diyaneti ehemmiyetten iskaat ettiler. Halbuki; milletlerin efradını birbirine rapteden ancak diyanettir. Binaenaleyh; diyanetten daha kavı bir rabıta olamadığından diyanetin hiçbir sebeple ihmali caiz olamaz. Resulullah'ın terğibinden müminler i'raz ederlerse helak olacaklarına işaret için" Vacip Tealâ terğib makamında tahriz kelimesini irade buyurmuştur. Çünkü tahriz; har azdan müştaktır. Haraz ise helak manasınadır. Gerçi tef'il babından tahriz tergib manâsınaysa da o baptan matlûp olan manâ husule gelmezse sülâsi manâsı olan helak bakî kalır. Şu halde terğib manâsına olan tahrize imtisal olunmazsa tef'il babından ârî helak manâsı bakî kalır ve «tergibe rağbet etmezseniz helak, olacaksınız» manâsını müş'irdir. Binaenaleyh; âyet-i celile ehl-i imanı min veçhin teşvik ve min veçhin hilafını irtikâb etmekten nehiy ve irtikâb edenleri tehdid etmiştir. Zira; düşmanla harbe rağbet etmemek ve harpten kaçınmak her zaman zili ü meskeneti mucip olduğundan akıbet düşmanın ayakları altında helak olmaya sebep olur. Bu âyette Vacip Tealâ müşriklerin mağlûbiyetine sebep; onların cahil ve fehm ü idrakten ârî olmalarını beyan ve onlar Allah'a ye âhirete iman etmedikleri cihetle gazab-ı ilâhiyeye mazhar olacaklarma işaret buyurmuştur. Zira; onlar herşeyi esbab-ı âdiye-den bekleyip Cenab-ı Hakka iltica etmezler. Amma müminler ise herşeyin halikı Allahü Tealâ olduğunu bildiklerinden esbab-ı za-hiriyeye teşebbüsle beraber esbabta te'sir, Allah'ın halkıyla olduğunu itikaad ettikleri için daima Vacip Tealâ'dan istimdad, tazarru ve niyazla işe giriştiklerinden nusret-i ilâhiyeye nıazhar olacaklarını işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; sadakatla Allah'a yalvarıp ve esbab-ı âdiyeye teşebbüs eden eh-li imanın her zaman muvaffak oldukları görülmüştür. Tarih de bu davayı ispata şahid-i âdildir. Ehl-i küfrün mct'rifetten dr.î olmaları yla murad; umur-u diyaneti idrakleri olmamasıdır. Yoksa umur-u dünyaya idrakleri vardır, lâkin dünyayı bilmelerinin şecaat ve be-salette matlûp olduğu veçhüzere methali yoktur. Zira; metanet-i kalple şecaat başka, dünya umurunu bilmek yine başkadır. Hulâsa, iman-ı kâmil ve kalb-i kavî olan bir müminin kâfirlerden on kişiye' mukaavemet edebileceği ve ehl-i imam harbe teşvik etmekle şecaat ve cesaretlerini takviye etmek umur-u lâzi-meden olduğu ve kâfirlerin umur-u diyaneti idrak edemedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:66

Vacip Tealâ İslâmın az olduğu zamanda bir müminin on kâfire müdafaası lâzım olup firarı caiz olmadığını beyandan sonra İslâmm çokluğu zamanında bir müminin iki kâfire müdafaası lâzım olup firar etmesi caiz olmadığını ve bidayet-i İslama nazaran emr-i harpte teklifini tahfif ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; efradınızın azlığı ve mühimmat-ı harbiyenizin kısalığı zamanında Allahü Tealâ sîze bir kişinin.on kişiye mukaabelesini emretmişse de şimdi sizden o külfeti tahfif buyurdu. Zira; efradınızın kesretinden ve mühimmât-ı harbiyenizin çoğaldığından metanetiniz kısaldı. Binaenaleyh; bir kişinin iki kişiye mukaabelesi caiz olduğunu beyân buyurmuştur. Zira; Allahü Tealâ sizde birçok mihan ve meşâkka tahammül edemeyecek derecede zaaf olduğunu bildi. Fakat herhalde sabrın lüzumunu beyan buyurmuştur ki, Allahü Tealâ'nm avn ü inayeti sabredenlerle beraber olduğunu beyanla ünımet-i muhammediyeyi sabır ve metanete teşvik buyurmuştur. Bazı rivayete nazaran Resulullah Hz. Hamzayîa on kişiyi Ebu Cehille beraber bulunan üç yüz kişiye karşı göndermişti. Hz. Ham-za'nm askeri mağlûp olması üzerine ehl-i İslâm gaayet me'yus oldular, Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz ettiler ve Cenab-ı Hak da âyet-i ûlâyı nâsih olarak bu âyeti inzal buyurmuştur. Yahut Hâzin'in beyanına nazaran Hz. Hâmza vak'ası olmaksızın evvelki âyet nazil olunca ehl-i İslâm ve bilhassa muhacirîn-i kiram «Yâ Rabbi! Biz gurbetteyiz, düşmanlarımız memleketlerin-dedir ve biz mallarımızdan uzak olduk. Bize lütuf ve inayet buyur» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Her iki rivayete nazaran bu âyet evvelki âyeti nasihtir ve cumhur-u müfessirînin mezhepleri de budur. Ulemadan (Ebu Müs-Iim-i Isfahanı) «Âyetlerin her ikisinin hükmü ilâ yevmil kıyam bakîdir, nesih yoktur» buyurmuşsa da şu kadar ki, âyet-i ûlânın hükmü birtakım şeraitle meşruttur ki, sabır ve metanet, itikaad-ı tam, azm-i sahih, kalb-i kavî ve ciddiyetle beraber yedinde kuvvet olmaktır. Şu şartlar kendisinde mevcut olan kimseler hakkında âyet-i ûlânın hükmü bakî ve onunla amel Ebu Müslim'e göre. caizdir, mensuh değildir. Amma bu şartlar mevcut olmayan kimseler hakkında âyet-i saniyenin hükmü carîdir. Bu âyette zaafla murad; zaaj-ı bedendir veyahut zaafa kalptir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun zaaf-ı hâl; teklif olunan hizmeti edada meşakkat icab edip meşakkat ise kolaylığı calip olduğundan âyet-i ûlânın hükmünden ehl-i İslama ânz olan sıkleti âyet-i saniyeyle Vacip Tealâ ehl-i İslâm üzerinden kaldırmıştır. Herşeyin halikı Allahü Tealâ olduğu gibi harpte galebeyi halik dahi Allahü Tealâ olduğuna ve abid için her fiilinde esbaba tevessül ettikten sonra Allahü Tealâ'ya iltica lâzım olduğu gibi umur-u harpte dahi Allah'a iltica; vazife-i ubudiyetin muktezasm-dan bulunduğuna işaret için bu âyette galebenin izn-i ilâhî ile olacağını beyan buyurmuştur.

Enfal 8:67

Vacip Tealâ gazanın ahkâmından bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yeryüzünde ilâ-yı kelimetullah için İslâmla kâfirler beyninde çok muharebe olup kâfirlerin çok kırılmasıyla zelil, hakir ve İslâmm kuvvet ve şevket sahibi olduğu tezahür edip onlardan bir derece korku kesilinceye kadar nebi için onlardan esir almak ve esiri bedel mukaabirinde esaretten halâs etmek sahih olmaz. Siz esirden bedel almakla menafi-i dünyayı murad edersiniz. Allahü Tealâ ise esir almayıp katletmenizle sizin için âhiret sevabini murad eder. Çünkü; Allahü Tealâ herkese gaaliptir. Binaenaleyh; sizi kâfirler üzerine gaalip kılar ve her işi hikijaete muvafıktır ve sizin halinize muvafık olan şeyi sizin için murad eder. Şu halde siz paraya tama' ederek esir olan kâfirleri para alarak salıvermeyin ki, galebeniz zayi olmasın. Medârik'te beyan olunduğu veçhile demek demektir. Yani «Kâfirlerin yeryüzünde katli çoğalıp katilleri sebebiyle ehl-i küfrün zelil olup ehl-i İslâmın aziz olduğu görülmedikçe esirleri fidye bedelinde kurtarmak sahih olmadı») demektir Fahri Râzi, Kaazî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Bedir gazasında alman esirler arasında Resulullah'ın amcası (Ab-bas) ve Hz. Ali'nin biraderi (Ukeyl) mevcuttular. Resulullah esirler hakkında ne gibi muamele olunacağını ashabıyla istişare ederken Ebu Bekir (R.A.) Hazretleri esirlerden bedel almak ve onunla ashabı takviye ve askeri silâhlandırmak reyinde"bulundu. Hz. Ömer ise esirlerin boyunları vurulmak ve katledilmekle vücutları izale olunmak cihetini iltizam etti ve hatta «Yâ Resulallah! Bunlar kâfirlerin muktedâbihidirler. Binaenaleyh; (Hamza)'ya müsaade et, kardeşi Abbas'ı ve Ali'ye müsaade et, biraderi Ukeyl'i ve bana da müsaade et akrabamdan filânın boyunlarını vuralım vücutlarını izaleyle yeryüzünden fesadlarmı defedelim. Zira; bunlarda emma-re-i salâh yoktur» dedi ve bu söz Resulullah'ın reyine hoş gelmedi. Binaenaleyh; Resulullah «Yâ Ebâ Bekir! Sen Hz. İbrahim'e benzersin. Zira; İbrahim (A.S.) kendine tebaiyet etmeyenlerin salâhlarına duâ etti» ve Hz. Ömer'e hitaben «Yâ Ömer! Sen de Hz. Nuh (A.S.) a benzersin. Zira; Nuh (A.S.) kendine iman etmeyen kâfirlerin küllisinin helakine duâ etti» buyurdular ve esirler hakkında muameleyi ashabının reyine havale edip ashab-ı kiram fidyeyle terhisleri cihetini iltizam edince bu âyetin nazil olduğu mervidir. Ertesi günü Hz. Ömer, Resulullah ile Ebu Bekir'i ağlar görünce ağlamalarının sebebini suâl etti. Resulullah «Arkadaşların haline ağlarım. Zira onlara azap şu ağaçtan daha yakındır» buyurdu. Bu âyet; enbiyâ-yı izam için içtihadın cevazına ve içtihadında hatanın vukuuna ve lâkin hataları üzerine takrir olunmayıp derhal o içtihadın hata olduğuna taraf-ı ilâhiden vahiyle tenbih Sunacaklarına delâlet eder. Çünkü; esirlerden fidye alarak terhinleri Re-sulullah'ın reyine muvafıktı.. Bu âyet o reyin hata olduğunu beyan etmiştir ki rey-i Resulullah da içtihattan ibaretti. Bazı tarih-i İslâmda, kütüb-ü siyerde ve tefsirde beyan olunduğuna nazaran Bedir gazp^ üda esirlerden alman fidye, yani bedelin her okkası kırk dirhem olmak üzere yüz okka altınmış. Bunun kırk okkası yalnız Amme-i Resulullah olan (Abbas) Hazretlerinden alınmıştır. Çünkü; Abbas o zaman henüz şeref-i İslâmla müşerref olmadığı cihetle kâfirlerin içinde esir olarak .bulunduğundan fidye-i necat olmak üzere kırk okka altın vermiştir.

Enfal 8:68

Vacip Tealâ henüz esirlerden fidye almak caiz olmadığını beyandan sonra fidye alındığı surette azabın nazil olmayacağına dair hükm-ü ilâhi sebkat etmemiş olsaydı azap nazil olacağını beyanla tehdid etmek üzere buyuruyor: Binaenaleyh; bu hatanızdan dolayı azap nazil olmayacaktır. Beyzâvî'nin beyanıiıa nazaran Resulullah'm bu âyet nazil olunca «Azap gelseydi (Ömer) ile (Sa'd b. Muaz)'dan başka halâs olan olmazdı» buyurduğu mervidir. Çünkü; esirler hakkında istişare olunduğu zaman Hz. Ömer ve, Sa'd'in reyleri esirlerden fidye alınmayarak katlolunmalanydı ve âyet-i celilede bu rey üzere nazil olmuştur. Levh-İ mahfuzda yazılı olan hükm-ü ilâhî ile murad; içtihadında hata edenlere azap nazil olmamak veyahut ehl-i Bedr'e azap naziloVmamak veyahut kendileri sarahaten nehyolun-madıkları şeyi işleyenlere azap nazil olmamaktır. İşte şu beyan olunan ahkâmdan herhangisi murad olunursa olunsun ehl-i Bedir için azap mukadder olmadığına âyet delâlet eder ve şu beyan olunan manâların cümlesi ehl-i Bedir'de mevcut olduğundan onlar ma'zurlardır. Çünkü; ehl-i Bedir'in hatası; beyan olunduğu cihetle içtihadda hatadır. Kezalik esirlerin terhisi bedelinde fidye almak nehyolunmamıştı. Gerçi enbiya-yı sabıkanın ümmetlerine emval-i ganimet helâl olmadığı ma'lûmsa da bu ümmet hakkında helâl veya haram olduğuna dair henüz bir hükm-ü şer'i gelmediğinden as-hab-ı izam için fidye alınmasının cevazı veya adem-i cevazı meçhul olduğundan fidyenin alınması ve askerin nevakısınm ikmali cihetini ihtiyar etmişlerdi. Bu meselede ashabın kusuru; fidyenin alınmasına sahib-i şeriattan müsaade taleb etmeksizin o fidyeyi almaya cesaret etmeleridir. İslâmm kuvvet ve şevketi zuhur edince fidye alınmasına mü-saade-i ilâhiye olacaksa da acele etmeleri hata olmuştur. Ehl-i Bedir'in şu hatalarının affolunmasının sebebi; iptida-yı İslâmda Resulullah'a iman edip inkıyad-ı tamla inkıyad etmeleri ve silâhları olmadığı halde feda-yı can ederek kâfirlerle muharebeye hazır olmaları ve şevket-i İslâmiyeyi izhar ve din-i ilâhiyi i'lâ eylemeleri ve esasını kurmalarıyla ind-i ilâhide makbul olmalarıdır. Bu âyet-i celileyi «Fidye almak üzerine azab-ı azîmin isabet edeceğini beyanla "fidye alınmasının ma'siyet olmasına ve bu re'ye Resulullah'm iştiraki cihetiyîe Resulullah'tan günahının suduru-na» bazı mülhidler delil addetmişlerse de âyet-i celilede Resulullah'tan günahının suduruna delâlet yoktur. Çünkü; âyet-i celilede-ki ishan yeryüzünde kâfirlere galebe etmek şartıyla esir alınmasının meşru olduğuna delâlet eder». Zira; ishan kâfirlerle çok muharebe ve onları katil ve itlaf etmek suretiyle İslâm'ın şevketini onlara göstermek ve mahabet-i İslâmiyeyi tanıtmaktır, Şu halde Resulullah ve ashab-ı kiram Bedir'de vuku bulan muharebe-i azîmede bu manânın husule geldiğini zannettiklerinden esir alınmasının ve esirlerden fidye kabulünün cevazını içti-had ettiklerinden günah yoktur ve âyette vaki olan tenbih de şi, içtihadda hata üzerine tenbihtir. Binaenaleyh; Bedir gazasında1 esirlerden alınan fidyenin ma'siyet olduğuna delâlet yoktur. Zira; ishan m manâsı olan katl-i kesîr ve galebe için bir hadd-i mul ayyen olmadığı gibi dünyada bulunan bilcümle kâfirleri katletmek ve onların cümlesine galebe eylemek beşer için mümkün olmadığından bilumum kâfirleri öldürmek manâsı dahi maksud olmadığı bedihidir. Âyetten maksud olan kıtâl-i kesîrin husulü ve adem-i husulü içtihada havale olunmuş birşeydir. Şu halde Resulullah ve ashabı içtihadlanyla arnel etmişlerdir. İşte bu içtihadın hata oldu^ ğuna ve'esir almak ve esirlerden fidye kabul etmek zamanı gelmediğine dair taraf-ı ilâhiden tenbih gelmiştir. Yahut âyette fidye alınmak üzere azabın nüzûlüyle korkutmak yalnız ashabadır, Resulullah'a değildir. Çünkü; ashap muharebede ancak katletmekle me'mur oldukları halde esir aldılar. Halbuki o zaman mükellef oldukları hükm-ü şer'i ellerine geçen kâfirleri öldürmekken Resulullah'tan isti'zan etmeksizin esir almaları vazifeleri harici hareket olduğundan tehdid olunmuşlardır. Yahut âyette azap nazil olmak ihtimaliyle tehdid; fidye almak garazına binaen esir alanlar hakkındadır. Şu halde mutlaka fidye almak haram olduğuna âyette delâlet yoktur. Maahaza ashabın fidye alınmasına reyleri asakir-i Islâmiyeyi takviye içindir, yoksa kendi menfaatları için değildir. Zemm ise mücerret dünya garazına binaen alınmasına variddir. Şu halde âyette Bedir'de alınan fidyenin ma'siyet olduğuna delâlet olmadığı gibi Resulullah'tan günahın suduruna dahi hiç delâlet yoktur. Binaenaleyh; bazı mülhidlerin Resulullah'tan günah sadır olduğuna dair istidlalleri batıldır.

Enfal 8:69

Vacip Tealâ ehl-i Bedir'e esir aldıklarından ve esirleri fidye alarak terhis ettiklerinden dolayı itab-ı ilâhi varid olunca ashab-ı kiram emval-i ganimetten birşey almayacaklarına azmetmeleri üzerine bundan sonra ganimetin ibahasını beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bundan evvelki âyet nazil olunca ashab-ı Resulullah emval-i ganimetten aldıkları şeylere ellerini uzatmadılar ve bilâizin aldıklarına nedamet edince Allahü Tealâ bu âyetle helâl olduğunu beyanla onların intifama müsaade buyurmakla mesrur etmiştir, ı Âyet-i celile; emval-i ganimeti ahzetmeye terğibi mutazam-mındır." Çünkü birşeyin yenmesiyle emretmek; o şeyin vücuduna tevakkuf ettiğinden «Emval-i ganimeti ekledin» demek «Emval-i ganimeti almaya gayret edin» demektir ve şu terğibi te'kid için helâli tayyib olmakla tavsif buyurmuştur. «Birşeyin hürmetini beyandan sonra varid olan emir; o haram olan şeyin rnübah olmasına delâlet eder» diyen usulcüler indinde âyet-i celilede emri emval-i ganimetin mubah olmasına delâlet eder. Çünkü; ümem-i salifeye ganimetle intifâ'ın haram olduğu kafidir. Şu hürmetten sonra varid olan bu emir; ibahasmı beyan içindir ve ganimetle intifâ'ın helâl olması bu ümmetin hassasıdır. Bu manâyı Resulullah'ın kavl-i şerifi de te'yid eder. Yani «Bana ganimet helâl kılındı, benden evvel hiçbir kimseye helâl kılınmadı» demektir. Şu halde geçmiş şeriatların Kur'an'la mensuh olan ahkâmından birisi de budur. Binaenaleyh; ganimetin ibahasıyla hüküm; bu şeriatın efdaliyetine delâlet eden ahkâm-ı şer'iye cümle-sindendir. Zira; ümem-i salifenin gazalarının faydası yalnız ecr-i uhrevîye münhasırken bu ümmetin dünyaca emeklerini zayi etmeyerek hem ecr-i dünyevî hem de ecr-i uhrevî ihsan etmek onların efdaliyetine delâlet eder. Amma yalnız bu ümmete helâl olmasının hikmeti, ilm-i ilâhiye müfevvazcfır. Çünkü; mülkünde mutasarrıftır. İstediği kuluna istediği şeyi helâl kılar, o şeyi istemediği kuluna haram kılar, mülkün sahibi odur. «Bu niçin böyle oldu?» denmez ve suâle kimsenin haddi yoktur. Şu hüküm; birşeye malik olan insanlarda dahi aynıyla carîdir. Zira; herkes kendi mülkünde istediği kimseyi intifâ'a me'zun kılar ve diğer bir kimseyi o intifâ'dan mahrum eder ve mahrum olan kimsenin «Beni niçin mahrum ettin?» demeye salâhiyeti yoktur. Şu kadar ki, intifâ'a me'zun kıldığını diğerinden daha ziyade sevdiğine delâlet eder. Şu halde Vacip , Tealâ'mn emval-i ganimeti bu ümmete helâl kılması indi ülûhiyette j ümmet-i Muhammed'in makbul olmasına dâldir. Binaenaleyh; baş- ] kalarına vermediği ve haram kıldığı emval-i ganimeti bu ümmete j helâl kılmış ve intifa' etmelerine müsaade buyurmuştur.

Enfal 8:70

Vacip Tealâ ashâb-ı izamın üserâ-yı Bedir'den fidye almaları üzerine esirler ellerinden alınan mallarına pek ziyade müteessif olmalarına binaen Cenab-ı Hak onları İslâm olmaya meylettirmek için buyuruyor. Bu âyet-i celilenin hükmü; Resulullah'm nusretini beşarettir. Zira; Resulullah'a her hıyanet edenlerden ve nakz-ı.ahdeyleyenler-, den ahz-ı intikam etmeye kudret vereceğini Vacip Tealâ bu âyetle resulüne vaad etmiştir ki, metbû' olan resule vaad etmek o resulün ümmetine de vaad etmektir. Lâkin ümmetin bihakkın resule teba-iyetle sünnetini ihya etmesi ve nusrete müstehak olması şarttır. Çünkü; din-i ilâhinin terakkisine sa'yeden resulüne vaad olunan nusret o dinin ilâsına çalışan ehl-i imanın cümlesine vaaddir. Şu kadar ki, bu vaad-i ilâhi dinin ilâsı için çalışmak şartıyla meşruttur. Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile ammün-nebi (Abbas) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Abbas Hazretleri Bedir'de esir olunca her okkası kırk dirhem hesabıyla Bedir'e gelen Kureyş askerine sarfetmek üzere maiyetinde götürmüş olduğu yirmi okka altını kendine esaretten halâs bedeli olarak vermişti. Zira; Bedir'e gelen Kureyş'in masrafım taahhüd eden on kişiden birisi de Abbas idi. Diğerleri sarfedip bunun nöbeti henüz gelmeden esir düştüğünden meblâğ-ı mezkûr yanında kalmış olduğu cihetle boşu boşuna Kureyş'e sarf için yanına aldığı meblâğ kendinin fid-ye-i necatı olmuştur. Resulullah Abbas'm biraderzadesi (Ukeyl) ve (Nevfel)'in fidyelerini de vermesini Abbas'a emredince Abbas «Param yoktur, beni Mekke'de dilenci olarak mı terkedeceksin?» demesi üzerine Resulullah «Mekke'de haremin (Ümmül Fadl)'a vermiş olduğun altınlar nerededir?Ve Ümmül Fadl'a (Benim ne olacağım ma'lûm değildir. Eğer ölürsem bu altın oğlanlarınla senindir) demedin mi?» buyurdu. Hz. Abbas da «Yâ Resulallah! Bunu sana kim söyledi? Bunu kimse bilmiyordu. Çünkü; bu altınları ben (Ümmül Fadl)'a gecenin karanlığında verdim, yanımızda kimj se yoktu ve kimseye de demedim» deyince Resulullah «Bana Rabj bim haber verdi» buyurdu. Bunun üzerine Abbas Hazretleri Resulallah! Ben senin işinde şüphe ediyordum. Şimdi şüphem kalmadı. Binaenaleyh; iman ettim» dedi ve biraderzadelerine de iman etmelerini emretti ve «Allah'tan daha ziyade hayır ve mağfiret isterim» demekle sözüne hitam verdi. Abbas Hazretleri iman ettikten sonra «Benden fidye olarak alınan maldan daha ziyade ve hayırlı olarak Allahü Tealâ bana mal verdi ve çok şeye malik oldum. Hatta yirmi adet köleye malik oldum ki, herbiri yirmişer bin dinar, döndürüyorlar ve istediğim zaman bana zemzem veriyorlardı. Binaenaleyh; Allah'ın vaad ettiği mağfirete muntazırım» buyurdukları mervidir. Bu âyet-i celile; beyan olunduğu veçhile Abbas Hazretleri hakkında nazil olmuşsa da sebebin hususuna itibar olunmayıp el-fazın umumuna itibar olunmak kaaide-i mer'iyesine binaen esirlerin cümlesine şamildir ve esirlerin cümlesi hakkında nazil olduğu dahi mervidir. Çünkü; âyette hitap zamirleri cemi' sıyğasıyla va-rid olduğu gibi diğer elfazın da umum üzere varid olmasına binaen Abbas Hazretleri de dahil olduğu halde umum esirler hakkında nazil olması râcihtir. Âyet-i celilede evvelki lafzıyla murad; iman ve taattır. İkinci lafzıyla murad; menâfi-i dünyeviyedir. Mağfiret de menâfi-i âhiretten ibarettir. Şu halde Vacip Tealâ esirlerden iman edenlere hem menâfi-i dünyayı, hem de menâfi-i âhireti vaad buyurmasıyla imana terğib buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Vacip Tealâ Bedir vak'asmda cereyan eden birçok havadisi ve o havadisin ahkâmını beyandan sonra zaman-ı saadette mev-cud olan müslümanları taksim ve herbir kısmın ahkâmından bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ bu âyette muhacirinle ensarı sena buyurmuştur. Çünkü; muhacirinden bir kısım edyân-ı kadimeleri olan putperestliği terkedip Jiza-yı ilâhiyi aramak üzere iman ve vatanlarını, mallarını ve akrabalarını terkedip Resulullah'a muavenet maksadıyla hicret, silâh ve saire gibi hazırlıkları olmadığı halde Bedir gazası gibi mühim gazalarda din düşmanlarıyla muharebe ettiler. İslâmın zayıf olduğu bir zamanda böyle mühim vak'alarda bulunmak, malını ve canını fedaya hazır olarak herşeyi göze aldırmak, din-i İslâmın esasını kurmak, temelini atmak ve Hâsına sa'yetmek me-zâyâ-yı insaniyenin en büyük mertebesi olduğu,için Cenab-ı Hak onları bu âyette sena buyurmuştur. Kezalik ensar-ı kiram da Re-sulullah'ı kabul edip ihtiyaç zamanı muhacirine ikramda bulunduklarından senaya mazhar olmuşlardır. Bu âyet-i celile ahkâmınca iptida-yı îslâmda muhacir ve en-sardsn bazıları bazılarına varis olurlardı. Amma küffardan akrabaları varis olamadığı gibi hicret etmeyen müslüman akrabaları dahi varis olamazdı. Şu halde iptida-yı îslâmda bir kimsenin âhara varis olabilmesine sebep ikiydi; Müslim olarak hicret etmek veyahut ensardan olmaktır. Bu sebeplerden birisi kendisinde bulunmayan velev akrabadan olsun muhacirlere ve ensara varis olamazdı. Fahri Râzi ye Nisâbûrî'nin beyanları veçhile muhâcirîn-i kiram, menâkıbın a'lâsı ve faziletin bâlâsı olan imanda ensar üzerine sebkat etmeleri ve çok zaman Kureyş tarafından kendilerine vâki olan belâlara sabır ve tahammül eylemeleri ve vatanlarından ayrılmakla arız olan birtakım mazarrat ve meşakkata göğüs germeleri gibi bir çok mezâyâda ensar üzerine faik olup İslâmda muk-tedâbih olduklarına işaret için Kur'an'da muhacirinle beraber ensar zikrolunan âyetlerde muhacirin takdim olunduğu gibi bu âyette dahi muhacirin takdim olunmuştur. Zira; mühim mesailde temel atanlarla sonradan iltihak edenler arasında birçok fark oldu-, ğundan esasını kuranların fazileti elbette ziyadedir.

Enfal 8:71

Vacip Tealâ ashâb-ı izamın üserâ-yı Bedir'den fidye almaları üzerine esirler ellerinden alınan mallarına pek ziyade müteessif olmalarına binaen Cenab-ı Hak onları İslâm olmaya meylettirmek için buyuruyor. Bu âyet-i celilenin hükmü; Resulullah'm nusretini beşarettir. Zira; Resulullah'a her hıyanet edenlerden ve nakz-ı.ahdeyleyenler-, den ahz-ı intikam etmeye kudret vereceğini Vacip Tealâ bu âyetle resulüne vaad etmiştir ki, metbû' olan resule vaad etmek o resulün ümmetine de vaad etmektir. Lâkin ümmetin bihakkın resule teba-iyetle sünnetini ihya etmesi ve nusrete müstehak olması şarttır. Çünkü; din-i ilâhinin terakkisine sa'yeden resulüne vaad olunan nusret o dinin ilâsına çalışan ehl-i imanın cümlesine vaaddir. Şu kadar ki, bu vaad-i ilâhi dinin ilâsı için çalışmak şartıyla meşruttur. Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile ammün-nebi (Abbas) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Abbas Hazretleri Bedir'de esir olunca her okkası kırk dirhem hesabıyla Bedir'e gelen Kureyş askerine sarfetmek üzere maiyetinde götürmüş olduğu yirmi okka altını kendine esaretten halâs bedeli olarak vermişti. Zira; Bedir'e gelen Kureyş'in masrafım taahhüd eden on kişiden birisi de Abbas idi. Diğerleri sarfedip bunun nöbeti henüz gelmeden esir düştüğünden meblâğ-ı mezkûr yanında kalmış olduğu cihetle boşu boşuna Kureyş'e sarf için yanına aldığı meblâğ kendinin fid-ye-i necatı olmuştur. Resulullah Abbas'm biraderzadesi (Ukeyl) ve (Nevfel)'in fidyelerini de vermesini Abbas'a emredince Abbas «Param yoktur, beni Mekke'de dilenci olarak mı terkedeceksin?» demesi üzerine Resulullah «Mekke'de haremin (Ümmül Fadl)'a vermiş olduğun altınlar nerededir?Ve Ümmül Fadl'a (Benim ne olacağım ma'lûm değildir. Eğer ölürsem bu altın oğlanlarınla senindir) demedin mi?» buyurdu. Hz. Abbas da «Yâ Resulallah! Bunu sana kim söyledi? Bunu kimse bilmiyordu. Çünkü; bu altınları ben (Ümmül Fadl)'a gecenin karanlığında verdim, yanımızda kimj se yoktu ve kimseye de demedim» deyince Resulullah «Bana Rabj bim haber verdi» buyurdu. Bunun üzerine Abbas Hazretleri Resulallah! Ben senin işinde şüphe ediyordum. Şimdi şüphem kalmadı. Binaenaleyh; iman ettim» dedi ve biraderzadelerine de iman etmelerini emretti ve «Allah'tan daha ziyade hayır ve mağfiret isterim» demekle sözüne hitam verdi. Abbas Hazretleri iman ettikten sonra «Benden fidye olarak alınan maldan daha ziyade ve hayırlı olarak Allahü Tealâ bana mal verdi ve çok şeye malik oldum. Hatta yirmi adet köleye malik oldum ki, herbiri yirmişer bin dinar, döndürüyorlar ve istediğim zaman bana zemzem veriyorlardı. Binaenaleyh; Allah'ın vaad ettiği mağfirete muntazırım» buyurdukları mervidir. Bu âyet-i celile; beyan olunduğu veçhile Abbas Hazretleri hakkında nazil olmuşsa da sebebin hususuna itibar olunmayıp el-fazın umumuna itibar olunmak kaaide-i mer'iyesine binaen esirlerin cümlesine şamildir ve esirlerin cümlesi hakkında nazil olduğu dahi mervidir. Çünkü; âyette hitap zamirleri cemi' sıyğasıyla va-rid olduğu gibi diğer elfazın da umum üzere varid olmasına binaen Abbas Hazretleri de dahil olduğu halde umum esirler hakkında nazil olması râcihtir. Âyet-i celilede evvelki lafzıyla murad; iman ve taattır. İkinci lafzıyla murad; menâfi-i dünyeviyedir. Mağfiret de menâfi-i âhiretten ibarettir. Şu halde Vacip Tealâ esirlerden iman edenlere hem menâfi-i dünyayı, hem de menâfi-i âhireti vaad buyurmasıyla imana terğib buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Vacip Tealâ Bedir vak'asmda cereyan eden birçok havadisi ve o havadisin ahkâmını beyandan sonra zaman-ı saadette mev-cud olan müslümanları taksim ve herbir kısmın ahkâmından bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ bu âyette muhacirinle ensarı sena buyurmuştur. Çünkü; muhacirinden bir kısım edyân-ı kadimeleri olan putperestliği terkedip Jiza-yı ilâhiyi aramak üzere iman ve vatanlarını, mallarını ve akrabalarını terkedip Resulullah'a muavenet maksadıyla hicret, silâh ve saire gibi hazırlıkları olmadığı halde Bedir gazası gibi mühim gazalarda din düşmanlarıyla muharebe ettiler. İslâmın zayıf olduğu bir zamanda böyle mühim vak'alarda bulunmak, malını ve canını fedaya hazır olarak herşeyi göze aldırmak, din-i İslâmın esasını kurmak, temelini atmak ve Hâsına sa'yetmek me-zâyâ-yı insaniyenin en büyük mertebesi olduğu,için Cenab-ı Hak onları bu âyette sena buyurmuştur. Kezalik ensar-ı kiram da Re-sulullah'ı kabul edip ihtiyaç zamanı muhacirine ikramda bulunduklarından senaya mazhar olmuşlardır. Bu âyet-i celile ahkâmınca iptida-yı îslâmda muhacir ve en-sardsn bazıları bazılarına varis olurlardı. Amma küffardan akrabaları varis olamadığı gibi hicret etmeyen müslüman akrabaları dahi varis olamazdı. Şu halde iptida-yı îslâmda bir kimsenin âhara varis olabilmesine sebep ikiydi; Müslim olarak hicret etmek veyahut ensardan olmaktır. Bu sebeplerden birisi kendisinde bulunmayan velev akrabadan olsun muhacirlere ve ensara varis olamazdı. Fahri Râzi ye Nisâbûrî'nin beyanları veçhile muhâcirîn-i kiram, menâkıbın a'lâsı ve faziletin bâlâsı olan imanda ensar üzerine sebkat etmeleri ve çok zaman Kureyş tarafından kendilerine vâki olan belâlara sabır ve tahammül eylemeleri ve vatanlarından ayrılmakla arız olan birtakım mazarrat ve meşakkata göğüs germeleri gibi bir çok mezâyâda ensar üzerine faik olup İslâmda muk-tedâbih olduklarına işaret için Kur'an'da muhacirinle beraber ensar zikrolunan âyetlerde muhacirin takdim olunduğu gibi bu âyette dahi muhacirin takdim olunmuştur. Zira; mühim mesailde temel atanlarla sonradan iltihak edenler arasında birçok fark oldu-, ğundan esasını kuranların fazileti elbette ziyadedir.

Enfal 8:72

Vacip Tealâ zaman-ı saadette mevcut olan müminlerden kısm-ı evvel olan muhacirini ve kısm-ı sânî olan ensarı zikrettikten sonra müminlerden üçüncü bir kısmı zikretmek üzere buyuruyor. . Şu halde emr-i ilâhiye muhalefet etmeyin ki, ikaab-ı ilâhiye müstehak olmayasınız. İptida-yı .İslâmda ehl-i İslâmın yekdiğeriyle ülfet ve ünsiyet ederek bazılarının bazılarına muavenet etmeleri ve bir noktada içtimâ'ları lâzım olup aralarında nefret ve tefrika caiz olmadığı cihetle hicret vacipti. Çünkü; ehl-i imanın jçtimâ'ı o zamanda hicretle husul bulacağından hicrete ihtiyaç vardı. Binaenaleyh; şu vacibe riayet edemeyenlerle riayet edip hicret edenler beyninde irse dair hususatta velayetin kesilmesi beyan olunmasıyla ehl-i imanı hicrete teşvik ve kezalik aralarında münasebetin kat' olunmasının müddeti ( hjt-V \ğ*~ ) cümlesiyle beyan olunması dahi ehl-i imanı nicrete terğib etmiştir. Çünkü; hicret edenlerle etmeyenler beyninde velayetin inkıtaı hicret edinceye kadar devam edip hicret edince münasebâtm kemâfissabık avdet. edeceğini bilen bir mümin elbette hicret etmekle din kardeşleriyle münase-' bâtın iadesine gayret ve rağbet edeceği derkârdır. Hicret edenlerle etmeyenler beyninde velayetin kat'ı her cihetten olmayıp belki yalnız irs hususunda olduğuna işaret için din' hususunda hicret etmeyenlere icabına göre yardım etmek hicret edenler üzerine vacip olmuştur. Hulâsa; iptida-yı İslâmda iman edip de hicret edemeyenlerle hicret edenler arasında irs carî olmadığı ve lâkin hicret edemeyenler hicret edenlerden yardım isterlerse yardım etmek vacip olup yalnız ehl-i imanla muharebe etmemek üzere muahede akdetmiş bir kavim aleyhine yardım isterlerse o kavme karşı nakz-ı ahd ederek yardım etmek caiz olmadığı ve Allahü Tealâ nakz-ı ahde-denlerin hallerini bildiği ve gördüğü ve binaenaleyh; ahde riayet lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enfal 8:73

Vacip Tealâ zaman-ı saadette mevcut olan müminlerin üç kısmını beyandan sonra kâfirlerin bazı ahkâmını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin bazıları bazılarının dostu olup ehl-i İslâm aleyhine birbirlerine muavenette bulununca ehl-i Islama vacip olan; dostlarım ve düşmanlarını bilip dostlarına muhabbet ve muavenet etmek ve düşmanlarına adavet üzere bulunup onları dost tutmamaktır. Eğer bilâkis düşmanları olan kâfirleri dost ittihaz ederlerse bilcümle yeryüzünü ihata ve ekseri aktâr-ı arza eseri sirayet eder belâlar ve büyük fesadlar zuhur eyler ki, önünü almak istersiniz, lâkin önünü almak mümkün olamaz. Çünkü o fesad; sizin ve Allah'ın düşmanlarını dost ittihaz ettiğinizden neş'et ettiği cihetle o fesadın men'ine-kaadir olamazsınız. Binaenaleyh; her cümlenize sirayet eder de, âlemde büyük büyük fesad olur. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile işte o fesad; ehl-i İslâmın kendilerini hakir ve zelil görmekle kâfirleri âlî görerek onlara meyi ü muhabbet etmeleridir ki bu; dermanı bulunmaz bir derttir. Zira; kâfirler daima ehl^-î imana buğz ve adavet üzere bulunduklarından her zaman ehl-i İslâm aleyhine fırsata intizar ve fırsat düştükçe ehl-i İslârnı zaafa duçar etmeye gayret ederler. Beyan olunduğu veçhile İslamların kâfirlere muhabbetleri sebebiyle kâfirlerin âdât ve ahlâklarını taklid etmekten ziyade ehl-i İslâm için bir felâket olamaz. Çünkü kâfirleri taklid; âdât ve ah-lâk-i îslâmiyenin tedricen sukuutuna bâdî olacağı cihetle ırk-ı İs-lâmın zaafa duçar olacağında şüphe olunamaz. Bu ise İslâm için bâis-i inkırazdır. Binaenaleyh; kâfirleri daima düşman bilmek ve şerlerinden hazer üzere bulunmak ehl-i İslâm için vezaif-i diniye ve mühimme cümlesinden olduğuna işaret için. Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i İslâmın onları dost ittihaz etmeleri büyük fesadı mucip olacağını beyanla tavsiye buyurmuştur. İşte bu âyet-i celile ehl-i İslâm için büyük bir derstir. Çünkü; âyette üç hüküm vardır: Birincisi; kâfirlerin birbirine dost olmalarıdır ki dost daima dostunun tarafını tutar ve icabında dostuna yardım eder, fırsat düştükçe düşman addettiği millete ihaneteder. Binaenaleyh; hiçbir kâfir milleti ehl-i İslâmı diğer kâfir üzerine tercih etmez. Ancak menfaat icabıdır ki, o menfaat bitinceye kadar mümaşat eder. İkin. cisi; ehl-i imanın, kâfirleri dost ittihaz etmelerinin yeryüzünde fitne olmasıdır. Çünkü; kâfirleri dost ittihaz edince ehl-i İslâm onların fena ahlakıyla ta-halluk eder ve onların dostluğuna mağrur olarak âdât-ı İslâmiye ve an'anât-ı milliyyeyi terkederek her feyzi onlardan bekler ve onları âlî kendini hakir görmekle kuvve-i umumiye zafaa duçar olur ve metanetini kaybeder. Binaenaleyh; kâfirler diyar-ı İslama hücumla akıllara hayret verecek fitneler zuhur eder ve nitekim öyle olduğuna da vukuat şahittir. Üçüncüsü; kâfirleri dost ittihaz etmek büyük fesada bâdı olur. Zira; fitne olan yerde fesad olacağı şüphesizdir.

Enfal 8:74

Vacip Tealâ ehl-i İslâmın muhacir ve ensardan olanlarına ta!-zîm lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzfnin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ muhacir ve ensarı birkaç cihetle meth ü sena buyurmuştur. Çünkü bunları bundan evvelki âyetlerde zikrettikten sonra tekrar zikretmek; hallerine ihtimam, şan ve şereflerine ta'zîm ifade ettiği gibi, hakkaa mümin olduklarını beyan etmek imanlarında sebat ve kalplerinde itmi'nan olduğuna ve sarsılmaz bir itikaada malik olduklarına de- \ lâlet eder. Çünkü; imanında sebatı olmayan bir kimse din-i-aslîsi j olan putperestliği ve vatanını terkle malını ve canını din uğrunda \ fedaya hazır olamaz. Halbuki, bunlar her türlü fedâkârlığı ihtiyar j ettiler. Eğer hakkıyla mümin olmasalar bu fedâkârlığı ihtiyar edemezlerdi. Vacip Tealâ bunları mağfiretinin azametine ve kemâline delâlet için lâfzı, tazime delâlet eden tenvin ve nekre olarak varid olduğu gibi" âhirette kemâl-i rahatlarına işaret için lâfzı keremle tavsif, olunmuştur ki rızıkları arzularına muvafık olacağma işarettir. Yani rızkın kerim olması; sahibinin hoşnud olmasıdır. Hulâsa; insanların âhirette arzu ve emelleri İkidir: Birincisi ; azaptan kurtulmak, ikincisi; derecâiA âliyeye nail olmaktır. Cenab-ı Hak bu âyette mağfiret olunacaklarını beyanla' azaptan halâslarına ve rızıklarınm kerim olmasını beyanla derecâta nail olacaklarına işaretle şanlarına ta'zîm ve derecelerinin âlî olacağım beyan buyurmuştur. İşte şu saadete nail olabilmek için ancak ciddiyet üzere iman etmek ve din uğrunda fedâ-yı cana hazır olmak ve fütursuz sa'y ü gayret ve azîmet-i sadıka sahibi olmak ve Iezzât-ı cismaniyeyi terkle her türlü fedâkârlığı ihtiyar etmekle hasıl olacağı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Enfal 8:75

Vacip Tealâ zaman-ı saadette mevcut olan müminlerin ahvalini beyandan sonra . Mekke'nin fethinden sonra iman edenlerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şol müminler ki, onlar (Bedir), (Hudeybiye) ve (Mekke)'nin fethi gibi mühim vukuatlardan sonra iman ettiler de din-i mübini i'lâ için bazı gazalarda sizinle beraber muharebede bulundular ve din-i İslâmı terviç ve sünen-i Muhammediyyeyi ihya ve ta'mim etmek üzere mallarını ve canlarını fedaya hazır oldular. İşte şu evsafı cami1 olan kimseler sizin ihvan-ı dininizdir. Binaenaleyh; onları kendi nefsiniz gibi sevmeli ve onlara riayette kusur etmemelisiniz ki,-cümleniz aile-i vahide gibi olup düşmanlarınıza karşı kuvvetinizi muhafaza edesiniz ve beyinlerinde karabet olan müminler birbirlerine hükm-ü ilâhide ve ahkâm-ı Kur'ân'da ecanipten daha elyaklar ve daha yakınlardır. Zira; irs hususunda akraba birbirlerine varis olurlar, amma ecanip birbirine varis olamazlar. Binaenaleyh; karabet sahibi olanlar birbirine ecanipten daha evlâdır. Zira; dekaayık-ı esrara vakıf olan Allahü Zülcelâl kullan beyninde kimlerin kimlere münasip ve irs hususunda kimin kime daha ziyade yakın olacağını bildiğinden ilminin muk-tezasına göre hükmetmiştir ve hükmünde asla hata olmaz. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette lâfzından müstefad olan sonralık la murad; Bedir vak'ası veyahut Hudeybiye veyahut feth-i Mekke'den sonra olmasında ihtilâf vâki olmuşsa da esah olan feth-i Mekke'den sonra demektir. Çünkü; Bedir ve Hudeybiye vakıalarında henüz İslâm şevket bulmamış ve şevket-i İslâmiyenin tezyidi için Mekke'de olan Müslümanlann Medine'ye hicretlerine şiddetle ihtiyaç vardı. Amma feth-i Mekke'den sonra İslâmiyet kuvvet bulup Mekke-i Müker-reme'de bilâd-ı İslâmiye meyanına dahil olunca Mekke'den Medine'ye hicrette ziyade fayda melhuz olmadığı cihetle hicrete mahal kalmadığından hicret edip etmemek herkesin kendi ihtiyarına terk olunmuştur. Resulullah'm kavl-i şerifi de bu manâyı ifade etmektedir. Yani; «Mekke'nin fethinden sonra hicrete lüzum yok» demektir. Şu halde Mekke'nin fethinden evvel hicretin varlığını beyan etmiştir. Binaenaleyh; hicretin inkıtaı Mekke'nin fethinden sonradır. Yoksa (Hudeybiye) yahut (Bedir) vak'asmdan sonra değildir. Bu hadis-i şerifte beyan olunan hicretin inkıtâ'ı Mekke'den Medine'ye hicretin inkıtâ'ına mahsustur ve illâ hicret ilâyevmilkıyam bakî ve meşrudur. Hadis-i şerifte nefyo-lunan; hicretin vücubudur, yoksa bilkülliye hicreti nefyetmek değildir. Çünkü hicrete sebep; dine hizmet ve İslâmm, şevketini tez-yid ve herkes mükellef olduğu ahkâmı yoluyla edâ edebilmektir. Şu sebep her nerede ve her ne zaman mevcut olursa hicret lâzımdır. Binaenaleyh; İslâmiyetin zaafa düştüğü bir zamanda Müslümanların bir iklime içtimâ' ederek ehl-i İslâmın küffara karşı kuvvetini izhar etmesine lüzum görülüyorsa Müslümanların o iklime hicretleri vacip olur. Kezalik bir beldede ehl-i İslâmm azlığından dolayı dinini muhafaza edemeyen kimseye dinini yoluyla ikaame^ edecek bir İslâm beldesine hicret etmesi vacip olur. Şu halde hicretin sebebi; hicrete ihtiyaçtır. Binaenaleyh; her ne zaman hicrete ihtiyaç messederse hicret etmek bir emr-i lâzım olduğu cihetle hicret ilâyevmilkıyam bakîdir. Hülâsa; Mekke'nin fethinden sonra iman edip hicret edenler daha evvel hicret edenlerin kardeşleri olduğu ve zevilerhamın bazısı bazısına irs hususunda diğerlerinden daha yakın bulunduğu ve kitabullahın hükmü de bu minval üzere olduğu ve Ailahü Tealâ'-nm herşeye âlim bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.

Tevbe 9:1

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerden olup yüz yirmi dokuz veyahut yüz otuz âyettir. Bu sure-i şerife; kıtale müteallik ahkâmı müştemil olduğundan evvelinde emniyet ve selâmete delâlet eden besmele yazılmamıştır. Yahut Sure-i Berâe ile Sure-i Enfal'in ahkâmı ve kıssaları birbirine benzediğinden ikisi yekdiğerine merbut bir. sûre sayıldığı için araları besmeleyle faslolunmamıştır. Bu sûrenin evvelinde besmelenin yazılmamasmda birçok rivayet varsa da esah olan her sûrenin evvelinde besmele nazil olmamıştır. Şu halde bizim için selâmet demektedir. Çünkü; »Vahiy hakkında niçin şöyle veya böyle oldu» demeye salâhiyetimiz olmadığı gibi vazifemizin de haricidir ve bizler için hikmetine ittılâ'da mümkün değildir. Zira; bu misilli şeyler vahiyle bilindiğinden aklımız idrakinden âcizdir. İnsanlar bu gibi hikmetleri bilmekle mükellef olmadıklarından şu sûrenin evvelinde besmelenin yazılnjadığının hikmetini bilmemekten noksan lâzım gelmez. Mükellef olmayınca «İnsan hikmetini bilmediği şeyle nasıl mükellef olur?» şeklinde suâl dahi varid olmaz. Şu halde Allah'ın size dört ay müsaade buyurması sizin tefekkür ve teemmül etmeniz maslahatına mebnidir. Binaenaleyh; müsaade olunan dört ayda kemâl-i sükûnetle vakit geçirdikten sonra sizin için İslâm olmak veyahut cizye vermek veyahut keskin kılıç altında ölmekten başka çare yoktur. Bu âyette beraet ; ismetin kesilmesi manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Resulullah'ın muharebeyi suret-i kafiyede azmedip muahede kabul olunmayacağına işaret için beraet; suret-i aleniyede izhar ve ilân olunmuş ve bunu ilândan kâfirlerin mukaavemet edemeyecekleri raddede İslâm'ın kuvvetini beyanla kâfirleri din-i İslâmı kabule terğib de hasıl olmuştur. Nakz-ı ahdetmek; gadri ve bey-nehümada vâki olan mukaaveleden vazgeçmeyi mucip olduğundan ResuluHah'tan doğrudan doğruya nakz-ı ahdetmek caiz olamaz. Çünkü; ahdi nakzetmek; üç şeyle olur: Birincisi; muahedenin bir müddete muallâk olması ve o müddetin hitam bulmasıyladır. İkincisi; muahede zamanında muahedenin bir şarta muallâk olup o şartın vücut bulmasıyladır. Üçüncüsü; kâfirlerin gizlice nakz-ı ahdettiklerine dair biremmare anlaşümasıyladır. Çünkü; hafî nakz-ı ahdettikleri bilinip de zarar etmeleri anlaşılınca ahdi bozduklarını bildiğimizi onlara bildirmek maksadıyla derhal onlara mukaabele tarikıyla bizim de ahdi nakzettiğimizi bildirmek lâzım olduğu Sure-i Enfal'de beyan olunmuştu. Burada beyan olunan nakz-ı ahid; serdolunan esbab-ı selâse-den üçüncüsü olan düşmanın nakz-ı ahdetmesi üzerine Resulul-lah'ın nakz-ı ahdettiği ilân olunmuştur. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâ-zin'in beyanlarına nazaran Resulullah (Tebûk) kazası için Medine'den çıktığında münafıklar Resulullah'ın askerine muhalefet ederek Medine'de kaldılar ve asakir-i İslâmiyenin bozulmasına dair birtakım eracif yani yalan sözler dağıttılar. Binaenaleyh; müşrikler ahdi bozarak ehl-i İslâmı zararlandırmayı göze aldırmaları üzerine Peygamberimiz (A.S.) Efendimiz Allah'ın emriyle onlarla kendi beyninde olan ahdi onların nakzına karşı nakzettiğini ilân etmiştir. Şu halde iptidaen nakz-ı ahid; onlar tarafından vuku bulmuştur. Bu sure-i celilenin hicretin dokuzuncu senesi nazil olduğu mervidir. Çünkü; feth-i Mekke hicretin sekizinci senesi vâki oldu. Hicretin dokuzuncu senesi Resulullah'ın menâsik-i haccı nasa ta'-lim etmek üzere (Ebubekir)> Hazretlerini emir-i hac olarak Mekke'ye gönderdikten sonra bu sure-i celile nazil olmuştur. Sûrenin evvelinden otuz veyahut kırk âyeti nasa tebliğ ve ahdi nakzettiğini ilân etmek üzere Resulullah Hz. Ali'yi Ebu Bekir'in arkasından gönderdi. İkisi yolda birleşerek beraber Mekke'ye gelirler. Ebu Bekir Hazretleri Arafat'ta hutbesinde menasik-i haccı nasa talimle vazifesini ifa etti. Bayram günü Mina'da (Cemre-i Akabe) denilen mahalde Hz. Ali nasa tebliğle me'mur olduğu âyetleri okudu ve,ahdi nakzettiklerini ahaliye ilân etti ve bunun üzerine «Ben; dört şeyle me'niurum : Birincisi; bundan sonra Beyt-i Şerife müşrik yaklaşmayacak, ikincisi; ur.yan- olarak Beytullah tavaf olunmayacak, üçüncüsü ; Cennefe mümin olmayan .kimseler giremeyecek, dördüncüsü; bizimle bundan evvel ahid sahiplerinin ahdi tamam olmuş sayılacaktım buyurması üzerine kâfirler «Yâ Ali! Amcanın oğluna söyle, biz de ahdi arkamıza attık. Bundan sonra beynimizde süngüyle kılıçtan başka birşey yoktur» dediler. Ahdi bozmayı ilân etmek vazifesi Ebu Bekir Hazretlerine tevdi olunmayıp da Hz. Ali'nin ayrıca bu vazifeyle memur olmasının sebebi; Arap beyninde carî olan âdete riayet içindir. Çünkü; Arap beyninde âdet; ahidnameyi imza veyahut nakzetmek ahid sahibinin kendi veyahut akrabasından birisi olmak urhur-u lâzırnedendi. Eğer şu âdete riayet olun-mayarak bu vazife Hz. Ebu Bekir'e tevdi' olunmuş olsaydı müşrikler tarafından itiraz olunmak ihtimali olduğundan Hz. Ali'ye tevdi olunmuştur. Âyet-i celilede setafiatla murad; yeryüzünde istediği yerde gezmektir, Seyahatla emir; İbahe için olduğundan seyahat etmek mubahtır, vacip değildir. Dört ay müddetle bilumum müşriklere ilân-ı harp olunmuştur. Binaenaleyh; kabailden müddetlerinin dört aydan ziyade olanları dört aya tenzil ve ahdin müddeti dört aydan noksan olanların da dört aya temdid olundu. Müddet-i muahedenin dört ay olmasının hikmeti; kâfirlerin tefekkür edip İslâmiyetten başka çare olmadığını bilsinler ve Resulullah'm gelecek sene de hacca gideceğinden hiç kimseyi üryan olarak görmemek ve umuma ilân-ı harple İslâmm kuvvetini bildirmek için şu beraet suret-i aleniyede herkese bildirilmiş ve İslâmm şecaat ve şevketi âleme ilân edilmiştir.

Tevbe 9:2

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerden olup yüz yirmi dokuz veyahut yüz otuz âyettir. Bu sure-i şerife; kıtale müteallik ahkâmı müştemil olduğundan evvelinde emniyet ve selâmete delâlet eden besmele yazılmamıştır. Yahut Sure-i Berâe ile Sure-i Enfal'in ahkâmı ve kıssaları birbirine benzediğinden ikisi yekdiğerine merbut bir. sûre sayıldığı için araları besmeleyle faslolunmamıştır. Bu sûrenin evvelinde besmelenin yazılmamasmda birçok rivayet varsa da esah olan her sûrenin evvelinde besmele nazil olmamıştır. Şu halde bizim için selâmet demektedir. Çünkü; »Vahiy hakkında niçin şöyle veya böyle oldu» demeye salâhiyetimiz olmadığı gibi vazifemizin de haricidir ve bizler için hikmetine ittılâ'da mümkün değildir. Zira; bu misilli şeyler vahiyle bilindiğinden aklımız idrakinden âcizdir. İnsanlar bu gibi hikmetleri bilmekle mükellef olmadıklarından şu sûrenin evvelinde besmelenin yazılnjadığının hikmetini bilmemekten noksan lâzım gelmez. Mükellef olmayınca «İnsan hikmetini bilmediği şeyle nasıl mükellef olur?» şeklinde suâl dahi varid olmaz. Şu halde Allah'ın size dört ay müsaade buyurması sizin tefekkür ve teemmül etmeniz maslahatına mebnidir. Binaenaleyh; müsaade olunan dört ayda kemâl-i sükûnetle vakit geçirdikten sonra sizin için İslâm olmak veyahut cizye vermek veyahut keskin kılıç altında ölmekten başka çare yoktur. Bu âyette beraet ; ismetin kesilmesi manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Resulullah'ın muharebeyi suret-i kafiyede azmedip muahede kabul olunmayacağına işaret için beraet; suret-i aleniyede izhar ve ilân olunmuş ve bunu ilândan kâfirlerin mukaavemet edemeyecekleri raddede İslâm'ın kuvvetini beyanla kâfirleri din-i İslâmı kabule terğib de hasıl olmuştur. Nakz-ı ahdetmek; gadri ve bey-nehümada vâki olan mukaaveleden vazgeçmeyi mucip olduğundan ResuluHah'tan doğrudan doğruya nakz-ı ahdetmek caiz olamaz. Çünkü; ahdi nakzetmek; üç şeyle olur: Birincisi; muahedenin bir müddete muallâk olması ve o müddetin hitam bulmasıyladır. İkincisi; muahede zamanında muahedenin bir şarta muallâk olup o şartın vücut bulmasıyladır. Üçüncüsü; kâfirlerin gizlice nakz-ı ahdettiklerine dair biremmare anlaşümasıyladır. Çünkü; hafî nakz-ı ahdettikleri bilinip de zarar etmeleri anlaşılınca ahdi bozduklarını bildiğimizi onlara bildirmek maksadıyla derhal onlara mukaabele tarikıyla bizim de ahdi nakzettiğimizi bildirmek lâzım olduğu Sure-i Enfal'de beyan olunmuştu. Burada beyan olunan nakz-ı ahid; serdolunan esbab-ı selâse-den üçüncüsü olan düşmanın nakz-ı ahdetmesi üzerine Resulul-lah'ın nakz-ı ahdettiği ilân olunmuştur. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâ-zin'in beyanlarına nazaran Resulullah (Tebûk) kazası için Medine'den çıktığında münafıklar Resulullah'ın askerine muhalefet ederek Medine'de kaldılar ve asakir-i İslâmiyenin bozulmasına dair birtakım eracif yani yalan sözler dağıttılar. Binaenaleyh; müşrikler ahdi bozarak ehl-i İslâmı zararlandırmayı göze aldırmaları üzerine Peygamberimiz (A.S.) Efendimiz Allah'ın emriyle onlarla kendi beyninde olan ahdi onların nakzına karşı nakzettiğini ilân etmiştir. Şu halde iptidaen nakz-ı ahid; onlar tarafından vuku bulmuştur. Bu sure-i celilenin hicretin dokuzuncu senesi nazil olduğu mervidir. Çünkü; feth-i Mekke hicretin sekizinci senesi vâki oldu. Hicretin dokuzuncu senesi Resulullah'ın menâsik-i haccı nasa ta'-lim etmek üzere (Ebubekir)> Hazretlerini emir-i hac olarak Mekke'ye gönderdikten sonra bu sure-i celile nazil olmuştur. Sûrenin evvelinden otuz veyahut kırk âyeti nasa tebliğ ve ahdi nakzettiğini ilân etmek üzere Resulullah Hz. Ali'yi Ebu Bekir'in arkasından gönderdi. İkisi yolda birleşerek beraber Mekke'ye gelirler. Ebu Bekir Hazretleri Arafat'ta hutbesinde menasik-i haccı nasa talimle vazifesini ifa etti. Bayram günü Mina'da (Cemre-i Akabe) denilen mahalde Hz. Ali nasa tebliğle me'mur olduğu âyetleri okudu ve,ahdi nakzettiklerini ahaliye ilân etti ve bunun üzerine «Ben; dört şeyle me'niurum : Birincisi; bundan sonra Beyt-i Şerife müşrik yaklaşmayacak, ikincisi; ur.yan- olarak Beytullah tavaf olunmayacak, üçüncüsü ; Cennefe mümin olmayan .kimseler giremeyecek, dördüncüsü; bizimle bundan evvel ahid sahiplerinin ahdi tamam olmuş sayılacaktım buyurması üzerine kâfirler «Yâ Ali! Amcanın oğluna söyle, biz de ahdi arkamıza attık. Bundan sonra beynimizde süngüyle kılıçtan başka birşey yoktur» dediler. Ahdi bozmayı ilân etmek vazifesi Ebu Bekir Hazretlerine tevdi olunmayıp da Hz. Ali'nin ayrıca bu vazifeyle memur olmasının sebebi; Arap beyninde carî olan âdete riayet içindir. Çünkü; Arap beyninde âdet; ahidnameyi imza veyahut nakzetmek ahid sahibinin kendi veyahut akrabasından birisi olmak urhur-u lâzırnedendi. Eğer şu âdete riayet olun-mayarak bu vazife Hz. Ebu Bekir'e tevdi' olunmuş olsaydı müşrikler tarafından itiraz olunmak ihtimali olduğundan Hz. Ali'ye tevdi olunmuştur. Âyet-i celilede setafiatla murad; yeryüzünde istediği yerde gezmektir, Seyahatla emir; İbahe için olduğundan seyahat etmek mubahtır, vacip değildir. Dört ay müddetle bilumum müşriklere ilân-ı harp olunmuştur. Binaenaleyh; kabailden müddetlerinin dört aydan ziyade olanları dört aya tenzil ve ahdin müddeti dört aydan noksan olanların da dört aya temdid olundu. Müddet-i muahedenin dört ay olmasının hikmeti; kâfirlerin tefekkür edip İslâmiyetten başka çare olmadığını bilsinler ve Resulullah'm gelecek sene de hacca gideceğinden hiç kimseyi üryan olarak görmemek ve umuma ilân-ı harple İslâmm kuvvetini bildirmek için şu beraet suret-i aleniyede herkese bildirilmiş ve İslâmm şecaat ve şevketi âleme ilân edilmiştir.

Tevbe 9:3

Vacip Tealâ açıktan kâfirlere dört ay müddetin hitamında ilân-ı harbi beyandan sonra şu beyan, cümle nasa Allahü Tealâ ve resulüne ilân olduğunu ve müşriklerden berî olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; etraf-ı âlemden nasın içtimâ' ettiği Arefe ve Bayram günü olan hacc-ı ekber gününde Allah'ın emriyle resulünden sadır olan ferman, nasa bir ilândır ki, o ilânın münderecâtı: Allahü Tealâ ve resulü bu günden itibaren müşriklerden beridir ve müşriklerle beyinlerinde münasebet yoktur. Eğer ey müşrikler! Küfürden ve ehl-i İslama gadretmekten ve ahdi bozmaktan tevbe ederseniz dünyada ve âhirette tevbe sizin için hayırlıdır ve eğer tevbeden i'raz ve küfrüzere ısrar ederseniz iyi bilin ki, Allah'ın kahrı size ulaşır. Çünkü; siz Allah'ı âciz kılamazsınız. Zira; Allah'ın kudreti vâsidir, her yerde ve her zamanda sizden intikaa-nıını almaya kaadirdir. Yâ Ekrem-er Rusül! Söz dinlemeyen kâfirleri azab-ı elimle tebşir et. Zira; onların istihkaakı azaptır. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile şu ilân müslim ve kâfir cümlesine şâmildir. Çünkü; Müslümanlar Allah'ın ve Resulünün müşriklerden berî olduklarını bilmeleri lâzımdır ki, bittebi' kendilerinin de berî olup kâfirlerle beyinlerinde münasebet kalmadığını bilsinler ve kâfirlerin de şu beraeti bilmeleri lâzımdır ki, onlar da Allahü Tealâ ve Resulü ve ehl-i imanla beyinlerinde asla münasebet kalmadığını bilsinler. Haccın cemir efâli Bayram gününde hitam bulduğu için Bayram gününe hacc-ı ekber -denilmiştir. Yahut şu ilânın vâki olduğu günde mümin ve kâfir her cümlesi haccettiğinden o güne hacc-ı ekber denilmiştir, Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin tevbeleri Allah'ın ve Resulünün beraetleri üzerine terettüb ettiğine işaret için tevbenin lüzumu tertibe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur.

Tevbe 9:4

Vacip Tealâ kâfirlerden beraeti ilânla dört ay mühlet verdiğini beyandan sonra beraetten müstesna olanları beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; muahedeye asla halel getirmediler ve size karşı bir kusurda bulunmadılar. İşte bunlar şerait-i muahedeye tamamen riayet ettiklerinden Allah'ın ve Resulünün beraetinden müstesna olarak ahde riayetlerinin faydasını görmüşlerdir. Çünkü; ahdin muktezasmı muhafazaya riayet edenlerle etmeyenler müsâvî olamazlar. Ahdi nakzedenlerle etmeyenler beynini tefrik etmemek hakka ve adalete münafidir. Bu âyette lâfzı; müddet-i ahid ne kadar uzarsa ahidle-rinde sebat edip dönmeyeceklerine işaret için varid olmuştur. Çünkü; bunlar müddet-i muâhdede bilfiil kendileri harbe kıyam etmedikleri gibi ehl-i iman aleyhine başka bir kavme dahi muavenetle fitne ikaaına dahi sa'yetmediklerinden ahdi nakzedenler arasında istisna olunmaya şayandırlar. Binaenaleyh; Vacip Tealâ bunları ahdi nakzedenlerin ahkâmından istisna etmiştir. Vacip Teaİâ ahdin muktezasına göre muamele edenlerin ahdi nakzedenlere nispetle bir mevki-i mümtazları olduğuna işaret için istisna ettikten sonra adalet; bu misillilerin ahdini itmam etmekte olduğuna tenbih etmek üzere buyuruyor. Yani; ahdi bozanlara yaptığınız muameleyi ahdinde sebat edenlere yapmayın ki, adalete riayet olsun, şu halde ahdi bozanlara vermiş olduğunuz dört ay müddetin geçmesiyle onlarla muharebeye başlamayın. Eğer onlarla muharebe ederseniz gadretmiş olursunuz. Gadir ise ittikaaya münafi olduğundan Allahü Tealâ'-nın rızasına muhalif olur. Çünkü rızaya muvafık olan; emr-i ilâhiye imtisal etmektir. Binaenaleyh; bunların ahdini itmam etmek vaciptir. Çünkü; rıza-yı ilâhiye muvafık olan da onlara riayet etmektir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Araptan (Beni Kenane) kabilesi ahdi bozmadılar ve müddet-i ahidleri dokuz ay kalmıştı. Cenab-ı Hak bu âyetle onların ahidlerini her kaç ay olursa olsun itmam etmesini emretti ve Resulullah da bu âyetin ahkâmınca onların ahidlerini ikmal buyurmakla diğer kabailden temyiz buyurdu. Çünkü; bunlar ahidlerine riayet ettiklerinden Cenab-ı Hak onların müddet-i ahidlerinde canlarım muhafazaya müstehak olduklarını bu âyetle ilân buyurmuştur. Ahdine riayet edenler hakkında bu âyetin hükmü ilâyevmilkıyam bakîdir. Binaenaleyh; iki devlet arasında vâki olan mukaavelenamelerin hükmüm tarafeynden birisi nakzetmedikçe muahede müddeti hitam buluncaya kadar bakî olduğundan her iki tarafın riayet etmeleri vaciptir. Binaenaleyh; ahdin muktezasma riayeti terkeden gadir ve zulmetmekle günahkâr olur.

Tevbe 9:5

Vacip Tealâ müşriklerden berî olduğunu ve ahdi nakzedenlere dört ay müddet verdiğini ve nakz-ı ahdetmeyenlerin müddet-i ahidlerini ikmâl etmek lâzım olduğunu beyandan sonra müşriklere verilen dört ay müddet hitam bulduktan sonra ehl-i imana teret-tüb eden vazifeyi beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Ebussuud Efend-'nin beyanları veçhile eşhür-ü hurum olan dört ay geçince hiçbir zaman fevt etmeksizin muharebeye başlamak vacip olduğuna işaret için müddetsiz hemen mübaşerete delâlet eden lafzıyla emri varid olmuş ve dört ay geçince gerek Harem-i Şerif dahilinde, gerek haricinde her nerede ve her ne zaman olursa olsun kıtal vacip olduğuna işaret için cemi-i emkine ve ezmineye şamil olan lafzıyla varid olmuştur. Şu halde manâ-yı nazım :• … Bu âyette Vacip Tealâ dört şeyle emir buyurdu: Birincisi; müşrikleri nerede olursa olsun katletmek, ikincisi; diri tutulanları esir etmek, üçüncüsü; tutulanları hapsedip ahval-i İslâm'ı onlara tınlatmamak, dördüncüsü; yollara gözcü koyup onların hallerine muttali' olmaktır. Binaenaleyh; şu ahkâma riayet etmek Müslümanlar üzerine vaciptir. Çünkü; İslâmiyeti muhafaza dünya ve âhirette müslümanlarm necatlarına sebep bu ahkama riayet etmektir. Şu halde bu ahkâma raiyet etmemek ehl-i İslâm için felâkettir. Zira; muharebeden el çekmek kâfirlere müsaade eylemek ve küfrüzere devamlarına müsamahakârâne bakmak onları hali üzere bırakmakla onların esbab-ı harbi hazırlamalarına müsaade olduğundan Müslümanlar için tecviz olunur ahvalden değildir.- Binaenaleyh; Vacip Tealâ bu âyette daima Müslümanlara basiret üzere olmak lâzım olduğunu ve onların ahvalini teftiş için yollara memur tayin etmek ve hallerine muttali' olacak keşif kolları bulundurmak ve yollara karakollar, bekçiler koymak, mümkün olduğu kadar onların memleketlerine anlayışlı casuslar göndermek ve bihakkın hallerine muttali* olmak esbabını aramak umur-u lâzımeden olduğunu beyanla tenbih ve tavsiye buyurmuştur ki, Müslümanlar kâfirlere karşı daima uyanık bulunmak vacip olduğunu beyan etmiş ve hükûmet-i İslâmiye ricaline bir ders-i basiret vermiştir. İşte şu âyetlerle amel eden Müslümanlar ve bilhassa hükûmet-i İslâmiye hiçbir zaman zaafa duçar olmaz. Maatteessüf çok zamandan beri cehalet kesb-i kuvvet edip İslâmlar zevk u sefaya dalıp a'dânm halinden haberdar olmamak ırk-ı İslâmâ yerleştiğinden ve mühim işler cahil, hava ve hevesine tâbi kimselere tevdi olunduğundan ehl-i İslâm üzerinden felâket eksik olmadığı gibi a'dânın tasallutundan da hâlî kalmadığı görülmektedir. Binaenaleyh; evliyâ-yı umurun bu gibi ahkâm-ı şer'iyeye riayetle düşmana karşı hazırlıkta bulunması ve düşmanın haline vakıf olması için icab eden esbaba tevessül etmesi vaciptir. Vacip Tealâ kâfirler hakkında beyan olunan ahkâmın reva görülmesi küfürlerinden dolayı olup küfürden tevbe edip mümin olunca katil ve esaret gibi ahkâmm haklarında reva görülmeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; küfürden tevbe ederek namazı eda ve zekâtı vermek suretiyle merhamet-i ilâhiyeye dehalet edenlerin merhamet-i ilâhiye cümlesinden olarak diğerlerinin müstehak oldukları cezadan affolunacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. îmam-ı Şafii Hazretleri namazı devam üzere terkeden kimsenin katli vacip olduğuna bu âyetle istidlal etmiştir. Çünkü; Fahri Râzi ve Nisâbûrfnin beyanları veçhile Cenab-ı Hak katli vacip olanların katilden halâslarını küfürden tevbeye, namazı edaya ve zekâtı vermeye, ta'lik buyurmuştur. Şu halde katilden halâs olabilmek bunların mecmuuna tevakkuf ettiğinden bunlardan birini yerine getirmeyen kimsenin katli vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Hatta Ebu Bekir Hazretleri, zamanı hilâfetinde zekât vermekten imtina' edenlerle mukaatelenin lüzumunu beyan etti ve mukaatele de eyledi. Amma einıme-i Hanefiye bu âyetin ahkâmını itikaada hamlettiler. Yani; namazın farziyetini itikad vacip olduğundan farziyetini inkâr edenlerin katli vacip olduğunu ve Ebu Bekir zamanında zekâtı-vermekten imtina' edenler irtidad etmekle imtina' ettiklerinden mukaateleye mübaşeret olunduğunu beyan etmişlerdir. Hulâsa; eşhür-ü hurumun geçmesiyle müşrikleri katletmek vacip, esir almak ve esirleri hapsetmek, mümkün olduğu kadar müşrikleri bilâd-ı İslama koymamak ve onların ahvalini teftiş etmek umur-u lâzımeden olduğu, eğer İslâmiyeti kabul ve edâ-yı se-lât, ita-yı zekât ederlerse'onların taarruzdan masun kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Şu kadar ki, eşhür-ü huruma riayet zamanımızda lâzım olmadığından bizimle harbi olan kâfirlerin cümlesiyle her zaman muharebe edebiliriz. Çünkü eşhür-ü huruma riayet; icmâ'-ı ümmetle mensuhtur. Binaenaleyh; bu zamanda eşhür-ü huruma riayet yoktur.

Tevbe 9:6

Vacip Tealâ müşriklere verilen müddet bitince kıtal vacip olup ancak küfürden tevbe ederek tevbenin levazımâtmdan, olan füru-u a'mâlle imanını takviye edenlerin taarruzdan salim olacaklarını beyandan sonra müddet-i mühlet bittikten sonra müşriklerden kelâmullahı işitmekle sıdk-ı nübüvvete delâlet eder başka delil talebinde bulunanlara aman vermek lâzım olduğunu beyan et-, mek üzere buyuruyor. Yani; nakz-ı ahdedip tevbe etmeyen müşriklerden birisi senin civarında bulunmakla senden aman taleb ederse kelâmullahı işitip maânîsini düşünerek iman ederse sevabı kendine ait olduğunu ve iman etmezse muazzap olacağını bilinceye kadar sen ona mühlet ver, katletme ki, iman etmemekte ma'zurum demesin. Çünkü; her ne kadar beyan ettiğin deiâil akl-ı kâmil sahiplerine nazaran nübüvvetini ispatta kâfi ise de aklı noksan olanlar için delil-i ahar getirmekte beis yoktur. Zira; dinin dekaayıkmı bilmek ve şeair-i şer-i şerife muttali' olmak arzusunda bulunanlara istedikleri mühleti vermek muktezâ-yı adi ü insaftır. Eğer bu aman üzere iman ederse ne alâ, kendi nefsini kılıçtan halâs etmiş olur. Amma îman etmezse fırsatım bulduğun zaman katlet. Vacip Tealâ aman isteyenlere aman vermek lâzım olduğunu beyandan sonra aman üzere iman etmeyenlerin katlinde acele etmeyip amanın tetimmesinden olarak o adam mahalline ulaştıkdan sonra katletmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın kelâmını işitmekle dinin hak olduğunu tetkik etmek için aman isteyenlere aman verdikten sonra iman etmezlerse onları emin oldukları meskenlerine îsâl etmek lâzımdır. Zira şu amanın ve mahallerine îsâlin sebebi; onların cahil bir kavim olmalarıdır. Çünkü; onlar şöyle bir kavim ki, din-i İslâm'ı ve İslâm'ın hakikatini bilmezler.'Binaenaleyh; onlara istedikleri mühleti vermeli ki, hakikati bilsinler de iman etmezlerse onlar için asla ma'zeret kalmasın. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile usul-ü itikadda taklid caiz olmadığına delâlet eder. Çünkü; eğer taklit caiz olsaydı delâil-i itikaadiyeyi tetkik için aman isteyenlere aman vermek lâzım gelmezdi. Binaenaleyh; onlara ya İslâm olması veyahut kılıçtan başka çare-i necat olmadığı tebliğ olunurdu. Halbuki taklid kâfi görülmedi, aman verildi ve hatta mahallerine îsâl olunması bile emrolundu. Şu halde taklid kâfi değildir. Şu kadar ki, âyette verilecek mühletin miktarı ma'lûm ve muayyen olmadığından bu misillilere verilecek mühlette örf ve âdete müracaat ve mühlet verilecek şahsın haline nazar olunur. Eğer hali tahkik-i delâil sadedinde olursa lüzumu kadar mühlet verilir ve eğer hali tahkik sadedinde olmaz, belki birtakım hiyel ve desaisle vakit kazanmak sadedinde olursa aman verilmez derhal tard edilir. Bu âyette kelâmulllahh murad; Kur'an ve bazı de-lâildir. Ve âyetin hükmü ilâyevmilkıyam bakî ve ehl-i iman indinde düstûr-ül ameldir. Binaenaleyh; elyevm dar-ı harpten dar-ı İslâm'a amanla gelenlerin malları ve canları taht-ı emanımızdadır ve kütüb-ü fıkhiyemizde fukaha-yı ızâm bu âyetin hükmünü tafsil hususunda ayrıca bir bahis irad etmişlerdir. Hatta verilen müddet içinde memleketimizin hangi noktasında olsa muhafaza etmek üzerimize vaciptir.

Tevbe 9:7

Vacip Tealâ kâfirlerden beraeti ve beraetin ahkâmını beyandan sonra beraeti icab eden- hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müşriklerin ekserisinin ahdi hile üzere bir desiseden ibaret olduğu cihetle nazar-ı ilâhide ahidlerine itibar yoktur. Çünkü; fırsat bulduklarında ahdi nakzetmek her zaman kalplerinde gizlidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların âhidlerinden beraetini ilân buyurmuştur. Amma ahidlerinde sebat edenlerin ahidlerinin hükmü bakî ve muteberdir. Ahdinde sebat eden kimseler hakkında birçok rivayet varsa da nakz-ı ahdetmeyenler ekseri müfessirînin beyanları veçhile Arap'tan (Beni Kenane) ve (Beni Damra) namında iki kabiledir. Vacip Tealâ ahdinde sebat edenlerin ahidleri muteber olduğunu beyandan sonra onlar ahidlerinde sebat ettikçe müminlerin de sebatları lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar size doğrulukta sebat ederlerse siz de onlara karşı doğrulukta sebat edin ki, gadretmek sizden sudur etmesin ve isti-kaamete devam edin ki, hıyanetten ittikaa etmiş olasınız. Zira; Allahü Tealâ gadretmekten ve hiyanet ve saire gibi maâsîden ha-zer eden müttekileri sever. Şu halde Allah'ın muhabbet ettiği şeye müminlerin muhabbet etmeleri lâzımdır. Binaenaleyh; istikaame-te ve ittikaaya muhabbet ve dikkat etmek ehem ve elzemdir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın muhabbetini celbedecek şeyin ittikaa olduğuna bu âyet sarahatla delâlet eder. Şu halde ehl-i imanın maâsîden nefsini sakınmak manâsmca ittikaa etmeleri vaciptir ki, ittikaa etmekle muhabbet-i ilâhiyeye mazhar olsunlar.

Tevbe 9:8

Vacip Tealâ müşriklerin ahidlerinde sebat etmediklerinin beyanını te'kid etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onların lisanlarından sudur eden muahede ve mukaaveleye itibar yoktur. Çünkü; lisanları kalplerine uygun değildir ve ahdinde sebat etmeyen, kâfirlerin hepsi olmayıp belki bazısı olduğuna işaret için fısıkla kâfirlerin ekserisi tavsif olunmuş, küllisi tavsif olunmamıştır. Küfür; fısıktan daha kötü ve daha ağır olmakla beraber kendi dinlerinde adalet etmediklerinden kendi dinlerinde dahi fasık olduklarına işaret için fasık oldukları, açıktan beyanla zemmolun-muşlardır. Yani «Kendi dindaşları kâfirler nazarında bile; bunlar birtakım adaletten uzak fısk u fücurla me'lûf, sözlerine itibar olunmaz edânî» demektir. Çünkü; insanın sözü kalbine muvafık olmayınca sözünde sebat etmek mümkün olamaz. Sözünde sebat etmeyenlerse insanlar nazarında itibardan sakıttırlar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bunların sözleri kalplerine muvafık olmadığını beyanla dahi zemmetmiştir. ahdüzere yemin etmektir. borçlanmaktır. Şu halde manâ-yı nazım : … demektir. İşte bu âyetin sırrı; gerek Balkan muharebesinde ve gerek Yunan'ın Anadolu'nun bir kısmını istilâ faciasında hiç kimsenin şüphesi kalmayacak derecede zuhur etmiştir. Çünkü; içimizde bulunan zimmiler bizim zimmetimizi kabul edip hukukumuza riayete borçlandıkları halde hiçbirine-bakmayarak komşuları olan ve hergün riayet gördükleri ehl-i İslâm'a her türlü işkence ve fenalığı lâyık gördüler ve ellerine geçen fırsattan bir zerresini bile fevtetmediler. Şu halde ehl-i İslâm gözünü açıp bunların zahirde yemin ve iltifatlarına aldanmamalan lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuş ve müminleri intibaha davet etmiştir.

Tevbe 9:9

Vacip Tealâ müşriklerden ekserisinin fasık olduğunu beyan dan sonra onların fısıklarmdan bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müşrikler o kadar âdî tabiata malikler ki, onlar vahda-niyet-i ilâhiyeye delâlet eden âyetleri hava-yı şeytaniyelerine te-baiyetle gaayet az bir paraya tebdil ettiler de din-i ilâhiden kendileri kaçtıkları gibi sair kimseleri dahi din-i ilâhiye duhulden menetmeye çalıştılar. Zira; onların tabiat-ı habiselerinin iktizası dinlerini dünya metaına değişmektir. Çünkü; kalplerinde niyetleri ve zahirde amelleri gaayet kötüdür. Binaenaleyh; cemi-i ahvallerini ıslah ve menafi-i diniye ve dünyeviyelerini onlara öğretmek için taraf-ı ilâhiden gönderilen resule inzal olunan âyât-ı bey-yinâtı akıl sahipleri indinde kadri ve değeri olmayan dünyaya değiştiler. İnsanlar için bundan daha kötü bir amel tasavvur olunur mu? Elbette olunamaz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Resulullah'ın muahede ettiği bazı kavme (Ebu Süfyan) tarafından ekmek yedirmek suretiyle iğfal olunarak nakz-ı ahid etmeleri üzerine Cenab-ı Hak bu âyetle onları zemmetmiş ye bu misilli dinini dünyaya değişenlere bir ders-i ibret vermiştir. Çünkü; insanlar için din gibi cemii saadete îsâl eder ulvî bir maksat olmadığı halde o âlî maksadı seriüzzeval olan dünya metaına değişivermek kadar bir denî tabiat olmadığı cihetle bu makûle kimseler her zaman zemme şayanlardır. İşte Müslümanlık iddiasında bulunup ahkam-ı şer'iyeden birçoklarını terk ettirmek isteyenler de dinini dünyaya değişenler meyanında dahillerdir.

Tevbe 9:10

Vacip Tealâ zaman-ı saadette bulunan kâfirlerin ehl-i imanın hukukuna riayet etmediklerini beyandan sonra hiçbir zamanda kâfirlerin ehl-i imanın hukukuna riayet etmediklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin kötü amelleri cümlesinden birisi de müminlere buğz ve adavetleri neticesi olarak efrad-ı mümininden hiçbir müminin hakkına riayet etmedikleri gibi ahdine dahi riayet edip gözetmezler. Binaenaleyh; fırsat bulduklarında nakz-ı ahdetmek, hıyanet ve gadreylemek suretiyle müminlerin hukukuna tecavüze her zaman hazırlardır. Allah'ın kendilerine tayin ettiği hududu ihlâl ve ahidlerinin muktezasmı terkle ehl-i imanı izrar etmekten çekinmezler. Şu halde Müslümanlar daima gözü açık bulunup onların ahidlerine itimad etmemek lâzımdır. Binaenaleyh; uyanık bulunmakla onların hile ve zahirde iltifatlarına aldanmamak ehl-i iman için bir vazife-i vecibedir. Medarik'te ve Kaazî'de beyan olunduğu veçhile âyette tekrar yoktur. Çünkü; evvelki âyette yani «Onlar sizin hakkınızda yemine ve zimmete bakmazlar» demek ashap hakkındadır. İkinci âyette demek «Bilumum müminler haklarında muahedeye ve zimmete riayet etmezler» demektir. Yahut evvelki âyet; münafıklara ve müşriklere mahsustur. İkinci âyet; Yehûd ve Nasârâ dahil olduğu halde bilumum kâfirlere şamildir. Binaenaleyh; tekrar yoktur. Vacip Tealâ nakz-ı ahdedenlerin hallerini ve hükümlerini beyandan sonra bu halden vazgeçerek taib ü müstağfir olup iman edenlerin hükmünü ve ehl-i iman indinde ihraz edecekleri merte-be-i uhuvveti beyan etmek üzere :

Tevbe 9:11

buyuruyor. Binaenaleyh; onlara kardeş muamelesi yapmanız ve haklarına riayet etmeniz lâzımdır. Yani; onlar iman etmekle beraber şeâir-i İslâmiyenin mühimlerinden olan namazı edâ ve üzerlerine vacip olan zekâtlarını verirlerse onlar dininize girdikleri cihetle sizin kardeşleriniz zümresine girmişlerdir. Şu halde sizin menfaatiniz olan şey; onların menfaati ve sizin zararınız olan şey; onların zararıdır. Binaenaleyh; menfaat ve mazarratta müştereksiniz. Zira; uhuvvetin muktezası budur. Bu âyette zekâtı vermekle murad; vacip olursa vermektir. Yoksa vacip olmayan fukaranın, vermediğinden dolayı kardeş olmamaları lâzım gelmez. Zira maksat; vücubunu itikad etmektir. Vücubunu itikadda fukara dahi dahillerdir. Vacip Tealâ şu beyan olunan ahkâmda tefekkür etmek lâzım olduğunu beyan için buyuruyor. Çünkü; ahkâma delâlet eden âyetlerden herkes istifade etmez, belki manâlarını bilmek için kemâl-i şevkle dinleyen ve anlamak üzere manâlarını tetkik ve manâlarını bilenlerden öğrenen kimseler istifade ederler. Binaenaleyh; biz de âyâtımızı bilenler ve bilmek isteyen kimseler için tafsil ederiz. Bu makamda ây etler \e murad; âyât-ı Kur'aniye veyahut hassaten şu ahkâma delâlet eden âyetlerdir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Kur'an'm manâsını bilmek için düşünmek ehl-i imana terettüb eden bir vazife-i diniyyedir.

Tevbe 9:12

Vacip Tealâ küfürden tevbe edenlerin hallerini beyandan sonra tevbe etmeyip de ahdi nakzedenler hakkında ehl-i imana lâzım gelen vezaifi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler yeminleriyle takviye ve te'kid ettikleri ahidle-rini bozar, yeminlerine itibar etmez, sizinle muahededen sonra ahidlerini nakzetmeye cüret ederler, dininizin ahkâmını ta'yip ve itikaadâtmızı takbih, ibadetinize ta'nederlerse rüesâ-yı kefereyi katledin. Zira; onlar için iman yoktur. Binaenaleyh; onlar hem kendileri yoldan çıkmış, hem de gayrılarını yoldan çıkarmışlardır. Şu halde onların zararları yalnız kendilerine değildir, belki başkalarının küfürlerine sebep olduklarından zararları umuma sirayet etmektedir. Binaenaleyh; evvelemirde onların katli lâzımdır. Zira; onları katletmek onlara tâbi' olanları da katletmektir. Onları katletmeye başlayınca me'mûl ki, küfürlerinden vazgeçerler, imanlarına sebep olursunuz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile din-i İslâm'a ta'neden zimmiyle ehl-i İslâm beyninde ahdin nakzolunmasına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; ahkâm-ı İslâmiyeden bir hükme ta'n eden zimmînin ahdine ve zimmetine itibar yoktur. Çünkü; ta'myla ahdini bozmuştur. Ahdi nakzeden kâfirlerin katli vacip olmasının illetini beyan etmek üzere Vacip Tealâ buyurmuştur. Yani «Onlar için asla yemin yoktur. Çünkü; yeminlerinin muktezasıyla amel etmediklerinden yeminleri yok mesabesine tenzil olunmuştur ve ahidlerinde sebat etmediklerinden ahidlerine de itibar yoktur. Çünkü; onlarda din ve iman olmadığından ahidlerini bozmaktan asla utanmazlar» demektir, Zamanımız vukuatı da buna şahittir. Zira; kâfirler bugün verdikleri sözden yarın dönerler, hiç de utanmazlar. Bu hâller Avrupa'nın medeni dedikleri hükümet ricalinde her zaman görülmektedir. Kilise ve cami-i şerifle alâkası olmayan kimselerin halleri dahi böylecedir. Binaenaleyh; bu misillilerden ahidlerini bozmak eseri görülünce hemen katle mübaşeret vacip olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Zahirde kılıçla onlara hücum onlar için felâket gibi görülürse de hakikatta salâhlarına sebep olacağından kılıç onlar için ayn-ı menfaattir. Kâfirlerle mu-kaateleden maksat; onların küfrü terketmekle ıslah-ı nefsetmele-ridir, yoksa onlara eza etmek değildir. Binaenaleyh; onları imana davet etmek, salâh ve saadetlerine hizmettir. Şu halde âlemde intizamı ve salâhı te'min için ehl-i İslâm her zaman şevketini muhafazaya gayret edip din-i İslama davet hususunda daima kılıç göstermek lâzımdır.

Tevbe 9:13

Vacip Tealâ kâfirlerin baş tutanlarını katletmek lâzım olduğunu beyandan sonra müminleri kıtale teşvik ve kıtalin lüzumunun sebeb ve hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nakz-ı ahdeden kâfirlerle mukaatele etmez misiniz? Mukaatele etmelisiniz. Zira; nakz-ı ahdetmek ebnâ-yı cinsini izrar, gadri ve hıyaneti mucip olduğundan cezası katletmektir. Maahaza onların günahları yalnız ahidlerini bozmak değildir. Belki Resulul-lah'ı Mekke'den çıkarmak kasdettikleri gibi sizinle kıtale dahi evvelemirde mübaşeret eden onlardır. Şu halde onların yeminlerini nakız ve Resulullah'ı Mekke'den ihracı kasdetmeleri ve sizinle kıtale sizden evvel başlamaları onların kıtalini mucip olan esbaptandır. Şu beyan olunan sebepler mevcut olduğu halde onlarla kıtal etmekten çekinir misiniz? . Bu misilli kâfirlerle ceng ü cidalden çekinmeyin. Zira; çekinmek sizin için muvafık değildir. Fahri Râzi, Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Ku-reyş'in Mekke'de (Darünnedve)'de içtimâ'larında Resulullah'ı katletmek veyahut Mekke'den çıkarmak üzere ittifak ettikleri gibi (Bedir) vakasında kıtale evvelemirde onlar mübaşeret etmişlerdir. Çünkü; Şam'dan gelen kervanları selâmetle geldiği ve kervanın reisi (Ebu Süfyan) da selâmetle geldiklerini haber verdiği halde dönmeyip (Bedir)'e kadar gelmeleri kıtale evvel mübaşeret etmek demektir. Bu âyet-i celile ahdi nakzedenlerle kıtal etmenin gayrüarla kıtal etmekten elzem olduğuna delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ ahdi nakzetmelerini kıtale sebep kılmıştır. Çünkü; kıtallerini icab eden küfür olduğu gibi nakz-ı ahdetmeleri ikinci bir sebep teşkil ettiğinden ve Resulullah Kur'an'la imana davet ettiği halde muârazaya kıyam edip âciz kalınca muktezâ-yı akıl ve insaf iman etmek lâzımken bilâkis imanı terkle kıtale cüret etmeleri ikinci bir sebep teşkil ettiğinden bunlarla kıtali sairleri üzerine takdim etmek ehem ve elzemdir. Vacip Tealâ nakz-ı ahdedenlerle kıtalin vücubunu beyandan sonra emr-i kıtalde kâfirlerden korkmak lâzım olmadığını beyan etmek üzerebuyuruyor. Yani; ey müminler! Nakz-ı ahdeden kâfirlerin şerrinden ve onlarla kıtal etmekten korkar mısınız? Sizin için onlardan korkmak lâyık ve münasip değildir. Eğer bir kötülük isabetinden korkmak isterseniz ve Allahü Tealâ'ya imanınız varsa Allah'tan korkun. Zira; Allahü Tealâ ahz-ı intikama kaadir olduğundan herkesten ziyade korkmaya lâyık olan Allahü Tealâ'dır. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile ehl-i imanı kıtale teşvik için sevkolunmuştur. Zira âyette istifham; inkâr-içindir. Yani; «Kâfirlerle kıtal etmekten çekinir ve onlardan kor-karsanız sizin için korkmak âr ve ayıptır. Binaenaleyh; onlardan çekinmeyin. Hemen kıtale mübaşeret edin demektir. Çünkü; bir kimseye «Hasmından korkar mısın?» demek o kimsenin kanını tahrik ve hasmı üzerine hücuma teşvik olduğu insanlar beyninde inkârı gayr-ı kaabil bir hâldir. «Korkmak isterseniz korkmaya lâyık ancak Allahü Tealâ'dır» demek «Korkmayın hemen kıtale mübaşeret edin. Allahü Tealâ sizin yardımcınız)) demektir. Zira; onlarla mukaatele Allah'ın emrine imtisal olduğu cihetle Allah'ın yârdım edeceğinde şüphe olmadığına binaen kâfirlerden korkmakta bir manâ yoktur.' Bu âyet-i celile; sebeb-i şer'i olmaksızın kıtalden kaçanları son derece zemmetmiştir. Çünkü; Allahtan korkmayı imana ta'lik ederek «İmanınız varsa Allah'tan korkun, kâfirlerden korkmayın» demek «Kıtalden kaçanları imanları olmamakla» zemdir ve kâfirlerden müminlerin korkması bir emr-i münker ve çirkin birşey olduğuna işaret için tevbihe ve başa kakmaya delâlet eden hemze-i istifhamla varid olmuştur. Kâfirlerden korkmak ne kadar fena birşey olduğunu bize mütareke zamanı göstermiştir. Âdeta korkumuz sebebiyle elimizle beslediğimiz zimmîler elinde esir olduk ve korkmamak da ne kadar iyi birşey olduğunu son Yunan zaferi ispat etmekle âyetin sırrı zuhur etmiştir.

Tevbe 9:14

Vacip Tealâ kıtali terketmek üzerine tevbih ettikten sonra kıtal üzere terğib ve ehl-i imana yardım edeceğini vaadla düşmanlarının zelil ve hakîr olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirleri hangi mekânda bulursanız mukaatele edin. Zira; Allahü Tealâ sizin elinizle onları katil, esaret ve memelketle-rinden tard u teb'id etmek suretiyle ta'zib ederek bakî kalanlarını zelil ve hakir kılar, daima onlar üzerine size yardım etmekle mümin olan kavmin kalplerine şifa verir. Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada azapları müminlerin eliyle olacağını beyanla müminleri kıtala bir kat daha terğib etmiştir. Müminlerin eliyle ta'zipten murad; katlolunmalart, esir alınmaları ve memleketlerinden tard edilmeleridir. Bu âyet, ef'âl-i ibadın halikı Allahü Tealâ olduğuna delâlet eder. Zira; müminlerin elleriyle hasıl olacak ef'âli Vacip Tealâ kendi zatına nispet buyurmuştur. Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kaazî'nin beyanlarına nazaran Mekke ahalisi (Beni Bekir) kabilesine muavenetle İslâm olan (Huzaa) kabilesine eza etmişlerdi. Huzaa kabilesinin Resulullah'a iştikâ etmeleri üzerine. Resulullah bu âyetle Cenab-ı Hakkın ehl-i İslama yardım edeceğini ve kâfirlerin makhur ve münhezim, zelil ve hakir olacaklarını beyanla cevap verdi. Sonra bu âyetin mazmunu icabı verilen cevabın aynıyla vukuat meydana geldi. Binaenaleyh; kâfirler zelil ve müminler aziz oldu" ve âyet-i celilenin manâsı gaipten haber olup ileride vukuatın haber verildiği veçlîile husule gelmesi mu'cizât-ı Resulullah cümlesinden oldu. Hulâsa; ehl-i imanın kâfirlerle kıtalleri vacip olduğu ve kıtalde Allah'ın kâfirleri müminlerin elleriyle ta'zib ederek zelil, hakir ve müminlere nusret vermekle aziz kılacağı ve kâfirlerin mağlûp olmasıyla müminlerin kalplerine şifa vereceği ve kıtali terketrnek şu faydaların aksini intaç edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:15

Vacip Tealâ kâfirlerin katliyle ehl-i imanın kalplerine şifa vereceğini beyandan sonra şifanın zıddı olan ıztırabı izale edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müminlerin din-i İslâm'a muhabbetleri sebebiyle vatanlarım terketmekle gurabadan olup zaaf-ı hallerine bakarak düşmanlarının çokluğundan ve servet ü samanlarından daima korku ve endişe üzerine bulunurlarken Cenab-ı Hakkın onları ümid etmedikleri bir zamanda muzaffer kılıvermesi elbette onların kalplerine inşirah vermiş, korku Ve endişeleri zail olmuştur ve kalbinde olan küfrü izaleyle dergâh-ı ülûhiyete iltica ederek tevbe edenlerin tevbesini kabul ve himaye-i ahadiyetine alacağım vaad buyurmuştur. Bu âyette tevbe yle murad; ehl-i imanın tevbeleri olmak ihtimali vardır. Çünkü; Allahü Tealâ mukaateleyle emredince müminlerden kıtali kerih görenler olmuştu. Binaenaleyh; o misilli kimselerin tevbelerinin kabulü murad olmak ihtimali baid değilse de esah olan tevbe eden ve kabulüne meşiyet-i ilâhiye taallûk eyleyen her şahsın tevbesinin kabulüdür. Zira; lâfzın umumunun icabı budur ve itibar da lâfzın umumunadır. Herkes bihakkın tevbeye muvaffak olamayıp belki tevbeye muvaffak olan insanlardan bazıları olduğuna işaret için tevbenin kabulünü nazm-ı münifiyle takyid buyurmuştur. Çünkü; nimete nail olan insanlardan bazıları nimetini hazımla şükrünü edâ ve ıslah-ı hâl ederek vâki olan kusurlarına tevbe ve istiğfara müsaraat eder. İşte Cenab-ı, Hakkın tevbesini kabulünü meşiyetine ta'lik ettiği bu misilli kimselerdir. Çünkü; Allah'ın me-şiyeti abdin iradesini sarfla meşiyet etmesine mevkuftur. Amma birçok kimseler nimete nail oldukça şükretmek şöyle dursun bilâkis tuğyan eder ve kusurunu bilmez. Binaenaleyh; tevbeye iradesini sarfetmez ki, Cenab-ı Hak tevbesini irade buyursun ve kabul etsin.

Tevbe 9:16

Vacip Tealâ kâfirlerle muharebeye ehl-i imanı teşvik-ı sabıkına ilâve etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Alîahü Tealâ sizden zuhur eden tekâsülü, zaafı ve düşmanlarınıza müracaatınızı ve onlarla vuku bulan muhavere ve muhabbetinizi bilir ve ona göre ceza verir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile azab-ı ilâhiden halâsın çaresini ihîâs üzere mücahede ve kâfirlerden bilâsebeb-i şer'i dost ittihaz etmemekten ibaret olduğunu beyan etmiştir. Şu halde mücahede ihlâs üzere olmak lâzımdır. Çünkü; ihlâs üzere olmayan amelde fayda yoktur. Binaenaleyh; rıza-yı ilâhiyi kasdederek vâki olan mücahedenin dünyada ve âhirette faydası olur. Amma zahirde mücahede eder ve lâkin bâtını onun hilâfına olursa münafık olduğu cihetle emeği boştur. Zira; riya üzere âmelde zarar olur, fayda olmaz.

Tevbe 9:17

Vacip Tealâ sûrenin iptidasında kâfirlerden beraetini ve be-raetinin esbabını ilân ve beraet üzere terettüb eden mukaateleyle emrettikten sonra kâfirlerde bulunan bazı mahasin-i ahlâkın onlar haklarında mahasinden ma'dud olmadığından bu misilli mahasin-i ahlakın onlarla kıtale mani olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mescidler müminlerin ibadethaneleri olduğundan kâfirlerin o misilli mübarek mahalle hizmetleri caiz değildir. Zira; onlar kendi nefisleri aleyhine küfürle şehadet ettiklerinden küfürle iftihar eden ve ehl-i imana buğz u adavetle me'lûf olan kimselerin Allah'ın mescidini tamire liyakatları olamaz. Binaenaleyh; onlar ne kadar iyi amel işleseler amelleri yok mesabesinde ve kendileri ebeden Cehennem'dedirler. Çünkü; küfürle işlenen amelde fayda olmaz. Zira amelin esası imandır. Bu âyette mesacidle murad; Kâ'be-i Muazzama'dır. Zira; Kâ'be yeryüzünde mevcut olan cümle mescidlerin kıblesi ve reisi olduğu için ta'zîm olmak üzere cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. Mescidi tamirle murad; bazı ulema indinde maruf olan tamir ki, mescidin binası, sıvası ve harab olmaya teveccüh ettiğinde yeniden yapılmasıdır. Buna nazaran bu misilli tamirattan kâfir menolunur. Hatta mescide sarfolunmak üzere vasiyet etse vasiyeti kabul'olunmaz. Bazıları indinde tamirle murad; manevî tamirdir ki, mescide girmek ve oturmak gibi şeylerdir. Buna nazaran kâfir mescide girmekten menolunur. Amma bir müminin izniyle girerse beis yoktur. Çünkü müminin izni elbette bir maslahata binaendir. Eğer bir mümin tarafından izin olmaksızın girerse tekdir olunur. Zira mescid; mahall-i ta'zîmdir. Kâfirse taJ-zîme ehil değildir ve mescide girmek taharete muhtaçtır. Kâfirde ise taharet olmadığından mescide lâyık olamaz. Fahri Râzi, Nisâbûrî, Hâzin ve Kaazî'nin beyanlarına nazaran âyet-i celile Hz. Abbas hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Bedir) gazasında amm-i Re,şulullah olan Abbas Hazretleri esir olarak hu-zur-u risalete getirilince ashab-i Resulullah, Abbas'ı şirkle ve sıla-i rahmi kat' ederek Resulullah'la muharebeye kadar cüret etmesiyle itham ve tekdir etmeleri üzerine Abbas Hazretleri «Size ne oluyor ki kabahatlarımızı söyler, iyiliklerimizi saklarsınız» demesi üzerine Hz. Ali'nin «Sizin için iyilik var mıdır, nedir iyiliğiniz?» şeklinde irad ettikleri suâle cevap olmak üzere Abbas «Biz sizden efdaliz, zira; mescidi tamir eder, Kâ'be'nin örtüsünü örteriz ve esirleri koyuveririz» deyince Abbas'm itikaadını red için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Kâfirlerin nefislerine küfürle şehadetlerinin keyfiyetinde ihtilâf vardır. Bazıları Nasrâniye suâl olunduğunda «Ben Nasrâniyim» ve Yehûda suâl olunduğunda «Ben Yahûdiyim» gibi her millete suâl olunduğunda mensup olduğu millet-i küfriyeyle cevap vermesi kendi küfrüne şehadettir. Yahut kendi küfriyatlarıyla iftihar etmeleridir, yahut putlarına secde etmeleridir. Vacip Tealâ bu âyette Cehennemide ebedi kalmak kâfirlere mahsus olduğuna işaret için hasra ve hususiyete ' delâlet eden zamiriyle irad ve küfür halinde işledikleri amellerinin zayi olduğunu ve asla faydasını görmeyeceklerini açıktan beyan buyurmuş ve Cehennem'de ebedi kalmalarında mübalağa için devama delâlet eden cümle-i ismiye varid olmuştur. Hulâsa; kâfirlerin mescidi tamire ehil olmadıkları ve küfürle kendileri aleyhlerine şehadet ettikleri ve küfür halinde işledikleri amellerinin batıl olduğu ve ebedi Cehennem'de kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:18

Vacip Tealâ kâfirlerin mescidi tamire ehil olmadıklarını beyandan sonra mescidi tamire ehil olanları beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'ya ibadet için hazırlanmış mescidi ancak Allah'a imanı olan kimse tamir eder. Binaenaleyh; kâfirin mescidle münasebeti olmadığından mescidi tamire ehil değildir. Çünkü; mescidde ibadet etmediklerinden tamir etseler bile tamirlerinin indallah kadri yoktur ve mescidi tamire ehil olmakta âhirete iman şarttır; âhirete imanı olmayan ibadet etmez ki, ibadet için mescid yapsın. Kezalik mescidi tamire ehliyette ikaame-i salât etmek de şarttır. Namaz kılmayan namaz için mescid yapmaz. Mescidin binası ve tamiri için sarfolunan mesarif, nafile olduğu cihetle farz olan zekâtını vermeyen kimse mescid yapamaz; farz olan zekâtı üzerinde dururken nafile tamire ehil olamaz. Mescidi tamir edecek kimse din uğrunda Allah'tan korkmalıdır. Allah'tan korkmayan bir kimse Allah'ın mescidine riayet etmez. İşte şu iman ve ikaa-me-i salât gibi sıfatlarla muttasıf olan kimseler hidayete nail olanlardır ve âhirette büyük derecelere dahi nail olmaları me'muldür. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ mescidi ta'-zîme ehil ve tamire salih olanların fezail-i ilmiye ve ameliyeleri olan kimseler olduğunu beyan buyurmakla ehl-i imanı fezail-i ilmiye ve ameliye tahsiline teşvik buyurmuştur. Mescidin tamiri yle murad; binasına, tanzifatına, tezyinatına, döşemesine ve içinde ibadet etmeye ve zikrullahla tenvirine ve tedris-i ulûma ve sair ibadâta şamil olduğu gibi mescide münasip olmayan şeylerden mescidi himaye etmeye dahi şamildir. Şu halde beş vakit namazda mescide devam mescidi tamir kabHindendir. Hatta Resulullah : buyurmuştur ki, «Bir kimse sabah ve akşam mescide giderse Al-lahü Tealâ Cennet'te onun için bir konak hazırlar» demektir. Mescidi ziyaret eden Allahı ziyaret etmiş gibi birçok eltaf-ı ilâhiyeye nail olacağına dair müteaddid ehadis-i celile mevcuttur, lâkin burada yazılmasına lüzum görülmemiştir. Allah'a iman etmek Resulullah'a imana şamil olduğundan bu âyette Allah'a imanla iktifa olunmuş ve Resulullah'a iman zikrolunmamıştır. Âyette kelimesi ricaya delâlet ederse de bu rica kullara râci'dir. Çünkü; kullar ibadetlerini Allah'ın rızasına muvafık olup olmadığını bilmediklerinden her zaman Allah'tan rica ve ümit üzere bulunmaları lâzım olup ibadetlerine mağrur olmamaları için ricaya delâlet eden kelimesiyle varid olmuştur.

Tevbe 9:19

Vacip Tealâ mescidi tamire ehil olanların müminler olduğunu . beyandan sonra müşriklerin mescidi tamirleri ve- huccaca hizmetleri ehl-i imanın imanlarına müsavi olamayacağım beyan etmek üzere buyuruyor\ Kâfirler iman için halkolunmuşken küfrü irtikâp etmekle nefislerine zulmettikleri gibi Allah'a ibadet için hazırlanmış olan mescidi putlara mahal kıimalarıyla dahi zulmettiklerinden Allah'ın hidayetine nail olamazlar. Bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile bu âyet Hz. Abbas'ı red için nazil olmuştur. Çünkü; Abbas Bedir'de esir olunca Beyt-i Şerifi tamir ve huccaca su vermelerini fezailden sayarak iftihar etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Abbas Hazretleri zaman-ı cahiliyede huccacı hurma suyuyla sulamak vazifesiyle meşgul olup zaman-ı İslâmiyette dahi Resulullah'm o vazifeyi amcasının uhdesinde' ibkaa buyurduğu mervidir. Çünkü; İbn-i Abbas'a bir A'rabi gelip «Amcazadeleriniz misafirlere bal ve süt verirlerdi. Size ne oldu ki, hurma şerbeti veriyorsunuz. Yoksa muhtaç mısınız veyahut bahil misiniz?» dediğinde İbn-i Abbas «Muhtaç ve bahil değiliz. Ve lâkin Resulullah Üsameyle beraber bizim haneyi teşrifinde biz hurma şerbeti getirdik, Resulullah tah-sin buyurdu. Resulullah'ın tahsin buyurduğu şeyi biz tebdil edemeyiz» dediği (Müslim)'de .mezkûrdur. İşte şu rivayet hurma şer-betiyle huccacı sulamak vazifesinin Abbas Hazretlerinin uhdesinde terk olunduğuna delâlet eder.

Tevbe 9:20

Vacip Tealâ ehl-i imanın imanlarını ve mücahidinin cihatlarını müşriklerin huccaca su vermeleri ve mescidi tamir etmeleri üzerine tercih etmiştir. Bu tercihi te'kid ve sarahaten beyan etmek üzere buyuruyor. Bu misilli dinini ihya için hicret edip malıyla ve canıyla mücahede edenlerin dereceleri gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı nimetlerle olduğuna işaret zımnında bunların derecelerini beyan için ta'zîme delâlet eden ism-i işaretle varid olmuştur. Şu sıfatları cami' olmayan kimselerin necatları ve dereceleri bunların necatları ve derecelerinden pek az olduğuna' işaret için hasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur.

Tevbe 9:21

Vacip Tealâ şu sıfatlar kendisinde bulunan kimselerin dereceleri pek büyük olduğunu beyandan sonra âhirette rahmet ve rıdvan ve Cennetle tebşir edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu sıfatlar kendilerinde bulunan kimselerin şereflerine işaret için kemâle îsâl edici manâsını ifade eden lâfz-ı şerifi onlara muzaf olarak varid olmuştur. Tebşirin Vacip Tealâ'ya nispeti tebşir olunan şeyin gaa-yet büyük olmasına delâlet eder. Çünkü her iş; o işi*'işleyenin kemâline ve haline göre tasvir olunur. Binanealeyh; bu makamda tebşir eden Vacip Tealâ olunca tebşir olunan şeylerin ukul-ü beşerin ihata edemeyeceği bir derecede büyük olmasını icab eder. Cennet nimetlerinin kederden safî ve mihnetten ârî olduğuna işaret için mübalâğaya delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çünkü mübalâğa; kederden salim, bol ve cesim olup her ihtiyacı kâfi plmasıyladır. Binaenaleyh; Cennet nimetleri sırf telezzüz için olup tükenmek, azalmak ve kuruyup çürümek gibi âfetlerden salim olduğu cihetle nimet demeye bihakkın şayandır.

Tevbe 9:22

Vacip Tealâ şu sıfatlar kendisinde bulunan kimselerin dereceleri pek büyük olduğunu beyandan sonra âhirette rahmet ve rıdvan ve Cennetle tebşir edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu sıfatlar kendilerinde bulunan kimselerin şereflerine işaret için kemâle îsâl edici manâsını ifade eden lâfz-ı şerifi onlara muzaf olarak varid olmuştur. Tebşirin Vacip Tealâ'ya nispeti tebşir olunan şeyin gaa-yet büyük olmasına delâlet eder. Çünkü her iş; o işi*'işleyenin kemâline ve haline göre tasvir olunur. Binanealeyh; bu makamda tebşir eden Vacip Tealâ olunca tebşir olunan şeylerin ukul-ü beşerin ihata edemeyeceği bir derecede büyük olmasını icab eder. Cennet nimetlerinin kederden safî ve mihnetten ârî olduğuna işaret için mübalâğaya delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çünkü mübalâğa; kederden salim, bol ve cesim olup her ihtiyacı kâfi plmasıyladır. Binaenaleyh; Cennet nimetleri sırf telezzüz için olup tükenmek, azalmak ve kuruyup çürümek gibi âfetlerden salim olduğu cihetle nimet demeye bihakkın şayandır.

Tevbe 9:23

Vacip Tealâ kâfirlerden beraet etmelerini müminlere emrettikten sonra kâfirlerle müminler beyninde karabet-i nesebiye olsa dahi beraet etmek lâzım olduğuna işaret etmek üzere buyuruyor. vZira; kâfirlere mukaarenetle nefislerine zulmetmişlerdir. Çünkü; yakın olan kimselere onların küfrü ve dalâli sirayet eder ve bilhassa akrabanın akrabaya te'siri daha ziyade olur. Şu halde kâfirlerden uzak olmalı ki, onların şerrinden mahfuz kalmalı. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile âyet-i celileden maksat; her mümini kâfirlerden hiçbir fertle dostluk etmekten nehiy-dir. Yani; «Hiçbir mümin hiçbir kâfiri ciddiyetle dost ittihaz etmesin. Velevse o kâfir müminin anası, babası ve biraderleri gibi yakın akrabasından olsun» demektr. Fakat bu nehiy; küfrü ihtiyarda ısrar etmek şartıyla meşruttur. Çünkü; kâfir küfrüzere ısrar etmezden evvel kâfire mukaarenetin faydası me'mûldür. Zira; mümine mukaarenetle kâfirin mü'min olmak ihtimali vardır. Lâkin nasihat dinlemeyerek küfrüzere devama karar verip iman etmek ümidi azaldıktan sonra uzak olmak lâzımdır. Çünkü; yakın olmakta fayda olmadığı anlaşılınca- yaklaşmakta bir manâ yoktur. Kâfirlerin dostluğa liyakatları olmadığı halde onları dost ittihaz etmek dostluğu mevzi-i lâyıkının gayrıya vaz'etmek olduğundan bunları dost tutan müminlerin zulmetmiş oldukları açıktan beyan olunmuştur. Kâfirleri dost ittihaz etmeyen müminlerden zulüm olursa da dost ittihaz eden müminlerin zulmüne nispetle gaayet az olduğuna işaret için zulmün bunlara münhasır olduğu beyan olunmuştur ki zulümlerinin kemaline ve kesretine işaret edilmiştir. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile âyet-i celüe babalarına ve kardeşlerine şefkatlarma binaen hicret etmeyenler hakkında nazil olmuştur. Yahut müminlerin kâfirlerden kat'-ı alâka etmesine dair .beraetlerinin lüzumuna dair olan emir ilân olununca ehl-i iman «Babadan, kardeşten ve sair akrabadan beraet ve kat'-ı alâka nasıl mümkün olur ve sıla-i rahmi terketmek olmaz mı?» gibi birtakım şüpheye düşünce bu şüphelerini gidermek ve din hakkında baba ve kardeşten iftirak vacip olduğunu beyan etmek üzere bu âyet nazil olmuştur. Vacip Tealâ; bu âyet nazil olunca «Müminler hicret edersek evlâdımız ve emvalimiz zayi olur, ticaretimize kesat arız olacağı gibi hanelerimiz yıkılır, harab olur» diyerek endişeye düşmeleri üzerine şu tasavvur ve endişelerinin hata olduğunu beyan etmek üzere :

Tevbe 9:24

buyuruyor. Yani; sizin için pek sevgili olarak şu sayılan şeyler Allahü Te-alâ ve resulünden daha ziyade sevgiliyse sizin üzerinize azabı icab eden emr-i ilâhi gelinceye kadar âkıbet-i emre intizar etmek üzerinize vaciptir. Bu âyet; din uğrunda görülecek meşakkata ve dünyaca teret-tüb' edecek bilcümle mazarratlara tahammül etmek lâzım olduğuna delâlet eder ve insan için dini uğrunda herşeyi fedaya hazır olmazsa akıbet vehâmetten hâlî olamayacağına dahi işaret vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette. «Eğer şu umur-u dünya size umur-u dinden daha ziyade muhabbetliyse akıbette gelecek belâ-yâyı gözetin» buyurmuştur. Bu ise umur-u dine riayet olunmadığı surette her türlü tehlike mevcut olduğunu beyan etmektir. Bu âyette muhabbetle murad; ihtiyarî olan muhabbettir. Yoksa zaruri öİan muhabbet değildir. Çünkü; zaruri olan muhabbeti terketmek beşer için mümkün olmadığından muhabet-i zaruriyeyi terkle teklif olmaz. Hulâsa; baba, kardeş ve sair akraba küfrüzere ısrar ve muhabbet ettikçe onları dost ittihaz etmek caiz olmadığı ve karabetlerine binaen onların muhabbetlerinden vazgeçmeyen kimselerin zalim oldukları ve bunların muhabbetlerini cihad-ı fisebilillâh üzerine tercih edenlerin Allah'ın gazapla emri gelinceye kadar intizar etmeleri lâzım olduğunu beyanla tehdid olundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:25

Vacip Tealâ umur-u dini dünya üzerine tercih lâzım olduğunu beyandan sonra umur-u dine.devam edenlere dünyada ve âhirette yardım edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Cenab-ı Hakkın size yardım ettiği mevkilerden birisi (Huneyn) gününde vâki olan yardımıdır. Zira; o gün sizin çokluğunuz size gurur verdi ve bu çoklukla biz mağlûp olmayız itikaadında bulundunuz. Halbuki o çokluğunuz size hiçbir fayda bahşetmedi. Binaenaleyh; muharebenin bidayesinde mağlûp oldunuz ve çokluğunuza mağrur olmanızın acısını gördünüz. Âyet-i celilede Cenab-ı Hak çok yerde ehl-i imana nusret ettiğini beyan etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Resulullah yirmiyi mütecaviz gazada bilfiil hazır bulunmuş ve za-man-ı saadette yetmiş gaza vuku bulmuştur. Bunların ekserisinde müminlere yardım ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette yeminle beyan buyurduktan sonra muâvenet-i ilâhiye cümlesinden olarak (Huneyn) denilen mahalde vâki olan hâdiseyi ve muavenetini dahi beyan buyurmuştur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Huneyn vak'ası şöyle zuhur etmiştir : Resulullah Mekke'yi fethettikten sonra (Huneyn) denilen derelerde sakin olan (Havazin) ve (Beni Sakif) kabileleriyle muharebe ve onları imana davet etmek üzere on iki bin askerle (Huneyn) mevkiine geldi , Ashab-ı Resulullah müşriklerin askerinin dört bin olduğunu görünce bazıları ve bilhassa ensardan Selâme oğlu Seleme «Biz bu kadar çoklukla hiçbir kimseye mağlûp olmayız» dediler. Çünkü; on iki bin İslâm askerine karşı dört bin kâfir gaayet az göründüğünden bazı ashab-ı kiram «Muzaffer olmakta .te'sir eden şey çokluktur» zannıyla bu sözü söylemişlerdi. Gerçi Resulullah bu sözü sevmedi, fakat ne çare ki söylendi. Tarafeyn askeri birbirine kavuşunca kâfirler galebe ettiler ve asakir-i İslâmiye firara yüz tuttu. Hattâ Resulullah'ın yanında amcası (Abbas) ile (Ebu Süfyan b. Haris)'ten başka kalan bulunmadığı mervidir. Binaenaleyh; yeryüzünün bu kadar vüs'a-tıyla beraber asakir-i İslâmiye üzerine dar geldiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İşte o hengâmda Resulullah amcası Abbas Hazretlerine emretti. Abbas savt-ı bâlâ ile kabailden her-birerlerinin meziyet-i merdanelerini sayarak çağırdı. Resulullah da Ester üzerinden indi, yerden bir avuç toprak aldı, kâfirlere karşı saçtı ve yine Ester'e binip hücum edecek olduysa da Abbas Hazretleri bırakmadı.

Tevbe 9:26

Vacip Tealâ; işte bu sırada asakir-i İslâmiyenin Resulullah'm yanma toplanmaya başladıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu cezanın sebep ve illeti küfrolduğuna işaret için zamir mevziinde ârzı ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; yerinde denilse olabilirdi; lâkin cezanın illeti küfür olduğuna işaret olmazdı. Asakir-i İslâmiyenin görmediği halde imdada geIen askerler le murad; meleklerdir. Âyette meleklerin adedine delâlet yoktur. Adede delâlet eden ahadis-i celüedeki rivâyât muhteliftir. Binaenaleyh; beş bin veya altı bin veyahut sekiz bin olduğuna dair rivayetler mevcuttur. Ancak adede bir hüküm taallûk etmeyip bizim için meleklerin kaç kişi olduğuna dair tahkik lâzım olmadığından demek daha evlâdır. Meleklerin gelmesi müminlere kuvvet-i kalp vermek, şecaat ve cesaretlerini arttırmak içindir. Binaenaleyh; kıtale iştirak etmediklerine dair olan rivayet sahih olsa gerektir. Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran kâfirler bozulunca firar ederek evlâd ü ıyal ve mallarının bulunduğu (Evtas) denilen mahalle iltica ettiler. Resulullah Eş'arîîerden (Ebu âmir) namında bir kimseyi emir tayin ederek bir miktar askerle mal, evlât ve ryallerini esir olarak alıp getirmek üzere gönderdi. Onlardan altı bin esir ve hadsiz, hesapsız emval-i ganimet aldılar ve getirdiler. (Ci'rane) denilen mahalde Resulullah onun cümlesini asakir-i İslâmiyeye taksim etti. Hatta Kureyş'ten bazılarına yüzer deve verdi. Bu taksimden sonra (Havazin) kabilesi tevbe ve istiğfar ederek huzur-u risalete gelip mallarının ve evlâd ü ıyallerinin kendilerine reddini istediler.

Tevbe 9:27

Vacip Tealâ işte şu tevbelerini kabul ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi, Nisâbûrî, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran (Havazin) kabilesinin tevbe edip mallarının ve esirlerinin reddini istediklerinde Resulullah «İkisinin reddi olamaz, ikiden birini redde razı olun» buyurunca onlar esirlerimizin reddine razıyız. Zira; neseplerimizden vazgeçemeyiz)' dediler. Binaenaleyh; Resulullah ashabına hitaben «Hamd ü senayla başlayarak bunlar tevbe ettiler. Bizim kardeşlerimiz oldular. Benim reyim bunların esirlerini kendilerine iade edelim. Kimin elinde varsa hüsn-ü rızasıyla versin. Razı olmayan varsa bize ödünç versin de,başka muharebede aldığımız esirlerden ödeyelim» buyurdu. Cümle ashap "Razıyız verelim» demişlerse de Resulullah «Bilmeyiz, belki içinizde «azı olmayanınız olur da bize söyleyemez. Herkes kendi reisleriyle müzakere etsin, reisleri bize haber versin» buyurdu. Oymak oymak herkes reisleriyle bilmüzakere rızalarını beyan ettiler. İman edenler evlâd ü ıyallerini aldılar ve götürdüler. Hulâsa; sıdıkla iman edenlere Allah'ın yardım edeceği ve her-şeyde Allah'a itimad lâzım ve herşeyin halikı Allahü Tealâ olduğu ve günahından tevbe edenlerin tevbesini kabul buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ (Huneyn) vak'asını beyandan sonra müşriklerin bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onlar cenabetten gusletmez ve hadesten abdest almaz ve sair necasetten çekinmezler. Halbuki mescid Allah'a ibadet için hazırlanmış mahall-i mübarek olduğu için taharet-i kâmile lâzım olduğundan taharetsizler giremezler. Binaenaleyh; müşrikler mescide girmek şerefinden mahrumlardır. Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Beyzâyî'hin beyanları veçhile müşriklerle murad; -putlara ibadet eden müşriklerdir yahut mutlaka kâfirlerdir. Necaset le murad; hükmen necasettir. Yahut müşrikler kelp ve hınzır gibi ayn-ı necaset demektir. Buna nazaran kâfirlerin bedenleri ayn-ı necis demek olur. Yahut necaset menzilesinde olan şirki iltizam ettiklerinden kendilerine necis ıtlak olunmuştur. Zira; daima necaset içinde olan kimsenin her tarafı necisle mülevves olduğu gibi kâfirler daima şirk içinde bulundukları cihetle ayn-ı necis gibidirler. Binaenaleyh; kâfirle, el ele yapışan bir müminin abdestliyse abdestini iadesi lâzım olduğu bazı kütüb-ü şer'iyemizde mezkûrdur. Yahut kâfirlere necis ıtlakı tabiatlarında olan habasetlerine binaendir, Zira; batında olan habasetleri ve akide-i fasideleri necaset-i zahiriye ve maddiyyeye teşbih olunmak suretiyle bunlara necaset denmiştir. Mescid-i Haram'la murad; nefs-i haremdir. Zira; hareme dahil olan mescide dahil olacağından bu misilli necis olan kâfirlerin mescid-i şerife girmelerinden mescidi sıyanet için Harem'e duhulden dahi nehyolunnıuşlardır. Bu âyette â m la murad; haccet-ül veda' senesidir, yahut hicretin dokuzuncu senesi ki, Ebu Bekir Hazretlerinin emir-i hac olduğu senedir. İşte o seneden sonra müşrikler haccetmekten ve Harem'e girmekten menolunmuşlardır. Binaenaleyh; kâfir gerek zim-mî olsun gerek müste'men olsun ve gerekse muâhid bulunsun her ne suretle olursa olsun Harem'e girmekten menolunmuştur. Hatta imanı-ül müslimîn Harem'de bulunup ecanipten elçi gelse imam Harem haricine çıkar, elçiyi Harem'e koymaz. Kâfirleri Harem'e girmekten nehyetmek; müminleri kâfirlere müsaade etmekten nehyetmektir. - Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İslâm memleketi; kâfirler hakkında üçtür: Birincisi; Harem'dir ki, asla kâfirin girmesi caiz olmaz. Hatta gizli girse ve vefat etse kabri ma'lum olduğu takdirde kabrinden çıkarılır, harice atılır. İkincisi; Yemame'yle Yemen ve Necid'le Medine arasından ibaret olan arz-ı Hicaz'dır. Arz-ı Hicaz'a ehl-i İslâmın izniyle kâfirlerin girmesi caiz de üç günden ziyadeye müsaade olunmaz. Çünkü; Kesulullah'tan kâfirlerin arz-ı Hicaz'dan çıkarılacağına dair olan hadis-i şerif mevcut olduğundan Ebu Bekir Hazretleri çıkarmak istemişse de vakit bulamadı. Fakat halife-i sânı Fâruk-u A'zam Hazretleri za-man-ı hilâfetinde arz-ı Hicaz'dan kâfirleri tard ve teb'id etmiş ve İmam-ı Malik'ten rivayet olunan hadis-i şerifinin eseri Hz. Ömer zamanında zuhur eylemiştir. Hadis-i şerifin manâsı «Ceziret-ül Arap'ta iki din cem' olmaz» demektir. Ve ilâyevminâhaza bu hadisin eseri câridir. Bilâd-ı İslâmdan üçüncüsü; sair memalik-i İslâmiyedir. Kâfirler bu kısım mema-lik-i İslâmiyeye emanla girebilirler, fakat bir müslimin izni olmadıkça mescide giremezler. Bu âyette kâfirlerin âhirette azab olunmaları için furu-u a'malle mükellef olduklarına delâlet vardır. Çünkü; Mescid-i Haram'a girmek furu-u a'mâlden olduğu halde nehyolundular. Nehiy ise mükellef üzerine varid olur. Binaenaleyh; nehyolunmaları mükellef olmalarına delâlet eder.

Tevbe 9:28

Vacip Tealâ; müşriklerin Harem-i Şerife girmeleri memnu* olunca Mekke ahalisinin maişetleri, ticarete münhasır olduğu cihetle ticaretlerinin kesadmdan endişe etmeleri üzerine onları tes-liye etmek üzere buyuruyor. Zira; her işi hikmete muvafık olur. Binaenaleyh; müşrikleri Harem'e girmekten menetmesi de hikmete muvafık olan ef âli cümlesindendir. Fahr-i Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Vacip Tealâ Mekke ahalisini iğna buyurmasının keyfiyeti yağmurları çok yağdırıp bereketler halk etmesiyle veyahut Cidde ve Yemen- gib'i birçok memleket ahalisi İslâm olup hacca gelmek ve onların celbet-tikleri eşya ve erzak sebebiyle ticaret kapıları açılmak ve kâfirlerden cizye almak suretiyle olacağına işaret etti. Nitekim Öyle oldu ve vaad-i ilâhinin eseri zuhur etti. Binaenaleyh; herbirerleri zengin oldular. İnsanların her zaman tazarru' ve niyaz üzere bulunması ve her zaman emelini Cenab-ı Hak'tan istemesi vacip olan vezaif cümlesinden olduğuna işaret için Cenab-ı Hak kullarını ihtiyaçtan kurtarmasını kendi meşiyet ve iradesine ta'lik buyurmuştur. Yahut iğna etmek fazl-ı ilâhi olup vacip olmadığına işaret için kullarını zengin kılmayı meşiyetine ta'lik buyurmuştur. Müşriklerin Harem-i Şeriften menolunması ve Ceziret-ül Arap'ta İslâmdan başka bir unsurun bulunmaması ve kütle-i İslâ-miyenin bir mevkide bulunması elbette Müslümanlar için masla-hat-ı mühimmedendir ve din-i alanın hikmetine muvafık olan da budur. Çünkü; kâfirlerle ihtilâtta ahlâk sirayet edeceği cihetle âdât-i keferenin sirayeti cihetiyle ahlâk-ı İslama zaaf arız olmak, kuvvet ve metanet-i İslâmiyeye halel gelmek ihtimali ve korkusu her zaman mevcuttur. Binaenaleyh; kâfirlerin Harem'den men'i ve arz-ı Hicaz'dan tard ve teb'idleri İslâmiyet için ayn-ı menfaat olduğunda şüphe yoktur. Kâfirlerle ihtilâtımızdan ve umurumuz başında onları bulundurduğumuzdan ve bilâd-ı İslâmiyeye çekirge gibi dağılmalarından ve kanlarımızı sülük gibi sormalarından ve esrarımıza vakıf olmalarından ne kadar zarar gördüğümüz malûmdur ki inkârı mümkün olmayan hakikatlardandır. Hele şu son zamanlarda Maliyede Fransızların, Bahriyede İngilizlerin, Harbiyede Almanların bulunmasından görülen zararların nihayeti olmadığı şüphe olunacak mesailden değildir. Teessüf olunur ki, Maarif Nezareti teşekkül edeli elli altmış sene olduğu ve milletin bütçesinden birçok paralar çektiği halde şu ihtiyaçlara kâfi adamlar yetiştirememiştir. Yetiştirmediğinden endişe ederek yetiştirmek çaresini düşünmek de istememiştir

Tevbe 9:29

Vacip Tealâ müşriklerden beraeti ve onlarla mukaatelenin lüzumunu beyandan sonra cizye verinceye kadar ehl-i kitapla mukaatelenin vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Yehûd ve Nasârâ zahirde Allah'a iman eder gibi gö-rünürlerse de hakikatta imanları yoktur. Zira; Yehûd Allah'ın cisim ve Üzeyr (A.S.) in Allah'ın oğlu olduğunu ve Nasara'dan bir taife Allah'ın bazı eşyaya hulul ettiğini ve ülûhiyet ekanim-i selâ-seden ibaret buluduğunu ve İz. İsa Allah'ın oğlu olduğunu itikad ettiklerinden imanlarına itibar yoktur ve itikadları şirk ve batıldır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette imanlarının olmadığını beyan buyurmuştur. Kezalik âhirete imanları da yoktur. Çünkü; haşr-ı cismaniyi inkârla haşrolunacak ancak ruhtur ve ehl-i Cennet yemez, içmez ve nikâh y*oktur dediklerinden âhirete imanları yok mesabesindedir. Bunlarla mukaatelenin vacip olmasına sebep; imanlarının olmaması olduğuna işaret için ism-i mevsul varid olmuş ve bunlar kitabî olup Yehûd Tevrat'a, Nasara İncil'e iman ettikleri halde imanlarının muktezasına riayet etmediklerini beyan için Vacip Tealâ haram olan şeyi haram itikad etmediklerini beyan buyurmuştur. Din-i İslâm cümle edyanı nasih olduğu cihetle efdal ve kabule minküllilvücuh şayan olduğundan din-i hak denmiştir. Çünkü; ahkâmı ukul-ü beşere mülayim ve tabayi-i selimeye muvafık ve te-messük edenlerin dünya ve âhiret rahatlarını mutazammındır ve her hükmü insanlar için envâ'ı menafii cami olduğu cihetle tedeyyün ve itaat etmek vacip olduğu halde itaat etmeyenlerle mukatele etmek ehl-i iman üzerine vacip olmuştur. Yehûd ve Nasârâ kendi kitaplarını tahrif, hava ve heveslerine tevfik ettikleri cihetle kendi kitaplarının beyan ettiği hill ü hürmete dahi riayetleri yoktur. İşte haramı haram itikad etmeyenlerin kâfir olduklarına bu âyet delâlet eder. Şu bâlde bu misilli kâfirleri din-i hakka davet edip eğer kabul ederlerse kardeş edinmek ve eğer kabul etmezlerse cizye teklif etmek onu da kabul etmezlerse mukaatele eylemek vacip olmuştur. Cizye; ehl-i ahidden muahede zamanında her şahsın nefsini muhafazaya ceza olarak taksim olmak üzere tayin olunan meblâğ olup o meblâğa ceza olacağı cihetle cizye denmiştir. Onların zelil ve hakîr olmaları; borçlarını kendi elleriyle götürmek ve tahsiline me'mur olan kimsenin oturduğu ve onların ayakta oldukları halde hükûmet-i İslâ-m iyenin onlara vâki olan lutûf ve ihsanını beyan etmekle olur. Cizyenin miktarı İmam-ı A'zam'a göre zengin olanlara kırk sekiz, orta halli olanlara yirmi dört ve edna olanlara on iki dirhemdir. Hulâsa; ehl-i küfürle cizyeyi kabul edinceye kadar mukaatele etmek lâzım ve Arabın müşriklerden maada bilcümle kâfirlerden cizye almak caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:30

Vacip Tealâ ehl-i kitabın imanlarına itibar olmadığını beyandan, sonra imanlarına itibar olunmadığının hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ baba olmak oğul olmak ve bir hatunla izdivaç etmekten münezzeh olduğu halde «Üzeyr ve İsâ (A.S.) ı Allah'ın oğludur» demek gibi ednâ aklın ve havsalanın kabul etmeyeceği birtakım itikad-ı batılı irtikâpla küfriyatlarını meydana koydular ve şu sözleri ancak lisanlarındadır. Zira; bu söz delilden ârî bir söz olduğu için kalbe te'sir edemez. Çünkü; delil-i aklî ve naklî ile sabit olmayan sözün akılda yeri olmaz ve bir te'sir de hasıl edemez. Binaenaleyh; manâsını düşünmeksizin dillerinin ucuyla söylenilmiş bir sözdür ve bu sözlerini onlar evvel geçen kâfirlerin sözlerine benzetiyorlar. Çünkü; evvel geçenler de «Melekler Allah'ın kızlarıdır.)) diyorlardı. Akıl için şu iddiaları batıl olduğundan ne acaip iftira ediyorlar? Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları katletsin ki, nesilleri kesilsin ve böyle batıl itikadda bulunan olmasın. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile baba veya oğul olmak ve zevce ittihaz etmek mahlûkaat içinde ancak hayvanata mahsus, ihtiyaç ve inkıraz eseri birşeydir. Çünkü; hayvanat mevte ve inkıraza mahkûm olduğundan vakt-i merhununa kadar neslinin bekaası ve dünyanın imarı için izdivaca, evlât ittihazına ve onlarla telezzüze muhtaçtır. Cenab-ı Hak ise ihtiyaçtan ve inkırazdan münezzeh olduğundan evlât ve zevce ittihazına ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; bu sözler iftira alâllahtır. Yehûdun Üzeyr (A.S.) a «Allah'ın oğludur» demelerinin sebebi; Yehûdun günahları çoğaldıkça cehalet çoğaldı hatta Tevrat'ı bilen bir kimse kalmadı. Üzeyr (A.S.) Allahü Tealâ'ya münacatta bulundu. Cenab-ı Hak münacatmı kabul ve Tevrat'ı onun zihnine iade buyurup Tevrat'la kavmini inzara başlayınca «Üzeyr Allah'ın oğlu olmasaydı Tevrat'ı ezber etmek kendine müyesser olmazdı. Şu halde Allah'ın oğludur» dediler. Gerçi bu itikadda bulunan Yehûdun hepsi değilse de bir-kavmin bazısından sudur eden itikadı cümlesine isnad etmek kabilindendir ve bu misilli isnad da Arap indinde caizdir. Kezalik Hz. İsa harikulade olarak babasız dünyaya geldiğinden Nasârâ Hz. İsa'ya «Allah'ın oğludur» dediler. Bu itikadın Nasâ-râ'da yerleşmesinin sebebi; İncil'de Hz. İsa'ya ta'zim ve teşrif için oğul ıtlakı vardır. Cehele-i Nasârâ bunun hakikatına hamledip teşrif için olduğunu bilmeyerek doğrudan doğruya Allah'ın oğlu itikaadında bulundular ve gittikçe bu itikad beyinlerinde tevessü' ve taammüm etmiştir. Bu âyette taaccüp kullara râci'dir. Zira taaccüp; umur-u garibeyi idrak etmek üzerine terettüb ettiğinden ancak mahlûkatta olabilir, Cenab-ı Hak'ta taaccüp olmaz. Çünkü; Vacip Tealâ indinde herşey hazır ve nıa'lûm olduğundan onun hakkında taaccüp tasavvur olunmaz. Ve kötü amellerle muttasıf olanların, küfür, fısk ve fücur gibi fena ahlâk ve itikadda bulunanların aleyhine dua etmek caiz olduğuna bu âyet delâlet eder ve belki de bu misillilerin aleyhine duâ edilmesi taraf-ı ilâhiden kullarına talimdir.

Tevbe 9:31

Vacip Tealâ ehl-i kitabın itikadlarının bazı cihetten butlanını beyandan sonra diğer cihetten butlanını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Yehüd ve Nasârâ ulemâ ve ruhbanlarına ülûhiyetin hululünü itikad «dip onları ma'bud tanıdıklarından Allah'ın dûnunda onları erbab ittihaz etmiş oldular. Hatta onlara muhabbetlerinden naşi hulul ve ittihad itikad ederek ahbara ve ruhbana secde bile ettikleri mervidir. Bu hâl ümmet-i Muhammed'in bazı sınıfında dahi görülmektedir. Çünkü; bazı meşayihin cahil müridlerinde, şeyhine fart-ı muhabbetinden naşi şeyhini ülûhiyet mertebesine kadar sena ettikleri görülmektedir. Fakat bu; eser-i cehil ve fart-ı muhabbettir ve söylediği sözün manâsını anlamamaktır. Binaenaleyh; bu gibi cahil müridleri meşayihin evvelâ ta'lim, saniyen terbiye etmeleri lâzımdır. Ahbar ; habr'in cem'idir. Habr ; âlim manasınadır. Ruhban; rahibin cem'idir. Rahip; âlim ve âbid manasınadır. Erbab ; rabbin cem'idir. Yehûd ve Nasârâ'nın âlimlerini ve âbidlerini erbab ittihaz etmeleri Fahri Râzi ve Nisâ-bûrî'nin beyanlarına nazaran şöyle olmak' ihtimali vardır: Yehûd ve Nasârâ'nın âlimleri kendi huzuzat-ı nefsaniyelerine tâbi' olarak şeriatlarının hilâfına icad ettikleri ahkâmı avam-ı nasa tefhim etmek ve onların Allah'ın ahkâmını terkedip o misilli âlimlerinin yalanlarına aldanarak haram olan şeyi helâl ve helâl olan şeyi haram itikad edip onlara ittibâ' ettiklerinden dolayı onları erbab ittihaz etmiş oldular ve Allah'ın hükmü üzerine onların hükmünü tercih ettiklerinden Allah'ın dûnunda onları ma'bud ve metbû' ittihazla şirkettiler. (Adiyy b. Hâtem)'den mervi olan bir hadis-i şerif de bu manâyı te'yid etmektedir. Çünkü; (Adiyy) evvelce Nasrani olduğundan boynunda bir altın salip bulunduğu halde hu-zur-u risalete geldiğinde Resulullah «Yâ Adiyy! Boynundan şu putu çıkar» buyurdu ve bu âyeti okudu. Adiyy «Yâ Resulallah! Nasârâ ruhbanlara ibadet etmezler» deyince Resulullah «Ruhbanlar Allah'ın haram kıldığı şeyleri helâl ve helâl kıldığı şeyleri haram kılmazlar mı ve Nasârâ da bunların kelâmlarını doğru itikad etmezler mi?» buyurdu ve (Adiyy) de tasdik ederek «Evet! Böyle yaparlar» dedi. Resulullah «İşte ruhbanların ibadetleri budur» buyurdu. Halbuki Yehûd ve Nasârâ Allah'ın inzal ettiği kitaplarında Allah'tan başka bir kimseye ibadet etmeyip ancak ferd-i vahid olan Allah'a ibadet etmekle emrolundular. Çünkü; ma'budun bil-hak ancak zat-ı ülûhiyettir. Binaenaleyh; onun gayrı kime ve her neye ibadet etseler kendileri gibi bir hadis ve muhtaç olan mahlûka ibadet olduğundan küfrün en kötüsünü irtikâb etmiş olacakları derkârdır. Zira; Allah'ın gayrı hiçbir şeyin ma'bud olmaya istihkakı yoktur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak cemi-i nekaaisten münezzeh ve müşriklerin isnad ettikleri şeylerin cümlesinden berî ef'âlinde, zatında ve ahkâmında şerik ve nazîrden ârîdir.

Tevbe 9:32

Vacip Tealâ Yehûd ve Nasârâ'nın irtikâb ettikleri kabayihten bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette nur-u ilâhi yle murad; nur-u nübüvvettir. Çünkü; Yehûd ve Nasârâ'nın papazları nur-u nübüvveti söndürmek için halkı envâ'-ı hiyel ve desa'isle iğfal, Tevrat'ta ve İncil'de olan evsaf-ı nebeviyeyi tağyire kadar cüret ettiler ve lâkin Allahü Tealâ nur-u nübüvvetin itmamını murad ettiği için her ne gibi iftiraya cüret ettilerse semeresiz kaldı, emekleri zayi oldu ve akıbet kendileri zarar gördüler. Yahut nur~u ilâhi yle murad; Kur'an'dır. Çünkü; Kur'an'ın ahkâmını iptal ve tekzib için her neye teşebbüs ettilerse hiçbir hükmünü ve hiçbir harfini tağyire nail olamadılar. Belki her teşebbüslerinde me'yus oldular. Zira; Kur'an'ın ahkâmı uyub-dan salim ve elfazı mu'cizdir. Binaenaleyh; onlar her ne kadar söndürmeye çalıştilarsa da Cenab-ı Hak erbabını ve etbâ'ını onların çalıştığından daha çok halketti. Çünkü; Vacip Tealâ hıfzım ve itmamını vaad etti, bu vaad-i ilâhi yerini buldu. Bu âyette manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Din düşmanlarını kahretmesi ve dine muin olanlara yardım buyurması vaad-i ilâhiyi ve dinini itmam cümlesindendir. Şu halde bu âyet, Resulullah'a ve erbab-ı dine Vacip Tealâ'nın yardım edeceğine dair vaadini mutazammın olduğundan müminler için beşarettir.

Tevbe 9:33

Vacip Tealâ nura benzeyen dinini ve Kur'an'ın ahkâmını itmam edeceğini beyandan sonra itmamının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ kullarını irşad için envâ'-ı irşad ve hayrata delâlet eden Kur'an'la Resulünü gönderdi ki o resulü vasıtasıyla kullarını tarîk-ı necata davet ve edyan-ı saire üzere Resulü din-i İslâm izhar etsin, velevse bu izharı kâfirler istemesinler. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile her ne kadar kâfirler istemeseler dahi Cenab-ı Hak bu dini sair edyan üzerine izhar buyuracağını bu âyetle beyan buyurmuştur. Din-i İslâm'ın Cemi' edyan üzerine zuhuru bu dinin edyan-ı saireyi neshetmek suretiyle olacağından Kur'an'ın sair kitapları neshedeceğine âyet delâlet eder. Yahut Allah'a ibadet olmaz, ancak bu dinle olacağından diğer edyanla olacak ibadet bu dinin zuhurundan sonra batıl olur ve din-i İslâm'ın cemi' edyan üzere zuhuru Hz. İsa'nın nüzulünden sonra olacağı mervidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. İsa'nın nüzulünden sonra herkes din-i İslâm'a dahil olacak ve edyan-ı saireye sahip kalmayacaktır. Ebu Hüreyre (R.A.) in rivayetiyle Resulullah buyurmuştur. Yani «İsa (A.S.) in zamanında milletlerin küllisi helak olur, illâ millet-i İslâmiye helak olmaz» demektir. Bu hadiste heIâkle murad; edyan-ı saire erbabı kalmaz, illâ din-i İslâm'a dahil olur» demektir ve bu halin müddeti az bir zamandır. Çünkü; bundan sonra ehl-i imanın hepsi vefat etmekle yeryüzünde yalnız şerrar-ı nasm bakî kalacağı mervidir. Edyan-ı saire üzerine A a-i İslâm'ın zuhuru bazı mevkide ve memlekette husul bulması bu âyetin sıdkına kâfidir. Çünkü; din-i İslâm'ın hilâfına bir din olmadı, illâ o din erbabını ehl-i İslâm elbette kahr u tedmir etmiştir. Meselâ Yahudileri ve müşrikleri Ce-ziret-ül Arap'tan ve Mecusileri Irak'tan ve Rumları Şam'dan tard u teb'id etmişlerdir. Bu minval üzere ehl-i İslâm sair edyan erbabı üzerine bir çok beldelerde galebeyle İslâm'ı izhar ettikleri meydandadır. Amma bu izharın her zaman ve her beldede olmaması âyete muhalif olmaz. Çünkü; âyette din-i İslâm'ın zuhuru mutlaktır. Şu halde ka-ziyye; mantıkça mutlaka-i âmmedir, Mutlaka-i âmme ise mazmununun bazı efrad zımnında husulü sıdkma kâfidir. Bazıları da şu âyette beyan olunan din-i İslâm'ın zuhurunu Mehdi'nin hurucu zamanında olmasıyla tevcih ettiler. Çünkü; Mehdi'nin zaman-ı saltanatında kimse kalmaz, illâ ya İslâmı veya cizyeyi kabul edenler kalacaktır. Yahut İsIâmın zuhuru yla murad; delâilinin herkes indinde zuhuru olup hafi birşey kalmamasıdır. Nitekim öyle de oldu ki, akl-ı selim cümle delâilini ve ahkâmını teslim eder asla itiraza cüret etmez. Evet! Bazı ahkâmına itiraz edenler varsa da onlar aklı hasta, hava ve heveslerine ve şehevat-ı nefsaniyelerine tâbi' olan kimselerdir ki, akl-ı selime malik değillerdir. Çünkü; arzusuna muhalif olan ahkâma itiraz eder. Sair enbiya-yı izamın dinleri üzerine din-i İslâm'ın zuhuru; menafi-i dünyeviye ve uh-reviye üzerine tamamıyla müştemil ve ahkâmı her zamana ve her şahsa muvafık olup beynelbeşer adaleti noksansız te'min ederek zuhurundan sonra o ahkâmının tatbik olunacağı bir kavim ve zaman gelmemesiyledir. Gerçi sair .enbiyanın şeriatları da menâfi-i dünyeviye ve uhreviyeyi cami' ise de hemen zaman-ı muayyenine ait olup ilâyevmilkıyam cereyan edecek ve cümle havadise tatbik olunacak bir halde olmadığından her şeriat kendisinden sonra zuhur eden şeriatla mensuh olduğu gibi cümlesi şeriat-ı Muhamme-diyeyle mensuh olmuştur. Vacip Tealâ Yehûd ve Nasârâ'nın reislerini avam-ı naşı aldatmakla zemmettikten sonra onların bu yola sülük etmeleri nasın malına hırs ve tama'ları neticesi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yehûd ve Nasârâ'nın ulemasından nasın mallarını haram olarak ekletmeyenler olduğuna işaret için haram olarak ekledenler-den kesretle ta'bir olundu ki, bazı ekletmeyen olduğu bilinsin. Malı cemetmekten maksat, eklolup sair menafi, eklin tavabii olduğuna işaret için batıl olarak nasın malını alıp menâfilerine sarfet-melerinden yalnız eklettikleri beyan olunmuştur. BataIla murad; rüşvettir. Çünkü; Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Yehûd ve Nasârâ uleması şeriatlarının bazı ahkâmım nasın hava ve hevesine uydurmak suretiyle caiz olmayan şeylere cevaz gösterir ve nastan rüşvet alırlardı ve bu minval üzere tedricen şeriatlarının ahkâmını tahrif etmekle bilkülliye şeriattan çıkmışlardır. Yahut elleriyle kitap yazanlar, ahkâm-ı şer'iyeyi tahrif ederler ve taraf-ı ilâhiden gelen ahkâm bundan ibarettir derler ve mukaabilinde nastan bir miktar para alırlar ve yerlerdi. Yahut Tevrat'ta ve İncil'de olan evsaf-ı Resulullah'ı tağyir ederek naşı din-i Muhammediye dahil olmaktan men' ve mukaabilinde para almak suretiyle batılı eklederlerdi. İşte şu ef'âl-i kabihalarım beyanla bu âyette Allahü zülcelâl onları zemle millet-i İslâmiyeyi bu gibi çirkin şeyleri irtikâptan tenfir etmiştir. Zamanımızda ulema ve meşayih kıyafetinde görülen bazı sahtekârları görünce bu âyet onlar hakkında nazil olmuş ve onların hallerini tasvir ediyor zannolunur. Çünkü; meclislerinde zühd ü takvadan ve umür-ü dünyaya adem-i rağbetlerinden bahsederler, halbuki bir lokma için yevmiye kırk kapı dolaşırlar ve envâ'-ı te-zellül, desais ve hileyi dünya için irtikâb ederler. Hatta bir çörek için kavga etmekten de çekinmezler. Velev haramdan olsun azıcık menfaatlarma mâni olanlara senelerce muğber olmaktan utanmazlar. Ve acaba cüz'i birşeye nail olur muyum ümidine binaen birtakım süfehanın ebatıylini aylarca ve belki senelerce tervice çalışmaktan ve onların zulmünü tahsin etmekten perva etmezler. İşte bu misilli münafıklar hem avamın işine yarıyor hem de bihakkın ulemayı zemme ellerinde bir âlet oluyor. Lâkin bu makûle kimseleri ulema kıyafetinde görmekle ulema defterine kaydetmek bittabi' doğru olamaz. Zira; itibar sîretedir, surete değildir. Binaenaleyh; hakikatin hilâfına surete bina edilen hüküm hiçbir zamanda doğru olamaz.

Tevbe 9:34

Vacip Tealâ ehl-i kitabın reislerini dünyaya haris olmalarıyla zemmettikten sonra son derece buhullerinden' naşi üzerlerine vacip olan zekâtı eda etmekten imtina' ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i kitaptan şol haris kimseler ki, onlar hazinelerini altın ve gümüşle doldurur, saklar, kemal-i şöhret ve hırsla muhafaza ederler. Hatta kemâl-i tama'lanndan nâşi vacip olan zekâtını dahi vermezler ve Allah'ın emrettiği tarika rıza-yı Bari'yi kasde-derek sarfetmezler. Onların halleri böyle olunca sen azab-ı elimle tebşir et ki, onlar mütenebbih olsunlar. Bu âyet her ne kadar ehl-i kitabı zem hakkında varid olmuşsa da lâfz-ı âyet cümle millete şâmil olduğundan hükmünün dahi cümle millet hakkında carî ve tatbik olunduğunda şüphe yoktur ve âyetin ehl-i İslâm'dan zekâtı menedenleri zemmetmek üzere nazil olduğunu bazıları beyan etmeleri de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; âyetin evvelinde Cenab-ı Hakkın ehl-i kitabı hırs ve ta-ma'larıyla zemmettiği gibi âyetin âhirinde. dahi ehl-i İslâm'ı zekâtı vermemekten men' buyurmuştur. . Kenzle murad; zekât verilmeyen maldır, velev mahzun olmasın. Amma zekâtı verilen mala kenz denilmez, velevse yedi kat yerin altında gömülü olsun. Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Vacip Tealâ insanları üç şeyle zemmetmiştir: Birincisi; rüşvet almak, ikincisi; zekât vermemek, üçüncüsü'; Allah'ın rızası için malını sarf etmemektir. Amma zekâtı verilen ve şer'an lâzım gelen mahalle sarfolunan mal memduhtur. Zira; zaman-ı saadette Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf gibi maldar olan kimseleri Resulullah sahabenin büyüklerinden sayar ve mallarını rızayı Bari için sarf ettikler inden dolayı sena buyururdu. Eğer helâlinden mal cemetmek mezmum olsaydı. Resulullah zengin olanları büyüklerden saymaz ve sena etmezdi. Azab-ı eIîmle murad; cemedip sakladıkları altın ve gümüşle vücutlarını dağlamaktır. Hatta zekâtı verilmeyen mal hayvanattan olursa koyunların boynuzlarıyla ve sair hayvanların tırnaklarıyla azab olunacaklarına dair ahadis-i celile dahi merviciir.

Tevbe 9:35

Vacip Tealâ zekâtı vermeyenlerin muazzab olacaklarını beyandan sonra azaplarının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; düsturu icabı herkes ameline göre cezalanır. Şu halde onların men-| faat gözettikleri şey aynıyla mazarrat olarak zuhur ettiğinden J hasretleri ve nedametleri artar. Binaenaleyh; hâib ü hâsir, hakir; ve zelil ve mallarıyla muazzep ve rüsvây olurlar, lâkin fayda e mez.- Çünkü; zamanı geçmiştir. , Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile onlar dünyada mal-f lan sebebiyle fukara ve zuafaya kafalarını kıstıklarından, yanla-lj rıni döndüklerinden ve alınlarını dürdüklerinden ceza olarak her-:| kesin göreceği mahalleri dağlanmak suretiyle azap olunacakları^ beyan olunmuştur ki,, cümle halâik, onların canları için muhafaza edip bir dirhemini kimseye vermeye kıyamadıkları mallarıyla rüs-il| vâ olduklarını görsünler ve mallarına arkalanıp şuna ve buna malları sayesinde tecavüz edip mallarını kuvvetüzzahır addettikleri için arkalarının dağlanacağı dahi beyan olunmuştur ,ki, güvendikleri malları kendilerine belâ olacağını bilsinler. Bazıları zekâtı vermeyen kimselerin şu üç azaları yanmakla azap olunacaklarının hikmetini şöyle beyan etmişlerdir: Zengin kimse bir sail geldiğinde evvelâ yüzünü dürer, alnını kırıştırır. Sail ısrar ederse yanını döner. Eğer tekrar ısrar ederse arkasını döner ve sailin yüzüne "bakmaz. Binaenaleyh; şu ef'âline ceza olmak üzere bu üç azalarıyla mücâzât olunacağı beyan olunmuş ve şu beyanla Vacip Tealâ ehl-i imam, buhulden menle zekâtı vermeye terğib buyurmuştur.

Tevbe 9:36

Vacip Tealâ Yehûd ve Nasârâ'mn ve müşriklerin fena işlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nâsın muamelâtta .hesaplarını, hac mevsimini, ziraat, felâhat ye ahkâm-ı sairenin zamanlarını bilmesi için kamerin devranı itibarıyla Allahü Tealâ indinde ayların sayısı on ikidir ve on iki olmasıyla hüküm; gökleri ve yeri halk ettiği gün levh-i mahfuzda yazılmıştır. Çünkü; levh-i mahfuzda beşerin cemi' ahvali yazılı olduğundan cümlei ahval-i beşeriyeden olmak üzere ayların sayısı dahi yazjlmış ve kafi hükümle dahi hükmolunmuştur. Binaenaleyh; asla tağyir kabul etmez. $u halde ehl-i kitap ve müşrikler her ne kadar tebdiline sa'y etseler dahi kafiyen tağyir edemezler. Zira; indallah hükm-ü kafi lâhik olan şeyi hiçbir kimse tağyir edemez. Fahri Râzî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Araplar indinde evvelden beri ayların adedi on iki olup Hz. İbrahim ve İsmail (Â.S.) zamanlarından beri müteselsilen buna riayet edegelmişler-se de mevsim-i hacda ticaret ve sair hususatla meşgul olduklarından her sene mevsim-i haccı işlerinin olmadığı bir zamanda itibar ettiklerinden bazı sene Muharrem'de ve bazı sene Sefer'de ve sair aylarda itibar eder ve daima maslahat-ı dünyaya riayet ederlerdi ve bununla maslahat-ı dünya hasıl olursa da hükm-ü ilâhiyi tağyire sa'yetmeleri lâzım geldiğinden Cenab-ı Hak onları zemmet-miştir. Çünkü; onlar maslahatlarını' elden koymayıp mevsim-i haccın evvelki gibi arzularına muvafık olmasına sa'yetmişlerse de sa'yleri müsmir olmamıştır. Sene-i kameriye üç yüz elli beş gün olup sene-i şemsiye üç yüz altmış beş gün ve bir günün rub'udur. Sene-i kameriye şemsiyeden on küsur gün noksan olduğundan sehe-i kameriyenin ayları döner. Binaenaleyh; mevsim-i hac ve Ramazan bazı sene yaza, bazı sene güze, bazı sene kışa ve bazan da bahara tesadüf eder. Ezelde sabah, akşam, hafta, ay ve sene olmadığına işaret için ayların adedi indallah on iki olmasıyla hüküm; bu âlemin halko-lunduğu günde olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; ezelde Cenab-ı Hak'tan başka birşey mevcut olmadığından ay, hafta ve sene bu âleme mahsus olan şeylerdendir. On iki aydan bazısının bazı ahardan farklarını beyan için bu on iki aydan dördü eşhür-ü hurum olduğu beyan olunmuştur. Eşhür-ü hurum; Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Recep'tir. Bu aylarda günah, sair aylarda günahtan daha eşed olduğuna işaret için bu aylara eşhür-ü hurum denmiştir. Kezalik bu aylarda ibadet dahi diğer aylardan efdaldir. Bu âyette din; .hüküm manâsına olduğuna nazaran ma-nâ-yt nazım şöyledir: Yani; müşriklerin kâffesiyle mukaatele etmeniz vaciptir. Zira; onlar sizin kâffenizle mukaatele ediyorlar ve şurasını iyi bilin ki, Allah'ın yardımı günahlardan kaçan ve evamire imtisal eden müt-tekilerle beraberdir. Şu halde ittikaanız varsa muharebeden korkmayın ve eğer ittikaanız yoksa ittikaaya çalışın. Bu makamda nusret-i ilâhiye ittikaaya mukaarin olup ittikaaya müdavemet; muâvenet-i ilâhiyeye medar olunduğunu ilân için ism-i zamir yerinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; yerinde dense olabilirdi, lâkin zamirde ittikanın nusrete sebep olacağına delâlet olmazdı. Şu halde ittikaaya malik olmayan askerin Allah'ın yardımına nail olamayacağına âyette delâlet vardır. Binaenaleyh; her zaman günahlardan kaçınmak suretiyle ehl-i imanın ittikaaya müdavemet etmeleri lazımsa da bilhassa muharebede ittikaaya riayet etmeleri elzemdir. Velhasıl mukaateleyle emirden sonra nusret-i ilâhiyenin ittikaaya merbut olması haram olan şeylerden sakınmak manâsına ittikaanm askerde ve zabıtanda bulunması düşmana galebe etmenin şartlarından olduğuna âyette tenbih vardır. Çünkü; Beyzavî'- nin beyanı veçhile âyette manâsına olduğuna nazaran âyetin manâsı: … demektir. Şu halde zabıtan ve asker cemisi bir akide ve. bir sirette olmakla beraber efradla zabitandan herbiri yekdiğerine merbut olmak muzafferiyetin esbabındandır.

Tevbe 9:37

Vacip Tealâ on iki ay içinden eşhür-ü nurum olan dört aya diğerlerinden ziyade hürmet lâzım olduğunu beyandan sonra bu aylardan bazılarında olacak hürmeti diğer aylara te'hir caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. . Yani işlerine ve maslahatlarına muvafakat üzere hareket ederler.

Tevbe 9:38

Fahri Râzi, Nisâbûrî, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Tebük) gazası hakkında nazil olmuştur. Çünkü Resulul-lah Tâiften Medine'ye avdet edince Rum ile gaza etmesi taraf-ı ilâhiden emrolundu. Resulullah ashabına gazaya gidileceğini emredince mevsim gayet hararetli ve gölgenin pek tatlı zamanı olup ortalıkta darlık vardı ve kıtlık Medine'yi sarmıştı. Meyveler yeni yetişmeye başladığı bir zaman olduğu cihetle ashab üzerine bu muharebeye gitmek gaayet ağır geldi. Binaenaleyh; birtakım taal-lül ve tereddüd izhar etmeleri ve ağır davranmaları üzerine muharebeye teşvik ve ağır davranmak isteyenleri tevbih olmak üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde cihad-ı fisebilillâha davet olunan müminlerin derhal davete icabet etmeleri lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. İcabette tekâsül gösterenlerin tevbih olunması; derhal icabetin lüzumuna delildir. Cihat; emr-i âhiret olduğu cihetle dünyaya rağbet edip de cihattan i'raz edenleri Cenab-ı Hak bu âyette zemmetmiştir. Çünkü; âhiret nimetleri bakî ve kederden salim ve bol olup asla darlık yoktur. Amma dünya nimetleri büsbütün bunun' aksinedir. Zira; fanidir, bekaası yoktur. Birçok belâya ve âfâtla dolu, kederden salim değildir. Hulâsa; a'dâ-yı dinle muharebeye ağır davranmak, tekâsül göstermek, i'tizâra vesile olmak üzere birtakım hiyel ve desais aramak caiz olmadığı ve birtakım a'zar-ı vâhiyeyle harpten kalmak tekdiri icab eder günahlardan olduğu ve bu misilli şeyleri irtikâb eden kimseler âhiret nimetlerine nispetle gaayet az ve değersiz olan dünya nimetlerine razı olmuş olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:39

Vacip Tealâ müminleri harbe teşvik ettikten sonra harpten imtina' edenleri tenfir etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allahü Tealâ zarardan münezzeh bir ganiyy-i mutlak ve ihtiyaçtan beridir. Şu halde harbe gitmemekten zarar görecek sizsiniz ve Resulullah'a dahi zarar edemezsiniz. Zira; Allahü Tealâ dinine nusreti vaadetti.. Sizinle olmazsa sizin başkanız olan bir kavimle elbette Resulüne yardım eder. Bu âyette azapla murad; rahmetin inkıta'ı olduğuna dair İbn-i Abbas Hazretlerinden bir rivayet vardır. Çünkü; İbn-i Ab-bas'tan bu âyetin manâsı sual olunduğunda «Resulullah bir cemaatın harbe gitmesini emrettiğinde-o cemaat gitmekte taallül ve tereddüd ettiler. Cenab-ı Hâk onların yağmurunu hapsetti» demekle bu âyetteki ta'zibi haps-i matarla tefsir etmiştir. Yahut azapla murad; menâfi-i dünyeviye ve uhreviyenin kesilmesidir. Çünkü; Resulullahm emri her iki cihetin menafiine şâmil olduğundan emre muhalefet her iki cihette menfaatin kesilmesine sebep olur. Binaenaleyh; emr-i Resule muhalefet edenler dünya ve âhirette hâib ü hâsir, rezil ve rüsvâ olurlar. Azabın azab-ı dünya olduğuna nazaran harpten imtina' edenler helak olunca yerine başka bir kavmin geleceğini Vacip Tealâ beyan buyurmuştur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu kavmin ehl-i Yemen ve ehl-i Faris olmak ihtimali varsa da âyette kavim; mutlak zikrolunduğu cihetle Resulullah'ın emrine imtisal eden her kavme şamil olması ihtimali kavidir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Vacip Tealâ resulüne yardım edeceğini vaad etmiştir. Çünkü; Muharebe için beldenizden çıkmazsanız sizi başka bir kavme tebdil edeceğim» demek «O kavimle resulüne muavenet edeceğim" demek manâsını mutazammmdır. Şu halde âyetin hulâsası: … demektir. Resulullah makamında bulunan zatın şer'a muvafık emri de emr-i Resulullah gibidir. Binaenaleyh; ülülemre itaat vaciptir ki, muhalefet eden günahkâr olur. İşte bu âyet-i celile cihad-ı fisebilillâhın vacip olduğuna delâlet eder. Şu halde gerek Resulullah ve gerek Resulullah'm gayrı bir emîr tarafından cihada gitmelerini emredince emre imtisal vaciptir. Binaenaleyh; emre imtisalden nükûleden kimseler dünyada rezil ve âhirette muazzeptirler. Bu âyet-i celilede harbe gitmekten imtina' edenler için tehdid-i azîm vardır. Çünkü; Vacip Tealâ harbe gitmekten .imtina' edenleri azab-ı elimle korkuttuğu gibi emre imtisal etmedikleri surette onları ihlâk edip yerlerine başkalarını getireceğini ve bunların harpten imtinâlarmın zararı'ancak kenr dilerine olacağını ve Allah'ın herşeye k'aadir olduğunu beyan etmek; emr-i resule muhalefet edenlerin büyük gazaba uğrayacaklarını beyan etmektir. Hulâsa; Resulullah muharebeye gitmeyi emrettiğinde muhalefet edenlerin dünyevî ve uhrevî muazzap olacakları ve muhalefette bilûmum ümmet ısrar ederlerse o ümmeti onlardan daha hayırlı bir kavme tebdiledip o kavimle resulüne yardım edeceği ve ümmetin muhalefeti resullerine bir zarar iras etmeyip ancak muhalefetin zararı kendilerine olacağı ve Allahü Teaâl'nın herşeye kaadir kudret-i vâsia sahibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:40

Vacip Tealâ cihet-i uhrâdan harbe teşvik etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Ebubekir Hazretleri düşmanların gelmesinden telâş ve endişe ettiği bir sırada Resulullah kemâl-i tevekkül ve metanetle «Korkma, telâş etme, mahzun olma. Allah'ın muaveneti bizimledir» diye Ebubekir'i tesliye buyurmuşlardı. Âyet-i celile; Resulullah'a Allah'ın yardımı muhakkak olduğunu beyan etmiştir. Zira; Allahü Tealâ bundan evvel Resulüne nasıl ki, nusret ettiyse yine nusret edecektir. Allahü Tealâ resulüne nusreti ve dinini i'zazı ve erbab-i dine ta'zimî tekeffül etti. Siz ister muavenet edin, ister etmeyin, her ihtimale karşı Cenab-ı Hak kelimesini ilâ buyuracak ve Resulüne muavenet edecek» demektir. Resulullah hicreti ihtiyar buyurduğunda maiyet-i nebevilerinde Ebubekir Hazretlerinden maada kimse olmadığı halde Mekke civarında (Sevr) denilen dağda bulunan mağarayı bir müddet-i muvakkata kendilerine ma'bedhane ittihaz ettikleri zamanda tek ve tenha bulunduklarında Allahü Tealâ muavenet edince başka zamanda muavenet edeceği evleviyetle sabit olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Resulullah'ın Mekke'den çıkması izn-i ilâhiyle olduysa da hicrete müsaade-i ilâhiyenin sebebi kâfirlerin Resulullah'ı ihraca teşebbüsleri olduğundan ihraç; sebebine isnad kabilinden kâfirlere isnad olunmuştur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet Ebubekir Hazretlerinin Resulullah'ın sahibi ve ashabı cümlesinden olduğuna açıktan ve kafi surette delâlet ettiğinden bir. kimse Ebubekir Hazretlerinin sahabeden olduğunu inkâr ederse kâfir olur. Zira; nass-ı Kuran'ı inkârdır. Sair ashabın sahabetini inkâr ederse kâfir olmaz, lâkin bid'at irtikâb etmiş olur. Gâr-ı şerife teşrifleri şöyle vâki' olmuştur: Kâfirler Dar-ün Nedve'de Resulullah hakkında birçok hileler düşünmüşlerdi. Cib-ril-i Emin onların hilelerini ve hicret etmesi merzî-i ilâhiye muvafık olduğunu haber verince Resulullah maiyet-i nebevilerine Ebubekir Hazretlerini alarak Mekke'nin sağ tarafında bir saat mesafedeki mağaraya geldiler. Ebubekir Hazretleri Resulullah'tan evvel mağaraya girdi, silip süpürüp tathir ettikten sonra Resulullah gân teşrif buyurdu ve üç gün o mahalde karar ettiler. Kâfirler ise o garın üzerine kadar geldiler. Allahü Tealâ Resulünü kâfirlerin şerrinden muhafaza için derhal Örümceği gönderdi. Garın ağzını alelacele ördü ve güvercini gönderdi, yumurtladı. Kâfirler örümceği ve güvercinleri görünce «Garda insan olsa bunlar olmazdı» demekle döndüler ve bilmediler ki, Cenab-ı Hak gaayet zayıf ve âciz iki mahlûkuyla, Resulü tarafından mukaabeleyle peygamberinin şerefini ve ülûhiyetinin azametini onlara gösteriyordu. İşte o zamanda düşmanların mağaranın kapısına geldiklerinde Resulullah Ebubekir Hazretlerini tesliye buyuruyordu. Binaenaleyh bu âyet-i celile; icmalen o vak'ayı ve Resulullah'ın tesliyesini hikâye ve tasvir ediyor. Vacip Tealâ Resulullah'ın şu tesliyesi üzerine cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Hafetır. Hak ise daima âlî ve bakîdir ve revacını her zaman muhafaza eder. Bu âyette, sekinetin Ebubekir üzerine nazil olması ihtimali vardır. Çünkü; deki zamir Ebûbekir'e râci' olmak ihtimâlden baid değildir. Zira; garda düşmandan çokça endişe eden Ebubekir olduğundan onun sükûnete ihtiyacı fazlaydı. Resulullah'ı muhafaza için Vacip Tealâ asker gönderdiğini beyan buyurdu ki, o askerin melekler olmak ihtimaliyle beraber güvercin ve örümcek olmak ihtimalden uzak değildir. Çünkü; semâvât ve arzda cümle zîruh, Allah'ın askerleri olduğu gibi o zamanda kâfirleri defe onları vesile kılmıştır. ÂH olmak Allah'ın kelimesine münhasır olduğuna işaret için hasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur. Gerçi Allah'tan başka bazı kimselerin sözleri esafil-i nas indinde revaçlı olursa da o revacın sebatı olmadığından o misilli sözleri âlî ve yüksek sayılamaz. Bu âyet-i celile birkaç cihetten Ebubekir Hazretlerinin sair ashaptan efdal olmasına delâlet eder. Çünkü; gâr-i şerifte Resülullah'la beraber yalnız Ebubekir'in bulunması ve izn-i ilâhiyle olan bu hicrette sohbet-i nebevilerine Cenab-ı Hakkın Ebubekir'i münasip görmesi ve böyle mühim müsaferette Resulullah'a refik olması ve garda sâni-i Resulullah olduğunu Vacip Tealâ'mn zikretmesi ve Resulullah'm sahibi olduğunu sarahaten beyan eylemesi Ebubekir Hazretlerinin sarahaten şerefine ve faziletine delâlet eder. ' Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran hicretin keyfiyeti şöyle vuku bulmuştur : Kureyş kâfirleri (Darünnedve) de Resulul-lah'ın şanına yakışmayacak birtakım müzakerâtta bulunmaları üzerine hicrete izn-i ilâhi geldi. Resulullah Ebubekir Hazretlerinin hanesine gelerek hicrete izn-i ilâhinin geldiğini haber verince Ebubekir iki binit ve biraz azık hazırladı ve gece karanlığında Ebubekir'in oğlu (Abdullah) dahi beraber gâr-ı şerife geldiler. (Abdullah) Hazretleri hergün akşamdan sonra gara yemek getirir, vakt-i seherden evvel Mekke'ye gelirdi. Resulullah da delil oğlanlarından bir kimseyi ücretle tutmuştu. O adam üç gün develerini güttü, dördüncü gün sabah erkenden vâki olan mukaavele üzerine develeri gara getirdi ve Medine'nin yolunu bilmekte gaa-, yet mahir olduğundan delil olarak Resulullah'la Medine'ye kadar geldi. Şurası gariptir' ki, bu adam Kureyş'in dininde olduğu halde Resulullah ona emin oldu. O da emniyeti muhafaza etti ve esrarı fâş etmedi, Resulullah'ı Medine'ye kadar getirdi. Medine ahalisine gelince; Resulullah'ın Mekke'den çıktığını işitmeleri üzerine hergün (Harre) denilen mevkie istikbal için çıkarlar, biraz gözettikten sonra hanelerine avdet ederlerdi. Birgün minval-i sabık üzere geç vakte kadar intizar ettiklerinde bir Ya-hûdî Resulullah'm zuhurunu gördü ve savt-ı bâlâ ile Resulullah'm teşrifini haber verince ensar-ı kiram istikbaline koşuştular. Resulullah (Avf oğlu Arar) in oğlanlarının evlerine misafir oldu ki, o gün Rebiülevvel'in on ikinci Pazartesi günüydü. On üç gün Resulullah o hanede istirahat buyurdu ve orada Mescid-i Takva'yı bina. eyledi, namaz kıldı. Badehu devesine bindi. Nas rikâbinda yürür oldukları halde Medine'de şimdi Mescid-i Resulullah olan mahalle gelince deve çöktü. Resulullah «Burası menzildir inşaal-lah» buyurdu. O mahal ise Süyehl ve Sehi namlarında iki yetimin hurma kuruttukları harman ve sergi yerleriydi. O zaman ensar-dan mümin olanlar orada namaz kılarlar ve yetimler de, (Zürare oğlu Es'ad) m hanesinde eğleşirlerdi. Resulullah,onları çağırdı, o mahalli satın aldı ye, Mescid-i Şerifi bina etti. Mescid'in binasında Resulullah'ın kerpiç taşıdığı mervidir.

Tevbe 9:41

Vacip Tealâ müminleri kıtale teşvik ettikten sonra herhalde muharebeye gitmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; sevabı size aittir. Binaenaleyh mücahede rahattan hayırlıdır. Çünkü; malla ve evlâtla istirahat fanidir. Mü-cahedenin sevabı ise daim ve zevalden masundur. Yani; ey müminler! Silâhınız bulunsun veya bulunmasın ıya-liniz çok olsun veya az olsun, yaya veyahut binitli olun, genç veya koca olun, arık (zayıf) veya semiz olun, hasta veya sağlam olun, zengin veya fakir 61un, herhalinizde mücahedeye çıkın. Çünkü; herhalde mücahedeye niyetiniz olsun ki, daima tedarik üzere bulu-nasınız ve hasmınıza galebe edesiniz. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette cihada huruçla emir vücub için olduğuna nazaran âyetin hükmü zuafâ hakkında âyetiyle mensuh olduğu mervidir. Çünkü; âmâ, topal, hasta, meşiy ve rükûptan âciz, koca ve ilel ü emraza müptelâ olanlara cihat vacip değildir. Eğer bilûmum müminlere cihat vacip olsaydı şu beyan olunan âcizlere de vacip olurdu. Bu ise kudretin fevkında bir teklif olduğundan âyette emir; vücub için olduğuna nazaran mensuh olmak icab eder ki, âcizlere teklif lâzım gelmesin. Amma emri muharebeye çıkmak mubah olduğunu ifade ettiğine nazaran mensuh olmaya hacet messetmez. Bu âyette Vacip Tealâ mal ve bedenle muharebeyi emir buyurmuştur. Çünkü; bazı kimsenin gınası bulunur, bedeni müsaid olmaz. O misilli kimse yalnız âlât ve edevat-ı harbiye almak ve asker teçhiz etmekle harbeder ve bazı kimsenin de bedeni müsaid olur, lâkin gınası bulunmaz. O misilliler de yalnız bedenleriyle mü-cahede ederler ve bazı kimselerin de her iki ciheti müsaid olur hem malen hem de bedenen mücahede ederler. Cihadın efdal olanı da bu üçüncü kısımdır. Zira; iki cihetle fazileti camidir. Binaenaleyh; helâlinden mal kazanıp meşru olan mahalle sarfetmek insan için büyük saadettir.

Tevbe 9:42

Vacip Tealâ cihada terğip ve (Tebûk) gazasına çıkmayı ağır sayanları tevbih ettikten sonra başka sebeple tekâsüllerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; bu kadar uzun mesafeye gitmeye değer kıymettar menfa-at-ı dünyeviye ümid etmedikleri cihetle tehallüf ettiler. Vacip Tealâ; ashabıyla Resulullah, bilâhare birçok fütuhatla gelince Resulullah'a yeminleriyle i'tizar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; yalan yere yemin ettiklerinden dolayı onları ihlâk eder. Akıbet yalan yere yeminlerinin cezasını gördüler. Münafıklar harbe gitmeye muktedir oldukları halde «Muktedir olsaydık giderdik» dedikleri sözleri yalan olduğunu haber vermekle onları Vacip Tealâ terzil etmiştir. Bu âyet-i celile; vukuatı zamanından evvel haber verip âyette haber verildiği veçhile zuhur ettiği cihetle mu'cizât kabilindendir. Hulâsa; Tebûk gazası-nda kolaylıkla hasıl olacak menfaat olacağını ümid etseler ve gazanın mevkii de yakın olmuş olsaydı münafıkların gazaya gidecekleri ve lâkin mesafenin uzak ve meşakkatin çok olması onları muharebeye gitmeye sevkettiği ve yalan yere yeminleriyle nefislerini ihlâk ettikleri ve kendilerinin yalancı oldukları bu âyetten rriüstefad olan fevaid cümlesindendir. Bu gibi münafıklar her zaman bulunur ve dünya hiçbir zaman bunların emsalinden hâlî kalmamıştır.

Tevbe 9:43

Vacip Tealâ (Tebûk) gazasına gitmekten tahallüf edenler olduğunu beyandan sonra o tahallüf edenlere Resulullah'm izin verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Senin için evlâ olan; hakikat-ı hâl zuhur edip iş anlaşılıncaya kadar münafıkların sözlerine itimad etmemekti. Şu evlâyı terkle onlara izin verdiğinden dolayı vâki olan zelleyi Allahü Tealâ senden affetti. O münafıklar bir takım vâhî i'tizar-lar ve yalan yeminleriyle gazaya gidemeyeceklerini beyan ettiklerinde senden izin istedikleri zaman hangi . sebebe mebni izin verdin? Gerçi bu âyet-i celilenin zahiri Resulullah'a itab gibi görünürse de hakikatta şan-ı Resulullah'a ta'zîm vardır. Çünkü; karşısında söz söyleyecek 'kimse eğer söyleyeceği adama ta'zîm edecekse ta'zîm ve taltife delâlet edecek sözlerle söze başlamak Arapların muhaverelerinde âdettir. Meselâ «Bana cevap verdin» denecek yerde muhatabın şanına ta'zîm için «Allahü Tealâ senden razı olsun, bana ne güzel cevap verdin» denir. Affın bu âyette manâsı «Beis yok» demektir. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına ve Şifa sahibi Kâzî İyaz'ın tetkikına nazaran Resulullah izin vermekle vermemek beyninde muhayyer olduğundan af tabiri izin vermekte beis olmadığını beyandan ibarettir ve izin vermezden evvel izinden nehiy, olmadığı cihetle izin vermek'günah olmaz ki itab olsun. Zira günah; nehyolunan birşeyi işlemekle olur. Burada ise nehiy yoktur. Binaenaleyh; Resulullah'ın münafıklara izin vermesini hataya hamletmek hata-yı azimdir. Bu âyet; aceleden ihtiraz etmek lâzım ve hüküm bina olunacak mesailde ziyadece teftiş elzem olduğuna delâlet eder. Zira tahkik üzere bina edilmeyen hüküm; ekseriya hatadan hâlî olamaz. Hulâsa; Vacip Tealâ bu âyette Resulullah'tan sudur eden izni zikretmezden evvel lûtfa delâlet eden affı zikir buyurmasında şan-ı Resulullah'a ta'zîm olduğu gibi eğer izin vermemiş olsaydı doğrularla eğriler beyni tefrik olunacağını Resulüne bildirmek ayrıca bir ta'zîm daha olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:44

Vacip Tealâ münafıkların i'tizarları vâhî ve yeminleri yalan olduğunu beyandan sonra müminlerle münafıklar beyninde alâ-met-i farikayı beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; mücahedenin emr-i hayır olduğunu bildiklerinden muharebeye gitmek için isti'zan âdetleri değildir. Hemen daima işarât-ı risalete intizar ve işaret vukuunda derhal muharebeye sür'at ve icabet ederler. Binaenaleyh; muharebeye gitmek için asla isti'zan vuku bulmaz. Çünkü; mücahededen kalmayı kendileri için âr ye ayıp bilirler.

Tevbe 9:45

Zira; açıktan kâfirlerle beraber olmadıkları gibi müminlerle beraber de değillerdir. Şek; birşeyin vücuduyla ademinde tereddüd olduğu cihetle onlar için iman etmekle etmemek müsavi olduğundan hangi tarafa gidecek ve hangisini ihtiyar edecek olduğunu bilemezler. Binaenaleyh; şekkinde tereddüd eder dururlar. Şu halde münafıklar iman edip etmemekte mütehayyir olduklarından bu âyette Cenab-ı Hak onları şekleriyle zemmetmiştir. Nübüvvetin sıdkma deliller açıkta olduğu cihetle şekke mahal olmadığından sekleri zemme istihkaklarını icab etmiştir. Şekle imanın bir yerde içtimâ' edemeyeceğine de âyet delâlet eder. Bu âyet ehl-i imanın ittikasma şehadet ve onlara sevap vaad etmek olduğu gibi muharebeye gitmek ittikaadan ma'dud ve cihattan kaçmak ittikaaya münafi olduğuna delâlet eder. Şu halde imanın icabı fisebilillâh mücahedeye müsaraat etmektir. Binaenaleyh; ashab-ı Resulullah mücahedeye gitmeyi kendileri için saadet bilirler ve gitmedikleri zaman me'yus olurlardı. Hatta Resulullah Hz. Ali'ye Medine'de kalmasını emrettiğinde Hz. Ali'ye Medine'de kalmak gaâyet güç geldi ve Medine'de kalmamasını Re-sulullah'tan istirham ettiğinde Resulullah «Yâ Ali! Sen bana göre, Hz. Musa'ya göre Harun menzilindesin» sözleriyle taltif buyur-masıyla Hz. Ali'yi mesrur etmiş ve o da Medine'de kalmaya razı olmuştur. Bu âyette ehl-i tefsirden bazılarının tevcihine nazaran takdirindedir. nafiye mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … , demektir. Amma münafıklar harbe gitmemek üzere istizan ederler. Zira; onların âhirete imanları olmadığından bütün emelleri dünyaya münhasır olduğu cihetle harbe gitmeyip sakil addederler. Şu halde harbe. gitmeye iktidarla beraber gitmemek için isti'zan mezmum olduğu gibi harbe gitmeye mani a'zar-ı şer'iye bulunduğunda isti'zan etmek de caizdir ve Resulullah da izin verip vermemekte muhayyerdir. Mü-' nafıklara izin vermekte acele buyurduğundan Allahü Tealâ onlara izin verildiğinin sebebini sordu. Çünkü; münafıklara izin vermekte teenni olsaydı münafıkların nifakı zuhur edecek ve Resulullah da yalancı olduklarını bilecekti. Kalbin; mahall-i irfan ve merkez-i iman ve küfür olduğuna ve idrakin, kalbin şanı olup dimağın şanı olmadığına bu âyet ve emsali âyetler delâlet ettiğinden bazı etibbanın mahal-i idrakin dimağ olduğu iddiaları nusus-u Kur'aniyenin hilafıdır. Amma dimağda bütün idrakten hâlî değildir. Zira; kalbin idrake vasıtası ve âlatıdır. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette kâfirlerin şekillerini kalplerine nispet etmiştir. Binaenaleyh; tamamıyla idrake mahal; kalptir, dimağ değildir. Belki dimağ; kalbe vasıtadır. Hulâsa; kelime-i tevhidi ve din-i ilâhiyi i'lâ etmek hususunda a'dâ-yı dinle mücahede etmek umur-u diniyenin erkân-ı mühim-inesi olup İslâm'ın şevketini muhafaza ve şanını i'lâ ve mevcudiyetini idame ancak mücahedeyle olduğundan mücahededen tahal-lüf etmek mümin için caiz,olmadığı ve muharebeden zaman-ı saadette tahâllüf edenlerin Allah'a ve âhirete imanları olmadığı ve onların kalpleri şekle dolu olup mütehayyir bulundukları ve münafıkların küfür ve imanda kafi bir itikadları olmadığından imanla küfür beyninde mütereddid oldukları cihetle mümin veya kâfir zümresinden birine iltihak edemedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümiesindendir.

Tevbe 9:46

Vacip Tealâ münafıkların (Tebûk) gazasından tahallüfe is-ti'zanları bir özre müstenid olmayıp sırf keyfî ve kendi rahatları için olduğundan kabule şayan özürleri olmadığı cihetle mezmum olduklarını beyandan sonra iktidarları olduğu halde iktidarlarının olmadığından bahsetmeleri yalan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Onlar da maalmemnuniye oturuverdiler. Vacip Tealâ'nın onların gitmesini kerih gördüğünün hikmeti; bundan sonraki âyette beyan olunacağı veçhile onların gitmelerinde mefsedet-i azîme vardı. Binaenaleyh; gitmedikleri ehl-i iman hakkında ayn-i menfaat oldu. Şu kadar ki onların gitmemeye is-ti'zanları üzerine derhal Resulullah'ın izin vermesi, fikirleri tamamıyla anlaşılmaksızm izin olduğundan taraf-ı ilâhiden niçin izin verildiğine dair suâl var id olmuştur. Çünkü; onların isti'zanı üzerine Resulullah biraz müddet teenni buyurmuş olsaydı nifakları zuhur eder ve ehl-i iman da onların münafık olduklarını bilirler ve kelâmlarına itimad etmezlerdi. Alelacele izin verildiğinden nifakları zuhur etmediği cihetle bir takım anlaşılacak haki-katlar örtülü kaldığından suâl-i ilâhî vürud etmiştir. Bu âyet; münafıkları kadınlara ve çocuklara ilhak etmekle onları zemdir. Çünkü; mücahededen oturmak erkeklere yakışmaz, ancak âcizlere yakışır. Âcizler ise kadınlar ve çocuklarla, körler ve topallardır. Âyette ile murad; bunlar olsa gerektir. Çünkü; Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Resulullah harp hazırlığı yaptığı, bir zamanda münafıklar istf zan edince Resulullah gazab ederek «Haydin, oturanlarla siz de oturun» demekle onları erkekler mertebesinden iskaat .etti. Onlar da bu sözü canlarına minnet bildiler ve oturdular. Yahut «Oturan-r larla siz de oturun» sözünü onlara şeytan vesvese tarikıyla ilkaa etmiştir. Yakut onlar ehl-i imanla harbe gitseler birçok fesad meydana getireceklerini bildiğinden Cenab-ı Hak onların gitmesini kerih görünce onların kalplerine oturmalarını ilham etmiştir. Kerih görmesinin neticesini cümle-i celilesiyle beyan buyurmuştur. Çünkü; tesbit ; hapsetmek ve meneylemek-tir. Vacip Tealâ bunların harbe gitmelerini istemeyince onların kalbine kesel ve korku koymakla harpten menetmiştir. İnbas; harp cihetine hareketleridir ki «Allahü Tealâ o cihete hareketlerini kerih gördü» demektir. Hülâsa; Münafıklar harbe gitmek istemiş olsalar harp hazırlığında bulunacakları ve lâkin Allahü Tealâ onların ehl-i imanla beraber harbe gitmelerini kerih gördüğünden onları harpten alıkoydu ve onlar Resulullah'tan isti'zan edince Resululîah'ın «Oturun âcizlerle beraber» buyurduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Tevbe 9:47

Vacip Tealâ münafıkların harbe gitmelerini kerih gördüğünün sebep ve hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; eğer münafıklar sizinle harbe gitmiş olsalardı size zarardan başka bir faydaları olmazdı. Zira; onlar sizin aranıza girer, beyninizde fitne ve fesad olmasını isterlerdi. Çünkü; onlar tarafından sizin içinizde sözlerinizi dinleyip onlara götürücüler vardır. Halbuki o zalimlerin cümlesini Allahü Tealâ bilir. fesad manasınadır. Çünkü; münafıklar ehl-i îs-lâm beyninde koğuculuk edip birbiri aleyhinde söz götürmek suretiyle fitne uyandırmak ve İslâm'ın zaafından, düşmanın kuvvetinden bahsetmekle Müslümanlara korku ilkaa etmek, ehl-i İslâ-mın azmine fütur vermek ve Müslümanların arasını açacak birtakım yalanlar işaa etmek ve yekdiğeri aleyhinde buğz ve adavet icab edecek birçok hiyel ve desaise teşebbüs eylemek gibi fesad-ları saçmaktan geri kalmayacaklarını bildiğinden Cenab-ı Hak harbe gitmelerini kerih gördüğünü bundan evvelki âyette ve fe-sad fikrinde olduklarını bu âyette beyan buyurmakla münafıklardan ehl-i İslâmın ihtiraz etmesi lâzım olduğunu öğretmiştir. Bu ahval her zamanın münafıklarında carîdir. Hele bizim zamanımızda beş on münafık, müfsidin Harb-i Umumîde ehl-i İslâmı ne gibi felâketlere duçar ettikleri malûmdur ve münafıkların Müslümanlar arasında casuslar kullandıklarını dahi Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur ki, zamanımızda bu casusluk vazifesini hafiye unvanı altında birtakım insan suretinde canavarlar icra etmektedirler. Şu beyan olunan manâ; ile murad; onlar tarafından casuslar olduğuna nazarandır. Amma ile murad; Islâmlarda aklı zayıf olanlar olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : … İşte şu manâ; zamanımıza pek muvafıktır. Çünkü Müslümanlardan ekseri efrad; aklı kısa, idraki zayıf kimseler olduğundan beş on şuradan buradan toplanma türedi münafıkların sözlerine aldana-cağı cihetle millet ve devlet de mahv u münkariz olur. İşte inkıraza bâdî olan ahval Müslümanların zaaf-ı akıllarından, o makûle' dırıltı münafıkların iğfalâtma kapılmaktan başka bir şey değildir. Çünkü; bu misilli münafıklar camisiz, ve kilisesizdirler. Cami ve kiliseyle münasebet ve alâkası olmayanların cami ve kiliseyle alâkası olanlara insafı olur mu ve onların hukukunu muhafaza eder mi? Elbette edemez. Bu âyette kâfirlerin İslâm askeri içinde bulunmasının fesad-dan hâlî olmayacağına işaret vardır. Binaenaleyh; Müslümanların kâfirlerle zarurî ihtilâtlarıhda ehl-i Islâmın esrarından hiçbir şey söylememeleri lâzımdır. Bu misilli fesad ilkaasma çalışanların zalim olduklarını .tasrihle Vacip Tealâ münafıkları tehdid etmiş ve İslâm askeri içinde kâfirlerin bulunması ne kadar zarar verdiği Balkan Harbinde görülmekle âyetin sırrı zuhur eylemiştir. Hulâsa; münafıkların ehl-i İslâmla beraber harbe gitmeleri şer ve fesaddan başka birşey ifade etmeyeceği ve ehl-i İslâm arasına onların girmesi ancak fitne, talebi için olup başka bir maksada mebni olmadığı ve onların ehl-i İslâmın esrarını işitici ve dinleyici adamları bulunduğu ve Allahü Tealâ'nın bu gibi zalimleri bildiği ve onların zulmünden dolayı intikam alacağı bu âyetten müstefad olan fevaid dümlesindendir.

Tevbe 9:48

Vacip Tealâ münafıkların ehl-i İslâm içinde bulunması zarardan başka birşey olmadığını beyandan sonra onların evvelden beri ehl-i İslâm hakkında fitne aramaktan vazgeçmediklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; din-i İslâm yükseldikçe onların itibarı aşağı ineceğinden ehl-i İslâmm terakkisini çekemeyerek envâ'-ı fesad ve fitne icadına çalışırlar. . Yani; münafıkların ehl-i İslâm beynine fitne Ükaasma çalışmaları yeni meydana çıkmış birşey değil, belki eskiden âdetleridir. Çünkü; onlar Resulullah'a ınev'ud olan nusret gelip emr-i ilâhi ve din-i sübhânînin zuhuruna kadar fırsat düştükçe İslâmlar beynine fesad atmaktan ve ehl-i Islama nefret vermekten ve din-i İslâmm iptaline çalışmaktan hiçbir zaman geri durmadılar. Zira; İslâm'ın zuhuru onlar için muvafık olmadığından istemezlerdi. Binaenaleyh; din-i İslâmı iptal için her türlü esbaba tevessül etmişlerdir, lâkin bütün emekleri hep boşa gitmiştir. Zira; din-i İslâmm muhafazası himaye-i ilâhiye altında olduğundan iptaline sa'y edenler hep hâsir oldular. Fahri Râzi ve Nisâbûrfnin beyanlarına nazaran bu âyette fitneyle murad; Uhud muharebesinde münafıkların reisi (Abdullah b. Übeyyj'in yaptığı fitnedir. Çünkü; Uhud'da tam muharebenin başladığı bir zamanda kendi gibi münafıkları aldı, donuverdi. Onun esna-yı muharebede dönmesi ehl-i İslâmın inhizammı mucip oldu ve (Abdullah) nıünafıkmın maksadı da buydu. Muharebe esnasında askerin bir kısmının dönüvermesi diğer askerin füturunu ve şevkinin kırılmasını icabedeceği tabiidir. Bu ise bilkülliye inhizamin esbabı cümlesindendir. Binaenaleyh; esnâ-yı muharebede saff-ı askerden firar etmek din-i îslâmda büyük günahlardandır. Şu iki âyet münafıkların yapmış oldukları fenalığa karşı Re-sulullah'ı ve ashabını tesliye olduğu gibi (Tebûk) gazasında Vacip Tealâ'mn münafıkları menetmesinin hikmeti münafıklarda olan* suiniyet olduğunu beyandır.

Tevbe 9:49

Vacip Tealâ münafıkların bazı hallerini beyandan sonra basılarının istizanlarının suretini ve keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklardan bazıları muharebeye giderse fitnede vâki olacağını Öne sürerek Resulullah'tan izin istedi ve dedi ki, «Bana harbe gitmemeye izin ver beni fitneye düçâr etme, evimde oturayım» yollu sözler sarfetmekle Resulullah'tan izin talebinde bulundu. Fakat iyi bilin ve uyanık olun ki, onlar izin taleb ettiklerinde ayn-ı fitneye düştüler. ' Çünkü; küfürden ve Resulullah'a muhalefetten ziyade fitne olamaz. Zira; derûnlarında fitne-i nifak ve fitne-i küfür olduğu gibi «Bizi fitneye düşürme. Biz harbe gitmeyelim» sözleri dahi kendi haklarında fitneden başka birşey değildir. Bu misilli kâfirleri Cehennem ihata edicidir. Çünkü; Ce-hennem'in onları ihatasının esbabı mevcut olduğundan her ne kadar bilfiil ihata etmemişse de ihata etmiş menzilindedir, Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: (Kays oğlu Ced) denilen adam kavminin reisiydi. Resulullah (Tebûk) muharebesine gidilmesini emredince (Ced) Huzur-u Risalete gelerek «Yâ Resulallah! Beni kavmim bilirler. Ben kadınlara muhibbim ve meftunum. Tebûk'te Rum kızlarını görürsem tahammül edemem, fitnede vâki olurum. Hem de evim yalnızdır. Şu halde bana İzin ver, evimde kalayım, malım çoktur. Malımla sana iane edeyim, beni fitneye ilkaa etme» dedi. Yahut «İzin verirseniz de vermeseniz de ben kalacağım. Binaenaleyh; izin vermemekle beni ma'siyette bırakma» deyince bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; münafıklardan bazıları Resulullah'tan izin istedikleri ve izin verilmediği surette fitnede vâki olacağını dermeyân ettikleri ve halbuki onların izin istemeleri haklarında ayn-ı fitne olduğu ve onlar kâfir olduklarından dolayı Cehennem'in onları ihata edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ münafıkların hilelerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; kemâl-i hased ve adavetlerinden sana her zaman kötülük isabetini arzu ettiklerinden arzularının hilaf ma iyilik isabet ederse elbette mahzun olurlar. Zira; arzusunun hilâfına olan şeye merak etmek ve me'yus olmak insanlar için zaruri gibidir.

Tevbe 9:50

Şu halde iki cihetle mesrur olurlar ki, birincisi;- kendilerinin o musibetten hariç bulunmaları, ikincisi de; o musibetin Resulullah ve ashabına isabet etmesidir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ferahlarının devamına işaret için ferahı ifade eden cümle; devama delâlet eden cümleli ismiye olarak varid olmuştur. Çünkü; Müslümanlara isabet eden musibete her zaman mesrur olacakları bedihidir. Ve ehl-i nifakın ehl-i imana karşı her zaman âdetleri de böyledir.

Tevbe 9:51

Vacip Tealâ münafıkların Resulullah'a isabet eden iyiliğe mahzun ve kötülüğe mesrur olduklarını beyan ettikten sonra su-rurlarını bina ettikleri itikadlarmın batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; eceller ve herkesin rızkları ve bilcümle havadis Allah'ın takdiri ve Levh-i Mahfuz'da yazmasıyla olunca bize hayır ve şer her ne ki isabet ederse, cümlesi Allah'ın takdiriyledir. Zira; Allahü Tealâ bizini mevlâmızdır. Binaenaleyh; müminlerin ancak- Allahü Tealâ'ya mütevekkil olması lâzımdır. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bihakkın tevekkül; ancak Allahü Tealâ'ya olup Allah'tan başkasına tevekkül caiz olmadığına işaret için lâfzı tevekkül üzerine mukaddem olarak varid olmuş ve teberrük ve telezzüz etmek ve ziyade-i mehabet için zamir yerinde lâfza-i celâl vürud etmiştir. Çünkü; yerinde denilse olabilirdi. Lâkin lâfza-i celâlin ifade ettiği manâyı ifade etmezdi. Müminlerin Allahü Tealâ'ya tevekküllerinin sebebi; ülûhiyetin zatında ve sıfatında cemetmiş olduğu kemâlât olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Allah'ın kazası mümkünat ye havadisin cümlesine şâmil olup kaza-yı ilâhiyi tağyir etmek mümkün olmadığına bu âyet delâlet eder. Çünkü; eşyadan hiçbir şey kendi kendine vücut bulamadığından herşey irade-i ilâhiyeyledir. İradeden hariç hiçbir şey olamadığından insanlar üzerine vâki olan mesaibin cümlesine razı olmak lâzımdır. Zira; herşey Allah'ın iradesi, hükmü ve kazasıyla olduğundan razı olmaktan başka çare yoktur. Binaenaleyh; müminlerin işlerini- ancak Cenab-ı Hakka havale etmesini Allahü Tealâ emretmiş ve bu âyet; münafıkların esbab-ı âdiyede te'sir var diyerek itikadlarını iptal eylemiştir. Hulâsa; insanlara iyi ve kötü her ne isabet ederse Allah'ın yazması ve takdiriyle olduğundan müminlerin ancak Allahü Te-alâ'ya tefviz-i umur etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:52

Vacip Tealâ Müslümanlara isabet eden musibete münafıkların ferahlanmalarına; herşeyin isabeti Allahü Tealâ'nın takdiriyle olduğunu beyanla cevap verdikten sonra ikinci bir cevap olmak üzere buyuruyor. Yani; «Ey münafıklar! Siz bize hiçbir şey beklemez, ancak ya şehadet veyahut nusret-i ilâhiyeden ibaret olan iki akıbetten birini beklersiniz. Bunlardan her hangisi vâki olsa Rabbimizden bize nimet-i uzmâdır. Çünkü; gerek şehadet ve gerek nusret her ikisi de bizim için hayrı mahız ve âkıt^et-i hasenedir ve biz de esaret, katlolunmak, hakir ve zelil olmak gibi bizim elimizde azabın isabetini veyahut zelzele, tâûn ve veba gibi azapları Allah'ın size isabet ettirmesini bekleriz. Amma bize vaad eden Cenab-ı Hak, size vaad eden şeytan'dır. Şu halde şeytanınızın vaad ettiği evham ve hayalinizi bekleyin; biz de size nazil olacak musibeti bekleriz. Binaenaleyh; siz bildiğinizi işleyin, biz de bildiğimizi işleriz» demekle onlara cevap ver ki, itikadlarmm batıl olduğunu bilsinler. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile münafıkların Müslümanlar için bekledikleri; kâfirlerle muharebede ölmek veya kalmaktır. Bunun her ikisi de ehl-i iman için saadet olduğuna işaret için ta'bir olunmuştur ki, ikisi de güzel ve en yüksek mertebelerdir. Çünkü; muharebede ölmek mertebe-i şehadet ve kalmak da gaazilik mertebesidir. Onlara intizarla emretmek tehdid içindir. Zira; bu emir onların hakir ve zelil olmaya mahkûm olduklarını müş'irdir. Akıbet emr-i ilâhi yerini buldu. Binaenaleyh; kâfirler ve münafıklar hakir, zelil ve Müslümanlar da âlî ve aziz oldular.

Tevbe 9:53

Vacip Tealâ münafıkların dünyada ve âhirette muazzep olacaklarını beyandan sonra onların hak olarak itikadları olmadığından amel-i salih işleseler dahi intifa edemeyeceklerini beyan etmek :üzere buyuruyor. Fasıklarsa daima zebun ve haşirlerdir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyet (Ced b. Kays) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile (Ced) Tebûk gazasına gitmemek için Re-sulullah'tan izin istediğinde «Benim malım çoktur, mâlımla iane edeyim» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran manâyı âyet: Firak-ı dâlleden (Cübbâî) günah-ı kebirenin a'mâli iptal edeceğini bu âyetle istidlal etmişse de bu istidlal merduddur. Zira; bu âyette zikrolunan ask ; küfür manâsına olduğunu Vacip Tealâ bundan sonraki âyette beyan buyurmuştur. Şu halde a'mâ-lin kabul olunmamasına sebep küfrdür, yoksa müminlerin fısk-ı mücerredi değildir. Zira; müminin fışkı a'mal-i saunasını iptal etmez. Çünkü; imanı amelini muhafaza eder. Âyet her ne kadar (Ced b. Kays) ve emsali münafıklar hakkında nazil olmuşsa da sebeb-i nüzulün hususuna" itibar olunma-yıp elfazm umumuna itibar olunduğu cihetle rızâ-i Bârı kasdolun-mayarak garaz-ı fasid üzere vuku bulan infakın küllisi kabul olunmayacağına âyet delâlet eder. Çünkü; kabulün manâsı o amelin mukaabilinde Cenab-ı Hakkın sevap vermesidir. Rızâ-i Bârî içiri olmayıp korku ve saire gibi birtakım garaz-ı fasid üzerine işlenilen ameller kabul olunmayacağı cihetle Vacip Tealâ elbette sevap vermez. Hulâsa; kâfirlerin rızalı rızasız infak ettikleri sarfiyatları kabul olunmayacağı ve küfürleri amellerinin kabulüne mani olduğu ve onların taat-ı ilâhiyeden çıkmış bir kavim oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:54

Vacip Tealâ münafıkların amellerinin kabul olunmayacağını beyandan sonra kabul olunmadığının sebep ve hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. İşte şu üç şey bunların amellerinin kabul olunmamasına sebeptir. Gerçi bunların amellerinin ka'bul olunmamasına küfürleri yalnız sebep olursa da diğer iki sebep ki/ağır ve sakil addederek keselânla namaz kılmak ve istemeyerek infak etmek de küfürle beraber amellerinin butlanına sebep olmakta bir mani yoktur ve küfürden \sonra bu iki sebebi zikretmek münafıkları teşhir ve âle-me hallerini bildirmek içindir. Şu halde bu cümleler münafıkların kötü hallerini beyanla onları zemmetmek için sevkolunmuştur. Çünkü; onlar tenha mahalde namaz kılmazlar, belki cemaat içinde nasın korkusundan naşi kıldıkları için sevap görmezler ve fukaraya sadakaları da bu minval üzeredir. Zira; âhirete imanları olmadığından daima zahirde maslahata riayet ederler. Yoksa ibadet ve itikad etmezler. Şu halde bunların zahirde namazlarına ye sadakalarına itibar olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. İşte zamanımızda bulunan -münafıkların halleri de böyledir. Zira; onlar da âhirete mu'tekid olmadıklarından hiçbir amelleri niyet-i halisa üzerine rıza-yı Bârî için değildir. Binaenaleyh; has-bettesadüf işledikleri iyi amelleri indallah makbul olmaz. Zira; ibadetin ruhu ubudiyet garazına iptina olunmaktır. Bunlardaysa ubudiyet garazı yoktur.

Tevbe 9:55

Vacip Tealâ evvelâ münafıkların çirkin amellerini ve saniyen âhirette muazzap olacaklarını ve dünyada onlara gelecek belâyâyı ve salisen onların iyi amel zannettikleri şeylerden asla intifa' edemeyeceklerini beyandan sonra onların dünya menfaatlarından saydıkları malları ve çocukları başlıca azapalarına sebep, olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim, münafıkların servetleri, evlât ve a'vanlarmın çokluğu sana istiğrab iras etmesin. Zira; ellerinde bulunan bütün varlıkları onlar hakkında azab-ı İlâhiyi caliptir. Çünkü; dünyada malları ve çocukları yüzünden birçok zahmetler ve mihnetler ve gönül azabı çektikleri gibi âhirette dahi azap görecekleri- şüphesizdir. Dünya menafiiyle meşgul olup âhjrete atf-ı nazar etmediklerinden ecel-i mev'udları geldiğinde de kâfir oldukları halde ruhları çıkar. Binaenaleyh; dünya azabından kurtulunca âhiret azabı yakalarını sarar ve ilelebed kurtulamazlar. Bu âyette hitaf* îlesulullah'a ise de murad; müminlerin hepsidir. Zira; müminler için dünyaya mağrur olmamak lâzım olduğu gibi başkalarının ellerinde bulunan nimetlere taaccüb etmemek de lâzımdır. Münafıkların malları ve çocukları yüzünden gördükleri keder ve acılarının- âhirette ecri olmayacağına işaret için Ce-nab-ı Hak azabı onlara tahsis etmiştir. Gerçi müminler de malları ve çocukları yüzünden birçok gönül azabı görürlerse de âhiretçe mukaabilihde ecir ve sevap olduğundan onlar hakkında bu azap ayn-ı nimet olduğu cihetle azab-ı dünyevî müminlere nispet olunmamıştır.

Tevbe 9:56

Vacip Tealâ münafıkların hususî nifaklarından bazılarını be-a yandan sonra diğerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar hakikatta mümin olmadıkları halde sizin müşriklere yapmış olduğunuz muameleyi görüp korktukları için mümin görünürler ve mümin olduklarına dair Allah'a yemin eder ve yeminleriyle sizi kandırmak isterler. Çünkü; sizden korkarlar. Binaenaleyh; eğer emin bir kavim ve bir melce' bulsalar veyahut dağbaşlarında tenha mağaralar veyahut yeraltında girecek delikler bulsalar sürat eder oldukları halde oralara girmek için koşarlar. Bu mahaller ne kadar çirkin olsa da. din-i* İslama nefretleri daha ziyade olduğundan hemen bu çirkin mahalleri bulsalar içinizden firar edip çıkmak ve o deliklere girmek isterler. Fakat böyle girecek, bir mahal bulamadıklarından dolayı mümin görünür ve İslâm kisvesine bürünür ve bu suretle mallarını, canlarını sizin kılıcınızdan muhafaza ederler. Dikkat olunduğunda her zamanın münafıkları asr-ı saadet münafıkları gibi olduğu görülür. Çünkü; zamanımızda isimleri, kisveleri ve suretleri İslâm, ancak derûnları nifak dolu birçok kimseler vardır ki, İslâmiyet'ten dem vururlar ve lâkin îslâmlar-la hiçbir münasebetleri yoktur. Hatta İslamların ekmeğini yediği halde İslâmlara buğz ve adavetle iftihar ve âdât-ı İslâmiyeyi takbih ve âdât-ı kefereyi tahsin eder münafıklarımız sayılmaz ve tükenmezdir. Her milletin inkırazı o milletin münafıkları yüzünden olup bizim inkırazımıza da sebep olan ve Harbi Umumîde giriftar olduğumuz felâketlerimiz, içimizdeki münafıklarımızın yüzünden olduğu cümlenin ma'lûmudur. Kezalik Balkan faciasında dü-çâr olduğumuz sefaletler ve ansızın kaybettiğimiz altı vilâyet yine münafıklar yüzündendir. Maatteessüf milletimiz halâ bunlara aldanmakta ve bunların iğfâlât-ı mefsedetkârânelerine kapılmakta berdevamdır. Vacip Tealâ münafıkların çirkin amellerinden bazı diğerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor .

Tevbe 9:57

Vacip Tealâ münafıkların hususî nifaklarından bazılarını be-a yandan sonra diğerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar hakikatta mümin olmadıkları halde sizin müşriklere yapmış olduğunuz muameleyi görüp korktukları için mümin görünürler ve mümin olduklarına dair Allah'a yemin eder ve yeminleriyle sizi kandırmak isterler. Çünkü; sizden korkarlar. Binaenaleyh; eğer emin bir kavim ve bir melce' bulsalar veyahut dağbaşlarında tenha mağaralar veyahut yeraltında girecek delikler bulsalar sürat eder oldukları halde oralara girmek için koşarlar. Bu mahaller ne kadar çirkin olsa da. din-i* İslama nefretleri daha ziyade olduğundan hemen bu çirkin mahalleri bulsalar içinizden firar edip çıkmak ve o deliklere girmek isterler. Fakat böyle girecek, bir mahal bulamadıklarından dolayı mümin görünür ve İslâm kisvesine bürünür ve bu suretle mallarını, canlarını sizin kılıcınızdan muhafaza ederler. Dikkat olunduğunda her zamanın münafıkları asr-ı saadet münafıkları gibi olduğu görülür. Çünkü; zamanımızda isimleri, kisveleri ve suretleri İslâm, ancak derûnları nifak dolu birçok kimseler vardır ki, İslâmiyet'ten dem vururlar ve lâkin îslâmlar-la hiçbir münasebetleri yoktur. Hatta İslamların ekmeğini yediği halde İslâmlara buğz ve adavetle iftihar ve âdât-ı İslâmiyeyi takbih ve âdât-ı kefereyi tahsin eder münafıklarımız sayılmaz ve tükenmezdir. Her milletin inkırazı o milletin münafıkları yüzünden olup bizim inkırazımıza da sebep olan ve Harbi Umumîde giriftar olduğumuz felâketlerimiz, içimizdeki münafıklarımızın yüzünden olduğu cümlenin ma'lûmudur. Kezalik Balkan faciasında dü-çâr olduğumuz sefaletler ve ansızın kaybettiğimiz altı vilâyet yine münafıklar yüzündendir. Maatteessüf milletimiz halâ bunlara aldanmakta ve bunların iğfâlât-ı mefsedetkârânelerine kapılmakta berdevamdır. Vacip Tealâ münafıkların çirkin amellerinden bazı diğerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor .

Tevbe 9:58

Lâkin bunu diyemediler ve diyemezler. Çünkü; münafıklardır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'ya tevekkülleri olmadığından hemen ne kapabilirlerse kâr sayarlar ve Allahın rızası hatırlarına bile gelmez. Bu âyette ta'zîme delâlet matlûb olduğundan kelimesinin cevabı mahzuftur. Takdir-i kelâm: demektir. Yani; «Allah'ın ve Rasuluîlah'ın verdiğine razı olmuş olsalardı onlar*için hayırlı olurdu» demek olur. Çünkü; bu misilli makamda cevabın hazfı şive-i Arapta ta'zîme ve meselenin ehemmiyetine delâlet eder. Bu âyette Vacip Tealâ insan için lâzım ve riayet etmesi vacip olan dört mertebeye işaret etmiştir: Birinci mertebede insan için vazife; Allah'ın abesten ve hatadan münezzeh ve herşeyi lâyıkıyla bilir bir hakîm-i mutlak olup böyle hakimin herşeyde hükmü savap ve kazası hükmüne muvafık olduğundan hemen her hükmüne razı olup itiraz etmemektir. Bu vazifeyi cümle-i celilesiyle beyan buyurmuştur. İkinci mertebede vazife-i insaniye; kalbinde olan rıza kâfi olmayıp o rızanın eserini lisanında göstermek lâzım olduğuna işaret için buyurmuştur. Yani «Kalbleriyle razı olsalar da lisanlarıyla demiş,olsalardı onlar için hayırlı olurdu» demektir. Şu halde kalbinde olan rızasını lisanıyla izhar etmek vazife-i ubudiyettendir. Üçüncü mertebede insan için vazife; kelime-i celilesiyle iktifa edecek bir dereceye nail olmaktır. Eğer nail olamazsa kendi için bir tesliye makamı vardır ki o da Allahü Tealâ dünya ve âhirette fazl u kereminden bize de ihsan eder demektir. Bu mertebeye Vacip Tealâ cümle-i celilesiyle işaret etmiştir. Yani «Allahü Tealâ fazl u kereminden bize de verir» demekle müteselli olur, lâkin bu üçüncü mertebe; mertebelerin ednasıdır. Dördüncü mertebede insan için vazife; her sözünde ve işinde Allah'ın rızasını kasdetmektir. Bu mertebeye Vacip Tealâ cümîe-i celilesiyle işaret etmiştir. Yani «Biz herşeyde Alîahın rızasına rağbet ederiz» demektir. Vazife-i ubudiyetin nihayesi budur. Çünkü; insanın imanı ve ameli yalnız vazife-i ubudiyettir. Binaenaleyh; ibadeti mukaabilinde bir ücret istemeye hakkı yoktur. Zira; her ne işlerse vazifesini işlemiş olur. Ubudiyetin ruhu ve en âlâsı; raa'-budu olan Vacip Tealâ'nın rızasını istemek, ve cümle ameli ondan ibaret olmaktır. Zira; rıza-yı ilâhiye nail olmaktan daha ziyade büyük bir saadet olmaz ve olamaz. Hz. İsa'dan hikâye olunan bir söz de bu âyetin manâsına müşabihtir. Çünkü; müfessirînin beyanlarına nazaran İsa (A.S.) Allah'ın zikriyle meşgul bir kavme tesadüf edip «Sizi zikrullaha sevkeden nedir?» diye sual ettiğinde onlar «Allah'ın azabından ^korkumuzdur» demeleri üzerine İsa (A.S.) «İsabet ettiniz» buyurmuştur. Diğer bir kavme tesadüfünde «Sizi zikrullaha sevkeden nedir?» dediğinde onlar «Allah'ın sevabına arzumuz» deyince İsa (A.S.) onların da isabetlerini beyan, buyurmuştur. Üçüncü bir kavmi de zikirle meşgul gördüğünde aynı suâli onlara da sorunca onlar «Bizi zikrullaha sevkeden şey; ubudiyetimizin zilletini ve Rabbi Tealâ'nın rububiyetinin izzetini izhar edip marifet-i ilâhiyeyle kalbimizi ve zikr-i ilâhiyle lisanımızı tezyin etmektir; yoksa şu zikrimiz azap korkusuna ve sevap ümidine binaen değildin) demeleri üzerine İsa (A.S.) «Siz muhik ve muhakkıklarsı-mz» buyurmuşlardır ki bunları evvelkilerden daha iyi beğendiğine işaret etmiştir. Binaenaleyh; insan herşeyi Allah'ın rızası için yapmak azap korkusu ve sevap ümidi için yapmaktan daha evlâ olduğuna bu âyetin delâleti gibi İsa (A.S.) da işaret etmiştir. Hulâsa; insan için vazife herşeyde Allah'ın verdiğine ve Resulünün emrine razı olup demek ve Allah'ın lûtfunu ümid ederek «Allahü Tealâ bize fazlından herşeyi ihsan eder ve biz ancak Allahü Tealâ indinde mevcut mertebeleri isteriz» demek vazife-i ubudiyet olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:59

Lâkin bunu diyemediler ve diyemezler. Çünkü; münafıklardır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'ya tevekkülleri olmadığından hemen ne kapabilirlerse kâr sayarlar ve Allahın rızası hatırlarına bile gelmez. Bu âyette ta'zîme delâlet matlûb olduğundan kelimesinin cevabı mahzuftur. Takdir-i kelâm: demektir. Yani; «Allah'ın ve Rasuluîlah'ın verdiğine razı olmuş olsalardı onlar*için hayırlı olurdu» demek olur. Çünkü; bu misilli makamda cevabın hazfı şive-i Arapta ta'zîme ve meselenin ehemmiyetine delâlet eder. Bu âyette Vacip Tealâ insan için lâzım ve riayet etmesi vacip olan dört mertebeye işaret etmiştir: Birinci mertebede insan için vazife; Allah'ın abesten ve hatadan münezzeh ve herşeyi lâyıkıyla bilir bir hakîm-i mutlak olup böyle hakimin herşeyde hükmü savap ve kazası hükmüne muvafık olduğundan hemen her hükmüne razı olup itiraz etmemektir. Bu vazifeyi cümle-i celilesiyle beyan buyurmuştur. İkinci mertebede vazife-i insaniye; kalbinde olan rıza kâfi olmayıp o rızanın eserini lisanında göstermek lâzım olduğuna işaret için buyurmuştur. Yani «Kalbleriyle razı olsalar da lisanlarıyla demiş,olsalardı onlar için hayırlı olurdu» demektir. Şu halde kalbinde olan rızasını lisanıyla izhar etmek vazife-i ubudiyettendir. Üçüncü mertebede insan için vazife; kelime-i celilesiyle iktifa edecek bir dereceye nail olmaktır. Eğer nail olamazsa kendi için bir tesliye makamı vardır ki o da Allahü Tealâ dünya ve âhirette fazl u kereminden bize de ihsan eder demektir. Bu mertebeye Vacip Tealâ cümle-i celilesiyle işaret etmiştir. Yani «Allahü Tealâ fazl u kereminden bize de verir» demekle müteselli olur, lâkin bu üçüncü mertebe; mertebelerin ednasıdır. Dördüncü mertebede insan için vazife; her sözünde ve işinde Allah'ın rızasını kasdetmektir. Bu mertebeye Vacip Tealâ cümîe-i celilesiyle işaret etmiştir. Yani «Biz herşeyde Alîahın rızasına rağbet ederiz» demektir. Vazife-i ubudiyetin nihayesi budur. Çünkü; insanın imanı ve ameli yalnız vazife-i ubudiyettir. Binaenaleyh; ibadeti mukaabilinde bir ücret istemeye hakkı yoktur. Zira; her ne işlerse vazifesini işlemiş olur. Ubudiyetin ruhu ve en âlâsı; raa'-budu olan Vacip Tealâ'nın rızasını istemek, ve cümle ameli ondan ibaret olmaktır. Zira; rıza-yı ilâhiye nail olmaktan daha ziyade büyük bir saadet olmaz ve olamaz. Hz. İsa'dan hikâye olunan bir söz de bu âyetin manâsına müşabihtir. Çünkü; müfessirînin beyanlarına nazaran İsa (A.S.) Allah'ın zikriyle meşgul bir kavme tesadüf edip «Sizi zikrullaha sevkeden nedir?» diye sual ettiğinde onlar «Allah'ın azabından ^korkumuzdur» demeleri üzerine İsa (A.S.) «İsabet ettiniz» buyurmuştur. Diğer bir kavme tesadüfünde «Sizi zikrullaha sevkeden nedir?» dediğinde onlar «Allah'ın sevabına arzumuz» deyince İsa (A.S.) onların da isabetlerini beyan, buyurmuştur. Üçüncü bir kavmi de zikirle meşgul gördüğünde aynı suâli onlara da sorunca onlar «Bizi zikrullaha sevkeden şey; ubudiyetimizin zilletini ve Rabbi Tealâ'nın rububiyetinin izzetini izhar edip marifet-i ilâhiyeyle kalbimizi ve zikr-i ilâhiyle lisanımızı tezyin etmektir; yoksa şu zikrimiz azap korkusuna ve sevap ümidine binaen değildin) demeleri üzerine İsa (A.S.) «Siz muhik ve muhakkıklarsı-mz» buyurmuşlardır ki bunları evvelkilerden daha iyi beğendiğine işaret etmiştir. Binaenaleyh; insan herşeyi Allah'ın rızası için yapmak azap korkusu ve sevap ümidi için yapmaktan daha evlâ olduğuna bu âyetin delâleti gibi İsa (A.S.) da işaret etmiştir. Hulâsa; insan için vazife herşeyde Allah'ın verdiğine ve Resulünün emrine razı olup demek ve Allah'ın lûtfunu ümid ederek «Allahü Tealâ bize fazlından herşeyi ihsan eder ve biz ancak Allahü Tealâ indinde mevcut mertebeleri isteriz» demek vazife-i ubudiyet olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:60

Vacip Tealâ münafıkların sadakaatı taksimde Resulullah'a itirazlarını beyandan sonra sadakaatön masrafını beyanla onların itiraza hakları olmadığını ve itirazlarının kendilerine merdud ve Resulullah'ın taksimi Allah'ın emri veçhüzere olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani ancak zekât; fakirlere sarf olunur. Zira; onların malları ve kazançları olmadığından ihtiyaçlarının şiddetine binaen ağniyanın zekâtlarını bunlara vermesiyle ihtiyaçlarını defetmelerini Cenab-ı Hak emretmiş ve bunların ihtiyaçları sairlerinden ziyade olduğuna işaret için sairleri üzerine takdim olunmuştur. İkinci mertebede zekâta masraf; miskinlerdir. Zira; miskinlerin bir miktar kazançları ve sanatları varsa da maişetlerine yetişmediği cihetle keenne ihtiyaçları, onları zili ü meskenetle kûşe-i mezellete bırakmış olduğundan bunlara miskin denmiş ve ikinci mertebede zekâta muhtaç oldukları taraf-ı. ilâhiden beyan olunmuştur. Zekâtın üçüncü mertebede masrafı; zekâtın ahaliden tahsiline me'mur olan kimselerdir. Zira; bunlar her ne kadar zengin olsalar dahi emekleri mukaabilinde ücret olarak zekâttan bir hisse almaları meşru' olmakla zekâtın masrafı sırasında beyan olunmuşlardır. Zekâtın dördüncü mertebede masrafı; müellefe-i kulûbdur. Müellefe-i kulûb; zaman-ı saadette dört sınıftır. Birincisi; İslâm olmuş ve lâkin İslâmryeti henüz takarrür etmemiş olan Müslümanlardır. İkincisi; ehl-i İslâmın bazı ruesasıdır. Üçüncüsü; henüz İslâm olmamış ve lâkin İslâm olmak ümidi olan kafirlerdir. Dördüncüsü; İslâm olmadığı gibi îslârri olmak ümidi de yok ve lâkin şerlerinden korkulan kâfirlerdir. Bu dört sınıfın kalplerini telif için zekâttan bir miktarı verilmek meşru olmakla bunlar da zekâtın masrafında dahil olmuşlardır. Çünkü; bunlardan herbiriyle ülfet ve ünsiyette İslâmlar için maslahat-ı diniye olduğundan emval-i zekâtla taltiflerini Ce-nab-ı Hak emir buyurmuştur. Zekâtın beşinci mertebede masrafı; mevlâsının kölesini âzâd etmesi için mevlâya verilmesiyle köleyi âzâd etmektir. Zira; İslâm için köle âzâd etmek ve para verip âzâd ettirmek mesail-i mühim-medendir. Zekâtın altıncı mertebede masrafı; borçlu olan kimselerdir. Zira; onların malları borçlarına ve masraflarına kâfi gelmediğinden borçlarını ödemek için zekâttan bir miktar vermek caizdir. Zekâtın yedinci mertebede, masrafı; asakir-i İslâmiyenin teçhizi, silâhlan, âlât ve edevât-ı harbiyedir. Zira; asakiri- teçhiz ve esbab ve âlâtı hazırlamak mühimmât-ı diniyemizdendir. Zekâtın sekizinci mertebede masrafı; yolcular ve müsafirler-dir. Zira; onlar her ne Kadar memleketlerinde zengin olsalar dahi vatanlarından uzak düşüp mallarına elleri değmediği için zekâttan bir miktarını vermekle ihtiyaçlarmı defetmek meşrudur. Binaenaleyh; bu makûle müsafirlere memleketlerine varıncaya kadar kâfi olacak harçlık vermek zekâta masraf olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İşte zekâtın şu suretle verilmesi Allah'ın emriyle sabit bir farizadır. Binaenaleyh; müminlerin şu taksime riayetleri vaciptir. Zira; Allahü Tealâ zekâtın masraf mı bilici ve zekâtı beyan olunan masrafına sarfetmekle emri hikmetine muvafık bir atiye-i ilâhiyedir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Müslümanlara zekâtın vacip olmasındaki hikmet; zenginlerin Allah'a yakın olması ve kasavet-i kalplerini gidermek için imtihandır. Çünkü mal insanların tabiatında sevgili olduğundan o sevgili malla hasıl olan uzaklığı malının bir miktarını Allah'ın rızasına muvafık sarf ve emrine imtisalen fukaraya vermekle Allahü Tealâ'ya yakınlık hasıl olacağında şüphe olmadığı gibi mal sebebiyle kalbinde hasıl olan kasavetin gideceğinde dahi şüphe olmaz. Zekâtı vermekle itaat edenlerle vermeyen itaatsızlar arasında imtihan da hasıl olur. Kezalik zenginlerin ellerinde bulunan mallar Allah'ındır ve zenginler Allah'ın hazinedarı olup fukara Allah'ın ıyali olduğu cihetle Allanın malından bir nıiktarını lyaline vermekle emretmek zekâtın vücubunda beyan olunan hikmetler cümlesindendir. Velhasıl insanın kemâli; Allah'ın emrine imtisal ve kullarına şefkat ve merhamet etmekle hasıl olacağı cihetle zekâtı vermekte her iki cihetten kemâle sa'y etmek vardır. Çünkü; zekâtı vermekte Allah'ın emrine imtisal olduğu gibi fukaranın ihtiyacım defetmek ve fakr u sefaletten kurtarmak tehzib-i ahlâka büyük bir hizmet olduğunda şüphe yoktur. Tehzib-i ahlâka riâyetin lüzumunu beyan etmek üzere Fahri Âlem (S.A.) buyurmuştur. Yani; «Allah'ın ahlâkını kendinize ahlâk ittihaz etmek külfetinde bulunun ki, hüsn-ü ahlâk sahibi olmakla saadete nail olun» demektir. Zekâtı vermekte, emvali hıfız ve hüsn-ü sıyti ibkaa ve kendine verilen nimetlerin şükrünü edâ ve her zaman telefe ma'ruz olan malının bir kısmını telef ihtimali almayan hazine-i ilâhiyeye tevdi eylemek ve insan için ruhun gıdası olan iman ve bedenin gıdası olan ibadât-ı bedeniyeden sonra saâdet-i hariciye fukaraya malının'bir miktarını sarf etmekle husule geleceğinden zekâtın saâdet-i maliyeye ve zekâtmı vermek müminler'arasında muhabbet ve meveddete sebep olacağı ve aralarında olaif buğz ve adavetin kalkacağı zekâtın muhassenatı ve meşruiyetinde beyan olunan hikmetler cümlesindendir. Mal kazanan kimsenin kazandığı mal kendi ihtiyacına kâfi olup fazla olmadığında o malda kazanan kimsenin bir hakk-ı tasarrufu var ki, kazancının hakkıdır. Binaenaleyh; o mala tasarrufta bir hak imtiyazı ve muhafazaya salâhiyeti olduğu gibi başkalarını taarruzdan menetmek hakkını dahi haizdir ve bir kimseye vermekle me'mur da değildir. Amma ihtiyacından fazla olursa mal sahibinin kazanç hakkı olduğu gibi fukaranın dahi ihtiyaç hakkı vardır. Cenab-ı" Hak şu iki ihtiyacı ve hakkı nazar-ı itibara alarak mal sahibinin kazancını, sa'yini ve mala kalbinin taallûk cihetlerine riâyet ehem olduğundan malın kırk cüz'ünden otuz dokuz cüz'ünü mal sahibine terkederek fakirin ihtiyacını defetmek için kırkta bir cüzünün fakire verilmesiyle emretmiştir ki, bu emirde fukaranın ihtiyacını defle ihtiyaç eseri olarak birtakım hırsızlık ve yolsuzluk gibi insanlara yakışmayan ef âle cüretten men ve muhafaza da vardır.. Resulullah'ın «İman; iki nısıftır. Bir nısfı şükür, bir nısfı sabırdır» buyurduğu hadis-i nebevilerinde beyan olunan imana zekâtı veren ve alan kimselerin her ikisi de riayet etmiş oluyorlar. Çünkü; zekâtı veren kimse sevgili malından bir miktarını ayırmakla telef etmiş olduğu malına sabrettiği gibi elinde kalan malının şükrünü eda etmiş olduğundan her iki ciheti cemetmiştir. Fakir ise fakrına sabrettiği gibi zenginlerin zekâtından eline geçen nimete de şükrettiğinden her iki ciheti cemetmiştir. Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Ebüssuud Efendi'nin beyanları veçhile zekâta masraf şu âyette beyan olunan sekiz sınıf kimseler olup bu sekizden başka bir kimsenin zekât almaya hakkı olmadığına işaret için inhisara delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Amma, bir kimsenin zekâtının cemiini bu sekizden birine vermesi İmam-ı A'zam indinde caiz olduğundan zekâtını bu sekizden her bir sınıfa ayrı ayrı taksimi lâzım gelmez, isterse birine vermekte ve isterse herbirine ayrı ayrı taksim etmekte zekât sahibi muhayyerdir. Bu âyette zekâtlaiane lâzımolan medyunla murad; nefakaat-ı zaruriyesi kifayet etmez veyahut bir maslahat-ı meşruasına binaen borçlu olan kimsedir. Yoksa sefâhet ve ma'siyetten dolayı borçlu olan kimse değildir. Zira; ma'siyet-ten dolayı borçlu olan kimseye âsî olduğu cihetle iane caiz değildir. Müsafirle murad; bir sebeb-i meşruaya binaen müsa-firdir. Binaenaleyh; bir ma'siyetten dolayı müsafir zekâta masraf olamaz. Kezalik asakirle murad; muhtaç olanlardır. İhtiyaçtan vareste olan kimse zekâta masraf olamaz. Kezalik sadakatla murad; vacip olan zekâttır. Nafile ve mendup olan sadakaata şamil değildir. Çünkü; nafile sadaka bü sekiz sınıfa münhasır değildir. Herkes istediğine'verebildiği gibi riıescid, medrese, mektep, köprü ve yol yapmak gibi hayrat ve müberrâta da sarfedilebilir. Bu âyette beyan olunan masraftan zamanımızda müellefe-i kulûbla zekât tahsil edecek kimseler olmadığından zamanımıza nazaran masraf altıdır. Zira; İslâm'ın şevketiyle müellefe-i kulûb sakıttır. Kezalik zekâtın hususî sandığı olmadığı cihetle hükümet zekât için me'murlar ta'ym etmediğinden zekât tahsiline me'murlarm zekâtta masraf olmasına hacet kalmamıştır. Zira; me'mur yok ki masraf olsun.

Tevbe 9:61

Vacip Tealâ münafıkların cehaletinden bazılarını beyandan sonra diğerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resulullah'a «kulak» demekten maksatları «Zekâ yok, kalbi saf, duyduğu sözü tahkik etmez» demektir ve bu iftiraya cesaretlerinin sebebi; Re-sulullah'ın onlara rıfıkla ve hilm ü keremle muamele edip ayıplarını görmemesi ye yüzlerine vurmamasıdır. Bunlara cevap olarak Cenab-ı Hak Resulüne onlara «Evet! Resulünüz kulaktır, işiticidir, ve lâkin hayırlı işiticidir ve size herkesten ziyade hayırlıdır. Çünkü; sizin iyi sözlerinizi işitir ve kötü sözlerinizi işitmemiş gibi bulunur ve daima vaaz u nasihat eder. Dünyevî ve uhrevî menfaatlarmızı size öğretir ve lâkin siz hamakatınızdan naşi menfaatinizi işitmezsiniz. Binaenaleyh; sizin maksadınız olan manâca kulak demeye siz lâyıksınız. Zira; şer ve fesaddan başka birşey işitmezsiniz» demekle kendi kelâmlarını kendilerine reddetmesini Resulüne emretmek suretiyle onları.ilzam etmiştir. Âyetin sebeb-i nüzulü bazı rivayete nazaran,şöyledir: Münafıklar bir mahalde Resulullah'ı zemmederken bazıları «Sükût edin, Muhammed (A.S.) bu sözlerimizi işitirse bizi rezil ve rüsvâ eder» deyince içlerinden (Cellâs b. Süveyd) namında birisi «Korkmayın! Biz istediğimizi söyleriz. Sonra Muhammed'in yanına gelip inkârla yemin ederiz. Bizi tasdik eder, rüsvâ etmez. Zira; Muhammed (S.A.) kulaktan ibarettir. Her duyduğuna inanır ve kabul eder. Sıhhatim ve adem-i sıhhatim teftiş etmez. Şu halde ©nu kandırmak kolaydır. Muhabbetimize bakalım, korkmayalim» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Vacip Tealâ Resulullah'ın hayırlı işitici olduğunu beyandan sonra Resulullah'a eza edenlerin cezasını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; Allah'ın Resulünü acıtanların cezaları acıtıcı azaptan başka birşey olamaz. Çünkü; ceza amele göredir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makamda «Müminlere İman eder» demek; «Sözlerini kabul eder» demek olduğuna işaret İçin lâfzı ile varid olmuştur. Ve münafıklardan iman edenler hakkında rahmet olup nifak üzere devam edenlerin bu lutûftan mahrum olduklarına işaret için ba'za delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Resulullahın Allah'a iman edip müminlerin sözlerim tasdik etmesi ve iman edenlere rahmet olması hayırlı olduğuna delildir. Takrir-i kelâm şöyledir: «Muhammed (Ş.A.) sizin için hayırlı işi-ticidir. Zira; Allah'a imanı vardır. Her kim ki, Allah'a imanı var, o hayırlıdır. Binaenaleyh; Resulullah hayırlıdır». Vacip Tealâ bu âyette azab-ı elimle münafıkları tehdid etmiştir. Çünkü; cürümle ceza beyninde nispet-i âdile lâzım olduğundan Allah'ın resulüne eza etmek cinayetinin büyüklüğü nispetinde cezası da büyük olacağına biriaen Vacip Tealâ münafıkların acitıcı azapla azap olunacaklarını beyan buyurmuştur.

Tevbe 9:62

Vacip Tealâ münafıkların kötü ahlâklarından Resulullah'a ezalarını beyandan sonra yalan yere yemin ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Tebûk gazasına gitmeyen münafıklar sizin gazadan avdetinizde size gelirler ve yalan sözlerle sizi kandırmaya çalışırlar, i'tizarlar beyan ederler ve yalan sözlerine revaç vermek için Allah'a yemin ederler. Halbuki irzâ etmeye lâyık olan Allahü Tealâ ve Resulüdür. Zira; onların emirlerine imtisalle onları irzâ etmek herkes üzerine vaciptir. Eğer münafıkların kendi zu'mları gibi imanları varsa Allah'ı ve resulünü irzâya çalışsınlar ki, münafıkları cinayetleriyle mücâzât edecek onlardır. Şu halde bihakkın Resulullah'a ittibâ'dan başka çare yoktur. Tefsiri- Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Tebûk gazasından tahallüf eden münafıklar hakkında nazil olmuştur. Yahut münafıklardan bir cemaat Resulullah hakkında lâyık olmadık sözler söylediklerinden içlerinde ensar-ı kiramdan (Âmir) isminde bir delikanlı bulunup onlara «Resulullah'm dediği doğrudur ve lâkin siz hayvandan daha aşağı ve kötüsünüz» demekle mukaabeleden sonra delikanlının Resulullah'a bu vak'ayı haber vermesi üzerine Resulullah'm onları celbedip suâl buyurduğunda onlar inkârla (Âmir)'in yalancı olduğuna yemin ettiler. (Âmir) de onlarm yalancı olduğuna yemin edince Resulullah (Âmir)'i tasdik buyurdu ve lâkin (Âmir) bu kadarla iktifa etmeyip Cenab-ı Hakkın sadıkı tasdik ve kâzibi tekzib etmesini ister ve duâ ederdi. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'nm (Âmir)'i tasdik ve münafıkları tekzib için bu âyeti inzal buyurduğu mervidir.

Tevbe 9:63

Vacip Tealâ münafıkların kötü hallerinden bazı diğeri beyan etmek üzere buyuruyor. Cehennem ateşi onlar için hazırlanmış olduğunu bilmeleri lâzım ve bilmedikleri ayıptır. Yani; Allah'a ve Resulüne muhalefet eden kimselerin hâl ü şanı muhalled olarak Cehennem ateşinde muazzeb olmak olduğunu o münafıklar halâ bilmediler mi ve bilmemek günah değil mi? Zira; Resulullah çok zaman onlara dünya ve âhiret menfaatlarım beyan etti ve doğru yolu gösterdi. Binaenaleyh; azıcık aklı olan bu kadar zamanda Allah'ın Resulüne ezanın arkasında olacak felâketi bilirdi. Bunlarda feraset eseri olmadığından gittikleri yolların hâlâ mazarratını bilmediler mi? Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile onların Cehennem'de ebedî kalmaları aklı olanlar için ehemmiyetli ve düşünülecek bir mesele olduğuna işaret için zamir-i şanla varid olmuştur. Çünkü; cümlenin manâsı Allah'a ve Resulüne muhalefet edenlerin Cehennem'de ebedî kalmaları olduğundan bunu işitenlerin dikkat etmeleri lâzımdır ki; işitince muhalefetten vazgeçsin. Zira; bu cezaya müstehak olacağını dinleyen kimse o cezaya is-tihkaakın sebebi olan muhalefetten vazgeçer. Muhalefet etmek büyük bir cinayet olduğundan cezası olan Cehennem ateşi de büyüktür. Vacip Tealâ bu cezanın büyük olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; Resulullah bu kadar zaman içlerinde bulunduğu halde nifaka devamla her sâadetten mahrum olmaktan ziyade çirkin hiçbir şey olamaz. Ke-zalik Resulullah'm vefatından sonra şeriatın ahkâmı gün gibi zahir olarak her yerde savt-ı bâlâ ile hakka davet ettiği halde zahirde İslâm kisvesiyle beraber nifakında devam eden münafıkların cezası da zaman-ı saadette bulunan münafıkların hali ve cezası gibidir. Çünkü; onlar gün gibi meydanda olan hakikati inkâr ettikleri gibi bu zamanda mevcut olan münafıklar da o hakikati inkâr etmekte müştereklerdir. Elbette cezada dahi müşterek olacakları şüphesizdir. Bu âyette lâfz-ı şartiye olup cezası mukadder olduğuna nazaran mukadder cezası lâfzıdır ve cümlesi mukadder olan cezanın illetidir. Buna nazaran ma-nâ-yı nazım:

Tevbe 9:64

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyette müminleri istihza etmeleriyle emir; münafıkları korkutmak içindir. Zira bu âyet; münafıklardan on iki kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulullah (Tebûk) gazasından gelirken Medine'ye yakın bir mahalde gecenin şiddetli karanlığında bu on kişi binitli oldukları halde Resulullah'a hıyanet etmek üzere yolu beklediler. Cibril-i Emin onların bu hareketini haber verdi. Resulullah'ın devesini (Ammar b. Yâsir) çeker ve (Huzeyfe) Hazretleri sürerdi. Resulullah yol üzerinde duranların binitlerinin kafalarına vurmasını emretti. (Huzeyfe) münafıkların binitlerine kamçısını çırpış-tırıverince binitleri ürktü. Onlar da yol etrafına çekildiler, Resulullah selâmetle geçti. (Huzeyfe)'ye Resulullah «Kimdir bunlar?» buyurdu. (Huzeyfe) Hazretleri «Bilmem» cevabını verince Resulullah herbirinin isimlerini, "baba ve dede isimleriyle haber verdi ve bu âyet nazil oldu. Hatta âyette herbirinin ismi mevcut olup ancak müminlere lûtf-u ilâhî olarak isimlerinin nesholundu-ğu mervidir. Çünkü; o münafıkların nesillerinden gelenler ekseriyetle mümin olacağından- babalarının isimleri. Kur'ân'da zikro-lunsa ilâyevmilkıyam onlar hakkında âr olacağı cihetle onları bu ardan muhafaza için isimleri nesholunmuştur. Resulullah onların isimlerini haber verince (Huzeyfe) «Yâ Resulallah! Onları öldürmek için bazı kimse gönderseniz» dediğinde Resulullah «Arap arasında Muhammed (S.A.) ashabıyla mukaateleye başladı diyerek söylenmesini sevmem, bize Allahü Tealâ kâfidir» buyurmuştur. Bazı rivayette bu on iki münafık bir yerde bazı gizli şeyler konuştuklarında bir âyet nazil olup konuştukları şeyleri haber vermesinden endişe etmişlerdi. Cibril-i Emin'in onları haber vermesi üzerine Resulullah kendilerini huzuruna celbederek: «İçinizde filân filân meseleleri konuşanlar var. Onlar ayağa kalksınlar, tevbe istiğfar etsinler, ben de şefaat edeyim» buyurdu. Fakat ayağa kalkan olmadı. Bundan sonra Resulullah kalk ya filân ve filân diyerek on iki kişinin isimlerini saydı, onlar kalktılar ve «Biz günahımıza tevbe edelim, sen de şefaat et» dediler. Resulullah «Evvelemirde kalksaydmız ben şefaat edecektim, Allahü Tealâ da kabul ederdi. Ve lâkin o hâl geçti, zaman fevtoldu. Çıkın buradan» dedi ve nidasını münafıkların hepsi çıkıncaya kadar kesmedi ve «Çıkm» nidası temadi etti. Bunlar her ne kadar münafıklarsa da Resulullah'ın hakkaa resul olduğunu bilirler ve lâkin hasedlerinden iman etmezlerdi. Binaenaleyh; kendilerinin ayıplarını haber verecek âyetin nazil olmasından korkarlardı. Lâkin kader zuhur edince hazer fayda vermez fahvasmca korktukları başlarına gelmiş ve bu âyet de nazil olmuştur.

Tevbe 9:65

Vacip Tealâ münafıkların kötü hallerinden bazılarını beyan ettiği gibi bazı aharı dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: (Tebûk) gazasında münafıklardan bir kaafile Resulullah'a tesadüf ederek «Bakın şu adama ki, Şam'ın köşklerini ve saraylarını fethetmek ister. Ne kadar uzak ve ne vâhî ümitlerdir» dediler. Cibril-r. Emin bunu haber verince Resulullah onlardan suâl buyurdu. «Biz sana ve senin ashabına dair birşey konuşmadık, belki kervan âdetince yola kolaylık olsun için batıl sözlere daldık, oyun oynadık ve bu vesileyle bazımız bazımızı eğledik, yoksa sizin hakkınızda söylemiş olduğumuz şeyler ciddî ve hakîkî değildir» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Ayet-i celilede âyetler le murad; Kur'ân'm âyetleri ve ahkâm-ı şer'iyedir. Halbuki gerek âyetlere ve gerek Resulul-lah'a ve ahkâm-ı şer'iyeye her mükellefin hürmet ve ta'zîmi farz-ı aynolduğu cihetle bunları istihza ve bunlarla oyun oynamak küfürdür. Binaenaleyh; bu ef'âlin münkerattan olduğuna tenbih için âyette istifham; inkârı suretiyle varid olmuştur. Vacip Tealâ bu misilli ef'âlin küfür olduğundan i'tizann kabul olunmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; i'tizarınız kabule şayan değildir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bunların i'tizarları-nm kabul olunmamasının sebebi; imanı izhar ettikten sonra Re-sulullah'a ta'n, zem ve eza etmek suretiyle küfür izhar etmeleridir. Çünkü; küfürleri meydanda olduğu cihetle onlarla ehl-i iman beyninde asla emniyet ve münasebet kalmadığından i'tizarları da ehemmiyetten düşmüştür. Zira; nasıl hesaplarına gelirse o yolda hareket ettikleri cihetle hiçbir şeyde sebatları yoktur. Binaenaleyh; sözlerinin itibarı olmadığı bu âyetle kendilerine beyan edilmiş ve müşriklerle farkları olmadığı kendilerine tefhim olunmuştur. Esasen her zamanda her münafıkm hali böyledir. Çünkü; işine nasıl elverirse o yolda idare-i kelâm ve maslahat etmek ve her zamana göre bir adam olmak ve herkesin haklı ve haksız mizacına göre söz söylemek, icabına göre iyiye kötü, kötüye iyi demek münafıklar için başlıca sermayedir.

Tevbe 9:66

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra tevbe edenleri affedip etmeyenlere azab edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; Resulullah'a ta'n, eza ve ehl-i İslama ihanet gibi efıvâ'-ı cürüm ve cinayeti irtikâb etmişlerdir. Binaenaleyh; devam üzere azab olunacaklardır. Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu misilli nifakta devam edip tevbe etmeyenlerin dünyada azapları; katlolunmak, esir alınmak ve memleketlerinden tard u teb'id olunmak ve zelil ü hakir kılınmaktır. Âhirette azapları; Cehennemdir. Gerçi bu taifelerin her ikisinde de günah varsa da birisi günahına tevbe ettiğinden affa mazhar oluyor, diğeri günahına ısrar ettiğinden ebedî azaba düçâr oluyor. Münafıkların i'tizarları; yukarıda beyan olunduğu veçhile Allah'ı, âyâtı ve Resulünü istihza ve oyuncak etmek suretiyle olup bu ise küfr-ü sarih olduğu cihetle bu misilli küfriyâtla i'tizar etmekten nehy olunmuşlar dır. Zira; i'tizarları ayn-ı küfür olduğundan özürleri kabahatlarından daha büyüktür. Bu vesileyle küfriyâtla oyun aynı küfür olduğu cihetle caiz olmadığı dahi beyan 'olunmuştur. Âyette affolunan taife yle murad; bazı rivayete nazaran yalnız bir kimsedir ki (Humeyr Eşccâfnin oğlu (Mâha-§in)'dir. Bu zat hal-i nifakında diğerlerinin Resulullah'a ta'nma gülerse de kendi asla ta'netmezdi. Bu âyet nazil olunca taib ü müstağfir olmuş ve tevbesine «Yâ Rab! Ben fisebilillâh şehid olayım ve şehid olduğum mahalli kimse bilmesin, hatta ben gaslettim ve kefen sardım ve defnettim diyen bulunmasın" duasını da ilâve etmiştir. Bu duasının eseri olarak Yemâme'de mürtedlerle muharebede şehid olduğu ve şehid olduğu mahal hiç kimseye ma'-lûm olmadığı ve cenazesinden hiçbir eser görülmediği mervidir.

Tevbe 9:67

Vacip Tealâ münafıkların karılan da sıfat-ı nifakta erkekleri gibi olduğunu ve nifaklarının alâmetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Onların meslekleri; şirk ve Resulullah'a ezâ ve tekzib etmek gibi münkeratle emreylenıek, Allah'a, Resulüne ve kitabına imandan ve ehl-i imana muavenet gibi ma'rufâttan nehyetmek ve mallarını hayrat ve müberrâta sarfetmekten ellerini çekmek ve tutmaktır. Binaenaleyh; ehl-i imana ve fukaraya dest-i semahatlarını kafiyen uzatmazlar ve şu kötü işleri sebebiyle onlar Allah'ı unuttular ki, emr-i ilâhiyi bütün bütün terkettiler. Allahü Tealâ da onları unutulmuş birşey menziline tenzille rahmetinden ve sevabından mahrum etmiştir. Zira; münafıklar itaat-ı ilâhiyeden çıkmış birtakım âsîlerdir. Binaenaleyh; hudud-u ilâhiyeden çıktıklarından dolayı rahmet-i' ilâhiyeden tard ve teb'id cezasına müstehak olmuşlardır. Münafıkların rahmet-i ilâhiyeden uzak olmalarının sebebi; kendi fısıkları olduğunu herkese bildirmek için Cenab-ı Hak bu âyette fâsık olduklarını açıktan beyan buyurmuş, bunların işleri ve bütün emelleri taât-ı ilâhiyeden çıkmak olup başka bir hayır emelleri olmadığını beyan için inhisara delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette nisyan ; ter-ketmek manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir ve bu manâ da sahihtir. Çünkü; nisyanın manâ-yı hakîkîsi olan unutmak Cenab-i Hakka isnad olunamaz. Zira; Cenab-ı Hak unutmaktan münezzehtir. Kezalik münafıklara da isnad olunduğunda nisyanın manâ-yı hakîkîsi murad olunamaz. Çünkü; hakikatta abdin ihtiyarında olmadığından unutmakla münafıklar zemmolunmaz. Zira; unutmak ellerinde değildir. Şu halde nisyanla zemmolunmaları bu makamda nisyanın an'amdin terk manâsına olmasına delâlet eder. Binaenaleyh; «Onlar Allah'ın emrini an'amdin terkettiler. Allahü Tealâ da onları rahmetinden terketti» demektir.

Tevbe 9:68

Vacip Tealâ münafıkların ibâdât-ı ilâhiyeyi terketmelerine mukaabil olarak cezalarını beyandan sonra o cezalarını te'kid etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Cehennem'de her nevi' azap mevcut olduğu gibi Cehennem'de ebedî kalmaktan daha kötü bir azap olamaz. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran onlara Cehennem'de ateşle azap olduğu gibi soğukla dahi azap vardır. Şu halde âyette tekrar yoktur. Zira; evvelki azap; nar-ı Cehennem, ikinci azap; tabakaat-ı zemherirdir. Yahut ahir ette azab-ı Cehennem olduğu gibi dünyada onların nifaHarına ve gizledikleri küfriyatla-nna Resulullah'ın ve ashabının muttali' olup rüsvâ olmaları endişesi ve korkulan onlar için daimi bir azaptır. Şu halde, âhirette envâ'-ı azapla muazzap olacaklarını ve dünyada dahi kalplerinde sabit olan nifaklarının nas beyninde açığa çıkmasından endişeleriyle müddet-i Ömürlerini gönül azabıyla geçireceklerini beyan etmek suretiyle bu âyet münafıkları tehdid etmiştir. Vacip Tealâ münafıkların hallerini tamamıyla izah etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar nasipleri kadar lezzet aldılar, siz de nasibiniz kadar lezzet aldınız. Onlar âhirete gittiler, siz de gideceksiniz. Binaenaleyh; sizin intifâ'ınız aynıyla onların nasipleriyle intifâ'ı gibidir ve sizin haliniz şu cihetle de evvel geçen kâfirlerin hallerine müşabihtir ki, onlar nasıl resullerini tekzib ettiler, hile ve hud'a gibi birtakım batıl şeylere daldılarsa siz de aynıyla onlar gibi batıla daldınız, Resulünüzü tekzib ettiniz, fesad ve fitne ilkaasıyla meşgul oldunuz. Binaenaleyh; Ömrünüzü birtakım evham ve ha-yâlâtla geçiriyorsunuz.

Tevbe 9:69

Vacip Tealâ bu misilli kötü işlere cüret edenlerin cezalarını beyan ve tertib etmek üzere buyuruyor. Yani; şu doğru yola gitmekten ârî ve Allah'ın kapısından merdud olan münafıkların menfaatları için kesbetmiş oldukları amelleri dünyada ve âhirette müzmahil oldu. Her iki cihette asla faydasını göremeyeceklerdir. Zira; amelleri imana mukaarin olmadığından kabul olunmaz. Kabul olunmayan amelden ise menfaat görülmeyeceği tabiidir. Kezalik dünyada amelleri nifak üzere bina olunduğundan fayda görmedikleri gibi ayaklarına dolaşarak mazarrat bile gördüler. Binaenaleyh; onlar amellerinden daima mazarrat görmeye mahkûm, menâfi'den mahrum ve ebeden rüsvalıkla âlemde meşhurlardır. Zira; nifakları sebebiyle onlar izzetten zillete, kuvvetten zaafa ve kesretten kıllete intikaalle nas indinde zelil ve hakir olmuşlardır. Her zamanın münafıklarında dahi ahval böyle cereyan etmektedir. Gerçi evvelinde münafıkın işi parlak ve nifakı revaçlı gibi görülürse de neticede yok ölüp gittiği her zaman görülen ahvaldendir. Vacip Tealâ bu âyette ümmet-i Muhammediyenin münafıkları ümem-i salifenin kâfirleri gibi olup onların yollarını tuttuklarını beyan buyurmuştur. Bu âyeti tefsir ve manâsını tafsil olmak üzere Buhârî ve Müslim'de zikrolunan bir hadiste Resulullah (S.A.) buyurmuştur. Yani; «Ey insanlar! Sizden evvel geçen ümmetlerin tarik ve mesleklerine ve âdetlerine karış karış ve kulaç kulaç elbette tebaiyet edersiniz. Hatta onlar bir kiler deliğine girmiş olsalar siz de onlara ittibâ' ederdiniz» demektir. Bu hadisten anlaşıldığı veçhile insanlar geçmişleri taklide meraklılardır. Halbuki taklidle me'mur değiller, belki hakikati tahkikle me'murlardır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak taklid edenlerin taklidlerini bu âyetle zemmet-miştir.

Tevbe 9:70

Vacip Tealâ münafıkları ümem-i salife kâfirlerine teşbih ettikten sonra ümem-i salifenin meşhurlarından bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. tufanla ihlâk ettiğimiz … rüzgârla ihlâk ettiğimiz … ve yıldırımla ihlâk ettiğimiz … ve sivrisinekle ihlâk ettiğimiz … ve gökten inen ateşle ihlâk ettiğimiz … , zelzele ve semadan nazil olan taşlarla ihlâk ettiğimiz … Siz de onlar gibi resulünüzü tekzib ettiğinizden dolayı sizi de ihlâk ederiz. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette manasınadır. Çünkü; kavm-i Lût'un karyelerinin alti üstüne çevrildiğinden dolayı onlara denmiştir. Kavm-i Lût'un karyesi bir olmayıp birkaça münkasem olduğuna işaret için cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. Bu âyette istifham; takrir .ve tesbit içindir. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Burada zikrolunan akvamın beldeleri Arapların memleketlerine yakın ve her zaman hikâyelerini işitip eserlerini ve harabelerini gözleriyle gördüklerinden bu altı kavim zikrolunmuştur. Yoksa kendi nefislerine zulmettiklerinden dolayı helak olan akvam bu altıya münhasır değildir. Belki binlerce akvam günahları sebebiyle gûnâ gün azaplarla helak olmuşlardır. Lâkin Araplar arasında şöhretleri olmadığından onlar misal olarak getirilmemiştir. Bu âyette mukadder cümle vardır ve takdir şöyledir: Yani; «Onların resulleri kendilerine geldi. Tekzib ettiler. Binaenaleyh; All'ahü Tealâ da azaplarını ta'cil buyurdu» demektir. Her kavim kendi günahları sebebiyle helak olunca Allahü Tealâ onlara zulmeder olmadı, lâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular. Çünkü; onları irşad için resuller gönderdi. Resulleri onlara hak olan doğru yolu gösterdiler. Ancak onlar rusül-ü kiramın sözlerini dinlemediler, belki tekzib edib küfür, şirk ve nifak gibi mühlik olan itikaadâtı ihtiyarla kendi nefislerine' zulmettiler. Binaenaleyh; onların zulümleri sebebiyle helake istihkak kesbettiklerinden Vacip Tealâ'nm onları ihlâk etmesi mevzi-i lâyı-kında olduğu cihetle zulüm değildir.

Tevbe 9:71

Vacip Tealâ münafıkların ahvalini beyandan sonra müminlerin ahvalini ve iyi işlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; iradesini reddeden yoktur. … Çünkü; ilm-i tam sahibi olduğundan herkesin liyakatini bilir. Yani; müminler münafıkların aksinedir. Zira; münafıklar şer işler ve birbirlerine şerre delâlet ederler. Müminler ise hayır işler ve hayra delâlet ederler. Çünkü; imanın icabı hayra sa'y ve delâlet etmektir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile âyetin lâfzı ihbarı ise de manâsı inşâî ve emirdir. Yani; müminlerin birbirlerinin velisi olmaları vaciptir. Çünkü; Müslümanların birbirine muavenet etmemesi ehl-i İslâmın inkırazına sebep olacağından bütün Müslümanların bir şahıs menzilinde olarak yekdiğerinin acısına acıyıp süru-ruyla mesrur olmaları ve muavenette bulunmaları ehem ve elzemdir. Zira; Cenab-ı Hak dostluk manâsına olan velayetle tavsiye ediyor. Velayet ise adavetin zıddıdır. Şu halde müminler birbirlerine daima dost olup adavet etmemeleri lâzımdır. Amma bazı müminin umur-u dine ehemmiyet vermediğinden dolayı onun hakkında buğz-u fillâh caizdir. İsmi Müslüman kendi münafık olan kimselerle dostluk ve onlara muavenet asla caiz olmaz. Cenab-ı Hak bu âyette müminlerin, birbirine hayırla emredip hayır öğüt vermek, yekdiğerini serden menetmek, feraizi yoluyla eda eylemek, Allah'a ve resulüne itaati yerine getirmek evsaf-ı memduhalanndan olduğunu beyan buyurdu ki, mümin olan kimsenin şanı böyle olmak lâzım demektir. Böyle olan müminlerin merhamet-i ilâhiyeye müstehak olacaklarını dahi beyanla müminleri şu evsafı cami olmalarına teşvik buyurmuştur. Vacip Tealâ münafıkların çirkin amellerine ceza olarak Cehennem'i vaad buyurduğu gibi müminlerin güzel amellerine mükâfat olarak rahmetini vaad buyurmuştur. Zira; kötülüğün cezası Cehennem ve iyiliğin cezası Cennet olmak adalet ve hikmet iktizasındandır. Hulâsa; erkek ve kadın bilûmum müminlerin birbirlerine dost olup muavenet etmeleri lâzım olduğu, iyi işlerle emir, kötü şeylerden nehyetmek müminlerin şanlarından olduğu, erkân-ı dinden olan namazı, zekâtı eda ederek Allahü Tealâ'ya ve resulüne itaat ettikleri ve şu hısal-i hamideye devam edenlerin rahmet-i ilâhiyeye müstehak ve mazhar olacakları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Tevbe 9:72

Vacip Tealâ bundan evvelki âyette müminlere icmalen vâki olan vaadini tafsil etmek üzere buyuruyor. Zira; rıza-yı ilâhiyle rahat edecek, müminlerin ruhudur, diğer nimetlerle rahat edecek cisimleridir. Saâdet-i ruhaniye ise.saâdet-i cismaniyeden elbette eşref ve âlâdır. İnsan için bundan büyük bir mertebe olamaz ve hakîkî necat da budur. Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette altından nehirler akan cennetlerle murad; tenezzüh makûlleridir ki, o bağlar ve bostanların seyredecek güzel mahallerinde gözler hayrette kalır. Çünkü; bundan sonra aynı âyette ehl-i Cennetin meskenlerini beyan etmek; o cennetlerin bu meskenlerin başkası olmasını icab eder. Zira; ma'tufun, ma'tufunaleyhten başka olması kavaid-i Arabiye iktizasındandır. Şu halde meskenler Cennet-i Adin'dedir ki Cennet-i İkaamet demektir ve gezilecek mahaller ise bunlardan başka bağlar ve bostanlardır ki, oralara tenezzüh için giderler. Zira; insanların tenezzüh etmek ve bazı ahbabı görmek için bu dünyada bile bazı mesiregâha gitmek âdetleri olduğu gibi âhirette dahi bu misilli hoş manzaralı mahallere gitmek âdetinin bakî olacağına bu âyet delâlet etmektedir ve bu gibi mahallerde gezmek tabiat-ı insanın sevdiği şeylerden olduğu cihetle âhiret nimetleri sırasında sayılmıştır. Cennet'in meskenlerinde asla keder ve insanın mizacına muhalif birşey olmadığına işaret için meskenler tayy'ib olmakla tavsif olunmuştur.

Tevbe 9:73

Vacip Tealâ münafıkların ve müminlerin hallerini beyan ettiği gibi kâfirler ve münafıklarla mücahede lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Nebiyy-i Muhterem! Kâfirler ve münafıklar erbab-ı fesaddan oldukları cihetle her ne suretle olursa olsun onlarla mü-cahede etmek ye mücahede sebebiyle onların fesadlarmı izale eylemek sizin için vaciptir ve esnâ-yı mücahedede onlar üzerine gü-zat et. Zira; onlar vahdaniyeti inkâr, sana eza ve sair fesâdâta devam ve cüret ettiklerinden yumuşaklıkla muameleye müstehak değillerdir. Fahri Râzî ve Hâzin'in beyanları veçhile akaaid-i diniyesinde şekkeden kimseyle mücahede eylemek ve mücahedede gılzat etmek lâzım olduğuna âyet delâlet ettiği gibi kâfirlere mülâyemet muvafık olmadığına dahi delâlet eder. Münafıklar zahirde İslâm suretinde göründüğü ve şeriat nazar mdaysa ahkâm; zahire bina olunduğu cihetle münafıkların zahirine bina olunarak ashab-ı Resulullah arasında bulunmalarına ve halleri üzerine terkolunmalarına müsaade olunarak malları ve canları muhafaza olunmuştur. Zira; zahirde îslâmiyete itibar olunmasa herkesin batınına vakıf olmak Allahü Tealâ'ya mahsus olduğundan kullar için batma vukuf mümkün değildir. Binaenaleyh; zahir hallerine nazaran münafıklar Müslümanlarla Müslüman sırasında bulunurlardı. Herkesin batınına göre mücâzât Cenab-ı Hakka ait olduğu cihetle Resulullah ve ashabı batma müteallik olan ahkâmı Vacip Tealâ'ya havale eder ve zahiriyle hükmederlerdi. İşte şu esasa binaen iptida-yı İslâm'da İslâm kisvesi altında birçok münafıklar mallarını ve canlarını İslâm kisvesiyle muhafaza etmişler. Badehu nifakları zuhur edince muzmahil olmuşlardır. Zira; nifakları meydana çıkınca ehl-i İslâm arasında yerleri kalmamış ve rüsvâ-yı âlem olarak herbiri bir yerde helak olup gitmişlerdir.

Tevbe 9:74

Vacip Tealâ münafıkların nifaklarını ve ahval-i seyyiesinden olmak üzere yalan yere yemin ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar Resulullah'a ta'n ve din-i İslâm'ı istihza etmek gibi küfrü müstelzim olan sözleri muhakkak olarak söyledikleri halde söylemediklerine yemin ettiler ve onlar zahirleriyle Resulullah'a teslimiyet ve İslâmiyeti izharla Müslüman göründükten sonra bu misilli küfriyatı irtikâpla kâfir oldular. Resulullah'ı katletmek veyahut ashabıyla beraber Medine'den çıkarmalç gibi nail olmadıkları cinayetleri işlemek niyet ettilerse de destires olamadılar ve bunların bu misilli cinâyâtı işlemeye niyet etmeleri olmadı, ancak iyilik mukaabilinde kötülük etmek kabilinden Resulul-lah'm ve Allah'ın onları zengin kılmaları oldu. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Resulullah Medine'ye gelmezden evvel Medine ahalisi fakr u zaruret ve zıyk-ı maişetle vakit geçirirlerdi. Vakta ki, Resulullah Medine'yi teşrif buyu-runca emval-i ganimet çoğaldı. Ehl-i Medine münafıklarla beraber oldukları halde müstefid olarak herbirerleri zengin oldular. Şu halde bu nimetlere şükretmek lâzımken bilâkis münafıklar Resulullah'ı geceyle katil veyahut ashabıyla beraber Medine'den çıkarmak ve ehl-i İslâmm esrarını kâfirlere haber vermek gibi birtakım hezeyan kasdetmişlerse de emellerine nail olamadıklarını Cenab-ı Hak bu âyetle haber vermiştir. Şu halde şükür yerinde küfran-ı nimet ettiklerinden dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ oldular. Binaenaleyh; her nimetten mahrum olmaya mahkûm olmuşlardır. demektir. Yani «Onların Resulullah üzerine inkârları ve ta'nlan olmadı, illâ Allah'ın ve Resulullah'ın onları zengin etmeleri sebep oldu» demektir. Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Abdullah b. Übeyy) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Abdullah) Medine'den kuvvetli olanların zelil olanları çıkaracağına yemin etti ve onun zül ile muradı Resulullah'tı. (Zeyd b. Erkam) bu sözü işitti ve Resulullah'a haber verdi. Hz. Ömer Abdullah'ı katletmek murad etti ve Abdullah'ı huzur-u nebeviye getirdiler. Huzur-u risalette böyle söz söylemediğine yemin etti, fakat bu âyet de Abdullah'ı tekzib eyledi. Yahut âyetin Resulullah'ın Tebûk'ten avdetinde katlini kasdedenler hakkında nazil olduğu mervidir. Hulâsa; münafıkların yalan yere yemin ettikleri ve küfrü müstelzim sözleri söyledikleri halde söylemedik dedikleri ve İslâm'a inkıyad ettikten sonra küfrü irtikâb ettikleri ve Resulullah hakkında besledikleri kötü fiillerine muvaffak olamadıkları ve bunların bu cinayetleri irtikâplarına sebep; Resulullah sayesinde servete malik olmaları olduğu ve Resulullah Medine'ye gelince fütuhat çoğalıp rızık kapıları açılıp envâ'-ı nimetin Medine'ye akıp geldiği ve cümlesi refah ve saadete nail olduklarından şükretmek lâzımken bilâkis küfran-ı nimet ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ münafıkların ahvalini beyandan sonra ihlâs üzere tevbe ederlerse kabul olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar şu beyan olunan cinayetlerin kâffesini işledikten sonra kendilerinde sudur eden kabayihin cümlesinden hulûs-u niyetle tevbe ederlerse bu tevbeleri onlar için hayırlı olur ve vâki olan hatalarının cümlesi affolunur. İnsan için işlediği günahlarının affolunmasından ziyade bir hayır tasavvur olunamaz. Ve eğer tevbeye yanaşmaz, kaçar, küfür ve nifaklarında devam ederlerse intikam sahibi olan Allahü Tealâ dünyada katil ve esaret, memleketlerinden tard ve teb'id etmek, zelil ve hakir kılmakla azab edeceği gibi âhirette de dünyada olan azabın binlerce ziyadesiyle azab edeceği şüphesizdir. Zira; küfürleri sebebiyle mer-tebe-i insaniyetten sakıt oldukları cihetle her nevi' azaba müste-haklardır ve onlar için din-i İslâm'ın yeryüzünde intişarından sonra bir dost ve yardımcı bulunmaz. Çünkü; bilcümle tekâlif-i ilâhiyeden istinkâf ettikten sonra onları müstehak oldukları ga-zab-ı ilâhiden kurtaracak bir kimse yoktur. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bir kabilenin bazı efradından sadır olan çirkin ef'âlin işlenmesine diğerleri mani olmayıp razı olduklarından kabile efradının cümlesine o fiil isnad olunmak Arap indinde âdet olduğu cihetle bu âyette münafıkların bazılarından sudur eden kabahat cümlesine isnad olunmak suretiyle onların kötülüklerini beyan zımnında cemi' sıyğa-sıyla varid olmuştur. Hulâsa; münafıklar tevbe ederlerse tevbelerinin kabul olunacağı cihetle kendileri için hayırlı olduğu ve eğer tevbe etmezlerse dünyada ve âhirette muazzap olacakları ve yeryüzünde onları Allah'ın azabından kurtaracak bir dost ve yardımcı bulunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:75

Vacip Tealâ münafıkların ahvalinden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklardan bazıları şol kimseler ki, onlar Allah'a ahd ettiler «Eğer Allahü Tealâ esbaptan hangi sebeple olursa olsun bize bol rızık ve çok mal verirse elbette her hak sahibinin hakkını verir ve fukaraya tasadduk eder ve sıla-i rahme riayet, envâ'.-ı hayrata sarfederiz ve o malda ehl-i salâhın işlediği hayratı işlemekle salihîn zümresinden oluruz» diyerek Cenab-ı Hakka ahdettiler. Vakta ki, Allahü Tealâ istediklerini verince sözlerinden döndüler, buhlettiler ve ahidlerinden yüz çevirdiler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile münafık her ne kadar kâfirse de Allah'ı bildiğinden Allah'la ahdi caizdir. Çünkü; her zaman âlemde mevcut olan kâfirler ekseriyetle Allah'ı bilirler. Ve lâkin küfürleri; kendilerine taraf-ı ilâhiden gönderilen nebiyi tasdik etmediklerindendir. Binaenaleyh; Allah'ı bilen kâfirlerin pazarlıkları Allahü Tealâ iledir. Kezalik münafıkların küfürleri Resulullah'a iman etmediklerindendir. Yoksa Allah'ı bilmediklerinden değildir. Şu halde cümlesi Allah'ı bilir ve umur u hususlarında Allahü Tealâ'nm dergâhına iltica etmekten hâli kalmazlardı. Lâkin Resulullah'ı tasdik etmediklerinden indallah amelleri makbul değildir. Çünkü; Resulullâh'm risaletini tasdik etmek usul-ü itikaadiyenin esaslarından ve zarurilerindendir. Binaenaleyh; bu esas bulunmadıkça sair amellerinin kabul olunmayacağı bedihidir. Zira; itikaad-ı fasid üzere bina olunan amel de fasiddir. Fahri Râzi, Kaazî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile (Salebe b. Hâtıb) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Sa'lebe) «Yâ Resulallah! Duâ buyur, Allahü Tealâ bana mal versin» dedi. Resulullah «Yâ Sa'lebe! Şükrü eda olunan azıcık mal şükrü eda olunmayan çok maldan hayırlıdır» buyurdu. (Sa'lebe) tekrar geldi, Resulullah reddetti. Üçüncü defa geldi, «Yâ Resulallah! Allahü Tealâ bana çok mal verirse her cihetle hak sahibinin hakkını vermekle şükrünü eda ederim» deyince Resulullah dua buyurdu. (Sa'lebe) koyun tuttu. Medine'de zengin oldu. Çünkü; koyunları karınca gibi yavrulardı. Nihayet Medine'ye sığmadı. Binaenaleyh; Medine civarında bir vâdîye çekildi. Yalnız Öğle ve ikindi namazlarında Mescid-i Resulullah'a gelir, diğer namazlarını koyunlarının yanında kılarken koyunu çoğaldıkça çoğaldı, o vadiye de sığmadı, daha uzak derelere gitti, Medine'ye yalnız bir Cuma namazına gelirken koyunlarının yine çoğalması üzerine daha uzak derelere gitmeye mecbur olmakla Cuma namazına dahi gelemez oldu. Birgün Resulullah (Sa'lebe)'nin halinden suâl etti. Bilenler halini haber verdiler. Zekât âyeti nazil oldu. Resulullah zekât tahsiline ashabından iki kimseyi gönderdi. Zekât sahiplerinden zekât alarak (Sa'lebe)'nin yanına geldiler. Zekât hakkında nazil olan âyeti okuyup haber verdiler ve âyetin icabı zekâtını istediler. Sa'lebe «Bu; bir cizyedir» demekle zekâtını vermekten imtina' etti. Zekât tahsiline gidenler gelip Resulullah'a (Sa'lebe)'-nin halini haber verdiler. Bu âyet-i celile onun hakkında nazil olunca meclis-i Resulullah da (Sa'lebe)'nin akrabasından bir kimse bulundu. (Sa'lebe)'nin nezdine giderek âyetin nüzulünü ona haber verdi. (Sa'lebe) zekâtım aldı Resulullah'a geldi, fakat Resulullah kabul etmedi. Resulullah'm vefatından sonra Ebubekir'e geldi, kabul etmedi. Badehu Hz. Ömer'e geldi, kabul etmedi. Nihayet Hz. Osman zamanında zekâtı kabul olunmaksızın helak oldu. Allah'la olan ahdini derhal ifa etmediğinden Cenab-ı Hak onun zekâtını almaktan Resulünü menetmiştir. Yahut âyetin nüzulünden sonra (Sa'lebe)'nin zekâtını verecek hulûs-u niyet üzere olmadığından zekâtı kabul olunmamıştır. Hulefâ-yı Raşidîn Hazretleri de Resulullah'a ittibâ' ederek kabul etmemişlerdir. Âyet-i celile (Sa'lebe) hakkında nazil olmuşsa da birşeyî Allahü Tealâ'ya ahdedip de o şeyin husulünde ahdini ifadan vazgeçip nakz-ı ahdedenlerin cümlesine şamildir. Binaenaleyh; bir kimse bir hususa duâ eder, yalvarır ve istediği şeyi verdiği takdirde bazı hayrata sarfedeceğini vaad eder de Allahü Tealâ duasını kabul edip istediğini verdiğinde duasında dermeyan ettiği şeraite riayet etmez, ahdînden dönerse o kimse (Salebe) gibi bu âyete mazhar ve mâsadak olur. Çünkü; itibar lâfzın umuınunadır, se-beb-i nüzulün hususuna değildir. Vacip Tealâ münafıkların ahidlerinde sebat etmediklerini beyan ettiği gibi ahidlerini ifa etmediklerinden sonra terettüb eden cezalarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Veyahut … demektir.

Tevbe 9:76

Vacip Tealâ münafıkların ahvalinden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklardan bazıları şol kimseler ki, onlar Allah'a ahd ettiler «Eğer Allahü Tealâ esbaptan hangi sebeple olursa olsun bize bol rızık ve çok mal verirse elbette her hak sahibinin hakkını verir ve fukaraya tasadduk eder ve sıla-i rahme riayet, envâ'.-ı hayrata sarfederiz ve o malda ehl-i salâhın işlediği hayratı işlemekle salihîn zümresinden oluruz» diyerek Cenab-ı Hakka ahdettiler. Vakta ki, Allahü Tealâ istediklerini verince sözlerinden döndüler, buhlettiler ve ahidlerinden yüz çevirdiler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile münafık her ne kadar kâfirse de Allah'ı bildiğinden Allah'la ahdi caizdir. Çünkü; her zaman âlemde mevcut olan kâfirler ekseriyetle Allah'ı bilirler. Ve lâkin küfürleri; kendilerine taraf-ı ilâhiden gönderilen nebiyi tasdik etmediklerindendir. Binaenaleyh; Allah'ı bilen kâfirlerin pazarlıkları Allahü Tealâ iledir. Kezalik münafıkların küfürleri Resulullah'a iman etmediklerindendir. Yoksa Allah'ı bilmediklerinden değildir. Şu halde cümlesi Allah'ı bilir ve umur u hususlarında Allahü Tealâ'nm dergâhına iltica etmekten hâli kalmazlardı. Lâkin Resulullah'ı tasdik etmediklerinden indallah amelleri makbul değildir. Çünkü; Resulullâh'm risaletini tasdik etmek usul-ü itikaadiyenin esaslarından ve zarurilerindendir. Binaenaleyh; bu esas bulunmadıkça sair amellerinin kabul olunmayacağı bedihidir. Zira; itikaad-ı fasid üzere bina olunan amel de fasiddir. Fahri Râzi, Kaazî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile (Salebe b. Hâtıb) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Sa'lebe) «Yâ Resulallah! Duâ buyur, Allahü Tealâ bana mal versin» dedi. Resulullah «Yâ Sa'lebe! Şükrü eda olunan azıcık mal şükrü eda olunmayan çok maldan hayırlıdır» buyurdu. (Sa'lebe) tekrar geldi, Resulullah reddetti. Üçüncü defa geldi, «Yâ Resulallah! Allahü Tealâ bana çok mal verirse her cihetle hak sahibinin hakkını vermekle şükrünü eda ederim» deyince Resulullah dua buyurdu. (Sa'lebe) koyun tuttu. Medine'de zengin oldu. Çünkü; koyunları karınca gibi yavrulardı. Nihayet Medine'ye sığmadı. Binaenaleyh; Medine civarında bir vâdîye çekildi. Yalnız Öğle ve ikindi namazlarında Mescid-i Resulullah'a gelir, diğer namazlarını koyunlarının yanında kılarken koyunu çoğaldıkça çoğaldı, o vadiye de sığmadı, daha uzak derelere gitti, Medine'ye yalnız bir Cuma namazına gelirken koyunlarının yine çoğalması üzerine daha uzak derelere gitmeye mecbur olmakla Cuma namazına dahi gelemez oldu. Birgün Resulullah (Sa'lebe)'nin halinden suâl etti. Bilenler halini haber verdiler. Zekât âyeti nazil oldu. Resulullah zekât tahsiline ashabından iki kimseyi gönderdi. Zekât sahiplerinden zekât alarak (Sa'lebe)'nin yanına geldiler. Zekât hakkında nazil olan âyeti okuyup haber verdiler ve âyetin icabı zekâtını istediler. Sa'lebe «Bu; bir cizyedir» demekle zekâtını vermekten imtina' etti. Zekât tahsiline gidenler gelip Resulullah'a (Sa'lebe)'-nin halini haber verdiler. Bu âyet-i celile onun hakkında nazil olunca meclis-i Resulullah da (Sa'lebe)'nin akrabasından bir kimse bulundu. (Sa'lebe)'nin nezdine giderek âyetin nüzulünü ona haber verdi. (Sa'lebe) zekâtım aldı Resulullah'a geldi, fakat Resulullah kabul etmedi. Resulullah'm vefatından sonra Ebubekir'e geldi, kabul etmedi. Badehu Hz. Ömer'e geldi, kabul etmedi. Nihayet Hz. Osman zamanında zekâtı kabul olunmaksızın helak oldu. Allah'la olan ahdini derhal ifa etmediğinden Cenab-ı Hak onun zekâtını almaktan Resulünü menetmiştir. Yahut âyetin nüzulünden sonra (Sa'lebe)'nin zekâtını verecek hulûs-u niyet üzere olmadığından zekâtı kabul olunmamıştır. Hulefâ-yı Raşidîn Hazretleri de Resulullah'a ittibâ' ederek kabul etmemişlerdir. Âyet-i celile (Sa'lebe) hakkında nazil olmuşsa da birşeyî Allahü Tealâ'ya ahdedip de o şeyin husulünde ahdini ifadan vazgeçip nakz-ı ahdedenlerin cümlesine şamildir. Binaenaleyh; bir kimse bir hususa duâ eder, yalvarır ve istediği şeyi verdiği takdirde bazı hayrata sarfedeceğini vaad eder de Allahü Tealâ duasını kabul edip istediğini verdiğinde duasında dermeyan ettiği şeraite riayet etmez, ahdînden dönerse o kimse (Salebe) gibi bu âyete mazhar ve mâsadak olur. Çünkü; itibar lâfzın umuınunadır, se-beb-i nüzulün hususuna değildir. Vacip Tealâ münafıkların ahidlerinde sebat etmediklerini beyan ettiği gibi ahidlerini ifa etmediklerinden sonra terettüb eden cezalarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Veyahut … demektir.

Tevbe 9:77

Zira; onlar Allahü Tealâ mal verirse fukaraya sadaka edeceklerini ve herkesin hakkını vereceklerini ve salihler zümresinden olacaklarını vaad etmişken hiçbirini yerine getirmedikleri cihetle Allahü Tealâ'ya karşı vaadlerinden dönüp yalan irtikâb ettiklerinden azaba istihkak kesbetmişlerdir. Binaenaleyh; kötü cezayla cezalanacaklardır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile onların nifakları üzere Allah'ın ikaabıyla murad; Kalplerinde keder, göğüslerinde darlık, vücutlarında zili ü meskenetle nas beyninde melûm ve mezunum olmaları olmak muhtemeldir. Şu ihtimale nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Bir kimsenin ahdini nakzetmesi kalbinde nifak iras edeceğine bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; mümin olan kimsenin gerek insanlara ve gerek Allahü Tealâ'ya karşı nakz-ı ahdetmekten ihtiraz etmesi ümur-u vecibedendir.

Tevbe 9:78

Vacip Tealâ yalan üzere münafıkların cesaret etmelerini tev-bih etmek üzere buyuruyor. Şu halde eşyadan hiçbir şey; Cenab-ı Hakka gizli olmadığından cüret ettikleri günahlara ve kalplerinde olan nifaka ve vaadlerinden dönmeye cüret etmemeleri farz-ı ayındır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile münafıkları korkutmak ve ziyade mehabet ilkaa etmek için Allah'ın ilmini ifade eden iki cümlede lâfza-i celâl varid olmuştur. Çünkü Allah'a karşı vaadinde hulfedip kalbinde birçok hileler saklayanların hilesini bilmesi ve cemi-i seraire muttali' olunca hile yapanların yüreği titremesi lâzımdır. Şu halde münafıkları Cenab-ı Hak bu âyette birkaç cihetten tekdir etmiştir : Birincisi; bilinmesi lâzım oları şeyi bilmez gibi muamele ettiklerinden dolayı hemze-i istifhamla bilmediklerini inkâr etmiştir, ikincisi; kalplerinde esrarını, birbirlerine vâki olan fısıltılarını bildiğini ve saklı hilelerinin faydası olmadığını beyanla tehdid etmiştir. Üçüncüsü; gaaib .olan şeylerin hepsini bildiğini beyanla Allah'a karşı birşey saklayamayacaklarını ve fesada çalışmaları fayda etmeyeceğini beyan buyurmuştur ki, bu beyan bütün emellerini kesretmiştir.

Tevbe 9:79

Vacip Tealâ münafıkların seyyiâtı cümlesinden olarak zekât veren müminleri zemmettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Müminlerin fukaraya sadaka vermeleri ve ebnâ-yı cinslerine yardım etmeleri insanlar için büyük bir meziyet olduğu cihetle meth ü senaya lâyıkken bilâkis bunların müminlere olan buğz ve adavetleri ve tabiatlarında olan buhl ü hisset ve denaet icabı hamakatla zemmederler. Çünkü; rıza-yı Bârî'yi arayanlar vazife-i ubudiyeti ifaya çalıştıkları cihetle herhalde memduhlardır. Mü- -nafıklar müminleri istihzaları sebebiyle dünyada telezzüz ettiklerine mukaabil âhirette ayniv sistemde azapla muazzab olacaklarım Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Tefsir-i Hâzin'de Buharı ve Müslim'den naklolunan bir hadîse nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Birgün Resulullah ashabını sadaka vermeye terğib buyurunca (Abdurrahman b. Avf) dört bin dinar getirir ve der ki, «Yâ Resulallah! Malımın mecmuu sekiz bin dinardır, dört binini sadaka olarak getirdim ve dört binini evlâd ü ryalimin nafakasına terkettim. Bunun üzerine Resulullah Abdurrahman'a bereketle dua eder ve Resulullah'm duası eseri (Abdurrahman) Hazretlerinin malı çoğaldıkça çoğalır. Hatta vefatında iki hareminin sekizde bir hisseleri Yüz altmış bin dirhem olduğu mervidir. (Adiy oğlu Asım) da yüz deve yükü hurma getirir. (Ukeyl Ensarî) de bir ölçek hurma getirir ve der ki "Yâ Resulallah! İki Ölçek hurmaya malikim, bir ölçeğini ıyali-me terkettim ve bir Ölçeğini sadaka olarak getirdim». Ukeyl'in, bu suretle ziyade sadakaya tahammülü olmadığını beyan edince münafıklar bu hali kemâl-i hayretle temaşa ederler ve derler ki, «Abdurrahman ve Âsım'm sadakaları riyadır. Allahü Tealâ ve Resulü de Ukeyl'in bir ölçek hurmasına muhtaç değillerdir.» İşte münafıkların bu sözleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Cenab-ı Hak bu âyette zengin olsun, fakir olsun nafile sadaka verenleri medih buyurmuştur. Çünkü; sadaka verenleri zemme-denleri Allahü Tealâ'nın zemmetmesi sadaka verenleri medih olduğu şüphesizdir. Hulâsa; sadaka verenleri zemmedip istihza edenleri âhirette Allahü Tealâ'nın istihza suretinde azab edeceği ve onların acıtıcı azapla azap olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

Tevbe 9:80

Vacip Tealâ münafıkların birçok kötü hallerini beyan ettiği gibi onlar münafık oldukları halde onlara başkası tarafından istiğfar olunsa fayda etmeyeceğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette yetmiş adedini zikretmek çokluktan kinayedir. Yani «Münafıklar için her ne kadar çok istiğfar etsen onlara faydası olmaz. Zira; Allahü Tealâ onları mağfiret etmez» demektir, yoksa adet maksud değildir. Âyetin lâfzı emirse de manâsı haberdir. Çünkü;- münafıklar Resulullah'tan istiğfar taleb edince Cenab-ı Hak Resulüne onlar hakkında istiğfarın kabul olunmayacağını haber vermiştir. Bu haberden evvel münafıklar istiğfar isteyince Resulullah onlar hakkında istiğfar etti mi etmedi mi? Bu cihet muh-telefünfihtir. Esah olan istiğfar etmedi. Zira kâfire istiğfar; şeri-at-ı Muhammediyede caiz olmadığı gibi münafık nifakına musir olduğu halde istiğfar onu günaha terğib etmektir. Mansıb-ı nübüvvet ise bu gibi şeylerden masumdur. Resulullah istiğfar etse münafıkın küfründen dolayı istiğfar kabul olunmayacağı cihetle Resulullah'ın istiğfarının reddolunması mansıb-ı risalete münafi olduğundan Resulullah'ın münafıklara istiğfarla meşgul olmaması akla ve nakle muvafıktır ve sahih olan da budur. Şu halde «Resulullah onlar için istiğfar etmedi ve lâkin bilfarz vettakdir istiğfar edecek olsa kabul olunmaz» demektir. Kabul olunmamasının sebebi; küfürleri ve küfrü iman üzere tercih etmeleridir. Yoksa onlar hakkında Resulullah istiğfar etse kabul olunmayacağı haşa Allahü Tealâ'nm buhlünden veya Resuulllah'm kusurundan değildir. Zira Allahü Tealâ buhûlden münezzeh ve Resulü de kusurdan müberrâdır, belki mağfiret olunmamaları küfürlerinden ve mağfirete adem-i liyakat ve istihkaklarındandır.

Tevbe 9:81

Vacip Tealâ münafıkların kötü sıfatlarından diğer birisini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. ki, bu sözlerinin Cehennem'e girmelerine sebep olacağını bilsinler. Resulullah'ın hilâfına oturanlarla murad; münafıklardır. Çünkü; Resulullah Tebûk gazasına gittiğinde onlar Resulullah'a muhalefet ederek hanelerinde evlâd ü ıyalleri yanında kaldılar ve bu oturup kalmayı kendileri için saha-i selâmet bildiklerinden-mesrur oldular, canlarını ve mallarını rıza-yı Bârı için sarfetmek-ten imtina' ettiler ve muharebeye gitmeyi sevmediler. Tebûk gazası şiddetli yaz gününe tesadüf ettiğinden gazaya gidecek olan ehl-i imanı sıcağı öne sürerek gitmekten mene çalıştıklarını Ce-nab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; onların ihlâs üzere imanları olmadığından mallarını ve canlarını feda etmeyi heder ve boşu boşuna telef saydıklarından kendileri gitmedikleri gibi gidecek olanları da menetmek onlar için hâinane bir vazifeydi. Hulâsa; münafıkların Resulullah'la muharebeye gitmeyip birtakım hileyle beldelerinde kalıp hanelerinde oturmayı âdet etmeleri, Resullulah'a muhalefetlerine ferah edip sevindikleri, mallan ve bedenleriyle fisebilillâh mücahedeyi sevmedikleri, Resulullah'a ittibâ' edip muharebeye giden ehl-i imanı yaz gününün sıcağından bahsederek men'e çalışmaları, Resulullah'ın Cehennem ateşinin daha şiddetli olduğunu beyanla onların mahalleri Cehennem olacağına ve azdan az olan dünya rahatını ebedî azab olan Cehennem ateşine değiştiklerine işaret buyurması ve «Bilmiş olsalardı böyle yapmazlardı» buyurmakla hamakatlarını beyan ve bunların şu ahlâk-ı mezmumelerini bildirmekle ehl-i imanı bu misilli fena ahlâkı irtikâptan ,nehiy buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:82

Vacip Tealâ dünyada azıcık rahata aldananların cezalan çok ağlamak ve azıcık gülmek olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onlar ömürlerini günaha sarfederek dünya rahatına aldanıp mesrur olduklarından cezaları ağlamaktır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile âyetin lâfzı emirse de manâsı haberdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:

Tevbe 9:83

demekle herkese onları gazaya lâyık olmadık münafık olduklarını bildir. Yani; onlar evvelce mücahedeye gitmediklerinden kendilerine arız olan mezemmeti ikinci defada sûrî olarak izale etmek isterler. Fakat sen onların bu sözlerinin halisane bir söz olmadığını ve münafık olduklarını bildir ki, herkes onların münafık olduklarını bilsin ve sözlerine aldanmasınlar. Çünkü; münıin-i halis gazadan menolunmaz. Bunların Resulullah tarafından menolunması mümin olmadıklarına açık bir delildir. Bu âyet; onları Huzur-u Risaletten men' ve onlara lanet ka-bilindendir. Yâni «yıkılın buradan, defolun gidin Huzur-u Risaletten, lanet olsun size ve sizin yapacağınız işe» demektir. Bunları harpten men'in hikmeti; onların harbe gitmesinde melhuz olan fesaddır. Çünkü; ehl-i îslâmla harbe gitseler mutlakaa fesad ilkaa ederek harbin kaybolmasına sebep olacakları şüphesizdir. Binaenaleyh; harbe gitmekten menolunmuşlardır ve Müslümanlarla beyinlerinde münasebet minveçhin kesilmiştir. Şu halde bir kimse niekr ü hile, gadr ü fesad gördüğü kimselerden velevse akrabası ve ahbabı olsun kat'-ı münasebet etmek caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak münafıkların hileleri üzerine resulüne onlarla müsaferet ve sıkı sıkı münasebatta bulunmasından ihtiraz etmesini emrediyor. Amma o halden tevbe ederek teb-dil-i ahlâk ederse münasebetini iade etmek de caizdir. Bu âyette murad; nisvan ve sıbyan gibi âcizler olduğundan münafıkları nifakla zem olduğu gib? acizle dahi zem vardır ki, onları mertebe-i ricalden ıskatla kadımar ve çocuklar derecesine indirmiş ve münafıkların ihtiyaç zamanlarında i'raz edip oturmuş olmaları minba'din ehl-i İslâmla birleşememelerine sebep olmuştur. Zira; İslâm'ın ihtiyacı zamanında oturunca ihtiyaç geçtikten sonra "İstediğiniz kadar oturun, bildiğinizi işleyin» demektir. Yani; «Sizin muavenetinize ihtiyaç kalmadı» demekle sohbet-i nebiden matrud oldukları kendilerine bildirilmiştir.

Tevbe 9:84

Vacip Tealâ münafıkların müstehak oldukları. cezadan birisi de onların üzerlerine namaz kılmak caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. *Çünkü; cenaze üzerine namaz kılmak, dua ve kabri üzerine kıyam ikramdır. Onlar ise duâ ve ikrama ehil değildir. Şu halde küfürleriyle fısıkları Resulullah'ın duasından mahrumiyetlerine sebep olmuştur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette saIdtla murad; meyyite duâ ve istiğfardır. Münafıklar ve kâfirler duaya ve istiğfara ehil olmadıklarından Cenab-ı Hak onlara duâ etmekten Resulünü nehyetmiş ve duadan mahrumiyetlerinin illeti ve sebebi de onların küfür ve fısıkları olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette sarahaten beyari buyurmuştur. Ayetin sebeb-i nüzulü; (İbn-i Übeyy) haini maraz-ı mevtinde Resulullah'ı davetle beden-i nebevilerine temas eden gömleğini kefen olmak üzre vermesini ve namazını kılmakla istiğfar etmesini rica ve niyaz etmesi üzerine Resulullah gömleğini göndereceği zaman Hz. Ömer «Ibn-i Übeyy necistir ve habistir. Yâ Resulal-lah! Gönderme gömleği" dedi. Resulullah «Benim gömleğim onun azabına mani olmaz. Ibn-i Übeyy saildir. Sâil de reddolunmaz ve gömleğimi göndermek birçok münafıkların İslâm olmalarına sebep olur» buyurmakla Hz. Ömer'i tesliye etti ve gömleğini gönderdi. O gün bin kadar münafıkm İslâm oldukları mervidir. Resulullah (İbn-i Übey)'in namazını kılmaya kıyam edince Hz. Ömer cenazeyle Resulullah arasına girdi «Yâ Resulallah! Şu münafıkm namazını kılma» deyince bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; Hz. Ömer'in din-i mübin-i Muhammedîde büyük mertebe sahibi olduğuna delâlet eden âyetlerden birisi de bu âyettir.-Çünkü âyet; Hz. Ömer'in re'yi üzere nazil olmuştur. Nitekim şarabın hürmetine ve kadınların setrine dair âyetler Hz. Ömer'in reyine muvafık olarak nazil olduğu gibi. Âyet (İbn-i Übeyy)'in kâfir olduğuna delâlet edince Resulullah cenaze namazını kılmadı. Çünkü; (İbn-i Übeyy)'in ricası üzerine Resulullah iman etti zannıyla namazını edaya kıyam buyurmuştu. Kâfir olduğu açığa çıkınca bittabi' namazdan vazgeçilmiştir. Âyette Resulullah namazdan nehyolundu, lâkin gömleğini vermekten nehy.olunmadı. Çünkü; gömleği vermek keremdir, keremi menetmek mansıb-ı nübüvvete muvafık olmadığından nehyolunmamıştır. Bedir gazasında Hz. Abbas esir olduğunda (İbn-i Übeyy) kendi gömleğini Ab-bas'a vermesine mükâfat olarak nehyolunmadığı dahi mervidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Bedir'de ashab-ı Resulullah tarafından Abbas Hazretleri esir alınıp Medine'ye getirildiğinde (İbn-i Übeyy) gerçi kalbinden Resulullah'a buğzederse de zahirde hürmet ediyor gibi görünmek üzere Resulullah'ın amcası Abbas Hazretlerine bir gömlek vermişti. İşte hîn-i vefatında Resulullah'ın (İbn-i Übeyy)'e bir gömlek vermesi (İbn-i Übeyy)'in Abbas'a verdiği gömlek mukaabiliydi. Çünkü; insanların iyiliği dünyada hiç mükâfatsız kalmaz.

Tevbe 9:85

Vacip Tealâ münafıkların hallerini ve akıbetlerini beyandan sonra ellerinde olan emval ve evlâd gibi muzahrefâtı dünyeviye-ye gıpta olunacak birşey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onlar iradelerini günaha sarf etmek suretiyle günahkâr olduklarından onların günahları sebebiyle ta'ziplerini murad buyurmuştur. Dünyada azapları; envâ'-ı belâya ve nıesâib ve gûnâ gûn hüzün ve elemle olduğu gibi âhirette dahi ruhları kâfir oldukları halde kabzolduğu için ilelebed Cehennem ateşiyle muazzab olmaktır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bir hükme delâlet eden âyetin tekrar nazil olmasında o hükmün ehemmiyetine işaret vardır. Binaenaleyh; bu âyetin hükmü olan kâfir ve münafıkları tehdid, emval ve evlâdı hüsn-ü isti'mâl olmayınca vizr ü vebal olduğunu beyan etmek; elbette mühim olduğundan âyet bu sûrede tekrar nazil olmuştur. Çünkü; insanı ibadetten ve zikrullah-tan alıkoyan başlıca mal ve evlât olduğu cihetle saâdet-i insaniye-den mahrumiyete sebep olan mal ve evlâdın manevî terakkiyâta mani olacağının tekrar tekrar beyan olunması elbette lâzımdır. Matlûb olan bir şeyi tavsiye ederken tekrar etmek faydadan hâli olmayacağı açık bir hakikattir.

Tevbe 9:86

Vacip Tealâ münafıkların emval ve evlâdı kendileri için vebal olup gıpta olunacak birşey olmadığını beyan ettiği gibi ihlâsla imanı ve nıücahedeyi âmir sûre inzal olunca harbe gitmeyip i'ti-zarla izin isteyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; evvelâ Allah'a ihlâs üzere iman edin ve saniyen Resulullah'la beraber harbe gidin emriyle Kur'ân'dan bir sûre nazil olduğunda onlardan esbab-ı seferi hazırlamaya muktedir olanları harbe gitmemek için senden istizan ederler ve «Terkedin bizi, oturanlarla oturalım ve gitmeyenlerle gitmeyelim, rahatımızı bozmayalım» demekle nifaklarını meydana korlar. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile imanı olmayan kimsenin mücahedesinin faydası olmayacağına işaret için imanla emir, mücahede üzerine takdim olunmuştur. Keenne münafıklara «Ey münafıklar! Sizin üzerinize evvelâ vacip olan; ihlâs üzere AİJahü Tealâ'ya iman etmektir. Zira; imanınız olmadıkça cihad ve sair a'malinizin dünyada ve âhirette faydasını göremezsiniz» demektir. İktidarla beraber harbe gitmekten imtina' etmek daha nıez-mum olduğuna işaret için iktidar sahiplerini zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; demek-«Onlardan kuvvet ve servet sahibi olanlar» demektir.

Tevbe 9:87

Vacip Tealâ âsîlerin harbe gitmemek üzere istf zan ettiklerini beyandan sonra kalpleriyle dahi razı olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Küfür ve nifaka pek çok meylettikleri için kalplerine iman girmez bir hale gelmişlerdir ki, imana dair olan sözü asla dinlemezler ve muharebeye gitmeye hiç razı olmazlar. Maahaza din-i İslâm'ın şevketini i'lâ ve bütün âleme dağıtılmasına yegâne sebep; dini kabul etmeyenlerle muharebe etmek olduğu cihetle Cenab-ı Hak harbe gitmeyi emretti ve kudretle beraber gitmeyenleri zemmetti ki, ehl-i imanı harbe teşvik olsun. Çünkü mücahedenin meşruiyetindeki hikmet; ıslah-ı âlemdir. Zira enbiyanın taraf-ı ilâhiden gönderilmesinden maksad-ı aslî; ahval-i ibadı ıslah ve tarik-ı istikaanıete irşad etmek, dünyevî ve uhrevî kendi haklarında savap olan şeyi onlara göstermektir. Bu maksad ise süfehânın arzularını keser ve küfür ve dalâl erbabını defi ve tenkil etmekle, fısk u fücurun men' ve izalesiyle, bu izale de erbab-ı fesadı ortadan kaldırmakla olacağından ve bunları ortadan kaldırmak da elbette mukaatele ve müşacereye muhtaçtır ki, ,bu maksadı te'min için mücahedeyle emr-i ilâhi, vaki olmuştur. Binaenaleyh; muharebeden birinci maksadi'lâ-yı kelimetullahtır. İkinci maksadda âleme intizam vermek ve zâlimlerin zulmünü ortadan kaldırmaktır.

Tevbe 9:88

Vacip Tealâ mücahedeye devam edenlerin mertebelerini ve âhirette nail olacakları derecelerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile hayratla murad; dünyada Cenab-ı Hakkın nusreti ve o nusret sayesinde ihsan ettiği emval-i ganimet, servet ü saman, şevket ve kuvvettir ve âhirette Cennet ve Cennet'in derecelen ve nimetleridir. Çünkü; ehl-i iman kalplerini Allah'a raptettikleri için Allahü Tealâ ebeden nimetlerine onları garkedeceğini beyan ve onlar için hazırlanan derecâtm pek âlî olduğuna işaret için fevz ü necatı azametle tavsif buyurmuştur. Dünyada insanlar için en kıymetli iki şey vardır: Birincisi; cam, ikincisi; o cam yaşatacak malıdır. Ehl-i iman dünyada bunun her ikisini, de feda ederek mal ve canlarıyla muharebe meydanlarına atılmalarına mükâfat olarak Cenab-ı Hakkın ihsan edeceği ecir elbette büyük olacaktır.

Tevbe 9:89

Vacip Tealâ mücahedeye devam edenlerin mertebelerini ve âhirette nail olacakları derecelerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile hayratla murad; dünyada Cenab-ı Hakkın nusreti ve o nusret sayesinde ihsan ettiği emval-i ganimet, servet ü saman, şevket ve kuvvettir ve âhirette Cennet ve Cennet'in derecelen ve nimetleridir. Çünkü; ehl-i iman kalplerini Allah'a raptettikleri için Allahü Tealâ ebeden nimetlerine onları garkedeceğini beyan ve onlar için hazırlanan derecâtm pek âlî olduğuna işaret için fevz ü necatı azametle tavsif buyurmuştur. Dünyada insanlar için en kıymetli iki şey vardır: Birincisi; cam, ikincisi; o cam yaşatacak malıdır. Ehl-i iman dünyada bunun her ikisini, de feda ederek mal ve canlarıyla muharebe meydanlarına atılmalarına mükâfat olarak Cenab-ı Hakkın ihsan edeceği ecir elbette büyük olacaktır.

Tevbe 9:90

Vacip Tealâ Medine'de olan münafıkların hallerini beyandan sonra Medine'nin haricinde olan münafıkların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Ardb ; Badiyede haymenişin olan cühelâ-yı Araptır. Ve âyette A'râpla murad; (Beni Esed) ve (Gatafan) kabileleri veyahut (Âmir b. Tufeylfin kabilesidir. Çünkü; Kaazî, Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu kabileler evlâd u ıyallerinin ve me'ûnet ve meşakkatlarmm çokluğundan ve harbe giderlerse başka kabilelerin mallarına ve evlâd ü ıyallerine taarruzda bulunup yağma edeceklerinden bahisle muharebeye gitmemek üzere Resulullah'a i'tizar beyan ederek müsaade istemişlerdir. Kâfir olanlara dünyada katil ve esaret gibi şeylerle ve âhirette Cehennemle azab olunacaklarını beyan buyurmuştur. Âyetin evvelinde i'tizar edenler le murad; zahirde Müslüman görünüp batım küfür olanlardır. Âhirette azab olunacakları beyan olunan kafirlerle murad; i'tizara hacet görmeyip doğrudan doğruya muhalefet edenlerdir. Şu halde bu misilli münafıklara ehl-i imanın ehemmiyet vermemesi lâzımdır. Zira; onların hakkında ga-zab-ı ilâhi isabet edeceği beyan ve binaenaleyh; ehl-i imanm onlara isabet edecek gazaba iştirak etmemeleri ve onların helakine sebep, olan amellerden kaçınmaları lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Hulâsa; âyet, üç hükmü hâvidir : Birincisi; bedevi Araplardan harbe gitmemek için yalan olarak i'tizar etmek üzere Huzur-u Risalete gelmeleridir. İkincisi; Allah'a ve Resulüne iman ettiklerini, iddialarında yalancı olanların harpten çekinmeleridir. Üçüncüsü; A'râptan kâfir olanlara azabın isabet etmesidir.

Tevbe 9:91

Vacip Tealâ özrü olmayarak özür dileyenlerin hallerini beyandan sonra bihakkın ma'zur olanların hükm-ü şer'isini beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ harbe muktedir olmayan acezeyi askerlikten istisna buyurmuştur. Çünkü teklif : Kudret nispetinde olduğundan harbe kudreti olmayanlara teklif etmek teklif-i mâla yutak kabi-lindendir. Binaenaleyh; bu misilliler şer'an askerlikle mükellef değillerdir. Zira; âciz olan kimseleri mükellef tutmak muktedir olan kimselere yük olmaktan başka birşey değildir. Bu âyette beyan olunan zayıf, hasta, ve nafakaya muktedir olmayan üç sınıf kimselerden harbe müteallik olan ahkâm-ı teklif sakıttır. Amma mükellef olmadıkları halde askerin metâ'mı beklemek, suyunu getirmek ve düşmanın gözüne askerin karaltısını çoğaltmak gibi birtakım iyi maksadlarla askere yük olmayacak kadar kudret sahibi olanların harp mevkiinde bulunup iane etmeleri makbul bir ibadet-i nafiledir. İşte şu zamanda gayr-ı musallan olanların geri hizmetlerde istihdamları bu kabildendir ve onlar için harbe gitmekten bir men' yoktur. Binaenaleyh; kudretleri miktarı hizmet için gidebilirler ve me'cur da olurlar, lâkin gitmemeye kendileri için müsaade-i ilâhiye olduğundan gitmedikleri surette mes'ûl ve günahkâr olmazlar. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Allahü Tealâ'ya ve Resulüne nasihatin manâsı; iman etmek, gizli ve aşikâr her iki surette itaat eylemek ve din-i ilâhiyeyi i'lâya çalışmakla Resulüne nusret etmek ve buğz-u fillâh ve firesulillâh üzere bulunmaktır. Çünkü Allahü Tealâ'ya nasihat; tamamıyla şeriata yapışmakla olacağından şeriata temessük etmeyen Allahü Tealâ'ya ve Resulüne nasihat etmiş olmaz. Yahut nasihatin manâsı; ma'zur olarak muharebeye gitmekten muaf tutulanlar beldelerinde birtakım yalan sözler neşretmekten, fitne ve fesad kaldırmaktan sakınmakla beraber asker olanların hanelerine mümkün mertebe hizmet ve işlerini tesviye etmektir. Ma'zur olanlar şu beyan olunan veçhü-zere nasihatta bulundukları cihetle bunlar da harbe gidenler gibi ihsan sahipleri olduklarına işaret için Vacip Tealâ muhsinler üzerine azaba bir tarik olmadığını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; onların ihsanları onlara dünyada gelecek mezemmete ve âhirette olacak ukubete mani olacağından sair ihsan sahipleri gibi bunlara da azap olmayacağı beyan olunmuştur. Bunların Allah'ın ve Resulünün dinini ihyaya sa'yetmekle nasihatta bulunmaları ihsan sahipleri zümresine girmelerine sebep olup ve intizam üzere er-bab-ı İhsandan olduklarına işaret için zamir yerinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü; ( bedelinde denilse olabilirdi. Ve lâkin bunların nasi-hatlan sebebiyle sahib-i ihsan oldukları bilinmezdi. Şu halde özür sahiplerine günah olmadığına cümlesi delildir. Mantıkça kıyas tertibi şöyledir: «Özür sahiplerinin harbe gitmediklerinden dolayı günah yoktur. Zira; onlar ihsan sahipleridir. Her ihsan sahibine ise günah yoktur. O halde özür sahiplerine harpten kaldıkları için günah yoktur» demek olur. Hulâsa; kör1, topal ve hasta gibi ma'zur olanlara ve binide, azığa muktedir olmayanlara harbe gitmediklerinden dolayı günah olmadığı fakat Allahü Tealâ ve Resulü için nasihat etmek şart olduğu ve bunları istisna etmek suretiyle harbe muktedir olanların harbe gitmeleri lâzım geldiği ve harbe gitmeyenlerin gidenlere duâ ve şeriata temessük etmek suretiyle erbab-ı ihsandan olup manevî imdad etmeleri icab ettiği bu âyetten müstefad olan feva-id cümlesindendir.

Tevbe 9:92

Vacip Tealâ harbe gitmeye kaadir olamayanlardan üç sınıfı zikirden sonra dördüncü bir sınıfı dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Ashabından yük develeri olmadığı için düşman karşısına gitmek ve yüklerini, yükletmek için senden deve istemek üzere sana gelip de sen de onlara devenin olmadığını beyan edince kendileri sarfedecek harçlık ve deve bulamadıklarına hüzünlerinden dolayı gözyaşlarını dökerek huzurundan geri dönenler üzerine dahi günah yoktur. Zira; ihlâs üzere harbe gitmek arzu ederlerdi ve lâkin hakikatta azığa ve binide kudretleri olmadığından harbe gitmemekte ma'zurlardı. Binaenaleyh; harbe/gitmediklerinden dolayı günahkâr olmadılar, belki hüsnü-niyetleriyle me'curlardır. Çünkü; iktidarları olsa bilâtereddüd gi-, deceklerdi. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette zikrolunan fukara yla murad; nafakanın bazısına malik olup bazı diğerini ve binit bulamayanlar olmakla evvelki âyette beyan olunan, nafakadan hiçbir şeye malik olmayanlar olduğu cihetle evvelki âyette beyan olunanların başkasıdır. Şu halde harpten müstesna olanlar; dört sınıftır: Birincisi; çocuklar ve kadınlardır. İkincisi; hasta ve ma'lûllerdir. Üçüncüsü; harp için hiçbir tedarike malik olmayanlardır. Dördüncüsü; esbab-ı harpten bazısını bulup bazısını bulmayanlardır. Bu âyet ensardan veyahut mutlaka ashaptan yedi kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Resulullah'tan harp için leva-zımat isteyip Resulullah da istedikleri şeyin olmadığını beyan edince son derece mahzun olmaları üzerine onları tesliye için Ce-nab-ı Hak bu âyeti inzal buyurmuştur. İşbu âyât-ı celile; ahz-ı asker kanununun esasını teşkil eder. Zira; askere gitmek ve harbe hazır olmak kimler üzerine vacip olup, kimlere vacip olmadığını ve mükellefiyet-i askeriyeden kimlerin muaf olduğunu beyan etmek hükümet için asker almak usulünü talim etmektir. Binaenaleyh; âyet; asker almak için bir düs-tur-u a'zamdır. Şu halde esası bu âyetle sabit olunca furuâtı icab-ı zamana ve nasm ahvaline göre tafsil olunur. Binaenaleyh; bazı zamana ve maslahata binaen hükümet teb'asmın bazı sınıfını hiz-met-i askeriyeden müstesna tutar ve bu da lâzımdır. ^.. Hulâsa; a'zar-ı sahiha sahiplerinin harbe gitmediklerinden dolayı kendileri için günah olmadığı bu âyetten müstefad* olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:93

Vâeip Tealâ muhsinler üzerine günah olmadığını beyandan sonra kimler üzerine günah olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde hayrı serden farketmez, birtakım behâim kabilindendirler ki, akıbetlerinin ne olacağını farketmezler. Bu âyet; bihakkın harbe iktidarla beraber birtakım hile ve desiseyle harbe gitmeyenleri zem ve akıbeti bilmediklerini beyanla behâime ihlak etmiştir. Binaenaleyh; harbe kudreti olduğu halde envâ'-ı hilelerle gitmemeye yol arayanlar ve yolunu bulup birer bahaneyle kalanlar izzetinefisten mahrum kendi nefsine iftira ederek dünyada zilleti irtikâb ettikleri gibi âhirette dahi tnuazzab olacaklarına delâlet eder.

Tevbe 9:94

Vacip Tealâ ma'zur olanların harpten kalmalarında zarar olmadığını ve özrü olmadan yalan yere özür beyan ederek harbe gitmeyenlerin mazmum olduklarını beyandan sonra bu misilli kimselerin dermeyan ettikleri özürlerinin merdud olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. demekle onlara hakikati beyan et. Münafıkların bu i'tizardan maksatları ehl-i imana olan buğz ve adavetlerini saklamak ve hıyanetlerini meydana çıkarmamaktır. Çünkü; bunlar hain olduklarından her zaman hıyanetlerinin zuhurundan korkarlar. Binaenaleyh; birtakım asılsız i'tizarlarla kabahatlarını örtmek isterlerdi. Cenab-ı Hak bu âyette onların i'tizarlarını reddetmesini Habibine emretmekle onları rezil ve rüs-vâ kıldı ve yalan itizarların kabulüne çalışmakta bir fayda olmadığını onlara bildirdi. Cenab-ı Hak herkesin a'mâlini bilip gördüğünü beyanla âbid-Jcri ibadete terğib ve âsîleri isyandan tenfir buyurmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ'mn bildiğini bilince herkes amelini ıslaha sa'y edeceği gibi iyiler iyiliğe devam eder ve kötüler de kötülüğünü terke sa'eyeder. Vacip Tealâ münafıkların i'tizarlarını beyandan sonra ma-kam-ı i'tizarda dermeyan ettikleri kelâmlarından bazılarını beyan etmek üzere buvuruyor,

Tevbe 9:95

Zira; dünyada kesbettikleri kötülüğün cezası kötülüktür. Münafıkların ve ehl-i imanın onlardan i'raz etmelerinden korkularına binaen yeminle kandırmaya çalıştıkları beyan olunmuş ve onların sakındıkları i'razla Cenab-ı Hak emir ve ferman buyurmuştur ki, korktukları kuyuya düşsünler ve hilenin harmanı olmadığını bilsinler. Cenab-ı Hak onların necis olduklarını bildirdi ki, onları ıslaha çalışmak beyhude olduğunu ehl-i iman bilsinler. Çünkü; ayn-ı necis debagatla taharet kabul etmez. Tıynetlerinde olan habasetin; onlara iltifata mani olduğu beyan olunmuştur ki, her zaman münafıklar ehl-i imanın iltifatından mahrum olsunlar. Açıktan kâfirlerin her zaman ıslahı kaabildir. Çünkü; mesleği ma'-lûmdur ye lâkin münafıkm hiçbir zaman ıslahı kaabil değildir. Zira; nifakı gizli ve mesleği malûm değildir. Hulâsa; münafıkların yeminlerine inanmamak ve sözlerine aldanmamak lâzım ve onlar ayn-ı necis olduklarından nâşi onlardan i'raz etmek vacip ve onların amellerine ceza olarak âhirette makamları cehennem olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-Iesindendir.

Tevbe 9:96

Vacip Tealâ münafıkların yeminlerinden maksatlarını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allah'ın emrine itaatla ahlâkını, necasete benzeyen ma'siyetten tathir etmeyen ve ahkâm-ı şeriattan çıkmış olan fasıklar Allah'ın düşmanlarıdır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları sevmez. Şu halde sizin onları sevmeniz ve onlardan razı olmanız Allah'ın onlardan azabını defedemez. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile münafıkların cisimlerinde necaset olduğu gibi ruhlarında dahi necaset olduğundan cisimdeki necasetten nasıl sakınmak lazımsa ruhta olan necasetten daha ziyade sakınmak ve temizlenmek lâzımdır. Çünkü ruhta olan necaset; tabiat-ı insaniyeye' de sirayet ettiğinden ruhanî necaset kabilinden olan ahlâk-ı zemimeden kaçınmak daha evvel vaciptir. Binaenaleyh; ahlâk-ı zemime sahipleriyle ülfet etmekten şeriat bizi menetmiştir. Hatta Resulullah Medine'yi teşrif buyurduğunda ashabına «Münafıklarla oturmayın ve onlarla konuşmayın» buyurmuştur. İşte şu hadisiyle Resulullah ahlâkın sirayetine işaret ve ümmetini irşad etmiştir. Hele şu bizim zamanımızda ahlâksızlığın ne kadar teammüm ettiği cümlenin malûmudur. . Bunun da sebebi ahaliye pişivâ olanların bazıları ahlâksız kimseler oldukları cihetle onların ahlâksızlığı halka sirayet ettiği gibi. lâyıkıyla terbiye olmaması sirayeti daha ziyade takviye etmiştir. Hulâsa; ehl-i imanı kendilerinden razı kılmak için münafıkların yemin ettikleri ve eğer ehl-i iman onlardan razı olurlarsa Allahü Tealâ o misilli fasıklardan razı olmadığı cihetle müminlerin onlardan razı olmaları Allah'ın gazabını onlardan defedemeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:97

Vacip Tealâ bilûmum münafıkların ahvalini beyandan sonra bilhassa bedevi olan münafıkların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Hâzinin beyanları veçhile haymenişin olan bedeviler ehl-i ilimle ünsiyet etmedikleri cihetle vahşetleri ve kasa-vet-i kalpleri fazla olduğundan küfür ve nifak üzere inat ve ısrarları daha ziyade olduğu beyan olunmuştur. A'rab ; bedevi ve cahillere denildiğinden Medenî ve ehl4 ilme; Arap denilir, A'rab denilmez. Hatta medenî olanlara A'rap denilse gazab ederler. Binaenaleyh; Re-sulullah'ın «Araba muhabbet etmek imandandır» buyurduğu kavl-i şerifi Arap hakkındadır, A'rap hakkında değildir. Şu halde muhâ-cirîn ve ensara Arap denilir, lâkin A'rap denilmez. Çünkü; onlar merâtib-i din ve mezâyâ-yı insaniyede A'raba takaddüm ettiklerinden tahkiri müş'ir olan elfazla tabir etmek onlar haklarında lâyık değildir. Zira; ashab-i kiramın ümmet-i Muhammediye içinde bir mevki-i mümtazları olduğu gibi indallah dahi kadirleri âlî olduğundan ehl-i bâdiyeye reva görülen tabiri onlara reva görmek münasip olamaz. Arab'a Arap denildiğinin sebebi; kavm-i Arap fesahat-ı lisanları sebebiyle muradlarını pek açık ifade ettiklerinden Arap denilmiştir. Amma diğer kavimler gerçi kendi li-sanlarıyla maksatlarını ifade ederlerse de Araplar, derecesinde fesahata malik olmadıklarından Arap ıtlakına lâyık olamamışlardır. Hatta bazı hukemânın «Rum kavminin hikmetleri dimağlarındadır. Zira; terkibat-ı acibeye kaadir değillerdir. Hintlilerin hikmetleri evham ve hayalâtlarmdandır. Yunanlıların hikmetleri kalplerindedir. Zira; ulûm-u akliyeyle iştigal ederler. Arapların hikmetleri lisanlarındadir. Zira; lisanları pek tatlıdır» dedikleri mervidir. A'rab'ın beldeleri gaayet sıcak ve tabiatları kibir ve fahırla dolu olup huda-yı nabit gibi keyfemâyeşâ meydana geldiklerinden bir mürebbinin terbiyesi altında bulunamadıkları cihetle ahlâk-ı fasidenin .son derecesine malik olduklarından küfür ve nifakları ehl-i karye ve Medine'nin fevkinde olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; hudayı nabit meyvalar ve otlarla bahçelerde meydana gelen ve terbiye altında bulunanlar beyninde elbette fark vardır. Terbiye sıfatının herşeyde methali olduğundan Cenab-ı Hak Kur'an'ın birinci sûresinde zat-ı ülûhiyetinin âlemlerin Rabbisi olduğunu ve âlemin her cüzünün terbiye-i ilâhiye-den müstefid bulunduğunu beyan buyurmuş ve bu cihete dair tafsilât Sûre-i Fatiha'da geçmiştir . Bedeviyetin levazımından olan cehillerini, hudud-u ilâhiyeyi bilmediklerini beyanla küfür ve nifaklanyla beraber cahil olduklarını sarahaten âleme ilânla zemmetmiştir.

Tevbe 9:98

Vacip Tealâ bedevilerin bazı hallerini beyandan sonra bazı sınıfların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzavî'nin beyanı veçhile cümlesi duâ olduğuna nazaran onların ehl-i iman hakkında gözledikleri belâyâ-nın kendi aleyhlerine nazil olmasıyla duâ ye belâyâya müstehak olan kendileri olduğunu ilândır; Yahut müminler hakkında nazil olmasını arzu ettikleri belâyânın kendilerine geleceğini haber vermekle onları tehdid etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile A'rab'ın ehl-i iman için bekledikleri belâya ile murad; müşriklerin galebe edip ehl-i imanın mağlûp olarak perişan olmalarıdır. Âyetto beyan olunduğu veçhile bu inhizam akıbet kendilerine vâki olmuş ve perişanlık ancak onlara münhasır kalmıştır.-Şu halde münafıklar; ehl-i iman için kazdıkları kuyuya kendileri düşmüştür. Şu evsaf-ı zemime sahibi olanlar A'rap'tan bazıları olup cümlesi bu itikadda olmadıklarına işaret için ba'za delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; fukaraya sadakasını zarar addetmek ve ehl-i imana belâyânın. gelmesini beklemek insafın harici olduğundan bu misilli insafsızlığa cüret eden A'rap'tan bazılarıdır, hepsi değildir. Belâyânın kendilerine dönmesi kendilerinin kötü niyetleri sebebiyle olduğuna işaret için Vacip Tealâ âyetin âhirinde sözlerini işitici ve niyetlerini bilici olduğunu beyan buyurmuştur.

Tevbe 9:99

Vacip Tealâ A'rap'tan kötü olanları beyandan sonra mümin olanlar da olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ sadakasını zarar addedip sevap ümid etmeyenlerin hallerini beyandan sonra iman ederek sadaka edenlerin rah-met-i ilâhiyeye nail olacaklarını beyan buyurmuştur. Çünkü; iman edenler sadakalarını ihlâs üzere verdiklerinden elbette ecre nail olurlar ve sadakalarım Resulullah'ın duasına vesile addettiklerinden sa*dakaları haklarında ayn-ı tevbe ve istiğfar olur. Zira; sadaka edenlere Resulullah duâ ve istiğfar buyurdu. Binaenaleyh; sadaka alanların sadakayı verenlere duâ etmesi sünnettir, ve lâkin sale-vat lafzıyla duâ etmez. Çünkü salevatla duâ; enbiyaya mahsus olduğundan âhad-ı ümmete salevatla duâ olmaz, belki sair elfazla duâ olur. Binaenaleyh; Resulullah'a, ile duâ olur, amma âhaddan bir kimseye denilmez. Sevabını itikad ederek sadaka edenlerin itikadlarının sıhha-. tına ve sadakanın ibadet olduğuna şehadet ve şehadetin kuvvetine işaret olmak üzere harf-ı tenbih olan ve edat-ı tahkik olan lâfızlanyla buyurmuştur ve itikaad-ı sahih olmak üzere sadaka edenlerin rahmet-i ilâhiyeye duhulleri muhakkak olduğuna işaret için tahkika delâlet eden lâfzı ve rahmet her taraflarını ihata ettiğine işaret için zarfiyete delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Yani «İyi bilin ve agâh olun ki, o sadaka onlar için ibadettir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları vakında rahmetine ithal eder» demektir.

Tevbe 9:100

Vâeip Tealâ A'rap'tan mümin olanların rahmetine nail olacaklarını beyandan sonra onlardan daha a'lâ olan ehl-i imanın mertebelerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi, Hâzin, Nisâbûrî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile muhacir ve ensardan sabık olanlar la murad; kîbleteyn ki, Beyt-i Mukaddes ve Kâ'be'ye namaz kılanlar veyahut Hudey-biye vak'asında hazır bulunanlar veyahut ashab-ı Resulullah'ın hepsidir. Zira; onlar Resulullah'ın sohbetiyle müşerref olduklarından ümmetin diğer efradını sebkat etmişlerdir. İmanda nisvandan cümle naşı sebkeden Hz. (Hatice) ve ricalden (Ebubekir) ve sıbyandan (Ali) ve köleden (Zeyd b. Harise) Hazaratıdır. Badehu Ebubekir Hazretlerinin delaletiyle (Osman b. Affan), (Zübeyr b. Avam), (Abdurrahman b. Avf), (Sa'd b. Ebi Vakkas) ve (Talha) İslâm olmuşlardır. Muhacirinden bunlar İslâm'ı kabulde sairlerine sebketmişlerdir. Ensardan (Es'ad b. Zürare), (Avf b. Malik), (Rafi b. Malik) Hazaratı İslâmiyeti kabulde sairlerine tekaddüm etmişlerdir. Zira; şu yayılan zevat Medine'den hac için geldiklerinde Arafat'tan Mina'ya inince (Akabe-i Ûlâ) denilen mahalde Re-sulullah'a biat etmişlerdir. Ertesi sene on iki kişi ve üçüncü sene yetmiş kişi daha Akabe-i Ûlâda biat ettiler ve Resulullah Kur'an ta'limi için (Mus'ab b. Umeyr)'i Medine'ye gönderdi. (Mus'ab) delaletiyle Medine'de birçok kimseler İslâm oldular. Bu vukuatın cümlesi hicretten evveldir. Âyette la murad; hicrette i ve nusrette sairlerine takaddüm edenler olmak ihtimalden baid değildir. Çünkü; gerek hicret ve gerek Resulullah'a yardım etmek büyük ibadet ve güzel mertebe olduğundan bunlarda sairlerine takaddüm edenlerin elbette faziletleri vardır. Binaenaleyh bu âyet; Ebubekir Hazretlerinin her cihetten efdal olduğuna delâlet eder. Zira; din-i İslâm'ı kabulde, hicrette ve Resulullah'a yardımda herkese takaddüm ettiğinden herkesten efdaldir ve İlm-i Kelâm'da beyan ulunan da budur. Zira; enbiyadan sonra efdal-i nas (Ebubekir) Hazretleridir. İhsan suretiyle ashaba tâbi' olanlarla murad; ashabın iman-. lan veçhile iman edip üâyevmilkıyavı onlara ıttibâ'la sünnet-i Re-sulullah'ı ihya ve onları hayırla zikrederek dua edenlerdir. Şu halde ashab-ı kiramı hayırla yad etmeyen ve onların meth ü senasında bulunarak duâ ile meşgul olmayanlar bu âyette beyan olunan vaad-ı ilâhiye müstehak olmayacaklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü; âyette beyan olunan rıza ve cennetlere dahil olmak ve korktukları herşeyden kurtulmak manâsına olan jevz-i azım üç sınıf kimselere vaad olunmuştur : Birincisi; muhacirler, ikincisi; ensar, üçüncüsü; ihsan etmek suretiyle onlara ittibâ' edenlerdir. Ashaba tâbi olan ahad-ı ümmetin onlara ihsanı; haklarına tecavüz etmemek, kadirlerini bilmek ve onları hayırla yad edip meth ü sena etmek ve dualarıyla meşgul olmaktan ibaret olduğu cihetle ihsan suretiyle ittibâ' etmek nimet-i ilâhiyeye nail olmasının şartı kılınmıştır. Binaenaleyh; şu şarta riayet etmeyenlerin meşrut olan nimetlerden mahrum olmalarını icab eder. Bunun içindir ki ashaptan herhangi bir zatın ismi zikrolunduğunda duâsıyla duâ etmek ehl-i İslâm arasında carîdir.

Tevbe 9:101

Vacip Tealâ münafıkları ve onlardan iman edenleri ve ehl-i imanm ulularını beyandan sonra Medine etrafında bulunan münafıkların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Bunlar dünyada nas beyninde rezil ve rüsvâ olup, kabirde azab olunduktan sonra Cehennem azabına reddolunacaklarma binaen Cehennem azabından evvel iki kere azab olunacakları beyan olunmuştur ki, biri dünyada diğeri kabirdedir. Medine ve etrafında bulunan münafıkların nifakı âdet ettiklerinden nifaktan vazgeçip tevbe edemeyeceklerine işaret için buyurulmuştur. Çünkü merid ; muannid ve şerir kimseye denir ki, «İnadı ve şerri kendine âdet ettiğinden vaz geçemiyecek bir tabiat halini almış» demektir. Binaenaleyh; münafıkların nifakından vazgeçmeyecek bir halde oldukları beyan olunmuştur.

Tevbe 9:102

Vâcip Tealâ münafıkların halini beyandan sonra tevbe edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ münafıkların bazılarının İslâm'ı kabul etmelerinden ve kusurlarını itiraf ettiklerinden dolayı meth ü sena buyurmuştur. Çünkü; insan için kusurunu bilip itiraf etmek büyük bir meziyettir. Münafıklardan bazıları da bu meziyeti iktisab etmiş-, lerdir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu cemaat (Tebûk) gazasına gitmediklerine nedamet ettiler «Resulullah Medine'ye gelmeden biz nefsimizi direğe bağlarız. Resulullah çözmedikçe biz nefsimizi salmayacağız» demekle kendilerini Mescid-i Şerifin direğine bağladılar. Resulullah'ın âdeti seferden teşrifinde hane-i saadetine girmeden Mescid-i Şerifte iki rek'ât namaz kılar, badehu hane-i saadeti teşrif ederlerdi. Âdeti veçhüzere (Tebûk) gazasından avdetinde Mescid'e girip namazı edadan sonra bağlı olanların hallerini suâl edip hakikat-ı hâl hikâye edilince Resulullah «Allah'tan emir gelmeyince ben onları sahveremem. Zira; müslimînle beraber gazaya gitmediler, büyük kusur ettiler» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Âyet nazil olunca Re-sulullah onları saldı. Onlar da «Yâ Resulallah! Elimizde olan malımızı al, bizi tathir et» dediler. Resulullah «Ben sizin malınızı almakla me'mur değilim» buyurunca bundan sonra gelecek âyeti nazil olmuştur. Bunlar kabule şayan bir şekilde tevbe ettiklerinden tevbeleri kabul olunmuştur. Çünkü hakikî tevbe; günahını itirafla geçmişe nedamet ve gelecekte işlemeyeceğine azmetmektir. Yoksa yalnız günahını itiraf etmek kabule şayan tevbe olamaz. Bunların itiraf ettikleri günahları; amellerinin iyisini kötüsüne karıştırmak olduğu beyan olunmuştur. Zira; bunlar imanlarını zemm ü kadih, ta'n ve teşnia karıştırmışlardır. Yahut iyi amellerinin hepsini kötü amellerine karıştırmışlardı. Yahut gazevât-ı saireye gitmelerini (Tebûk) gazasına gitmediklerine karıştırmışlardı. Yahut halt bu âyette cemetmek manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Çünkü; iyi amelin kötü amele karışması suret-i hakikiyede mümkün değildir, belki bir nefiste ikisinin cemolması suretiyle mümkün olabilir. Yoksa hakikatta meczetmek suretiyle mümkün olamaz. Zira amel; â'raz kabilindendir. kelimesi; kullardan sudurunda şefcfce delâlet ederse de Vacip Tealâ'dan suduru vücuba delâlet eder, lâkin Vacip Tea-lâ'ya birşey vacip olmadığına ve bir kimsenin Vacip Tealâ'yı bir-şeyle ilzam edemediğine ve abdin daima korku ve ümid üzere bulunması lâzım olduğuna işaret için tevbenin kabulü şekke ve ricaya delâlet eden kelimesiyle vârid olmuştur. Halbuki, tevbenin kabulü muhakkaktır. Çünkü; beyan olunduğu veçhiledan müstefad olan şek ve rica kullara aittir, Allahü Tealâ'ya râci' değildir. Zira; Allahü Tealâ sekten münezzehtir.

Tevbe 9:103

Vacip Tealâ tevbelerinin kabul olunacağını beyandan sonra tevbelerinin tekemmülüne işaret etmek üzere buyuruyor. Şu halde, Allahü Tealâ onların günahlarını itiraflarını ve tevbeyle dualarını bilir, işitir ve ona göre cezasını verir. Binaenaleyh; insanın daima güzel cezaya sebep olacak amele çalışması lâzımdır. Çünkü; ceza amele göre olunca, amelin güzelini kesbetmek elzemdir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile insanların mal cem'ine hırs ve tama'ı ve mala muhabbetlerinden hasıl olan günahlardan temizlenmesi ve kötülere mukaarenetleri sebebiyle kalplerinde hasıl olan kötü ahlâk ve uygunsuzluktan taharet emr-i lâzım olup bunların, derunlarına arız olan günahlardan tevbeyle ve zahirlerine arız olan habasetten sadakayla temizleneceklerinden Cenab-ı Hak evvelâ tevbelerinin kabulünü ve saniyen de mallarından sadaka alınmasının lüzumunu beyan buyurmuştur. Bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Tebûk) gazasına gitmeyenlerdir. Çünkü; onlar tevbeleri kabul olunacağını bilince «Yâ Rasulallah! Bizi gazadan meneden inalımızdır. Malımızı al, bize mani olmasın» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut âyet; mutlaka zekât hakkındadır. Buna nazaran zekât; günahlara kefarettir. Binaenaleyh; İmam-ı A'zam indinde sabinin malından zekât lâzım gelmez. Zira; sabilerin günahları olmadığından onlar için kefaret lâzım değildir, lâkin herhangi manâ murad olunursa olunsun sadakanın günaha kefaret olduğuna âyet sarahatla delâlet eder. Zira; günahkârların mallarından alınacak sadaka sebebiyle onların tathir ve tezkiye olunacakları âyette açıktan beyan olunmuştur. Medarik'te beyan olunduğu veçhile sadakayı alan kimsenin sadakayı veren kimseye duâ etmesi sünnet olduğuna âyet delâlet eder. Zira; zekâtım veren kimselere duâ etmesini Cenab-i Hak Resulüne emretmiştir. Çünkü saIât duâ manasınadır.

Tevbe 9:104

Vacip Tealâ tevbe edenlerin tevbelerinin kabul olunacağını beyandan sonra âsîleri tevbeye teşvik etmek üzere buyuruyor. Yani; tevbeyle dergâh-ı ülûhiyete iltica edenler bilmediler mi ki, Allahü Tealâ kullarının tevbelerini kabul ve günahlarını afla sadakalarını dahi kabul ettiğini? Elbette bildiler ve bilmek de lâzımdır. Zira; Allahü Tealâ ihlâs üzere tevbe edenlerin tevbesini her zaman kabul eder ve birrızâ sadaka verenlerin sadakalarının alınmasıyla resulüne emreder. Allahü Tealâ üzerine kulunun tevbesini kabul etmek vacip değildir. Eğer tevbeyi kabul etmek vacip olsa kabul etmediği takdirde mezmum olması lâzım gelirdi. Lâkin mezmum olması batıldır. Şu halde Allahü Tealâ üzerine tevbe kabulü vacip olmak da batıldır. Binaenaleyh tevbeyi kabul; lutf-u ilâhi olduğuna işaret için tevvâb ve rahim olduğunu beyan etmiştir. Cenab-ı Hak sıdıkla tevbe edenlerin tevbelerini kabul buyuracağını vaad etmiştir. Zira; âsînin isyanından zarar ancak kendine ait olup Allahü Tealâ'ya birşey ait olmadığından isyandan ibadete rücû' edenin rücû'unu kabul buyurur. Hulâsa; Allahü Tealâ'nm kullarından tevbe edenlerin tevbe-lerini ve hüsn-ü rızâ ile fukaraya sadaka edenlerin sadakalarını kabul edeceği ve tevbe edeceklerin bu manâyı bilmeleri lâzım olupj bilmemek kabahat olduğu ve Allahü Tealâ'nm kullarına kemâliyle merhamet edici öldüğü" bîrâyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Tevbe 9:105

Vacip Tealâ tevbe edenlerin tevbesini kabul buyuracağını beyanla tevbeye terğib buyurduktan sonra tevbe etmeyenleri tehdid etmek üzere buyuruyor. Bu âyet-i celilenin tevbe edenlere hitab olması ihtimali vardır. Buna nazaran amele devam ve amellerini ıslah .etmelerini emir ve tavsiyedir. Çünkü; Allahü Tealâ herkesin amelini görüp bilince ve akıbet huzur-u ilâhisine varıp birer birer amellerini tekdir suretiyle haber verecek olunca âkil olan kimse elbette amel defterinin ıslahına gayret eder ve güzel defterle huzur-u Bârî'ye varmaya sa'yeder ki, nefsini mehlekeden kurtarsın ve ebedî azaptan halâs olsun. de bulunan lâfzı umum manâsına olduğundan Allahü Tealâ'nın herkesin amelinden her cüz'-ünü haber vereceği ve hiçbir zerresi kaybolmayacağı ve herbirine ayrı ayrı mücâzât edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

Tevbe 9:106

Vacip Tealâ münafıkların ahvalini ve sıdk'la tevbe ederlerse tevbelerinin kabul olunacağını beyan ettiği gibi gazaya gitmeyen bazı kimselerin hallerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; ilmi kafi üzere bir hükümdür ki, hata ihtimali olamaz. Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette lâfzından müstefad olan şekk ibada râci'dir. Zira; Allahü Tealâ sekten münezzeh ve müberrâdır. Muharebeye gitmeyenler ve sair maâsîyi irtikâb edenlerin korkuyla ümid arasında yaşaması lâzım olduğuna işaret için şekke delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Hatta ashaptan bazı kimseler «Şu gazaya gitmeyenler helak oldu» dediler ve bazıları da «Allahü Tealâ mağfiret eder» ümidinde bulundular ve bu tereddüd ve şek elli gün devam etti. badehu tevbelerinin kabulüne dair âyet nazil oldu. Binaenaleyh; nasın şekki zail olmuş ve ortadan dedikodu kalkmıştır. Bu âyet (Kâ'b b. Malik), (Mirare b. Rebi') ve (Hilâl b. Ümey-ye) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu zevat (Tebûk) gazasına gitmemişlerdi. Resulullah avdetinde gitmediklerinin sebebini suâl buyurunca «Hatiemizden başka bir özrümüz yoktur» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervi-dir. Bu âyetin nüzulünden sonra Resulullah naşı bunlarla konuşup görüşmekten ve ihtilâttan menetti, hatta haremleriyle bile ihtilât-tan menetmiştir. Yalnız (Hilâl b. Ümeyye)'nin haremi, (Hilâl) ihtiyar bir koca pir-i fanı olduğu cihetle yemeğini getirmeye Re-sulullah'tan izin istedi, Resulullah da ona izin verdi. Fakat bu kimseler üzerine yeryüzü dar geldi. Hatta (Hilâl) o kadar ağladı ki, gözlerine zaaf arız oldu. Bu hal üzere bunlar niyetlerini tashih ederek Allah'a umurlarını havaleyle zuhurata tâbi' oldular. Binaenaleyh; elli gün sonra tevbelerinin kabulünü mübeyyin âyet nazil oldu, onlar da hüzün ve kederden halâs oldular. Bunlar gazaya gitmediklerine nedamet izhar ettikleri halde onlar hakkında ya tevbe etmek veya azab olunmak beyan olununca mücerret nedametlerinin tevbe olmadığına delâlet eder. Çünkü; bunların nedametleri Resulullah eza eder zannıylaydı. Yahut nastan. utandıkları içindi, yoksa gitmediklerini günah saydıklarından değildi. Eğer günah olduğunu itiraf ederek nedamet olsaydı tevbe-i sadıka olur ve elli gün kadar bir müddet de mütereddiülhâl olarak ye's ü matem, hüzün ve elem içinde kalmazlardı. İşte bu elli gün içinde halkta birçok dedikodular vâki oldu. Onlar tevbelerini tashih ettiler ve kabulüne dair olan âyet de geldi. Şu halde tevbe-i sadıka; günahın günah olduğunu itiraf ederek tevbe olmak lâzımdır; yoksa nasa karşı çirkin birşey, olmak veya hapisten korkmak veyahut akrabaya ve ahbaba karşı mahcup olmak gibi garazlara binaen kusuruna nedametin tevbe olamayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:107

Vacip Tealâ münafıkların kötü hallerinden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Mescid-i Dırar'ı yapanlar (Ehl-i kuba) içinde bulunan münafıklar olup (Mescid-i Dırar) da (Mescid-i Kuba) ya yakın bir mahalde idi. Bunu yapmaktan maksatları; Mescid-i Küba'nın cemaatını azaltmak ve müminler beynine tefrika koymakla zararlan-dırnıaktı. Allah'la ve Resulullah'la muharebe eden (Ebu Âmir) in onlara gelip imam olmakla küfriyat ve nifaklarını o mescidde icra edip ehl-i imana karşı orada bir cemaat peyda etmek üzere (Ebu Âmir) in gelmesine intizar ederlerdi. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile (Mescid-i Dırar) ı bina edenler on iki münafıktır. (Mescid-i Kuba) yi bina edip Resulullah o makamı teşrif ederek müminlerin şereflenmesine karşı kendileri de bir şeref tutarak müminlere karşı bir mevki ittihaz etmek ve Mekkelilerin (Darünnedve) si gibi orayı bir (Darünnedve) yapıp müminleri ikiye bölmek ve efkârlarını dağıtmak üzere yapmışlardı. (Ebu Âmir) rahip bir kâfirdi ki, Allah'la ve Resulullah'la muharebe ederdi. Bunlarla eskiden dostluklarına binaen «Bir mescid yapın ben oraya geleceğim, eğ-leşeceğim» diyerek haber göndermişti. Fakat (Huneyn) muharebesinde münhezim olarak firar etti ve Şam'a gitti ki, Kayserle görüşüp asker alacak, Medine'ye gelip Resulullah'la muharebe edecekti ve o gidişinde garip, naip ve hâsir olarak öldü ve canını Cehennem'e ısmarladı. Ebu Âmir bu gidişinde onlara haber gönderdi. Onlar da bu haber üzerine mescidi yapıp onun gelmesine intizar ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle haber verdi. Münafıklar şu mak-sad-ı .meranetlerini setretmek üzere Resulullah'a geldiler ve dediler ki, «Yâ Resulallah! Kör, topal ve alil kimseler var. Onların kolaylıkla namaz kılmaları için mescid yaptık. Teşrif buyursan namazı kılsan da teşerrüf etsek» demeleri'üzerine Resulullah «Sefer tedarikindeyim, geleyim de namaz kılarım inşaallah» buyurdu. Tebûk gazasından avdetinde Medine'ye- karib bir mahalde münafıklar istikbal ettiler ve Resulullah'ı Mescid-i Dırar'a davet etmeleri üzerine bu âyet nazil olunca Resulullah (Vahşi) Hazretleriyle diğer üç zata mescidin yıkılıp enkazının yakılmasını emir buyurdu. Emr-i Resulullah üzerine mescid, Hz. Vahşi tarafından yıkıldı ve enkazı yakıldı ve yeri herkesin çöplük mahalli oldu. Resulullah Medine'yi teşrifinde (Ebu Âmir) Resulullah'a bazı şeyler suâl edip Resulullah cevap verince (Ebu Âmir) «Herhangimiz yalancıysak garip ve yalnız olarak vefat etsin» deyip Re-sulullah'ın da «Âmin» dediği ve bu duanın eseri olarak Şam civarında (Kansirin) denilen mahalde yalnız olduğu halde helak olup cenazesi başında hiç kimsenin bulunmadığı mervidir. Bunlar her ne kadar «Bizim maksadımız kör, topal gibi Mescid-i Resulullah'a gitmeye iktidarı olmayan müminlere bir iane ve yardım etmektir» diyerek yemin etmişlerse de Cenab-ı Hak onları tekzib etmiş ve maksatları fitne ve fesad olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âyette beyan olunan dırar, küfür ve tefrikadan ve (Ebu Âmir) gibi bir düşmanın gelmesine intizarları ayrı ayrı birer fitneden başka birşey değildi. Zamanımızda bazı karyelerde bir cami varken başkaca yapılan mescidlere de hemen mescid-i dırar denilebilir. Çünkü; camiin cemaatına köy halkı kâfi gelmezken ve yalnız bir camiin mühimmatını ve imamını idareden âcizken yeniden bir mescid bina etmek ahaliyi tefrikaya düşürmek ve birçok umur ve hususta ayrılık icad etmek ve yekdiğerine karşı buğz ve adavet tohumu saçmaktan başka bir faydayı müfid olmadığı görülmektedir. Binaenaleyh; mescid çoğaltmaya sa'yetmektense cemaatını çoğaltmaya sa'yetmek elbette evlâdır.

Tevbe 9:108

Vacip Tealâ Mescid-i Dırar'ın ne gibi maksada mebni yapıldığını beyandan sonra bu gibi mei'sedet üzerine bina olunan mescid-de namaz kılmaktan Resulünü nehyetmek üzere buyuruyor. Bu âyette esas takva üzerine bina kılınan mescidle murad; Mescid-i Nebevi, olmak ihtimali varsa da âyetin evveli ve âhiri Mescid-i Küba olmasına delâlet eder. Binaenaleyh; müfessirlerin çokları (Mescid-i Küba) olmasıyla tefsir etmişlerdir. Ehl-i Küba; taşla istincadan sonra suyla istincaya devam ettiklerinden veyahut geceyle cünüp olarak uyku uyumadıklarından Cenab-ı Hak onları meth ü sena buyurmuş ve onlara muhabbetini beyan etmiştir. Çünkü; Resulullah ehl-i Küba'ya «Allahü Tealâ sizi taharetinizden dolayı sena buyurdu. Taharete dair ameliniz nedir?» buyurduğunda onlar «Suyla istinca ettiklerini» beyan etmeleri kütüb-ü ahadiste mezkûrdur. Zahirde taharet lâzım olduğu gibi batında dahi taharetin lüzumuna âyet-i celile delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak münafıkları (Mescid-i Dırar) bina etmeleri ve tefrika koymaya çalışmaları ve sair ahlâk-ı fasideleriyle zemmettikten sonra müminleri sena buyurması onların muttasıf oldukları küfür, nifak, ehl-i imanı izrar ve tefrika gibi ahlâk-ı fasi-delerin zıddı olan ahlâk-ı hamideyle muttasıl olmakla taharet-i batıniyeyle tahir olmalarından dolayı senaya müstehak olduklarına delâlet eder ve insan için lâzım olan zahiri ve batını tahir olmaktır. Çünkü Allah'ın senasına istihkak; her iki cihetle tahareti icab eder. Zira; zahiri ve batını mülevves olan kimse sena-yı ilâhiye müstehak olamaz.

Tevbe 9:109

Vacip Tealâ Mescid-i Dırar'ı ihdas eden münafıkların halleriyle Mescid-i Küba'yı ihdas eden müminlerin hallerini beyandan sonra her ^iki fırkanın ahval-i maneviyelerini mahsusata teşbih ta-rikıyla beyan etmek üzere buyuruyor. Takva; günahlardan kaçınmak ve emrolunan şeyi işlemekten ibaret olduğu cihetle yıkılmaz bir burç ve sarsılmaz bir temel gibi olduğundan takva üzerine bina kılınan her amelin zayi olmayacağına işaret olunmuştur. Amma takvanın gayrı herşey üzerine bina kılman, esassız ve yıkılmaya yaklaşmış bir harabe üzerine bina kılman ebniye .misilli her zaman yıkılmaya hazır gibi zayi olacağına dahi işaret olunmuştur. kenar, ve taraf manasınadır. attı boş çukurlaşmış olan bir methaldir ki yıkılmaya müheyyadır. düşücü ve düşmeye yakın olan şeydir. Buna nazaran manâyı nazım: … ip harab olmaya hazır olduğundan ebniyenin sahibi de ebniy'eyle bereber enkaz altında helak olur. Amma sağlam temel üzere ebniye ihdas eden bunun aksine ebniyesiyle beraber payidar olacağı şüphesizdir. İşte şu teşbihten anlaşıldığı veçhile (Mescid-i Küba) ahalisi dinlerini sağlam bir usul ve riyadan hâlî bir itikad üzerine bina ettikleri ve her işlerinde rıza-yı Barîyi aradıkları cihetle onların dinleri ve amelleri sağlam temel üzerine yapılmış bir bina gibi, yıkılmaz bir saraya benzer. Amma (Mescid-i Dırar) ahalisi dinlerini birtakım evham ve hayalât üzere tesis edip amellerini itikad-ı fasid ve nifak üzere bina ettiklerinden çürük temel üzerine yapılan ebniyeye benzer ki, her zaman harab olmaya hazır ve fasiddir. Cenab-ı Hak bu âyette ma'kul olan dini mahsus olan binaya teşbih buyurmuştur ki, nas hakikati kemaliyle anlasın, bir diyeceği kalmasın. Hulâsa; iki bina ki, birini yapan binasıyla Allah'ın rızasını kasdeder, diğer birini yapan binasıyla küfür ve ma'siyet kasdeder. Elbette evvelki bani ve binası ikinci bani ve binasından hayırlıdır. Binaenaleyh; evvelki bina hayırlı olduğundan ibkası vaciptir, amma. ikinci bina hasis ve fesad üzere bina kılındığından yıkılması lâzımdır. Nitekim Mescid-i Dırar da Rasulullah'ın emriyle yıkılmıştır.

Tevbe 9:110

Vacip Tealâ münafıkların yaptıkları (Mescid-i Dırar) haklarında şek olup Resulullah'a' buğz ve adavete sebep olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; kalpleri Cehennem ateşiyle parçalanınca şekkedecek bir cihet kalmaz ve mescidin yıkılması onların Resulullah'a buğz ve adavetlerini arttırdı, fakat bu şek ve adavetin devamı onlar katlolunmak veya kabirde çürümek yahut Cehennem ateşiyle yanmak suretleriyle kalpleri parça parça oluncaya kadar devam eder. Kalpleri parça-j landıktan sonra sekleri ve adavetleri de kalmaz. Onların mescidi binadan maksatları, ehl-i iman araşma fitne ve fesad koymak idi. Şu halde bu maksad-ı mel'anete esas ve alet ittihaz ettikleri binayı yıkmak elbette maslahata muvafıktır. Zira; fesat üzere bina olunan şey fasid olduğundan bekası caiz olamaz. Binaenaleyh; Mescid-i Dırar'ın yapılmasıyla yıkılması bir oldu. İşte bunun gibi fesad üzere müesses olan herşey heı zaman payidar olamaz. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Mescid-i Dı-rar) ı bina eden münafıklar şu binalarına gayet mesrur ve mağrur olmuşlardı ve Mescid-i Küba'dan başka bir mescid binasına mübaşeretleri halis mümin olmadıklarına delâlet etmişti ve Re-sulullah'ın yıkılmasıyla emredip yıkılınca daima şek ve korku içinde bulunurlardı. Çünkü; kalplerindeki gizli nifaklarına Re-sulullah'ın vakıf olması ve maksad-ı mefsedetlerini bilmesi onları hayrete düşürmüş ve haklarında rüsvâ edecek bir emrin dahi zuhur etmesi endişesi onları rahatsız bırakmıştı. Çünkü; işi hile olanın akıbeti daima ıztırap ve telâştan hâlî olamaz ve neticesi de yıkılıp baştan başa harab olmaktan başka birşey değildir. Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra cihadın faziletini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allahü Tealâ'nın rızası için mallarını sarfederek mücahe-de edip hayat-ı dünyayı feda etmek suretiyle şehid olanlara çalışmalarına mükâfat olarak Cennet'i ihsan etmek onlar için lutf-u ilâhidir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Vacip Tealâ ile kulları beyninde vaki olan şu akitten maksad; Cennet olduğuna işaret için maIimebi ; can ve mal olmuş ve onun mukabilinde para Cennet kılınmıştır. Çünkü bir malı, satmaktan maksat; mukaabilinde alınacak para olduğundan Cenab-ı Hakkın müminlerin mallarını ve canlarını Cennet mukaabilinde iştira ettiğini beyan buyurması şu iştiradan maksadın Cennet olmasına delâlet eder. Mücerret Vacip Tealâ'nm Cennet'i vaadine itimad ederek mal ve canlarını sarfa müsaraat etmeleri kemâl-i imanları neticesi olup Cennet'e vusulleri muhakkak gibi olduğuna işaret için tahkika delâlet eden lâfzı hususiyete delâlet eden zarf-ı takdimle varit ve bu vesileyle ehl-i imana büyük müjde vâki olmuştur. Çünkü; satıcı Allahü Tealâ olduğu gibi alıcı dahi Allahü Tealâ'dır. Şu halde müminler çocuk mesabesinde olduğundan Aİ-lahü Tealâ akdin her iki cihetine mütevellidir. Binaenaleyh; akdin nakzı ve feshi kaabil olmadığından sağlam bir akiddir ki, pazarlık bitmiş semen olan Cennet lâzım gelmiştir. Binaenaleyh, sıdk u hulûsla Allah'a ve Resulüne itaat edenlerin taatları rızaya muvafık olduğu takdirde onlar için Cennet muhakkaktır. Bu âyetin sebeb-i nüzulü; ensar-ı kiramdan yetmiş kişi (Leyle-i Akabe)'de Resulullah'a biat ettiklerinde (Abdullah b. Ravahe) «Yâ Resuîallah ÎRabbin ve nefsin için dilediğini şart kıl» dedi. Re-sulullah da «Rabbim için ibadet edip şirketmemenizi ve nefsim için de kendi nefsinizden ve malınızdan menettiğiniz şeyi benden de menetmenizi şart kılarım» buyurunca ensar-ı kiram hazaratı biz bunu işlersek bizim için ne vardır?» demeleri üzerine Resulul-lah «Cennet vardır» dedi. Ensar-ı kiram da_ «Biatimiz ticaret etti, bunu ikaale etmeyiz» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Bu âyette şira ; temsil kabilindendir. Çünkü; hakikatta bey' ü şira'dan Cenab-ı Hak münezzehtir. Zira herşey; Allah'ın mülküdür. Bir kimsenin kendi mülkünü iştirası mümkün olamaz. Şu kadar ki, kullarının malları ve bedenleriyle ibadetleri mukaabiline Vacip Tealâ'nın Cennet vereceğini vaad etmesi pazarlık suretinde bir alış veriş gibi olduğundan insanların malları ve canları mukaa-bilinde Cennet vermesine iştira tabir buyurmuştur.. Yoksa hakikatta iştira yoktur.

Tevbe 9:111

Vacip Tealâ müminlerin nail oldukları dereceye vasıl olmalarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile müminlerin beziettikleri malları ve bedenleri mukaabilinde kendilerine va-ad olunan Cennet'e istihkaklarının sebebi; onların Allahü Tealâ yolunda düşmanlarıyla mücahede edip düşmanlarını öldürüp gaazi olmak veyahut kendileri ölüp şehid olmaktır. İşte şu sa'yterma mukaabil Allahü Tealâ onlara muhakkak olarak Cennetini vaad etti, o vaadi yalnız bir kitapta değildir, belki Tevrat, İncil ve Kur'anın hepsinde mevcuttur. Bu vaadin kütüb-ü ilâhinin cümlesinde mezkûr ve enbiyanın cümlesi şahit olduğuna işaret için şu üç kitapta müspet olduğu beyan olunmuştur. Çünkü bu üç kitap; cümle kitapların ahkâmını camidir. Bu âyette müminlerin şanlarına ta'zîm ve kadirlerini terfi' ve meziyetlerini âleme ilân için gaaipten hitaba iltifat olunmuştur. Çünkü; mertebe-i gaaipten izzet-i huzura yükselmek elbette şereflerine delâlet eder. Nail olacakları derecenin pek büyük olduğuna işaret için netice-i hükmü beyanda baide mevzu olan ism-i işaret varid olmuştur. Zira fevz-i azîm ukul-ü beşerin idrak edemeyeceği bir mertebe-i uzmâ olduğuna delâlet etmesi için azamet-i şana delâlet eden lafzıyla varid olmuştur ki, mücahitlerin nail olacakları derecelerin en büyüğü olduğuna delâlet etsin. Hulâsa; ehl-i imanın bedenleri ve malları mukaabilinde vaad olunan Cennet'e nail olmaları Allahü Tealâ ile beyinlerinde cereyan eden pazarlık suretinde bir ahid ve mukaavele neticesi olduğu ve bu ahdüzere müminler sebat ettikçe Allahü Tealâ'nm vaadinde asla hulfolmayacağı ve bu bey' ü şira suretinde' cereyan-ı muamele müminler için beşaret olduğu ve ibadetinin kabulüyle Cennet'e dahil olmak ve bütün mekârihten kurtulmak büyük necat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:112

Vacip Tealâ Cennet vaad ettiği müminlerin evsaf-ı memduha-lannı beyan etmek, üzere buyuruyor. Zira; şu beyan olunan dokuz sıfat kendisinde olan kimselere Cennet vaad olunmuştur. Binaenaleyh; onlar Allahü Tealâ'ya ahidlerini ifa ederlerse Vacip Tealâ vaadini incaz buyurur. Yani; bilkülliye ma'siyetten tevbe ve istiğfar edenler için Cennet vardır. Çünkü; kemâlile tevbe eden kimse günahtan kurtulmuş olduğundan, günahı yok gibi Cennet'e girer. Tevbe-i halisa; geçmişte işlediği günahlara nedamet etmekle beraber o günahı bir daha işlememesine azmettiği gibi maksadı da rıza-yı Bârı olmaktır. Şu minval üzere tevbe eden Cennet'e müstehak olur, yoksa tevbe-den garazı «Nas beni methetsin, zemmetmesini) demek olursa gerçi yine tevbe olursa da lâkin tevbe-i halisa olamaz. O tevbe eden kimseler ki, onlar daima Allah'a ibadetle beraber Vacip'Tealâ'nın verdiği nimetlere şükredicilerdir ve onlar a'dâ-yı dinle mücahede ve tahsil-i ilim ve helâlinden mal kazanmak için yeryüzünde se-r yahat ederler. Muattal ve tenperver olarak menafiden mahrum olmazlar ve bu emekleri mukaabliinde onlar, için Cennet vardır ve onlar namazlarında rükû' ve sücud edicilerdir ve yalnız kendi iba-detleriyle dahi kalmayıp nasa iman, ibadet ve ahlâk-ı haseneyle emreder, günahlardan nehyederler ve ahkâm-ı ilâhiyeyi muhafaza ederler ki, şeriatın tayin ettiği ahkâmın haricine çıkmazlar. İşte şu sayılan ve beyan olunan sıfatlarla muttasıf olan ehl-i imanı niam-ı ilâhiyeyle Habibim! Sen tebşir et. Zira; bu a'mâlin cümlesi rıza-i ilâhiye muvafıktır. Müminleri şu evsafı tahsile sevkeden şeyin iman olduğuna işaret için, şanlarına ta'zîm ve imanlarını tescil olmak üzere zamir yerinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuş ve şu evsafı cami olan müminlere verilecek nimetleri beşerin aklı idrakten âciz olduğuna işaret için verilecek nimetler ta'dad ve terkolunarak ile iktifa ve bu suretle «Sayılmakla tükenmez» demeye dahi işaret olunmuştur. Fahri Râzi ve Kaazi'nin beyanları veçhile bu âyette ahkâm-ı şer'iyenin cümlesini cami olduğu cihetle bundan evvel- ta'dad olunan sıfatların cümlesine şamildir. Çünkü ahkâm-ı kalbiye, itikaadiyat kabilinden ve ahkâm-ı zahiriye; ibadât, muamelât ve ukuubat kabilinden oldukları cihetle hudud-u ilâhiye bu ahkâmın cümlesini camidir. Seyahat la murad; îahsü-i ilim için talebe-i ulûmun ve cihad için guzât-ı müslimînin seyahatlarıdır. Bunlar bir beldeden, diğer beldeye intikaal ederler ve bu intikal ve seyahatta tehzib-i nefis ve tahsin-i ahlâk gibi birçok menafi de istihsal ederler. Rı-za-yı ilâhiye muvafık her nevi seyahata âyetin şamil olmasında bir mani de yoktur. Meşru surette seyahat memduh olup fevaid-den hali olmadığı için Cenab-ı Hak seyahati rükû' ve sücud gibi evsaf-ı memduha sırasında saymakla seyahat eden kimseleri meth ü sena buyurmuştur. Çünkü; seyahat eden kimse birçok zarar ve şiddete tesadüf edeceğinden onlara sabreder ve birtakım ulema ve sulehaya tesadüf edip onlardan mesail-i diniye ve âhiret cihetinden istifade eyler ve birçok acaip ve garaibe tesadüfle kudretul-lah'm dekaayıkını görmekle tefekkür eder ve ibret alır. Velhasıl seyahat pişmedik insanları pişirir ve acıları tatlandırır ve fesad-ı ahlâkı ıslah eder. Binaenaleyh seyahat eden adam, her veçhile müstefid olur. Çünkü; dünyaca tahsil eder ve âhiretçe ibret ve basiret sahibi olur.

Tevbe 9:113

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada olanlarından teberri etmek lâzım olduğunu beyandan sonra vefat edenlerinden dahi beraet etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira şirk; mağfirete münafi olduğundan müşrik hakkında mağfiret taleb etmek memnu'dur. Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü;.Ebu Talibin imandan imtina1 etmesidir. (Ebu Ta-lib) vefat edeceği zaman Resulullah Ebu Talib'in yanına gelip ke-lime-i tevhidi söylemesini teklif edip (Ebu Talib) cevap vermeyince Resulullah Allah'tan «Nehiy varid olmadıkça sana istiğfar ederim^ buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Fakat bu rivayet zayıftır. Çünkü Ebu Talip; bidayet~i İslâm'da Mekke'de vefat etmiştir. Bu sûre ise Medine'de en sonra nazil olan sûrelerdendir. Vacip Teaîâ'nın Resulünü ve müminleri kâfirlere istiğfardan nehyin sebebi; kâfirlerin ashab-ı Cehennemden olmasıdır. Şu halde ashab-ı Cehennem velevse istiğfar eden kimsenin akrabasından olsa dahi istiğfarın caiz olmadığı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:114

Vacip Tealâ din-i Muhammedîde kâfire istiğfarın memnu' olduğunu beyan ettiği gibi şu memnuiyet din-i Muhammedîye mahsus olmayıp belki din-i İbrahim'de dahi memnu olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her ne kadar pederi «Azer» huşunet ve gılzat-ı kelâmda bulunduysa da İbrahim (A.S.) mut-tasıf olduğu hilmin icabı merhamet ve şefkattan geri kalmadı. Şu istiğfar; İbrahim (A.S.) la pederi beyninde geçmiş bir vaad ve mukaaveleden neşet etmiştir. Amma o vaad ya İbrahim (A.S.) in istiğfar edeceğini pederine vaadi veyahut pederinin iman edeceğine dair oğluna vaadidir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun İbrahim'in pederine istiğfarı; pederine Cenab-ı Hakkın iman tevfik etmesini istemekten ibarettir. Çünkü; iman geçmişte olan günahın cümlesini mahvettiğinden «İman etsin ve mağfiret olunsun» demektir ve imana muvaffak olmasıyla mağfiret olunsun manâsmca istiğfar; her kâfir için her zaman caizdir ve cevazında da bir mani yoktur. Gerçi İbrahim (A.S.) pederine şu beyan olunan manâ suretinde istiğfara müsaraat etmişse de oğlunun gayreti pederine hiç te'sir etmemiştir. Binaenaleyh; (Âzer) in eski dâvasına musırren vefat ettiğine âyetin fıkrası delâlet etmektedir. Bu âyet, küfrü kafi olanlara istiğfardan nehiy manâsını mu tozanımın olduğu gibi küfrü kafi olan kâfirlerden kat'-ı alâka etmek dahi lâzım olduğuna delâlet eder.

Tevbe 9:115

Vacip Tealâ müminleri müşriklere istiğfardan nehiy buyurun-ca ehl-i imanın küfür üzere vefat eden pederlerine ve akrabalarına bu âyetten evvel vâki olan istiğfarlarından naşi azab olunmaları korkusu ânz olduğundan bu arız olan korkularını izale ve tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ bir kavme muharremâtın hürmetini ve menhiyatın çirkinliğini beyan etmedikçe İslâm'ı kendilerine hidayette kıldığı kavmi dalâlette kılmaz ve kabih olan şeyin kubhunu beyan etmedikçe muâhaze etmez. Çünkü; bir şeyin iyi olup işlemeye ve kötü olup işlememeye lâyık olduğunu bilmek akılla olmayıp şer'-i şerifle olduğundan şeriatla beyan olunmazdan evvel işlediği kubuhdan mes'ûl olmaz, illâ ma'rifetullah müstesnadır. Çünkü; marifetullah akılla bilindiğinden şer'in vüruduna hacet yoktur. Binaenaleyh; şeriatın vürudundan evvel bir kimse Allah'ı inkâr veya şirk ederse nıes'ûl plur, amma başka bir cürüm işlerse mes'ul olmaz. Zira; onun cürüm olduğuna dair sahib-i şeriat tarafından bîr beyan vuku bulmadı. Eğer kubhunu beyandan sonra işlerse elbet mes'ul ve muâhaze olunur. Şu halde müşriklere istiğfar her ne kadar kabihse de kubhuna dair âyet gelmeden evvel akrabalarından olan müşriklere istiğfar eden müminlerin mes'ui olmadıklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve müminlerin kederlerini izale etmiştir.

Tevbe 9:116

Vacip Tealâ kâfirlerden velev akrabası olsun müminlerin te-berrisi lâzım olduğunu beyan buyurunca bazı müminlerin müşrik olarak akrabaları olup icabında onlardan muavenet me'mul ettiklerinden teberriyle emrolunması üzerine böyle müşriklerden akrabası olan müminlere arız olan hüsnü izale etmek üzere buyuruyor. Şu halde insan için menfaat ve mazarrat Allahü Tealâ'dandır. Çünkü; yerlerin ve göklerin maliki Allahü Tealâ olunca yerlerde ve göklerde olan herşey Allah'ın izniyledir. Binaenaleyh; onun izni olmaksızın hiçbir kimseye hayır ve şer vâki olmaz. Şu halde müminler akrabaları olan müşriklerden kat'-ı alâka etmekle onlara bir zarar gelmez. Çünkü; müminlere muîn ve nasır ve işlerinde mütevelli ancak Hak Celle ve Alâ'dır ve Allahü Tealâ'nın yardım etmediği kimseye gayrıdan yardım mümkün değildir. Çünkü her kimse yardım murad etse onun yardıma iktidarını Allahü Tealâ halketmedikçe o kimse yardıma kaadir olamaz. Zira; Allahü Tealâ murad etmediği şeyi halketmediği gibi onun esbabını dahi halketmez. Binaenaleyh; insanlar ne kadar çalışsalar fayda vermez.

Tevbe 9:117

Vacip Tealâ (Tebûk) gazasında vâki olan hatanın affını ilânla resulünü ve müminleri mesrur etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ Resulünden sadır olan zelleyi ve muhacirin ve ensardan sadır olan hatayı affetti ve şol muhacirin ve ensar ki, onlar gaayet müşkül denmeye seza ve lâyık olan gaza-yı Tebûk'te Resulullah'a ittibâ' eden müminlerdir. Fakat onlardan bir fırkanın kalplerine hemen harbe gitmekten meyledip gitmemeye yakın bir hâl ve tereddüd gelmişti ve lâkin bu tereddüt zail olarak gaza-yı Tebûk'e gitmişlerdi. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak da \ tevbelerini kabul etti. Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resulullah üzerine tevbe ve affın manâsı "Gaza-yı Tebûk'ten tahallüf eden münafıklara Resulullah'ın izin vermesinden ibaret olan zelleden Allahü Tealâ tecavüz etti» demektir. Gerçi Resulullah'tan izin isteyen münafıklara Resulullah izin vermişse de bu izin evlâyı terketmek kabilindendir. Yoksa günahtır da o günah affolundu manâsına değildir. Yahut tevbesinin kabulünde Resulullah'ı zikret mek müminlerin şanlarına ta'zîm içindir. Amma muhacirin ve ensarın tevbelerinin kabulünün manâsı; Tebûk gazası gaayet sıcak, bir zamana tesadüf ettiğinden bazıları gidilmemesinden ve bazıları da gidilse bile Rum kavmiyle muharebeye iktidarları olmadığından bahsetmelerinden ibaret olan hatalarından tecavüzdür. Yahut mutlaka günahlarının affolunmasından ibarettir. Çünkü; Tebûk gazasında görmüş oldukları mihnet ve meşakkatlara ve darlığa sabır ve tahammülleri sebebiyle Allahü Tealâ onların bütün günahlarını aff ü mağfiret etti, demektir. Zira; gaza-yı Tebûk o kadar dar bir zamana tesadüf etti ki on kişiye bir deve isabet ettiği gibi azıcık bir hurmayla birçok kimselerin günlerce idare olundukları mervidir. Hatta susuzluktan birçok meşakkat çektiklerinden bu gazaya saat-ı usret ve askerine de ceyş-ül usret denilmiştir. Yani »Güç bir saat ve güç bir saatin askeri" demektir. Saatla murad; mutlaka vakittir. Gazaya gitmeyenleri zem için muîlakaa vakitten saatle tabir olunmuştur. Çünkü saat; az bir zamanda isti'mâl olunduğundan bu kadarcık zamana tahammül edemedikleri cihetle tevbih olunmuşlardır. Zira; ihtiyaç zamanında ihtiyacın define çalışmayanlar her zaman tekdire lâyık ve şayanlardır, ihtiyacın define çalışanlarsa her zaman metholunurlar. Binaenaleyh; Tebûk gazasına gidenlerin isimleriyle beraber Resulul-lah'ın isminin bu âyette zihrolunması; onları medih ve şanlarına riayet ve kadirlerini terfi olduğu gibi günahlarını zikretmeksizin tevbelerinin kabulünü beyan etmek; onları tatyib ve taltif içindir. Tevbelerinin kabulüne kalpleri mutmain olmak için esirgeyici manâsına raûf ve lutf u ihsan edici manâsına rahim ism-i celillerini dahi ilâve buyurmuştur.

Tevbe 9:118

Vacip Tealâ gaza-yı Tebûk'e gidenlerden vâki olan hatayı affettiğini beyandan sonra mümin oldukları halde gitmeyenlerin tev-belerini dahi kabul buyurduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette zikrolu-nan üç kişi yle murad; (Kâ'b b. Malik), (Hilâl b. Ümeyye) ve (Mirare b. Rebi'jdir. Bunlar ensardan mümin oldukları halde Medine'de kaldılar,- gaza-yı Tebûk'e gitmediler. Gergi bundan evvel beyan olunduğu veçhile Ebulübabe ve rüfekaası da kalmışlarsa da onlar Resulullah Medine'ye gelmeden daha evvel tâib ü müs-tağfir olarak çare aradıklarından tevbelerinin kabulüne dair derhal âyet nazil olmuştu. Amma bunlar derhal kusurlarının affına dair çare aramakta tekâsül ettiklerinden tevbelerinin kabulü ta-ahhur etti. Dünya başlarına zindan kesildi ve ne yapacaklarını bilemediler, şaştılar. Badehu Resulullah'ın damen-i pakinden istim-dad ettiler ve hulûs-u niyetle tevbe etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Tevbe 9:119

Vacip Tealâ tevbenin kabulünü beyandan sonra tevbeye muhtaç olan günahlardan eh-li ifnanı menetmek üzere buyuruyor. Ve imanınızda sebat edin, sözünüzde, işinizde doğrularla beraber olun. Bu âyet birkaç cihetten doğru söylemenin faydasına delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ ehl-i imana sadıklarla beraber olmalarını tavsiye buyurur ki, «Mümin olan doğru söyler» demektir. İmanın sıdıkta dahil olması; sıdkın fezailine delâlet yönünden ve küfrün yalanda dahil olması da küfre ayıp yönünden kâfidir. Yani iman edenlere sadık denilir. Zira iman; sidik cümlesindendir ve kâfire kâzip denilmek sahihtir. Zira küfür; kizib cümlesindendir. Vacip Tealâ Resulullah'la gazada bulunmak vacip olduğunu beyandan sonra Resulullah ile gazaya gitmekten imtina' caiz olmadığını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. -i Medine ve onların etrafında bulunan A'rabiler İçin gazalarda Resulullah'tan ayrılmak ve muhalefet etmek caiz olmadığı gibi kendi nefislerini muhafaza için Resulullah'tan i'raz etmek dahi caiz olmadı.] Elbette Resulullah ile beraber bulunmaları lâzımdır. Binaenaleyh; Resulullah'ın tahammül ettiği mihnet ve zahmetlere tahammül etmeleri lâbüttür. Bunun için feda-yı can etmek ve bezl-i emvale müsaraat ederek Resulullah'ın gittiği mahalle gitmek ve Resulullah yoluna rahatlarını feda etmek vaciptir. Belki her müminin (Ebuhayseme) gibi olması lâzımdır. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resulullah Tebûk gazasına gidince (Ebuhayseme) hurma bahçesine geldi. Haremi koyu bir gölgeye hasır serdi, etrafını suladı, soğuk su getirdi ve yaş hurma koydu. (Ebuhayseme) şu nail olduğu nimetleri ve Resulullah'ın şiddet-i hararette yol üzerinde gider olduğunu düşününce derhal ayağa kalkarak «Resulullah meşakkat içindeyken bu rahat benim için hayır değildir» dedi ve o nimetlerin cümlesini terkederek devesine bindi ve arkadan Resulullah'a yolda yetişti. Resulullah (Ebuhayseme) nin bu hareketinden çok memnun oldu ve hayırla duâ buyurdu. TJhud gazasında Resulullah'la beraber bulunmuştu. Yezid'in hükümetine kadar muammer ve Resulullah'm duası eseri çok nimetlere hail oldu. Çünkü; Resulullah'ın rızasını tahsil etti ve duasını aldı. Binaenaleyh; payidar olacağı şüphesizdi ve öylece oldu.

Tevbe 9:120

Vacip Tealâ Resulullah'tan tahallüf caiz olmadığının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Bunlar ise dini i'lâ sadedinde görmüş oldukları açlık, susuzluk ve yorgunluk meşakkatlarmı ve bastıkları düşman toprakları ve düşmana vermiş oldukları hüzün, gayz, gazap ve düşmandan gördükleri katil, esaret ve tazyik gibi şeylerin cümlesi Allahü Tealâ'nm rızası için olduğundan ihsan kabilindendir. Binaenaleyh; bu misilli amelde bulunan kimselerin herbiri erbab-ı ihsan zümresinden oldukları için Allahü Tealâ emeklerini zayi etmez ve amellerinin hepsi amel-i salih yazılır. Çünkü ihsan; lâyıkıyla Allahü Tealâ'ya ibadet etmek olup lâyıkıyla ibadet edenlerin ecirlerini zayi etmeyeceğini Allahü Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. İşte ehl-i iman için bu misilli fevaidi fevtetmek caiz olmadığından bu gibi fezai-lin fevtini icab eden tahallüf dahi caiz olamaz. Her ne kadar bu âyetin hükmü zaman-ı saadete mahsus olup zaman-ı saadetten sonra İslâm'ın çoğalmasından dolayı emr-i harpte muhalefet caizdir diyenler varsa da esah olan zaruret messetti-ğinde hükümet tarafından davet olunan şahıs için muhalefet caiz olmadığı ve hükümetin davetine icabetin vâcib- olduğu tefsir kitaplarının ekserisinde mezkûrdur. Çünkü; umur-u harpte emîrül-müminin emrine itaat etmemek hükûmet-i İslâmiyenin inkırazını mucip olduğundan bu hususta hükümetin emrine muhalefet caiz olamaz. Binaenaleyh; bu misilli emre muhalefetin ehl-i İslama ihanet ola'cağı şüphesizdir. Bir kimsenin maksadı Allah'a itaat olup işinde rıza-yı Bârî'yi kasdettiğinde; o kimsenin yürümesi, oturması, kalkması ve sair harekât ü sekânatı ibadet yazılacağına bu âyet delâlet eder.

Tevbe 9:121

Vacip Tealâ emr-i harpte isabet eden meşakkatin her zerresine sevap yazılacağını beyan ettiği gibi fisebilillâh sarfolunan nafakanın küçüğüne ve büyüğüne ve kat'olunan her zerresine dahi sevap yazılacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Veyahut manâ-yt nazım: J Allahü Tealâ onları bir cezayla cezalandırır ki o ceza amellerinden daha güzel olur) demektir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile nafaka-i sağ İreyle murad; bir hurma tanesi ve onun daha büyüğüdür. Hatta deve bağlayacak bir ip parçası olsa dahi ona sevap vardır. Kebire yle murad; Tebûk gazasında Hz, Osman'ın infakı gibi birçok şey infak etmektir. Çünkü; Hz. Osman (R.A.) in Tebûk vak'asında bin dinar sarfettiği mervidir. Büyük sarfiyatın kendine göre sevaba istihkakı olduğu gibi küçük sarfiyatın dahi kendine göre sevaba istihkaakı olduğuna işaret için ayrı ayrıkelimesi varit olmuştur. Şu kadar ki, asıl istihkakta her ikisi de müsavi* ise de büyüğün sevabı büyük ve küçüğün sevabı küçük olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; kudreti olan bir mümin i'lâ-yı kelimetullah için sarfiyattan çekinmemelidir. Çünkü; her ne sar-fetse zayi olmayıp ecrine nail olacağını hem de ecrin gaayet güzeline nail olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Şu halde Allahü Tealâ'nın rızası için sarfiyat; her zaman faydadan hâlî değildir.

Tevbe 9:122

Vacip Tealâ müsaferetle husule gelen hicreti ve cihadı beyandan sonra müsaferetle husule gelen tahsil-i ilme müteallik hükm-ü şer'iyi beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ulûm-u şer'iyeyi tahsil etmek farz-ı kifaye olduğuna ve talib-i ilim olan kimsenin niyeti de halkın noksanını ikmâl ve ahvalini ıslah olmak lâzım geldiğine bu âyet delâlet eder. Çünkü; bir beldeden çok az kimselerin tahsil-i ilim vazifesini ifa etmeleriyle diğerlerinden o vazifenin sukuutu farz-ı kifaye olmaktan başka birşey değildir. Tahsil-i ilim için müsaferetin lüzumu ve seferden mütevellid olan meşakkatlara tahammül tahsil-i ilmin levazımından olduğuna işaret için kelimesi külfete delâlet eden tefâ'ul babından varid olmuş ve her âlimin herşeyden evvel kendi kavmini irşad ve ıslah etmesi emr-i lâzım olduğuna işaret için kendi kavimlerini korkutmak maksad-ı aslî olması âyette sarahaten beyan olunmuştur. Müsaferetle hasıl olan ilimde bereket ve feyz olacağına işaret için elbette müsaferetin lüzumu beyan olunmuştur. Çünkü tahsil-i ilim için çıkmakla murad; beldelerinden çıkmak olduğu gibi ric'at de beldelerine ric'at olduğundan çıkmakla ric'at ara-sızıda elbette müsaferet lâzımdır. Çünkü; müsaferet olmasa huruç olmaz ve huruç olmayınca ric'at de olmaz. Kavim ve kabilenin inzarı da lâzımdır. Çünkü; inzarla akaaidlerini tashih edince imanları tekemmül eder. Binaenaleyh; evamire imtisal ve nevahîden içtinab edecekleri ve Allah'tan korkacakları me'mûl-ü kavidir. Çünkü itikad-ı sahih; Allah'tan korkmanın menşe' ve aslıdır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; amel hakkında haber-i vahidin hüccet olduğuna delâlet eder. Zira fırka; en aşağı üç kişi olup üç kişiden çıkan az bir taife bir veya iki kişi olur, bu ise âdah kabilindendir. Çünkü; bu taifenin sözleriyle hazer lâzım olunca bunların sözleriyle amel etmek vacip demektir. Amel vacip olunca onların sözlerinin hüccet-i şer'iye olunduğunda şüphe yoktur. Ha-vadis-i beşeriyeyi müçtehidîn hazaratından birinin kavaidine tat-bika kaadir olmak manâsına fekahet-i fiddîn ile meşgul ve bu manâca âlim bir kimsenin her beldede ve her kabilede bulunması farz-ı kifaye olduğundan hükümetin ve ahalinin böyle bir kimse bulundurmak ve maişetini te'min etmek üzerlerine lâzımdır. Eğer böyle bir kimse bulunursa o belde ahalisi günahtan kurtulmuş olacakları gibi eğer bulundurmazlarsa cümlesi günahkâr olurlar. Amma herkesin ilmihalini bilmesi farz-ı aynolduğundan ilmihalini Öğretmeyen kimse günahkârdır. Zira; dâr-ı İslâm'da cehalet özür değildir. Ve hadis-i şerifi de farz-ı aynolan ahkâm-ı şer'iyeyi taleb etmeye masruftur. Ahkâm-ı şer'iyeyi tahsil farz ve hayr-ı mahız ve ibadet-i halisadır. Zira; Resulullah buyurmuştur. Yani «Allahü Tealâ bir kimseye hayır murad ederse o kimseyi dinde fakîh kılar» demektir. Şu halde fekaahet; hayr-ı mahızdır. Hulâsa; ahkam-ı şer'iyeyi tahsil farz ise de ehl-i imanın kâf-fesi üzerine tahsil için memleketten çıkmak lâzım olmayıp belki' bazı kimselerin tahsil için gitmeleri kifayet edeceği ve tahsili bütün bütün terketmek asla caiz olmadığı ve her kavim ve belde ahalisinin , rnüşkülât-ı şer'iyeyi halledecek birer âlim bulundurması vacip olduğu ve bilcümle ahalinin hurucuyla ziraat ve ticaret gibi medar-ı maişet olan esbabın terk Ve tatili caiz olmadığı ve tahsil-i ilimden garaz halkı hakka davet olup nas üzerine tekebbür olmamak lâzım ve gerek ulûm-u şer'iye, gerek cihadın tatili Müslümanlar hakkında ayn-ı mazarrat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tevbe 9:123

Vacip Tealâ bilumum müşriklerle mukaatelenin vücubunu beyandan sonra mukaatelede esah olan cihet evvelâ harp mevkiine en yakın olan kimseler üzerine ve sonra onlara yakın olan ve daha sonra daha yakın olanlara vacip olup saha-i harp tevessü' ettikçe vücubun da uzak mahallere kadar imtidad edip gideceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Allah'tan yardım isteyen-. ler Allah'ın emrine imtisal ve nehyinden içtinab etmek suretiyle ittikaa etmelidir. Şu halde ittikaası olmayanlar Allah'ın nusretine müstehak olamazlar. Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile ehl-i imana, ma-hal-i\kaametleri yakın olan kâfirlere şefkat ziyade olmasına meb-ni hakka davet ve doğru yolu göstermek için onlarla mukaatele vaciptir ve onların zararlarını kaldırmak uzakta olanların zararlarını defetmekten daha mukaddem olduğundan Cenab-ı Hak evvelâ onlarla mukaatelenin vücubunu beyan buyurmuştur. Onları İslâm'a davetle komşuluk hakkını yerine getirmek de vardır ki, uzakta olanların hukuk-u civariyeti yoktur. Binaenaleyh; emr-i tebliğde Resulullah'a evvelâ akrabasından başlamakla emrolun-muştur. Kezalik mukaatelede dahi evvelâ akrabasından sonra sair kabail-i Arap'tan ve daha sonra Şam tarafında Rumlardan başlamıştır ve ashab-ı izam" da Şam cihetini bitirdikten sonra Irak cihetine gitmişlerdir. Velhasıl bilumum kâfirlerle birden muharebe mümkün olmadığından evvelâ yakın olanlardan başlayarak tedriç tankıyla icab ettikçe uzaklara gitmek maslahat-ı İslama muvafık olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; yakın olanların serlerini defetmek daha evlâ olduğu gibi yakın olanların ahvalini bildikleri cihetle muharebede suhulet dahi olmak ve yakında olanları tarumar etmekle uzakta olanlara şevket-i İslâ-miyeyi duyurmak ve onların kalplerine korku koymakla kuvve-i maneviyelerini kırmak gibi faydalar olduğunda şüphe yoktur. Ve yakın olanları terkle uzakta olanlarla mukaatele dar-ı İslâmla dar-ı küfür arasında diğer bir dar-ı küfrü terketmek mazarrattan hâli olmadmı cihetle caiz olamaz.

Tevbe 9:124

Vacip Tcalâ Kur'an'm sûrelerinden bazıları nazil olduğunda münafıklardan sudur eden sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an'dan bir sûre nazil olduğunda münafıklar birbirlerine "Şu sûre hanginizin imanım ziyade eder?" derlerdi ve bundan maksatları Kur'an'ı ve Resulullah'ı ve ashabını istihza etmek ve eğlenmekti. İmanın miktar cihetinden ziyadelenmesi asr-ı saadete münhasırdır. Zira; asr-ı saadette ahkâm yeni nazil olup, tedricen husul bulduğundan iman edecek ahkâm günbegün tezayüd ettikçe o ahkâma iman eden chl-i imanın imanları da ahkâm nispetinde tezayüd eder. Amma zaman-ı saadetten sonra ahkâm tamamıyla tekemmül edip tezayüd etmek imkânı olmadığından imanın ziyadelenmesi mümkün değildir. Çünkü vahiy; Resulullah'ın vefatıyla kesildiğinden mü'menünbihte tezayüd yok ki, imanda tezayüd olsun. Tedricen nazil olan sûrelerde ehl-i iman için bir çok menafi'-i diniyye ve dünyeviyye bulunduğundan ve yeni bir sûre nazil olduğunda evvelki sûreler gibi birçok menâfii mutazammm olduğundan müminler hakkında ayn-ı beşaret olduğu cihetle müminlerin istibşar ettikleri beyan olunmuştur.

Tevbe 9:125

Vacip Tealâ sûreler nazil oldukça müminlerin imanları ziya-delendiğini beyandan sonra sûreler nazil oldukça kâfirlerin kü fürlerinin ziyadelendiğini dahî bevan etmek'üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette maraz-la murad; küfürdür. Çünkü küfür; kalpte fesad olduğu cihetle bedende olan hastalık gibi ilâca muhtaç olduğundan küfre maraz denmiştir. Küfür; tabiat-ı insaniyenin nefret ettiği kazurat kabilinden olduğu cihetle r i c s denmiştir. Çünkü rics; necaset manasınadır. Binaenaleyh; küfürden necaset manâsına ricisle tabir lâyıktır. Belki küfür; necasetten eşna'dır. Zira; necasetin zararı maddîdir ve küfrün zararı ise manevîdir. Necasetin zararı her zaman zevale ma'ruzdur ve küfrün zararı ebedî olduğundan küfrün zararı elbette eşna'dır. Şu halde insan necasetten nasıl kaçınır ve sakınırsa küfürden daha ziyade kaçınması lâzımdır ve necaseti izaleye sa'yettiğinden daha ziyade küfrü izaleye çalışmak elzemdir. Velhasıl insanın bedeni gibi ruhu da hastalığı kabul eder. Şu halde cesedin marazdan halâsı için tedaviye müracaat etmek lâzım olduğu gibi ruhun marazdan halâsına dahi çare aramak lâzımdır ki, ruhta hastalık olan küfür, nifak ve ahlâk-ı zemimeyi, iman, ih-lâs ve ahlâkı tathirle izale ve tedâvî etmelidir.

Tevbe 9:126

Vacip Tealâ kalplerinde nifak olan kimselerin küfürlerini sûrenin nüzulü ziyadelendirdiğini beyandan sonra kâfirlerin musibetten mütenebbih olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Halbuki insan için vacip olan vukuattan ibret almak ve kusurunu itiraf ederek tevbeyle dergâh-ı ülûhiyete müracaatla günahının affını istirham etmektir. Resulul-îah iman etmeyen münafıkları ibrete davet için senede bir veya iki kere emraz, ve kaht u gala gibi musibetlerle müptelâ kılar ve kati ü esaret gibi şeylerle de rezil ve rüsvâ ederdi, lâkin onlar da bunların hiçbirisini hesaba almayıp mütenebbih olmadıklarını beyanla Vacip Tealâ tekdir etmiş ve bu hallerinin emr-i münker olduğunu beyan için inkâra delâlet eden istifham-ı inkârı ile irad-ı kelâm buyurmuştur. Çünkü; aklı olan kimsenin her vukuattan ibret alması lâzımdır ve ibret almayan tekdire müstehak olduğu gibi mesâibden de hâlî olamaz.

Tevbe 9:127

Vacip Tealâ münafıkların nifak ve inad üzere devam ettiklerini beyandan sonra ayıplarımı beyan eden bir sûre nazil olduğunda vâki olan hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; imanın lüzumu hakkında gelen delillere nazar ederek iradelerini imana sar-fetmezler ki, iman etmeye muvaffak olsunlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile münafıkların1 hallerini beyan eder her ne zaman bir sûre nazil olsa, kendilerine mahsus ve ta'n ü istihzayı müş'ir bakışla birbirlerine bakarlar ve «Sizin bu bakışınızı müminler tarafından bir gören var mı? Eğer gören varsa böyle hakaaret üzere bakışınız hakkınızda zarar olur» derler ve oldukları mahalden dağılır giderler ki, bu sûrenin nazil olmasından hoşnud olmadıkları cihetle o meclisten firara mecbur olurlardı. Elyevm ahkâm-ı şer'iyeden memnun olmayan münafıkların halleri de böyledir.

Tevbe 9:128

Vacip Tealâ şu sûrede beyan olunan ahkâmın nasa tebliğini Resulüne emir buyurduktan sonra Resulullah'm kendi cinslerinden şefkatli bir peder mesabesinde olduğunu ve tabib-i hazıkın ebdanı tedavi ettiği gibi Resulullah'm da ervahı tedavi ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyet-i celile; şu sûrenin müştemil olduğu tekâlif-i şâkkayıj kabule ümmet-i Muhammedi teşvik eder. Çünkü Resulullah'ınümmetine re'fetini ve merhametini ve ümmetinin imanına, ıslah-ı haline hırsını, meşakkatli olan şeylerden esirgemesini beyan etmek; tekâlifinin cümlesi merhametten hâlî olmadığını beyan etmektir. Zira; bir şefkatli peder evlâdını her ne kadar te'dibât-ı şâkkayla te'dib ederse de pederin şefkati ma'lûm olunca evlâdı indinde bu te'dibât lütuf ve ihsandan ma'dud olur. Kezalik bir ta-bib-i hazıkın hazakati ma'lûm olunca vermiş olduğu acı ve suû-betli ilâcı isti'mâlden hasta çekinmez. Her ne kadar acıysa da sevej seve isti'mâl eder. Çünkü; tabibin hazakatından emindir. İşte bu; sûre-i celilede vâki olan tekâlif ekseriyetle kâfirlerle kıtale vej ceng ü cidale müteallik olduğu cihetle nüfus-u beşer üzerine müşkül ise de Resulullah'ın şefkat ve merhametini, re'fet ve atufetini bilen kimselere gaayet kolaydır. Binaenaleyh; kabul edip muci-biyle amel etmekten çekinmezler. Zira bu tekâlifi kabul; enva'-ı hayratı camidir. Vacip Tealâ Resulünün evsafını beyandan sonra şu tekâlifi kabul etmek lâzımken kabulden imtina' edenlere karşı

Tevbe 9:129

Resulullah'ın vaziyetini beyan etmek üzere buyuruyor. .