Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Yunus 10:1 – Hud 11:123
İçindekiler
- Yunus 10:1
- Yunus 10:2
- Yunus 10:3
- Yunus 10:4
- Yunus 10:5
- Yunus 10:6
- Yunus 10:7
- Yunus 10:8
- Yunus 10:9
- Yunus 10:10
- Yunus 10:11
- Yunus 10:12
- Yunus 10:13
- Yunus 10:14
- Yunus 10:15
- Yunus 10:16
- Yunus 10:17
- Yunus 10:18
- Yunus 10:19
- Yunus 10:20
- Yunus 10:21
- Yunus 10:22
- Yunus 10:23
- Yunus 10:24
- Yunus 10:25
- Yunus 10:26
- Yunus 10:27
- Yunus 10:28
- Yunus 10:29
- Yunus 10:30
- Yunus 10:31
- Yunus 10:32
- Yunus 10:33
- Yunus 10:34
- Yunus 10:35
- Yunus 10:36
- Yunus 10:37
- Yunus 10:38
- Yunus 10:39
- Yunus 10:40
- Yunus 10:41
- Yunus 10:42
- Yunus 10:43
- Yunus 10:44
- Yunus 10:45
- Yunus 10:46
- Yunus 10:47
- Yunus 10:48
- Yunus 10:49
- Yunus 10:50
- Yunus 10:51
- Yunus 10:52
- Yunus 10:53
- Yunus 10:54
- Yunus 10:55
- Yunus 10:56
- Yunus 10:57
- Yunus 10:58
- Yunus 10:59
- Yunus 10:60
- Yunus 10:61
- Yunus 10:62
- Yunus 10:63
- Yunus 10:64
- Yunus 10:65
- Yunus 10:66
- Yunus 10:67
- Yunus 10:68
- Yunus 10:69
- Yunus 10:70
- Yunus 10:71
- Yunus 10:72
- Yunus 10:73
- Yunus 10:74
- Yunus 10:75
- Yunus 10:76
- Yunus 10:77
- Yunus 10:78
- Yunus 10:79
- Yunus 10:80
- Yunus 10:81
- Yunus 10:82
- Yunus 10:83
- Yunus 10:84
- Yunus 10:85
- Yunus 10:86
- Yunus 10:87
- Yunus 10:88
- Yunus 10:89
- Yunus 10:90
- Yunus 10:91
- Yunus 10:92
- Yunus 10:93
- Yunus 10:94
- Yunus 10:95
- Yunus 10:96
- Yunus 10:97
- Yunus 10:98
- Yunus 10:99
- Yunus 10:100
- Yunus 10:101
- Yunus 10:102
- Yunus 10:103
- Yunus 10:104
- Yunus 10:105
- Yunus 10:106
- Yunus 10:107
- Yunus 10:108
- Yunus 10:109
- Hud 11:1
- Hud 11:2
- Hud 11:3
- Hud 11:4
- Hud 11:5
- Hud 11:6
- Hud 11:7
- Hud 11:8
- Hud 11:9
- Hud 11:10
- Hud 11:11
- Hud 11:12
- Hud 11:13
- Hud 11:14
- Hud 11:15
- Hud 11:16
- Hud 11:17
- Hud 11:18
- Hud 11:19
- Hud 11:20
- Hud 11:21
- Hud 11:22
- Hud 11:23
- Hud 11:24
- Hud 11:25
- Hud 11:26
- Hud 11:27
- Hud 11:28
- Hud 11:29
- Hud 11:30
- Hud 11:31
- Hud 11:32
- Hud 11:33
- Hud 11:34
- Hud 11:35
- Hud 11:36
- Hud 11:37
- Hud 11:38
- Hud 11:39
- Hud 11:40
- Hud 11:41
- Hud 11:42
- Hud 11:43
- Hud 11:44
- Hud 11:45
- Hud 11:46
- Hud 11:47
- Hud 11:48
- Hud 11:49
- Hud 11:50
- Hud 11:51
- Hud 11:52
- Hud 11:53
- Hud 11:54
- Hud 11:55
- Hud 11:56
- Hud 11:57
- Hud 11:58
- Hud 11:59
- Hud 11:60
- Hud 11:61
- Hud 11:62
- Hud 11:63
- Hud 11:64
- Hud 11:65
- Hud 11:66
- Hud 11:67
- Hud 11:68
- Hud 11:69
- Hud 11:70
- Hud 11:71
- Hud 11:72
- Hud 11:73
- Hud 11:74
- Hud 11:75
- Hud 11:76
- Hud 11:77
- Hud 11:78
- Hud 11:79
- Hud 11:80
- Hud 11:81
- Hud 11:82
- Hud 11:83
- Hud 11:84
- Hud 11:85
- Hud 11:86
- Hud 11:87
- Hud 11:88
- Hud 11:89
- Hud 11:90
- Hud 11:91
- Hud 11:92
- Hud 11:93
- Hud 11:94
- Hud 11:95
- Hud 11:96
- Hud 11:97
- Hud 11:98
- Hud 11:99
- Hud 11:100
- Hud 11:101
- Hud 11:102
- Hud 11:103
- Hud 11:104
- Hud 11:105
- Hud 11:106
- Hud 11:107
- Hud 11:108
- Hud 11:109
- Hud 11:110
- Hud 11:111
- Hud 11:112
- Hud 11:113
- Hud 11:114
- Hud 11:115
- Hud 11:116
- Hud 11:117
- Hud 11:118
- Hud 11:119
- Hud 11:120
- Hud 11:121
- Hud 11:122
- Hud 11:123
Yunus 10:1
Bu sûre-i şerife; Mekke'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz dokuz âyeti câmi'dir.
müteşabihattandıı. Ulemâ-yı salifeye göre; manâsını Allahü Tealâ bilir. Binaenaleyh; aslına ve kelâm-i ilâhi olduğuna imanla beraber teVil lâzım değildir. Amma ulemâ-yı müteahhirî-ne göre ilminde rüsuh olan ulemânın, müteşabihatın manâsını bilmesi ve bazı müfsidlerin kavaid-i şer'iyeye muhalif teVillerine meydan vermemek için hüsn-ü tevcihle tevcihi caizdir. Buna nazaran şu harfler makama münasip bir teville te'vil olunur ve denilir ki insana lebibe yani âkile ve reşide işarettir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım:
…
demek olur. Şu halde Resulullah'a hitap ve bazı evsaf-ı nebeviyeye işaretten ibarettir. Bu sûrede nazil olan âyetlere ta'zîm için tazîme yüksek mertebeye delâlet eden ism-i işareti varid olmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile kitapla murad; Kur'an veyahut Kur'andan .şu sûredir. Kitabın veyahut kitaptan şu sûrenin âyetleri birçok hikmetleri mutazammm olduğundan kitab; hikmetle tavsif olunarak denmiştir. Yahut kitapla murad; şu sûre olduğuna nazaran hakim demek; âyetleri nice hikmetleri mutazammın olduğu gibi mensuh da değil muhkem demektir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım: | Şu işaret olunan âyetler nice yüzlerce hikmeti mutazammm. tağyir ve ifsaddan hâli olan kitabın âyetleri | demektir.
Vacip Tealâ kitabı hikmetle tavsif ettikten sonra kâfirlerin Resulullah'a kitap nazil olduğuna taaccüplerinin emr-i münker olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; nâsa ne oldu ki, kendi cinslerinden ve kavimlerinden bir recül-ü kâmile bizim insanlar haklarında ayn-ı saadet olan ahkâmı vahyetmemize taaccüb ediyorlar. Bu taaccüpleri bir emr-i münkerdir. Zira; taaccübe şayan birşey yoktur. Çünkü; o recüle vahyimiz «Sen nâsı Cehennem'in ahvalini beyan etmekle korkut ve Cehennem'e girmelerine sebep olan amelleri göstermekle günahları irtikâb etmekten onları menet ve Cennet'in evsafını ve Cennet'e girmelerine sebep olan ibadetleri ve o ibadetler sebebiyle Rableri indinde derecât-ı âliye olduğunu beyanla onları tebşir et» demektir. Şu halde böyle bir recül-ü kâmile bu misilli ahkâmı vahyimize neden taaccüp ederler? Zira;, onlar, resul olarak gönderdiğimiz recülün me'mur olduğu inzar ve tebşir taaccübü icab eden şeylerden değildir. Çünkü taaccüp ; aklen uzak ve âdeten görülmemiş birşeye olur. Halbuki bizim onlara irşad için gönderdiğimiz resul, onların menâfi-i diniye ve dünyeviyelerini kendilerine tebliğ etmesi ma'kul birşey olduğu cihetle taaccübe mahal1 yoktur.
Mekke kâfirleri emr-i nübüvvetin hakikatini bilmediklerinden taaccüp ediyorlardı. Zira; Fahri Râzi, Hâzin ve Kaazfnin beyanları veçhile onlar derlerdi ki, «Ne acayip şey ki Allahü Tealâ halka gönderecek bir resul bulamadı da, Ebutalib'in yetimini mi buldu?» Bu sözleriyle risaleti Resulullah'a münsaip görmüyorlardı, Zira; onların bu sözleri fart-ı hamakatlarından ve bütün himmetleri umur-u dünyaya münhasır olduğundan ve vahyi mansıb-ı dünyaya kıyas ederek dünyaca zengin ve hatırlı olan kimseye geleceğini zannediyorlardı. Bilmiyorlardı ki, mansıb-ı nübüvvet rüt-be-i ruhanîdir. Binaenaleyh; fezâil ve kemâlâtla ziynetlenmiş, ah-lâk-ı hamideyle tahalluk etmiş ve kuvve-i kudsiyeye malik olan zat-ı şerife risalet geleceğini düşünemiyorlardı. Maahaza Resulul-lah'tan evvel geçen enbiya-yı izam hazaratımn ekserisi Resulullah.| gibi metâ'-ı dünyaya iltifat etmemişlerdi ve Resulullah ise Kureyş nazarında muteber olan şereflerin cümlesini câmfdir. Şu kadar ki, Resulullahın onlar gibi dünya emvaline meyli olmadığından Kureyş'in büyük saydıkları kimseler gibi zengin değildi. Emr-i nübüvvetteyse malın azlığı ayn-ı nimettir. Çünkü; emvalin evvelâ kazanılması ve sonra muhafaza edilmesi emr-i tebliği haleldar eden ahvaldendir.
Müminlere ibadetleri mukaabilinde verilecek derecelerin yalan olmak ihtimali olmadığını ve şekk ü şüpheden ârî olduğunu beyan,için mertebe manâsına olan kadem; stdıkla tavsif olunmuş ve müminlerin cadde-i tevhide ikdamları olup, tevhidi ikrarda ayaklan sabit olduğundan ind-i ülûhiyette mertebe-i âliye sahibi oldukları beyan olunmuştur. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette kadem; mertebe-i âliye ve menzile-i refia manasınadır ve derecât-i âliyeye ayakla varıldığından mertebeden kademle tabir olunmuş ve bu dereceye nail olmak doğru söz ve halis niyetle olduğuna işaret için kadem stdtkla tavsif olunmuştur.
Vacip Tealâ Resulullah'a vahiy geldiğine kâfirlerin taaccüplerini ve taaccübün bir emr-i münker olduğunu beyandan sonra kâfirlerin Resulullah'a ta'nettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şiddet-i buğz ve adavetle me'lûf ve habaset-i tıynetleri icabı şirküzere devam eden kâfirler Resulullah'tan birtakım harikulade mucizeleri ve bilhassa Kur'an-ı Azîmüşşan'ı görüp muâra-zadan âciz kalınca «Şu risalet davası eden kimse açıktan bir sahir-dir. Fenn-i sihirde mahareti vardır ve zamanında emsali yoktur» demekle Resulullah'a iftira ve bühtan ettiler.
Binaenaleyh; bu manâya nazaran kâfirlerin ta'nı Kur'an'adır. Resulullah'a değildir. Her hangi manâ murad ve nasıl kıraet olunursa olunsun kâfirlerin bu sözleri acizlerini izhardan başka birşey değildir.
Yunus 10:2
Bu sûre-i şerife; Mekke'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz dokuz âyeti câmi'dir.
müteşabihattandıı. Ulemâ-yı salifeye göre; manâsını Allahü Tealâ bilir. Binaenaleyh; aslına ve kelâm-i ilâhi olduğuna imanla beraber teVil lâzım değildir. Amma ulemâ-yı müteahhirî-ne göre ilminde rüsuh olan ulemânın, müteşabihatın manâsını bilmesi ve bazı müfsidlerin kavaid-i şer'iyeye muhalif teVillerine meydan vermemek için hüsn-ü tevcihle tevcihi caizdir. Buna nazaran şu harfler makama münasip bir teville te'vil olunur ve denilir ki insana lebibe yani âkile ve reşide işarettir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım:
…
demek olur. Şu halde Resulullah'a hitap ve bazı evsaf-ı nebeviyeye işaretten ibarettir. Bu sûrede nazil olan âyetlere ta'zîm için tazîme yüksek mertebeye delâlet eden ism-i işareti varid olmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile kitapla murad; Kur'an veyahut Kur'andan .şu sûredir. Kitabın veyahut kitaptan şu sûrenin âyetleri birçok hikmetleri mutazammm olduğundan kitab; hikmetle tavsif olunarak denmiştir. Yahut kitapla murad; şu sûre olduğuna nazaran hakim demek; âyetleri nice hikmetleri mutazammın olduğu gibi mensuh da değil muhkem demektir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım: | Şu işaret olunan âyetler nice yüzlerce hikmeti mutazammm. tağyir ve ifsaddan hâli olan kitabın âyetleri | demektir.
Vacip Tealâ kitabı hikmetle tavsif ettikten sonra kâfirlerin Resulullah'a kitap nazil olduğuna taaccüplerinin emr-i münker olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; nâsa ne oldu ki, kendi cinslerinden ve kavimlerinden bir recül-ü kâmile bizim insanlar haklarında ayn-ı saadet olan ahkâmı vahyetmemize taaccüb ediyorlar. Bu taaccüpleri bir emr-i münkerdir. Zira; taaccübe şayan birşey yoktur. Çünkü; o recüle vahyimiz «Sen nâsı Cehennem'in ahvalini beyan etmekle korkut ve Cehennem'e girmelerine sebep olan amelleri göstermekle günahları irtikâb etmekten onları menet ve Cennet'in evsafını ve Cennet'e girmelerine sebep olan ibadetleri ve o ibadetler sebebiyle Rableri indinde derecât-ı âliye olduğunu beyanla onları tebşir et» demektir. Şu halde böyle bir recül-ü kâmile bu misilli ahkâmı vahyimize neden taaccüp ederler? Zira;, onlar, resul olarak gönderdiğimiz recülün me'mur olduğu inzar ve tebşir taaccübü icab eden şeylerden değildir. Çünkü taaccüp ; aklen uzak ve âdeten görülmemiş birşeye olur. Halbuki bizim onlara irşad için gönderdiğimiz resul, onların menâfi-i diniye ve dünyeviyelerini kendilerine tebliğ etmesi ma'kul birşey olduğu cihetle taaccübe mahal1 yoktur.
Mekke kâfirleri emr-i nübüvvetin hakikatini bilmediklerinden taaccüp ediyorlardı. Zira; Fahri Râzi, Hâzin ve Kaazfnin beyanları veçhile onlar derlerdi ki, «Ne acayip şey ki Allahü Tealâ halka gönderecek bir resul bulamadı da, Ebutalib'in yetimini mi buldu?» Bu sözleriyle risaleti Resulullah'a münsaip görmüyorlardı, Zira; onların bu sözleri fart-ı hamakatlarından ve bütün himmetleri umur-u dünyaya münhasır olduğundan ve vahyi mansıb-ı dünyaya kıyas ederek dünyaca zengin ve hatırlı olan kimseye geleceğini zannediyorlardı. Bilmiyorlardı ki, mansıb-ı nübüvvet rüt-be-i ruhanîdir. Binaenaleyh; fezâil ve kemâlâtla ziynetlenmiş, ah-lâk-ı hamideyle tahalluk etmiş ve kuvve-i kudsiyeye malik olan zat-ı şerife risalet geleceğini düşünemiyorlardı. Maahaza Resulul-lah'tan evvel geçen enbiya-yı izam hazaratımn ekserisi Resulullah.| gibi metâ'-ı dünyaya iltifat etmemişlerdi ve Resulullah ise Kureyş nazarında muteber olan şereflerin cümlesini câmfdir. Şu kadar ki, Resulullahın onlar gibi dünya emvaline meyli olmadığından Kureyş'in büyük saydıkları kimseler gibi zengin değildi. Emr-i nübüvvetteyse malın azlığı ayn-ı nimettir. Çünkü; emvalin evvelâ kazanılması ve sonra muhafaza edilmesi emr-i tebliği haleldar eden ahvaldendir.
Müminlere ibadetleri mukaabilinde verilecek derecelerin yalan olmak ihtimali olmadığını ve şekk ü şüpheden ârî olduğunu beyan,için mertebe manâsına olan kadem; stdıkla tavsif olunmuş ve müminlerin cadde-i tevhide ikdamları olup, tevhidi ikrarda ayaklan sabit olduğundan ind-i ülûhiyette mertebe-i âliye sahibi oldukları beyan olunmuştur. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette kadem; mertebe-i âliye ve menzile-i refia manasınadır ve derecât-i âliyeye ayakla varıldığından mertebeden kademle tabir olunmuş ve bu dereceye nail olmak doğru söz ve halis niyetle olduğuna işaret için kadem stdtkla tavsif olunmuştur.
Vacip Tealâ Resulullah'a vahiy geldiğine kâfirlerin taaccüplerini ve taaccübün bir emr-i münker olduğunu beyandan sonra kâfirlerin Resulullah'a ta'nettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şiddet-i buğz ve adavetle me'lûf ve habaset-i tıynetleri icabı şirküzere devam eden kâfirler Resulullah'tan birtakım harikulade mucizeleri ve bilhassa Kur'an-ı Azîmüşşan'ı görüp muâra-zadan âciz kalınca «Şu risalet davası eden kimse açıktan bir sahir-dir. Fenn-i sihirde mahareti vardır ve zamanında emsali yoktur» demekle Resulullah'a iftira ve bühtan ettiler.
Binaenaleyh; bu manâya nazaran kâfirlerin ta'nı Kur'an'adır. Resulullah'a değildir. Her hangi manâ murad ve nasıl kıraet olunursa olunsun kâfirlerin bu sözleri acizlerini izhardan başka birşey değildir.
Yunus 10:3
Vacip Tealâ beşerden resul gönderildiğine taaccüb eden kâfirlerin taaccüplerine mahal olmadığını beyandan sonra delâil-i kafiyeyle Sâni'in vücudunu ve haşri ispatla taaccüplerini izale etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette altı günle murad; miktardır. Yani »Altı gün miktarı bir zamanda halketti» demektir. Çünkü: ma'ruf olan gün şemsin arz üzerinde bulunmasıyla hâsıl olacağından âlem halkolunmazdan evvel ve halkolunurken şems olmadığından ma'ruf olan günün bulunamayacağı cihetle gün tabiri bu makamda miktara mahmuldür. Allahü Tealâ bu âlemi an-ı vâhidde halketmeye kaadirken altı gün miktarı bir zamanda halkettiğini beyanla kendinin fâil-i muhtar olduğuna işaret buyurduğu gibi kullarına her umur ve ahvalde teenni eylemelerine dahi işaret ve tavsiye buyurmuştur. Amma miktarı beyanda altı adedini ihtiyarın hikmeti; Allahü Tealâ'ya müfevvazdır ve Arş-ı A'lâ üzerine istivanın manâ'yı hakîkisi bir mekânda karar etmek olduğundan Allahü Tealâ'ya mekân ispat etmek lâzım gelip halbuki Allahü Tealâ mekândan münezzeh olduğu cihetle muhaldir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ hakkında istiva ; istilâ-yı tam ve kahr u galebe manasınadır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile tedbir; avâkıb-ı umura nazar ederek herşeyin hal ü şanına vıuvafık ve maslahata mutabık iş yapmaktır. Şu halde manâ-yı nazım:
Yani; ey kâfirler! Siz mâ'budlarınızın size şefaat edeceğini itikad ve onlara ibadet edersiniz. Halbuki bu »itikaadmız batıldır.
Zira; herşeyi tedbir edip maslahat ve hikmeti icabı icad eden Al-lahü Tealâ olduğundan Allah'ın izni olmaksızın hiçbir kimse hakkında birşey şefaat edemez, ancak şefaata Allahü Tealâ'nın izin verdiği kimse şefaat edebilir.
Bu âyet mutlaka şefaatin varlığına delâlet etmekle mutlaka şefaati inkâr eden Mutezileyi reddettiği gibi Allah'ın izni olmayınca hiç kimsenin şefaata cüret edemeyeceğini beyan ettiği cihetle Allah'ın azametine dahi delâlet eder. Vacip Tealâ azametine ve ülûhiyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra cümlenin ibadetine müstehak ancak kendisi olup kendinin gayrı ibadete müstehak bir kimse olmadığını beyan buyurmuş ve bu delâili tetkik ederek ülû-hiyeti itikad etmeyenleri tekdir etmiştir. Çünkü; âyetin âhirindeki hemze; istijham-ı inkârı ve tekdir içindir. Zira; bu kadar büyük nimetlere müstağrak olan insanların o nimetleri halkedip kullarına veren Allahü Tealâ'yı düşünmemekten daha ziyade bir cinayet olamaz. Çünkü; o nimetlerin şükrünü eda ve nimetleri ihsan eden ma'buda ibadet etmek her insan üzerine farz-ı ayndır.
Bu âyet; Allah'ın mahlûkatta icad ettiği sanayi-i garibeyi tezekkür etmekle vahdaniyete ve Allah'ın kudret-i kâmilesine istidlal etmek her mükellef üzerine vacip olduğuna delâlet eder. Eğer tezekkür vacip olmasaydı tezekkür etmediklerinden dolayı tekdire müstehak olmazlardı. Çünkü; vacip olmayan şeyi işlememekten tekdire müstehak olmaz.
Vacip Tealâ bidayette icada delâlet eden delilleri beyandan sonra nihayette olacak âhirete delâlet eden delilleri dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; merdiniz ancak Allahü Tealâ'mn huzurudur. Zira; Al-lahü Tealâ bizatihi iptidaen mahlûkaatı halkeder ve sonra Kahhar isminin muktezası herbirini i'dam eder. Badehu kullarına vâki olan tekliflerinin esrarını izhar için tekrar onları ihya ve iade eder. Onları iade etmesinin sebebi; vahdaniyetini tasdik ve resullerine iman ederek şeriatlarıyla amel eden ve etmeyenleri amellerine göre ve adaletle cezalandırmaktır. Zira; günahı olanla olmayanların müsâvî kalması hikmete ve adalete mugaayirdir. Çünkü adalet; âsîye azap, muti'a sevap vermektir. Şu halde âsî ile muti* beynini ayırmak bihasebilhikme lâzımdır. Tefrikin ise bu dünyada vaki olmadığı meydandadır. Zira; kâfir ve âsîlerin rahatı, âbid ve zahitlerin mihnet ve meşakkatları her zaman ve her yerde görülmektedir. Şu halde âbidlerle âsîler beyni tefrik olunmak için âhiretin vücudu muhakkaktır.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile eğer âhiret olmasa âlem hiçbir zaman hercümercden ve fitnelerden hâlî olamaz. Zira; insanlar tab'an her iyi olan şeyin kendinde bulunmasına ve kötü olan şeyin bulunmamasına meyyal olduğu cihetle daima gayrın hukuukuna tecavüzden hâlî kalmadıklarından her zaman âlem fesaddan, zulüm ve tuğyandan kurtulmaz. Şu halde herkesin tekâlif-i ilâhiyeyi ferağ-ı kalple edası mümkün olamaz. Çünkü; ferağ-ı kalple,, tekâlif i yerine getirmek âlemin intizamına bağlıdır. Binaenaleyh; fitne ve fesaddan âlemi muhafaza, zulüm ve tuğyandan insanları vikaaye ancak âhiretin vücudunu ikrar ve âhiretten korkmasıyla olabileceğinden Cenab-ı Hak resulleri vasıtasıyla kullarına âhireti bildirmiş ve itikad lâzım olduğunu beyan etmiştir. Zamanımızda ekser-i süfehâda görüldüğü veçhile âhireti itikad etmeyen kimse herşeyi mubah görür ve her fenalığa menşe' olur. Binaenaleyh; aklına gelen ve hava-yı hayvaniyesine muvafık olan her kötülüğü işlemekten çekinmez, utanmaz ve adi ü hakkaaniyetin hilâfına olan şeylere adalet nazarıyla bakar ve adaleti gözü görmediğinden daima kendine ve gayrılara zulümden hâli kalmaz. Âlemin intizamında padişahların vücud ve mehabetleri kâfi olamaz. Zira; âhireti itikad etmeyince padişahlarda dahi aynı hâl mevcuttur. Çünkü; onlar da şehavat-ı nefsaniye sahibi oldukları cihetle eşhas-ı sairede cereyan eden ahvalin banlarda daha kuvvetlisi cereyan edeceği tabiidir. Binaenaleyh; âhiret olmasa padişahların vücudlarıyla dahi âlemin intizamı mümkün olamaz.
Ahiretin vücuduna delâlet eden delillerden Fahri Râzi pek çok zikretmişse de biz burada bu kadarı zikirle iktifa ettik, ziyadeye hacet görmedik. Halbuki âhiret emr-i mümkün olduğundan mak-duret-i ilâhiye cümlesindendir. Zira; bu dünyada ruhun bedene hulûlüyle âhirette hululü beyninde fark yoktur. Madem ki bu dünyada hulul ediyor, âhirette dahi hulul edeceğinde tereddüde mahal yoktur. Binaenaleyh; dünyada ruhun bedene hululünü herkes nefsinde müşahede edip dururken âhriette hulul edeceğini inkâr, hamakat neticesi olmaktan başka birşey değildir. Dünyada şu bedeni icada kaadir olanın âhirette dahi icada kaadir olacağında şüphe olur mu? Bittabi' olamaz. Binaenaleyh; dünyada itikad-z sahihi ve a'mal-i salihayı sevaba ve itikaad-ı batılı ve kötü amelleri azaba rabıtla insanları hayra terğib ve serden menetmiştir ki, hiç kimsenin bir diyeceği kalmasın.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nın dünyada insanları icada ve i'dama kaadir olup birçoklarını nimetleriyle taltif edip diğerlerini mihnet ve meşakkatla ta'zib ettiği gibi âhirette dahi insanları icada ve amel edenleri sevapla taltif ve isyan edenleri azab etmeye kaadir olduğu ve âhirette insanları tekrar icad, ancak herkesin cezasını vermek için olduğu ve eğer ceza-yı âhiret olmamış olsa âlemde intizam olamayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:4
Vacip Tealâ âhirette mutlaka cezanın varlığını beyandan sonra kâfirlerin cezalarının hakikatini ve keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dünyada isyan ederek Rablerinin güzel nimetleriyle telezzüz ettiler ve lâkin şükrünü eda etmediler. O nimetler bedelinde âhirette harareti nihayete varmış sıcak sudan şaraplar vardır ve Resulullah'a iman etmeyip inat ve istikbar üzere küfre devamlarına mukaabü onları acıtıcı azap vardır.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile azaba istihkaklarında mübalâğaya işaret için kâfirlerin cezasını beyanda cümle-i ismiye varid olmuştur. Amma müminlerin nail olacakları nimetlerin nihayesi olmadığına işaret için bundan evvelki âyette müminlerin cezasının keyfiyetinden bahsolunmadı. Kâfirlerin cezalarının sebebi; itikaad-ı batıl olduğuna işaret için onların cezası küfürlerine nispet olundu. Müminlerin amelleri adalet üzere olup kâfirlerin itikad ve amelleri şer'in hilâfına zulümden ibaret olduğuna işaret için müminlerin cezasını beyanda adalet üzere olduğunu beyanla iktifa olundu, kâfirlerin cezasını beyanda adalet zikrokm-madı. Halbuki onların cezası da adalet-i ilâhiye icabıdır. Fakat dünyada amelleri adalete müstenid olmadığından şanlarını tahkir için cezalarını beyanda adalet zikrolunmamıştır.
Bu âyet mükellef olan insanların iki kısım olup üçüncü bir kısım olmadığına delâlet eder. Çünkü; âyette ceza iki kısım üzere tertib olundu. Eğer üçüncü bir kısım daha olsaydı onun da cezası tertib olunurdu. Zira makam; insanları âhirette iadeden maksat ve cezayı beyan makamı olduğu için kaç türlü insan ve kaç nevi ceza varsa onu zikretmek makamı olduğundan cezaya müstehak olan her kısmı zikretmek lâzımdı. Halbuki iadeden maksat olan cezavı zikir ikiye münhasır olmuştur ki, onlar da kâfirlere mahsus azap ve müminlere mahsus sevaptır. Binaenaleyh; üçüncü bir kısmın cezasını beyan etmemek üçüncü bir kısım olmadığına delâlet eder. Şu halde Mu'tezile'nin «Fasıklar için âhirette Cennet'le Cehennem arasında bir mahal var» dedikleri mezheb-i batıllarını bu âyet reddetmiştir.
Yunus 10:5
Vacip Tealâ insanların hilkatına ve haşr ü neşre ve haşirdan maksad olan tertib-i cezaya işaretten sonra vahdaniyetin delâili cümlesinden olan şems ü kamerin halkolunmalanndaki hikmete işaret etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar meseleyi tahkik eder, taklide tenezzül etmezler ve hakikati bulup ona iman ederler.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile meseleyi tahkik etmeyip taklidle iktifa edenler behâim derecesinde tahkikten ârî oldukları cihetle mertebe-i insaniyetten sakıt olduklarına işaret için Vacip Tealâ delâilin tafsili âlimlere mahsus olduğunu. beyan buyurmuştur. Zira; delâilden intifa' eden onlardır. Diğerleri delâili tetkikle intifa' edemediklerinden onlara tafsilin faydası yoktur. Zira; ilimden ârî cahillerdir.
Vacip Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet etmesi için şemsi ayn-ı zıya kıldı ki, kemâl-i zuhuruna ve kahr u galebesine delâlet eder ve kamer nefsinde cism-i zulmânî olduğu halde güneşten ziyanın aksiyle nur sahibi kıldı ve bunlardan herbirini umurunuzu tedbir ve ihtiyacınızı teshil için herbirinin burçlarını tayin buyurdu ki, sizler senelerin, ayların hesabını bilip ziraat ve ticaretiniz esnasında zamanlarını ve hesaplarını bilesiniz. Şemsle kamerin halkolunması insanların menfaatlannı te'min için olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; cümlesi insanların mabihil hayatı olan maişetlerini tahsile sebeptir. Zira; her faslın zamanını bilmek ve onların mevsimine göre mühimmatı tedarik etmek ve mevsiminde ekmek ve dikmek gibi umur-u maişetin cümlesi bunlara merbuttur. Eğer şemsle kamer bu minval üzere halkölunmamış olsaydı insanlar için idame-i hayat etmek müşkül olurdu, Kezalik muâmelât-ı ticariyede dahi bunların külli methali vardır. Zira; muamelâtta müddet tayini behemehal lâzımdır ve bu müddetin de aylar, günler ve haftalarla husule geleceği ma'lûmdur. Bunların şu surette halkolunması Vacip Tealâ'nın fail-i muhtar olmasına dahi delâlet eder. Çünkü; ecsamın cümlesi maiyette müsâvî ve eczada müteşabih oldukları halde şemsi ziya ve kameri nur sahibi kılmak ve diğerlerine zulmeti tahsis etmek halikın fail-i muhtar olmasına delâlet eder. Eğer tabiat iktizası olsaydı cümlesi bir siyak üzere olurdu. Zira; tabiatın iktizası değişmezdi. Eczada mütesavi olunca tabiata da müsavi olacağı bedihidir. Tabiat-ı vahideden sudur eden şeyin yeknesak olması zaruridir. Halbuki vukuatın bunun aksine olması fail-i muhtarın vücuduna pek büyük bir delildir ki, eşyadan herbiri ayrı ayrı birer hassa ve suret üzere bulunup bir şekil ve suret üzere bulunmuyor. Belki herşey taraf-ı ilâhiden kendine bahşolunan feyz ve şekil üzere zuhur ediyor ve kendinden maksud olan gaayeye doğru gidiyor.
Yunus 10:6
Vacip Tealâ kudret-i kâmile ve vahdaniyet-i ezeliyesini âlemin halkıyla ispat ettiği gibi layl ü neharın ihtilafıyla dahi ispat etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; insanın menfaatla-rına hizmet eden gece ve gündüzün ihtilâfı ve Allah'ın halkettiği rahmetler, sular, ormanlar, madenler ve otlakla hayvanlarda olan sanayi-i garibe ve acibeden âhirete imam olan kimseler ibret alır, tefekkür ve teemmülle derecâta nail olur. Zira; bu âlem-i mükev-venatın herbirinde akıl sahibi için binlerce ders-i ibret vardır ve bu derslerden ibret alanların maddî ve manevî müstefid olacağına işaret için bu alâmetler mütteki olan kimselere tahsis olunmuştur.
Yunus 10:7
Vacip Tealâ vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra âhirette kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar âhireti inkâr ettikleri için Cehab-ı Hakka mülakat ümid etmediklerinden âhirete iltifat etmeyerek fanı olan hayat-ı dünyaya razı oldukları gibi lezzet-i dünyayla iktifa ederek kalpleri sükûnet buldu, kudretullaha ve âhirete delâlet eden delillerden gaflet üzere vakit geçirdiler. Zira; gabavet ve adem-i dirayetleri bunu intaç etmiştir. Binaenaleyh onların kesbettikleri günahları sebebiyle makamları Cehennem'dir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette Allahü Tealâ'ya mülakat la murad; Allah'ın sevabına ve lûtfuna mülakattır veyahut ma'rifet-i ilâhiyenin kemâliyle inkişafına mülakattır. Çünkü; abdin hakikatta Cenab-ı Hakka mülakatı mümkün olamaz. Zira; Allahü Tealâ hadd ü nihayeden münezzeh olduğu cihetle hakîkî mülakat muhaldir.
Bu âyette rica; korku ve iman manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Bu âyette ehl-i Cehennem dört sıfatla tavsif olunmuştur. Birinci sıfat; Allahü Tealâ'ya mülakat ümid etmemektir. Bu sıfat; lezzet-i ruhaniye olan ma'rifet-i ilâhiyeyi arzu etmediklerine delâlet eder. İkinci sıfat; mücerret dünyaya raazı olmalarıdır. Bu sıfat; bütün himmetleri dünyaya masruf ve meyi ü muhabbetleri lezzât-ı cismaniyeye ma'tuf olduğuna delâlet eder. Üçüncü sıfat; dünyaya kalplerinin mutmain olmasıdır. Bu sıfat; âhiret korkusu olmadığına delâlet eder. Dördüncü sıfat; âyât-ı ilâhiyeden gaafil olmalarıdır. Bu sıfat; maneviyatla alâkalan olmadığına delâlet, eder. Şu dört sıfatın cümlesi birden nar-ı cahîme girmelerine sebep olduğu gibi herbi-rerleri ayrı ayrı nara girmelerine sebeb-i müstakil olabilir. Yani şu sıfatların herbirerleri Cehennem'e duhullerine sebep olduğu gibi mecmuu sebeb-i müşterek dahi olabilir.
Yunus 10:8
Vacip Tealâ vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra âhirette kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar âhireti inkâr ettikleri için Cehab-ı Hakka mülakat ümid etmediklerinden âhirete iltifat etmeyerek fanı olan hayat-ı dünyaya razı oldukları gibi lezzet-i dünyayla iktifa ederek kalpleri sükûnet buldu, kudretullaha ve âhirete delâlet eden delillerden gaflet üzere vakit geçirdiler. Zira; gabavet ve adem-i dirayetleri bunu intaç etmiştir. Binaenaleyh onların kesbettikleri günahları sebebiyle makamları Cehennem'dir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette Allahü Tealâ'ya mülakat la murad; Allah'ın sevabına ve lûtfuna mülakattır veyahut ma'rifet-i ilâhiyenin kemâliyle inkişafına mülakattır. Çünkü; abdin hakikatta Cenab-ı Hakka mülakatı mümkün olamaz. Zira; Allahü Tealâ hadd ü nihayeden münezzeh olduğu cihetle hakîkî mülakat muhaldir.
Bu âyette rica; korku ve iman manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Bu âyette ehl-i Cehennem dört sıfatla tavsif olunmuştur. Birinci sıfat; Allahü Tealâ'ya mülakat ümid etmemektir. Bu sıfat; lezzet-i ruhaniye olan ma'rifet-i ilâhiyeyi arzu etmediklerine delâlet eder. İkinci sıfat; mücerret dünyaya raazı olmalarıdır. Bu sıfat; bütün himmetleri dünyaya masruf ve meyi ü muhabbetleri lezzât-ı cismaniyeye ma'tuf olduğuna delâlet eder. Üçüncü sıfat; dünyaya kalplerinin mutmain olmasıdır. Bu sıfat; âhiret korkusu olmadığına delâlet eder. Dördüncü sıfat; âyât-ı ilâhiyeden gaafil olmalarıdır. Bu sıfat; maneviyatla alâkalan olmadığına delâlet, eder. Şu dört sıfatın cümlesi birden nar-ı cahîme girmelerine sebep olduğu gibi herbi-rerleri ayrı ayrı nara girmelerine sebeb-i müstakil olabilir. Yani şu sıfatların herbirerleri Cehennem'e duhullerine sebep olduğu gibi mecmuu sebeb-i müşterek dahi olabilir.
Yunus 10:9
Vacip Tealâ ehl-i küfrün hallerini beyandan sonra ehl-i imanın hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar kuvve-i nazariye olan ma'ri-fetullahı ve akaaid-i diniyeyi ve kuvve-i ameliye olan a'mâl-i sa-lihayı yerine getirmekle itikaadı ve ameli tahsili lâzım olan şeyi tahsilde kusur etmedikleri için meratib-i adideye nail olmuşlardır. Zira; kalpleri ma'rifetullahla dolu olduğu gibi azaları da ibadet-i mevlâ ile meşgul olduğundan Cenab-ı Hak onları birinci mertebede tarik-ı selâmet ve istikaamete îsâl eder ve ikinci mertebede âhi-rette Cennet'e îsâl edeceğini beyan buyurur.
Vacip Tealâ üçüncü mertebelerine dahi işaret için buyuruyor.
Yunus 10:10
Vacip Tealâ onların dördüncü mertebelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Cennet Vacip Tealâ'nın acaip ve garaibini ve âsâr-ı rahmetini görüp gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı nimetleri müşahede edince zat-ı ilâhiyi takdis ve vaad-i ilâhiyi hulf şaibesinden tenzih etmek üzere teşbih etmeye sürat ederler ve şu minval üzere Cenab-ı Hakkı tenzih edince birbirleriyle selâmlaşır ve envâ-i mekârihten halâs olduklarına işaret ederler ve bundan sonra nail oldukları nimetlere şükür olmak üzere Cenab-ı Hakka hamd ü sena ederler ve derler ki: Yani; «Herkesin meth ü senası âlemlerin Rabbi olan Allahü Tealâ'ya mahsustur ve Allah'tan başka hamde ehil yok» demektir.
Yunus 10:11
Vacip Tealâ kâfirlerin ve müminlerin âhirette hallerini beyan ettiği gibi ehl-i küfrün dünyada halleri Resulleri tarafından beyan olunan azab-ı isti'cal etmek olup lâkin Allahü Tealâ ta'cil buyur-mayıp vakt-î merhununa kadar halleri üzerine terkettiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; âhireti inkâr edip himmetlerini dünyaya hasredenleri, haddini tecavüz eden isyanları içinde terkeder ve dünyada onlara müsaade ederiz ki, âhirette azapları ziyade olsun. Şu halde onların alelacele azab istemelerinin te'siri olmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile zaman-ı saadette olan Kureyş kâfirleri ümem-i salife gibi Rasulullah'ın onları azapla korkutmasına karşı «Yâ Muhammed (S.A.)! Eğer senin dediğin doğru ve nübüvvetin sahihse üzerimize semadan taş yağdır ve azap getir» demeleri üzerine Allahü Tealâ eğer onların istedikleri veçhüzere azab edecek olsa derhal ihlâk edeceğini ve lâkin dedikleri gibi olmayıp onlara vakt-i merhununa kadar müsaade edeceğini beyan buyurmuştur.
Yunus 10:12
Vacip Tealâ azaplarını murad etmiş olsaydı derhal ihlâk edeceğini beyandan sonra insanm kemâl-i zaafa müptelâ olduğunu ve asla sabrı olmadığını ve hali daima mütegayyir olup, sebatı olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; belâyânın geldiğinde insanın sabrı azdır ve nimet-i ilâ-hiyeye nail olduğunda yoluyla şükrünü eda etmez. Zira; insana bir zarar geldiğinde oturur, kalkar, yatar, gezer velhasıl cemi-i ahvalinde o zararın izalesi için duaya seğirtir, o belânın nimete tebdil olunmasını sabırsızlıkla ister. Fakat duası kabul olunup da belânın üzerinden kalkmasıyla hemen duadan ve şükretmekten i'raz eder, o zararı hatırına bile getirmez. Maahaza insana lâyık olan belâya sabır ve nimete şükretmektir.
Şu halde insan için lâzım olan gerek refah ve rahatında, gerek şiddet ve mihnetinde duadan hâli olmamaktır. Zira; Cenab-ı Hak duasını müzayaka zamanına hasredenleri zemmetmiştir. Çünkü; refah halinde duâ edenlerin vakt-i müzayakada duaları kabul olunacağına dair Resulullah buyurmuştur. Yani «Gam, gussa ve şiddet zamanında duasının kabulü kendisine meserret veren kimse rahat ve afiyet zamanında duayı çok etsin ki, vakt-i ihtiyaçta duası kabul olunsun» demektir. Şu halde afiyet zamanında duanın çok olması musibet zamanında duanın kabulüne sebep olacağı bu hadis-i nebeviyle de sabittir. Binaenaleyh; musibet zamanında duâ edip de afiyet zamanı duayı terketmek mezmumdur ve musibet zamanında duanın kabul olunmamasına sebeptir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile; insana lâzım olan vezaif-i ubudiyetten bazılarını beyan buyurmuştur. Birinci vazife; insan kaza-yı ilâhiye razı olarak lisanıyla ve kalbiyle musibete asla itiraz etmemektir. Çünkü; Allahü Tealâ malik-i mutlak olduğundan mülkünde dilediğini işler ve her ne işlerse ayn-ı hikmet ve sevaptır, batıl ve abesten münezzehtir. Hiç kimsenin itiraza salâhiyeti yoktur. Binaenaleyh; insana lâzım olan belâyâya karşı sabır ve sükûnet edip elem ve ıztırabı terketmektir. İkinci vazife; musibet zamanında Allah'ın zikriyle meşgul olup duaya devam etmektir. Zikirle iştigal etmek duayla iştigal etmekten efdaldir. Zira zikir; hakla meşgul olmak ve dua ise hazz-ı nefisle meşgul olmaktır. Binaenaleyh zikir; duadan efdaldir; Üçüncü vazife; belânın üzerinden kalkmasına şükretmek lâzımdır. Zira; belâyı Cenab-ı Hakkın o kimsenin üzerinden kaldırmaması ayn-ı adalet olup kaldırması ise fazl u ihsan olduğundan bu nimet-i uzmaya elbette şükretmek lâzımdır. Dua zamanında insanın yatmak, oturmak ve ayak üzerinde bulunmak ahvalini tasvir etmek; herhalinde insanın duâ etmesi caiz ve lâzım olduğuna işarettir ki, nasıl mümkün olursa Öyle duâ etsin demektir. Binaenaleyh; duanın muayyen bir zamanı ve mekânı yoktur.
Vacip Tealâ bu âyette insanın iki haline işaret buyurmuştur. Birincisi; zaaf ve aciz haliyle sabrının az olmasıdır. Bunun. neticesi belâ nazil olunca zaaf hâlinin onu duaya ve inkıyada ve huzur-u kalple itaata şevketmesidir. Binaenaleyh; belâ isabet edince yalvarmaya başlar. İ kincisi; gurur ve inat, sürür ve. ferahtır. Bunun neticesi o belâ zail olup rahatı bulunca hemen geçmiş ıztırabı unutup Allah'ın ihsanını bir tarafa atarak şehevat-ı nefsaniyesinin arzusunu işlemeye sa'yetmek ve nimet-i ilâhiyeyi inkârla küfür ve tuğyana başlamaktır. Çünkü; nefisleri ve şeytanları onların emr-i ilâhiye muhalefetlerini ve resulüne husumetlerini onlara güzel ve ziynetli gösterir.
Bu âyette Vacip Tealâ belânın zevaliyle duayı terkedenleri ve nimetin şükrünü eda etmeyenleri müsrif namıyla zikir buyurmuştur. Çünkü; iptilâ zamanında tazarru'la inkıyad edip belâ zail olunca unutuvermek zikrullahtan gaflet ve umur-u dinde haddini tecavüz olduğundan bu misilli kimselere müsrif denmiştir. Zira; insana malını mahallinin gayrıya sarfetmekte müsrif denildiği gibi vâcibat-ı diniyesini terketmekte dahi müsrif denilebilir. Çünkü müsrif; garaz-ı hasis uğrunda boşu boşuna malını sarfeden. kimseye denildiği gibi saâdât-ı uhreviyeye nispetle gaayet değersiz ve âdî olan lezzât-ı dünyaya kıymetli aklını, fehmini ve azâ-yı sairesini sarfeden kimseye de müsrif denmek elyaktır. Zira; bu azaların riıahall-i masrafı maişet-i dünyeviye ve saâdât-ı uhreviye olduğu halde gaayet hasis ve hakir olan dünyaya sarfla âhireti unutmaktan daha büyük israf olamaz. Çünkü; mahall-i masruftan birine ziyade himmet etmekle israf ettiği gibi diğerini ihmal etmekle büyük zarar ettiği için yine israf etmiştir.
Yunus 10:13
Vacip Tealâ cüz'i zarar isabet edince insanların tazarru' edip zarar zail olunca unutuverdiklerini beyandan sonra ümem-i sali-feyi ihlâkini beyanla kâfirleri tehdid etmek üzere buyuruyor.
Zira cürüm ve cinayet; cezayı muciptir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile rusül-ü kiramın gelmelerinden maksat; ümmetlerine doğru yolu göstermek, zulüm ve inadı terkettirmek, insanlar arasına adaleti te'sis, hüsn-ü muaşereti te'min ve Allah'a ubudiyetin yolunu takrir etmektir. Bunları kabul ve resullerine iman eden ümmetler her zaman dünya ve âhi-ret saadetlerine nail olmuşlardır. Bunun aksine iman etmeyip en-vâ'-i kabayihi irtikâb ederek yoldan çıkanlar her zaman helak olup gitmişlerdir. Zira enbiya vasıtasıyla vuku bulan tebligat; tenbih-i ilâhidir. Şu tenbihle mütenebbih olanlar cümle korkularından kurtulup umduklarına nail.olmuş ve mütenebbih olmayanlar hâib ü hâsir dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ olmuşlardır,
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile helak olanların helaklerine sebep; cürmü irtikâpları olduğunu sarahaten beyan için ismi zamir yerinde ism-i zahir olarak mücrim lâfzı varid olmuştur. Çünkü; yerine denilse olabilirdi, fakat cürümlerini tasrih olmaz ve cezalarına başlıca sebep, cürümleri olduğu bilinemezdi.
Yunus 10:14
Vacip Tealâ ümem-i salifeyi zulümleri ve cürümleri sebebiyle ihlâk ettiğini beyandan sonra ümmet-i Muhammediyeyi onlara halife kıldığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Onları imtihan ettiğimiz gibi sizi de imtihan edeceğiz ve onları müptelâ kıldığımız şeylerle sizi de müptelâ kılıyoruz ki, amelinize göre mü-cazat edeceğiz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette nazar lâfzı ilm-i hakîkî manâsında müsteârdır. Zira hakikat-ı nazar; Allahü Tealâ'da tasavvur olunmaz. Çünkü; Vacip Tealâ'mn nazara ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh nazar; ilm-i hakîkîye teşbih tankıyla zikrolun-
muşsa da ilim manâsı murad olduğundan denmişse de manâsı murad olunmuştur,
Ehl-i Mekke'nin inat ve kibirleri haddini tecavüz ettiğinden âyetin evvelinde tehdidi teşdid için kasemle ve edat-ı tahkikle varid olmuştur. Zira; muhatabın inkârı ve şiddeti derecesinde te'kid irad olunmak muktezâ-yı belagattır. İnsanları halife kılmaktan maksat; a'mâl-i haseneyle kullar beyninde adaletin zuhuru ve lâyıkıyla âlemin intizamıdır.
Cenab-ı Hakkın kullarını imtihan muâmelesiyle murad; kullarından amellerinin keyfiyet-i zuhurudur, yoksa amellerinin esasının zuhuru değildir. Çünkü; bir amel bazı zamanda ibadet olduğu gibi aynı amel diğer zamanda ma'siyet olur. Meselâ bir kimsenin yetim bir çocuğa bir tokat vurması eğer o çocuğu te'dib ve terbiye kasdıyla olursa ibadet olduğu gibi çocuğa ihanet ve eza kasdıyla olduğunda ma'siyet olur. Şu halde amelin esasının zuhuruna itibar yoktur, belki zuhurun keyfiyeti veçhine ve ameli izhar eden kimsenin niyetine itibar vardır. Amma kafi ve sarih ma'si-yeti izharda niyete itibar yoktur. Çünkü masiyet olan birşey; niyetle ibadet olamaz.
Yunus 10:15
Vacip Tealâ'nın insanları halife kılmaktan maksadını beyan dan sonra insanların amellerinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; nebimiz lisanıyla kâfirler üzerine bizim vahdaniyetimizi ve âhirete delâlet eden ve manâsı zahir olan âyetlerimiz okunduğunda âhirette bizim ihsanımıza mülakat etmek ümid etmeyenler «Yâ Muhammed (S.A.)! Bize bir Kur'an getir ki, âhiretten bahsetmesin veyahut bu Kur'an'ın âhirete delâlet eden âyetlerini delâlet etmeyenlere tebdil et ki, zihnimize muvafık olsun, biz de okuyalım ve iman edelim» derler.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kâfirlerin bu sözlerden maksatları; Kur'an'ı ve Resulullah'ı istihza etmektir. Çünkü; zamanımız süfehasmda da görüldüğü veçhile onlar arzularının hilâfına olan şeye itiraz ettikleri gibi bazı âyetleri de kendi hava ve heveslerine uydurmak isterlerdi. Yahut Resulullah'tan bu suâlleri ciddi olmak muhtemeldir. Çünkü Kur'an; onların ma'budlarım ve mezheblerini zemmettiği cihetle müteezzi olduklarından ma'budlarını ve mezheplerini zemmetmeyen bir kitap gelmesini istemişlerdir. Yahut Resulullah'ı ilzam için istemişlerdir. Çünkü; Resulullah istediklerini getirmiş olsa onlar için tekzib daha kolay olacağından başka bir kitabın gelmesini taleb etmişlerdi.
Vacip Tealâ kâfirlerin bu suâllerine karşı Resulullah"ın cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kâfirler! Sizin istediğiniz şey muhaldir. Amma bazı âyetin bazısıyla nesholunması Allah'ın vahyi cümlesindendir. Binaenaleyh; nesihle bu âyete itiraz varid olamaz.
Bazı ulema bu âyetle Resulullah'm her hükmü vahye müste-nid olup içtihadla hükmetmediğine istidlal etmişlerse de esah olan; bu âyet içtihada münafi değildir. Çünkü; Resulullah içtihadla hükmettiğinde o hükmü takrir olunursa takrir de taraf-ı ilâhiden vahiy demektir. Eğer hata olsa derhal beyan olunur, Hata üzere takrir olunmaz. Şu halde içtihad üzere kararlaşmak da vahy-i ilâhi cümlesinden olduğu cihetle Resulullah'm her hükmü vahye müs-teniddir. Amma kıyas-ı fukaha zaman-ı saadetten sonra olduğu cihetle vahye müstenid olmak lâzım gelmez. Çünkü; Resulullah'tan sonra vahiy gelmek imkânı yoktur. Binaenaleyh; âhâd-ı ümmetten içtihadla imtiyaz eden fukahanm kıyasla bir hâdiseye fetva vermeleri caizdir ki, kıyas-ı fukaha da edille-i şer'iyeden ma'duddur. İşte bu esasa binaen mesail-i şer'iyeden birçokları kıyas-j. fukaha ile istinbat olunmuştur.
Yunus 10:16
Vacip Tealâ Kur'an'ın Resulullah tarafından söylenmiş birşey olmadığını beyandan sonra taraf-ı ilâhiden münzel vahiy olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve niçin buralarını düşünmeksizin söylersiniz ve başka bir Kur'an getirilmesini veyahut bazı âyetlerini tebdil etmemi niçin, teklif edersiniz? Benim vazifem bunu size tebliğ etmektir. Bunun haricindeme'muriyetim yok ki, onu işleyeyim ve sizin dilediğiniz gibi size istediğinizi getireyim. Bunlardan hiçbirisi olamaz. Çünkü; onları yapmak benim, elimde değildir. Eğer benim kudretim tahtında olsaydı vahiy gelmezden evvelki kırk senede bir defa bari birşey tilâvet ederdim. Halbuki tilâvet etmedim. Çünkü; bana vahiy gelmemişti. Vahiy gelmeksizin böyle evvelin ve âhirinin-ulûmunu cami' ü vaîdi hâvî, dünya ve âhiretin saadetini kâfil bir kitab-ı azîmi kendi, indimden getirmek benim için mümkün olabilir mi? Maahaza şiz îfemm halimi bilirsiniz ki, ben bir kitap mütalâa etmedim ve bir kimsecten-çlers okumadım. Siz düşünmez misiniz ki, bir muallimden ders okuma$ra*uve bir üstaza tilmiz olmayan kimseden böyle ulûm-u nefise, hakaayifcj^dekaayık, ahkâm ve letaif-i j ahlâkı cami* ve esrar-ı acîbe üzerine müştem|l olup ulema ve fu- 1 zalâ muârazasmdan âciz kaldığı kitabı kendi inöiateı getirebilir mi? Ve böyle bir kitabın vahiyle olup vahiy olmayınca^olamaya-cağını neden taakkul etmezsiniz?
Yunus 10:17
Vacip Tealâ Kur'an'm Resulullah tarafından yapılmış olduğunu kâfirlerin iddia etmeleriyle iftira etmiş olduklarını beyandan sonra iftira alâllah eden kimselerin cezalarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü mücrim olan; felâhyab olamaz.
Yani; Allah'tan sadır olmayan bir şeyin isnadı iftira alâllah olduğu gibi Allah'ın inzal ettiği Kur'an'ı başkasına isnad dahi iftira alâllah olur. Binaenaleyh; sizin Kur'an'ı benim tarafımdan yapılmış bir kîtab olduğunu iddianız iftira alâllah olduğundan sizden zalim kim olabilir? Ve eğer sizin dediğiniz gibi Kur'an'ı ben kendi indimden söylemiş olduğum halde Allahü Tealâ'ya isnad etmiş olsam iftira alâllah olmaz mı ve benden daha zalim dünyada kim olabilir? Benden böyle zulmü nasıl bekler ve bana nasıl isnad edersiniz? Halbuki sizin bu itikaadınızın butlanını ben edille-i kafiyeyle ispat ettim. Binaenaleyh; sizin cümle âlemden zalim ve cahil olduğunuz meydana çıktı. Halâ utanmıyorsunuz.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet bundan evvelki âyetin hükmü üzerine müteferri olduğuna işaret için tefri'a delâlet eden ( Is ) lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; evvelki âyette kâfirler Resulullah'a «Kur'an senin kendi indinden olduğu halde Allah'a isnatla iftira alâllah ediyorsun» demek istedikleri beyan olunmuştu. Bu âyette ise Resulullah iftirayı kökünden nefyettiği gibi kendilerinin iftira ettikleri cihetle herkesten ziyade zalim olduklarını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; onların Resulullah'a isnad ettikleri iftirayı Resulullah onların üzerine tahmil etmiştir.
Vacip Tealâ; Kur'an kâfirlerin ma'budlarım zemmettiğinden dolayı kâfirlerin Resulullah'tan Kur'an'm tebdilini istediklerini ve Allahü Tealâ'ya iftira edenlerden daha ziyade bir zalim olmadığını beyandan sonra batıl mabudlara Kur'an'ın ta'nı haklı ve onlara ibadet edenler hakkında zemmi doğru olduğunu beyan etmek buyuruyor.
Yani; kâfirler felah bulmazlar. Zira; Allah'tan başka olarak menfaat ve mazarratı olmayan, taştan ve ağaçtan yapılmış olan putlara ibadet gibi bir cürüm ve cinayeti irtikâb ederler ve bu cinayeti irtikâplarında da «Bunlar bizim indallah şefi'lerimizdir» demekle itizar etmek isterler. Halbuki ibadet; ta'zîmin en ziyade büyüğü olduğundan -envâ'-ı nimetin büyükleri kimden sadır olursa ta'zîm ona olmak lâzım geldiğinden ibadete lâyık olan ancak Allahü Tealâ'dır. Allah'ın gayrı ibadete lâyık zîruhtan hiçbir kimse ve ceınadattan hiçbir şey yoktur. Kâfirlerin ibadet ettiği cemadal ise ibadet edenlere ibadetlerinden dolayı menfaata muktedir olamadıkları gibi ibadet etmeseler dahi mazarrata da muktedir değillerdir. Binaenaleyh; kâfirlerin ma'budlarının asla ibadete istihkakları yoktur. Çünkü; ma'bud âbidden her cihetle mükemmel olmak lâzımdır. Bunların ibadet ettikleri ma'budlar ise ibadet eden kâfirlerden ezhereihet âcizlerdir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin bazıları kendilerini Allah'a ibadete lâyık görmediklerinden putlara ibadetlerini Allah'a ibadete vesile addederler ve putların kendilerine şefaat edeceklerini itikad. ederler ve bazıları da içlerinden büyük tanıdıkları kimselerin veyahut meleklerin suretlerini ma'bud ittihaz eder ve ona ne kadar ibadet ederse o da ona o kadar şefaat edecek itikad ederlerdi. Nitekim zamanımızda nasın çokları hüsnü-zannettikleri kimselerin kabirlerine pek çok ta'zimle meşgul olurlar ve bu ta'zîmi onların şefaatına vesile addederler. Halbuki kabre ta'zîm o kabrin içinde olan kimseye ta'zîm olmaz, belki ta'zîm; şeriata muvafık olarak onun mesleğine sülükle Cenab-ı Hakka ubudiyet etmektir ve kâfirlerden çokları Hulûliye mezhebinden oldukları cihetle ecsam-ı âliyeden bazılarına üiûhiyetin hululünü itikad ettiklerinden o cismin suretine veyahut kendine ibadetle meşgul olurlar. Şu itikaadın cümlesi batıl olduğuna bu âyet delâlet eder.
Vacip Tealâ kâfirlerin itikadlan ve mezhepleri batıl olduğunu beyandan sonra onları ilzam ve tevbih etmek üzere
Yunus 10:18
buyuruyor.
Yani; Habibim! Menfaat ve mazarata muktedir olmayan birtakım cemadat ve suretlere ibadet edenleri ilzam ve işlerini red ve inkâr tarikıyla onlara sen de ki «Göklerde ve yerde vücuduna Allah'ın ilmi taallûk etmediği şeyleri mi Allahü Tealâ'ya haber veriyorsunuz? Sizin şefaat edeceğini ümid ettiğiniz putlar size şefaat edemezler. Zira; şefaat edecek olsalardı Allahü Tealâ'nın ilmi taalluk eder ve Allahü Tealâ bilir». Halbuki onlardan şefaat olmadığından ilm-i ilâhi taalluk etmemiştir.
Fahr-i Razi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyette hemze; istifham-ı inkârı ve tevbih manâsını mutazammm olduğundan kâfirleri tevbih ve efâllerini inkâr vardır. Çünkü; «Allahü Tealâ'nın bilmediği şeyi mi haber veriyorsunuz?» demek onları terzil ve tekdir olduğu gibi istihza manâsı dahi mevcuttur. Zira; vücudu olan şeyi Allahü Tealâ elbette bilir. Eğer bir şeyin vücudunu Allahü Tealâ bilmiyorsa o şeyin vücudu yoktur. Kâfirlerin bazıları âhi-rete iman etmediklerinden bazı âyette âhirete iman etmedikleri ve bazıları da âhirete iman edip putların şefaat edeceğini itikad ettiklerinden âyetlerin bazısında onların halleri beyan olunmuştur. Binaenaleyh; kâfirlerin âhirete imanları olmadığını beyan eden âyetlerle imanı olduğunu beyan eden âyetler arasında tenakuz yoktur. Zira; herbirinin mevzuları başka başkadır. Çünkü; âyetin birinde beyan olunan bir kavmin itikaadı öbüründe beyan olunan diğer bir kavmin itikaadıdır. Binaenaleyh; ikisinin mazmunu da doğrudur ve birbirine münafi değildir.
Vacip Tealâ puta ibadetin batıl olduğunu beyandan sonra puta ibadet etmek insanların mezheb-i aslileri olmayıp sonradan fcad olunmuş bir mezheb-i batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; nâs fıtrat-ı İslâmiye üzere içtimâ' etmiş ümmet-i vahideydi. Esas itibarıyla bir din üzere toplanmış bir cemaatken sonraları Şeytan itikaadât-ı batılayı tezyin ve telkinatla aralarını if-sad etti. Onlar da hava ve heveslerine tebaiyetle Şeytan'ın iğfa-lâtına aldandılar. Binaenaleyh; mezhepçe beyinlerinde vâki olan ihtilâf üzerine müteferrik cemaatlar zuhur ederek muhtelif üm-.metler oldular.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile nasın ümmet-i vahide olduğu zamanda ihtilâf varsa da esah olan Hz. Âdem zamanında ümmet-i vahide olmuştur. Çünkü; Hz. Âdem ile evlâdı bidayet-i zamanda bir din üzere ümmet-i vahideydiler. Vakta ki, Kaabil, Habil'i katledince evlâd-ı Âdem beynine tefrikalar düştü ve muhtelif cemaatlar hasıl oldu. Şu halde nasın ümmet-i vahide olması bidaye-i devr-i Âdemdeydi. Yahut tufan-ı Nuh'tan sonra nâs ümmeti vahide olmuştur. Çünkü; tufanla bilumum nas garkolup ancak gemide bulunan ehl-i iman kaldığından işte o zamanda nas din-i vahid üzere ümmet-i vahide olmuştur. Badehu nâs çoğaldığından efkâr ihtilâf ederek birçok milletler hasıl olmuştur.
Ümmet-i vahideyle muradın küfrüzere ittifak etmiş ümmet-i vahide olmak ihtimalini dermeyan edenler varsa da bu ihtimal aklen ve naklen baiddir. Zira; insanların yaratılmasından mak-sad-ı asli ibadet olduğundan dünyada bulunan insanların bilûmum küfrüzere ittifakları hiçbir zamanda vâki' olmamış ve olmayacaktır. Zira; hiç ibadetten hali olmak hikmet-i hilkata muhaliftir. Şu halde dünya yüzü velev bir şahıs tarafından olsun Allah'a ibadetten hâlî olamaz ve Resulullah'ın hadis-i şerifi de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran Resulullah «Yeryüzü Allah'a ibadet eden kullardan ve kendileri sebebiyle rızık nazil olan kimselerden hâlî kalmaz» buyurmuştur. Şu halde nasın küfrüzere ittifak ettiği bir zaman olmaz ve olamaz. Amma din-i hak üzere içtimâ' ettikleri zaman olduğunu âyet-i celile beyan buyuruyor. O ittifakta beyan olunduğu veçhile ya devr-i Âdem'de veyahut devr-i Nuh'ta vuku bulmuştur. Bu iki zamanda velev az bir müddet için olsun bütün dünyada mevcut halkın iman üzere ittifak ederek ümmet-i vahide oldukları muhakkaktır.
Yunus 10:19
Vacip Tealâ insanların iptidaen ümnıet-i vahide olup sonra mezahipte ihtilâf ettiklerini beyandan sonra azaplarının te'hiri ezelde yazılmamış olsaydı ihtilâf edenlerin derhal ihlâk olunacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ tarafından ezelde âsîlerin azap ve helakleri ta'cil olunmayacağına dair yazılmış bir kelime sebkat etmemiş olsaydı ihtilâf ettikleri mesailde haksız olanların Makiyle derhal hükmolunurlardı. Ve lâkin Allahü Tealâ batılı irtikâb edenlerin ceza-yı lâyıkları âhirette olacağına dair takdir-i ilâhi sebkettiğinden ekseriyetle âsîler bu dünyada helak olmamışlardır. Yahut bu âyette sebkeden kelimeyle murad; rah-met~i üâhiyenin gazap üzerine sebketmesidir ki rahmet-i ilâhiye-nin gazap üzerine sebki; âsîlerin azaplarının âhirete te'hirine veyahut vakt-i merhununa kadar imhaline sebep olmuştur. Eğer rahmet-i ilâhiye onların azaplarının te'hirine sebep olmasaydı derhal ihlâk olunurlardı demektir.
Yahut sebkeden kelime yle murad; tekâlif-i üâhiyenin bekasına dair kaza-yı ilâhîdir. Çünkü; ibad üzerine tekâlifi üâhiyenin her şahsa nazaran mevtine kadar ve umum nasa nazaran kıyamete kadar bakî olacağına dair hükm-ü ilâhi olmasaydı âsîler derhal ihlâk olunurlar da tekâlif onlar üzerine bakî kalmazdı. Yani âsîler isyanları ve kâfirler küfürleri üzerine derhal hesaba ve muâhazeye mübaşeret olunsaydı herkes amele ve imana mecbur olurdu. Binaenaleyh; isyan edecek zaman geçmeksizin makhur oluverseler tekâlif zail olur, bakî olmazdı. Halbuki maksud; tekâlifin bekaasıdır. Âsîleri derhal ihlâk ve âbidleri ib-kaa etmek teklifin esrarına münafidir. Zira; evamir ve neyâhînin hükmü biraz mühleti icab ettiğinden ihlâki ta'cil etmek hikmet-i teklife muhaliftir. Binaenaleyh; âsîlere Vacip Tealâ mühlet verir ki, tevbe ederse tevbesini kabul buyurun, eğer tevbe etmezse i'ti-zara mecali, kalmasın.
Yunus 10:20
Vacip Tealâ kâfirlerin davâ-yı risalete delâlet eden âyetler taleb ettiklerini beyandan sonra taleb ettikleri zaman söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirlerin tıynetlerinde olan habaset icabı Resuhıllah'ın nübüvvet davasının sıdkına suret-i kafiyede delâlet eden Kur'an'a kanaat etmeyerek derler ki «Keşke Muhammed'in Rabbisinden da-vâsmın sıdkına delâlet eden bir âyet nazil olmuş olsaydı da biz de iman edeydik». Kâfirler bu sözleriyle adem-i imanlarını izhar ederler ve «Kur'an bir kitaptır, kitap ise mucize olmaz. Eğer kitap mucize olsaydı Mûsâ ve İsâ (A.S.) in kitapları da. mucize olurdu. Halbuki onlar haklarında kitapları mucize olmadı» demelerine cevap olarak Resulullah buyurmuştur ki »Şu sizin istediğiniz şey Cenab-ı Hakkın kudreti tahtındadir. Binaenaleyh; halkedip etmeyeceğini biz bilmeyiz. Zira; gaaiptir ve gaaibe ilimse Allahü Tea-lâ'ya mahsustur. Şu halde sizin de benim de taraf-ı ilâhiden zuhur edecek hükme intizar etmemiz lâzımdır. Çünkü; sizin ve benim gaybe muttali' olamadığımız cihetle zuhurata tabi olmaktan başka çaremiz yoktur» demekle onları ilzam etmiştir. Yahut, "Siz istediğinizi gözetin, ben de sizin hakkı inkârınızdan dolayı nazil olacak azabı gözeticiyim» demektir. Bu manâya nazaran kâfirleri, azap nazil olacağını beyanla Resulullah tehdid etmiştir. Yani «İsterseniz Kur'an'ın mucize olduğunu tasdik edin ve davamın sıdkı-na delâletini kâfi görün, bana iman edin. İsterseniz iman etmeyin, azabın zuhuruna muntazır olun. İki tariktan birini ihtiyarda muhayyersiniz. Çünkü; iman ederseniz sizin için necat ve saadet vardır, eğer iman etmezseniz kizin için dünyada felâket ve âhirette azap vardır. Şu halde istediğinizi ihtiyar edebilirsiniz» demekle cevap verilmiştir.
Yunus 10:21
Vacip Tealâ ikinci bir cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; nimete küfürle mukaabele ettiğinizden Allahü Tealâ size azapla mukaabele eder. Şu halde dünyada rezil ve rüsvâ, âhirette azab-ı ebedî ile muazzep olacaksınız.
Fahri Râzî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile Allahü Tealâ Mekke ahalisini yedi sene kıtlıkla müptelâ kıldı. Mallan ve me-vaşileri kalmadı, bütün helak olmak raddesine geldi ve envâ-ı müzayakaya duçar oldular. Badehu Allahü Tealâ o zararı izale edince şu belânın izalesine şükürle Cenab-ı Hakka îman edip itaatla meşgul olmak lâzımken bir.de aksi hâl üzere görüldüklerini ve âyât-ı ilâhiyeye ta'n ve birtakım asılsız itirazlarla meşgul oluverdiklerini ve envâ'-ı hileyle şeriat-ı Ahmediyeyi söndürmeye çalıştıklarını Vacip Tealâ bu âyetle tasvir buyurmuştur ve şu manâya nazaran âyette beyan olunan mekire murad; kâfirlerden sudur eden ta'n ve Resulullah'ı zem ve belâyânın üzerlerinden kalkmasını putlarına isnatla küfretmeleridir. İşte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile bunların istedikleri âyet gelmiş olsa dahi iman etmeyeceklerine âyet delâlet eder. Çünkü âyet; evvelki âdetleri veçhile yine bir bahaneyle iman etmeyeceklerini müş'irdir. Zira; Kur'an'dan başka bir âyet istedikleri iman etmek için değildir, belki temerrüd ve inat içindir. Halbuki helaklerine sebep olacak belâyânın üzerlerinden kalkmasından daha ziyade onları ikaz edecek bir âyet olamaz. Bunlar ise belânın üzerlerinden kalkmasıyla mütenebbih olmak şöyle dursun envâ'-ı hiyel ve desaisle nâsı iğfale ve şüphe il-kaasına çalışmışlardır.
Ayette Allah'ın mekriyle murad; tedbir ve âsîlerden intikamdır. 'daki resuller \e murad; kulların amellerini yazan meleklerdir. Meleklerin onların amellerini yazmalarını beyan; onları tehdid ve hilelerinin te'siri olmayacağını beyanla insafa davet etmektir. İşte bu gibi tenbihat-ı ilâhiye kullarına her zaman vâki olur ve kullar da ya asla mütenebbih olmaz helak olurlar, veyahut bazıları mütenebbih olmakla gazab-ı ilâhi taahhur eder.
Yunus 10:22
Vacip Tealâ insanları belâyâdan halâs edince birtakım hilelerle itiraza kalkıştıklarını beyandan sonra insanları mesâibden halâs buyurmasını bir misal-i cüz'i ile temsil etmek üzere buyuruyor.
Ve günahlarından nedametle hemen ihsan-ı ilâhiye iltica ve şu helakten kurtulmalarını Cenab-ı Hak'tan istirham ederler.
Vacip Tealâ şu duaları üzerine onları halâs edince ahidlerinin ve yeminlerinin hilâfına onlardan sudur eden harekât-ı nalâyıkayı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hakkın melekleri sizin hilelerinizi yazar, Al-lahü Tealâ sizi gözetir. Nasıl gözetmesin? Allahü Tealâ arz üzerinde seyr ü seyahata size kudret vermekle sizi karada ve denizde yürütüyor ki, sizin ihlâs üzere ameliniz olup olmadığını bilmek ve iman üzere sizin sebatınızı anlamak için imtihan muamelesi yapar. Hatta size gemide olup da o gemiler içinde olanlarla seyrine muvafık rüzgâr ve lâtif hava vasıtasıyla gemide bulunanlara arız olan rahattan dolayı ferahlandıklarında derhal hava tebeddül edip gemiyi şiddetle tahrik edici fena rüzgâr esip cümle rahatları selbo-lunup her cihetten dağlar gibi dalgalar gelip gemiyi alt üst etmeye başlayınca hayatlarının tehlikesini gördüklerinde onlar zannederler ki, kendilerini helak ihata etti, asla necat yoktur. İşte o zaman bilûmum itikaad-ı batılı terkle hemen itaat ve ihlâs üzere duaya müsaraat ederler ve bilirler ki, Allah'ın lutfundan başka iltica edecek bir kimse yoktur. Binaenaleyh; bütün halktan kat'-ı ümid eyleyerek halikın rahmetini istirham ve dualarını yeminleriyle te'kid ederek «Ey Rabbimiz! Eğer şu bizi ihata eden beliyeden kurtarırsan elbette biz nimetine şükredicilerden olacağımıza yemin ederiz. Zira bu nimet; unutulur nimetlerden değildir» demekle dergâh-ı ülûhiyete iltica edince vakta ki, Vacip Tealâ onların dualarını kabul ve zararlarını defi' ve belâlarını refi'le necat verince müptelâ oldukları belâları unuturlar. Bir de görülür ki, onlar yeryüzünü ifsad ederler ve musibetleri onlara asla ibret olmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet insanların ihtiyarî işlerini halkeden Allahü Tealâ olduğuna delâlet eder. Çünkü; insanların deryada ve karada yürümeleri Allahü Tealâ'ya nispet olunmuştur. Eğer Mu'tezile'nin dedikleri gibi insanlar ihtiyari işlerini kendileri halketnıiş olsaydı ihtiyari işleri cümlesinden olan yürünmeleri kendilerine isnad olunurdu da Allahü Tealâ'ya isnad olunmazdı. nazmında lâfzı necatın duâ üzerine terettüb ettiğine ve ihlâs üzere vâki olan duanın kabulüne işaret içindir. Çünkü; her taraftan kat'-ı ümid ederek Allah'a yalvarmanın ihlâs üzere olacağında şüphe yoktur.
«Yeryüzünde bigayrıhakkm küfür ve sair günahlara tecavüzle ih-lâstan çıkar ve tuğyan ederler» demektir.
Hulâsa; insanların müzayaka zamanında ihlâs üzere AUahü Tealâ'ya iltica etmek âdetleri olduğu ve o müzayakanın zevaliyle ekseriya İhlasın zail olup devamı olmadığı ve insanların daima fırsat esiri olup refah-ı halin galip üzere tuğyana sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid eümlesindendir.
Yunus 10:23
Yâcip Tealâ- insanların tuğyan ettiklerini beyandan sonra o tuğyanın zararı ancak kendilerine ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanların nimetlere şükretmek yerine küfran-ı nimet etmelerinin zararı ancak kendilerinedir, zira; akıbet h*uzur-u ilâhiye varılacak ve amellerinden birer birer suâl olunacaktır. Şu halde dünya menfaati için âhireti feda etmekte bir manâ yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bağyin mef'ulünbihidir ve haber-i mahzuftur. Mahzur veyahut dalâl demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım : Sizin menfaat-ı dünyayı taleb için fesadınız korkulu ve dalâldir ki, doğru yoldan çıkmaktır, Yahut fesad manâsına müptedadır. Haberi lâfzıdır. mukadder fiilinin mef'ul-ü mutlakıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Yunus 10:24
Vacip Tealâ insanların bütün fesacüarı dünya menfaati için olduğunu beyandan sonra hayat-ı dünyayı bir misal-i acîble temsil etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile'hayat-ı dünya nebatata teşbih olunmuştur. Çünkü; arz üzerine yağmurlar yağınca yeni topraktan ış henüz neşvünema bulmamışsa da nemaya istidadı olan ot-lara"yağmur suları karışınca yeryüzü ziynetini takınır âdeta yeni bir gelinîrr-enyâ'-ı ziynetlerle tezeyyün ettiği gibi nebatatın her-birinde zuhur edı&n beyaz, sarı, kırmızı ve siyah çiçeklerle bütün dünya ziynetlenir, bağlar ve bahçelerde envâ-ı meyvalar zuhur eder. Şu halleri bağların ve tarlaların sahipleri görünce birçok menfaatlara nail olacağını ünıid eder. Sonra Allahü Tealâ şiddetli rüzgâr ve dolu veyahut sel suyu gibi âfetlerle gecede-veya gündüzde onu mahveder, keenne dünkü günden bitmemiş gibi olur, emekleri zayi olup bütün hasılat yok olunca sahibi son derece mahzun olur. İşte şu mahzun olan kimse gibi dünyaya mağrur olan ve muhabbet edenlerin akıbetleri hüzün ve kederden başka birşey olamaz. Zira; bu misilli kimselere Ölüm gelip bütün mal ve mülkünü terkedip emekleri zayi olup dünyaya hırsından dolayı amel-i salihten mahrum olduğunu görünce eseften başka birşeye nail olamaz. Fakat o vakitte nedamet ve esef de fayda etmez. Çünkü; geçmiş geri dönmez.
Yunus 10:25
Vacip Tealâ âhireti terkederek dünyaya meyledenlerin hallerini temsil ettikten sonra âhirete terğib etmek üzere buyuruyor.
Çünkit^Allahü Tealâ resulleri ve kitapları vasıtasıyla kullarını irşad ve iractesini hayra sarfeden kullarına doğru yolu tevfik eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile S e rdxm ; Allah'ın ismi olup Cennet'te Allah'ın halkettiği mülkü olduğu cihetle dar, Allah'ın ismine muzaf kılınarak Cennet'e Darüsselâm denmiştir, veyahut Darüsselâm Abdullah lâfzı gibi Cennet'in alem-i şahsisidir. Zira Cennet; cemi-İ âfât ve mekârihten salim olduğu için Darüsselâm denilmiştir. Vahut ehl-i Cennet'e Allahü Tealâ ve melekler selâm hediye ettiklerinden Darüsselâm denilmiştir.
Bu âyet Cennet-i A/lâ'da gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı nimetler mevcut olduğuna deilâlet eder. Zira; Vacip Tealâ'hın dünyayı zemmettikten sonra kullarını Cermet'e davet etmesi bu dünyada görülmedik birçok nimetler olduğuna ve herşe-yin kemâl üzere bulunduğuna delâlet eder. Çünkü; ziyafet ve ziyafetin mahalli ziyafet sahibinin azameti nispetinde tasavvur olunacağı tabiidir. Cennet'e davet eden Allahü Tealâ ve Cennet'e davetini tebliğ eden Resulullah ve davetin sofrası Cennet ve davet olunan mahal Darüsselâm ve davete icabet edecek ehl-i iman olunca bu ziyafetin azametini ve o ziyafette olacak ferah ve süruru ve bulunacak nimetleri bu dünyada lâyıkıyla tasavvur etmek elbette mümkün olamaz. Binaenaleyh; bu davete icabet etmek her müminin vazifesidir. Bu vazifeyi ifaya sürat eden bahtiyardır. Zira; herhalde ziyafet-i ilâhiyeye nail olmakla saâdet-i ebediyeye vasıl olacaktır..
Bu âyette bidayetle murad kullara verilen kudret ve rusül-ü kiramı göndermek ve kitapları inzal etmekle irşad etmektir. Yoksa bilfiil matluba îsâl etmek manâsına değildir. Şu halde insanlara kudret vermek, resul göndermek ve kitapları inzal etmek suretiyle davet umum kullara şâmildir ve bu manâca davetten hiç kimse hariç değildir. Ancak davete icabet etmek herkese müyesser olamaz. Binaenaleyh; iradesini icabete sarfedenlere Cenab-ı Hakkın bilfiil icabetini irade buyurup tevfik edeceğine ve iradelerini icabete sarfetmeyenlere tevfik etmeyeceğinö ve onun icabetini irade etmeyeceğine işaret için hidayeti meşiyetle takyid buyurmuştur. Hidayetin meşiyetle mukayyed olması Allah'ın emri ve iradesinin başka olmasına delâlet eder. Çünkü; Allahü Tealâ herkese hidayetle emreder ve lâkin herkesin hidayetini murad etmez. Zira hidayet; abdin iradesiyle husule geleceğinden abid irade etmeyince Allahü Tealâ dahi irade buyurmaz.
Hulâsa; Allahü Tealâ'mn cümle kullarını resuller göndermek ve kitaplar inzal etmekle Cennet'e davet ettiği ve iradesini hidayete sarfeden kullarını tarik-ı müstakime hidayette kıldığı ve onların hidayetini murad buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ kullarını Cennet'e davet ettiğini beyandan sonra Cennet'te kullarının saadetine sebep olan şeyleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü birden ona kadar ve daha ziyade ecir vereceği diğer âyetlerle dahi sabittir.
Yunus 10:26
Çünkü; Cennet'te olan nimetlerde mihnet ve meşakkat olmaz ki, ehl-i Cennet'in yüzlerinde hüzün ve kedere delâlet edecek, toz, toprak, horluk ve çirkinliğe delâlet edecek zillet bulunsun. Elbette bulunmaz. Binaenaleyh; yüzlerinde olan güzelliği izale edecek ve keder verecek birşey bulunmayacağı ve
…
Zira; Cennet'te zeval yoktur, nimetlerine inkıraz arız olmaz. Binaenaleyh; onlar Cennet'te ebeden kalıcılardır.
Ehl-i Cennetin mertebelerinin büyüklüğüne ve şanlarının yüksekliğine işaret için ta'zîme delâlet eden ism-i işaret varid olmuştur. Şu hale Allahü Tealâ ve Resulünün emirleri veçhüzere lâyıkıyla ibadet edip âyetlerin ahkâmına riayet edenler için derecât-ı âliyat olacağı ve o dereceler üzerine bir de mertebe-i ulyâya nail olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette lâfzının anâsında, ihtilâf vardır. Bazı ulema indinde ziyadeyle mu-rad; mağfiret-i ilâhiyedir. Yahut sevabın kat kat fazla olmasıdır.
Yahut amel nuıkaabili olmayarak Cennet7te verilecek nimetlerdir denmişse de esah olan ziyade yle murad; ru'yet-i ilâhiyedir. Resulullah « Hüsnayla murad; Cennet1 tir. Ziyade yle murad; Allahil Tealâ'yı müvıinlerin görmesidir» buyurmuştur.
lâfzının ma'rife olup lâfzının nekre olarak yarid olması da ziyadeyle muradın , ru'yütullah olmasına delâlet eder. Çünkü; lâfzının terifi ma'ruf olan Darüsselâm olmasına ve lâfzının nekresi ma'ruf olmayan ve zikri ebkat etmeyen ru'yet olmasına delâlet eder. Zira; ziyadeyi Cen-net'te olan nimetlerden bazısına hamletmek ekrarı mucip olacağından Cennet'in bazı nimetlerine hamletmek caiz olamaz. Çünkü; bu manâca ziyadenin hamlolunduğu nimetler hüsnamn müştemilâ-tıdan olan nimetlerden ibaret olacağı cihetle aynı manâ iade olunmuş olur. Bu ise tekrardan başka bir şey olmaz. Halbuki Kur'an; faydasız tekrardan ârîdir.
Yunus 10:27
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i na rın ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile günahın cezası onun misli olup ziyade olmadığına âyet delâlet eder. Zira; kusurun misliyle ceza vermek adalet-i ilâhiyedendir. Çünkü; cezada günahın ziyadesini vermek zulümdür. Cenab-ı Hak zulümden münezzehtir. Anıma amel-i salih üzerine ziyade sevap vermek lütuf olduğundan ehl-i imanı amellerinden ziyade ecirlerle taltif ihsan-ı ilâhidir ve ziyade vereceğini vaadle kullarını a'mâl-i salihaya teşvik buyurmuştur. Binaenaleyh; ceza tarafında adalet iltizam olunmuştur. Zira itimad; adaletedir. Adalet de müsavattadır. Müsavatın gayrıda adalet olamayacağından günahın cezası ancak kendi misliyle olabilir. Ziyade olamaz. Binaenaleyh; dünyada ukubatta cürümle ceza beyninde nispet-i adileye riayet etmek mahkemelerin en büyük vazifeleridir.
Hulâsa; seyyie sahiplerinin cezası günahlarının misli olup ziyade olmayacağı ve günahkârın her tarafını zillet ihata edeceği Ve Allah'ın azabından onları muhafaza edecek hiçbir kimsenin bulunmayacağı ve onların yüzleri keenne geceden bir parça gibi siyah olacağı ve ehl-i seyyienin ashab-ı Cehennem olup orada muhal-led kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Burada ehl-i seyyie demek ehl-i küfür demektir.
Yunus 10:28
Vacip Tealâ müminlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra kâfirlerle beraber ma'budlarım da hasredeceğini ve kemâl-i sefaletlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Şol günü hatırına getir ki o günde biz sirkeden müşriklerle onların ma'budlarını toplarız. Hiçbir fert kalmaz. Ve onları topladıktan sonra biz âbidlere ve ma'budlarına hitaben «Sizin hepiniz mekânınıza mülâzemet edin ve olduğunuz mahalde durun ve görün ki, kötü amellerinizin iktizası size ne gibi azaplar olacaktır» deriz ve âbidlerle ma'budların aralarındaki âbidiyet ve ma'budiyet rabıtasını kaldırırız ki, beyinlerinde muhabbete dair birşey kalmaz ve o vakitte biz onların şirkettikleri putlarına kudret verir, söyletiriz. Binaenaleyh; o putlar kendilerine ibadet eden müşriklere hitaben derler ki «Ey ahmak kişiler! Siz bize ibadet etmediniz. Zira; bizim şuurumuz olmadığı gibi size ibadet edin « diyerek bir emrimiz de yoktur, belki siz kendi havanıza ve size şirketmenizi emreden Şeytanınıza ibadet ettiniz» demekle onları terzil ederler ve «Biz sizin ibadetinizden JaaliHz, sizinle bizim beynimizde şahit yönünden Allahü Tealâ kâfidir. Çünkü; hazır ve nazırdır ve ilmi herşeye vâsi'dim derler.
Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile âyette müşriklerin şürekâsıyle murad; müşriklerin Allah'ın gayrı o&rak ibadet ettikleri putlar, melekler, yıldızlar ve şeytanlardır. Çünkü; müşriklerin envâ'ı muhtelif olduğundan herbir nev'in ayrı «yrı ma'budlan vardır. Müşrikler mallarının bir kısmını ma'budlarına ayırdıklarından ma'budlarına onların şerikleri denmiştir. Âyet-i celile âbid olan müşrikleri tehdid etmiştir. Ancak ma'budlan-teh-did olmaz. Çünkü; ma'budlardan bir kısmı zevilukulden olmadığı gibi akıl sahibi olanlar da onlara ibadetle emretmedikleri 'için mes'ul değillerdir.
Müşriklerin ma'budlarına ibadet ettikleri halde ma'budların "Siz bize ibadet etmediniz'» demeleri yalan olmaz. Zira; onların emir ve iradeleriyle ibadet etmeyip kendi hava ve arzularıyla ibadet ettiklerinden kendi havalarına ibadet etmişlerdir, yoksa ma'-budun emriyle ma'buda ibadet etmemişlerdir ki yalan olsun.
Yunus 10:29
Vacip Tealâ müminlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra kâfirlerle beraber ma'budlarım da hasredeceğini ve kemâl-i sefaletlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Şol günü hatırına getir ki o günde biz sirkeden müşriklerle onların ma'budlarını toplarız. Hiçbir fert kalmaz. Ve onları topladıktan sonra biz âbidlere ve ma'budlarına hitaben «Sizin hepiniz mekânınıza mülâzemet edin ve olduğunuz mahalde durun ve görün ki, kötü amellerinizin iktizası size ne gibi azaplar olacaktır» deriz ve âbidlerle ma'budların aralarındaki âbidiyet ve ma'budiyet rabıtasını kaldırırız ki, beyinlerinde muhabbete dair birşey kalmaz ve o vakitte biz onların şirkettikleri putlarına kudret verir, söyletiriz. Binaenaleyh; o putlar kendilerine ibadet eden müşriklere hitaben derler ki «Ey ahmak kişiler! Siz bize ibadet etmediniz. Zira; bizim şuurumuz olmadığı gibi size ibadet edin « diyerek bir emrimiz de yoktur, belki siz kendi havanıza ve size şirketmenizi emreden Şeytanınıza ibadet ettiniz» demekle onları terzil ederler ve «Biz sizin ibadetinizden JaaliHz, sizinle bizim beynimizde şahit yönünden Allahü Tealâ kâfidir. Çünkü; hazır ve nazırdır ve ilmi herşeye vâsi'dim derler.
Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile âyette müşriklerin şürekâsıyle murad; müşriklerin Allah'ın gayrı o&rak ibadet ettikleri putlar, melekler, yıldızlar ve şeytanlardır. Çünkü; müşriklerin envâ'ı muhtelif olduğundan herbir nev'in ayrı «yrı ma'budlan vardır. Müşrikler mallarının bir kısmını ma'budlarına ayırdıklarından ma'budlarına onların şerikleri denmiştir. Âyet-i celile âbid olan müşrikleri tehdid etmiştir. Ancak ma'budlan-teh-did olmaz. Çünkü; ma'budlardan bir kısmı zevilukulden olmadığı gibi akıl sahibi olanlar da onlara ibadetle emretmedikleri 'için mes'ul değillerdir.
Müşriklerin ma'budlarına ibadet ettikleri halde ma'budların "Siz bize ibadet etmediniz'» demeleri yalan olmaz. Zira; onların emir ve iradeleriyle ibadet etmeyip kendi hava ve arzularıyla ibadet ettiklerinden kendi havalarına ibadet etmişlerdir, yoksa ma'-budun emriyle ma'buda ibadet etmemişlerdir ki yalan olsun.
Yunus 10:30
Vacip Tealâ müşrikler için o makamda zuhur edecek ahvalin bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşriklerin durduğu makamda herkes kendi amelini bilir. Çünkü; herkesin ameli açığa çıkar. Saklı birşey kalmaz. Zira; amel defteri herkesin eline verilip kendi kıraet ettiğinde kimseye bir diyeceği kalmaz. Bundan sonra herkes amelinin cezasını göreceği mahkemeye reddolunur. Çünkü; Allahü Tealâ onların Rableri ve hakikatta ma'budlarıdır. Binaenaleyh; müşriklerin ma'-bud ittihaz ettikleri şeylerin cümlesi muzmahil olur gider ve bütün ümitlerinin hilafı zuhur eder ve şefaat bekledikleri şeylerden bilâkis ihanet görürler. Zira fesad üzere müesses olan şey; elbette fasid olur.
Hulâsa; mahşerde her nefis dünyada geçirmiş olduğu amelini izhar edip gizli birşey kalmayacağı ve herkesin huzur-u ilâhiye reddolunacağı ve Cenab-ı Hakkın onların sabit ve bakî mevlâ ve ma'budları olduğu ve onların ma'buddur diyerek iftira ettikleri ma'budlarının kendilerinden gaaip olup aradan zail olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:31
Vacip Tealâ kâfirlerin fezâhatmdan bazılarını beyandan sonra mezheplerinin batıl olduğuna açıktan delâlet eden delillerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Arzdan nebatatın hurucu semadan yağmura tavakkuf edip rızkın husulü her ikisiyle meydana geldiğinden rızkın sema ile arzdan meydana geldiği beyan olunmuştur. İnsana gıda olan hayvanat dahi nebatatla meydana geldiği için insanın rızkı nebatata münhasırdır. Allahü Tealâ'nin tedbirinin nihayeti ve kullarına in'âm ve ihsanının hadd ü pâyânı olmadığına işaret için in'âm-ı ilâhi-yeden bazısını zikirden sonra cümlesine şamil olan tedbir-i umurunu zikirle mecmuunu hulâsa buyurmuştur. Çünkü; ayrı ayrı herbirinizi zikretmek pek uzundur.
Bu âyette beyan olunan suallere cevabın Allahü Tealâ olduğunu beyanla varid olması kâfirlerin Allahü Tealâ'yı ikrar ettiklerine delâlet eder. Şu halde müşriklerin işleri sözlerine ve sözleri işlerine muvafık değildir. Zira; sözleri herşeyin maliki ve halikı Allahü Tealâ olduğunu ikrar ederken işleri bu itikadlarım reddeder. Zira; menfaat ve mazarrata muktedir olmayan birtakım putlara ibadet etmek itikadlarım tekzib ettiğinden mertebe-i insani-yeden sakıtlardır ve behâim zümresine ilhak olunmuşlardır.
Yunus 10:32
Vacip Tealâ evsaf-ı ülûhiyetten bazılarını beyandan sonra bu sıfatların sahibi Allahü Tealâ olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Haktan batıla doğru gitmek caiz olur mu? Elbette olamaz. Çünkü; kuvvet ve kudretini ve cümle hayratın ondan nazil olduğunu ikrar ettiniz. Allahü Tealâ sizin cümle umurunuza mütevelli ve envâ-ı nimetiyle terbiye eden Rab-binizdir ki, Rabbiniz olduğu delail-i kafiyeyle sabittir. Zira; sizi halkeden, hayatınızı veren ve merzuk edip cümle umurunuzu tedbir ve maişetinizin esbabını halketmekle hayatınızı idame ve rahatınızı temin eden odur. Allahü Tealâ'nın Rabbiniz ol'duğu hak olunca onun maverası olan ma'budlarınız batıldan başka ne olabilir? Ma'budlarımz batıl olunca elbette onlara ibadetleriniz de batıl ve dalâldir. Çünkü; haktan hariç olan herşey batıldır. Bunlar batıl olup zahir olunca nasıl oluyor ki, hakkı batıla tebdil ediyorsunuz ve hak dururken neden batıla gidiyorsunuz?
Hulâsa; herşey ikiden hâli olmayıp elbette ya hak veya batıl olduğu ve hak olmayan şeyin elbette batıl olacağından hakkaa ma'bud olan Vacip Tealâ'dan başka ma'bud ittihaz olunan şeylerin cümlesi batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Yunus 10:33
Vacip Tealâ rububiyetini ispat ettikten sonra taattan çıkanlar üzerine azabın vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Fasıklar iradelerini imana sarfetmeyeceklerinden dolayı Allahü Tealâ iman etmeyeceklerini irade buyurduğundan iman etmeyeceklerine dair kelimesinin hak ve sabit olduğunu beyan buyurmuştur.
Yunus 10:34
Vacip Tealâ kâfirlerin mezheplerinin batıl olduğunu bazı de-lâille beyandan sonra ikinci bir delille mezheplerinin butlanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirler her ne kadar hasrı itikad etmiyorlarsa da haşrin vücuduna delilleri kafi olduğu cihetle onları ilzam etmekte hasrı ikrar etmeleri şart değildir. Zira; hasrın vücuduna deliller gaayet açık olduğundan onların inkârları sırf inad üzere inkâr olduğu cihetle itibardan sakıt ve ilzam olunmalarına mani değildir. Hatta gaayet açık olduğundan onların verecekleri cevabı vermeye taraf-ı ilâhiden Resulullah mezun ve me'-mur kılınmıştır. Binaenaleyh; kâfirlere sorulan suâle Resulullah cevap vermiştir.
Yunus 10:35
Vacip Tealâ vahdaniyete dair delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve size ne oldu ki batıl itikaada sapıyorsunuz. Maahaza edna akıl sahibi şu itikaadın batıl olduğuna hükmeder». Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile saniin vücuduna evvelâ "insanları ve sair mevcudatı halketmesiyle ve saniyen de insanları doğru yola hidayette kılmasıyla istidlal etmek Kur'-an'da âdet-i cariyedir. Çünkü insan; cesedle ruhtan mürekkeptir. Binaenaleyh; saniin vücuduna cesedin ahvalinden halkolunması ve ruhun ahvalinden hidayette kılınmasıyla istidlal olunuyor ve cesedin halkolunmasından maksad-i aslî ise ruhun hidayeti ve ma1-rifet kesbetmesidir, yoksa cesedin ülfet ettiği yemek ve içmek gibi telezzüz-ü cismânî değildir. Şu halde cesedin yemek ve içmek gibi maddî şeylerle meşgul olması ruhun ma'rifet tahsiline vesile kabi-lindendir. Binaenaleyh; cesedin hallolunması ruhun hidayeti için olduğundan hilkattan maksudun bizzat olan ruhun hidayetidir. Cesedin halkolunması maksudunbittebi' olduğu cihetle bundan evvelki âyette saniin vücuduna cesedin halkolunması ve bu âyette ruhun hidayette kılınmasıyla istidlal olunmuştur. Çünkü; ikisinin de halikı Allahü Tealâ'dır. Allah'ın gayrı değildir. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı hiçbir şey ma'bud ittihazına şayan değildir. Zira; kullarını hidayette kılan zatın emrine ittibâ' etmek elbette lâzımdır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile gerçi putlar zevilıı-kulden olmadıkları cihetle hidayet şanlarından değilse de onlara ibadet edenlerin itikadlarma binaen gayrın hidayetiyle ihtida ederler denilmiştir, yoksa onların hidayet şanlarından olmadığı cihetle hidayetleri matlup değildir. Yahut onların hidayet olunmalarıyla tabir faraziyet kabilindendir. Yani «İhtida etmek şanlarından farz olunsa kendi kendilerine ihtida edemezler, belki gayrın hidayette kılmasına muhtaçlar» demektir. Yahut şürekâ yla murad; kâfirlerin reisleridir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
Yunus 10:36
Vacip Tealâ kâfirlerin mezheplerinin butlanını beyandan sonra mezheb-i batılı ihtiyar ettiklerinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette z atına ittibâ' eden kimseler le murad; sırf taklidle iktifa etmeyip bir derece nazar ve temyize muktedir olanlardır. Ve lâkin delâili lâyıkıyla tetkike muvaffak olamadıklarından âsâr-ı hariciyeyi esbabın zahirine isnad ederler de eşyanın mucid-i hakîkîsi olan Vacip Tea-lâ'dan gaflet ederler. Binaenaleyh; onlar birtakım hakir şeyleri ma'bud ittihazına tenezzül ederler. Zira; onlar fâsid hayalât ve gevşek delillerden neşet eden zanna ve tahmine tebaiyet ederler ve netice-i kafiye ifade eden ilm-i yakinden gaafillerdir. Çünkü; gaai-bi hazıra ve halikı mahlûka kıyas etmek gibi birtakım mevhunıatla meşgul olurlar. Şu halde bu âyet; usul-ü itikadda zanla iktifa edenleri tehdid etmiştir. Çünkü; usul-ü itikadda delâil-i kafiyeden ilm-i yakin tahsil etmek vacip olduğuna açıktan delâlet eder ki, taklidle iktifa caiz değildir. Gerçi itikaadiyatta ehl-i sünnet iki kısım olup bir kısmı Eş'arî ve diğer bir kısmı Matüridî Hazretlerinin mezheplerini taklid ediyorlarsa da onların taklidleri zan üzere taklid değildir. Zira; onların taklidleri iktida ettikleri imamların delillerini tetkik edip vakıa mutabık bulmak suretiyle o delillerle istidlal ettikleri için onlara tâbi ve mukallid deniyor, yoksa onlar mukallid değillerdir. Şu halde delâili tetkikle hak olan ahkâmda tâbi olmak mezmum değildir.
Yunus 10:37
Vacip Tealâ; kâfirler Kur'an'ı mucize değildir diyerek Kur'an'-dan başka delil istediklerini ve onlara verilen cevapları beyandan sonra Kur'an'm vahy-i münzel olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kâfirler! Siz Kur'an'm Resulullah tarafından iftira olduğunu iddia ediyorsunuz. Halbuki Kur'an Allah'ın gayrı bir kul tarafından iftira olunur bir şey olmadı. Çünkü; Kur'an mucize olduğundan insanlar tarafından icadı mümkün değil ki, Muhammed (A.S.) tarafından icad ve Allah'a isnatla iftira olunmuş olsun, iftira olamaz.. Zira; Kur'an'ı getirebilmek beşer için mümkün değildir ve lâkin Kur'an kendinden evvel nazil olan Tevrat ve İncil'i tafsil eder bir kitab oldu. Eğer Kur'an sizin dediğiniz gibi Muhammed (A.S.) tarafından icad olunan birşey olsaydı Kur'an kütüb-ü sabıkayı tasdik eder olmazdı. Zira; Muhammed (A.S.) tahsil-i ilmiçin gurbete gitmedi, bir üstazdan ders okumadı ve memleketi olan Mekke'de ulema bulunmadığı gibi ümem-i salifenin ahvalinden bahseder bir kitap da yoktu ki, ondan Öğrendi densin. Böyle esbaba tevessül etmeksizin Kur'an'm itikaadiyatta kendinden evvel nazil olan kitapların ahkâmına muvafık ve ümem-i salifenin ahvalini beyanda tarihe, vukuata tamamıyla mutabık gelmesi taraf-ı ilâhiden münzel olduğuna delil-i zahirdir. Eğer Kur'an'm, itikaadiyatta ve ümem-i salifenin ahvalini beyanda cüz'i bir muhalefeti olsaydı Tevrat ve İncil uleması derhal itiraz eder ve muhalefetini beyan ederlerdi. Halbuki böyle bir muhalefet bulamadıklarından kütüb-ü sabıkaya mutabakatını beyana mecbur oldular ve kütüb-ü sabıkada Resulullahm ne veçhile zuhur edeceği beyan olunmuştur. Beyan olunduğu veçhile zuhur etmesi kütüb-ü sabıkayı tasdik olmuştur ki, asla muhalefet yoktur.
Bu âyet-i celile Kur'an'a ittibâ etmek Vacip olduğunu beyan eder. Zira zanna ittibâ'ı menettikten sonra Kur'an'm taraf-ı ilâhiden nazil olduğunu beyan etmek; ittibâ' etmeye şayan bir kitab olduğunu beyan etmektir vq Kur'an geçmiş ve gelecek mugayye-batı haber verip ulûm-u diniye ve dünyeviyeyi ve usul-ü itikaadı ve furu-u 'amali cami' olduğundan ve delâilini tamamıyla tafsil ettiğinden cemi-i mesaili tafsil eder taraf-ı ilâhiden nazil olmuş bir
kitap olduğuna delil-i kavidir. Çünkü; bu kadar tafsilât üzere müş-temil olan kitap eğer Allah tarafından olmasa elbette ahkâmında tenakuz ve ihbarında yalan zuhur ederdi. Halbuki böyle birşeyler zuhur etmedi. Çünkü; haberleri tamamen doğru ve kütüb-ü saire-ye muvafıktır.
Yunus 10:38
Vacip Tealâ Kur'an'ın ResuJullah tarafından iftira olmasını red ve inkâr etmek üzere buyuruyor.
Eğer getirebilir-seniz davanızda devam edersiniz ve illâ bu inat üzere vâki olan davanızdan vazgeçmelisiniz» demekle âciz olduklarını kendilerine beyan et.
Yani; Habibim! Sen kâfirlere «Ben de sizin gibi beşerim. Kur'-an'ı benim icad ettiğimi iddia ediyorsunuz ve eğer davanız doğruysa siz de benim gibi bir Kur'an icadına kaadir olursunuz. Haydi, Kur'an'ın misli bir sûre icad edin de görelim. Madem ki beşer icad edebilirmiş. Siz de beşersiniz, icad edin. Eğer sözünüz doğruysa» demekle onları ilzam ve iskât et ki, âciz olduklarını bilsinler. Çünkü; fesahat ve belagatta ve hüsn-ü intizamda Kur'an'a müsâvî bir âyet bile getiremedikleri meydandadır.
Yunus 10:39
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'ı tekzib ettiklerini beyandan sonra tekzipleri cehillerinden neşet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Resulullah kâfirlere Kur'an'ı okuyunca onlar insaf etmediler, belki Kur'an'ın ilmini ihata edemedikleri sebebiyle tekzibe sürat ve cüret ettiler. Karîhalarıyla maânîsini lâyıkıyla feh-metmediklerinden düşünmeksizin bu yalandır demeye koşuştular ve henüz kendilerine Kur'an'da olan ahkâmın ve mugayyebattan ahbarın te'viline dair birgey gelmediği için inkâra kalkıştılar. İşte aynıyla bunların tekzipleri gibi ümem-i salife de kendi kitaplarını ve resullerini tekzib ettiler. Bunların ve bunlardan evvel geçenlerin halleri böyle olunca yâ Ekrem-er Rusül! Sen nazar et gör ki, zalimlerin akıbetleri ne oldu. Şu halde onlar helak oldularsa seni tekzib edenler de aynı helake mar'uz olacaklardır. Zira; amelde müşterek olunca elbette cezada da müşterek olacakları bedihidir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Kur'an'ın müş-temil olduğu ahkâmı tetkik etmeksizin reddedenleri Cenab-ı Hak bu âyette zemmetmiştir. Zira; bir kimsenin duymuş olduğu bir haberi tetkik etmeksizin tasdik veya tekzibe sürat etmesi doğru değildir. Binaenaleyh; insan işitmiş olduğu bir kelâmın manâsını tamamıyla tahkik etmeksizin ve manâsını düşünmeksizin redde veya kabule müsaraat caiz olamaz. Eğer bilmezse bilen bir kimseden öğrenmek vaciptir. Hususan Kur'an gibi mühim bir meselede etrafıyla düşünmeksizin redde kalkışmak felâketi muciptir. İşte Kureyş kâfirleri Kur'an'ın mu'ciz olan lâfzında ve manâsında tefekkür etmeksizin reddettiklerinden sonraları tilâveti tekerrür ettikçe mu'ciz olduğunu bilmişlerse de eski inatlarından dönememiş ve inat üzere inkârlarında devam etmişlerdir ki, aceleten inkârlarının neticesi olarak helak oldular, gittiler. Bu âyette Kur'an'ın manâsını bilmeyenleri zem vardır. Zira; Kureyş ahkâmını ve es-rar-ı ilâhiyi bilmeyip ahkâmı mahsûsâtlarına bina ettikleri için Kur'an'ı inzalden maksadı ve hikmetini düşünmediklerinden tekzipleri sebebiyle helak olmuşlardır ki, iman etmeyenlerin helak olacaklarını beyanla Resulullah'ı tesliye ve kâfirleri.tehdid etmiştir. Çünkü ümem-i salifenin resullerini ve kitaplarını tekzipleri sebebiyle helak olduklarını beyan etmek; bu ümmetin dahi tekzib edenlerinin helak olacaklarını beyan etmektir. Binaenaleyh; Kureyş kâfirlerine «Kur'an'a iman edin, eğer iman etmezseniz akıbetiniz helak ve âhiriniz berbat olacak» demektir ve encamında iman etmeyenler helak olmakla âyetin sırrı zuhur etmiştir.
Yunus 10:40
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı tekzibe sürat etmeleri cehillerinden neş'et eylediğini beyan ettiği gibi müfsidlerin fesadları da yanlarına kalmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yeryüzünde fesad edenlerin fesadları yanlarına kalmaz, elbette cezasını görürler. Zira; Allahü Tealâ onların ifsadlarım bilir.
Vacip Tealâ Kur'an'ı tekzib eden kafirlerin cezalarım beyandan sonra onlara verilecek cevabı beyan etmek üzere
Yunus 10:41
buyuruyor.
Yani; Habibim! Onlar senin nasihatini dinlemez ve küfürlerinde inad ve seni tekzipte devam ederlerse sen onların amellerinden tenzih ve teberri suretiyle de ki, «Ey kâfirler! Benim amelim bana mahsustur. Binaenaleyh; cezası bana aittir ve sizin ameliniz de size mahsustur, onun cezası da size aittir. Zira; siz benim amelimden berisiniz. Çünkü; asla methaliniz olmadığı gibi tasdik bile etmiyorsunuz. Şu halde benim amelimden hasıl olacak sevabın size tecavüzü yoktur ve ben de sizin amelinizden beriyim. Zira; sizden sudur ettiği için benim methalim yoktur. Şu halde amelinizin cezası size ait, bana tecavüzü yoktur. Binaenaleyh; zuhur edecek cezaya intizar edin.
Bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olmasını söyleyenler varsa da esah olan rivayete göre bu âyet mensuh değildir. Lâkin bu âyette kâfirlere verilen cevap insafın son derecesidir ve bu cevap; davet tamamıyla vuku bulup ve vazife-i tebliğ bitamamiha ifa olunduktan sonradır. Çünkü; Resulullah umum naşı hakka davet etmek ve tevhide irşad eylemek için gönderilmiş bir resul olduğundan onların davete icabet etmelerinden ümit kesilmedikçe bu cevap vü-rud etmez. Zira; onların icabetlerinden me'yus olmadıkça böyle cevap verip onları davetten sarfınazar etmek hikmet-i bi'sete muhaliftir. Zira hikmet-i bi'set; envâ-ı delâili serdetmekle ve onlara her yolu göstermekle hasıl olur. Binaenaleyh; bu cevap onların icabetlerinden me'yus olduktan sonra olmak lâzımdır. Resulullah ahkâm-ı ilâhiyeyi tebliğin ve davetin envâ'mı icra ve bu hususta tesadüf ettiği meşakkatlara katlanarak her türlü esbaba tevessülden geri durmadı. Resulullah'ın her esbaba tevessülü ve emr-i davette son derece sa'yından sonra onların da son derece inat ve küfre ısrar ve devamlarına binaen bu cevap varid olmuştur.
Hulâsa; umur-u âhirette iyilerin ameli kendilerine ait olup kötülerin amelinden iyilere bir zarar olmayacağı ve herkesin kendi ameliyle haşrolunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:42
Vacip Tealâ iman etmeyenleri de ikiye taksim etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! İman etmeyen kâfirlerden bazıları sana buğz ve adavetleri ve dinine kemâl-i nefretlerinin iktizası iman etmezler ve lâkin istihza suretiyle senin kelâmını dinlerler. Sen onların dinlediklerine iltifat eder ve imanlarına ümid ederek Kur'-an'ı okur ve şeriatını ta'lime sa'yedersin. Ve lâkin onlar senin kelâmını lâyıkıyla duymaz ve manâsını fehmetmezler. Çünkü; onlar sağırlardır. Sen sağırların sağırlıklarına bir de idraksizlikleri inzimam ettiği halde o sağırlara söz duyurmaya kaadir misin? Çünkü aklını yoluyla isti'mâlden mahrum ve maksud olan manâyı fehme iradesini sarfetmediğinden dolayı idrakten âciz ve kuvve-i samiası hakkı işitmekten kaasır olan kimselere nasıl söz duyurabilirsin? Elbette duyuramazsın. Çünkü; duymak istemez ki duysun.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu misilli kimselerin kulaklarında zahir-i halde birşey yoksa da hakikati duymadıkları için sağır menziline tenzil olunmuşlardır. Çünkü hakikatta kelâmı işitmekten maksat; o kelâmdan maksud olan manâyı feh-metmek olduğu cihetle o manâyı fetmetmek istemeyen kimseler işitmiş olsalar da işitmiş sayılmadıklarından behâimden ma'dud-lardır. Zira; akılları vehimlerinin galebesiyle haleldar olduğu için onu hüsn-ü isti'mâlden âcizlerdir. Binaenaleyh; ahkâm-ı şer'iyenin birçoklarını akıllarına muhalif gördüklerinden ne kadar deliller getirilse dinlemezler ve dinleseler de intifa' etmezler. Şu halde behâimden daha kötülerdir. Çünkü behâim; çobanın sadasını işitir ve ondan intifa eder. Bunlarda ise o kadar bile intifa' yoktur.
Bu âyet-i celile; kuvve-i sâmianın kuvve-i bâsıradan efdal olduğuna delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak kuvve-i sâmiayı akla müsavi ve binaenaleyh; sem'in gitmesini aklın gitmesine mukaa-rin kılmıştır. Gitmeleri mukaarin olunca vücutları da mukaarin olacağı tabiidir.
Hulâsa; insanın işitmesinde muteber olan işittiği elfazın manâsını anlamak ve o elfazdan maksadı fehmetmek olup manâsını' fehmetmeksizin mücerret işitmenin faydası olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; ders okuyan mollaların ve vaaz u nasihat dinleyen kimselerin mücerret dinlemesine itibar yoktur. Ancak itibar; anlamasmadır. Çünkü; söylenen sözden maksat ve manâ anlaşılmayınca dinlemekte fayda olmadığı meydandadır.
Yunus 10:43
Vacip Tealâ kâfirlerin anlamak üzere söz dinlemeyen kısmını beyandan sonra görmek üzere bakmayan kısmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onların gözleri her ne kadar görürse de hakkı görmeye sarfetme-diklerinden hakikati idrakten âciz oldukları cihetle onlar körlerdir. Sen bu misilli körlere velevse gözleri görmez olsun hakkı göstermeye kaadir misin?
Kâfirlerin gözleri gerçi görürse de gözlerini hakkı görmeye sarf etmedikleri cihetle a'mâ menziline tenzil olunduklarından gözleri mevcut olduğu halde onlardan a'mâ ile tabir olunmuştur. Şı halde zahirde bir kimsenin gözünün görmesine itibar yoktur, ancak itibar; gözden maksud olan ibretin husulüdür. Binaenaleyh: ibret nazarıyla bakmayan gözlerin varlığıyla yokluğu müsâvîdir.
Hulâsa; insan a'zâsından maksud olan ameli kesbedip a'zâyı maksada sarf etmedikçe o a'zâ yok hükmünde olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:44
Vacip Tealâ a'zâsını mahalline sarfetmeyenlerin kendi nefislerine zulmettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ nâsın aklını, gözlerini, kulaklarını zulüm olarak idrakten mahrum etmez ve lâkin nas kendi a'zâlarını ifsad ve menfaatlarım fevtetmekle nefislerine zulmeder ve a'zâlarını maksuda sarfetnıemekle nefislerini zulme koyarlar ve zulüm cezasıyla mücazat olunurlar.
Bu âyet; ibadın kisibleri ihtiyarî olup icbarı olmadığına delâlet eder. Kıyamette kendilerinin duçar oldukları azabın esbabını kendileri kazanmakla azapları ayn-ı adalet olduğu gibi kendi nefislerine bu cihetle zulmetmiş oldukları beyan olunmuştur.
Yunus 10:45
Vacip Tealâ hakkı işitmeyen ve görmeyen kâfirlerin hallerini beyan ettiği gibi onların haşrolunacaklarım dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar tarik-ı salâh ve sevaba sülük etmediler ve Allah'ın kendilerine ihsan ettiği a'zâlarını hayrata sarfetmedikleri gibi ma'rifet ve idrake alet olan akıllarını cehalete sarfettiler. Binaenaleyh; zarara müptelâ oldular.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile âsîlerden intikaamı-nı almak için Cenab-ı Hak onları elbette hasredeceğini ve hasrettiğinde o günün dehşetinden onlar dünyada ne kadar çok yaşasalar gündüzden azıcık bir saat meksetmiş gibi olup hatta birbirlerinden ayrılmamışlar. İllâ azıcık bir müddette ayrılmış gibi birbirlerini tanıyacaklarını ve ömürlerini hava ve hevese sarfettikle-rinden dünyadan intifa' edemedikleri cihetle müddet-i hayatlarını azıcık bir zaman farzederek unutacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve mahşerde görecekleri meşakkatla beraber çok duracaklarına nazaran hakikatta dünyanın ömrü az olduğunu beyan etmiştir. Hatta müddet-i iftirakları azıcık bir zaman gibi beyinlerindeki muârafeye bile mani olmaz. Sonra azabı görünce birbirlerini unuturlar, iltifatı keserler ye yekdiğerinin halini sormaya mecalleri kalmaz. Çünkü; herkes kendi derdiyle meşgul olur.
Yahut âyetin beyanı; dünya ile âhiret arasında kabirlerinde bulundukları müddetin azlığına mahmuldür. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
Çünkü; zahire iltifatla hakikatten gaflet ettiler. Bu misilli kimselerin hallerini bazı erbab-ı akıl şöyle temsil eder : Bir parlak sırçayı görüp cevahir-i nefise zannıyla birçok parayla satın alarak çok para kazanacağını sanarak cevahir bedestenine götüren kimsenin haline benzer. Bedestende onun sırça parçası olup hiçbir kıymeti haiz olmadığını anlayınca emekleri ve ümitleri boşa gittiğini ve, zarar-ı azîme duçar olduğunu bilince nasıl me'yus olursa dünyayı işine yarar zannıyla âhirete gidenler de o yolda me'yus olurlar.
Hülâsa; günahkârlar haşrolununca o günün şiddetinden dünyada ne kadar çok yaşasalar gündüzden az bir saat menzilinde olacağı ve dünyada olan muarefelerini unutmayıp arsa-i mahşerde birbirlerini bilecekleri, âhireti ve Allah'a mülâkaatı tekzib edenlerin muhakkak zarar ettikleri ve onların doğru yola vasıl olamadıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:46
Vacip Tealâ ihtida etmeyen kâfirlerin azabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; amellerinin her cüz'ü-nü bilir ve ona göre mücazat eder.
Allahü Tealâ vaadi veçhile Bedir gazasında ve sair hususatta kâfirlerin azaplarını kati ü esaretle resulüne göstermiştir ve âhi-rette dahi dünya azabının yüzlerce ziyadesini göstereceğinde şüphe yoktur. Vacip Tealâ'nın onların işlerine şehadetiyle murad; onların amellerini halk beyninde izhar etmekle rüsvâ etmek ve âleme göstermektir.
Yunus 10:47
Vacip Tealâ Resulullah ile ümmetinin halini beyandan sonra ümem-i salifeyle nebilerinin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her ümmete meb'us olan resul birtakım açık mucizelerle gelip ümmetlerini imana davet ettiklerinde iman edenler eder, tekzib edenler de tekzib eder. Binaenaleyh; resulle ümmet beyninde adaletle vâki olan hüküm neticesinde resule tâbi' olanlar necat bulur ve tekzib edenler de helak olur giderler. Helak olanların helakleri istihkakları iktizası olduğundan helakleri haklarında zulmolunmaz. Zira; kendi seyyielerinin cezasıdır.
Yahut manâ-yı âyet:
…
itiraz ederlerdi.
Şu manâya nazaran âyet yalnız Kureyş kâfirlerinden Resulul-laha vâki olan itirazı beyan değildir, belki bilûmum ümmetlerden resullerine vâki olan itirazları beyandır. Çünkü; her ümmet içinde nebilerine bu yolda itiraz vâki oldu ve «Vaad ettiğiniz azaplar nerede kaldı, onun zamanı ne zaman ise geliversin» demekle itiraz edenler bulunmuştu ki bu misilli itirazdan hiçbir nebi hâli kalmamıştır. Şu halde bu âyet; Resulullah'ı tesliyedir.
Yunus 10:48
Vacip Tealâ Resulullah ile ümmetinin halini beyandan sonra ümem-i salifeyle nebilerinin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her ümmete meb'us olan resul birtakım açık mucizelerle gelip ümmetlerini imana davet ettiklerinde iman edenler eder, tekzib edenler de tekzib eder. Binaenaleyh; resulle ümmet beyninde adaletle vâki olan hüküm neticesinde resule tâbi' olanlar necat bulur ve tekzib edenler de helak olur giderler. Helak olanların helakleri istihkakları iktizası olduğundan helakleri haklarında zulmolunmaz. Zira; kendi seyyielerinin cezasıdır.
Yahut manâ-yı âyet:
…
itiraz ederlerdi.
Şu manâya nazaran âyet yalnız Kureyş kâfirlerinden Resulul-laha vâki olan itirazı beyan değildir, belki bilûmum ümmetlerden resullerine vâki olan itirazları beyandır. Çünkü; her ümmet içinde nebilerine bu yolda itiraz vâki oldu ve «Vaad ettiğiniz azaplar nerede kaldı, onun zamanı ne zaman ise geliversin» demekle itiraz edenler bulunmuştu ki bu misilli itirazdan hiçbir nebi hâli kalmamıştır. Şu halde bu âyet; Resulullah'ı tesliyedir.
Yunus 10:49
Vacip Tealâ kâfirlerin şu itirazlarına cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; sizin ta'ciliniz fayda etmez. Zira; ilm-i ilâhide tayin olunan zamana tahallüf mümkün değildir, takdimini ve te'hirini talep de caiz değildir. Şu halde ey kâfirler! Siz te'hir olunsun deseniz te'hir olunmaz ki, zararınızı defedesiniz ve takdimini istemenizle takdim de olunmaz ki, menfaatinizi celbetmiş olasınız. Her iki cihette fayda olmayınca acele etmeyin ve bekleyin. Elbette eceliniz gelecektir, bana vahyolunari da budur. Bunun haricinde birşey söylemeye me'zun değilim.
Bu âyet maktul olanların veya bir afetle vefat edenlerin ecel-i mev'udlarıyla vefat ettiklerine delâlet eder. Binaenaleyh; ecel birdir, ecelsiz kimse ölmez. Zira; herkes kendi eceliyle vefat eder."
Yunus 10:50
Vacip Tealâ kâfirlere cevab-ı sâniyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; eğer maksadınız azap olduğu zaman iman ederiz ve bundan dolayı azabı isti'câl ederiz diyecekseniz azabın nüzulü zamanında imanınız makbul değildir. Çünkü; azabı görünce iman-ı ic-bârî olur. Halbuki imanda muteber olan ihtiyarîdir, icbârî değildir. Şu halde azabı istemekte sizin için azaptan başka bir fayda yoktur.
Bu âyette hemze; tevbih için olduğu gibi lâfzı da tekdir içindir. Yani «Şimdi iman etmediniz de canınız boğazınıza geldiğinde mi iman edeceksiniz. Geçmiş olsun» demektir. Zira; o vakit iman makbul değildir. Çünkü; herşey zamanında olmak lâzımdır.
Yunus 10:51
Vacip Tealâ kâfirlere cevab-ı sâniyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; eğer maksadınız azap olduğu zaman iman ederiz ve bundan dolayı azabı isti'câl ederiz diyecekseniz azabın nüzulü zamanında imanınız makbul değildir. Çünkü; azabı görünce iman-ı ic-bârî olur. Halbuki imanda muteber olan ihtiyarîdir, icbârî değildir. Şu halde azabı istemekte sizin için azaptan başka bir fayda yoktur.
Bu âyette hemze; tevbih için olduğu gibi lâfzı da tekdir içindir. Yani «Şimdi iman etmediniz de canınız boğazınıza geldiğinde mi iman edeceksiniz. Geçmiş olsun» demektir. Zira; o vakit iman makbul değildir. Çünkü; herşey zamanında olmak lâzımdır.
Yunus 10:52
Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada azaplarını beyandan sonra duçar olacakları azabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Ayette şu cümle onları tahkir içindir. Çünkü; onlar dünyada şeriatı hafif addeder ve resullerini istihza ederek kendilerini büyük saydıklarına mukaabil tahkir edilerek kendilerine azap teklif olunur. Zira; iman etmediklerinden küfürlerinin cezası ebedî Cehennem azabı olduğu kendilerine taraf-ı ilâhîden bildirilir ki, azab üzere azab olsun.
Bu âyet; insanların kendi ihtiyarlarıyla işledikleri işlerinden mes'ul olacaklarına ve ef'âl-i ihtiyariyeleri mevcut olduğuna delâlet eder. Çünkü kisb; kullara nispet olunmuştur. Zira; insanların ef'âl-i ihtiyariyeleri olmasa da Cebriye taifesinin dedikleri gibi ef'âl-i ibad, cebrî ve zarurî olsa.;'Siz kesbettiniz ve onun cezasını görüyorsunuz» denmezdi. Halbuki bu ve bunun emsali âyetlerde ef âli kesbetmek daima insanlara nispet olunur ve bu nispet iba-dın kisb-i ihtiyarîsi olduğuna açıktan delâlet eder.
Hulâsa; âhirette zalimlere «Tadın azab-ı ebedîyi deneceği gibi «siz cezalanmaz, ancak kendi kesbettiğiniz amelinizle cezalanırsınız.M demekle de tahkir olunacakları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Yunus 10:53
Vacip Tealâ Resulullah'ın tebliği üzerine kâfirlerden vâki olan suâli ve onlara verilecek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Kâfirlerin suâlleri dinin, Kur'an'ın ve nübüvvetin hak olup olmadığındandır, cevapta bu suâle mutabık olarak cümlesinin hak olmasıyla cevap verilmiş ve bunların hak olduğunu beyan yeminle te'kid olunmuştur. Yeminde Cenab-ı Hakkın resulüne vermiş olduğu sidik, emanet ve kerâmât-ı adide gibi nimetlere işaret için terbiye ve ihsana delâlet eden ism-i şerifi irad olunmuştur ki, Cenab-ı Hakkın Rab olduğunu beyanla kâfirler insafa davet olunmuşlardır. Bunların hakkaaniyetinde şüpheye mahal olmadığına ve hakkaaniyetleri muhakkak bulunduğuna işaret için tahkika delâlet eden lâfzı varid olmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu suâli Resulullah'a irad eden (Hayy b. Ahtab) denen bir Kimsedir. Zamanımızda bu gibi bir çok İslâm kisvesi altında münafıklar ve sefihler vardır ve birtakım evham u hayalâtla ve vahi itirazlarla uğraşanlar her zaman görülmektedir. Çünkü; ahkâm-ı şer'iyeyi hava ve hevesine uydurmak isteyenler ve arzu-yu nefs an iyelerine muhalif olan ahkâma itiraz edenler her millette bulunmakla beraber bu ümmette dahi asr-ı saadetten bu ana kadar mevtut olduğu gibi ilâ-yevmilkıyam dahi bulunacaktır. Birçok ahkâmı batıl te'villerle mevzuundan çıkarmak isterlerse de muvaffak olamamışlar ve olamayacaklardır.
Yunus 10:54
Vacip Tealâ yevm-i kıyamette azabı görünce kâfirlerden vâki olacak halleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu hüküm 'hviiminlerle kâfirler beyninde veyahut tâbi'lerle metbû'lar beyninde veyahut zalimlerle mazlumlar beyninde olmak ihtimali varsa da esah olan; cümle akvam, ve milletler beyninde olan hükme şâmildir. Yeryüzünde olan cümle hazineler zalim olan şahsın olması muhali farz kabilindendir. Zira; bilûmum definelerin ve bütün yeryüzünde olan emlâkin bir şahsın olması mümkün değildir. Binaenaleyh; manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bu âyette "manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. İhfa yani gizlemek manâsına olduğunda manâ-yı nazım:
…
demktir. Zira; reisleri etbâ'mdan nedametlerini saklamasalar etbaları onları levm ve zemmederler. Binaenaleyh; azap üzerine azap kabilinden etbâ'ın levmine duçar olmamak için nedametlerini gizlerler.
azdaddan olduğu cihetle iki manâya ihtimali vardır. Yani saklamak veya açığa atmak manâlarını ifade ettiği gibi burada manânın her ikisi de muhtemeldir.
Hulâsa; dünyada zulmeden her nefis âhir et azabından kurtulmak için bütün dünya ve dünyada olan bütün emval kendinin olsa azap karşılığı vermek isteyip hiçbir zerre kadar gözüne görünme-yeceği ve azabı gördüklerinde nedametlerini izhar edecekleri ve halbuki adaletle hükmolunup asla zulmolunmayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:55
Vacip Tealâ bütün dünyanın emlâki zalim olan kimsenin far-zolunsa azap mukaabilinde vermek isteyeceğini beyandan sonra cümle emlâk bir kimsenin olamayacağını da beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu hâl meydandayken nasıl oluyor ki, inkâra cüret edersiniz.
Bu âyette vaadin sanma ta'zîm için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak lafza-i celâl varid olmuştur. Çünkü;
denilse olabilirdi. Vacip Tealâ vaadi inkâr edenleri ve iman etmeyenleri cehaletle tavsif buyurmuştur. Zira; bu makûle münkirler her ne kadar dünyaya müteallik bir miktar şey bilirlerse de umur-u şer'iyeden ve ahval-i âhiretten gaafil oldukları cihetle cehaletleri beyan ve onunla zemmoîunmuşlardır.
Yunus 10:56
Vacip Tealâ bütün dünyanın emlâki zalim olan kimsenin far-zolunsa azap mukaabilinde vermek isteyeceğini beyandan sonra cümle emlâk bir kimsenin olamayacağını da beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu hâl meydandayken nasıl oluyor ki, inkâra cüret edersiniz.
Bu âyette vaadin sanma ta'zîm için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak lafza-i celâl varid olmuştur. Çünkü;
denilse olabilirdi. Vacip Tealâ vaadi inkâr edenleri ve iman etmeyenleri cehaletle tavsif buyurmuştur. Zira; bu makûle münkirler her ne kadar dünyaya müteallik bir miktar şey bilirlerse de umur-u şer'iyeden ve ahval-i âhiretten gaafil oldukları cihetle cehaletleri beyan ve onunla zemmoîunmuşlardır.
Yunus 10:57
Vacip Tealâ kâfirlerin yevm-i kıyamette zuhur edecek hallerini beyandan sonra Kur'an'ın fevaidini beyanla Kur'an'a temes sük lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Kur'an'ın mazmunu ve ahkâmıyla amelin sevabı bakidir. Dünya malıysa fanidir. Dünya malı insanın cismine ve Kur'an ruhuna hizmet eder. Saâdet-i ruhanî, saadeti cismaniye-den efdaldir. Şu halde Kur'an ruha hizmet ettiği için bedene hizmet eden maldan elbette hayırlıdır.
lâfzını takdim, hasriçindir. Yani insanın ferahlanmasına şayan ancak rahmet-i ilâhiye olan Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmı olan din-i İslâmdır, yoksa daima zevale rna'ruz olan emval-i dünya değildir. Zira ferah; ruhun hâl ü şanı olduğu cihetle menşei ruha ait olan kemalât-ı ruhaniyeye ferah olabilir. Lezzet-i cismaniyenin esası, iki şeye münhasırdır Birincisi; me'kûlât, ikincisi; menkûhâttlr. Amma âlâm-ı cismânî a'za-nın her tarafını ihata ettiğinden elemine nispetle lezzet gaayet az olduğu cihetle feraha değmez. Lezzet-i ruhanî ise vücudun her tarafına sirayet ettiği gibi kederden de salimdir. Binaenaleyh; ferah ve sürürü değer ve ferahlanmaya şayandır.
Yunus 10:58
Vacip Tealâ kâfirlerin yevm-i kıyamette zuhur edecek hallerini beyandan sonra Kur'an'ın fevaidini beyanla Kur'an'a temes sük lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Kur'an'ın mazmunu ve ahkâmıyla amelin sevabı bakidir. Dünya malıysa fanidir. Dünya malı insanın cismine ve Kur'an ruhuna hizmet eder. Saâdet-i ruhanî, saadeti cismaniye-den efdaldir. Şu halde Kur'an ruha hizmet ettiği için bedene hizmet eden maldan elbette hayırlıdır.
lâfzını takdim, hasriçindir. Yani insanın ferahlanmasına şayan ancak rahmet-i ilâhiye olan Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmı olan din-i İslâmdır, yoksa daima zevale rna'ruz olan emval-i dünya değildir. Zira ferah; ruhun hâl ü şanı olduğu cihetle menşei ruha ait olan kemalât-ı ruhaniyeye ferah olabilir. Lezzet-i cismaniyenin esası, iki şeye münhasırdır Birincisi; me'kûlât, ikincisi; menkûhâttlr. Amma âlâm-ı cismânî a'za-nın her tarafını ihata ettiğinden elemine nispetle lezzet gaayet az olduğu cihetle feraha değmez. Lezzet-i ruhanî ise vücudun her tarafına sirayet ettiği gibi kederden de salimdir. Binaenaleyh; ferah ve sürürü değer ve ferahlanmaya şayandır.
Yunus 10:59
Vacip Tealâ Kur'an'm haiz olduğu mev'ize, şifa, rahmet ve hidayet gibi sıfatlarını ve bu sıfatları cami' olan Kur'an'm gelmesine ferahın lüzumunu beyandan sonra kâfirlerin ikrar ettikleri hıll ü hürmetin insanlara enbiya vasıtasıyla geldiğinden nübüvvetin sübutunu ikrar etmeleri lâzım geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; hâl ü şan bu ikiden hali değildir. Eğer şu dâva ettiğiniz hill ü hürmeti size Allahü Tealâ haber verdiyse elbette bu haber bir nebi vasıtasıyla geldiğinden nübüvveti tasdik etmeniz lâzımdır ve eğer Allahü Tealâ size haber vermeksizin iftira ediyorsanız bu iftiradan vazgeçmelisiniz. Zira; iftira alâllah haramdır, Çünkü; Allahü Tea-lâ'nın sizin maişetinize kâfi ve- emzicenize elverişli göndermiş olduğu rızık size mubah olduğu halde nasıl oluyor ki, bazısının haram olmasıyla hükmedersiniz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın rızkı olan gerek mevaşi ve gerek hububatın ekserisi bereket-i semaviyeyle husule geldiğinden Cenab-ı Hak rızkın semadan nazil olduğunu beyan buyurmuştur. Allahü Tealâ'nm insanlara mubah kıldığı hayvanatın bazısını kâfirler kendilerine haram kılmışlardır. Binaenaleyh; bu âyet bir cihetten kâfirlerin mezheplerini iptal ve kendilerini cehalet ve hamakatla itham etmiştir. Zira; helâl olan şeyin hürmetini itikad etmek cehaletten başka birşey değildir. Çünkü; helâl olduğunu bilmiş olsa hürmetini itikad etmezdi.
Bir cihetten de âyet-i celile nübüvvetin tasdiki lâzım olduğunu beyan etmiştir. Zira; hill ü hürmet ancak resul vasıtasıyla bilinebilir. Çünkü; herşey Allah'ın mahlûku ve mülkü olduğu cihetle onu haram kılıp kullarını menetmek ve helâl kılıp kullarına izin-vermek Allahü Tealâ'ya mahsustur. Şu halde o şeyin helâl veya haram olduğunu bilmek vahiyle olup vahiy de enbiya vasıtasıyla olabileceğinden bunları bilmek ancak bir nebinin vücuduna mütevakkıftır. Binaenaleyh; nebinin nübüvvetini tasdik etmedikçe eşyanın hill ü hürmeti bilinmez.
Medarik'te beyan olur. duğu veçhile âyette hemze; istifham-ı inkârîdir. Binaenaleyh; Allah'ın hill ü hürmetini beyan etmediği bir şeye helâl veya ha;.am demek emr-i münker olduğundan caiz olmadığına ve bu misilli ahkâmda gaayet ihtiyat lâzım olup yaki-nen bilmediği hükümle hükmetmek haram olduğuna âyet delâlet eder.
Yunus 10:60
Vacip Tealâ kâfirlere bu gibi şeylere izin vermediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Kendi kendilerine bilmeyerek şu helâldir ve şu haramdır diyerek iftiraya cüret ederler. Halbuki kendilerine açık mu'cizâtla nebileri geldi, hill ü hürmeti beyan etti. Şu halde onlar için vazife; nebilerinin sözünü dinlemek ve kabul etmektir. Çünkü; envâ'-ı delâ-ille nebileri hakka davet ettiğinden onlar için kendi reyleriyle hükmetmek caiz değildir. Zira; enbiya göndermek Allah'ın kulları hakkında nimet-i uzmâsı olduğu cihetle o nimete şükretmek kullar için büyük vazife^blduğundan bu nimete şükretmeyenler mezmum-lardır. Bu nimetin şükrü ise iman etmek ve şeriatına yapışmak ve mucibiyle amel etmektir. Nasın çokları imanı ve nimete şükrü ter-kettiklerinden Cenab-ı Hak «Şükrü terkettiler» buyurmuştur ki "Ekserisi iman etmez kâfirler» demektir.
Vacip Tealâ kâfirlerin mezheplerinin batıl ve emr-i nübüvvetin hak olduğunu beyandan sonra Allahü Tealâ'ya ve Resulüne itaat eden kimselerin sürürlarını ve âsîlerin gumum ve hurnurn-larını beyan etmek üzere buyuruyor.
Siz her ne zaman ki, o amele başladınız, bize o zamanda ameliniz ve haliniz ma'lûmdur. Binaenaleyh; ihlâs üzere amel edenler mesrur olsunlar. Zira; amelleri zayi olmaz. Çünkü; Allahü Tealâ onu bilir ve nübüvvetini inkârla sana iman etmeyenler me'yus olsunlar. Zira; isyanlarının cezasını göreceklerdir. Çünkü; Allahü Tealâ isyanlarını bilir, elbette unutulmaz. Şu halde onlara lâzım olan nübüvvetini tasdik edip ihlâs üzere itaat etmektir. Zira; itaatta sürür, adem-i itaatta ise gumum ve humum vardır. Binaenaleyh; azıcık, aklı olan kimse için lâzım olan süruru mucip olan amele sa'y etmek ve kaderi mucip olandan kaçmaktır. Yani «Siz o amele başladığınızda biz üzerinizde hazırız» demektir.
Yunus 10:61
Vacip Tealâ insanların amellerini bildiğini beyandan sonra insanlara ilmi nasıl lâhikse herşeye ve cümle zerrat-ı cihana ilmi öylece lâhik olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; dünya ve âhirette, yerde ve göklerde bulunan mahlûk,* gelmiş, geçmiş, gelecek ve olacak herşey ilm-i huzur-u ilâhide mevcut ve ilminden bir zerresi bile uzak olmaz. Şu halde herkesin ameline ilm-i ilâhi lâhik olduğundan elbette cezasını görecektir. Geri kalmak imkânı yoktur. Binaenaleyh; herkes amelini şer'a tatbik etmek ve düşünerek işlemek lâzımdır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bahis; ehl-i arza ait olduğundan âyette Vacip Tealâ arzı sema üzerine takdim buyurmuştur ve âyetten maksad; ilm-i ilâhinin herşey i ihata ettiğini beyan etmektir. Binaenaleyh; küçük ve büyük herşey zikrolunmuştur. Kitab-in übinle murad; Levh-i Mahfuz'dur.
Yunus 10:62
Vacip Tealâ ilminin herşeyi ihata ettiğini beyandan sonra itaat eden kullar için korku ve hüzün gibi elemi mucip olan şeyler olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar Allahü Tealâ'ya ibadet ve Resulüne itaat ederek şeriata tevfik-ı harekât ettikleri cihetle Allah'ın dostlarıdır. Binaenaleyh; onlar üzerlerine hiçbir şeyden korkmak yoktur. Çünkü ileride kendilerine azab isabet etmeyeceğine emniyet gelmiştir ve onlar için dünyada fevtolan nimetlere hüzün de yoktur. Zira; dünyada ne kadar nimet fevtoldu farzolunsa ondan daha a'lâsına nail5 olduklarından geçmiş olan şeylere asla hüzün olmaz. Çünkü; onların kuvve-i nazariyeden ibaret olan itikadları ve kuvve-i ameliyeleri olan a'mal-i salihaları mükemmeldir. Binaenaleyh; onlar için kederi mucip birşey yoktur
Bu âyette ve emsali velayete müteallik olan âyetlerde _ veli denmeye şayan olan kimler olduğunda ulema ihtilâf etmişlerdir. Bu âyette Cenab-ı Hakkın veliyi imanla ittika eden kimse olmasıyla tarif buyurmasına nazaran veli; itikad-ı sahihle itikad ve amel-i salihle âmel edip evamire imtisal ve nevâhiden içtinab eden kimsedir. Bazıları da veliyi şöyle tarif, ettiler : Veli; evamire imtisal ve nevâhiden içtinapla beraber hubb-u fillâh ve buğz-u fillâha devam eden kimsedir. Bazıları da v e Lifera-izi eda ile Allah'a takarrub edip ma'rijet-i ilâhiyeyle kalbi dolup, gördüğünde Allah'ın kudretini görüp ve işittiğinde âyât-ı ilâhiyeyi işitip, sözü Allah'ı sena ve özü ibadet olup Allah'ı zikretmekten yorulmaz ve kalbiyle Allah'ın gayriyi tefekkür etmez.
İşte şu sıfatlar kendisinde bulunan kimse Allah'ın velisidir.
Binaenaleyh; Allahü Tealâ onun yardımcısı olur ve böyle olan kimseler için âhirette korku, keder yoktur, Amma dünyada insan her ne kadar zengin ve her nimete nail olsa yine korku ve kederden salim olamaz. Çünkü; dünya nimeti her zaman zevale ma'ruz olduğundan kederden salim değildir.
Yahut evliyaullah için dünyada havf ve hüzün olmaz. Çünkü; velayet mertebesini ihraz eden kimse indinde az, çok, var ve yok müsâvî olduğundan hiçbir şeye endişe etmez ki, korkusu veya kederi olsun.
Yunus 10:63
Vacip Tealâ ilminin herşeyi ihata ettiğini beyandan sonra itaat eden kullar için korku ve hüzün gibi elemi mucip olan şeyler olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar Allahü Tealâ'ya ibadet ve Resulüne itaat ederek şeriata tevfik-ı harekât ettikleri cihetle Allah'ın dostlarıdır. Binaenaleyh; onlar üzerlerine hiçbir şeyden korkmak yoktur. Çünkü ileride kendilerine azab isabet etmeyeceğine emniyet gelmiştir ve onlar için dünyada fevtolan nimetlere hüzün de yoktur. Zira; dünyada ne kadar nimet fevtoldu farzolunsa ondan daha a'lâsına nail5 olduklarından geçmiş olan şeylere asla hüzün olmaz. Çünkü; onların kuvve-i nazariyeden ibaret olan itikadları ve kuvve-i ameliyeleri olan a'mal-i salihaları mükemmeldir. Binaenaleyh; onlar için kederi mucip birşey yoktur
Bu âyette ve emsali velayete müteallik olan âyetlerde _ veli denmeye şayan olan kimler olduğunda ulema ihtilâf etmişlerdir. Bu âyette Cenab-ı Hakkın veliyi imanla ittika eden kimse olmasıyla tarif buyurmasına nazaran veli; itikad-ı sahihle itikad ve amel-i salihle âmel edip evamire imtisal ve nevâhiden içtinab eden kimsedir. Bazıları da veliyi şöyle tarif, ettiler : Veli; evamire imtisal ve nevâhiden içtinapla beraber hubb-u fillâh ve buğz-u fillâha devam eden kimsedir. Bazıları da v e Lifera-izi eda ile Allah'a takarrub edip ma'rijet-i ilâhiyeyle kalbi dolup, gördüğünde Allah'ın kudretini görüp ve işittiğinde âyât-ı ilâhiyeyi işitip, sözü Allah'ı sena ve özü ibadet olup Allah'ı zikretmekten yorulmaz ve kalbiyle Allah'ın gayriyi tefekkür etmez.
İşte şu sıfatlar kendisinde bulunan kimse Allah'ın velisidir.
Binaenaleyh; Allahü Tealâ onun yardımcısı olur ve böyle olan kimseler için âhirette korku, keder yoktur, Amma dünyada insan her ne kadar zengin ve her nimete nail olsa yine korku ve kederden salim olamaz. Çünkü; dünya nimeti her zaman zevale ma'ruz olduğundan kederden salim değildir.
Yahut evliyaullah için dünyada havf ve hüzün olmaz. Çünkü; velayet mertebesini ihraz eden kimse indinde az, çok, var ve yok müsâvî olduğundan hiçbir şeye endişe etmez ki, korkusu veya kederi olsun.
Yunus 10:64
Vacip Tealâ veli olan kimseler için havf ve hüzün olmadığını beyandan sonra onlar için vâki olacak tebşiratı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; onlar için korku, keder gibi insanları rahatsız edecek şeyler yoktur.'
Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette ile murad-ı ilâhi; müminlerin gördükleri rü'ya-yı saliha veyahut bir mümin için başka kimse tarafından görülen rü'ya-yı saliha olduğu Resulullah'-tan mervidir. Çünkü; sahabeden (Ubad b. Samid) Hazretleri bu âyetteki yi ben Rasulullahtan sordum ile murad; «Müminin gördüğü rü'ya-yı salihadır» buyurdu demiştir. Aynı tefsir Ebudderda' Hazretlerinden dahi mervidir. Resulul-lah'ın «Nübüvvetten sonra mübeşşirat bakî kaldı», buyurduğu ve «Mübeşşirat nedir? Ya Resulallah!» denildiğinde «Ru'ya-yı salihadır» buyurduğu mervidir. Yahut dünyada büşrâyla murad; zikri cemil ve senâ-yı hasendir. Zira; Resulullah'm «Bir kimsenin a'mal-i salihası üzerine naşiri meth ü senası onun hakkında büş-râ-yı âciledir" buyurduğu mervidir. Ahirette mümin için büşrâ Cennettir. Veyahut müminler için büşrâ yla murad; rusül-ü kiram vasıtasıyla ve kütüb-ü semaviyede varid olan tebşirattır. Yahut kalb-i mümine varid olan mükâşejattır, yahut hal-i ihtizarda meleklerin tebşiratıdır ve ahirette fevzü felah ve necat ve enva'-ı keramet ve selâm-ı ilâhiyle meleklerin tebşiratıdır. Şu halde Allah'ın dostlarının dünyada ve ahirette tebşirat-ı ilâhiyeye nail olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:65
Vacip Tealâ evliyası için hüzün olmadığını ve onlar için dünyada ve ahirette envâ'-ı beşaret olduğunu beyandan sonra kâfirlerin sözlerine endişe etmemek lâzım olduğunu Resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Şu halde onların senin şanına lâyık olmadık sözlerinin cezasını vereceğinden senin için esef etmekte bir manâ yoktur. Zira; izzet Allah'ın ve nusret de senindir.
Yunus 10:66
Vacip Tealâ ululuk ve kahr u galebenin cemiinin kendine mahsus olduğunu beyandan sonra izzetin kâffesi de kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. .
Zira; Allah'ın şerikleri itikad ettikleri ve şerikleridir dedikleri iddialarında bir delil-i yfikiniye istinad ve ittibâ' etmezler, belki sırf zann-ı fasidierine ittibâ ederler. Binaenaleyh; itikadları evham ve hayalâttan ibarettir ve fasid üzerine bina kılınan şey fasid olduğundan mezhepleri fasid ve itikadları batıldır ve Allahü Tealâ'ya şerik isnad etmeleri ancak yalandır ve yalana ittibâ' ise caiz değildir.
Bu âyet; kahr u galebenin cemii Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu ispat için sevkolunmuştur. İns ü cinden akıl sahiplerinin cümlesi Allah'ın mahlûkları olunca akıl sahibi olmayan sair mah-, lûkaatm Allah'ın mahlûku ve memlükü olacakları evleviyetle sabittir. Şu halde mahlûkattan her neye ibadet etseler batıldır. Zira; cümle mahlûkaat ve bilhassa zevilukul Allah'ın kulları olunca cümlesi Allah'a ibadetle mükelleftirler. Binanealeyh; âbidi ma'bud ittihaz etmek elbette batıldır. Zira; akıl sahiplerinin ülûhiyete istihkakları olmayınca cemadatın istihkaakı olmayacağı evleviyetle sabittir.
'da bulun'an lâfzı istifhamiye olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım şöyledir :
…
Hulâsa; yerde ve gökte olan mahlûkaatın cümlesi Allanın memlûkü ve kulları oldukları ve onlar şirkettikleri şeylere tâbi' olmayıp zanlarma tâbi' oldukları ve ancak yalan söyledikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:67
Vacip Tealâ izzet ve galebesini tarik-ı aharla dahi ispat etmek üzere buyuruyor
Yani; Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, geceyi yürümek ve gezmeye elvermez ve mesalihi ru'yete muvafık olmadık bir surette icad etti ki, sizler sükûnet üzere o gecede istirahat edip vücudunuzun kıvamını bulaşınız ve gündüzü seyr ü sefere ve meşy ü hareket ve sa'y ü amele elverişli ve ziyalı olarak halketti ki, maişetinizin esbabını arayıp mesalihinizi tesviye edesiniz. Şu halde gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığı her ikisi de sizin menfaatmız için halkolunmuştur. Binaenaleyh; bu nimetlerin şükrünü eda etmek üzere iman etmek ve amel-i salih işlemekle de imanınızı tezyin etmelisiniz. İşte şu gecenin zulmetini ve gündüzün ziyasını insanın menfaatında cemeden halikın azametine deliller vardır. Ve lâkin kâfirlerin gözlerinde olan perde ve kulaklarında olan örtü bu delilleri görüp işitmeye mani olduğundan ve iradelerini işitmeye sarfetmediklerinden küfrüzere ısrar ederler ve Allah'ın kudretini ve azametini lâyıkıyla takdir edemezler. Binaenaleyh; imana da muvaffak olamazlar. Çünkü; her ne kadar vahdaniyete ve kudret-i ilâhiyeye delâlet eder âyetler varsa da yalnız âyetlerin vücudu fayda etmez, belki onları düşünmek, dinlemek ve lâyıkıyla tetkik etmek lâzımdır. Amma onlarda olan dekaayıkı tetkik etmeyen kimseler için âyetlerin varlığı ve yokluğu müsavidir. Zira; birşeyin vücudundan intifa etmeyince o şeyin varlığıyla yokluğu arasında fark olmaz. Şu halde insan için hüner o şeyin varlığından istifade etmektir, yoksa istifade etmeyince o şey istifade edemeyenlere nazaran yok hükmünde olduğundan Cenab-ı Hak kudretine delâlet eden âyetleri işitenlere tahsis buyurmakla işitmeyenler haklarında yok mesabesinde olduğunu bildirmiştir.
Yunus 10:68
Vacip Tealâ kâfirlerin batıl itikadlarından bazısını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Müşrikler iftira olarak «Melekler Allah'ın kızlarıdır» demekle Allahü Tealâ veled ittihaz etti demişlerdi. Allahü Tealâ veled ittihazından münezzeh olup ganiyy-i mutlak olduğunu beyanla müşriklerin bu iddialarını şu âyetle reddetmiştir. Çünkü; veled ittihaz etmek ihtiyaç ve aciz eseridir. Allahü Tealâ ise ihtiyaçtan ve acizden münezzeh bir halik-ı cihan ve kaadir-i mutlaktır. Keza-lik velede ihtiyaç, eser-i inkırazdır. Vacip Tealâ ise inkırazdan masun ezelî, ebedî, dâim bir kayyum-u mutlak olduğu cihetle dahi veled ittihazına ihtiyacı yoktur.
Allahü Tealâ yerde ve gökte olan cümle eşya kendine mahsus ve memlûk olduğunu beyanla gınasını ispat etmiştir. Çünkü; se-mavât ve arzda bulunan mahlûkun cümlesi kendinin olan zat elbette ganîdir.
Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette Allahü Tealâ'nm veled ittihazından münezzeh olmasına delil ganî olmasıdır. Çünkü ganiyy-i mutlak olmak; kendisinden bazı eczanın ayrılmasından münezzeh olmayı icab eder, veled ise pederinden, validesinden bazı eczanın infisaiinden hasıl olacağı cihetle Vacip Tealâ'nm gınası veled ittihazına münafidir. Kezalik ganî, şehvet ve lezzet gibi emmare-i hudûs ve ihtiyaç olan şeylerden müstağni olmayı icab eder, veled ise şehvet ve lezzet eseri olduğu cihetle Cenab-ı Hakkın gınası veled ittihazına manidir. Kezalik ganî mesalihini ru'yet ve işini tedbir etmekte âhare muhtaç olmamayı icab eder, veled ise tedbir-i umurda ve mesalih-i ru'yeUe muavenet için istenildiğinden Cenab-ı Hakkın her şeyde ganî olması veled ittihazına ihtiyacı olmamasını icab eder. Çünkü; velede ihtiyacı olmayan kimse veled ittihaz etmez. Vacip Tealâ'nm veled-den müstağni olması valide ve pederden de müstağni olmasını icab eder.
Bu âyette davalarına asla delil olmamakla kâfirleri şiddetle tevbih ve tekdir vardır. Yani «Davanıza deliliniz olmadığı ve hakikatim bilmediğiniz halde Allahü Tealâ'ya iftiraya nasıl cesaret ediyorsunuz ve bilmediğiniz şeyi isnad etmekten korkmuyor musunuz?» demektir.
'de bulunan lâfzı nefyi te'kid içindir. Şu halde iddialarını ispat eden hiç delilleri olmadığı gibi delil şaibesi bile yok demektir.
Bu âyette istifham onların itikadlarını inkâra delâlet ettiği gibi cehaletle itham da vardır ki, «Bilmediğinizi söyler misiniz?" demek "Bilmiyor cahilsiniz. Binaenaleyh; söylediğinizi bilmeyerek söylersiniz?» demektir. Şu halde âyet; usul-ü itikadda taklidin caiz olmadığına dahi delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ hakkında aynelyakîn bilmediklerini itikad etmelerini, Vacip Tealâ inkâr ve reddetmekle beraber bilmediklerini Allahü Tealâ'ya isnad etmeleri üzerine zem ve takbih etmiştir. Binaenaleyh; itikaadiyatın de-lâil-i kafiye ve ilm-i yakın üzere müpteni olması lâzım olduğuna âyet sarahaten delâlet etmektedir.
Yunus 10:69
Vacip Tealâ cehalet üzere kâfirlerin şan-ı ülûhiyete-yakışmayacak birtakım iftiralarda bulunduklarını beyandan sonra bu misilli iftiraya cüret edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; yalanla iftira ettiklerinden dolayı maksudlanna vasıl olamazlar. Çünkü; sa'yları semeredar olamaz. Binaenaleyh; Cehennem'den kurtulamayacaklarından akıbet zarar görücülerdir, nimet-i Cennet'i fev-tetmişlerdir. İftira alâllaha cüret eden kimselerden bazıları ömrü oldukça nimet içinde selâmetle* vakit geçirdiğinden bütün derecâ-tına nail oldum zanneder.
Yunus 10:70
Vacip Tealâ işte şu zannın batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; küfrün cezası şiddetli azaptır. Şu halde onların iftiraları dünyaca kendilerine menfaat verir gibi olursa da akıbeti onlar hakkında ayn-ı mazarrattır. Binaenaleyh; aklı olan kimse bu misilli mazarratı irtikâb etmez. İrtikâb edenler elbette ahmaklardır.
Hulâsa; Allah'a iftira edenlerin felâhyab olamayacakları, al-dandıkları azıcık dünya metâ'ı olduğu ve dünyadan sonra merci'-leri Cenab-ı Hakkın huzuru olup badehu küfürleri sebebiyle şiddetli azabı tadacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:71
Vacip Tealâ iftira edenlerin felah bulmayacaklarını ve iftiraları mücerret menâfi-i dünya için olduğunu beyandan sonra Resulünü nusretle tebşir ve kâfirleri mağlûbiyetle korkutmak üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Nisâbûrî, Kaazî ve Ebussuud'un beyanları veçhile bu âyette Nuh (A.S.) in makamıyla murad; nübüvvettir. Kavmi içinde hayatıyla imrar-ı evkat etmesi olduğuna nazaran makam-ı Nuh'un onlar üzerine sakil ve ağır olmasının ve onlara büyük gelmesinin sebebi; çok yaşamasıyla beraber kavminin ülfet ettikleri mezhebi iptal ve onun hilafını tebliğ ve teklif etmesidir. Çünkü; onların ülfet ettikleri mezhebin hilafını teklif ve delâili kafiyeyle ispat etmek elbette onlar üzerine ağır olur. Zira; dünyayla meşgul olan kimselere vaaz u nasihat ve ülfet ettikleri lezaizden menetmek onlara elbet ağır olacağında şüphe yoktur. Yahut makam-ı Nuh'la murad; ayak üzerinde durmaktır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Nuh (A.S.) onlara ayak üzerinde vaaz ederdi. Şu halde «Benim makaamım size ağır gelirse» demek «Ayak üzerinde vaazım size ağır gelirse» demektir. Şu halde ayak üzerinde vaaz etmek meşrudur. Zira; şu manâya nazaran bu âyet ayak üzerinde vaazın cevazına işaret olduğu gibi Hz. İsa'nın da ashabına ayakta vaaz ettiği mervidir. Kezalik bizim Peygamberimiz Efendimizin dahi mühim mevkilerde ayak üzerinde nasa tebligatta bulunduğu ve nasihat ettikleri kütüb-ü siyerde mezkûrdur.
Ayette cümle-i şartiyesinin cevabı, Allahü Tealâ'ya tevekküldür veyahut emr-i tedbirlerini cemetmeleridir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Çünkü; insan arzu ettiği maksadının husulüne lâzım olan tedbirde noksan ederse o işin vücut bulmadığını tedbirde noksana isnad ederek ömrünün âhirine kadar tedbirde vâki olan noksan üzerine esef eder. Binaenaleyh; insanlar başladıkları işin husulü için lâzım gelen tedbiri lâyıkı veçhüzere noksansız yapmak lâzım olduğuna ve noksan ederse akıbet me'yııs ve müked-der olacağına bu âyette Nuh (A.S.) m kavmiyle vâki olan muhaveresini hikâye etmekle Vacip Tealâ kullarını irşad etmiştir. Gerçi tedbiri tam yapmak o işin elbette husulünü icab etmezse de tedbirde kusur etmediği cihetle adem-i husulüne o kadar müteessif olmaz.
Yunus 10:72
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in muhaveresinden bakî kalanı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; sizin a'razmızdan bana zarar olmadığından bunun üzerine bende bir endişe de yoktur. Zira; insan iki şeyden korkar. Birisi; gayrın şerrinden, diğeri; menfaatinin kesilmesinden. Ben sizin şerrinizden korkmadığımı ve Allah'a mütevekkil olduğumu bundan evvelki sözümde size söyledim ve sizin sözümü dinlemediğinizde bana zarar olmadığını dahi şimdi söylüyorum.
Zira; sizden bir fayda beklemem ki, o faydanın fevtinden korkmuş olsam. Şu halde sizin i'razınizdan benim için asla telâş yoktur. Zira; size tebliğim mukaabilinde ücretimi Allah'tan isterim. Çünkü; onun emrini tebliğ eder, şeriatına davet ederim. Şu halde siz ister iman edin, ister etmeyin. İman ederseniz faydası size aittir. Binaenaleyh; iman edip etmediğinizde bana bir fayda ve zarar yoktur.
Yunus 10:73
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in daveti üzerine kavminin cüret ettikleri ef'âl-i kabihayı ve helaklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) kemâl-i şefkati icabı hakimane nasihatla onları hakka davet etti, onlar ise kemâl-i temerrüd ve inadları sebebiyle davetine icabet etmediler, belki tekzibe ve birtakım lâyık olmadık ef'âle cüret ettiler. Binaenaleyh; onları tufanla gark ve Nuh'a iman edenleri, Nuhla beraber tufandan gemi vasıtasıyla halâs ettik ve yeryüzüne onları halife kıldık. İşte Nuh (A.S.) in kavmi gibi Yâ Habibim! Kavminden seni tekzib .edenler helak ve iman edenler halâs olacaklardır. Şu halde bak gör ki, iman etmeyenlerin akıbetleri ne oldu ve iman edenler nasıl halâs buldu? Her ümmetin hali bu minval üzere cereyan etmektedir. Çünkü iman; daima sebeb-i necat olduğu gibi küfür de daima sebeb-i helaktir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S.)'gemiyi Allah'ın Cibril-i Emin vasıtasıyla ta'limi ve vahyiyle bu maksada mebnÜ yapmıştı ve maksad da hasıl oldu. Gemide bulunanların Hz. Nuh ve evlâd ü ıyali beraber olduğu halde seksen kişi olduğu mervidir. Bu âyet-i celile iman etmeyen kâfirleri tehdid ve Resulullah'ı asha-bıyla beraber tesliyedir. Çünkü; nebileriyle beraber müminler helakten kurtuldular ve iman etmeyenler helak olup gittiler. Binaenaleyh; Allah'a âsî olanların akıbetleri daima helak olduğuna bu âyet delâlet eder.
Yunus 10:74
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) la kavmi beyninde vâki olan vak'ayı ve kavminin helak olduğunu beyan ettiği gibi İbrahim, Lût, Hûd ve Salih (A.S.) in vak'alarına dahi icmalen işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) dan sonra nas muhtelif ümmetler ve birçok cemaat oldular ve yeryüzüne dağıldılar. Zira; mürur-u zamanla adetleri çoğaldı ve etrafa dağıldı, muhtelif milletler olmakla hükümetler teşkil ettiler. Tarik-ı haktan çıktılar. Nuh (A.S.) in şeriatını külliyen terkettiler. Binaenalyeh;'Biz Azîmüşşan onları tarik-ı hakka davet eder birçok resuller gönderdik. Her resul kendi kavmine davasını ispat eder mucizelerle geldiler ve lâkin onlar resulleri gelmezden evvel hakkı inkâr ve hudud-u ilâhiyeye tecavüzle ülfet edip bu ülfetlerini terkedemediklerinden küfrüzere devama azmettiler. Çünkü; tabiatlarında olan fenalık ve âdetleri olan kibir ü azamet; ima m kabullerine mani oldu. Binaenaleyh; nebileri gelmezden evvelki hallerini nebileri geldikten sonra tebdil edemediler ve buuun için nübüvvetten istifade müyesser olmadı. İşte bunların kalpleri mühr-ü gafletle mühürlendiği gibi hudud-u ilâhiyeyi tecavüz eden zalimlerin kalplerini de mühürler ve akıbet ihlâk ederiz. Zira; onlar vâdi-i dalâlde gezdiklerinden iradelerini asla hakkı kabule sarf etmedikler i cihetle kalpleri perde-i evhamla örtülü olduğundan tarik-ı suluktan mahrum ve ebedî bir gafletle mağrur ve nimet-i Cennet'ten rney'us olmuşlardır.
Bu âyette nebileri gelmezden evvel ümmetlerin tekzipleriyle murad; usul-ü itikaadiyeyi tekzipleridir. Zira; her nebinin dininde usul-ü itikad birdir, değişmez. Fakat babalarından ve dedelerinden işittikleri batıl itikadları irtikâb edip itikaad-ı hakkı terkettik-1 erinden nebileri gelip itikaad-ı hakka davet edince pederlerinden işittikleri sözlere itimad edip nebilerine itimad etmeyerek batılı hak üzere tercih etmişlerdir. Şu halde inkârları usul-ü itikaadiye-dedir. Binaenaleyh; usul-ü itikadda muhtelif mezhepler ihdas ederek muhtelif milletler hasıl olmuştur.
Yunus 10:75
Vacip Teaîâ rusül-i kiramın bi'setlerini icmalen beyandan son ra bazılarını tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Fir'avn'ın ve kavminin eşrafına biz Mûsâ ve biraderi Harun'u gönderdik. Onlar tarik-ı hakka davet edince Hz. Musa'ya tâbi' olup iman etmeyi kendileri için âr ve ayıp addettiler ve kendilerini Mûsâ (A.S.) a ittibâ'dan daha büyük saydılar. Binaenaleyh; şiddetli azaba müstehak ve ashab-i cinayetten oldular. Çünkü; hakka ittibâ'da istinkâf edenler her zaman azab içinde, her saadetten mahrum ve envâ'-ı felâkete duçar, dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ olmuşlardır. -Bunun sebebi; kendilerinin meb'us olan nebiden büyük ve düyaca nail oldukları şerefi mertebe-i nübüvvet ve derece-i âhiretten âlî görmeleridir. Şu halde saâdet-i dareyni şekaavet-i ebediyeye değişmek suretiyle şehevât-ı nefsaniyelerine ittibâ' ettiler.
Yunus 10:76
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) ı resul olarak gönderdiğini, Fir'avn ve etbâ'mın imandan istikbar ettiklerini beyandan sonra Mûsâ (A.S.) m mucizesine itirazlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Halbuki çok zaman Mûsâ (A.S.) m mucizesini kendi sihirleriyle müdafaa etmek istemişlerse de mukaabe-leden âciz kaldılar. Binaenaleyh; daima mağlûp ve münhezim oldular ve mucizenin galebesiyle hak olduğunu bildiler, lâ]rin kendilerinde asılsız bir şeref gördüklerinden temerrüd ve inad ettiler. Evvelce inkâr etmişlerdi. Bu inkârlarından bir türlü dönemediler.
Yunus 10:77
Vacip Tealâ kâfirlerin itirazlarına karşı Mûsâ (A.S.) m müdafaasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Biz ise ina-yet-i ilâhiyeyle felâhyab olup size galip olarak şeriatımızı ta'mim edip neşredeceğiz. Eğer sizin dediğiniz gibi sâhir olmuş olsaydık felah bulmaz ve matlubumuza nail olmazdık» demekle Fir'avn'a ve kavmine karşı müdafaa etmiştir.
Şu manâya nazaran bu âyette istifham üzerine istifham; onları teçhil üzerine teçhildir. Çünkü; mucizenin sihir olmadığına delâlet eder deliller-mevcutken o delâ-ili düşünmeksizin hak olan birşeyin butlanıyla hükmedivermek cehalet ve hamakattan başka birşey değildir.
Yunus 10:78
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın kelâmını beyandan sonra kâfirlerin kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; kavm-i Fir'avn Mûsâ (A.S.) m kelâmını işittikten sonra alâsebililinkâr vettaaccüp dediler ki, «Yâ Mûsâ! Sen bizi âbâ ve ecdadımızın dininden döndürmek ve yer yüzünde padişahlık ve büyüklük size mahsus olmak için mi geldin? Biraderin ve sen, istediğiniz mahalle gidin. Zira; biz sizi tasdik edenlerden değiliz. Çünkü; biz babalarımızın dinine sahibiz, onu terkedip size tebaiyet edemeyiz ve arz-ı Mısır bize mahsustur. Size vermeyiz. Zira; bizim, refah ve saadetimizi Mısır te'min ettiği için Mısır'ın saltanatı bize aittir» demekle Mûsâ (A.S.) in davetine icabetten imtina ettiler. «Sen bizi dinimizden döndürmek için mi geldin?» demektir.
Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette lâfzı saltanat ve padişahlık manasınadır. Umur-u dünyada insanların arzu ettikleri şeylerin en büyüğü saltanat olduğundan saltanattan büyüklük manâsına olan kibriyalıkla tabir olunmuştur. Çünkü; dünyada bilûmum padişahların azametleri ve nâsın kendilerine tâbi' olmalarıyla nâs üzerine tekebbürleri aşikâr olduğu cihetle kibriya tabirini şayan görmüştür.
Yunus 10:79
Vacip Tealâ Fir'avn ve kavminin itirazlarını beyandan sonra Fir'avn'm tedbirini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mûsâ (A.S.) mucizelerini izharla Fir'avn'ı ve kavmini din-i hakka davet edince lisanla olan muârazalannın cümlesinde ilzam olunup kâfirler âciz kalınca fiilen muârazaya mübaşeret ettiler. Binaenaleyh; Fir'avn vüzerasma hitaben «Sihir ilminde mahir olan her şahsı bana getirin, hariçte kimse kalmasın» dedi. Fir'-avn'ın emrine imtisalen vükelâsı etrafa adamlar gönderdiler ve Fir'avn'm memaliki dahilinde olan sâhirlerin cemisini getirdiler. Sâhirler peyderpey gelip toplanınca bir muayyen gün tayin ettiler ve o günde mevki-i mahsusa ahali ve sâhirîer ve heyet-i hükümet cem'oldular. Mûsâ (A.S.) Allahü Tealâ'dan istiâne ederek sâ-hirlere hitaben «Atın elinizde olan sihirlerinizi, koyun meydana hünerinizi. Herkes görsün, ben de göreyim» dedi. ,
Yunus 10:80
Vacip Tealâ Fir'avn ve kavminin itirazlarını beyandan sonra Fir'avn'm tedbirini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mûsâ (A.S.) mucizelerini izharla Fir'avn'ı ve kavmini din-i hakka davet edince lisanla olan muârazalannın cümlesinde ilzam olunup kâfirler âciz kalınca fiilen muârazaya mübaşeret ettiler. Binaenaleyh; Fir'avn vüzerasma hitaben «Sihir ilminde mahir olan her şahsı bana getirin, hariçte kimse kalmasın» dedi. Fir'-avn'ın emrine imtisalen vükelâsı etrafa adamlar gönderdiler ve Fir'avn'm memaliki dahilinde olan sâhirlerin cemisini getirdiler. Sâhirler peyderpey gelip toplanınca bir muayyen gün tayin ettiler ve o günde mevki-i mahsusa ahali ve sâhirîer ve heyet-i hükümet cem'oldular. Mûsâ (A.S.) Allahü Tealâ'dan istiâne ederek sâ-hirlere hitaben «Atın elinizde olan sihirlerinizi, koyun meydana hünerinizi. Herkes görsün, ben de göreyim» dedi. ,
Yunus 10:81
Çünkü; onlar geldiler ve sihirlerini meydana koyup kendilerinin çokluğuna bakarak galebe edeceklerini ürnid ettiler ve Fir'avn'dan atiyeler beklediler, fakat Hz. Mûsâ Allah'ın emriyle asasını yere koydu. Bir de görüldü ki, Se-harenin bütün sihirlerini lokma edip yuttu. Binaenaleyh; hak zahir olunca Fir*avn ve kavminin emekleri zayi oldu ve halk arasında rezil ve rüsvâ oldular. O mahalden kemâl-i rezaletle me'yusen avdet ettiler. Allahü Tealâ Mûsâ (A.S.) a vaadini incaz buyurdu ve emriyle hakkı sabit ve mukarrir kıldı. Batıl olan sihirleri mahvoldu gitti. Amma ashab-ı cürüm olan kâfirler bittabi böyle olduğunu istemediler. Çünkü; nur-u imandan mahrum olan kâfirler nur-u imanın parladığmı elbette istemezler.
Hz. Musa'nın onlara emri; asâ ve ip gibi âlet-i sihir olmak üzere ellerinde bulunan şeyleri yere bırakmakla onların amellerinin fasid ve batıl olduğunu halka göstermek ve hakkı izhar etmek maksadıyla olduğu cihetle «Sihir batıldır, batıl olan şeyle Hz. Mû-sâ nasıl emretti?» şeklinde varid olacak sup1 mcrduddur. Zira; Mû-sâ (A.S.) sihirle emretmedi ki bu suâl varid olsun, belki Masa (A.S.) m emri; sihir için hazırladıkları âlâtı yere koymalarıyla hakkı meydana çıkarmak için bir emir olduğundan batılla emir değil bilâkis batılı iptal için emirdir.
Yunus 10:82
Çünkü; onlar geldiler ve sihirlerini meydana koyup kendilerinin çokluğuna bakarak galebe edeceklerini ürnid ettiler ve Fir'avn'dan atiyeler beklediler, fakat Hz. Mûsâ Allah'ın emriyle asasını yere koydu. Bir de görüldü ki, Se-harenin bütün sihirlerini lokma edip yuttu. Binaenaleyh; hak zahir olunca Fir*avn ve kavminin emekleri zayi oldu ve halk arasında rezil ve rüsvâ oldular. O mahalden kemâl-i rezaletle me'yusen avdet ettiler. Allahü Tealâ Mûsâ (A.S.) a vaadini incaz buyurdu ve emriyle hakkı sabit ve mukarrir kıldı. Batıl olan sihirleri mahvoldu gitti. Amma ashab-ı cürüm olan kâfirler bittabi böyle olduğunu istemediler. Çünkü; nur-u imandan mahrum olan kâfirler nur-u imanın parladığmı elbette istemezler.
Hz. Musa'nın onlara emri; asâ ve ip gibi âlet-i sihir olmak üzere ellerinde bulunan şeyleri yere bırakmakla onların amellerinin fasid ve batıl olduğunu halka göstermek ve hakkı izhar etmek maksadıyla olduğu cihetle «Sihir batıldır, batıl olan şeyle Hz. Mû-sâ nasıl emretti?» şeklinde varid olacak sup1 mcrduddur. Zira; Mû-sâ (A.S.) sihirle emretmedi ki bu suâl varid olsun, belki Masa (A.S.) m emri; sihir için hazırladıkları âlâtı yere koymalarıyla hakkı meydana çıkarmak için bir emir olduğundan batılla emir değil bilâkis batılı iptal için emirdir.
Yunus 10:83
Vacip Tealâ, mucizenin galebesinde Fir'avrı ve avanesinin mağlûp olmaları üzerine terettüp eden neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) a iman edenler Beni İsrail'in delikanlılarından bazılarıydı. Çünkü; Beni İsrail'in ihtiyarları Fir'avn'dan çok zulüm gördükleri için aşikâr olarak imana cüret edemiyorlardı. Yahut iman eden zürriyetle murad; Fir'avn'ın kavminden hazinedanyla haremi ve Fir'avnhn haremi (Âsiye) ve kerimesi ve kerimesinin saçını tarayıcısı gibi bazı kimselerdir. Lâkin de bulunan zamirin
Hz. Musa'ya râci olması gaalip olduğundan iman edenlerin Beni İsrail'den olması gaalip ve râcihtir. Maamafih cem'inde inat yoktur. Binaenaleyh; her iki kavimden de iman edenler olabilir. Zira; iki kavimden de iman edenler olmasında âyetin delâletinde bir mani yoktur.
Yahut zürriyetle murad; Beni İsrail'in oğlan çocuklarını Fir'avn'ın katlettiği zaman Beni İsrail kadınlarından bazıları çocuklarını katilden muhafaza için Kıptîlere gizlice feda etmişlerdi. Binaenaleyh; aslı Beni İsrail fakat Kiptiler içinde neşv ü nema bulmuş ve herkes nazarında Kıptî olarak tanınıp, lâkin hakikatta İsraiVli olarak saklı kalanlardır. Binaenaleyh; onlar daima fırsat gözetirlerdi. Hz. Musa'nın zuhuru onlar için büyük bir jnimet oldu. Çün-' kü; insanlar her ne kadar ecnebi elinde çok nimet görse de nispet-i asliyesine rağbet etmek cibillî olduğundan derhal Mûsâ (A.S.) a imanla hemen rnuîn ve zahîr olmaya müsaraat ettiler. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette mes'ud oldular. Çünkü; hakka muin olanların herzaman inayet-i ilâhiyeden müstefid olacakları şüphesizdir.
Yahut zürriyetle murad; babası Kıptî, anası Beni İsrail'den olanlardır. Çünkü babası ayrı, anası ayrı kavimden olanlara zürriyet itlakı şâyi'dir.
Hulâsa; Hz. Musa'ya gerek kendi kavminden ve gerek Fir'-avn'm kavminden az kimselerin iman ettikleri, iman edenlerin de Fir'avn'dan ve vükelâsından son derece korku ve telâş üzere iman ettikleri, Fir'avn ve cemaatının fitnesinden havfetmemek onların ellerinde olmadığı, Fir'avn'ın kendi zu'munca yeryüzünde en kavı hükümdar olmak noktasından âlî olduğu ve Fir'avn'ın süfeha ve müsrifler zümresinden bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:84
Vacip Tealâ iman edenlerin Fir'avn'dan korktuklarını beyandan sonra ehl-i imanın korkularını izale için Hz. Musa'dan sudur eden bazı vesâyâyı beyan etmek üzere buyuruyor.
Mûsâ (A.S.) in bu kelâmı yeni iman etmiş olup Fir'avn'ın zulmünden korkan ashabına imanın muktezasını ta'lim ve onlara Allah'ın inayetini bildirmek ve tefviz-i umur edenlerin saha-i selâmete çıkacağını beyan etmekle kavmine cesaret vermektir. Şu halde imam zayıf olanların zalemeden havf ve endişelerini gidermek için vesâyâda bulunmak meşrudur.
Beyzâvı'nin beyanı veçhile imana muallak olan tevekkülün vacip olmasıdır. Zira; mümin olmayan kimseye tevekkül vacip olmaz. İslâm'a muallâk olan hüküm, tevekkülün bilfiil husulüdür. Binaenaleyh; bu âyette bir hüküm iki şarta ta'lik olunmamıştır, belki iki hüküm iki şarta talik olunmuştur. Zira tevekkülün vacip olması; bir hüküm ve tevekkülün bilfiil hasıl olması da ayrı bir hükümdür. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Yunus 10:85
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın vaazından müteessir olarak müminlerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ehl-i imanın süratle Mûsâ (A.S.) in nasihatim kabul edip hiç tereddüd etmediklerine işaret için sürat-ı icabete delâlet eden lâf-, zıyla varid olmuştur. Şu halde aklı olan ve bilhassa ehl-i imana lâyık olan hakka derhal ittibâ' edip doğru sözü kabul etmektir.
Bu âyette insanın havf ve endişesi zamanında Cenab-ı Hakka j iltica etmek ve musibeti zamanında duâ, tazarru ve niyazla" karşılamak lâzım olduğuna ve duâ edecek kimsenin de duadan evvel Cenab-ı Hakka mütevekkil olmasına delâlet vardır. Çünkü; Hz. Mûsâ ehl-i imana evvelâ tevekkülü tavsiye ve emrettikten sonra müminler de duaları üzerine tevekkülü takdim etmişlerdir. Zira tevekkül; duanın kabulüne vesiledir. Şu halde her mümin dergâh-ı ülûhiyete müracaatında Cenab-ı Hakka tevekkül ve itimacl ettikten sonra duaya mübaşeret etmesi lâzımdır. Çünkü; istediği şeyi Cenab-ı Hakkın ihsan edeceğini ümid ederek istemek lâzımdır. Hakka teveccüh ve şeraitine riayet ve ihlâs üzere duâ ederse red-dolunmaz, amma ümitsiz duâ ederse reddolunur.
Yunus 10:86
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın vaazından müteessir olarak müminlerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ehl-i imanın süratle Mûsâ (A.S.) in nasihatim kabul edip hiç tereddüd etmediklerine işaret için sürat-ı icabete delâlet eden lâf-, zıyla varid olmuştur. Şu halde aklı olan ve bilhassa ehl-i imana lâyık olan hakka derhal ittibâ' edip doğru sözü kabul etmektir.
Bu âyette insanın havf ve endişesi zamanında Cenab-ı Hakka j iltica etmek ve musibeti zamanında duâ, tazarru ve niyazla" karşılamak lâzım olduğuna ve duâ edecek kimsenin de duadan evvel Cenab-ı Hakka mütevekkil olmasına delâlet vardır. Çünkü; Hz. Mûsâ ehl-i imana evvelâ tevekkülü tavsiye ve emrettikten sonra müminler de duaları üzerine tevekkülü takdim etmişlerdir. Zira tevekkül; duanın kabulüne vesiledir. Şu halde her mümin dergâh-ı ülûhiyete müracaatında Cenab-ı Hakka tevekkül ve itimacl ettikten sonra duaya mübaşeret etmesi lâzımdır. Çünkü; istediği şeyi Cenab-ı Hakkın ihsan edeceğini ümid ederek istemek lâzımdır. Hakka teveccüh ve şeraitine riayet ve ihlâs üzere duâ ederse red-dolunmaz, amma ümitsiz duâ ederse reddolunur.
Yunus 10:87
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) a iman edenlerin tevekküllerini beyandan sonra Mûsâ (A.S.) a vahy*ini beyan etmek üzere buyuruyor;
ki, dünyada nusrete ve âhirette Cennet'e nail olacaklarını bilsinler, kalpleri müsterih olsun ve bundan sonra onlara düşmanlarının tasallutu olmayacağına emin olsunlar. Binaenaleyh; zat-ı ülûhiyetime teveccüh-ü tamla teveccüh etsinler».
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Beni İsrail Fir'avn'm korkusundan «Biz açıkta namaz kılamayız Zira; Fir'avn görür ve duyarsa bizi meneder ve dinimizden bizi döndürür» demeleri üzerine Cenab-ı Hak vahyetmiş ve buyurmuştur ki, «Kavmin namazı için Mısır'da evler ittihaz edin ve evlerin mihrapları kıble olsunu. Mûsâ (A.S.) m şeriatında kıble Beyt-i Mukaddes ise de evlerde kıble yle murad; kıble canibine alâmet vazetmektir.
Yahut Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile büyutla murad; Beni İsrail için yapılacak evlerdir. Buna nazaran kıbIeyle murad; evlerin birbirine mukaabil olmasıdır. Yani «Hanelerinizi birbirine mukaabil olarak yapın ki, yekdiğerinize muavenet edesiniz» demektir. Şu halde ehl-i iman için lâzım olan bir kardeş veya bir kabile gibi haneleri bir yerde bulunmak- ve birbirinin haline muttali olmak, icabında yardım etmek ve evleri birbirine muhazî ve karşı karşıya olarak bina olunmak lâzım olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur.
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile bir kavim için ma'bed ittihazı evvelâ kavmin reislerine ve büyüklerine ve bilhassa enbiya-yı izam hazaratma tayin lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ mescid yapmakla evvelâ Mûsâ (A.S.) la biraderine emretmiştir. İbadet kavmin cümlesine ait vazife-i diniyyeden olduğuna işaret için kıble ittihazı "ve eda-yı salâtla emir cemi* sıygasıyla varid olmuştur. Ümmetini tebşir etmek sahib~i şeriata ait vezaif cümlesinden olduğuna işaret için tebşir etmek yalnız Hz. Musa'ya emrolunmuştur. Mescid ittihazıyla Hz. Musa'ya emrin sebebi; Beni İsrail Mûsâ (A.S.) m bi'setinden evvel kiliselerde ibadet ederlerdi. Mûsâ (A.S.) ba'solunup Fir'âvn'a mukaabele edince Fir'avn tarafından onların kiliseleri tahrib olunması üzerine herkes kendi evlerinde birer mescid ittihaz edip mihrap vazederek gizlice ibadet etmeleriyle emrolunmuşlardır. Şu halde bu âyette kıble lafzıyla murad; hanelerindeki mescidlerdir. Beni İsrail hanelerinde namaz kılmaları zaruret üzere müpteniydir. Çünkü; Mûsâ (A.S.) in şeriatında namaz kilisenin gayrıda caiz olmazdı. Ve lâkin Fir-avn'm şerrinden halâs için zaruret üzere cevaz verilmiştir. Zira zaruret; memnu' olan şeyleri daima,mubah kılar. Binaenaleyh; kilisenin gayrında namaz kılmak memnu' iken zarurete binaen meşru* olmuştur.
Bu âyet-i celile dört hükmü camidir. Birincisi; Hz. Mûsâ ile biraderi kendi kavimleri için Mısır'da evler yapmakla Mûsâ (A.S.) a vahyolunduğu, ikincisi; namazlarına bir kıble ittihazıyla memur oldukları, üçüncüsü; namazı ikaa-me etmeleri vacip olduğu, dördüncünü; ehl-i imanın saadetle mübeşşer olmalarıdır.
Yunus 10:88
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in daveti Fir'avn'a ve kavmine te'sir etmeyerek küfr-ü aslilerinde ısrar edip Mûsâ (A.S.) imanlarından me'yus olunca aleyhlerine duaya mübaşeret ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onların icabetlerinden me'yus olunca mazarratlarından duayı münasip görmüştür, fakat duanın kabul olunacağını bilince tuğyanlarının sebeb-i aslisi dünya metâ'ı ve dünyaya meyi ve muhabbetleri olduğunu ve onun şükrünü eda etmediklerini beyan için ziynetlerini duasına mukaddime kılmış ve bu kadar nimetin şükrünü edâ etmediklerinden dalâletleriyle duâ buyurmuştur ki, âhirette ahz-ı intikam olunsun. Çünkü; ıslah-ı hâl ihtimali olmayan düşmanın aleyhine duâ caizdir. Onların ıslah-ı hâl etmeyeceğini Musa (A.S.) vahiyle veyahut içtihatla bildi. Binaenaleyh; helaklerine duâ etti ve duanın faydası onların azaba istihkaklarına işaret etmektir.
Yahut manâ-yı âyet:
…
demektir. Şu halde onlara mal verilmesinin sebebi istidraçtır, haklarında nimet değildir. Zira; mallarım, akıllarını ve bedenlerini dalâlete sarfedip hidayete sarfetme-diklerinden onlara mal vermek dalâletlerf için verilmiş gibidir. Şu manâlardan hangisi murad olunursa olunsun servet ve samanlarının tuğyanlarına sebep olduğu anlaşılır ve ekseriyet itibarıyla refah-ı halin ve kesret-i malın isyan ve tuğyanlarına sebep olduğu her zaman ve her mahalde görülmektedir. Çünkü; nimet ma-hall-i lâyıkma sarfolmaymca dünya ve âhirette ayn-ı azaptır. Şu halde insan için lâzım olan nimeti helâlinden istemek olduğu gibi o nimeti mahalline sarfetmeyi daha ziyade düşünmek ve nail olduğu nimetin nev'ine göre şükrünü edaya çalışmak elzemdir.
Yahut bu âyette dalâl; helak manasınadır. Buna nazaran manâyı âyet:
…
demektir.
Vacip Tealâ Fir'avn ve kavminin malları tuğyanlarına sebep olduğunu beyandan sonra Mûsâ (A.S.) m aleyhlerine duasının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Yâ Rabbi! Mallarını mahvet ve kalplerini bağla ki, azab-ı elimi görünceye kadar onlar iman etmesinler» demektir.
Bu âyette Mûsâ (A.S.) in duası iki maksada müptenidir. Birincisi; mallarının helak olmasıyla fakir olup başkalarına zulüm ve taaddiye takatları kalmasın ve.ikincisi de; kalplerinde olan kasavetin tezyidiyle imana muvaffak olamasmlar ki, işledikleri küfriyat ve zulmün.cezasını görsünler.-Dünyada azabı gördükten sonra iman ederler, lâkin o vakitte iman fayda vermez. Medarik'te beyan olunduğu veçhile tamis ; birşeyin mahv ve helak olup âsârı kalmamasıdır. Hz. Musa'nın duası eseri olarak nukutlarınm nakışlarıyla beraber taş olup sair mallarının helak olduğu mervidir.
Hz. Musa'ya yapmış oldukları ezaya karşı Vacip Tealâ'nm onlardan ahz-ı intikam etmesiyle teşeffi-i sadretmek arzusunda bulunmuştur ve adem-i imanlarıyla duanın sebebi; kaza-yı ilâhinin bu minval üzere sebkettiğini bilmesidir. Şu halde duâ-yı Mûsâ; kader-i ilâhiye muvafık düşmüştür. Çünkü; onların iradelerini imana sarfetmeyeceklerini bildiği için Cenab-ı Hak Fir'avn'm ve kavminin imarı etmeyeceklerini takdir buyurmuştur. Hz. Mûsâ Fir'avn'm halinden iman etmeyeceğini bildiğinden bu minval üzere duâ buyurdu ve duasının kabulünün eseri ve onların iradelerini küfre sarfettiklerinden irade-i ilâhiye iktizası olarak garkoluncaya kadar iman etmediler. Şu halde küfrüzere vefat edeceği yakinen bilinen kimsenin küfrüzere vefatıyla duanın cevazına bu âyet delâlet eder. Mukadder olduğu cihetle elbette vuku bulacak birşeyle duâ etmekten maksat; istihkaakını ilân etmektir. Amma küfrü is-tihsan suretiyle gayrın küfrüne rıza olursa küfürdür, ancak gayrın küfrüne ve zulmüne binaen ahz-ı intikam için küfrüne rıza olursa beis yoktur, Hz. Musa'nın duası da bu kabildendir. Çünkü; iman etmeleri ihtimali kalmadığından Hz. Mûsâ bir an evvel helak olmalarıyla duâ etmiştir.
Yunus 10:89
Vacip Tealâ duanın kabulünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; vakit gelmeyince hiçbir şey vücut bulmaz. Birşeyin hakikatini bilmeyen cahiller arzu ettikleri şeyin alelacele oluvermesini istediklerinden, halbuki vakti gelmeyince acelenin faydası olmayacağından Cenab-ı Hak aceleden ve cahillerin mesleklerine sülükten nehyetmiştir. Çünkü; irade-i ilâ-hiyeye karşı isti'câl sû-u edeptir.
Ayet-i sabıkada beyan olunduğu veçhile dua eden yalnız Mûsâ (A.S.) ise de Hârûn (A.S.) da demekle iştirak ettiğinden ve lâfzı da duanın kabulünü rica ve ayrı bir
duâ olduğu cihetle her ikisi de duada müşterek olduklarına işaret için hitab-ı ilâhi ikisine birden varid olmuştur. Şu halde duâ edenle diyen kimse beyninde fark yoktur. Çünkü; her ikisi de Cenab-ı Hak'tan istirham ve talepte bulunuyorlar. Zira; lâfzının manâsı «Duamızı kabul buyur yâ Rabbi!» demektir. Binaenaleyh; mihrapta imam duâ ederken cemaatın demekle meşgul olmaları duayla meşgul olmalarından
efdaldir. Bazı rivayete nazaran Mûsâ (A.S.) in duasından sonra Fir'avn kırk sene muammer olmuş ve ondan sonra garkla helak olmuştur. Mûsâ (A.S.) m duasının eseri olarak malları helak olduğu gibi altın ve gümüşleri taşa tebeddül ettiği, ekinleri, otları ve zahireleri toprak nev'ine inkılâb ederek fakir düştükleri ve kalplerinin kasaveti gittikçe tezayüd ettiği mervidir.
Hulâsa; duanın kabulünde acele edenleri Cenab-ı Hakkın zemmettiği, binaenaleyh; duanın kabulünde acele etmek ve acele eden cahillerin tanklarına tebaiyet eylemek caiz olmadığı ve acele etmek cehalet eseri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yunus 10:90
Vacip Tealâ Mûsâ (Â.S.) m duasının kabulünü beyandan sonra Mûsâ (A.S.) m Mısır'dan çıkıp Beni İsrail'le beraber deryayı geçtiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Beni İsrail Fir'avn'ın zulmünden salim olarak Mısır'dan çıktıklarını Fir'avn haber alınca hemen vakit fevtetmeksizin arkalarına düşüp ta'kibe başladıklarına işaret için bilâmühle ta'kibe delâlet eden lâfzı varid olmuştur.
Çünkü; Mûsâ (A.S.) m duası eseri Beni İsrail'in halâsı ve Fir'avn'-' m helaki zamanı gelince Fir'avn'ın gaafil olduğu bir zamanda Ce-nab-ı Hak Beni İsrail'in Mısır'dan çıkmaları için emredip onlar da emre imtisalen çıkıp denize yaklaşınca Fir'avn arkadan çattı. Beni İsrail telâşa düştüler ve Mûsâ (A.S.) a «Arkamızda düşman, önümüzde deniz, nereye gideceğiz?» dediler. Mûsâ (A.S.) «Denize gideceğiz» demesiyle emr-i ilâhi üzerine asayı denize vurunca denizden Beni İsrail'in on iki kabilesine on iki yol açıldı. Beni İsrail o yollardan selâmetle geçtiler. Fir'avn bu hali görünce Mûsâ (A.S.) in mucizesi olduğunu idrak etmeyerek kendinin istidracı zannıyla denize yürümeye cüret etti ve Cibril-i Emin de bir kısrak üzerinde önde bulunduğundan Fir'avn'm atı kısrağın arkasından süratle yürüdü, askeri de ona tâbi' oldu. Askerin Önü denizi çıkmaya yaklaştı ve arkası tamamen denize girince emr-i ilâhi üzerine deniz hemen birbirine kavuştu. Binaenaleyh askeri ve kendi bir ferd kalmaksızın garkoldular. Fakat Fir'avn hayatından ümidi kesince hal-i ıztırarında mücerret tevhidi ikrarla halâsını rica eder ve savt-ı bâlâ ile ağlar olduğu halde «Ben Beni İsrail'in iman ettiği ma'buda iman ettim ve müslimîn zümresindenim» dedi ve imanını izhar etti. İşte denizin Beni İsrail hakkında yol olup Fir'avn ve askeri hakkında hal-i aslisinin avdeti Hz. Musa'nın mucizesi olup harikulade ve fevkattabia ahval-i acibedendir. Kudretul-laha nazaran bu gibi şeylerin ehemmiyeti yoktur. Binaenaleyh; kudretullahı tasdik eden bir kimse bu gibi harikaları tasdikte te-. reddüd etmez ve bu gibi harikalar fenne dahi sığmaz. Esasen fenne sığmış olsa mucize olmaz.
Fir'avn'ın bu sözü kalbindedir, lisanında değildir. Zira; boğulurken söylemek mümkün olamaz veyahut bu sözü gark emmare-İeri zuhur edince lisanıyla söylemiştir.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile Fir'avn üç defa iman etmiştir. Birincisi ; dedi. İkincisi; tevhidi ikrar etti, üçüncüsü; müslümanlardan olduğunu beyan eyledi. Fakat ne çare ki imanı kabul olunmadı. Çünkü; bu iman hal-i ıztırarındaydı. Hal-i ıztırarda ise iman; ilm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile makbul değildir. Yahut Fir'avn'm imanı hakîkî değildi, belki garkolmak beliyesinden kurtulmak içindi. Hatta kurtulmuş olsaydı küfrüne devam edecekti. Zira; ihlâs üzere olmadığından makbul değildir. Yahut imanı sırf vahdaniyeti ikrardan ibaretti. Hz. Musa'ya imanı yoktur. Halbuki meb'us olan nebiye iman etmeksizin mücerret tevhid, imandan ma'dud olamaz. Yahut Fir'avn'm imanı taklidden ibaret olup istidlali iman olmadığından kabul olunmamıştır. Zira; Fir'avn imanım kendi tahkiki üzerine bina etmemiştir. Çünkü; Fir'avn ekseri sözlerinden anlaşıldığına nazaran sâniin vücudunu münkir dehriyyundan idi.
Yunus 10:91
Vacip Tealâ Fir'avn'ın imanı kabul olunmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Fir'avn helakini idrak edince imana müsaraat ettiği zaman gaipten bir nida suretiyle kendisine denildi ki «Şimdi mi aklın başına geldi ey âsî! İmanın zamanı geçti. Hayatından ümidin kalmadığı zaman mı iman ediyorsun? Halbuki müddet-i hayatında sen muhakkak isyanla meşguldün ve envâ'-ı fesadla âlemi ifsad ediyordun. Şimdi can boğaza geldi, herşeyden ümit kesildi. Cer nab-ı Hak'tan başka melce' olmadığını bildin. Binaenaleyh; imanı kendine sebeb-i necat addediyorsun, fakat fayda yoktur.»
Fahri Râzi, Hazin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Fir'avn'a bu sözü söyleyen Allahü Teaîâ idi, yahut Allah'ın emriyle Cibril-i Emin olmak ihtimali vardır. Her kimin tarafından söylenirse söylensin bu söz şimdiye kadar iman etmediğinden dolayı Fir'avn'ı tekdir ve tevbihtir. Binaenaleyh; imanın zamanı geçtiğinden dolayı hal-i ıztırapta vâki olan imanı reddolunmuştur. Çünkü; iman-ı yeistir. İman-ı yeis de makbul değildir.
Yunus 10:92
Vacip Tealâ Fir'avn'ın garkoluîıacağı zaman izhar-ı iman ettiğini ve imanın zamanı geçtiğinden dolayı reddolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Fjr'avn! Şimdi iman ediyorsun, fakat bu zamanda îmanın fayda vermez. Şu kadar ki, bugün senden sonra kalanlara ibret ve alâmet olman için üryan, miskin, zelil ve perişan olduğun halde deniz kenarına Biz Azîmüşşan seni çıkarırız*, ki, görsünler ve görenler «Dünkü gün rububiyet dâvasında bulurîan azgın herifin birgün sonra hâli böyle olunca bizim halimiz ne olacak» demekle ibret alsınlar. Halbuki nâstan bir çokları bizim ahz-ı intikaamı-mıza delâlet eden bu misilli âyetlerimizden gaafülerdir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette bedenle murad; Fir'avn'ın ruhtan hâli cesed-i mülevvesidir. Suretine ta-gayyur ânz olmaksızın herkesin Fir'avn olduğunu tanıyabileceği ve kisvesinden ârî bir surette denizden çıkarırız demektir. Yahut bedenle murad; Fir'avn'a mahsus olan kisvesiyle beraber bedenidir. Çünkü; Fir'avn'ın kendine mahsus kolları kısa altında*n zırhı olduğu ve onunla beraber denizin kenarına atıldığı mervidir .
Fir'avn'ın ülûhiyetini itikaad edenlerin şüpheleri zail olması için yalnız Fir'avn denizden kenara atılmış askerinden hiçbir ferd çıkmamıştır. Çünkü; Fir'avn'ın ülûhiyetini itikaad edenler eğer Fir'avn'ın leşini görmeseler, askeri garkolmuşsa da kendi. garkol-madı. Zira; ilâhtır ve berhayattır. Bir taraftan çıkar gelir zanmn-da bulunurlardı. İşte şu itikaad-ı batılı bilkülliye izale etmek için Cenab-ı Hak Fir'avn'ın iaşesini herkese göstermiştir ki, herkes bu itikaddan vazgeçsin, hakikat meydana çıksın ve din-i hak zahir oî-sun, zalimlerin akıbeti helak olduğunu herkes bilsin, zulümden çe-kinsinler, âbidler de kemâl-i neşatla ibadetine devam etsin. Şu halde Fir'avn'ın leşini denizden çıkarmakta Allah'ın kulları için birçok menfaatlar olduğundan Cenab-ı Hak Fir'avn gibi bir zalim ve gaddarın leşini denizden çıkardığını beyan buyuruyor. Gerçi deniz her İaşeyi yüzüne atarsa da eser-i gazap olarak Fir'avn'm askeri denizin içinde kalmıştır. Ayetin âhirindp ekser-i nâsın gafletini beyan etmek; ümmet-i Muhammediye'yi gafletten men' ve gafletin her türlü saadete mani bir hal-i mezmum olduğunu beyan etmektir.
Vacip Tealâ Fir'avn'ın zulmünden Beni İsrail'i halâs ve Fir'avn'm helakini beyandan sonra Beni İsrail'in hâlini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sâdık bir mekân la murad; onların razı olacakları ve rejah-ı hallerine kâji ve dünyaca aradıkları bulunur, havası güzel ve envâ'-ı lezaiz mevcut meyva ve sair nimetlerle d.olu bir muhaldir. Çünkü; Fahri Râzi, Hâzin, Nisâbûrî ve Kaazî'nin beyanları veçhile mekânın sadakati; nimetin bol olması, sinok ve pire gibi insana eza verecek şeylerin bulunmaması veyahut bulunursa da az bulunmasıyla olur. Şu halde mekânı ,sîdt kla murad; Mısır olmak ihtimali vardır. Fir'avn'm helakinden sonra az bir müddette Beni İsrail'in Mısır'a avdet ettikleri ve Fir'avn'm ter-kettiği bağlara, bahçelere ve saraylara vaz'-ı yed ederek envâ'-ı nimete nail oldukları mervidir. Yahut mekdnısıdtfla murad; arz-ı Şanı ve Kudüs'tür. Zira; bu arazi ucuzluk, bolluk ve bilâd-ı hayır ü berekettir ve bu arazinin nimeti gaayet bol olduğu insanın gıdasına yarayışlı ve elverişlidir.
Yunus 10:93
Yani; Beni İsrail kendilerine kitap gelmezden evvel eror-i dinde müttefiklerdi. Ve resullerinin tebliğ ettiği mesailde içtima ederler ve Hz. Musa'nın sevkettiği yola giderlerdi. Binaenaleyh; kendilerine Tevrat gelinceye kadar mesail-i diniyede beyinlerinde ihtilâf vâki olmadı ve içtimâ' üzere halleri devam etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile . Tevrat gelip ahkâmına vakıf olunca ihtilâfa başladılar; ayrı ayrı fırkalar peyda oldu. Binaenaleyh; birçok mezhepler zuhur etti ve tarik-ı haktan birçokları ayrıldı ve âhir zaman nebisine müteallik olan ahkâmı tağyire kadar cüret ve işlerine gelmeyen ahkâmı tahrif ettiler. Şu cüretlerine binaen Cenab-ı Hak kıyamette ihtilâf ettikleri mesail hakkında hükmedeceğini ve haklı olanları haksız olanlardan tefrik ve temyiz eyleyeceğini bu âyette beyanla bu misilli ahkâmı tağyire cüret edenleri tehdid buyurmuştur.
Bazı hadis-i şerifte beyan olunduğu veçhile Beni İsrail usul-ü itikadda yetmiş üç fırkaya inkısam etmiştir. Şu beyan olunan manâ bu âyetteki Beni İsrail'in Hz. Mûsâ zamanındaki Beni İsrail olduğuna nazarandır. Amma Beni îsraiI'le murad; asr-ı saadette mevcut olan Beni İsrail olduğuna nazaran manâyı nazım şöyledir :
…
demektir. Şu manâya nazaran onların ihtilâfları Re-sulullah hakkındadır. Ve bu ihtilâflarının sebebi; riyasete fart-ı muhabbetleri ve Resulullaha çokça hasedlerinin' zuhuruna bâdî olan Kur'an'ın nüzulüdür.
Yunus 10:94
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an hakkında ihtilâflarını beyandan sonra onların ihtilâfından nâsa arız olan şek ve şüpheyi.izale etmek üzere buyuruyor.
Fahri Razi, Hâzin, Kaazî, Nisâbûrî ve Taberî'nin beyanları veçhile bu âyette hitap; Resulullah'adır. Lâkin alâtariküfarz vettak-dirdir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Bu manâya nazaran âyet-i celile ehl-i kitabı tevbih ve tekdir için sevkolunmuştur. Çünkü; farz-ı muhal olarak Resulullah Kur'an'da ve nübüvvetinde şekketmiş olsa bu şekki ehl-i kitaptan izale etmekle emrolununca ehl-i kitabın asla şekketmemeleri lâzım olduğu halde ve şüphe eden ehl-i kitabın tekdire müstehak olacakları bedihidir. Zira; yakinen bildikleri halde inkâr elbette gaayet çirkindir.
Yahut hitap; zahirde Resulullah'a ise de hakikatta Kur'an'da ve nübüvvette şekkedenlere ta'rizdir. Yani; «Şekkedenler ehl-i kitaptan suâl etsinler. Kur'an'm hakkaaniyetini ve Resulullah'm ri-saletini onlar bilirler. Zira; kitapları ve nebileri hakikat-ı hale şe-hadet etmişlerdir» demek olur.
Yahut hitap; zahirde Resulullah'a ise de hakikatta ümmetine-dir. Çünkü bu misilli makamda metbua hitap; tâbi' olan ümmete hitaptır. Yani «Ey ümmet-i Muhammedi Sizden herhangi biriniz resulünüze nazil olan Kur'an'da ve o Kur'an'm haber verdiği vak'-alarda şekkederse ehl-i kitaptan suâl etsin ve onlar da haber versinler» demektir.
Yahut hitap; cins-i insanadır. Zira; hitapta asıl olan muhatabın muayyen olmasıysa da umuma ta'mim4çin gayr-i muayyene dahi hitab etmek âdettir. Şu halde bu âyette hitap; hitaba ehil olan her insanadır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Şu manâlardan her hangisi murad olunursa olunsun emr«i dinde şüphesi olup zihnine bir halecan gelen kimsenin derhal ehl-i ilme müracaatla hemen şüphesini izale etmek üzerine vacip olduğuna âyet delâlet ettiği gibi aklı olan kimseden şekkin suduru en büyük cinayet olduğuna da işaret vardır. Zira; şekkin suduru tasavvur olunmayan nebiyy-i zişan şekketmekten nehyolununca şekkin suduru mümkün ve mutasavver olan kimselerin şekketmekten nehyolunacakları evleviyetle sabittir. Yani «İnsanın şekketmesi o kadar çirkin birşeydir ki, enbiya-yı kiramdan suduru muhal olduğu halde onlardan suduru. bile nehyolunmaya şayan» demektir. Yoksa haşa enbiya-yı izamdan böyle birşeyin suduru mütesavver değildir.
Ayette Yehûd ulemasını ilimle tavsif olduğu gibi iman etmediklerinden dolayı tekdir de vardır. Yani; "Yâ Ekrem-er Rusül! Ulemâ-yı Yehûdun ilimleri sabittir. Hatta farz-ı muhal olarak Kur'an'm beyan ettiği vak'alarda şekketmiş olsan ve onlardan suâl etsen senin şekkini izale edecek kadar onlarda ilim vardır. Zira; o kıssalar tamamen Tevrat'ta mezkûrdur. Binaenaleyh; iyi bilirler ve lâkin ne faydası vardır ki, ilimleriyle amel edip de iman etmediler» demektir.
Yunus 10:95
Vacip Tealâ Kur'an hakkında şekketmekten nehyettiği gibi tekzib etmekten dahi nehyetmek üzere buyuruyor.
Şu halde gerek şek ve gerek şüphenin insanları büyük zararlara duçar edeceğinde şüphe yoktur.
Bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile bu âyetlerin cümlesinde her ne kadar zahirde muhatap Resulullah'sa da murad; Resulullah'tan başkasıdır. Zira; gerek Kur'an'da şek ve gerek âyetleri tekzib etmek gibi ef âlin Resulullah'tan suduru muhaldir. Binaenaleyh; âyetlerden maksat; şek ve tekzib gibi ef'âle cüret edenlere ta'rizdir. Yani «Habibim! Kur'an'da şekketmek asla caiz değildir, eğer şekkedenler olursa halleri, beyan olunduğu veçhüzere zarar-ı azimden ibaret olacağı şüphesiz» demektir.
Yunus 10:96
Vacip Tealâ Kur'an'da şek ve tekzib etmek caiz olmadığını beyandan sonra iradelerini imana sarfetmediklerinden dolayı adem-i imanlarına kelime-i ilâhiye sebkedenlerin iman etmeyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; hal-i ye'ste iman makbul değildir. Çünkü iman; ihtiyarî olmak lâzım olduğundan hal-i ye'iste iman ıztırarî olduğu cihetle dergâh-i ülûhiyette kabul olunmaz. Binaenaleyh; bu misilli imanın vücudu ve ademi müsavidir. Nitekim yukarıda beyan olunduğu veçhile Fir'avn'ın imanı da bu kabil olmayan iman cümlesindendir.
Yani; şu kimseler ki, onlar üzerine Rabbin Tealâ'nm hükmü ve küfrüzere ısrar edeceklerine dair kelime-i ilâhiye vaki oldu. Onlar azab-ı elîmi görünceye kadar iman etmezler. Velevse onlara hakka delâlet eden her âyet gelsin, birer birer müşahede etsinler. Asla müteessir olmazlar.
Yunus 10:97
Vacip Tealâ Kur'an'da şek ve tekzib etmek caiz olmadığını beyandan sonra iradelerini imana sarfetmediklerinden dolayı adem-i imanlarına kelime-i ilâhiye sebkedenlerin iman etmeyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; hal-i ye'ste iman makbul değildir. Çünkü iman; ihtiyarî olmak lâzım olduğundan hal-i ye'iste iman ıztırarî olduğu cihetle dergâh-i ülûhiyette kabul olunmaz. Binaenaleyh; bu misilli imanın vücudu ve ademi müsavidir. Nitekim yukarıda beyan olunduğu veçhile Fir'avn'ın imanı da bu kabil olmayan iman cümlesindendir.
Yani; şu kimseler ki, onlar üzerine Rabbin Tealâ'nm hükmü ve küfrüzere ısrar edeceklerine dair kelime-i ilâhiye vaki oldu. Onlar azab-ı elîmi görünceye kadar iman etmezler. Velevse onlara hakka delâlet eden her âyet gelsin, birer birer müşahede etsinler. Asla müteessir olmazlar.
Yunus 10:98
Vacip Tealâ küfrüzere kaza-yı ilâhi sebkedenlerin iman etmeyeceklerini beyandan sonra iman üzere kaza sebkedenlerin iman ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yunus (A.S.) in karyesi Musul civarında (Ninova) kasabasıydı. Ahalisi müşrik ve zalimler olup irşada ihtiyaçlarına binaen Vacip Tealâ onları hakka davet ve doğru yola irşad için Yunus (A.S.) ı resul olarak gönderdi. Davete icabet etmedikleri gibi istihza etmeleri üzerine iman etmedikleri surette kırk güne kadar azabın geleceğini vahy-i ilâhiyle Yunus (A.S.) onlara haber verdi ve kavminin içinden çıkıp tenha bir mahalle çekildi. Yunus (A.S.) dan yalan sadır olmadığını ve her söylediği doğru çıktığını bildikleri cihetle Yunus (A.S.) in içlerinden çekildiğini görünce'azabın geleceğini anladılar ve intizar üzerine bulunuyorlardı. Azabın miadı geldiği gün semadan siyah bulutlar ve dumanlar etrafı ihata etmeye başlayınca derhal nedamet ederek iman etmek üzere Yunus (A.S.) ı aradılar, bulamadılar. Binaenaleyh; kavmin ileri gelenleri bir dağ başına çıkıp tazarru' ve niyaz etmeyi tensib; ederek erkek, dişi, çoluk, çocuk, kör, topal bilûmum ahali tensib olunan mahalle giderek eski elbiseleri içinde Cenab-ı Hak'tan kusurlarının affını istirham ettiler, yalvardılar. Cenab-ı Hak dualarını ve tevbelerini kabul buyurdu ve gelecek azabı onların üzerinden kaldırdı. Çünkü; tevbeleri ihlâs üzere olduğundan merhamet-i ilâhiyeyi celbe vesile oldu. Gerçi Fir'avn da iman etmişti.- Ve lâkin imanı azabın mızû-lünden sonra olduğu gibi ihlâs üzere olmadığından kabul olunmamıştır. Binaenaleyh; Fir'avn'ın imanı bunların imanına kıyas, olunamaz. Dualarının keyfiyeti şöyledir : «Yâ Rabbi! Bizim günahım: büyüktür ve lâkin sen daha büyüksün. Sen bize sana yakışanı işle, bize yakışanı işleme» dedikleri mervidir ve duaları da yevm-i Aşu-ra'ya tesadüf eden Cuma günü olduğu bazı tefsirde mezkûrdur.
İşte insanlar sıkıldıkları zaman ihlâsla Rablerine iltica edince Cenab-ı Hak onların dualarını kabul edip müzayakadan kurtaracagına bu âyet delâlet eder. Zira; insanlar için her zaman duâ ayn-ı ibadet olup menfaattan halı olmazsa da musibet zamanlarında rik-kat-ı kalp sebebiyle ihîâs ziyade olduğundan duanın kabulü suret-i seriada görüldüğü çok defa müşahede olunmaktadır.
Yunus 10:99
Vacip Tealâ kavm-i Yunus'un ihtiyarlarıyla ihlâs üzere iman ettiklerini beyandan sonra imanda ikrah caiz olmadığını beyan etmek üzerebuyuruyor.
Yani; Habibim! İman etmeyenlerin iman etmediklerine mahzun olma. Zira; Rabbin Tealâ isteseydi yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederlerdi ve asla kâfir kalmazdı. Binaenaleyh; insanlar beyninde itil^ad ve din hususunda asla ihtilâf olmazdı. Ve lâkin hikmet-i ilâhiye küfür ve iman, dalâlet ve hidayet üzere insanların ihtilâfını icab ettiğinden insanların efâli şu hikmet üzere zuhur ediyor ki, tekâlif-i ilâhiyenin sırrı zahir olsun, Cennet'i ve Ce-hennem'i dolsun ve irade-i ilâhiye yerini bulsun. Binaenaleyh; iman etmek üzere hiç bir kimseyi ikrah etmek caiz değildir. Şu halde naşı iman edinceye kadar sen ikrah mı ediyorsun? Zira; herkesin kendi iradesini imana sarfetrnesi üzerine irade-i ilâhiye taallûk etmedikçe hiçbir kimse mümin olamaz. Binaenaleyh; ikrahın asla te'siri olmaz. Şu halde nasın imanlarına tama' ederek nefsini yorma.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile irade-i ilâhiyenin hilâfına bir şey zuhur etmeyeceğine işaret için bu âyette zamir
üzerine takdim olunmuş ve varid olmuştur. Resulullah kavminin imanına haris olduğundan şu hırsını izale için bu âyetin nazil olduğu mervidir,
Yunus 10:100
Vacip Tealâ iradesi taallûk etmeyince ikrahla iman hasıl olmayacağını ispat etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar medar-ı teklif olan akıllarını mevzi-i lâyıkmda isti'mâlle teemmül tefekkür ederek iman etmediklerinden azaba müstehaklardır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ tab'-ı beşerin nefret edeceği azabı onlara lâyık görür.
Rics ; necis manâsına olduğu gibi azap, gazap ve rayiha-i kerihe manâlarına da gelir. Burada azap ve gazap manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım: Allahü Tealâ azabını ve gazabım aklını îman'a sarf etmeyen kimseler üzerine nazil kılar | demektir. İnsan iradesini imana sarfedince Allahü Tealâ imanını irade edip halket-tiğinden her müminin imanı Allah'ın iradesi ve izniyledir. Binaenaleyh; izn-i ilâhi ve irade-i sübhanî olmadıkça hiçbir şey vücut bulmaz. Fakat abid iradesini sarfla mükelleftir. «Allah'ın azabı aklı olmayanlar üzerine" demek; «aklını hayra sarf etmeyenler üzerine» demektir. Çünkü; aklını hayra sarfetmeyince ekseriya en-vâ'-ı kabayihi işler ve azaba müstehak olurlar.
Yunus 10:101
Vacip Tealâ akıllarını mahalline sarfetmeyen kimseleri akılsızlıkla itham ettikten sonra itikaad-ı hakkı iktisapta tefekkür lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar iradelerini küfre sarfedeceklerinden dolayı adem-i imanlarına irade-i ilâhiye taallûk ettiğinden bütün deliller ve bilcümle resuller onlara nasihat etseler fayda etmez. Binaenaleyh; iman etmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ma'rifet-i ilâhiye âleme nazar-ı sahihle hasıl olacağından ve âlem de bizlerin müşahedemize nazarla iki olup biri âlem-i ulvi ki, semâvât, diğeri âlem-i süfli ki, arz olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu âyette semavat ve arza nazar etmekle emretmiştir. Nazardan maksat; göklere ve göklerde olan yıldızlara ve onlarda olan acîb ve garîb sanatlara ve menfaatlarına ve yerlerde olan anasır-ı erbaanın ahvaline, ağaçlara, otlara ve madenlere bakarak Vacip Tealâ'nın vahdaniyetine istidlal etmektir. Çünkü; mahlûkatta ve bilcümle rnükevvenâtm her zerresinde Vacip Tealâ'nın cemi-i sıfât-ı kemâliyeyi cami' ve sıfât-ı nekaaisten münezzeh olduğuna dair delâlet vardır. Binaenaleyh; insanlara lâzım olan vazife âlemin her cüz'üne hazar ederek herbirinden birer ders-i ibret almaktır.
Yunus 10:102
Yani; Habibim! Senin ümmetin bu âlem-i mükevvenata na-zar-ı ibretle bakmazlar. Zira; onlar kendilerinden evvel geçmiş olan ümmetlerin nebilerinin dâvetine icabet etmeyip herbirerleri birer gûnâ azapla muazzep ve kahr-ı ilâhî ile helak oldukları gün gibi bir gün gözetirler ki, onlar gibi bunlar da dâvetine icabet etmiyorlar. Binaenaleyh; hüsran-ı ebedîye duçar olacaklardır. Eğer bunlar sana muârazadan vazgeçmezlerse.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Şenin kavmin sana muârazada devam ederler. Sen onlara «Benim helakimi siz dinleyin, ben de sizin helakinizi bekleyicilerdenim. Bakalım hangimizin dediği olacaktır. Elbette şu ikiden birisi zuhur edecektir. Şu halde ümem-i salifenin helak oldukları gün gibi helak olacağınız günü bekliyorsunuz. Binaenaleyh; iman etmediğiniz takdirde elbette Jıelâk olacaksınız» de.
Yunus 10:103
Vacip Tealâ iman etmeyenlerin helak olacaklarını beyandan sonra rusül-ü kiramın ve onlara iman eden müminlerin helakten halâs olmaları âdet-i ilâhiye cümlesinden olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; âsîleri irşad için gönderdiğimiz resullerin ve o resullere tebaiyet eden ehl-i imanın azaba istihkakları yoktur. Binaenaleyh; Habibim! Sana ve sana tebaiyet eden ehl-i imana necat vereceğiz. Zira; iman edenlerle etmeyenler beynini tefrik etmek adalet-i ilâhiyemiz iktizasındandır. İşte şuadalete binaen müminlere biz elbette necat yerir, âsîlerle beraber helak etmeyiz. Çünkü; mümin imanın semeresini ve âsî de isyanın akıbetini görmek adalettir. Binaenaleyh; müminlere selâmet ve âsîlere nedamet ve felâket vardır.
Yunus 10:104
Vacip Tealâ usul-ü itikadda delâili tetkik lâzım olduğunu ve küfrüzere ısrar edenlerin helak olacaklarını ve ehl-i imana necat vereceğini beyandan sonra kâfirlerin emr-i dinde şek ve evhamlarını izaleye sa'y ve ibadet-i ilâhiyeyi gizli eda etmekten aşikâr olarak edaya intikaal eylemek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet Resulullah'm itikadda ve amelde dininin hulâsasını beyan etmiştir. Yani Allahü Tealâ Resulüne şöyle demekle emrediyor : Ey nas! Benim dinimin hulâsası budur. Aklınıza tatbik ve delâilini ayn-ı insafla tetkik edin ki, şekketmeyesiniz. Çünkü; benim dinim cümle dinlerin ek-meli ve kıyamete kadar umum nasın merciidir. Şu halde mezhep ve mesleklerin şereflisidir. Zira; tevhid üzere bina kılındığından eğrilik yoktur. Binaenaleyh; sizin için şekketmek münasip değildir. Belki şekke lâyık olan sizin dininizdir. Çünkü; elinizle yaptığınız putlara ibadet edersiniz. Halbuki sj? putlardan ezhercihet âlî ve eşreflisiniz. Zira; siz muktedirsiniz, onlar âcizdir. Ma'kul olan ^dnânın âlâya ibadetidir. Yoksa â'lânın ednâya ibadeti değildir. Şu halde siz ma'kulün hilafını irtikâb ettiğiniz cihetle tereddüde şayan sizin, mezhebinizdir. Benim şeriatımda herşey açık ve ma'kul olduğu için tereddüde mahal yoktur.
İtikaad-ı fasidi izale etmek itikaad-ı hakkı kesbetmek üzerine mukaddem olduğuna işaret için Resulullah, Allah'ın gayrıya ibadet etmediğini Allah'a ibadet etmek üzerine takdim buyurmuştur. Zira; habaseti tathir etmek tezyinattan mukaddemdir. Çünkü; hanenin süprüntüsü paklanmayınca döşenmez. Binaenaleyh; hane-i kalbi itikad-ı batıldan tathir etmeyince imanla tezyini mümkün olamaz.
Ölümün mehabeti cümlenin kalbinde gaayet derin bir te'sir icra ettiğinden bu âyette Allahü Tealâ'nın evsafından imate sıfatı — ruhlarını kabzetmek sıfatıdır— zikrolunmuştur'İ Yani; kâfirlere «Sizi öldüren Allah'a ibadet ederim» demek kâfirlerin helak olacaklarını ve helak edecek Allahü Tealâ olduğunu hatırlarına getirmekle onları insafa davet etmektir.
Dinin esası iki olup birincisi; itikad, ikincisi; a'zâ-yı cevarihle ibadet olduğuna işaret için Resulullah, Allahü Tealâ'ya ibadetini beyandan sonra itikaad-ı hakkaa sahibi olan müminler zümresinden olmakla taraf-ı ilâhiden me'mur olduğunu beyan buyurmuştur. Yani «Ben müminler zümresindenim, siz de mümin zümresinden olun ki, .aramızda münaferet kalmasın demektir.
Yunus 10:105
Vacip Tealâ Resulünün müminler zümresinden olmakla emro-lunduğunu beyandan sonra batıldan din-i hakka meyletmeye me'mur olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ben taraf-ı ilâhiden din-i hakka teveccüh edip müşrikler zümresinden olmamakla me'murum. Binaenaleyh; ben, kalbim ve bilcümle vücudumla istikaamet üzere din-i İslâm'a yönümü döndüm ve o dini ikaameyle insanları tarik-ı savaba irşad edeceğim.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile dinde istikaamet; fera-izi eda ve kabayihten kaçınmakla olur. Din için yönünü döndürmekle murad; İbadette kıbleye teveccüh olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Şu manâya nazaran namazda kemâl-i huşu Ve huzû' lâzım olup bedenle Kâ'be'ye ve kalple Cenab-ı Hakka teveccühün lüzumuna bu âyet delâlet eder.
Âyette zahirde hitap Resulullah'a ise de hakikatta hitap üm-metinedir. Zira; Resulullah asıl yaratılışında hak üzere bulunup batıl üzere asla bulunmadığından batıldan hakka meyledecek; batıl üzere bulunmuş kimselerdir ve kezalik şirkten nehiy de ümmetini nehiydir. Zira; Resulullah'tan şirk mutasavver değil ki, nehyol-sun. Binaenaleyh şirkten nehyetmek; ümmetini nehyetmektir. Zira; Resulullah hal-i sahavetinden zaman-ı nübüvvetine kadar asla müşriklere iştirak etmemiştir ve daima şirkedenlerin aleyhlerinde bulunmuştur.
Yunus 10:106
Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetine teveccüh lâzım olduğunu beyan ve emrettikten sonra kendinden başkasına duâ caiz olmadığını ve başkasına duâ eden kimsenin zâlimler zümresine iltihak etmiş olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; menfaat ve mazarrata muktedir olmayan birtakım âciz mahlûkaata duâ etmek ve onlardan birşey istemek caiz olamaz. Çünkü; elinden hayır ve ger birşey gelmeyen cema-data yalvarmakta bir fayda yoktur. Binaenaleyh; bu misilli âcizlerden birşey istemek mahall-i lâyıkınm gayrıdan istimdad olduğu cihetle zulüm olduğundan bunu işleyen kimseler zalimlerden olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bundan evvelki âyette olduğu gibi bu âyette dahi hitap zahirde Resulullah'a ise de ha-kikatta Resulullahtan başkalarınadır. Zira; Allah'ın gayrıdan birşey istemek; Resulullah hakkında mutasavver değildir. Şu halde bu âyet-i celile putlara ibadet edip onlardan istimdad edenlere ta'rizdir. Yani; Resulullah cümle mahlûkaatm efdali olduğu halde farz-ı muhal olarak böyle yolsuz bir muamele kendisinden sudur etse zalimler zümresine ilhakı muhakkak olunca diğerlerinin zalimler zümresine ilhak olunacağı evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; evliyaullahtan zannolunan kimselerin kabirlerinden istimdad etmek.ve onlardan muavenet beklemek memnu' olduğuna bu âyet açıktan delâlet eder. Şu halde birçok cühelanın onların kabirlerini beklemeleri ve onlarda tasarruf var zannetmeleri ve herşeyi onlardan ümid etmeleri ve onların kabirlerine iltica ederek yalvarmaları batıl 1qit itikad ve* faydasız yorgunluktan ibarettir. Hatta bu misilli ölmüş kimselerden istimdad edip onların ianeye iktidarları olduğunu itikad edenlerin ülûhiyeti itikaadıyla beraber putperestlik edenlerden farkları olamaz. Hatta bazıları öyle fena itikaada giriftar olmuşlardır ki, ziyaretgâh olan mahallerde medfım olan zata karşı rükû' ve sücudla namaz kılmaya kadar cüret ederler. Halbuki namazda ta'zîm; ancak Allahü Tealâ'ya mahsus olduğundan bu misilli ta'zîmi Allah'ın gayrıya lâyık gören kimseler tekfir olunurlar. Amma mazannadan olan zatların kabirlerini ziyaret caiz olduğu gibi onların hürmetine Allahü Tealâ'ya duâ ve Allah'tan istimdad etmek ve namaz kılarsa Allahü Tealâ'nın rızası için kıl? mak suretiyle ziyaret meşrudur ve sevabı da vardır. Zira; indallah makbul olan kimsenin ind-i ülûhiyette olan kurbiyetini vesile ittihaz ederek onun hürmetine Cenab-ı Hak'tan birşey istemek ve ondan hiç bir şey beklemeksizin Allah'a duâ etmek caizdir.
Amma açlığın defini ekmekte ve susuzluğun defini suda aramak gibi esbab-ı âdiyeye tevessül etmek ihlâsa mani değildir. Zira; Allahü Tealâ esbabı kendi halkedip ve ona müracaatla emrettiği için esbaba müracaat ayn-ı ibadettir. Binaenaleyh; insanlar maişet hususunda Cenab-ı Hakkın tayin ettiği esbab-ı meşruadan bazısına tevessül ederek Cenab-ı Hak'tan rızık istemek meşru ve memduhtur ve sair. hususat-ı dünyeviyede dahi hal böyle olduğu gibi âhirette derecata nail olmak için şeriatın beyan ettiği feraizi, vâcibatı, sünen ve âdabı yerine getirmek, sair nevafil ve hayrata sa'yetmek de umur-u âhirette esbaba tevessül kabilindendir.
Bazı hastaların şifayı Cenab-ı Hak'tan isteyerek tekkeye müracaatla orada bulunan kimselerden efsun talebetmek ve muska yazdırmak, o mahallin tuzundan ve ekmeğinden bir miktar yemek suretiyle o tekkede yatan kimsenin hürmetini Allah'tan şifanın husulüne vesile ittihaz etmek tedaviye ve mualeceye müracaat kabilinden olduğu cihetle bu misilli müracaatta beis yoktur. Zira: efsun meşru olduğu gibi ekmeğini yemek ve suyunu içmek de tabibin ilâcını isti'mâl etmiş gibidir. Binaenaleyh; şifasını Cenab-ı Hak'tan bilmek suretiyle esbaba tevessül meşrudur. Şu halde şifayı Cenab-ı Hak'tan istemek suretiyle tabibin ilâcını içmekle tekkenin ekmeğini yemek ve suyunu içmek beyninde bir fark yoktur.
Yunus 10:107
Vacip Tealâ putların menfaat ve mazarrata muktedir olmadıklarmı beyandan sonra kendi zat-ı ülûhiyetinin kaadir ü kayyum olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; merhameti bol, ihsanına kimse karışmaz ve mağfireti bol, affına kimse dil uzatamaz.
Vacip Tealâ insanlar için hayır, maksudun bizzat olup şer, maksudun bilaraz olduğuna işaret için hayrı iradeye şerri mess kelimesine talik buyurmuştur.
Hayır; ancak fazl-ı ilâhi olup' Allahü Tealâ üzerine vacip olmadığına işaret için zamir mevziinde ism-i zahir varid olmuştur. Çünkü; zamirin mercii olacak hayır lâfzı geçmiş olduğundan zamir gelse manâya halel gelmez ve lâkin o hayrın fazl-ı ilâhi olup insanların istihkaakıyla olmadığına delâlet etmezdi.
Allahü Tealâ'nm kulları hakkında murad buyurduğu şey zahirde bazı kimseler hakkında zarar gibi görülür, fakat o fiil hadsiz ve hesapsız faydalar ve menfaatlar üzerine müştemil olur. Meselâ şiddetli yağmur bazı kimselerin hanelerini tahrip ettiği cihetle onlar haklarında zarar gibi görülse de bütün memlekette otları, ekinleri bitirip dağları ve ovaları ma'mur edip umum ahali ve hayvanat müstefid oldukları cihetle hayr-ı külliyi mutazammm olur. Ve hayr-ı küllî zımnında zarar-ı cüz'îyi ihtiyar caizdir.
Yunus 10:108
Zira; benim vazifem ahkâm-ı ilâhiyeyi size tebliğ edip doğru yolu göstermektir. Benim sözümü dinlemek ve mucibiyle amel etmek size ait bir vazifedir, isterseniz ihtida eder, menfaat görürsünüz ve isterseniz dalâleti ihtiyar eder mazarrat görürsünüz» demekle kendilerine hakikat-ı hali beyan edersin.
Bu âyette 7ı a fc la murad; din-i İslâm'dır, Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Yunus 10:109
Zira; hükmünde hata olmaz, ilmi tamdır ve ilm-i tam üzere bina kılınan hükümde yanlış olmak tasavvur olunmaz.
Hud 11:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz yirmi üç âyeti camidir.
Binaenaleyh; âyetlerine asla noksan târî olmaz ve ahkâmı, gaayet-sağlam ve tahribi gayr-ı kaabil bir binayı muhkem gibidir ki, enbiya-yı sabıkaya nazil olan kitaplar gibi nesih arız olmaz. Şu halde hükmü ilâyevmi-lkıyam bakîdir ve ahkâmı ibadın haline muvafık surette tafsil olunmuştur. Çünkü; kullarının cemi' ahvaline tamamıyla muttali olan hakîm-i mutlak tarafından tafsil olunduğu için itikaad-ı hakka, ahkâma, vaaz u ibrete ve durub-u emsale müteallik olan âyetler birer birer tafsil olunmuş, asla noksan kalmamıştır. Zira; evamir ve nevâhîyle âyetleri takviye olunduktan sonra sevabı ve ikabı taraf-ı ilâhiden lâ-yıkı veçhüzere beyan olunmuş ve hakla batıl beynini tefrik ve iktiza üzerine âyetleri nazil olarak kulların muhtaç olduğu deliller ve mesail-i saire hulâsa edilmiş ve sair sûrelerle dahi ahkâmı tafsil olunmuştur.
Kitabın gaayet muhkem ve âyetlerinin hikmete muvafık ve kullarını ıslaha elverişli olduğunu beyan için esmâ-i hüsnâ içinden ve isimleri varid olmuştur. Çünkü; işi yerinde olup ve hikmete muvafık olduğunu ve de her-şeyden haberdar olduğunu iş'âr ettiğinden ve tarafından varid olduğunu beyan etmek; Kur'an'ın ahkâmının hikmete ve mesalih-i ibada muvafık olduğunu beyan etmektir.
lâfzına müteallik tafsilât Sure-i Yunus'ta geçtiği için burada iade olunmamıştır. Çünkü; orada beyan olunan tevcihat burada dahi caridir .
Yahut manâ-yı âyet:
…
demektir. Çünkü; Cenab-ı Hak Kur'an'ı tebdil ve tağyirden ve batıl olan şeylerden ve âyetleri arasına ahkâmı bozacak şeylerin karışmasından muhafaza edeceğini beyanla ilâyevmilkıyam Kur'an'ın muhafaza-i ilâhiye altında olduğunu ilân buyurduğu cihetle muhkem kılındığı gibi helâl ve harama dair olan mesail âyetler zımnında tafsil olunmakla kullar için hall-i müşkilât etmek kolaylaşmış ve herbir mesele mahall-i muayyeninde tafsil olunmuştur.
Hud 11:2
Vacip Tealâ âyetleri tafsilin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette Kur'an'ın âyetlerinin tafsilindeki hikmet; tevhid olduğuna delâlet vardır. Zira; tafsil; Allah'ın gaynya ibadet etmemekle tefsir olunduğundan Kur'an'm hulâsası tevhid olup her ahkâmı tevhidin zımnında dahil olduğuna işaret olunmuştur. Bu âyet Allah'ın gayrıya ibadetten insanları men'i mutazammın olup Allahü Tealâ'ya ibadete terğib üzere müştemil olduğu cihetle âyetin âhirinde her iki kaziyenin neticesine işaret vardır. Çünkü; Resulullah Allah'ın gayrıya ibadet edenleri azapla korkutucu olması ve Allahü Tealâ'ya ibadet edenleri sevapla tebşir etmesi bu işareti te'yid eder. Zira; enbiyanın bi'setinden maksat da âsîleri azapla korkutmak ve âbidleri sevapla tebşir etmektir.
Hulâsa; Kur'an'm âyetleri taraf-ı ilâhiden tafsil olunup hiçbir meselede şüphe kalmadığı ve tafsil olunan mesailin hulâsası ise ibadetin ancak Allah'a münhasır olup Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığı ve Resulullah'ın, Allah'ın kullarını ma'siyetleriyle korkutucu ve ibadetlerinin sevabıyla müjde edici olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümles indendir.
Hud 11:3
Vacip Tealâ tekâlif-i ilâhiyeyi beyana başlamazdan evvel ma'-rifet-i ilâhiyenin tahsili lâzım olduğunu beyandan sonra tekâliften bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an'ın âyetleri iki şeyle tafsil olundu. Birincisi; tevhid, ikincisi; sizin istiğfar ve tevbe etmenizdir. Şu halde siz velinimetiniz olan Rabbinizden evvelâ geçmiş günahlarınıza mağfiret talep ve saniyen de bütün ma'siyetinize nedametle dergâh-ı ülûhiyete müracaat edin ki, dünyada bol nimetlere ve menafi-i marziyenize nail olup ölünceye kadar rahat ve refah-i halle vakit geçirin. Zira istiğfar; güzel nimetlere nail olmaya vesiledir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bazıları istiğfarla murad; günahlara mağfiret istemek ve tevbeyle mu-rad; işlemekte oldukları.günahları terkle dergâh-ı ülûhiyete müracaat etmektir dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Yani; kaht u gala gibi belâyâyı istiğfarla karşılayın ki, dünyada darlık görmeyesiniz. İstiğfarın tevbe üzerine mukaddem olduğuna işaret için bu âyette istiğfarla emir, tevbeyle emir üzerine takdim olunmuştur.
Bu âyet; istiğfarın vüs'at-ı rızka sebep olduğuna delâlet eder ve Resulullah'ın Dünya müminin zindanıdır) buyurduğu hadis-i şerifi bu âyete münafi değildir. Zira; âhirette mümin için hazırlanan nimetlere nispetle mümin dünyada ne -kadar bol nimete nail olsa dahi yine dünya mümin hakkında zindan menzilesinde demektir. Binaenaleyh; âyetle hadis beyninde münafat yoktur. Zira; âyetin meali «Dünyaya nispetle size vüs'-at ve rahat versin» demektir. Hadisin meâliyse «Âhirette mümin için mevcut nimetlere nispetle dünyada ne kadar rahat ve bolluk içinde olsa zindanda gibi olur» demektir. Kezalik «Kâfir de dünyada ne kadar müzayaka içinde olsa dahi âhirette göreceği azaba nisbetle dünya onun hakkında Cennet gibidir» demek olur.
Bazı âbid ve zâhidlerin istiğfara devam, ettikleri halde zıyk-ı maişete duçar olmaları derecelerinin yüksek olmasına ve günahlarının kefaret olunmasına sebep olduğu cihetle bu âyete münafi olmaz. Zira; mümin ârif-i billah olduğu cihetle rızkı dar olsa dahi kalbi geniş ve süruru daim ve taksim-i ilâhi olan rızkına razı olduğundan rızkının darlığı onun hakkında esefini mucip olmaz. Metâ-ı dünyanın hasis ve deni ve arkasının kesilir ve tükenir olduğuna işaret için intiha ve inkıtâ'a delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü arkası kesilip tükenen şey; daima hakir ve zelil olur.
Hulâsa; günahlara istiğfar ve tevbe etmek bol rızka ve refah-ı hale sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ insanların ef âlinden dünyaya müteallik olan istiğfar ve tevbe gibi şeyleri beyandan sonra menafi-î âhiretten bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; iyi ameli olan herkesin amelinin ecrini dünyada veyahut âhirette elbette Rabbiniz verir. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin ecrinden noksan kalmaz ve eğer tafsil üzere Kur'an'da vürud eden tevhid, istiğfar ve tevbe gibi ahkâmı kabul etmekten imtina' ederseniz ben sizin üzerinize büyük gün denmeye şâyân olan kıyamet gününün azabı nazil olmasından korkarım. Çünkü; ahkâm-ı ilâ-hiyenin muktezası ameldir. Amelden imtinâ'ının neticesi de azab-ı elimdir. Şu halde sizin için vazife azaptan kurtulmak için emr-i ilâhiye' imtisal etmektir.
Bu âyet-i celile; istiğfar ve tevbe edenlere verilmesi vaad olunan metâ'-ı haseni tafsil olmak üzere sevkolunmuştur ki, fazıl sahibine yani amel-i salih sahibine dünyada veyahut âhirette ecir verileceğini beyan etmiştir. Binaenaleyh; dünyada bazı amel-i salih sahibinin zıyk-ı maişete duçar ve bazı fasık ve facirin de bol rızka nail olmasıyla itiraz varid olmaz. Çünkü; ehl-i fazlın fazlı muhakkak verilecektir. Fakat behemehal dünyda olmak lâzım değildir. Dünyada ibadeti çok olan kimsenin amelinin ve salâh-ı halinin dünyada mükâfatını görmesi ihtimali olduğu gibi behemehal âhirette sevabını alacak ve derecatı da yüksek olacaktır.
Cenab-ı Hak erbab-ı fazlın mükâfatını tamamen vereceğini vaadle kullarını kesb-i fazilet etmeye teşvik etmiş ve kesb-i faziletten i'raz ve ahkâm-ı şeriatı kabulden istinkâf edenleri kıyametin azabıyla tehdid buyurmuştur. Ekseriyet itibarıyla erbab-ı fazlın mükâfat-ı dünyeviyesini verdiği görülmektedir ve dünyada verdiği nimetlerin şükrünü eda edince âhirette mükâfatı noksan olmaz.
Hulâsa; mümin muvahhidin dünyada ve âhirette mükâfat-ı haseneye nail olacağı ve haktan i'raz edenler haklarında yevm-i kıyametin azabından korkulacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:4
Vacip Tealâ âbidlerin ibadetine ecir vereceğini ve ibadetten i'raz edenlere azab olunacağını beyandan sonra herkesin âhirette mercii huzur-u manevî-i ilâhi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Allahü Tea-lâ'nın emrine imtisal edenlere sevap vermek ve emrine imtisal etmeyip küfre ve günaha ısrar edenlere azab vermek Vacip Tealâ'ya mahsustur. Tevbe ve istiğfar edenlerin rızkını tevsia kaadir olan ancak Allahü Tealâ'dır, Allah'ın gayrı değildir.
Bu âyette âbidleri ibadete terğib ve âsîleri isyandan tenfir ye azapla tehdid vardır. Çünkü; elbette herkesin mercii huzur-u ilâhi olduğunu beyan etmek huzur-u ilâhiye yüz aklığıyla varmaya ve yüzünden siyah lekeyi silmeye teşvik olduğu gibi Allah'ın herşeye kudretini beyan etmek; iyi amele ecir vermeye ve kötü amele raü-cazata kaadir olduğunu beyanla âsîleri korkutmak da vardır.
Hud 11:5
Vacip Tealâ hakkı kabulden açıktan i'raz edenleri yevm-i kıyametin azabıyla korkuttuktan sonra gizli i'raz etmekle açıktan i'raz etmek beyninde fark olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler kalplerinde küfrü ve Resulullah'a adaveti saklar, bildirmemek isterler ve lâkin iyi bilsinler ve mütenebbih olsunlar ki, onlar yataklarına gelip yorganlarını başlarına çektiklerinde kalplerinde gizledikleri .şeyleri ve Resulullah hakkında söyledikleri çirkin sözlerini Allahü Tealâ bilir. Zira; Allahü Tealâ ah-val-i kalbe muttalidir, binaenaleyh; ind-i ilâhide gizli ve aşikâr cümlesi müsavidir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile (İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran bu âyet (Ahnes) isminde bir kimse hakkında nazil olmuştur. Zira, (Ahnes) gaayet tatlı sözlü ve sözünün intizamına riayet eder ve Resulullah'm seveceği sözleri söyler, fakat Resulullah'ı sevmez ve sevmediğini de bildirmez ve sever gibi görünürdü. Allahü Tealâ bu âyette onun ve emsalinin hallerini tasvirle zemmetmiş "ve Resulullah'ı sevmediklerini gizlediklerinde bir fayda olmadığım beyan buyurmakla onları insafa davet etmiştir. Yahut bu âyet müşriklerden bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira; onların âdetleri hanelerine gelip yataklarına yatacaklarında «Biz perdeleri indirip, kapıları kapayıp, yorganı üzerimize örtüp, Resulullah'a adavetimizi gizleyip, sözümüzü söyleyince Allahü Tealâ ile peygamberlik davasında bulunan Muhammedi (S.A.) bizim halimizi bilmezler, biz işimize devam ederiz» derlerdi. Allahü Tealâ bu âyetle onların hallerini tasvir etmekle cümle sırlarını bildiğini ve saklamalarında fayda olmadığını bildirmiştir ki, itikadlarınm batıl olduğunu bilsinler. Çünkü; Vacip Tealâ bilûmum insanların kalplerinde olan esrarı ve lisanlarından çıkan sözlerini bilir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'dan saklı hiç kimsenin birşeyi bulunamaz. Hatta yorganlarının altında düşündükleri şeyleri dahi bilir. «Resul-ullah'tan adavetlerini gizlemek için kalplerini haktan döndürürler ve kalplerinde olan adavetin hilafını İisanlarıyla söylerler» demektir.
Hud 11:6
Vacip Tealâ istiğfara devam eden kimselerin rızkı bol olacağını, gizli ve aşikâr herşeyi bildiğini beyandan sonra cümle mah-lûkatm rızkı kendi taraf-ı ilâhisinden îsâl olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; hiçbir kimsenin rızkında ve defnolunacağı mahalde yanlışlık olmaz. Çünkü; Allahü Tealâ'nıri ilminden hariç birşey olmaz ki, yanlışlık olsun ve Allahü Tealâ küçük, büyük; erkek, dişi cümle hayvanatın gecede ve gündüzde meskenlerini bildiğinden her zaman herkesin ihtiyacını bilir ve anaların karnında ve babaların belinde ve kuşların yumurtaların-daki zerrâtm cümlesini bilir ve ona göre rızıklarım halkeder, yerli yerince verir ve hayvanat da herbiri bir nevi esbabla araya araya Allah'ın onlar için halkettiği rızkı bulur ve herkes kendi vücuduna, tabiatına ve mizacına muvafık olanı bilir ve onu yer, giyer, ondan intifa' eder, âharine tecavüz etmez ve edemez. Şu halde rızkın ahvali hayvanatın ahvaline muvafıktır. Çünkü; muvafık olmasa gıda olamaz. Hatta bazı hayvan hakkında gıda olan rızık diğeri hakkında ayn-ı zehir olur ki, yerse helak olur. Şu halde bu ne acîb ve garîb bir kanun-u ilâhidir ki, intizamına asla halel gelmez. Düşündükçe ukul-ü beşer idrakten âciz olduğunu itiraftan başka bir çare bulamaz. Zira; her nevi hayvanın rızkı kendi nev'ine münhasırdır, diğer nev'in rızkına el uzatamaz. Tabii ve zaruri bir inhisar altındadır. Birkaç nev'in bir nevi rızkı yemeleriyle bu cihete itiraz va-rid olmaz. Zira; bunlardan herbiri kendilerine mahsus olan rızıkta ayrılırlar.
Bu âyet-i celiledeki lâfzını firak-ı dâlleden Mu'tezile vücuba delâlet ettiğini istidlal ederek «Kulların rızkını vermek Al-lahü Tealâ üzerine vaciptir» demişlerse de, ehl-i sünnet indinde Allahü Tealâ üzerine birşey vacip olmaz. Çünkü; Allah'ın fevkinde bir hâkim yok ki, Allah üzerine birşey vacip kılsın. Belki Vacip Tealâ'nın hayvanatın rızkını tekeffül buyurması mücerret fazl-ı ilâhi ve lutf-u sübhanîdir. Ve lâfzından müstefad olan
vücup da vaad-i ilâhi icabıdır. Çünkü; vaad-i ilâhide tahallüf olmaz. Yani «Allahü Tealâ kullarının rızkını vermeyi vaad ettiği cihetle vaadinden dönmez» demektir. Vücuba delâlet eden lâfızla irad olunmak kullara vaad olunan rızkın vusulü muhakkak olduğuna ve tevekkül-ü tammm lüzumuna işaret içindir. Keenne vacip olan şeyin elbette vücudu lâzım olduğu gibi vaad-i ilâhi altında olan şeyin elbette vücut bulup geri kalmayacağına işarettir.
Bu âyette lâfzı manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir: «Efrad-ı ziruhun herbirinin rızkı Allah'tandır. Allah'ın gayrıdan değildir» demek olur.
Bu âyet-i celile üç hükmü hâvidir. Birincisi; yeryüzünde olan bilcümle hayvanların rızkım Cenab-ı Hakkın tekeffül buyurmasıdır. İkincisi; hayvanattan herbirinin bulundukları yerlerini ve karargâhlarını bilmesidir. Üçüncüsü; efrad-ı ziruhtan herbîrinin Levh-i Mahfuz'da yazılı olmasıdır. Binaenaleyh; insanların rızık hususunda gayrın hukukuna tecavüz veyahut uzun boylu arbedeler çıkararak kendini ve hasmını rahatsız etmek rızkının ziyade veya noksan olmasında bir te'siri olmayacağından bu gibi şeylerden ihtiraz etmesi lâzımdır. Ancak insanın esbabına tevessülle beraber Cenab-ı Hakka itimad edip suret-i meşruada sa'yetmesi vaciptir.
Hud 11:7
Vacip Tealâ malûmatın cümlesine âlim olduğunu beyandan sonra mümkünatm cümlesine kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Allah'ın kudretini nasıl inkâr edersiniz? Bunu inkâra cüret etmemek lâzımdır. Zira; o Allahü Tealâ âlem-i ulvî olan gökleri ve âlem-i süflî olan yerleri sizin maişetinize ve hayatınıza elverişli olarak altı gün miktarı bir zamanda icad etti. Bunların cümlesi halikının vücuduna ve kudret-i kâmilesine delâlet ederken nasıl oluyor ki, halikın kudretini inkâra cüret edersiniz? Halbuki sema ile arzı halketmezclen evvel suyla Arş-ı A'lâ'yı halketti ve Arş-ı A'lâ ile su arasında bir hail yok ve Arş-ı A'lâ su üzerinde muallâktı ve bu âlemi Allahü Tealâ şu gördüğünüz suret-i acîbe üzere halketti ki, sizin dünyada ömrünüz oldukça imtihan muamelesi buyursun ve ameli güzel olanlarla olmayanlar beynini tefrik etsin. Amel cihetinden ve daha ziyade ihlâs üzere amel edenler bilinsin ve herkes kendi halini bilsin, haline göre cezasını bulsun.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gökler zatlarında ve sıfatlarında birbirine muhalif olduğuna işaret için semavât cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Amma yerlerin zatında ve sıfatında tabakaatı bir siyak üzere olduğundan arz müfred olarak varid olmuştur.
Gökler baba menzilesinde olup yer ana mesabesinde olduğundan baba menzilesinde olan semavatın şerefine binaen sema takdim olunmuştur. Çünkü; semadan bereket nazil olmayınca yerden bir-şey hasıl olmaz. Binaenaleyh; arz semaya daima muhtaçtır. Sema ise muhtacünileyhtir. Muhtacünileyh olan şey muhtaca nispetle daima efdal ve şereflidir.
Suyla Arş-ı A'lâ'nın yerler ve göklerden evvel halkolunduğu-na bu âyette delâlet vardır. Çünkü, yerleri ve gökleri halkettiğin-de Arş-ı A'lâ'nın su üzerinde bulunmasını beyan etmek; arşla suyun evvel halkolunduğunu beyan etmektir. Yani; «Aşağıda su, yukarıda Arş-ı A'lâ vardı» demektir. Yoksa Arş-ı A'lâ suyun üzerine konmuş manâsına değildir.
Vacip Tealâ bu âlem-i mükevvenatın halkolunmasında hikmet kullarına imtihan muamelesi olduğunu bu âyetle beyan buyurmuş ve imtihan muamelesini âlemin halkolunmasma illeti ga-iye olarak beyan etmiştir. Zira; âlemin hilkatından rnaksad-ı asli ma'rifet-i ilâhiyedir. Binaenaleyh; ma'rifet-i ilâhiyeye âlem-i mü-kevvenat vesiledir. Çünkü; insanların vücuduna ve maaşına âlem-i mükevvenat vesile ve esbab kabilinden ve vahdaniyet-i ilâhiyeye delil ve emmare olduğundan halikın vücuduna ve vahdaniyetine bu mevcudatla istidlal olunur. Vacip Tealâ'nın ef'âli mualleletün bil-a'raz değilse de hikem-i mesalihi mutazammm olduğundan illet suretinde varid olanlar hikem-i mesalih manasınadır. Binaenaleyh; hükat-ı âlemde olan maslahata işarettir.
Bu âyette imtihan muamelesi mecazdır. Zira Allahü Tealâ kullarının hallerini bilir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ hakiki imtihandan münezzehtir. Çünkü imtihan; ahvali bilinmeyen kimsenin şanıdır. Allahü Tealâ ise kullarının hallerini tamamen bildiğinden imtihana ihtiyacı yoktur. Şu halde Cenab-ı Hakkın imtihan muâmelesi kullara hallerini bildirmek içindir. Herkesin ilim ve amel mertebelerinde daima sa'yetmesi umur-u lâzımeden olduğuna ten-bih ve işaret için lâfzı ism-i tafdil sıygasıyla varid olmuş, hüsn ve kubh itibarıyla efrad-ı mükellef birbirlerinden farklı olduğuna işaret için imtihan muamelesi ihtiyar olunmuştur. Şu halde bu âleme arz-ı vücud eden insanlardan ameli kabih olanlarla hasen ve ahsen olanlar elbette birbirinden temeyyüz eder. Ve amel, amel-i kalbe ve amel-i cevariha şamil olduğundan imtihan; kuvve-i ilmiye — itikaadiyat — ve kuvve-i ameliye — ameliyat — nın cümlesine şamildir. Binaenaleyh; her insanın her iki cihetin tahsiline sa'yetmesi elzemdir. Zira; her iki cihetten suâl olunacaktır. Şu halde her iki cihete çalışmakla rıza^yı ilâhiye nail ve selâmete vasıl olmak insanın menfaati iktizasındandır.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nin yeri ve gökleri altı gün miktarı bir zamanda haîkettiği ve bu âlem halkolunduğunda Ârş-ı A'lâ'nm suyun fevkında bulunduğu ve âlemi halketmekteki hikmet; mükellefini imtihan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ efrad-ı beşerin iptilâsı âhiretin vücuduna delil olduğundan âhireti inkâr eden kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Âhireti inkâr eden kâfirlere sen eğer dersen ki «Ey kâfirler! Vefatınızdan sonra siz elbette kabrinizden kalkacaksınız ve amelinizin cezasını göreceksiniz.» Buna cevaben o küfrü ihtiyar eden kâfirler «Şu Kur'an veyahut şu söz olmadı, ancak açıktan bir sihir oldu». Çünkü; onlar küfrü ihtiyar ettiklerinden iman etmemeye karar vermişlerdir. Binaenaleyh; âhireti beyan eden söze ve Kur'an'a sihirdir demeye cesaret ederler ve akıbetinden endişe etmezler. Zira âhireti beyan eden kelâmı; hakikati haiz olmadık manâsız bir söz zannıyla hükümsüz addederler ki, itikad-larının hilâfına ve kulakları ünsiyet etmedik bir kelâm olduğundan sihir demeye cesaret ederek derhal oyuncak kabilinden insanları aldatmak için tertib olunmuş bir sihirdir demekle imandan i'raz ederler. Halbuki Kur'an'a muâraza için birçok zaman uğraştıkları halde kısa bir sûrenin bile mislini getirmekten âciz kaldıkları ve en nihayet muâraza ve muharebeye müncer olduğu meydandadır. Eğer onların dedikleri gibi kul tarafından tertib olunmuş birşey olsaydı itiraz edenler de Kur'an'ın bazı sûrelerinin mislini tertib edebilirlerdi, halbuki yapamadılar.
Hulâsa; taraf-ı risaletten «Siz öldükten sonra dirileceksiniz» denildiğinde kâfirlerin «Bu söz sihirden başka birşey değildir» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ, Resulullah'm Kureyş kabilesine vaad ettiği azabın taahhurundan dolayı Kureyş kâfirlerinin istihza suretiyle Resulullah'a «Nerede kaldın, azap neden gelmiyor?» dediklerini ve âkıbet-i hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; bu kelâmdan maksatları; Resulullah'ı tekzib, istihza ve.zımnında isti'cal de vardır ki, «Azap gelecekse gelsin, ne olacaksa olsun. Kuru vaattan birşey hasıl olmaz» demek istemişlerdir.
bu âyette az bir zaman manasınadır. Zira ümmet; her ne kadar insanlardan cemaat manâsmaysa da burada azıcık, mahdud ve muayyen bir zaman manasınadır. Şu halde «Azap elbette gelecek ve lâkin bazı maslahata binaen bir müddet-i mu-vakkata te'hir olununca yokluğuyla hükmetmek lâzım gelmezken hükmeder ve istihzaya kadar cüret ederler» demektir.
Yahut bu âyette ümmet; manâ-yı aslisi olan nastan bir cemaat manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Binaenaleyh; ümmet-i Mu-hammed meydana gelince müşrikler helak oldu gitti ve bilhassa Ceziret-ül Arap'ta bir ferd-i müşrik kalmadı ve İran hükümeti tamamen münkariz oldu, müşrikler kırıldı ve yerlerine ehl-i İslâm kondu.
Hulâsa; âsî cemaatın helakini icab eden azap o cemaatın yerine gelecek itaatli ümmetin zuhuruna kadar te'hir olunmak âdet-i ilâhiye iktizasındandır. Çünkü; bir ümmet gelmeden ümmet-i mev-cudeyi ihlâk etmek âlemin harabına bâdı olup halbuki vakt-i muayyenine kadar âlemin ma'mur olması murad-ı ilâhi iktizasından olduğu cihetle yeni ümmet gelmeyince eski ümmeti ihlâk etmez. Binaenaleyh; âsî olan bir millet gazab-ı ilâhinin teehhürüne mağrur olmayıp isyanını bilip Allah'ın inayetine iltica etmeli ki, azaptan kurtulsun.
Hud 11:8
Vacip Tealâ azabın te'hirini istihza ettiklerini beyandan sonra azap geldiğinde hiçbir şeyin mani olamayacağını ve istihzalarının azabı kendilerini ihata edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; onlar için mev'ud olan azap onlardan başkalarına sapmaz ve biraz hafif bile olmaz, mukadder olan azap neyse tamı tamına gelir ve Resulümüzün tehdidi yerini bulur ve onlar da şirklerinin cezasını görürler. Şu halde siz azabın te'hirinden ve onların tuğyanından müteessif olmayın.
Azapla murad; dünyevî ve uhrevî her ikisi olmak muhtemeldir. Lâkin âyetin şevkinden fehmolunan azab-ı dünyadır. Zira; Resulullah'ın tehdidi her ikisine şamilse de kâfirlerin suâlleri ve ve istihzaları azab-ı dünyanın te'hir olunması üzerinedir. Binaenaleyh; bu âyette azapla murad; azab-ı dünya olmak ihtimali galiptir. Maamafih her ikisi de murad olunmakta bir mani yoktur. Şu halde her ikisine şâmil addolunmak evlâdır. Zira; lâfzın ikisine şamil olduğu halde içinden birine tahsis etmekte taksir vardır.
Vacip Tealâ kâfirlerin kendilerine nazil olan azabın taahhu-rundan dolayı istihza ettiklerini ve istihzalarının azabı elbette kendilerine vasıl olacağını beyandan sonra insanların münkir-i nimet olduklarını beyan etmek üzere
Hud 11:9
buyuruyor.
Yani; biz nev'-i insana nimet-i dünyadan lutf u keremimiz icabı birçok rızık verip onun lezzetini tattırdığımızda o nimetleri hikmetimiz icabı onun ekinden alınca o insan bütün nimetlerimizi unutur ve geçmiş nimetlerimizi inkâra cüret ve rahmetimizden kat'-ı ümid ederek şiddetle me'yus olur. Halbuki rahmet-i ilâhiyeden kat'-ı ümid etmek büyük günahtır. Binaenaleyh; insana lâyık olan nimet-i ilâhiye mevcutken şükretmek ve bir belâya müptelâ olduğunda sabrederek ikinci bir nimete muntazır olmaktır. Çünkü nimet; insan için mücerret lutf-u ilâhi olduğu cihetle gider, tekrar gelir. Şu halde nimet-i ilâhiyeden kat'-ri ümid etmek caiz olamaz. Zira; Allahü Tealâ kaadir ü kayyumdur, her zaman herkesin halini bildiği gibi her vakit herşeyi vermeye kaadir olduğundan rah,^ met-i ilâhiyeden ümidini kesmek hiçbir zaman doğru değildir. : Hulâsa; insanın evvelce nail olduğu nimet zail olunca rahmet-i ilâhiyeden şiddetle me'yus olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:10
Vacip Tealâ insanın, nimetin zevaline me'yus olduğunu beyanla zarardan sonra isabet eden menfaata son derece mesrur olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanı âciz kılacak ve perişan edecek bir belâ geldiğinde son derece me'yus olduğu gibi o belânın gitmesine de gaayet ferah eder, hatta «Benden mesaib zail oldu» demekle gayrılara iftihar ederek sürürünü izhar eder. Çünkü; insan o belânın zevaline ve nimetin gelmesine kendinden bir liyakat ve istihkak gördüğünden nimetini hazmedemeyerek gayrılara iftihara cür'et eder ve belki o nimeti hayra sarfedecekken şerre sarfle zulüm ü taaddiye başlar. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile fahur; fahrü mübahat ve menakıbını saymakla kendinde olan kudreti başkalarına zulüm suretiyle uzatmak ve kendinde herkesten ziyade bir istihkak görmekten ibarettir. Binaenaleyh; o gibi insanlar bu misilli iftiharle zemmolunmuştur. Servet ve samana malik olan insanların ekserisinde bu hâl müşahede olunmaktadır. Binaenaleyh; çok zaman geçmeksizin nimeti zail ve kendi perişan olur. Zira şükrü edâ olunmayan nimet; her zaman zevale ma'ruzdur.
Beyzâvî ve Ebussuud'un beyanları veçhile insanların bu dünyada gördükleri nimet ve mihnet âhirette görecekleri sevap ve azaba numune kabilinden olduğuna işaret için zevk ve mess kelimeleri varid olmuştur. Çünkü zevk; birşeyin tadını tatmak, mess ise birşeyin iptida isabet etmesidir. Şu halde dünyada görülen nimet, lezzet ve mihnet cümlesini tatmak kabilinden-dir, hakîkî değildir. Zira; nimetin hakikati Cennet'te ve mihnetin hakikati Cehennem'dedir. Binaenaleyh; âhirette olacak nimetlere ve Cehennemide olacak zahmetlere nispetle dünyanın nimet ve zahmeti tadımlık kabilindendir. Zira; nimet-i dünya her ne kadar çok olsa tükenir ve arkası kesilir ve zahmet ne kadar şiddetli olsa bir vakit olur ki o zaman zail olur. Amma âhiret devamlı olur ve' zeval bulmaz.
Hud 11:11
Vacip Tealâ insanın nimete mesrur ve zevalinden me'yus olduğunu beyandan sonra bu hâl insanların cümlesinde olmayıp bazılarında olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanlar her iyiliği kendilerinden bilirler. Ancak şol kimseler ki, onlar isabet eden belâlara sabırla o belânın defini Allah'tan isterler. Ve amel-i salihe de devamla beraber nimetin zamanmda şükrünü edaya sürat ederek hayrat ve hasenata müdave-met ederler. İşte şu belâyâya sabırla mukaavemet, nimet ve rahatı, emn ü afiyeti şükürle karşılayan kimseler için günahlarını setir ve sair kötülüklerini mahvıla büyük dereceler vardır ki, rıza-yı ilâhimize nail olmakla vasıl-ı meram olurlar.
İnsanın sabrı; Allahü Tealâ'ya imanı ve kaza-yı ilâhiye ke-mâl-i inkıyadı neticesi olduğu cihetle mümin-i kâmil kendine vâki olan belânın defini Allahü Tealâ'dan istediği gibi her nimetin sahibi Allahü Tealâ olduğundan cümle nimetlerin şükründen ibaret olan a'mâl-i saunasını da Allahü Tealâ'ya ubudiyet noktasından edâ eder.
Bu âyette istisna; Kazînin beyanı veçhile ( âyetinde bulunan insan lâfzındandır. Zira; insan muarrefünbillâm olduğu cihetle mümin ve kâfir cümle insanlara şâmildir. Ve bilkül-liye rahmet-i ilâhiyeden me'yus olanlar âsî olan kimseler olduğundan Cenab-ı Hak salih olan kullarını onların amellerinden müstesna kılmıştır. Zira; suleha daima rahmet-i ilâhiyeden ümitvar olur. .
Hulâsa; insanlar için dünyanın ve nimet-i dünyanın bir kararı olmadığı ve mihnetten nimete, gınadan fakra, sıhhattan maraza tebeddül ve tagayyür gibi ahvalin cereyanı âlemde her zaman insanlar üzerinde cereyan eden halattan olduğu ve nimet mihnete tebeddül edince ekser-i insanın rahmet-i ilâhiyeden bilkülliye ümidini kestiği gibi geçmiş nimetleri de bilkülliye unuttuğu ve mihnetten nimete intikaal edince kendinde o nimete bir istihkak görmek suretiyle Cenab-ı Hakkı nisyan edip nimetin şükrünü terkettiği ve fakat varlığa şükür ve yokluğa " sabretmeyenler insanlardan âsî olanlar olup muti' olanlar nimete şükür ve mihnete sabrettiklerinden büyük mağfirete've yüksek derecelere kesb-i istihkak ettikleri bu âyetten müstefad olanfevaid cümlesindendir.
İşte bu âyetler insanların ahvalini tasvirle belâya sabır ve nimete şükretmeyenleri zemmetmiş ve belâya sabır ve nimete şük-redenleri sena etmekle mağfiret-i ilâhiyeye ve Cennet'te büyük derecelere nail olacaklarını beyanla Cenab-ı Hak kullarını a'mâl-i salihaya terğib ve a'mâl-i seyyieden tenfir etmiştir.
Hud 11:12
Vacip Tealâ insanların ve bilhassa kâfirlerin bazı ahvalini beyandan sonra onların sû-u hallerinden Resuluİlah'a arız olan hüznün şiddetini ve onların bazı yaramaz "sözlerini ve Resulullahın va-zffesi ancak onları inzar etmek olup herşeyin vekâlet-i ilâhiye altında olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Sen müşriklerin imanına muhabbetinden dolayı vahyolunan ahkâmdan onların sevmediği şeylerin bazısının tebliğini me'mul ki vakt-ı âhara terkedersin ve onların «Keşke Muhammed (S.A.) üzerine bir hazine nazil olmuş olsaydı da kendine ve etbâ'ına yedirse veyahut onunla beraber bir melek gelse de risaletini tasdik etseydi» gibi nâlâyık sözlerinden müteessir olarak kalbin daralır ve gönlüne sıkıntı gelir. Sen telâş etme ve onların istihza edecekleri korkusuna binaen vahyolunan ahkâmdan bazısının tebliğini vakt-ı âhara terki hatırına getirme. Zira; senin vazifen ancak onları irizar^ etmektir. Yoksa onlara kabul ettirmeye me'mur değilsin ki kabul etmediklerinden dolayı mahzun olasın. Çünkü; vahyolunan ahkâmı kabulden fayda ve adem-i kabulden zarar görecek onlardır. Binaenaleyh; sen onların hezeyanına kulak asma. Çünkü; Allahü Tealâ herşey üzerine vekil ve onları gözeticidir. Şu halde onların lâyık oldukları cezayı verir ve senin inti-kaamını onlardan alır.
Fahr-i Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Mekke'de bulunan müşrikler Resulullah'a «Sen bize şu Kur'an'dan başka bir Kur'an getir ki, o Kur'an'da mabudlarımıza sebb ü şetmetmek gibi kötü sözler olmasın ki, biz sana iman edelim» dediler. Bunların şu vaadlerine karşı Resulullah onların ma'budlarına ta'n eden âyetlerin onlar üzerine tilâvetinden şimdilik sarfınazar ederek sevdikleri âyetleri onlar üzerine tilâvet ve ahkâmını tebliğle onları daire-i itaat ve imana aldıktan sonra diğerlerini tebliğ etmek suretini iltizam etmek hatırına gelmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran Cenab-ı Hak inzal olunan âyetlerin ahkâmım behemehal tebliğ etmek lâzım olup onların sevmedikleri ahkâmı tebliğin te'hiri caiz olmadığını beyan buyurmuştur.
Yahut kâfirlerin «Yâ Muhammedi Senin dâvan doğru ve Rabbin Tealâ herşeye kaadirse keşke senin üzerine Rabbin Tealâ tarafından bir hazine inzal olunsun da zengin ol ve sen onun indinde dediğin gibi makbulsen Mekke dağlarını altın yapıver de sana inanalım» demeleri ve bazıları da «Eğer sen hakkaa resulsen keşke seninle beraber bir melek geleydi ve risale tine şehadet edeydin demeleri üzerine Resuluilah'm kalb-i nebevileri muztarip ve mahzun olmakla beraber onların kabul etmeyeceklerini ve tebliğ zamanında birtakım yolsuz sözler sarfiyla ahkâm-ı ilâhiyeye tecavüz edeceklerini bildiğinden kabul etmeyecekleri şeyleri şimdilik tebliğ etmemek hatır-ı nebevilerine hutur etmesi üzerine Cenab-ı Hak kâfirler ister sevsin isterse sevmesin cümle ahkamını tebliğin behemehal lâzım olduğunu Resulüne beyan buyurmuştur.
Şu halde kâfirlerin ta'nına ve bazı âyetleri istihza ve Kur'an'ı istihfafları korkusuna binaen bazı ahkâmın tebliğini te'hir caiz ola-. maz. Binaenaleyh; zamanımızda bazı kimselerin itirazlarından havf ve endişe suretiyle vaaz eden kimsenin süfehanın sevmedikleri ahkâmı terketmeleri ve sükûtla geçiştirmeleri caiz değildir. Çünkü; onların istihzalarından ve istihfaflarından hasıl olacak zarar; onların itirazları korkusuna binaen tebliği terkten hasıl olacak zarardan ehvendir. Şu halde iki zarar cem' olduğunda zararın ehvenini ihtiyar etmek kavaid-i şer'iyemiz icabmdandır. İstihza ettikleri âyetlerin ve itiraz ettikleri hükümlerin sahibi Allahü Tealâ olduğu cihetle ondan kullarının ve bilhassa Resulünün müteessir olmamasını tavsiye buyurmuştur ki, istihzadan mutazarrır olacaklar istihza edenlerin kendileridir. Binaenaleyh; bazı âsîlerin kabul etmeyeceklerini bildiğinden naşi ahkâmın tebliğini terketmek lâzım gelmez.
kelimesi asıl manâsı itibarıyla şek ve rica içinse de, burada kelâmın manâsına dikkat ve hilafından men1 ve te'kid içindir. Ve bazan da emri ve nehyî te'kid için olur. Meselâ bir kimse kendi oğluna birşey emrettikten sonra o emri te'kid ve hilafından nehyiçin «Lealle kusur edersin» dediğinde bunun manâsı «Emrime dikkat et, sakın hilafını ihtiyarla kusur etme» demektir.
Şu halde âyetin manâsı:
…
demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette bilfiil Resulullah'm bazı âyetin tebliğini terkeylediğine veyahut vakt-ı âhara te'hir ettiğine delâlet yoktur. Çünkü; kelimesi terkin vukuunu ve ileride olması me'mûl olduğunu intizara ve gözetmeye mevzudur. Binaenaleyh terkin vukuuna intizar etmek; bilfiil vukuunu icab etmediğinden âyette bilfiil terkin vukuuna delâlet yoktur. Şu kadar ki, sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile bazı ahkâmın tebliğini şimdilik te'hir etmek hatır-ı nebevilerine hutur etmesi şu tenbih-i ilâhiye vesile olmaktan baîd değildir ki şu hatıra-i nebeviye üm-met-i Muhammed'den bir takım süfehanın istihzasına ve itiraz korkusuna binaen bazı ahkâmı terk, nisyan veyahut sükûtla geçiştirmek gibi şeylerin aciz olmadığını beyan etmek gibi birçok ahkâm-ı ilâhiyeyi beyana sebep olmuştur. Çünkü; enbiya-yı izamın sözleri ve işleri ümmetteri hakkinda delil olduğu gibi bazı ahval-i beşeri-yenin onlar üzerine cereyanı dahi ahkâmı beyana sebep ve delil olur. Meselâ nisyanın namazda sehv-i secdeyi beyana sebep olduğu gibi sebeb-i nüzulde beyan olunan hatıranın da bu âyetin nüzulüne sebep olmuş ve tebliği te'hirin caiz olmadığı beyan olunmuştur.
Hulâsa; bazı âsîler tarafından itiraz veya istihza vaki olur korkusuna mebni tebliğin terki veya te'hiri caiz olmadığı ve kâfirlerin KeşHe Resulullah üzerine bir hazine nazil olsa veyahut risaletine şehadet eder bir melek gelseydi de biz de inanmış olsaydık)) dedikleri ve bu sözlerinden Resulullah'ın kalb-i nebevileri muztarip ve mahzun olduğu, Resulullah onları ancak inzar edici olduğu cihetle mahzun olmak lâzım gelmediği ve herşey üzerine Allahü Tealâ'nın vekil olduğu, binaenaleyh; onlarm lâyık oldukları cezayı vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:13
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a itirazlarını ve kalb-i nebevilerinin ıztırabmı beyandan sonra kâfirlerin bazı sözlerini ve kâfirleri i'caz ve ilzam için Resulullah'ın teklifini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kâfirleri Kur'an âciz kılınca «Mu-hammed (S.A.) Kur'an'ı kendi indinden icad ve telif etti ve lâkin fikrini terviç için Kur'an'a vahiydir demekle Allah'a iftira eyledi» derler. Onları iskât ve ilzam için sen onlara de ki, «Sizin zu'mu-nuzca Kur'an'ı ben icad edince siz de benim gibi beşer ve icada daha ziyade meraklısınız. Binaenaleyh; Kur'an'm misli ve kısa sûrelerden on sûre getirin ki, o sûreler de icad olunmuş olsun ve eğer sözünüz doğruysa kendiniz yalnız icad edemezseniz Allah'ın gayrı muktedir olduğunuz kimseleri de yanınıza çağırın, icadına çalışın, görelim icad edebilir misiniz» demekle onları insafa davet et. Zira; onların zu'mlarınca senin Kur'an'ı kendin icad ettiğin doğru ve sözlerinde sadıklarsa Kur'an'm emsalini onların da icad etmeleri lâzım gelir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Resulullah, muâraza eden kâfirlere evvelâ on sûre getirmelerini teklif eyledi. Fesahat, belagat ve hüsn-ü intizamda Kur'an'm misli on sûre getirmekten âciz olunca onlar üzerine teshilât göstermekle Kur'an'm misli bir sûrecik bari getirmelerini teklif etti. Şu halde bu âyette on sûre getirmelerini teklif diğer âyette bir sûre getirmelerini teklife münâfi değildir. Zira;-tekliflerin zamanları başkadır. Çünkü; bir zamanda Kur'an'm mislinden on sûre getirilmesini teklif buyurdular. Şu teklif olunan şeyi getirmekten âciz olunca diğer bir zamanda da bir sûre getirmelerini teklif buyurmuşlardır. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü; tekliflerin zamanları başkadır. Tenakuzda ise zamanda ittihad şarttır. Kur'an; fesahat ve belagatla beraber umur-u gaybiyeden de haber verdiği için emsalini getirmekten insanları âciz kılmıştır. Yahut mu'ciz olmasının sebebi; ulûm-u kesi-re üzere müştemil olup mislini getirmeye insanların muktedir olamaması ve Cenab-i Hakkın bu misilli kelâmı söylemekten insanların kudretlerini selb ve izale etmesidir. lâfzı cemi olduğu halde lâfzının müfred olarak gelmesi sûrelerden herbiri itibariyledir. Yani «On sûre getirin ki, herbiri fesahat ve belagatta Kur'an'm misli olsun» demektir.
Bu âyette emir ve teklif; Kur'an'a itiraz edenleri ta'ciz ve is-kât içindir, yoksa vücub için değildir. Zira; Kur'an'm misli on sûre getirmek şöyle dursun bir sûre, belki bir âyet bile getirebilmekten âcizlerdir. Binaenaleyh; çok zaman çalıştıkları halde değil bir sûre, bir âyetin bile mislini getiremediler. Binaenaleyh; acizleri eseri olarak sözleriyle muârazaları kılıçla muharebeye intikaal etmiştir.
Hulâsa; kâfirlerin Resulullah'a «Kur'an'ı kendi icad ediyor ve lâkin kelâmını terviç için Allah kelâmıdır diyerek Allahü Tealâ'ya iftira ediyor» dedikleri ve onları ilzam için Resulullah'ı «Ben icad edersem sizin de benim gibi icad etmeniz lâzım gelir. Zira; siz de benim gibi beşer ve fusahadansınız. Haydin on sûre de siz icad edin sözünüzde sadıksamz ve eğer yalnız icad edemezseniz Allah'ın gayrı olarak çağırmasına muktedir olduğunuz kimseleri de çağırın» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Her zamanda hakka karşı buğz ve itiraz edenler mevcut olduğu gibi zaman-ı saadette Kur'an'a itiraz ve iptaline sa'yedenler pek çok olduğuna bu gibi âyetler delâlet etmektedir. Yalnız bu hâl asr-ı saadette kalmadı, belki o günden bu güne kadar aynı itiraz devam etmektedir ve bu itiraz kâfirlere münhasır olmayıp ismi ve kisvesi İslâm olanlardan dahi çok itiraz edenler her zamanda görülmektedir. Çünkü; insanlardan hakkı kabul etmeyenler arzusuna muvafık olmayan ahkâma itiraz ederler ve bu gibiler de her yerde tesadüf olunan şeylerdendir. Fakat daima bu misilli kimselerin itirazları kendi aleyhlerine döner. Binaenaleyh; Kur'an ve ahkâmı yerinde kalır.
Hud 11:14
Vacip Tealâ Kur'an'a itiraz eden kâfirlere on adet sûre getirmelerini emrettiğini beyandan sonra emrolundukları sûreleri getirmekten âciz oldukları surette müminlere terettüb eden vazifeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müminler! Sizin istediğiniz sûreleri getirmekten kâfirler âciz olup size cevap veremezlerse siz Kur'an'm ancak ilm-i ilâhiyle inzal olunup Allah'tan başkasının bu inzale kaadir olamadığını bilirsiniz. Binaenaleyh; ilminiz veçhüzere devam edin ki, yakininiz kuvvet bulsun ve itikaadınıza asla şek târî olmasın. Zira; kâfirlerin fesahatlarıyla ve kemâl-i belâğatlarıyla beraber Kur'an'a muârazadan âciz kalmaları sizin Kur'an'ın taraf-ı ilâhiden nazil olduğuna imanınızı takviye eder ve şurasını da iyi bilin ki, Allah'ın gayrı ma'budun bilhak yok, ancak ibadete lâyık Allahü Tealâ vardır. Hâl böyle olunca siz Allahü Tealâ'ya inkıyadınıza ve ihlâsla ubudiyetinize devam etmez misiniz? Elbette devam etmelisiniz.
Şu manâ; işbu âyetin bundan evvelki âye,tin manâsı üzerine müteferri olup hitabın da Resulullah'a ve etbâ'ına olduğuna naza-randır. Amma bu âyette hitap kâfirlere olduğuna nazaran manâ-yı âyet Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şöyledir:
…
Bu âyet ve bunun emsalinde olan âyetler deki istifham; inkıyad etmeyenleri tekdir içindir. Zira; İslâm'a duhulün esbabı mevcut olup adem-i. duhule özrün olmadığına delâlet ettiğinden dahil olmayanlar tevbihe müstehak oldukları için istifham suretiyle varid olmak âdettir. Şu halde muti' olan ehl-i İslama nazaran hitap, devam içindir. Çünkü; müminler de Kur'an'm taraf-ı ilâhiden mün-zel olduğuna ve vahdaniyet-i ilâhiyeye ilim mevcut olduğu cihetle onlara emretmek icad için değildir. Zira; evvelden hasıl olan bir şeyin tahsiliyle emir caiz olamaz. Binaenaleyh; ilimleri ve iti-kadları üzerine devam lâzım olduğunu tavsiyedir.
Hulâsa; kâfirler Kur'an'ın mislinden emrolundukları sûreleri getirmeyince ehl-i iman için Kur'an'ın taraf-ı ilâhiden inzal olunduğu ilme ve tevhide devam lâzım olup itaat ve inkıyad üzere bulunmak vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin--dendir. Şu halde 1300 küsur senedir Kur'an'a itirazlar ve inkârlar te'sir edemeyip sağlam ve metin kale gibi herkese galebe ederek sabit kalması Kur'an'ın vahy-i ilâhî olduğuna büyük bir delil olup iman etmeyenlerin hamakatlarından başka birşeye delâlet etmez.
Hud 11:15
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a muârazadan âciz kaldıklarını beyandan sonra muârazaya çalışmalarından garazları haset, riyaset ve metâ'-ı dünyaya rağbetleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bir kimse dünyada ameliyle metâ'-ı dünyayı murad eder de Allah'ın rızasını taleb etmez ve amel üzerine terettüb eden emval ve evlâd gibi dünyanın ziynetinden olan birtakım müzahrefatı murad ederse biz onlara amellerinin ecrini dünyada tamamen veririz. Binaenaleyh; onların amellerinin ecrinden asla noksan verilmek suretiyle zulmolunmazlar. Şu halde onlar fukaraya vâki olan in'âm ve ihsanlarının ve sair amellerinin her cüz'ünün baliğan ma belâğ ecrini alırlar. Çünkü; Allahü Tealâ onların amellerine dünyada arzuları veçhile mükâfat olarak mal, evlâd, ahfad, sıhhat ve afiyet verdiği gibi rızıklarım tevsi' ve mihen ü meşakkati tahfif eder.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyet mürâiler veyahut münafıklar hakkındadır. Lâkin âyetin mazmunu kimlere sadık olursa hükmü onlarda carîdir. Çünkü itibar; hükmün illetine ve sebebine olduğundan o illet nerede bulunursa hüküm de orada bulunur. Şu halde «Ameliyle yalnız dünya menfaatini veya nâsın methetmesini murad ederse mükâfatını dünyada alır. Âhirete birşey kalmaz» demektir.
Hud 11:16
Vacip Tealâ amellerini sırf dünya metâ'ına hasredip âhiretten kat'-ı ümid edenlere dünyada, amellerinin ecrini tamamen verdiğini beyandan sonra bu misilli kimselerin âhirette ecirden mahrum olup amelleri batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; amelleriyle sırf metâ'-ı dünyayı murad ederek rıza-yı ilâhiyi terkedenler şol kimseler ki, onlar için âhirette ateşten başka bir şey yoktur. Zira; amellerinin ecrini ancak dünyada istediklerinden dünyada aldılar, âhiretçe ecri mahvoldu, birşey kalmadı. Çünkü; amelleriyle rıza-yı ilâhiyi murad etmediklerinden o amel batıl oldu. Binaenaleyh; âhirette günahtan başka birşey kalmadığından Cehennem azabına müstehak olmuşlardır. Zira; amel için sevaba nail olmak ihlâsa merbuttur. O halde amelde ihlâs olmadıkça âhiretçe sevap olamayacağından bütün emekleri zayi ve bilûmum ihlâsa mukaarin olmayan amelleri batıldır ki, emr-i ilâhi üzerine işlenilmeyen amel batıl olduğu cihetle her zaman yok hükmündedir.
Hariçte bunun misali şöyledir: bir kimsenin meydanda birçok zahiresi olur. Onu dürer, devşirir, sürer, savurur. Ancak fena rüzgâr vurduğundan hiç tane çıkmaz. Eli boşa çıkar ve me'yus olur, Binaenaleyh; çekmiş olduğu emekleri ve mihnetleri ayn-ı azap olduğu gibi eli boşa çıkıp ümidinin hilafı zuhur ettiğinden bir hüzn-ü daimiye müptelâ olur. İşte bunun gibi.amellerini riya rüzgârlarına vurduran kimselerin de âhirette aynı hâl ve azaba maruz olacakları şüphesizdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet kâfirler hakkındadır. Çünkü; âyetin âhirinde beyan olunan amelin haptol-ması ve bâtıl olup bu misilli amel sahipleri için ateşten başka bir-şey olmadığını beyan kâfirler hakkında olduğuna delâlet eder. Zira; mümin ne kadar fasık olsa dahi fışkı miktarı muazzep olduktan sonra elbette onun için Cennet vardır. Binaenaleyh; mümin hakkında âhirette ateşten başka birşey yok denilemez. Şu halde âyet-i celilenin mümin ve kâfir cümlesine şâmil olduğunu söyleyenler varsa da yalnız kâfirler murad olunmak ciheti râcihtir. Gerçi amelin birinci kısmı olan ibadet kâfirlerde sıhhati veçhüzere bulunamazsa da ikinci kısmı ki, ebnâ-yı cinsine muavenetten ibaret olan fukaraya in'âm, ihsan, köprü, han ve yollar yapmak, kaldırım döşemek, akrabaya riâyet etmek, nehirler ve kanallar açmak, şu-rur ve fesadın önünü almak ve iki kimse beynini ıslah etmek gibi a'mâl-i saliha kâfirlerde dahi bulunabilirse de asıl iman olmadığından batıl ve zayi olur. Faydasını göremez. Amma şu ta'dad olunan ameller her müminden sadır olduğundan esas iman mevcut ve hüsn-ü niyete makrun olup riza-yı Barî'yi kasdettiği cihetle amel eden kimse âhirette ecre nail olur. Fakat şu kadar ki mümin olduğu halde riya ile amel ederse o amelin ecri olmadığı gibi âhirette azap ve vizr ü vebalden başka birşey olmaz. Şu halde mürailerin riya ile işledikleri amellerin mucib-i azap ve nedamet olacağına âyet-i celile delâlet eder.
Hulâsa; ameliyle yalnız dünya metâ'mı murad edenlerin dünyada ecirleri tamamen verileceği ve noksan kalmayacağı ve âhirette onlar için ateşten başka birşey olmadığı ve amellerinin zayi ve batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:17
Vacip Tealâ emelini hayat-ı dünyaya sarfedenlerin hallerini beyandan sonra ameliyle âhiret murad edenlerin halleri bunlara kıyas olunamayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Kur'an'a iman eden müminlerle iman etmeyip bütün himmetleri dünyaya masruf olan kâfirler elbette müsavi olamaz.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile beyyine yle murad; Resulullah'ın getirdiği hak ve savab üzere delâlet eden de-lâü-i akliye ve ilm-i yakin ve mucizat-ı bahiredir. Beyyine sahibi yle murad; Resulullah ve Resulullah'a tâbi' olanlardır. Yahut ehl-i kitaptan Resulullah'a iman edenlerdir. Kur'an'dan evvel gelen kitab-ı Musa ile murad; Tevrat-ı Şeriftir. Tevrat'ın hükmü câri olduğu zaman din ve dünyaya müteallik cümle'ahkâmda merci ve müktedâbih olduğu cihetle imam olduğu gibi insanları hakka sevkedip âhirette fevz ü necata sebep olan îrsaH pttı&i inin Tevrat: rahmet sıfatıyla vad olunmuştur. Çünkü; Tevrat'ın beyan ettiği adalet ve hidayet rahmet-i ilâhiyenin nüzulüne sebep olduğu cihetle zamanında Tevrat âleme ayn-ı rahmet olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Şahidle murad; Kur'an olduğuna nazaran Kur'an delâil-i akliyeye tâbi olmuştur. Yahut §ahidle murad; Cibril-i Emin'-dir. Zira; Cibril-i Emin Resulullah'a Kur'an'ı tilâvetle Resulullah'm getirmiş olduğu delâil-i akliyeye tâbi olur ve sıdk-ı nübüvvetine şehadetle umurunu takviye ederdi.
Yahut §ahidle murad; lisan-ı Resulullah'tır. Çünkü; Resulullah lisanıyla Kur'an'ı tilâvet ederken lisanı kalbinde olan gizli ahkâmı izhara âlet ve davâ-yı nübüvveti ispat için hasma karşı delâili serd ü beyan etmek lisanla olduğu cihetle lisan-ı nebi; davasına şahid menzilinde kılınmıştır.
Yahut delâil-i akliyeye tâbi olan şahidle murad; şemaü-i Re-suluüah'tır. Resulullah'm şemailine nazar eden şemailini dikkatla temaşa edince hakka nebi olduğunu bilirdi. Çünkü; Resulullah'm yüzünde olan halâvet ve sair evsafı nübüvvetine şahid-i âdildi. Buna nazaran de olan zamir Resulullah'a râci olup manâ-yı nazım da şöyledir:
…
demektir.
Tevrat-ı Şerifte evsaf-ı Resulullah beyan olunup nübüvvetinin sıdkma delâlet ettiği için Tevrat'ın şahid olduğu dahi beyan olunmuştur. Şu kadar ki, Kur'an'ın şehadetini kâfi görmeyenlere karşı ikinci bir şahid makaammda Tevrat'a müracaat olunduğu cihetle Tevrat'ın şehadeti her ne kadar evvel nazil olmuşsa da Kur'-an'ın şehadetine tâbi kılınmıştır. Çünkü; Resulullah'ın nübüvvetine delâlet eder mucizesi Kur'an olup Kur'an'la nübüvvet davasını ispata kıyam edince Tevrat'ın nübüvvet-i Resulullah'a delâleti şa-hid-i tâbi kabilindendir.
Bu âyette din-i Muhammedînin hakkaniyyetine delâlet eden deliller üç cihetle takrir olunmuştur. Birincisi; dinin sıhhatına delâil-i akliyenin delâletidir. İkincisi; Kur'an'ın şehadette delâil-i akliyeye tâbi olmasıdır. Üçüncüsü; Kur'an'dan evvel Tevrat'ın din-i Muhammedînin hakkaniyetine şehade-tidir. Şu beyan olunan üç delil din-i Muhammedînin sıhhatına delâlette içtimâ edince din-i Muhammedînin sıhhatmda şekketmek caiz olamadığından şekketmek küfürdür. Binaenaleyh; suret-i kati-yede iman etmek lâzımdır.
İşte yedinde şu deliller bulunup bu delillere itimad edenler din-i İslâm'ın hakkaaniyetine ve Muhammed (A.S.) a iman ederler. İmanlarını beyan hususunda imanlarının devamına işaret için devam ve istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla va-rid olmuştur.
Hulâsa; dinin sıhhatına elinde beyyine bulunanlara beyyine-siz birtakım davada bulunan ve bütün himmetini dünyaya sarfe-denlerin müsavi olamayacakları ve din-i Muhammedînin sıhhatine Kur'an'm ve Tevrat'ın şehadetlerinin delâil-i akliyeye tâbi oldukları ve bu delâil sahiplerinin Kur'an'a iman ettiklari bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Kur'an'a iman edenlerle iman etmeyenlerin müsavi olmayacaklarını beyandan sonra iman etmeyenlerin cezasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; enbiya-yı izama ve bilhassa âhir zaman nebisine muhalefetle küfreden hangi cemaat ve hangi dine mensup olursa olsun onun mahalli âhirette Cehennem'dir. Binaenaleyh; varacağı mahal Cehennem ateşidir ve küfreden kimseye vaad olunan mahal Cehennemdir, Cehennem'e duhulüne illet ve sebep de küfürdür. Çünkü müştak olan ( y&. ) üzerine onun mahalli Cehennem ateşi olmak hükmünün terettübü; me'haz-i iştikak olan küfrün sebeb ve illet olmasını icab eder. Binaenaleyh küfür; Cehennem'e girmeye sebeptir.
Yani; küfredenlerin Cehennem'e duhulleri Kur'an'da beyan olununca sen onların duhulünde şekketme. Zira; vaîd-i ilâhi yerini bulacaktır. Çünkü; canib-i ilâhiden inzal olunan Kur'an ve onun ahkâmı hak ve sabittir. Şu halde tereddüde mahal yoktur. Lâkin nastan gaflete dalıp hava ve heveslerine tâbi' olanların ekserisi iman etmezler. Çünkü; fikirleri muhtel ve ibret nazarları az olduğundan imana meyletmezler;
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap Resulullah'a ise de murad Resulullah'm gayrı bilcümle hitaba şayan olan insanlaradır. Zira; Resulullah'ta şek olmaz ve lâkin Resulullah'a emretmek; ümmetine emir ve nehyetmek; ümmetine nehyetmek olduğu cihetle Vacip Tealâ bu âyette her ne kadar Resulünü zahirde sekten nehyediyorsa da hakikatta ümmetini nehiy buyurmuştur. Çünkü; doğrudan doğruya âhad-i ümmeti nehyetmekten Resulullah'ı nehiy vasıtasıyla ümmetini nehyetmekte mübalâğa vardır. Zira; Resulullah mertebe-i risaleti haiz olduğu halde nehyolununca âhad-ı ümmetin nehyolunacağı evleviyetle sabittir.
Hulâsa; cemaatlardan hangi cemaat küfrederse Cehennem'e dahil olacağı ve onların Cehennem'e duhullerinde şekketmek caiz olmadığı ve taraf-ı ilâhiden nazil olan Kur'an'ın hak ve sabit olduğu ve nasin ekserisi hava ve hevesine tâbi ve fikri müşevveş olduğundan iman etmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Hud 11:18
Vacip Tealâ kâfirlerin dünyaya hırsları batıl olduğunu beyandan sonra Allahü Tealâ'ya iftira edenlerden ziyade bir zalim olmadığını ve o zalimlerin Rablerine arzolunduklarında şahidlerin «İşte şunlar Rableri üzerine yalan söyleyenlerdir» diyeceklerini ve zalimler üzerine lanet edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Ailahü Tealâ'ya iftira; Allah'ın gönderdiği resulünü tekzib eylemek, Allah'a şerik itikad etmek, Allah'ı inzal etmediği şeyi inzal etti ve inzal ettiği şeyi inzal etmedi demek} helâl kıldığını haram, haram kıldığını helâl itikad etm^k gibi şeylerle olur. Bunların cümlesi bigayrıhakkın
Cenab-ı Hakkın hukukuna tecavüz olduğu cihetle zulmün nihaye-tünnihaye çirkin olanıdır. Binaenaleyh; bu misilli iftiraya cüret edenlerden daha ziyade bir zalim olamayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve kullarını bu misilli zulme cüret etmekten tehdid etmiştir.
Bu misilli zalimlerin Rablerine arzolunmalarıyla murad; yevm-i kıyamette ve arsa-i mahşerde suâl için tevkif olunmaları veyahut defter-i a'mâllerinin arzolunmasıdır. Şahitler le murad; o makamda bulunan melekler veyahut enbiya-yı izam hazaratı veyahut a'za-yı cevarihleridir, İşte bu misilli zalimlerin muhasebeleri zamanında şu beyan olunan şahidler tarafından bunları rezil ve rüsvâ kılmak ve cinayetlerini âleme ilân etmek için denilir ki «İşte şu tâğî ve bâğiler şol kimseler ki, bunlar dünyada Rable-rinin gönderdiği resulü tekzib ve ahkâmını tağyir etmek suretiyle Rablerine iftiraya cüret etmek gibi bir cinayet-i azîmeyi irtikâb eden kimselerdir. Agâh olun ki, Allah'ın rahmetinden uzak olmak zalimler üzerinedir» demekle bunları terzil ederler. Binaenaleyh; Allah'ın izzet-i huzurundan tardolunur ve rahmet-i ilâhiyeden uzak kılınırlar.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile zalimlerin zulümle şena-atlarmı beyan ve cürümlerini sarahaten ilân ve mahşer halkına karşı rüsvalıklarını meydana koymak için zamir mevziinde ism-i zahir olan lâfzı varid olmuştur. Çünkü; yerinde denilse aynı manâyı ifade ederdi ve lâkin zulüm gibi şenaatlarını izhar olmazdı. Amma denilince lanete istihkaklarına sebep zulümleri olduğu sarahatla ilân olunmuştur ki, herkes zulümden içtinab etsin.
Hulâsa; Allah'ın Resulünü tekzib ve ahkâmını tağyir ve kitabını inkâr etmek suretiyle Allah'a iftira edenlerden ziyade zalim bir kimse olmadığı ve o zalimlerin yevm-i kıyamette huzur-u ilâhiye arzolunduklarmda melekler ve enbiya (A.S.) ve aza-yı ceva-rihleri tarafından onların yalancı olduklarına şehadet ederek cinayetlerini aleme ilân edecekleri ve bu şehadetten sonra Allah'ın laneti zalimler üzerine olduğunu beyan edecekleri bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:19
Vacip Tealâ bu misilli zalimlerin lânet-i ilâhiyeye duçar olacaklarını beyandan sonra onların irtikâb ettikleri çirkin sıfatlarından bazılarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o zalimler küfür ve dalâli irtikâpla nefislerine zulmettikleri gibi naşı tarik-ı hak olan din-i İslâm'dan menederler ve hakka delâlet eden delâille beraber din-i İslâm'a eğrilik isnad etmek suretiyle halkın zihnine birtakım şüpheler ilkaa ederek ahkâm-ı İslâmiyede eğrilik ihdas etmek isterler ki, naşı iğfal etsinler ve dinlerinden döndürsünler. Çünkü; onlar âhirete inanmaz birtakım kâfirlerdir.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile âhirete iman etmeyen kâfirlerin küfürleri te'kid ve küfre ihtisaslarını beyan için âyetin âhirinde zamiri tekrar zikrolimmuş ve naşı din-i İslama duhulden men'e çalışmaları ve dine dahil olanları dinden döndürmek ve irtidad ettirmek suretiyle ehl-i dini eğri kılmak
istedikleri devam üzere âdetleri olduğuna işaret için ve lâfızları muzari sıygalarıyla varid olmuştur. Ahi-reti inkâr eden kimselerden hiçbir veçhile iyilik beklenmediği gibi din hakkında daima eğrilik aramak ve ahkâmına itiraz etmek ve ahkâmını arzusuna uydurmaya yeltenmek ve ehl-i imana şüphe ilkaa etmekle zihinlerini teşvişten hâli kalmazlar.
Hulâsa; Allahü Tealâ'ya iftira eden zalimlerin âdet-i kerîhe-lerinden birisi devam üzere Allah'ın kullarını tarik-ı ilâhiden menetmek ve din-i mübinin delâilinde eğrilik aramakla naşı iğfal eylemek olduğu ve halbuki onlar âhirete iman etmeyip kâfir oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:20
Vacip Tealâ Allah'a iftira eden zalimlerin evsaf-ı zemime ve ahlâk-ı kerihelerini beyandan sonra bu misilli cinayâtı irtikâb edenlerin azab-ı ilâhiden firara mecalleri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Allahü Tealâ ahz-ı intikaam için onları ihlâk etmek murad ettiğinde dünyada ve yeryüzünde azaptan ve bilhassa helakten kurtulmakla onlar Allah'ı âciz kılamadıklarından Allahü Tealâ nasıl murad ederse murad-ı ilâhi üzere helak ve muazzap olurlar. Zira; azab-ı ilâhiden firar edemezler. Çünkü; onlar Allahü Tealânın mülkünde ve kabza-i kudretindedirler. Kendileri azaptan kurtulamadıkları gibi onları azaptan kurtaracak dostları da yoktur. Gerçi onların birçok dostları ve batıl ma'budları varsa da Allah'ın azabına karşı gelebilecek dostları yoktur ki, o dostları onları azaptan kurtarsın, elbette kurtaramaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile onlar Allahü Tealâ'yı dünyada âciz kılamadıkları gibi azapları devam üzere şiddetli olması için âhirete te'hir edilmiş ve âhirete te'hir olunmasıyla beraber tevbe lâzımken tevbe etmedikleri cihetle azapları iki kat tertib olunmuştur. Yahut azaplarının iki kat olmasının sebebi; hem Allah'a hem de âhirete küfretmeleridir. Yahut kendileri dâll oldukları gibi gayrıları idlâl ettiklerinden azapları iki kat olmuştur. Çünkü âyette beyan olunduğu veçhile kendileri küfrü ihtiyar ettikleri cihetle halkı din-i mübine duhulden menetmek âdetleri olduğundan cinayetleri iki olduğu gibi azapları da iki kat olacaktır. Çünkü; insanın işlediği cinayetten hiçbirisi cezasız kalmaz. Elbette her günahının cezasını ayrı ayrı görecektir. Binaenaleyh; küfrün cezası ayrı ve ehl-i imanı tarik-ı haktan menetmeye çalışmalarının cezası da ayrıdır.
Hulâsa; iftira alâllaha cüretle nâsı din-i İslama duhulden menedenlerin azaptan halâs için hiyel ve desaisi münkati' olup Allah'ı âciz kılamadıkları ve kendileri azaptan halâs olamayacakları gibi onlara yardım edecek bir dostları ve şefaat edecek şâfi'leri de olmayacağı ve irtikâb ettikleri cinayetleri iki olduğundan azaplarının da iki kat olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:21
Vacip Tealâ haktan i'raz eden kâfirlerin haiz oldukları evsaf-ı zemimeden diğerlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
.
Yani; Allah'a iftira eden ve din-i İslâm'a duhulden halkı menetmeye çalışan âsîlerin basar ve basiretleri kapalı olduğundan kulakları hakkı duymaz ve gözleri hakkı görmez ki, amel etmek ve tabi olmak suretiyle intifa' etsinler, asla intifa' edemezler. İşte şu esasa binaen bunlar görür vo işitir oldukları halde hakka ke-mâl-i buğzlanndan naşi hakkı görmek ve işitmek sıfatları kendilerinde mevcutken işitmediklerinden gözleriyle görmeye ve kulaklarıyla duymaya kaadir değiller gibi kudretleri nefyolunnıuştur.
Yani; görürler ve duyarlar ve lâkin ca'lî olarak körleşir ve duymazdan gelirler. Şu halde a'ma değillerdir, lâkin a'ma muamelesi ve sağır değillerdir, lâkin sağır muamelesi yaparlar. Binaenaleyh; mevcut kuvvetlerini ve havass-ı zahirelerini mahalline sar-fetmediklerinden kudretleri yok hükmünde kılınmıştır. Çünkü; hakkı bildiği halde haksızlığı irtikâb eden insanlar hava ve hevesinin arzusuna göre aklını uydurduğu haksızlığı terke muktedir olamadığı, âlemde her zaman görülen ahvaldendir. Binaenaleyh; kâfirler Kur'an'ı görür ve duyarlar, lâkin kabulüyle intifâ'a muktedir olamadıklarından görmeyen körler ve duymayan sağırlardan hiç farkları yoktur. Binaenaleyh; âyette kulakları ve gözleri yok denilmedi, belki işitmeye ve duymaya muktedir değiller denilmiştir ki, kuvve-i sâmia ve bâsıralarmm varlığına işaret olunmuştur.
Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile onlar ma'bud ittihaz .ettikleri putlarının onlara yardım edecek kadar dost olmadıklarının illet ve sebebini beyan için bu âyet varid olmuştur. Şu halde işitmeye ve görmeye muktedir olmamak onların ma'budlarmm sıfatıdır. Buna nazaran manâ-yt âyet:
…
Bu misilli tâgîlerin nefislerine zarar etmelerine gelince: Bunlar Allahü Tealâ'ya ibadeti putlarına ibadete değiştikleri için rah-met-i ilâhiyeden nefislerinin nasibine mani oldukları cihetle nimet bedelinde nikmete müstehak olmuşlardır. Binaenaleyh; Allah'a iftira ve dine şüphe ilkaa etmek gibi birtakım emek ve amelleri zayi olup memûllerinin hilafı zuhur edeceği cihetle onlar için hasretle nedametten başka birşey kalmamıştır.. Çünkü; onların ma'budları-mn şefaat edeceğini itikadla ibadetlerini aynı menfaat olacak ümid ettikleri halde bütün' ümitlerinin yalnız mazarrat olarak zuhur edi-vermesi ayn-ı mazarrat olduğundan onların nefislerine zarar ettikleri ve zarardan başka birşeye tesadüf edemeyecekleri beyan olunmuştur. Çünkü; Allah'ın verdiği nimeti mahalline sarfetmedikle-rinden sermaye-i asliyelerinden tamamen ziyan etmişlerdir.
İşte insanların gaayet kıymetli olan ömürlerini ve azalarını mevzi-i lâyıkına sarfla zarardan kendini muhafaza etmesi lâzımdır. Çünkü; herkes için mevt, muhakkak olduğu gibi âhirette suâlle cevap da muhakkaktır. Şu halde kâr ve zarar dahi muhakkak olduğu cihetle kâr mümkünken zararı irtikâb etmek ednâ akıl sahibinin şanı değildir.
Hulâsa; kâfirlerin işitir ve görür oldukları halde hakkı işitmeye ve görmeye sarf-ı makderet etmediklerinden işitmeye ve görmeye muktedir olmadıkları ve bunların hakka tebaiyet etmediklerinden dolayı nefislerine zarar ettikleri ve iftira eyledikleri şeyler kendilerinden gaaib olup bir fayda göremeyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:22
Vacip Tealâ kâfirlerin görmeye ve işitmeye muktedir olamadıklarım beyandan sonra neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar Cennet'te olan makamlarını Cehennem'e ve faydayı zarara değiştikleri için bunların herkesten ziyade zararları meydandadır.
Bu âyet bundan evvelki âyete netice makaammdadır ve tak-rir-i kelâm şöyledir: «Asîler âhirette ziyade zarar edicilerdir. Zira; onlar hakkı duymaya ve görmeye kudretlerini sarfetmediler. Her kim ki, hakkı görmeye ve duymaya kudretlerini sarfetmez, elbette onlar âhirette ziyade zarar edicilerdir. Binaenaleyh; âsîlerin âhirette ziyade zarar edici olduklarında şüphe yoktur.»
Hud 11:23
Vacip Tealâ kâfirlerin âhirette rezil ve rüsvâ olacaklarını beyandan sonra müminlerin hallerini ve nail olacakları derecelerini beyan etmek,üzere buyuruyor.
Çünkü; Cenab-ı Hakkın emrine imtisal ihsan-ı ilâhiye sebep olduğundan Cennet-i A'lâ'nın nimetleriyle mütena'im ve ta-raf-ı ilâhiden lutufdide olurlar.
Cenab-ı Hak bu âyette üç sıfatla müminleri tavsif etmiş ve o sıfatların neticesi Cennet'e nail olmak olduğunu beyan buyurmuştur. Birinci sıfatları; iman, ikinci sıfatları; amel-i salih, üçüncü sıfatları; kemal-i tevazu ile Rablerine itaat ve inkıyad etmektir.
Hud 11:24
Vacip Tealâ kâfirlerin ve müminlerin hallerini beyandan sonra herbirini birer misal-i haricî ile temsil etmek üzere buyuruyor.
Zira; kâfirler gözü görmeyen köre ve kulağı duymayan sağıra ve müminler de gözü gören ve kulağı duyan kimselere benzerler.
Yani; halleri tafsil üzere beyan olunan fırka-i mümine ve fır-ka-i kâfirenin halleri körle gözlü ve sağırla kulağı işiten kimselerin hallerine benzer. Çünkü hakkı görmeyen bir kâfir; cahil ve gözü görmeyen kör gibidir, hakkı gören ve tebaiyet eden mümin de gözü görüp herşeyi açıktan tetkik eden kimse gibidir. Kezalik kâfir âyât-ı beyyinatı dinlemediğinden kulağı duymayan kimseye benzediği gibi mümin de âyât-ı beyyinatı dinleyip kabul ettiğinden kulağı işiten kimse gibidir. Şu halde gözü görüp de körlenen kâfirle hiç görmeyen a'mâ beyninde netice itibarıyla asla fark olmadığından kâfir a'mâya teşbih olunmuştur. Gözü görüp hakka tâbi olan mümin de gözü gören kimseye teşbih olunmuştur. Binaenaleyh, hakkı görüp tâbi' olanlarla görmeyenler müsavi olamazlar ve müsavi olmadıkları meydanda olduğu halde müsavi olur zanneder de müsavi olmadıklarını düşünmez misiniz? Mükellef olan kimseler için beyinlerinde olan farkı düşünmemek bir emr-i münkerdir ve mükellef için kabahattir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile a'mâya ve sağırlığa benzeyen küfrün zararını izale, görmek ve işitmeye benzeyen imanın menfaatim celbetmek ve maraz-ı küfrün ilâcı imanı ihtiyar edip esbabını tahsile sa'yetmek olduğuna işaret için tevbihe ve tekdire delâlet eden hemze-i istifham varid olmuştur ki, küfürle iman beyninde olan farkı ve delâilini tetkik etmeyenlerin mezmum olduklarına delâlet eder. Zira; her âkilin imanın menafiine delâlet eden delilleri tetkik etmesi emr-i ehemdir. Binaenaleyh; tetkik etmeyip gaafil kalanlar elbette mezmumlardır.
Hulâsa; kâfirlerin a'mâ ve sağıra benzedikleri gibi müminlerin de gözü görür ve kulağı duyar kimseye benzediği ve bu iki fırkanın mertebede müsavi olamadıkları ve beyinlerinde olan müsavatsızlığı tezekkür etmek lâzım olup tezekkür etmeyenlerin mezmum oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:25
Vacip Tealâ Kur'an'm hakkaaniyetine delâlet eden bazı delilleri beyandan sonra o delilleri te'kid için enbiya-yı izam hazara-tmdan bazılarının kıssalarını beyan etmek üzere buyuruyor:.
Çünkü; Menafii-i diniye ve dünye-viyenizi münasip veçhile düşünemediğinizden dolayı size her zaman inzar lâzım olduğundan Cenab-ı Hak beni mansıb-ı risaletle size gönderdi. Ben de vazife-i inzarı ifa ediyorum. Dinleyin sözümü» demekle kavmine nesayiha başladı ve dedi ki:
Hud 11:26
diye kavmini tevhide davet ederek kabul etmeleri lâzım olduğunu söyledi ve aksi surette azabın nüzûlüyîe inzar etti. . .
Yani; Nuh (A.S.) taraf-ı ilâhiden kavmine nebi gönderildiğini ve vazifesi azap icab eden mahiyetlerden korkutmak olduğunu beyandan sonra onların melûf oldukları şirki terkle tevhide davet etmek üzere dedi ki, «Ey kavmim! Siz Allah'ın gayrıya ibadet etmeyin. Ancak ibadete lâyık olan Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi Allah'a hasredin. Zira; Allah'ın gayrıya ibadete ehil bir kimse olmadığından her kime, her neye ibadet etseniz o ibadet batıldır. Binaenaleyh; şu batıl mesleği terkedin. Çünkü; acıtıcı yevm-i kıyametin azabının sizin üzerinize nazil olmasından korkarım» demekle Nuh (A.S.) kavmine tevhidi tarif etti ve yevm-i kıyametin azabından korkutmakla nasihatta bulundu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile acıtmak her ne kadar filhakika Vacip Tealâ'nın sıfatıysa da acıtmak ve azapta mübalâğa için azaba veyahut azabın günü olan yevm-i kıyamete sıfat kılınmıştır.
Tevhidi terketmek yevm-i kıyamette azab-ı elîme sebep olacağına ve o azap da korkulacak bir azap olduğuna ve Hz. Nuh'un bu hakikati kavmine anlattığına âyet delâlet eder.
(İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Nuh (A.S.) kırk yaşında ba'solunmuş ve sekiz yüz elli sene kavmini tevhide davet etmiştir. Tufandan sonra altmış sene daha muammer olarak mecmuu sinni dokuz yüz elliye baliğ olmuştur. Bazı rivayete nazaran sinni bin dört yüze baliğ olduğu mervidir. (4'-o> Üi)
Çünkü; o zamanlar insanların tekessürü ve dünyanın her tarafına dağılması matlub olduğundan çok yaşamak hikmete muvafıktı. Binaenaleyh; insanlar da çok- yaşarlardı.
Hulâsa; Nuh (A.S.) in taraf-ı ilâhiden resul olarak kavmine gönderildiği ve kendinin vazifesi inzar olduğunu kavmine beyan ettiği ve ibadet ancak Allahü Tealâ'ya olup Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığı ve Allah'ın gayrıya ibadet ettikleri surette yevm-i kıyametin acıtıcı azabından korkulduğunu kavmine suret-i nâsıhâ-nede beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:27
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) kavmine tebligatını beyandan sonra kavminin Nuh (A.S.)a karşı itirazlarım beyanetmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) kavmini din-i hakka ve tarik-ı savab olan tevhide davet edip canib-i ilâhiden kullarını tarik-ı hakka irşad için gönderilmiş nebi olduğunu beyan edince kavminin büyükleri ve küfrüzere ısrar edenleri «Biz seni bizim gibi beşer evsaf-ı insa-niyeyle muttasıf görüyoruz. Binanealeyh; bizden ziyade sende bir meziyet ve beşeriyetin harici bir sıfat yok ki, sen risalet davasında bulunasin ve Allahü Tealâ tarafından gönderilmiş Allah'ın vekili olasın» demekle risalet davasını tekzibe cüret ve bu cüretleriyle kemâl-i cehaletlerini izhar ettiler. Çünkü; beşeriyeti risalete mü-nafi zannetmişlerdi. Halbuki bu zanları fasiddir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kavm-i Nuh itirazlarım üç şüphe üzerine bina ettiler:
Birinci şüpheleri; beyan olunduğu veçhile beşeriyetin risalete münafi olmasını zannettiler ve dediler ki, «Eb-na-yı beşerin yekdiğerinden farkı yoktur, velevse bazı cihetten farkı olsa bile bir tanesinin cümle âlemin kendine itaati vacip olur derecede bir mertebeyi haiz olarak kâffe-i beşere faik olması caiz olamaz, bu suretle beşeriyeti risalete münafi addettiler. Halbuki bu şüpheleri ne kadar zayıftır. Zira; beşere resul ancak beşerden olmak ayn-ı nimettir. Çünkü; ümmetle resul yekdiğerini bilir ve lisanını anlar, sözünü dinler, şüphesini izale eder, O resul mucizesini izharla ispat-ı müddeâya kıyam eder, gayrıları o mucizeye mu-ârazadan âciz kalınca o resulün risaleti sabit olur. Binaenaleyh; gayrılarm o nebiye itaatları da vacip olur. Amma beşerin gayrıdan beşere resul göndermek hikmet-i risalete münafkiir. Zira; beşerin gayrı mahluk beşere resul olsa o resul emr-i davette ünsiyet edemeyeceği cihetle hikmet-i risalet muhtel olur. Binaenaleyh; resul göndermekten maksat fevtolacağı şüphesizdir. Şurası gariptir ki, bunlar beşeriyet, risalete münafidir derler de hacer ve şecer kabilinden olan putların ülûhiyete münafi olduğunu düşünmezler ve onlara ibadet ederlerdi. ,
İkinci şüpheleri; Nuh (A.S.) a tâbi' olanların fukara güruhu olmasıdır. Binaenaleyh; dediler ki «Yâ Nuh! Sana
tâbi' olanlar bizim esafilimiz ve erazilimizdir ki, onların rezaletlerini herkes ilk defa görünce bilir, hallerini tetkika hacet kalmaz. Çünkü; rezaletleri meydandadır. Şu halde onları her kim görse aşağı adamlar olduklarını bilir ve sefaletleri göze çarpar, delile hacet kalmaz. Eğer sen hakkaa nebi olsan ve davan da doğru olsaydı ukalâdan ve eşraftan da tâbi' olanlar bulunurdu.» Bu sözleriyle Hz. Nuh'un etbaını tahkir ettiler. Halbuki bu şüpheleri de ceha-let-i mahızdan ibarettir. Zira dinde rif'at; derece, mal, mansib; haseb ve neseble değildir. Belki menasıb-ı diniye; Allaha kurbi-yetle olur. Kâfirler ise bütün şerefi malda ve mansıbda ve a'vân ü etbaın kuvvetinde gördüklerinden Nuh (A.S.) a «Senin fakr-ı halin var ve sana tâbi' olanlarsa birtakım fukara, kuyumculuk ve plancılık gibi sanayi-i hasiseyle meşgul hakir kimseler oldukları cihetle sana yardımları olamaz. Şu halde nasıl oluyor ki, nübüvvet davasına kıyam ederek herkesi kendine itaata davet ediyorsun» demekle emr-i nübüvvetin dünya şerefine müpteni olduğunu iddia ettiler.
Üçüncü şüpheleri; nübüvvetle mal ve man$%b-ı dünya ve a'van ve etbâ' gibi ziynet-i dünya beyninde mülâzemet ve münasebet gözetmeleridir. Binaenaleyh; dediler ki «Biz sizde servet-i dünya, mansıb, a'van ve etbâ' gibi ve sair insanlara dünyaca şeref bahşeden mezâyâdan bizim üzerimize fazla bir meziyet görmüyoruz ki bizden ziyade nübüvvete ehil ve erbab olasınız. Ve bizim size tâbi' olmamız lâzım gelse böyle bir meziyetiniz olmayınca biz seni nasıl tasdik edelim» demekle Nuh (A.S.) in nübüvvetine itirazı tekrar ettiler. Bu şüpheleri de diğer şüpheleri gibi cehl ü hamakattan ibarettir. Çünkü şeref ve meziyet; mal, cah ve mansıb gibi birtakım müzahrefatı dünyeviyeden ibaret değildir. Belki meziyet; Allahü Tealâ'ya iman ve tevhide devam ve amel-i şalinle beraber kalpte ittikaadır.
İşte şu beyan olunan üç şüpheleri ki, Nuh (A.S.) m beşer ve etbâ'ının fukara olmasını ve Nuh (A.S.) m mal ve mansıb gibi şeylere rağbet etmemesini nübüvvete mani addettiklerinden dediler ki, «Biz seni etbâ'ınla beraber nübüvvet iddiasında yalancılardan zannediyoruz. Zira; beşerden resul olmaz. Olsa etbâ' ve eşraftan olduğu gibi nübüvvet davasında bulunan zatın sair beşer üzerine fazilet ve meziyeti olur. Sende -ise fazla bir meziyet yoktur.»
Hud 11:28
Vacip Tealâ onların bu sözleri üzerine Nuh (A.S.) m müdafaasını alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyyine yle muract; Nuh (A.S.) m mucizesidir. Rahmetle murad; Cenab-% Hakkın Nuh (A.S.) a vermiş olduğu nübüvvet ve sair mezâyâ-yı âliyedir. «O nübüvvet ve rahmet sizin üzerinize' gizlendi» demektir. Yani; «Allah'ın bana verdiği nübüvvet size hafidir. Ben onu delille ispat ediyorum. Siz kabulünden imtina' ediyorsunuz. Şu halde ben sizi nasıl ilzam ederim» demektir. Onların mucizeyi kerih görmeleri mucizenin sıhhatini tetkik etmeksizin kabulünden imtina' etmeleridir.
Hulâsa; Nuh (A.S.) kavminin halinden me'yus olunca onlara
«Ben davamı ispata kâfi bir beyyineye malik olur ve Rabbim onu bana kendi tarafından lütfeder de o da size hafî olur. Kabulünü ihtiyar etmezseniz y ben size ne yapabilirim!» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Nuh (Â.S.) in şu hitabesini-beyandan sonra kavminin bazı şüphe ve zanlarmı izale için irad ettiği hitabesini alâ-tarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) in kavmi «Yâ Nuh! Sana tâbi' olanlar fukara güruhudur ve sen de fakirsin! Fukaradan resul olmadığı gibi resule tâbi' olanlar da fukara olmaz» demişlerdi ve bu kelâmlarından maksatları Nuh (A.S.) in nübüvvet davası mala tama'mdan ve bu vesileyle elimizde olan malımızı alacaktır demek istedikle-rîndendi. Onların şu zanlarmı defi' ve izale etmek için onların malına tama'ı olmadığını ve ahkâm-ı ilâhiyeyi tebliğ mukaabilinde bir ücret taleb etmediğini alenen beyan etmeğe lüzum görmüş ve beyan etmiş ve bu babta zanlarınm fasid olduğunu kendilerine tefhim de etmiştir. Yani «Zahir-i hale nazar ederek sû-u zanda bulunuyorsunuz, bu ise doğru değildir. Zira; risaleti tebliğde ben ücret istemem. Çünkü; ücretim Allahü Tealâ üzerinedir. Binaenaleyh; sizden hiçbir şey beklemem. Sa'yinı âhiret ve sizin menfaatiniz içindir. Şu halde zann-ı fasidinize tebaiyetle saâdet-i âhiretten nefsinizi mahrum etmeyin» demektir.
Hulâsa; ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde ücret taleb etmemek bir emr-i.ehem ve bu misilli tebliğat-ı şer'iyenin ücreti manevî olup Allahü Tealâ'dan ecr-i uhrevî istemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:29
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) xn kavminin «Yâ Nuh! Sen başında olan fukara güruhunu tardet. Zira; biz onlarla beraber bulunmayı kendimize ar ve ayıp addederiz» demeleri üzerine Nuh (A.S.) m onlara vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kavm-i Nuh'tan mütekebbir ve maldar olanlar Nuh (A.S.) a tâbi* olanları küçük gördüklerinden Nuh (A.S.) a «Sen bunları yanından tardet» demeleri üzerine Nuh (A.S.) «Ben onları tardedemem. Zira; onlar âhirette Rablerine mülâki olacaklarına iman ettiler. Şu halde iman edenleri ben nasıl tardederim. Çünkü; onlara Allahü Tealâ iman tevfik etmesiyle Allah'ın makbul kullarından oldular. .Binaenaleyh; indallah onların kadri ve meziyetleri vardır. Sizin zahir-i hâle nazar ederek onları esafilden gördüğünüz gibi değildir. Şu halde sizin arzunuza tebaiyet ederek ben tardetsem huzur-u ilâhide benden şikâyet ederlerse ben ne cevap veririm ve ellerinden yakamı nasıl kurtarırım. Zira; bunları tardedenlerden Allahü Tealâ elbette intikaammı alır. Şu halde ben onları tardedenlerden değilim. Ve lâkin sizi cahil kimseler görüyorum. Zira; imanları sebebiyle onların kazanmış oldukları şereflerini bilmediğinizden onların tardolunmalarını teklif ediyorsunuz ve onlar iman etmekle bütün rezaleti üzerlerinden attıkları halde siz zahir-i hâle bakarak nefsinize mağrur olup onlara erazil diyorsunuz. Binaenaleyh; siz haddinizi bilmez birtakım cahillersiniz» demekle kavminin büyüklerini cehaletle itham ettiği gibi küfür, ümm-ür rezail olmak itibariyle rezalet, iman etmeyenlerde olup iman eden fukara güruhunda olmadığım kavminin büyüklerine tefhim etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Nuh'un kavmini cehaletle ithamının sebebi; âhirete cahil olmalarıdır veyahut indallah makbul olan ehl-i imana erazil tabir etmeleridir veyahut Nuh (A.S.) a ehl-i imanın tardım teklif etmeleridir. Çünkü; bu sebeplerin cümlesi cehalet neticesidir.
Hulâsa; ehl-i imanı her zaman himaye lâzım olduğu ve ehl-i imana buğzedenlerin cehaletle ithama lâyık oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:30
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m ikinci cevabını alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Ehl-i imanın tardını benden taleb eden kavmim! Sizin arzunuz veçhüzere ben onları meclisimden tardedersem tardımdan dolayı terettüb edecek azaptan halâsıma kim yardım edebilir. Nasihatimi dinleyip de tezekkür etmez misiniz? Ben onları tardetti-ğimde vâki olacak azabı defa muktedir olamadığınızı bilseniz de bu teklifi yapmasanız olmaz mı? Niçin düşünmeden söylersiniz ve düşünmeden söz söylemek insan için ayıp değil mi?» demekle kavminin taleplerini reddeylemiş ve bu1 teklif; cahilane bir teklif ve düşüncesiz bir söz olduğunu beyanla kavmini tekdir eylemiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile iman; enbiya huzurunda ehl-i imanın hüsn-ü kabulüne bir vesile olduğu ve esasen bütün nesayih iman etmelerini arzuya binaen olduğu halde bilâkis ehl-i imanın imanlarını, tardlarmı icab eder esbaptan addetmeleri hamakattan başka birşey değildir.
Hud 11:31
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmine vermiş olduğu diğer cevabı alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde sizin gözlerinizin onları tahkir etmesi benim tardımı mucip, olamaz ve aklı olanlar için zalimler zümresine dehalet ayn-ı felâkettir. Hâl böyle olunca siz bana zalim olmamı nasıl teklif ediyorsunuz? Benim size teklifim hayırdır. Bunun mukaabilin-de siz bana şer teklif ediyorsunuz. Hayra şerle mukaabele lâyık olur mu?
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyette kavm-i Nuh'tan ehl-i imana erazil diyenleri terzil ve tahkir vardır. Zira; onlar fukara güruhunu bilâ tetkik iman ediverdiler diyerek zemmetmişlerdi. O zem aynıyla kendilerine rücû' etmiştir. Çünkü; Nuh (A.S.) onların fukarayı tardetmesini teklifleri tetkike müste-nid olmayıp sırf gözlerinin hakir görmesiyle iktifa ettiklerini ve tetkik olunduğunda bunların tardını icab eder bir halleri olmadığını ve büâ tetkik tardolunmalarını teklif, zulümle teklif olduğunu ve düşünmeksizin böyle bir teklif-i gayr-ı lâyıkta bulunduklarını ve onların âkıbet-i hallerini bilmek Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu ve kavmin büyükleri bilmedikleri şeyi teklif ettiklerini gaa-yet zarifane bir surette kendilerine tefhim buyurmakla onlarda eser-i akıl olmayıp sırf cehalet üzere irad-ı kelâm ettiklerini beyanla kendi kelâmlarını aleyhlerine çevirmiş ve kendi sözleriyle kendilerini ilzam ve tahkir etmiş Nuh (A.S.) m etbâ'ma isnad ettikleri evsaf-ı zemimenin cümlesini kendilerine redle açık bir surette, ayıplarını meydana koymuştur. ve demektir ki «Sizin gözleriniz onları tahkir eder ve küçük görür» demektir.
Hulâsa; Nuh (A.S.) kavminden nübüvvete itiraz edip fukara ashabını tardetmesini teklif edenlere gaayet beliğ ve müessir bir vaaz ederek "Tebliğ üzere ben sizden mal istemiyorum ve ben birçok mala malikim de demiyorum. Zira; mal almak ve vermek hususlarında benim için bir garaz da yoktur ve gaaibe ilim de iddia etmiyorum ki, etbâ'ımı iğna edeyim ve meleğim demiyorum ki, size tekebbür edeyim, belki mesleğim tevazudur. Binaenaleyh; fakirler ve miskinlerle ülfetten tehaşî etmem, ümera ve selâtin meclislerinde de bulunmak istemem. Benim halim böyle olunca etbâ'ımm fukara olduğunu ve benim onlarla ülfet ettiğimi bana niçin ayıp görüyorsunuz? Sizin vehle-i ûlâda gözlerinizin tahkir ettiği fukara güruhuna Allahü Tealâ hayır vermez demiyorum ki, siz onların tardını bana teklif edesiniz. Belki onlar için Allahü Tealâ'nın âhi-rette hazırladığı nimetler sizin mağrur olduğunuz dünya nimetlerinden daha hayırlıdır. Zira; âhiret nimetleri ebedîdir ve zevalden mahfuzdur. Dünya nimetleriyse fâni ve her zaman zevale ma'ruz-dur. Onların nefislerinde olan amellerini Allahü Tealâ bilir. Eğer sizin sözünüzle ben onları tardedersem zalimler zümresinden olacakım şüphesizdir» demekle kavmini reddetmiştir. İşte şu nesayihten anlaşıldığı veçhile insan karşısında olan kimseyi hakir görmemeli. Zira; onun hakkında nıurad-ı ilâhi ne olduğunu bilmediğinden tahkiri icab eder bir sebep bilmediği cihetle tahkiri ancehlin bir tahkir olur. Halbuki onun hakkında Allah'ın nazarı ve büyük lutfu* olması ve tahkir eden kimseden daha ziyade makbul bir kimse bulunması her zaman muhtemel olduğundan insanlar yekdiğerine lâyıkı veçhüzere hürmetle mükelleftirler. Binaenaleyh; sebepsiz tahkir; haramdır.
Hud 11:32
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmine vâki olan nesayihini ve vuku-u hali beyan hakkında serdetmiş olduğu sözlerini ve cevabını beyandan sonra kavm-i Nuh'un, Nuh (A.S.) a karşı sözlerini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Kavm-i Nuh bu sözleriyle iman etmeyeceklerini suret-i kafiyede beyan etmişler ve «Bizimle mücadele ettin ve mücadeleyi uzattın. Binaenaleyh; bizi de usandırdın. Eğer nübüvvet davasında ve gelecek olan azap hakkında sözün doğru ve sen de doğru sÖyleyicilerdensen vaad ettiğin azabı getir görelim» demekle Nuh (A.S.) a itiraz ettiler.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet; emr-i dinde mücadelenin cevazına delâlet eder. Zira; Nuh (A.S.) kav-miyle birçok mücadelede bulunduğuna ve şüphelerini izale için deliller serdedip uğraştığına, tevhide ve âhirete müteallik birçok mü-bahase ettiğine âyet delâlet etmiştir. Enbiya-yı izam hazaratınm cümlesinin meslekleri böylece cereyan etmiştir. Zira; onlar ümmet-leriyle din hususunda birçok mücadele ve mübahase ederek şüphelerini izaleye çalışmışlardır. Ezcümle bizim peygamberimiz Ku-reyş kavmiyle çok zaman mücadele ettikten sonra lisanla mubahase te'sir etmeyince netice kılıçla muharebeye müncer olmuştur. Binaenaleyh; mübahaseyle hallolunamayan müşkülât muharebeyle halledilmiştir ve âlemde vukuat da böylece hallolup gitmektedir. Çünkü; iki devlet arasında zuhur eden müşkülâtın halli, evvelemirde mübahaseyle başlar, mübahaseyle hallolmayınca nihayet muharebeyle hallolunduğu her zaman görülen ahvaldendir.
Enbiya-yı izamın irtihallerinden sonra vazife-i tebliğ onlara varis olan ulemâ-yı ümmete intikaal ettiğinden ümmetin ulûm-u şer'iyeye vakıf olanları ve emr-i tebliğ ve nasihati iltizam edenleri her ümmette hilâfgiran tarafından birçok hücuma maruz kalmak âlemde carî olan ahvaldendir. Çünkü; ahkâm-ı şer'iye isyana mün-hemik olan kimselerin arzusuna muhalif olduğundan elbette itirazdan hâli kalmazlar ve kendi arzularına muvafık surette te'ville ahkâm-ı ilâhiyeyi mevzuundan çıkarıp tahrif ve tağyir etmek isterler.
Hud 11:33
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavminin mübahasenin uzamasından şikâyet ettiklerini beyandan sonra Nuh (A.S.) in kavmine vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hz. Nuh'un kavmi Nuh (A.S.) m devam üzere dine davet etmesiyle mübahasenin uzamasından şikâyet ettiler ve itab tarikıyla dediler ki «Yâ Nuh! Sen cidali çoğalttın. Vaad ettiğin azap varsa getiriver görelim». Onların bu sözleri üzerine cevap olarak «Ben değilim size azabı getirecek, ancak Allahü Tealâ'dır. İsterse size derhal getirir. Halbuki siz azabı defi'le Allah'ı âciz kılamazsınız ve azapta firar edip kurtulamazsınız. Zira; Allahü Tealâ size azabı getirmeye kaadirdir. Şu halde sizin isti'câlinizde bir fayda yoktur. Gelecek gelir ve irade-i ilâhiye yerini bulur, siz telâş etmeyin» demekle kavmine cevap vermiştir.
Hud 11:34
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m kavmine böylece cevap verdikten sonra cevabına şunu da ilâve ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; başka merciiniz yoktur. Her umurunuzun mütevellisi odur. Şu halde Onun gönderdiği resulün sözünü dinlemeniz ve nasihatini kabul etmeniz lâzımdır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Nuh (A.S.) in, kavmine karşı irad ettiği sözleri alâtarikınnasîha olup alâtarikılcidal olmadığına delâlet eder. Şu halde Hz. Nuh'un bu sözü, kavm-i Nuh'un Nuh (A.S.) in sözlerine «Faydasız bir cidal» demelerine cevaptır.
Bu âyet-i celile; irade-i ilâhiyenin hilâfına bir şeyin hudusu muhal olduğuna delâlet eder. Zira; <(Allahü Tealâ'nın dalâletini murad ettiği kimselere nasihat menfaat vermeyeceğini» beyan etmek «Murad-ı ilâhi hilaf ma birşey olmayacağını» beyan etmektir ve ilm-i kelâmda beyan olunan mesail-i itikaadiyemiz de bundan ibarettir.
Âyetin âhirinde ancak huzur-u ilâhiye rüeû' olunacağını ve başka bir merci* olmadığını beyan etmekle Nuh (A.S.) kavmini nasihati dinleyip kabul etmek -lâzım olduğunu beyanla insafa davet ettiği gibi kabul etmedikleri surette huzur-u ilâhide mücazat göreceklerine işaretle tehdid etmiştir.
İşte Allahü Teaâ'nm iradesi hilâfına kulun iradesi husul bulmayacağına ve menfaat vermeyeceğine ve herkesin akıbet mercii huzur-u manevi-i ilâhi olduğuna nazaran herkesin merciini düşünerek vazife-i diniyesini ifaya çalışması lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; Allahü Tealâ kavm-i Nuh'un iradelerini dalâle sarfet-meleri sebebiyle idlâlini murad edince nasihat-ı Nuh'un onlara menfaat vermiyeceği ve akıbet rücû'ları huzur-u manevî-i ilâhiye olup başka merci' bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:35
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'a nasihat fayda vermeyeceğini beyandan sonra onların Nuh (A.S.).a vâki olan iftiralarını beyan etmek üzere buyuruyor.
İnsanın bir iftiraya uğradığında o iftiradan beraetini iddia ve ilân etmek caiz ve meşru olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Nuh (A.S.) kavmi tarafından vâki olan İftiradan berî olduğunu ilân etmesini emrettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Nuh (A.S.) a kavmi «İftira etti» dedikleri ve Nuh (A.S.) tarafından «Eğer iftira etmişSem o iftiranın günahı bana aittir. Halbuki sizin bana isnad ettiğiniz cürümlerden beriyim» dediği bu âyetten müstefad -olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un «İftira etti» dediklerini ve Nuh (A.S.) in onlara cevabını beyandan sonra itiraz edenlerden iman eden olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kavm-i Nuh'un inkârda şiddetleri ve imandan bilkülliye i'raz etmeleri üzerine taraf-ı ilâhiden Nuh (A.S.) a vahyolundu ve denildi ki «Senin kavminden elbette iman etmez, ancak bundan evvel iman eden çok az kimseler iman ederler. Binaenaleyh; onların inkârları ve küfre devamları ve seni istihzaları gibi çirkin işlerine sen me'yus ve mahzun olma. Çünkü; kötü işlerinin cezası onlara ait olduğu cihetle kederini icab eder bir şey yoktur» demekle Nuh (A.S.) ı Cenab-ı Hak tesliye buyurmuştur. Şu halde kötü işleri irtikâb eden kimselere nasijıat ettikten sonra nasihat kabul etmeyip devam ettikleri surette onların haline mahzun olmak lâzım olmadığına bu âyet delâlet.eder.
Hulâsa; Nuh (A.S.) a kavminden evvelce iman edenlerden başka iman eden olmayacağı vahyolunduğu ve onların ef'âline kederden de Nuh (A.S.) in nehyolunduğu bü âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:36
Vacip Tealâ Kavm-i Nuh'un imanlarından ümit kesilince onların helaklerinin tekarrur ettiğini ve Nuh (A.S.) in ümmetiyle beraber helakten necatlarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) ahkâm-ı ilâhiyeyi kavmine tebliğde son derece sa'yetti ve lâkin kavmine asla te'sir etmediği gibi tuğyanlarını ve zulm ü üdvanlarını arttırdığı cihetle irade-i ilâhiye kavm-i Nuh'un helaklerine taalluk edince Cenab-ı Hak Nuh (A.S.) a kendine tâbi olan ehl-i imanla beraber helakten halâslarına vesile olacak geminin yapılmasını emretti ve buyurdu ki «Yâ Nuh! Bizim himayemiz altında ve vahyimizle bir gemi inşa et ve küfrüzere ısrar edip zulümle me'lûf olan zalimlerin necatları hakkında bana el kaldırıp duâ etme. Zira; onların tufanla garkolunmaları muhakkaktır. Binaenaleyh; onların halâslarına duanın te'siri yoktur. Zira; onların sû-u ihtiyarları icabı mukadder olan şey geri kalmaz. Binaenaleyh; yorma kendini. Hemen çare-i necatın olan geminin yapılmasına sa'yet ki bir an evvel vücuda gelsin.»
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette gemi yapmakla emir, vücub içindir. Zira; nefsi ve etbâ'ını helakten kurtarmaya başka bir vesile olmadığından sefineyi icad etmekle halâs vacip olmuştu. Binaenaleyh; her şahs-ı âkil için nefsini helakten muhafazaya sa'yetmek vaciptir. Vacip olan birşeyin mukaddematı ve sebebi dahi vacip olduğundan gemi tedarik etmek de vacip olduğu cihetle bu makamda emir, vücub içindir.
Cenab-ı Hak aza-yı cevarihten münezzeh olduğu cihetle bu âyette demek «Bizim hıfzımızla» demektir. Çünkü; insanlara nazaran birşeyi hıfzetmekte gözün, sair azanın hepsinden ziyade methali olduğundan Vacip Tealâ teşbih tarikıyla «Sen gemiyi, bizim gözlerimizle yani hıfzımızla icad et» buyurmuştur ki, «Gözlerle hıfzolunmuş gibi biz seni ve senin sefineni hıfzeder ve geminin san'atma dair olan keyfiyeti biz sana vahyederiz» demektir. Hıfızda mübalâğaya işaret için â'yün lâfzı cemi' sıygasıyla va-rid olmuştur ki, gemi yapılırken hiçbir kimse mani olup zarar edemeyeceğine işarettir. Keenne beş on gözle gözetilmiş gibi hıfız ve düşmanlarının şerrinden himaye olunacağına işaret buyurmuştur. Zira; Allahü Tealâ vücudunu murad ettiği birşeyin elbette vücut bulacağı ve hiçbir kimsenin mani olamayacağı zahirdir. Binaenaleyh; Hz. Nuh'un gemisinin vücudunu irade buyurduğu cihetle elbette vücut bulmuş ve ondan sonra o gemi âleme numune olmuştur. Çünkü; Hz. Nuh'un gemisinden evvel âlemde henüz gemi icad olunmadığından sefine-i Nuh âleme numune oldu ve ondan sonra gemi vasıtasıyla deryada seyrüsefer etmek âdet olmuştur. Zira; herşey zamanına mevkuf olduğundan geminin icadı Nuh (A.S.) m zamanına tesadüf etmiştir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Nuh (A.S.) a gemi yapmasıyla emrettiğini ve kemâliyle hıfzedeceğini ve geminin keyfiyetini vahiyle beyan buyurduğu ve kavm-i Nuh'un garkolunacağına binaen onların helakten halâslarına duâ etmekten Nuh (A.S.) m nehyolun-duğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:37
Vacip Tealâ Kavm-i Nuh'un imanlarından ümit kesilince onların helaklerinin tekarrur ettiğini ve Nuh (A.S.) in ümmetiyle beraber helakten necatlarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) ahkâm-ı ilâhiyeyi kavmine tebliğde son derece sa'yetti ve lâkin kavmine asla te'sir etmediği gibi tuğyanlarını ve zulm ü üdvanlarını arttırdığı cihetle irade-i ilâhiye kavm-i Nuh'un helaklerine taalluk edince Cenab-ı Hak Nuh (A.S.) a kendine tâbi olan ehl-i imanla beraber helakten halâslarına vesile olacak geminin yapılmasını emretti ve buyurdu ki «Yâ Nuh! Bizim himayemiz altında ve vahyimizle bir gemi inşa et ve küfrüzere ısrar edip zulümle me'lûf olan zalimlerin necatları hakkında bana el kaldırıp duâ etme. Zira; onların tufanla garkolunmaları muhakkaktır. Binaenaleyh; onların halâslarına duanın te'siri yoktur. Zira; onların sû-u ihtiyarları icabı mukadder olan şey geri kalmaz. Binaenaleyh; yorma kendini. Hemen çare-i necatın olan geminin yapılmasına sa'yet ki bir an evvel vücuda gelsin.»
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette gemi yapmakla emir, vücub içindir. Zira; nefsi ve etbâ'ını helakten kurtarmaya başka bir vesile olmadığından sefineyi icad etmekle halâs vacip olmuştu. Binaenaleyh; her şahs-ı âkil için nefsini helakten muhafazaya sa'yetmek vaciptir. Vacip olan birşeyin mukaddematı ve sebebi dahi vacip olduğundan gemi tedarik etmek de vacip olduğu cihetle bu makamda emir, vücub içindir.
Cenab-ı Hak aza-yı cevarihten münezzeh olduğu cihetle bu âyette demek «Bizim hıfzımızla» demektir. Çünkü; insanlara nazaran birşeyi hıfzetmekte gözün, sair azanın hepsinden ziyade methali olduğundan Vacip Tealâ teşbih tarikıyla «Sen gemiyi, bizim gözlerimizle yani hıfzımızla icad et» buyurmuştur ki, «Gözlerle hıfzolunmuş gibi biz seni ve senin sefineni hıfzeder ve geminin san'atma dair olan keyfiyeti biz sana vahyederiz» demektir. Hıfızda mübalâğaya işaret için â'yün lâfzı cemi' sıygasıyla va-rid olmuştur ki, gemi yapılırken hiçbir kimse mani olup zarar edemeyeceğine işarettir. Keenne beş on gözle gözetilmiş gibi hıfız ve düşmanlarının şerrinden himaye olunacağına işaret buyurmuştur. Zira; Allahü Tealâ vücudunu murad ettiği birşeyin elbette vücut bulacağı ve hiçbir kimsenin mani olamayacağı zahirdir. Binaenaleyh; Hz. Nuh'un gemisinin vücudunu irade buyurduğu cihetle elbette vücut bulmuş ve ondan sonra o gemi âleme numune olmuştur. Çünkü; Hz. Nuh'un gemisinden evvel âlemde henüz gemi icad olunmadığından sefine-i Nuh âleme numune oldu ve ondan sonra gemi vasıtasıyla deryada seyrüsefer etmek âdet olmuştur. Zira; herşey zamanına mevkuf olduğundan geminin icadı Nuh (A.S.) m zamanına tesadüf etmiştir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Nuh (A.S.) a gemi yapmasıyla emrettiğini ve kemâliyle hıfzedeceğini ve geminin keyfiyetini vahiyle beyan buyurduğu ve kavm-i Nuh'un garkolunacağına binaen onların helakten halâslarına duâ etmekten Nuh (A.S.) m nehyolun-duğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:38
Vacip Tealâ emr-i ilâhisi üzerine Nuh (A.S.) m gemiyi yapmaya başladığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Allah'ın vahyi ve Cibril-i Emin'in tarifi veçhüzere Nuh (A.S.) gemiyi yapmaya başladı ve lâkin geminin yapılacağı mahalde ağacın çok olması lâzım olduğundan gemi yapılan mahal için ağacın çok olduğu ve memleketin haricinde bir mahal intihab olunmuştu, bazı mesalih için kavminin büyükleri o mahalle gelip Hz. Nuh'u gemi yapmakla meşgul görünce istihza ederler ve derlerdi ki «Ey Nuh! Nübüvvetten vazgeçtin, dülgerliğe mi başladın. Nebiy-yi muhtarken şimdi bir dülger parçası mı oldun. Böyle mertebe-i nübüvvetten kötü bir san'ata birden bire nasıl oldu da iniverdin» demekle eğlenirlerdi.
Hâzin'in beyanına nazaran Nuh (A.S.) m gemiyi iki veyahut dört senede bitirdiği ve ağaçlarının abanoz ağaçlarından olduğu ve geminin üç tabakası olup alt tabakasında yırtıcı hayvanat ve ha-şerat ve orta tabakasında hayvanat-ı ehliye ve üst tabakasında kendisi ve maiyetinde olan ehl-i iman bulunduğu mervidir.
Âyet-i celilede Nuh (A.S.) m gemiyi yapmakla meşgul olduğu ve kavminin istihza ettiği suret-i kafiyede beyan olunmuşsa da yapılmasının müddetine ve geminin keyfiyetine dair âyette sarahat veya işaret olmadığından bu hususlara dair hüküm vermektense demek bizim için daha evlâdır. Çünkü; müddet vaz'ınm keyfiyetine zaruriyat-ı diniyeden birşey taalluk etmediği cihetle bu hususta uzun uzadıya bahse girmeye hacet olmadığı gibi bir fayda dahi yoktur. Binaenaleyh; bu bapta vâki olan rivayetleri bü makama dercetmekten sarfınazar ettik. Çünkü asıl maksat geminin vahy-i ilâhiyle yapıldığı ve o gemi vasıtasıyla ehl-i imanın halâs olup ehl-i küfrün helak olduklarını beyanla âsîleri itaata ve imana davet etmek ve bu gibi vekaayii kendilerine bildirmekle insaf ve ibret lâzım olduğunu tavsiye etmektir. Geminin yapıldığı müddetin az veya çok olmasında ve geminin suretini beyanda şu beyan olunan maksadı ifadeye dahi ü te'siri yoktur. Nuh (A.S.) m gemisini inkâr etmek küfürdür. Zira; Kur'an'da kafi surette beyan olunduğundan gemiyi inkâr Kur'an'ın ahkâm-ı kafiyesini inkâr etmektir. Amma^ geminin yapıldığı müddetin bir sene veya iki sene veyahut daha ziyade olduğuna dair ihtilâfa birşey lâzım gelmez. Çünkü; müddete dair Kur'an'da bir sarahat yoktur.
Âlemde en evvel yapılan gemi Nuh (A.S.) in gemisi olup em-.sali sebketmediğinden, bir numunesi ve modeli de mevcut olmadığından vahiyle ve Cibril-i Emin'in tarifiyle yapıldığına işaret olunmuştur. Modelsiz bir şeyi meydana getirmek insanlar için müşküldür. Binaenaleyh; âlemde emsali sebketmediğinden gemi Nuh (A.S.) in kavmine göstermiş olduğu mu'cizât-ı sairesine ilâve olunmuş bir mucizesidir.
Hulâsa; Nuh (A.S.) m gemi yaptığı ve gemiyi yaparken kavminden yanına gelenlerin istihza ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:39
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m kavminin istihzalarına karşı vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) m kavminin büyükleri kendisini istihza ettiklerinde «Sizin bizi şimdi istihza ettiğiniz gibi biz de bir zaman olur ki, sizi istihza ederiz. Zira; siz "dünyada tufana garkolunaca-ğınız gibi âhirette Cehennem ateşiyle yanacaksınız. İşte o vakitte biz de sizi istihza edeceğiz. Rezil ve rüsva edecek azabın kimlere geleceğini ve kimin üzerine ebedî azap nazil olacağını yakında bilirsiniz» demekle kavmine cevap vermişti. Nuh (A.S.) m bu cevâbını Cenab-ı Hak tufan vasıtasıyla kavmini garkedip azab-ı ebedîye îsâl etmek suretiyle tasdik etmiştir.
Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'nih beyanları veçhile azab-1 evveIle murad; azab-ı dünya ve azab - ısaniyle mu-rad; azab-ı âhirettir. İnsanları istihza etmek Nuh (A.S.) a lâyık olmadığından Nuh (A.S.) m «İstihza ederiz» buyurması onların kelâmına mukaabele suretiyle zikrolunmuştur, yoksa hakikaten istihza edeceğine mebni değildir. Şu halde «Siz bizi istihza ettiğiniz gibi bizden de size istihza cezasını görür ve istihza olunmaya lâyık kendiniz olduğunu bilirsiniz» demektir.
Yahut bu makamda suhriye ; teçhil etmek manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Nuh (A.S.) bu kelâmıyla kavmini tekrar tehdid etmiştir. Zira; «Sizin bizi istihza ettiğiniz gibi bir zaman gelecek ki, o zamanda istihzaya müstehak olan siz olacaksınız ve rüsvâ ve rezil kılacak azabın kimlere geleceğini ve azab-ı ebedînin kime nazil olacağını yakında bilirsiniz» demek; «Azaba müstehak olan herhalde sizsiniz» demek olduğu cihetle Nuh (A.S.) m bu sözleri onları tehdid etmektir.
Bu âyet-i celilede herkesin azabı kendi ameli cinsinden olacağına delâlet vardır. Zira; «Siz bizi maskara ederseniz zamanı gelince biz de sizi maskara ederiz» ve sizin bizi istihzanızın aynı istihzaya maruz kalırsınız» demek «Kendi amelinizin aynını görürsünüz» demektir ve akıbet onları rüsvâ edecek azabın geleceğini ve o azabın ebedî olacağını ve o azap geldiğinde hakikati bileceklerini beyan buyurmuştur.
Hud 11:40
Vacip Tealâ geminin hitamında emr-i ilâhinin zuhurunu ve vaad olunan azabın vaktinin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) xn kavminin helaki için tayin olunan zaman gelip onların helakleri hakkında olan emrimiz gelince ekmek fırınından su kaynamaya başladı ve biz Nuh'a her sınıf hayvandan nesli münkariz olmasın için bir erkekle bir dişiyi gemiye almasını emrettik ve ehl-i beytinin cümlesini gemiye alıp ancak helaklerine irade-i ilâhiyemiz taallûk edenleri gemiye alma dedik ve kendine iman edenlerin gemiye alınmasını tavsiye ettik. Halbuki Nuh'a iman edenler gaayet azdı.
Fahri Râzi, Nisâburî, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nuh (A.S.) in bulunduğu memleket (Küfe) ve suyun galeyan eylediği mahal de mescidin mahalliydi, fırından suyun kaynamasını iptidaen Nuh'un haremi gördü ve Hz. Nuh'a haber verdi. Fırından suyun kaynaması tufana alâmetti ve bazı rivayette tandır yekpare bir taştan olup Hz. Adem'in ekmek tandırıydı ve elden ele naklolunmak suretiyle Hz. Nuh'ta bulunuyordu.
Bazıları Hz. Nuh'un mevkii Hind'de ve bazıları da Şam'da (Aynıverde) denilen mahalde olduğunu beyan etmişlerse de âyette Nuh (A.S.) m bulunduğu mevkii tayine dair bir işaret olmadığından ( aiI'-uc- Ut ) demekle iktifa etmek bizim için daha evlâdır. Zira; mahallini tayine bir hükm-ü şer'i taallûk etmez. Nuh (A.S.) la gemiye binenler yetmiş dokuz kişi olup üçü Hz. Nuh'un oğlu ki (Hâm), (Sâm), (Yâfes), üçü de onların haremleri ve biri de Hz. Nuh'un mümine olan haremi ve yetmiş iki kişi de hariçten iman edenlerdir. Şu halde mecmuu yetmiş dokuzdur. Bir de met-bûJ-u muazzamları Hz. Nuh olduğundan sefine-i Nuh'a insandan binenler ve helakten necat bulanlar seksen kişi olduğu mervidir. İşbu adetlerin ziyade ve noksan olmak ihtimali de vardır. Çünkü; gemiye binenlerin kaç kimse olduğuna dair âyette sarahat yoktur.
Şu kadar ki Nuh (A.S.) a iman edenlerin gaayet az olduğu açıktan beyan olunmuştur.
Hulâsa; kavm-i Nuh'un helakine dair emr-i ilâhinin geldiği, tufana alâmet olan suyun ekmek tandırından kaynadığı, Allahü Tealâ'mn Hz. Nuh'a o zamanda mevcut olan hayvanatın her nev'in-den birer çift hayvanla ehl ü ıyalini gemiye almasını emrettiği ve ancak helaklerine hükm-ü ilâhi taallûk edenlerin gemiye alınmadıkları, iman eden kimselerin alındıkları ve fakat iman edenlerin de gaayet az oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Hud 11:41
Vacip Tealâ tufanın zamanı geldiğini ve gemiye alınacakların alınmasıyla emrettiğini beyandan sonra gemiye binmeleriyle emrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; tufana alâmet zuhur edince Allah'ın vah'yiyle Nuh (A.S.) ehl-i imana hitaben dedi ki, «İmanınız sebebiyle gemiye girmeye me'zunsunuz. Gemiye binin ve lâkin o geminin su üzerinde yürümesi ve emin bir mahalde durması Allah'ın ismine mukaarın ve mülâbistir. Zira; benim Rabbim istiğfar edenleri mağfiret buyurucu ve dergâhına iltica edenlere merhamet edicidir.»
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu makamda ehl-i imanın diyerek gemiye binmeleriyle emir; vücub için olduğu gibi fevridir. Yani alelacele ve derhal gemiye binilmek içindir ki te'hiri caiz değildir. Çünkü; nefsi helakten vikaaye için emir olduğu cihetle ta'cil olunmak icab ettiğinden gemiye bineceklerin alelacele binmeleri vacip olmuştur.
Beyzâvî, Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile ye taalluk ettiği surette manâ-yı nazım:
…
demektir. Bu manâya nazaran gemiye binenler besmeleyle binmekle me'murlardır. Binaenaleyh; insanların hayır olarak başladıkları herşeye besmeleyle başlamak lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Nuh (A.S.) in ehl-i imana gemiye binmelerini emri besmeleyle varid olması ve Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize beyanı; umur-u hayra başlamak besmeleyle olacağını bize tavsiye ve ten-bih etmektir. Binaenaleyh; ehl-i imana lâyık olan işine besmeleyle başlamalıdır.
lâfzının ve lâfızlarına taallûk ettiğine nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın ilmi herşeyi muhit ve kudreti herkesin fevkinde ve herşeye şamil olunca birtakım âciz kullar birliğine ve büyüklüğüne ve kudret-i kaa-hiresine iman ederek ismini necatına vesile ittihaz edip zatına iltica edince elbette zarardan muhafaza ve âfetten vikaaye edeceği şüphesizdir.
Bazı rivayette Cenab-ı Hak Nuh (A.S.) a vahiy buyurdu ki, Nuh (A.S.) geminin yürümesini isterse besmeleyle yürütür, durdurmak isterse besmeleyle durdururdu ve âyetin zahiri de bu manâyı te'ykl.eder. Çünkü; manâ-yı nazım:
…
demektir. Şu halde yürümesi ve durması besmeleyle hasıl olacağını sarahaten beyan etmektir.
Hulâsa; vakt-i mev'ûdu hulul.edince Hz. Nuh'un gemiye bineceklere hitaben «Allah'ın ismiyle gemiye binin ve geminin yürümesi ve durması Allah'ın ismiyledir» dediği ve ism-i ilâhiyle cereyan eden şeyden korkulmayacağına işaret ettiği ve'benim Rabbim günahları mağfiret ve kullarına merhamet edicidir" buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ gemiye binmeleriyle emrettiğini beyandan sonra geminin su üzerindeki hâlini beyan etmek üzere :
Hud 11:42
buyuruyor.
Yani; emr-i ilâhinin vürudu üzerine Nuh (A.S.) in tertip ve tayinine göre gemiye binmeye me'zun olanlar besmeleyle gemiye bindiler. Halbuki sefine-i Nuh yüksek dağlar gibi dalgalar içinde kendi derununda bulunan insanlarla beraber helakten mahfuz olarak cereyan ederdi. Zira; himaye-i ilâhiye altında olduğundan her türlü âfetten mahfuzdu.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Nuh tufanında rüzgâr ve fırtınanın gaayet şiddetli olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; dağlar gibi dalgalar şiddetli fırtına neticesidir. Geminin etrafını dalgalar ihata edip gemi onların içinde yürüdüğüne işaret için ihataya delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; zarf olan dalganın mazruf olan gemiyi ihatası iktiza eder. Binaenaleyh; «Gemi dalgalar içinde yüzdü» demek olur.
Bazı rivayete nazaran geceli ve gündüzlü Allahü Tealâ kırk gün gökten rahmet yağdırdı ve yer altında olan suları tamamen yeryüzüne çıkardı. Binaenaleyh; yeryüzünü kamilen su ihata etti, hatta su en yüksek dağlardan kırk arşın yukarı yükseldi ve her şey su altında kaldı ve gemiye binenlerden maada bilcümle insanlar helak oldular ve hayvanları mahvoldu. Zira; kavm-i Nuh'un şerri onları da aldı, götürdü. Gerçi hayvanatın kusuru olmadığından onların helak olmaması hatıra gelirse de ekserisi insanların menfaati için halkolunduğundan insanlar helak olunca menfaatlarına hadim olan şeyler de beraber helak olmuştur. Çünkü; intifa' edecek insan kalmayınca intifa* olunacak şeyin kalmasında bir fayda yoktur.
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) sefineye bindikten sonra oğlu Kenan'la arasında cereyan eden mükâlemeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Nuh (A.S.) in şu çağırması übüvvetin şefkati ve merhametinin galeyanı sebebiyledir. Zira; oğlunu me'yusane yalnız başına mütereddid bir halde görünce bittabi' son defa olarak bir daha davet etti ki, tam firkat zamanı olduğu için imanı kabul ve davete icabet etmesi me'mûl-ü kavî idi ve gemiye binmesini emrettiği gibi kâfirlerle beraber olmaktan dahi nehyetti. Zira; kâfirlerin akıbeti suret-i kafiyede helak olduğundan oğlunun onlarla helakini arzu etmiyordu, fakat ne çare ki, tevfik-i ilâhi yar olmayınca akıbet imam kabul etmedi. Binaenaleyh; kâfirlerle beraber helak oldu, gitti. Oğlu iradesini imana sarfetmeyince pederinin nasihati fayda etmedi. Zira; her pederin evlâdının iyiliğini arzu etmesi insanlar için zaruri bir hâl olduğundan ekseriya pederler evlâdına nasihat-ta bulunur. Ve lâkin o evlâtta kaabiliyet ve istidad şart olduğundan çok kere görüldüğü veçhile nasihatlar fayda etmez. Binaenaleyh; Ken'ân'da nasihati kabule kaabiliyet olmadığından Nuh (A.S.) m nasihati te'sir etmemiştir. Çünkü; Ken'ân son derece mü-temerrid ve inadda ileri gitmiş ve pederini tahtie etmekte diğer kâfirlerden geri kalmamış ve onlarla beraber küfriyatta teşrik-i mesaî etmiş ve o fikrinden vazgeçememişti. Binaenaleyh; pederinin nübüvveti ona fayda vermedi. Hemfikir olduğu kâfirlerle beraber helak oldu, gitti.
Hulâsa; Nuh (A.S.) gemiye bindikten sonra oğlu Ken'ân tenha bir köşeye çekilmiş olduğu halde ona gemiye binmesini emrettiği ve kâfirlerle beraber olmayıp iriıan ederek ehl-i imanla beraber gemide bulunmasını tavsiye eylediği bu âyetten müstefad olan fe-vaid ciimlesindendir.
Hud 11:43
Vacip Tealâ, Ken'ân'ın pederinden şu nasihati işitince pederine karşı vermiş olduğu cevab-ı reddi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) ıh «Gel oğlum bizimle beraber, sefineye bin ve iman et, nefsini helakten kurtar, kâfirlerle helak olma» demesi üzerine Ken'ân küfründe inad ve ısrar ederek «ben dağa iltica ederim, o dağ beni suya garkolunmaktan muhafaza eder, ben de* he-lâktan bu vesileyle kurtulurum» demekle pederini reddetti.
Ken'ân'ın bu kelâmı kemâl-i cehl ü inadına delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ'nm ve pederi gibi bir nebiy-yi muazzamın kanadı altına ilticayı terkederek hıfz u himayeden âciz, şuur ve idrakten hâlî ve hiçbir şeye muktedir olmayan dağa iltica edeceğini beyan etmek hamakattan başka birşey değildir. Halbuki pederinin mucizelerini her zaman müşahede ettiği ve senelerce pederinin gemi yapmakla meşgul olduğunu gördüğü ve tufanın emmareleri zuhur ettiği halde bir âciz dağın himayesine iltica ile helakten halâsının çaresini aramak inattan başka birşey değildir.
İşte insanların da kaadir ü kayyum olan Vacip Tealâ'nın himayesini unutup da insanlar ve saire gibi âcizlerin himayesine iltica ettikleri ve akıbet me'yus oldukları her zaman görülen halattandır.
Vacip Tealâ Ken'ân'm bu sözü üzerine Nuh (A.S.) in kelâmını hikâye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) Ken'ân'a «bugün Allah'ın azabından kimse kurtulamaz, illâ Allah'ın merhamet ettiği kimse kurtulur» dedi ve oğluna merhamet-i ilâhiyeye sığınmaktan başka helakten halâsının çaresi olmadığım beyanla merhamet-i ilâhiyeye iltica etmesini tavsiye etmişse de fayda etmedi, aralarına dalga girdi. Binaenaleyh; Ken'ân garkolan kâfirlerden oldu. Zira; evlâdın nefsine hayrı olmayınca pederin sa'yi semeresiz kaldı. Hatta Ken'ân'm dağa ilticaya bile eli değmedi. Binaenaleyh; olduğu yerde tufan galebe etti ve helak oldu. Çünkü; âyette pederiyle konuşurken dalganın ihata ettiği ve garkolunanlarm zümresine karıştığı beyan olunmuştur ki dağlara firar edecek kadar bir zaman bulamamıştır. Zira; helakine hükm-ü ilâhi lâhik olacağı zaman gelince bir an bile taahhur etmez.
Hud 11:44
Vacip Tealâ tufanın vukuunu ve ehl-i imanın gemiye bindikten sonra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; tufanın vukuuyla yeryüzünü kamilen su ihata edip kâfirler tamamen helak olduktan sonra akıl sahibi bir kimseye nida eder gibi Cenab-ı Hak tarafından yere ve göğe nida olunarak «Ey arz! Sen suyunu iç» denilince yeryüzü suyunu sünger gibi emdi ve semaya «Ey sema! Sen de suyunu kes» yani «Yağmur yağdırma» denilince sema yağmuru kesti. Zira; kâfirlerin helakinden ve müminlerin necatından ibaret olan hükm-ü ilâhi ve vaad-i sübhânî yerini buldu ve emr-i ilâhi kaza ohmdu, noksan kalmadı. Sular azalıp gemiyi kaldıramaz bir hale gelince gemi Musul'a yakın Cûdî isminde bir dağ üzerinde karar etti ve Nuh (A.S.) tarafından «Uzak olsun zalimler ve defolsun gitsin kâfirler» denildi.
Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyette semâ ile arza hitab etmek suretiyle, kemâl-i azamet ve kudretini beyan buyurmuştur. Çünkü; semaya ve arza emri nafiz olunca herşeye emrinin nafiz olacağı evleviyetle sabittir.
Hz. Nuh'un gemiye bindiği Receb'in onuncu günü ve gemiden indiği Muharrem'in onuncu günü olup gemi üzerinde bulunduğu müddetin altı ay olduğu mervidir. Gemiden indiği gün helakten kurtulduklarına teşekkür olarak oruç tutmuştur ki, Muharrem'in onunda oruç tutmak bizim şeriatımızda dahi sünnet olmuştur.
Vacip Tealâ'nın sema ile arza hitabı, âlem-i ulvî ve âlem-i süflide olan mahlûkat için başka ma'budun bilhak ve hakim-i mutlak olmayıp ancak kendisi olduğuna delâlet eder.
Allahü Tealâ'nın tufandan kırk sene evvel kavm-i Nuh'un neslini kestiği için helak olanların içinde çocuk olmadığı mervidir. Hayvanat-i sairenin günahları olmadığı halde insanlarla beraber helak olmalarıyla suâl varid olamaz. Zira; hayvanattan maksat; insanların intifa' etmesi ve hizmetlerinde istihdam etmeleri için olduğundan intifa edecek olan insanlar helak olunca hayvanların kalmasında bir fayda olmayıp abes olacağından insanlarla beraber hayvanlar da helak olmuşlardır, yoksa hayvanların helaki kusurlarmdan dolayı değildir ki, «Bîkusur olan hayvanlar neden helak oldu?» diyerek suâl varid olsun.
Beyzâvî'nîn beyanı veçhile beli'den me'huzdur. Beli' de birşeyi sorup (emip) almaktır. kali'dan me'huzdur. K ali' de birşeyi çekip tutmaktır. Şu halde kavm-i Nuh helak olup suya ihtiyaç kalmayınca Cenab-ı Hak yere suyunu em ve semaya da suyunu çek ve tut emrini verince onlar derhal emr-i ilâhiye imtisal etmişler ve tufan meselesi de bitmiştir.
Âyetin âhirinde fıkra-i celilesi kelâm-ı Nuh'u hikâye olmayıp kelâm-ı ilâhi olduğuna nazaran manâyı nazım;
…
demektir ve bir daha rahmet-i ilâhiyeden hisseyab olmayacaklarına işaret için tard ü helak olmalarından b u ' d la tâbir olunmuş ve onların helaklerine başlıca sebep olan zulüm olduğuna işaret için zalim oldukları açıktan beyan edilmiştir. Çünkü; kavm-i Nuh ibadetlerini Allah'ın gayrıya yapmakla nefislerine zulmettikleri gibi Hz. Nuh'a eza ve sair nasa taaddî ve tecavüz gibi zulümlerden de çekinmemişlerdir.
Bu fıkra-i ahire; Hz. Nuh'un kelâmı olduğuna nazaran «Kavm-i zalim rahmet-i ilâhiyeden uzak olsunlar» demekle duadan ibarettir. Binaenaleyh; zalimlere rahmetten uzak olmak gibi mazarratlarına duanın caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; caiz olmayan birşey Nuh (A.S.) gibi bir nebiyy-i muazzamdan sudur etmeyeceği gibi Cenab-ı Hak da hikâye buyurmaz. Şu haide Allahü Tealâ'nın hikâyesi cevazına delâlet eder. Binaenaleyh; zalimlere beddua etmek caizdir. Zira; zulmün maddeten ref i vacip olduğundan maddeten ref'i mümkün olamayınca" meneviyat tarikıyla zulmünün ref'ine duayla tevessül etmek meşrudur.
Hulâsa; tufanın vukuundan sonra arza ve semaya sularını çekmeleri taraf-ı ilâhiden emrolunduğu ve emr-i ilâhi yerini bulduğu ve geminin (Cûdî) denilen dağ üzerinde karar ettiği ve Nuh (A.S,) in zalimler aleyhine duâ eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:45
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in oğlu Ken'ân hakkında vâki olan tazarruunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yukarıdan beri beyan olunduğu veçhile vukuat meydana gelip Ken'ân garkolununca Nuh (A.S.) Ken'ân'm garkolunmasm-daki hikmetin ne olduğunu anlamak istedi. Zira; Cenab-ı Hakkın ehline necat vereceğini vaadi Nuh (A.S.) ı şüpheye düşürmüştü. Binaenaleyh; suâle kıyam etti ve dedi ki «Yâ Rabbi! Oğlum Ken'ân ehl ü ıyalim zümresindendir. Sen de ehlimin necatını vaad buyurmuştun. Halbuki vaadinde hulf olmaz. Zira; hâkimlerin ahkemisin. Şu halde Ken'an'ın helakine sebep nedir?»
Hud 11:46
Vacip Tealâ Hz. Nuh'un bu suâli üzerine buyuruyor.
Binaenaleyh; bu misilli sualden hazer etmen lâzımdır.
Fahri Râzi ve HâzhVin beyanları veçhile maneviyata taallûk eden hadisatta muteber olan karabet; karabet-i diniye olup kara-bet-i nesebiye olmadığına bu âyet delâlet eder. Zira; (Ken'ân) nesep cihetinden Nuh (A.S.) m oğlu olduğu halde Vacip Tealâ Ken'-ân'm Nuh (A.S.) m ehlinden olmadığını açıktan beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; bizim şeriatımızda ihtilâf-ı din, irse manidir. Şu halde karabette muteber olan din hususunda karabettir.
(Ken'ân) fısıkla ve küfürle meşgul olduğu cihetle Nuh (A.S.) in. amelinden olduğu halde ameli gayr-ı salih olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; 'amel-i sû' yani kötü amel denmeye sezadır ki, fısıkla ülfeti salâhına mani olduğundan gayr-ı salih denmiş ve kâfirle mümin arasında bir münasebet-i kaviyye olmadığına işaret olunmuştur.
Yahut gayr-ı salih olan Nuh (A.S.) in suâlidir, Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
Vacip Tealâ evvelce âyetiyle zalimlere şefaat etmekten nehyettiğinden Nuh (A.S.) için evlâ olan oğlu Ken'ân hakkında suâl etmemek lâzımken şu suâl-i evlâyı terk kabilinden olduğuna işaret zımnında cahiller zümresinden olmaması için evvelce vaaz ettiğini beyan buyurmuştur ki, enbiyadan zellenin suduru caiz olduğuna nazaran Nuh (A.S.) dan şu suâl zelle kabilindendir.
Hud 11:47
Vacip Tealâ hikmetini bilmediği şeyden nehiyle itab buyurun-ca Nuh (A.S.) m derhal istiğfara müsaraat ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) oğlu Ken'ân'ın ehl-i beytinden olduğunu beyanla Cenab-ı Hakka tazarru edince Vacip Tealâ ehlinden olmadığını beyanla itab etmesi üzerine Nuh (A.S.) i'tizar ederek dedi ki, «Yâ Rabbi! Bilmediğim şeyi suâl etmekten ülûhiyetine sığınırım.. Eğer benden sadır olan zelleyi mağfiret etmez ve fazl u kereminle merhamet buyurmazsan ben zarar ediciler zümresinden olurum» demekle aff-ı ilâhiyi istirham etti. Fakat bu zarar amelde zarardır, itikadda zarar değildir. Zira; enbiya-yı izam hazaratı itikadda zarardan masumlardır. Şu beyan olunan zelleden sonra bir daha emsaline rücû' etmeyeceğini ve rücûJ etmemek için Allah'ın ianesine muhtaç olduğunu şu kelâmıyla Nuh (A.S.) beyan buyurmuş ve geçmiş olan zelleden istiğfarla nefsini zarardan saklamaya müsaraat etmiştir. Binaenaleyh; bir kimseden sudur eden günahı bir dahi işlememeye niyet etmekle geçmiş olan günahın affını istirham etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Nuh (A.S.) in kendisinden sudur eden zelleye tevbe ve istiğfar etmekle beraber bir dahi işlemeyeceğine Cenab-ı Hakka iltica ettiğini Vacip Tealâ'-nın bu âyette bize hikâye buyurması bize o mesleğe sülük etmemizi beyan için bir derstir.
Yahut Tefsir-i Medarikte beyan olunduğu veçhile Ken'ân pederine sadık veled-i salih gibi görünürdü. Zira; Ken'ân münafık olup pederinden küfrünü sakladığından Nuh CA.S.) onu mümin zannıyla ehlinden addetmiş ve bu vesileyle necatını talebeylemiş veyahut helakinin hikmetinden suâl etmişti. Ken'ân tufanın zuhurunda küfrünü izhar etmiştir veyahut evvelden küfrünü izhar eder ve pederi de onun küfrünü bilirdi ve lâkin son defa olarak merhameti icabı bir daha imana davet edip gemiye girmesiyle azaptan necat bulmasını arzu etmişse de Ken'ân'ın hâli bu arzunun husulüne müsaade etmemiştir. Zira; mahalde kaabiliyet olmayınca hakka davet ve hayır öğüt fayda vermedi. Binaenaleyh; Ken'ân küfründe ısrarla helak oldu, gitti.
Hulâsa; evlâtta salâha meyil ve kaabiliyet olmayınca pederin şefkat ve merhameti fayda etmeyeceği bu âyetin fevaidi cümlesindendir.
Vacip Tealâ, geminin (Cûdî) dağı üzerinde kararından sonra Nuh (A.S.) a vâki olan hitabını beyan etmek üzere :
Hud 11:48
buyuruyor.
Yani; «Yâ Nuh! Sen ve seninle beraber olan ümmetler bizden selâmet ve senin üzerine nazil olan bereketlerle in ve o selâmet ve bereketler seninle beraber olan ümmetler üzerine de nazil olsun ve o ümmetlere dünyada nimetler vermekle yaşatırım. Sonra günahları sebebiyle bizden onlara azab-ı elîm dokunur» denilmiştir.
Fahri Râzi Ve Kaazî'nin beyanları veçhile bereket le mu-rad; tazayüd eden hayır manâsına ise de bu makamda her türlü tezayüde ve nemaya şamil olduğu gibi bilhassa nesilde berekettir. Zira; tufanla gemide bulunanlardan maada bilcümle insanlar helak olup insanın tekessürüne herşeyden ziyade ihtiyaç olduğundan insanın neslinde bereket; matlub-u aslîdir. Binaenaleyh; tufandan sonra mevcut olan insanların kâffesi Nuh (A.S.) in neslinden çoğalmış ve bu cihetle Hz. Nuh ebülbeşer olan Âdem (A.S.) m.sanisi olduğundan ebülbeşer-i sâni denmeye seza olmuştur. Nuh (A.S.) la gemide bulunan birkaç kimseye ümmetler denildiğinin sebebi; akıbet onların zürriyetleri müteferrik cemaatlar olmasıdır. Zira; nesl-i Nuh'tan meydana gelen insanlar dünya yüzünde pek çok ümmetler ve kabileler, oldular. Şu kadar ki, onlar dünyada birçok zaman yaşadıktan sonra Allah'ın nimetlerine şükretmeyip birtakım günahlar irtikâb edeceklerine binaen azab-ı elimle helak olacakları da beyan olunmuştur.
Gemide bulundukları müddet hiçbir âfete tesadüf etmeyip selâmet üzere bulunduklarına işaret için selâmetle inin emri varid olduğu gibi yeryüzünde gerek zürriyet ve gerek maişet hususunda birçok berekete nail olacakları dahi beyan olunmuştur. Şu'kadar ki, zürriyetleri bir çok zaman yaşadıkları gibi doğru yoldan sapanlar azaba duçar olacakları dahi beyan olunmuş ve böylece âsî olanlar da helak olmuşlardır. Binaenaleyh; birçok ümmetlerin helakleri Kur'an'da beyan olunmaktadır. Hatta bu âyette azapla mu-rad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile kavm-i Hûd, Salih, Lût ve Şuayb'e nazil olan azab-ı dünyevîdir. Zira; şu zikrolunan akvam, nesl-i Nuh'tan oldukları halde zamanlarında kendilerine ba's olunan nebilerine iman etmediklerinden dolayı Cenab-ı Hak herbirini bir nevi azapla helak etmiştir. Bu misilli âsîleri ihlâk edeceğini Hz. Nuh'un gemiden ineceği zaman Vacip Tealâ beyan ve vaadettiğini bu âyette beyanla ümmet-i Muhammed'e bu misilli azabı icab eden mahiyetlerden kaçmalarını tavsiye buyurmuştur.
Yahut azapla murad; azab-ı âhirettir. Buna nazaran ma~ nâ-yı nazım:
…
demektir.
Hulâsa; taraf-ı ilâhiden Hz. Nuh'a gemiden inmesiyle emrolunduğu ve gemiden inmesi selâmet ve berekete mukaarin olduğu, selâmet ve bereketin yalnız Nuh (A.S.) a mahsus olmayıp gemide bulunan ümmeti de o bereketten hisseyab oldukları, iyilerin maiyetinde bulunanların onların bereketlerinden müstefid olacakları, Nuh'la beraber bulunanların dünyada bir müddet yaşadıkları ve onların zürriyetlerinden günah işleyenlerin azab-ı elime duçar olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:49
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmiyle vâki olan kıssalarını beyandan sonra.Nuh'la kavmi beyninde vâki olan vukuatın hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; sen akıbete intizar et. Zira akıbet; ehl-i imanındır.
Yani; habibim! Şu sana haber verdiğimiz ve sana vahyettiği-miz Nuh'un kıssası gaaipten haber cümlesindendir. Biz haber vermezden evvel sen ve senin kavmin bu kıssayı bilmezdiniz. Şu halde sen sabret. Zira âkıbet-i emir; müttekilerindir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gerek Resuîullah ve gerek kavm-i Kureyş'in kıssa-i Nuh'u bilmedikleriyle murad; tafsilâtım bilmedikleridir. Zira; kavm-i Nuh'un helaki âlemde meşhur olduğundan icmalini bilmedik kimse yoktu. Lâkin tafsilâtını bilmiyorlardı. Çünkü; kavm-i Kureyş cahil olup Resulullah da kütüb-ü sabıkayı okumamıştı. Binaenaleyh; kıssanın şöhretine binaen icmalen duy-muşlarsa da tafsilâtını Kur'an'm nüzulünden sonra bilmişlerdir.
Hz. Nuh'un kıssasını beyandan sonra Cenab-ı Hakkın resulüne sabretmesini emri; sabrın zafere, galebeye ve sürura vesile olduğuna işaret içindir. Çünkü; Nuh (A.S.) sabretti ve akıbet düşmanlarına galebe eyledi, onların helaki ve kendinin necatıyla mesrur oldu. Yani «Habibim! Sen de Nuh (A.S.) gibi sabret ki, akıbet düşmanlarına galebeyle mesrur olasın" demektir.
Her zaman âkıbet-i hasene ehl-i hak ve ehl-i ittikaamn olduğuna bu âyet delâlet eder. Gerçi batılın bir müddet-i kalilede für-ceyab olup parladığı ve hakka galebe eder gibi görülürse de neticede hakkın galebe ettiği ve batılın mahv ü muzmahil olduğu görülmektedir.
Hud 11:50
Vâçip Tealâ Nuh (A.S.) in ehl-i imanla helâktan kurtulduklarını ve kâfirlerin suya garkla helak olduklarını beyandan sonra bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan ikincisi olan Hûd (A.S.) in kavmiyle vâki olan mübahasatını ve âkıbet-i hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; tufan-ı Nuh'tan sonra kalan insanlardan zuhur eden evlât çoğaldıkça tarik-ı haktan çıkarak tevhidi kaybedip Allah'a şir-ketmeye başlamaları üzerine onları tevhide irşad ve hallerini ıslâh için biz (Âd) kabilesine nesepte biraderleri olan Hûd (A.S.) ı gönderdik ve vahiyle kavmini irşad etmesini emrettik. Hûd (A.S.) onları tevhide davet etti ve Allah'ın gayrı ibadet edecek ma'büd olmadığını onlara bildirdi, vahdaniyeti ikrar etmelerini kendilerine teklif etti ve dedi ki «t Şu hakikat size beyan olunduktan sonra sizin şirketmeniz Allahü Tealâ'ya iftiradan başka birşey değildir. Yani siz ahvalden bir hâl üzere olmadınız, ancak iftira eder oldunuz» demekle kavmini tevbih etti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Âd kavmi Arap'tan bir kabile olup Yemen civarlarında bulunurlardı. Hûd (A.S.) nesepte onların kabilesinden olduğu cihetle onların biraderi olduğu beyan olunmuştur. Gerçi dinde birader değilse de nesepleri (Ad) isminde bir kimseye müntehi olup cümlesi bir ırktan olduğu cihetle nesep noktasından birader denmek sahih olmuş ve bu suretle biraderleri olduğu beyan olunmuştur.
Hûd (A.S.) m kavminin biraderi olduğunu beyan etmekte. Kureyş kavmine ta'riz vardır. Zira; onlar Resulullah'a «Sen de bizim neslimizdensin ve bizim gibi bir adamsın. Şu halde sen bize nasıl peygamber olabilirsin? derlerdi. Cenab-ı Hak Hûd (A.S.) m kavminin kendi cinslerinden biraderleri olduğunu ve enbiya-yı kiram hazaratımn hep insanlardan bulunduğunu ve Muhammed (A.S.) in Kureyş kabilesinden bir zat-ı şerif olması nübüvvetine mani olmadığını beyanla Kureyş'e ta'riz etmiştir. Çünkü; Hûd (A.S.) kavminin biraderi olduğu halde onlara peygamber olup kendi cinslerinden olması nübüvvetine mani olmayınca Muhammed (A.S.) m Kureyş'in cinsinden olması mani olmayacağına delâlet etmiştir.
Hulâsa; Hûd (A.S.) m kavmine resul olarak ba's olunduğu ve kavmini Allah'a ibadete ve tevhide davet ettiği ve Allah'ın gayrı-ya ibadetin Allah'a iftiradan başka birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Hûd (A.S.) in kavmini tevhide davet ettiğini beyandan sonra bakiye-i kelâmını beyan etmek üzere :
Hud 11:51
buyuruyor.
Yani; «Sözümü dinleyin, nasihatimi kabul edin ve vaazımla müttaiz oîun. Zira; ben sizden ücret istemiyorum. Şu halde hasbî bir nasihattir. Niçin dinlemiyorsunuz ve neden düşünmüyorsunuz?» demekle kavmini tevbih etti.
Bir ümniyye üzerine irad olunan nasihatin matlup veçhüzere te'siri olmadığından her nebi kendi kavmine nasihatinin bir ga-raz-ı hasise mebni olmayıp bir maksad-ı âlîyi ve ümmetin menfaatini aramaktan başka birşey olmadığını beyan ve bu sözleriyle nâsın sû-u zannını kaldırmaya ve nasihatlarınm lâyıkı veçhüzere te'sir etmesine sa'yetmişlerdir. Çünkü; dünyaya tama'dan hâlî olan nasihatin herkese hüsn-ü te'sir hasıl edeceğinde şüphe yoktur. Amma bir garaz-ı hasiseye binaen vaki' olan nasihatta te'sir az olur. Zira; garaza binaen söylenen sözü her zaman o garaz imha eder ve neticesi de akım kalır. Binaenaleyh ümmete nasihat; daima
garazdan hâlî olmak te'sirinin şartları cümlesindendir.
Hud 11:52
Vacip Tealâ Hûd (A.S.) in birinci merrede kavmine tevhidi teklifini beyandan sonra ikinci merrede vâki olan teklifini alâta-rikühikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
); büyük taneli ve birbiri akabinde yağan yağmurdur, Kuvvet ; malda ve evlâtta isti'mâl olunur. Zira; insanın takatim tezyid eden herşeye şamildir. Cenab-ı Hakka istiğfar ve günahlarını ikrar ederek tevbe etmek; gökten bereketi ve yer-den kuvveti,celbe sebeb-i kavî olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü kavm-i Hûd; Hûd (A.S.) m nasihatini dinlemeyip küfürlerinde ısrar edince Hûd (A.S.) mertebe-i nübüvvetin şefkati icabı kavmine «Ey kavmim! Allah'a istiğfar ve geçmiş olan günahlarınıza tevbeyle dergâh-ı ülûhiyete rücû' edin ki, Allahü Tealâ size büyük taneli yağmurlar göndersin, yerden bereketler hasıl olsun ve evlât versin ve o bereketler ve evlât sebebiyle kuvvetinize bir misli kuvvet dahi zammolunsun ve küfrüzere ısrar ederek Allah'ın emrinden i'raz eden mücrimlerden olmayım» demekle emr-i ilâhiye imtisal lâzım olduğunu kavmine tavsiye etmiştir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hûd kavminin arazileri münbit ve bereketleri çok ve nimetleri bol olduğu halde onlar davet-i Hûd'a icabet etmeyip küfre ısrar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak rahmetlerini kesip üç sene kıtlıkla müptelâ kıldığından idareden âciz oldukları gibi hatunlarının rahimlerini kapatıp -'nesilleri inkıraza yüz tuttuğu zaman Hûd (A.S.) şu nasihati onlara irad etmiştir ki, hulâsası; kıtlığın zail olmasını ve kadınların çocuk getirmesini istiğfar ve tevbe etmelerine talik buyurmuştur. Yani «Siz hatalarınıza istiğfarla Allah'a iman edin ve müptelâ olduğunuz şirkten vazgeçin ve şimdiye kadar kalbinizi ve kalıbınızı telvis ederek işlediğiniz günahlardan tevbe ve nedametle Rabbini-zin kapısına iltica edin ki, Allahü Tealâ arzunuza muvafık yağmurlar ve evlâtlar versin. Binaenaleyh; kuvvetinize bir misil daha kuvvet zammolunsun ve nesliniz münkariz olmasın» demekle kavmini itaate teşvik etmiştir.
Hûd (A.S.) m bu kelâmı saâdet-i dünyeviyenin cümlesini camidir. Çünkü; saâdet-i dünyeviye iki şeyle hasıl olur: Birincisi; dünya nimetinin çok olması, ikincisi; o nimetle intifâ'a kuvvetin bulunmasıdır: Zira; nimet olmazsa intifa' mümkün olamadığı gibi nimet bulunur da o nimeti isti'mâla kudret olmazsa yine intifa mümkün olamaz. Şu halde saâdet-i dünyeviyenin her nev'i bu ikide münderiç olduğundan Hûd (A.S.) kavmini imana terğibi için sâadetin bütün envâ'ını cami' olan nimetin husulü ve o nimeti isti'male kudret ancak istiğfarla olacağını kavmine haber vermiştir.
Bu âyet-i celile istiğfarın ve günahlardan tevbenin rızkın vüs'a-tma ve evlâdın kesretine sebep olduğuna delâlet eder. Gerçi âyet Hûd (A.S.) in kavmini terğib için irad ettiği nasihati beyan ediyorsa da Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanı istiğfarın ümmet-i Mu-hammed hakkında dahi vüs'at-ı rızka ve kesret-i evlâda sebep olacağını beyanetmektir. Binaenaleyh; insanlar daima kalplerinin en derin cihetlerinden Cenab-ı Hakka istiğfar ve vahid-i hakîkî olan Rablerine arz-ı ubudiyet etmelidirler ki nzıkları bol ve çocukları çok olsun.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran kavm-î Hûd ashab-ı zürrâdan olduklarından yağmurun ve evlâdın çok olacağını beyanla terğib etmiştir. Çünkü; zer'iyat, bağ ve bahçe daima yağmurlarla ve yardımla olabildiğinden Hz. Hûd kavmini imana yağmurla ve çok evlâtla teşvik etmiştir ki, bu nimetler dahi günahlara istiğfar ve Allah'ın inayetine iltica etmekle hasıl olacağını beyan ve kavmini insafa davet ve istiğfara yapışmalarını tavsiye etmiştir.
Hulâsa; istiğfar ve günahlara tevbe vüs'at-ı rızka ve kesret-i evlâda sebep olacağı ve insanlara lâzım olan günaha ısrar etmeyip nedamet etmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:53
Vacip Tealâ Hûd (A.S.) in şu tebliği üzerine kavminin serke-şanı müdafaalarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hûd (A.S.) kavmini tevhide davet ve putlara ibadeti terketmelerini emredince kavm-i Hûd müdafaalarında «Yâ Hûd! Söylediğin sözün sıdkma delâlet eder bize bir beyyine getirmedin ki, sözünü dinleyelim ve kabul edelim. Sen bize açık bir beyyine getirmeyince biz ne sözünü dinler, ne de iman ederiz» dediler. Kavm-i Hûd'un bu sözleri mücerret inat ve kibirden ibaretti. Çünkü; Hûd (A.S.)- onlara davasının sıdkma delâlet eden mucizesini izhar etti ve lâkin onların kibir ve gururları mucizeyi inkâra ve şu sözü söylemeye şevketti. Zira; mucizeyi kabul ederek imana meyletmediklerinden mucize-i bahireyi inkâra cüret ettiler. Binaenaleyh; sebeb-i necatları olan imandan mahrum oldular ve dediler ki:
Hud 11:54
Zira; sen ma'budlarımıza seb ve onlara ibadetten bizi menettiğirden onlar bu derdi sana verdiler. Binaenaleyh; sen böyle bir takım akla sığmaz ve havsala almaz davalara kıyam ediyorsun, yoksa sen bizim içimizde büyümüş ve bildiğimiz bir zat olduğun için biz sana bir fenalık isnad edemeyiz. Yalnız ma'budlarımıza sebbettiğin için onları küstürdün, hep çektiğin onlardandır, dediler ve Hûd (A.S.) m sözlerini doğru dinlemedikleri gibi hoşlarına gitmediğinden putların te'sirine hamlettiler, bil-mediler ki putlar kendilerini müdafaadan âciz bir takım taş ve tahtadan ibarettir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile ( ı£Jr&\ ); isabet manasınadır. bu âyette cünun manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım;
…
demektir.
Hulâsa; Hûd (A.S.) in kavmini imana davet ettiği ve kavminin inad ederek mucizesini inkârla iman etmeyeceklerini beyan ve Hûd (A.S.) a bir de cinnet isnad ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:55
Vacip Tealâ Hûd (A.S.) m kavminin vermiş olduğu cevab-ı ye's üzerine kavmine vermiş olduğu cevabı hikâye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hûd (A.S.) kavminin, cahilane kelâmlarına cevap olmak üzere «Ben sizin ma'budlarımzdan beraetime ve onların şerrinden selâmetime Allah'ı şahit kılarım ve Allah'ın gayrı sizin şirkettiğiniz ma'budlarınızın zararlarından benim beraetime siz de şahit olun. Zira; ben onların hiçbirisini tanımam. Şu halde siz bana asla mühlet vörmeden toparlanın, hemen helakime dair kararınız neyse onu yapın, hilelerinizden birşey bırakmayın. Ne yapacaksanız birdenbire yapıverin ve sonra bana mühlet vermeyin» demekle kavmini reddetti.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hûd (A.S.) m bu sözleri nübüvvetine delâlet eder bir büyük mucizedir. Çünkü kavm-i Hûd; Cebabireden birtakım zalim ve gaddar birçok fırkaları ve şubeleri hâvî cemaât-ı kesire olup Hûd (A.S.) m kanına susamış hemen katline bir bahane aradıkları sırada onlara karşı yalvarmak iktiza ederken bilâkis «Haydi, ne yapacaksanız yapın, elinizden geleni geri koymayın» demek Hûd (A.S.) in bir büyük hamisi olup tam bir itimada malik olduğuna delâlet ettiğinden bu sözleri davasının sıhhatına burhan-ı kaatı'dır. Zira; bu söz üzerine onlar içtimâ' edip ihlâkine bir çare bulamayıp âciz kalınca davasının sahih olduğunda şüphe kalmaz.
Hûd (A.S.) kavminin hamakatına bu kelâmıyla işaret etmiştir. Çünkü; onlar «Ma'budlarırmza sebbettiğinden dolayı onların bazısının sana isabetinden böyle oldun» demelerine karşı sözlerini cesurane ve âkilâne irad edip gaayet manidar kelâmlanyla onları reddetmesiyle onların isnadlarmın ahmakçasma bir isnad olduğu te-beyyün etmiştir. Zira; «Siz putlarınızdan daha kuvvetli ve muktedir olduğunuz halde birşey yapamayınca putlarınız hiçbir şey yapamaz. İşte bu kadar açık bir şeyi idrakten âciz birtakım cahil ahmak kişilersiniz» demektir. Hûd (A.S.) m bu kelâmı imanlarından bilkülliye kat'-ı ümid ettiğine delâlet eder. Zira; «Elinizden geleni geri koymayın ve zaman da fevtetmeyin, işleyin» demek aralarında bütün münasebetin kat'ma delâlet eden ve son noktada söylenecek sözlerdir.
İşte her asırda hakka karşı birtakım fasıklar itiraza kalkışır ve iptaline sa'yedenler bulunur. Ve lâkin hakkm karşısında mak-hur olur ve küçük kalırlar ve hakkı iptal için düşündükleri hileler ve kurdukları plânlar kendi ayaklarına dolaşır ve kazdıkları kuyuya kendileri düşer ve içinden çıkamazlar. Zira; hak daima âlîdir. Binaenaleyh; hakka karşı kılıç çekenin çektiği kılıç kendine uğrar.
Hud 11:56
Vacip Tealâ Hûd (A.S.) m bundan evvelki sözünden fehmolu-nan itimad-ı tâmmını suret-i aleniyede ilân ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Kullarına zulmetmez, herkesin ameline göre nıücâzât eder. Şu halde ben sizden çekinmem. Zira; Allah'ın iradesi taallûk etmedikçe bana birşey yapamazsınız ve yahut
…
demekle kavmine karşı Allah'a itimadını beyan ve Allah'ın kudretini onlara tarif etmiştir.
Hûd (A.S.) şu kelâmıyla onların kendi hakkında yapacakları gadr ü zulümden çekinmeyeceğini ve Allah'a itimad-ı tamla tefviz-i umur ettiğinden kavminin hileleri ve helakine dair yapacakları tedbirleri te'sirsiz kalacağını açıktan ilân etmiştir. Binaenaleyh; çalışmaları semeresiz kalmıştır.
nazm-ı celili temsil kabilindendir. Zira; bir kimsenin dizgini diğer bir kimsenin elinde olduğunda «Filânın nasiyesi filânın elindedir. Çektiği yere gider» demek Arap indinde âdettir.
Nâsiye ; alın saçıdır. Burada her hayvanın harekâtı Allah'ın kudretindedir. Allahü Tealâ izin vermeyince birşey yapamaz demektir. İşte şu esasa binaen Hûd (A.S.) yalnız olduğu halde kavminin çokluğundan, kuvvet ve şevketinden endişe etmeyerek pervasızca «Ben sizden korkmam, bildiğiniz elinizdedir, neye muk-tedirseniz yapın, geri koymayın» dedi ve kavmi de çok çalıştıkları halde hiçbir zarar ikaa edemediler. Zira; Hûd (A,S.) siyanet-i ilâhiye altında olduğundan kavminin zarar ikaa etmesi mümkün değildi.
İşte iman-ı kavî ve Allah'a itimad-ı tâmmı olan her müminin hali, Allah'a tefviz-i umur etmek ve hiçbir kimseden endişe etmemektir ve bilhassa asakir-i İslâmiyeden imanı kavî olanlar düşmana karşı fütursuz gider. Amma imanı zayıf ve belki de hiç yok birtakım behaim sürüsü bütün düşündükleri dünya ve kendi nefisleri olduğundan onların düşmana karşı merdane gitmesi şöyle dursun, firara sebep arar ve karaltıya kaçar ve bozgunluğa sebep olur ve -bilâhare mensup olduğu ordunun helakine bâdı olur ve bu hal her zaman görülmektedir. Amma alelekser asakir-i İslâmiyenin imanları kavî olduğundan bihakkın bakılır ve yoluyla tedbir edilir ve kumanda heyeti de kavî olursa zafere nail oldukları tarihlerde malûmdur.
Hulâsa; Hz. Hûd'un kavmine karşı Cenab-ı Hakka tefviz-i umur ettiğini beyanı ve bilûmum hayvanların kuvvet ve kudretleri Cenab-ı Hakkın yed-i kudretinde olup Allahm izni olmadıkça hiçbir kimsenin diğerine zarar edemeyeceği ve Rabbi Tealâ'nın dini doğru bir din olduğundan o dine sülük edenlerin a'dânın şerrinden mahfuz kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:57
Vacip Tealâ Hûd (A.S.) m tevekkülünü beyandan sonra kavmine vâki olan hitabını beyan-etmek üzere buyuruyor.
Ki, benim tebliğimi ve sizin imandan i'razınızı bildiğinden i'tizara mecaliniz kalmadı. Rabbim isterse sizi helak eder, yerinize başka- bir kavmi hâlife kılarak emlâkinize onları varis kılar. Benim için telâş yoktur. Zira; ben vazifemi ifa ettim. İman etmediğinizden dolayı zarar size aittir. Çünkü; Cenab-i Hak a'malinizin her cüz'ünü hıfzettiğinden her cüz'ü-ne mücâzât göreceksiniz.
Bu âyette Hûd (A.S.) m vücuh-u adideyle kavmini tehdidi vardır. Birincisi; itilandan i'raz ettikleri takdirde vazife-i risalet tamamen kendilerine tebliğ olunduğundan zararın kendilerine ait olduğunu beyan etmesidir. İkincisi; ifnan etmedikleri surette onları ihlâlde yerlerine kendilerinin gayrı bir kavmi Rabbi Tealâ'nın istihlâf edeceğini beyandır. Üçüncüsü; Ce-nab-ı Hakkın her şeyi ve bilhassa onların amellerini hıfzedici olduğunu beyan etmesidir.
İşte Hz. Hûd'un kavmine tebliği veçhile ahlâkı sukut eden ve hadisattan ibret alıp mütenebbih olmayan milletleri ve kabileleri, belki karyeleri ve karye içinde bazı tuğyan eden aileleri Cenab-ı Hakkın bazı belâya ile müptelâ kılıp intibaha davet ettikten sonra mütenebbih olanlara müsaade buyurduğu ve mütenebbih olmayanları hatır ve hayallerine gelmeyen âfetlerle helak edip yerine başka millet, kabile ve aileleri varis kıldığı âlemde her vakit vâki olan ahvaldendir ve tarihler de buna şahittir.
Hud 11:58
Vacip Tealâ kavm-i Hûd'un imandan i'raz ettiklerim beyandan sonra helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hûd (A.S.) m kavmi gaflette devam ve küfürde ısrar etmeleri üzerine bizim onların azap ve helaklerine dair olan emrimiz gelince küfürde temerrüd edenleri ihlâkle Hûd'a iman eden ehl-i imana Hûd (A.S.) la beraber bu dünyada helakten necat verdik ve bu necat bizim tarafımızdan onlara lutf u ihsandır ve bunların necatları yalnız azab-ı dünyaya münhasır kalmadı. Zira; gerek Hûd'u ve gerek müminleri âhiretin şiddetli azabından da halâs ettik. Binaenaleyh; imanları sebebiyle dünyada ve âhirette mes'ud oldular.
Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran kavm-i Hûd'a gelen azap; şiddetli ve sıcak rüzgârdı. Yedi gün esti, sekizinci gün onları ihlâk etti ve rüzgâr o kadar kuvvetliydi ki, Âd kavminin vücutlarının cesametiyle beraber çam ağacını devirir gibi ayaklarını yerden keser ve yüz üstü düşürürdü. Yahut rüzgâr ağız ve burunlarından girer ve aşağılarından çıkar, barsaklarmı döker, o anda canları çıkardı. Yahut rüzgâr gaayet sıcak olduğundan dokunduğu kimseyi yakmak suretiyle ihiâk ederdi.
Bir kavme umumi azap nazil olduğunda mümine ve kâfire şâmil olurken kavm-i Hûd'a nazil olan azaptan ehl-i imanın kurtulması lutf-u ilâhi olduğundan Cenab-ı Hak necatlarını taraf-ı ilâhiden ihsan ve eser-i merhamet olduğunu beyan buyurmuştur.
Azaptan halâs olan ehl-i imanın dört bin kişi olduğu rivayet olunmuştur. Azab-ı galizle murad; azab-ı âhirettir. Çünkü azab-ı âhiret; azab-ı dünyaya nispetle elbette şiddetlidir. Kâfirler dünyada azapla helak oldukları gibi âhirette dahi nıuazzab olacaklarına işaret olunmuştur. Zira müminlere dünyada necat verdiğini beyan buyurduğu gibi azab-ı âhiretten dahi halâs ettiğini beyan etmek; kâfirlerin azab-ı âhiretle dahi muazzeb olacaklarını beyan etmektir. Kâfirlerin helakinden sonra Hûd (A.S.) in ehl-i imanla beraber Mekke'ye, hicret edip ecel-i muayyenlerine kadar ibaadetle meşgul oldukları mervidir.
Hulâsa; kavm-i Hûd'a mukadder olan azabın geldiği ve Hûd (A.S.) la .beraber ehl-i imanın helakten halâs -oldukları ve ehl-i imanın azaptan halâsı merhamet-i ilâhjye eseri olduğu ve müminlerin dünya azabından kurtuldukları gibi âhiretin şiddetli azabından dahi halâs oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.
Hud 11:59
Vacip Tealâ kavm-i Hûd'un helakini beyandan sonra onların helaklerine sebep olan ma'siyetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; gazab-ı ilâhi zuhur ederek berbat oldular, gittiler.
Vacip Tealâ bu âyette kavm-i Hûd'un helaklerine üç sebep beyan buyurmuştur ; Birincisi; vahdaniyet-i üâhiyeye ve Hûd (A.S.) in davasının sıdkına delâlet eden âyetleri inkâr etme leridir. ikincisi; kendilerini irşad ve menâfi-i diniye oe dünyalarını beyan için taraf-t ilâhiden gönderilen resullerine âsî olup dâvetine icabet etmemeleridir. Üçüncüsü.; kabilelerinin ileri gelen zalimlerine ittibâ' etmeleridir. Şu halde zâlime it-tibâ'ın neticesi helak olduğuna bu âyet delâlet eder.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile rusül-ü kiramın cümlesi; enbiya-yı izamın kâffesine iman vacip olduğunu beyan ettikleri cihetle resullerden birini inkâr ve isyan, cümlesine isyan
mesabesinde olduğundan bu makamda lâfzı cemi' sıyga-sıyla varid olmuştur. Çünkü; kavm-i Hûd her ne kadar yalnız Hûd (A.S.) a isyan etmişlerse de Hûd (A.S.) onları rusül-ü kiramın cümlesine itaatla emrettiğinden kendi resulleri olan Hûd (A.S.) a isyan; cümle enbiyaya isyanı mucip olduğundan cemi' sıygasıyla. varid olmuştur.
zalim, tâğî demekse de burada kavmin ilen gelen zalimleri demektir. Çünkü; her kavimde fukara güruhunun ağniya ve zalemeye ittibâ' etmeleri âdet olduğundan kavm-i Hûd'un küçükleri büyüklerine ittibâ edip hakkı terkettikleri beyan olunmuştur ki, helaklerine sebep olan günahlarından birisi de budur ve bu tâğîlere tebaiyetleri dünya ve âhiret rezil ve rüsvâ olmalarına sebeb-i kavî olmuştur. İşte hakka davet eden zata tebaiyeti terkle birtakım zalim ve gaddara tebaiyet edenlerin her zaman akıbetleri helak ve harab olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir ve bunun yüzlerce misali her zaman görülmektedir.
Hud 11:60
Vacip Tealâ kavm-i Hûd'un helaklerine sebep olan günahlarının âyetleri inkâr ve resullerine isyan ve zalimlere ittibâ'larmdan ibaret olduğunu beyandan sonra dünyada ve âhirette onların duçar oldukları hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile kelimesinin ve Âd kavminin zikirlerinin tekerrürü onların hallerinin fenalığını beyan ve rüsvalıklarını âleme ilân ve onların halinden herkesi şiddetle ibrete davet içindir.
Bunların helak olduktan sonra helâkleriyle ve rahmet-i ilâhiyeden baid olmalarıyla duâ, helak olmazdan evvel helake müste-hak olduklarını beyan içindir. Âd kavmini, kavm-i Hûd olduklarını beyanla tarif etmek; Âd-ı İrem'den ihtiraz içindir. Çünkü Âd; ikidir. Birinci Âd; kavm-i Hûd olanıdır. İkinci Âd; İrem'dir. Burada  d la murad; kavm.4 Hûd olduğu beyan olunmuştur ki, Âd-ı İrem değil demektir.
Hulâsa; Âd kavmine dünyada ve âhirette lanet tâbi olup rah-met-i ilâhiyeden baid oldukları ve Âd kavminin Rablerine küfrettikleri ve Âd kavminin rahmet-i ilâhiyeden uzak olmaya müstehak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan üçüncüsü olan Salih (A.S.) in kıssasını beyan etmek üzere
buyuruyor.
Yani; kavm-i Âd'm helakinden sonra Semud kavmi küfür ve tuğyanla zuhur ederek tarik-ı istikaametten çıktılar ve bir takım hacer ve seçerden yapılmış putları ma'bud ittihazına başlayınca onları ıslah ve doğru yolu göstermek için Salih peygamberi biz onlara gönderdik. Zira; Salih (A.S.) onların kendi kabilelerinden biraderleri ve onları ıslaha elyaktı, onları tevhide davet ederek «Ey kavmim! Allah'a ibadet edin. Zira; sizin Allah'tan gayrı ma'budu-nuz yoktur. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah'a hasredip şirketme-mek lâzımdır» demekle kavmini tarik-ı tevhide davet etti, doğru yolu onlara gösterdi ve iki veçhile onlara tevhidin delilini zikretti ve dedi ki:
Binaenaleyh; ibadetinizi ona hasredip şirketmemeniz lâzımdır. Zira; Allah'a ibadet farz-ı ayındır ve Allah'ın gayrıya ibadet küfür ve şirk-i mahızdır. Şu halde her âkilia küfürden ihtiraz etmesi lâzımdır.
Kavm-i Semud'un arzdan halkolunmasıyla murad; cümle insanların peder-i aslisi olan Hz. Adem'in topraktan halkolunmasıdır Yahut; nutfelerinin madde-i asliyesi topraktan halkolunmasıdır. Çünkü; insanın halkolunduğu nutfe gıdadan hasıl olup gıda da topraktan hasıl olduğu cihetle bilcümle insanlar topraktan hasıl olduğundan Salih (A.S.) kavmine hitaben «Allahü Tealâ sizi topraktan icad etti» buyurmuştur.
arz üzerinde sizi yaşattı demektir. Yahut size yeryüzünü imara kudret verdi ve imarım emrettiı demektir. Bu makamda taleb içindir. Cenab-ı Hak'tan taleb ise vücub için olduğundan insanlar üzerine arzı imar etmek vaciptir. Esasen vakt-i merhununa kadar dünyanın imarı murad-ı ilâhidir ve insanları yeryüzünde halife kıldığının hikmeti de budur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette manâsına olmak ihtimali vardır. bir kimse malını diğer bir kimseye ölünceye kadar intifa' edip öldükten, sonra kendine avdet etmek üzere vermesine denir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkm insanları topraktan halkettiği ve yeryüzünde ömür verdiği veyahut yeryüzünün imarını emreylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:61
Vacip Tealâ insanların bidaye-i icadları Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanı olduğu gibi herkesin ecel-i muayyenine kadar muammer olmaları dahi Allah'ın lutfu olduğundan herkes üzerine vacip olan kusurlarına ve günahlarına tevbeyle bab-ı ülûhiyete rücû' etmek olduğunu beyan sadedinde buyuruyor.
Fahri Razi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette insanları istiğfara ve tevbeye terğib vardır. Zira; Vacip Tealâ'mn kullarının tevbe, tazarru ve niyazlarını bilir ve işitircesine kurb-u maneviyle kullarına karib olduğunu beyan etmek; bihakkın feryad ü figaanın ve ah ü eninin boşa gitmeyeceğini beyan etmek olduğundan kullarını tevbeye teşvik ve muhtaç olduğu şeyi her zaman Vacip Tealâ'dan istemek lâzım olduğuna tenbih vardır. Çünkü; insanlar her zaman âciz olduklarından daima muavenete muhtaçlardır ve bu ihtiyacı defedecek ancak Vacip Tealâ olduğundan kulların Vacip Tealâ'nın inayetine avuç açacakları muhakkak olduğu cihetle Cenab-ı Hak dua ile dergâhına müracaat edenleri boş döndürmeyeceğini beyanla kullarını duaya terğib etmiştir.
Hud 11:62
Vacip Tealâ Salih (A.S.) in şu davetine kavminin vermiş olduğu cevabı hikâye etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Salih (A.S.) Semud kabilesinden gaayet âkil ve mer'iyülhâtır bir zat-ı şerif olduğundan Semud kavminin dinlerine yardım ve mezheplerini takviye ve mesleklerini takrir edecek ümidindeyken bilâkis dinlerini iptale ve mezheplerini tezyife başlayınca «Ey Salih! Biz senden böyle ümid etmezdik. Bütün bütün me'mûlümüzün hilâfına zuhur ettin. Zira; senden nusret ve muhabbet beklerken buğz ve adavet zuhur etti. Binaenaleyh; yâ Salih! Sen ne yapıyorsun, eslâfımızın dininden bizi men mi ediyorsun? Doğrusu senin davet ettiğin dinde biz şek-kediyoruz» dediler. Çünkü; Salih (A.S.) fukaralarını zenginleştirir, zayıflarına yardım eder, hastalarını ziyaret ve herbirinin hallerini ve hatırlarını suâl ederdi. Binaenaleyh; her halinden memnun olduklarından kendilerine pek büyük istinadgâh olacağını ümid ederler ve ileride daha büyük işler beklerlerken birdenbire en gocundukları dinlerini iptale başlayınca taaccüb ettiler ve kendilerinin müptelâ oldukları babalarını taklidi ileri sürdüler. Halbuki hiçbir zaman itikaadiyatta taklid caiz olmamıştır. Bunlar ise dinlerine bir delil irad edemeyip ancak taklide istinad ettiklerini beyan edebilmişlerdir.
ümitli ve ileride, hayırlı işlere yarayacağı me'mul ve rica olunur demektir. Filhakika Salih (A.S.) onların beklediğinden daha ziyade _ hayırlı işe yaradı ve me'mûllerinden daha ziyade fevkalâde olarak zuhur etti. Fakat ne çare ki, onlar takdir edemediler. İnsanlarda alelekşer menfaatini takdir edemeyerek mazarratına sahip olmak ve onun için büyük mübahaseler, arbedeler çıkarmak ve hattâ mukaateleye kadar işi ilerletmek ve envâ'-ı fecayii irtikâb etmek görülür ve enbiya-yı izamın şeriatlarına ve davetlerinç muhalefet eden insanlar; menfaati terk ve mazarratı irtikâb eden insanlardır.
Hud 11:63
Vacip Tealâ Salih (A.S.) m kavminden şu sözleri işitince onlara vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor;
demekle davasının doğru olduğunu beyari buyurmuştur.
demekle kavminin dinlerinin zarardan başka birşey olmadığını beyan buyurmuş ve onları insafa davet etmiştir. Fakat ne çare ki, iradelerini hayra şarfetmediklerinden küfürlerinden vazgeçmediler ve akıbet helak oldular. Çünkü; irtikâb ettikleri cinayet-i küfürden kurtulamayınca o küfür onları aldı götürdü.
Hulâsa; Salih (A.S.) in «Ben Rabbimden açık mucize üzere olur, Rabbim de bana rahmetini ihsan ederse ne yaparsınız? Ve ben âsî olursam Allah'ın azabını defetmek için bana kim yardım eder. Ve siz bana zarardan başka ne yapabilirsiniz?» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:64
Vacip Tealâ Salih (A.S.) m kavmine mucizesini izhar ettjğini ve mucizeye tecavüzden menettiğini alâtarikıl hikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Salih (A.S.) in kavmi, nübüvvetine ve davasının doğru olduğuna mucize istemeleri üzerine Salih (A.S.) Cenab-ı Hakka duâ ve istedikleri mucizenin zuhurunu niyaz edince Salih (A.S.) m davasının sıdkma delâlet eder ve kavminin istedikleri veçhüzere Cenab-ı Hak büyük bir taştan deveyi çıkardı. Mucize bu minval üzere zuhur edince Salih (A.S.) deve hakkında kavmine bazı nesayihte bulundu ve devenin serbest gezmesi, istediği yerde yiyip içmesi lâzım olduğunu, deveye müdahale etmeleri mazarrat ve muhatarayı mucip olacağını beyan etti. Çünkü; nübüvvet davasında bulunan zattan mucize istemek âdet olduğundan onlar da mucize talebinde bulundular ve istedikleri veçhüzere mucize zuhur edince iman etmeleri lâzımdı. Zira; Salih (A.S.) peygamber olduğuna davasını şanlı bir surette ispat etti ve lâkin kavmi imana meyletmediler ve irtikâb ettikleri küfrü-zere İsrar ettiler.
Mucizeyi, bayram günü kavmin hepsi bir yerde oldukları halde istedikleri mervidir. Devenin sütü gaayet çok olduğundan birçok kimseler onun sütüyle idare olurlardı, deve serbest gezeceğinden onlara meşakkati dahi yoktu. Lâkin onlar iman etmeyip küf-rüzere ısrar edince deveye bir zarar edeceklerini Salih (A.S.) hissettiğinden onlara, deveye kötülük kasdetmemelerini ve eğer kötülük kasdederlerse helaklerine sebeb olacağını dahi beyan buyurmuştu.
Salih (A.S.) m şu tenbihinde şiddet vardı. Çünkü «Deveye messetmeyin» dedi. Mes ise ufacık dokunmaktan ibarettir,
lâfzı mutlak zikrolunduğundan her nevi kötülüğe şâmildi. Binaenaleyh; «Deveye nasıl olursa olsun kötülük kasdiyla ufacık bir dokunmanız size büyük zarar getirir» demek olduğundan deveye zarar kasdiyla dokunmaktan herhalde hazer etmelerini tenbih ve tavsiye etmişken maatteessüf onlar mütenebbih olmadılar ve deveyi itlafa cüret ettiler ve neticede helak oldular.
Bazı rivayete nazaran deve kendi gibi bir cesamete bir boduk botladı. Bodukla beraber dağlarda gezerdi. Birgün gelmez birgün gelir, suya ağzını koyunca kuyunun suyunu tamamen içmedikçe ağzını kaldırmaz ve suyu içtikten sonra kuyunun başında durur ve herkes gelir istedikleri kadar sütünü sağarlar, kaplara doldururlar, içerler ve iddihar ederlerdi. Fakat deve yaz gününde derelerin sırtlarında serin mahallerde otlar ahalinin hayvanı derelerin içlerine sıcak mahallere kaçar ve kış günlerinde derelerin içlerinde sıcak mahallerde otlar, ahalinin hayvanatı da soğuk mahallere giderdi. Bu hâl ise ahalinin hoşuna gitmiyordu. Binaenaleyh; deveyi Öldürmek hususunu müşavere ettiler.
Hud 11:65
Vacip Tealâ kavm-i Semud'un ba'delmüşavere deveyi itlaf ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Salih (A.S.) in tenbihini dinlemediler, deveyi ihlâk ve ihlâkten sonra da etini taksim ettiler, devenin boduğu (Kaare) isminde bir dağa firar etti, orada kayboldu. Salih (A.S.) bu acı vukuatı duydu ve onlara «Siz beldenizde üç gün yaşayın. Üç günden sonra sizin için azap muhakkaktır. Birinci günü yüzünüz sararacak, ikinci günü kızaracak ve üçüncü günü kararacak» demekle onlara azabın vukuunu ve yalan olmadık bir vaad olduğunu beyan buyurmuş ve beyan ettiği veçhile alâmetler zuhur etmiştir.
Şu tafsilât vahy-i ilâhi münderecatı olduğundan yalan olmadığı suret-i kafiyede beyan olunmuştur. Çünkü; vahy-i ilâhide hulf olmaz. Deveyi öldüren Semud kavminden (Kıdar) isminde bir kimse olduğu halde cümlesinin rızası ve reyleriyle olduğundan deveyi itlaf mecmuuna isnad olunarak lâfzı cemi' sıyga-sıyla varid olmuştur. Çünkü, ma'siyete rıza; ayn-ı ma'siyet olduğundan gerçi bilfiil deveyi itlafta kavmin hepsi bulunmadı ve lâkin bulunmuş gibi öldürenlerden ve onların fiillerinden memnun oldukları için belâ cümlesine beraber gelmiş ve itlaf fiili cümlesine isnad olunmuştur.
Bu âyet-i celile; üç hükmü camidir : Birincisi; Salih (A.S.) m kavminin mucize olan deveyi itlaf etmeleridir. İkincisi; Salih (A.S.) %n onlara kendi beldenizde ve hanelerinizde üç gün yaşayın demesidir. Üçüncüsü; helaklerine üç gün kalıp üç günden ziyade yaşayamayacaklarına dair vaadin doğru bir vaad olup yalan olmadığını beyan etmesidir.
Hud 11:66
Vacip Tealâ alâmetlerin zuhurundan sonra azabın nüzulünü beyan etmek üzere buyuruyor.
İman edenlerin halâslarına sebep; imanları olduğunu beyan için iman ettikleri sarahaten zikrolunmuş ve Cenab-ı Hakkın onları azaptan kurtarması yalnız lutf-u ilâhi olduğunu beyan için ta-raf-ı ilâhiden halâsları ayn-ı rahmet olduğu da beyan edilmiştir.
azap gününün rüsvalığından halâs ettik demektir. Yahut yevm-i kıyametin rüsvalığından kurtardık demektir. İnsanları felâketten kurtaracak zâtın kuvvet ve kudret sahibi olup herkese gaalip olması lâzım olduğundan Cenab-ı Hakkın kavi ve aziz olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; kuvveti olmayan âcizin aharı belâyâdan halâs etmeye kaadir olamayacağı aşikârdır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak Hz. Salih'le beraber ehl-i imana necat verdiği kavi ve aziz olduğunu beyanla ispat etmiştir.
Hulâsa; kavm-i Salihin helakine dair emr-i ilâhinin geldiği ve Salih (A.S.) la ehl-i imana helakten ve o günün rüsvalığından necat verdiği ve bu necat lutf-u ilâhi cümlesinden ayn-ı rahmet olduğu ve AUahü Tealâ'nın âsileri ihlâke ve âbidlere necat vermeye kudret ve kuvvet sahibi bulunduğu ve düşmanlarından intikam almaya kaadir ve gaalip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:67
"Vacip Tealâ Semud kavmine azabın geldiğini beyandan sonra azabın keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i imana necat verecek ve kâfirler üzerine nazil olacak azabın zamanı gelince gecenin nısfında Cibril-i Emin emr-i ilâhi üzerine dehşetli bir sayha edince o dehşetli şada kâfirleri ihlâk etti ve sabah vakti kâfirler hanelerinde keenne hiç sakin olmamışlar gibi meyyit olarak bulundular ve dünyaya hiç gelmemiş gibi hayatlarından bir eser görülmedi. Agâh olun ki, Semud kavmi, envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rablerine küfrettiler ve onların hallerinden mütenebbih olmak lâzımdır. Çünkü rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak; Semud kavminin küfürleri sebebiyle istihkaklarıdır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran sayhanın kemâl-i mehabetinden hepsinin ödleri patlamak suretiyle ölmüşlerdir. Yahut sayhayla beraber berk-ı şedid zuhur ederek cümlesini yakmak suretiyle helak olmuşlardır. Yahut sayhanın şiddetinden dalgalanan havanın onları şiddetle çarpmasından helak olmuşlardır. Velhasıl sayhayla helakleri nass-ı Kur'an'la sabit olup lâkin helakin keyfiyeti ihtilaflıdır.
Bu âyet-i celile Semud kavminin kemâl-i sür'atla helak olduklarını beyan eder. Zira; bir gece içinde o beldede hiç ikaamet etmemiş gibi ölüvermek şiddetle ve tez vakitte helak olduklarına açıktan delâlet eder.
Semud kavminin helaklerine sebep; Rablerine küfretmeleri olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyân buyurmuştur ki, insanları küfrü irtikâptan tehdid olsun ve onlarm fezâhatlarmı âleme ilân için esmâ-yı hüsna içinden Rab ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Rab ismi enud'-z nimetle terbiyeyi müş'ir olduğundan Cenab-ı Rabb-ül Âlemine şükretmek vacipken onların küfretmeleri cina-yet-i azîme olduğundan helaklerini mucip olduğu gibi rahmet-i ilâhiyeden uzak olmalarını dahi mucip olduğu beyan olunmuştur.
Hulâsa; Semud kavminin helaki şiddetli sayhayla olduğu ve sayha gelince hiç dünyaya geimemiş gibi meyyit olarak bulundukları ve onların Rablerine küfredip rahmetinden uzak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:68
"Vacip Tealâ Semud kavmine azabın geldiğini beyandan sonra azabın keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i imana necat verecek ve kâfirler üzerine nazil olacak azabın zamanı gelince gecenin nısfında Cibril-i Emin emr-i ilâhi üzerine dehşetli bir sayha edince o dehşetli şada kâfirleri ihlâk etti ve sabah vakti kâfirler hanelerinde keenne hiç sakin olmamışlar gibi meyyit olarak bulundular ve dünyaya hiç gelmemiş gibi hayatlarından bir eser görülmedi. Agâh olun ki, Semud kavmi, envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rablerine küfrettiler ve onların hallerinden mütenebbih olmak lâzımdır. Çünkü rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak; Semud kavminin küfürleri sebebiyle istihkaklarıdır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran sayhanın kemâl-i mehabetinden hepsinin ödleri patlamak suretiyle ölmüşlerdir. Yahut sayhayla beraber berk-ı şedid zuhur ederek cümlesini yakmak suretiyle helak olmuşlardır. Yahut sayhanın şiddetinden dalgalanan havanın onları şiddetle çarpmasından helak olmuşlardır. Velhasıl sayhayla helakleri nass-ı Kur'an'la sabit olup lâkin helakin keyfiyeti ihtilaflıdır.
Bu âyet-i celile Semud kavminin kemâl-i sür'atla helak olduklarını beyan eder. Zira; bir gece içinde o beldede hiç ikaamet etmemiş gibi ölüvermek şiddetle ve tez vakitte helak olduklarına açıktan delâlet eder.
Semud kavminin helaklerine sebep; Rablerine küfretmeleri olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyân buyurmuştur ki, insanları küfrü irtikâptan tehdid olsun ve onlarm fezâhatlarmı âleme ilân için esmâ-yı hüsna içinden Rab ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Rab ismi enud'-z nimetle terbiyeyi müş'ir olduğundan Cenab-ı Rabb-ül Âlemine şükretmek vacipken onların küfretmeleri cina-yet-i azîme olduğundan helaklerini mucip olduğu gibi rahmet-i ilâhiyeden uzak olmalarını dahi mucip olduğu beyan olunmuştur.
Hulâsa; Semud kavminin helaki şiddetli sayhayla olduğu ve sayha gelince hiç dünyaya geimemiş gibi meyyit olarak bulundukları ve onların Rablerine küfredip rahmetinden uzak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:69
Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan dördüncüsü olan İbrahim (A.S.) m kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kavm-i Semud'un helak ve inkırazlarından sonra Lût (A.S.) in kavminin tuğyanları tezayüd ettiği cihetle helaklerinin zamanı hulul ettiğinden bizim resullerimiz kendine bir veled ihsan olunacağını ve kavm-i Lût'un helak olacaklarını tebşirle İbrahim (A.S.) a geldiler. İbrahim (A.S.) a mülakatları esnasında «Bizden selâmet senin üzerine olsun. Zira; sana ta'zîm için selâm ederiz.» dediler. İbrahim (A.S.) da onlara mukaabele olarak «Benim tarafımdan da size selâm olsun» dedi.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarma nazaran rusüI-ü kiramla murad; melâikedir. Adedinin yedi veya dokuz veyahut on bir olmasına dair rivayet mevcutsa da esah olan (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayeti veçhile üçtür ki, onlar da Cebrail, Mikâil ve İsrafil'dir; Bunlar güzel delikanlı suretinde geldiler ve âyette beyan olunduğu veçhüzere İbrahim (A.S.) a selâm verdiler. Bu rivayetin sıhhati kaaideye de muvafıktır. Çünkü; rusül lâfzı cemi'dir. Ekall-i cemi* de üç olduğundan İbrahim (A.S.) a gelen rusülün üç olduğu muhakkak ve üçten yukarı olduğu meşkûktür.
Bü§rale murad; çocuk olacağım beyandır. Zira; İbrahim (A.S.) la zevcesi Sare (R.A.) çocukları olmaktan ümitlerini kestikleri cihetle meleklerin İshak ve İshak'tan sonra Ya'kub (A.S.) iri doğacaklarını beyan etmeleri onlar hakkında büyük tebşirattı. Yahut b ü § r a ile murad; Lût (A.S.) m necatı ve kavm-i Lût'un helakini Kaber vermeleridir. Çünkü; İbrahim ve Lût (A.S.) in arzuları o kavm-i habisin habasetlerinin izalesi ve yeryüzünün onların fesadından hâlî kalması olduğundan arzularına muvafık ola-.rak kavm-i Lût'un helak olacaklarını meleklerin haber vermeleri İbrahim (A.S.) hakkında büyük bir müjde olduğundan bu cihetle de meleklerin büşra ile geldikleri beyan olunmuştur.
Bu âyet-i celile müsafir olan kimsenin vazifesi selâmla başlamak ve hane sahibinin vazifesi de selâmla mukaabele etmek olduğuna delâlet eder. Zira; İbrahim (A.S.) a melekler herşeyden evvel selâmla mükâlemeye başladıkları gibi İbrahim (A.S.) m da onlara selâmla mukaabelede bulunduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Kur'an'da Vacip Tealâ'nın beyanı bize ta'lim için olduğunda şüphe yoktur. Çünkü; selâm lâfzında selâmetle duâ olduğu gibi selâm teâtî eden iki kimse arasında muhabbet olup adavet olmadığına delâlet ettiğinden diyanet-i İslâmiyede ehl-i imanın yekdiğeriyle selâm alıp vermeleri meşru kılınmış ve selâm vermek sünnet ve selâmı almak farz olmuştur. Binaenaleyh; selâm alıp vermek rıza-yı ilâhiye muvafık eski bir merasinı-i diniye ve pey-gamberan-ı izam hazeratmdan ve meleklerden mevrus bir usul-ü kadime olduğuna bu âyet delâlet eder. Şu halde selâmın gayrı, merasim bid'attır.
Hud 11:70
Vacip Tealâ meleklerle selâm alıp verdikten sonra İbrahim (A.S.) in müsafirlere ikramını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran on beş günden beri İbrahim (A.S.) a müsafir gelmemişti. Vakta ki, görmediği güzel simah mü-safirler gelince hane-i saadetinde hazır bulunan pişmiş ve kızarış* yağı damlar bir dana kebabını getirmekle müsafirlere taamla ikrama koştu ve aldı, getirdi/ Fakat müsafirlerin yemediklerinden huylandı (şüphelendi). Çünkü; müsafirlerin hane sahibinin taamını yememesi hane sahibini şüpheye düşürmek âdettir ve sevilmediğine emmaredir. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) onların taama el uzatmadıklarını göçünce «Acaba bir kötülük mü murad ediyorlar?» diyerek korktu ve melekler korktuğunu bilince hakikat-ı hâli beyan ettiler.
İbrahim (A.S.) müsafiri sever çok ikram eder, son derece se-hâya malik ve ulüvv-ü cenab sahibi bir nebiyy-i zişandı. Hafta müsafir gelmediği günlerde yollara çıkar müsafir arar ve yolda giden müsafirleri ikram etmek üzere hanesine çevirirdi. İşte şu âdetine binaen ve müsafirler gelince zaman geçirmeksizin tandırda kızarmış hazır bulunan dana kebabını almış getirmişti ve elyevm badiyede Araplar beyninde aziz müsafire bu nevi kebapla ve İbrahim (A.S.) in mesleği üzere ikram etmek âdet-i meşhuredendir.
Müsafire ikram; şeriat-ı Muhammediyede dahi meşhur ve âdât-ı müstahsenedendir. Maatteessüf zamanımızda bulunan birtakım akıldan ârî ve mecânînvârî menhus, dünya ve âhiret müflisleri müsafirperverliğe ta'n eder ve Avrupa'yı taklit ve Avrupa'da müsafire bakmadıklarından bahsederler. Allahü Tealâ'yı bilmez ve peygamberi tanımaz ahlâk-ı seyyieyi ahlâk-ı hasene gibi tanır kimseler Allah'ın müsafirperverliği sevdiğinden ve peygamberan-ı kiramın sevmek âdetleri olduğundan bahsetmezler. Çünkü; bilmezler ki, bahseylesinler. Şeriat nedir, insaniyet neden ibarettir? Haberleri bile yoktur, cahil ve birtakım âdât-ı efrenciyeyi tahsin eden kimselerdir ve bu gibilere söz duyurmak ihtimali de yoktur. Zira; cehli mürekkeptir. Bilmez ve bilmediğini dahi bilmez ve bilirim iddiasında olduğu gibi kendini ukalâdan sayar. Binaenaleyh; kimsenin sözünü dinlemez. Şu kadar ki, firenklerin ağzından bir-şey duymuşsa onu beller ve onunla amel etmek ister. Çünkü; Müslümanlıktan çıkmış, açıktan firenk olamamış ve olamadığına esef eder. Camisiz ve kilisesiz arada kalmış birtakım ukalâ taslağıdırlar. Ne çare ki, bu gibiler millet-i İslâmiyenin ahlâkını ifsad etmişlerdir.
İbrahim (A.S.) in müsafirlerden korkusu ne kadar kalbindey-se de ziyadece korktuğundan korku alâmetleri yüzünde belli olduğu cihetle melekler korkusunu idrak ederek korkmamasını tavsiye etmişlerdir.
Elyevm badiyenişin olan akvam arasında bir haneye gelen müsafirin yemesinden ve içmesinden memnun olurlar ve eğer yemez ve içmezse onu iyi saymazlar ve düşman olmak ihtimalini verirler. O gibi müsafirlerden çekinirler. Çünkü; «Bir fincan kahvenin kırk sene hatırı sayılır darbımeseli akvam arasında meşhur olduğundan yiyen ve içen müsafirlerden korkmazlar. İşte İbrahim (A.S.) da müsafirlerin taam yemediklerinden korkmuştu. Lâkin melekler derhal hakikati beyanla o korkuyu izaleye çalıştılar. Binaenaleyh müsafir; hane sahibine hakikati beyanla şüphesini izale etmek lâzımdır.
Hud 11:71
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) la konuştukları sırada perde arkasında bulunan Sare (R.A.) nın halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sare (R.A.) İbrahim (A.S.) m haremi ve amcasının kızıdır. Bu muhaverede perde arkasında bulunuyordu. Yahut İbrahim (A.S.) şeriatında tesettür-ü nisvanla emir olmadığından mecliste hazır ve İbrahim (A.S.) müsafirlerle oturuyor, Sare de müsafir-lere hizmet etmek üzere ayakta duruyordu. Gülmesine sebep; meleklerin İbrahim (A.S.) a korkma demelerinden mesrure olmasıdır. Yahut bazı rivayete nazaran melekler huzur-u İbrahim'e gelmezden evvel Sare (R.A.) İbrahim (A.S.) a «Sen amcan oğlu Lût'u yanına getir. Zira; Lût'un kavmi günah işlemekte, cürüm ve cinayette ileri gittiler. Binaenaleyh; onlara yakında gazab-ı ilâhi nazil olacak. L,ût onların içinde bulunmasın» demişti. İkisi arasında geçmiş olan-şu sözler akabinde meleklerin Sare'yi tasdik ve sözünü te'yid etmelerinden zaruri Sare'ye bir gülmek geldiğinden gülmüştü. Yahut bir taraftan kavm-i Lût'a azap geleceği beyan olunurken diğer taraftan da onların son derece gaflette olmalarından gülmüştür. Yahut İbrahim (A.S.) in birçok etbâ'ı, a'vanı, hizmetkârları, çiftçileri ve çobanları mevcutken bu kadar kalabalık arasında üç müsafirden korktuğuna gülmüştür. Zira; birçok etbâ' arasında üç kişiden korkmak âdette gülünçtü. Yahut meleklere taam gelince "Biz taamı parasız yemeyiz, parasını veririz» demişlerdi. İbrani™ (A.S.) da «Bizim taamın parası evvelinde Allah'ın ismini zikir ve âhirinde hamd ü sena etmektir» deyince Cebrail Mikâü'e «Bu zat Allah'ın dost ittihaz etmesine şayandır» demesi üzerine Sare gülmüştür. Velhasıl Sare (R.A.) meleklerle İbrahim (A.S.) in sohbetlerinden memnun olduğu cihetle gülmüştür ve güldüğü kafidir. Zira; sarahta-ı nassla sabittir. Amma hangi noktasına güldü, o ciheti meşkûktür ye insanlarda sevdiği şeye gülmek âdettir. Hz. Sare de haslet-i insaniyesini icra etmiştir.
Hulâsa; meleklerle İbrahim (A.S.) in konuştuğu zaman Sare'-nin ayak üzerinde bulunduğu ve onların muhaveresine güldüğü ve melekler vasıtasıyla Cenab-ı Hakkın İbrahim (A.S.) ı İshak ve İs-hak'ın arkasından Ya'kub (A.S.) in dünyaya geleceklerini beyanla tebşir ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:72
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) ı ve Sare'yi çocukları olacağını beyanla tebşir etmeleri üzerine Sare (R.A.) in sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu muhavere .esnasında İbrahim (A.S.) yüz yirmi yaşında ve Sare doksan dokuz ya-şındaydılar. Binaenaleyh;. Sare (R.A.) kemâl-i hacalet ve taaccübünden naşi «Nasıl olur ki, benim gibi çocuktan kesilmiş bir kadın çocuk doğurabilir? Halbuki kocam da sinn-i şeyhuhattedir. Şu halde bu söylemiş olduğunuz şey gaayet ga'riptir» dedi.
Şu kadar ki, Sare'nin taaccübü âdete nazarandı. Yoksa kud-ret-i ilâhiyede taaccüp değildi. Zira; kudretullahı ve herşeyin kud-retullah tahtında olduğunu ve kudretullaha karşı bir mani olmadığını bilirdi. Binaenaleyh; Sare'nin taaccübü kudretin te'sirinde değildi. Fakat âdette ihtiyar kadından çocuk meydana gelmediğinden kendi gibi bir ihtiyardan oğlan doğacağını melekler haber verince bu harikuladeden istiğrab ettiği için taaccübünü izhar etmiştir. Binaenaleyh; Sare'nin bu taaccübünde günah yoktur.
Hulâsa; melekler İbrahim (A.S.) a Sare'den oğlu olacağını tebşir edince bu tebşiri işiten Sare (R.A.) nın iki ihtiyar pir-i faniden çocuk doğacağına istiğrab ve hacaletini izhar için kendine helakle dua ettiği ve kendinin ihtiyar kadın olup zevci İbrahim (A.S.) m da şeyh-i fani olduğunu zikirle istiğrabının menşeini beyana müsaraat eylediği ve şu tebşirat gaayet acîp âdette istiğraba şayan olduğunu beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Âdette çocuk rutubetten hasıl olup gerek İbrahim (A.S.) ve gerek haremi Sare yaşlarının kemâline vusulüne binaen bilkülli-ye rutubetleri çekilip kurumuş ağaç menzilinde oldukları halde bunlardan çocuk doğacağı âdetin hilafı ve hatıra gelmeyen birşey olduğu cihetle Sare (R.A.) «Bu ne garip şeydir?» dedi ve garabetini de kendinin acûz yani amelden kalmış ihtiyare ve zevcinin de şeyh-i fanî olmasım beyanla ispat etmiştir.
Hud 11:73
Vacip Tealâ Sare'nin taaccübünü- beyandan sonra Sare'nin taaccübüne karşı meleklerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
İbrahim (A.S.) üzerine meleklerin gelip gittiğini müşahede ederken ve birçok harikulade mucizelerin zuhurunu gördüğü halde meleklerin ljeyan ettiği harikuladeye Sare'nin taaccübünü melekler çok gördüklerine işaret için inkâra delâlet eden hemze-i istifhamla emr-i ilâhide Sare'nin taaccübünü inkâr ve taaccüple karşıladılar ve dediler ki «Sen Allah'ın emrine taaccüp mü ediyorsun?» İbrahim (A.S.) in ehl-i beyti üzerine Allah'ın lutf u ihsanı ve en-vâ'-ı nimetlerini cami' bereketlerin nazil olduğunu beyanla Sare'nin taaccübüne mahal olmadığını beyan etmişlerdir. Yani «Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinize nazil olduğunu her vakit görüp durduğun halde ve birtakım harikaların zuhurunu Cenab-ı Hakkın size tahsis buyurduğunu bilirken neden taaccüp ediyorsun? Bu misilli harikalar görmediğin birşey midir ki, taaccübe sebep oluyor?» dediler.
Ehl-i beyt tabiri hanedan-ı İbrahim'i meth ü sena içindir. Al-lahü Tealâ'nm mahmud, mecd ü kerem, fazl u ihsan sahibi bir ulu olduğunu beyan etmek «Yâ Sare! Allahü Tealâ herşeye kaadir bir hallâk-ı âlem olunca sana bir oğlan halkedip seni bu nimetle dahi mütena'im kılacağından mı taaccüp ediyorsun?» demektir.
Hulâsa; melekler Sare'nin taaccübünden taaccüp ettiler ve «Siz ehl-i beyt-i nübüvvet olduğunuz için Allahü Tealâ size herkesten ziyade birtakım nimetler vermesi yeni görülmüş birşey mi ki» demekle Sare'nin taaccübünün Önünü aldılar. Bu misilli harikalara nail olamayan âhad-ı nasa nazaran bu gibi harikaya taaccübün çok görülmeyeceğine dahi işaret etmişlerdir.
Hud 11:74
Vacip Tealâ şu sözlerden sonra İbrahim (A.S.) dan korku gi dip sükûnet geldiğini ve Lût kavmi hakkında mücadeleye giriştiğini ve hilimle muttasıf olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler tarafından ibrahim (A.S.) a korkmaması tavsiye olunup İshak (A.S.) m Sare'den doğacağı da tebşir olununca Hz. İbrahim'den korku gitti, yerine sürür geldi ve kavm-i Lût'un ıslah-ı hâl edecekleri ümidine binaen Lût kavmi hakkında meleklerle mücadeleye başladı ve onlar hakkında şefaat etmek istedi. Zira; İbrahim; ahz-ı intikamda acele etmez, halimdir. Binaenaleyh; bilcümle musibetlere sabredici ve nastan sadır olan günahlara çok keder edici ve cemi' işlerinde Allah'a rücû' edicidir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) in mücadelesi; meleklerledir, Cenab-ı Hak'la değildir. Bu mücadele halka rikkat-ı kalbinden ve şefkat ü merhametinden ve şefaat-ı hasene kabilinden olduğundan mücadele-i müstahsenedir, yoksa indeşşeri' mezmum olan mücadele değil ki, «İbrahim (A.S.) nasıl mücadele eder» unvanında suâlvârid olsun, bu suâl varid olmaz. Çünkü mücadele; meleklerle mezhepte mücadeledir. Zira; melekler taraf-ı ilâhiden kavm-i Lût'un ihlâkine me'raur olduklarını beyan edince İbrahim (A.S.) emr-i ilâhi emr-i mutlak olup emr-i mutlak da acele icab etmeyeceğine binaen te'hiri caiz olacağını ileri sürdü ve «Bir müddet-i muvakkatada te'hir ederlerse belki kavm-i Lût ıslah-ı hâl ederler» demişti. Melekler ise ihlâkla emir, fevrî yani aceleyi icabettiğini beyan etmeleriyle bir mübahase kapısı açıldı. Binaenaleyh; bu mübahase meşru bir mübahase olduğundan İbrahim (A.S.) hakkında «Gayrımeşru mübahaseye cüret etti» diyen zındıkların sözleri merduddeki hiIm ; çok sabretmek ve kusur eden kimseden intikaama sürat etmeyip intikaamını te'hir etmektir. ' âhü enini çok olup nâsın kötü hallerine teessüf etmektir. rücû' edici demektir ki, cümle umurunda Allah'a
müracaat edici olduğunu beyandır. İbrahim (A.S.) ı şu sıfatlarla tavsif etmek; mücadelenin menşeinin halka rikkat-ı kalbi ve şefkat ü merhamet eseri olduğunu'-beyandir". Ytih-ffît İbrahirfı kavm-i Lût'un ihlâkiyle emrin şeraitinden sual etmişti. Melekler ihlâkin şartlarını beyan edince İbrahim (A.S.) ihlâkin şartları henüz tahakkuk etmediğinden bahsetti. Melekler de şartların tahakkuk edip ihlâkin zamanı geldiğinden bahsettiler. İşte mübahase bu cihetle cereyan ettiğinden İbrahim (A.S.) hakkında caiz bir mü-bahasedir, yoksa tecviz olunmadık bir mübahase değildir. Eğer tevciz olunmadık bir bahis olmuş olsaydı mücadeleyi beyandan sonra Cenab-ı Hak İbrahim (A.S.) ı hilmle, inabeyle tavsif buyurmaz ve sena etmezdi.
İbrahim (A.S.) in kendi halım olduğundan meleklerden de kavm-i Lût hakkında halîm olmalarını taleb etmiştir. Çünkü; bir insan hangi sıfat ve tabiat üzere olursa herkesin o sıfat ve tabiat üzere olmasını arzu eder. Binaenaleyh; kavm-i Lût'un ihlâki hakkında meleklerin acele etmeyip teenni ile davranmalarını teklif etti. Melekler bu teklifi kabul etmeyip acele edeceklerini beyan edince dayanamayıp âh ü enine başladığı cihetle Cenab-ı Hak olduğunu beyanla sena etmiştir.
Melekler Hz. İbrahim'in teklifini kabul etmeyince âh ü enine suratla beraber bu azabın kavm-i Lût'tan defi hakkında Cenaj>ı Hakka rücû' ettiğini beyan için Vacip Tealâ inabe sıfatıyla dahi İbrahim (A.S.) ı sena buyurmuştur.
Hulâsa; Hz. İbrahim'den korku zail olup müjde gelince kavm-i Lût hakkında mübahaseye giriştiği, hilim, âh ü enin ve Cenab-ı Hakka rücıV sıfatlarıyla muttasıf olduğu ve her müminin bu sıfatlarla Tiiuttasıf olması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cünılesindendir.
Hud 11:75
Vacip Tealâ şu sözlerden sonra İbrahim (A.S.) dan korku gi dip sükûnet geldiğini ve Lût kavmi hakkında mücadeleye giriştiğini ve hilimle muttasıf olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler tarafından ibrahim (A.S.) a korkmaması tavsiye olunup İshak (A.S.) m Sare'den doğacağı da tebşir olununca Hz. İbrahim'den korku gitti, yerine sürür geldi ve kavm-i Lût'un ıslah-ı hâl edecekleri ümidine binaen Lût kavmi hakkında meleklerle mücadeleye başladı ve onlar hakkında şefaat etmek istedi. Zira; İbrahim; ahz-ı intikamda acele etmez, halimdir. Binaenaleyh; bilcümle musibetlere sabredici ve nastan sadır olan günahlara çok keder edici ve cemi' işlerinde Allah'a rücû' edicidir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) in mücadelesi; meleklerledir, Cenab-ı Hak'la değildir. Bu mücadele halka rikkat-ı kalbinden ve şefkat ü merhametinden ve şefaat-ı hasene kabilinden olduğundan mücadele-i müstahsenedir, yoksa indeşşeri' mezmum olan mücadele değil ki, «İbrahim (A.S.) nasıl mücadele eder» unvanında suâlvârid olsun, bu suâl varid olmaz. Çünkü mücadele; meleklerle mezhepte mücadeledir. Zira; melekler taraf-ı ilâhiden kavm-i Lût'un ihlâkine me'raur olduklarını beyan edince İbrahim (A.S.) emr-i ilâhi emr-i mutlak olup emr-i mutlak da acele icab etmeyeceğine binaen te'hiri caiz olacağını ileri sürdü ve «Bir müddet-i muvakkatada te'hir ederlerse belki kavm-i Lût ıslah-ı hâl ederler» demişti. Melekler ise ihlâkla emir, fevrî yani aceleyi icabettiğini beyan etmeleriyle bir mübahase kapısı açıldı. Binaenaleyh; bu mübahase meşru bir mübahase olduğundan İbrahim (A.S.) hakkında «Gayrımeşru mübahaseye cüret etti» diyen zındıkların sözleri merduddeki hiIm ; çok sabretmek ve kusur eden kimseden intikaama sürat etmeyip intikaamını te'hir etmektir. ' âhü enini çok olup nâsın kötü hallerine teessüf etmektir. rücû' edici demektir ki, cümle umurunda Allah'a
müracaat edici olduğunu beyandır. İbrahim (A.S.) ı şu sıfatlarla tavsif etmek; mücadelenin menşeinin halka rikkat-ı kalbi ve şefkat ü merhamet eseri olduğunu'-beyandir". Ytih-ffît İbrahirfı kavm-i Lût'un ihlâkiyle emrin şeraitinden sual etmişti. Melekler ihlâkin şartlarını beyan edince İbrahim (A.S.) ihlâkin şartları henüz tahakkuk etmediğinden bahsetti. Melekler de şartların tahakkuk edip ihlâkin zamanı geldiğinden bahsettiler. İşte mübahase bu cihetle cereyan ettiğinden İbrahim (A.S.) hakkında caiz bir mü-bahasedir, yoksa tecviz olunmadık bir mübahase değildir. Eğer tevciz olunmadık bir bahis olmuş olsaydı mücadeleyi beyandan sonra Cenab-ı Hak İbrahim (A.S.) ı hilmle, inabeyle tavsif buyurmaz ve sena etmezdi.
İbrahim (A.S.) in kendi halım olduğundan meleklerden de kavm-i Lût hakkında halîm olmalarını taleb etmiştir. Çünkü; bir insan hangi sıfat ve tabiat üzere olursa herkesin o sıfat ve tabiat üzere olmasını arzu eder. Binaenaleyh; kavm-i Lût'un ihlâki hakkında meleklerin acele etmeyip teenni ile davranmalarını teklif etti. Melekler bu teklifi kabul etmeyip acele edeceklerini beyan edince dayanamayıp âh ü enine başladığı cihetle Cenab-ı Hak olduğunu beyanla sena etmiştir.
Melekler Hz. İbrahim'in teklifini kabul etmeyince âh ü enine suratla beraber bu azabın kavm-i Lût'tan defi hakkında Cenaj>ı Hakka rücû' ettiğini beyan için Vacip Tealâ inabe sıfatıyla dahi İbrahim (A.S.) ı sena buyurmuştur.
Hulâsa; Hz. İbrahim'den korku zail olup müjde gelince kavm-i Lût hakkında mübahaseye giriştiği, hilim, âh ü enin ve Cenab-ı Hakka rücıV sıfatlarıyla muttasıf olduğu ve her müminin bu sıfatlarla Tiiuttasıf olması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cünılesindendir.
Hud 11:76
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in mücadelesi üzerine varid olan emr-i ilâhiyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler «Onların ıslâhını gözetmekte fayda yoktur. Zira; ıslah-ı hale teşebbüsleri yok ki, ıslah olsunlar da azap reddolun-sun. Eğer ıslah-ı hâl edecek olsalardı Cenab-ı Hak azaplarına kafi hüküm vermezdi» demekle mücadeleyi bırakmasını İbrahim (A.S.) dan rica ettiler ve bu mücadelede ısrarın faydası olmayacağını iki cihetle ispat ettiler ki, birincisi; bunların ihlâkine emr-i ilâhinin gelmesi, ikincisi de reddolunmaz bir azabın onlara gelici olmasıdır. Bu iki delilin herbirini ve lâfızları gibi edat-ı te'kidle takviye ve tevsik ettiler.
Hulâsa; meleklerin İbrahim (A.S.) a «Vazgeç bu ısrardan yâ İbrahim! Zira; onların helaklerine dair Rabbin Tealâ'nın emri geldi ve onlara reddi mümkün olmadık bir azap gelecektin» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:77
Vacip Tealâ, melekler kavm-i Lût'un helakine dair sudur eden emr-i ilâhinin kafi olduğunu beyandan sonra İbrahim (A.S.) a veda' edip Lût (A.S.) m hane-i saadetine geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) m müsafirleri ve Allahü Tealâ'nin resulleri olan melekler Hz. İbrahim'e vedayla Lût (A.S.) m huzuruna gelince Lût (A.S.) onların gelmesini iyiliğe alâmet addetmedi ve ruhu daraldı ve «Bugün müşkül bir gündür» dedi.
Fahri, Râzi ve Kaazfnin beyanları veçhile melekler genç ve parlak delikanlı suretinde müsafir geldiklerinden dolayı Lût (A.S.) sıkılmıştı. Çünkü; müsafirlefin halleri kavm-i Lût'un arzularına muvafık olup onlar kötülük kasdederlerse müdafaadan âciz kalacağını zannetmesine binaen esef edip daralıyordu. Gelenlerin melek olup.kavminin helaki onların elinde bulunduğunu bilmiyordu. Binaenaleyh; bu surette müsafirlerin gelmesini iyiliğe alâmet saymadığından kalbi daraldı, me'yus ve mükedder oldu. Çünkü; müsafirler gaayet güzel ve tenasüb-ü a'zâya malik, letafet ve melâ-hat sahibi genç ve sakalsız beni Âdemden delikanlı suretinde geldiklerinden muhafazaları hususu Lût (A.S.) a pek güç gelmişti ve müsafirleri hanesinden de çıkaramadı. Yani «Gidin, siz burada olamazsınız» diyemedi. Çünkü; müsafiri adi insafı olan bir kimse bile reddedemez, nerede kaldı ki, Lût (A.S.) gibi bir peygamber-i zişan reddetsin. Elbette reddedemedi ve kavminin habasetini ve hücum edeceklerini bildiğinden büyük bir müşkülât ve. suûbet içinde kaldı. Zira; müsafirlere gidin dese olmaz ve kavmine siz durun dese durmaz, binaenaleyh; nefsi daraldı ve ne yolda idare edeceğini düşünüyordu.
kuvvet ve kudret manâsına olduğuna nazaran ma-nâ-yı nazım:
…
demektir;.
Hâzin, Medarik ve Nişâbûrî'nin beyanlarına nazaran öğle vakti bir tarlada iş işlerken müsafirler Lût (A.S.) in yanına geldiler ve müsafir olmak istediler. Lût (A.S.) bittabi* reddedemedi Binaenaleyh; hanesine götürmeye karar verdi. Yola çıktılar, fakat Lût (A.S.) müsafirlerle kavmi arasında bir münasebet göremediğinden kavminin halini bir nebze anlatmak istedi ve dedi ki «Bu karye ahalisinin hallerini bilir misiniz?» Müsafirler «Nedir halleri?» diye suâl ettiler. Lût (A.S.) «Yeryüzünde bu karye ahalisinden şerir bir ahali yoktur» demesi üzerine Cibril-i Emin arkadaşlarına «Şahit olun» demiş, meğer Allahü Tealâ «Lût (A.S.) kavminin aleyhine dört defa şehadet etmedikçe ihlâk etmeyin» buyurmuştu. Şu halde birinci merrede kavminin aleyhine Lût (A S.) in şeha-detine şahit olun demek istemiştir. Bu minval üzere üç defa dahi şehadet vuku bulmuş ve Lût (A.S.) m hanesine karyenin arka tarafından kimse gömleksizin gelip girdiklerinde Lût (A.S.) in kâfire haremi Hz. Lûtla beraber üç delikanlının haneye geldiklerini komşularına haber verir.
Vacip Tealâ, bu haber üzerine kavminin müsafirleri yakalamak üzere hücum ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
sıkışa sıkışa birbirini kakarak seğirtmektir. Çünkü; onlar müsafirleri haber alınca içlerinden birçok kimseler birbirlerine basarak ve kakarak hane-i Lût'un etrafım çevirmişler, içeriye girmek için hanenin etrafını dolaşırlar, girmeye fırsat ararlar ve Lût (A.S.) a hile yapmak isterlerdi. Zira; bunlar şeriattan çıkmış, aklın ve naklin kabul etmediği livata gibi bir günahı işlemeyi kendilerine âdet edinmiş birtakım erazil olduklarından âr, namus ve hayayı büsbütün terkederek açıktan fuhşiyatı işler ve perva etmez bir hale geldiklerinden eceli gelen kimsenin kan gözünü bürüyerek ne yaptığını bilmediği gibi bunların da helak olacakları zaman geldiğinden kudurmuş kelpler gibi açıktan saldırmaya başlamışlardı ve Lût (A.S.) a eza etmekten çekinmediler, nasihat dinlemediler ve akıbet canlarını Cehennem'e gönderdiler.
Lût kavminin bu müsafirler gelmezden evvel de böyle fuhşi-yata meyi ü muhabbetleri olup fırsat düştükçe işlemekten hâlî kalmadıklarına ve her zaman bu kötülük için sa'yettikî erine işaret zımnında istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla va-rid ve bunların kötü amelleri yalnız livataya münhasır olmayıp birçok daha kötü amelleri işlemek âdetleri olduğuna işaret için
lâfzı cemi' sıygasıyla nazil ve evvelden beri âdetleri kabahat olduğuna işaret için geçmiş zamana delâlet eden kelimesi varid olmuştur.
Hulâsa; müsafirler Lût (A.S.) in hanesine gelince fuhşiyata münhemik olan kavmi koşa koşa Lût (A.S.) m hanesi etrafına geldikleri ve bundan evvel âdetleri seyyiat işlemek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:78
Vacip Tealâ Lût (A.S.) in kavmine müdafaadan âciz olduğu nu görünce müsafirlerin kemâl-i muhafazasına gayret ve hamiye tinden naşi irad etmiş olduğu kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî, Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette b e Tiatla murad; Lût (A.S.) m kavminin zevceleridir: Çünkü; her nebi ümmetinin dinde pederi olduğundan Lût (A.S.) in kavminin nisvanına «Benim kızlarımdır» buyurması sahihtir. Yahut oenatla murad; sulben kendi kerimeleridir. Çünkü; bundan evvel kendi kavminden kerimelerine talib olanlar olmuşsa da kavminin ahlâk-ı seyyielerinden dolayı vermemiş ve kerimelerine onları küfüv saymamıştı. Ve lâkin şimdi müsafirleri muhafaza uğrunda kerimelerini tezvic edeceğini onlara söyledi. Yeter ki, mü-safirlere taarruzdan vazgeçsinler. Gerçi Lût'un kerimeleri mümine ve tezvicini teklif ettiği kimseler kâfirlerse de şeriat-ı Lût'ta mümine bir. hatunu kâfir bir kimseye tezvic etmek memnu' değildi. Binaenaleyh; şu teklif de şeriata muhalefet olmadığından sahihti. Mümine hatunu kâfirlerin tezevvücü din-i İslâmın zuhuruna kadar imtidad etmiştir. Hatta bunun hürmetini beyan eden âyet nazil olmazdan evvel Resulullah'm kerimesi Zeynep (R.A.) yi müşrik olan (Eb-il As) ve diğer kerimesini Ebuleheb'in oğlu (Atebe) te-zevvüc etmişlerdi. Sonra bu hüküm nesholundu. Binaenaleyh; bizim şeriatımızda kâfir olan bir kimse mümine olan bir hatunu nikâh edemez.
Bazı rivayete nazaran kavmi Lût, Lût (A.S.) in hanesine girmişler ve lâkin müsafirlerin bulunduğu hücreye girememişlerdir. Zira Cibril-i Emin kapının arkasına elini tutmuş ve kapıyı kırmış-larsa da Cibril-i Emin elini yüzlerine sürünce gözleri görmez olmuş. Bunun üzerine «Lût (A.S.) evine birtakım sahirler koymuş, âleme fitne ilkaa ediyor» diyerek çekilip gitmişlerdir.
Hulâsa; Lût (A.S.) in müsafirleri kurtarmak için her türlü esbaba tevessül ettiği, taife-i nisvana işaret ederek «Bunlar b.enim kızlarımdır» dediği, helâl olan hatunlardan kaza-yı şehvet etmek daha tahir olduğunu beyanla fena fiilden vazgeçmelerine çalıştığı, "Allah'tan korkun, müsafirlerim hakkında beni rüsvâ etmeyin ve sizden hiçbir akıllı kimse yok mu?» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:79
Vacip Tealâ.Lût (A.S.) in «Kızlarımı size nikâh edeyim» demesi üzerine kâfirlerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Maksatlarının fuhşiyat olup fuhşiyattan vazgeçmeyeceklerini beyan ve maksatlarının terviç olunmasında ısrar ettiler.
İnsanların müptelâ oldukları kötü fiilden vazgeçmesi ekseriya müşkül olduğundan Cenab-ı Hak'tan iptilâdan muhafazasını istirham etmek bir vazife-i diniyedir. İptilâdan sonra da nefsini kesirle arzusuna mütabaat etmemek cihetine sarf-ı makderet etmekle nefisle mücahede vaciptir ve illâ akıbeti'helak ve rüsvalıktır. Binaenaleyh; ileride beyan olunacağı veçhile kavm-i Lût'un da akıbetleri helak ve rüsvalıktan ibaret oldu.
Bu âyet-i celile Lût (A.S.) in nikâhla kendi kızlarını teklif ettiğine delâlet eder. Zira; kavmi Hz. Lût'un «Şunlar benim kızla-rımdır, size tahir ve temizdir» demesine cevap olarak «Senin kızlarına bizim ihtiyacımız ve onlarda hakkımız yoktur» diyerek cevap vermişlerdir. Bu cevapları, Hz. Lût'un kendi kerimelerine işaret ettiğine delâlet eder.
Hud 11:80
Vacip Tealâ Lût (A.S.) m kavmi söz dinlemeyip maksatlarını terviçte ısrar edince Lût (A.S.) m sözünü beyan etmek üzere buyuruyor..
veyahut
…
Yani; Lût (A.S.) kavmine söz duyuramayınca Cenab-ı Hakka şikâyet etti ve dedi ki «Keşke benim için sizi defe kâfi kuvvet, silâhım ve muavenet edecek etbâ'ım olsaydı. Onunla size müdafaa ve şerrinizi defederdim». Yahut "Sizi defe bende kâfi kuvvet olmayınca ben de metin kale ve muhkem bir bina menzilinde olan himaye-i ilâhiyeye iltica ederim. Çünkü; bundan başka çarem kalmadı» demekle Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz etti.
Bu kelâmdan Lût (A.S.) in maksadı; müsafirlere i'tizarını izhar etmekti. Yani «Onları defe'muktedir olsam defederdim ve lâkin muktedir değilim, binaenaleyh; ma'zurum» demektir.
Rükn–ü şedid le murad; kavim ve kabile olduğuna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
RüJcn-ü §edid le murad; hıfâ-t ilâhî olup lâfzı manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet:
…
Çünkü insanlar esbab-ı maddiyeye tevessülle beraber inayeti üâ-hiyeden her vakit istimdad eder. Binaenaleyh; Lût (A.S.) esbab-ı maddiyeyle hasımlarım defe çalışmakla beraber esbab-ı manevi-yeye dahi çalışmıştır.
Hulâsa; müsafirlere hücum eden süfehânın şerrini defe kâfi kudreti olmadığım beyanla aczini izharla himaye-i ilâhiyeye iltica ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ, Lût (A.S.) dan şu kelâmı işitince meleklerin Lût (A.S.) ı tebşir ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Süfehanm şerri Lût (A.S.) a ebeden isabet edemeyeceğine işaret için te'yicte delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Yani "Onların şerri sana ebeden ulaşmaz ve bize ulaşır zannıyla elem çekip mahzun olma, koyuver onlarla bizi kendi halimize, biz onların işini görürüz» dediler. Melekler bu te'minatı verip melek olduklarını ve vazife-i me'muriyetlerini beyan edince Lût (A.S.) müdafaayı bıraktı. Asîler içeriye girince Cibril-i Emin yüzlerine elini sürdü ve hepsi a'mâ olup girdikleri, kapıyı bulamayınca birbirini yaslayarak güçle dışarı çıktıkları ve «Lût evine birtakım sa-hirler koymuş, fitne yapıyor» dedikleri mervidir.
Melekler kavm-i Lûta azap için gelip Lût (A.S.) la ehl-i imanın azaptan halâsları karyeden çıkmakla olacağını beyanla Lût (A.S.) m hareketini tayin edince Lût (A.S.) karyeden çıkmak tedarikine başlar ve sabaha yakın bir zamanda karyeden çıkar ve kavmine azap nazil olur. Meleklerin tenbihi üzerine hiç kimse dönüp arkasına bakmaz, illâ Lût (A.S.) m kâfire olairîiafetni"kavıminin iniltilerine ve azabın gürültüsüne dayanamaz, arkasına döner. diyerek feryada başlayınca kavm-i Lût'un ihlâkine mahsus olan taşlardan birisi başına isabet etmekle derhal helak olur.
Bu âyette iltifat; tahallüf manâsına olduğuna nazaran Lût (A.S.) in haremi muhalefet edip, karyeden çıkmadığı cihetle karyede kâfirlerle beraber helak olmuştur.
İltifat; arkaya dönüp bakmak manâsına olduğuna nazaran geriye bakmaktan nehyin hikmeti; Lût (A.S.) la karyeden çıkanların karyede akraba ve taallûkatları, malları, kıymetli eşyaları ve belki evlâd ve ahfadları olup müddet-i ömürlerinde o karyede merzuk olduklarından muhabbetleri sebebiyle geriye bakarlarsa ihlâk olunan zalimlere acımak gibi rıza-yı ilâhiye muhalif bir halin zuhurundan muhafaza etmektir ve büsbütün o zalimlerin meskenleri olan karyeden kat'-ı alâka edip bir daha yönlerini dönmemelerini tavsiyedir ki, fart-ı muhabbetle yönlerini dönmek ga-zab-ı ilâhiyi icabettiğîni beyan etmektir. Çünkü; kahr-ı ilâhiye müstehak olanlara acımak ve merhamet etmek; hikmet-i ilâhiyeye itiraz manâsını mutazammındır.
Kahr-ı ilâhiyle makhur olan âsîye merhamet onun isyanına razı olduğunu iş'âr ettiğinden onun müstehak olduğu cezaya müstehak olacağına binaen Cenab-ı Hak karye-i Lût'tan çıkanların o karyeye bir daha yüzlerini dönmekten menetmiştir. Zira; dönerlerse kalben alâkayı kesemezler. Halbuki rıza-yı ilâhiye muvafık olan bilkülliye o karyeden alâkayı kesmeleridir.
Hulâsa; meleklerin Hz. Lût'a «Sen emin ol, korkma. Zira; biz Rabbin Tealâ'nın resulleriyiz. Sana ve senin hanen dahiline onların şerri ebeden isabet etmez» dedikleri ve gecenin bir kısmında evlâd ü lyaliyle beraber karyeden çıkmak lâzım olduğunu Lût (A.S.) a beyan ettikleri ve karyeden çıkanlar için kavm-i Lût'a acımak suretiyle arkaya bakmaktan menolundukları ve ancak Lût (A.S.) in kâfire olan haremi müstesna olduğu ve kâfirlere isabet eden azabın ona da isabet edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:81
Vacip Tealâ meleklerin kelâmlarının bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Yâ Lût! Sen tevabiinle beraber geceden karyeyi terke-derek çık. Zira; onların helaklerinin vakti sabahtır» deyince Lût (A.S.) «Sabah uzaktır. Ben daha evvel helaklerini isterdim» demesi üzerine Cibril-i Emin «Sabah yakın olmadı mı? Sabah vakti yakındır» dedi. Çünkü sabah; o gecenin sabahıdır ve o sabah da yakın olduğunda şüphe yoktur, lâkin insanlar için vücudunu arzu ettiği bir şeyin bir an evvel olmasını istemek cibillî bir şeydir. Bilhassa kavm-i Lût Allahü Tealâ'ya isyanda pek ileri gidip Lût (A.S.) a da çok eza ettiklerinden Hz. Lût onların helaklerinde dakika fevtolmasını istemediği cihetle sabahın uzak olduğundan bahsetmiş ve melekler de «Sabah yakın değil mi?» demişlerdir.
Sabaha karîb bir zamanda onlara azap gelerek hclâk olduklarına âyet delâlet eder. Bazı rivayette şafak vakti azabın geldiği beyan olunmaktadır. Âyette sabah vakti ki, sabahın evvel vakti olan şafakta helaklerine delâlet eder. Zira; azaplarının vaad olunduğu vaktin sabah olduğu tasrih olunmuştur. Sabah da şafaktan başlar.
Hud 11:82
Vacip Tealâ Lût <A.S.) karyeden çıktıktan sonra azabın geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Cibril-i Emin kanadını karyenin altından takar, semaya kaldırır ve o derece semaya yakın kaldırır ki, ehl-i semanın, onların horozlarının ve kelple-rinin seslerini işittikleri mervidir.
Bu âyette iki cihetle mucize vardır. Birincisi; o kadar cesamette koca bir karye iklimini koparıp semaya yakın bir mahalle kadar kaldırmak ve civarında olan karyelere ve bilhassa Lût (A.S.) a yakın bir mahalde olduğu halde ona ve hiçbir kimseye zarar isabet etmeyip o kadar uzak kaldırdığı halde altını üstüne çe-virinceye kadar su bardaklarının dökülmemesi harikuladenin büyükler indendir. Mucizenin ikincisi; o kadar yüksek mahalden yere bırakıldığı halde civarında olan beldelere asla hareket arız olmamasıdır. Çünkü; oldukça cesametli bir taş yüksek bir mahalden düştüğünde etrafını epeyce sallayıp sarsıntı yaptığı ma'-]ûmken koca bir kasabanın dağıyla, taşıyla ve haneleriyle gökyüzüne kaldırıp yere düştüğünde etrafına hiçbir sarsıntı vermemesi elbette harikulade bir hâl olup o hal de mucizeden başka birşey olamaz.
Farisîden lisan-i Araba naklolunmuş bir kelime olduğuna nazaran taşla çomurdan yapılmış sert bir şeydir, yahut Cehennemden geldiğine işarettir, yahut sicciI ; sicilden me'huz-dür. Sicil de kitap manâsına olduğuna nazaran «Ezelde yazılmış olan kitapta mukadder olan şeylerden yağdırırız» demektir,
Mendud ; birbirine yapışmış demektir. Yani halkolundu-ğu zaman bazısı bazısına yapıştığından mendud denmiştir. Yahut mendud ; birbirine tâbi olur ve birbiri arkasından gelir demektir. Şu halde kavmi Lût'un karyesine yağan taşlar yağmur damlaları gibi fasılasız birbiri arkasında semadan nazil olduğu için mendud denilmiştir, nin sıfatıdır ki alâ-metlenmiş' demektir. Taşlarda olan alâmet, Beyzâvî'nin beyanına nazaran beyaz ve kırmızı çizgilerdir. Yahut taşlarda bir sima var ki, o sima bu dünyanın taşlarında olmadığı gibi, azab için halko-lunduğu o simadan anlaşılmaktaydı. Yahut o taşlarda taşı atan meleğin ismi vardı. Yahut o taşta helak olacak kimsenin ismi vardı. Velhasıl kavm-i Lût üzerine semadan yağan taşlarda garip alâmet olduğuna âyet delâlet-i kafiyeyle delâlet etmekteyse de alâmetin keyfiyeti âyette muayyen olmadığından alâmetin nasıl olduğuna dair müfessirîn beyninde ihtilâf vâki olmuştur.
Bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak zalimlerin cümlesini tehdid etmiştir. Çünkü; zalim lâfzı cemi' ve muarrafünbillâm olduğundan istiğrak manâsını da ifade ettiği cihetle efrad-ı zâlimden her ferde şamildir, yoksa bir kavmin zalimlerine münhasır değildir. Çünkü müştak üzerine talik olunan bir hükmün sebebi; o müştak olan kelimenin me'haz-i.iştikaakıdır. Şu halde bu belâyânm sebebi zulümdür. Amma o zulüm ister kendi nefislerine isterse gayrılara olsun. Binaenaleyh; zulüm nerede varsa bu misilli belâya ile hüküm de orada vardır. Zira; sebep neredeyse müsebbip de orada mevcuttur. Şu halde adalet; nimeti celbettiği gibi zulmün de belâya ve musibetleri celbettiğine bu âyet delâlet eder. Hatta Resulullah'm Cib-ril-i Emin'den «Bu zalimlerle murad kimdir?» diye suâline Cibril (A.S.) «Senin ümmetinin zalimleri de dahildir. Zira her zâlim; ga-zab için halkolunan taşa ma'ruzdur ve o taş da saat be saat o zalim üzerine düşmek üzere yaklaşır ve lâkin sen içlerinde bulundukça azab-ı dünyevî te'hir olunmuştur» buyurduğu Jcütüb-ü şer'iyemizde mezkûrdur.
Hulâsa; kavm-i Lût'a azab-ı ilâhinin geldiği ve karyelerinin altını üstüne çevirdiği ve semadan onlar üzerine sık taneli yağmur gibi alâmetli çamurla çakıldan pişmiş taşların yağdığı ve bu gibi azapların zalimlerden uzak olmadığı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan altıncısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Şuayb (A.S.) nesepte (Medyen) ahalisiyle birleştiği için nesepte onların biraderleridir. Onlar gayrın hukukuna tecavüzde pek ziyade ileri gittiklerinden hallerini ıslah için bir mürşid-i kâmile ihtiyaçlarına binaen Cenab-ı Hak onları ıslah için Şuayb (A.S.) ı gönderdi. Çünkü; emr-i ıslahta bir kavmin bildikleri ve haline tamamıyla vakıf oldukları bir zatın te'siri ziyade olduğundan kendi işlerinden neş'et eden Şuayb'ı gönderdi ki, sözü ziyade te'sir etsin.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Medyen) İbrahim (A.S.) in oğullarından birinin ismidir. O karyeyi bina ettiğinden karye onun ismiyle tesmiye olunmuş ve onun neslinden gelenlere Medyen ahalisi denmiştir.
Tevhid, üss-ülesas olup cümle umurun mercii ve usul-ü itikaa-diyatın ehem ve elzemi olduğundan bilcümle enbiya-yı kiram ha-zaratı ümmetlerini herşeyden evvel tevhide davet ederler. İşte şu esasa binaen Şuayb (A.S.) da herşeyden evveİ kavmini tevhide davet etmiştir. Çünkü; her ibadetin kabulü tevhide takavvuf ettiğinden tevhid, mertebede cümle itikaadiyat ve ibadetten mukaddemdir. Binaenaleyh; enbiya-yı izam ümmetlerini hakka davette daima tevhidi takdim etmişlerdir.
Hud 11:83
Vacip Tealâ Lût <A.S.) karyeden çıktıktan sonra azabın geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Cibril-i Emin kanadını karyenin altından takar, semaya kaldırır ve o derece semaya yakın kaldırır ki, ehl-i semanın, onların horozlarının ve kelple-rinin seslerini işittikleri mervidir.
Bu âyette iki cihetle mucize vardır. Birincisi; o kadar cesamette koca bir karye iklimini koparıp semaya yakın bir mahalle kadar kaldırmak ve civarında olan karyelere ve bilhassa Lût (A.S.) a yakın bir mahalde olduğu halde ona ve hiçbir kimseye zarar isabet etmeyip o kadar uzak kaldırdığı halde altını üstüne çe-virinceye kadar su bardaklarının dökülmemesi harikuladenin büyükler indendir. Mucizenin ikincisi; o kadar yüksek mahalden yere bırakıldığı halde civarında olan beldelere asla hareket arız olmamasıdır. Çünkü; oldukça cesametli bir taş yüksek bir mahalden düştüğünde etrafını epeyce sallayıp sarsıntı yaptığı ma'-]ûmken koca bir kasabanın dağıyla, taşıyla ve haneleriyle gökyüzüne kaldırıp yere düştüğünde etrafına hiçbir sarsıntı vermemesi elbette harikulade bir hâl olup o hal de mucizeden başka birşey olamaz.
Farisîden lisan-i Araba naklolunmuş bir kelime olduğuna nazaran taşla çomurdan yapılmış sert bir şeydir, yahut Cehennemden geldiğine işarettir, yahut sicciI ; sicilden me'huz-dür. Sicil de kitap manâsına olduğuna nazaran «Ezelde yazılmış olan kitapta mukadder olan şeylerden yağdırırız» demektir,
Mendud ; birbirine yapışmış demektir. Yani halkolundu-ğu zaman bazısı bazısına yapıştığından mendud denmiştir. Yahut mendud ; birbirine tâbi olur ve birbiri arkasından gelir demektir. Şu halde kavmi Lût'un karyesine yağan taşlar yağmur damlaları gibi fasılasız birbiri arkasında semadan nazil olduğu için mendud denilmiştir, nin sıfatıdır ki alâ-metlenmiş' demektir. Taşlarda olan alâmet, Beyzâvî'nin beyanına nazaran beyaz ve kırmızı çizgilerdir. Yahut taşlarda bir sima var ki, o sima bu dünyanın taşlarında olmadığı gibi, azab için halko-lunduğu o simadan anlaşılmaktaydı. Yahut o taşlarda taşı atan meleğin ismi vardı. Yahut o taşta helak olacak kimsenin ismi vardı. Velhasıl kavm-i Lût üzerine semadan yağan taşlarda garip alâmet olduğuna âyet delâlet-i kafiyeyle delâlet etmekteyse de alâmetin keyfiyeti âyette muayyen olmadığından alâmetin nasıl olduğuna dair müfessirîn beyninde ihtilâf vâki olmuştur.
Bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak zalimlerin cümlesini tehdid etmiştir. Çünkü; zalim lâfzı cemi' ve muarrafünbillâm olduğundan istiğrak manâsını da ifade ettiği cihetle efrad-ı zâlimden her ferde şamildir, yoksa bir kavmin zalimlerine münhasır değildir. Çünkü müştak üzerine talik olunan bir hükmün sebebi; o müştak olan kelimenin me'haz-i.iştikaakıdır. Şu halde bu belâyânm sebebi zulümdür. Amma o zulüm ister kendi nefislerine isterse gayrılara olsun. Binaenaleyh; zulüm nerede varsa bu misilli belâya ile hüküm de orada vardır. Zira; sebep neredeyse müsebbip de orada mevcuttur. Şu halde adalet; nimeti celbettiği gibi zulmün de belâya ve musibetleri celbettiğine bu âyet delâlet eder. Hatta Resulullah'm Cib-ril-i Emin'den «Bu zalimlerle murad kimdir?» diye suâline Cibril (A.S.) «Senin ümmetinin zalimleri de dahildir. Zira her zâlim; ga-zab için halkolunan taşa ma'ruzdur ve o taş da saat be saat o zalim üzerine düşmek üzere yaklaşır ve lâkin sen içlerinde bulundukça azab-ı dünyevî te'hir olunmuştur» buyurduğu Jcütüb-ü şer'iyemizde mezkûrdur.
Hulâsa; kavm-i Lût'a azab-ı ilâhinin geldiği ve karyelerinin altını üstüne çevirdiği ve semadan onlar üzerine sık taneli yağmur gibi alâmetli çamurla çakıldan pişmiş taşların yağdığı ve bu gibi azapların zalimlerden uzak olmadığı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan altıncısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Şuayb (A.S.) nesepte (Medyen) ahalisiyle birleştiği için nesepte onların biraderleridir. Onlar gayrın hukukuna tecavüzde pek ziyade ileri gittiklerinden hallerini ıslah için bir mürşid-i kâmile ihtiyaçlarına binaen Cenab-ı Hak onları ıslah için Şuayb (A.S.) ı gönderdi. Çünkü; emr-i ıslahta bir kavmin bildikleri ve haline tamamıyla vakıf oldukları bir zatın te'siri ziyade olduğundan kendi işlerinden neş'et eden Şuayb'ı gönderdi ki, sözü ziyade te'sir etsin.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Medyen) İbrahim (A.S.) in oğullarından birinin ismidir. O karyeyi bina ettiğinden karye onun ismiyle tesmiye olunmuş ve onun neslinden gelenlere Medyen ahalisi denmiştir.
Tevhid, üss-ülesas olup cümle umurun mercii ve usul-ü itikaa-diyatın ehem ve elzemi olduğundan bilcümle enbiya-yı kiram ha-zaratı ümmetlerini herşeyden evvel tevhide davet ederler. İşte şu esasa binaen Şuayb (A.S.) da herşeyden evveİ kavmini tevhide davet etmiştir. Çünkü; her ibadetin kabulü tevhide takavvuf ettiğinden tevhid, mertebede cümle itikaadiyat ve ibadetten mukaddemdir. Binaenaleyh; enbiya-yı izam ümmetlerini hakka davette daima tevhidi takdim etmişlerdir.
Hud 11:84
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmini tevhide davet ettikten sonr-a sair a'mâle davet ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzerebuyuruyor.
Yani; «Ey kavmim! Ölçünüzü ve tartınızı siz noksan etmeyin. Zira; ben sizin rızkınızı bol ve envâ'-ı nimetimle mütena'im görüyorum ve sizin üzerinizde Allah'ın lutûf ve ihsanı çoktur. Binaenaleyh; siz vacip olan o nimetin şükrünü" ifa ve adi ü insaf dairesinde muamelâtınızda müsavata razı olarak gayrın hukukuna tecavüz etmemek ve icabına göre muamelenizde halka ihsan etmekle nimetinizin ziyadelenmesine ve devamına çalışmaktır. Yoksa ölçüde ve terazide bir cüz'i şeyi çalmakla Allah'a âsî olmak ve nasa zulüm ve gadretmekle nimeti elden kaybetmek değildir. Çünkü şükrü edâ olunmayan nimet; her zaman helake ve zevale nıa'ruz ve mahkûmdur. Halbuki sizi ihtiyaçtan kurtaracak servetiniz olduğundan halkın elinden bir miktar şey çalmaya ihtiyacınız da yoktur. Benim şefkatim ve me'muriyetim icabı size Allah'ın emrini alâ veçhinnasiha tebliğ ediyorum. Eğer 'sözümü dinler ve nasihatimi kabul ederseniz sizin için saadet olur ve eğer sözümü dinlemezseniz hiçbiriniz hariç kalmaksızın her ferdinizi ihata eden yevm-i kıyametin azabının sizin üzerinize nazil olmasından korkarım. Zira; nasın hukukuna tecavüzden vazgeçmezseniz gayretulla-hın zuhuruyla gazab-ı ilâhinin sizin üzerinize gelmesi muhakkaktır. Çünkü; sizin yaptığınız hırsızlık âlemin intizamında methaldar olan muamelâtta te'siri olduğu cihetle kahr-ı ilâhi ve gazab-ı süb-hânîyi caliptir. Binaenaleyh; bu hatadan tevbeyle dergâh-ı ülûhiyete iltica ederek azaptan halâsınızın çaresini aramanız lâzımdır» demekle kavmini tarik-ı necata davet etmiştir. Çünkü âlemin intizamı; muamelâta ve muamelât ise herhalde ölçüye ve tartıya tâbi'-dir. Şu halde insanlar arasında cereyan eden muamelatta emniyet-i tâmme kile ve terazide adalete riâyet etmektedir. Bunlarda hırsızlık ise matlub olan emniyeti sel be ttiğ iriden intizam-ı âlemi haleldar eder. Binaenaleyh; usul-ü itikaadiyattan olan tevhide davetten sonra Şuayb (A.S.) kavmini kile ve terazide hiyanetlikten menetmiştir.
Hud 11:85
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmini kilede ve terazide noksan vermekten'nehyettiğini beyandan sonra kilede ve terazide tamam vermelerini, nehyini te'kid için emrettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Şuayb (A.S.) kavminin me'lûf oldukları âdet-i kerihe-lerinden nehyettikten sonra o nehyi te'kid ve takviye etmek üzere kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim! Siz ölçünün ve tartının hakkını verin ki, alırken ziyade, verirken noksan yapmayın. Zira; ziyade alıp, noksan vermek gayrın hukukuna tecavüz olduğu cihetle haramdır. Amma verirken müşteriye bir miktar fazla vermek caizse de me'murunbih değildir. Yani menduptur, vacip değildir. Gayrın malını çalmak ve gasb u gaarât etmek ve yol kesmek gibi ifsadatla yeryüzünü ifsad edip müfsidlerden olmayın.»
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile noksan yapmak muamelenin cemimde haramdır. Meselâ pazarlık üzere aldığı malın parasını verirken bir miktar noksan teklif etmek caiz olamaz. Zira; pazarlık bittikten sonra noksan teklif etmek zulümdür. Okkada ve kilede noksan; muamelede intizamı ihlâl ve nas beyninde emniyeti selbettiği cihetle âlemi ifsad ettiğinden gayrın malını çalmak ve nehb ü gaarat etmekten farkı yoktur.
Vezinde ve kilede noksandan nehiy başka, bu âyette adaletle ölçüp tartmakla emir başka olduğundan evvelki âyetle bu âyette
tekrar yoktur. Kezalik bu âyetteki cümlesiyle evvelki âyetteki cümlesinde de tekrar yoktur. Çünkü; evvelki âyette nehyolunan noksan, kile ve vezne mahsustur, bu âyette bahis ten müstefad olan noksan, cemi eşyaya şâmildir. Yani; keylî olsun ve olmasın kezalik veznî olsun ve olmasın cümlesine
şamildir. Binaenaleyh; cemi-i hukukta noksandan nehyolduğu cihetle umumidir, bazı eşyaya mahsus değildir.
Bu âyette ifayla emirde üç fayda vardır: Birincisi; ziyadeye terğib, ikincisi; insan üzerine vacip olan şeyi beyan, üçüncüsü; adaletin matlûb olduğunu ilândır.
Hulâsa; terazide ve kilede hakkını vermek vacip ve muamelede adaletin lâzım olduğu ve hiçbir hukukta noksan vermek ve yeryüzünde fesadla sa'yetmek caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:86
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmini noksan vermekten neh-yettiğini beyandan sonra kavmine vâki' olan diğer nesayihini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; ben Allah'ın bana vahyettiği ahkâmı size tebliğe me'murum. Benden tebliğ ve sizden de imtisal etmek matlubdur.
îman; ecr ü mesubata nail olmanın şartı olduğundan Şuayb (A.S.) bakiyenin hayırlı olduğunu iman etmelerine talik buyurmuştur. Yahut «Mü'min olursanız» demek «Benim sözüme inanırsanız» demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Fahr-i Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile «Ben sizin üzerinize hafîz değilim» demek «Sizi irtikâb ettiğiniz günahlardan hıf-zedici değilim, ancak vazifem pnun günah olduğunu size bildirmektir» demek olur. Yahut «Ben sizin cümle a'mâlinizi hıfzedip herbirine mücazat edici değilim» demektir. Yahut «Siz müptelâ olduğunuz kilede ve terazide hırsızlığı terketmediğinizden dolayı elinizden gidecek nimetlerinizi hıfzedici değilim, ben ancak nasihat ediciyim. Sizi kötü amellerinizden men'e benim için kudret yoktur. Benim vazifem tebliğdir. Şu vazifemi edadan sonra ben ma'zurum. Binaenaleyh; sizin a'mâlinizden mes'ûl olmam» demektir. Çünkü bilûmum enbiyanın vazifeleri: ümmetlerine savabı tebliğ ve hata olan yolları beyan etmektir. Binaenaleyh; enbiya-ı izam tebliğ vazifelerini edadan sonra kabul edip etmemek hususunda vazife ümmete intikal eder ve kabul eden saadet yolunu, kabul etmeyen şe-kaavet yolunu tutar ve enbiya mes'ûl olmaz.
Hulâsa; Şuayb (A.S.) nasihatinin nihayesinde «Eğer imanınız varsa haramı terkettikten sonra helâlinden size kalan sizin için hayırlıdır. Bu hayrı ihtiyarınız lâzımdır, benim vazifem size nasihat etmek ve ahkâmı size bildirmektir. Binaenaleyh; sizin üzerinize bekçi değilim» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Hud 11:87
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) in bu kadar ikdam ve gayretine ve kavmine vâki olan tebligatına karşı kavminin sözlerini hikâye etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Şuayb (A.S.) çok namaz kılardı ve namazı çok olduğundan namazını istihza tarikıyla «Böyle sözler aklı olandan me'mûl olmaz, senin de aklın var. Şu halde bu gibi şeyleri sana namazın mı emreder?» dediler.
Bundan evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile Şuayb (A.S.) onlara hulâsa olarak iki şeyle emretmişti: Birincisi; tevhid, ikincisi; hukuk-u nasa tecavüzden men'dir. Onlar da «Birinciyi terketmek münasib olamaz. Zira; babalarımızın nıa'-budlarıdır. İkinciyi terketmek de olamaz. Zira; malımızda tasarruftur. Çünkü; herkes mülkünde istediği gibi tasarrufa me'zundur. Biz az verir çok alırız ve çok verir az alırız. Sen ne karışıyorsun» demekle nasihat-ı ŞuayVı dinlemeyeceklerine söz verdiler ve dediler ki «Bu senin işin değildir. Zira; sen halım, âkil ve kâmilsin. Kâmil olan kimselerden böyle nakıs sözler beklenmez. Bunu herhalde senin evhamât, hayâlât, vesvesat, hatırat ve daima meşgul olduğun namazların emreder. Çünkü; gerek ma'budlarımıza ibadet ve gerek malımızda tasarruf herkesin kabul ettiği şeylerdir. Binaenaleyh; hiçbir kimse diğerini bu hususlarda menedemez. Zira; insanın itikadı kendine mahsus olduğu gibi ameli de kendine mahsus olduğundan gayrın müdahaleye hakkı yoktur. Şu halde sen niçin müdahale ediyorsun? Müdahale ise senden hiç me'mul değildir. Çünkü; sen aklı başında belli başlı bir kimsesin. Binaenaleyh; bunu sana emreden senin namazındır» demekle Şuayb (A.S.) in nesayihini ehemmiyete almayacaklarını izhar ettiler. Kelâmlarının âhirinde «Sen halım ve reşîdsin, yani âkilsin" demek «Söylediğin sözler ma'kul değildir. Zira; bizim aklımıza mülayim gelmiyor» demektir.
Bazıları bu âyette namazla murad; dindir dediler. Buna nazaran manâ-yt nazım:
…
demektir. Namaz her şeriatta şeâir-i diniyenin pek büyüğü olduğu için din bedelinde namaz zikrolunmuştur.
Hulâsa; Şuayb (A.S.) m kavmine emrettiği tevhidi ve nehyet-tiği hukuk-u nasa tecavüzü ve yeryüzünde fesada sa'yetmelerinden menettiğini kabul etmeyip reddettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:88
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmi nasihatini dinlemeyip reddettiklerini beyandan sonra Şuayb (A.S.) m tekrar nasihata başladığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Şuayb (A.S.) tekrar nasihata başlayarak kavmine hitaben dedi ki "Ben davamın doğru olduğuna delâlet eder beyyine ve mucize üzerine olur ve Rabbim tarafından helâl rızıkla merzuk olursam benim için Rabbimin emrine muhalefet caiz olur mu, benim hakkımda re'ymiz nedir? Bana »dş'vay-ı nübüvvetimi ispata kâfi mucize ve helâlinden çok rızık ve mal verirse ruhanî ve cis-manî, dünyevî ve uhrevî bilûmum saâdâta "raalik olursam, vahy-i ilâhiye muhalefet, emr ü nehyinde hıyanetlik caiz olur mu? Halbuki ey kavmim! Sizi nehyettiğim şeylerde ben size muhalefet etmek istemiyorum. Benim maksadım muktedir olduğum kadar sizi ıslah etmektir. Benim hakka isabete muvaffak olmam olmaz, illâ Allah'ın ianesiyle olur. Çünkü; benim itimadım ancak Allahü Tea-lâ'yadır. Ye her umurumda Allah'ın muavenetine müracaat ederim. Zira; mevlâm istediğim şeyi halketmeye kaadir ve herşeyin vücut bulması onun kudreti ve avn ü inayetiyledir. Binaenaleyh; benim vazifem Allah'ın emir ve nehyini size tebliğ etmektir. Şu vazifeyi yoluyla eda ettikten sonra sizin muhalefetinize merak etmem. Zira; ceza görecek sizsiniz.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile beyyineyle murad; Şuayb (A.S.) in yedinde zuhur eden mucizedir. Razıkla murad; Cenab-ı Hakkın helâl olarak vermiş olduğu mal-dır. Merzuk olduğunu beyandan maksadı; ihtiyacı olmadığını ve tebliğ mukabilinde ücret istemediğini ve ücret isteyecek kadar ihtiyacı olmadığını beyan etmektir. Şuayb (A.S.) in rızkı gayet çok ve bol olduğuna işaret için lâfzı kesrete delâlet eden ten-vinle nekre olarak varid olmuştur.
Şuayb (A.S.) kavmine her ne emreder ve her neden nehye-derse kendinin dahi mükellef olup muhalefet etmeyeceğini beyan etmiştir ki nasihatinin te'siri olsun ve maksadının ancak kavmini ıslahtan ibaret olduğunu beyan etmiştir ki kavmi fesad üzere olduklarını bilsinler ve Şuayb (A.S.) in teklif ettiği tevhidi ve nasın hukukuna tecavüzden ve yeryüzünde fesada sa'yetmekten menetmesi ayn-ı ıslah olduğuna kanaatları hasıl olsun ve bununla Şuayb (A.S.) in maksadında bir fenalık olmadığını bilsinler de iman etsinler.
Beyzavî'nin beyanı veçhile Şuayb (A.S.) m şu kelâmında insanlar için pek âlî bir tenbih vardır. Şöyle ki âkil olan bir kimsenin işlediği şeyin cümlesinde hukuk-u selâseye riayet etme'si vaciptir. Bu üç haktan a'lâ ve ehem olan h akkuIIahtır ki tevhid-i ilâhi ve şirkten tenzihtir. İkincisi; hakk-ı nefistir ki ibadetle nefsini tezyin ederek azab-ı Cehennem'den muhafaza etmektir. Üçüncüsü; nasın hukukudur ki naşı zulüm ve gadr-den muhafaza ederek haklarını yerine getirmekle adalet etmektir. Çünkü ubudiyet in hulâsası; iki şeydir ki Allah'a ve hukukuna ta'zîm ve riâyet etmek ve Allah'ın kullarına şefkat ve merhamet eylemektir. Şuayb (A.S.) m nasihati ise bunun ikisini de cami olduğundan tankların en ziyade doğrusudur.
Şuayb (A.S.) ıslahı iktidarının miktarına ta'lik etmiştir ki iktidarı ancak tebliğ olup icbar etmeyeceğini beyandır.
Ayetin âhirinde tevfiki Allah'ın ianesine hasır ve ancak Allah'a itimad etmek tevhidden ibaret olduğundan âyet-i delile ayn-ı tevhidin manasını ifade etmiştir. Çünkü; itimada şayan ancak Al-lahü Tealâ olup Allah'ın gayrı itimada şayan kimse olmadığını beyan etmektir ki ülûhiyet ancak Allah'a mahsus olup Allah'ın gayrı ülûhiyete müstehak kimse olmadığını beyan etmektir ki bu da ayn-ı tevhiddir.
Âyetin âhirinde ancak Allah'a rücû' olunacağı beyan olunduğundan bu âyet; dünyevî ve uhrevî insanlara lâzım olan ahkâmın cümlesine icmalen beyan etmiştir. Çünkü; usul-ü itikad olan tev-hid ve furu-u a'mâlden matlup ıslah olduğu ve ıslah ise her türlü a'mâl-i salihada carî olup âhirete de işaret olunca âyette ahkâmın cümlesine işaret olunmuştur.
Hulâsa; insan her işinde tevfiki Cenab-ı Hak'tan istemek ehem olduğu ve cümle umurunda Allah'tan muavenet taleb ve cemi-i ahvalinde Allah'a teveccüh-ü tamla teveccüh etmek lâzım ve kâfirlerden kat'-ı ümid etmek ve onların adavetlerine mübalât etmemek ve onlara daima istiğna göstermek insanlar için mühim bir vazife olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:89
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) in kavmine vâki olan nasihatinin te'siri olmadığını beyandan sonra onlardan evvel geçen ümmetlere nazil olan azapların emsalinden birisi de bunlara nazil olacağını beyanla tehdid ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Şuayb (A.S.) kavminin taassubunu ve söz dinlemediklerini görünce merhameti ve şefkati icabı kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim! Sizin kalplerinizde bana olan buğz ve adavetiniz ümem-i salifeye isabet eden azabın mislinin size isabetini celbet-mesin. Zira; kavm-i Nuh sizin gibi hakkı kabul etmediklerinden tufana garkolundular. Kavm-i Hûd ve Salih nebilerine iman edip sözlerini dinlemediklerinden herbiri birer nevi azapla helak oldular gittiler. Onların nebilerine olan adavetleri azaplarına sebep olduğu gibi sizin bana adavetiniz de helakinizi cezbetmesin ve evvel geçenlerden ibret almazsanız kavm-i Lût'tan bari ibret alın. Zira; onlar zamanları ve mekânları itibarıyla size uzak değillerdir. Binaenaleyh; onlara isabet eden azabın size isabeti de uzak değildir. Şu halde onlardan ibret alarak Rabbinize istiğfar ve geçmiş olan günahlarınızın affını istirham ve istiğfardan sonra tevbeyle dergâhına rücû' edin. Zira; Rabbim istiğfar edenlere merhamet ve tevbe edenlere muhabbet edicidir.» Çünkü; kusurunu ikrarla istiğfar ve tevbe edenler Cenab-ı Hakka kesb-i- ma'rifet ettiklerinden dolayı muhabbet-i ilâhiyeye mazhar olacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İnsanın tarik-ı müstakimden çıkması kabahattir, fakat çıktıktan sonra doğru yola avdet etmemek kabahat üzere kabahat olduğundan fenalığın fenalığını bildikten sonra ısrar etmek kadar daha fena birşey olamaz, amma fenalığı bilir ve ona nedamet ederek döner ve Rabbinden kusurunun affını dilerse kusuru affolunduğu gibi Rabbi de muhabbet eder.
Hulâsa; insana lâzım olan geçmiş ümmetlerin helaklerinden ibret almak ve kendi ma'siyetlerinden tevbe edip Cenab-ı Hak'tan mağfiret istemekle rıza-yı ilâhiyi tahsile sa'yetmek olduğu ve ehl-i hakka buğz ve adavetten ihtiraz lâzım geldiği ve ihtiraz olunmadığında adavetin mesaibe sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:90
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) in kavmine vâki olan nasihatinin te'siri olmadığını beyandan sonra onlardan evvel geçen ümmetlere nazil olan azapların emsalinden birisi de bunlara nazil olacağını beyanla tehdid ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Şuayb (A.S.) kavminin taassubunu ve söz dinlemediklerini görünce merhameti ve şefkati icabı kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim! Sizin kalplerinizde bana olan buğz ve adavetiniz ümem-i salifeye isabet eden azabın mislinin size isabetini celbet-mesin. Zira; kavm-i Nuh sizin gibi hakkı kabul etmediklerinden tufana garkolundular. Kavm-i Hûd ve Salih nebilerine iman edip sözlerini dinlemediklerinden herbiri birer nevi azapla helak oldular gittiler. Onların nebilerine olan adavetleri azaplarına sebep olduğu gibi sizin bana adavetiniz de helakinizi cezbetmesin ve evvel geçenlerden ibret almazsanız kavm-i Lût'tan bari ibret alın. Zira; onlar zamanları ve mekânları itibarıyla size uzak değillerdir. Binaenaleyh; onlara isabet eden azabın size isabeti de uzak değildir. Şu halde onlardan ibret alarak Rabbinize istiğfar ve geçmiş olan günahlarınızın affını istirham ve istiğfardan sonra tevbeyle dergâhına rücû' edin. Zira; Rabbim istiğfar edenlere merhamet ve tevbe edenlere muhabbet edicidir.» Çünkü; kusurunu ikrarla istiğfar ve tevbe edenler Cenab-ı Hakka kesb-i- ma'rifet ettiklerinden dolayı muhabbet-i ilâhiyeye mazhar olacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İnsanın tarik-ı müstakimden çıkması kabahattir, fakat çıktıktan sonra doğru yola avdet etmemek kabahat üzere kabahat olduğundan fenalığın fenalığını bildikten sonra ısrar etmek kadar daha fena birşey olamaz, amma fenalığı bilir ve ona nedamet ederek döner ve Rabbinden kusurunun affını dilerse kusuru affolunduğu gibi Rabbi de muhabbet eder.
Hulâsa; insana lâzım olan geçmiş ümmetlerin helaklerinden ibret almak ve kendi ma'siyetlerinden tevbe edip Cenab-ı Hak'tan mağfiret istemekle rıza-yı ilâhiyi tahsile sa'yetmek olduğu ve ehl-i hakka buğz ve adavetten ihtiraz lâzım geldiği ve ihtiraz olunmadığında adavetin mesaibe sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:91
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m nesayihini beyandan sonra kavminin b nasihatlara karşı itirazlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
(Medyen) ahalisi Şuayb (A.S.) in davet ettiği tevhidi, kilede ve terazide noksanın haram olduğu hakkındaki beyanını anlamadıklarından bahsetmişlerdir. Çünkü şu davet; me'lûf oldukları şirkin, hava ve heveslerinin hilâfına olduğundan anlamak istememişler ve bir kötülük kasdederlerse Şuayb (A.S.) m defedemeyece-ğine işaret için içlerinde Şuayb (A.S.) m gaayet zayıf olduğundan bahsetmişlerdir.
Şuayb (A.S.) in onların ma'budlarma ta'nından dolayı taşla öldürülmeye lâyık olduğuna işaret için «Eğer senin kavm ü kabilen olmasaydı Ve onların hatırlarına riayet etmemiş olsaydık seni taşla ihlâk ederdik ve lâkin onların vücutları ve hatırları seni ihlâke mani oldu» demekle tehdid etmişlerdir ki maksatları «Bundan böyle ma'budlarımıza ta'netmediğin gibi emvalimizde tasarrufumuza dahi müdahale etme. Eğer eski halin üzere m,üdahale edersen biz senin hakkından geliriz. Zira; sen bizim sana kasdettiğimiz kötülüğü defedecek kadar bizim üzerimize galip değilsin. Çünkü; kuvvetin bize kâfi değildir» demek istemişlerdir.
Beyzavî'nin beyanı veçhile Şuayb (A.S.) kemal-i talâkat ve belagat üzere kendi lisanlarıyla nasihat ettiği halde «Biz senin sözlerinin çoğunu anlayamadık» demek kemal-i belâhet ve hamakatlarına delâlet eder. Yahut bu sözü istihza tankıyla söylemişlerdir. Yahut Şuayb (A.S.) a kemal-i nefretlerinden dolayı sözünü dinlemedikleri için hakikatta da anlamamışlardır. Çünkü; insanlar sev-medikleri kimsenin sözünü işitmek istemezler ve işitseler de dinlemek istemezler, dinleseler de anlamak istemedikleri her zaman ve her kavimde görülmektedir. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) in kavmi Şuayb (A.S.) in kelâmını anlamak üzere dinlemedikleri cihetle anlamadıklarından bahsetmişlerdir.
Şuayb (A.S.) m kavmi «Senin kavmin ve tarafın olmamış olsa biz seni taşla öldürürüz ve sen bize galip değilsin» demeleri sefi-hane bir mukaabeledir. Çünkü; delâil-i akliye ve nakliyeye delâille mukaabeleden âciz olan sefihlerin söğmek ve döğmek gibi birtakım âdabı ihlâl eden şeylerle mukaabele etmek âdetleridir. Zira; nazikâne delâil serdeden kimseye mukaabele o delâili nazikâne cer-hetmek ve hilafını ispat etmekle olacağından böyle delâil-i hakka karşı «Seni döğeriz, öldürürüz» demek acizden başka birşey değildir.
Hulâsa; Şuayb (A.S.) in kavmi nebilerinin kelâmından çoklarını anlamadıklarını ve Şuayb (A.S.) ı kendilerine müdafaadan âciz ve zayıf gördüklerini ve kabilesinin hatırına riayet ettiklerini ve eğer riayet etmemiş olsalar Şuayb (A.S.) ı taşla öldüreceklerini ve Şuayb (A.S.) in onlara galip olmadıklarını beyan ettikleri bu âyetten, müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:92
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavminin tehdidini beyandan sonra Şuayb (A.S.) in irad ettiği nutkunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Allah'ın resulüne itimad etmemek Allah'a itimadsızlığı mucip olduğundan onların itikadına ve şirklerine nazaran keenne Cenab-ı Hakkı unutulmuş ve arkaya atılmış birşey mesabesinde kıldıklarım beyanla tekdir, olunmuşlardır. Şuayb (A.S.) kavminin Allahü Tealâ'yı bırakıp da kavm ü kabilesini nazar-ı itibara aldıkları gayet cahilane bir muamele olduğunu beyanla kavminin ne derece ahmak olduklarını meydana koymuş ve Allahü Tealâ'nın cümle amellerini ve bilhassa bu gibi cahilane tecavüzlerini bildiğini beyanla tehdid etmiştir ki küfürlerinden vazgeçsinler ve iman etmekle helakten halâs olsunlar, lâkin onlarda kabiliyet olmadığından Hz. Şu-ayb'in nasihatları te'sir etmedi, akıbet olacak şey oldu ve murad-ı ilâhi yerini buldu. Nasihat dinlemeyenler her zaman "helake ma'-ruzlardır. Binaenaleyh; bunlar da helak olmuşlardır.
Hud 11:93
Vacip Tealâ, Şuayb (A.S.), kavminin küfrüzere ısrar edip söz duymadıklarını görünce son söz olmak üzere onlara irad ettiği nutk-u beliğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Siz bana zarar etmek için ne kadar kuvvetiniz varsa sarfedin, çekinmeyin. Elinizden geleni geri koymayın. Bildiğinizi işleyin, ben de Allah'ın verdiği kuvvetle işime devam ve tebligatımı icra edeceğim. Şu halde çok zaman geçmeksizin azap kimlere gelecek ve sözünde yalancı olanlar kimler olduğunu bilirsiniz. Fakat iş işten geçecektir. Bu günkü kuvvetinize mağrur olmayın, işin sonuna intizar edin. Zira itibar; akıbetedir, ben de sizinle beraber akıbete intizar edeceğim. Bakalım hak kimin yedindedir» demekle kavmine azabın nazil olacağını beyan buyurmuş ve beyan olunduğu veçhüzere azap da nazil olmuştur. Çünkü; enbiya*ı izamın bu gibi mesaili beyanları vahy-i ilâhiye müstenid olduğundan hilaf olmak ihtimali olmaz.
Şuayb (A.S.) in bu kelâmı kavminden görmüş olduğu küstaha-ne muamelelerden küfrüzere ısrar edecekleri anlaşıldığı cihetle onlara nazil olacak azabı ve kendilerinin yalancı olduklarını beyanla son çare olarak düşünmelerini tenbih ve tavsiyedir.
Hulâsa; Hz. Şuayb'in son defa olmak üzere kavmine «Ey kavmim! Madem ki siz söz dinlemediniz. Bildiğinizi işleyin ve olduğunuz hal üzere amel edin, ben de bulunduğum hâl üzere amel ederim, siz yakında rüsvâ edici azabın kimlere geldiğini, yalancı kim olduğunu bilirsiniz ve siz akıbete intizar edin, ben de intizar ediciyim» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmine irad ettiği son nasihatini beyandan sonra onlara azabın geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile sayhayla murad; Cibril-i Emin'in şiddetli sadasıdır. Gece vakti memleketlerin üzerinde yüksek şada ile sayha edince cümlesi hanelerinde helak oldular ki sabah vakti hepsi ölmüş oldukları halde görüldüler. Keenne o beldede hiç sakin olmamış gibi bir hal üzere bulundular. Çünkü bu hal; vefat eden kimse her kim olursa olsun vefat edince keenne hanesinde hiç ikaamet etmemiş gibi görülürse de bunların o kadar azgın söz dinlememeleriyle beraber birdenbire cümlesinin helak oluvermesi daha ziyade tesirli olduğundan keenne o beldeye ve o evlere sahip olmamış gibi oldukları açıktan beyan olunmuştur. İşte bu gibi birçok milletlerin resulleriyle olan mü-bahaselerini ve akıbet helaklerini Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi birçok ahkâmı cami olduğu gibi ümmet-i Muham-mede ibret ve onlarm helaklerine sebep olan fena amellerden tevakki etmelerini tavsiye etmektir.
İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayeten Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile sayhayla helak olan ümmet; ikidir: Birincisi; Salih (A.S.) in ümmetidir. İkincisi; Şuayb (A.S.) m ümmetidir. Şu kadar ki Salih (A.S.) in ümmetine şada memleketlerinin altından ve.Şuayb (A.S.) in ümmetine memleketlerinin üstünden geldiği mervidir.
Hud 11:94
Medyen ahalisinin azabı ve helakleri Semud'un helakine müşabih olduğundan Cenab-ı Hak Medyen'i Semud'a teşbih buyurmuştur. Zira; asıl helak olmakta her ikisi müsavi oldukları gibi sayhayla helak olmakta dahi ikisi birbirine müsavi ve müşabihlerdir. Binaenaleyh; helak olan ümmetler içinden tard, teb'id ve rahmet-i ilâhiyeden uzak olmakta Medyen'in Semud'a benzedikleri beyan olunmuştur.
Hulâsa; Şuayb (A.S.) in kavmi de Semud kavmi gibi nasihat dinlemedikleri, akıbet sayhayla helak oldukları, geceyle şada gelip sabah vakti hanelerinde hep vefat etmiş bulundukları keenne o beldede hiç sakin olmamışlar gibi hayattan eser görülmediği ve Semud'un rahmetten uzak oldukları gibi bunların da rahmet-i ilâhiyeden uzak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan yedincisi olan Mûsâ (A.S.) m kıssasını beyan etmek üzere
Hud 11:95
Medyen ahalisinin azabı ve helakleri Semud'un helakine müşabih olduğundan Cenab-ı Hak Medyen'i Semud'a teşbih buyurmuştur. Zira; asıl helak olmakta her ikisi müsavi oldukları gibi sayhayla helak olmakta dahi ikisi birbirine müsavi ve müşabihlerdir. Binaenaleyh; helak olan ümmetler içinden tard, teb'id ve rahmet-i ilâhiyeden uzak olmakta Medyen'in Semud'a benzedikleri beyan olunmuştur.
Hulâsa; Şuayb (A.S.) in kavmi de Semud kavmi gibi nasihat dinlemedikleri, akıbet sayhayla helak oldukları, geceyle şada gelip sabah vakti hanelerinde hep vefat etmiş bulundukları keenne o beldede hiç sakin olmamışlar gibi hayattan eser görülmediği ve Semud'un rahmetten uzak oldukları gibi bunların da rahmet-i ilâhiyeden uzak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan yedincisi olan Mûsâ (A.S.) m kıssasını beyan etmek üzere
Hud 11:96
buyuruyor.
Zira Fir'avn; Allah'ı münkir bir dehriydi.
Yani; biz Mûsâ (A.S.) ı âyetlerimizle ve açık hüccetle Fir'avn'a ve Ffr'avn'm kavmine resul olarak gönderdik. Fir'avn'm cemaatı Mûsâ (A.S.) a tâbi' olmadılar. Fir'avn'ın emrine ittibâ' ettiler. Halbuki Fir'avn'ın emri doğru olmadı. Şu halde cemaatı ta-rik-ı müstakimi terkle tarik-ı sefahete ittibâ'ı irtikâbla cehalet ve dalâletlerini meydana koydular.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhiyle ây etler le mu-rad; Mûsâ (A.S.) in mucizeleridir. SuItanla murad; asâ ve yed-i beyzâ gibi mucizat-ı kahire ve ğaalibesidir. Çünkü saltanat; galebe manasına olduğundan mucize içinden mucizeyi izhar eden nebinin hasmına o mucize sebebiyle galebe ettiğinden mucizeye sultan denilmiştir. Mûsâ (A.S.) xn mucizeleri davasının sıdkına açıktan delâlet ettiği için mübin denmiştir. Çünkü; Mûsâ (A.S.) m mucizelerinden gerek asâ ve gerek yed-i beyzâ herkesin göreceği ve hak olduğunu bileceği ve asla tereddüd etmeyeceği raddede açıktan hakkaaniyete ve Mûsâ (A.S.) in nübüvvetine delâletle galebesini dahi te'min etmişlerdir.
İşte açıktan davasının doğru olduğuna delâlet eden mucizele-riyle taraf-ı ilâhiden, gönderilip Fir'avn'ı hakka davet ettiği halde Fir'avn davete icabet etmediği gibi Fir'avn'ın etbâ'ı da icabet etmediklerinden Fir'avn'ın emrine ittibâ' ettiler. Halbuki Fir'avn sanii inkâr ettiğinden her emri dalâlet ve mazarrattan ibaret olduğu azıcık aklı olanlar için malûmdu. Çünkü; Fir'avn Allah'ı münkir bir dehrî olduğundan kendi itikadında her memleket ahalisi o memleketin padişahına ta'zîm ve ibadetle meşgul olması vacipti. «Mesalih-i ibad ve intizam-ı âlem bununla hasıl olur, eğer reâyâ padişahlarını ma'bud tanımaz ve ona ibadet ve itaatla meşgul olmazsa kıvam-ı âlem mihverinden çıkar» demekle bütün reayasını kendine ibadete davet eder ve kemâl-i şiddetini icra ve naşı ibadetine icbar ve ikrah ederdi. Hatta kendinin Allah olduğuna dair te-fevvuhata dahi cüret eyler ve bu misilli hezeyanına halkın itikad etmesini emreder ve bu gibi batılla emrine Fir'avn'ın kavmi de ittibâ' ettiklerini Cenab-i Hak bu âyette beyan buyurduğu gibi bu emrin doğru olmadığını dahi beyan buyurmuştur. Çünkü; böyle iti-kad-ı bat'ü sahibinin emri elbette doğru olamaz. Fakat ne çare ki Fir'avn'ın kavmi gayet cahil ve akıllan noksan olduğundan her şeyi Fir'avn'dan bekler ve Fir'avn'ın emrine itaattan başka birşey bilmezlerdi. Gerçi içlerinde âkil ve hakikati bilenler varsa da Fir'avn'm kahrı altında ezildiklerinden meydana çıkamıyorlardı. Binaenaleyh; Fir'avn istediği gibi herkesi istihdam ederdi ve zulmü temâcfî etti, reâyâ üzerine tasallutu uzadı ve tahammül olunmaz bir hale gelince gayret-i ilâhiye zuhur eyledi. Mûsâ (A.S.) vasıtasıyla kendisi ve devleti mahv u muzmahil oldu.
Mûsâ (A.S.) m mucizeleri; asâ-yı Mûsâ, elinin gözleri kamaştırır derecede beyaz olması, Mısır arazisinin tufana garkolması, çekirge yağması, Nil suyunun Beni İsrail'e su olduğu halde Fir'-avn'ın kavmine kan olması, meyvelerine noksan ve âfet erişmesi ve kurbağa yağıp bütün tedarikâtlarını yemesi gibi herkesin görüp bileceği şeyler olduğundan mucizelerinin meydanda olduğu beyan
olunduğu gibi mucizesinin çokluğuna dahi işaret için ( cA' ) cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü; ta'dad olunan müteaddid mucizeler Mûsâ (A.S.) in yedinde zuhur etmiştir.
Hulâsa; Hz. Musa'nın açık ve galip mucizelerle Fir'avn'a ve cemaatına resul olarak taraf-ı ilâhiden gönderildiği, Fir'avn'm cemaatı emr-i Fir'avn'a ittibâ' edip Mûsâ (A.S.) m davetine icabet etmedikleri ve halbuki Fir'avn'ın emri doğru olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:97
buyuruyor.
Zira Fir'avn; Allah'ı münkir bir dehriydi.
Yani; biz Mûsâ (A.S.) ı âyetlerimizle ve açık hüccetle Fir'avn'a ve Ffr'avn'm kavmine resul olarak gönderdik. Fir'avn'm cemaatı Mûsâ (A.S.) a tâbi' olmadılar. Fir'avn'ın emrine ittibâ' ettiler. Halbuki Fir'avn'ın emri doğru olmadı. Şu halde cemaatı ta-rik-ı müstakimi terkle tarik-ı sefahete ittibâ'ı irtikâbla cehalet ve dalâletlerini meydana koydular.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhiyle ây etler le mu-rad; Mûsâ (A.S.) in mucizeleridir. SuItanla murad; asâ ve yed-i beyzâ gibi mucizat-ı kahire ve ğaalibesidir. Çünkü saltanat; galebe manasına olduğundan mucize içinden mucizeyi izhar eden nebinin hasmına o mucize sebebiyle galebe ettiğinden mucizeye sultan denilmiştir. Mûsâ (A.S.) xn mucizeleri davasının sıdkına açıktan delâlet ettiği için mübin denmiştir. Çünkü; Mûsâ (A.S.) m mucizelerinden gerek asâ ve gerek yed-i beyzâ herkesin göreceği ve hak olduğunu bileceği ve asla tereddüd etmeyeceği raddede açıktan hakkaaniyete ve Mûsâ (A.S.) in nübüvvetine delâletle galebesini dahi te'min etmişlerdir.
İşte açıktan davasının doğru olduğuna delâlet eden mucizele-riyle taraf-ı ilâhiden, gönderilip Fir'avn'ı hakka davet ettiği halde Fir'avn davete icabet etmediği gibi Fir'avn'ın etbâ'ı da icabet etmediklerinden Fir'avn'ın emrine ittibâ' ettiler. Halbuki Fir'avn sanii inkâr ettiğinden her emri dalâlet ve mazarrattan ibaret olduğu azıcık aklı olanlar için malûmdu. Çünkü; Fir'avn Allah'ı münkir bir dehrî olduğundan kendi itikadında her memleket ahalisi o memleketin padişahına ta'zîm ve ibadetle meşgul olması vacipti. «Mesalih-i ibad ve intizam-ı âlem bununla hasıl olur, eğer reâyâ padişahlarını ma'bud tanımaz ve ona ibadet ve itaatla meşgul olmazsa kıvam-ı âlem mihverinden çıkar» demekle bütün reayasını kendine ibadete davet eder ve kemâl-i şiddetini icra ve naşı ibadetine icbar ve ikrah ederdi. Hatta kendinin Allah olduğuna dair te-fevvuhata dahi cüret eyler ve bu misilli hezeyanına halkın itikad etmesini emreder ve bu gibi batılla emrine Fir'avn'ın kavmi de ittibâ' ettiklerini Cenab-i Hak bu âyette beyan buyurduğu gibi bu emrin doğru olmadığını dahi beyan buyurmuştur. Çünkü; böyle iti-kad-ı bat'ü sahibinin emri elbette doğru olamaz. Fakat ne çare ki Fir'avn'ın kavmi gayet cahil ve akıllan noksan olduğundan her şeyi Fir'avn'dan bekler ve Fir'avn'ın emrine itaattan başka birşey bilmezlerdi. Gerçi içlerinde âkil ve hakikati bilenler varsa da Fir'avn'm kahrı altında ezildiklerinden meydana çıkamıyorlardı. Binaenaleyh; Fir'avn istediği gibi herkesi istihdam ederdi ve zulmü temâcfî etti, reâyâ üzerine tasallutu uzadı ve tahammül olunmaz bir hale gelince gayret-i ilâhiye zuhur eyledi. Mûsâ (A.S.) vasıtasıyla kendisi ve devleti mahv u muzmahil oldu.
Mûsâ (A.S.) m mucizeleri; asâ-yı Mûsâ, elinin gözleri kamaştırır derecede beyaz olması, Mısır arazisinin tufana garkolması, çekirge yağması, Nil suyunun Beni İsrail'e su olduğu halde Fir'-avn'ın kavmine kan olması, meyvelerine noksan ve âfet erişmesi ve kurbağa yağıp bütün tedarikâtlarını yemesi gibi herkesin görüp bileceği şeyler olduğundan mucizelerinin meydanda olduğu beyan
olunduğu gibi mucizesinin çokluğuna dahi işaret için ( cA' ) cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü; ta'dad olunan müteaddid mucizeler Mûsâ (A.S.) in yedinde zuhur etmiştir.
Hulâsa; Hz. Musa'nın açık ve galip mucizelerle Fir'avn'a ve cemaatına resul olarak taraf-ı ilâhiden gönderildiği, Fir'avn'm cemaatı emr-i Fir'avn'a ittibâ' edip Mûsâ (A.S.) m davetine icabet etmedikleri ve halbuki Fir'avn'ın emri doğru olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:98
Vacip Tealâ dünyada Fir'avn'ın emri doğru olmadığını beyandan sonra âhirette halini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Fir'avn dünyada kavminin önüne düşüp dalâle götürdüğü gibi yeym-i kıyamette dahi Cehennem'e giderken kavminin önüne düşer, Cehennem'e alır, götürür. Cehennem'e girenlerin çirkin oldukları gibi girecekleri Cehennem dahi gayet çirkin bir mahal-dir. Fir'avn ve etbâ'ı o çirkin mahalle girecekler ve ebedî orada kalacaklardır. Fir'avn ve cemaatı gerek dünyada ve gerek âhirette lanet olacaklarından lanet onlara tâbi' kılınmıştır. Zira; Allahü Tealâ melekler ve rusül-ü kiram ve sulehâ-yı enam taraflarından onlar daima lanetle yadolunmuşlardır. Keenne lanete kadar istihkakları vardır ki her nereye gitseler lanet onların arkasından gidiyor, yakalarını bırakmıyor. Çünkü; dünyada daima lanet icabeden işlerle meşgul olduklarından lanet onlardan ayrılmadığı gibi iman etmeden âhirete gittiklerinden âhirette dahi lanet onlardan ayrılmaz demektir. Şu lanet ne çirkin bir vergidir ki onlara verilmiştir. Zira lanet; rahmet-i ilâhiyeden uzak olmayı ve ebedî lutf-u ilâhiden mahrumiyeti icabettiğinden insan için bundan daha büyük bir musibet olamaz. Binaenaleyh; atiyye olan lanet kötü olduğu gibi o atiyye kendilerine verilen Fir'avn ve cemaatı dahi kötülerdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Fir'avn'm emri reşid yani doğru olmadığına delildir. Çünkü; akıbeti Cehennem ve lanet olan kimsenin emri doğru olamayacağı tabiidir. Yahut bu âyet emri-Fir'avn'm reşid olmadığını tefsirdir. Yani reşid; akıbeti emin ve memduh manâsına olduğundan «Fir'avn'm emri reşid değil» demek «akıbeti emin ve memduh değil» demektir.
Bu âyet Fir'avn'ın emri reşid olmadığına delil olduğuna nazaran takriri şöyledir: Fir'avn'ın emri doğru değildir. Zira; Fir'avn kıyamette kavminin önüne düşerek Cehennem'e alıp götürecektir. Her kimse ki kıyamette kavminin önüne düşüp Cehennem'e götü-re, onun emri doğru değildir. Binaenaleyh; Fir'avn'ın emri doğru değildir.
Vird gelmek ve mevrid ; gelinecek mahal demektir. Mevrid; esasen subaşı gibi harareti söndürecek mahal ise de Cehenneme mevrid denilmesi Fir'avn ve etbâ'ım tahkir ve tehak-küm içindir. Zira; Cehennem harareti söndürmeyip bilâkis teşdid ettiğinden «Cehennem hararetinizi söndürecek mahaldir, haydi gelin» demektir ki onlara tehekkümdür.
Rifd ; vermek, merfud ; verilen şey demektir. Bu makamda Fir'avn'a ve etbâ'ına verilen şey; lanettir. Binaenaleyh; «Verilen lanet de kötü, onu vermek de kötü» demektir ki verilen
kimselerin kötülüklerine delildir. ateşten ibaret olan gelinecek mahalle gelmek ne çirkin oldu demektir, lanetten ibaret olarak verilen şeyi vermek ne kötü oldu demektir. Yani «Çirkin oian laneti vermek ne çirkin atiyyedir» demek olur.
Hulâsa; dünyada bir kavmi dalâlete sevkeden kimsenin âhiret-te o kavmi Cehennem'e götürmekte kavmin önünde delil olacağı ve lanete istihak kesbedenlerin lanet, dünyada ve âhirette yakalarını bırakmayacağı ve lanetin en kötü bir atiyye olduğu ve bu kötü atiyyenin Fir'avn'e ve kavmine verildiği ve onların mesleğine sülük eden her kavme bu kötü atiye olan lanetin verileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:99
Vacip Tealâ dünyada Fir'avn'ın emri doğru olmadığını beyandan sonra âhirette halini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Fir'avn dünyada kavminin önüne düşüp dalâle götürdüğü gibi yeym-i kıyamette dahi Cehennem'e giderken kavminin önüne düşer, Cehennem'e alır, götürür. Cehennem'e girenlerin çirkin oldukları gibi girecekleri Cehennem dahi gayet çirkin bir mahal-dir. Fir'avn ve etbâ'ı o çirkin mahalle girecekler ve ebedî orada kalacaklardır. Fir'avn ve cemaatı gerek dünyada ve gerek âhirette lanet olacaklarından lanet onlara tâbi' kılınmıştır. Zira; Allahü Tealâ melekler ve rusül-ü kiram ve sulehâ-yı enam taraflarından onlar daima lanetle yadolunmuşlardır. Keenne lanete kadar istihkakları vardır ki her nereye gitseler lanet onların arkasından gidiyor, yakalarını bırakmıyor. Çünkü; dünyada daima lanet icabeden işlerle meşgul olduklarından lanet onlardan ayrılmadığı gibi iman etmeden âhirete gittiklerinden âhirette dahi lanet onlardan ayrılmaz demektir. Şu lanet ne çirkin bir vergidir ki onlara verilmiştir. Zira lanet; rahmet-i ilâhiyeden uzak olmayı ve ebedî lutf-u ilâhiden mahrumiyeti icabettiğinden insan için bundan daha büyük bir musibet olamaz. Binaenaleyh; atiyye olan lanet kötü olduğu gibi o atiyye kendilerine verilen Fir'avn ve cemaatı dahi kötülerdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Fir'avn'm emri reşid yani doğru olmadığına delildir. Çünkü; akıbeti Cehennem ve lanet olan kimsenin emri doğru olamayacağı tabiidir. Yahut bu âyet emri-Fir'avn'm reşid olmadığını tefsirdir. Yani reşid; akıbeti emin ve memduh manâsına olduğundan «Fir'avn'm emri reşid değil» demek «akıbeti emin ve memduh değil» demektir.
Bu âyet Fir'avn'ın emri reşid olmadığına delil olduğuna nazaran takriri şöyledir: Fir'avn'ın emri doğru değildir. Zira; Fir'avn kıyamette kavminin önüne düşerek Cehennem'e alıp götürecektir. Her kimse ki kıyamette kavminin önüne düşüp Cehennem'e götü-re, onun emri doğru değildir. Binaenaleyh; Fir'avn'ın emri doğru değildir.
Vird gelmek ve mevrid ; gelinecek mahal demektir. Mevrid; esasen subaşı gibi harareti söndürecek mahal ise de Cehenneme mevrid denilmesi Fir'avn ve etbâ'ım tahkir ve tehak-küm içindir. Zira; Cehennem harareti söndürmeyip bilâkis teşdid ettiğinden «Cehennem hararetinizi söndürecek mahaldir, haydi gelin» demektir ki onlara tehekkümdür.
Rifd ; vermek, merfud ; verilen şey demektir. Bu makamda Fir'avn'a ve etbâ'ına verilen şey; lanettir. Binaenaleyh; «Verilen lanet de kötü, onu vermek de kötü» demektir ki verilen
kimselerin kötülüklerine delildir. ateşten ibaret olan gelinecek mahalle gelmek ne çirkin oldu demektir, lanetten ibaret olarak verilen şeyi vermek ne kötü oldu demektir. Yani «Çirkin oian laneti vermek ne çirkin atiyyedir» demek olur.
Hulâsa; dünyada bir kavmi dalâlete sevkeden kimsenin âhiret-te o kavmi Cehennem'e götürmekte kavmin önünde delil olacağı ve lanete istihak kesbedenlerin lanet, dünyada ve âhirette yakalarını bırakmayacağı ve lanetin en kötü bir atiyye olduğu ve bu kötü atiyyenin Fir'avn'e ve kavmine verildiği ve onların mesleğine sülük eden her kavme bu kötü atiye olan lanetin verileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:100
Vacip Tealâ bu' sûrede enbiya-yı izam hazaratmın bazılarının kıssalarına işaret ettikten sonra cümle kıssaların hulâsasına işaret etmek üzere buyuruyor.
demektir. Şu halde sonra gelenlere vazife; onların hallerinden ve âsârmdan ibret almaktır ki ma'*-siyetlerinden vazgeçerek helakten halâs olsunlar.
Bu misilli kıssaları zikirden maksat; avam-ı nasm delâil-i akliyeden yoluyla istifade etmeleri içindir. Zira; sırf delâil-i akliyeden intifa' etmek insan-ı kâmile mahsus olduğundan herkes intifa' edemez. Amma delâil-i akliye zikrolunup da ümem-i salifenin kıssalarını zikirle izah ve takviye olunduğunda herkes anlayabilirler. Binaenaleyh; delâil-i akliyeden lâyıkıyla istifade etmek arzu edenler kendilerinden evvel geçenlerin hallerinden aldıkları basiretlerin inzimamıyla daha ziyade delâilden istifade edeceklerinde şüphe yoktur; Çünkü; ümem-i salifenin kıssalarında enbiyanın delilleri ve ümmetlerinin o delillere itirazları ve şüpheleri ve o şüphelere nebilerinin vermiş oldukları musip cevaplar ve ümmetlerini ikna' ve ilzam için serdettikleri aklî ve naklî delilleri mevcut olduğundan bunların cümlesini nazar-ı tetkikten geçiren bir kimse için deliller tamamen açığa çıkar ve anlaşılmadık bir ciheti kalmadığından iman etmeyenlerin i'tizara mecalleri kalmaz. Şu halde Kur'an'-da enbiya-ı saîifenin vukuatlarını beyan etmek; ümmet-? Muhammedi delâil-i akliyeye îsâl içindir. Bu garip vak'aları işitip küfrü-zere ısrar edenlerin akıbetleri ne olduğunu ve ne olacağını ve müminler ne gibi âfetlerden kurtulmuş ve kurtulacağını bilirler. Binaenaleyh; yevm-i kıyamete bir diyecekleri kalmaz. Ümem-i salifenin ahvalini beyan; ümmet-i Muhammed'i insafa ve ibrete davet ettiği gibi birtakım ahkâmı da câmi'dir ve haberler arasında cami' olan ahkâm bizim için şeriattır. Zira; enbiyayı sabıkanın şeriatlarını Cenab-ı Hakkın bize beyanı bizim için şeriat olduğu kavaid-i usuliyemiz iktizasındandır.
Hud 11:101
Vacip Tealâ ümem-i salifeden bazılarının harabelerinin ayak üzerinde sırf duvar olduğu hâlde durduklarını ve bazılarının da bilkülliye nabedid olduğunu beyandan sonra onların helaklerine sebep kendi nefislerine zulümleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ümem-i salifeyi ihlâk ve beldelerini tahrip ve eserlerim âlemden mahvettiğimizden dolayı bîz onlara zulmetmiş olmadık. Zira bu helak; onların kendi istihkaklarıdır ve lâkin onlar bizim mahlûklarımızdan hiçbir şeye muktedir olmayan, taştan ve ağaçtan- yapılma putları ma'bud ittihaz ve onları ibadete ehil zannıyla ibadet edip indelhâce onlardan şefaat beklediklerinden ve menfaat ümîd ettiklerinden dolayı nefislerine zulmettiklerinden azaba müs-tehak oldular ve bizim azabımız onlara geldiği zaman onların ma'bud ittihaz ettikleri putlar hiçbir belâyı onlardan defi ve onları azaptan halâs edemediği gibi ihtiyaçtan da kurtaramadı ve putlara ibadet eden kâfirlere kahr u tedmir ve helakten başka bir şey ziyade edemediler, ancak kemâl-i şiddetle helaklerini icabettirdiler. Çünkü; kâfirler iman etmedikleri cihetle helake müstehakken put-, lara ibadetleri sebebiyle, helakleri ve onlardan menfaat beklerken ayn-ı mazarrat olması onlar -için helak üzerine helak ve azap üzerine azap olduğundan bu âyette helaklerinin ziyade olduğu beyan olunmuştur. Zira menfaat beklenen birşeyin mazarrat olması; azap üzerine azap olduğunda şüphe yoktur.
Bu âyet-i celile; üç hükmü camidir : Birincisi; kâfirlere azabetmekle Cenab-ı Hakkın zulmetmeyip onların küfrü irti-kâblan sebebiyle kendi nefislerine zulmettikleri, ikincisi; Allah'ın gayrı, duâ edip İbadet ettikleri ma'budlannın onlardan hiç bir zararı def edemedikleri, üçüncüsü; putların onlara helakten başka birşey ziyade edemediği ve ancak helaklerini ziyade ettikleridir.
Hulâsa; helak olan ümmetlerin helakleri taraf-ı ilâhiden zulmolmayıp ancak şirk sebebiyle kendi nefislerine zulmettiklerinden dolayı helak oldukları ve Allah'ın gayrı ibadet ettikleri putları onlardan hiç bir belâyı defedemediği ve belki onların azabını ziyade ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:102
Vacip Tealâ helak olan ümmetlerin helakleri kendilerinin zulümleri sebebiyle olduğunu beyandan sonra her zalimi ahzedece ğini ve muâhazesihin gayet acı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ'nıri ahz-ı intikaamı geçmiş ümmetlere mahsus değildir. Çünkü; zulmü kendine âdet eden her karye ve belde ahalisini her zaman böylece ihlâk eder ve intikamını alır. Zira; Rabbin Tealâ'nın zalimlerden intikamı şiddetli ve acısı ziyadedir. Binaenaleyh; zulmü âdet eden her kimse ve her kaiye ahalisi hemen tevbeyîe kusurlarının affını istirhamla helakten halâsın çaresini aramalıdır ve illâ zulümlerinin onları helake doğru götürdüğünde şüphe yoktur.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile zalimleri ihlâk ve hanümanlarım tahrib etmek âdet-i ilâhiyeden olduğuna ve zalimlerin akıbetten her zaman korku üzere bulunmaları lâzım bulunduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; zalimlerin akıbetleri daima helak ve felâket olduğu ve büyük konaklarda az zaman içinde baykuşlar tünediği her vakit görülmektedir. Şu halde hariçteki vukuat her saat âyetin mealini tasdik etmektedir. Çünkü; zalimlerden evlât evlâdına birkaç batın payidar olmuş yoktur, belki zalimin kendi akıbeti berbat olur. Kendi harab olmazsa vefatıyla ha-nümanı ve evlâdı harap ve perişan olduğu her zaman görülen şeylerdendir. Binaenaleyh; dünyada payidar olmak ve âhirette selâmet bulmak isteyen kimsenin daima zulmden ihtiraz üzere bulunması lâzımdır. Çünkü; beyan olunduğu veçhile zulüm gerek kendi nefsine ve gerek gayra olsun azı ve çoğu zalimin dünyada harabi-yetine ve âhirette azaba duçar olmasına sebeb olacağı kafidir.
Hulâsa; zalimlerden ahz-ı intikam etmek Cenab-ı Hakkın âdet-i cariyesi olduğu ve zalim zulmü terketmedikce Allah'ın azabından kurtulamayacağı cihetle her zaman akıbeti vehametten hâli olamayacağı ve Allah'ın zalimlerden intikamı şiddetli olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:103
Vacip Tealâ zalimleri ihlâk ettiğini beyandan sonra bu misilli vukuatı Kur'an'da zikrin faydasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an'da geçmiş ümmetlerin vukuatlarını beyan etmekte âhirette Allahhn azabından korkanlar için alâmet ve ibret alacak deliller vardır. Çünkü; geçmiş vukuat insanlar için birer vaazdır. Şu halde insanlara lâzım olan bu gibi vaazlardan müttaiz olup mucibiyle amel etmektir. Zira; helak olan ümmetlerin helaklerine sebep olan günahların onlara da sebep olacağında şüphe olmadığından o misilli ma'siyetlerden kaçınmak lâzımdır. Fakat ibretle nazar etmek âhirete imanı olup âhiretten korkan kimselere müyesser olacağına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; âhirete imanı olmayan kimse vukuattan asla ibret almaz. Çünkü; kendi ef â-linden ceza göreceğine inanmadığından ibrete ihtiyaç görmez ki ibret alsın. Âhirete iman etmeyen kimseler Allah'ın vücudunu inkâr ettikleri cihetle helak olan ümmetlerin helaklerini «Esbab-ı felekiye neticesidir ve o güne mahsus bir hâdisedir, yoksa ümmetlerin günahlarından değildim diye itikad ettiklerinden vukuattan matlub olan ibrete atf-ı ehemmiyet etmezler. Çünkü; vücud-u Bâ-rî'yi ve âhireti itikad etmeyince onun için helâl ve haram cümlesi müsâvî olduğundan asla akıbet endişesi olmaz ve hiçbir fenalıktan çekinmez ve hiçbir şeyden utanmaz. Binaenaleyh; vukuattan müteessir olmaz ki ibret alsın ve mütenebbih olsun.
İşte şu .yevm-i âhiret bir gün ki o gün nâsın hesab için cemolunduğu gündür. İşte şu âhiret günü bir gün ki o günde ehl-i arz ve ehl-i semâ hazır bulunur, yekdiğerine şehadet ederler demektir. O halde yevm-i kıyamette insanlar birbirinin amellerine şehadet edeceklerinden o güne yevm-i meşhûd denilmiştir. Yahut yevm~i kıyamette insanların amellerine ehl-i semâ ve ehl-i arz hatta herkesin kendi azalan şehadet edeceğine binaen o güne yevm-i meşhûd denilmiştir. Binaenaleyh; o günde herkes günahını inkâr etmek isterse de fayda vermez. Zira; şahidlerin şehadetlerfyle sabit olacaktır ve herkesin ameline göre ceza göreceği şüphesizdir.
«Bu âyette âhir etin iki sıfatı beyan olunmuştur. Birincisi; o günde nasın içtimâ' edeceği, ikincisi; herkesin ameli şahidlerin şehadetleriyle sabit olacağı ve herkesin hazır bulunacağıdır.
Hud 11:104
Vacip Tealâ âhiretin bazı evsafını beyandan sonra âhiretin te'hirinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yevm-i âhireti te'hirimiz hiçbir sebebe mebni değildir, ancak müddet-i muayyenesinin tükenmesi içindir. Zira; dünyanın sayılı müddeti hitam bulmayınca dünyanın ömrü tamam olmadığından dünyanın ömrü tamam oluncaya kadar âhiret te'hir olunacak ve o sayılı hesabın bittiği dakikada âhiret vücut bulacaktır. Şu hâlde dünya müddet-i hayatını ifna etmeyince âhiret vücut bulamaz. Zira; ind-i ilâhide mukadder olan gün gelmedikçe o günde olacak vukuat elbette olamaz. Çünkü; herşey vakt-i merhununa muallâktır. Binaenaleyh; sayılı günlerin adedini getirmedikçe âhiret günü gelmez.
Hud 11:105
Vacip Tealâ âhiretin vücut bulacağı zamanı beyandan sonra âhirette olacak ahvalin bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol gelecek bir günü zikretmek ve hatırda tutmak lâzımdır ki o günde herkes sükûta müdavemet eder. Söylemesine izn-i ilâhi olmadıkça hiçbir kimsenin söz söylemek haddi değildir. Zira; her şahıs kendi derdiyle meşgul olduğundan ağzını açmaya mecali olmaz; ancak söylemesine izn-i ilâhi olan kimse söyleyebilir. İşte o günde nas iki kısımdır: Birincisi; dünyadan imansız gidenlerdir ki onlar vehamet-i akıbetle gittikleri için saadet-i âhiretten mahrum olan şakilerdir. İkincisi; dünyadan imanla giden, fevz ü felaha ve bittabi' saadet-i âhirete nail olan saidlerdir.
Kıyametin birçok mevkifleri, mevkileri ve nâsın birbirine muhalif birçok halleri olduğundan kıyamette nâsın söz söyleyeceklerine ve birbirleriyle muhasama ve mücadele edeceklerine delâlet eden âyetlerin meali bu âyete münafi değildir. Çünkü nâsın söz söyleyeceğine ve birbirleriyle muhasama edeceklerine delâlet eden âyetler bazı mevkie ve zamana nazaran vuku' bulacak ahvali beyandır. Bu âyetle bunun emsali herkesin sükût edeceğine delâlet eden âyetler ise, diğer mevki'de vuku' bulacak ahvali beyan ettiğinden âyetler beyninde asla tenakuz yoktur. Zira; tenakuzda zamanda ve mekânda ittihad lâzımdır. Âyetlerde ise söz söyleyecekleri zaman ve mekân başkadır ve söylemeyip sükûta mülâzemet edecekleri zaman mekân yine başkadır. Yahut Beyzâvî'nin beyanına nazaran sükûta delâlet eden âyetler, a'zar-ı batıla beyanından sükût edeceklerini ve söz söyleyeceklerine delâlet eden âyetler ise haklı ve doğru söz söyleyeceklerini beyan içindir.
Bu âyette beyan olunan iki kısımda çocuklar ve mecnunlar da dahildir. Çünkü şafci yle murad; ehl-i Cehennem ve sa1dle murad; ehl-i Cennet olduğundan çocuklarla mecnunların elbette bu iki mahalden birinde bulunacaklarına binaen âyet-i celile nâsın cemiine şamildir.
Hulâsa; yevm-i kıyamette hiçbir kimse söz söylemeyip ancak söylemesine izn-i ilâhi olan kimsenin söyleyebileceği ve nâsın iki kısım olup biri said diğeri şakı olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:106
Vacip Tealâ nâsın iki kısım olduğunu icmalen beyandan sonra her kısmın âhirete müteallik bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; dilediği zaman kahrını izhar eder. Binaenaleyh; âsîleri' Cehennem'e ithal eder ve dilediği zaman lutfunu izhar eder, istediğini Cennet'e koyar, hiçbir kimse birşey diyemez. Çünkü hepsi onun mahlûku ve mülküdür.
Şakiler için Cehennem'de çirjûn sadaları olup; merkepler gibi anıracakları beyan olunmuştur. Çünkü; onlar Cehennem ateşine girince nefesleri daralır, solukları aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağıya inip çıktıkça merkebin anırması gibi sadalar hasıl olacağına bu âyette delâlet vardır.
Eh-li Cehennemin Cehennem'de ikametleri semâvât ve arzın devamına talik olunması ebedî Cehennem'de kalacaklarından kinayedir. Zira; Araplar ebedî olan birşeyi semâvât ve arzın devamına teşbih ettiklerinden dolayı âyet-i celile onların teşbihleri vechüzere inzal olunmuştur, yoksa gökler ve yerler kıyamette mahv u münkariz olacağı cihetle devamları kalmayacaktır. Ehl-i Cehennemin Cehennem'de ikametleri ise ebedî olacağı muhakkaktır.
Yahut semavat ve arşla murad; âhiretin semâvâtı ve arzıdır. Bu ma'nâya nazaran teşbihe hacet yoktur. Zira; âhiret ebedî'olduğundan semâvâtı ve arzı da ebedîdir.
Yahut semâvât ve arzla murad; üst ve alt taraflardır. Çünkü; bu iki cihet dünyada ve âhirette bakîdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i Cehennem'in Cehennem'de devamları dünyada bulunan semâvâtla arza ta'lik olunsa bile onların devamının kesilmesi kıyamette kendilerinin münkariz olmasından ehl-i Cehennem'in azabının kesilmesi lâzım gelmez. Çünkü; âyette ehl-i Cehennem'in Cehennem'de muhalled olacakları sara-hatla zikrolunduğu cihetle azaplarının ebedî olacağı âyetin men-tûku ve ibaresiyle sabit ve kafidir. Azabm devamı semâvât ve arza taalluku sebebiyle onların inkıraziyla azabm kesileceği âyetin mef-hunı-u muhalifiyle sabit olduğundan zannîdir. Zanla sabit olan; hükm-ü kafiye muâraza edemeyeceği kavaid-i usuliyemizdendir ve Haneliye indinde nusus-u celilede mefhum-u muhalif, muteber de değildir.
Bu makamda istisna; hulûddandır ve müstesna olanlar ehl-i imanın fasıklarıdır. Zira; onlar her ne kadar Cehennem'e girecek-lerse de günahları miktarı yandıktan sonra imanları sebebiyle Ce-hennem'den çıkıp Cennet'e gireceklerdir. Şu halde şaki, kâfire ve mümin fasıka şamildir.
Yahut istisna; Cehennem'de ateşle ebedî muazzep olmalarındandır. Zira; kâfirler ateşle muazzep oldukları gibi soğukla ve tabaka-i zemherir ve sair envâ'-ı azapla dahi muazzep olacaklarından istisna; ateşle azaptan istisna ve müstesna olanlar da kâfirlerdir. Çünkü; onlar üzerine Allah'ın azabı sayılmaz ve tükenmezdir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Şakı lâfzı; ehl-i imanın fasıklarına şamil olduğuna nazaran bir şahısta şekavet ve saadet her ikisinin bulunacağına âyet delâlet eder. Zira; bir mümin imanı sebebiyle said olduğu gibi fışkı sebebiyle şakı dahi olur. Şu halde bir kimse min vechin said ve min-vechin şakı demektir. Binaenaleyh; şekaveti sebebiyle muazzep olduktan sonra saadeti sebebiyle Cennet'e gider ve ebedî Cennet'te kalır.
Yahut istisna; ehl-i Cehennem'in çirkin sadaları olmasındandır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Hulâsa; şakı olan insanların ebedî Cehennem'de kalacakları ve ancak Cehennem'den çıkmalarına irade-i ilâhiye taalluk edenlerin Cehennem'den çıkacakları ve ehl-i Cehennem'in çirkin sadaları olup merkepler gibi anıracakları ve Cenab-ı Hakkın her dilediğini işleyici olup bir mani olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:107
Vacip Tealâ şakilerin hallerini beyandan sonra saidlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Saadet; iman ve imanın muktezasıyla amel ederek imanını muhafaza eden kimselerin sıfatlandır. Onlar Cennet'te devam üzere bulunurlar, ancak şol zaman müstesnadır ki o zamanda ce-malullahı müşahede gibi Cennet'ten daha a'lâ bir mertebede bulunmalarını Allahü Tealâ murad ederse o zamanda onlar Cennet'ten daha yüksek bir mertebede bulunurlar.
Yahut istisna; fasıklara aittir. Çünkü; ehl-i imanın fasıkları günahları miktarı yanacaklarından Cehennem'de bulundukları müddet Cennet'te devam edemeyecekleri şüphesizdir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Çünkü; iptidaen Cennet'e girenlere nazaran bunların Cennet'te devamları noksandır. Gerçi girdikten sonra bunlar da Cennet'te ebedî kalacaklardır ve bir daha çıkmazlar, sevapları da kesilmez.
Bir atiyye ki arkası kesilmez demektir. Çünkü; ehl-i Cennet'e verilecek atiyye ve ni'rnetler tükenmeyecektir. Zira; Cennet nimetleri dünya nimetleri gibi zevale ma'ruz değildir. Binaenaleyh; her zaman her nimet mevcuttur ve herkes istediği nimeti istediği zaman bulur. Şu halde eh-li Cennet için asla endişe yoktur. Binaenaleyh; atiyye sıfatıyla tavsif olunmuştur. Çünkü; meczuz kesilmiş manâsına olduğundan, demek «Arkası kesilmez ve tükenmez» demektir.
Yani; Cennet'in havası daima müsavi, hararet ve bürudet gibi şeyler olmadığı gibi fusul-ü erbaa dahi olmadığından ekip, dikmek zahmetleri yok ve nimeti bir mevsime tâbi' olmadığı cihetle her zaman bir siyak üzere nimetleri bulunur. Çünkü; hararet yok ki hasılatını ve nimetlerini yaksın ve soğuk yok ki ağaçlar yaprağını döksün de meyveden kalsın. Bunlardan hiçbiri olmayıp daima bir karar üzere olduğundan nimetleri dahi daima bir karar üzere bulunur, arkası kesilmez ve bir âfetten korkmaz.
Hud 11:108
Vacip Tealâ şakilerin hallerini beyandan sonra saidlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Saadet; iman ve imanın muktezasıyla amel ederek imanını muhafaza eden kimselerin sıfatlandır. Onlar Cennet'te devam üzere bulunurlar, ancak şol zaman müstesnadır ki o zamanda ce-malullahı müşahede gibi Cennet'ten daha a'lâ bir mertebede bulunmalarını Allahü Tealâ murad ederse o zamanda onlar Cennet'ten daha yüksek bir mertebede bulunurlar.
Yahut istisna; fasıklara aittir. Çünkü; ehl-i imanın fasıkları günahları miktarı yanacaklarından Cehennem'de bulundukları müddet Cennet'te devam edemeyecekleri şüphesizdir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Çünkü; iptidaen Cennet'e girenlere nazaran bunların Cennet'te devamları noksandır. Gerçi girdikten sonra bunlar da Cennet'te ebedî kalacaklardır ve bir daha çıkmazlar, sevapları da kesilmez.
Bir atiyye ki arkası kesilmez demektir. Çünkü; ehl-i Cennet'e verilecek atiyye ve ni'rnetler tükenmeyecektir. Zira; Cennet nimetleri dünya nimetleri gibi zevale ma'ruz değildir. Binaenaleyh; her zaman her nimet mevcuttur ve herkes istediği nimeti istediği zaman bulur. Şu halde eh-li Cennet için asla endişe yoktur. Binaenaleyh; atiyye sıfatıyla tavsif olunmuştur. Çünkü; meczuz kesilmiş manâsına olduğundan, demek «Arkası kesilmez ve tükenmez» demektir.
Yani; Cennet'in havası daima müsavi, hararet ve bürudet gibi şeyler olmadığı gibi fusul-ü erbaa dahi olmadığından ekip, dikmek zahmetleri yok ve nimeti bir mevsime tâbi' olmadığı cihetle her zaman bir siyak üzere nimetleri bulunur. Çünkü; hararet yok ki hasılatını ve nimetlerini yaksın ve soğuk yok ki ağaçlar yaprağını döksün de meyveden kalsın. Bunlardan hiçbiri olmayıp daima bir karar üzere olduğundan nimetleri dahi daima bir karar üzere bulunur, arkası kesilmez ve bir âfetten korkmaz.
Hud 11:109
Vacip Tealâ putlara ibadet edenlerle şakı ve said olanların hallerini beyandan sonra kâfirlerin hallerini daha ziyade izah etmek üzere buyuruyor.
Yani; nastan küfredenlerin ahvali sana beyan olunduktan sonra şu müşriklerin ibadetlerinin batıl olduğunda ve babalarının ibadetleri gibi onların üzerine azap celbine vesile olacağında habibim! Sen şüphe etme. Onların putlara ibadetleri babalarının ibadetleri gibidir ve biz azaptan onların nasiplerini vereceğiz, asla noksan olmayacaktır. Şu halde babalarının ibadetleri gibi bunların ibadetleri de batıl olup azaba sebep olacağı beyan olunmuştur. Zira; bir-şeyin sebebinde iştirak müsebbibinde de iştiraki icab ettiğinden kahr-ı ilâhiye sebep olan şirkte babalarına iştirak edince o şirkin sebep olduğu kahr u gazapta. dahi iştirak edeceklerinde şüphe yoktur.
Zaman-ı saadette bulunan müşriklerin ibadetleri mücerret babalarını taklitten ibaret olup bir delile müstenit olmadığı beyan olunmuştur ki babalarının ibadetleri helaklerine nasıl sebep olduysa bunların ibadetleri de helaklerine sebep olacağına işaret olunmuş ve ma'bud ittihaz ettikleri putlar babalarını helakten kurtaramadıkları gibi bunların ma'budları da bunları helakten kurta-ramıyacağına dahi işaret edilmiştir. Çünkü; babalarının putları onları helakten kurtarmaktan nasıl âcizse bunların ma'budları da ayn-ı aciz üzerinedirler.
Bu âyette beyan olunan ma'nâlara nazaran nasipleri yle murad; azaptan nasiplendir. Amma nasipleriyle murad; rızıktan nasipleri olduğuna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Yani; dünyada mukadder olan nasiplerini tamamen verinceye kadar helak olmazlar. Binaenaleyh; her ne zaman ki nasipleri tükenir, işte o zaman helak olurlar.
Hud 11:110
Vacip Teajâ müşriklerin halleri babalarının halleri gibi olduğunu beyandan sonra Hz. Musa'nın ve kavminin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Mekke ahalisinin Kur'an'da ihtilâf ettiklerine nazar edip de mahzun olma. Çünkü; nasın her zaman hali böyledir. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan Mûsâ (A.S.) a ümmetinin ıslahına kâfi büyük bir kitap verdik. Zira; o zamanda küfür şayi' oldu ve ceng ü cedel çoğaldı ve adalet bilülliye mahv ü muzmahil oldu. İşte o zaman biz Tevrat'ı verdik ve ahkâmıyla amel etmelerini emrettik. Bizim emrimiz üzerine onlar tarafından Tevrat'ta ihtilâf olundu. Çünkü; bazıları Tevrat'a iman etti ve bazıları etmedi. Binaenaleyh; beyinlerinde ihtilâf vaki' oldu. Şu halde nebilerine itiraz ve 'kitaplarında ihtilâf settin kavmine mahsus bir hâİ değil ki sen mahzun olasın. Eğer kâfirlerin azaplarının te'hirine dair kelime-i ilâhiyeimz sebketmemiş olsaydı onların helâkiyîe derhal hükmolunur, haklı ve haksız beyinleri tefrik olunurdu, lâkin azaba istihkakları olduğu hâlde azaplarının te'hirine irade-i ilâhiyemiz taalluk ettiğinden derhal helak olmamışlardır. Halbuki senin kavmin Kur'an'da şek içindedirler ki o şek onların her tarafını ihata etmiştir. Binaenaleyh; ne yapacaklarını şaşırmış muztarip bir halde bulunurlar.
Bu âyetten maksat; Resululîah'ı tesliyedir. Zira; kavm-i Ku-reyş Kur'an'da şekkettiklerine Resulullah mahzun olunca Cenab-ı Hak Hz. Musa'nın kavminin Tevrat'ta şekkettiklerini beyanla ha-bibini tesliye buyurmuştur. Çünkü; «Belâ umumi olunca tayyib olur» fahvasınca her ümmetin hali kitaplarında ihtilâf ve nebilerine muâraza olduğunu beyan; Resulullah'm hüzn ve elemini izale edeceğinde şüphe olamaz.
İnsanlar her asırda muhtelifülefkâr olduğundan milletler içinde kitaplarına iman ve ahkâmıyla amel edenler bulunduğu gibi birtakım iman etmeyenler ve iman eder gibi görünerek mu'teriz bulunup ahkâmıyla amel etmeyenler de bulunmak her zaman carîdir.
Hulâsa; Hz. Musa'ya bir büyük kitap verildiği ve ümmetinin kitapta ihtilâf ettikleri ve onların azaplarının te'hirine irade-i ilâhiye sebketmemiş olsa derhal azaplarıyla hükmolunacağı ve Re-sulullah'ın kavminin de Kur'an'da şek içinde bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:111
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın kavminin Tevrat'ta ihtilâf ettiklerini beyandan sonra herkesin amelinin cezasını vereceğini beyanla resulünü tekrar tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; gerek ,enbiya-yı izamı tasdik eden müminler ve gerek tekzib eden kâfirler olsun her ferd-i insanın amellerinin hayır ve şer cezasını yevm-i kıyamette Rabbin Tealâ tamamen verir, hiçbir amelleri cezasız kalmaz. Zira; Rabbin Tealâ sizin gizli ve aşikâr cümle a'mâlinizi bilir. Binaenaleyh; abdin amelinden hiçbir zerresi bile cezasız terkolunmaz. Zira; herkes gittiği yolun neticesini görecek ve kötülük olarak ettiğini bulacaktır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile rububiyetin eseri kıyamette aynelyakin görüleceğine delâlet ettiği gibi kulların ubudiyetlerinin eseri dahi ancak kıyamette hasıl olacağına delâlet eder. Çünkü; kıyamette herkesin amelinin cezası hayr ü şer tama-mıyle verileceğini Cenab-ı Hak bu âyette yedi adet edat-ı te'kid'le
takviye buyurmuştur ki birincisi; ikincisi; , üçüncüsü; lâm-ı kasem, dördüncüsü; beşincisi; , altıncısı; kasemin cevabına dahil olan yedincisi; te'kid-i nûn-u müşeddededir. Bu edat-ı te'kidin cümlesi hükmün kuvvetine delâlet eder. Şu halde Cenab-ı Hak herkesin ettiğini bulacağını birçok edat-ı te'kidle irad buyurmuştur. Binaenaleyh; bu âyet âsîleri teh-did ve muti' olanları ibadete terğib etmiştir. Çünkü; amelinin cezasını göreceğini te'kidat ve katiyetle bilen bir kimse ameli kötüyse terke ve iyiyse daha ziyadesine gayrete kendisinde bir his ve hareket uyanacağında şüphe yoktur. .
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette nafiye ve tenvinle manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Hulâsa; insanın her ferdinin amelinin cezasını Cenab-ı Hakkın tamamıyla vereceği ve hiç bir amelin hayr ü şer cezası noksan kalmayacağı ye Vacip Tealâ'mn herkesin amelini ferden ferden bildiği ve bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:112
Vacip Tealâ müminlere nimetleri va'dini ve kâfirlere tehdidini tafsil üzere beyandan sonra cümle ahkâmın hulâsası bir kelimeye râci' olup o kelimenin de istikametten ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; emrolunduğun vechüzere istikamet etmek vaciptir ve tevbe edenler de habibim! Seninle beraber istikamet etsinler ve siz emr-i ilâhi haricine çıkıp tuğyan etmeyin. Zira; Allahü Tealâ sizin her amelinizi görücü ve bilicidir.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile istikamet- akaid-i diniye ve a'mâl-i salihayı yoluyla yerine getirmeye ve vahy-i ilâhiyi kemâhüve hakkihî tebliğe ve dhkâm-% şer'iyeyi tamamıyla be-yan ve vezaif-i ubudiyetin kâffesini edaya, hukuk-u ilâhiye ve hukuk-u ibadı muhafazaya, halikla ve mahlûkatla olacak muamelenin cümlesinin hüsn-ü icrasına şamil olduğu için lâyık olduğu vechüzere istikamet güç olduğundan Resulullah'ın «Sûremi Hûd beni kocalttı» buyurduğu mervidir ve muhaddisînin beyanları veçhile Sûre-i Hûd'la murad; bu âyet-i celiledir.
Resulullah'a istikametle emirden murad; devam ve te'kid içindir. Zira; Resululîah bihakkın istikamet ettiğinden istikametle emir devama ve te'kide mahmuldür.
Kazı, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile tuğyan; tekebbür ve hudud-u şer'iyeden çıkmak manasınadır. Binaenaleyh; Cenab-ı-Hak insanları hudud-u şer'iye haricine çıkmaktan ve kib-retmekten bu âyetle nehyetmiştir. Buna nazaran manâ-yt âyet:
…
demektir. Zira; Allahü Tealâ her amelinizi bilir ve muktezasmca cezasını verir. Binaenaleyh; her fiilinizi o fiilde istikamet neyse o vechüzere işlemeniz lâzımdır. Şu halde şeriatın her emri istikameti mutazammındır. Meselâ abdestle emir; cemi' şeraitini, sünnetlerini, müstehablarım, feraiz ve vâcibâtını, âdabını yerine getirmekle emirdir. Bu da abdestte istikamettir. Her emr-i ilâhî kendi muhitinde istikametle emre şamildir ve her emirde bu minval üzere istikamet güç olduğundan Resulullah istikametin pek güç olduğundan bahsetmiştir.
Bu âyette tevbe eden lerle murad; şirkten ve küfürden tevbe edip iman edenlerdir. Çünkü; küfürden tevbe etmeyenlerin furu-u a'mâlde istikametlerine itibar yoktur.
İstikamet bilûmum edyanda muteber olup asla nesih târî olmayan ahkâmdandır. Binaenaleyh; cemi-i milletler istikametle iftihar eder ve herkes kendine istikametten bir hisse ayırmak ister, fakat ameliyatına gelince gayet az ve istikamet sahibine nadiren tesadüf olunur.
Hulâsa; Resulullah'ın ve Resulullah'la beraber tevbe edenlerin emrolunduğu veçhile istikamete devamla emir ve cümle insanların kavanin-i şer'iye haricine çıkmaktan ve tekebbür etmekten nehyo-lunduklan ve Allahü Tealâ'mn" insanların istikamet ve adem-i istikamete dair cümle amellerini bilip gördüğü ve bu cihetle bu âye-. tin dört mes'ele-i mühimmeyi ihtiva ettiği bu nazm-ı celilden müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:113
Vacip Tealâ istikametle emrettikten sonra istikametin bazı müteferriâtmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimselere ednâ meyille meyletmeyin ki onlar zulmettiler ve azıcık iltifatla iltifat etmeyin ki sizin vücudunuza ateş dokunmasın. Eğer zalimlere azıcık iltifat ederseniz Cehennem ateşi sizi yakar. Halbuki Allah'ın gayrı Cehennem ateşinden sizi kurtaracak dostunuz.yoktur. Binaenaleyh; zalimlere muhabbet ettikten sonra sizi ateşten kurtaracak yardımcı bulunmaz ve yardım olunmazsınız.
Rukûn ; Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile azıcık meyille kalpte muhabbet etmek manasınadır. Veyahut onların zulümlerine rıza göstermektir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Yahut
…
demektir. Çünkü; onlara meyi ü muhabbetiniz ve işlerini taklidiniz, onların zikirleriyle telezzüzü-nüz ve kendilerine ta'zîminizden dolayı duçar olacağınız azaptan sizi kurtaracak dostunuz ve yardımcınız yoktur. Şu halde onlara muhabbetinizden zararınız vardır, faydanız yoktu-r. Velense o zalim kardeşiniz olsun.
Bu makamda kelimesi istib'âd yani birşeyi uzak addetmek içindir. Şu halde manâ-yı nazım :
…
demek olur.
Zulüm; cemi-i edyanda haramdır. Binaenaleyh; bilûmum milletler ve fertler zulümden nefret ederler. Zira; cümle insanlar nazarında makbul ve âlemin intizamına hadim olan adaletin zıddı olduğu cihetle âlemin harabiyetine ve milletlerin inkırazına sebep olduğundan Cenab-ı Hak zulmetmek şöyle dursun zulmedenlere meyletmekten dahi nehyetnıiştir.
Hulâsa; zalimlere velev azıcık olsun bir meyille meyletmek ve onlara iltifat etmek caiz olmadığı ve eğer azıcık bir meyille meyledilirse o meylin Cehnenem ateşine sebep olacağı ve o meyilden hasü olacak azaptan Allah'ın gayrı kurtaracak bir dost bulunmayacağı ve meylettikten sonra meyledenlerin bir kimse tarafından yardım olunamayacakları ve yardım olunmaları pek uzak olduğu ve şu beyan üzere bu âyetin beş mesele-i mühimmeyi ihtiva ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:114
Vacip Tealâ istikametle emrettikten sonra istikamet cümlesinden ibadetin a'zamı olan namazla emretmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim; Sen ve sana iman eden mü'minler cümleniz zalimlere meyletmeyin de bütün a'zâ-yı cevarihinizle her vaktinizde Cenab-ı Hakka teveccüh edin ve bilhassa neharm iki tarafında vacip olan sabah ve akşam namazlarını ve gecenin yakın zamanında olan yatsı namazını eda edin. Zira; şu zamanlar şevağilden hâlî ve vesvese-i evhamdan ârî olduğundan namazınız ayn-ı hasenedir ve riyadan ârî olan haseneler günahları giderir. İşte şu zikrolunan istikâmet ve ikame-i salât vaazı kabul edip dinleyenler için büyük bir vaazdır.
v Fahri Râzi'nin beyanı veçhile havariç taifesi insan üzerine vacip olan iki vakit namaz olup neharın iki tarafında birisi sabah diğeri akşam namazı olduğunu bu âyetle istidlal etmişlerse de mezhepleri icmâ'-ı ümmetle batıl olduğu gibi bu âyetle dahi batıldır. Çünkü; bu âyette neharın iki tarafında namazla emrolunduğu gibi gecenin bazı saatlarında dahi namazla emrolunmuştur. Şu halde bu âyette üç vakitte salâtla emr-i sarih olduğundan havaricin iki vakit dedikleri açıktan batıldır. Hatta bazı ulema beş vakit namazın vücubuna bu âyetle istidlal etmişlerdir. Zira; gündüzün tarafları öğleyle ikindidir. Öğle vakti kuşluk, ikindi vakti aşî olduğundan öğle ve ikindi neharın iki taraflarıdır. lâfzı da cemi' olup cem'in en aşağısı da üç olduğundan demek; gecenin gündüze yakın olan üç saatinde demektir. Gecenin gündüze yakın olan üç saatiyse sabah, akşam ve yatsı olup bu üç vakitte salâtı edayla emir olduğundan âyet-i celile beş vakit namazı edayla emri mutazammindir. Binaenaleyh; âyet-i celile beş vakit namazın vücubuna delâlet eder. Şu halde iki vakit salât-ı-nehan ki öğleyle ikindiye salât-ı leyi ki akşam, yatsı ve sabah namazlarına şamildir. O halde bu âyet; namazın iki vakit olduğunu bu âyetle istidlal ederek itikad edenleri red ve mezheplerini iptal etmiştir. Halbuki namazın beş vakit olduğu icmâ'-ı ümmetle sabittir. Çünkü; zaman-ı saadette beş vakit namaz noksansız eda olunduğu gibi asr-ı saadetten bu ana kadar tevatürle naklolunmuş ve inkârı gayr-ı kabil bir hakikat bulunmuş olduğundan namazın beş vakit olduğunu inkâr eden kâfir olur ve namazın beş vakit olduğu bu âyetle sabit olduğu gibi diğer âyetler ve eha-dis-i celilelerle dahi sabittir.
Bazıları âyeti şöyle tevcih etmişlerdir; ve murad; sabah, öğle ve ikindidir. Zira; öğle zevalden sonra olduğu için ikindiyle beraber neharın bir tarafında sabah da Öbür tarafmdadır.
akşamla yatsı demektir. Bu tevcihe nazaran dahi âyet namazın beş vakitte vacip olduğuna delâlet eder.
Bu âyette hasenat la murad; beş vakit namazdır ve namaz günahlara kefarettir denilmişse de rıza-yı ilâhiye muvafık olan amelin cümlesine hasene lâfzı şamil olduğuna binaen şer'a muvafık olan ibadetin kâffesine şamil ve bilcümle ibâdâtın insanların günahlarına kefaret olması râcihtir. Çünkü; Hasenat cemi' sıygasıyla
beraber istiğraka delâlet eden ile varid olduğu cihetle hasenat, efradının cümlesine şamil olduğu cihetle hasenatın; cümle günahlara kefaret olmasına delâlet eder. Şu kadar ki seyyiâtla mu-rad; zulüm ve taaddî ve hukuk-u ibadın gayrı olan günahlardır. Zira; hukuk-u ibadda hak sahipleriyle helâllaşmadıkca affolunmayacağı diğer nususîa sabittir. Binaenaleyh hasenat; zulüm ve taaddî ve hukuk-u ibada kefaret olamaz.
(Ebuhüreyre) Hazretlerinin rivayetiyle Resulullah buyurmuştur. Yani «Büyük günahlardan ictinab edersen bir vakit namaz, diğer namaza kadar ikisinin arasında geçmiş olan günahlara kefarettir» demektir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyetin en-sardan bir kimse hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; o kimse Resulullah'a gelir ve «Yâ Resulallah! Ecnebiye bir hatunu öptüm. Ve lâkin cirnâ' etmedim, benim halim ne olur?» demesi üzerine Resulullah sükût eder ve o kimse mülâhazaya varınca bu âyet nazil olmuştur. Bunun üzerine Resulullah o adama «Bizimle ikindi namazını eda ettin mi?» buyurur. O kimse de «Evet yâ Resulallah'. deyince Resulullah bu âyeti kıraat buyurur. Huzur-u risalette bulunan ashap tarafından «Bu âyet bu adama mı mahsustur ya Resulallah?» demeleri üzerine Resulullah'ın «Umum nasa şamildir» buyurduğu mervidir.
Hulâsa; beş vakit namazın edası vacip ve hasenatın günahlara kefaret ve şu beyan olunan ahkâmın düşünen ve va'zı kabul edenler için büyük bir nasihat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:115
Vacip Tealâ istikamet ve edâ-yi salâtla emrettikten sonra gerek istikamet ve gerek edâ-yı salâtta lâzım gelen suûbete sabrın lüzumunu tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde kavminden vâki olan ezaya ve taâtı edada ve ma'siyetten içtinapta hasıl olacak me-şakkatlara sabret, sabretmek Allah'tan gelene rıza ve ihsan olduğundan sabra mülâzımet lâzımdır. Zira; ihsan sahiplerinin ecrini Allahü Tealâ muhakkak zayi etmez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile salâtın sabr u ihsan kabilinden olduğunu tasrih için zamir mevkiinde ism-i zahir olan lâfzı varid olmuştur. Çünkü; yerinde denilse olabilirdi, fakat salât ve sabrın rıza-yı ilâhiye muvafık ihsan cümlesinden olduğunu iş'ârla sabra ve salata bir kat daha teşvik ve terğib için zamiri yerinde lâfzı varid olmuştur. lâfzı cemi' muarrafunbillâm olduğundan az ve çok ihsan sahiplerinin cümlesine şamil olduğu cihetle ihsan kendisinden sudur eden her şahsın ecri zayi olmayacağına bu âyet delâlet eder, amma ihsan gerek mükellef olduğu ibadetin lâyıkıyla eda etmek suretiyle ve gerekse ebnâ-yı cinsine muavenet suretiyle olsun cümlesi, ecrin zayi olmayacağında müşterektir.
Vacip Tealâ sabrın ihsan cümlesinden olduğuna -işaret için sabırla tavsiye ve emirden sonra muhsinlerin ecirleri zayi olmayacağını beyanla ta'lil buyurmuş, ve ihsan, ihlâs üzere amel olduğundan ihlâş üzere eda olunmayan salât ve sabra i'tibar olmadığına dahi işaret olunmuştur.
Hulâsa; sabrın lâzım olup ihsan cümlesinden olduğu ve ihsan sahibinden hiçbir kimsenin ihsanı mukabilinde verilecek ecrin zayi olmayacağı ve herkes kendisinden sudur eden ihsanın mükâfatına, nail olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:116
Vacip Tealâ istikametle ve salâtla emredip hasenatın da sey-yiâta kefaret olduğunu beyanla ibadete teşvik ve tesadüf edilecek meşakkatlara sabır lâzım olduğunu tavsiye buyurduktan sonra istikamet ve ibadetten imtina' edenlerin helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sizden evvel geçen ümmetlerin helakleri; onlardan rey ü tedbir, ilm ü iz'ân sahibi kimseler olmadığından neş'et etmiştir. Binaenaleyh; ey ümmet-i Muhammedi Sizden evvel ihlâk ettiğimiz ümmetlerden yeryüzünde fesaddan nehiy ve münkiratın terkine sa'yeder rey, tedbir ve akl-ı kâmil sahibi kimseler olmuş olsa da onları günahlardan menetselerdi Biz Azîmüşşan onları ihlâk etmezdik ve lâkin onlardan münkeratı men'e,çalışan az kimseler olduğu için helakten kurtulanlar da o az kimseler olmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bakiyye; ilim, irfan, akl-ı kâmil ve hüsn-ü tedbir manasınadır. Çünkü bir kimse kazancının iyisini saklayıp geriye alıkoymak âdet olduğundan ilim ve akıl gibi fazilet olan şeye bakiyye denmek âdettir. Binaenaleyh; bu âyette demek ilim sahipleri demektir.
Yahut bakiyye; nejsi azaptan sıyanet manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Bir millet içinde emribilmaruf ve nehyianilmünker eden çok olursa o milletin helak olmayacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak emribilmarufla meşguliyeti az olan milletleri helak ettiğini beyan etmiştir. Zira; fesaddan naşı meneden çok olunca milletin ekserisi hal-i salâh üzere olacağında şüphe yoktur ve ekserisi salih olan millet de helakten halâs olur. Çünkü herşeyde i'ti-bar, ekseredir.
Hulâsa; ümem-i salifeden ilm ü irfan sahiplerinin gayet az olduğu, eğer halkı irtikâb ettikleri maâsîden ve ahlâksızlıktan mene-denler ve ilm ü irfan sahipleri olmuş olsyadı helakten kurtulacakları, maatteessüf akıl sahipleri olmadığından ma'siyete devamları helaklerine sebeb olduğu ve azıcık kimselerin helakten necat buldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ ümem-i salifenin helakleri; içlerinde fesaddan nehyeder akıl sahipleri olmadığından olduğunu beyandan sonra zalimlerin şehevât-i nefsaniyelerine ittibâ'la emribilma'rufu terke-dip ashab-ı cürümden olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ümem-i salifeye lâyık olan emribilma'ruf ve nehyianil-münkerle ve yekdiğerini irşada gayretle yeryüzünden fesadı kaldırmakla nefslerini helakten kurtarmakken bilâkis hudud-u ilâhiye-den çıkarak gerek kendi nefslerine ve gerek gaynlara zulmeden zalimler şehevat-ı hayvaniyelerine tebaiyetle riyaset-i mansıb ve sair lezaiz-i dünyeviyenin esbabını tahsile sa'yüe bütün bütün haktan i'raz ettiler ve günahkâr oldular. Binaenaleyh; helak oldular, gittiler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile teref ; nimet manâsına olduğu gibi itraf; in'am olunmak manasınadır ki «Zalimler in'âm olundukları nimetin zahirine ittibâ' ettiler» demektir. Şu halde «Nefislerinin arzu ettiği şeylerin esbabını tahsile sa'yettiler ve arzularının hilâfına olan şeylerden i'raz ettiler» demek olur. manasınadır.
Vacip Tealâ bu âyetten ümem-i salifenin helaklerine sebep olan üç şey olduğunu beyan buyurmuştur : Birincisi; beyinlerinde zulmün şayi olup zulümden içtinab etmemeleridir. İkincisi; şeriatın hilafı hava ve heveslerine tâbi' olmalarıdır. Üçüncüsü; emribilma'ruf ve nehyianilmünkeri ter-ketmeleridir. Binaenaleyh; herhangi milletin bu üç sebep kendilerinde bulunursa helaklerine bâdî olacağına işaret olunmuştur.
Tarihe dikkat olunursa helak olan ümmetlerin sebeb-i helaklerinin hemen başlıcası hava ve hevese tebaiyet ki herkesin aklına geleni işlemesi ve bu uğurda arzusunun hilâfına ahkâm-ı şer'iyeyi ayaklar altına alması ve zulmü âdet hükmüne koyması ve akıllı olanların süfehâ güruhuna nasihati terketmeleri olduğu görülür. Şu halde bu âyet-i celile bilûmum helak ve münkariz olan ümmetlerin sebeb-i inkırazlarını icmalen beyan buyurmuştur.
Hulâsa; zalimler neyle mütena'im olursa nail olacakları ni'me-tin esbabına tâbi' kılındıkları ve ancak o esbabın caiz veya gayr-ı caiz, helâl veya haram olmasına bakılmadan tebaiyet ettikleri ve bu cihetten mücrimler zümresinden oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:117
Vacip Tealâ zalimleri zulüm sebebiyle ihlâk ettiğini beyandan sonra zulmetmeyen bir kavmi velev kâfir olsalar bile küfür sebebiyle ihlâk etmediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bir karye ve belde ahalisi muamelelerinde rifkıla muamele eder, birbirlerinin hukukuna tecavüz etmez, nâsın hakkını zıya'dan muhafaza eder ve sulh u salâh üzere geçinirlerse velev kâfir olsalar dahi o belde ahalisini küfürleri sebebiyle ihlâk etmek Rabbin Tealâ'nın âdetinden değildir. Çünkü küfür; Allah'ın hakkına tecavüz olup kullarının hakkına tecavüz olmadığından Vacip Tealâ kemâl-i rahmetinden kendi hukukuna tecavüz edenin azabını ve intikamını âhirete te'hir eder. Zira; kadirdir. İstediği zaman intikamını alabileceğinden acele buyurmaz. Amma kulları âciz olduğu cihetle onların hukukuna tecavüz edenlerden bu dünyada intikamını alır ve ihlâk eder. Bu sûrede zikri geçmiş olan Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb ve Mûsâ (A.S.) m kıssalarına ve sair ahvale nazaran ehl-i sünnet indinde âyetin manâsı budur. Çünkü onların cümlesinin helaklerine sebep; zulümleridir, küfürleri değildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette zuIümle murad; küfür ve şirktir. Zira şirk; Allah'ın vahdaniyetine iftira olduğundan zulüm ıtlakına sezadır. Binaenaleyh âyetin manâsı:
…
demektir. Bazıları âyete şöyle manâ verdiler :
…
demek olur.
'Karye ehlinin musIih olmaları yla murad; ahalinin muameleleri doğru olup yekdiğerinin hukukuna tecavüz etmemek ve herkes kendi hakkına razı olmak ve kâfir olsalar bile ahlâk cihetinden muntazam olmaktır. Amma ahlâk sukut eder, hill ü hürmet ortadan kalkar, herkes istediği yere el uzatır bir hale gelir ve yekdiğerinin hukukuna tecavüz temâdî ederse Cenab-ı Hak imtihan için bazı. belâya ile müptelâ kılar ve intibaha davet eder. Eğer mütenebbih olurlar, salâh-ı hale rücû' ederlerse helakten kurtulurlar ve eğer hukuka tecavüzde devam ederlerse helak olurlar.
Hulâsa; bir karye ahalisinin muamelesi doğru olup sulh ü salâh üzere bulunurlar ve yekdiğerinin hukukuna tecavüzden ictinab ederler ve birbirlerini ızrardan ihtiraz üzere olurlarsa Cenab-ı Hakkın onları ihlâk etmeyeceği ve mücerret küfür; helake sebep olmayıp ancak helake sebep olanın zulüm ve taadî olduğu ve zulmü âdet eden bir memleket ahalisinin payidar olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:118
Vacip Tealâ zulmün helake sebeb olduğunu beyandan sonra nâsın edyanda ihtilâfının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Veyahut
…
Vacip Tealâ bu âyette nasın daima dinde ihtilâf üzere bulunduklarım beyan buyurmuştur. Zira; nâsın bazısı hak ve bazısı da batıl üzere bulunur ve bazıları da ne yapacağını bilmez bir kör dö-ğüşüdür gider. Ancak Cenab-ı Hakkın merhamet buyurduğu kimseler ihtilâf etmezler. Çünkü; onlar doğru yola ihtida ettiklerinden ihtilâfa hacet kalmaz. Nasın iradelerini bir din üzere sarfetmeyip ayrı ayrı dinlere sarf edeceklerini bildiğinden Allahü Tealâ cümle nâsın bir din üzere olmalarını murad buyurmadı. Binaenaleyh; nâs birçok ümmetler ve fırkalar oldu. Meselâ; Yehûd, Nasârâ, Mecus, Müşrik ve İslâm olup onlar da sayılmaz ve tükenmez fırkalara ayrıldılar.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet (emrin) iradenin aynı olmadığına ve emir iradenin gayrı olup iradeyi müstel-zim olmadığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak nâsm cümlesine imanla ve ümmet-i vahide olmalarıyla emretti ve lâkin cümlesinin iman üzere. ümmet-i vahide olmalarını murat buyurmadığını bu âyetle beyan buyurdu. Şu halde her emir bulunan yerde irade bulunmaz. Zira; ef'âl-i ihtiyariyede irade-i ilâhiye abdin iradesine tâbi' olduğundan Allahü Tealâ bir kâfire imanla emreder, fakat kâfir iradesini imana sarfetmediği için Allahü Tealâ dahi irade buyurmaz. Şu halde emir var irade yoktur. Amma asıl iman kâfire nazaran mümkün olduğundan kâfire imanla emir teklif-i mâlâyutakla emri mütazammın olmaz. Zira, iradesini sarfla tahsili mümkündür, ancak iradesini sarfetmeyerek tahsil etmeyeceğini Allahü Tealâ'-nın bildiği için tahsili mümteni'dir. Şu halde kâfirin imanı müm-kinbizzat mümteni bilgayrdır.
Hulâsa; Cenab-ı Hak murad buyurmuş olsa nâsın ümmet-i vahide olacağı ve lâkin onlar iradelerini bir din üzere olmasına sar-fetmediklerinden Cenab-ı Hakkın murad buyurmadığı ve nâsın daima dinde ihtilâf üzere bulundukları ve ancak Allah'ın merhamet buyurduğu kimselerin ihtilâf etmedikleri ve Allahü Tealâ'nm onları halkı ancak ihtilâf edip ümem-i muhtelife olmaları için olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ naşı ihtilâf için halkettiğini beyandan sonra ihtilâf üzere terettüb eden neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Vacip Tealâ bu kelimesini meleklere beyan buyurmuş ve demisti ki «Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki elbette ben ins ü cin-nin cemiinden Cehennem'i doldururum» ve bu kelimeyi meleklere vaad buyurmuş olduğundan o va'd-i ilâhinin nâsın dinde ihtilâfları sebebiyle olduğu cihetle Cenab-ı Hakkın va'di yerini bulduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; bu sûrenin yukarısında beyan olunduğu veçhile insanlar ve cinler iki kısım olup onlar da ehl-i saadet ve ehl-i şekavet olduğundan saadet ehliyle Cennet dolacağı gibi şekavet ehliyle de Cehennem dolacaktır. Şu kadar ki Cennet ve Cehennem'in yalnız insanlardan veyahut yalnız cinlerden değil belki her iki sınıftan da dolacaklarını Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Buna sebep de nâsın dinde ihtilâf edip bir kısmı din-i hakkı ihtiyar ve diğer bir kısmı da din-i batılı irtikâb etmeleridir. Binaenaleyh; herşeyde tefrika, insanları mehlekeye ilka ettiği gibi dinde tefrikanın dahi mehlekeye ilka ve felâkete duçar edeceğine bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; ins ü cinnin cemiinden Cehennem'in dolacağını beyana müteallik va'd-i ilâhinin nasın dinde ihtilafıyla yerini bulduğu ve bu vesileyle şu kelimenin tamam olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:119
Vacip Tealâ zulmün helake sebeb olduğunu beyandan sonra nâsın edyanda ihtilâfının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Veyahut
…
Vacip Tealâ bu âyette nasın daima dinde ihtilâf üzere bulunduklarım beyan buyurmuştur. Zira; nâsın bazısı hak ve bazısı da batıl üzere bulunur ve bazıları da ne yapacağını bilmez bir kör dö-ğüşüdür gider. Ancak Cenab-ı Hakkın merhamet buyurduğu kimseler ihtilâf etmezler. Çünkü; onlar doğru yola ihtida ettiklerinden ihtilâfa hacet kalmaz. Nasın iradelerini bir din üzere sarfetmeyip ayrı ayrı dinlere sarf edeceklerini bildiğinden Allahü Tealâ cümle nâsın bir din üzere olmalarını murad buyurmadı. Binaenaleyh; nâs birçok ümmetler ve fırkalar oldu. Meselâ; Yehûd, Nasârâ, Mecus, Müşrik ve İslâm olup onlar da sayılmaz ve tükenmez fırkalara ayrıldılar.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet (emrin) iradenin aynı olmadığına ve emir iradenin gayrı olup iradeyi müstel-zim olmadığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak nâsm cümlesine imanla ve ümmet-i vahide olmalarıyla emretti ve lâkin cümlesinin iman üzere. ümmet-i vahide olmalarını murat buyurmadığını bu âyetle beyan buyurdu. Şu halde her emir bulunan yerde irade bulunmaz. Zira; ef'âl-i ihtiyariyede irade-i ilâhiye abdin iradesine tâbi' olduğundan Allahü Tealâ bir kâfire imanla emreder, fakat kâfir iradesini imana sarfetmediği için Allahü Tealâ dahi irade buyurmaz. Şu halde emir var irade yoktur. Amma asıl iman kâfire nazaran mümkün olduğundan kâfire imanla emir teklif-i mâlâyutakla emri mütazammın olmaz. Zira, iradesini sarfla tahsili mümkündür, ancak iradesini sarfetmeyerek tahsil etmeyeceğini Allahü Tealâ'-nın bildiği için tahsili mümteni'dir. Şu halde kâfirin imanı müm-kinbizzat mümteni bilgayrdır.
Hulâsa; Cenab-ı Hak murad buyurmuş olsa nâsın ümmet-i vahide olacağı ve lâkin onlar iradelerini bir din üzere olmasına sar-fetmediklerinden Cenab-ı Hakkın murad buyurmadığı ve nâsın daima dinde ihtilâf üzere bulundukları ve ancak Allah'ın merhamet buyurduğu kimselerin ihtilâf etmedikleri ve Allahü Tealâ'nm onları halkı ancak ihtilâf edip ümem-i muhtelife olmaları için olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ naşı ihtilâf için halkettiğini beyandan sonra ihtilâf üzere terettüb eden neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Vacip Tealâ bu kelimesini meleklere beyan buyurmuş ve demisti ki «Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki elbette ben ins ü cin-nin cemiinden Cehennem'i doldururum» ve bu kelimeyi meleklere vaad buyurmuş olduğundan o va'd-i ilâhinin nâsın dinde ihtilâfları sebebiyle olduğu cihetle Cenab-ı Hakkın va'di yerini bulduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; bu sûrenin yukarısında beyan olunduğu veçhile insanlar ve cinler iki kısım olup onlar da ehl-i saadet ve ehl-i şekavet olduğundan saadet ehliyle Cennet dolacağı gibi şekavet ehliyle de Cehennem dolacaktır. Şu kadar ki Cennet ve Cehennem'in yalnız insanlardan veyahut yalnız cinlerden değil belki her iki sınıftan da dolacaklarını Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Buna sebep de nâsın dinde ihtilâf edip bir kısmı din-i hakkı ihtiyar ve diğer bir kısmı da din-i batılı irtikâb etmeleridir. Binaenaleyh; herşeyde tefrika, insanları mehlekeye ilka ettiği gibi dinde tefrikanın dahi mehlekeye ilka ve felâkete duçar edeceğine bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; ins ü cinnin cemiinden Cehennem'in dolacağını beyana müteallik va'd-i ilâhinin nasın dinde ihtilafıyla yerini bulduğu ve bu vesileyle şu kelimenin tamam olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:120
Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kıssaların iki cihetle faydasını icmalen beyan etmek üzere buyuruyor.
Rusül-ü kiramın kıssalarıyla Resulullah'ın kalbini tesüitle murad; vezaif-i risaleti edada kalbini kuvvetli kılmaktır. Çünkü; enbiyanın kıssalarında ümmetlerinden gördükleri ezaya sabrettikleri ve her türlü meşakkata göğüs gerdikleri ve bir an tebliğden fütur getirmedikleri ve vazifelerine daima ikdam ettikleri ve mü'-min olanların helakten halâs ve kâfirlerin helak oldukları ve âki-bet enbiya-yı izamın zafer buldukları mevcut olduğundan bu vukuatları beyan etmek; elbette Resulullah'ı teşci' -ettiği gibi kalb-i nebevilerinin de müsterih olacağında güphe yoktur. Binaenaleyh; Kureyş kavminden vâki' olan ezaya sabır ve tahammüle muktedir olur. Çünkü; musibet umumî olursa tahammülü elbette hafif olacağı bedihidir. Zira; insanların duçar oldukları iptilâda kendine müşarik olanları görünce müteselli olmak âdetleridir.
Hak'la murad; delâil-i akliye ve nakliyedir. Çünkü; bu sûrede vahdaniyete delâlet eden birçok deliller serdedilmiş ve bilhassa enbiya-yı ızâm hazaratınm ümmetleriyle vâki' olan mübahase-lerinde her türlü delâil-i kafiye ve iknaiye beyan olunmuştur.
Mev'izeyle murad; naşı seyyiât-ı dünyadan vazgeçirecek ve âhirete terğib edecek emri ve nehyi mutazammın birçok vaazlar ve tenbihler bu sûrede nazil olmuştur.
Ma'rifet-i ilâhiyeyi mucip olan delâili işitmek fayda vermeyip ancak o delilleri kabul edecek kalpte kabiliyet-i kâmile olmak lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette kalbin ıslâhını ve takrir ve takviyesini icabeden şeyleri haber verdiğini beyan buyurmuştur.
Şu hâlde bu sûrede Vacip Tealâ kalb-i nebeviye kuvvet verecek delilleri beyandan sonra kalbe girecek ve intifa' .edecek vaazları zikretmek gaayet şerefli bir tertibi mutazamnundır.
Hulâsa; bu sûrede zikrolunan kısas-ı enbiyadan maksat; Re-sulullah'ın kalbine kuvvet ve yakinine ziyade, vezaif-i risaleti edada sebat ve kâfirlerden gördüğü ezaya sabra sevketmek olduğu, ma'rifet-i ilâhiyeye delâlet eden delillerin ve mü'minlere menfaat verecek vaazların zikrolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:121
Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kıssaların iki cihetle faydasını icmalen beyan etmek üzere buyuruyor.
Rusül-ü kiramın kıssalarıyla Resulullah'ın kalbini tesüitle murad; vezaif-i risaleti edada kalbini kuvvetli kılmaktır. Çünkü; enbiyanın kıssalarında ümmetlerinden gördükleri ezaya sabrettikleri ve her türlü meşakkata göğüs gerdikleri ve bir an tebliğden fütur getirmedikleri ve vazifelerine daima ikdam ettikleri ve mü'-min olanların helakten halâs ve kâfirlerin helak oldukları ve âki-bet enbiya-yı izamın zafer buldukları mevcut olduğundan bu vukuatları beyan etmek; elbette Resulullah'ı teşci' -ettiği gibi kalb-i nebevilerinin de müsterih olacağında güphe yoktur. Binaenaleyh; Kureyş kavminden vâki' olan ezaya sabır ve tahammüle muktedir olur. Çünkü; musibet umumî olursa tahammülü elbette hafif olacağı bedihidir. Zira; insanların duçar oldukları iptilâda kendine müşarik olanları görünce müteselli olmak âdetleridir.
Hak'la murad; delâil-i akliye ve nakliyedir. Çünkü; bu sûrede vahdaniyete delâlet eden birçok deliller serdedilmiş ve bilhassa enbiya-yı ızâm hazaratınm ümmetleriyle vâki' olan mübahase-lerinde her türlü delâil-i kafiye ve iknaiye beyan olunmuştur.
Mev'izeyle murad; naşı seyyiât-ı dünyadan vazgeçirecek ve âhirete terğib edecek emri ve nehyi mutazammın birçok vaazlar ve tenbihler bu sûrede nazil olmuştur.
Ma'rifet-i ilâhiyeyi mucip olan delâili işitmek fayda vermeyip ancak o delilleri kabul edecek kalpte kabiliyet-i kâmile olmak lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette kalbin ıslâhını ve takrir ve takviyesini icabeden şeyleri haber verdiğini beyan buyurmuştur.
Şu hâlde bu sûrede Vacip Tealâ kalb-i nebeviye kuvvet verecek delilleri beyandan sonra kalbe girecek ve intifa' .edecek vaazları zikretmek gaayet şerefli bir tertibi mutazamnundır.
Hulâsa; bu sûrede zikrolunan kısas-ı enbiyadan maksat; Re-sulullah'ın kalbine kuvvet ve yakinine ziyade, vezaif-i risaleti edada sebat ve kâfirlerden gördüğü ezaya sabra sevketmek olduğu, ma'rifet-i ilâhiyeye delâlet eden delillerin ve mü'minlere menfaat verecek vaazların zikrolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:122
Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kıssaların iki cihetle faydasını icmalen beyan etmek üzere buyuruyor.
Rusül-ü kiramın kıssalarıyla Resulullah'ın kalbini tesüitle murad; vezaif-i risaleti edada kalbini kuvvetli kılmaktır. Çünkü; enbiyanın kıssalarında ümmetlerinden gördükleri ezaya sabrettikleri ve her türlü meşakkata göğüs gerdikleri ve bir an tebliğden fütur getirmedikleri ve vazifelerine daima ikdam ettikleri ve mü'-min olanların helakten halâs ve kâfirlerin helak oldukları ve âki-bet enbiya-yı izamın zafer buldukları mevcut olduğundan bu vukuatları beyan etmek; elbette Resulullah'ı teşci' -ettiği gibi kalb-i nebevilerinin de müsterih olacağında güphe yoktur. Binaenaleyh; Kureyş kavminden vâki' olan ezaya sabır ve tahammüle muktedir olur. Çünkü; musibet umumî olursa tahammülü elbette hafif olacağı bedihidir. Zira; insanların duçar oldukları iptilâda kendine müşarik olanları görünce müteselli olmak âdetleridir.
Hak'la murad; delâil-i akliye ve nakliyedir. Çünkü; bu sûrede vahdaniyete delâlet eden birçok deliller serdedilmiş ve bilhassa enbiya-yı ızâm hazaratınm ümmetleriyle vâki' olan mübahase-lerinde her türlü delâil-i kafiye ve iknaiye beyan olunmuştur.
Mev'izeyle murad; naşı seyyiât-ı dünyadan vazgeçirecek ve âhirete terğib edecek emri ve nehyi mutazammın birçok vaazlar ve tenbihler bu sûrede nazil olmuştur.
Ma'rifet-i ilâhiyeyi mucip olan delâili işitmek fayda vermeyip ancak o delilleri kabul edecek kalpte kabiliyet-i kâmile olmak lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette kalbin ıslâhını ve takrir ve takviyesini icabeden şeyleri haber verdiğini beyan buyurmuştur.
Şu hâlde bu sûrede Vacip Tealâ kalb-i nebeviye kuvvet verecek delilleri beyandan sonra kalbe girecek ve intifa' .edecek vaazları zikretmek gaayet şerefli bir tertibi mutazamnundır.
Hulâsa; bu sûrede zikrolunan kısas-ı enbiyadan maksat; Re-sulullah'ın kalbine kuvvet ve yakinine ziyade, vezaif-i risaleti edada sebat ve kâfirlerden gördüğü ezaya sabra sevketmek olduğu, ma'rifet-i ilâhiyeye delâlet eden delillerin ve mü'minlere menfaat verecek vaazların zikrolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hud 11:123
Vacip Tealâ bu sûrede âhirete terğib ve maâsîden tehdid ve ümem-i maziyenin vukuatlarını zikirle ibret-i müessire olacak vaazların nihayeye baliğ olduğunu beyandan sonra iman etmeyenleri tekrar tehdid ve insafa davet etmek üzere :
Yani; yerin ve göklerin gizli esrarının ilmi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Allah'ın gayrı hiç bir kimse gayba muttali' değildir, ancak gaybı o bilir ye kulların cümle umuru ancak ona râci'dir. Zira; cümlenin mercii odur. Onun gayrı bir merci' yoktur, Allahü Tealâ'nm ilm-i tâmmı ve kudret-i kâmilesi olup herşeyin mercii olunca ona ibadetine devam. et. Zira; onun gayrı ma'budun bilhak yoktur ve cümle işlerini ona tefyiz et ve kâfirlerin küfr üzere inatlarından mahzun olma. Çünkü; Allahü Tealâ sizin amelinizin her cüz'ünü bilir ve ilminin icabı herkesin amelinin cezasını verir, hiç bir amel cezasız kalmaz.
Bu âyet-i celile; insan için lâzım olan vezaif-i* mühimmeden üçünü beyan etmiştir.
Birinci vazife; herşeyden evvel Vacip Tealâ'yı sıfât-ı kemâliyesiyle bilmek olduğundan Vacip Tealâ bu âyette yerin ve göklerin esrarını bildiğini beyanla ilminin kemalini ve cümle umurun kendine râci' olduğunu beyanla kudret-i kahiresine işaret etmekle kullarının zat-ı ülûhiyetini böylece bilmeleri ve tasdik etmeleri lâzım olduğuna tenbih buyurmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hakkı künhü ve hakikatıyla bu dünyada bilmek insan için mümkün olmadığından sıfat-ı zatiyesiyle bilmek lâzımdır.
İkinci vazife; Cenab-ı Hakkın vücudunu ve sıfât-ı kemâliye sahibi olduğunu bilip tasdik ettikten sonra ibadet edip mâsivadan kaf-ı alâka ederek cümle umurunu Rabbisine tefviz edip herşeyi mevlâdan bilmek ve beklemek lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ ibadetin lüzumunu ve tevekkülün vücubunu emir ve tenbih etmiştir.
Üçüncü vazife; ileride başına geleceği düşünmektir. Çünkü; şu hayat-ı dünya bittikten sonra dünyada işlediği ameli saadet veya şekavet suretinde mi zuhur edeceğini bilemediğinden daima işini şer'a tevfik etmeye sa'yetmek lâzım olduğuna işaret için kullarının amellerinden gafil olmadığını beyanla Vacip Tealâ, a'mâl-i saliha tahsilinin lâzım olduğuna tenbih etmiştir.
Hulâsa; Allahü'Tealâ'nın göklerin ve yerin gaybını bildiği ve cümle umurun mercii kendisi ve binaenaleyh; ibadetin lüzumu ve kendisine tefviz-ı umur etmek ehem ve elzem olduğu ve kullarının hiçbir amelinden gafil olmayıp hepsini bildiği bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.