Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Yusuf 12:1 – İbrahim 14:52
İçindekiler
- Yusuf 12:1
- Yusuf 12:2
- Yusuf 12:3
- Yusuf 12:4
- Yusuf 12:5
- Yusuf 12:6
- Yusuf 12:7
- Yusuf 12:8
- Yusuf 12:9
- Yusuf 12:10
- Yusuf 12:11
- Yusuf 12:12
- Yusuf 12:13
- Yusuf 12:14
- Yusuf 12:15
- Yusuf 12:16
- Yusuf 12:17
- Yusuf 12:18
- Yusuf 12:19
- Yusuf 12:20
- Yusuf 12:21
- Yusuf 12:22
- Yusuf 12:23
- Yusuf 12:24
- Yusuf 12:25
- Yusuf 12:26
- Yusuf 12:27
- Yusuf 12:28
- Yusuf 12:29
- Yusuf 12:30
- Yusuf 12:31
- Yusuf 12:32
- Yusuf 12:33
- Yusuf 12:34
- Yusuf 12:35
- Yusuf 12:36
- Yusuf 12:37
- Yusuf 12:38
- Yusuf 12:39
- Yusuf 12:40
- Yusuf 12:41
- Yusuf 12:42
- Yusuf 12:43
- Yusuf 12:44
- Yusuf 12:45
- Yusuf 12:46
- Yusuf 12:47
- Yusuf 12:48
- Yusuf 12:49
- Yusuf 12:50
- Yusuf 12:51
- Yusuf 12:52
- Yusuf 12:53
- Yusuf 12:54
- Yusuf 12:55
- Yusuf 12:56
- Yusuf 12:57
- Yusuf 12:58
- Yusuf 12:59
- Yusuf 12:60
- Yusuf 12:61
- Yusuf 12:62
- Yusuf 12:63
- Yusuf 12:64
- Yusuf 12:65
- Yusuf 12:66
- Yusuf 12:67
- Yusuf 12:68
- Yusuf 12:69
- Yusuf 12:70
- Yusuf 12:71
- Yusuf 12:72
- Yusuf 12:73
- Yusuf 12:74
- Yusuf 12:75
- Yusuf 12:76
- Yusuf 12:77
- Yusuf 12:78
- Yusuf 12:79
- Yusuf 12:80
- Yusuf 12:81
- Yusuf 12:82
- Yusuf 12:83
- Yusuf 12:84
- Yusuf 12:85
- Yusuf 12:86
- Yusuf 12:87
- Yusuf 12:88
- Yusuf 12:89
- Yusuf 12:90
- Yusuf 12:91
- Yusuf 12:92
- Yusuf 12:93
- Yusuf 12:94
- Yusuf 12:95
- Yusuf 12:96
- Yusuf 12:97
- Yusuf 12:98
- Yusuf 12:99
- Yusuf 12:100
- Yusuf 12:101
- Yusuf 12:102
- Yusuf 12:103
- Yusuf 12:104
- Yusuf 12:105
- Yusuf 12:106
- Yusuf 12:107
- Yusuf 12:108
- Yusuf 12:109
- Yusuf 12:110
- Yusuf 12:111
- Ra'd 13:1
- Ra'd 13:2
- Ra'd 13:3
- Ra'd 13:4
- Ra'd 13:5
- Ra'd 13:6
- Ra'd 13:7
- Ra'd 13:8
- Ra'd 13:9
- Ra'd 13:10
- Ra'd 13:11
- Ra'd 13:12
- Ra'd 13:13
- Ra'd 13:14
- Ra'd 13:15
- Ra'd 13:16
- Ra'd 13:17
- Ra'd 13:18
- Ra'd 13:19
- Ra'd 13:20
- Ra'd 13:21
- Ra'd 13:22
- Ra'd 13:23
- Ra'd 13:24
- Ra'd 13:25
- Ra'd 13:26
- Ra'd 13:27
- Ra'd 13:28
- Ra'd 13:29
- Ra'd 13:30
- Ra'd 13:31
- Ra'd 13:32
- Ra'd 13:33
- Ra'd 13:34
- Ra'd 13:35
- Ra'd 13:36
- Ra'd 13:37
- Ra'd 13:38
- Ra'd 13:39
- Ra'd 13:40
- Ra'd 13:41
- Ra'd 13:42
- Ra'd 13:43
- İbrahim 14:1
- İbrahim 14:2
- İbrahim 14:3
- İbrahim 14:4
- İbrahim 14:5
- İbrahim 14:6
- İbrahim 14:7
- İbrahim 14:8
- İbrahim 14:9
- İbrahim 14:10
- İbrahim 14:11
- İbrahim 14:12
- İbrahim 14:13
- İbrahim 14:14
- İbrahim 14:15
- İbrahim 14:16
- İbrahim 14:17
- İbrahim 14:18
- İbrahim 14:19
- İbrahim 14:20
- İbrahim 14:21
- İbrahim 14:22
- İbrahim 14:23
- İbrahim 14:24
- İbrahim 14:25
- İbrahim 14:26
- İbrahim 14:27
- İbrahim 14:28
- İbrahim 14:29
- İbrahim 14:30
- İbrahim 14:31
- İbrahim 14:32
- İbrahim 14:33
- İbrahim 14:34
- İbrahim 14:35
- İbrahim 14:36
- İbrahim 14:37
- İbrahim 14:38
- İbrahim 14:39
- İbrahim 14:40
- İbrahim 14:41
- İbrahim 14:42
- İbrahim 14:43
- İbrahim 14:44
- İbrahim 14:45
- İbrahim 14:46
- İbrahim 14:47
- İbrahim 14:48
- İbrahim 14:49
- İbrahim 14:50
- İbrahim 14:51
- İbrahim 14:52
Yusuf 12:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz on bir âyeti camidir.
Müteşabihatm te'vilini tecviz edenlere nazaran insan-ı kâmile, liyakatına ve serair-i ilâhiye bayrağını re fa işaret olmasına binaen manâsı,;
…
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Kur'an'da hidayet ve dalâlet, hül ü hürmet, geçmiş ümmetlerin ahvali, durub-u emsal ve ah-val-i dünya ve âhiret açıktan lâyıkı vechüzere beyan olunduğu cihetle Kur'an'a; kitab-ı mübin denmiştir. Yani «Ahkâmı beyan eder bir kitab-ı kâmil» demektir.
Vacip Tealâ kitabı mübin olmasıyla tavsif ettikten sonra kitabın Arabi olduğunu ve inzalden maksadı beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an lâfzı ism4 cins olup aza ve çoğa ıtlakı sahih olduğundan Cenab-ı Hakkın resulüne inzal buyurduğu kitabın mecmuuna Kur'an denildiği gibi ba'zı âyetlere ve sûrelere dahi Kur'an denir.
Kur'an'ın Arabî olması Resulullah'ın kavm-i Araptan olup ilk tebligatı Araplara olduğundan Arapların kolaylıkla manâsını anlayıp diğer akvama din-i İslâm'ın neşr ve ta'mimine suhuletle muvaffak olmaları için olduğuna işaret etmek üzere buyurmuştur. kelimesi Vacip Tealâ'nın kelâmında kat'-i vücut manâsını ifade ettiğinden manâ-yı nazım :
…
demektir.
İnzal; bir halden diğer hale ve yukarıdan aşağıya intikal olup kadim olan şeyde bu intikal olmadığı gibi Arabiyet ve Fari-siyet dahi olmadığından firak-ı dâlleden Mu'tezile bu ve bunun emsali âyetlerle Kur'an'ın hadis ve mahlûk olduğuna istidlal etmişlerse de inzal ve Arabî olmak; manâya delâlet eden elfazın sıfatı olup hurufattan mürekkeb olan elfazın hadis ve mahlûk olduğunda şüphe ve niza' yoktur. Zira ehl-i sünnetin kadim olduğunu iddia ettikleri Kur'an; bu elfazın medlulü ve zatullahla kaim olan ma'-nâdır. Yoksa bizim mushaflarımızda yazılı ve lisanlarımızda tilâvet olunan elfazın kadim olduğunu hiç kimse iddia etmez ve iddia ederse bedahetin hilafını iddia etmiş olur.
Bu sûrenin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ulemâ-yı Yehûd Mekke müşriklerine «Evlâd-ı Ya'kub'un Şam'dan Mısır'a nakletmelerinin sebebini ve Yusuf (A.S.) m kıssasını Muhammed (A.S.) dan suâl edin» demeleri üzerine Mekkeliler Resulullah'a suâl edince bu sûrenin nazil olduğu mervidir.
Yusuf 12:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz on bir âyeti camidir.
Müteşabihatm te'vilini tecviz edenlere nazaran insan-ı kâmile, liyakatına ve serair-i ilâhiye bayrağını re fa işaret olmasına binaen manâsı,;
…
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Kur'an'da hidayet ve dalâlet, hül ü hürmet, geçmiş ümmetlerin ahvali, durub-u emsal ve ah-val-i dünya ve âhiret açıktan lâyıkı vechüzere beyan olunduğu cihetle Kur'an'a; kitab-ı mübin denmiştir. Yani «Ahkâmı beyan eder bir kitab-ı kâmil» demektir.
Vacip Tealâ kitabı mübin olmasıyla tavsif ettikten sonra kitabın Arabi olduğunu ve inzalden maksadı beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an lâfzı ism4 cins olup aza ve çoğa ıtlakı sahih olduğundan Cenab-ı Hakkın resulüne inzal buyurduğu kitabın mecmuuna Kur'an denildiği gibi ba'zı âyetlere ve sûrelere dahi Kur'an denir.
Kur'an'ın Arabî olması Resulullah'ın kavm-i Araptan olup ilk tebligatı Araplara olduğundan Arapların kolaylıkla manâsını anlayıp diğer akvama din-i İslâm'ın neşr ve ta'mimine suhuletle muvaffak olmaları için olduğuna işaret etmek üzere buyurmuştur. kelimesi Vacip Tealâ'nın kelâmında kat'-i vücut manâsını ifade ettiğinden manâ-yı nazım :
…
demektir.
İnzal; bir halden diğer hale ve yukarıdan aşağıya intikal olup kadim olan şeyde bu intikal olmadığı gibi Arabiyet ve Fari-siyet dahi olmadığından firak-ı dâlleden Mu'tezile bu ve bunun emsali âyetlerle Kur'an'ın hadis ve mahlûk olduğuna istidlal etmişlerse de inzal ve Arabî olmak; manâya delâlet eden elfazın sıfatı olup hurufattan mürekkeb olan elfazın hadis ve mahlûk olduğunda şüphe ve niza' yoktur. Zira ehl-i sünnetin kadim olduğunu iddia ettikleri Kur'an; bu elfazın medlulü ve zatullahla kaim olan ma'-nâdır. Yoksa bizim mushaflarımızda yazılı ve lisanlarımızda tilâvet olunan elfazın kadim olduğunu hiç kimse iddia etmez ve iddia ederse bedahetin hilafını iddia etmiş olur.
Bu sûrenin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ulemâ-yı Yehûd Mekke müşriklerine «Evlâd-ı Ya'kub'un Şam'dan Mısır'a nakletmelerinin sebebini ve Yusuf (A.S.) m kıssasını Muhammed (A.S.) dan suâl edin» demeleri üzerine Mekkeliler Resulullah'a suâl edince bu sûrenin nazil olduğu mervidir.
Yusuf 12:3
Vacip Tealâ Kur'an'ı lisan-ı Arabî üzere inzal ettiğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) in hikâyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; buna dair henüz sana vahiy gelmemişti.
Yani; ey Resul-ü Ekrem! Senin şanına ta'zîm ve nübüvvetini te'yid için biz senin üzerine işitilmesi gayet güzel ve menfaati çok ve vaaz u nasihati herkese şamil olan kıssa-i Yusuf'u şu Kur'an'ı vahyimiz sebebiyle sana haber veririz. Halbuki bizim bu kıssayı sana vahyimizden evvel sen bundan haberdar değildin.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile kıssa; haberin bazısının bazısına tabi' olarak gelmesidir. . Binaenaleyh; ümem-i maziyenin ahvali haber üzerine haber olarak geldiğinden kıssa denilmiştir.
Yusuf (AS..) m haberi; ibreti, durub-u emsali, dinî ve dünyevî birtakım faydaları, padişahların ahvalini, malikin ve memlûkün hallerini, ulemâ ve fudalânm menâkıbmı, taife-i nisvanm hilelerini, düşmanın ezasına sabrı ve kusur sahiplerinin kusurlarının affını mutazammın olduğundan Cenab-ı Hak kıssaların ahseni olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; enbiya-yı izamın herbirinin kıssaları birçok fevaidi mutazammmdır, lâkin Yusuf (A.S.) m kıssası daha çok ca-mialı, acaip ve garaibi cümlesinden ziyade olduğu için cümle kıssaların güzeli olduğu beyan olunmuştur.
Yusuf 12:4
Vacip Tealâ ahsen-i kısası vahyettiğini icmalen beyandan sonra Yusuf (A.S.) in kıssasını tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) birçok acaibata işaret olan şu rü'yasını pederine hikâye ettiği zaman ve rü'yayı hatırlamak lâzım ve onu zikretmek birçok fevaidi mutazammındır. Binaenaleyh; habibim! Sen o zamanı zikret demektir.
Kazî ve Medarik'in beyanları veçhile Yusuf lâfzı; lisan-ı İbra-nidendir. Arabî değildir. Fakat Muarreb olduğu için bu gibi bazı kelimatın başka lisandan bulunması Kur'an'ın Arabî olmasına mü-nâfî değildir. Yusuf (A.S.) m rüyası sabiyy-i âkil olduğu halde Cuma gecesi vâki olduğu mervidir. Ru'ye île murad; rü'yadır. Uyanık halinde ru'yet değildir.
Rü'yanın tabiri; On bir yıldızla murad; biraderleri, şemsle murad; validesi yahut validesi vefat ettiğinden teyzesidir. Kamerle murad; pederidir. Rüya zamanında Hz. Yusuf'un on iki yaşında olduğu Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. Sec'deyle murad; biraderleri, pederi ve validesinin tevazu'la emrine itaat etmeleridir, yahut hakikaten secdedir. Çünkü; o zamanda insanların birbirlerine secdeleri selâm makaammda âdetti. Şu halde secde; secde-i ta'zîmdir. Secde-i ibadet değildir. Zira; cemi' edyanda Allah'ın gayrıya ibadet caiz değildir.
Yıldızlar akıl sahipleri olmadıkları halde âyette zevilukulde isti'mâl olunan zamiri secde edecek kimselerin zevilukul-den olduklarına binaen cem'-i müzekker sıygasıyla varid olmuştur. Yusuf (A.S.) evvelâ yıldızları gördüğü gibi saniyen yıldızların secdelerini gördüğünden ru'yette tekerrür yoktur. Zira birinci ru'yet; yıldızların zatını, ikinci ru'yet; yıldızların secdelerini gördüğünü beyan olduğu cihetle tekrar yoktur. Yani «Ben yıldızları gördüm ve yıldızların bana secde ettiklerini dahi gördüm» demektir.
Şemsle kamer; yıldız cümlesinden oldukları halde şereflerine işaret ve şanlarına ta'zîm için yıldızlardan sonra ayrıca zikrolun-muşlar valide ve pederine biraderlerinden sonra mülakat edeceğine işaret için şemsle kamer yıldızlardan sonra gelmiştir.
Yusuf 12:5
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in pederine rüyasını hikâye ettiğini beyandan sonra Ya'kub (A.S.) m rüyanın mutazammm olduğu acaibata binaen oğluna vâki' olan nasihatini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; kardeşlerini senin hakkında hileye sevkeder. Şu halde haber verme ki şeytan fırsat bulmasın» demekle oğluna vesâyâda bulundu.
Yani; Ya'kub (A.S.) rüyayı tabirden oğluna kemâl-i şefkatim izhar ederek nasihata başladı ve dedi ki «Ey oğulcuğum! Bu rü'ya senin hakkında birçok fevaidi mutazammın olduğundan biraderlerine haber verme ki sana hased etmesinler. Eğer haber verirsen rü'yanı tabirle hasedleri galeyan eder. Sana hile yaparcasına hile eder ve helakine sa'yederler. Zira; şeytan insanlara adaveti meydanda bir düşmandır. Binaenaleyh; bu rü'ya vasıtasıyla kardeşlerinle senin aranızı açmaya fırsat bulur».
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Ya'kub (A.S.) Hz. Yusuf'ta gördüğü zekâ ve alâmet-i nübüvvetten naşi fevkalâde muhabbetine biraderleri razı olmadıklarım bildiğinden bu rü'yayı söylerse gayretlerinin ve Yusuf'a karşı iğbirarlarının tezayüd edeceğini fehmet-tiğinden rüyasını biraderlerine söylememesini tavsiye etmişti.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile rü'ya; uyku halinde ruhun bedeni tedbirden minvechin feragat etmesiyle âlem-i melekû-ta münasebetinden dolayı birtakım suretlerin kuvve-i muhayyeleye nakşedip kuvve-i muhayyeleden hiss-i müştereke aksetmesinden ibarettir. Binaenaleyh; âlem-i melekuttan akseden rü'ya elbette sadıktır. Amma bazı.ervah-ı habiseden akseden rü'ya evhamdan ibaret olduğu cihetle kâziptir. Şu halde -insanların nevm halinde gördükleri rü'ya iki kısımdır. Yusuf (A.S.) m rü'yası sadık kısmm-dandır ki eseri birçok seneler sonra Mısır'da zuhur etmiştir. Binaenaleyh; Resulullah «Rü'ya-yı sadıka Allah'tan ve kötü rü'ya gey-tan'dandır. Sizden biriniz sevdiği bir rüyayı görürse hiç bir kimseye haber vermesin, ancak sevdiğine haber versin ve sevmediği rüyayı gördüğünde sol tarafına üç defa tükürsün ve şeytan'ın şerrinden Allah'a iltica etsin, o rü'ya elbette zarar vermez» buyurmuştur. İyi rü'yayı gördüğünde Allah'a hamdetmek ve kötü rü'yayı gördüğünde şeytan'dan istiaze eylemek lâzım olduğuna ve rü'-yaya âkil ve dost olan bir kimseye ta'bir ettirmek umur-u mühim-meden bulunduğuna dair ahadis-i celile mezkûr ve mervidir.
Hadis-i şerifte beyan olunduğu veçhile kötü rü'ya görüldüğünde sol tarafına tükürmek ve şeytan'dan istiâzeyle beraber sadaka vermek def-i belâya sebeb olduğu gibi rü'yada gördüğü şerri defe ve selâmete sebeptir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) m biraderlerinden (Yehuza), (Rubil), (Şem'ûn), (Lâvey), (Reyalûn), (Den-ye), (Yeşcur), Yusuf (A.S.) in teyzesi (Liya) dan tevellüd etmişlerdir. (Vedan), (Neftali), (Cad) ve (Aşir) nammdaki dördü de (Zülfe) ve (Belher) isminde iki cariyeden tevellüd etmişlerdir. On bir yıldızla tabir olunan bunlardır. Hz. Yusuf'un liebeveyn biraderi (Bünyamin) ile kendisi (Rahil) den tevellüd etmişlerdir. (lîa-hil) i pederleri teyzeleri (Liya) nın vefatından sonra veyahut hal-i hayatında tezevvüc etmiştir. Çünkü; şeriat-ı Ya'kub'da iki kardeşin bir kimsenin nikâhı altında cem'i caizdi. Diğer biraderleriyle peder ve valideleri Mısır'a gelip secde ettikleri zaman Bünyamin Hz. Yusuf'un yanında bulunduğu cihetle birlikte secde edenler içinde olmadığından yukarıda on bir birader ta'dad olundu. Bünyamin de inzimam edince secde eden biraderler on iki olmak lâzım gelir. Halbuki âyette on birdir diyerek itiraz varid olmaz. Yahut diğer on bir birader içinden birinin vefatıyla Bünyamin de secde edenler meyanmda dahil olmak muhtemeldir.
Hz. Ya'kub «Rüyanı biraderlerine haber verme, sana hile ederler» deyince Yusuf (A.S.) in «Hanedan-ı nübüvvette hased olarak bu gibi şeye cesaret eden olur mu?» gibi hatırına gelen bir suâle pederi «şeytan'm kardeşler arasına böyle fitneler koyacağını» beyan etmesiyle cevap vermiştir.
Yusuf 12:6
Vacip Tealâ Hz. Ya'kub'un oğlunu, rüyasını kardeşlerine haber vermekten nehyettiğini beyandan sonra rüyayı ta'bir' ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya'kub (A.S.) Hz, Yusuf'a biraderlerine rüyasını söylememesini tavsiye ettikten sonra rüyayı tabire başlar ve der ki «Ey oğlum! Şu rü'ya ile Rabbin Tealâ seni kardeşlerin arasında mümtaz kıldığı gibi nas arasından seni nübüvvete intihabıyla büyük Riyaset ve yüksek mertebe olan nübüvvet ve izzetle dahi mümtaz eyler ve bazı rüyanın ta'birini ve enbiyanın ve ümmetlerinin ve kütüb-ü semaviyenin haberlerini sana ta'lim eder ve nice ma'nâlara seni vakıf kılar ve Rabbin Tealâ senin ve evlâd-ı Ya'kub'dan sairlerinin üzerine nübüvvetle ni'metini itmam eder. Zira; mansıb-ı nübüvvet; mertebelerin en a'lâsıdır. Binaenaleyh; sair nas rütbede; dünyada ve âhirette enbiyanın tabileri olup mertebeleri de aşağıdır. Sana ni'metini itmam edeceği gibi Rabbin Tealâ senden evvel büyük babaların İbrahim ve İshak Hazretlerine nübüvvetle ve sair envâ'-ı nimetleri ihsanla onlar üzerine de nimetini itmam buyurdu. Çünkü; Rabbin Tealâ herkesin liyakatini bilir ve işini'hikmete muvafık işler.
Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile ictiba ; birşeyi kendine tahsis edip ihtiyar etmektir. Binaenaleyh; Allah'ın Hz. Yusuf'u ictibası; nübüvvetle feyz-i ilâhisine tahsis ve ihtiyar etmesidir. Te'viI-i ahadisle murad; rü'ya tabiri ve kütüb-ü mün-zelenin âyetlerini tefsir ve enbiyadan rivayet olunan hadisleri tevcih ve mahlûkatm cesetlerine ve-ruhlarına müteallik delilleri tetkik etmektir. Rü'yayı tabir; akıbet rücû* edeceği manâyı beyan olduğundan rü'yayı ta'bire rücvJ manâsına olan te'ville tabir olunmuştur. Çünkü te'vil; eriden alınmıştır. Evi de rücû' manasınadır.
Nimeti itmam la murad; saâdet-i diniye ve dünyevi-yeyle evlât, emval, cah, mansıb, hadem ü haşem, a'van ve etbâ' sahibi, kulûb-u nasta memduh olmak, herkes nazarında büyük ve ulum-u kesireye ve ahlâk-% hamideye muvaffak kılmaktır. Bu âyette nimeti itmam bunların cümlesine şamil olduğu gibi nübüvvete dahi şamildir. Yalnız nübüvvet murad olduğuna nazaran evlâd-ı Ya'kub'un hepsinin nebi olacaklarına işaret vardır. Rü'yada yıldızların biraderlerle te'vil olunması dahi nebi olmalarını müş'ir-dir. Çünkü; yıldızların ziyasıyla âlem intifa' ve ihtida ettikleri gibi enbiya ile de insanlar intifa' ve ihtida ettikleri cihetle yıldızların enbiya ile te'vil olunması muvafıktır. Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) in biraderleri hakkında suizanetmekten ve fena söylemekten son derece tevakki etmek lâzımdır. Çünkü; nebi olmaları muhtemel olduğundan nebiye ta'netmek küfürdür. Şu halde onlara ta'netmek büyük mahzuru mucip olmak ihtimaline binaen her halde hüsnü-zan lâzımdır. Amma biraderlerinin Yusuf (A.S.) hakkında vâki olan muameleleri nübüvvetlerinden evvel olduğu cihetle ba'den-nübüvve ma'sum olmalarına mâni' değildir.
Yusuf 12:7
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m rü'yasmı beyandan sonra rü'ya-nın mutazammın olduğu acaibatın hayyiz-i fiile çıkmasında geçirmiş olduğu safahatın büyüklüğüne işaret etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; kıssa-i Yusuf (A.S.) da birçok havadisin fetvalarına cevap vardır. Meselâ «Hasedin neticesi nedir?» suâline cevap hacalet ve mahcubiyettir ve «Sabrın neticesi nedir?» suâline cevap; selâmettir ve «Kederin neticesi nedir?» suâline cevap; ferahtır ve «Meşakkatin neticesi nedir?» suâline cevap; rahattır ve «Hilenin neticesi nedir?» suâline cevap; felâkettir ve «Firkatin neticesi nedir?» suâline cevap; içtimâ' ve ülfettir diyerek kıssa-i Yusuf'la bunların cümlesine cevap verilir. Çünkü; şu sayılan fetvalar ve daha nice acaip ve garaip Yusuf (A.S.) in sergüzeştini beyan eden bu sure-i celilede münderictir. Kıssa-i Yusuf'ta Resulullah'ın nübüvvetine, dininin i'lâsına ve akıbet müşriklerin Resulullah'ın emrine itaat edeceklerine delâlet vardır. Zira; Resulullah bir kimseden okumadan ve kütüb-ü sabıkayı mütalâa etmeden Hz. Yusuf'un vak'asını aynıyla haber vermesi vahyile haber verdiğine delâlet ettiği gibi biraderlerinin gayretine karşı Yusuf (A.S.) a Cenab-ı Hakkın muaveneti müşriklerin Resulullah'a ezalarına mukaabil resulüne Vacip Tealâ'nın muavenet edeceğine ve akıbet kâfirlerin emr-i Resulullah'a itaat edeceklerine dahi delâlet eder.
Ya'kub (A.S.) in rü'yayı tabirinin eseri seksen sene sonra zuhur ettiği gibi Yusuf (A.S.) m biraderleri emrini redde sa'yetmişlerse de kadere karşı bir te'siri olmayıp akıbet mukadder olan zuhur ettiği gibi Cenab-ı Hakkın resulüne va'd ettiği nusretin zuhuru her ne kadar taahhur ederse de elbette zuhur edeceğine ve emr-i resulü iptale sa'yedenlerin gayretleri semeresiz kalacağına, şan-ı Resulullah'a bir nakisa getiremeyeceklerine ve hakkı iptale gayret edenlerin hep emekleri boşa gideceğine dahi delâlet vardır.
Yusuf 12:8
Vacip Tealâ Hz. Yusuf'un kıssasının azametine işaretten sonra biraderlerinin pederlerine, Yusuf (A.S.) a ve biraderi Bünyamin'e iğbirarlarını meydana koyarak birbirlerine şikâyet ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) m biraderleri «Biz sinnen büyük ve pederimizin bütün mesalihini ve umur-u dünyaya müteallik her işini görür bir cemaat olduğumuz halde bize muhabbet edecekken bilâkis küçük yaşta olan, bir işe yaramayan Yusuf'a ve biraderine bizden daha ziyade muhabbet ediyor. Zira; pederimiz bu hususta açık bir hatada bulunuyor. Binaenaleyh; pederimizin bu haline biz tahammül edemeyiz» dediler. Pederlerinin Yusuf (A.S.) a muhabbetini nefrete tebdil etmek hususunda müşaverenin mukaddimesini meydana ve bürudetlerini ortaya koydular.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A.S.) in Hz. Yusuf'a muhabbeti sairlerinde göremediği rüşd ve salâhı Yusuf (A.S.) da gördüğü gibi validesi vefat edip küçük olarak kaldığı için zaruri bir muhabbetti. Muhabbet-i zaruriye ve kalbiye ise beşer için tebdili mümkün olmayan şeylerdendir. Amma muhabbet-i hariciye ve ihtiyariyede evlâdının cümlesi Hz. Ya'kub indinde müsaviydi. Fakat evlâd-ı Ya'kub'un henüz tecrübeleri tekemmül etmeyip halleri bu cihetleri tetkike müsait olmadığından pederlerini muhabbet-i zaruriyede dalâlete nispet ettiler. Bu dalâl-den muradları; umur-u dünyada dalâldir; yoksa umur-u dinde da-lâl değildir. Zira; enbiya-yı izamı umur-u dinde dalâle nispet etmek küfürdür.
Yusuf 12:9
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m biraderlerinin iğbirarlarını beyandan sonra iğbirarın neticesini ve müşaverelerinin hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) in rü'yasından sonra pederinin muhabbeti tezayüd edince biraderlerinin de gazap ve adavetleri arttıkça arttı ve pederlerinden Hz. Yusuf'u uzaklaştırmaya karar verdiler. Fakat bu kararlarını infaza muvaffak olabilmek iki şeyden birisiyle hasıl olacağını dermeyan ederek dediler ki «Yusuf'u katledin, sözünü bitirin veyahut uzak ve sadası işitilmedik bir arza atın ki unutulsun, zayi' olsun. Pederiyle bir daha görüşmek nasip olmasın. İşte o vakit pederinizin yüzü Yusuf'tan hâlî kalır ve yalnız size teveccüh eder. Çünkü; size muhabbetine başka bir mani' kalmaz. Binaenaleyh; bütün muhabbeti size münhasır kalır ve bu ikiden birini işledikten sonra tevbe eder, sulehadan olursunuz» demekle kafi karar verdiler.
Yusuf (A.S.) in katlini veya uzak bir beldeye tardını söyleyen (Şem'un) olup diğerlerinin yani (Yehuda) dan maadasının razı oldukları Nisâbûrî ve Kazî'nin cümle-i beyanatmdandır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile salihînle mur adlan; günahlarını bilerek tevheyle sulehadan olmaları, pederlerinin hizmetine kemâliyle ehemmiyet vermeleri ve pederlerinin Yusuf (A.S.) a muhabbetinden dolayı iğbirarın zail olup ezcanüdil işe sarılmalarıdır. Yani; Hz. Yusuf ortadan kalkarsa aradan teşevvüş kalkıp her işlerin yolunda cereyan edeceğini murad etmişlerdir.
Yusuf 12:10
Vacip Tealâ şu kıtale iştirak etmeyen bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu sözüyle kardeşlerine kât}£ terkettirip işin ehven tarikına işaret etti.
Yartfi; Yusuf (A.S.) in biraderleri katle veya tarda karar verince ekseriyetin bu kararına muhalif olan (Yehuza) «Yusuf'u katletmeyin. Zira; katil en büyük cinayettir ve cezası ağırdır. Bi-/naenaleyh; terkedin katli. Eğer kararınızda devam edip Yusuf'a bir ihanet etmek isterseniz kuyunun derin ve kimsenin göremeyeceği cihetine atın ki bazı yolcular onu bulsun ve götürsünler» demekle kardeşlerini katilden men'le zarurattan ehvenini ihtiyar cihetine imale etti. Çünkü; (Yahuza) cümlesinin büyüğü ve rey ü tedbirde akıl ve dirayette hepsinden ziyadeydi.
Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile cübb kuyu manasınadır. Gayabe ; örtülü derin mahalli demektir. Yani; «Kuyunun derin ve görülmez mahalline atın» demektir. Kuyunun, beynlerinde ma'ruf bir kuyu olduğuna işaret için ta'rife delâlet eden ile irad etmişlerdir. Ma'ruf kuyuyu ihtiyarın sebebini dahi beyan ettiler ki yolcuların o kuyuya konak verip Hz. Yusuf'u bulup götürmeleridir. .
Kuyunun mahalli (Ürdün) civarında Ya'kub (A.S.) m hanesine üç fersah mesafede yolcuların konak mevkii ve meşhur bir kuyu olduğu mervidir. Seyyare; misafir yolcular demektir. İItikat ; yol üzerinde adam bulmaktır. Yani «Kuyuya atın ki kuyuya gelen yolcular bulsunlar» demektir.
Yusuf 12:11
Vacip Tealâ kuyuya atmak re'yinde ittifak ettikten sonra hile aramaya ve pederlerinin elinden Yusuf'u kurtarmaya çareler taharrisine başladıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf'un kardeşleri pederlerinden pederlerine şikâyet ve pederlerinin haline esef eder gibi dediler ki «Ey babamız! Senin haline biz esef ediyoruz. Sana ne oluyor ve biz sana ve Yusuf'a ne gibi kusur ettik ki Yusuf üzerine bize emin olmaz ve Yusuf'u bize inanmazsın, buna bir sebep bilemiyoruz. Biz senin evlâdınız, Yusuf da bizim biraderimiz ve gözümüzün nuru kardeş imizdir. Halbuki biz Yusuf'a şefkat eder hayır öğüt verir elbette nasihat ederiz. Binaenaleyh; yarın gönder Yusuf'u bizimle, çıkalım dağlara, meyvelerden istediği kadar bol bol yesin ve istediği oyunlardan oynasın. Gözü gönlü açılsın. Halbuki biz onu elbette muhafaza ederiz» demekle pederlerinden müsaade istediler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu sözleri pederlerinin Yusuf (A.S.) üzerine biraderlerinden korktuğuna ve biraderlerinin de onu hissederek bu korkuyu izaleye çalıştıklarına delâlet eder. Binaenaleyh; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile pederlerini kandırarak müsaade almak ve maksatlarına nail olmak için sözlerini kuvvete delâlet eden cümle-i ismiye ve te'kide delâlet eden ve Yusuf'a râci' zamiri takdimle hıfzını nasihatini ce-miine isnad ederek cümleleriyle irad ettiler ve pederlerine vaad-i kavî verdiler.
hayvanatın bahar günlerinde mer'ada bol ot yemeleri manâsına ise de insanrn rızkında vüs'ata ve istediğini yemeye muktedir olmasında dahi isti'mâl olunduğundan bu makamda istediği meyvdlardan istediği kadar yer, telezzüz eder demektir. Ia'b'la murad; müsabaka ve okşatmak gibi muharebeye mukaddime ve âlet olan şeylerdir.
Yusuf 12:12
Vacip Tealâ kuyuya atmak re'yinde ittifak ettikten sonra hile aramaya ve pederlerinin elinden Yusuf'u kurtarmaya çareler taharrisine başladıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf'un kardeşleri pederlerinden pederlerine şikâyet ve pederlerinin haline esef eder gibi dediler ki «Ey babamız! Senin haline biz esef ediyoruz. Sana ne oluyor ve biz sana ve Yusuf'a ne gibi kusur ettik ki Yusuf üzerine bize emin olmaz ve Yusuf'u bize inanmazsın, buna bir sebep bilemiyoruz. Biz senin evlâdınız, Yusuf da bizim biraderimiz ve gözümüzün nuru kardeş imizdir. Halbuki biz Yusuf'a şefkat eder hayır öğüt verir elbette nasihat ederiz. Binaenaleyh; yarın gönder Yusuf'u bizimle, çıkalım dağlara, meyvelerden istediği kadar bol bol yesin ve istediği oyunlardan oynasın. Gözü gönlü açılsın. Halbuki biz onu elbette muhafaza ederiz» demekle pederlerinden müsaade istediler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu sözleri pederlerinin Yusuf (A.S.) üzerine biraderlerinden korktuğuna ve biraderlerinin de onu hissederek bu korkuyu izaleye çalıştıklarına delâlet eder. Binaenaleyh; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile pederlerini kandırarak müsaade almak ve maksatlarına nail olmak için sözlerini kuvvete delâlet eden cümle-i ismiye ve te'kide delâlet eden ve Yusuf'a râci' zamiri takdimle hıfzını nasihatini ce-miine isnad ederek cümleleriyle irad ettiler ve pederlerine vaad-i kavî verdiler.
hayvanatın bahar günlerinde mer'ada bol ot yemeleri manâsına ise de insanrn rızkında vüs'ata ve istediğini yemeye muktedir olmasında dahi isti'mâl olunduğundan bu makamda istediği meyvdlardan istediği kadar yer, telezzüz eder demektir. Ia'b'la murad; müsabaka ve okşatmak gibi muharebeye mukaddime ve âlet olan şeylerdir.
Yusuf 12:13
Vacip Tealâ Hz. Yusuf'un biraderlerinin pederlerine vâki olan ısrarlarına karşı Ya'kub (A,S.) in oğlu Yusuf'u biraderleriyle göndermeye mümaşat gösterip ve lâkin göndermek istemediğine iki sebep söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının Yusuf'u sahraya götürmek üzere ısrarlarına karşı onlarla göndermek istemediğine iki özür beyan etti ve Sizin Yusuf'la sahraya gitmeniz bana muhakkak hüzün verir, iftirakma dayanamam, binaenaleyh; bir an bile gözümden ayırmak istemem ve korkarım ki siz ondan gafil olduğunuz halde Yusuf'u kurt yer, muhafazasında kusur ve gaflet edersiniz» demekle göndermeye rağbet etmediğinin sebeplerini beyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Ya'kub (A.S.) rüyasında Hz. Yusuf üzerine bir kurdun hücum ettiğini görüp, arz-ı Ken'ân'da kurdun çok olmasına binaen kurdun yemesinden korktuğunu dermeyan etmiştir ve lâkin yani «Belâ söze bağlıdır» fahvasmca korktuğu cihetten haber getirdiler. Binaenaleyh; «İnsan hayır sayınmalı işe ve hayır gelmeli basan dedikleri darbımesel de bu vak'aya mutabıktır.
Hâzin'de beyan olunduğu veçhile biraderleri pederinden izin almasını Hz. Yusuf'a tavsiye etmeleri üzerine Yusuf (A.S.) da müsaade istedi ve pederi de müsaade etti.
Yusuf 12:14
Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) in iki cihetle i'tizarına karşı mahdumlarının pederlerine vermiş oldukları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) in pederleri «Korkarım siz gaflet edersiniz, Yusuf'u kurt yer demesi üzerine pederlerinin şu sözünü baîd addederek hilelerini setretmek tarikıyla «Ey baba! Biz kavı bir cemaat olduğumuz halde eğer Yusuf'u kurt yer de biz gaflet edersek zarar edenlerden, malımızı ve mevaşimizi muhafazadan âciz zuafâ güruhundan oluruz. Şu halde bu diyarlarda eğleşemeyiz. Ey pederimiz! Senin aklına gelen şey ne kadar uzaktır. Eğer dediğin olursa bizim aleyhimize hüsranla duaya müstehak oluruz» demekle şecaat izhar ettiler ve pederlerinin i'tizarından ikinciye cevapla iktifa ve evvelkine cevaptan sükût ettiler. Çünkü; evvelki i'tizan olan Hz. Yusuf'a muhabbet; onların gayz u gazap ve hasedlerine sebeb olup onlarca ma'lûm olduğundan «Niçin mahzun oluyorsun, neden ayrılamıyorsun?» gibi şeylerle cevap vermediler ki keenne o ciheti ehemmiyete almamışlardır. Zira; maksatlarını te'mine o cihetten iğmaz-ı aynetmek lâzım geliyordu. Binaenaleyh; muhabbetinden dolayı pederini muâhaze etmek ve o cihetten münakaşaya meydan vermek istemediler.
Yusuf 12:15
Vacip Tealâ şu beyan olunan münakaşalar bittikten sonra Ya'kub (A.S.) in müsaadesi üzerine mahdumlarının Yusuf'la beraber gittiklerini ve Yusuf (A.S.) ı ibadethanesi olan kuyuya koyduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; mahdumlarının ısrarları üzerine Ya'kub (A.S.) müsaade edince onlar Yusuf (A.S.) la sahraya gittiler ve evvelce vermiş oldukları karar veçhile Yusuf (A.S.) ı ma'ruf kuyunun derin mahalline atmak üzere kuyunun başına toplandılar ve azmettikleri şeyi işlediler ve biraderlerini kuyunun içine koydular. İşte o vakit biz vahyettik ve dedik ki «Merak etme. Elbette sen saha-i selâmete çıkar ve bunların şu yolsuz işlerini onlara haber verir mahcub edersin. Halbuki onların haberleri olmaz ve seni bilmezler. Zira; senin rif at ü şanın ve ülüvv-ü merteben onların seni bilmesine mani olur» demekle biz Yusuf'u tesliye ettik.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile kuyuya atınca Yusuf (A.S.) su üzerine iner ve kuyunun bir tarafında olan taşın üzerine çıkar. O vakitte Yusuf (A.S.) in bu kuyudan halâs olacağını, o kardeşlerinin şu işlerini kendilerine haber vereceğini, o kardeşleri üzerine emîr olacağını ve rü'yasının eseri zuhur edeceğini müş'ir vahyettiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. V ah y ile murad; vahy-i hakikidir. Gerçi Yusuf (A.S.) o zaman on iki yaşında olduğu rivayet olunmaktaysa da hadaset-i sin vahye mani .değildir. Çünkü; Yahya ve İsa (A.S.) a dahi hal-i sabavetlerinde vahiy gelmiştir. Vakıa kuyunun içinde vahyini tebliğ edecek ümmet yoksa da kalbini tatmin için vahiy gelmek ve ileride ümnietine tebliğ etmek caiz olduğu Fahr-i Râzi ve Hâzin'in cümle-i be-yanatındandır. Yahut v a h y ile murad; ilham olmak muhtemeldir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile kuyuya vaz'edeceklerinde kanla boyayıp pederlerine götürmek üzere gömleğini çıkarmışlarsa da Cibril-i Emin vahyile geldiğinde İbrahim (A.S.) ı Nemrud ateşe attığında Cennet'ten Cibril-i Emin bir harir gömlek getirip giydir-mişti ve o gömlek gümüş zarf içinde irsen Ya'kub (A.S.) a intikal etmiş, Ya'kub (A.S.) da o gömleği teberrük tarikıyla Yusuf (A.S.) in boynuna takmış ve Hz. Yusuf'u biraderleri kuyuya koyacaklarında gömleğini çıkarmışlarsa da gümüş zarfı almak telâşla hatırlarına gelmediğinden boynunda kalmıştı. İşte Cibril-i Emin vahyile gelir, derhal o zarf içinden harir gömleği çıkarır giydirir.
Fahri Râzi, Kazî ye Medarik'in beyanları veçhile şu vahyin eseri Mısır'da zuhur etmiştir. Çünkü; Yusuf (A.S.) nice müddet sonra Mısır'a Aziz olup zahire almak üzere biraderleri huzuruna geldiklerinde Hz. Yusuf biraderlerini bildi, biraderleri ise onu bil-mediler. İşte o zaman biraderlerine «Sizin baba bir kardeşiniz varmış, kuyuya atmış, babanıza kurt yedi demişsiniz» demekle onların ef'âlini haber verdi. Onlar ise Azizin, biraderleri Yusuf (A.S.) olduğunu bilmediler.
Yahut Nisâbûrî'nin beyanı veçhile âyetin manâsı:
…
demektir. Şu halde vahyi bilmiş olsalar gazapları daha ziyade artacağına binaen vahy-i ilâhi biraderlerinden gizlenmiştir.
Gerçi Yusuf (AS..) in biraderlerinden pederlerine yalan söylemek ve pederleriyle biraderleri beynini tefrik etmek gibi ba'zı hatalar sebketmişse de yukarıda beyan olunduğu veçhile nebi olmaları ihtimaline binaen onları zem ve sûuzan etmek kafiyen caiz değildir. Çünkü; nebi oldukları surette bu hatalar nübüvvetlerinden evvel vâki olmuştur. Enbiyanın günah-ı kebireden masum olmaları nübüvvetlerini izhardan sonradır. Amma nebi olmadıkları surette bu gibi tevcihata hacet yoktur. Çünkü; âhad-ı ümmet hiçbir vakit hatadan hâlî olamaz.
Yusuf 12:16
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya indirdikten sonra pederlerine gelip Yusuf'u kurt yedi dediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya koyduktan sonra akşamın karanlığında ağlaşarak pederlerine geldiler. Pederleri onlara niçin ağladıklarını ve koyunlarına bir kaza olduğundan mı ağladıklarını ve Yusuf'un nerede olduğunu suâl edince dediler ki «Ey babamız! Biz birbirimizle hangimiz daha ziyade ileri gider olduğumuzu bilmek için müsabaka eder olduğumuz halde gittik ve biraderimizi eşya ve emteamız yanında terkettik. Müsabakaya dalmış ve gaflet etmişiz. Binaenaleyh; Yusuf'u kurt yedi ve sen de o yolda teşe'üm etmiştin. Aklına gelen başına geldi. Biz sana doğru söylemiş olsak dahi sen bize inanır ve tasdik eder olmadın» demekle hilelerini setretmek ve bu bilâ pederlerinin teşe'ümünden neş'et ettiğine işaretle musibetin pederlerinin halinden ve sûuzan-nından ileri geldiğini beyanla kabahati üzerlerinden atmak istediler.
Tefsir-i Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile karanlıkta yüz yüzü görmediğinden i'tizara cesaret ziyade olduğu için pederlerinin huzuruna akşam vakti gelmesini intihab etmişlerdir.
Yusuf 12:17
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya indirdikten sonra pederlerine gelip Yusuf'u kurt yedi dediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya koyduktan sonra akşamın karanlığında ağlaşarak pederlerine geldiler. Pederleri onlara niçin ağladıklarını ve koyunlarına bir kaza olduğundan mı ağladıklarını ve Yusuf'un nerede olduğunu suâl edince dediler ki «Ey babamız! Biz birbirimizle hangimiz daha ziyade ileri gider olduğumuzu bilmek için müsabaka eder olduğumuz halde gittik ve biraderimizi eşya ve emteamız yanında terkettik. Müsabakaya dalmış ve gaflet etmişiz. Binaenaleyh; Yusuf'u kurt yedi ve sen de o yolda teşe'üm etmiştin. Aklına gelen başına geldi. Biz sana doğru söylemiş olsak dahi sen bize inanır ve tasdik eder olmadın» demekle hilelerini setretmek ve bu bilâ pederlerinin teşe'ümünden neş'et ettiğine işaretle musibetin pederlerinin halinden ve sûuzan-nından ileri geldiğini beyanla kabahati üzerlerinden atmak istediler.
Tefsir-i Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile karanlıkta yüz yüzü görmediğinden i'tizara cesaret ziyade olduğu için pederlerinin huzuruna akşam vakti gelmesini intihab etmişlerdir.
Vacip Tealâ Yusuf'un kardeşlerinin pederlerine karşı irtikâb edecekleri yalanı takviye etmek için Yusuf (A.S.) m gömleğini kana boyanmış olarak getirdiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; sabr-ı cemil-den başka çare yoktur.
Vacip Tealâ Yusuf'un kardeşlerinin pederlerine karşı irtikâb edecekleri yalanı takviye etmek için Yusuf (A.S.) m gömleğini kana boyanmış olarak getirdiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; sabr-ı cemil-den başka çare yoktur.
Vacip Tealâ Yusuf'un kardeşlerinin pederlerine karşı irtikâb edecekleri yalanı takviye etmek için Yusuf (A.S.) m gömleğini kana boyanmış olarak getirdiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; sabr-ı cemil-den başka çare yoktur.
Yusuf 12:18
Yani; pederlerinin kolayca sözlerine inanmayacağını bildiklerinden biraderlerinin gömleğini bir koyun kanma boyadılar ve yalandan sürülmüş kanla pederlerine geldiler ve gömleğini ortaya koydular. Pederleri gömleği eline aldı ve kanın insan kanı olmadığını bildi ve dedi ki «Bu sözünüz yalandır, belki bu çirkin işi sizin nefsiniz size tezyin etti. Binaenaleyh; nefsinize uydunuz, bunu işlediniz. Şu halde benim için sabr-ı cemilden başka çare yok, ancak sabr-ı cemil vardır ve sizin söylediğiniz emir üzerine Allah'tan yardım talebolunur» demekle sözlerinin doğru olmadığını ve nefislerine uyduklarını ve bu iptilânın çaresi güzel sabır olduğunu ve bu işin akıbetine Allah'tan yardım istediğini beyan etti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran yalanlarını doğru gibi göstermek üzere bir kuzu keserler, gömleği kana sürerler ve lâkin yırtmak hatırlarına gelmez. Pederlerine getirince Hz. Ya'kub gömleği alır, yüzüne ve gözüne sürer. Fakat yırtık olmayınca «Sübhanallah! Ne acip ve halim bir kurtmuş oğlumu yemiş de gömleğini yırtmamış» dedikten sonra sözlerinin yalan olduğunu, bu büyük işi onlara nefisleri tezyin ve teshil ettiğini, bu işin akıbetinde selâmeti bulmak için sabr-ı cemil lâzım geldiğini ye Allah'ın inayetine ilticadan başka çare olmadığını söyledi. Çünkü; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının sözlerinin yalan olduğunu gömleğin sağlam olmasıyla bildiği gibi oğlunun rü'yasıyla da bilmişti. Zira rü'ya; Hz. Yusuf'un, âkıbet-i hasene sahibi olduğuna delâlet ediyordu. Sabrı cemil; şikayetsiz ve fezi' u feryad etmeden sükûnetle sabretmektir. Zira kaza-yl ilâhi üzerine sabır vaciptir ve lâkin zalimin zulmü üzere sabretmek vacip değildir. Belki zulmün define çalışmak vaciptir. Ya'kub (A.S.) in oğlunun sağ olduğunu bildiği ve şiddetle taharri edip oğlunu o belâdan kurtarıp zulmü defetmek lâzım olduğu halde sabrının sebebi; Fahri Râ-zi'nin beyanı veçhile iki şeydir :
Birincisi; bu vesileyle Mısır'a gidip melce-i enam olması ve bu belâ sebebiyle derecatının terfii mukadder olduğundan Cenab-ı Hakkın taharriye müsaade etmemesidir.
İkincisi; taharriye başlamak oğlunun hayatına suikasde sebep olmasıdır. Çünkü; mahdumlarının Yusuf (A.S.) hakkında hasedleri ve gayz u gazapları pek çok olduğundan taharriye başlamrsa Yusuf'u katletmek ihtimali galip olduğu cihetle taharriden feragatla sabra mülâzemet ve Allah'ın inayetine iltica etmiş ve şu halde pederinin sabrı oğlunun hayatını muhafaza eylemiştir. Yusuf (A.S.) m rü'yasının icabı akıbeti pek parlak olacağına kalbi müsterihti ve lâkin ne gibi tecelliyat olacağını bilmemekle beraber iftirakına tahammül edemediğinden hüzün ve esefi ziyadeydi.
Yusuf 12:19
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in makam-ı mübareki olan kuyudan Mısır canibine azimetinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Yusuf (A.S.) kovaya sarılmış ve kovayla beraber çıkmıştı.
Yani; Yusuf (A.S.) a ma'bedhane olan kuyunun civarına Medyen'den gelip Mısır'a gitmek üzere bir yolcu kafilesi geldi. Malik b. Zağr isminde su getirici adamlarını kuyuya su almak üzere gönderdiler. (Malik) kuyuya geldi ve kovasını kuyuya salınca Yusuf (A.S.) kovaya sarıldı. Malik kovayı çekti, fakat su yerine kemâl-i sabahat ye melâhatlı bir oğlan çıkınca Malik diyerek bağırdı. Yani "Bu ne müjdedir ey müjde! Gel buraya, zamanın geldi. İşte şu kuyudan çıkan bir oğlandır» dedi ve Hz. Yusuf'u aldı, kafileye götürdü. (Malik) ve sair kafile halkı Yusuf'u ticaret için satacak bir meta' makamında ve emanet diyerek satmak ve parasını taksim etmek üzere ittifak ettiler ve bu yolda işin hakikatini saklamak ve söylememek üzere karar verdiler. Halbuki cemi-i seraire muttali' olan Allahü Tealâ gerek Yusuf'un biraderlerinin ve gerek kafilenin amellerini bilir,
Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile varid ; kafilenin önünde gidip kafilenin konak yerini, suyunu ve ateşini hazırlayan kimseye denir. Bu kafilenin varidi de (Malik b. Zağr Huzaî) olduğu mervidir. Büşrâ ; süruru mucip olan birşeyi ihbar için isti'-mâl olunan bir kelimedir. Yahut kafilede Malik'in arkadaşlarından birinin ismi (Büşrâ) olduğundan onu çağırmıştır. Bizâa ; sa-tıvermek için emanet edilen maldır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Malik'le diğer bir refiki Yusuf (A.S.) ı kuyuda bulduklarını kafilenin sair efradından sakladılar ve «Kuyunun yanında bulunan kimseler bu köleyi bize emanet ettiler. Mısır'da satıp parasını göndereceğiz» demelerine binaen Yusuf (A.S.) a bizâa yani satılmak üzere emanet edilmiş mal denilmiştir. Kafile Hz. Yusuf'un kuyuda üç gün ikaametinden sonra geldiği ve üç günden sonra kuyudan çıktığı mervidir.
Yani; Yusuf (A.S.) a ma'bedhane olan kuyunun civarına Medyen'den gelip Mısır'a gitmek üzere bir yolcu kafilesi geldi. Malik b. Zağr isminde su getirici adamlarını kuyuya su almak üzere gönderdiler. (Malik) kuyuya geldi ve kovasını kuyuya salınca Yusuf (A.S.) kovaya sarıldı. Malik kovayı çekti, fakat su yerine kemâl-i sabahat ye melâhatlı bir oğlan çıkınca Malik diyerek bağırdı. Yani "Bu ne müjdedir ey müjde! Gel buraya, zamanın geldi. İşte şu kuyudan çıkan bir oğlandır» dedi ve Hz. Yusuf'u aldı, kafileye götürdü. (Malik) ve sair kafile halkı Yusuf'u ticaret için satacak bir meta' makamında ve emanet diyerek satmak ve parasını taksim etmek üzere ittifak ettiler ve bu yolda işin hakikatini saklamak ve söylememek üzere karar verdiler. Halbuki cemi-i seraire muttali' olan Allahü Tealâ gerek Yusuf'un biraderlerinin ve gerek kafilenin amellerini bilir,
Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile varid ; kafilenin önünde gidip kafilenin konak yerini, suyunu ve ateşini hazırlayan kimseye denir. Bu kafilenin varidi de (Malik b. Zağr Huzaî) olduğu mervidir. Büşrâ ; süruru mucip olan birşeyi ihbar için isti'-mâl olunan bir kelimedir. Yahut kafilede Malik'in arkadaşlarından birinin ismi (Büşrâ) olduğundan onu çağırmıştır. Bizâa ; sa-tıvermek için emanet edilen maldır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Malik'le diğer bir refiki Yusuf (A.S.) ı kuyuda bulduklarını kafilenin sair efradından sakladılar ve «Kuyunun yanında bulunan kimseler bu köleyi bize emanet ettiler. Mısır'da satıp parasını göndereceğiz» demelerine binaen Yusuf (A.S.) a bizâa yani satılmak üzere emanet edilmiş mal denilmiştir. Kafile Hz. Yusuf'un kuyuda üç gün ikaametinden sonra geldiği ve üç günden sonra kuyudan çıktığı mervidir.
Yusuf 12:20
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) ı kafilenin Mısır'da sattıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; yolda bulduklarından her kaç kuruşa verseler kâr olduğu için ehemmiyet vermediler. Zira; buldukları şeyi hakir görmek ve kıymetini bilmemek her ne olsa kâr addetmek ve sahibi çıkar diyerek alelacele elden çıkarmak insanlarda âdettir. Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) hakkında kafile öyle yaptılar ki az paraya değiştiler. Şu manâ; satanların kafile efradı olduğuna nazarandır. Amma satanların Yusuf (A.S.) in biraderleri olduğuna nazaran manâ-yı âyet:
…
Yani; «Kaçmış bir köleleri olduğunu iddia ederek rağbetsizlik gösterdiler» demektir. Kervan kuyunun yanına konunca ihve-i Yusuf ne var ne yok diyerek Yusuf (A.S.) in halinden haber aramak üzere kuyunun başında, kafilenin yanlarına gelip biraderlerini kuyudan çıkmış görünce «Bu bizim kölemizdir, kaçtı» deyip kafileye az bir parayla sattıkları mervidir. Kafileyle gidip pederlerinden uzak olması mat-lub olduğundan paranın azına ve çoğuna bakmayıp hemen kafile,
ne vermişse aldıklarından denmiştir ki «Yusuf hakkında kardeşleri ihtiyaçsız ve ehemmiyetsiz bulundular» demektir. Yahut kafile, kaçmış köle denilince ihtiyaçsız ve rağbetsiz bulundular ki az parayla alsınlar.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile semen-i bahsla murad; haram, o ayan aşağı ve kıymeti noksan bir paradır. Ve o zamanda kırk dirhemden yukarı olan parayı tartmak ve kırktan aşağı olanı saymak âdet olduğu cihetle Yusuf (A.S.) bedelinde alman para kırk dirhemden aşağı olduğuna işaret için yani «sayılmış bir para» denmiştir.
Zühd ; bir şeye rağbet etmemektir. Binaenaleyh; bu âyette evvelki manâya nazaran zahidi nle murad; kafile olursa yolda bulduklarını ve kaçmış bir köle olduğunu itikad ettiklerinden sahiplerinin usanmış olduklarını gördükleri cihetle rağbetsiz gorün-düler, az bir parayla aldılar ve Mısır'da az bir ticaretle sattılar demektir. Eğer zahidinle murad; biraderleri olursa keenne kaçmış bir köle olduğundan kafileye karşı rağbetsiz görünâiİLerve azıcife zim kölemizdi, fakat kaçmıştım demelerine karşı Yusuf (A.S.) hakikati söyleyecek olursa katlederler korkusuna binaen sükût etmiştir.
Yusuf 12:21
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) ı kafilenin alıp Mısır'a götürdüklerini beyandan sonra Mısır'da cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Vacip Tealâ Aziz-i Mısır'ın Yusuf (A.S.) da gördüğü alâmet-i necabet ve emmare-i salâh üzerine haremine tenbihat-ı lâzımeyi icra ettiğini beyandan sonra buyuruyor.
Binaenaleyh; ihve-i Yusuf gibi birçok şeylere teşebbüs eder lâkin irade-i ilâhiyeye karşı hiçbir te'siri olmaz. Akıbet hacaletini mucip olur. Zira; Allahü Tealâ emrinde galiptir.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile seyyare yani deveciler Yusuf (A.S.) ı Mısır'da satmak için pazara çıkarınca Mısır'ın maliye nazırı ve başvekili (Kıtfır) Hz. Yusuf'u alır ve âyette beyan olunduğu veçhile haremi (Rail) e veyahut (Züleyha) ya son derece ikram etmesini, iltifatta bulunmasını ve muhterem tutulmasını tenbih eder. Bu tenbihine iki sebep beyan eder ki birisi; Yusuf (A.S.) da gördüğü akıl, zekâ ve salâh-ı hâl sebebiyle çiftliklerinde ve sair işlerinde menfaat göreceğini ümid etmesidir, diğeri de (Kıtfır) bilâveled olduğundan kendine oğul ittihaz edeceğini mülâhaza etmesidir.
İbn-i Mes'ud Hazretlerinin "Ahad-i naşfcan en ziyade ferasetli olan üç kişiden birincisi; Aziz-i Mısır'dır ki ferasetiyle Yusuf (A.S.) ı bildi ve haremine ikram etmesini tavsiye etti. İkincisi; Hz. Şuayb'ın kerimesidir ki ferasetiyle Mûsâ (A.S.) ı bildi, pederinden Hz. Musa'yı isticar etmesini istedi ve isticar olunanların hayırlısı olduğunu beyan etti. Üçüncüsü; Ebubekir Hazretleridir ki Hz. Ömer'in hilâfete liyakatini bildi ve 3Terine halife intihab etti» buyurmuştur.
Yusuf (A.S.) Mısır'ı teşrifinde Mısır da hükümdar (Amalika) kavminden (Reyyan b. Velid) isminde bir kimse olduğu mervidir. Bundan sonra gelecek âyetlerde beyan olunacağı veçhile vukuatın cereyanından sonra Yusuf (A.S.) 1 kendine vezir tayin eden budur ve Yusuf (A.S.) a iman edip din-i hak üzere Hz. Yusuf'un hayatında vefat ettiği Kazî'nin cümle-i beyanatındandır.
Vacip Tealâ Aziz-i Mısır'ın Yusuf (A.S.) da gördüğü alâmet-i necabet ve emmare-i salâh üzerine haremine tenbihat-ı lâzımeyi icra ettiğini beyandan sonra buyuruyor.
Binaenaleyh; ihve-i Yusuf gibi birçok şeylere teşebbüs eder lâkin irade-i ilâhiyeye karşı hiçbir te'siri olmaz. Akıbet hacaletini mucip olur. Zira; Allahü Tealâ emrinde galiptir.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile seyyare yani deveciler Yusuf (A.S.) ı Mısır'da satmak için pazara çıkarınca Mısır'ın maliye nazırı ve başvekili (Kıtfır) Hz. Yusuf'u alır ve âyette beyan olunduğu veçhile haremi (Rail) e veyahut (Züleyha) ya son derece ikram etmesini, iltifatta bulunmasını ve muhterem tutulmasını tenbih eder. Bu tenbihine iki sebep beyan eder ki birisi; Yusuf (A.S.) da gördüğü akıl, zekâ ve salâh-ı hâl sebebiyle çiftliklerinde ve sair işlerinde menfaat göreceğini ümid etmesidir, diğeri de (Kıtfır) bilâveled olduğundan kendine oğul ittihaz edeceğini mülâhaza etmesidir.
İbn-i Mes'ud Hazretlerinin "Ahad-i naşfcan en ziyade ferasetli olan üç kişiden birincisi; Aziz-i Mısır'dır ki ferasetiyle Yusuf (A.S.) ı bildi ve haremine ikram etmesini tavsiye etti. İkincisi; Hz. Şuayb'ın kerimesidir ki ferasetiyle Mûsâ (A.S.) ı bildi, pederinden Hz. Musa'yı isticar etmesini istedi ve isticar olunanların hayırlısı olduğunu beyan etti. Üçüncüsü; Ebubekir Hazretleridir ki Hz. Ömer'in hilâfete liyakatini bildi ve 3Terine halife intihab etti» buyurmuştur.
Yusuf (A.S.) Mısır'ı teşrifinde Mısır da hükümdar (Amalika) kavminden (Reyyan b. Velid) isminde bir kimse olduğu mervidir. Bundan sonra gelecek âyetlerde beyan olunacağı veçhile vukuatın cereyanından sonra Yusuf (A.S.) 1 kendine vezir tayin eden budur ve Yusuf (A.S.) a iman edip din-i hak üzere Hz. Yusuf'un hayatında vefat ettiği Kazî'nin cümle-i beyanatındandır.
Yusuf 12:22
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in Mısır'da (Kıtfır) in konağında karar ettiğini, (Kıtfır) in da haremine şan-ı Yusuf'a ihtimam lâzım olup her türlü ikramla iltifat olunmasını emreylediğini beyandan sonra Hz. Yusuf'un bulûğa vasıl olduğunu ve ilm ü hikmet verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; vakta ki Yusuf (A.S.) cisminin ve akl ü ferasetinin kuvvet bulduğu otuzla kırk arasındaki sinn-i vukufa baliğ olunca biz ona ilim ve hikmet verdik ki amelle müeyyed olan ilimdir ve ahadisi te'vile ilim de verdik. İşte Yusuf'a ilim, amel ve hikmet verdiğimiz gibi cümle erbab-ı ihsanı hüsn-ü ceza ile cezalandırırız,
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile eşüde murad; delikanlılığın nihayeti ve vücudun ve aklın tekemmülü zamanı olan otuz üç yaşında olmaktır. Buna nazaran Yusuf (A.S.) nas beyninde adaletle hüküm ve fasl-ı hukuka otuz üç yaşında me'zun kılınmıştır. Yahut eşüdle murad; on sekizle otuz üç yaş arasıdır. Yahut sinn-i bulûğdur.
Yusuf (A.S.) a verilen hikem ve ilim, kezalik amelinde ittika, hal-i sabaveinde belâya sabır ve ihsanla meşgul olduğundan bu misilli hüsn-ü mükâfata nail olduğuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde erbab-ı İhsanı bu gibi güzel cezalarla cezalandırırız buyurmuştur. Çünkü; muhsin; amelinde ittika ve belâya sabredip kazaya razı olan mü'min-i muhlistir. Şu halde bu sıfatlar her kimde bulunursa ihsan-ı ilâhiye nail olacak demektir.
Yusuf 12:23
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m Azizin konağında istirahat buyurduğu zaman Azizin haremi tarafından vâki olan teklifi ve o teklife Tcarşı Hz. Yusuf'un müdafaasını beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle imre-i Azizin davetini reddetti.
Yani; Yusuf (A.S.) ı Aziz-i Mısır hanesine götürüp rahatını te'min edip rüşdüne baliğ olduktan sonra Yusuf (A.S.) hanesinde eğleştiği Azizin haremi Yusuf'u, nefs-i Yusuf'tan talebetti ve arada vasıta istihdam etmedi. Bizzat kendi Yusuf'la birleşmeyi Yusuf (A.S.) dan istedi, bulundukları sarayın birçok kapılarını kapadı, Yusuf (A.S.) teklifini izhar etti ve "Yâ Yusuf! Tez gel yanıma, ben senin için hazırlandım. Arada mani' kalmadı. Binaenaleyh; sür'atle gel, benimle birleş» dedi. Yusuf (A.S.) hatunun şu davetine icabetten imtina' ederek «Senin teklifini kabulden ben Allah'a sığınırım ve beni bu gibi ef'âlden muhafaza etmesini Allah'tan isterim. Zira; senin zevcin Aziz benim efendimdir ki benim makamımı ter-fi'le güzel kıldı ve bana ikram olunmasını sana ısmarladı. Böyle efendinin haremine hıyanetle kötülük eder miyim? Elbette bu gibi çirkin ef'âle ben cüret etmem. Zira; zina ile nefsine zulmeden zalimler felah bulmaz» demekle Azizin hareminin talebini reddetti. Gerçi Yusuf (A.S.) in hüsn-ü cemâl ve melâhatmdan hatun müteessire olup kemâl-i aşk ve muhabbet her tarafını ihata edip tahammül edemez bir hale geldiğinden Hz. Yusuf'u şehevat-ı nefsaniye-sine uydurmak üzere envâ'-ı hiyel ve desaise teşebbüs ederek tam fırsat bulduğu bir zamanda bütün esbabı hazırlamış ve arzusunu izhar etmiştir, lâkin Yusuf (A.S.) da Allah'a iltica ederek talebini red ve bu gibi ef'âlin zulüm olduğunu- ve zulmü irtikâb edenlerin azaptan kurtulamayacaklarını beyan eylemiş ve bu kelâmıyla Azizin haremine nasihat ve insafa davet etmek istemiştir.
Kapıların müteaddid olduğuna işaret için ebvab; cemi' sıyga-sıyla varid olduğu gibi kelimesi de kesrete delâlet eden tef'il babından varid olmuştur ve Yusuf (A.S.) Mısır'da halk arasında Azizin abdi olmakla meşhur olduğundan «Aziz benim seyyi-dimdir» demiştir, yoksa Yusuf (A.S.) hürdür, hiç kimsenin mem-
lükü olmaz ve olmamıştır. Yahut zamiri Allahü Tealâ'ya râci'dir. Buna nazaran manâ~yı nazım:
…
demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) hatuna vermiş olduğu cevapta abdiçin lâzım olan vazifelerin tertibine gayet güzel riâyet etmiştir. Çünkü abdiçin birinci derecede vazife; Allah'ın emrine itaat ve nehyinden ictinabetmek olduğuna işaret için Yusuf (A.S.) cevabına kelimesiyle başlamıştır. İkinci derecede abdiçin riâyet lâzım olan; hukuk-u ibad olduğuna işaret için hatunun teklifini redle cevabının ikinci safhasında Azizin ni-metiyle mütena'im olup hukukuna riâyet vacip olduğunu beyan etmiştir. Üçüncü derecede herkesin nefsini zulüm gibi zarardan vikaaye etmesi vacip olduğunu beyan ve Züleyha'ya zina gibi ef'âl-i kabihadan vazgeçmesini tavsiye etmiştir. Gerçi zinada azıcık bir lezzet varsa da dünyada rüsvalığı ve âhirette büyük azabı mucip olduğundan âkil olan için bu gibi fenalığa tenezzül etmek yakışmadığına işaret etmiştir. İşte bu âyet-i celile; Yusuf (A.S.) m ke-mâl-i nezahet ve iffetine delâlet eder. Çünkü davet eden hatun; o zamanda dünyada en büyük hükümdarın vezir-i a'zamımn haremidir. Yusuf (A.S.) üzerine zahirde hâkime ve gayet-i hüsne malik olduğu gibi davetine icabette maddeten bir mani' olmayıp esbab-ı mülakat da hep mevcut olduğu ve Yusuf (A.S.) m da tabi-at-ı beşeriyesinin tam galeyan ve galebe edeceği bir zamanda ne-cabet-i nebeviye ve taharet-i fıtriyeleri bu esbabın cümlesini redle damen-i pakini meharimden muhafazası pek büyük iffet ve neza-het-i şan sahibi olduğuna delil-i kafidir. Binaenaleyh bu âyet; insanların daima nefslerini bu gibi meharimden muhafaza etmesi vacip olduğuna dahî delâlet eder.
Yusuf 12:24
Vacip Tealâ Azizin hareminin Yusuf (A.S.) ı nefsine davet edip Hz. Yusuf'un daveti reddettiğini beyandan sonra Yusuf'la Züleyha arasında cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yatti; Yusuf (A.S.) Azizin hareminin davetini reddettikten sonra hatun Yusuf (A.S.) la içtimâ' etmeyi muhakkak kendi ihtiyarıyla kasdetti. Eğer zinanın hürmetine dair Rabbisinin burhan ve delillerini görmemiş olsaydı Yusuf da, Züleyha ile birleşmeyi kasdederdi ve lâkin Rabbisinin delillerini görmesi o kasıddan me-netti. îşte bizim şu suretle zinanın hürmetine deliller gösterip onu sû-i kasıddan muhafaza etmemiz ondan günahı ve zina gibi fahşayı menetmek içindir. Zira; Yusuf (A.S.) bizim nübüvvetle ihtiyar ettiğimiz ve ibadetini Allah'a tahsis eden halis kullarımızdandır.
Bu âyet-i Celilede müfessirînin birçok tahkikatları vardır. Hulâsası; Yusuf (A.S.) dan kasdın vâki' olmamasıdır. Çünkü; âyet-i celilenin sarahati «Rabbisinin burhanını görmemiş olsaydı kasdederdi ve lâkin burhanı gördü kasdetmedi» demektir.'Yusuf (A.S.) kasdetmiş olsa kasdı zaruri olduğundan mes'ul olmaz. Çünkü; kasdın iki kısmı vardır.
Birincisi; kalbe gelen hatıratı azmeylemek ve eserini hariçte izhara sa'yetmektir. İşte Azizin hanımının kasdı bu kabildendir. Çünkü; kalbine gelen zinanın hariçte eserini izhara çalıştığı için mes'uldür. Zira; hariçte fiiliyatının husulüne sa'y ettiğinden zaruret halinden çıkmış ihtiyariyet halini iktisab etmiştir. Hemmin yani kasdıiı ikincisi; mücerret nefs-i beşere arız olup Hariçte eseri izhata çalışılmayan bir hatıradır ki her zaman her beşere arıt olan şeydir. Bu kabil hatıratın eserini izhar sâdediîide azirri ve fiiliyatını meydana getirmek için esbab taharri olunmazsa mücerret kalbe gelmesi zaruri ölüp ihtiyari olmadığından abid mes'ûl olmaz. Şu halde Yusuf (A.S.) hakkında hemnı yani kasıd olsa bu kabil hatırat zaruridendir. Çünkü; hariçte bütün esbab mevcut olduğu halde asla meyil göstermediği sarahat-ı nasla sabittir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak; Yusuf (A.S.) m dört cihetle taharet ve iffetine şehadet etmiştir.
Birincisi; Yusuf (A.S.) dan günah manâsına olan sûü menetmesidir.
İkincisi; zina manâsına olan fahşayı menetmesidir.
Üçüncüsü; kavlinde zatına muzaf kılmasıdır.
Dördüncüsü; halis kullarından olduğunu beyan etmesidir. Eğer Yusuf (A.S.) dan sûukasd manâsına hehım sudur etmiş olsaydı Cenab-ı Hak taharetine şehadet etmez ve burhanını göstermekle muhafaza etmezdi. Eğer imree-i Azizin teklifi üzerine beşeriyet noktasından kalb-i nebevilerine bir hatıra gelmişse zaruridir. Beşer için hatıra gelmemek de mümkün değildir ve hatıra gelmemekten gelip de menetmek memduhtur. Çünkü; insan arzuyu nefsanîsiyle beraber muharrematı terketmekten sevap alır ve memduh ölür, yoksa arzu-yu nefsâhî olmayan şeyi terkinden dolayı sevap almaz. Şu kadar ki işlemediği için azap da görmez.
Bu âyette burhanla murad; zinanın hürmetine dair delilleri görmesi ve bulundukları odanın duvarına İbaresinin yazümasıdır. Yahut Cibrü-i Emin'in gelmesidir. Herhangi surette olursa olsun Hz. Yusuf'un ma'sum olmasına ve Cenab-ı Hakkın sair enbiya-yı izam gibi Yusuf (A.S.) ı da bu gibi muhar-remattan muhafaza ettiğine delâlet eder. Çünkü cümle enbiya; İsnıet-i ilâhiyeyle ma'sumlardır.
Hülâsa: imree-i Aziz davet etmiş ve birleşmek kasdetmişse de Vacip Tealâ'nıri Yusuf (A.S.) ı muhafaza ettiği bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Yusuf 12:25
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in hatunun davetinden firar ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; hatunun davetine karşı Yusuf (A.S.) kapıya doğru firar etmek kasdedince hatunla beraber kapıya doğru müsabaka edercesine koşuştular. Yusuf (A.S.) ileride hatunun şerrinden daha hızlı kaçmakta olduğu cihetle hatun arkadan yakalamak üzere gömleğini tuttu ve yırttı. İkisi beraber kapıya geldiklerinde kapının önünda hatunun efendisi olan (Kıtfır) ı buldular. Azizin haremi zevcini görünce suçunu örtmek üzere derhal şikâyete başladı ve dedi ki «Senin ehline sûukasdeden kimsenin cezası; ancak hapis veya azab-ı elimle azab olunmaktır».
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) Rab-bisinin burhanını görünce kaçıp kurtulmak için kapıya doğru firar etmesi üzerine hatun bırakmamak maksadıyla arkasından tutar, fakat Yusuf (A.S.) da dinlemeyip ileriye doğru hücum edince gömleğini arkasından yırttı. (Kıtfır) ı hatunun akrabasından birisiyle kapı Önünde oturur buldular. İşte o zaman hatun kendi kabahatim Hz. Yusuf'a tahmil etmek üzere şikâyete .başlar ve lâkin Yusuf (A.S.) a fart-ı muhabbetinden şikâyetini cezanın tayiniyle karıştırır ki (Kıtfır) hiddetle katledivermesin için Hz. Yusuf'un hayatına zarar vermeyecek surette «Senin ehline sûukasdedenin cezası?» suâlinden sonra kendi iki suretle ceza beyan eder ki (Kıtfır) bu ikiden birini yapsın ve Yusuf (A.S.) da berhayat kalsın.
Zira; berhayat olunca bir zaman emeline nail olmak ümidi kesilmez. Sicinle murad; saray dahilinde bir odada bir iki gün hapsolunmaktı. Yoksa uzun boylu hapsolunması değildi ve Hz. Yusuf'a son derece muhabbetine binaen hapsi azab üzere takdim etmiştir ki (Kıtfır) ı hapse imale etmekti.
Şu manâ; lâfzı olduğuna nazarandır. Amma lâfzı istifham olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Azab-ı eiîmle murad; değnekle döğmektir.
Yusuf 12:26
Vacip Tealâ hatunun zevcine karşı Yusuf (A.S.) ı itham etmek istediğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) in cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle şahit meseleyi halletmek istedi.
Yani; kapı önünde (Kıtfır) a tesadüf edip Züleyha (Kıtfır) a şikâyette Hz. Yusuf'u itham etmek isteyince Yusuf (A.S.) şu ithamı üzerinden kaldırmaya teşebbüs etti ve «Benim kusurum yok-fur zira; Züleyha arada vasıta istihdam etmeden benimle vikaı benim nefsimden istedi, envâ'-ı hiyel ve desaisi isti'mâl etti, fırsat buldu ve beni yakalamak arzu etti. Ben yakayı ele yermemek ve şerrinden kurtulmak için kaçtım. O benim arkamdan tuttu, bırakmamak istedi» demekle tebrie-i zimmet edip herbiri yekdiğerine atf-ı cürümle sözleri taaruz edince hatunun kendi akrabasından (Kıtfır) in yanında bulunan şahit meseleyi halletmek ve kabahat sahibini meydana çıkarmak üzere şehadet etti, «Bakalım Yusuf'un gömleğine. Eğer gömlek ön taraftan yırtılmışsa Züleyha sadık, Yusuf yalancılardandır ve eğer arka tarafından yırtılmışsa Yusuf doğrulardan, Züleyha yalancıdır" demekle meseleye hükmetti.
Fahri Râzi ve Hâzin'ih beyanları veçhile Cenab-ı Hakkın bu vak'ada şahidi, kabahat sahibi olan hatunun akrabasından halket-mesi Yusuf (A.S.) dan töhmeti kaldırmakta kimsenin şüphesi kalmasın içindir, Yusuf (A.S.) in gömleğiyle beraeti gerek (Kıtfır) ve gerek hatunun akrabası ve sair saray halkı indinde sabit olduğu gibi hatunun envâ'-ı ziynetlerle tezeyyün etmesi ve Yusuf (A.S.) in firar ederek kapı önüne çıkmaları ve hatunun açık bir itham yapmayıp mücmel bir sözüyle ithama kalkmasıyla dahi sabit olmuştur.
Yusuf 12:27
Vacip Tealâ hatunun zevcine karşı Yusuf (A.S.) ı itham etmek istediğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) in cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle şahit meseleyi halletmek istedi.
Yani; kapı önünde (Kıtfır) a tesadüf edip Züleyha (Kıtfır) a şikâyette Hz. Yusuf'u itham etmek isteyince Yusuf (A.S.) şu ithamı üzerinden kaldırmaya teşebbüs etti ve «Benim kusurum yok-fur zira; Züleyha arada vasıta istihdam etmeden benimle vikaı benim nefsimden istedi, envâ'-ı hiyel ve desaisi isti'mâl etti, fırsat buldu ve beni yakalamak arzu etti. Ben yakayı ele yermemek ve şerrinden kurtulmak için kaçtım. O benim arkamdan tuttu, bırakmamak istedi» demekle tebrie-i zimmet edip herbiri yekdiğerine atf-ı cürümle sözleri taaruz edince hatunun kendi akrabasından (Kıtfır) in yanında bulunan şahit meseleyi halletmek ve kabahat sahibini meydana çıkarmak üzere şehadet etti, «Bakalım Yusuf'un gömleğine. Eğer gömlek ön taraftan yırtılmışsa Züleyha sadık, Yusuf yalancılardandır ve eğer arka tarafından yırtılmışsa Yusuf doğrulardan, Züleyha yalancıdır" demekle meseleye hükmetti.
Fahri Râzi ve Hâzin'ih beyanları veçhile Cenab-ı Hakkın bu vak'ada şahidi, kabahat sahibi olan hatunun akrabasından halket-mesi Yusuf (A.S.) dan töhmeti kaldırmakta kimsenin şüphesi kalmasın içindir, Yusuf (A.S.) in gömleğiyle beraeti gerek (Kıtfır) ve gerek hatunun akrabası ve sair saray halkı indinde sabit olduğu gibi hatunun envâ'-ı ziynetlerle tezeyyün etmesi ve Yusuf (A.S.) in firar ederek kapı önüne çıkmaları ve hatunun açık bir itham yapmayıp mücmel bir sözüyle ithama kalkmasıyla dahi sabit olmuştur.
Yusuf 12:28
Vacip Tealâ şahidin şehadeti ve hükmü üzere gömleğin yırtığını taharri neticesinde görülen ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şahit gehadet edip taharri neticesinde (Kıtfır) gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce evvelden beri Yusuf (A.S.) da gördüğü iffet ve taharet indinde bir kat daha kuvvet bulması üzerine haremine tevcih-i hitab ederek «Şu fena iş ve buna ceza istemek sizin hilelerinizdendir. Zira; hileniz pek büyüktür» demekle haremini tekdir ettikten sonra Yusuf (A.S.) a tevcih-i hitab ederek «Yâ Yusuf! İ'raz et bu sözden, bir daha söyleme. Zira; bizim indimizde senin beraetin tahakkuk etti. Sakla bu esrarı» demekle ricada bulunduktan sonra haremine tekrar tevcih-i hitabederek «Sen hatana istiğfar et. Zira; sen muhakkak hata edenlerdensin. Binaenaleyh; üzerine istiğfar vacip oldu ve bir daha böyle hatada bulunma» demekle nasihat etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hitab; Züleyha ve cemi-i nisvanadır veyahut yalnız Züleyha'yadır. Lâkin hilede cümlesi müşterek
olduklarından cemi' sıygasıyla varid olmuştur. İnsan yerlere ve göklere nispetle zayıf bir mahlûksa da nisvanın hilesi gayet ince ve kulub-ü ricale taalluku ziyade ve nüfus-u beşerde te'siri büyük olduğundan hilelerinin azîm olduğu beyan olunmuştur. Hatta nisvanın hilesi erkeklerin muvacehesinde olup şeytan'ın vesvesesi gizli olduğundan kadınların hileleri şeytan'ın hilesinden daha büyüktür.
Yusuf 12:29
Vacip Tealâ şahidin şehadeti ve hükmü üzere gömleğin yırtığını taharri neticesinde görülen ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şahit gehadet edip taharri neticesinde (Kıtfır) gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce evvelden beri Yusuf (A.S.) da gördüğü iffet ve taharet indinde bir kat daha kuvvet bulması üzerine haremine tevcih-i hitab ederek «Şu fena iş ve buna ceza istemek sizin hilelerinizdendir. Zira; hileniz pek büyüktür» demekle haremini tekdir ettikten sonra Yusuf (A.S.) a tevcih-i hitab ederek «Yâ Yusuf! İ'raz et bu sözden, bir daha söyleme. Zira; bizim indimizde senin beraetin tahakkuk etti. Sakla bu esrarı» demekle ricada bulunduktan sonra haremine tekrar tevcih-i hitabederek «Sen hatana istiğfar et. Zira; sen muhakkak hata edenlerdensin. Binaenaleyh; üzerine istiğfar vacip oldu ve bir daha böyle hatada bulunma» demekle nasihat etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hitab; Züleyha ve cemi-i nisvanadır veyahut yalnız Züleyha'yadır. Lâkin hilede cümlesi müşterek
olduklarından cemi' sıygasıyla varid olmuştur. İnsan yerlere ve göklere nispetle zayıf bir mahlûksa da nisvanın hilesi gayet ince ve kulub-ü ricale taalluku ziyade ve nüfus-u beşerde te'siri büyük olduğundan hilelerinin azîm olduğu beyan olunmuştur. Hatta nisvanın hilesi erkeklerin muvacehesinde olup şeytan'ın vesvesesi gizli olduğundan kadınların hileleri şeytan'ın hilesinden daha büyüktür.
Yusuf 12:30
Vacip Tealâ; her ne kadar (Kıtfır) ve hareminin akrabası şu esrarı saklamak istenıişlerse de ancak iki dudağı tecavüz eden söz elbette şayi' olur fahvasmca bu vak'anın Mısır'da .şayi' olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Azizin haremini levmeden hatunlar hükümdarın perdedan, ekmekçisi, sa-kîsi, zindancısı ve hayvanat müdürünün haremleridir ki saraya mensup olan beş kimsenin aileleridir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile §egaf ; kalbi ihata eden ince deridir. Şu halde demek; «Kalb üzere bulunan
derinin kalbi ihata ettiği gibi Azizin hareminin kalbini kendi gulâ-mmın muhabbeti ihata etmiş, boş yeri kalmamış. Binaenaleyh; ta-rik-ı savaptan çıkmış ve hataya düşmüş» demektir.
Yusuf 12:31
Vacip Tealâ; Züleyha bu kadınların kendini levmettiklerini işitince kendini ma'zur göstermek üzere zemmeden kadınları da'vet edip Yusuf (A.S.) ı onlara gösterdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
ve sözlerine şunu da ilâve ettiler.
Yani; şehir dahilinde Azizin hareminin Yusuf (A.S.) a vâki olan teklifi şayi' olup ba'zı kadınların kendini zemmettiklerini ve Hz. Yusuf'u görmek için yaptıkları hilelerini işitince Züleyha kendinin bu muhabbeti zaruri olduğunu göstermek üzere bir büyük ziyafet tertib ederek kendini zemmeden hatunlara ve sair eşraf haremlerine davetciler gönderdi, onlar için o zamanın âdeti veçhile sandalya ve koltuklar, dayanıp oturacak mahaller ve her kürsünün yanında masalar üzerine ayva, elma ve nar gibi bıçakla kesilib yenecek meyveler hazırladı. Her kadının eline birer keskin bıçak verdi ve kadınların bıçaklan ellerine alıp meyvelerden yemeye başlayacakları zaman evvelce güzel elbiselerle tezyin etmiş olduğu Yusuf (A.S.) a «Çık yâ Yusuf! Misafirlerin karşısına arz-ı cemâl et, göster kendini, görsünler seni. Muhabbetimde ma'zur addetsinler beni» dedi. Yusuf (A.S.) çıkıp kadınlar hüsn-ü cemalini ve kadd ü kametini ve güzel simasını görünce hayret ve dehşetlere müstağrak olup tekbir almaya başladılar ve ne yapacaklarını şaşırdıklarından ellerini kestiler. Hatta Yusuf (A.S.) ı seyr ü temaşadan kendilerine arız olan ıztıraptan ellerinin kesildiğini bil-mediler ve dediler ki «Bu misilli acaibatı halkeden hallâk aciz ve noksan gibi şeylerden münezzeh oldu. Zira; şu gördüğümüz suret beşer değildir. Çünkü; beşerde böyle bir sima görmedik. Binaenaleyh; şu gördüğümüz sima olmaz, ancak bir güzel melektir» dediler.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Züleyha'yî zemmeden hatunların zemden maksatları; Uz. Yusuf'u görmeye bir hile olduğundan onların zemmine mekir yani hile denilmiştir. Yahud evvelce Züleyha onlara esrarını söylemiş ve saklamalarını rica etmiş olduğu halde onlar Züleyha'yî zemle emanet olan sırrı ifşa ederek hile yaptıkları için onların bu ifşalarına mekir denmiştir. Yahut hafi surette zemmetmeleri hileye müşabih olduğundan onların zemlerine mekir denmiştir. Züleyha'nın mekrinden emin olmadığı için Yusuf (A.S.) a Züleyha «Yâ Yusuf! Çık bulunduğun mahalden» deyince derhal çıkmıştır. Yusuf (A.S.) o zaman insanların hüsn-ü cemâlde en güzeli olup emsali bulunmadığından ha-kikatta hüsn-ü cemâlini görenlere hayret verecek bir simada olduğundan gören kadınlar Hz. Yusuf'u görünce onu halkeden Cenab-ı Hakka, tekbire ve nekaisten tenzihe müsaraat ettiler. O zamanda Mısır ahalisi putperest müşriklerse de Allah'ı ikrar ettiklerine bu âyet delâlet eder.
Gerçi cins-; beşer, cins-i melekten efdalse de taife-i nisanın kalplerinde en çirkin mahlûk şeytan olduğu gibi en güzel mahlûk da melek olmak merkûz olduğundan Yusuf (A.S.) ı meleğe teşbih etmişlerdir ve bu teşbihlerinin ikinci bir sebebi de onları Yusuf in cemâlini seyrederken Yusuf (A.S.) onlara asla iltifat etmeyip üzerinde heybet-i nübüvveti ve mehabet-i risaleti ve simayı iffet ve tahareti muhafaza ettiğini görünce onlar meleğe teşbih etmişlerdir. Çünkü; melekte kuvve-i şehvaniye ve gazabiyeye dair bir şey olmayıp taamları tevhid-i ilâhi ve şarapları Allah'ı sena etmek olduğunu bilip Yusuf (A.S.) da evsaf-ı beşeriyeden bir şey görmediklerinden evsaf-ı beşeriyeden ahlâk-ı melekûtiyeye intikal ettiğini iddia ederek ta'zîm suretiyle «Şu delikanlı olmadı illâ melek oldu» dedikleri Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.
Yusuf 12:32
Vacip Tealâ; Züleyha'nın Hz. Yusuf'u hatunlara gösterip hayretlerini görünce Züleyha kendinin ma'zure olup levme lâyık olmadığını ve belki levme şayan olan onu levmeden kadınlar olduğunu ve işin saklanacak bir ciheti kalmayıp açıktan meylettiğini ye lâkin Yusuf (A.S.) in ona asla meyletmediğini sarahaten söylemek zamanı geldiğinden bu hususa dair olan her esrarını söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Yani; Züleyha Yusuf (A.S.) ı hatunların bir defa görüşte mest ü hayran olduklarını, kendinden daha ziyade fart-ı muhabbet gösterdiklerini görünce onların hallerinden cesaret alarak herşeyi meydana koymak zamanı geldiğinden dedi ki «İşte şu gördüğünüz zat onun hakkında muhabbetle beni levmettiğiniz zattır. Şimdi benim muhabbette ma'zur olduğumu ve sabra takatim kalmadığını anladınız ki bu zata muhabbette ben levme müstehak değilim ve Allah'a yemin ederim ki ben onu nefsinden talep ve muvasalat arzu ve bu hususta lâzım gelen tedbirlerin cümlesine teşebbüs ettim ve lâkin muvaffak olamadım. Zira; ismetini muhafaza etti ve Allah'a yemin ederim ki eğer benim teklifimi kabul edip emrettiğim şeyi işlemez, eski iffetinde ısrar ederse elbette hapsolunur ve uzun müddet mahpushanede kalır, elbette- zelil ve küçükler zümresinden olur» demekle herşeyi açığa attı ve tehdidatta bulundu.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu sözü kemâl-i tahassürle meramına nail olamadığına teessüfünden söyledi ve davet ettiği hatunlardan muavenet istedi. Binaenaleyh; Ni-metullah Efendi'nin tefsirinde ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran misafir kadınların cümlesi Züleyha'ya muvafakat etmesini Yusuf (A.S.) a tavsiye ve ısrar ettiler ve Züleyha'nın emrine muhalefet caiz olmadığını ve muhalefet ederse işin akıbeti fena olacağını söylediler. Binaenaleyh; Züleyha'nın misafirlerden gözettiğinden ziyade misafirler gayrette bulundular. Fakat Hz. Yusuf'a karşı bu gibi gayr-ı meşru' teklif ve sözler asla te'sir etmedi.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile «Elbette sağirînden olursun» demek «Zindanda katiller, hırsızlar ve firar etmiş köleler arasında bulunursun. Şu halde sen uyku, yiyecek ve içecek bulamazsın» demektir.
Yani; «Ey Yusuf! Sen muhabbetinle kalbimi çaldın ve efendisinden firar eden köle gibi benden firar ettin, iftirakmla beni' ölüm derecesine koydun. İşte şu fiilleri hariçte işleyenlerin cezasını ben sana gösterir ve hapsettiririm. Çünkü; şerir üzerinde emîr olarak benim gibi hasnâ, üstesna bir kadının teklifini kabul etmeyen kimse zindanda aç ve susuz hasır üzerinde elbette zelil olur» demekle tehdidatını uzatmışsa da Yusuf (A.S.) a asla te'siri. olmadığını görünce ismetine şehadet etti ve Yusuf (A.S.) üzerinde asla şüphe bırakmadı.
Yani; Züleyha Yusuf (A.S.) ı hatunların bir defa görüşte mest ü hayran olduklarını, kendinden daha ziyade fart-ı muhabbet gösterdiklerini görünce onların hallerinden cesaret alarak herşeyi meydana koymak zamanı geldiğinden dedi ki «İşte şu gördüğünüz zat onun hakkında muhabbetle beni levmettiğiniz zattır. Şimdi benim muhabbette ma'zur olduğumu ve sabra takatim kalmadığını anladınız ki bu zata muhabbette ben levme müstehak değilim ve Allah'a yemin ederim ki ben onu nefsinden talep ve muvasalat arzu ve bu hususta lâzım gelen tedbirlerin cümlesine teşebbüs ettim ve lâkin muvaffak olamadım. Zira; ismetini muhafaza etti ve Allah'a yemin ederim ki eğer benim teklifimi kabul edip emrettiğim şeyi işlemez, eski iffetinde ısrar ederse elbette hapsolunur ve uzun müddet mahpushanede kalır, elbette- zelil ve küçükler zümresinden olur» demekle herşeyi açığa attı ve tehdidatta bulundu.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu sözü kemâl-i tahassürle meramına nail olamadığına teessüfünden söyledi ve davet ettiği hatunlardan muavenet istedi. Binaenaleyh; Ni-metullah Efendi'nin tefsirinde ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran misafir kadınların cümlesi Züleyha'ya muvafakat etmesini Yusuf (A.S.) a tavsiye ve ısrar ettiler ve Züleyha'nın emrine muhalefet caiz olmadığını ve muhalefet ederse işin akıbeti fena olacağını söylediler. Binaenaleyh; Züleyha'nın misafirlerden gözettiğinden ziyade misafirler gayrette bulundular. Fakat Hz. Yusuf'a karşı bu gibi gayr-ı meşru' teklif ve sözler asla te'sir etmedi.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile «Elbette sağirînden olursun» demek «Zindanda katiller, hırsızlar ve firar etmiş köleler arasında bulunursun. Şu halde sen uyku, yiyecek ve içecek bulamazsın» demektir.
Yani; «Ey Yusuf! Sen muhabbetinle kalbimi çaldın ve efendisinden firar eden köle gibi benden firar ettin, iftirakmla beni' ölüm derecesine koydun. İşte şu fiilleri hariçte işleyenlerin cezasını ben sana gösterir ve hapsettiririm. Çünkü; şerir üzerinde emîr olarak benim gibi hasnâ, üstesna bir kadının teklifini kabul etmeyen kimse zindanda aç ve susuz hasır üzerinde elbette zelil olur» demekle tehdidatını uzatmışsa da Yusuf (A.S.) a asla te'siri. olmadığını görünce ismetine şehadet etti ve Yusuf (A.S.) üzerinde asla şüphe bırakmadı.
Vacip Tealâ Züleyha'nın ısrarını ve Yusuf (A.S.) m iltifat göstermediğini beyandan sonra Hz. Yusuf'u bunların şerrinden kurtulmak için Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Yusuf 12:33
Yani; Züîeyha ve misafir olan kadınların ısrarlarım görünce Yusuf (A.S.) Cenab-ı Hakka ilticadan başka bunların şerrinden beni tehdid ettikleri zindan, bana teklif ettikleri fena fiilden daha muhabbetlidir. Benim için taunlara muvafakat etmektense zindana gitmek hayırlıdır. Binaenaleyh; eğer sen bunların şerrini benden defetmezsen beşeriyetim icabı ben bunlara meyleder ve ilmiyle âmil olmayan cahiller zümresinden olurum» demekle tazarru' ve niyazda bulundu ve işbu istirham üzerine Rabbisi duasını kabul ve kadınların serlerini ondan defetti. Zira; Cenab-ı Hak münacaatı işitir ve münacat eden kimsenin halini bilir.
Fahri Râzi, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar fena fiili teklif eden Azizin haremiyse de diğer kadınlar da onun fikrine iştirakle teklifini kabul etmesinde ısrar ettiklerinden Yusuf (A.S.) duasında cümlesinin şerrinden kurtulmasını dercetmiştir.
Hatunların davet ettikleri şey her nekadar dünyaca lezzetli ve zindan meşakkatlıysa da fuhşun lezzeti ânî ve arkasında dünyada zem ve âhirette azap gibi elemi mucip olup zindanın meşakkati dünyada methe ve âhirette sevap gibi saâdet-i uzmâya vesile olacağına binaen zindan bana bunların teklifinden daha hayırlıdır» dedi ve kadınlar zindanla tehdid ettikleri için Yusuf (A.S.) zindanı istemiştir. Gerçi onların zulmen hapsetmeleri de teklif ettikleri fiil gibi ma'siyetse de «iki zarar cem'olsa ehveni ihtiyar olunur» kaidesine tevfikan hapsolunmak onların teklif ettikleri fena fiilden ehven olduğu cihetle hapsi tercih etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile eğer Yusuf (A.S.) halâsına başka surette dua etmiş olsaydı Cenab-ı Hak o suretle halâs ederdi. Binaenaleyh; insan daima duasında isteyeceği şeyi iyi intihab ve âki-bet-i haseneye duâ etmeli ve Resulullah'm akıbet talebini sabır talebi üzerine tercih buyurması dahi bu manâyı te'yid eder.
Herkesi düşman, şeytan ve kadın şerrinden kurtaracak ancak Allahü Tealâ olduğundan Yusuf (A.S.) kadınların şerrinden halâsını Cenab-ı Hak'tan istirham etmiştir. Çünkü; eğer bunların şerrinden kurtulmak için başka çare olsaydı ona tevessül ederdi.
Yusuf 12:34
Yani; Züîeyha ve misafir olan kadınların ısrarlarım görünce Yusuf (A.S.) Cenab-ı Hakka ilticadan başka bunların şerrinden beni tehdid ettikleri zindan, bana teklif ettikleri fena fiilden daha muhabbetlidir. Benim için taunlara muvafakat etmektense zindana gitmek hayırlıdır. Binaenaleyh; eğer sen bunların şerrini benden defetmezsen beşeriyetim icabı ben bunlara meyleder ve ilmiyle âmil olmayan cahiller zümresinden olurum» demekle tazarru' ve niyazda bulundu ve işbu istirham üzerine Rabbisi duasını kabul ve kadınların serlerini ondan defetti. Zira; Cenab-ı Hak münacaatı işitir ve münacat eden kimsenin halini bilir.
Fahri Râzi, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar fena fiili teklif eden Azizin haremiyse de diğer kadınlar da onun fikrine iştirakle teklifini kabul etmesinde ısrar ettiklerinden Yusuf (A.S.) duasında cümlesinin şerrinden kurtulmasını dercetmiştir.
Hatunların davet ettikleri şey her nekadar dünyaca lezzetli ve zindan meşakkatlıysa da fuhşun lezzeti ânî ve arkasında dünyada zem ve âhirette azap gibi elemi mucip olup zindanın meşakkati dünyada methe ve âhirette sevap gibi saâdet-i uzmâya vesile olacağına binaen zindan bana bunların teklifinden daha hayırlıdır» dedi ve kadınlar zindanla tehdid ettikleri için Yusuf (A.S.) zindanı istemiştir. Gerçi onların zulmen hapsetmeleri de teklif ettikleri fiil gibi ma'siyetse de «iki zarar cem'olsa ehveni ihtiyar olunur» kaidesine tevfikan hapsolunmak onların teklif ettikleri fena fiilden ehven olduğu cihetle hapsi tercih etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile eğer Yusuf (A.S.) halâsına başka surette dua etmiş olsaydı Cenab-ı Hak o suretle halâs ederdi. Binaenaleyh; insan daima duasında isteyeceği şeyi iyi intihab ve âki-bet-i haseneye duâ etmeli ve Resulullah'm akıbet talebini sabır talebi üzerine tercih buyurması dahi bu manâyı te'yid eder.
Herkesi düşman, şeytan ve kadın şerrinden kurtaracak ancak Allahü Tealâ olduğundan Yusuf (A.S.) kadınların şerrinden halâsını Cenab-ı Hak'tan istirham etmiştir. Çünkü; eğer bunların şerrinden kurtulmak için başka çare olsaydı ona tevessül ederdi.
Yusuf 12:35
Vacip Tealâ; Aziz ve a'vamnın Züleyha'nın fart-ı muhabbet saikasıyla birtakım hiyel ve desaise tevessül ettiğini, Yusuf (A.S.) m ismetini görünce nas beyninde deveran etmekte olan şüyûâtın öliünü almak ve Züleyha'yı iffetli ve Yusuf (A.S.) ı haşa kabahatli göstermek üzere istişare edip Hz. Yusuf'un bir müddet haps olunmasına karar verdiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu beyan olunan vukuat cereyan ettikten sonra Yusuf (A.S.) in beraetîne şahidin şehadeti, hatunların ellerini kesmeleri, Hz. Yusuf'un davete icabetten imtinâ'ı ve gömleğin arkadan yırtılması gibi Hz. Yusuf'un beraetine ve Züleyha'nın fart-ı muhabbetine delâlet eden birtakım alâmetleri görüp vak'anın saklanacak bir ciheti kalmayınca onlar için Yusuf (A.S.) ı bir müddete kadar hapsetmek ciheti zahir oldu. Binaenaleyh; elbette bir müddet zindana konulması kararlaştı ve Yusuf (A.S.) da zindanı ibadethane ittihaz etti. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Azizin haremi çok defa ısrar edip maksadına nail olamayınca Azizi tahrik etti ve «Bu gulâm nas beyninde beni rüsvâ etti. Herkes beni levmeder oldu. Benden bu ithamı kaldırmak için ya bunu hapset veyahut bana müsaade et, sokağa çıkayım, Ekendi beraetimi kendim ilân edeyim» demesi üzerine Aziz bu sözlerin arkası kesilip nas arasında güftügû kalkıncaya kadar hapsetmeyi münasip gördü.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile (Kıtfır) kabahatin Züleyha*-da olduğunu bilirse de Züleyha'ya meftun, mağlûp ve bütün zinıa-mı Züleyha'nın elinde olduğundan Züleyha'nın emrine mutiydi. Züleyha da muhabbetinin icabı hapsetmesini tavsiye ediyordu ki Yusuf (A.S.) in hapis sebebiyle teklifini kabule rağbet göstereceğini ümîd ettiği gibi kabul etmediğinde gözü görmezse de hiç olmazsa mahpushaneden haberini duymakla teşeffi'i sadredeceğine binaen hapsolunmasmı irae etmekten geri durmuyordu. Binaenaleyh; Aziz, Yusuf (A.S.) ı hapsetti.
Yusuf 12:36
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in mahpushaneyi teşrifinde iki kişi beraber zindana girip ikaametleri esnasında rü'ya tabir ettirdiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) m hapsine karar verilip hapse götürdüklerinde hükümdarın nüdemasmdan iki delikanlı beraberinde zinda-na'girdiler ve bir müddet sohbetten sonra her biri birer rü'ya gördüler ve rü'yalarını ta'bir ettirmek için huzur-u Yusuf'a dahil oldular. O iki kişiden biri «Ben kendimi üzüm sıkar gördüm ki o üzüm ileride şarap olacak» dedi. Diğeri de «Ben kendi başımda ekmek götürür gördüm ki yırtıcı kuş o ekmekten yer». «Şu rü'ya-lanmızın ta'birini bize haber ver ey Yusuf! Biz seni rü'ya ilmine âlimlerden görüyoruz» demekle rü'yalarmın ta'birini istirham ettiler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) m zindanda hastaları iyâde ve mahzunları mesrur edip ibadetine mü-dim olduğunu gördüklerinden «Yâ Yusuf! Sen hem dinde hem dünyada ihsan sahibisin» dediler. Zira bir kimse; hacet istemek için diğer kimseye gittiğinde işini bitirmek için o kimsenin muttasıl olduğu ahlâk-ı hamideleri zikretmek hacetini kazada te'sir ettiğinden bunlar da Yusuf (A.S.) a rü'yalarmı ta'bir ettirmek için «Sen erbab-ı ihsandansın» dediler.
Beyzâvî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Mısır'da bu iki kimse, hükümdarın nüdemasmdan birisi ekmekçisi diğeri şarapçısı oldukları hâlde padişahı istemeyenler tarafından ağulamak (zehirlemek) üzere rüşvet verdiklerinde şarapçı kabul etmeyip ekmekçi kabul ederek taamı zehirlediğinde huzur-u melike gelince şarapçı "Ekmek zehirlidir yeme» der. Ekmekçi de «Şarap zehirlidir içme» der. Melik sâkîye şarabı içmesini emreder. Sâkî içer, bir zarar görülmez. Ekmekçiye ekmeği yemesini emreder. Ekmekçi yemekten imtina* eder. Bir hayvana yedirir, hayvan telef olur. Ekmekte zehir olduğu taayyün ederse de yekdiğerine atf-ı cürüm ettiklerinden hakikat-ı hâl anlaşılmak üzere hükümdar bunları her ikisinin de zindana konulmasını emreder ve bu vak'a da Yusuf (A.S.) m zindana teşrifi zamanına tesadüf ettiğinden beraber girdikleri beyan olunmuştur.
Yusuf (A.S.) ilmini neşretmeye ve halkı irşada başlayıp rü'ya tabirine âlim olduğunu ilân edince bu iki kişi gördükleri rü'yayı ta'bire gelirler. Binaenaleyh; rü'yayı ta'bir etmek ve ta'bir ettirmek meşru ve erbab-x ilim ve ihsana ta'bir ettirmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.
Yusuf 12:37
Vacip Tealâ rüyayı ta'bire başlamazdan evvel Yusuf (A.S.) in serdettiği mukaddematı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) bunların rü'yalarını ta'bire başlamazdan evvel din-i hakka da'vet etmek üzere mu'cize izharına başladı ve dedi ki «Açlığınızı giderecek, mizacınıza kuvvet verecek ve hayatınızı idameye hadim olacak rızkınız siz gelmezden evvel o taamın nev'ini, miktarını rengini ve tadını size haber veririm. İşte şu size gelmeden evlerinizde haremlerinizin sizin için hazırlayıp gönderecekleri taamı benim size haber vermem Rabbimin bana ta'lim ettiği ilimlerdendir. Ben bu ilimle nübüvvetimi ispat eder ehl-i dalâli hidayete da'vet ederim. Zira; ben Allah'a iman etmeyen ve halbuki âhirete küfreder bir kavmin milletini terkettim» demekle mucizesini izhar etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette taamla murad; rüyada görülen taam olduğunu beyan edenler varsa da esah olan hanelerinden yemek için gelecek taamlarıdır. Çünkü; Yusuf (A.S.) bu iki kimsenin sözünü dinleyeceklerini ve davetini kabul edeceklerini ümid ettiği için suâllerine cevap vermezden evvel taraf-ı ilâhiden mucizeyle müeyyed resul olduğunu beyanla onları din-i hakka davet etmek ve salbohmacak ekmekçinin salbinden evvel iman etmesini arzu eylemek ve mühimmat-ı diniyeyi mühimmât-ı dünyeviye üzerine takdim etmek lâzım olmasına mebni bazı mu-gayyebattan haber vermekle onlara resul < olduğunu bildirmiş ve din-i hakka davet etmiştir.
O zamanda Mısır ahalisi ve bilhassa Aziz'in hane halkı kâfir olduklarından onların içinden çıkıp gittiği için «Terkettim» demiştir. Yoksa «Onların milletinde bir zaman dahildi de terketti» manâsına değildir. Zira; enbiya-yı kiram hîn-i tevellüdlerinden ân-ı irtihallerine kadar tevhid üzere bulunmuşlardır ve Azizin hane halkı âhireti şiddetle inkâr ettikleri için te'kide delâlet eden zamiri te'kid için iki defa zikretmiştir.
Yusuf 12:38
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in mucizesini izhar ederek mahpushane halkını din-i hakka daVet ettiğini beyandan sonra Hz. Yusuf'un enbiya neslinden olduğunu beyan ettiğini zikretmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) nasıtevhide ve din-i hakka davete başlayınca nas üzerinde sözünün te'siri ziyade ve iyi dinlemelerine medar olması için kendinin enbiya neslinden olduğunu beyana başladı ve dedi ki «Allah'a iman etmeyen ve âhirete kâfir olan kavmin milletini terkettim; ancak babalarım Hz. İbrahim, Ya'kub ve İs-hak'ın milletine ittibâ' eyledim. Zira; onlar ülülazim, taraf-ı ilâhi-hiden gönderilmiş resullerdir. Binaenaleyh; ben onların milletlerine ittibâ' ve mesleklerine sülük ettim. Onların meslekleri de tev-hiddir. Zira biz maâşir-i enbiyaya; Allahü Tealâ'ya hiçbir şeyi şerik etmek sahih olmaz ve lâkin bu fazilet-i tevhidin kadrini bilip iman etmek suretiyle şükrünü eda etmezler.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Yusuf zindan halkını, mucizesini izhar ederek tevhide daVet edip davetine icabet olunmasına medar olmak için enbiya neslinden olduğunu izhar etmiştir. Çünkü; İbrahim, İshak ve Ya'kub (A.S.) gibi nas beyninde şöhret-i şayiaları dünyaca mertebe-i aliyyeleri ve âhiret-çe derece-i refiaları malûm olan zevat-ı .kiramın neslinden olunca böyle nesl-i necip sahibinden fenalık olmayacağına bir derece iti-mad ziyade olduğundan kendinin nesl-i enbiyadan olduğunu beyanı maslahat-ı daVete muvafık görmüştür ki davetine sür'atle icabet etsinler. Pederlerinin milletine ittibâ'dan maksadı; usul-ü itikadda ittibâ'dır, yoksa furu-u a'mâlde ittibâ' değildir. Zira furu-u a'mâl; her nebinin şeriatında nesih suretinde tebeddül ettiğinden her-nebinin şeriatında ayrı ayrı hükümler bulunur. Binaenaleyh; her nebinin şeriatında usul-ü itikad birdir, asla tebeddül kabul et-' mez fakat furu-u a'mâlde ayrı ayrı ahkâm mevcut olduğundan sonra gelen nebinin evvel geçenlerin şeriatlarına ittibâ' etmesi vacip değildir.
Cümle insanlar için şirk hiç bir veçhile caiz olmadığı halde Yusuf (A.S.) m «Bizim için şirk caiz olmaz» diyerek şirkin adem-i cevazını kendilerine hasrın hikmeti; pederleri ve kendi ülülazim peygamberan-ı zişandan oldukları hâlde bunlar için caiz olmayan şeyin âhad-ı nas için caiz olmayacağının evleviyetle sabit olmasıdır. Şirkin hiçbir veçhile caiz olmadığına işaret için Siyak-ı nefiyde umum ifade eden nekre ve istiğraka delâlet eden lafzıyla varid olmuş ve Yusuf (A.S.) sözünde fazl-ı ilâhinin enbiyaya ve umum nasa şamil olduğunu beyan etmiştir.
Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiyaya ahkâmını inzalle Vacip Tealâ ihsan ettiği gibi sair naşı irşad ve ıslah için enbiya-yı izamı göndermekle de ihsan etmiştir. Lâkin nasın ekserisi bu gibi büyük nimetlerin kadrini bilmediklerini beyanla muhataplarına ta'riz etmişlerdir.
Vacip Tealânın gerek enbiyaya ve gerek âhad-i nasa fazl u ihsanı; vahdaniyetine delâlet eden delilleri nasbedip âyetler inzal etmesidir. Vahdaniyetin şükrünü eda ise o delâile nazarla vahdaniyete istidlal ederek iman etmektir. Halbuki nasın ekserisi bu delâile atf-ı nazar edip istifade etmediklerinden iman etmedikleri cihetle ihsan-ı ilâhinin şükrünü eda ötmezler. Çünkü; delâile nazar etmeyince imanı kâmil olamaz. Binaenaleyh; ekseri insanların ihtida edemedikleri lâyıkıyla delâili tetkik edemediklerindendir. Lâyıkıyla isti'mâl olunmayan nimet her zaman heder ve zayi' olduğundan delâil-i tevhid onlar hakkında zayi'dir. Çünkü; kıymeti bilinip istifade olunmamıştır.
Yusuf 12:39
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m zindanda ba'zı refiklerini imana davet için serdettiği mukaddematından ba'zılarmı beyandan sonra ba'zı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Demekle vahdaniyetin hak olduğunu beyan etti.
Yani; Yusuf (A.S.) zindanda naşı din-i hakka davete başladı. Ve tevhidin delâilini nasbetmek Allah'ın kullarına ihsanı olup imanla şükrünü eda etmediklerim beyandan sonra sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki «Ey benim zindan arkadaşlarım! Soruyorum sizden, birtakım altın, gümüş, bakır ve taştan yapılmış müteaddid ve müteferrik putlar mı hayırlıdır, yoksa cümle âleme galip olup asla mağlûp olmaz ve herkese galip ve vâhid-i hakîkî olan Allahü Tealâ mı hayırlıdır? Düşünün, cevap verin. Elbette Allahü Tealâ hayırlıdır. Zira; siz ibadet etmez, ancak Allahm gayrı kendinizin ve babanızın adını taktığınız birtakım tna'bud dediğiniz isimlere ibadet edersiniz. Zira; onların size ma'bud olmaları sizin ma'bud demenizle oluyor, yoksa hakîkî ma'bud değillerdir. Çünkü; sizin ma'budlarmızın ma'bud olduğuna dair Allahü Tealâ bir hüccet inzal etmedi ki onlar ma'bud olsun. Binaenaleyh; onlar da ne zaten ve ne de sıfaten ülûhiyete istihkak yoktur, ancak sizin onlara ilâh demenizden ibarettir. Zira emir ve nehye ve ibadete lâyık olan ma'bud hakkında hüküm ancak Allah'ındır. Allah'ın ma'bud olmadıklarını beyan edip ma'bud olduklarına dair delil inzal etmediği şeylere siz nasıl ibadet edersiniz ve sizin ma'bud demenizle onlar ma'bud olurlar mı? Elbette olamazlar. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ancak kendine ibadetle emir ve kendinin gayrıya ibadetten kullarını nehyetti. Şu halde hüküm sahibi olan Allahü Tealâ ibadeti zatına hasredince zatının gayrı ibadet elbette caiz olmaz. İşte şu beyan olunan tarik-ı tevhid; bir din-i haktır ki sabit ve din-i müstakimdir ve lâkin nasın ekserisi tevhidin hak olduğunu bilmezler ve şirki irükâbederler.»
Fahri Râzi'mn beyanı veçhile nübüvveti ispat; ülûhiyeti ispata tevakkuf ettiğinden Yusuf (A.S.) nübüvvetini da'va ve mucizesini izhardan sonra ülûhiyeti ispata müsaraat etti ve lâkin ek-ser-i nasın âdetleri Allah'ı ikrarla beraber putlara ibadetle şirket-tiklerinden putlara ibadetin butlanını ispat için «Sizin müteferrik, perişan ve kahr-ı ilâhi altında makhur olan ma'budlarınız mı hayırlıdır, yoksa vâhid-i hakîkî ve kahhar olan Allahü Tealâ mı hayırlıdır?» demekle tefrikanın herşeyde batıl olduğu gibi ülûhiyet-te dahi batıl ve vâhid-i hakîkîye ibadetin hayırlı olduğunu ispat etmiştir. Binaenaleyh; müteaddid âlihenin batıl ve münker olduğunu beyan için istifham-ı inkârı olan hemze-i istifhamla irad-ı kelâm etmiştir.
Putlar nefsinde erbab olmadıkları hâlde müşrikler onları er-bab itikad ettiklerinden onların itikadlarma binaen Yusuf (A.S.) onlara erbab demiştir, yoksa nefselemirde erbab değillerdir ve putlarda asla hayır olmadığı halde kâfirlerin itikadları üzere farzımuhal olarak hayır olsa bile «Onlar mı hayırlı, yoksa Vacip Tealâ mı hayırlı?» diyerek Vacip Tealâ ile mukaayese suretiyle irad-ı kelâm etmiştir. Yani «Putlarda asla hayır yoktur. Bilfarzı vettakdir sizin itikaad-ı batılınız vechüzre hayır olduğu farzolunsa acaba hangisi hayırlı» demektir. Allah'ın kahhar ve putların âciz olduğunu beyandan sonra onların hakikatları ülûhiyete istihkaktan ârî birtakım isimlerden ibaret olup o isimleri de ancak onların ve babalarının taktıkları isimler olduğunu ve ibadetlerinin ancak kendilerinin tesmiye ettikleri isimler bulunduğunu beyanla mezheplerini iptal etmiştir.
Yusuf (A.S.) sözünün bidayetinde iki arkadaşına hitabederek başlamış ise de nihayetinde bilcümle zindanda mevcut olanlara ta'mim etmiştir ki din-i hakka daveti umumi olsun ve ma'budla-nnın ma'bud olduğuna dair Allahü Tealâ'nm aklî ve naklî bir delil inzal etmediğini beyanla putlara ma'bud demek ancak kendilerinin hava ve heveslerine tâbi' olarak ihdas ettikleri şeylerden ibaret olduğunu beyan etmiştir. Allahü Tealâ'nm izin vermediği ve emretmediği herşey batıl olduğunu beyan için herşeyde hüküm; ancak Allah'ın olduğunu ve Allahü Tealâ'nm da böyle birşeye izin vermediğini beyan eylemiş ve Allahü Tealâ'nm emri ancak kendine ibadet olduğunu tasrihle Allah'ın gayrıya ibadetin butlanını zikirle putperestlere hakikati anlatmıştır. Binaenaleyh; kelâmının nihayetinde beyan olunan ahkâmın din-i hak ve sabit olduğunu ve diğer edyanın butlanını ispat ve nasın ekserisi bu hakikati bilmediklerini zikirle zindanda bulunanları cehille itham edip hakikati bilmek için sa'yin vacip olduğuna tenbih ve tavsiye etmiştir.
Hulâsa; Yusuf (A.S.) m mucizesini izharla* zindan halkına da'vete başladığı, şu hutbe-i beliğinde tevhidin vücubunu ve kâfirlerin ma'bud dedikleri şeyler birer isimden ibaret olup ülûhiyete istihkakı olmadığı, hak olan din; ancak tevhid üzere müesses olan din olduğu, Allahü Tealâ ancak zatına ibadetle emrettiği, her hüküm Allah'a mahsus olduğu, nasın ekserisinin bu hakikatlara cahil olduğunu beyanla zindan halkını cehille itham ettiği ve cehil Özür olmayıp hakikati Öğrenmek mümkün olduğu hâlde öğrenme-yenlerin azaptan kurtulamıyacakları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Yusuf 12:40
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m zindanda ba'zı refiklerini imana davet için serdettiği mukaddematından ba'zılarmı beyandan sonra ba'zı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Demekle vahdaniyetin hak olduğunu beyan etti.
Yani; Yusuf (A.S.) zindanda naşı din-i hakka davete başladı. Ve tevhidin delâilini nasbetmek Allah'ın kullarına ihsanı olup imanla şükrünü eda etmediklerim beyandan sonra sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki «Ey benim zindan arkadaşlarım! Soruyorum sizden, birtakım altın, gümüş, bakır ve taştan yapılmış müteaddid ve müteferrik putlar mı hayırlıdır, yoksa cümle âleme galip olup asla mağlûp olmaz ve herkese galip ve vâhid-i hakîkî olan Allahü Tealâ mı hayırlıdır? Düşünün, cevap verin. Elbette Allahü Tealâ hayırlıdır. Zira; siz ibadet etmez, ancak Allahm gayrı kendinizin ve babanızın adını taktığınız birtakım tna'bud dediğiniz isimlere ibadet edersiniz. Zira; onların size ma'bud olmaları sizin ma'bud demenizle oluyor, yoksa hakîkî ma'bud değillerdir. Çünkü; sizin ma'budlarmızın ma'bud olduğuna dair Allahü Tealâ bir hüccet inzal etmedi ki onlar ma'bud olsun. Binaenaleyh; onlar da ne zaten ve ne de sıfaten ülûhiyete istihkak yoktur, ancak sizin onlara ilâh demenizden ibarettir. Zira emir ve nehye ve ibadete lâyık olan ma'bud hakkında hüküm ancak Allah'ındır. Allah'ın ma'bud olmadıklarını beyan edip ma'bud olduklarına dair delil inzal etmediği şeylere siz nasıl ibadet edersiniz ve sizin ma'bud demenizle onlar ma'bud olurlar mı? Elbette olamazlar. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ancak kendine ibadetle emir ve kendinin gayrıya ibadetten kullarını nehyetti. Şu halde hüküm sahibi olan Allahü Tealâ ibadeti zatına hasredince zatının gayrı ibadet elbette caiz olmaz. İşte şu beyan olunan tarik-ı tevhid; bir din-i haktır ki sabit ve din-i müstakimdir ve lâkin nasın ekserisi tevhidin hak olduğunu bilmezler ve şirki irükâbederler.»
Fahri Râzi'mn beyanı veçhile nübüvveti ispat; ülûhiyeti ispata tevakkuf ettiğinden Yusuf (A.S.) nübüvvetini da'va ve mucizesini izhardan sonra ülûhiyeti ispata müsaraat etti ve lâkin ek-ser-i nasın âdetleri Allah'ı ikrarla beraber putlara ibadetle şirket-tiklerinden putlara ibadetin butlanını ispat için «Sizin müteferrik, perişan ve kahr-ı ilâhi altında makhur olan ma'budlarınız mı hayırlıdır, yoksa vâhid-i hakîkî ve kahhar olan Allahü Tealâ mı hayırlıdır?» demekle tefrikanın herşeyde batıl olduğu gibi ülûhiyet-te dahi batıl ve vâhid-i hakîkîye ibadetin hayırlı olduğunu ispat etmiştir. Binaenaleyh; müteaddid âlihenin batıl ve münker olduğunu beyan için istifham-ı inkârı olan hemze-i istifhamla irad-ı kelâm etmiştir.
Putlar nefsinde erbab olmadıkları hâlde müşrikler onları er-bab itikad ettiklerinden onların itikadlarma binaen Yusuf (A.S.) onlara erbab demiştir, yoksa nefselemirde erbab değillerdir ve putlarda asla hayır olmadığı halde kâfirlerin itikadları üzere farzımuhal olarak hayır olsa bile «Onlar mı hayırlı, yoksa Vacip Tealâ mı hayırlı?» diyerek Vacip Tealâ ile mukaayese suretiyle irad-ı kelâm etmiştir. Yani «Putlarda asla hayır yoktur. Bilfarzı vettakdir sizin itikaad-ı batılınız vechüzre hayır olduğu farzolunsa acaba hangisi hayırlı» demektir. Allah'ın kahhar ve putların âciz olduğunu beyandan sonra onların hakikatları ülûhiyete istihkaktan ârî birtakım isimlerden ibaret olup o isimleri de ancak onların ve babalarının taktıkları isimler olduğunu ve ibadetlerinin ancak kendilerinin tesmiye ettikleri isimler bulunduğunu beyanla mezheplerini iptal etmiştir.
Yusuf (A.S.) sözünün bidayetinde iki arkadaşına hitabederek başlamış ise de nihayetinde bilcümle zindanda mevcut olanlara ta'mim etmiştir ki din-i hakka daveti umumi olsun ve ma'budla-nnın ma'bud olduğuna dair Allahü Tealâ'nm aklî ve naklî bir delil inzal etmediğini beyanla putlara ma'bud demek ancak kendilerinin hava ve heveslerine tâbi' olarak ihdas ettikleri şeylerden ibaret olduğunu beyan etmiştir. Allahü Tealâ'nm izin vermediği ve emretmediği herşey batıl olduğunu beyan için herşeyde hüküm; ancak Allah'ın olduğunu ve Allahü Tealâ'nm da böyle birşeye izin vermediğini beyan eylemiş ve Allahü Tealâ'nm emri ancak kendine ibadet olduğunu tasrihle Allah'ın gayrıya ibadetin butlanını zikirle putperestlere hakikati anlatmıştır. Binaenaleyh; kelâmının nihayetinde beyan olunan ahkâmın din-i hak ve sabit olduğunu ve diğer edyanın butlanını ispat ve nasın ekserisi bu hakikati bilmediklerini zikirle zindanda bulunanları cehille itham edip hakikati bilmek için sa'yin vacip olduğuna tenbih ve tavsiye etmiştir.
Hulâsa; Yusuf (A.S.) m mucizesini izharla* zindan halkına da'vete başladığı, şu hutbe-i beliğinde tevhidin vücubunu ve kâfirlerin ma'bud dedikleri şeyler birer isimden ibaret olup ülûhiyete istihkakı olmadığı, hak olan din; ancak tevhid üzere müesses olan din olduğu, Allahü Tealâ ancak zatına ibadetle emrettiği, her hüküm Allah'a mahsus olduğu, nasın ekserisinin bu hakikatlara cahil olduğunu beyanla zindan halkını cehille itham ettiği ve cehil Özür olmayıp hakikati Öğrenmek mümkün olduğu hâlde öğrenme-yenlerin azaptan kurtulamıyacakları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Yusuf 12:41
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m ehemmi mühim üzerine tercih ederek halkı din-i hakka davete başladığım beyandan sonra sail-lerin rü'yasını ta'bir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) tevhide daveti bitirdikten sonra arkadaşlarının rü'yalarmı ta'bire başladı ve dedi ki «Ey benim zindan arkadaşlarım! Sizden biriniz ki hükümdarın şarapcısıdır. O, yine eski âdeti veçhile hükümdarına şarap verir ve sâkîsi olur, me'mu-riyetine asla halel gelmez. Çünkü; efendisine sadakat etmiştir. Amma ahar ki hükümdarın ekmekcisidir. O efendisine hıyanetinden dolayı asılır ve sizin istifta ettiğiniz şeye; hükm-ü kafiyle hükmolundu. Zira; rusül-ü kiramın ağızlarından çıkan elbette vâki' olur. Çünkü; vâki* olmasa söyledikleri söz yalan olur. Halbuki resullerin lisanından yalan çıkmaz. Zira; onların lisanlarından yalan sudur etmek hikmet-i risalete muhalif olduğundan rusül-ü kiram yalandan masumlardır. Binaenaleyh; onların ağzından çıkan şey elbette vâki' olur».
Fahri Râzi, Hâzin'in İbn-i Mes'ud Hazretlerinden rivayeten beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) in ta'biri üzerine «Biz yalan söyledik, rü'ya görmedik, senin ilmini tecrübe için geldik» demişlerdir. Bu sözleri doğru olup rüyaları uydurma olmak ihtimali olduğu gibi rü'yaları doğru olup biri hakkında ta'biri sevmedikleri için «Yalan söyledik» demek ihtimali de vardır.
Ta'birden üç gün sonra ta'bir veçhile rü'yanm eseri zuhur eder. Sâkî gider kemâfissabık Melike sâkî olur ve ekmekçi de Melikin ekmeğini zehirlediği için salbolunur.
Yusuf 12:42
Vacip Tealâ, sâkî zindandan çıkarken sâkîye Yusuf (A.S.) in mazlumen mahpus olduğunu Melike haber vermesini emanet edip sâkînin unuttuğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette eğer ta'bir vahiyle olmuşsa zan; ilm-i yakın manasınadır ve eğer içtihatla olmuşsa zan; kendi manasınadır. Zira; ic-tihadda kat'iyet olmaz denilmişse de enbiyanın ictihadlarında hata olursa derhâl tenbih olunup hata üzere takrir olunmadıklarından ietihad]arının takarrürü kat'î olmasını ifade ettiği cihetle zan; herhalde ilm-i yakın manasınadır. Yahut zanneden; sâkînin kendisi-dir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Şu tevcihe nazaran zan; kendi ma'nâsına müsta'meldir. Çünkü; bu sâkînin Yusuf (A.S.) m risaletini tasdik etmediğinden onun hakkında ta'bir ilm-i yakın ifade etmez, ancak zan ifade eder.
Şeytan'ın Melikin huzurunda sâkîye unutturduğunun hikmeti, Yusuf (A.S.) in sâkî ve Melik gibi âciz mahlûklradan halâsını temenni etmesidir. Gerçi bir zararı ve belâyı defetmekte avam-ı nasa nazaran mahlûkattan istimdad etmek caizse de mansıb-ı nübüvvete evlâ olan mahlûktan istimdad etmemektir. Zira; enbiya-yı izam her umurlarında Allah'a itimad ederek daima Allah'tan istiâne ederler. İşte Yusuf (A.S.) lâfzını terkederek işi sâkîye havale etmesi hakkında zelle olduğundan sâkî zindandan çıktıktan sonra yedi sene daha zindanda kalmıştır.
Kazı, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile Re-sulullah'ın «Allahü Tealâ biraderim Yusuf'a merhamet buyursun. Eğer sâkîye beni hükümdarın yanında zikret demeseydi evvelce mahpushanede kaldığı beş seneden sonra yedi sene daha kalmazdı» buyurduğu kavl-i şerifinde dahi şeytan'ın unutturmasına sebep; kuldan istimdad etmesi olduğuna işaret vardır. Şu halde Yusuf (A.S.) m sâkîden yardım istemesi iki şeye sebep oldu : Birincisi; Şeytan'ın sâkîye unutturmakla hazzını alması, ikincisi; tûl-ü müddet zindanda meşakkatinin uzamasıdır.
Yusuf (A.S.) m sakiye söylemezden evvel beş sene ve söyledikten sonra yedi sene müddet hapsolup zindanda ikametinin mecmuu on iki sene olduğu bazı hadisin delaletiyle sabit olduğu mü-fessirînin cümle-i beyanatlarmdandır.
Yusuf 12:43
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in müddet-i medide zindanda kaldıktan sonra zindandan çıkmak zamanı hulul ettiğinden çıkması için hazırlanan esbaptan Melikin rü'yası halâsına sebep olduğundan o rü'yayı beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Melik-i Mısır rüyasında gördü ki yedi adet semiz sığır bir kuru nehirden çıkarlar, diğer yedi zayıf sığır o mahalden zuhur ederek semiz sığırları yerler, karınlarına girer ve hiçbir eser görülmez. Yedi yeşil ekin başağını diğer kurumuş, tanesi olmayan yedi ekin başağı yeşil olanları kaybederler, yeşiller gider, kuruları kalır. Melik bu rü'-yayı görünce bir ıztırab içinde uykudan uyanır. Rü'yanm ehemmiyetini idrak eder; vüzerasmdan ta'birini ister. Onlar ta'birden âciz kalınca memlekette bulunan müneccimleri, kâhinleri ve ulemayı toplayıp ta'bir ettirmeye karar verirler, onları getirip Melikin rü'-yasının ta'birini onlardan istifta ederler. Onlar da «Bu bir karışık rü'yadir. Biz bu gibi karışık rü'yayı ta'bire âlim değiliz» dediler. Çünkü; rü'yanm ta'biri Yusuf (A.S.) için mukadderdi ve onun zindam terkine vesile olacaktı. Zira; Allahü Tealâ murad ettiği şeyin esbabını kendi hazırlar. Binaenaleyh; hiç bir kimsenin ta'bir haddi değildi.
Kazı'nin beyanı veçhile rü'yayı ta'bir; suver-i hayaliyeden maânî-i nefşaniyeye ıfe maânî-i nefsaniyeden a'yan-ı hariciyeye intikaldir. Adgas ; batıl rü'ya^ar demektir. Muabbirler cehillerini setriçin «Ta'bir olunan sadık olandır-Batıl rü'ya ta'bir kabul etmez» demekle rü'yanm batıl olmasıyla hükmettiler. Lâkin Melik bunların sözüne itimad etmeyip rü'yanın ehemmiyetini idrak ederek herhalde rü'yanm ta'birini arzu ediyordu. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Melik rü'yada zayıf ve nakısın kavî ve kâ-mü üzerine galebe ettiğini gördüğünden ıztıraptan hâlî olmadığı gibi bunda bir şey var diyordu ve lâkin nasıl zuhur edeceğini bilmediğinden muztaripti.
Yusuf 12:44
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in müddet-i medide zindanda kaldıktan sonra zindandan çıkmak zamanı hulul ettiğinden çıkması için hazırlanan esbaptan Melikin rü'yası halâsına sebep olduğundan o rü'yayı beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Melik-i Mısır rüyasında gördü ki yedi adet semiz sığır bir kuru nehirden çıkarlar, diğer yedi zayıf sığır o mahalden zuhur ederek semiz sığırları yerler, karınlarına girer ve hiçbir eser görülmez. Yedi yeşil ekin başağını diğer kurumuş, tanesi olmayan yedi ekin başağı yeşil olanları kaybederler, yeşiller gider, kuruları kalır. Melik bu rü'-yayı görünce bir ıztırab içinde uykudan uyanır. Rü'yanm ehemmiyetini idrak eder; vüzerasmdan ta'birini ister. Onlar ta'birden âciz kalınca memlekette bulunan müneccimleri, kâhinleri ve ulemayı toplayıp ta'bir ettirmeye karar verirler, onları getirip Melikin rü'-yasının ta'birini onlardan istifta ederler. Onlar da «Bu bir karışık rü'yadir. Biz bu gibi karışık rü'yayı ta'bire âlim değiliz» dediler. Çünkü; rü'yanm ta'biri Yusuf (A.S.) için mukadderdi ve onun zindam terkine vesile olacaktı. Zira; Allahü Tealâ murad ettiği şeyin esbabını kendi hazırlar. Binaenaleyh; hiç bir kimsenin ta'bir haddi değildi.
Kazı'nin beyanı veçhile rü'yayı ta'bir; suver-i hayaliyeden maânî-i nefşaniyeye ıfe maânî-i nefsaniyeden a'yan-ı hariciyeye intikaldir. Adgas ; batıl rü'ya^ar demektir. Muabbirler cehillerini setriçin «Ta'bir olunan sadık olandır-Batıl rü'ya ta'bir kabul etmez» demekle rü'yanm batıl olmasıyla hükmettiler. Lâkin Melik bunların sözüne itimad etmeyip rü'yanın ehemmiyetini idrak ederek herhalde rü'yanm ta'birini arzu ediyordu. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Melik rü'yada zayıf ve nakısın kavî ve kâ-mü üzerine galebe ettiğini gördüğünden ıztıraptan hâlî olmadığı gibi bunda bir şey var diyordu ve lâkin nasıl zuhur edeceğini bilmediğinden muztaripti.
Yusuf 12:45
Vacip Tealâ; işte tam Melikin endişe ve hayrette olduğu zamanda sakinin Yusuf (A.S.) hatırına gelerek rü'yanın tabirini Hz. Yusuf'tan suâl etmek için Melik'ten istizan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ya'ni; Melik rü'yasım ta'bir ettirmek için toplamış olduğu cemaat rü'yasım ta'birden âciz olunca Yusuf (A.S.) m zindandaki sahiplerinden ve Melik huzurunda zikretmeyi vaad edip unutan ve necat bulup zindandan çıkan sâkînin bir müddet sonra Yusuf (A.S.) ı hatırlayarak sâkî huzur-u Melik'e gelir ve «Zindanda rü'ya ta'birine âlim mazlumen mahpus bir zat vardır. Ben size bu rü'ya-nın ta'birini haber veririm. Gönderin beni Yusuf'a» demekle hükümdardan izin istedi. Hükümdar da izin verdi, zindana geldi. Hz. Yusuf'la görüştü. Melikin rü'yasım hikâye ve ta'birini istirham etti ve «Ben nasa rü'yanın ta'biriyle döner, haber verirsem umarım ki onlar senin kadrini bilir ve halâsına sebep ölür» dedi.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile ümmetle murâdf zamandan bir cemaattır. Yani bu âyette ümmet; müddet manasınadır. Sâkînin hitabı yalnız Melikeyse de ta'zim için hitapta cemi' sıygasıyla demiştir, yahut Melike ve Melikin vükelâsına hitabetmiştir. .
Sâkînin her ne kadar rü'yanın ta'birinde Yûsuf (A.&) a itimadı varsa da sair fuzalâ rü'yamn ta'birinden âciz olduklarını gördüğü için Hz. Yusuf'un da âciz olmak ihtimaline binaen ricaya ve
şekke delâlet eden kelimesiyle irad-ı kelâm etmiştir. Ke-zalik Yusuf (A.S.) ta'bir ettiğinde nasın kadrini bilmek ihtimali olduğu gibi bilmemek ihtimali de olduğundan yani «Memul ki nas kadrini bilirler» demiştir ki bu cihete de kafi bir te'minat verememiştir. Zira; evvelce rü'yayı ta'bir ederse halâs edeceğine dair padişahla bir mukaveleye girişmemişti. Binaenaleyh; kafi te'minata cesaret edemediğinden demiştir.
Yusuf 12:46
Vacip Tealâ; işte tam Melikin endişe ve hayrette olduğu zamanda sakinin Yusuf (A.S.) hatırına gelerek rü'yanın tabirini Hz. Yusuf'tan suâl etmek için Melik'ten istizan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ya'ni; Melik rü'yasım ta'bir ettirmek için toplamış olduğu cemaat rü'yasım ta'birden âciz olunca Yusuf (A.S.) m zindandaki sahiplerinden ve Melik huzurunda zikretmeyi vaad edip unutan ve necat bulup zindandan çıkan sâkînin bir müddet sonra Yusuf (A.S.) ı hatırlayarak sâkî huzur-u Melik'e gelir ve «Zindanda rü'ya ta'birine âlim mazlumen mahpus bir zat vardır. Ben size bu rü'ya-nın ta'birini haber veririm. Gönderin beni Yusuf'a» demekle hükümdardan izin istedi. Hükümdar da izin verdi, zindana geldi. Hz. Yusuf'la görüştü. Melikin rü'yasım hikâye ve ta'birini istirham etti ve «Ben nasa rü'yanın ta'biriyle döner, haber verirsem umarım ki onlar senin kadrini bilir ve halâsına sebep ölür» dedi.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile ümmetle murâdf zamandan bir cemaattır. Yani bu âyette ümmet; müddet manasınadır. Sâkînin hitabı yalnız Melikeyse de ta'zim için hitapta cemi' sıygasıyla demiştir, yahut Melike ve Melikin vükelâsına hitabetmiştir. .
Sâkînin her ne kadar rü'yanın ta'birinde Yûsuf (A.&) a itimadı varsa da sair fuzalâ rü'yamn ta'birinden âciz olduklarını gördüğü için Hz. Yusuf'un da âciz olmak ihtimaline binaen ricaya ve
şekke delâlet eden kelimesiyle irad-ı kelâm etmiştir. Ke-zalik Yusuf (A.S.) ta'bir ettiğinde nasın kadrini bilmek ihtimali olduğu gibi bilmemek ihtimali de olduğundan yani «Memul ki nas kadrini bilirler» demiştir ki bu cihete de kafi bir te'minat verememiştir. Zira; evvelce rü'yayı ta'bir ederse halâs edeceğine dair padişahla bir mukaveleye girişmemişti. Binaenaleyh; kafi te'minata cesaret edemediğinden demiştir.
Yusuf 12:47
Vacip Tealâ Melikin şarapçısı Yusuf (A.S.) a gelerek rü'yayı hikâye edip ta'birini istediğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) m ta'bir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Melikin sâkîsi rü'yayı ta'bir ettirmek üzere huzur-u Yusuf'a gelip rü'yayı arzedip ta'birini talebedince Yusuf (A.S.) rü'yayı tabire başladı ve dedi ki «Siz eski âdetiniz veehile aleddevam yedi sene hasılatı ekersiniz. O hasılattan kaldırdığınızı sünbülesin-de terkeder ve tanelerini çıkarmazsınız, illâ o senelerde ihtiyacınıza kâfi yiyeceğiniz kadarını başağından çıkarır, yersiniz, diğerini kurt yememesi için başağında muhafaza etmek üzerinize vaciptir. İşte Melikin gördüğü semiz sığırlar ve yeşil sünbüleler bu senelerdir ve bu ucuz, bol yedi seneden sonra yedi sene şiddetli kıtlık gelir ki ot, ekin bitmez. Bu yedi kıtlık senelerde evvelki bol senelerde sakladığınız hasılatı yersiniz. İşte Melikin gördüğü zebun sığırlar ve kuru başaklar bunlardır. Ancak tohumluk için muhafaza edip sakladığınız az birşey kalır ve şu yedi kıtlık senelerden sonra bir sene gelir ki o senede yağmur çok olur. Nas yağmura doyar ve yağmurla muavenet olunurlar ve o senede üzüm, karnup gibi pekmez, zeytin ve susam gibi yağa elverişli meyveler de çok olur ki nas pekmez yaparlar ve yağ sıkarlar ve ^ayvanlarından süt sağarlar»
Hâzin, Medarik ve Kaazî'de beyan olunduğu veçhjle âdet-i müstemirre manasınadır. emir manâsına ihbar-dır. Mübalâğa için haber suretinde emrolunmuştur. Yani «Adetiniz veçhile yedi sene son derece gayret ve şiddetle ekin ekin, müsamaha etmeyin, hemen sa'yedin ki gelecek kıtlık senelerde meşakkat çekmeyesiniz» demektir ve ihtiyaçlarından ziyade kalacak hasılatı sünbülesinde terketmelerini emretti ki kurt yemekle zayi olmasın. Zira; sünbüle içinde müddet-i medide muhafaza olunup hariçte o kadar muhafaza olunamayacağına işaret.etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yedi sene kıtlıktan sonra bereketi gayet çok bir ucuzluk sene geleceğine dair rü'yada işaret olmadığı halde vahyile Cenab-ı Hak kıtlıktan sonra ucuzluğu beyan ettiği için Yusuf (A.S.) kıtlıktan sonra bol ve bereketi çok bir sene geleceğini tebşir etmiştir.
Yusuf 12:48
Vacip Tealâ Melikin şarapçısı Yusuf (A.S.) a gelerek rü'yayı hikâye edip ta'birini istediğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) m ta'bir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Melikin sâkîsi rü'yayı ta'bir ettirmek üzere huzur-u Yusuf'a gelip rü'yayı arzedip ta'birini talebedince Yusuf (A.S.) rü'yayı tabire başladı ve dedi ki «Siz eski âdetiniz veehile aleddevam yedi sene hasılatı ekersiniz. O hasılattan kaldırdığınızı sünbülesin-de terkeder ve tanelerini çıkarmazsınız, illâ o senelerde ihtiyacınıza kâfi yiyeceğiniz kadarını başağından çıkarır, yersiniz, diğerini kurt yememesi için başağında muhafaza etmek üzerinize vaciptir. İşte Melikin gördüğü semiz sığırlar ve yeşil sünbüleler bu senelerdir ve bu ucuz, bol yedi seneden sonra yedi sene şiddetli kıtlık gelir ki ot, ekin bitmez. Bu yedi kıtlık senelerde evvelki bol senelerde sakladığınız hasılatı yersiniz. İşte Melikin gördüğü zebun sığırlar ve kuru başaklar bunlardır. Ancak tohumluk için muhafaza edip sakladığınız az birşey kalır ve şu yedi kıtlık senelerden sonra bir sene gelir ki o senede yağmur çok olur. Nas yağmura doyar ve yağmurla muavenet olunurlar ve o senede üzüm, karnup gibi pekmez, zeytin ve susam gibi yağa elverişli meyveler de çok olur ki nas pekmez yaparlar ve yağ sıkarlar ve ^ayvanlarından süt sağarlar»
Hâzin, Medarik ve Kaazî'de beyan olunduğu veçhjle âdet-i müstemirre manasınadır. emir manâsına ihbar-dır. Mübalâğa için haber suretinde emrolunmuştur. Yani «Adetiniz veçhile yedi sene son derece gayret ve şiddetle ekin ekin, müsamaha etmeyin, hemen sa'yedin ki gelecek kıtlık senelerde meşakkat çekmeyesiniz» demektir ve ihtiyaçlarından ziyade kalacak hasılatı sünbülesinde terketmelerini emretti ki kurt yemekle zayi olmasın. Zira; sünbüle içinde müddet-i medide muhafaza olunup hariçte o kadar muhafaza olunamayacağına işaret.etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yedi sene kıtlıktan sonra bereketi gayet çok bir ucuzluk sene geleceğine dair rü'yada işaret olmadığı halde vahyile Cenab-ı Hak kıtlıktan sonra ucuzluğu beyan ettiği için Yusuf (A.S.) kıtlıktan sonra bol ve bereketi çok bir sene geleceğini tebşir etmiştir.
Yusuf 12:49
Vacip Tealâ Melikin şarapçısı Yusuf (A.S.) a gelerek rü'yayı hikâye edip ta'birini istediğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) m ta'bir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Melikin sâkîsi rü'yayı ta'bir ettirmek üzere huzur-u Yusuf'a gelip rü'yayı arzedip ta'birini talebedince Yusuf (A.S.) rü'yayı tabire başladı ve dedi ki «Siz eski âdetiniz veehile aleddevam yedi sene hasılatı ekersiniz. O hasılattan kaldırdığınızı sünbülesin-de terkeder ve tanelerini çıkarmazsınız, illâ o senelerde ihtiyacınıza kâfi yiyeceğiniz kadarını başağından çıkarır, yersiniz, diğerini kurt yememesi için başağında muhafaza etmek üzerinize vaciptir. İşte Melikin gördüğü semiz sığırlar ve yeşil sünbüleler bu senelerdir ve bu ucuz, bol yedi seneden sonra yedi sene şiddetli kıtlık gelir ki ot, ekin bitmez. Bu yedi kıtlık senelerde evvelki bol senelerde sakladığınız hasılatı yersiniz. İşte Melikin gördüğü zebun sığırlar ve kuru başaklar bunlardır. Ancak tohumluk için muhafaza edip sakladığınız az birşey kalır ve şu yedi kıtlık senelerden sonra bir sene gelir ki o senede yağmur çok olur. Nas yağmura doyar ve yağmurla muavenet olunurlar ve o senede üzüm, karnup gibi pekmez, zeytin ve susam gibi yağa elverişli meyveler de çok olur ki nas pekmez yaparlar ve yağ sıkarlar ve ^ayvanlarından süt sağarlar»
Hâzin, Medarik ve Kaazî'de beyan olunduğu veçhjle âdet-i müstemirre manasınadır. emir manâsına ihbar-dır. Mübalâğa için haber suretinde emrolunmuştur. Yani «Adetiniz veçhile yedi sene son derece gayret ve şiddetle ekin ekin, müsamaha etmeyin, hemen sa'yedin ki gelecek kıtlık senelerde meşakkat çekmeyesiniz» demektir ve ihtiyaçlarından ziyade kalacak hasılatı sünbülesinde terketmelerini emretti ki kurt yemekle zayi olmasın. Zira; sünbüle içinde müddet-i medide muhafaza olunup hariçte o kadar muhafaza olunamayacağına işaret.etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yedi sene kıtlıktan sonra bereketi gayet çok bir ucuzluk sene geleceğine dair rü'yada işaret olmadığı halde vahyile Cenab-ı Hak kıtlıktan sonra ucuzluğu beyan ettiği için Yusuf (A.S.) kıtlıktan sonra bol ve bereketi çok bir sene geleceğini tebşir etmiştir.
Yusuf 12:50
Vacip Tealâ sâkînin rü'yayi ta'bir ettirdiğini beyandan sonra hükümdarın Yusuf (A.S.) la görüşmek istediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sâkî gelip rüyanın ta'birini haber verdiği zaman Melik ta'birin rüyaya muvafık olup derin bir ilme müstenid olduğunu görünce Yusuf (A.S.) m kendini bizzat görmek ve daha ziyade rüyayı tahkik etmek için «Getirin Yusuf'u bana, göreceğim» dedi ve elçisini gönderdi. Fakat Yusuf (A.S.) mazlumen mahpus olduğu herkesçe taayyün etmedikçe çıkmayacağını beyan ve iftira eden hatunların hallerim Melik'in tahkikma havaleyle elçiyi Melik'e irca' etti ve kadınların hallerini suâl ve kendinin beriüzzimme olduğunu ve kadınların hilelerini Cenab-ı Hakkın bildiğini beyan etti.
Kazî ve Medarik'in beyanları veçhile Yusuf (A.S.) beraeti tamamen tezahür etmesini, mazlumen hapsolunduğu bilinmesini, kusurun nerede olduğunun görülmesini arzu etti ki işin hakikati ve içyüzü tamamıyla anlaşılmadan çıkarsa hasudlar tarafından Me-lik'e tezvirat edip bunun hapsolunduğu mühim bir meseleden dolayıydı diyerek itham olunmasın ve bu gibi tezvirat yolları tamamen kapansın ve herkes nazarında iffet ve istikaarneti tahakkuk etsin için ilk teklifte zindandan çıkmaya rağbet göstermedi. İşte Yusuf (A.S.) m bu muamelesini Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyanı insanın töhmet mevkiinde bulunmaması lâzım olduğu gibi şayet bulunacak olursa nefsinden töhmeti kaldırmaya sa'yetmesi lâzım olduğuna işarettir.
Resulullah'm «Yusuf (A.S.) m sabır ve sebatına taaccüb ettim. Eğer ben onun yerinde müddet-i medide zindanda kalmış olsaydım derhal icabet eder, çıkardım» buyurduğu mervidir. Yusuf memiştir. Halbuki Yusuf (A.S.) m hapsine yegâne sebep oydu ve lâkin şahsiyattan taharruz ve yalnız onu rüsvâ etmekten ictinab etmiştir ki bir şahsı âleme karşı rüsvâ etmek doğru olmadığına işaret için kadınlardan bir cemaatın hallerini Melikin tahkikine havale etti. Zira; mecmuunu tahkik mücmeldir. Filân ve filâna gibi tafsilât yoktur.
İşte Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet ilmin faziletine delâlet eder. Çünkü; Yusuf (A.S.) in ilmi zindandan halâsına ve birçok meratibe nail olmasına sebep olmuştur. Binaenaleyh; ilim her yerde insanın sebeb-i necatı ve bais-i izzetidir. Bu âyette kadınların keydi yani hileleriyle murad; yukarıda beyan olunduğu veçhile davet mevkiinde Yusuf (A.S.) a Ziileyha'nın emrine itaat ve teklifini kabul et, eğer kabul etmezsen başına .büyük belâlar gelir» dedikleri gibi hariçte de nas arasında Hz. Yusuf'u itham etmek için bir takım asılsız sözler dağıtmalarıdır.
Yusuf 12:51
Vacip Tealâ Melikin elçisi Yusuf (A.S.) dan aldığı cevabı Melike getirdiğini ve Melikin kadınları isticvab edip kadınların şeha-detleriyle beraetin tahakkuk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Melikin elçisi gelip «Yusuf (A.S.) hakikat-ı hali nisvan-ctan tahkik etmekle beraeti tahakkuk etmeyince çıkmıyor» demesi üzerine Melik, Azizin haremini ve onun da'vet edip ellerini bıçakla kesen kadınları huzuruna celple cümlesine hitabede;rek «Sizin haliniz nedir şu vakitte ki o vakitte siz Yusuf'u nefsinden istediğiniz zaman emarât-ı fesaddan ne gibi şey gördünüz? Ve Yusuf'tan fıska dair ne zuhur etti? Ve Yusuf'la mülakat talebine neden cüret ettiniz? Ve o günde gördüğünüz vukuat neden ibarettir? Hakikati söyleyin saklamayın» deyince kadınların cümlesi bir ağızdan Allah'ı nekaisten tenzih eder ve Yusuf gibi bir afifi halkından dolayı Allah'ın kudretine taaccüb ederiz ve Yusuf (A.S.) üzerine biz kötülükten bir şey bilmeyiz. Allah'tan korkarız. Bir kötülük isnad edemeyiz» dediler. Azizin haremi işin saklanacak bir ciheti kalmadığını ve hakikatin meydana çıktığını görünce ikrara mecbur olarak Melike hitaben «İşte şimdi hak zahir oldu ve hakikat meydana çıktı. Ben Yusuf'u nefsinden taleb ettim, mülakatına çok hileler düşündüm ve envâ'-ı esbaba tevessül eyledim, lâkin muvaffak olamadım. Zira; Yusuf (A.S.) doğru söyleyenlerdendir. Çünkü; benim arzuma muvafakat etmedi» demekle Yusuf (A.S.) m iffet ve istikametine şehadet etti.
Melikin hitabı zahirde hatunların mecmuuna ise de hakikatta Azizin hareminedir. Zira; hileye tevessül eden ve zindana şevkine sebep olan yalnız Azizin haremidir. Lâkin mecliste mahcup olmamak ve hali mestur kalmak için nezaket üzere Melik mecmuuna hitabetmistir.
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m hatunlardan hakikati Melikin tahkikine havale ettiğini ve tahkikat neticesine kadar zindandan çıkmayacağını söylediğini beyandan sonra şu tahkika havalesinin sebebini beyan etmek üzere buyuyor
Yusuf 12:52
İşte şu manâ; bu söz, Yusuf (A.S.) in sözü olduğuna nazaran-dır. Amma bu söz Azizin hareminin sözü olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
Yusuf 12:53
Yani; Yusuf (A.S.) işin hakikatırfı tahkika havale edip neticesine kadar çıkmadığının sebebini beyanda Azizin gaybetinde ben hıyanet etmedim demesiyle nefsini tezkiye etmiş olduğundan bu sözden istiğfar makamında «Ben nefsimi bilûmum hatırat ve gafletten tebrie ve tezkiye edemem. Zira; hilkat-ı insanda mevcut olan nefis bitab'iha fesad ve kötülüğü emreder. Binaenaleyh; fesada meyletmek şanındandır, illâ şol kimse ki Rabbim Tealâ ona merhamet eder. İşte Allah'ın merhamet ettiği kimse nefs-i emma-renin şerrinden mahfuzdur. Çünkü; Rabbim kullarının kusurunu affeder ve günahdan muhafazayla merhamet buyurur» dedi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) m Azizin hareminin teklifini kabul etmediği nefsi meyletmediğinden değildir, belki nefsi meyletmekle beraber Allah'tan korkusuna binaen terkettiğinden bu kelâmı irad etmiştir. Çünkü meziyet-i insaniye; nefsin arzusuyla beraber onu terketmektir. Binaenaleyh; nefsin arzu etmediği şeyi terketnıekte meziyet yoktur. Şu halde nefsinin arzusu hiçbir kimse için noksan değildir. Noksan; nefsin gayri meşru arzusuna tabi olmaktır. Zira; nefsin arzu etmediği şeyi terketmekte sevap bile yoktur. Ancak nefsin meyliyle beraber terkederse mem-duhtur ve; onda ecir de vardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran nefis; sahibini şehevata davet ettiğinde emmate denir. Arzu ettiği şeyi hayyız-ı fiile çıkardığında Ievvame denir. Şehevata meyline nedamet edip arzusunu fiile çıkarmaktan vazgeçtiğinde mutmainne denir. Şu halde nefsin üç mertebesinden Yusuf (A.S.) birincisini zikretmiştir. Zira; fesadın mebdei birinci mertebedir. Çünkü; nefis daima şehevatı kasdeder ve a'zâ-yı ce-varihi her zaman arzusunda istihdam etmek ister. Şu tafsilât; den bu âyetin âhirine kadar Yusuf (A.S.) m kelâmı olduğuna nazarandir. Bu iki âyet Azizin hareminin sözünü hikâye olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Bu âyette sû'; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insanın kasdettiği her kötülüğe şamildir. Yani «Nefis; insana her zaman kötülükle emreder, illâ Allah'ın merhamet ettiği vakit müstesnadır» veyahut «Her nefis kötülükle emreder, illâ Rabbimin merhameti kötülükten meneder» demektir.
Yusuf 12:54
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m beraet ve sadakati ve fazl u kemâli Melik indinde tebeyyün edince Melik-i A'zam (Reyyan b. Ve-lid) in behemehal Yusuf (A.S.) in şeref-i mülâkaatma nail olmak arzu ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) in. sabr u sebatını, sadakat ve emanetini bilince Melik (Reyyan) dedi ki «Getirin bana Yusuf'u, nefsime has kılayım. Benim enisim, işlerime mütevelli, umurumu tedbirimde bana muîn ve lutfundan gerek ben ve gerek memleketim nıüs-tefid olsun» dedi. Bunun üzerine elçi gelip beraetini ve Melikin sözlerini haber verince Hz. Yusuf davete icabetle saray-ı hüküm-darîyi teşrif edip hükümdarla söze başlayarak icab-ı hâl ve mevkie münasip sözler söyleyince Melik Yusuf (A.S.) da gördüğü rüşd ü salâh, akıl ve deha üzerine «Bugün sen benim indimde mertebe-i âliye ve emanet sahibisin, umur-u- mülkünde istediğin gibi tasarrufa maliksin» deyince Yusuf (A.S.) Melikin sözlerinden umur-u memleketten bir emr-i mühimmi ihtiyar etmek lâzım geldiğini ve kurtulmak mümkün olmadığını bildi. Binaenaleyh; «Beni, arzın hazinelerine nazır kıl. Zira ben; bu hizmeti edaya ve emvaî-i hazineyi muhafazaya muktedirim, fenn-i ziraatı, madeniyatı ve sair dahil-i memlekete müteallik ihtiyacatı iyi bilirim» demekle ziraat ve maliye nazırlığını kabul etti.
Fahri Râzi, Kazî ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) lisan-ı İbranî üzerine tekellüm edince Melik lisanından suâl, eder. Hz. Yusuf lisanının İbranî ve âba' ve ecdadının lisanı olduğunu söyler, Melik birçok lisana aşina olduğundan bildiği lisanlanyla tekellüm eder. Yusuf (A.S.) da ilham-ı ilâhiyle hepsine cevap verir, Melik hayran olur. Hadaset-i sinninde bu kadar lisana vakıf ve acaibata malik olmak mevhibe-i ilâhiye olduğunu idrak ettiğinden tabirini bizzat fem-i saadetinden işitmek ister. Rü'yayı bizzat tabir ve tasvir edince Melik uraur-u memlekete mütevelli olmasını rica eder. Hz. Yusuf da bu teklifi muvafık görmüş ve menfaat-ı âmmeyi mutazammin hazain-i arza nazır olmasını tercih etmiştir, IVleğer Mısır'da hazain-i arza nazır olan (Kıt-fır) in vefatı o güne tesadüf ettiğinden münhal olan nezaret kendine tevcih olunmuştur. Melik Yusuf (A.S.) in cemi-i menâkıbım iki kelimede cemederek «Sen benim indimde mekin ve eminsin demiştir. Çünkü; mekin olmakta ilim ve kudret, emin olmakta hikmet ve sadakat münderiçtir. Şu halde «Sen benim indimde mekin ve eminsin» demek «Mekânet ve emanetle muttasıf, hayr ü şerri, salâh u fesadı bilir ve nefsin arzusuna ittibâ' etmez hikmete muvafık iş işlersin. Binaenaleyh; senden me'mûl olan adaletle âmmenin işini ru'yet ve mülk-ü milleti ıslahtır» demek olur.
Yusuf (A.S.) taraf-ı ilâhiden meb'us resul olup bikaderilim-kân ümmetin mesalihini tesviye etmek, üzerine vacip olduğundan vahiyle umumi kıtlık vuku bulacağını ve hüsn-ü tedbir olunmazsa birçok kimselerin helaklerine sebep olacağını bildiğinden alelacele bunun çaresini düşünmek ve müstehak olanlara menfaat îsâl edip mazarratı defetmek vacip olduğu cihetle Melik, rüyanın tabirini dinleyince «Buna ne gibi tedbir lâzımdır?» demesi üzerine Yusuf (A.S.) ümmet hakkında mükellef "olduğu vazife-i mühimmeyi deruhte etmek üzere »Beni, arzın hazinesine nazır kıl. Zira ben; bu işin erbabıyım^ dedi. Binaenaleyh; bu âyet-i celile bir kimsenin hukuk-u ibadi yoluyja lemşiyete iktidarı olur, o işe onun gayrı erbab olmazsa o me'muriyete iktidarını ispat ve izhar etmek suretiyle o işi deruhte etmeye talib olmak caiz. Velevse o me'muriyete tayin edecek kimse kâfir olsa dahi onunla yardımlaşmak ve hakka doğru alıp götürmek lâzım olduğuna delâlet ettiği Beyzâ-vî'nin cümle-i beyanatmdandır.
Yusuf (A.S.) m «Ben bu işi iyi bilirim, arzın hazinesini hıf~ zetmeye erbabım» demesi tezkiye-i nefis değil belki maslahat-ı âmme için iktidarını beyan lâzım gelmesine binaen söylenmiş bir sözdür. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Melik, umur-u devlete ait mesalihi tesviyeye kudretini ve siyaset-i hükümete ait ilmini ve ahval-i nasa ait vukufunu bilince vâki' olan teklifini kabulde Melikin bu hususta teklifinin isabetini beyan ederek o vazifeyi kabul vacip olduğundan '«Ben bilirim» demiştir. Binaenaleyh; tezkiye-i nefsin haram olması helâl olmayan birşeyi irtikâpla tefahur etmektir, yoksa helâl olan biı şeyi ihtiyar için olur ve bir maslahatı mutazammın olursa caiz ve helâldir ve belki de vaciptir.
Yusuf (A.S.) (Kıtfır) in vefatıyla makamına vezir olunca Zü-leyha'yı nikâh ettiği ve (Kıtfır} inîn olduğundan Züleyha'yı bakir bulduğu ve ondan iki oğlu olduğu ve hükümdar (Reyyan b. Velid) in iman ettiği mervidir.
Hulâsa; umur-u dünyada ileride millet üzerine gelecek bir belâyı hüsn-ü tedbirle karşılamak meşru' ve mansıbı ehline tevdi etmek padişah üzerine vacip olduğu ve bir kimsenin kendinden ziyade bir işe erbab olmadığım bilince kendinin o işe erbab olduğunu beyan etmek caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlosindendir.
Yusuf 12:55
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m beraet ve sadakati ve fazl u kemâli Melik indinde tebeyyün edince Melik-i A'zam (Reyyan b. Ve-lid) in behemehal Yusuf (A.S.) in şeref-i mülâkaatma nail olmak arzu ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) in. sabr u sebatını, sadakat ve emanetini bilince Melik (Reyyan) dedi ki «Getirin bana Yusuf'u, nefsime has kılayım. Benim enisim, işlerime mütevelli, umurumu tedbirimde bana muîn ve lutfundan gerek ben ve gerek memleketim nıüs-tefid olsun» dedi. Bunun üzerine elçi gelip beraetini ve Melikin sözlerini haber verince Hz. Yusuf davete icabetle saray-ı hüküm-darîyi teşrif edip hükümdarla söze başlayarak icab-ı hâl ve mevkie münasip sözler söyleyince Melik Yusuf (A.S.) da gördüğü rüşd ü salâh, akıl ve deha üzerine «Bugün sen benim indimde mertebe-i âliye ve emanet sahibisin, umur-u- mülkünde istediğin gibi tasarrufa maliksin» deyince Yusuf (A.S.) Melikin sözlerinden umur-u memleketten bir emr-i mühimmi ihtiyar etmek lâzım geldiğini ve kurtulmak mümkün olmadığını bildi. Binaenaleyh; «Beni, arzın hazinelerine nazır kıl. Zira ben; bu hizmeti edaya ve emvaî-i hazineyi muhafazaya muktedirim, fenn-i ziraatı, madeniyatı ve sair dahil-i memlekete müteallik ihtiyacatı iyi bilirim» demekle ziraat ve maliye nazırlığını kabul etti.
Fahri Râzi, Kazî ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) lisan-ı İbranî üzerine tekellüm edince Melik lisanından suâl, eder. Hz. Yusuf lisanının İbranî ve âba' ve ecdadının lisanı olduğunu söyler, Melik birçok lisana aşina olduğundan bildiği lisanlanyla tekellüm eder. Yusuf (A.S.) da ilham-ı ilâhiyle hepsine cevap verir, Melik hayran olur. Hadaset-i sinninde bu kadar lisana vakıf ve acaibata malik olmak mevhibe-i ilâhiye olduğunu idrak ettiğinden tabirini bizzat fem-i saadetinden işitmek ister. Rü'yayı bizzat tabir ve tasvir edince Melik uraur-u memlekete mütevelli olmasını rica eder. Hz. Yusuf da bu teklifi muvafık görmüş ve menfaat-ı âmmeyi mutazammin hazain-i arza nazır olmasını tercih etmiştir, IVleğer Mısır'da hazain-i arza nazır olan (Kıt-fır) in vefatı o güne tesadüf ettiğinden münhal olan nezaret kendine tevcih olunmuştur. Melik Yusuf (A.S.) in cemi-i menâkıbım iki kelimede cemederek «Sen benim indimde mekin ve eminsin demiştir. Çünkü; mekin olmakta ilim ve kudret, emin olmakta hikmet ve sadakat münderiçtir. Şu halde «Sen benim indimde mekin ve eminsin» demek «Mekânet ve emanetle muttasıf, hayr ü şerri, salâh u fesadı bilir ve nefsin arzusuna ittibâ' etmez hikmete muvafık iş işlersin. Binaenaleyh; senden me'mûl olan adaletle âmmenin işini ru'yet ve mülk-ü milleti ıslahtır» demek olur.
Yusuf (A.S.) taraf-ı ilâhiden meb'us resul olup bikaderilim-kân ümmetin mesalihini tesviye etmek, üzerine vacip olduğundan vahiyle umumi kıtlık vuku bulacağını ve hüsn-ü tedbir olunmazsa birçok kimselerin helaklerine sebep olacağını bildiğinden alelacele bunun çaresini düşünmek ve müstehak olanlara menfaat îsâl edip mazarratı defetmek vacip olduğu cihetle Melik, rüyanın tabirini dinleyince «Buna ne gibi tedbir lâzımdır?» demesi üzerine Yusuf (A.S.) ümmet hakkında mükellef "olduğu vazife-i mühimmeyi deruhte etmek üzere »Beni, arzın hazinesine nazır kıl. Zira ben; bu işin erbabıyım^ dedi. Binaenaleyh; bu âyet-i celile bir kimsenin hukuk-u ibadi yoluyja lemşiyete iktidarı olur, o işe onun gayrı erbab olmazsa o me'muriyete iktidarını ispat ve izhar etmek suretiyle o işi deruhte etmeye talib olmak caiz. Velevse o me'muriyete tayin edecek kimse kâfir olsa dahi onunla yardımlaşmak ve hakka doğru alıp götürmek lâzım olduğuna delâlet ettiği Beyzâ-vî'nin cümle-i beyanatmdandır.
Yusuf (A.S.) m «Ben bu işi iyi bilirim, arzın hazinesini hıf~ zetmeye erbabım» demesi tezkiye-i nefis değil belki maslahat-ı âmme için iktidarını beyan lâzım gelmesine binaen söylenmiş bir sözdür. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Melik, umur-u devlete ait mesalihi tesviyeye kudretini ve siyaset-i hükümete ait ilmini ve ahval-i nasa ait vukufunu bilince vâki' olan teklifini kabulde Melikin bu hususta teklifinin isabetini beyan ederek o vazifeyi kabul vacip olduğundan '«Ben bilirim» demiştir. Binaenaleyh; tezkiye-i nefsin haram olması helâl olmayan birşeyi irtikâpla tefahur etmektir, yoksa helâl olan biı şeyi ihtiyar için olur ve bir maslahatı mutazammın olursa caiz ve helâldir ve belki de vaciptir.
Yusuf (A.S.) (Kıtfır) in vefatıyla makamına vezir olunca Zü-leyha'yı nikâh ettiği ve (Kıtfır} inîn olduğundan Züleyha'yı bakir bulduğu ve ondan iki oğlu olduğu ve hükümdar (Reyyan b. Velid) in iman ettiği mervidir.
Hulâsa; umur-u dünyada ileride millet üzerine gelecek bir belâyı hüsn-ü tedbirle karşılamak meşru' ve mansıbı ehline tevdi etmek padişah üzerine vacip olduğu ve bir kimsenin kendinden ziyade bir işe erbab olmadığım bilince kendinin o işe erbab olduğunu beyan etmek caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlosindendir.
Yusuf 12:56
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) ı hükümdarın vezir tayin ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! İşte senin işittiğin gibicesine biz evvelâ Yusuf (A.S.) ı pederinden ayırdık. Abd suretinde Mısır'a gönderdik. Müddet-i medide zindanda karar ettikten sonra biz onun mertebesini terfi ettik, umur-u dinde nübüvvet verdiğimiz gibi umur-u dünyada saltanat, kuvvet ve kudret verdik. Hatta Mısır arazisini ona teslim ettik ki istediği yerde ikamet ve kemâl-i refahla ibadetine devam ve umur-u ibadı temşiyet ve adaletle hükmeder ve emri cümleye nafiz olur. Zira bizim adet-i kadimemiz; dilediğimiz kulumuza rahmetimizi isbat ettirmektir. İşte bu cümleden birisi de Yusuf (A.S.) a atiyemizi isabet ettirdik. Binaenaleyh; dünya ve âhiret saadetini ihsan ettik. Çünkü; biz erbab-ı ihsanın ecrini zayi etmeyiz, âhiret ecri şol kimseler için hayırlidır ki onlar iman ettiler, imanlarıyla beraber âhirete gittiler ve bilcümle haram olan şeyleri .terkederek vacip olan şeyleri işlemekle mütteki oldular. Onlar için âhiret dünyadan daha hayırlıdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet-i celilede Melikin Yusuf (A.S.) ı derhal vezarete tayinine sarahat yoksa da arz-ı Mısır'da kudret verildiğini beyanda, vezaretin tevcih olunduğuna işaret vardır. Çünkü Mısır arazisinde istediği gibi tasarrufa iktidar; vezir olmasını, icabeder. Melikin vezareti tevcihi gerek derhal gerekse bir müddet sonra olsun muhakkaktır. Vezarete mahsus elbise ve mühr-ü vezaret verilip umur-u memleket kendine tevdi olununca bilcümle Mısır ahalisi icra-yı adaletinden memnun oldukları gibi rü'yanın-ahkâmı icabı ziraatı tevsi ve zehairin hıfzı ve cem'i hususunda hüsn-ü tedbirler ittihaz edip zahire anbarları yaptırıp başa-ğıyla hasılatı anbarlara doldurup gelecek kıtlık senelerde naşı idarenin çarelerini düşündü, bol seneler geçti, kıtlık geldi, halkın ihtiyacı teşeddüd etti ve herkes Yusuf (A.S.) dan zahire mubayaa eder oldu ve yedi sene devam etti, herkesin elinde mal ü menal-dan bir şey kalmadı, hep zahire bedeli olarak hükümetin eline geçti ve hükümet Yusuf (A.S.) in tedbiri sayesinde açlıktan nüfus telef etmediği gibi hüsn-ü idareye malik oldu. Kıtlık bitti. Hükümet herkesin malını yerli yerince iade etti ve ucuzluk gelip herkesin mallarıyla vazifelerine devama başladıkları Kazı, Fahri Râzi ve Hâzin'in cümle-i beyanatlarmdandır.
Yusuf 12:57
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) ı hükümdarın vezir tayin ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! İşte senin işittiğin gibicesine biz evvelâ Yusuf (A.S.) ı pederinden ayırdık. Abd suretinde Mısır'a gönderdik. Müddet-i medide zindanda karar ettikten sonra biz onun mertebesini terfi ettik, umur-u dinde nübüvvet verdiğimiz gibi umur-u dünyada saltanat, kuvvet ve kudret verdik. Hatta Mısır arazisini ona teslim ettik ki istediği yerde ikamet ve kemâl-i refahla ibadetine devam ve umur-u ibadı temşiyet ve adaletle hükmeder ve emri cümleye nafiz olur. Zira bizim adet-i kadimemiz; dilediğimiz kulumuza rahmetimizi isbat ettirmektir. İşte bu cümleden birisi de Yusuf (A.S.) a atiyemizi isabet ettirdik. Binaenaleyh; dünya ve âhiret saadetini ihsan ettik. Çünkü; biz erbab-ı ihsanın ecrini zayi etmeyiz, âhiret ecri şol kimseler için hayırlidır ki onlar iman ettiler, imanlarıyla beraber âhirete gittiler ve bilcümle haram olan şeyleri .terkederek vacip olan şeyleri işlemekle mütteki oldular. Onlar için âhiret dünyadan daha hayırlıdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet-i celilede Melikin Yusuf (A.S.) ı derhal vezarete tayinine sarahat yoksa da arz-ı Mısır'da kudret verildiğini beyanda, vezaretin tevcih olunduğuna işaret vardır. Çünkü Mısır arazisinde istediği gibi tasarrufa iktidar; vezir olmasını, icabeder. Melikin vezareti tevcihi gerek derhal gerekse bir müddet sonra olsun muhakkaktır. Vezarete mahsus elbise ve mühr-ü vezaret verilip umur-u memleket kendine tevdi olununca bilcümle Mısır ahalisi icra-yı adaletinden memnun oldukları gibi rü'yanın-ahkâmı icabı ziraatı tevsi ve zehairin hıfzı ve cem'i hususunda hüsn-ü tedbirler ittihaz edip zahire anbarları yaptırıp başa-ğıyla hasılatı anbarlara doldurup gelecek kıtlık senelerde naşı idarenin çarelerini düşündü, bol seneler geçti, kıtlık geldi, halkın ihtiyacı teşeddüd etti ve herkes Yusuf (A.S.) dan zahire mubayaa eder oldu ve yedi sene devam etti, herkesin elinde mal ü menal-dan bir şey kalmadı, hep zahire bedeli olarak hükümetin eline geçti ve hükümet Yusuf (A.S.) in tedbiri sayesinde açlıktan nüfus telef etmediği gibi hüsn-ü idareye malik oldu. Kıtlık bitti. Hükümet herkesin malını yerli yerince iade etti ve ucuzluk gelip herkesin mallarıyla vazifelerine devama başladıkları Kazı, Fahri Râzi ve Hâzin'in cümle-i beyanatlarmdandır.
Yusuf 12:58
Vacip Tealâ Mısır arazisine isabet eden şiddetli kıtlık Şam ve Ken'an arazisine dahi isabet edip uzaktan ve yakından zahire için herkes Azizin kapısına iltica ettiklerinde Ya'kub (A.S.) da Mısır'a zahire almak üzere mahdumlarını gönderip Yusuf (A.S.) huzuruna biraderlerinin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kıtlık teşeddüd edip arz-ı Ken'an'da zahire bulmak imkânı kalmayıp Mısır'a ilticaya mecburiyet hasıl olunca Ya'kub (A.S.) mahdumlarını Mısır'a gönderip biraderleri saray-ı Yusuf'a geldiklerinde Yusuf (A.S.) huzuruna dahil oldular. Lisan-ı ibranî üzere söze başlayınca Yusuf (A.S.) onları bildi ve lâkin onların Yusuf (A.S.) tamamen hatırlarından çıkıp kıyafeti de değiştiği gibi öyle saray-ı vezarette biraderlerinin Aziz-i Mısır olacağı hayallerinden geçmediği için onlar Yusuf (A.S.) ı bilemediler. Çünkü; aradan çok müddet geçip Hz. Yusuf'tan bir haber de olmadığından berhayat olduğuna ümitleri yoktu. Vakta ki Azizin emriyle zahireleri bol bol ölçülüp yükleri tutulup cihazları tamam olunca Hz. Yusuf'un huzuruna vedaa geldiklerinde «Baba bir kardeşinizi bana getirin. Görmez misiniz. Ben zahirenin kilesini tam veririm ve misafir kabul edenlerin hayırhsıyım. Size ne kadar ikram ettiğimi gördünüz. O biraderinizi getirin ki sizin gibi ona da ikram edeyim. Şu halde eğer siz biraderinizi getirmezseniz benim indimde size zahire yok. Gelmeyin yanıma, yaklaşmayın bana» dedi. Yusuf (A.S.) in şu emrine karşı onlar «Biz o biraderimizi pederinden isteyelim. Biz getirmek için ne gibi tedbir lazımsa onu işler alır getiririz» dediler.
Fahri Râzi, Hâzin, Kazı, Medarik'in ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile zahireye ihtiyac-ı şedid hasıl olunca Ya'kub (A.S.) «Ben Mısır'da salih bir zatın ahaliye zahire tevzi ettiğini işitiyorum, gidin zahire getirin» emrini verdi. On tane mahdumları alacakları zahire bedelleriyle huzur-u Yusuf'a geldiklerinde Hz. Yusuf «Siz kimsiniz, casus musunuz?» deyince onlar «Biz Ken'an'dan nübüvvetle maruf Hz. Ya'kub'un oğlanlarıyız. Bize casusluk yakışmaz» dediler. Yusuf (A.S.) »Başka biraderiniz var mıdır?» dediğinde onlar «İki biraderimiz daha vardı. Biri helak oldu, diğer birisine pederimiz muhabbet ettiğinden hizmetinde alıkoydu» demeleri üzerine «Siz fudalâdan olduğunuz halde pederinizin onu sizden ziyade sevmesinde elbette sizden ziyade onda bir meziyet olduğundandır. Getirin onu göreceğim» dediğinde onlar pederlerini kandırıp getireceklerini vaad ettiler.
İşte muhabbet esnasında Hz. Yusuf onları biliyor ve lâkin onlar Hz. Yusuf'u bilmiyorlardı. Çünkü; Hz. Yusuf kemâl-i debdebe ve dârâtla vezaret kürsüsünde onlar ise şiddet-i ihtiyaç içinde olduklarından mehabet-i vezaret onları ihata ediyordu. Halbuki Yusuf (A.S.) onları misafir edip herkesten ziyade ikram ettiğinden «Ben misafir kabul edenlerin hayırlısıyım» demiş ve hatta zahireden1 sonra Mısır'dan Ken'an'a kadar azıklarım dahi vermiştir. Her şahsa bir deve yükü zahire verirken bunlara Ken'an'daki biraderleri için de iki deve yükü fazla verdiğinden «Görmez misiniz, ben zahireyi çok veriyorum» demiştir.
Velhasıl bir cihetten zahireyi çok verdiğini beyanla tekrar gelmelerine terğib, diğer cihetten bile biraderlerini getirmezlerse zahire vermeyeceğini beyanla tehdid ederek biraderlerini getireceklerine vaad-i kavî aldı.
Yusuf 12:59
Vacip Tealâ Mısır arazisine isabet eden şiddetli kıtlık Şam ve Ken'an arazisine dahi isabet edip uzaktan ve yakından zahire için herkes Azizin kapısına iltica ettiklerinde Ya'kub (A.S.) da Mısır'a zahire almak üzere mahdumlarını gönderip Yusuf (A.S.) huzuruna biraderlerinin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kıtlık teşeddüd edip arz-ı Ken'an'da zahire bulmak imkânı kalmayıp Mısır'a ilticaya mecburiyet hasıl olunca Ya'kub (A.S.) mahdumlarını Mısır'a gönderip biraderleri saray-ı Yusuf'a geldiklerinde Yusuf (A.S.) huzuruna dahil oldular. Lisan-ı ibranî üzere söze başlayınca Yusuf (A.S.) onları bildi ve lâkin onların Yusuf (A.S.) tamamen hatırlarından çıkıp kıyafeti de değiştiği gibi öyle saray-ı vezarette biraderlerinin Aziz-i Mısır olacağı hayallerinden geçmediği için onlar Yusuf (A.S.) ı bilemediler. Çünkü; aradan çok müddet geçip Hz. Yusuf'tan bir haber de olmadığından berhayat olduğuna ümitleri yoktu. Vakta ki Azizin emriyle zahireleri bol bol ölçülüp yükleri tutulup cihazları tamam olunca Hz. Yusuf'un huzuruna vedaa geldiklerinde «Baba bir kardeşinizi bana getirin. Görmez misiniz. Ben zahirenin kilesini tam veririm ve misafir kabul edenlerin hayırhsıyım. Size ne kadar ikram ettiğimi gördünüz. O biraderinizi getirin ki sizin gibi ona da ikram edeyim. Şu halde eğer siz biraderinizi getirmezseniz benim indimde size zahire yok. Gelmeyin yanıma, yaklaşmayın bana» dedi. Yusuf (A.S.) in şu emrine karşı onlar «Biz o biraderimizi pederinden isteyelim. Biz getirmek için ne gibi tedbir lazımsa onu işler alır getiririz» dediler.
Fahri Râzi, Hâzin, Kazı, Medarik'in ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile zahireye ihtiyac-ı şedid hasıl olunca Ya'kub (A.S.) «Ben Mısır'da salih bir zatın ahaliye zahire tevzi ettiğini işitiyorum, gidin zahire getirin» emrini verdi. On tane mahdumları alacakları zahire bedelleriyle huzur-u Yusuf'a geldiklerinde Hz. Yusuf «Siz kimsiniz, casus musunuz?» deyince onlar «Biz Ken'an'dan nübüvvetle maruf Hz. Ya'kub'un oğlanlarıyız. Bize casusluk yakışmaz» dediler. Yusuf (A.S.) »Başka biraderiniz var mıdır?» dediğinde onlar «İki biraderimiz daha vardı. Biri helak oldu, diğer birisine pederimiz muhabbet ettiğinden hizmetinde alıkoydu» demeleri üzerine «Siz fudalâdan olduğunuz halde pederinizin onu sizden ziyade sevmesinde elbette sizden ziyade onda bir meziyet olduğundandır. Getirin onu göreceğim» dediğinde onlar pederlerini kandırıp getireceklerini vaad ettiler.
İşte muhabbet esnasında Hz. Yusuf onları biliyor ve lâkin onlar Hz. Yusuf'u bilmiyorlardı. Çünkü; Hz. Yusuf kemâl-i debdebe ve dârâtla vezaret kürsüsünde onlar ise şiddet-i ihtiyaç içinde olduklarından mehabet-i vezaret onları ihata ediyordu. Halbuki Yusuf (A.S.) onları misafir edip herkesten ziyade ikram ettiğinden «Ben misafir kabul edenlerin hayırlısıyım» demiş ve hatta zahireden1 sonra Mısır'dan Ken'an'a kadar azıklarım dahi vermiştir. Her şahsa bir deve yükü zahire verirken bunlara Ken'an'daki biraderleri için de iki deve yükü fazla verdiğinden «Görmez misiniz, ben zahireyi çok veriyorum» demiştir.
Velhasıl bir cihetten zahireyi çok verdiğini beyanla tekrar gelmelerine terğib, diğer cihetten bile biraderlerini getirmezlerse zahire vermeyeceğini beyanla tehdid ederek biraderlerini getireceklerine vaad-i kavî aldı.
Yusuf 12:60
Vacip Tealâ Mısır arazisine isabet eden şiddetli kıtlık Şam ve Ken'an arazisine dahi isabet edip uzaktan ve yakından zahire için herkes Azizin kapısına iltica ettiklerinde Ya'kub (A.S.) da Mısır'a zahire almak üzere mahdumlarını gönderip Yusuf (A.S.) huzuruna biraderlerinin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kıtlık teşeddüd edip arz-ı Ken'an'da zahire bulmak imkânı kalmayıp Mısır'a ilticaya mecburiyet hasıl olunca Ya'kub (A.S.) mahdumlarını Mısır'a gönderip biraderleri saray-ı Yusuf'a geldiklerinde Yusuf (A.S.) huzuruna dahil oldular. Lisan-ı ibranî üzere söze başlayınca Yusuf (A.S.) onları bildi ve lâkin onların Yusuf (A.S.) tamamen hatırlarından çıkıp kıyafeti de değiştiği gibi öyle saray-ı vezarette biraderlerinin Aziz-i Mısır olacağı hayallerinden geçmediği için onlar Yusuf (A.S.) ı bilemediler. Çünkü; aradan çok müddet geçip Hz. Yusuf'tan bir haber de olmadığından berhayat olduğuna ümitleri yoktu. Vakta ki Azizin emriyle zahireleri bol bol ölçülüp yükleri tutulup cihazları tamam olunca Hz. Yusuf'un huzuruna vedaa geldiklerinde «Baba bir kardeşinizi bana getirin. Görmez misiniz. Ben zahirenin kilesini tam veririm ve misafir kabul edenlerin hayırhsıyım. Size ne kadar ikram ettiğimi gördünüz. O biraderinizi getirin ki sizin gibi ona da ikram edeyim. Şu halde eğer siz biraderinizi getirmezseniz benim indimde size zahire yok. Gelmeyin yanıma, yaklaşmayın bana» dedi. Yusuf (A.S.) in şu emrine karşı onlar «Biz o biraderimizi pederinden isteyelim. Biz getirmek için ne gibi tedbir lazımsa onu işler alır getiririz» dediler.
Fahri Râzi, Hâzin, Kazı, Medarik'in ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile zahireye ihtiyac-ı şedid hasıl olunca Ya'kub (A.S.) «Ben Mısır'da salih bir zatın ahaliye zahire tevzi ettiğini işitiyorum, gidin zahire getirin» emrini verdi. On tane mahdumları alacakları zahire bedelleriyle huzur-u Yusuf'a geldiklerinde Hz. Yusuf «Siz kimsiniz, casus musunuz?» deyince onlar «Biz Ken'an'dan nübüvvetle maruf Hz. Ya'kub'un oğlanlarıyız. Bize casusluk yakışmaz» dediler. Yusuf (A.S.) »Başka biraderiniz var mıdır?» dediğinde onlar «İki biraderimiz daha vardı. Biri helak oldu, diğer birisine pederimiz muhabbet ettiğinden hizmetinde alıkoydu» demeleri üzerine «Siz fudalâdan olduğunuz halde pederinizin onu sizden ziyade sevmesinde elbette sizden ziyade onda bir meziyet olduğundandır. Getirin onu göreceğim» dediğinde onlar pederlerini kandırıp getireceklerini vaad ettiler.
İşte muhabbet esnasında Hz. Yusuf onları biliyor ve lâkin onlar Hz. Yusuf'u bilmiyorlardı. Çünkü; Hz. Yusuf kemâl-i debdebe ve dârâtla vezaret kürsüsünde onlar ise şiddet-i ihtiyaç içinde olduklarından mehabet-i vezaret onları ihata ediyordu. Halbuki Yusuf (A.S.) onları misafir edip herkesten ziyade ikram ettiğinden «Ben misafir kabul edenlerin hayırlısıyım» demiş ve hatta zahireden1 sonra Mısır'dan Ken'an'a kadar azıklarım dahi vermiştir. Her şahsa bir deve yükü zahire verirken bunlara Ken'an'daki biraderleri için de iki deve yükü fazla verdiğinden «Görmez misiniz, ben zahireyi çok veriyorum» demiştir.
Velhasıl bir cihetten zahireyi çok verdiğini beyanla tekrar gelmelerine terğib, diğer cihetten bile biraderlerini getirmezlerse zahire vermeyeceğini beyanla tehdid ederek biraderlerini getireceklerine vaad-i kavî aldı.
Yusuf 12:61
Vacip Tealâ Mısır arazisine isabet eden şiddetli kıtlık Şam ve Ken'an arazisine dahi isabet edip uzaktan ve yakından zahire için herkes Azizin kapısına iltica ettiklerinde Ya'kub (A.S.) da Mısır'a zahire almak üzere mahdumlarını gönderip Yusuf (A.S.) huzuruna biraderlerinin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kıtlık teşeddüd edip arz-ı Ken'an'da zahire bulmak imkânı kalmayıp Mısır'a ilticaya mecburiyet hasıl olunca Ya'kub (A.S.) mahdumlarını Mısır'a gönderip biraderleri saray-ı Yusuf'a geldiklerinde Yusuf (A.S.) huzuruna dahil oldular. Lisan-ı ibranî üzere söze başlayınca Yusuf (A.S.) onları bildi ve lâkin onların Yusuf (A.S.) tamamen hatırlarından çıkıp kıyafeti de değiştiği gibi öyle saray-ı vezarette biraderlerinin Aziz-i Mısır olacağı hayallerinden geçmediği için onlar Yusuf (A.S.) ı bilemediler. Çünkü; aradan çok müddet geçip Hz. Yusuf'tan bir haber de olmadığından berhayat olduğuna ümitleri yoktu. Vakta ki Azizin emriyle zahireleri bol bol ölçülüp yükleri tutulup cihazları tamam olunca Hz. Yusuf'un huzuruna vedaa geldiklerinde «Baba bir kardeşinizi bana getirin. Görmez misiniz. Ben zahirenin kilesini tam veririm ve misafir kabul edenlerin hayırhsıyım. Size ne kadar ikram ettiğimi gördünüz. O biraderinizi getirin ki sizin gibi ona da ikram edeyim. Şu halde eğer siz biraderinizi getirmezseniz benim indimde size zahire yok. Gelmeyin yanıma, yaklaşmayın bana» dedi. Yusuf (A.S.) in şu emrine karşı onlar «Biz o biraderimizi pederinden isteyelim. Biz getirmek için ne gibi tedbir lazımsa onu işler alır getiririz» dediler.
Fahri Râzi, Hâzin, Kazı, Medarik'in ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile zahireye ihtiyac-ı şedid hasıl olunca Ya'kub (A.S.) «Ben Mısır'da salih bir zatın ahaliye zahire tevzi ettiğini işitiyorum, gidin zahire getirin» emrini verdi. On tane mahdumları alacakları zahire bedelleriyle huzur-u Yusuf'a geldiklerinde Hz. Yusuf «Siz kimsiniz, casus musunuz?» deyince onlar «Biz Ken'an'dan nübüvvetle maruf Hz. Ya'kub'un oğlanlarıyız. Bize casusluk yakışmaz» dediler. Yusuf (A.S.) »Başka biraderiniz var mıdır?» dediğinde onlar «İki biraderimiz daha vardı. Biri helak oldu, diğer birisine pederimiz muhabbet ettiğinden hizmetinde alıkoydu» demeleri üzerine «Siz fudalâdan olduğunuz halde pederinizin onu sizden ziyade sevmesinde elbette sizden ziyade onda bir meziyet olduğundandır. Getirin onu göreceğim» dediğinde onlar pederlerini kandırıp getireceklerini vaad ettiler.
İşte muhabbet esnasında Hz. Yusuf onları biliyor ve lâkin onlar Hz. Yusuf'u bilmiyorlardı. Çünkü; Hz. Yusuf kemâl-i debdebe ve dârâtla vezaret kürsüsünde onlar ise şiddet-i ihtiyaç içinde olduklarından mehabet-i vezaret onları ihata ediyordu. Halbuki Yusuf (A.S.) onları misafir edip herkesten ziyade ikram ettiğinden «Ben misafir kabul edenlerin hayırlısıyım» demiş ve hatta zahireden1 sonra Mısır'dan Ken'an'a kadar azıklarım dahi vermiştir. Her şahsa bir deve yükü zahire verirken bunlara Ken'an'daki biraderleri için de iki deve yükü fazla verdiğinden «Görmez misiniz, ben zahireyi çok veriyorum» demiştir.
Velhasıl bir cihetten zahireyi çok verdiğini beyanla tekrar gelmelerine terğib, diğer cihetten bile biraderlerini getirmezlerse zahire vermeyeceğini beyanla tehdid ederek biraderlerini getireceklerine vaad-i kavî aldı.
Yusuf 12:62
Vacip Tealâ Yusuf'(A.S.) m biraderlerinin çuvallarına zahire bedeli olarak verdikleri metâ'larım koydurduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zahire bedeli getirdikleri eşyalarının kendilerine iade olunmasına emir yerdi. Köleler de aldıkları emir üzere metâ'larım hurçlarma koydular.
Kazı, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bidaa ; zahire almak için getirdikleri deri ve ayakkabı gibi şeylerdit. Çünkü Yusuf (A.S.) in teşkilâtının esası; halka teshilât olduğundan herkesin elinde her ne bulunursa alıp ona mukabil zahire vererek ihtiyacını te'min etmek olduğu cihetle bunlar da meşin ve saire gibi şeylerle gelmişler ve onu da almıştı. Pederine ve biraderlerine ihsan ve sıla-i rahma riâyet olmak üzere eşyalarını iade etmişti ki sehâsını ve keremini bilsinler ve aynı eşya ile avdet etsinler. Şayet kıtlık münasebetiyle başka eşyaları yoksa zahire bedeli yok diyerek gelmemezlik etmesinler.
Yusuf 12:63
Vacip Tealâ ihve-i Yusuf'un pederleri huzuruna gelip küçük biraderleri için müsaade istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya'kub (A.S.) in mahdumları Mısır'dan dönüp pederlerinin huzuruna gelince Melikin ikramından ve iltifatından bahsettiler. Hatta «Evlâd-ı Ya'kub'dan olmasaydık bu kadar ikram etmezdi ve lâkin biraderimizi görmek istedi. Eğer biraderinizi getirmezseniz Mısır arazisine girmeyin ve benim yanıma yakın olmayın, size zahire yoktur dedi. Şu halde biraderimiz Bünyamin'i bizimle gönder. Mecmuumuza zahire alalım. Halbuki biraderimizi her türlü âfetten hepimjz muhafaza ederiz» demekle pederlerini te'min etmek istediler.
Yusuf 12:64
Vacip Tealâ mahdumlarının müsaade istemelerine karşı pederlerinin kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Demekle oğlunun hıfzını Allah'a havaleyle müsaadeye meylini işaret etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (Bünyamin) ile diğer biraderleri arasında iğbirar olmadığı ve Yusuf (A.S.) ı götürdükleri zaman gibi genç olmayıp salâh, rüşd, ilim ve irfan sahipleri ve hayra rağbet eserlerini gördüğünden Ya'kub (A.S.) Bünyamin'in diğer mahdumlarıyla gitmesine müsaade etti, fakat hıfzını Allah'a ısmarladı. Biraderlerinin «Biz hıfzederiz» dediklerine iltifat etmediği gibi Yusuf (A.S.) a mülakatını Allah'ın rahmetinden ümid ettiğine dahi işaret için hâfız-ı hakîkînin olduğunu sözüne ilâve etti.
Yusuf 12:65
Vacip Tealâ ihve-i Yusuf'un götürdükleri metâ'lannın Aziz tarafından iade olunduğuna muttali olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu kadar ikramla beraber zahire bedelinde verdiğimiz eşya da bize reddolunursa daha ne isteriz. Bizim ise eşyamızın reddolunduğundan haberimiz yoktur. Binaenaleyh; senin ke-mâl-i kereminden istirhamımız; biraderimizi bizimle gönder ki:
Şu manâ; deki lâfzı istifham olduğuna na-zarandır. Amma lâfzı olduğuna nazaran ma-nâ-yı nazım:
…
demektir. Yahut
…
demek istemişlerdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile deki mir taam ve zahire manasınadır. O halde; demek; «Biz ehlimize zahire alır getiririz» demektir. «İhtiyacımıza kâfi değil, tekrar gitmeye muhtacız» demektir. Binaenaleyh; «Biraderimizi bizimle gönder ki bu azıcık zahireyi biraderimiz sayesinde çoğaltalım» demektir.
Yusuf 12:66
Vacip Tealâ mahdumlarının ısrarları üzerine Ya'kub (A.S.) in oğlu Bünyamin'in gitmesine müsaade ettiğini ve Allah'tan bir afet ihata etmedikçe Bünyamin'i getireceklerine yemin etmeyince göndermeyeceğini söylediğini ve mahdumlarının yemin ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya'kub (A.S.) dan mahdumları, biraderleri Bünyamin'i Mısır'a götürmek üzere müsaade istemelerine karşı «Bünyamin'i elbette sizinle beraber,gönderemem, hatta Bünyamin'i getireceğinize dair Allah'ın ahdini bana getirip beni te'min etmedikçe göndermem. Eğer bana getireceğinize yemin ederseniz gönderirim, ancak sizi bir afet ihata etmek vakti müstesnadır. Zira; öyle bir âfete karşı ben de birşey demem» dedi. Vakta ki mahdumları pederlerine yeminlerini getirdilerse «Beynimizde cereyan eden mukaveleye Allahü Teaîâ vekil ve cümle umurumuzu gözeticidir» demekle te'minat-ı kavîyye aldı.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile sözü kuvvetlendiren yemin ve ahiddir. Yani «Ben kardeşinizi sizinle göndermem. Elbette siz onu bana getireceğinize yemin etmedikçe
ve tamamıyla ahid vermedikçe» demektir. «Sizin cemiinizi bir belâ ihata edip helak olmak vakti müstesna olmak üzere getireceğinize yemin etmeli ve ahid vermelisiniz» demektir.
Yusuf 12:67
Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) m Bünyamin'i göndermeye müsaade edip mahdumları yol tedarikini görüp yola çıkacakları zaman evlâdı üzerine isabet-i ayn korkusuna binaen vâki olan nesayihini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya'kub (A.S.) in mahdumları sefer tedarikini görüp yola çıkacaklarında nasihat tarikıyla "Ey oğlancağızlarım! Mısır'a vardığınızda cümleniz Mısır'ın bir kapısından toplu olduğunuz halde girmeyin ki ahalisinin hasedini ve gözlerini tarafınıza celbet-meyin. Herbiriniz ayrı ayrı kapılardan girin ki size isabet-i aynol-masın. Halbuki bu nasihatımla Allah'ın kazasından ben hiçbir şeyi sizden defedemem. Elbette kaza-yı ilâhi yerini bulur. Kazaya karşı bir şey hail olamaz. Çünkü her şeyde hüküm; Allah'ındır. Allah'ın hükmü haricinde hiçbir şey olamaz, ancak her şey; onun hükmüyledir. Binaenaleyh; ben ancak Allah'a mütevekkil olur, ona itimad ederim ve bilcümle itimad ediciler ancak Allahü Tealâ'ya itimad etsinler. Siz de ancak umurunuzu Allah'a tefviz edin» demekle evlâdına nasihat etti, yola çıkardı ve uğurladı.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile Ya'kub (A.S.) m şu nasihati mahdumları üzerine isabet-i ayn korkusuna binaen vâki olmuştur. Çünkü; mahdumları bir şahsın evlâdı olduklan halde boyları uzun ve simaları güzel, kuvvet ve şecaatları herkese faik ve Azizin iltifatına nail oldukları Mısır dahilinde şöhret bulduğundan hasudların hasedinden ve fena gözlerin isabetinden korkusuna binaen şu nasihatta bulunmuştur. Yahut Mısır'da Azizin kendi oğlu Yusuf (A.S.) olduğunu vahiyle bildi ve lâkin izharına emr-i ilâhi gelmediğinden izhar etmedi ve (Bünyamin) in biraderinin yanına ayrı varması için ayrı ayrı kapılardan girmelerini emretti. O zamanda Mısır'ın müteferrik kapıları olduğuna âyet delâlet eder, Ya'kub (A.S.) in şu nasihati esbab-ı âdiyeye tevessül kabilinden olup esbab-ı âdiyeye tevessülün meşru' olduğuna delâlet ettiği gibi her şeyde müessir-i hakîkî Vacip Tealâ olduğunu ve hüküm; Allah'a mahsus olup Allah'ın gayrının hükmünde te'sir olmadığını dahi nasihatında beyan etmiştir.
İsabet-i aynın hak olduğuna delil-i naklî; Resulullah'ın ; hadis-i şerifidir. Yani «İsabet-i ayn haktır. Eğer kaderi sebkeder birşey olmuş olsaydı ayn, kaderi sebkederdi» demektir. Resulullah'ın «Gözünüzün bir kimseye isabetinden dolayı isabet olunan kimse tarafından size, abdest alıp abdest suyu istenirse derhal ab-dest alın ve abdest suyunuzu verin» buyurduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir .
İsabet-i aynın hak olduğuna delil-i aklî; bir cismin cism-i aharda te'sir etmesidir ve bu da muhakkaktır. Meselâ yılan ve akrep gibi muziyatın sokmalarında, zehirin ihlâkinde ve etibbanın tedavi için yerdikleri ilâçların herbirinin başka başka te'sirlerinde hep bir cismin cism-i aharda te'siri kabilindendir. Şu halde bir şahsın gözünden çıkan ufacık bizim göremeyeceğimiz derecede bir cevherin diğer şahsa isabetle mavzer kurşunu gibi onu ihlâk veya ifsad etmesinde bir mani-i aklî yoktur. Belki Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir cismin cism-i aharda tesiri yalnız ma'nevî ve nefsânî de olabilir. Binaenaleyh; kuvâ-yı cismâninin te'sirine hacet mes&et-mez. Yalnız nefsânî kâfi olur.
Meselâ insanın bir kimse hakkında bazı tasavvuratı o kimsenin gazabına ve tehevvürüne sebep olduğu gibi o gazap ve tehevvür de vücudunun titreyip ürpermesine sebep olur. Halbuki vücudun ürperme ve titremesini icabeden cismânî birşey yok, yalnız kalpte bir tasavvur vardır. İşte bunun gibi bir şahıs, şahs-ı aharı görüp onun halini tasavvur ve bazı iyi haline taaccüb edince şu tasavvur ve taaccüp o şahs-ı aharın bedeninde tagayyura sebeb olmasında bir mani yoktur.
Hulâsa; isabet-i ayndan ihtiraz etmek lâzım ve ihtiraz için bazı esbaba tevessül eylemek meşru' olduğu, esbaba tevessülün mukadder olan bir belâyı defedemeyeceği, her şeyde hüküm ve te'sir ancak Allah'ın olduğu ve encamı emir; Allah'a tevekkülden' başka çare olmadığı ve herkesin Allah'a i'timadı lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Ya'kub (AS..) in mahdumları pederlerinin nasihatini dinledikten sonra Ken'an'dan hareket edip pederlerinin emri veçhile Mısır'a dahil olduklarını .beyan etmek üzere buyuruyoı.
Yusuf 12:68
Yani; evlâd-ı Ya'kub pederlerinden ayrılıp Mısır'a gelip pederlerinin nasihati veçhile müteferrik kapılardan girdilerse de pederlerinin nasihat ve re'y ü tedbiri onlar üzerine gelen Allah'ın kazasından hiç bir şeyi defedemedi ve Allah'ın takdir ettiği şeyde, tedbir-i Ya'kub te'sir etmedi. Çünkü; kendilerine sirkat isnad edildi, (Bünyamin) Mısır'da kaldı. Pederlerine verdikleri taahhüdü ifa edememekle pederleri ve kendileri mahzun oldular. Ancak Ya'kub (A.S.) in tedbiri nefsinde düşündüğü bir ihtiyacı kaza edebildi. Zira; Ya'kub (A.S.) evlâdı hakkında isabet-i avndan korkusuna binaen onun için bir çare düşünüyordu ve o çare de evlâdının müteferrik kapılardan girmeleriydi. İşte bu yolda nasihat etmekle kalbinde olan düşüncesini yerine getirmiş ve gönlündeki ilişiği kaldırmış oldu, nasihatinin başka tesiri olmadı. Zira; oğlanlarına gelecek yine geldi, geri kalmadı. Halbuki Ya'kub (A.S.) bizim ta'-lim ettiğimiz ilim sayesinde üm-i kesir sahibidir. Binaenaleyh; na-sihatında «Allah'ın kazasından ben bir şeyi defedemem» demişti ve dediği veçhile kaadir olamadı ve lâkin nasın ekserisi takdir-i 'hakkın tedbir-i abde galip olduğunu bilmezler.
Hulâsa; evlâd-ı Ya'kub (A.S.) pederlerinin nasihati veçhile müteferrik kapılardan girmişlerse de pederlerinin vesâyâsmın kadere karşı hiç tesiri olmayıp ancak nübüvvete lâyık olan şefkati izlıarle nefsinde düşündüğü şeyi icra etmiş olduğumu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Yusuf 12:69
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in biraderlerinin Mısır'a dahil olup kendisiyle mülakat ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Demekle Bünyamin'i tesliye ve tebşir etti.
Fahri Râzi, Kazî'nin beyanları ve Taberi'de muharrer olduğu veçhile biraderleri Hz. Yusuf'un huzuruna müteferrik surette dahil olup «İşte emrettiğin biraderimizi getirdik» deyip biraderi Bünyamin'i takdim edince Yusuf (A.S.) memnun olup bunlara güzel bir ziyafet verdikten sonra saray dahilinde her iki kişinin yatağını bir odaya tertibedip Bünyamin yalnız kalınca «Bu da benim bulunduğum odada benimle beraber yatsın» diyerek alıp kendi odasına götürünce biraderini kucağına bastı ve «Ben senin biraderin Yusuf'um. Mahzun olma ve diğer biraderlerinin yaptıkları muameleleri hatırına getirip incinme ve benim Yusuf olduğumu onlara söyleme» dedi. Bünyamin'e her ne kadar fazlaca ikram ediyorsa da gurbette kardeşlerinden ayrı bir odaya düştüğünden arız olan hüznü Yusuf (A.S.) kendi biraderi olduğunu tebşir edip kucaklamakla izale ettiğini Vacip Tealâ bu âyetle beyan etmiştir. Biraderlerinin amelleri yle murad; geçmişte vâki olan hatalarıdır. Kalb-i nebevilerinde biraderlerinin eski hatalarına karşı bir iğbirar kalmadığım beyan ettiği gibi biraderinin kalbinde dahi bir iğbirar olmamasını tavsiye etti.
Hulâsa; Yusuf (A.S.) in biraderleri huzuruna geldiklerinde kendi öz biraderi Bünyamin'e ziyadece iltifat edip yanına aldığı, kucaklayıp bağrına bastığı, öz biraderi Bünyemin'e kendinin Yusuf olduğunu haber verdiği, biraderleri tarafından geçmişte vaki olan hatâya kendinin müteessir olmadığı gibi biraderinin de mahzun olmamasını tavsiye ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yusuf 12:70
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in diğer biraderlerinin haberi olmadan Bünyamin'in yanında kalmasına vesile olmak üzere maşrapasını Bünyamin'in yüküne koydurup o vesileyle Bünyamin'i alıkoyduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler.
Yusuf 12:71
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in diğer biraderlerinin haberi olmadan Bünyamin'in yanında kalmasına vesile olmak üzere maşrapasını Bünyamin'in yüküne koydurup o vesileyle Bünyamin'i alıkoyduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler.
Yusuf 12:72
Yani «Bulan kimseye bir deve yükü müjde verileceğine kefalet ediyorum» dedi.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazi'nin beyanları veçhile s ik a y e ; Melikin su içtiği maşrapadır. Gümüş veya altundan ve cevahirle murassa' olduğu mervidir. Taberi'de beyan olunduğu veçhile sikaye , suvâ; ikisi bir şeydir ki su içtikleri kâsedir. Gerçi bazıları zahire ölçtükleri ölçektir demişlerse de esah olan sikaye ; su kâsesinde ma'ruftur.
Yusuf (A.S.) in biraderleri sirkat etmedikleri halde onlara k Sarıksınız» demek zahirde iftira gibi görünürse de hakikatta iftira yoktur. Çünkü; Bünyamin'e bilmüşavere onun rızası ve arzusuyla onun yüküne konulmak ve biraderlerinin pederlerine verdikleri te'minat icabı Bünyamin'in başka bir sebeple kalması müşkül olduğundan Bünyamin'i alıkoymak şeriat-ı Ya'kubiyeye tevfik etmekle olabileceğine binaen Hz. Yusuf'la biraderi arasında muvazaa olduğu cihetle iftira ve hata olmadığı Fahr-i Râzi'nin cümle-i bey anatındandır.
Yahut «Siz sariksınız» demek «Evvelce Yusuf'u pederinden sakladınız» demektir ki biraderlerine ta'rizdir. O zamanda deve yükü beynennas ma'ruf olduğundan münadi «Bulana bir deve yükü zahire var. Ben de kefilim» dedi. Deve yükü nıa'lum olmasına binaen bu kefalet de sahihti ve elyevm. kaybolan şeyi bulan kimseye bir miktar şey verileceğini beyanla dellâla nida ettirmek âdettir. Bulana müjde verilmesi ve bulan kimsenin de o müjdeyi alması meşru' olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; bir şeyi aratmak için ücret vermek ve bulan kimseye bir mal vaad etmek ve bulduğunda vaad ettiği şeyi vermek lâzım ve diğer bir kimsenin vaad olunan şeye kefil olması sahih olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.
Yusuf 12:73
Vacip Tealâ münadinin «Siz sarıksınız» diyerek nida edip onları tevkif edince kafile efradının müztarip ve mütehayyir oldukları halde söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; arkadan «Siz sarıksınız. Azizin kâsesini çaldınız. Durun, yüklerinizi taharri edeceğiz» denilince Yusuf (A.S.) in biraderleri «Siz bizim birtakım âlim ve kâmil kimseler olup hanedan-ı nübüvvetten olduğumuzu bildiniz. Biz Allah'a yemin ederiz ki arz-ı Mısır'a ifsad için gelmedik ve biz sarık da olmadık» demekle sirkattan nefslerini tebrie ve beri olduklarını yeminleriyle te'kid etmek istediler. Arkadan gelenlerin «Siz sarıksınız. Yalan söylerseniz sirkatin cezası nedir?» diyerek vâki' olan suâllerine cevaben1 şeriat-ı Ya'kubiyeyi beyan ederek «Eğer sirkat varsa sirkat eden kimsenin şahsı sirkatin cezasıdır» dediler ve sözlerine şunu da ilâve ederek «İşte zalimleri biz bu misilli ceza ile cezalandırırız» demekle kendi şeriatlarının ahkâmına razı oldular. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A.S.) in şeriatında sirkatin hükmü; sarik olan kimse bir sene mal-i mesrukun sahibine abd-i memlûk olarak hizmet eder, bir sene bitince nefsini azad etmiş olurdu, o zamanda Mısır hükümetinin kanunu ise sirkat eden kimseyi döğmek ve sirkat ettiği malın iki mislini ödemekti. Bu meseleden maksat; Bünyamin'in bu vesileyle Mısır'da kalması olduğundan Yusuf (A.S.) ceza tertibini biraderlerine havale etmişti ki pederlerinin şeriatı üzere Hz. Yusuf'un maksadı te'min edilmiş oluyordu.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile ihve-i Yusuf (A.S.) iki şeye yemin ettiler.
Birincisi; ifsad için gelmediklerine yemindir. Zira; iki kere geldiklerinde hiç kimseye bir zarar etmedikleri gibi halkın ekinlerine boyunlarını uzatmasınlar diye develerinin ağızlarına torba takıp bağlamışlardı. Envâ-ı hayrata sa'yettikleri de herkesçe malûmdu.
İkincisi; sarik olmadıklarına yemin ettiler. Çünkü; evvelki geldiklerinde yüklerinde iade olunan metâ'ı kabul etmeyerek ikincide almış getirmişlerdi. Bu kadar mütteki olan kimselerde fe-sad ve sirkat elbette olamaz demek istemişler ve sarik olmadıklarını yeminleriyle takviye etmişlerdir.
Yusuf 12:74
Vacip Tealâ münadinin «Siz sarıksınız» diyerek nida edip onları tevkif edince kafile efradının müztarip ve mütehayyir oldukları halde söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; arkadan «Siz sarıksınız. Azizin kâsesini çaldınız. Durun, yüklerinizi taharri edeceğiz» denilince Yusuf (A.S.) in biraderleri «Siz bizim birtakım âlim ve kâmil kimseler olup hanedan-ı nübüvvetten olduğumuzu bildiniz. Biz Allah'a yemin ederiz ki arz-ı Mısır'a ifsad için gelmedik ve biz sarık da olmadık» demekle sirkattan nefslerini tebrie ve beri olduklarını yeminleriyle te'kid etmek istediler. Arkadan gelenlerin «Siz sarıksınız. Yalan söylerseniz sirkatin cezası nedir?» diyerek vâki' olan suâllerine cevaben1 şeriat-ı Ya'kubiyeyi beyan ederek «Eğer sirkat varsa sirkat eden kimsenin şahsı sirkatin cezasıdır» dediler ve sözlerine şunu da ilâve ederek «İşte zalimleri biz bu misilli ceza ile cezalandırırız» demekle kendi şeriatlarının ahkâmına razı oldular. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A.S.) in şeriatında sirkatin hükmü; sarik olan kimse bir sene mal-i mesrukun sahibine abd-i memlûk olarak hizmet eder, bir sene bitince nefsini azad etmiş olurdu, o zamanda Mısır hükümetinin kanunu ise sirkat eden kimseyi döğmek ve sirkat ettiği malın iki mislini ödemekti. Bu meseleden maksat; Bünyamin'in bu vesileyle Mısır'da kalması olduğundan Yusuf (A.S.) ceza tertibini biraderlerine havale etmişti ki pederlerinin şeriatı üzere Hz. Yusuf'un maksadı te'min edilmiş oluyordu.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile ihve-i Yusuf (A.S.) iki şeye yemin ettiler.
Birincisi; ifsad için gelmediklerine yemindir. Zira; iki kere geldiklerinde hiç kimseye bir zarar etmedikleri gibi halkın ekinlerine boyunlarını uzatmasınlar diye develerinin ağızlarına torba takıp bağlamışlardı. Envâ-ı hayrata sa'yettikleri de herkesçe malûmdu.
İkincisi; sarik olmadıklarına yemin ettiler. Çünkü; evvelki geldiklerinde yüklerinde iade olunan metâ'ı kabul etmeyerek ikincide almış getirmişlerdi. Bu kadar mütteki olan kimselerde fe-sad ve sirkat elbette olamaz demek istemişler ve sarik olmadıklarını yeminleriyle takviye etmişlerdir.
Yusuf 12:75
Vacip Tealâ münadinin «Siz sarıksınız» diyerek nida edip onları tevkif edince kafile efradının müztarip ve mütehayyir oldukları halde söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; arkadan «Siz sarıksınız. Azizin kâsesini çaldınız. Durun, yüklerinizi taharri edeceğiz» denilince Yusuf (A.S.) in biraderleri «Siz bizim birtakım âlim ve kâmil kimseler olup hanedan-ı nübüvvetten olduğumuzu bildiniz. Biz Allah'a yemin ederiz ki arz-ı Mısır'a ifsad için gelmedik ve biz sarık da olmadık» demekle sirkattan nefslerini tebrie ve beri olduklarını yeminleriyle te'kid etmek istediler. Arkadan gelenlerin «Siz sarıksınız. Yalan söylerseniz sirkatin cezası nedir?» diyerek vâki' olan suâllerine cevaben1 şeriat-ı Ya'kubiyeyi beyan ederek «Eğer sirkat varsa sirkat eden kimsenin şahsı sirkatin cezasıdır» dediler ve sözlerine şunu da ilâve ederek «İşte zalimleri biz bu misilli ceza ile cezalandırırız» demekle kendi şeriatlarının ahkâmına razı oldular. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A.S.) in şeriatında sirkatin hükmü; sarik olan kimse bir sene mal-i mesrukun sahibine abd-i memlûk olarak hizmet eder, bir sene bitince nefsini azad etmiş olurdu, o zamanda Mısır hükümetinin kanunu ise sirkat eden kimseyi döğmek ve sirkat ettiği malın iki mislini ödemekti. Bu meseleden maksat; Bünyamin'in bu vesileyle Mısır'da kalması olduğundan Yusuf (A.S.) ceza tertibini biraderlerine havale etmişti ki pederlerinin şeriatı üzere Hz. Yusuf'un maksadı te'min edilmiş oluyordu.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile ihve-i Yusuf (A.S.) iki şeye yemin ettiler.
Birincisi; ifsad için gelmediklerine yemindir. Zira; iki kere geldiklerinde hiç kimseye bir zarar etmedikleri gibi halkın ekinlerine boyunlarını uzatmasınlar diye develerinin ağızlarına torba takıp bağlamışlardı. Envâ-ı hayrata sa'yettikleri de herkesçe malûmdu.
İkincisi; sarik olmadıklarına yemin ettiler. Çünkü; evvelki geldiklerinde yüklerinde iade olunan metâ'ı kabul etmeyerek ikincide almış getirmişlerdi. Bu kadar mütteki olan kimselerde fe-sad ve sirkat elbette olamaz demek istemişler ve sarik olmadıklarını yeminleriyle takviye etmişlerdir.
Yusuf 12:76
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m biraderlerinin sirkat zuhur ederse sarikin cezasını tertipten sonra yüklerinde taharriyat icra edip Melikin su kâsesini Bünyamin'in yükünde bulduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; biraderlerinin hükmüyle hükmettirdik.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) in biraderleri er-bab-ı fazl u kemâlden oldukları halde Vacip Tealâ Hz. Yusuf'un derecesini onlar üzerine terfi1 ettiğinden biraderini alıkoymak için şu usulü ta'lim ederek biraderlerinin verdiği hükümle alıkoydu.
Bu ciheti biraderleri idrak edemediler ve ilimle mertebesini terfi' ettiğini beyanla mertebe-i ilmin cümle meratibin a'lâsı olduğuna işaret etmiştir.
Zayi olan kâseyi çuvallarından arayan o zamanın poîisleriyse de kafileyi Mısır'a döndürüp Yusuf (A.S.) in huzurunda aradıkları ve onun emriyle vâki olduğundan Yusuf (A.S.) a isnad olunduğu Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır.
Kendi elleriyle koydukları bilinmesin için taharriye ilk önce diğer biraderlerinin yüklerinden başlanmış ve Bünyamin'in yükünü taharri sonraya bırakılmıştır.
dernek yani «Su hüküm misilli biz Yusuf'un menfaatına hükmettik" demektir. Çünkü keyd ; bir şeyi elde etmek için kurulan tuzak ve yapılan plândır. Allahü Tealâ'nm hileye ihtiyacı olmadığı cihetle bu makamda «Biz Yusuf için hile yaptık" demek doğru olmadığından manâ-yı nazım: | Kardeşini Mısır'da alıkoymak için biz Yusuf'a vahy ile kardeşlerine' hükmettirmeyi ta'lim ettik. Kardeşlerinin kendi aleyhlerine Yusuf'un arzusu veçhile Bünyamin'in kalmasına hükmettirdik] ki bu hüküm Yusuf'un menfaatına ve kardeşlerinin mazarratına olduğundan onların kendileri aleyhine hükmoldu ve lâkin onlar bunun farkında olmadıklarından hileye benzer bir hükmolduğundan denilmiştir. Gerçi Yusuf (A.S.) kardeşini her ne suretle olursa olsun alıkoymaya muktedirse de başka surette alıkoymakta zulme nispet olunmak ihtimali olduğu gibi Mısır kanunu ile işi halletmek de maksadı te'min etmiyordu. Zira; Mısır kanunu tatbik edilmiş olsa sarikı döğmek ve iki kat tazminle hükmetmek icabediyorsa da bu kanun Bünyamin'in nezd-i Yusuf'ta kalmasını te'min etmediğinden maksada kâfi değildi, birader-lerile hükmettirmek bilûmum zulüm ve itham şaibesinden azade olduğu gibi bir hüküm heyetinin hükmüne raptolununca hiçbir kimse tarafından itiraza hedef olmamıştır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ile murad; mahlûkattan ilim sahibi olduğundan Vacip Tealâ'nm fevkinde bir âlim olmak lâzım gelmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) in biraderleri er-bab-ı fazl u kemâlden oldukları halde Vacip Tealâ Hz. Yusuf'un derecesini onlar üzerine terfi1 ettiğinden biraderini alıkoymak için şu usulü ta'lim ederek biraderlerinin verdiği hükümle alıkoydu.
Bu ciheti biraderleri idrak edemediler ve ilimle mertebesini terfi' ettiğini beyanla mertebe-i ilmin cümle meratibin a'lâsı olduğuna işaret etmiştir.
Zayi olan kâseyi çuvallarından arayan o zamanın poîisleriyse de kafileyi Mısır'a döndürüp Yusuf (A.S.) in huzurunda aradıkları ve onun emriyle vâki olduğundan Yusuf (A.S.) a isnad olunduğu Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır.
Kendi elleriyle koydukları bilinmesin için taharriye ilk önce diğer biraderlerinin yüklerinden başlanmış ve Bünyamin'in yükünü taharri sonraya bırakılmıştır.
dernek yani «Su hüküm misilli biz Yusuf'un menfaatına hükmettik" demektir. Çünkü keyd ; bir şeyi elde etmek için kurulan tuzak ve yapılan plândır. Allahü Tealâ'nm hileye ihtiyacı olmadığı cihetle bu makamda «Biz Yusuf için hile yaptık" demek doğru olmadığından manâ-yı nazım: | Kardeşini Mısır'da alıkoymak için biz Yusuf'a vahy ile kardeşlerine' hükmettirmeyi ta'lim ettik. Kardeşlerinin kendi aleyhlerine Yusuf'un arzusu veçhile Bünyamin'in kalmasına hükmettirdik] ki bu hüküm Yusuf'un menfaatına ve kardeşlerinin mazarratına olduğundan onların kendileri aleyhine hükmoldu ve lâkin onlar bunun farkında olmadıklarından hileye benzer bir hükmolduğundan denilmiştir. Gerçi Yusuf (A.S.) kardeşini her ne suretle olursa olsun alıkoymaya muktedirse de başka surette alıkoymakta zulme nispet olunmak ihtimali olduğu gibi Mısır kanunu ile işi halletmek de maksadı te'min etmiyordu. Zira; Mısır kanunu tatbik edilmiş olsa sarikı döğmek ve iki kat tazminle hükmetmek icabediyorsa da bu kanun Bünyamin'in nezd-i Yusuf'ta kalmasını te'min etmediğinden maksada kâfi değildi, birader-lerile hükmettirmek bilûmum zulüm ve itham şaibesinden azade olduğu gibi bir hüküm heyetinin hükmüne raptolununca hiçbir kimse tarafından itiraza hedef olmamıştır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ile murad; mahlûkattan ilim sahibi olduğundan Vacip Tealâ'nm fevkinde bir âlim olmak lâzım gelmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) in biraderleri er-bab-ı fazl u kemâlden oldukları halde Vacip Tealâ Hz. Yusuf'un derecesini onlar üzerine terfi1 ettiğinden biraderini alıkoymak için şu usulü ta'lim ederek biraderlerinin verdiği hükümle alıkoydu.
Bu ciheti biraderleri idrak edemediler ve ilimle mertebesini terfi' ettiğini beyanla mertebe-i ilmin cümle meratibin a'lâsı olduğuna işaret etmiştir.
Zayi olan kâseyi çuvallarından arayan o zamanın poîisleriyse de kafileyi Mısır'a döndürüp Yusuf (A.S.) in huzurunda aradıkları ve onun emriyle vâki olduğundan Yusuf (A.S.) a isnad olunduğu Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır.
Kendi elleriyle koydukları bilinmesin için taharriye ilk önce diğer biraderlerinin yüklerinden başlanmış ve Bünyamin'in yükünü taharri sonraya bırakılmıştır.
dernek yani «Su hüküm misilli biz Yusuf'un menfaatına hükmettik" demektir. Çünkü keyd ; bir şeyi elde etmek için kurulan tuzak ve yapılan plândır. Allahü Tealâ'nm hileye ihtiyacı olmadığı cihetle bu makamda «Biz Yusuf için hile yaptık" demek doğru olmadığından manâ-yı nazım: | Kardeşini Mısır'da alıkoymak için biz Yusuf'a vahy ile kardeşlerine' hükmettirmeyi ta'lim ettik. Kardeşlerinin kendi aleyhlerine Yusuf'un arzusu veçhile Bünyamin'in kalmasına hükmettirdik] ki bu hüküm Yusuf'un menfaatına ve kardeşlerinin mazarratına olduğundan onların kendileri aleyhine hükmoldu ve lâkin onlar bunun farkında olmadıklarından hileye benzer bir hükmolduğundan denilmiştir. Gerçi Yusuf (A.S.) kardeşini her ne suretle olursa olsun alıkoymaya muktedirse de başka surette alıkoymakta zulme nispet olunmak ihtimali olduğu gibi Mısır kanunu ile işi halletmek de maksadı te'min etmiyordu. Zira; Mısır kanunu tatbik edilmiş olsa sarikı döğmek ve iki kat tazminle hükmetmek icabediyorsa da bu kanun Bünyamin'in nezd-i Yusuf'ta kalmasını te'min etmediğinden maksada kâfi değildi, birader-lerile hükmettirmek bilûmum zulüm ve itham şaibesinden azade olduğu gibi bir hüküm heyetinin hükmüne raptolununca hiçbir kimse tarafından itiraza hedef olmamıştır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ile murad; mahlûkattan ilim sahibi olduğundan Vacip Tealâ'nm fevkinde bir âlim olmak lâzım gelmez.
Yusuf 12:77
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m biraderi Bünyamin'in yükünden Melikin kâsesini çıkardığını beyandan sonra biraderinin Bünya-min'e karşı söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yüklerinin taharrisi neticesinde kâse Bünyamin'in yükünden çıkınca gazap tarikıyla biraderleri «Eğer sirkat etmişse Bünyamin, bundan evvel onun büyük biraderi Yusuf da sirkat etmişti. Taaccübetmeyin. Zira; büyük biraderinden buna da sirayet etmiştir» demekle Bünyamin'i itham etmek istediler. Binaenaleyh; şu söyledikleri makaleyi ve nispet ettikleri sirkat meselesini Yusuf (A.S.) nefsinde gizledi ve onlara hakikati izharla mukabele etmedi ve «Siz mekân yönünden şer bir kimselersiniz. Allahü Tealâ sizin söylediğiniz hakikatin neden ibaret olduğunu ve muttasıf olduğunuz iftirayı herkesten ziyade bilir» demekle iktifa etti ve işi meydana koymakla mukaabele etmedi. Çünkü; bütün hakikatların meydana çıkacağı, zaman henüz gelmemişti.
Beyzâvî ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile «Bundan evvel kardeşi sirkat etti» dedikleri sözleriyle Yusuf (A.S.) ı murad etmişlerdir. Yusuf (A.S.) a isnad ettikleri sirkat meselesi şöyle cereyan etmiştir: İbrahim (A.S.) dan bir kemer İshak (A.S.) a ve İshak (A.S.) dan Ya'kub (A.S.) a intikal eder ve Hz. Ya'kub da teberrük olunan bu kemeri muhafaza için hemşiresine teslim eder. Hemşiresinin taht-ı muhafazasında bulunurdu. Vakta ki Yusuf (A.S.) in validesi (Râhîl) vefat edince halası Hz. Yusuf'u taht-ı terbiyesine alır ve büyütür. Yusuf (A.S.) kendi yatıp kalkmaya başlayınca Hz. Ya'kub hemşiresinden oğlunu ister. Hemşiresi Hz. Yusuf'a olan muhabbetine binaen vermek istemediği cihetle vermemeye bir hile olmak üzere kemeri Yusuf (A.S.) m iç gömleği üzerine bağlar. Kemeri yitirdiğini ilân eder. Kemeri ararlar. Hz. Yusuf'un belinde zuhur edince Ya'kub (A.S.) in şeriatı icabı Yusuf (A.S.) halası yanında bir sene daha kalmak lâzım geldiğinden hemşiresi nezdinde oğlu bir sene daha kalmıştır. İşte şu vak'aya işaret için «Bunun biraderi bundan evvel sirkat etmişti» dediler. Halbuki pederiyle halası beyninde bu vak'a cereyan ettiğinde Yusuf (A.S.) sabiyy-i^gayr-ı mümeyyiz olduğu gibi nezdinde bir müddet daha alıkoymaya vesile olmak için kemeri beline kuşatan halasıdır. Şu halde Yusuf (A.S.) m hiç sun'u olmadık bir meseleyi müşarünileyhe isnad etmek istemişlerdir. Yahut Yusuf (A.S.) çocukluğunda ' bir müşrikin putunu almış, kırmış, aptesthaneye atmıştı. Sirkatla onu murad etmişlerdir.
İşte şu sebeplerden hangisini murad etseler bunlarda sirkata dair bir şey olmadığı gibi Yusuf (A.S.) in faziletine delâlet vardır Çünkü; Yusuf (A.S.) bu meseleleri ketmederek işin akıbetine in tizar etmiştir.
Yusuf 12:78
Vacip Tealâ; kâsenin Bünyamin'in yükünde zuhur edince biraderlerinin sözlerini beyandan sonra Bünyamin'in kalması hakkında verilen kararın infazına başlayınca biraderlerinin Yusuf (A.S.) a vâki' olan ricalarını ve aldıkları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Azizin kâsesi Bünyamin'in yükünde çıkınca Aziz evvelce verilen kararın infazıyla Bünyamin'i alıkoymak murad etmesi üzerine biraderleri istirham tankıyla dediler ki ti Ey Aziz! Onun babası vardır. İlmen ve amelen büyük olduğu gibi sinnen dahi hal-i şeyhuhattadır. Diğer helak olan bir biraderinden çok müteessir ve kalbi yanıktır ve bununla teselli bulmaktadır. Binaenaleyh; pederine merhameten onun yerine bizim birimizi alıkoy ve bu cihetle gerek pederine ve gerek bize lütfet. Çünkü ihsan; senin âdetindir. Zira biz seni erbab-ı ihsandan görüyoruz» demekle. Azizden istirham ettiler. Bu istirhamlarına karşı Aziz «Biz mücrim olmayan bir kimseyi alıkoymaktan Cenab-ı Hakka istiâze ederiz. Sirkat eden kimsenin yerine başka bir kimse alamayız, ancak metâ'ımızı kimin yedinde bulmuşsak onu alırız. Zira; başkasını almak zulümdür. Biz zulümden Allah'a sığınırız. Binaenaleyh; bu zulme biz cesaret edemeyiz ve siz kendi hükmünüzün hilafını bana nasıl teklif edersiniz» demekle ricalarını reddetti.
Gerçi biraderleri sirkatin cezasını beyan etmişlerse de af tarikini ihtiyar etmesini Azizden rica ve kendileri şefaat cihetini iltizam etmişlerdir. Azizin şu muamelesi pederine ve biraderlerine eza ve birtakım endişede bırakmak olduğu cihetle caiz değil gibi' görünürse de Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu muamele biraderlerinin geçmişte yapmış oldukları hatalarına kefaret olmak ve pederlerinin derecâtını terfi' etmek için Cenab-ı Hakkın emriyle yapıldığından caiz ve Yusuf (A.S.) tarafından emr-i ilâhiye im-tisâldir. Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) a bu muameleden dolayı mes'u-liyet terettübetmez.
Yusuf 12:79
Vacip Tealâ; kâsenin Bünyamin'in yükünde zuhur edince biraderlerinin sözlerini beyandan sonra Bünyamin'in kalması hakkında verilen kararın infazına başlayınca biraderlerinin Yusuf (A.S.) a vâki' olan ricalarını ve aldıkları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Azizin kâsesi Bünyamin'in yükünde çıkınca Aziz evvelce verilen kararın infazıyla Bünyamin'i alıkoymak murad etmesi üzerine biraderleri istirham tankıyla dediler ki ti Ey Aziz! Onun babası vardır. İlmen ve amelen büyük olduğu gibi sinnen dahi hal-i şeyhuhattadır. Diğer helak olan bir biraderinden çok müteessir ve kalbi yanıktır ve bununla teselli bulmaktadır. Binaenaleyh; pederine merhameten onun yerine bizim birimizi alıkoy ve bu cihetle gerek pederine ve gerek bize lütfet. Çünkü ihsan; senin âdetindir. Zira biz seni erbab-ı ihsandan görüyoruz» demekle. Azizden istirham ettiler. Bu istirhamlarına karşı Aziz «Biz mücrim olmayan bir kimseyi alıkoymaktan Cenab-ı Hakka istiâze ederiz. Sirkat eden kimsenin yerine başka bir kimse alamayız, ancak metâ'ımızı kimin yedinde bulmuşsak onu alırız. Zira; başkasını almak zulümdür. Biz zulümden Allah'a sığınırız. Binaenaleyh; bu zulme biz cesaret edemeyiz ve siz kendi hükmünüzün hilafını bana nasıl teklif edersiniz» demekle ricalarını reddetti.
Gerçi biraderleri sirkatin cezasını beyan etmişlerse de af tarikini ihtiyar etmesini Azizden rica ve kendileri şefaat cihetini iltizam etmişlerdir. Azizin şu muamelesi pederine ve biraderlerine eza ve birtakım endişede bırakmak olduğu cihetle caiz değil gibi' görünürse de Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu muamele biraderlerinin geçmişte yapmış oldukları hatalarına kefaret olmak ve pederlerinin derecâtını terfi' etmek için Cenab-ı Hakkın emriyle yapıldığından caiz ve Yusuf (A.S.) tarafından emr-i ilâhiye im-tisâldir. Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) a bu muameleden dolayı mes'u-liyet terettübetmez.
Vacip Tealâ, Azize Bünyamin'in halâsına dair ricaları fayda etmeyince tenha bir mahalle çekilip istişare ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
ve sözüne şunu da ilâve etti:
Yusuf 12:80
diyerek kendi hakkında kararını verdi.
Pederi izniyle muradı; Mısır'dan Ken'an'a pederinin davet etmesidir. Yani «Pederim davet etmedikçe ben Mısır'dan gitmem» demektir. Allah'ın hükmüyle muradı; biraderinin reddiyle ve bira-deriyle beraber Mısır'dan çıkmakdır. Yahut kıtalle hükmedip biraderini mukateleyle Mısırlıların elinden cebren ve kahren almaktır. Yani;. «Allahü Tealâ'nm biraderimi reddetmedikçe veyahut benim cebren biraderimi almam için hükm-ü ilâhi gelip biraderimi almadıkça buradan ayrılmam» demektir. Bu sözüyle Cenab-ı Hakka iltica etti ve dedi ki:
Yusuf 12:81
diyerek büyük biraderleri vukuatı aynıyla pederlerine hikâye etmelerini diğer biraderlerine tavsiye ve bu minval üzere pederleri .huzurunda töhmetten beraetlerine çalışmalarını tenbihle hareketlerini tayin etti.
Gerçi (Bünyamin) sirkat etmemişse de aranan kâse onun yükünden çıktığı için sirkat etti demişlerdir. Sirkata cezimleri olmadığından «Biz gaibi hıfzeder olmadık ve işin içyüzünü bilmiyoruz, zahirde gördüğümüze şehadet ederiz» demekle hakikatta sirkatin olup olmadığında tereddütlerini izhar ettiler.
Yusuf 12:82
diyerek büyük biraderleri vukuatı aynıyla pederlerine hikâye etmelerini diğer biraderlerine tavsiye ve bu minval üzere pederleri .huzurunda töhmetten beraetlerine çalışmalarını tenbihle hareketlerini tayin etti.
Gerçi (Bünyamin) sirkat etmemişse de aranan kâse onun yükünden çıktığı için sirkat etti demişlerdir. Sirkata cezimleri olmadığından «Biz gaibi hıfzeder olmadık ve işin içyüzünü bilmiyoruz, zahirde gördüğümüze şehadet ederiz» demekle hakikatta sirkatin olup olmadığında tereddütlerini izhar ettiler.
Yusuf 12:83
Vacip Tealâ; pederlerinin huzuruna gelip vukuatın hulâsasını anlattıklarını ve beraetlerini beyanlarına karşı Ya'kub (A.S.) m kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının Mısır'dan getirdikleri haberi tasdik etmedi ve dedi ki «Hakikat-ı hâl sizin haber verdiğiniz gibi değil. Mısır'ın kanunu icabı sarikı sirkat bedelinde alıkoymak yoktur. Melik bunu nereden bildi. Belki bu emri sizin nefsiniz size tezyin ve teshil etti. Benim emrim sabr-ı cemildir. Zira; sabırdan başka çarem yoktur. Me'mûl ederim ki Allahü Tealâ onların cemiini bana gönderir ve olduğum yere getirir. Zira; hüznüm uzadı ve kederim çoğaldı. Binaenaleyh; ferah ve sürür zamanım geldi. Çünkü; Allahü Tealâ benim hüznümü, esefimi ve oğullarımın hallerini bilir. Bizim hakkımızda adaletle hükmeder. Zira hükmü; adalet ve hikmete muvafıktır» demekle Cenab-ı Hak'tan istirham ederek sözüne hitam verdi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile demek «Bu yalandır, siz tertibettiniz» demek değildir, belki «Bünyamin'i yanımdan götürmek için ilhan ve ısrarınızı nefsiniz size tezyin etti. Aldınız götürdünüz, menfaat beklerken mazarrat zuhur etti. Binaenaleyh; takdir-i ilâhi sizin tedbirinizin hilâfında görüldü» demek istemiştir, gurbette üç oğlu olduğundan cemi' sıygasıyla «Umarım Allah'tan, onların cemiini bana getirir» demiştir. Çünkü; (Yahuza) veya (Rûbil) de Mısır'da kaldığından Mısır'da üç oğlu bulunuyordu.
Yusuf 12:84
Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) in mahdumlarının sözlerini dinleyip bazı şeyler söyledikten sonra köşe-i vahdete çekilip izhar-ı esef ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının sözlerini dinledi, dinledikçe hüzn ü kederi arttı, mahdumlarından yüzünü döndürüp Ce^ nab-ı Hakkın dergâhına teveccüh etti ve dedi ki «Ey Yusuf üzerine benim şiddetli hüznüm ve hasretim! Gel yanıma, çağırıyorum seni. Zira; senin benden uzak olacak zamanın kalmadı. Gel bana refik ol. İkimiz dertleşelim. Çünkü; senden başka bana yar-ı gar olacak kimse kalmadı» demekle esefinin son dereceye geldiğini izhar ve hüzün sebebiyle çok ağladığından gözünün siyahı beyaza tebeddül etti. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) in kalbi mahdumlarına karşı gazapla doludur ve lâkin izhar etmez, kalbinde gizledi.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) in vak'ası musibetin bidayesi olup diğer vak'a da onun üzerine geldiğinden Yusuf'a hüznünü esas ittihaz ederek onun ismini zikretmiş, Yusuf'la Bünyanıin'in bir anadan oldukları cihetle beyinlerinde müşabehet ziyade olduğundan Bünyamin'le müteselli olurken o dahi gurbete düşünce medar-ı tesliye kalmadığından eski dertleri yenilendiği cihetle eski derdin sebebi olan Yusuf'u zikirle iktifa etmiştir ki Bünyamin ile büyük biraderinin hayatları kafi olup Yusuf un hayatı zannî olduğundan ona esefinin ziyade olduğunu dahi izhar etmiştir.
Beyzâvî'nin'beyanı veçhile belâ ve musibete müptelâ olan kimse için teessüf etmek ve ağlamak caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; eğer ağlamak caiz olmasaydı Ya'kub (A.S.) ağlamaz, teessüf etmez ve Cenab-ı Hak da bize Kur'an'da beyan eylemezdi. Zira; musibetin hücumunda teessüf etmek beşer için zaruri olduğundan ağlamamak taht-ı teklifte dahil değildir. Binaenaleyh; Resulullah'm, oğlu İbrahim'in vefatında ağladığı nıervidir. Fakat ağlamakla Cenab-ı Hakka teslimiyetten çıkılmadığı için musibetin isabetinde kelime-i tayyibesi ümmet-i Muhanınıed'e hediye olarak taraf-ı ilâhiden ihsan olunduğundan bu kelime-i tayyibeyi okumakla ümmet-i Muhammediye musibet zamanında Cenab-ı Hakka teslimiyetlerini izhar ederler ve bu kelime başka ümmete verilmediğinden Ya'kub (A.S.) musibetini kelimesiyle karşılamıştır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Ya'kub (A.S.) m hüznünün derecesinden Yusuf (A.S.) Cibril-i Emin'e suâl ettiğinde Cibril-i Emin «Yetmiş tane validenin birer tanecik oğulları olup işbu oğlancıklar vefat ettikleri zaman yetmiş validenin duydukları hüzünlerinin mecmuu kadar hüznü olup ve yüz şehidin ecri kadar ecri olduğunu» beyanla cevap vermiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Ya'kub (A.S.) m gözünün beyaz olması yla murad; çok ağladığından görmesine bir zarar gelmediği halde siyahının beyaza benzemesidir. Çünkü; bazı rivayette oğlundan müfarakatı seksen ve bazı rivayette kırk sene olduğu ve bu müfarakat zamanında asla gözünün yaşı durmayıp aktığı ve o zamanda yeryüzünde Ya'kub (A.S.) dan efdal bir kimse bulunmadığı mervidir. İnsan ihti-. yarladıkça gözünün siyahı beyaza meylettiği gibi çok yaş akmakla dahi siyahı beyaza meyletmek âdettir. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) a amâ târî olmayıp çok ağlamak sebebiyle gözü beyazlan-mıştır. '
İnsanda efdal olan üç azadan Ya'kub (A.S.) in lisanı demekle ve gözü ağlamakla meşgul olup kalbi gazapla dolu olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
Yusuf 12:85
Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) m yemekten ve içmekten kesildiğini ve bedeninin zaafa duçar olup hüzn ü esefinin devamını müşahede eden evlâd ü iyali tarafından söylenen sözü ve onlara karşı verdiği cevabı beyan etrriek üzere buyuruyor.
demekle pederlerini tesliye etmek istediler.
Yusuf 12:86
Yani; Ya'kub (A.S.) m aile halkı dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki ey pederimiz! Sen ölüme yaklaşmcaya kadar veyahut bütün bütün helak olanlara karışıncaya kadar Yusuf'u zikredersin ve onun zikrinden vazgeçmedin ve Yusuf'u zikirden yorulmadın. Yusuf gideli uzun müddet oldu. Hâlâ sen Yusuf'u dilinden kesmedin, Yusuf'u zikrin seni ölüme yaklaştırdı veyahut helak olanlardan olacaksın da Yusuf'u zikirden usanmadın» demekle Hz. Ya-kub'u tesliye etmek istemişlerse de bu tesliye Ya'kub (A.S.) a tesir etmedi ve dedi ki «Ben hüznümün şiddetini ve zahir u batın her umurumu' Allahü Tealâ'ya arzediyorum ve ümid ederim ki Cenab-ı Hak bu esefi benden alır ve bana bir ferah verir. Ben size bu hususta birşey demiyorum ve şurasını iyi bilin ki Allah'ın lutf u kereminden sizin bilmediğiniz birçok şeyleri ben bilirim. Binaenaleyh; beni münacatımdan vazgeçiremezsiniz. Belki beni bu münacata Allahü Tealâ sevkeder. Bırakın beni halime. Ben Rab-bime tazarru'da devam ederim» demekle âüe halkına cevap verdi.
Hâzin'in beyanı veçhile Ya'kub (A.S.) bu sözleriyle oğlunun hal-i hayatta olduğuna işaretle mülakattan ümidini kesmediğini beyan etmiştir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile sdbr-ı mümkün olmayıp insanın şikâyete mecbur olduğu gam ve kederdir. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) in Yusuf'un müfarakatından sonra Bünya-min'in ve diğer büyük mahdumunun müfarakatları da inzimam edince sabra tahammül edemeyip Cenab-ı Hakka arz-ı hâcât ettiğini beyan etmiştir. demek «Yusuf'u zikre devam eder yorulmazsın» demektir. Çünkü; ef'âl-i nâkısadan manasınadır ki «Yusuf'u zikrin zeval bulmaz» demektir.
Yusuf 12:87
Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) in şu sözlerinden sonra evlâdına iltifat ederek Bünyamin'i ve biraderlerini taharri etmelerini ve Allah'ın Rahmetinden kat'-ı ümîd etmemelerini tavsiye ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle mahdumlarının Mısır'a gidip diğer mahdumlarını aramalarına emr-i kat'î verdi.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A,S.) m mahall-i ikameti MısırVgayet yakın olduğu gibi şöhret-i şayia sahibi ülüTazim peygamberan-ı zişandan bulunduğu ve Yusuf (A.S.) in Ken'âniyülasıl olması ma'ruf olduğu ve Mısır'a Aziz olup kuvvet ve kudret sahibi olduktan sonra Mısır'dan bir elçi gönderip pederine hayatını bildirmekle mesrur etmediği, biraderleri Mısır'a geldiklerinde birçok iltifat ettiği hâlde Azizin aslını ve kim olduğunu suâl etmemeleri gibi garip hallerin cümlesi âdetin hilafı olup Cenab-ı Hakkın kudretine pek büyük bir delildir. Çünkü Mısır'la Ken'an bir iklimden olduğu hâlde bu kadar yakın mesafede müfarakatın uzun müddet devamı Cenab-ı Hakkın iradesiyle olduğundan Cenab-ı Hak murad ederse pederle oğlunu bir ev içinde birbirine göstermeyeceğine insanlar bu vak'ayla istidlal edebilirler. Çünkü; Ken'an'la Mısır bir kasaba mahallâtı gibi olup Mısır'dan Ken'an'a ve Ken'an'dan Mısır'a bir mahalleden diğer mahalleye gidercesine kervanlar daima gider gelir hatta o kadar işlek yol ve ahalinin birbirine ihtilâtı çoktu ki sanki bir sarayın odalarından birbirine nakleder gibi insanlar iki memleket arasında gidip geldiği halde Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya koysunlar, kuyudan kafile çıkardıktan sonra tekrar bizim kölemizdi kaçtı diyerek kafileye ucuz bir pahayla satsınlar. Kafile alsın Mısır'da Aziz'e satsın ve Aziz'in hareminin teklifi üzerine Mısır kadınları «Ken'anî bir delikanlıya âşık olmuş» diyerek Züleyha'yı îevmet-sinler, zindana girsin, zindanda evlâd-ı Ya'kub'dan ve hanedan-ı nübüvvetten olduğunu ilân etsin ve sonra Mısır'da Aziz olsun da pederini haberdar etmesin ve pederinin dahi bunlardan haberi olmasın. İşte bunların cümlesi insanların yapacağı bir şey değildir. Zira; serâpâ vak'a; âdetin hilafı üzerinde cereyan etmiştir. Yoksa âdeten duyulmayacak ve bilinmeyecek bir mesele değildir.
Ya'kub (A.S.) m bu iptilâsmm sebebinde iki şey beyan olunmaktadır. Birinci sebep; Medarik'te beyan olunduğu veçhile bir çocuğuyla beraber bir cariye satın alıp çocuğunu satmasıyla çocuğu cariyeden ayırıp cariyeyi mahzun etmesidir. Gerçi cariyenin çocuğunu satmak kendi mülkünde tasarruf olduğu cihetle meşru' bir muâmeleyse de evlâ olan çocuğu validesinden ayırmamak olup Ya'kub (A.S.) da ayırdığı için kendi oğlundan ayırmakla müptelâ
kılınmıştır. Çünkü; dır,; Yani:
«İyilerin hasene diye işledikleri şeyler zat-ı ülûhiyete tamamıyla kurbiyet peyda edenlere nazaran seyyie mesabesinedir» İşte çocuğu satmak bu kabildendir. İkinci sebep; Ya'kub (A.S.) m Yusuf (A.S.) a şiddetle muhabbet etmesidir. Zira her şeyde ifrat; fena olduğu gibi evlâda muhabbette ifratın akıbeti firkat olduğuna bu vak'a delâlet eder. Çünkü; Hz. Ya'kub'un fart-ı muhabbeti firkatla iptilâsına sebep olduğu gibi harikulade olarak oğlunun afiyet haberine bile destires olamamıştır ki bu vesileyle derecesi terfi' olunduğu gibi bu vak'a sonradan gelenlere de ibret ve vaaz olsun. Yoksa bu kadar zaman birbirinden haberi olmayacak kadar uzak bir mesafe değildi. Fakat hikmeti hafiyye nedir? bilemeyiz. Cilve-i ilâhiye böyle zuhur etmiştir.
Yusuf 12:88
Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) in evlâdına «Tekrar gidin Mısır'a, Yusuf'u ve biraderini arayın. Rahmet-i ilâhiyeden ümidinizi kesmeyin» demesi üzerine pederlerinin nasihatim dinleyerek mahdumlarının Mısır'a gidip Azize arzıhal ve ifade-i meram ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hz. Ya'kub'un mahdumları pederlerinin emriyle tekrar Mısır'a azimet ettiler ve Mısır'da huzur-u Azize dahil olarak dediler ki «Ey* Aziz! Biraderimizi alıkoydun. Kıtlığın şiddetinden fakr u faka bizim her tarafımızı ihata etmekle bize ve ailemiz halkına zarar isabet ettiği gibi biraderimizin iftirakından hane halkı Fiza' ve feryad içinde kaldı. Her taraftan zarar hücum etti. Binaenaleyh; hanemizde karara tahammülümüz kalmadı ve biz azıcık bir zuyuf sermayeyle sana geldik. Sen lutf u kereminden bize yükümüz dolusu zahire ver. Bununla ihtiyacımızı defettiğin gibi biraderimizi bize sadaka etmekle aile halkımızın feryad ü figanlarına çaresaz ol. Zira; sadaka edenleri Allahü Tealâ hüsn-ü mükâfatla cezalandırır» demekle Azizin rikkat-i kalbini celbetmeye çalıştılar.
Medarik ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile müzcat ; geçmez zuyuf akçadır ki her yerde herkesin elinde bulunur, ona rağbet kısa olup mal satan kimse iğmaz-ı ayn ve müsamaha etmekle alır, azıcık bir metâ'a denirse de bu makamda müzcatla murad; koyun yünü veya meşin ayakkabı veyahut ayrandan yapılan keş dedikleri şeydir. Yahut meneviş ağacının meyvesi ki çıtlak dedikleri şeydir. Menfaati gayet çok bir meyvadır. Çünkü; balgamı izale ettiği gibi idrarı bol verir ve şiddetli yaraları yumuşatır ve iyi eder ve tabiata liynet verir. Yahut Mısır akçasında Melikin sureti olup bunların getirdikleri akçada suret olmadığından müzcat demişlerdir ki alacakları zahireye bedel verecekleri metâ'm değeri olmadığından bahisle Azizin merhametini celbetmek ve azı çoğa ve değmezi değere saymakla yüklerinin dolu verilmesini rica ettiler.
Sadaka yla muradları; zahireyle metâ'ımız beyninde nispet gözetme, müsamaha et. Binaenaleyh; az metâhmıza çok zahire ver demektir. Çünkü; enbiyanın cümlesine sadaka helâl olmayıp götürecekleri zahireden pederleri de yiyecek olduğundan hakîkî sadaka murad etmemişlerdir. Yahut Nisâbûrî'nin beyanı veçhile sadakayla murad; hakîkî sadakadır. Zira; Resulullah'tan evvel geçen enbiyanın cümlesine sadaka caizdi denmişse de esah olan Ni-metullah Efendinin ve İmam-ı Dahhak'tan naklen Hâzin'in beyanları veçhile sadakayla muradları; Bünyamin'in affı ve itlâkıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demekle Azize hallerini-ifadeyle merhametini celbe çalıştılar.
Hulâsa; Mısır'da biraderleri Yusuf (A.S.) m huzuruna geldiklerinde "Ey Aziz! Bize ve ehlimize açlık ve'/biraderimizden ayrılık gibi zarar isabet etti vu biz azıcık değersiz bir sermayeyle geldik. Kusurumuza bakmayarak bizim yükümüzü dolu ver ve biraderimizi afla bize sadaka et. Zira; sadaka edenleri Allahü Tealâ sever ve güzel ceza verir» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yusuf 12:89
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m biraderleri pederlerinin halinden bahsedince kendini biraderlerine bildirdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
ve sözüne sunu da ilâve etti:
Yusuf 12:90
demekle kardeşlerine hakikati beyan etti.
Yani; Yusuf (A.S.) biraderlerinin sözünü dinledi. Pederinin kederinin ziyade olduğunu, çok yaş döktüğünden gözlerinin siyahı beyaza meylettiğini, cisminin zayıf olup tahammüle takati kalmadığını, bütün hane halkının âh ü enin içinde kaldıklarını işitince kendinin Yusuf olduğunu haber vermek zamanı geldiğinden biraderlerine hitaben dedi ki «Siz cahil olduğunuz zamanda Yusuf'a ve biraderine neler işlediniz biliyor musunuz? Kaza-yı ilâhiyi tağyire çalışmadınız mı, Yusuf'u kuyuya atmadınız mı, sonra pederinden uzak olmak için az bir paraya satmadınız mı, pederine kurt yedi diyerek yalan söylemediniz mi? Binaenaleyh; pederini bu dertlere düşüren siz değil misiniz?» deyince biraderleri Azizin Yusuf olduğunu bildiler ve dediler ki «Yoksa sen Yusuf musun?» Bu suâlini irad edince Yusuf (A.S.) «Ben Yusuf'um. İşte şu Bünyamin de benim biraderimdir. Muhakkak 'Allahü Tealâ envâ'-ı lutf u kere-miyle bize ihsan etti ve sizin hilelerinizden bizi kurtardı. Zira; AUahü Tealâ maharimden nefsini sakınmakla ittika eden ve belâlara sabreden kimsenin ecrini zayi etmez. Çünkü; AUahü Tealâ erbab-ı ihsanın dünyada* ve âhirette ihsanlarının mükâfatını heder etmez, herkesin ihsanına göre ecrini verir. Binaenaleyh; biz de nıuharremattan içtinapla ittika edip sizin eza ve cefanıza sabrettiğimizden Cenab-ı Hak ecrimizi zayi etmedi. Dünyaca şu gördügünüz izzet ve saltanatı ihsan etti ve âhiretce de ecrimizi zayi' etmeyeceğine ümidimiz berkemâldir» demekle sözüne hitam verdi.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Yusuf (A.S.) in hakikati izharının sebebi; kardeşlerinin pederinin halinden acıklı bir surette bahsetmeleridir. Yahut Ya'kub (A.S.) in hâlinin acınacak bir devreye geldiğinden ve Bünyamin'in Mısır'da kalması kendine daha ziyade hüzün verdiğinden bahisle yazmış olduğu nameyi okuyunca hakikati meydana koyduğu merviyse de âyette name yazıldığına dair bir delâlet olmadığından biraderlerinin pederlerinin halinden bahsi hakikati izhara sebep olduğu zahirdir.
Biraderlerinin Yusuf (A.S.) a işledikleri ma'lûmdur. Bünya-min'e işledikleri şey; Bünyamin her ne zaman biraderi Yusuf'u zikrederse Yusuf'u zikrinden dolayı tekdir etmeleri ve iki birader arasını tefrik etmekle Bünyamin'i mahzun etmeleridir. Yahut Azizin kâsesi Bünyamin'in yükünden çıkınca «Biz (Râhîl) evlâdından hayır görmedik demeleridir. Çünkü; Yusuf (A.S.) la Bünyamin'in yukarıda beyan olunduğu veçhile valideleri (Râhîl) dir.
Yusuf (A.S.) kardeşlerini tesliye ve onlar tarafından i'tizar olmak üzere «Bu işi işlediğinizde siz cahildiniz. Binaenaleyh; cehliniz sebebiyle işin akıbetini düşünemediğinizden kusurunuza bakılmaz» demek istemiştir. Maamafih işledikleri şey ma'lûm olduğu halde işin azametine ve ehemmiyetine işaret için «Siz Yusuf'a ve biraderine ne işlediniz, biliyor musunuz?» demiştir.
Vacip Tealâ sûrenin bidayesinde Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya misafir verdiklerinde Yusuf (A.S.) a «Sen biraderlerinin şu hallerini onlar bilmedikleri halde haber verirsin» diyerek vah-yettiğini beyan buyurmuştu. İşte şu vahyini bu âyetle tasdik etmiştir. Zira; biraderlerinin efâlini tamamen haber verdiğini beyan vardır.
Yusuf 12:91
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m nefsini ta'rif ettikten sonra kardeşleriyle aralarında cereyan eden sözlerj beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) m kelâmını kemâl-ı dikkatla dinledikten sonra biraderleri "Ey biraderimiz! Yemin .ederiz ki Allahü Tealâ seni bizim üzerimize ihtiyar etti. Biz muhakkak senin hakkında hata edicilerden olduk. Zira; sana birçok eza ettik ve işlediğimizi işledik. Çünkü; irade-i ilâhiyenin hilâfına hareket ettik» demekle kusurlarını ikrar ve nedametlerini izhar ettiler. Yusuf (A.S.) biraderlerinin şu ikrar ve nedametlerini görünce «Merak etmeyin! Bugün sizin üzerinize levmetmek, başınıza kakmak yoktur. Sizin bu gibi hatalarınızın halk arasında şayi' olmasını arzu etmem, Allahü Tealâ'ya istiğfar edince sizi mağfiret eder. Zira; Allahü Tealâ merhamet sahiplerinden gayet merhametli ve ihsan sahiplerinin hepsinden ziyade ihsanı çoktur. Siz şu gömleğimi alın, götürün, pederimin yüzüne koyun. Pederim yüzüne gözüne sürsün, gözleri açık ve ziyaîı olarak gelsin, siz de ehlinizle beraber cemiiniz bana gelin» demekle Ken'an'a gidip âile-i Ya'kubiyeyi tamamen alıp getirmelerine emir verdi.
Nisâbûrî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) o günden sonra biraderlerini levmetmeyeceğine işaret için «Bugün size levm yok» demiştir. Çünkü o gün henüz Yusuf olduğunu bildirip eski dertlerin söyleşildiği gün olduğu- halde o günde levmet-mek ve başa kakmak plmaymca ondan sonra olmayacağı evlevi-yetle sabit olur. Binaenaleyh; o gün levmolmadığını beyanla iktifa etmedi, belki o gün eski hatalarını başlarına kakmayacağını beyanla beraber hatalarının indallah mağfiret olunup âhirette azab olunmamalarına dahi dua etmiştir. Çünkü; biraderlerinde Yusuf (A.S.) in hakkı olduğu gibi hakkullah da olduğundan kendi hakkını iskat ettikten sonra hakkullahın dahi sakıt olmasına mağfiretle dua etmiş ve iki cihetle biraderlerini mesrur etmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile gömIekle mu-rad; Nemrud'un İbrahim (A.S.) ateşe koyduğunda Cibrü-i Emin'-in İbrahim (A.S.) a giydirdiği gömlektir. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile o gömlek teberrük ve irs suretiyle İshak (A..S.) a, ondan Ya'kub (A.S.) a intikal ederek Hz. Ya'kub da Yusuf (A.S.) m boynuna takıp kuyuda üzerine giydiği gömlektir ki o gömlek bu vesileyle Yusuf (A.S.) in nezdinde bulunuyordu ve bu gömlekte bazı hassalar olup hasta üzerine konsa biiznillâh şifa bulduğundan Hz. Ya'kub'un gözüne arız olan zaafiyete tedavi olmak üzere pederine göndermiştir.Ve «Ehlinizi beraber getirin» dediği ehilleri yle murad; evlâd ü iyalleridir. Binaenaleyh; almış ve getirmişlerdir.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile demek' demektir. Yani «Bugün eski hatanızdan dolayı sizi ayıplamak ve o hatanızı başınıza kakmak yok» demektir.
Yusuf 12:92
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m nefsini ta'rif ettikten sonra kardeşleriyle aralarında cereyan eden sözlerj beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) m kelâmını kemâl-ı dikkatla dinledikten sonra biraderleri "Ey biraderimiz! Yemin .ederiz ki Allahü Tealâ seni bizim üzerimize ihtiyar etti. Biz muhakkak senin hakkında hata edicilerden olduk. Zira; sana birçok eza ettik ve işlediğimizi işledik. Çünkü; irade-i ilâhiyenin hilâfına hareket ettik» demekle kusurlarını ikrar ve nedametlerini izhar ettiler. Yusuf (A.S.) biraderlerinin şu ikrar ve nedametlerini görünce «Merak etmeyin! Bugün sizin üzerinize levmetmek, başınıza kakmak yoktur. Sizin bu gibi hatalarınızın halk arasında şayi' olmasını arzu etmem, Allahü Tealâ'ya istiğfar edince sizi mağfiret eder. Zira; Allahü Tealâ merhamet sahiplerinden gayet merhametli ve ihsan sahiplerinin hepsinden ziyade ihsanı çoktur. Siz şu gömleğimi alın, götürün, pederimin yüzüne koyun. Pederim yüzüne gözüne sürsün, gözleri açık ve ziyaîı olarak gelsin, siz de ehlinizle beraber cemiiniz bana gelin» demekle Ken'an'a gidip âile-i Ya'kubiyeyi tamamen alıp getirmelerine emir verdi.
Nisâbûrî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) o günden sonra biraderlerini levmetmeyeceğine işaret için «Bugün size levm yok» demiştir. Çünkü o gün henüz Yusuf olduğunu bildirip eski dertlerin söyleşildiği gün olduğu- halde o günde levmet-mek ve başa kakmak plmaymca ondan sonra olmayacağı evlevi-yetle sabit olur. Binaenaleyh; o gün levmolmadığını beyanla iktifa etmedi, belki o gün eski hatalarını başlarına kakmayacağını beyanla beraber hatalarının indallah mağfiret olunup âhirette azab olunmamalarına dahi dua etmiştir. Çünkü; biraderlerinde Yusuf (A.S.) in hakkı olduğu gibi hakkullah da olduğundan kendi hakkını iskat ettikten sonra hakkullahın dahi sakıt olmasına mağfiretle dua etmiş ve iki cihetle biraderlerini mesrur etmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile gömIekle mu-rad; Nemrud'un İbrahim (A.S.) ateşe koyduğunda Cibrü-i Emin'-in İbrahim (A.S.) a giydirdiği gömlektir. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile o gömlek teberrük ve irs suretiyle İshak (A..S.) a, ondan Ya'kub (A.S.) a intikal ederek Hz. Ya'kub da Yusuf (A.S.) m boynuna takıp kuyuda üzerine giydiği gömlektir ki o gömlek bu vesileyle Yusuf (A.S.) in nezdinde bulunuyordu ve bu gömlekte bazı hassalar olup hasta üzerine konsa biiznillâh şifa bulduğundan Hz. Ya'kub'un gözüne arız olan zaafiyete tedavi olmak üzere pederine göndermiştir.Ve «Ehlinizi beraber getirin» dediği ehilleri yle murad; evlâd ü iyalleridir. Binaenaleyh; almış ve getirmişlerdir.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile demek' demektir. Yani «Bugün eski hatanızdan dolayı sizi ayıplamak ve o hatanızı başınıza kakmak yok» demektir.
Yusuf 12:93
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m nefsini ta'rif ettikten sonra kardeşleriyle aralarında cereyan eden sözlerj beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) m kelâmını kemâl-ı dikkatla dinledikten sonra biraderleri "Ey biraderimiz! Yemin .ederiz ki Allahü Tealâ seni bizim üzerimize ihtiyar etti. Biz muhakkak senin hakkında hata edicilerden olduk. Zira; sana birçok eza ettik ve işlediğimizi işledik. Çünkü; irade-i ilâhiyenin hilâfına hareket ettik» demekle kusurlarını ikrar ve nedametlerini izhar ettiler. Yusuf (A.S.) biraderlerinin şu ikrar ve nedametlerini görünce «Merak etmeyin! Bugün sizin üzerinize levmetmek, başınıza kakmak yoktur. Sizin bu gibi hatalarınızın halk arasında şayi' olmasını arzu etmem, Allahü Tealâ'ya istiğfar edince sizi mağfiret eder. Zira; Allahü Tealâ merhamet sahiplerinden gayet merhametli ve ihsan sahiplerinin hepsinden ziyade ihsanı çoktur. Siz şu gömleğimi alın, götürün, pederimin yüzüne koyun. Pederim yüzüne gözüne sürsün, gözleri açık ve ziyaîı olarak gelsin, siz de ehlinizle beraber cemiiniz bana gelin» demekle Ken'an'a gidip âile-i Ya'kubiyeyi tamamen alıp getirmelerine emir verdi.
Nisâbûrî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) o günden sonra biraderlerini levmetmeyeceğine işaret için «Bugün size levm yok» demiştir. Çünkü o gün henüz Yusuf olduğunu bildirip eski dertlerin söyleşildiği gün olduğu- halde o günde levmet-mek ve başa kakmak plmaymca ondan sonra olmayacağı evlevi-yetle sabit olur. Binaenaleyh; o gün levmolmadığını beyanla iktifa etmedi, belki o gün eski hatalarını başlarına kakmayacağını beyanla beraber hatalarının indallah mağfiret olunup âhirette azab olunmamalarına dahi dua etmiştir. Çünkü; biraderlerinde Yusuf (A.S.) in hakkı olduğu gibi hakkullah da olduğundan kendi hakkını iskat ettikten sonra hakkullahın dahi sakıt olmasına mağfiretle dua etmiş ve iki cihetle biraderlerini mesrur etmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile gömIekle mu-rad; Nemrud'un İbrahim (A.S.) ateşe koyduğunda Cibrü-i Emin'-in İbrahim (A.S.) a giydirdiği gömlektir. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile o gömlek teberrük ve irs suretiyle İshak (A..S.) a, ondan Ya'kub (A.S.) a intikal ederek Hz. Ya'kub da Yusuf (A.S.) m boynuna takıp kuyuda üzerine giydiği gömlektir ki o gömlek bu vesileyle Yusuf (A.S.) in nezdinde bulunuyordu ve bu gömlekte bazı hassalar olup hasta üzerine konsa biiznillâh şifa bulduğundan Hz. Ya'kub'un gözüne arız olan zaafiyete tedavi olmak üzere pederine göndermiştir.Ve «Ehlinizi beraber getirin» dediği ehilleri yle murad; evlâd ü iyalleridir. Binaenaleyh; almış ve getirmişlerdir.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile demek' demektir. Yani «Bugün eski hatanızdan dolayı sizi ayıplamak ve o hatanızı başınıza kakmak yok» demektir.
Yusuf 12:94
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m emri üzerine aile ve pederlerini getirmek üzere biraderlerinin Mısır'dan hareket edip ümranatı çıkınca Ya'kub (A.S.) m söylediği sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mısır'dan kafile ayrılınca Hz. Ya'kub'a Yusuf (A.S.) m rayihası geldi. Binaenaleyh; dedi ki «Ben Yusuf'un rayihasını buluyorum. Eğer beni kocalıktan neş'et eden bunaklıkla ve akıl noksanlığına nispet etmemiş olsanız beni tasdik edersiniz ve ben de Yusuf yakın bir yerde beni görecek derim» demekle huzurunda bulunanlara oğluna mülakatın yaklaştığını beyan etti. Hz. Ya'kub'-un bu sözü üzerine yanında bulunan cemaat dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki sen eski sözünde sebat edip dönmüyorsun, unutmadın ve usanmadın. Halâ Yusuf'un derdindesin» demekle Yusuf'u aramakta hataya nispet ettiler. Çünkü; onların zu'munca Yusuf (A.S.) zayi olmuştu.
Taberi, Hâzin ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile Hz. Ya'kub'-un oğlunun rayihasını burnunda duyduğu zaman kervanın olduğu mahal Ken'an'a sekiz veya on konak mesafe olduğu mervidir. Ra,-yiha-yı Yusuf'u bu kadar uzak mesafeden duyması mu'cize ve harikuladedir. İşte iptilâ zamanında yakın bir mesafede olan kuyuda ve Mısır'a giderken yakın mesafelerde duymayıp da iptilâ devri geçtikten sonra bu kadar uzak mesafeden hissetmesi insanların devr-i iptilâsmda her kolay olan şeyin zor ve devr-i ikbâlinde her zor olan şeylerin kolay olduğu ve devr-i in'ikâsta vücudun her kapıları kapalı olup devr-i inkişafta vücudun her şuur ve idrak menfezleri açık olduğu bu vak'adan pek aşikâr olmuştur. Çünkü; iptilâ zamanında Mısır Ken'an'a o kadar uzak olmadığı halde hayatından bir haber alamadığı ve siy tini işitmediği ve aradan kırk sene geçtiği halde ufacık bir rivayete bile nail olamamıştı. Fakat iptilânın zamanı bitince Ken'an'da, Mısır'da bulunan oğlunun rayihasını, hissetmek Allah'ın kudretine delâlet eden acaibattandır. Zira; ira-de-i ilâhiye taalluk ederse bir gün içinde babayı oğluna ve oğlunu babasına hasret edeceğine bu vak'a pek büyük bir delildir.
Fened ; kocalıktan arız olan akıl zayıflığıdır. Yani; "Beni bunamış, aklına zaaf gelmiş demekle itham etmeseniz ben Yusuf'un rayihasını buluyorum» demektir. Dalâl ile muradlan; Yusuf (A.S.) ı Ölmüş bildikleri için ölmüş kimseyi aramakta hata ediyorsun demek istemişler ve fart-i muhabbetini hataya hamletmişlerdir.
Yusuf 12:95
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m emri üzerine aile ve pederlerini getirmek üzere biraderlerinin Mısır'dan hareket edip ümranatı çıkınca Ya'kub (A.S.) m söylediği sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mısır'dan kafile ayrılınca Hz. Ya'kub'a Yusuf (A.S.) m rayihası geldi. Binaenaleyh; dedi ki «Ben Yusuf'un rayihasını buluyorum. Eğer beni kocalıktan neş'et eden bunaklıkla ve akıl noksanlığına nispet etmemiş olsanız beni tasdik edersiniz ve ben de Yusuf yakın bir yerde beni görecek derim» demekle huzurunda bulunanlara oğluna mülakatın yaklaştığını beyan etti. Hz. Ya'kub'-un bu sözü üzerine yanında bulunan cemaat dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki sen eski sözünde sebat edip dönmüyorsun, unutmadın ve usanmadın. Halâ Yusuf'un derdindesin» demekle Yusuf'u aramakta hataya nispet ettiler. Çünkü; onların zu'munca Yusuf (A.S.) zayi olmuştu.
Taberi, Hâzin ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile Hz. Ya'kub'-un oğlunun rayihasını burnunda duyduğu zaman kervanın olduğu mahal Ken'an'a sekiz veya on konak mesafe olduğu mervidir. Ra,-yiha-yı Yusuf'u bu kadar uzak mesafeden duyması mu'cize ve harikuladedir. İşte iptilâ zamanında yakın bir mesafede olan kuyuda ve Mısır'a giderken yakın mesafelerde duymayıp da iptilâ devri geçtikten sonra bu kadar uzak mesafeden hissetmesi insanların devr-i iptilâsmda her kolay olan şeyin zor ve devr-i ikbâlinde her zor olan şeylerin kolay olduğu ve devr-i in'ikâsta vücudun her kapıları kapalı olup devr-i inkişafta vücudun her şuur ve idrak menfezleri açık olduğu bu vak'adan pek aşikâr olmuştur. Çünkü; iptilâ zamanında Mısır Ken'an'a o kadar uzak olmadığı halde hayatından bir haber alamadığı ve siy tini işitmediği ve aradan kırk sene geçtiği halde ufacık bir rivayete bile nail olamamıştı. Fakat iptilânın zamanı bitince Ken'an'da, Mısır'da bulunan oğlunun rayihasını, hissetmek Allah'ın kudretine delâlet eden acaibattandır. Zira; ira-de-i ilâhiye taalluk ederse bir gün içinde babayı oğluna ve oğlunu babasına hasret edeceğine bu vak'a pek büyük bir delildir.
Fened ; kocalıktan arız olan akıl zayıflığıdır. Yani; "Beni bunamış, aklına zaaf gelmiş demekle itham etmeseniz ben Yusuf'un rayihasını buluyorum» demektir. Dalâl ile muradlan; Yusuf (A.S.) ı Ölmüş bildikleri için ölmüş kimseyi aramakta hata ediyorsun demek istemişler ve fart-i muhabbetini hataya hamletmişlerdir.
Yusuf 12:96
Vacip Tealâ kafilenin Mısır'dan hareketinden sonra gömleği beşirin huzur-u Ya'kub'a getirdiğini ve Ya'kub (A.S.) m gömleği yüzüne sürdüğünü ve söylediği sözleri ve mahdumlarının pederlerinden istiğfar istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi. Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile eşirle murad; büyük biraderleri Yahuza'dtr. Çünkü; (Yahuza) nın «Kanlı gömleği götürüp pederimi mahzun eden bendim. Şimdi sebeb-i meserret olan gömleği götürüp pederimi ben mesrur edeceğim ki mahzun ettiğime mukabil mesrur olsun» dediği ve gömleği getirip pederini tebşir ettiği mervidir. Şurası gariptir ki Ya'kub (A.S.) in hüznü bir gömlek sebebiyle başladığı gibi süruru da diğer bir gömlek vasıtasıyla başlamıştır. Nimetuliah KJ'endi'nin beyanı, veçhile bcijir gelip gömleği yüzüne sürüp gözü hal-i aslisine avdet edince Ya'kub (A.S.) secde-i şükrü eda ettikten sonra «Ben size sizin-bilmediğinizi Allah'ın lutfuyla bilirim demedim mi?» demiştir,
Tefsir-i Hâzin'de Hz. Ya'kub'un beşire «Yusuf'u nasıl terket-tin?» deyip beşir de "Mısır'ın mülkü onun elinde Aziz olarak ter-kettim» deyince «Benim mülkçe işim yoktur, hangi din üzere ter-kettin?» diyerek dininden yuâi edince »Din-i hak üzere tcrketlirn» demesi üzerine "Şimdi Allah'ın nimeti tamam oldu» dediği mervidir.
Fahri Râzi, Kazı.ve Medârik'in beyanları veçhile Hz.- Ya'kub mahdumlarının talepleri üzere derhal istiğfar etmedi, belki isliğfarı vakt-ı sehere te'hir etti. Zira vakt-i seherde istiğfar; duanın icabete yakın olduğu bir zamandır. Yahut Cuma gecesine te'hir etti. Gerçi Cuma bu ümmete tahsis olunmuş bir günse de evvelden beri ekseri milletler arasında Cuma gününün bir mevkii ve kulûb-u nasta bir hürmeti olduğundan Cuma günü evkatıfı eşrefindendir. Yahut istiğfarı te'hirden maksatları; Yusuf (A.Ş.) 3a istişare ve onunla istihlâl ve kardeşlerini affetmesini emrettikten -sonra hepsi beraber olduğu halde istiğfar etmekti. Te'hiri hangi sebepten dolayı olsa icabete karin olacak bir vakit aramaktan ibaretti. Hatta yirmi küsur sene Ya'kub (A.S.) m Cuma geceleri oğullarına istiğfar ettiği mervidir.
Yusuf 12:97
Vacip Tealâ kafilenin Mısır'dan hareketinden sonra gömleği beşirin huzur-u Ya'kub'a getirdiğini ve Ya'kub (A.S.) m gömleği yüzüne sürdüğünü ve söylediği sözleri ve mahdumlarının pederlerinden istiğfar istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi. Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile eşirle murad; büyük biraderleri Yahuza'dtr. Çünkü; (Yahuza) nın «Kanlı gömleği götürüp pederimi mahzun eden bendim. Şimdi sebeb-i meserret olan gömleği götürüp pederimi ben mesrur edeceğim ki mahzun ettiğime mukabil mesrur olsun» dediği ve gömleği getirip pederini tebşir ettiği mervidir. Şurası gariptir ki Ya'kub (A.S.) in hüznü bir gömlek sebebiyle başladığı gibi süruru da diğer bir gömlek vasıtasıyla başlamıştır. Nimetuliah KJ'endi'nin beyanı, veçhile bcijir gelip gömleği yüzüne sürüp gözü hal-i aslisine avdet edince Ya'kub (A.S.) secde-i şükrü eda ettikten sonra «Ben size sizin-bilmediğinizi Allah'ın lutfuyla bilirim demedim mi?» demiştir,
Tefsir-i Hâzin'de Hz. Ya'kub'un beşire «Yusuf'u nasıl terket-tin?» deyip beşir de "Mısır'ın mülkü onun elinde Aziz olarak ter-kettim» deyince «Benim mülkçe işim yoktur, hangi din üzere ter-kettin?» diyerek dininden yuâi edince »Din-i hak üzere tcrketlirn» demesi üzerine "Şimdi Allah'ın nimeti tamam oldu» dediği mervidir.
Fahri Râzi, Kazı.ve Medârik'in beyanları veçhile Hz.- Ya'kub mahdumlarının talepleri üzere derhal istiğfar etmedi, belki isliğfarı vakt-ı sehere te'hir etti. Zira vakt-i seherde istiğfar; duanın icabete yakın olduğu bir zamandır. Yahut Cuma gecesine te'hir etti. Gerçi Cuma bu ümmete tahsis olunmuş bir günse de evvelden beri ekseri milletler arasında Cuma gününün bir mevkii ve kulûb-u nasta bir hürmeti olduğundan Cuma günü evkatıfı eşrefindendir. Yahut istiğfarı te'hirden maksatları; Yusuf (A.Ş.) 3a istişare ve onunla istihlâl ve kardeşlerini affetmesini emrettikten -sonra hepsi beraber olduğu halde istiğfar etmekti. Te'hiri hangi sebepten dolayı olsa icabete karin olacak bir vakit aramaktan ibaretti. Hatta yirmi küsur sene Ya'kub (A.S.) m Cuma geceleri oğullarına istiğfar ettiği mervidir.
Yusuf 12:98
Vacip Tealâ kafilenin Mısır'dan hareketinden sonra gömleği beşirin huzur-u Ya'kub'a getirdiğini ve Ya'kub (A.S.) m gömleği yüzüne sürdüğünü ve söylediği sözleri ve mahdumlarının pederlerinden istiğfar istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi. Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile eşirle murad; büyük biraderleri Yahuza'dtr. Çünkü; (Yahuza) nın «Kanlı gömleği götürüp pederimi mahzun eden bendim. Şimdi sebeb-i meserret olan gömleği götürüp pederimi ben mesrur edeceğim ki mahzun ettiğime mukabil mesrur olsun» dediği ve gömleği getirip pederini tebşir ettiği mervidir. Şurası gariptir ki Ya'kub (A.S.) in hüznü bir gömlek sebebiyle başladığı gibi süruru da diğer bir gömlek vasıtasıyla başlamıştır. Nimetuliah KJ'endi'nin beyanı, veçhile bcijir gelip gömleği yüzüne sürüp gözü hal-i aslisine avdet edince Ya'kub (A.S.) secde-i şükrü eda ettikten sonra «Ben size sizin-bilmediğinizi Allah'ın lutfuyla bilirim demedim mi?» demiştir,
Tefsir-i Hâzin'de Hz. Ya'kub'un beşire «Yusuf'u nasıl terket-tin?» deyip beşir de "Mısır'ın mülkü onun elinde Aziz olarak ter-kettim» deyince «Benim mülkçe işim yoktur, hangi din üzere ter-kettin?» diyerek dininden yuâi edince »Din-i hak üzere tcrketlirn» demesi üzerine "Şimdi Allah'ın nimeti tamam oldu» dediği mervidir.
Fahri Râzi, Kazı.ve Medârik'in beyanları veçhile Hz.- Ya'kub mahdumlarının talepleri üzere derhal istiğfar etmedi, belki isliğfarı vakt-ı sehere te'hir etti. Zira vakt-i seherde istiğfar; duanın icabete yakın olduğu bir zamandır. Yahut Cuma gecesine te'hir etti. Gerçi Cuma bu ümmete tahsis olunmuş bir günse de evvelden beri ekseri milletler arasında Cuma gününün bir mevkii ve kulûb-u nasta bir hürmeti olduğundan Cuma günü evkatıfı eşrefindendir. Yahut istiğfarı te'hirden maksatları; Yusuf (A.Ş.) 3a istişare ve onunla istihlâl ve kardeşlerini affetmesini emrettikten -sonra hepsi beraber olduğu halde istiğfar etmekti. Te'hiri hangi sebepten dolayı olsa icabete karin olacak bir vakit aramaktan ibaretti. Hatta yirmi küsur sene Ya'kub (A.S.) m Cuma geceleri oğullarına istiğfar ettiği mervidir.
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m daveti üzerine pederi ve biraderleri aileleriyle beraber Mısır'a geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yusuf (A.S.) m gönderdiği elbise, deve ve sair eşya ile mücehhez ve mülebbes Ken'an'dan hareket edip âile-i Ya'kub cümlesi Mısır arazisine girdiklerinde onları istikbal eden Yusuf (A.S.) la mülakat edip Yusuf (A.S.) pederini ve validesi makamına kaim olan teyzesi (Liya) yi nefsine zammetti, kucakladı ve boyunlarına sarıldı ve «Hüzn ü kederden ve kıtlıktan salim ve emin olduğunuz halde inşaallah nefsi Mısır şehrine dahil olun» demekle onları mesrur ettikten sonra saraya gelince valide ve pederini kendi kürsüsüne çıkardı ve cümlesi Hz. Yusuf'a tekrim suretiyle o zamanın selâmı kabilinden olan secdeyi yerine getirdiler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette evvelki dilhuIle murad; Mısır arazisine dahil olmaları, ikinci dilhuIle murad; nefs-i Mısır şehrine dahil olmalarıdır. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) pederinin Mısır arazisine geldiğini işitince Melik-i A'zam (Reyyan) a haber verir, dört bin süvari, hükümdar ve sair erkân, a'yan, vüzera, vükelâ ve eşraf-ı memleket birkaç konak mesafede istikbâl eylemişler ve sonra Mısır'a bir debdebe ve dârâtla girmişler, saray-ı Yusuf'a misafir olmuşlardır.
O günde evlâd-ı Ya'kub'dan Mısır'a giren doksan üç kişi olduğu halde Mûsâ (A.S.) la Mısır'dan çıkan altı yüz bin küsur kişi olduğu mervidir. Validesi yle murad; teyzesi (Liya) dır. Çünkü; amca peder makamına kaaim olduğu gibi teyzenin de valide makamına kaim olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Yusuf (A.S.). in validesi vefat edip pederinin taht-ı nikâhında teyzesi (Liya) olduğu mevsukan mervi olduğu halde bu âyette ebeveyni denilmiştir.
Secdeler Allahü Tealâ'ya secde-i şükürdür. «Yusuf (A.S.) ı secdelerine kıble ittihaz etmişlerdir» diyenler varsa da o zamanda insanlar ta'zîm edecekleri kimseyi secde ile selâmlarlardı. Şu halde secde; selâm ve musafaha makamındaydı, yoksa secdeyle murad; ibadet değildir. Binaenaleyh; ta'zîm suretiyle Yusuf (A.S.) a secde etmişlerdir. Ayetin zahirde ibaresi buna delâlet ettiğinden te'vile ihtiyaç yoktur.
Yusuf 12:99
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in pederi ve biraderleri Mısır'a gelip ta'zim ettiklerini beyandan sonra Yusuf (A.S.) in pederinin rü'yasını ta'bire intikal ederek musahabete başladıklarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile rü'yayı ta'birle şu musahabet arasında geçen müddette birçok rivayet varsa da sıh-hata karib olan kırk sene olmasıdır.. Çünkü; (Kıtfır) in sarayında ve zindanda karar etmesi ve Aziz olduktan sonra geçen müddetlerden tahmin olunan otuzla kırk arasıdır ve âyetin müddete delâlet ve işareti olmadığından müddet hakkında kafi birşey denilemez.
Biraderleri mahcup olmaması için Cenab-ı Hakkın ihsanını ta'dad ederken zindandan çıkardığını söyledi de kuyudan çıkardığını söylemedi. Çünkü; kuyu meselesi zikrolunsa bittabi' biraderleri mahcup olmakla meclisin şetareti kaybolacaktı. Binaenaleyh; o ciheti sükûtla geçmiştir.
Ya'kub (A.S.) m Mısır'da oğlu Hz. Yusuf'la beraber yirmi dört sene yaşadığı ve vefatı takarrub edince cenazesinin arz-ı Mukad-des'te pederi İshak (A.S.) m yanına defnolunmasını vasiyet ettiği, vefatından sonra Yusuf (A.S.) da sac ağacından bir tabut yaptırıp pederinin cenazesini arz-ı Mukaddes'e götürdüğü ve ikisi bir batından doğan biraderi İys'in vefatı gününe tesadüf edip ikisi bir batından bir günde dünyaya geldikleri gibi bir günde de ikisinin bir kabre defnolundukları mervidir. Yusuf (A.S.) in pederinden sonra yirmi üç sene daha muammer olduğu ve vefat edince Mısır ahalisinin hepsi kendi mahallelerine defnolunması zımnında münazaa edip bu nizam Önünü almak için mermerden bir tabut yaptırarak Nifin cereyan ettiği mahalle koyup Nü suyunun bu tabut üzerinden cereyan edip Mısır arazisinin her tarafına bereketi vasıl olmasına razı olarak o minval üzere defn merasimini icra etmişlerdir, 400 sene sonra Mûsâ (A.S.) Mısır'dan çıkarken Yusuf (A.S.) in cenazesini beraber alıp götürdüğü mervidir.
Yusuf 12:100
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in pederi ve biraderleri Mısır'a gelip ta'zim ettiklerini beyandan sonra Yusuf (A.S.) in pederinin rü'yasını ta'bire intikal ederek musahabete başladıklarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile rü'yayı ta'birle şu musahabet arasında geçen müddette birçok rivayet varsa da sıh-hata karib olan kırk sene olmasıdır.. Çünkü; (Kıtfır) in sarayında ve zindanda karar etmesi ve Aziz olduktan sonra geçen müddetlerden tahmin olunan otuzla kırk arasıdır ve âyetin müddete delâlet ve işareti olmadığından müddet hakkında kafi birşey denilemez.
Biraderleri mahcup olmaması için Cenab-ı Hakkın ihsanını ta'dad ederken zindandan çıkardığını söyledi de kuyudan çıkardığını söylemedi. Çünkü; kuyu meselesi zikrolunsa bittabi' biraderleri mahcup olmakla meclisin şetareti kaybolacaktı. Binaenaleyh; o ciheti sükûtla geçmiştir.
Ya'kub (A.S.) m Mısır'da oğlu Hz. Yusuf'la beraber yirmi dört sene yaşadığı ve vefatı takarrub edince cenazesinin arz-ı Mukad-des'te pederi İshak (A.S.) m yanına defnolunmasını vasiyet ettiği, vefatından sonra Yusuf (A.S.) da sac ağacından bir tabut yaptırıp pederinin cenazesini arz-ı Mukaddes'e götürdüğü ve ikisi bir batından doğan biraderi İys'in vefatı gününe tesadüf edip ikisi bir batından bir günde dünyaya geldikleri gibi bir günde de ikisinin bir kabre defnolundukları mervidir. Yusuf (A.S.) in pederinden sonra yirmi üç sene daha muammer olduğu ve vefat edince Mısır ahalisinin hepsi kendi mahallelerine defnolunması zımnında münazaa edip bu nizam Önünü almak için mermerden bir tabut yaptırarak Nifin cereyan ettiği mahalle koyup Nü suyunun bu tabut üzerinden cereyan edip Mısır arazisinin her tarafına bereketi vasıl olmasına razı olarak o minval üzere defn merasimini icra etmişlerdir, 400 sene sonra Mûsâ (A.S.) Mısır'dan çıkarken Yusuf (A.S.) in cenazesini beraber alıp götürdüğü mervidir.
Yusuf 12:101
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in pederi ve biraderiyle birleştikten sonra tahdis-i ni'met ve Cenab-ı Hakka şükrolmak üzere zikretmiş olduğu sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Kazî'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) a verilen mülk, mülk-ü dünyadan hükümet-i Mısır'ın bazı nezareti olup te'vil-i ahadise ilim de, ulûmun bazısı olduğuna işaret için ba'za delâlet eden lafzıyla irad-ı kelâm etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile duâmn evvelinde Cenab-ı Hakkı zikirle senada ve envâ'-ı lutf u keremini beyanda duanın kabulüne te'siri olduğundan Yusuf (A.S.) duasının evvelinde Cenab-ı Hakkın kendine olan lutfundan bahsile zikir ve sena etmiştir. İlhak olunmasını istediği saIihınle muradı; dedeleridir. VeiIhakla muradı; onların derecelerine nail olmaktır. .
Ruhunun müslim olarak kabzolunacağı nebi , olduğu cihetle muhakkak olduğu halde burada müslim olduğu halde vefatını istemek ümmetine talim olduğu gibi hükm-ü ilâhiye razı ve kalbi mutmain olarak vefatını temenni etmektir.
Bir kimse dünyanın lezzetinin seriüzzevâl ve akıbet insan için mevtin muhakkak olduğuna ve âhiret nimetinin bekasını bildiğinden dolayı mevtini temenni etmesi caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Fakat dünyaca gördüğü bazı meşakkata binaen mevti temenni etmek kerahettir. Binaenaleyh; eğer mevti temenni ederse «Yâ Rabbi Eğer benim için hayat hayırlıysa hayatımı idame et ve eğer mevt hayırlıysa öldür» demek suretiyle temennide bulunması caizdir.
Yusuf 12:102
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) vak'asını beyandan sonra resulüne bu vukuatı beyan eylemek gaibi vahyetmek olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar Yusuf'u pederinden ayırmak için çok zaman müşavere ettiler ve müşavere hususunda bir yere toplandılar ve bir çok hileler düşündüler, akıbet kuyuya misafir yapmaya karar verdiler ve o yolda kararlarını icra ettiler. Sen ise bu işlerin hiç birisinde yanlarında bulunmadığın gibi okuyup yazmak suretiyle dahi öğrenmedin. Şu halde senin ve kavm-i Kureyş'in bilmediğiniz bir şeyi haber kabilinden olduğu cihetle kıssa-i Yusuf (A.S.) baştan âhirine kadar vahyile bilinen bir vak'adırve gaibi ihbar kabîlindendir. Çünkü; Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bir kimsenin bir şeyi bilmesi okuyup yazmakla veya görmek ve işitmekle veyahut vahiy ve ilhamla olur. Şu halde Resululİah'da okumak ve yazmak ve bir kimseden öğrenmek suretiyle bilmek olmayınca herhalde vahyile olduğu kafidir. Binaenaleyh; bu kıssayı bu. minval üzere haber vermek Resulullah için mucizedir ve kıyamet gününe kadar bakîdir.
Yusuf 12:103
Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in vak'asını beyan; vahyile olduğunu ve bunu suâl eden müşriklerin, gaibden haber olub mu'cize olduğu cihetle iman etmeleri lâzım bulunduğunu ve Resulullah da bunların imanlarına çok tama' ediyorsa da tama'ının te'siri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; sen ne kadar mucize gö's-tersen ve nübüvvetine delâlet eder âyetler izhar etsen onların hiç birisi te'sir etmez. Zira; onlar küfrüzere kalmaya karar verdiklerinden ondan dönücü değillerdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yahudiler ve müşrikler Resulullah'ı yormak için kıssa-i Yusuf'tan suâl etmeleri üzerine Resulullah, bu sûre nazil olarak vak'ayı tamamıyla haber verince imanlarına ümid etmişti. Halbuki onlarda asla te'sir etmediğini ve küfr ü inad üzere kaldıklarım görünce Cenab-ı Hak bu âyetle resulünü tesliye etmiştir. Yani «Sen ne kadar onların imanlarına gayret etsen iman eder olmadılar. Binaenaleyh; mahzun olma» demektir.
Yusuf 12:104
Zira; ahkâmı insanlara nafi', dünya ve âhiret saadetlerini kâfil ve durub-u emsali ve hikâyeleri ibretâ-mizdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile lâfzı Yehûd, Nasârâ ve müşriklerin cümlesine şâmildir. Zira; ( ^V_ii! ) istiğrak için olduğundan âlemin efradından her mükellefe şamildir. Binaenaleyh; Kur'an'ın mev'ize olmadığı müstesna olan bir fert yoktur. Yalnız o mev'izeyi kabul edip müttaiz olanlar azdır. Lâkin onların kabul etmemesinden Kur'an'ın mev'ize olmaması lâzım gelmez. Halbuki vaazı kabul etmiş olsalar bir zarar olmadığı gibi ayn-ı menfaattir ve o menfaattan müstefid olacak kendileridir.
Yusuf 12:105
Çünkü; semâvâtın şu görülen cirmüzere bulunması, hareketi, yıldızların nuranî ve ziyalarının birbirinden farklı olması ve arzın anasırında ve hayvanat ve maadininde ve üzerinde biten otların gûna gûn renklerinde ve tohumlarında olan acaibatın cümlesi bir fâil-i muhtarın ihtiyarı ve kudret-i kahiresiyle olduğuna açıktan delâlet ettiği cihetle istidlal edip iman etmeleri lâzımdır.
Yusuf 12:106
Zira; delâile nazar ve imana iradelerini sarfetmezler. Binaenaleyh; habibim! Senden i'raz etmelerine sen mahzun olma. Çünkü; onların şu delâilden i'raz edip Allah'a iman etmemeleri senden i'raz etmelerinden ve sana iman etmemelerinden daha gariptir.
Yusuf 12:107
Vacip Tealâ ne kadar delâil serd edilse ve ne kadar Resulul lah onların imanlarına cehdetse te'sir etmeyip iman etmediklerin den dolayı tehdid etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; onların üzerine her zaman altından kalkamayacakları ve kurtulamayacakları bir azabın gelmesi veyahut ansızın haberleri olmaksızın kıyametin gelmesi me'mûl olduğu halde bunlardan emin olarak oturmaları dpğru birşey değildir.
Yusuf 12:108
Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmediklerini ve mezheplerinin batıl olduğunu beyandan sonra tarik-ı hakkı beyan etmeyi resulüne emretmek üzere buyuruyor.
Kazî'nin beyanı veçhile ilm-i yakin ve hüccet-i vazıha manasınadır. Binaenaleyh din-i hakka davet; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile yakin üzere açık delillerle olup taklid üzere olmadığına bu âyet delâlet eder. İşte şu esas üzere rusül-ü kiram ümmetlerini din-i hakka davette delâil-i kafiye serdiyle ve istidlal suretiyle davet ettikleri gibi ümmetin uleması da Resulul-lah'm şeriatına delâil-i kafiyeyle davet ve ahkâmını takviye ederler. Binaenaleyh; ulemanın tebligatı daima hüccet-i kafiye üzere müstenid olduğundan onları yıkmak ve çürütmek için çalışanlar her zaman zebun düşmüş ve mağlûb olmuşlardır. Zira; şeriata ta'nedenlerin ta'nları metin ve' muhkem teessüs etmiş bir kaleye atılan kuru sıkı topa benzediğinden bin üç yüz küsur senedir tek bir hükmünü bile hiçbir kimse yerinden oynatamamıştır.
Yusuf 12:109
Vacip Teala resulünün davet ettiği tarikin tarik-ı hak olduğunu beyan ettiği gibi Mekke ahalisinin keşke resul melekten olsaydı dediklerini reddetmek üzere buyuruyor.
Lâyık olan; teemmül ve taakkul edip akıbeti düşünmek ve evvel geçenlerden ibret almaktır. Yoksa küfrüzere ısrar ve inad etmek değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; nisvandan ve ehl-i bâdiyeden nebî ba'solunmadığma delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette hasır ve kasırla ancak ehl-i kuradan recül olarak resul gönderdiğini beyan etmiştir. Zira; taife-i nisvanın ricale nispetle akılları noksandır. Gerçi zamanımızda bu kaziyenin aksini iddia edenler varsa da bedahetin hilâfına bir iddia olduğu için er-bab-ı akl ü iz'anın indinde muteber değildir, resul ise irsal olunduğu kavmin en ziyade akıllısı olmak hikmet-i risalete muvafıktır. Ehl-i bâdiyenin tabiatlarında mevcut olan gılzat ve şiddet hikmet-i risalete münafidir. Çünkü; resul olan zatın halim, selim ve herkesle görüşmek istidadını haiz olmak lâzım olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i bâdiyeden resul göndermeyip ehl-i kura ve kasabadan gönderdiğini beyan buyurmuştur. Zira kasaba ahalisi ilm ü irfan cihetinden bâdiye ahalisinden ekseriyetle ziyade olduğundan ema-net-i risaletin onlardan birine tevdi- olunduğu beyan olunmuştur.
Vacip Tealâ rusül-ü kiramın ricalden olduğunu beyan ettiği gibi rusül-ü kiramın mansur ve muzaffer olduklarını dahi beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Şu manâ; kelimesi sülâsiden meçhul olarak kıraat olunduğuna nazarandır. Amma ziyadeden ve tef il babından kıraat olunduğuna nazaran manâ-yt âyet şöyledir.
Vacip Tealâ rusül-ü kiramın ricalden olduğunu beyan ettiği gibi rusül-ü kiramın mansur ve muzaffer olduklarını dahi beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Şu manâ; kelimesi sülâsiden meçhul olarak kıraat olunduğuna nazarandır. Amma ziyadeden ve tef il babından kıraat olunduğuna nazaran manâ-yt âyet şöyledir.
Yusuf 12:110
demektir.
Yahut Fahri Râzi'mn beyanı veçhile Hz. Ayşe (R.A.) dan rivayet olunan manâ-yı âyet şöyledir :
Yusuf 12:111
Hz. Yusuf'un ve biraderlerinin haberlerinde ibret vardır. Çünkü; Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) bir zaman ıssız çölde mevcut kuyunun en derin ve karanlık mahallinden muhabbetin en yüksek mahalline çıktı ve hasır üzerinden serîr-i saltanata geçti ve sabrın sonu selâmet olduğu gibi mekr ü hilenin akıbeti de vehamet ve nedamet oldu.
İşte akl-ı selim sahibi olanlar kıssa-i Yusuf'ta vâki' olan acai-batı halketmeye kaadir olan Vacip Tealâ her kimse hakkında bu gibi acaibatı halka kaadir olacağını itikad eder. Kur'an'dan intifa' edecekler; müminler olduğuna işaret için Kur'an'm rahmet ve hidayet olması müminlere tahsis olunmuştur.
Kur'an kendinden evvel nazil olan kitapları Sûre-i Yusuf vasıtasıyla tasdik ediyor. Zira; Hz. Yusuf'tan sonra nazil olan kitapların cümlesinde kıssa-i Yusuf (A.S.) in aynıyla nazil olduğu mer-vidir. Şu halde Kur'an'da aynı sûrenin mezkûr olması onları tasdik ettiğinde şüphe yoktur.
Ra'd 13:1
Zira; ekser-i nas gaflet üzere bulunup nisyan şanlarından olduğu için Kur'an'ın hakikatini tasdik etmezler. Çünkü; lâyıkıyla belagatını tetkik için nazarlarını ihlâl ettiklerinden imana muvaffak olamazlar.
Tefsir~i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebebi nüzulü; ehl-i Mekke'nin Resulullah'a ve Kur'an'a ta'netmeleridir. Çünkü; ehl-i Mekke «Muhammed (A.S.) Kuran'ı kendi indinden icadetti, yoksa taraf-ı ilâhiden vahyolarak gelmiş kelâm-ı ilâhi değildir» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.
Medine-i Münevvere'de veyahut Mekke'de nazil olduğunda ihtilâf varsa da ekser-i rivayet Mekke'de nazil olduğunu te'yid et mektedir. Kırk veyahut kırk üç âyeti cami'dir.
Ulemâ-i mütekaddimîn indinde bu misilli sûrelerin evvellerin-* de bulunan hurufat müteşabihattan olduğu cihetle manâsını Al-lahü Tealâ bilir. Binaenaleyh; te'vili caiz değildir. Amma mütaah-hirîn, bazı mülhidlerin yanlış teVillerine meydan vermemek için müteşabihatın te'vilini tecviz etmişlerdir. Binaenaleyh; bu âyette
lâfzından ve Allah isminden ve kelimesinden fiilinden alınmıştır. Şu halde lâfzının manâsı:
…
Yani demektir. Ve bu manâ İbn-i Abbas hazretlerinden mervidir. Yahut manasınadır ki «Ben ihsan sahibi bir melikim» demektir.
Yani; şu okunacak âyetler; bütün ahkâmı cami' olan Kur'an'm âyetleridir. Kitapla murad; Kur'an'dır. Evvelinde bulunan kitabın kemâline işarettir ve Kur'an'ın insanlara lâzım olan ahkâmı cami' olduğuna işaret için cemi' manâsını mutazam-mın olan kitab unvanıyla varid olmuştur. bu sûrenin ismi olduğuna nazaran manâ-yı âyet: ismiyle müsemmâ olan sûre-i acibettüşşanm şu tilâvet olunan âyetleri emsaline faik ve kitab unvanını ihraza lâyık olan Kur'an'ın âyetleridir» demek olur.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Seni envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rabbin Tealâ tarafından sana inzal olunan Kur'an'ın küllisi haktır ve manâsı vakıa mutabıktır. Gerek lâfzında ve gerek manâsında asla şüphe ve noksan yoktur. Binaenaleyh; kabule şayan ve lâyıktır.
Edille-i şer'iyeden sünnet ve icma'-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha Kur'an'ın manâsında zımnen münderiç olup sarahaten inzal olunmadıklarından dolayı hak olmamaları lâzım gelmez. Zira; onlar da taraf-ı ilâhiden münzel olan Kur'an'ın mazmununda dahil oldukları için haktırlar.
Ra'd 13:2
Vacip Tealâ Kur'an'a ekser-i nasın iman etmediklerini beyandan sonra vahdaniyetine ve âhirete müteallik delilleri beyan etmek üzere: buyuruyor.
Yani; sizin menafiiniz için size Kur'an'ı inzal eden Allahü Tealâ, şol zat-ı eceli ü alâ'dır ki şu azamet ve cesametleriyle beraber direksiz gökleri sizin üzerinize kaldırdı ve siz direksiz olarak göklerin kalktığını üzerinizde görüyorsunuz ki istinad edecek altında hiç direği yoktur. Ve semâvâtı bu minval üzere kaldırdıktan sonra ecsamın cümlesinden büyük olan Arş-ı A'lâ üzerine kahr u galebe etti, kudreti her eczasında nafiz ve cami' olduğundan Arş-ı A'lâ kudreti altında nıakhur ve izzeti altında zelil oldu ve insanların menfaatlarma hizmet etmek için güneş ayı emrine muti' kıldığından onlardan herbiri vakt-i muayyenleri olan yevm-i kıyamete kadar kendilerine ta'yin olunan mekânlarında emr-i ilâhi üzere cereyan ederler ki Allahü Tealâ kullarının maişetlerine ve sair hıısusata müteallik her emrini tedbir eder ve sizin Rabbinizin ihsanına veya azabına mülâki olacağınıza yakinen iman etmeniz için vahdaniyetine ve âhirete müteallik âyetlerini size tafsil eder ki asla şüpheniz kalmasın. Çünkü âyetleri tafsil etmek; kulların o âyetlerin manâ ve işaretlerine dikkatle Rablerinin varlığına, birliğine, kudret-i kaahire sahibi ve vaadinin hak olduğuna ve herşeyde kudretinin nafiz olup istediğini istediği anda halk ve icada, ihya ve imateye kaadir olduğuna ve âhiretin vücuduna yakinen iman etmekle saâdet-i dünyeviye ve uhreviyeye nail olsunlar içindir. Zira; şu âlem-i ulvî ve âlem-i süfliyi ve içinde bulunan insanlarla sair ziruhu evvelâ icade, sonra i'dama kadir olduğunu düşünen bir kimse öldükten sonra ihya olunacağına ve Cenab-ı Hakkın bu ihyaya kaadir olduğuna yakînen iman eder ve iman etmesi de lâzımdır. Zira tafsil olunan delâilin muktezası; imandır.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Vacip Tealâ'mn vücuduna ve vahdaniyetine ve fâil-i muhtar olduğuna semâvât delâlet eder. Zira eesam; siklet ve tabiatta müsavi oldukları gibi em-kinenin cümlesi de bir cismi kabulde müsayi oldukları halde se-mâvâtın direksiz cihet-i fevkte bulunup alt cihette bulunmaması eğer tabiatın iktizası olmuş olsaydı her cismin fevk cihetirîde bulunması lâzım gelirdi. Çünkü; tabiatta cümlesi müsavidir. Halbuki birçok eesam insanlara nispetle alt tabakada bulunuyor. Şu halde cümlesi tabiatta müsavi oldukları halde bazısının üst ve bazısının alt tabakada bulunması bir fâil-i muhtarın ihtiyarı ve bir muhas-sısın tahsisiyle olduğuna delâlet ettiği gibi o fâü-i muhtarın kudret-i kahire ve rahmet-î vâsia sahibi olduğuna dahi delâlet eder. Çünkü; Arş-ı Alâ'dan yedi tabaka yerlerin altına kadar bilûmum mevcudatın herbirinin ayrı ayrı vazı'ları, mekânları, sıfatlan, şekilleri ve herbirinin hareketleri Allahü Tealâ'mn tedbiri ve icadıyla olması kudret-i kahiresine ve herbirinin kendine lâyık vaziyetini ve sıfatını vermesi rahmetinin vüs'atma delâlet eder. Zira; bir kimse birşeyle meşgul olurken diğerinin tedbirinden âciz olur. Amma Allahü Tealâ bir anda herşeyi tedbir eder ki birşeyi tedbiri diğerini tedbirine mani değildir. Binaenaleyh; bir anda şaşırmadan herşeyi tedbir etmek kudretinin kemâline delildir.
Kezalik ecsamı kabulde emkinenin cümlesi müsavi olduğu halde bazısını âlî cihete kaldırmak ve bazı aharı süflâ cihete indirmek fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü se-mâvât için fevk ciheti nasılsa taht ciheti de o nispette olduğundan fevkte bulunduğu gibi tahtta bulunmak dahi mümkünken yalnız fevkte bulunması Allah'ın fâil-i muhtar olup semâvât için fevk cihetini ihtiyar ve tercih ettiğine delâlet eder.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu ve bunun emsali âyetlerde ( ıSj^l ); istilâ manasınadır. Yani; «Arş üzerine istilâ ve kahr u galebe etti ve kudreti nafiz oldu» demektir. Çünkü; istivanın asıl manâsı olan istikrar yani kararlaşmak Vacip Tealâ hakkında mekâna ihtiyacı müstelzim olup bu ise hakk-ı ülûhiyette muhal olduğundan istikrarın manâ-yı lâzımîsi olan kahr u galebe manâsıyla tevil olunmak vaciptir ki. srikr-i melzum irade-i lâzım kabilinden mecaz olur.
Kezalik şemisle kamerin şu görülen nizam üzere cereyanları Allah'ın vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; ecsamm cümlesi hareket ve sükûnu kabulde müsavi olduklarından bunların sükûnu kabil oldukları halde harekete tahsis olunup daima hareket üzere bulunmaları ve daima hareketlerinin bir cihete olup diğer cihete olmaması fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Zira; her cihete hareketleri mümkünken yalnız bir cihete hareket etmeleri ve sükûnları mümkünken harekete tahsis olunmaları elbette bir sâniin tahsisiyle olduğuna delâlet eder.
Ra'd 13:3
Vacip Tealâ vahdaniyetine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eden delâil-i semaviyeyi beyandan sonra delâil-i arziyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; semâvâtı direksiz bizim gördüğümüz veçhile üzerimize kaldıran Allahü Tealâ gol zattır ki arzı döşedi ve uzattı ve arzda yüksek ve sabit dağlar halketti, dağlarında, ovalarında ırmaklar ve nehirler akıttırdı ki insanların kendileri ve hayvanları intifa' etsin, ekinlerini, bağlarını, bahçelerini sulasınlar ve idame-i hayatlarına hadim olan rızıklarını tahsil etsinler ve her meyveden ikişer nevi tatlı, ekşi, beyaz, siyah, küçük, büyük halketti ki, devamına, bekasına ve ıslahına sebebolsun ve soğuğu gidermek için geceyi gündüzle, sıcağı gidermek için gündüzü geceyle örter ki sıcak soğuğa ve soğuk sıcağa muâdil olsun ve nâs rahat etsin ve hasılat kemâlini bulsun. İşte şu delâilin cümlesinde düşünmek şanından olan bir kavmiçin sâniin vücuduna yüzlerce deliller vardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın bu âyette arzı med yani uzattığını beyan etmesi; arzın küre olmasına mani değildir. Çünkü; kürevî olan bir cismin cesametine göre uzun ve döşenmiş görülebilir ki bizim arzı altımıza döşenmiş gördüğümüz gibi. Binaenaleyh; döşenmiş ve uzun görünmesinden kürevî olmamak lâzım gelmez ve bu itibarla Vacip Tealâ'nın arzı uzattığını beyan etmesi küre olmadığını beyanı müstelzim olmaz. Arzın bu miktardan daha az veya çok olması mümkünken bu miktar üzere tahsis olunması halikın fail-i muhtar olmasına delâlet ettiği gibi dağlar dahi halikının fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Zira; arzın her cihette tabiatı müsavi olduğu halele bazı mahallinde dağ olup bazı mahallinde olmaması tabiat vasıtasıyla olmayıp fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Eğer tabiat vasıtasıyla-olsa her yerde dağ olması veyahut olmaması lâzım gelir ve dağlar da muhtelif surette olmaz ve bir siyak üzere olurdu. Halbuki muhtelif surette olması da halikın fâil-i muhtar olmasına delâlet eder. Kezalik dağların bazısında maden olup bazısında maden olmadığı dahi fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat vasıtasıyla olsa her dağda bir nevi maden olması lâzım gelirdi. Meyvelerin envâ'mda dahi halikın vücuduna ve fâil-i muhtarın halkıyla olduğuna delâlet vardır. Çünkü; yere düşen bir tane ta-biat-ı vahide sahibi olduğu halde rutubetle şişer, altından, üstünden yarılır, altından kökleri arzın içine gider, üstünden yanlan toprağın üstüne semaya doğru teveccüh eder. Eğer tabiat vasıtasıyla olsa tabiatın icabı bir tarafa gidip diğer tarafa gitmemesi lâzım gelirdi. Çünkü; o tanede tabiat bir olduğu gibi eflâk ve yıldızların te'siri dahi birdir. Bir tabiattan iki muhtelif halin zuhuru muhal olduğundan bir taneden iki halin zuhuru fâil-i muhtarın halkı ve ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Kezalik o bir taneden çıkan ağaçtan bir kısmı sert odun, diğer bir kısmı da yumuşak ha-rir gibi yaprak ve diğer bir kısmı meyve ve meyveriin bir kısmı çekirdek ve diğer bir kısmı insanın yemesine elverişli olması gibi acaip ve muhtelif suretlerin tabiat vasıtasıyla husulü muhal olduğundan bunların cümlesi sâniin fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat vasıtasıyla olsa tabiatın iktizası hangi şekliyse ancak o şekille olup onun zıddı olmamak lâzım gelirdi.
Vacip Tealâ vücuduna delâlet eden delâil-i semaviye ve arzi yeyi beyan ettiği gibi havadiste eflâk ve yıldızların te'siri olmadığını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Ki o kıt'alardan bazısı gayet güzel her şeyi" bitirir ve sahibini güldürür, diğer kıt'ası ona yakın olduğu halde bir şey bitirmez, sahibini me'yus eder. Eğer Halik Tealâ'nın kudreti ve ihtiyarıyla olmamış olsa da tabiatın, eflâk ve yıldızların tesiriyle olsaydı kıt'alarm cümlesi müsavi olurdu. Çünkü; arzda tabiat bir olduğu gibi eflâkin ve yıldızların her kıt'aya nispetleri müsavi olduğundan her kıt'ada tabiatın iktizası ve yıldızların te'siri bir olup kıt'alar birbirinden farklı olmazdı.
Ra'd 13:4
Maahaza meyveler renklerinde, tadlarmda, rayihalarında muhteliftir. Arzın ve suyun tabiatı bir olduğu halde aynı toprak ve sudan hasıl olan meyvelerin muhtelif olarak zuhur etmesi fâil-i muhtarın icadı ve ihtiyarıyla olup tabiat ve yıldızların te'siriyle olmadığına delâlet eder. Eğer tabiat vasıtasıyla olsa toprağın, suyun ve yıldızların icabı bir nevi meyva olmak lâzım gelirdi.
Zira; bazısının lezzeti ve tadı diğerinden ziyade olduğu gibi menfaati da öbüründen çok olur. Halbuki o meyvelerin hepsi aynı toprak ve aynı sudan hasıl olduğu gibi, eflâkin ve yıldızların nispeti de müsavidir. Eğer tabiat veya ecram-ı ulvi-yenin te'siriyle olsaydı hepsi bir renkde, lezzette ve şekilde müsavi olur, asla farkları olmaz ve bir şey olur, muhtelif olmazdı. Bu hal insanlarda dahi mevcuttur. Zira; bir ana ve babadan, bir memleket içinde, bir çatı altinda dünyaya geldikleri halde hiç birinin rengi ve ahlâkı diğerine benzemediği gibi itikadda bile ihtilâf ederler. Bazısı mü'min, bazısı kâfir, bazısı tayyib, bazısı habis, bazısı hüsn-ü .ahlâk ve diğeri sû-i ahlâk sahibi olur. Binaenaleyh Kur'an; ba'zı-sında iman ve hüsn-ü ahlâkı bitirir ve diğerinin şekavet ve tuğyanını arttırır.
Binaenaleyh; aklı olanlar bu deliller vasıta-" sıyla itikad-ı hakka istidlal ve itikad-ı batıldan teberri ederler. Şu halde itikad-ı hakka istidlal edemeyen müşriklerin aklı olmadığına bu âyette ta'riz olduğu . Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatın-dandir.
Ra'd 13:5
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i semaviye ve arziyeyle istidlalden sonra dünyada icada kaadir olduğu gibi âhi-rette iadeye dahi kaadir olduğunu ve kâfirlerin âhireti inkâr ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül «Eğer sen onların bu kadar açık delillerden istidlal etmeyerek cemadat kabilinden hiç bir şeye muktedir olmayan putlara ibadetle şirkedip seni tekzib etmelerinden taaccüp edersen onların daha garip taaccübe şayan şu sözleridir. Çünkü; haşri inkâr eder ve «Biz ölüp toprağa karışıp çürüyüp toprak olduğumuzda mı tekrar dirilip yeni bir mahlûk ve cism-i ce-did olacağız?» demekle âhireti ve hasrı inkâr ederler. İşte onların taaccübe lâyık olan bu sözleridir. Zira; şu beyan olunan muhtelif meyveleri, hayvanları ve arzın müteaddid kıt'alarını görüp de bunlardan halikın kudretine ve bidayeten bunların icada kaadir olduğu gibi öldükten sonra ihyaya dahi kaadir olacağına istidlal etmemek taaccübe daha ziyade şayandır. Çünkü; âhirette iade dünyada icaddan daha kolaydır ve bu deliller icada delâlet ettiği gibi âhirette iadeye dahi delâlet eder. Çünkü; dünyada hayatı kaabil olan cismin âhirette dahi kaabil olacağında şüphe yoktur. Kezalik Vacip Tealâ halkettiği mahlûkatmda dünyada nasıl tasarrufu nafizse âhirette dahi Öylece tasarrufu nafiz olacağında tereddüde mahal yoktur. Binaenaleyh; bunların şu hamakat üzere âhireti inkârları taaccübe savandır.
Vacip Tealâ âhireti inkâr edenlerin sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor:
Çünkü; boyunları zincirlerle bağlı olacaktır.
Vacip Tealâ âhireti inkâr edenlerin sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor:
Çünkü; boyunları zincirlerle bağlı olacaktır.
Zira; onlar ebeden Cehennem'de kalacaklardır ve Cehennem'den bunlar için kurtuluş yoktur.
Vacip Tealâ bu âyetde hasrı inkâr edenlerin küfürleriyle hükmettiğinden ecsamın hasrını inkâr edenlerin kâfir olduklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü haşr-ı ecsam; nusus-u kafiyeyle sabit olduğu cihetle haşr-ı ecsamı inkâr nusus-u kafiyeyi inkârdır, nusûsu kafiyeyi inkâr ise küfür olduğundan hasrı inkâr edenler kâfirlerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet Cehennem'de muhalled kalacakların kâfirler olup mü'min-i fasıkların muhalled kalmayacaklarına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak muhalled kalacakların kâfirler olduğunu edat-ı hasr olan zamirle beyan buyurmuş ve kâfir olduklarım tasrih etmiştir. Binaenaleyh; mümin-i fasıkın Ce-hennem'de muhalled kalacağını itikad etmek batıldır.
Hulâsa; kâfirlerin »Biz ölüp toprak olduktan sonra yeni bir cisim olarak dirilecek miyiz?)) diyerek hasrı inkârlarının taaccübe şayan olduğu ve bunu inkâr edenlerin Rablerine küfrettikleri ve bunların dünyada itikadları arzularına bağlı olduğu gibi âhirette boyunlarının zincirlerle bağlı olacağı ve bunların Cehennem'in yaranları olup ebeden Cehennem'de kalacakları ve ebeden Cehen-nem'de kalmak kâfirlere münhasır olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:6
Ve1cip Tealâ kâfirlerin âhiretde muhalledün finnar olacaklarını beyandan sonra dünyada azaplarının alelacele gelmesini istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kâfirlerin kemâl-i gaflet ve hamakatları icabı afiyetten ibaret olan haseneden evvel ukuubetten ibaret olan seyyieyi isti'câl ederler. Halbuki bunlardan evvel bir çok ümmetlere nebilerini tekzibettikleri için ukubet geldi geçti. Şu halde bunların onlardan ibret 'almaları lâzımdır. Çünkü; bunlardan evvel geçen milletler de bunlar gibi resullerini tekzib edip şirk ve zulüm gibi cinayetleri irtikâbettiklerinden onlara envâ'-ı ukuubet geldi, onları ihlâk etti. Şu halde onların halleri envâ'-ı ukubata sebep olunca bunların halleri de envâ'-ı ukubâta sebep olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; evvel geçenlerin hallerinden sonra gelenlerin ibret almaları vaciptir. Maahaza halleri helak olmalarını icabediyorsa da Rabbin Tealâ onların nefislerine ve gayrılara zulümle.riyle beraber azaplarım te'hir eder. Onların arzuları veçhile azaplarını ta'cil etmez. Zira; Rabbin Tealâ nâsa mağfiret sahibidir. Çünkü; tevbe edenlerin günahlarını affeder ve küfrüzere ısrar ederek âhirete gidenlere Rabbin Tealâ'nm ikabı şiddetlidir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile /-iaşene yle mu-rad; afiyet ve Resulullah'ın vaad ettiği nusret ve âhirette Cennet'-tir. Seyyieyle murad; envâ'-ı ukubattır. İşte insanlar için istenmeye lâyık olan şey; afiyet, nusret, zafer ve âhirette Cennet olduğu halde bu gibi sebeb-i saadetlerini istemezden evvel müşrikler envâ'-ı ukubatı istediklerini bu âyette Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. MesüIâtla murad; dünyada insanların helakine
sebep olan feci' azap ve ukubetlerdir. de bulunan manâsına olduğundan «Zulümleriyle beraber Rabbin Tealâ mağfiret sahibi» demek «Azaplarını ta'cil etmez ve tevbe ederlerse günahlarını mağfiret eder ve tevbe etmeyip küfrüzere ısrar edenleri şiddetle azap eder» demektir. Şu halde bu âyet-i celile ümem-i salifenin helaklerini hatırlarına getirmekle kâfirleri ibret ve insafa davet ettiği gibi tevbe ettikleri surette mağfiret olunacaklarını dahi beyanla imana terğib ve tevbeyi terkle şirke devam ettikleri surette azabın şiddetini beyanla küfürden tenfir etmiştir. Kazı ve Medarik'in beyanları veçhile azabı isti'callerinin keyfiyeti şöyledir : Resulullah onları imana davet edip iman etmedikleri suretde azabın nazil olacağını beyanla korkuttuğu vakitte onlar istihza tarikıyla "Hani ya azap nerede kaldı? Eğer dediğin doğruysa o azab gelsin»' demekle azabın te'hirini istihza etmişlerdi. İşte bu gibi gaflet ve serkeşlikle söyledikleri sözlerini Cenab:ı Hak isti'calle. beyan buyurmuş ve isti'calin mezmum olduğuna işaret etmiştir.
Vacip Tealâ kâfirlerin azabı isti'cal ettiklerini beyandan sonra resulünün mucizelerine kanaat etmeyip başka mucize istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte bu sözleriyle mucize isterler.
Ra'd 13:7
Yani; ehl-i Mekke Resulullah'm izhar ettiği mucizelerini nübüvvetini ispata kâfi görmeyerek derler ki «Ne olaydı Muhammed (S.A.) üzerine şu getirdiği mucizelerden başka Rabbisinden bir mucize inzal olunsaydı da biz de o mucizeye kanaat ederek iman etseydik. Bizim istediğimiz gibi mucize nazil olmadığından iman etmedik. Zira; mucize Hz. Musa'nın asası ve Hz. Salih'in devesi gibi açık olmak lâzımdın) demekle iman etmemek için bir takırtı şüphe beyan etmeye kalkıştılar. Habibim! Sen ancak azab-ı ilâhimizi onlara beyan etmekle korkutursun. Binaenaleyh; vazifen iman etmedikleri surette başlarına gelecek felâketi beyan etmekle onları korkutmaktır, yoksa onların, her istediklerini getirmek ve her dediklerini yapmakla me'mur değilsin. Çünkü; iman ederlerse menfaati, etmezlerse zararı onlara aittir. Ve her kavmiçih bir yol gösterici vardır. Sen de bunlara doğru yolu gösterici resullerisin. Şu halde azapla izhar etmek ve tarik-ı hakkı göstermekle vazife-i ri-saleti eda ediyorsun, yoksa onların istediklerini yapmaya mecbur değilsin.
Bu âyette hâd'la murad; nebi olursa her kavmiçin doğru yolu gösterecek bir nebi var demektir ve had 'la murad; Allahü Tealâ olduğuna nazaran her kavmiçin Allahü Tealâ doğru yolu göstericidir. Binaenaleyh; dilediği kulunu hidayette kılar demektir. Bu misilli temerrüd ederek Resulullah'ın mucizesine kanaat etmeyenlerin küfürlerini tescil ve tasrih için ism-i zamir bedelinde ism-i mevsul varid olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü; yerinde denilse manâ doğru olurdu ve lâkin küfürleri tasrih olunmazdı.
Mucize talebinde bulunan kâfirlere istedikleri mucize gelse iman etmeyeceklerine binaen Cenab-ı Hak istedikleri vechüzere .mucize halketmemiştir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile fesahat ve belagat kavm-i Arap'ta gayet ileri gitmiş en büyük bir meziyetten addolunurdu, Araplar bununla mübahase ve müsabakalar açmış ve hatta bu hususta müfaharet için panayırlar kurup herkes ebyat ve eş'ârıyla meydan-i müfaharete koştukları bir zamanda, Kur'an'm cümlesine tefevvuk edip tavk-ı beşerden hariç bir belagat üzere müştemil olarak zuhur etmesi mucize yönünden kâfi olduğu cihetle Kur'an'a kanaat etmeyen kimsenin başka hiçbir şeye kanaat etmeyeceği aşikârdır. Herkesin istediğini getirmek kapısı açılırsa herkes her arzusunu ister ve arzu ettiği şey meydana gelmeyince iman etmeyeceğini beyan etmekle nübüvvetten maksat fevtolur. Çünkü; her şahsın arzusuna göre mucize izhar etmek bitmez, tükenmez, başa çıkmaz ve herkese bir mucize göstermekle mucizenin kıymeti kalmaz bir hale gelir. Binaenaleyh; emr-i nübüvvetten maksat olan tesis-i şeriat imkândan çıkar. Zira; herkesin arzusu tükenmediğinden her şahsın arzusunu is'âf mümkün değüdir. Şu halde dava-yı nübüvveti ispata kâfi mucize izhar ettikten sonra tekrar mucize istemek fasid bir garaza mebni olduğundan Cenab-ı Hak bu misilli taleplerin hüsnüniyete makrun olmadığını beyanla iltifat etmemesini resulüne tavsiye etmiştir.
Ra'd 13:8
Vacip Tealâ müşriklerin Kur'an'dan başka mucize talebinde bulunduklarını beyandan sonra ilminin her şeyi muhit olduğunu ve bunların başka mucize istemekten maksatlarının ne olduğunu biîdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nm ilmi herşeyi muhit olduğundan her hatunun hamlini ve rahmine konulan hamlin müddetini ve rahmin noksan ettiği şeyi, rahimde çocuğun cüssesini, noksan olduğunu ve rahmin ziyade ettiğini ve günlerinin noksan veya ziyadeliğini, doğacak çocuğun müddetinin ziyade veya noksan ve o çocuğun oğlan veya kız olacağını bilir. Her şey onun indinde bir miktar-ı muayyen üzerinedir. Binaenaleyh; ilm-i ilâhide muayyen olan mikda-rından ziyade veya noksan olmaz, her vücut bulacak şeyin miktarı ve hadis olacağı vakit ziyadeliği ve noksanı ma'lûm olduğundan o miktarı ve vaktini bir zerre ve bir dakika tecavüz olmaz. Onun için herşeyin esbabı hazırlanır, vakt-i mev'ûdunda miktar-ı muayyen üzere tayin olunan zamanda vücut bulur ve Allahü Tealâ gaibi .ve aşikârı cümlesini bilir bir Azîmüşşandır, cümle üzerine kudretiyle galebe etmiş bir kebir-i müteâldir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile er-hamın gayzıyla murad; rahmin noksanı ve hâmil olan hatunun hâmil üzerine hayız görmesidir. Çünkü hâmile hatunun hayız görmesi; çocuğun gıdasını noksan etmektir. Zira dem-i hayız; rahimde çocuğun gıdası olduğu cihetle hatun hâmile olduktan sonra hayız gördüğünde rahimdeki çocuğun gıdasını tenkis eder, bu ise rahimde çocuğun zayıf düşmesine sebep olur, eğer hamli halinde hayız görmezse gıdasını muhafaza ettiği cihetle çocuğun cüssesi kavî ve ziyade olur. Şu halde rahmin noksan etmesiyle murad; dem-i hayzın çıkması ve çocuğun gıdasının noksan olmasıyla hilkatinin noksan olmasıdır. Ziyade etmesiyle murad; demin rahimde mahfuz kalmasıyla gıdasını lavı alıp çocuğun hilkatinin tam olmasıdır. Yahut noksanla murad müddetini ikmâl etmeden doğmak ve ziyadeyle murad; müddetini ikmal etmekle doğmaktır. Şu kadar ki müddet-i hamlin ekalli altı ay olduğundan altı ayı ikmal ederek doğan çocuk noksan addolunmaz ve ekseri müddet-i hamil İmam-ı A'zam indinde iki, Şafii indinde dört ve Maliki indinde beş senedir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile İmam-ı A'zam indinde bir batından dört çocuğun doğması mümkündür ve İmam-ı Şafii beş çocuk doğabileceğini beyan ve Yemen'de vuku bulduğunu hikâye etmiştir.
Beyzâvi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vacip Tealâ zatını; kudreti, ilmi ve sair sıfatı cihetinden büyüklükle tavsif etmiştir. Çünkü; cesamet cihetinden büyüklük Vacip Tealâ hakkında muhaldir. Zira cesamet; emmare-i hudustur ve emmare-i hudus olan şeylerin cümlesinden Cenab-ı Hak münezzehtir.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nm rahm-i ümmehatta olan çocukların oğlan, kız, azalarının tam, noksan, güzel, çirkin, uzun, kısa, müddetlerinin tam veya noksan, bir veya müteaddid olduğunu bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:9
Vacip Tealâ müşriklerin Kur'an'dan başka mucize talebinde bulunduklarını beyandan sonra ilminin her şeyi muhit olduğunu ve bunların başka mucize istemekten maksatlarının ne olduğunu biîdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nm ilmi herşeyi muhit olduğundan her hatunun hamlini ve rahmine konulan hamlin müddetini ve rahmin noksan ettiği şeyi, rahimde çocuğun cüssesini, noksan olduğunu ve rahmin ziyade ettiğini ve günlerinin noksan veya ziyadeliğini, doğacak çocuğun müddetinin ziyade veya noksan ve o çocuğun oğlan veya kız olacağını bilir. Her şey onun indinde bir miktar-ı muayyen üzerinedir. Binaenaleyh; ilm-i ilâhide muayyen olan mikda-rından ziyade veya noksan olmaz, her vücut bulacak şeyin miktarı ve hadis olacağı vakit ziyadeliği ve noksanı ma'lûm olduğundan o miktarı ve vaktini bir zerre ve bir dakika tecavüz olmaz. Onun için herşeyin esbabı hazırlanır, vakt-i mev'ûdunda miktar-ı muayyen üzere tayin olunan zamanda vücut bulur ve Allahü Tealâ gaibi .ve aşikârı cümlesini bilir bir Azîmüşşandır, cümle üzerine kudretiyle galebe etmiş bir kebir-i müteâldir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile er-hamın gayzıyla murad; rahmin noksanı ve hâmil olan hatunun hâmil üzerine hayız görmesidir. Çünkü hâmile hatunun hayız görmesi; çocuğun gıdasını noksan etmektir. Zira dem-i hayız; rahimde çocuğun gıdası olduğu cihetle hatun hâmile olduktan sonra hayız gördüğünde rahimdeki çocuğun gıdasını tenkis eder, bu ise rahimde çocuğun zayıf düşmesine sebep olur, eğer hamli halinde hayız görmezse gıdasını muhafaza ettiği cihetle çocuğun cüssesi kavî ve ziyade olur. Şu halde rahmin noksan etmesiyle murad; dem-i hayzın çıkması ve çocuğun gıdasının noksan olmasıyla hilkatinin noksan olmasıdır. Ziyade etmesiyle murad; demin rahimde mahfuz kalmasıyla gıdasını lavı alıp çocuğun hilkatinin tam olmasıdır. Yahut noksanla murad müddetini ikmâl etmeden doğmak ve ziyadeyle murad; müddetini ikmal etmekle doğmaktır. Şu kadar ki müddet-i hamlin ekalli altı ay olduğundan altı ayı ikmal ederek doğan çocuk noksan addolunmaz ve ekseri müddet-i hamil İmam-ı A'zam indinde iki, Şafii indinde dört ve Maliki indinde beş senedir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile İmam-ı A'zam indinde bir batından dört çocuğun doğması mümkündür ve İmam-ı Şafii beş çocuk doğabileceğini beyan ve Yemen'de vuku bulduğunu hikâye etmiştir.
Beyzâvi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vacip Tealâ zatını; kudreti, ilmi ve sair sıfatı cihetinden büyüklükle tavsif etmiştir. Çünkü; cesamet cihetinden büyüklük Vacip Tealâ hakkında muhaldir. Zira cesamet; emmare-i hudustur ve emmare-i hudus olan şeylerin cümlesinden Cenab-ı Hak münezzehtir.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nm rahm-i ümmehatta olan çocukların oğlan, kız, azalarının tam, noksan, güzel, çirkin, uzun, kısa, müddetlerinin tam veya noksan, bir veya müteaddid olduğunu bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:10
Vacip Tealâ ilminin ihatasını tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; sizden sözünü gizli söyleyen veyahut kalbinde saklayan ve lisanıyla aşikâr söyleyen, geceyle gizli günah işleyen, gündüzle günahtan beri gibi meydana çıkıp gezen ve yoluna devam edenlerin cümlesi ind-i ilâhide müsavi ve ilmi cümlesini ihata eder, gizli aşikâr cümlesi müsavidir, beyinlerinde asla fark yoktur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müstahfin; gecenin zulmetinden istifade ederek günah -işleyen kimsedir. Sarıp; isyandan beri olduğunu halka ilân etmek için gündüzde dışarı çıkıp gezen kimsedir. Bu hâl alelekser hırsızlarda olur. Çünkü; onların âdetleri geceyle sirkat edip gündüzle halka bildir-memek için taşra çıkıp suçsuz ve günahsız gibi gezmektir. Fakat günahlarını halktan saklarlarsa da Cenab-ı Hak'tan saklayamaya-eaklarmı bu âyetle beyan buyurmuş ve bu gibi ef'âle cür'et edenlerin ettikleri yanlarına kalmayacağını beyanla tehdid etmiştir.
Ra'd 13:11
Vacip Tealâ ilminin hafî ve celî her şeyi ihata ettiğini beyan ettiği gibi her kimsenin ef âlini takib eder yanında melekler bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her kimsenin önünde ve arkasında ta'kib eden Allah'ın melekleri vardır, onun hafi ve celi amelini yazar. Binaenaleyh;onun işlerini ve sözlerini yazar ve murakabe ederler ve emr-i ilâhiyle o kimseyi muhafaza eder ve işlediği günahtan gelecek mazarrata mühlet isterler ki tâib ve müstağfir olmasına intizar eder-îer, bu cihetle günahına mukabil gelecek mazarrattan bir müddet-i muvakkate mahfuz kalır.
Beyzâvi ve Taberî'de beyan olunduğu veçhile muakkibatla murad; insana rnüvekkel olan Meleklerdir. Çünkü; onlar gece ve gündüzde insanı ta'kibederler ve gündüze müvekkel olan melekler sabahtan akşama kadar da ta'kibederler, akşam oldu mu geceye müvekkel olanlara devr ü teslim ederler ve gece sabaha kadar da onlar ta'kibedip sabahleyin sabah meleklerine teslim ederler. Onların vazifeleri; hayır ve şer müvekkel oldukları kimselerin amelini yazmaktır.
Her insanı murakabe eden meleklerin beş olup biri sağında hasenatını, diğeri solunda seyyiâtını yazdığı, biri önünde, diğeri arkasında bulunup bunların da Allah'ın emriyle o kimseyi mazarratlardan muhafaza edip kaderi zuhur edince o kimsenin yanından ayrıldıkları ve diğer birisi de başı üzerinde bulunduğu mervidir. Şu halde Fahri Râzi'nin beyanı veçhile meleklerin ta'kibinde insanın dört faydası vardır. Birincisi; insanı şeytan'ın şerre davet etmesine karşı meleklerin hayrata davet etmeleridir. İkincisi; ins ü cinnin ve haşeratın şerrinden muhafaza etmeleridir. Üçüncüsü; meleklerin takibini bildiğinden dolayı insanın günahtan çekinmesidir. Dördüncüsü; sahife-i af mâline amelinin tamamen yazılıp şüphesi olmamasıdn.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Amir b. Tufeyl) ve (Erbed b. Rebia) denilen iki kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulullah Mescid-i Şerifte bulunduğu bir zamanda bunlar huzur-u risalete gelirler ve (Âmir) «Yâ Muhammedi Ben İslâm olursam bana ne var?» deyince Resulullah «İslamların menfaati sana menfaat ve mazarratı sana mazarrattır» buyurur. (Âmir) «Sen öldükten sonra bu milletin umurunu bana teslim eder misin?» der. Resulullah da «O bana ait bir vazife değildir. Allahü Tealâ kullarının umurunu istediğine verir» deyince (Âmir) «Seninle konuşacağım, biraz tenha gidelim" der.'Resulullah'la beraber Mescid'den arala'şırlar. Fakat (Âmir) arkadaşı (Erbed) e «Ben söze başladığımda sen kılıçla Muhammed (S.A.) in boynunu vur> diye tenbih etmiş olduğundan (Âmir) söze başlayınca (Erbed) ki-hcını çekerse de kılıcını kınından çıkaramaz. (Amir) vurmasına işaret eder. Resulullah bu hâle vakıf olunca «Yâ Rabbi! Bunlardan benim intikamımı bildiğin veçhile al» diyerek duâ etmesi üzerine hava berrak ve bulutsuz olduğu halde derhal saika iner, (Erbed) in canı Cehennemce gider. Bu hali gören (Âmir) hemen hu-zur-u risaletten firar edip (Selûliye) taifesinden bir kadının hanesine misafir olur. Ertesi gün atma biner, fakat boynunda bir yara çıkar. Atı idareden âciz kaldığından dağ başlarında şurada burada gezerken atından inmeden o dahi nar-ı Cahime kavuşur. İşte bu vak'a üzerine bu âyeti inzal eden Cenab-ı Hak meleklerin resulünü muhafaza ettiklerini beyan buyurduğu (Abdurrahman b. Zeyd)
Hazretlerinden mervidir.
Vacip Tealâ ilminin herşeye lâhik olduğunu ve her şahısla beraber o şahsı ta'kib eden melekler bulunduğunu beyan ettiği gibi insanlar hallerini tebdil edince nimetini tebdil edeceğini, eğer insanlar hallerini tebdil etmezlerse nimetlerinin tebdil olunmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ bir kavme verdiği afiyet, refah, saadet, ferah, sürür ve sıhhat-ı beden gibi ni'metîeri tebdil etmez, o kavim kendi nefislerinde olan a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı hamide gibi amellerini tebdil edinceye kadar. Binaenaleyh; eğer kavim taatlarım ma'siyete tebdil ederlerse Alîahü Tealâ da nimetini nikmete, afiyetini, musibete tebdil eder. Allahü Tealâ bir kavmine fitne, belâ, musibet, düşman tasallutu Ve'tâûn gibi azap murad ettiğinde Allah'ın murad ettiği azabı o kavimden reddedecek bir kimse yoktur. Hiç bir kavmiçin Allah'ın gayrı yardımcı da yoktur.
İşte bu âyet-i celile her kavim ve millet belki her şahıs için bir düstur-u a'zamdır. Çünkü; âyet insanlar salâh-ı hâl üzere devam ettikçe nail oldukları nimetlerinin, devam edeceğine delâlet ettiğinden her kimsenin nimetinin devam etmesi için salâh-ı hâlini muhafaza.etmesi lâzım olduğuna delâlet eder. Şu halde insanın hali merhamet-i ilâhiyeyi celbetmekte miknatıs gibidir. Zira; halini yani ibadetini kabahata tebdil edince nimeti de musibete tebdil olunacağını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Allahü Tealâ bir kavmin kötü amelleri ve alilâk-t seyyieleri sebebiyle onlara bir. fitne ve musibet murad ederse o musibeti onlardan defedecek hiçbir kimse yoktur. Çünkü; o kavmiçin ve bilûmum kullar için Allah'ın gayrı bir yardımcı ve işlerine bir mütevelli yoktur, ancak Allahü Tealâ vardır. Binaenaleyh; o belâyı kullarından kaldıracak ancak Allahü Tealâ'dır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet Allah'ın nimetini tağyir, kulunun ahvalini tağyirden muahhar olduğuna delâlet eder. Çünkü; abid halini tağyir-etmedikçe Allahü Tealâ nimetini tağyir etmeyeceğini sarahaten beyan buyurmuştur.
Hulâsa; âyet-i celile üç hükmü cami'dir. Birincisi; abid halini tebdil etmedikçe Allahü Tealâ'nın nimetini tebdil etmeyeceği, ikincisi; Allahü Tealâ bir kavme musibet murad ederse o kavimden o musibeti defedecek bir kimse bulunmadığı, üçüncüsü; Allah'ın gayrı kullarının bir velisi olmadığıdır.
Vacip Tealâ ilminin herşeye lâhik olduğunu ve her şahısla beraber o şahsı ta'kib eden melekler bulunduğunu beyan ettiği gibi insanlar hallerini tebdil edince nimetini tebdil edeceğini, eğer insanlar hallerini tebdil etmezlerse nimetlerinin tebdil olunmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ bir kavme verdiği afiyet, refah, saadet, ferah, sürür ve sıhhat-ı beden gibi ni'metîeri tebdil etmez, o kavim kendi nefislerinde olan a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı hamide gibi amellerini tebdil edinceye kadar. Binaenaleyh; eğer kavim taatlarım ma'siyete tebdil ederlerse Alîahü Tealâ da nimetini nikmete, afiyetini, musibete tebdil eder. Allahü Tealâ bir kavmine fitne, belâ, musibet, düşman tasallutu Ve'tâûn gibi azap murad ettiğinde Allah'ın murad ettiği azabı o kavimden reddedecek bir kimse yoktur. Hiç bir kavmiçin Allah'ın gayrı yardımcı da yoktur.
İşte bu âyet-i celile her kavim ve millet belki her şahıs için bir düstur-u a'zamdır. Çünkü; âyet insanlar salâh-ı hâl üzere devam ettikçe nail oldukları nimetlerinin, devam edeceğine delâlet ettiğinden her kimsenin nimetinin devam etmesi için salâh-ı hâlini muhafaza.etmesi lâzım olduğuna delâlet eder. Şu halde insanın hali merhamet-i ilâhiyeyi celbetmekte miknatıs gibidir. Zira; halini yani ibadetini kabahata tebdil edince nimeti de musibete tebdil olunacağını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Allahü Tealâ bir kavmin kötü amelleri ve alilâk-t seyyieleri sebebiyle onlara bir. fitne ve musibet murad ederse o musibeti onlardan defedecek hiçbir kimse yoktur. Çünkü; o kavmiçin ve bilûmum kullar için Allah'ın gayrı bir yardımcı ve işlerine bir mütevelli yoktur, ancak Allahü Tealâ vardır. Binaenaleyh; o belâyı kullarından kaldıracak ancak Allahü Tealâ'dır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet Allah'ın nimetini tağyir, kulunun ahvalini tağyirden muahhar olduğuna delâlet eder. Çünkü; abid halini tağyir-etmedikçe Allahü Tealâ nimetini tağyir etmeyeceğini sarahaten beyan buyurmuştur.
Hulâsa; âyet-i celile üç hükmü cami'dir. Birincisi; abid halini tebdil etmedikçe Allahü Tealâ'nın nimetini tebdil etmeyeceği, ikincisi; Allahü Tealâ bir kavme musibet murad ederse o kavimden o musibeti defedecek bir kimse bulunmadığı, üçüncüsü; Allah'ın gayrı kullarının bir velisi olmadığıdır.
Vacip Tealâ ilminin herşeye lâhik olduğunu ve her şahısla beraber o şahsı ta'kib eden melekler bulunduğunu beyan ettiği gibi insanlar hallerini tebdil edince nimetini tebdil edeceğini, eğer insanlar hallerini tebdil etmezlerse nimetlerinin tebdil olunmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ bir kavme verdiği afiyet, refah, saadet, ferah, sürür ve sıhhat-ı beden gibi ni'metîeri tebdil etmez, o kavim kendi nefislerinde olan a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı hamide gibi amellerini tebdil edinceye kadar. Binaenaleyh; eğer kavim taatlarım ma'siyete tebdil ederlerse Alîahü Tealâ da nimetini nikmete, afiyetini, musibete tebdil eder. Allahü Tealâ bir kavmine fitne, belâ, musibet, düşman tasallutu Ve'tâûn gibi azap murad ettiğinde Allah'ın murad ettiği azabı o kavimden reddedecek bir kimse yoktur. Hiç bir kavmiçin Allah'ın gayrı yardımcı da yoktur.
İşte bu âyet-i celile her kavim ve millet belki her şahıs için bir düstur-u a'zamdır. Çünkü; âyet insanlar salâh-ı hâl üzere devam ettikçe nail oldukları nimetlerinin, devam edeceğine delâlet ettiğinden her kimsenin nimetinin devam etmesi için salâh-ı hâlini muhafaza.etmesi lâzım olduğuna delâlet eder. Şu halde insanın hali merhamet-i ilâhiyeyi celbetmekte miknatıs gibidir. Zira; halini yani ibadetini kabahata tebdil edince nimeti de musibete tebdil olunacağını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Allahü Tealâ bir kavmin kötü amelleri ve alilâk-t seyyieleri sebebiyle onlara bir. fitne ve musibet murad ederse o musibeti onlardan defedecek hiçbir kimse yoktur. Çünkü; o kavmiçin ve bilûmum kullar için Allah'ın gayrı bir yardımcı ve işlerine bir mütevelli yoktur, ancak Allahü Tealâ vardır. Binaenaleyh; o belâyı kullarından kaldıracak ancak Allahü Tealâ'dır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet Allah'ın nimetini tağyir, kulunun ahvalini tağyirden muahhar olduğuna delâlet eder. Çünkü; abid halini tağyir-etmedikçe Allahü Tealâ nimetini tağyir etmeyeceğini sarahaten beyan buyurmuştur.
Hulâsa; âyet-i celile üç hükmü cami'dir. Birincisi; abid halini tebdil etmedikçe Allahü Tealâ'nın nimetini tebdil etmeyeceği, ikincisi; Allahü Tealâ bir kavme musibet murad ederse o kavimden o musibeti defedecek bir kimse bulunmadığı, üçüncüsü; Allah'ın gayrı kullarının bir velisi olmadığıdır.
Ra'd 13:12
Vacip Tealâ bir kavmin azabını murad ederse hiçbir kimsenin o azabı reddedenıeyeceğini beyan ettiği gibi azabı inzale kudretine delâlet eden delillerden bazısını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nın ilmi herşeyi ihata ettiği gibi kudret-i kahiresi makdûratın kâffesine kâfidir. Zira; Allahü Tealâ şol kaadir ve kayyum ki sizi korkutmak ve minvechin yağmur yağacak ümidini vermek için ansızın bulutun arasından parlayan ve ateş alevinden ibaret olan şimşeği size gösterir ve derhal buhardan terek-kübeden yağmur sularıyla ağırlaşmış olan bulutu icad eder. Gök gürlemesindkn ibaret olan ra'd kudret-i ilâhiye ve kemalât-ı sübhaniyeye delâlet ettiği cihetle Allah'ın azametle medh ü senasına mülâbis olduğu halde Rabbisini cemi-i nekaisten tenzih eder ve melekler Allah'ın heybet ve azameti karşısında teşbih ederler. Çünkü; celâlet-i ilâhiyeden her zaman korkarlar ve Allahü Tealâ yıldırımları gönderir ve isabetle helaki mukadder olan ve helakini istediği kuluna isabet ettirir. Binaenaleyh; bundan evvelki âyetin sebeb-i nüzulünde beyan olunan (Erbed b. Rebia) gibi derhal ih-lak eder. Halbuki onlar Allah'ın vahdaniyeti hakkında mücadele ederler. Şu halde zannetmedikleri cihetten yıldırım gelir, onları ihlâk eder. Zira; Allah'ın düşmanlarından intikamı şiddetlidir.
Hâzin'in beyanı veçhile berk; bulutun arasından parlayan ateş alevidir. Ve kudretullaha delâlet eden acayibattandır. Zira; rutubetli buhar eczasından terekkübeden yaş ve soğuk buluttan gayet hararetli ve sıcak kuru ateş parçasının parlaması iki zıd-dın bir arada bulunması gibi garaipten olduğu cihetle bunu halke-den haîlâkın kudret-i kahiresine elbette delâlet eder. Çünkü; zıd olan su içinden diğer zıddı olan ateşi halketmek elbette kudret-i kâmile sahibi olmaya mütevakkıftır. Zira; suyun şanı kuvvetli ateşleri söndürmekken suyla dolu buluttan azıcık bir ateşi.halketmek kaadir ü kayyum olan Allah'ın şanıdır.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile berk; nefsinde korku ve ümitten ibaret olduğuna işaret için denilmiştir. Yani «Berk ayn-ı korku ve ümid olduğu halde Allahü Tealâ size gösterir" demektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile berkin "korku olması' saika nazil olmasından ve ümid olması da bulutlu havadan yağmur beklenmesindendir. Misafir olan kimselerin şimşeği görünce sığınacak yerleri olmadığından rahmet yağacağından korktukları gibi hanesinde rahat olanlar da ekinleri, bağlar ve bahçeleri1 istifade edeceğinden yağmur ümid eder ve beklerler. Kezalik serme zamanı sergide üzümü, hurma ve inciri olanlar şimşeği görünce yağmurdan korkarlar ve sair hasılat sahipleri de yağmur ister ve ümid ederler. Meselâ afyon sakızı alınacağı zaman afyoncu yağmurdan korkar, halbuki ekinci de yağmur ister. Binaenaleyh; bir memlekette ve bir zamanda rahmet bazı kimseler hakkında mazarrat olduğundan korkarlar, diğerleri hakkında menfaat olduğundan ister ve ümid ederler.
Kezalik arazisi ratıp ve sulu olan belde ahalisi şimşeği görünce yağmurdan korkarlar. Çünkü; o misilli arazide rahmet kıtlık iras eder. Amma arazisi yâbis olan belde ahalisi şimşeği görünce yağmur ümid eder ve isterler. Çünkü; yâbis olan arazide rahmet, bolluk ve ucuzluk tevlit eder.
Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'in beyanları veçhile şahap; ism-i cins olduğundan bulutun azına ve çoğuna şamildir. SikaI ; sıkletin cem'idir ki yağmur sularıyla ağırlaşmış demektir. Bulutun gökyüzünde halkolunması veyahut arz üzerinden buharın havaya çıkması ve soğuk tabakaya dokunmasıyla bir araya toplanmak suretiyle bulut olması ve tabaka-i bâride sebebiyle sıkışıp suyla dolup ondan yeryüzüne kalburdan elenir gibi rahmet tanelerinin inmesi veyahut bazı hukemâmn beyanı veçhile denizlerden buluta alınıp tekrar buluttan yere inmesi hallâk-ı âlemin kudret-i kahire-sine açık bir delildir. Eğer tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiat vasıtasıyla olsa bulutun tabiatı yağdırmaksa, daima buluttan yağar ve yağdırmamak ise daima yağmazdı. Halbuki buluttan bazan yağar, bazan bir damla bile düşmez ve eğer bulutun tabiatı yağdırmak olsa daima bir siyak üzere yağardı. Halbuki bazı yağmur taneleri iri ve seyrek olur ve diğer vakitte gayet ince ve sık olur, hatta.bazan kar ve dolu yağar, İşte bunların cümlesi fâil-i muhtarın icadı ve ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder,
Ra'd ; bir melek ismi olduğunu beyan edenler varsa da esah olan bulutların cevv-i semâda sıkışıp çarpışmasıyla Allah'ın halkettiği mehabetli gürültülerdir. Bu mehabetli şada Allah'ın azametine ve nekaisten münezzeh olduğuna delâlet ettiği için ayn-ı teşbih olduğundan ra'dın teşbih ettiği beyan olunmuştur. Yahut havanın gürültüsünden ibaret olan ra'dı işiten kimselerin Cenab-ı Hakkı teşbih ve tenzihlerine sebep olduğundan teşbih; sebep olan ra'da isnad olunmuşsa da insanların teşbihleri murad olunmuştur. Binaenaleyh; (İbn-i Abbas Hazretleri havanın gürültüsünü işitince tesbih-i lâtifiyle teşbih ettiği mervidir.
Savaik ; yıldırım manâsına olan saikanın cem'idir ki bulut arasından halkolunan bir ateş parçasıdır. Cenab-ı Hakkın kullarını teşbihe ve tevhide davet için halkettiği azaplarına bir numune olarak yeryüzüne aralık aralık inzar eder ki günahkârlara intibah olsun, azamet-i ilâhiye ve kudret-i sübhaniyeyi istidlal etsinler.
Bu âyet-i celilenin de Fahri Râzi'nin beyanına nazaran (Âmir) ile (Erbed) isminde olan müşrikler hakkında nazil olduğu mervi-dir. Çünkü; onlar Mescid-i Resulullah'm haricinde Resulullah'a yukarıda beyan olunduğu veçhile suikast niyetiyle söze başladıklarında "Allah bakırdan mıdır veyahut demirden midir?)) diyerek mücadeleye kıyam ettikleri sırada (Erbed) üzerine yıldırım düşerek hâk-i helake serilmiş ve bu âyetle Cenab-ı Hak o vak'aya işaret etmiştir.
Ruhulbeyan'da zikrolunduğuna nazaran zikrullah ve teşbihle meşgul olan kimseye saika isabet etmez. Zira saika; eser-i gazaptır. Zikrullah ise rahmeti calip gazabı dâfi'dir.
Saikanın kuvveti bizim bildiğimiz ateşlerin kuvveti gibi değildir. Hatta denize düştüğünde denizi alt üst ettiği gibi denizin dibinde olan balıkları bile yaktığı mervidir. İşte bu da fâil-i muhtarın icadıyla olduğuna delâlet eder. Zira; tabiat vasıtasıyla olmuş ofsaydı her ateş. kuvvette müsavi olurdu. Halbuki müsavi değildir.
Hulâsa; Vacip Tealâ'mn azabını reddetmek mümkün olmadığını bu âyette beyan olunan berk, ra'd, sehap ve saika gibi kudre-tullaha delâlet eden müthiş delillerle ispat etmekle azabı isti'cal ve hakk-ı ilâhide mücadele ve âhireti inkâr eden ve mucize-i Resulullah'a kanaat etmeyerek başka mucize talebinde bulunanların cümlesini reddetmiştir.
Ra'd 13:13
Vacip Tealâ bir kavmin azabını murad ederse hiçbir kimsenin o azabı reddedenıeyeceğini beyan ettiği gibi azabı inzale kudretine delâlet eden delillerden bazısını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nın ilmi herşeyi ihata ettiği gibi kudret-i kahiresi makdûratın kâffesine kâfidir. Zira; Allahü Tealâ şol kaadir ve kayyum ki sizi korkutmak ve minvechin yağmur yağacak ümidini vermek için ansızın bulutun arasından parlayan ve ateş alevinden ibaret olan şimşeği size gösterir ve derhal buhardan terek-kübeden yağmur sularıyla ağırlaşmış olan bulutu icad eder. Gök gürlemesindkn ibaret olan ra'd kudret-i ilâhiye ve kemalât-ı sübhaniyeye delâlet ettiği cihetle Allah'ın azametle medh ü senasına mülâbis olduğu halde Rabbisini cemi-i nekaisten tenzih eder ve melekler Allah'ın heybet ve azameti karşısında teşbih ederler. Çünkü; celâlet-i ilâhiyeden her zaman korkarlar ve Allahü Tealâ yıldırımları gönderir ve isabetle helaki mukadder olan ve helakini istediği kuluna isabet ettirir. Binaenaleyh; bundan evvelki âyetin sebeb-i nüzulünde beyan olunan (Erbed b. Rebia) gibi derhal ih-lak eder. Halbuki onlar Allah'ın vahdaniyeti hakkında mücadele ederler. Şu halde zannetmedikleri cihetten yıldırım gelir, onları ihlâk eder. Zira; Allah'ın düşmanlarından intikamı şiddetlidir.
Hâzin'in beyanı veçhile berk; bulutun arasından parlayan ateş alevidir. Ve kudretullaha delâlet eden acayibattandır. Zira; rutubetli buhar eczasından terekkübeden yaş ve soğuk buluttan gayet hararetli ve sıcak kuru ateş parçasının parlaması iki zıd-dın bir arada bulunması gibi garaipten olduğu cihetle bunu halke-den haîlâkın kudret-i kahiresine elbette delâlet eder. Çünkü; zıd olan su içinden diğer zıddı olan ateşi halketmek elbette kudret-i kâmile sahibi olmaya mütevakkıftır. Zira; suyun şanı kuvvetli ateşleri söndürmekken suyla dolu buluttan azıcık bir ateşi.halketmek kaadir ü kayyum olan Allah'ın şanıdır.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile berk; nefsinde korku ve ümitten ibaret olduğuna işaret için denilmiştir. Yani «Berk ayn-ı korku ve ümid olduğu halde Allahü Tealâ size gösterir" demektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile berkin "korku olması' saika nazil olmasından ve ümid olması da bulutlu havadan yağmur beklenmesindendir. Misafir olan kimselerin şimşeği görünce sığınacak yerleri olmadığından rahmet yağacağından korktukları gibi hanesinde rahat olanlar da ekinleri, bağlar ve bahçeleri1 istifade edeceğinden yağmur ümid eder ve beklerler. Kezalik serme zamanı sergide üzümü, hurma ve inciri olanlar şimşeği görünce yağmurdan korkarlar ve sair hasılat sahipleri de yağmur ister ve ümid ederler. Meselâ afyon sakızı alınacağı zaman afyoncu yağmurdan korkar, halbuki ekinci de yağmur ister. Binaenaleyh; bir memlekette ve bir zamanda rahmet bazı kimseler hakkında mazarrat olduğundan korkarlar, diğerleri hakkında menfaat olduğundan ister ve ümid ederler.
Kezalik arazisi ratıp ve sulu olan belde ahalisi şimşeği görünce yağmurdan korkarlar. Çünkü; o misilli arazide rahmet kıtlık iras eder. Amma arazisi yâbis olan belde ahalisi şimşeği görünce yağmur ümid eder ve isterler. Çünkü; yâbis olan arazide rahmet, bolluk ve ucuzluk tevlit eder.
Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'in beyanları veçhile şahap; ism-i cins olduğundan bulutun azına ve çoğuna şamildir. SikaI ; sıkletin cem'idir ki yağmur sularıyla ağırlaşmış demektir. Bulutun gökyüzünde halkolunması veyahut arz üzerinden buharın havaya çıkması ve soğuk tabakaya dokunmasıyla bir araya toplanmak suretiyle bulut olması ve tabaka-i bâride sebebiyle sıkışıp suyla dolup ondan yeryüzüne kalburdan elenir gibi rahmet tanelerinin inmesi veyahut bazı hukemâmn beyanı veçhile denizlerden buluta alınıp tekrar buluttan yere inmesi hallâk-ı âlemin kudret-i kahire-sine açık bir delildir. Eğer tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiat vasıtasıyla olsa bulutun tabiatı yağdırmaksa, daima buluttan yağar ve yağdırmamak ise daima yağmazdı. Halbuki buluttan bazan yağar, bazan bir damla bile düşmez ve eğer bulutun tabiatı yağdırmak olsa daima bir siyak üzere yağardı. Halbuki bazı yağmur taneleri iri ve seyrek olur ve diğer vakitte gayet ince ve sık olur, hatta.bazan kar ve dolu yağar, İşte bunların cümlesi fâil-i muhtarın icadı ve ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder,
Ra'd ; bir melek ismi olduğunu beyan edenler varsa da esah olan bulutların cevv-i semâda sıkışıp çarpışmasıyla Allah'ın halkettiği mehabetli gürültülerdir. Bu mehabetli şada Allah'ın azametine ve nekaisten münezzeh olduğuna delâlet ettiği için ayn-ı teşbih olduğundan ra'dın teşbih ettiği beyan olunmuştur. Yahut havanın gürültüsünden ibaret olan ra'dı işiten kimselerin Cenab-ı Hakkı teşbih ve tenzihlerine sebep olduğundan teşbih; sebep olan ra'da isnad olunmuşsa da insanların teşbihleri murad olunmuştur. Binaenaleyh; (İbn-i Abbas Hazretleri havanın gürültüsünü işitince tesbih-i lâtifiyle teşbih ettiği mervidir.
Savaik ; yıldırım manâsına olan saikanın cem'idir ki bulut arasından halkolunan bir ateş parçasıdır. Cenab-ı Hakkın kullarını teşbihe ve tevhide davet için halkettiği azaplarına bir numune olarak yeryüzüne aralık aralık inzar eder ki günahkârlara intibah olsun, azamet-i ilâhiye ve kudret-i sübhaniyeyi istidlal etsinler.
Bu âyet-i celilenin de Fahri Râzi'nin beyanına nazaran (Âmir) ile (Erbed) isminde olan müşrikler hakkında nazil olduğu mervi-dir. Çünkü; onlar Mescid-i Resulullah'm haricinde Resulullah'a yukarıda beyan olunduğu veçhile suikast niyetiyle söze başladıklarında "Allah bakırdan mıdır veyahut demirden midir?)) diyerek mücadeleye kıyam ettikleri sırada (Erbed) üzerine yıldırım düşerek hâk-i helake serilmiş ve bu âyetle Cenab-ı Hak o vak'aya işaret etmiştir.
Ruhulbeyan'da zikrolunduğuna nazaran zikrullah ve teşbihle meşgul olan kimseye saika isabet etmez. Zira saika; eser-i gazaptır. Zikrullah ise rahmeti calip gazabı dâfi'dir.
Saikanın kuvveti bizim bildiğimiz ateşlerin kuvveti gibi değildir. Hatta denize düştüğünde denizi alt üst ettiği gibi denizin dibinde olan balıkları bile yaktığı mervidir. İşte bu da fâil-i muhtarın icadıyla olduğuna delâlet eder. Zira; tabiat vasıtasıyla olmuş ofsaydı her ateş. kuvvette müsavi olurdu. Halbuki müsavi değildir.
Hulâsa; Vacip Tealâ'mn azabını reddetmek mümkün olmadığını bu âyette beyan olunan berk, ra'd, sehap ve saika gibi kudre-tullaha delâlet eden müthiş delillerle ispat etmekle azabı isti'cal ve hakk-ı ilâhide mücadele ve âhireti inkâr eden ve mucize-i Resulullah'a kanaat etmeyerek başka mucize talebinde bulunanların cümlesini reddetmiştir.
Ra'd 13:14
Vacip Tealâ azametine delâlet eden delilleri beyan ettiği gibi kullarını ancak hakka davet ettiğini dahi- beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ için hak ve vakıa mutabık olan kelime-i tevhide davet vardır. Binaenaleyh; ancak Vacip Tealâ'nm daveti haktır, başkalarının emr-i hakka müstenid olmayan davetleri batıldır. Şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrıya duâ eder ve hacetlerini Allah'ın gayndan isterler. Onların istedikleri şeylerden azıcık bir şey hakkında bile duaları kabul olunmaz ve çağırdıkları putları onlara hiçbir şeyle cevap vermezler. Çünkü; cevaba ve dualarını kabulle hacetlerini kazaya kudretleri yoktur. Ancak bu duâ eden kimseler ağzına su gelmek için iki ellerini suya karşı açıp «Gel benim ağzıma vasıl ol» diye suya duâ edip çağıran kimse gibidirler. Halbuki su da ağzına gelmez. Zira suyun o Kimsenin ağzına gelmeye iktidarı yoktur. İşte Allah'ın gayrıya arz-ı hacât edip çağıran kimselerin hallerini ve duaları suyu çağıran kimselerin halleri gibidir. Binaenaleyh; su nasıl ki cemadat kabilinden olduğu cihetle «Gel benim ağzıma» diyerek dua eden kimsenin duasından bir şey anlamazsa Allah'ın gayrıya duâ edenierin duasından da" o gaynlar birşey anlamazlar. Hatta o kimse ne kadar hararetten yansa ve suya avuç açıp yalvarsa bir yudum su ağzına gelmek ve hararetini söndürmek ihtimali olmadığı gibi Allah'ın gayrıya yalvaran kimsenin de istediğinden bir zerre bile eline gelmez. Halbuki kâfirlerin duası olmadı, illâ ziya' ve hüsranda oldu.
İşte şu manâ ( 4 ) zamiri Vacip Tealâ'ya ait olup davetle murad; Allah'ın resulleri'vasıtasıyla kullarını kelime-i tevhide daveti olduğuna nazarandır. Ancak davetle murad; kullarının duası ve hak la murad; Vacip Tealâ olduğuna nazaran manâ-yı âyet: |AUahü Tealâ'ya mahsus kulların duaları vardır ve o duâ da haktır. Zira; kullar duâ ederler, Rableri de hallerine muvafık olan şeyi kabul eder. Çünkü; Allahü Tealâ duâ olunmaya lâyık ve istenilen şeyi vermeye kaadir olduğundan duâ eden kimseyi boş bırakmaz. Amma şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrı putlara duâ ederler. Onlar için istedikleri azıcık bir şey hakkında bile duaları kabul olunmaz. Binaenaleyh; o putlar onlara icabet etmezler. Zira putlar; cemadat kabilinden olup ilim ve idrakten hali, menfaat ve mazarrat iktidarından ârî oldukları cihetle onlara duâ etmekte hiç fayda olmaz. Şu halde putlara duâ eden kimsenin duası susuzluktan yanmış bir kimsenin suya karşı iki elini açıp «Gel benim ağzıma»' diye yalvarıp duâ eden kimsenin duası gibidir. Çünkü; suya yalvaran kimse haftalarca yalvarsa suyun icabet edip bir damlası bile ağzına gelmediği gibi putlardan istediği şeyin de husul bulmak imkânı yoktur. Binaenaleyh; kâfirlerin putlara duaları zayi ve batıldır, asla menfaat görmezler. Amma Allahü Tealâ'ya velevse kâfir duâ etse şartlarına muvafık olduğu surette kabul olunur. Çünkü dünyada küfür; duanın kabulüne mani değildir. Binaenaleyh; bazan kâfirlerin duaları kabul olunur.
Şu halde bu âyette kâfirlerin dualarının daIâI olmasıyla murad; putlara dualarının dalâl olmasıdır. Çünkü; âyette Allah'ın gayrıya duâ edenlere icabet olunmadığı beyan olunduğundan kâfirlerin duâlarıyla murad; Allah'ın gayrıya dualarıdır. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetten maksat; azabın nüzûlüyle Resulullah'ın duasının kabul olunması ve kendilerinin putlara dualarının batıl ve emeklerinin zayi olmasıyla kâfirleri tehdid etmektir.
Hulâsa; Allah'ın davetinin hak olduğu gibi kullarının Allahü Tealâ'ya dualarının dahi hak ve Allah'ın gayrıya duâ edenlerin dualarının batıl ve zayi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:15
Vacip Tealâ zatına duanın hak olup zatının gayrıya duanın batıl olduğunu beyan ettiği gibi cümle eşyanın kendine secde ettiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nm azamet ve celâleti karşısında yerde ve göklerde olan bilcümle mahlûkat kemâl-i tevazu' ve huşu'la rızalı ve rızasız secde ederler, hatta mahlûkatın gölgelen bile akşam ve .sabah secdeyle meşgullerdir.
Beyzâvi nin beyanı veçhile secde yle murad; alnını yere koymakla Vacip Tealâ'ya ibadet vıanâsınca secde olursa semâvât-ta melekler ve arzda ins ü cinden mümin olanlar birrıza gerek müzayaka zamanlarında ve gerek vüs'atlı zamanlarında secde ederler. Amma mümin simasında olanlar kerhen secde ettikleri gibi kâfirler de şiddet zamanlarında kerhen secde ederler. Çünkü; münafıklar secdeden sevap ve terkinden azap olacağını itikad etmediğinden müminlerden korkusuna binaen secde ettiği cihetle kerhî olduğu gibi müşriklerin secdeleri de kerhîdir ve mahlûkatın gölgeleri de kendiyle beraber secde ederler. Ancak secdeyle murad; mücerret inkıyad manâsına olursa kudret-i ilâhiyeye karşı her şey muti' ve münkaddır, hatta eşyanın gölgeleri bile yere döşenmiş, zat-ı ülûhiyetin azameti karşısında arz-ı inkıyad etmektedir.
Gölgelerin secdesi; eşyanın aslına tebaiyet suretiyledir. Çünkü; insan secde-edince bittabi* gölgesinin de kendisiyle beraber secde ettiği meydandadır. Gudilvle murad; sabahtan öğleye kadar olan vakittir. Asa Ma murad; öğleden akşama kadar olan vakittir. Bu iki vakti zikirden maksat devamdır. Yani «Devam üzere secde ederler» demektir. Gölgenin uzaması, kısalması, bir taraftan diğer tarafa dönmesi sabahla akşam arasında olduğu için gudüvle âsâl zikrolunmuştur. Yoksa «Bu iki vakitte secde ederler de başka vakitte secde etmezler» demek değildir.
Vacip Tealâ zatına herşeyin secde ettiğini beyanla secde etmeyenlerin günahkâr olduklarına işaretten sonra putlara secde eden müşrikleri tevbih ve i'tikad-ı hakkı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resulü Ekrem! Sen hakkı inkâr eden kâfirlere «Şu gördüğümüz göklerin ve üzerinde gezdiğimiz yerlerin Rabbisi ve halikı kimdir ve bunları enva'-ı nimetleriyle terbiye eden zatın kim olduğunu bana söyleyin?» demekle kâfirleri ilzam et ve cevabında onlara telkin suretiyle «Yerin ve göklerin halikı Allah'tır» de. Zira; «Allah'ın gayrı bunları icadedecek bir kimse yoktur» demekle onları irşadet. Bundan s.onra tevbîh tarikıyla sen suâl et;
"Siz halik Allahü Tealâ olduğunu bildikten sonra Allah'ın gayrı bir takım âciz mahlûkatı veli mi ittihaz edersiniz ki o veli ittihaz ettiğiniz şeyler kendi nefislerinin menfaat ve mazarratına malik değillerdir. Kendi nefsine menfaat ve mazarratına kaadir olmayan şeyleri dost ittihaz etmek ve ondan bir,fayda beklemek hamakat değil midir?» demekle hakka irşada sa'yet.
Tefsir-i Hâzin ve Kâzi'de beyan olunduğu veçhile kâfirler Allah'ı ikrar ettikleri cihetle halikın kim olduğu suâline cevaben «Ancak Allahü Tealâ» demekten başka bir cevap olmayacağına binaen cevabı resulüne emir ve cevap verecekleri elbette bu cevabı vermek lâzım olduğuna irşad etmiş ve bundan sonra Allah'ın gayrı putlara ibadet edenleri tevbih etmesini emir buyurmuştur. Çünkü; âlemlerin halikına ibadeti terkedip de nefsine menfaat celbine ve mazarratı define kaadir olamayan bir takım acezeye ibadet etmek ve onlardan menfaat beklemek abes ve sefahatten başka bir şey değildir. Nefislerine menfaata malik olamayanların kendilerine ibadet edenlere menfaat îsâline malik olamayacakları evlevi-yetle sabittir.
Vacip Tealâ zatına herşeyin secde ettiğini beyanla secde etmeyenlerin günahkâr olduklarına işaretten sonra putlara secde eden müşrikleri tevbih ve i'tikad-ı hakkı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resulü Ekrem! Sen hakkı inkâr eden kâfirlere «Şu gördüğümüz göklerin ve üzerinde gezdiğimiz yerlerin Rabbisi ve halikı kimdir ve bunları enva'-ı nimetleriyle terbiye eden zatın kim olduğunu bana söyleyin?» demekle kâfirleri ilzam et ve cevabında onlara telkin suretiyle «Yerin ve göklerin halikı Allah'tır» de. Zira; «Allah'ın gayrı bunları icadedecek bir kimse yoktur» demekle onları irşadet. Bundan s.onra tevbîh tarikıyla sen suâl et;
"Siz halik Allahü Tealâ olduğunu bildikten sonra Allah'ın gayrı bir takım âciz mahlûkatı veli mi ittihaz edersiniz ki o veli ittihaz ettiğiniz şeyler kendi nefislerinin menfaat ve mazarratına malik değillerdir. Kendi nefsine menfaat ve mazarratına kaadir olmayan şeyleri dost ittihaz etmek ve ondan bir,fayda beklemek hamakat değil midir?» demekle hakka irşada sa'yet.
Tefsir-i Hâzin ve Kâzi'de beyan olunduğu veçhile kâfirler Allah'ı ikrar ettikleri cihetle halikın kim olduğu suâline cevaben «Ancak Allahü Tealâ» demekten başka bir cevap olmayacağına binaen cevabı resulüne emir ve cevap verecekleri elbette bu cevabı vermek lâzım olduğuna irşad etmiş ve bundan sonra Allah'ın gayrı putlara ibadet edenleri tevbih etmesini emir buyurmuştur. Çünkü; âlemlerin halikına ibadeti terkedip de nefsine menfaat celbine ve mazarratı define kaadir olamayan bir takım acezeye ibadet etmek ve onlardan menfaat beklemek abes ve sefahatten başka bir şey değildir. Nefislerine menfaata malik olamayanların kendilerine ibadet edenlere menfaat îsâline malik olamayacakları evlevi-yetle sabittir.
Ra'd 13:16
Vacip Tealâ âlemin halikı ve ma'budu olduğunu beyandan sonra şu beyan olunan delillerle cahil olan kimseleri a'maya ve âlim olan kimseleri gözleri açık olan kimseye teşbihle kullarını ir-şadetmek üzere.buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Tevbih tarikıyla sen şirki irtikâbe-den kâfirlere de ki «Bu kadar açık delilleri görmeyen ve halik-ı âleme cahil olup köre benzeyen kâfirle o delilleri tetkikle âlemin halikına istidlal eden ve gözleri açık olan kimseye benzeyen mümin müsavi olur mu? Veyahut karanlığa benzeyen küfürle nura benzeyen iman müsavi olur mu? Veyahut onlar Allah'ın halkı gibi mahlûkatı halketmiş şerikler itikad ettiler de Allah'ın halkıyla şeriklerinin halkı birbirine onlar üzerine müşabih mi oldu, mahlûklar beyninde müşabehet olduğundan haliklar beyninde o müşrikler üzerine müşabehet oldu- da onun için mi şirki irtikab ettiler?» Habibim! Sen onları irşad için de ki: «Her şeyin halikı Allahü Tealâ'dır. Zira; vâhid-i hakîkîdir, şerik ve nazirden münezzehtir ve mülkünde tasarrufu müstakildir. Ağyarın müdahalesi olamaz. Binaenaleyh; şirkedenleri kahreder bir kahhardır.» Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vacip Tealâ bu âyette kâfiri a'maya ve mü'mini gözü gören kimseye, küfrü zulümata ve imanı nura teşbihle kâfirleri zem ve mü'minleri methetmiştir. Kâfirlerin Allahü Tealâ'ya şerik diye itikad ettikleri şeylerin âlemden velev bir zerre olsun halka kaadir olamadıklarını ve Allah'ın her şeyi halka kaadir olduğunu beyan ve halka iktidarı olmayan bir takım âcizleri mucid-i âlem olan hallâka şerik itikad etmek batıl olduğunu beyanla kâfirlerin hamakat ve sefahetlerini meydana koymuştur. Çünkü; onların ma'bud ittihaz ettikleri şeylerin velev-se azıcık bir şeyi halka kudretleri olsaydı kâfirler »Ne yapalım. Bize haliklar beynini tefrik etmek müşkül olduğundan bunları ma'bud ittihaz ettik. Binaenaleyh; hepsi halik olduğundan hangisi hak olduğunu biz bilemedik» diyebilirlerdi. Halbuki böyle bir şey yoktur. Bu âyet-i celiîe «Kul kendi fiilini halkeder» diyen Mu'tezile taifesini reddetmiştir. Çünkü herşeyin halikı Allahü Tealâ olduğunu beyan etmek; abdin fiilinin halikı da Allahü Tealâ olduğunu beyan ettiğinden «Abid fiilini halkeder» diyenler reddolunmuştur. Zira; herşeyde abdin fiili de -dahildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın her şeyi halik olması ma'budun bilhak olmasına delildir. Halikıyette vâhid olduğunu beyan; ma'budiyette dahi vâhid olduğunu beyanı müstelzimdir.
Ra'd 13:17
Vacip Tealâ kâfiri a'maya ve mümini basîre ve küfrü zulü-mata ve imanı nura teşbihten sonra bunları birer misalle izah etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile sema ile murad; bulutlardır. Yahut «Semadan inzal eder» demek «Sema canibinden inzal eder» demektir. Evdiye ; vadinin cemidir. Vadi de dere demektir ki suların aktığı mahallerdir. Burada zikr-i mahal irade-i hâl kabilinden cereyan eden sulardır. Çünkü; seyelân eden nefs-i dere değildir, belki dereden akan sulardır. O suların miktarı yla murad; Allahü Tealâ'nın ilmi veçhile nâfi' ve gayr-ı nâfi', az ve çok
'olmasıdır. sel suyunun üzerinde olan köpüktür. âliyen manâsına yani suyun üzerinde bulunur demektir. Üzerine ateş yaktıkları şeyle murad; demir, bakır, altın ve gümüş gibi ma-
Deniyattır ziynet talebi için yakarlar demektir. Metâ'la murad; herkesin hanesinde kullandığı tencere, tava gibi hane metâ'ı ve top, tüfek, kılıç, kama gibi harp âlâtı ve sapan demiri, bel, balta ve keser gibi âlât-i ziraiye-den olan şeylerdir.
Vacip Tealâ bu âyette sema canibinden nazil olan yağmur sularına Kur'an'ı, hakkı ve imanı teşbih etmiştir. Çünkü; yağmur suları derelerde sabit ve daim, nâfi' ve envâ'-i nebatatın bitmesine sebep olduğu gibi Kur'an, hak ve iman da sabit ve daimdir. İnsanlara ayn-ı menfaattir ve vücud-u insanda envâ'-ı ibadati bitirir. Dereler le murad; müminlerin kalpleridir. Su üzerinde olan /çöpü/eterle murad; küfür gibi batıl itikadlardır. Çünkü; köpüğün menfaati olmadığı gibi batıl itikadların da menfaati yoktur. Ateş yakıp eritilen şey yani cevahir-i nefise yle murad; haktır. Onun üzerine gelen köpük yani tortu yla murad; batıl olan şeylerdir. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette iki cihetle mahsu-sata ma'kulâtı teşbih etmiştir. Birincisi; imanı safi suya ve küfrü köpüğüne, ikincisi; imanı madeniyatın cevahirine ve küfrü made-niyatın tortusuna teşbihtir.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet:
Ra'd 13:18
Yani; şu beyan olunan misallerle kâfirle müminin birbirine müşabeheti olmadığı anlaşıldıktan sonr,a Rabbin Tealâdan sana inzal olunan Kuran'ı bilip iman eden kimse Kur'an'ı bilmez ve iman etmez a'mâ gibi olan kimseye müsavi olur mu ve ikisi derecede bir olur mu? Elbette olamaz. Zira; âlim billâhla cahil billâh olan kimsenin müsavatı nasıl iddia olunabilir? Elbette iddia olunamaz. Çünkü; hakkı görenle görmeyen hiçbir zamanda müsavi olamaz.
Ra'd 13:19
Yani; durub-u emsalin delâlet ettiği teşbihat ve mevâiz ve ibreti ancak akıl sahipleri düşünebilir. O akıl sahipleri şol kimseler ki onlar kelime-i tevhidin icabatmdan olan evamir-i ilâhiyeye imtisal ve nevâhi-i sübhaniyeden' ictinab etmek suretiyle Allah'a vermiş oldukları ahdi ifa ederler ve Allah'la kendileri arasında olan mukaveleyi nakzetmezler.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Allah'ın ahdiyle murad; hitabında yani »Sen bizivı Rabbimizsin» demek suretiyle Allah'la kullar beyninde vâki' olan ahiddir. Veyahut imânda münderic olan ahkâm-ı diniyeyi eda etmek üzere verilen ahiddir. Şu halde evvelki manâya nazaran iman etmekle ahdini ifa etmiş olur. İkinci manâya nazaran tekâlif-i ilâ-hiyenin kâffesini eda etmekle olur, Misakla murad; imanda münderic olan tekâlifin cümlesidir. Çünkü; bir kimsenin Allah'a ve resulüne iman etmesi; tekâlifin cümlesini edaya ahd ü misak edip evamir ve nevahiyi tamamıyla yerine getireceğini ikrar etmesidir. Binaenaleyh; bunların her hangisinde kusur etse mes'ul olur ve kusurunun cezasını görür. Zira; verdiği ikrardan döndü ve ahdini nakzetti demektir.
Ra'd 13:20
Yani; durub-u emsalin delâlet ettiği teşbihat ve mevâiz ve ibreti ancak akıl sahipleri düşünebilir. O akıl sahipleri şol kimseler ki onlar kelime-i tevhidin icabatmdan olan evamir-i ilâhiyeye imtisal ve nevâhi-i sübhaniyeden' ictinab etmek suretiyle Allah'a vermiş oldukları ahdi ifa ederler ve Allah'la kendileri arasında olan mukaveleyi nakzetmezler.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Allah'ın ahdiyle murad; hitabında yani »Sen bizivı Rabbimizsin» demek suretiyle Allah'la kullar beyninde vâki' olan ahiddir. Veyahut imânda münderic olan ahkâm-ı diniyeyi eda etmek üzere verilen ahiddir. Şu halde evvelki manâya nazaran iman etmekle ahdini ifa etmiş olur. İkinci manâya nazaran tekâlif-i ilâ-hiyenin kâffesini eda etmekle olur, Misakla murad; imanda münderic olan tekâlifin cümlesidir. Çünkü; bir kimsenin Allah'a ve resulüne iman etmesi; tekâlifin cümlesini edaya ahd ü misak edip evamir ve nevahiyi tamamıyla yerine getireceğini ikrar etmesidir. Binaenaleyh; bunların her hangisinde kusur etse mes'ul olur ve kusurunun cezasını görür. Zira; verdiği ikrardan döndü ve ahdini nakzetti demektir.
Ra'd 13:21
Binaenaleyh; menhiyatı irtikâptan çekinirler ve me'muratı tamamıyla eda ve menhiyatı terkederler. Çünkü; Rableri huzurunda herbirin-den suâl olunacaklarını itikad ettiklerinden hesapta görecekleri müşkülâttan korkarlar. Zira haşyet; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Rabbisinin celâlet ve azametinden korkmaktır. Havf ; ibadette fesada bâdı olan ziyade ve noksandan,ve ibadet-i eda sırasında şartlarına riayet etmemekle vâki olan kusurundan ve sair irtikâb ettiği günahlarından hesap zamanı başına gelecek rüsvalıktan korkmak manasınadır. Binaenaleyh nazm-ı âyette haşyet; ma-habet-i ilâhiyeden korkmak olup havf; ibadette vaki olan kusurun hesabından korkmak manâsına olduğu cihetle tekrar yoktur.
Sıla olunmasıyla Allah'ın emrettiği şey; bilcümle evamiri yerine getirmektir. Akraba ve taallukata riayet ve onları ziyaret eylemek, hukuk-u cirâna hürmetle mü'minlere uhuvvet ve şefkat iz-harıyla tatyib-i hatır eylemek, misafire hürmet, hastalara mürüvvet, hademeye hüsn-ü iltifat, her işte rüfekaya riayet etmek ve ehl-i imanı selâmından mahrum etmemek gibi adâb-ı İslâmiyeye riayet etmektir. Sıla-i rahim hakkında birçok âyât-ı beyyinat olduğu gibi ömrün bereketine ve rızkın vüs'atma sebep olacağına dair bir çok ahadis-i nebeviye dahi mevcuttur.
Ra'd 13:22
Yani; aklı olan şol kimseler ki onlar rıza-yı Bariyi aramak için ibadetlerinde tesadüf ettikleri meşakkatlara ve nefislerinin arzu ettiği menhiyatı terkle nefisleriyle mücahedeye, hastalık ve sair mesaibe, âlâm ve ekdâra sabrederler ve bu sabırlarından maksatları; ancak rızâ-yı Bari'dir. Rıza-yı Bari için sabır; kendine gelen belânın hakkında hayır olduğuna ve Allah'ın taksimle geldiğini ve o iptilâda elbette bir hikmet ve maslahat olduğunu ve Allahü Te-alâ'nm mülkünde tasarrufu istiklâl üzere olduğundan asla itiraz kabul etmeyeceğini itikad çjderek sabretmektir ve namazı ikameyle cemi-i şeraitine riayetle edadır. İnfak; vacip olan zekât ile nafile sadakata şamildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak infakı iki kısma taksim etmiştir : Birincisi; vacip olan zekât ki aleni vermek lâzımdır. Zira; borçtur. Borcu edada riya olmadığı gibi ithamdan kurtulmak da vardır. İkincisi; nafiledir ki gizli vermek efdaldir.
İşte Cenab-ı Hak insan için âkıbet-i haseneyi bu âyette beyan olunan dokuz sıfatın vücuduna ta'lik ve bu dokuz sıfat bulunmayan kimse için âkıbet-i hasene olmayacağına işaret etmiştir. .Çünkü müştak üzerine talik olunan bir hüküm; me'haz-ı iştikakın o hükme sebep ve illet olmasını- icabeder. Binaenaleyh; dokuz sıfattan birincisi; ahdini ifa etmek, ikincisi; nakz-ı ahdetmemek, üçüncüsü; emrolunduğu sılayı yapmak, dördüncüsü; Rabbisinin azametinden korkmak, beşincisi; hesabının fena olmasından korkmak, altıncısı; nza-yı Bari'yi taleb için belâya sabretmek, yedincisi; ika-me-i salât etmek, sekizincisi; merzuk olduğu rızıktan gizli ve aşikâr infak etmek, dokuzuncusu; seyyieyi ha-seneyle defetmektir. İşte şu dokuz sıfat âhirette iyiliğe nail olmasına sebeptir ve bunlara tamamiyle riayet eden kimseye insan-ı kâmil denilebilir.
Ra'd 13:23
Vacip Tealâ şu sıfatlar kendisinde bulunan kimseler için uk-beddar olacağım beyandan sonra ukbeddarı tefsir ve tafsil etmek üzere buyuruyor.
Zira; menziliniz Cennet, makamınız rif at ve derecatımz lutf u atıfet demektir.
Şu beyan olunan dokuz sıfatı haiz olarak Cennet'e girenlere bir çok nimetlerle iltifat olunduğu gibi babaları, zevceleri ve kendi çocukları gibi onların mertebesinde olmayan aile halkı da onla-(rın şefaatlarıyla o derece-i âliyeye terfi' olunmak suretiyle dahi iltifat olunup şanlarına ta'zîm ve sürurları tekmil olunacağına bu âyet delâlet eder. Şu halde bu dokuz sıfat kendilerinde bulunan kimseler kendi derecelerini yükselttikleri gibi aile, evlât ve âbâ-larınm derecelerini de yükseltirler.
Medarik'te ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile demek; iman eden ve bunların tasdik ettikleri ahkâmı tasdikle bunla sohbetine lâyık olanlar fakat amel cihetinden bunların derecelerine 'varamayanlar demektir. Çünkü; bunların derecesinde olanların kendi sıfatları terfi-i derecatlarına kâfi olduğu için onların derecelerinin yükselmesinde bunların şefaatlarma ihtiyaç olmadığından bunların şanlarına ta'zîm olmaz. Halbuki âyetten maksat; şu sıfatları haiz olanların şanlarına ta'zîm için kendi ailelerini, varamadıkları dereceye bunların şerefine binaen vardırmaktır.' Binaenaleyh; bunlar sayesinde babaları, zevceleri ve zürriyetlerinin büyük derecelere nail olacaklarına âyet delâlet eder. Şu kadar ki iman şart olmakla beraber bir derece erbab-ı salâhtan olmaları lâzımdır. Zira; müeerret-nesep fayda etmeyeceğine işaret için âyette salâhla takyid olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile şefaatla terfi-i derecat olacağına âyet delâlet eder ve beyinlerinde olan karabet sebebiyle vâki olan terbiye ve telkinat sebebiyle dünyada amel cihetinden de birbirlerine yakın olmalarına dahi delâlet vardır.
Ra'd 13:24
Vacip Tealâ şu sıfatlar kendisinde bulunan kimseler için uk-beddar olacağım beyandan sonra ukbeddarı tefsir ve tafsil etmek üzere buyuruyor.
Zira; menziliniz Cennet, makamınız rif at ve derecatımz lutf u atıfet demektir.
Şu beyan olunan dokuz sıfatı haiz olarak Cennet'e girenlere bir çok nimetlerle iltifat olunduğu gibi babaları, zevceleri ve kendi çocukları gibi onların mertebesinde olmayan aile halkı da onla-(rın şefaatlarıyla o derece-i âliyeye terfi' olunmak suretiyle dahi iltifat olunup şanlarına ta'zîm ve sürurları tekmil olunacağına bu âyet delâlet eder. Şu halde bu dokuz sıfat kendilerinde bulunan kimseler kendi derecelerini yükselttikleri gibi aile, evlât ve âbâ-larınm derecelerini de yükseltirler.
Medarik'te ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile demek; iman eden ve bunların tasdik ettikleri ahkâmı tasdikle bunla sohbetine lâyık olanlar fakat amel cihetinden bunların derecelerine 'varamayanlar demektir. Çünkü; bunların derecesinde olanların kendi sıfatları terfi-i derecatlarına kâfi olduğu için onların derecelerinin yükselmesinde bunların şefaatlarma ihtiyaç olmadığından bunların şanlarına ta'zîm olmaz. Halbuki âyetten maksat; şu sıfatları haiz olanların şanlarına ta'zîm için kendi ailelerini, varamadıkları dereceye bunların şerefine binaen vardırmaktır.' Binaenaleyh; bunlar sayesinde babaları, zevceleri ve zürriyetlerinin büyük derecelere nail olacaklarına âyet delâlet eder. Şu kadar ki iman şart olmakla beraber bir derece erbab-ı salâhtan olmaları lâzımdır. Zira; müeerret-nesep fayda etmeyeceğine işaret için âyette salâhla takyid olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile şefaatla terfi-i derecat olacağına âyet delâlet eder ve beyinlerinde olan karabet sebebiyle vâki olan terbiye ve telkinat sebebiyle dünyada amel cihetinden de birbirlerine yakın olmalarına dahi delâlet vardır.
Ra'd 13:25
Vacip Tealâ ahdini ifa edenlerin hallerini beyan ettiği gibi nakz-ı ahdedenlerin hallerini dahi bevan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki onlar evamire imtisal ve nevâhîden ic-tinab edeceklerine dair olan ahdi ikrar ve kabul etmekle te'kid ve muhkem raptettikten sonra Allah'ın emrine muhalefet ve muhar-rematı irtikâpla ahdini nakız ve Allah'ın emrettiği akrabaya hürmet ve mü'minlere muhabbet ve muavenet gibi riayeti lâzım olan şeyleri terkle sılayı kat', enbâ-yı cinsine zulüm, yalan, iftira, hakka karşı inat ve istikbarla yeryüzünü ifsad ederler. Şu fena sıfatları taşıyan kimseler için rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak ve mertebe-i izzetten zillete düşmek suretiyle lanet olduğu gibi âhirette ikametgâhın en kötüsü olan Cehennem vardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda Allah'ın ahdi yle murad; delâil-i akliye ve nakliyeyle Allah'ın kullan üzerine vacip kıldığı tekâlif-i ilâhiyedir ve n akz - cahidle murad; tekâlifi îerkedib hukukuna riayet etmemektir. Misakla murad; imanın zımnında bu tekâlifi kabul etmektir. Sıla-i rahmi kat'etmek ekber-i kebairden olduğuna işaret; için dünyada lanet ve âhirette Cehennem'e sebep olduğu beyan olunmuştur ki sıla-i rahmi katetmekten şiddetle ihtiraz etmek lâzımdır. Fesadla murad; Allah'ın dinini tağyire çalışmak ve ahali araşma nifak koymak ve envâ'-ı ma'siyeti irtikâb etmektir.
Hulâsa; ahdi nakız ve sıla-i rahmi kat'eden ve yeryüzünü if-sad edenlerin dünyada lanete ve âhirette Cehenneme müstehak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:26
Vacip Tealâ ahdi nakzedenlerin müstehak oldukları azabı beyandan sonra azaba istihkaklarının dünyada rızıklarına mani olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dünyada Allahü Tealâ istediği kulunun hikmeti iktizası rızkım gayet bol verir, diğer bir kulunun rızkını gayet az verir. Binaenaleyh; küfrün rızkın bol veya dar olmasında bir te'siri yoktur. Zira; Allahü Tealâ'nın mülkünde tasarrufu müstakildir, hiç kimsenin itiraza selâhiyeti yoktur. Kâfirler ise hayat-ı dünyada rı-zıklarının vüs'atına mağrur oldular ve ferah ettiler ve «Biz müstehak olmamış olsaydık rızkımız bol olmazdı» dediler ve âhireti dünyaya kıyas ederek dünyada bol rızka nail olmalarıyla âhirette çok nimete nail olacaklarını zannettiler. Halbuki bu kıyasları batıl ve zanları fasiddir. Çünkü; âhiretin yanında hayat-ı dünya olmadı, ancak azıcık birşey oldu. Binaenaleyh; hayat-ı dünya ne kadar çok olsa ferahı değmez. Zira; bekası olmadığı gibi her zaman zevale ve âfete ma'ruzdur.
Hulâsa; dünyada rızkı vüs'atı saadete ve darlığı şekavete alâmet olmadığı ve imanla küfrün rızkın vüs'atmda veya darlığında te'siri bulunmadığı ve hayat-ı dünyanın ferahı değer bir şey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:27
Vacip Tealâ kullarının rızıklarinı kendi meşiyetine bağladığını beyan ettiği gibi müşriklerin mucize-i Resulullah'a kanaat etmeyerek başka mucize talebinde bulunduklarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Kâfirler bu sözleriyle mucizât-ı- bahirenin nübüvvete delâlette kâfi olmadığını beyan etmek istediler.
Ra'd 13:28
İbn-i Abbas Hazretlerinden naklen Fahri Râzi'nin beyanı veçhile zikrullah la. murad; Kur'an'dır. Çünkü; Kur'an'ın mü'-ciz olduğunu ve Resulullah'ın davasının sadık olduğuna delâlet ettiğini ve Allahü Tealâ'nın vaadinde sadık olduğunu bildikleri cihetle mü'minlere vaad ettiği sevap ve Cennet elbette vâki olacağına binaen mü'minlerin kalpleri mutmain ve müsterih olur. Binaenaleyh; endişeleri kalmaz. Amma bazı âyette Kur'an zikrolun-duğunda mü'minlerin tüyleri ürperip korktuklarını beyan Allah'ın gazabım ve azabını beyan eden âyetlerin zikrine mahmul olduğundan âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü bu âyette zikrullahla murad; mutlaka Kur'an ve Kur'an'a- iman edenlerin kalplerinin mutmain olmasıdır. Mü'minlerin muztarib olduklarını beyan eden âyetlerle murad; gazabullahı beyan eden âyetlerdir. Zira; sevaba müteallik âyet zikrolunduğunda mü'minler müsterih ve gazaba müteallik âyet zikrolunduğunda ınuztarip olurlar. Binaenaleyh; her iki âyetin mazmunu vakıa mutabıktır.
Zikrullahla kalb-i mü'minin müsterih olmasını Fahri Râzi şöyle tasvir eder: Mevcut; üçtür: Birincisi; Allahü Tealâ'dır ki her şeyde müessirdir, hiç bir şeyden müteessir olmaz. İkincisi; âlem-i ecsamdır ki daima müteessirdir, asla müessir olmaz. Üçüncüsü; âlem-i ervahtır ki bazan müteessir olur, feyz-i ilâhiyi kabul eder ve bazan müessir olur, eesamda tesir ve izn-i ilâhiyle ecsamın bazı umurunu tedbir eder. Şu halde ruh-u insan; âlem-i ecsamı mütelâa edince muztarip olur, amma Allah'ın asarını mütalâa ve zikirle meşgul olunca nur-u ilâhi feyezan ettiğinden meratibin en a'lâsına vasıl olduğu cihetle kalbi sakin ve ız-tıraptan salim olur ve bu sükûnetin ancak zikr-i ilâhiyle olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü; zikrullahın kalb-i mü'minde te'siri iksir gibidir. Nasıl ki iksirin bir zerresi bakıra dokunsa o bakır derhal altın olur ve altın olduğu halde bakî kalıp asla tagayyür etmediği gibi azamet-i ilâhiye iksiri kalb-i mü'mine te'sir edince ahlâk-ı fasideyi tasfiye ederek kalbi bir cevher-i nu-rânî şekline kalbeder, asla tebeddül kabul etmez. Binaenaleyh; zikr-i ilâhinin kalb-i mü'minde te'siri iksirin madeniyatta tesiri gibi olduğuna ve kalbi tasfiye ve meratibe vuslat ancak zikrullahla olacağına işaret için Vacip Tealâ kalplerin sükûnet ve istirahatı ancak zikrullahla olacağını beyan etmiştir.
Ra'd 13:29
Vacip Tealâ Allah'a ihlâsla rücû' edenlerin diğer sıfatlarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Tûbâ ; envâ'-ı hayrat, nimet, ferah ve sürür manasınadır, yahut Cennet'te hır büyük ağaç ismidir, yahut tayyib-i hâl yani güzel hâl demektir ki «Beka var, fena ve zeval yok, izzet var, zillet yok, servet var, fakr u sefalet yok, sıhhat var, hastalık yok» demek olur. Buna nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Ra'd 13:30
Vacip Tealâ mü'minler için salâh mukabili felah ve tayyib hâl olduğunu beyan ettiği gibi resulünü irsali; geçmiş enbiya-yx kiramı irsaline müşabih olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kureyş müşriklerinden (Ebucehil) gibi mütemerrid olanları Resulullah'ın (Rahman) ismiyle duasını işitince «Muhammed (S.A.) iki ma'buda duâ ediyor. Bunlardan Allahü Tealâ'yı biliyoruz, amma (Rahman) isminde ilâh bilmiyoruz. Ancak Rahman isminde Rahman-ül Yema-me olan Müseylemet-ül Kezzab'ı biliriz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut Hudeybiye'de meşhur sulhname-yi Hz. Ali'nin emr-i Resulullah üzerine evvelâ (Besmele) ile yazmaya başladığında Kureyş tarafından akd-i sulha gelen (Süheyl b. Amr) «Biz Rahman bilmeyiz. yaz» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Fakat ekser-i müfessirînin sebeb-i nüzulde beyanlarına nazaran sahih olan evvelki rivayettir. Çünkü âyetin Mekke'de na'zil olduğu mevsukan mervidir. Hudeybiye Sulhu ise hicret-i nebeviyeden sonradır.
Vâeip Tealâ kâfirlerin başka mucize istediklerini ve resulünü irsali sair enbiyayı irsali gibi olduğunu beyandan sonra kâfirlerin her istedikleri mucize izhar olunsa yine iman etmeyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; ister halkeder, ister etmez. Bunları halketmemekle resulünün risaletine bir noksan gelmez. Çünkü; Allahü Tealâ'ya mahsus olan bir şeyden resulü mes'ul değildir.
Yani; müşrikler o kadar muannid ve mütekebbirlerdir ki bil'-farzı vettakdir onların her istedikleri verilmiş olsa hatta Kur'an'ı tilâvetle dağlar yerinden oynasa havada bulutlar gibi yürüse ve Kur'an'ı kıraatla Allah'ın haşyetinden Kur'an sebebiyle yer yarılsa nehirler ve pınarlar hasıl olsa, o nehirlerle Mekke derelerinde bağlar, bostanlar meydana gelse veyahut Kur'an'ı tilâvetle kabirdeki mevtalar hakkı söylese nübüvvete-şehadet etseler müşrikler yine iman etmezlerdi. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onların istedikleri şu harikaları halk etmedi, belki emrin cemii Allah'ındır. Zira; efâlinde müstakildir ve hiç kimsenin itiraza hakkı ve selâhiyeti yoktur, hikmetine muvafık olanı halkeder.
Taberî, Fahri Râzi, Hâzin ve Kazı'nin beyanlarına nazaran Kureyş'in muannidleri Kâ'be'riin etrafına halka olup oturdukları bir zamanda Resulullah onları imana davet edince onlar «Yâ Muhammedi Rabbin Tealâ'nm kudret-i kâmilesinden bahsediyorsun. Eğer bizim sana iman etmemizi istersen Kur'an'ı kıraatınla Mekke dağlarını kaldır, arazimiz genişlesin, bahçeler, bağlar yapalım, rızkımız çok olsun, Kur'an'la rüzgâra emret. Arzda kat'-ı mesafe ederek Şam'da, Yemeh'de ticâret edelim ve cedd-i a'lâmız (Ku-sayy b. Kilâb) ı-bize ihya et, senin ve söylediğin şeylerin hak olup olmadığını bize söylesin» demeleri üzerine bu sözlerinin yalan olduğunu ve istedikleri şeyler halkolunsa dahi iman etmeyeceklerini bu âyeti inzalle Cenab-ı Hak resulüne beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ kâfirlerin istedikleri mucizeler verilse dahi iman etmeyeceklerini beyandan sonra onların imanları murad-ı ilâhi olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; iman edecek kimse açık bir hakikata karşı, bir takım müşkülât çıkartmaya kalkışmaz. Müşrikler ise iman etmemeye yol aramak için bir takım iş-kâlâtla uğraştıklarından imana muvaffak olamadılar. Eğer Allahü Tealâ istemiş olsaydı bunları hidayette kılardı, lâkin onlar iradelerini imana sarfetmeyip küfre sarfettikleri için Allahü Tealâ imanlarını nıurad etmedi. Çünkü onlar irade etselerdi Allahü Tealâ da nıurad ederdi.
Ra'd 13:31
Vacip Tealâ imana ihtida edemeyen kâfirleri ihlâk edip resulüne vaad etmiş olduğu nusretini ihsan edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müminler! Allah'ın rahmetinden kat'-ı ümid etmeyin. Zira; kâfirlerin işledikleri küfürleri sebebiyle onlara büyük belâ isabet eder durur, arkası kesilmez devam eder. Çünkü; Allahü Tealâ irtikâbettikleri/' cinayet-i küfür sebebiyle onları bazan kıtlıkla, bazan nehb ü garatla, bazan kati ü esaretle müptelâ kılar. Şu halde belâya birbiri arkasından tevali eder ve bunlardan daima muztarib olurlar. Yahut ö belâ beldelerinin yakın mahalline nazil olur ki onun şiraresi onlara da isabet eder. Binaenaleyh; onlar feza' ve feryadla vakit geçirirler, hatta Allah'ın resulüne vaadi .gelinceye kadar. Vaad-i ilâhi geldiğinde onlar bütün bütün mahv ü münkariz olur, giderler. Zira; Allahü Tealâ vaadinde hulfetmez, elbette vaadini incazla resulünü te'yid ve şeriatını te'sis eder, düşmanlarından intikaamını alır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetten maksat; Resulullah'ın kalb-i nebevilerini tesliye ve teşci' ve kâfirlerin hallerinden, arız olan hüzün ve elemi izale etmektir.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile kaaria ; bir büyük belâ ki kâfirleri muztarip kılar. Şu halde bazan nefislerine ve evlâtlarına, bazan da mallarına isabet eder. Arası kesilmez ve Mekke müşriklerine işbu âyetin sırrı her zaman zuhur etmiştir. Çünkü; bir zaman kıtlıkla müptelâ oldular, açlık son dereceye vardı. Bundan başka Resulullah aralık aralık müfrezeler gönderir, nehb ü garat ettirir müşrikler rahatsız kalırlardı, şevket-i İslâm i-ye arttıkça ıztırapları arttı, Bedir vak'asıyîa birçokları katlolundu, birçokları da esir oldular, akıbet Mekke şehrini fetihle vaad-i ilâhi yerini buldu, din-i İslâm teâlî etti. Hatta Ceziret-ül Arap'tan kâfirlerin ırkı kesildi, tamamen ehl-i İslâm'la doldu. Binaenaleyh; arz-i Arap az zamanda habâset-i küfürden tathir olundu.
Hulâsa; kâfirler küfründe ve fasıklar fışkında devam ettikçe elbette üzerlerinden belâyânm eksik olmayacağı, muti olan kullarını Cenab-ı Hakkın aziz kılacağı, fasıklara vaîdi ve âbidlere vaadi dünyadaive âhirette elbette zuhur edeceği ve Allahü Tealâ'nın vaadinde hulfetmeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:32
Vacip Tealâ kâfirlerin birtakım harikuladeler istediklerini ve bu misilli muannid kâfirlerin belâyâdan hâli olmadıklarını beyandan sonra onların mucize talepleri istihza tarikıyla olduğundan Resuluüah'a arız olan ezayı izale ve tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler kendilerine verilen mühiet ve rahata mağrur olmasınlar. Çünkü; âsînin isyanının neticesi helak olduğundan verilen mühlete mağrur olmamak lâzımdır. Zira; zatıma yemin ederim ki yâ Ekrem-er Rusül! Senden evvel birçok resuller kâfirler tarafından istihza olundular. Ben de istihza eden kâfirlere mühlet verdim, sonra azapla ahzettim. Benim azabımın keyfiyeti nasıl zuhur etti, onların haberi olmadan rahatta oldukları zamanda nasıl helak oldular. Dünyada gazab-ı ilâhiyle helak oldukları misilli bu gibi âsîlere âhirette de azab etmek nusus-u kafiyeyle sabittir.
Bu âyette rusül-ü kiramı istihza ettiklerini beyandan sonra cümlesiyle istihza edenlerin küfürlerini tasrih etmek; rusül-ü kiramı istihza ayn-ı küfür olduğunu beyan etmektir. Yani «Onlar istihza ettiler. Ben de istihza eden kâfirlere mühlet verdim» demektir.
Hulâsa; Resulullah'tan evvel geçen rusül-ü kiramdan bir çoklarının ümmetleri tarafından istihza olundukları ve Cehab-ı Hakkı istihza eden kâfirlere bir müddet-i kalile mühlet verdiği ve sonra onları azapla müâhaze eylediği ve resullerinin intikamını .kâfirlerden aldığı gibi habibini istihza edenlere dahi mühlet vermişse de onlardan da resulünün intikamını alacağı, zira; âdet-i kadimc-i ilâhiye bu gibi âsîlerden intikam almak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ emrin küllisi zatına mahsus olduğunu ve resulleri istihza edenlere mühlet verip sonra muâhaze ettiğini ve cemi-i naşı hidayette kılmak meşiyetine muallâk olduğunu ve kâfirler üzerine belâyânm birbiri akibinde nazil olduğunu ve ülûhiyet ancak zatına mahsus olup gayrın ülûhiyete istihaakı olmadığını beyanla hakikat zahir olduktan sonra bir takım putlara ibadet eden müşrikleri tekdir ve tevbih etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; zat-ı ülûhiyete ibadet eder gibi putlara ibadet ettiler.
Vacip Tealâ emrin küllisi zatına mahsus olduğunu ve resulleri istihza edenlere mühlet verip sonra muâhaze ettiğini ve cemi-i naşı hidayette kılmak meşiyetine muallâk olduğunu ve kâfirler üzerine belâyânm birbiri akibinde nazil olduğunu ve ülûhiyet ancak zatına mahsus olup gayrın ülûhiyete istihaakı olmadığını beyanla hakikat zahir olduktan sonra bir takım putlara ibadet eden müşrikleri tekdir ve tevbih etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; zat-ı ülûhiyete ibadet eder gibi putlara ibadet ettiler.
Ra'd 13:33
Binaenaleyh; putlara şerik demeniz ağzınıza geldiği gibi söylenmiş bir sözdür. Zira; haki-kata mukarîn değildir. Çünkü; Allah'ın şeriki yok ki hakikat olsun.
Yani; kâfirler şirkederler de düşünmezler mi her nefis üzere gözetici ve hayr ü şer kesbettiği a'mâlini ve her halini bilici ve ameline ceza vermeye kaadir olan ma'buda bir takım âcizler müsavi olur mu? Herkesin hıfzına kaadir ve rızkını vermeye muktedir olan zatla bunlardan hiç birine kaadir olmayanlar nasıl müsavi olur? Müsavi olduklarını itikad ettiler de o putları Allah'a şerik kıldılar. Bu; itikad-ı batıl ve ayn-ı hamakattır. Çünkü; zat-ı ülû-hiyete şerik dedikleri şeyler; kendi nefislerine celb-i menfaata ve nefislerinden mazarratı defe kaadir değillerdir. Şu hâlde ibadet edenlerin ibadetlerine mukabil bir şey vermeye kaadir olamadıkları gibi ibadeti terkedenlere ceza vermeye dahi kaadir olamazlar. Yâ Ekrem-er Rusül! Sen putları Allah'a şerik itikad eden kâfirlere de ki "Haydi o putlara siz bir isim verin, ve sıfatlarını beyan edin, bakın ibadete istihkakları ve şirkete ehliyetleri var mıdır? Belki siz Allahü Tealâ'ya bilmediği bir şeyi haber veriyorsunuz yahut ağzınızdan gelen bir sözü söylüyorsunuz ki hakikati yoktur». Çünkü; Allahü Tealâ'nm herşeye ilmi taalluk ettiği halde müşriklerin itikad ettikleri şerike ilminin taalluk etmemesi şerikinin yokluğundan kinayedir. Haşa Allahü Tealâ'nın şeriki olsa elbette bilirdi. Şu halde şerikini bilmemesi şeriki olmamasından ibarettir. Çünkü şerike Allah'ın ilmini nefiy, şerikini nefiydir. Belki müşriklere şeytan tarafından vesveseyle hileleri tezyin olundu da tarik-ı hak olan din-i İslâm'dan menolundular. .Bir" kimse iradesini küfre sarfetmesiyle Allahü Tealâ dalâleti yedinde halketmekle idlâl ederse onu hidayete muvaffak kılan bulunmaz. Çünkü; hidayeti tevfik eden Allahü Tealâ'dır. Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılmak kimin haddidir. Zira; Allah'ın zelil kıldığını aziz kılmaya hiç bir kimse kaadir olamaz.
Nisabûrî'de beyan olunduğu veçhile putları tahkir için varid olmuştur. Çünkü; bir isimle adı anılması değmeyen ve bir namla yadolunmaya lâyık olmayan şey beğenilmediğinden »Şuna bir isim takın, adını söyleyin, görelim ne denecek ve ne denmeye lâyıktır» demek nâs arasında âdettir. Yani «Bir isimle çağırılmaya lâyık değildir, lâkin siz isterseniz bir isim verin» demektir. İşte bu esasa binaen Cenab-ı Hak putlara hakaret için ha-bibine «Söyle müşriklere putlarınıza bir isim verin, ne gibi isme lâyık olduklarını bilelim ve bir sıfatla tavsif edin, ne gibi sıfat yakışır» buyurmuştur. Cenab-ı Hak 'yerde ve göklerde şeriki olmadığı halde kâfirler ve putlar yerde oldukları için arz tahsis olunmuştur Allah'ın arzda bilmediği şeyi siz haber vervıeye kaadir olabilir misiniz? demektir. Zira; «Şeriki .olsaydı Allahü Tealâ biiirdi. Çünkü; mevcudatın kâffesine ilm-i ilâhi lâ-hiktir. Şu halde Allah'ın vücudunu bilmediği bir şey elbette yoktur. Yok olan şeyi siz nasıl haber verirsiniz?» demektir. Müşriklerin mezheplerini tahkir için varid olmuştur, Yani «Müşrikler delilden ,bir şey anlamazlar. Zira; onların hile ve tarik-ı batılları delille sabit bir şey değil, belki şeytan tarafından tezyin olunmuş bir şey» demektir.
Yani; kâfirler şirkederler de düşünmezler mi her nefis üzere gözetici ve hayr ü şer kesbettiği a'mâlini ve her halini bilici ve ameline ceza vermeye kaadir olan ma'buda bir takım âcizler müsavi olur mu? Herkesin hıfzına kaadir ve rızkını vermeye muktedir olan zatla bunlardan hiç birine kaadir olmayanlar nasıl müsavi olur? Müsavi olduklarını itikad ettiler de o putları Allah'a şerik kıldılar. Bu; itikad-ı batıl ve ayn-ı hamakattır. Çünkü; zat-ı ülû-hiyete şerik dedikleri şeyler; kendi nefislerine celb-i menfaata ve nefislerinden mazarratı defe kaadir değillerdir. Şu hâlde ibadet edenlerin ibadetlerine mukabil bir şey vermeye kaadir olamadıkları gibi ibadeti terkedenlere ceza vermeye dahi kaadir olamazlar. Yâ Ekrem-er Rusül! Sen putları Allah'a şerik itikad eden kâfirlere de ki "Haydi o putlara siz bir isim verin, ve sıfatlarını beyan edin, bakın ibadete istihkakları ve şirkete ehliyetleri var mıdır? Belki siz Allahü Tealâ'ya bilmediği bir şeyi haber veriyorsunuz yahut ağzınızdan gelen bir sözü söylüyorsunuz ki hakikati yoktur». Çünkü; Allahü Tealâ'nm herşeye ilmi taalluk ettiği halde müşriklerin itikad ettikleri şerike ilminin taalluk etmemesi şerikinin yokluğundan kinayedir. Haşa Allahü Tealâ'nın şeriki olsa elbette bilirdi. Şu halde şerikini bilmemesi şeriki olmamasından ibarettir. Çünkü şerike Allah'ın ilmini nefiy, şerikini nefiydir. Belki müşriklere şeytan tarafından vesveseyle hileleri tezyin olundu da tarik-ı hak olan din-i İslâm'dan menolundular. .Bir" kimse iradesini küfre sarfetmesiyle Allahü Tealâ dalâleti yedinde halketmekle idlâl ederse onu hidayete muvaffak kılan bulunmaz. Çünkü; hidayeti tevfik eden Allahü Tealâ'dır. Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılmak kimin haddidir. Zira; Allah'ın zelil kıldığını aziz kılmaya hiç bir kimse kaadir olamaz.
Nisabûrî'de beyan olunduğu veçhile putları tahkir için varid olmuştur. Çünkü; bir isimle adı anılması değmeyen ve bir namla yadolunmaya lâyık olmayan şey beğenilmediğinden »Şuna bir isim takın, adını söyleyin, görelim ne denecek ve ne denmeye lâyıktır» demek nâs arasında âdettir. Yani «Bir isimle çağırılmaya lâyık değildir, lâkin siz isterseniz bir isim verin» demektir. İşte bu esasa binaen Cenab-ı Hak putlara hakaret için ha-bibine «Söyle müşriklere putlarınıza bir isim verin, ne gibi isme lâyık olduklarını bilelim ve bir sıfatla tavsif edin, ne gibi sıfat yakışır» buyurmuştur. Cenab-ı Hak 'yerde ve göklerde şeriki olmadığı halde kâfirler ve putlar yerde oldukları için arz tahsis olunmuştur Allah'ın arzda bilmediği şeyi siz haber vervıeye kaadir olabilir misiniz? demektir. Zira; «Şeriki .olsaydı Allahü Tealâ biiirdi. Çünkü; mevcudatın kâffesine ilm-i ilâhi lâ-hiktir. Şu halde Allah'ın vücudunu bilmediği bir şey elbette yoktur. Yok olan şeyi siz nasıl haber verirsiniz?» demektir. Müşriklerin mezheplerini tahkir için varid olmuştur, Yani «Müşrikler delilden ,bir şey anlamazlar. Zira; onların hile ve tarik-ı batılları delille sabit bir şey değil, belki şeytan tarafından tezyin olunmuş bir şey» demektir.
Ra'd 13:34
Vacip Tealâ kâfirlerin küfre ısrarları sebebiyle hidayete muvaffak olamayacaklarını beyandan sonra dünyada ve âhirette mu-azzeb olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; küfürleri her-türlü saadetlerine ve rahatlarına mani'dir ve irtikâbettikleri cinayetleri sebebiyle ehl-i şefaatin şefaatlarından dahi mahrumlardır.
Ra'd 13:35
Vacip Tealâ kâfirlerin azapları mukabilinde müminlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Cennet'in üç stfatı beyan olunmuştur. Birincisi; Cennet bahçelerinin altından nehirlerin akmasıdır. İkincisi; me'kûlatının devavih olmasıdır. Üçüncüsü; insan için esbab-ı istirahattan olan gölgenin mümted ve devamlı olup sıcak ve soğuk gibi tabiat-ı beşere muhalif olan şeylerin bulunmamasıdır. Binaenaleyh; âyot-i celile müminleri ibadete terğib, kâfirleri ve âsîleri küfürden ve isyandan tenfir etmiştir.
Ra'd 13:36
Vacip Tealâ müminlerin akıbetleri Cennet ve kâfirlerin akıbetleri ateş olduğunu beyan ettiği gibi nâsın iki fırka olup bibisi Kur'an'm inzal olunduğuna ferah edip diğeri bazı ahkâmını inkâr ettiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki onlara kitap verildi. Onlar Yehûd ve Na-sara'dan iman edenler habibim! Sana inzal olunan Kur'an'a ferah ederler ve onlardan İslâmiyet aleyhine tecemmu' eden cemaattan bazıları kendi kitaplarına muhalif olan âyetleri inkâr ederler. Çünkü; onlar esasına iman etmediklerinden şeriatlarına muhalif olan ahkâmı inkârda devam ederler. Habibimî Sen inkâr edenleri ilzam için de ki «Ben ancak Allah'a ibadet edip şirketmemekle emrolun-dum. Zira; bana inzal olunan Kur'an'da Allah'ın bana emri din-i İslâm'ın umdesi olan tevhiddir. Sizin için bunu inkâra mecal yoktur. Zira; kitabınız da bununla emreder. Amma furu-u a'mâlde şeriatlar birbirine muhalif olduğundan bunu inkârınızda dahi bir manâ yoktur. Zira; zamanın ve milletlerin ihtilafıyla ahkâmın ihtilâfı âdettir. Binaenaleyh; bunu inkâra dahi mecaliniz yoktur. Şu halde iman etmeniz lâzımdır. Ben ancak Allahü Tealâ'ya duâ ve tazarru ederim ve merciim Allah'ın huzuru ve ahkâmıdır. Çünkü; kulunun ameline ceza. verecek odur, onun gayrı değildir, şu ahkâmın cümlesinde enbiya-yı izam hazaratı müttefiklerdir. Binaenaleyh; enbiyanın ittifak ettikleri ahkâmda siz niçin muhalefet edersiniz?» demekle ahkâmın bazısını inkâr edenleri ilzam et.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an'ın ahkâmına ferah edenlerle murad; ehl-i kitaptan (Abdullah b. Selâm) ve ashabıyla Na-sârâ'dan kırkı Necran'dan, sekizi Yemen'den, otuz ikisi Habeş'ten olmak üzere âyetin nüzulü zamanında iman eden cem'an seksen kişidir. Bunlar iman ettikleri cihetle Kur'an nazil olup ahkâm te-ceddüd ve tekessür ettikçe ferah ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ahzapla murad; ehl-i kitaptan Resulul-lah aleyhine içtimâ' eden kâfirlerdir. Çünkü; onlar kendi kitaplarına muhalif olan ahkâmı inkâr ederlerdi. Şu halde ehl-i kitaptan zaman-ı saadette iman edenler Kur'an'ın âyetleri nazil oldukça ferah ederler, iman etmeyenler de Kur'an'ın kitaplarına muvafık olmayan ahkâmını inkâr ederler. Gerek ehl-i imanın ferahı ve gerek ehl-i küfrün inkârı âyetler nazil oldukça teceddüd ettiğine işaret için ve teceddüde delâlet eden muzari sıygalarıyla varid olmuştur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Kur'an'ın bazı ahkâmını inkâr edenlere cevapta Vacip Tealâ vezaif-i -ubudiyetin ve tekâlif-i ilâ-hiyenin cemiini ve usul-ü itikadiye ve furu-u a'mâlin ve Cenab-ı Hakka ta'zîm ve ahval-i âhiretin cümlesini icmalen beyan etmiştir. Çünkü; cemi-i tekâlif ve ibadet emr ü nehiyle olup başka şeyle olmadığına işaret için hasra delâlet eden lafzıyla varid olmuş ve ibadet; abdin zilletine ve ma'budun izzetine delâlet ettiği için Cenab-ı Hakka ta'zîm her şahsın vazifesi olduğuna işaret edilmiş ve Allah'a ibadet; Vacip Tealâ'yı ma'-rifet üzere tavakkuf ettiğinden evvelâ Allah'ın birliğini bilmek ve ikrar etmek lâzım olduğuna işaret için şirketmemek lâzım olduğu beyan ve ancak Allah'ın dinine davet ettiğini beyanla emr-i nübüvvete dahi işaret ve âhirette merci' Vacip Tealâ olduğunu beyanla da haşre Ve neşre, ahval-i âhirete dahi işaret etmekle tekâlifin cümlesi şu bir kaç kelimede dercolunmuştur.
Ra'd 13:37
Vacip Tealâ ehl-i kitaptan iman edenlerin Kur'an'ın nüzulüne- ferahlarını ve iman etmeyenlerin inkârlarını beyan ettiği gibi Kur'an'ın gayrıya ittiba' caiz olmadığını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; enbiya-yı sabıkaya kitaplarını ümmetlerinin kolaylıkla anlamaları için kendi lisanları üzere inzal ettiğimiz gibi biz Kur'an'ı da etraf-ı âleme neşr ü ta'mim edecek senin kavmin olan kavm-i Arabın lisanı üzere hüküm olduğu halde inzal ettik ki onlar kolayca anlasınlar, suret-i seriada âleme neşretsinler, zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki sana Kur'an nazil olup, her şeye ilim geldikten sonra habibim! Sen onların arzularına ittibâ' edersen Allah'ın azabından seni kurtaracak bir yardımcı ve hıfzedecek bir hami yoktur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Kur'an'da tekâlifin cemii, helâl, haram ve fasl-ı hukuk üzere müştemil olduğuna işaret için Kur'-an'a hüküm tesmiye olunmuştur. Yahut Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Kur'an'ı ve ahkâmım kabul etmek cemi-i nâs üzerine vacip olmasıyla Kur'an kendi hükmettiğinden nefs-i Kur'-an'a mübalâğa için hüküm denmiştir. Zira Kur'an; cemi-i vekayi ve hadisatda hükmeder ve hükmü ilâyevmilkıyam bakîdir, hükmü hikmete, maslahata, zamanın ahvaline muvafıktır ve ahval-i nâsın kaffesine kâfidir. Binaenaleyh; Kur'an'dan başka bir kitabın inzaline hacet yoktur.
Kâfirlerin arzuları; Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirler ve bilhassa Yahudiler Kâ'be'nin kıble olduğu taayyün ettikten sonra Beyt-i Mukaddes'e namaz kümasıyla dinlerini takrir etmesini Re-sulullah'a teklif ettikleri gibi müşrikler de âbâ' ve ecdadının dininde kalmasını teklif etmeleri üzerine Cenab-ı Hak kâfirlerin ümitlerini kat'etmek ve mü'minlerin dinlerinde sebat etmeleri lâzım olup kâfirlerin arzularına ittibâ' etmek felâket-i azîmeyi mü-eddî olacağını beyan buyurmuştur. Çünkü hitap; zahirde Resulul-İah'a ise de hakikatta ümmetinedir. Zira; Resulullah'ın farzımuhal olarak tebaiyeti tasavvur olunsa azab-ı ilâhiden kurtulmak mümkün olamayınca âhad-ı ümmetin kurtulamayacağı evleviyetle sabit olacağına binaen hitap zahirde Resulullah'a varid olmuştur. Yahudilerin teklifi ise bilkülliye maslahata muhaliftir. Çünkü; Kâ'be'nin kıble olması din-i İslâm'ın menşei olan Mekke şehrinin ve Beyt-i Muazzam'ın evvelden beri kavm-i Arab'ın ve belki birçok milletlerin ta'zîmle me'lûf oldukları mahalli mübarek olduğundan teveccühgâh-ı umumi olmak maslahata evfak olduğunda şüphe yoktur. Hulâsa; Kur'an'ın kütüb-ü saire gibi resul kendilerinden ba'solunan kavmin lisanı üzere nazil ve Kur'an âmme-i nâsın hukukunu fasleder bir hüküm olduğu ve Kur'an geldikten sonra Kur'an'ın gayrıya ittibâ' eden kimseyi Allah'ın azabından kurtaracak bir dost ve yardımcı bulunmayacağı bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ enbiya-yı sabıkaya kitap inzal ve bizim nebimize de kavminin lisanı üzere kitap inzal ettiğini beyan
Ra'd 13:38
buyurduğu gibi Resulullah'ın zevce ittihazı ve nesil peyda.etmesi dahi enbiya-yı sabıkanın mesleklerine muvafık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
O kitapta Allahü Tealâ kulunun üzerine carî olacak ahvalin küllisini yazar.
Ra'd 13:39
Yani; habibim! Müşriklerin ve Yehûd'un sizin ahval-i beşeri-yeyle meşgul olduğunuzu risalete mani addetmeleri doğru değildir. Çünkü; zat-ı ülühiyetime yemin ederim ki muhakkak senden evvel beşerden bir çok resuller gönderdik. Senin evlâdın ve zevcelerin gibi biz onlar için de zevceler ve zürriyetler halkettik. Şu halde onların zevceleri ve zürriyetleri nübüvvetlerine mani olmadığı gibi senin zevcelerin ve evlâdın nübüvvetine mani olmaz. Binaenaleyh; müşriklerin ve Yahudilerin sana zevce ve zürriyet ittihaz etmekle ta'nları varid değildir. Zira; zevce ve zürriyet ittihazı bütün enbiyanın meslekleri olduğu cihetle bazısında tahsin olunan bir şey baz-ı aharda takbih etmek elbette doğru olamaz. Ve resullerden hiç bir resul için nübüvvetine delâlet eden âyet ve mucize getirmek olmadı illâ Allah'ın izniyle oldu. Binaenaleyh; enbiyanın mucizeleri kendilerinin icatlarıyla değil Allah'ın halkıyla olduğundan resullerin davalarını ispat eder mucizelerini Allah'ın halkıyla getirdikten sonra ümmetlerinin her istedikleri alâmeti getirmeye muktedir değillerdir. Ancak Allahü Tealâ halk ve resulüne izhar etmesini emreder ve izin verirse o resul onu izhar eyler ve her vakit için bir kitap vardır. Allahü Tealâ o kitapta hikmetinin icabını saati ve dakikasıyla kulunun üzerine yazar, binaenaleyh; vâki olacak, o vakitten velev bir dakika olsun mukaddem ve muahhar olmaz, ancak yazıldığı dakikada hasıl olur. Şu halde sana ta'neden kâfirler hakkında gelecek azabın vakt-i merhununu beklemek lâzımdır, isti'câl fayda etmez ve Allahü Tealâ-dilediği ahkâmı nesihle imha ve dilediğini onun yerinde ispat eder ye hafaza meleklerinin yazdıkları şeylerden istediğini imha ve istediğini ispat eder. Halbuki Allahü Tealâ'mn indinde kitapların aslı olan Levh-i Mahfuz vardır ve her şey onda yazılıdır. Binaenaleyh; onda yazılı olan şey tebdil ve tağyir kabul etmez, elbette yazıldığı gibi vâki' olur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette kâfirlerin emr-i nübüvvette beş veçhile şüphelerine cevap vermiştir :
Birinci şüpheleri; beşerden resul olmaz dediler. Vacip Tealâ âhir zaman nebisinden evvel gönderdiği resullerin beşer olmasıyla cevap vermiştir. Zira beşeriyet; risalete münafi olsa evvel geçen resullerde de münafi olurdu. Halbuki onlar da münafi olmadı. Binaenaleyh; âhir zaman nebisinde de beşeriyet risalete münafi olmaz.
İkincâ şüpheleri; zevce ve evlât ittihazı risalete münafi demişlerdi. Vacip Tealâ enbiya-yı sabıkanın dahi nikâh ve zürri-yetle meşgul olduklarını beyanla tezevvücün ve zürriyetin nübüvvete mani olmadığını tasrih etmiştir.
Üçüncü şüpheleri; eğer Muhammed (S.A.) davası veçhile resul olsaydı bizim her istediğimiz mucizeyi getirirdi. Halbuki bizim istediğimiz mucizeyi getiremediğinden bildik ki resul değildir demişlerdi. Vacip Tealâ hiç bir nebi mucize getirmez, illâ Allah'ın izniyle mucize izhar ettiklerini beyanla her istenilen mucizeyi getirmemek nübüvvete mani değil buyurmuştur.
Dördüncü şüpheleri; Resûlullah'ın iman etmedikleri surette azap geleceğini beyan ettiği halde azabın gelmemesidir. Vacip Tealâ her şeyin bir kitabı olup o kitapta vakti yazılı olduğunu beyanla azabın acele gelmemesi bilkülliye gelmemesini ica-betmeyip vakt-i merhununda elbette geleceğini beyanla cevap vermiştir.
Besinci şüpheleri; bazı ahkâmın nesholunmasıdır. Eder nebi olsa bir gün verdiği hükümden ertesi gün dönmezdi dediler. Vacip Tealâ ahkâmı imha ve ispat eden kendi olduğunu beyanla bazı ahkâmın neshi nübüvvete mani olmadığını beyan etmiştir,
Herşeyin kaza ve kaderle hadis ve vakt-i merhununa' bağlı olduğuna ve cümlesi fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olup zamanın ve mekânın hassasıyla olmadığına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; Allah'ın mahvı ve ispatı her şeyde carîdir ve bazı eşyaya ve ahkâma tahsise hacet yoktur. Çünkü; lâfzın umumu vechüzere isti'-mâl olunması tahsisten evlâdır.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celilerim'se-beb-i nüzulü; Yahudilerin Resûlullah'a ezvac ve evlât ittaziyle ta'netmeleridir. Cenab-ı Hak enbiya-yı sabıkanın da aynı halde olduklarım beyanla onları reddetmiştir. Halbuki Yehûdun kendi, cinslerinden iman ettikleri Dâvûd (A.S.) m merkûhası yüz ve oğlu Süleyman (A.S.) in menkûhasının üç yüz olduğunu ve kendilerinin cedd-i a'lâları Ya'kub (A.S.) in zürriyeti sayılmaz ve tükenmez bir halde bulunduğunu bildikleri halde Resulullah hakkında zevce ve evlât ittihazını haşa ayıp addetmeleri hasedleri neticesi gülünç bir şeydir.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nın bizim resulümüzden evvel beşerden bir çok resuller gönderdiği, o resuller için zürriyetler ve zevceler halkettiği, zevce ve zürriyet ittihazı nübüvvete mani olmadığı, hiç bir resulün kendiliğinden mucize getirmeyip ancak izn-i ilâhiyle getirdiği, her hadis olacak şeyin bir kitabı olup o kitapta onun vakti yazılı bulunduğu, Allahü Tealâ'nın bazı ahkâmı imha ve bazısını ispat etmesiyle ahkâmda neshin carî olduğu ve ind-i ilâhide her kitabın esası olan Levh-i Mahfuz olup onda her şeyin yazılı bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:40
Vacip Tealâ resulünün kâfirlere vaad ettiği azabın gelmesi vakt-i merhununa bağlı olduğunu beyan ettiği gibi elbette azabın geleceğini ve lâkin o azabı getirmek resulünün elinde olmayıp herhalde hal-i hayatında gelmek lâzım olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Kâfirler senin vaad ettiğin azabın taahhuruna mağrur olmasınlar. Zira; hâlü şan ikiden halî değildir. Ya biz onlara vaad ettiğimiz azabın bazısını sana gösteririz veyahut göstermezden evvel seni âhirete götürür ve ondan sonra onlara azap ederiz. Çünkü; sen azabı inzale me'mur değilsin. Binaenaleyh; senin vazifen azabın geleceğini ve sair ahkâmı onlara tebliğ etmektir ve bize düşen de onların hesabını görmektir.
Bu âyet-i celile; dört hükmü havidir.
Birincisi; kâfirlere vaad olunan azabın bazısını Re-sulullah'ın hal-i hayatında görmesidir.
İkincisi; bazısını görmeden evvel irtihâl buyurması-dır.
Üçüncüsü; Resulullah'ın vazifesi ancak tebliğ olup azabı getirmeye me'mur olmamasıdır.
Dördüncüsü; Allahü Tealâ'nın onların bilûmum amellerinin hesabını görüp cezalarını vermesidir.
Ra'd 13:41
Vacip Tealâ müşriklere vaad olunan azabın bazısını resulünün görmesini veyahut görmeden evvel, vefat etmesini beyan ettiği gibi azabın alâmetlerinin zuhur ettiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler azabın vukuuna şüphe ederler, hayatlarının bekasına emin oldular da onların memleketlerinin etrafını biz noksan eder, arazilerini fütuhatıyla ehl-i İslama verdiğimizi görmediler mi? Ve Müslümanların kahren ve cebren topraklarının bir kısmını, ellerinden almaları vaad olunan azabın gelmesine büyük bir alâmet değil midir ve bizim büyüklerini ihlâk edip kuvvetlerini kesretmemiz daha kuvvetli azabın gelmesine' delil yönünden kâfi değil midir? Ve kullarının ahvalini tedbir eden Allahü Tealâ hükmeder, her şeyde hükmü kat'îdir. Hükmünü tağyirle ta'kib ve reddedecek kimse yoktur. Binaenaleyh; ahval-i ibada dâir hükmünün istinafı ve temyizi yoktur, derhal infaz olunur ve hükmünü tağyire çalışanlara hesabı seridir. Şu halde ellerindeki arazilerinin bir kısmının Müslümanların ellerine geçtiğini ve âlemin imaretinden sonra harap ve hayattan sonra behemehal mevtin muhakkak olduğunu ve kemâlden sonra noksan gibi tebeddülatı gördükleri halde şu tebeddülatın kendilerine arız olmayacağına neden emin oldular ki azabın gelmesinde şekkediyorlar.
Hulâsa; bir kavmin arazilerinin ecnebi eline geçmekle noksan olması o kavim hakkında azaba alâmet olduğu, Allah'ın hükmü kafi olup reddedecek bir kimsenin bulunmadığı ve hükmünü tağyire çalışanlara hesabının sür'atli olduğu bu âyetten müstefad' olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:42
Vacip Tealâ müşriklere vaad olunan azabın alâmetlerinden bazılarının zuhur ettiğini beyan ettiği gibi evvel geçen milletlerin de Mekke müşrikleri gibi resullerine hile yaptıklarını ve fakat yaptıkları hilenin izn-i ilâhi olmadıkça te'siri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mekrin zararı ancak Allah'ın izniyle olup izn-i ilâhi olmayınca hiç te'siri olmayacağına bu âyet delâlet eder, zaman-ı saadette kâfirlerin mekri evvel geçen milletlerin mekri gibi Allahü Tealâ te'siri halketmeyince akım kalacağını beyanla Cenab-ı Hak resulünü tesliye ve mekreden kâfirleri akıbet endişesiyle tehdid etmiştir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mekrin küllisinin te'siri Allahü Tealâ'nm izniyle olduğundan mekrin cemii Allah'ın olduğu beyan olunmuştur. Yani «Mekrin cemiinin te'siri Allah'tandır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ te'sirini irade etmezse yok mesabesindedir» demektir.
Hulâsa; âyet-i ceîile dört hükmü havi olup onlar da kavm-i Kureyşten evvel geçen milletlerin de Kureyş kavmi gibi resullerine bir takım hileler yaptıkları, yapılan hilelerin tesiri Allah'tan olduğu cihetle Allahü Tealâ murad etmedikçe hiç te'siri olmayacağı, Allahü Tealâ'nın her nefsin amelini hatta yapılan mekri bildiği ve yevm-i kıyamette âkıbet-i hasene kimin olduğunu her kâfirin bileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ra'd 13:43
Vacip Tealâ kâfirlerin risalete ta'nlarım kendi şehadetiyle reddetmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allah'ın şehadeti; yedinde nübüvvete delâlet eder mucize halketmektir. Kâfirlerle murad; Yehûdun reisleridir. Kitapla murad; Tevrat ve İncil'dir. Kitaba ilmi olanlar la murad; Yehud'-dan iman eden (Abdullah b. Selâm) ve etbâ'ı ve Nasara'dan iman eden (Selman-ı Farisi) ve (Temim Darı) gibi zevattır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ yedinde mucize halketmekle ve ehl-i kitaptan iman edenlerin kitaplarında gördükleri ilimleriyle şehadet edince başka şahidin şehadetine ihtiyaç yoktur.
Bu âyette kitapla murad; Kur'an olduğuna nazaran Fahri Râzi'nin beyanı veçhile manâ-yı nazım şöyledir :
…
demektir.
İbrahim 14:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli veyahut elli iki âyeti havidir buyuruyor.
Yani; iman ve ibadetle feyz-i ilâhiye liyakat kesbeden insan-ı kâmil! Şu kıraat olunan sûre bir kitaptır ki Rablerinin izniyle nâsı zulümat-ı cehil ve küfürden nur-u irfan ve imana senin ihraç etmen için biz o kitabı ey Resulü Ekrem! Sana inzal ettik ve nur-u iman herkesin hamdine lâyık ve cümle âleme galip olan Allahü Tealâ'nm kullarına tayin ettiği bir yoludur. Binaenaleyh; o tarika senin delâletinle her kulun sülük etmesi vaciptir.
Hâzin'in beyanı veçhile zuIümatla murad; dalâlet-i küfür ve cehil ve envâ'-ı maâsîdir. Bu gibi cinayetleri irtikâb edenler karanlıkta kalmış kimseler gibi yollarını şaşırdıkları için bunlara zulümat denmiştir. Nurla murad; ilim, irfan hidayet, iman ve envâ'-ı ibadettir. İlim, irfan ve iman; sahiplerini nur gibi aydınlığa çıkardıkları için bunlara nur denmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı yechile küfür ve sair maâsînin tariklari çok ve .imanın tariki bir olduğuna işaret için zulümat kesrete delâlet eden cemi' sıygasıyla ve nur müfred sıygasıyla varid olmuştur.
Allah'ın iradesi taalluk etmedikçe bir kimseyi Resulullah'ın küfürden imana çıkaramayacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; Rasulullah'm Kur'anla nâsı zulümattan nura çıkarması izn-i ilâhiye ta'lik olunmuştur. Zira izn-i ilâhi; irade manâsına olduğu gibi kullarına imanı tevfik ve zulümattan çıkmalarını teshil iradeye bağlı olduğuna işaret olunmuştur. Şu kadar ki irade-i ilâhiye ab-din iradesine tâbidir. Abid imanı irade ederse Allahü Tealâ da murad eder ve halk buyurur.
nur .lâfzını tefsirdir. Yani; «Nasm zulümattan çıkıp kendine vasıl olacakları nur nedir?» suâline cevap olarak «Her fiilinde methü senaya lâyık ve emrinde cümle âleme galip olan Allah'ın tarikidir» denmekle cevap verilmiştir ki «Nur-u iman; ayn-ı tarik-ı ilâhi» demektir.
Sıratın gayet âlî bir tarik olup sülük edenleri tarik-ı necata ve saâdet-i dareyne îsâl edeceğine işaret için galip ve ulu manâsına olan aziz ismine muzaf kılınmış ve o tarikin cümle ukalâ indinde makbul bir tarik olduğuna işaret için zat-ı ülûhiyeti hamîd-le tavsif olunmuştur.
Hulâsa; Kur'an'm inzalinden maksad nâsı zulümat-ı, küfür ve cehilden nur-u irfan ve imana çıkarmak olduğu,bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Kur'an'ı inzalden maksadı beyandan sonra zatını kudret-i kâmileyle tavsif ve Kur'an'a iman etmeyen müşrikler için azab-ı şedid olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; semâvât ve arza ve onlarda bulunan mevcudata Allah'ın gayrı bir malik yoktur.
İbrahim 14:2
Çünkü; kâfirler Kur'an'a iman etmedikleri cihetle zulümat-ı küfürden nur-u imana çıkamadıkları için tarik-ı necatı bulamadılar. Binaenaleyh; şiddetli azaba müstehak olduklarından helak onlara mahsustur.
Yani; Allahü Tealâ'nın tariki müstakim ve ef'âli mu'tedildir. Zira; semâvâtta bulunan yıldızlar ve sair mevcudat ve arzda bulunan anâsır ve mürekkebat ve kemal-i itidal ve intizac üzere bulunan hububat, nebatat ve hayvanat cümlesi Allah'ın kabza-i kud-retindedir. Binaenaleyh; cümle mevcudatta Allah'ın gayrı tasarruf eden bir kimse olmadığından kullarını ıslah için ta'ym ettiği tarik; tankların adalette ziyadesi olduğu gibi nâsın ahvalini ıslah ve rahatını temin etmekte her tarikların a'lâsı olduğu cihetle bu tarik; sülük eden kimseleri saha-i selâmete îsâlde yektadır. Şu halde bu tarika tevessül etmeyen kâfirler dünya ve âhirette zarar görüp saâdet-i dareynden mahrum olmakla şiddetli azapla helak onlara mahsustur.
İbrahim 14:3
Vacip Tealâ Kur'an'a iman etmeyen müşrikler için azab-ı şe-did olduğunu beyandan sonra helake müstehak olan kâfirlerin evsafını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zevale maruz ve bekası olmayan dünyayı âhiret üzerine tercih ettiklerinden âhireti bütün bütün terkederler ve bütün himmetlerini dünyaya hasrettiklerinden ibadetlerini dahi Allah'ın gayrıya sarfederler ve yalnız hayatı dünyayı ihtiyarla iktifa etmezler, belki din-i hakka dahil olmak isteyenleri menederler ki kendilerinin dâl oldukları gibi zuafâ-yı ibadı da idlâl ederler ve tarik-ı ilâhi olan din-i İslâmda eğrilik ararlar ve isterler ki din-i hakta bid'atlar zuhur etsin ve gayr-ı ma'kul meseleler karışmakla lekeler hasıl olsun ve istikameti eğriliğe temayül etsin ki herkesi idlâle yol açılsın ve onunla halkı iğfal etsinler.
Çünkü; bunların bu fena sıfatları sebebiyle onlar dalâletten hidayete tecavüz etmezler. Zira; irtikâb ettikleri sıfatlar ayn-ı dalâlettir.
Bu âyet; ef'âl-i ibadın halikı Allahü Tealâ olduğuna delâlet eder. Zira; ef'âl-i ibadda arz üzerinde bulunan mevcudat da dahildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kâfirlerin azab-ı şe-didle helaklerine; üç sebep beyan olunmuştur:
Birincisi; hayat-ı dünyaya muhabbet edip onu âhiret üzerine tercih etmeleridir. Çünkü dünyaya muhabbette ifrat; üm-mü rezaildir. Zira dünya; birtakım emraz, âlâm, ekdar, ahzan, illet, zillet ve maişet endişesi gibi belâ ve mihnete mahal olduğundan bu gibi mahall-i mihneti saâdet-i ebediyeye mani kılmak elbette helaki mucip bir hamakattır. Amma dünyaya sa'yetmek, dünya vesilesiyle envâ'-ı hayrata vasıl olmak, nefsin? izzetle yaşatmak, evlâd ü ıyalini rahat ettirmek, ihtiyaçtan kurtarmak ve meşru surette mal kazanmak hüsn-ü niyete makrun olduğu surette ayn-ı ibadet olduğundan memduhtur. Şu halde mezmum olan dünyaya fart-ı muhabbetle âhireti unutmak ve bütün emelini dünyaya hasretmek ve her şeyi dünyadan beklemektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette dünyayı âhiret üzerine tercih edenleri zemmetmiş ve helake sebep olanın da bu kabil muhabbet olduğunu beyan buyurmuştur. Yoksa mutlaka ,dünyaya sa'yetmek mezmum değildir.
İkincisi; din-i ilâhiye duhulden nâsı men ile idlâl etmektir.
Üçüncüsü; din-i ilâhide eğrilik aramak ve halkın zihnini bir takım evhamatla doldurmak ve ahkâm-ı diniyede şüpheye sevketmektir. İşte şu sıfatlarla muttasıf olan kimselerin hidayetten uzak bir dalâl içinde olduklarını Cenab-ı Hak beyan etmiştir. DaIâIin uzak olmasıyla murad; hidayete avdet etmek ihtimali olmayan dalâl demektir.
Hulâsa; şu üç sıfat hangi şahısta bulunsa helake sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:4
Vacip Tealâ naşı zulümat-ı cehlden nur-u imana çıkarmak için resulüne Kur'an'ı inzal ettiğini beyan ettiği gibi her resulün kendi kavminin lisanıyla ba'solundüğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani «Biz her resulü kendi kavminin lisanıyla gönderdik ki kavmine ahkâm-ı şeriatı kolaylıkla beyan etsin ve nas da daveti ve davetten maksadı kolayca fehmeylesin ve icabetlerinde müşkülât çekilmesin. Çünkü; resulün lisanı ve cinsi gönderildiği kavimden olmasa ülfet ve ünsiyet olamayacağı gibi kavmin de yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakka karşı «Gönderdiğin resulün lisanını bilmediğimizden ne dediğini anlayamadık. Binaenaleyh; iman da etmedik» diyerek i'tizar edebilirler. Halbuki resulün kendi lisanla-rıyla herkesin anlayabileceği bir lisanla davet edince bu i'tizara mecal kalmaz. Binaenaleyh; bazı kimseler davet-i resulü dinlemediklerinden ve imana meyletmediklerinden onların su-u iradeleri neticesi Allahü Tealâ onların ihtiyar ettikleri dalâleti halkla idlâl eder ve bazı kimseler de iradelerini imana sarfla davete icabet ederler. Allahü Tealâ onların ihtiyar ettikleri hidayeti halke-der. Zira; Allahü Tealâ her şeye galip ve ef'âli hikmeti mutazam-mındır.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile resul gönderilen bir kavimde dalâl asıl olup hidayet davet-i resule icabetle hasıl olacağına işaret için dalâl, hidayet üzere takdim olunmuştur.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile âhir zaman peygamberi cemi-i akvama ve belki ins ü cinne meb'ustur. Halbuki her kavmin ayrı ayrı lisanları olduğundan bu âyetin mealine nazaran «Başka lisan üzere akvama ve milletlere meb'us olmaması lâzım gelmez mi?» suâline cevap: Gerçi Resulullah kavm-i Arap-tan ve lisan-ı Arap üzre gönderilmişsede Resulullah'dan ahz-ı feyzetmiş olan zevat-ı kiram ahkâm-ı dini diğer milletlere tercüme etmek suretiyle tebliğ etmiş olduklarından her kavim hakkında tebligat kendi lisanlarıyla vâki olmuş addedildiği cihetle onlar hakkında da resuldür ve tebligat lisan-ı resulden tercüme olunduğu için resul o kavim hakkında dahi kendi lisanlarıyla resul demektir. Çünkü; Arabm gayrı akvama tebligat lisan-ı Arapla olmuyor, belki lisan-ı Arap o kavmin lisanına tercüme edilerek tebliğ olunduğu cihetle resulün risaleti o kavme, kavmin kendi lisanıyla oluyor. Binaenaleyh; her kavme kendi lisanıyla tebligat vuku bulmuştur. Çünkü; resulün kendi kavminin lisanı üzere kitabı olunca o kavmin, .kitabı kolay anlayıp ahkâmını ve maksadı idrak edince imanı ve resulün davetine icabeti suhuletle hasıl olacağından şeriatın, esasını te'sis etmek kolay olduğu gibi esası te'sis olunan şeriatı akvam-ı saireye neşr ü ta'mim etmek de kolay olduğunda şüphe yoktur. Nitekim de öyle oldu. Zira; Araplar arasında ve Ceziret-ül Arap'ta şeriat-ı İslâmiye takarrür edince zaman içinde kürre-i arzın hemen nısfından fazlasına neşr ü ta'mim edildi. Fakat bir resul kendi kavminin gayrı başka bir kavmin lisanı üzere ba'solunsa şeriatın te'sisi mümkün olmaz. Çünkü; kendi kavmi o lisanı anlamadığı cihetle o kavme kabul ettirmek imkânı olamadığından o resul kendi kavmi içinde şeriatını te'sise muvaffak olamaz. Kendi kavmine kabul ettiremediği şeriatı diğer kavme hiç kabul ettiremez ve bir resulün her kavim içinde teşebbüsatta bulunması da imkân haricindedir. Meselâ bizim resulümüz Araptan olduğu halde lisan-ı Arabın gayrı bir lisanla ba'solunmuş olsaydı kavm-i Araba kabul ettirmek mümkün müydü? Kur'an, lisan-ı Arap üzere nazil olduğu halde kabulünde ve şeriatı tesiste ne kadar müşkülât' çekildiği ma'lûmdur. Amma lisan-ı Arap üzere olup derhal anladıkları cihetle ezkiya-yı Araptan bir çoklarının hemen kabul edip Resulullah'a muîn ve yardımcı olmalarıyla kabail-i Arap arasında din-i Muhammedi takarrür edince kavm-i Arap tercümanlar vasıtasıyla ekser-i bilâda tebliğ ettiler. İşte şu tebligat lisan-ı resulü tercümeyle emr-i risalet üzere tebliğ olunduğundan Resulullah her kavme o kavmin lisanıyla ba'solunmuş demektir. Çünkü tebliğ eden kimseler Resulullah'm resulleridir. Ve esasen her kavmin lisanı üzere bir kitap nazil olmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü; her millete resul olan zat üzerine meb'us olduğu milletlerin adedince kitap nazil olmakta bir çok mahzur da vardır. Bir kitap her kavmin lisanı üzere nazil olsa zaptında müşkülât olur. Zira; ayrı ayrı insanlarda kelimelere başka manâlar verileceği cihetle bir çok mesail akvam arasında muhtelif safhalara dökülür, efkâr dağılır, din-i vâhid üzere içtimâ mümkün olmaz, talim ve taallüm kapıları kapanır. Amma bir lisan üzere olup o lisan üzerine tercümeler vasıtasıyla neşr ü ta'mimde zabıt kolay olduğu cihetle esas mütevatir olur, asla tağayyür arız olmaz. Kelime bir, manâ bir olduğundan efkâr-ı ümmet esasta müttefik olur. Meselâ Kur'an lisan-ı Arap üzere nazil oldu, dünyanın her tarafına dağıldı ve lâkin bin üç yüz küsur senedir değil kelimesine hatta harfine bile halel gelmedi. Ve ahkâmına tagayyur arız olmadı. Amel edenler eder, amel etmeyenlerin amel etmediklerinden dolayı Kur'an'a bir noksan gelmez. Kur'an yine Kur'an'dır ve erbab-ı diyanet de onunla amel eyler.
İşte şu esasa binaen bir resulün ümmeti muhtelif milletlerden bulunmasına ve o resulün o milletlere meb'us olmasına her milletin lisanı üzere bir kitap getirmek lâzım gelmediğinden Cenab-ı Hak her nebi ancak neş'et ettiği kavmin lisanıyla ba'solunduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur ki o kavmin içinde neş'et ettiğinden ilk tebligat orada vuku bulacağına ve şeriatı te'sis etmek kolay ve ümmeti bir noktada toplamak mümkün olacağına ve takarrür etmiş olan şeriatın hâmisi çok olup etrafa neşri az zaman içinde husul bulacağına binaen her nebi kendi kavminin lisanıyla ba'solun-duğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; her nebi kendi kavminin lisanıyla ba'solunmuş ve kavmine Allah'ın emrini tebliğ etmiş ve kitaplar da aynı lisan üzere nazil olmuştur. Şu halde bir resulün kendi kavminin lisanı üzere ba'solunmasından risâleti o kavme münhasır olup başka akvama resul olmaması lâzım gelmez.
Vacip Tealâ resullerini kendi kavminin lisanı üzere ba'setti-ğini beyan ettiği gibi rusül-ü kiram içinde Hz. Musa'nın tebligatta çok müşkülâta tesadüf ettiğinden diğerlerini beyandan evvel onun bi'setini beyan etmek üzere
İbrahim 14:5
buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zatıma yemin ederim ki kavmini ıslah için senden evvel biz Mûsâ (A.S.) ı asâ ve yed-i beyzâ gibi mucizelerle resul olarak kavmine gönderdik ve dedik ki «Yâ Mûsâ! Sen kavmini cehl, küfür, fisk u fücur gibi zulümattan ilim ü iman ve a'mâl-i saliha gibi nura çıkar ve Allah'ın akvam üzere belâya ve meşakkatlarla veya afiyet ve nimetlerle cereyan eden günlerini zikret. Zira; bu günleri zikirde belâyâya sabır ve nimete şükreden her kimse için alâmetler ve ibretler vardır».
Hz. Musa'nın mucizeleri defaâtla zikrolunduğu için burada tekrar edilmemiş ve bu sûrenin evvelinden bu âyette beraber olduğu halde cümle enbiyanın bi'setîerinden maksadın her nebinin kavmini zulümattan nura çıkarmak olduğu anlaşılmıştır. Çünkü; Cenab-ı Hak bizim peygamberimize nâsı zulümattan nur-u imana çıkarmak için Kur'an'ı inzal ettiğini beyandan sonra Hz. Musa'ya dahi kavmini zulümat-ı küfürden nur-u imana çıkarmasını emrettiğini beyan etmiştir.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile eyyamla mu-rad; ümmetler üzerine vâki olan vakaayi ve umur-u mühimmedir. Her milletin üzerine cereyan etmiş bir takım vakaayi vardır ki onları zikirde insanlar için bir çok ibretler olduğundan mesaibe sabır ve nimete şükür hep vukuatta münderictir. Esas tarihin kıymeti de bu cihettendir. Binaenaleyh; ümmet-i Muhammediyeyi sabra ve şükre teşvik, ibrete ve insafa davet için Cenab-ı Hak Kur'an'da ibretnüma birtakım tarihe ait vukuattan bahsetmiş, her-birinde insanları sabra ve" şükre teşvik eylemiş, o meyanda inşaniyetin alâkadar olacağı bir çok mesail-i mühimme beyan buyur-i muş ve âbidleri Allah'ın lutfunu beyanla ibadete terğib ve kâfirler, âsîler üzerine vâki olacak gazabını beyanla kullarını bilûmum günahlardan tenfir etmiştir ki isyanda ısrar ettikleri surette azabın nazil olacağını beyanla tehdid dahi hasıl olmuştur.
Hulâsa; Vacip Tealâ'nın Hz. Musa'yı kavmini zulümat-ı küfürden nur-u imana çıkarmak için kavmine resul gönderdiği, ümmetler üzerine carî olan Allah'ın günlerini zikretmesini emrettiği, bunları zikirde belâya sabır ve nimete şükreden her mümine ibret olduğu, binaenaleyh; mümin olan bir kimsenin sürür, ferah, afiyet ve nimet zamanlan çok şükretmek ve gumum, humum, mihnet ve belâ zamanları şiddetle sabreylemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:6
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) a milletler üzerinde cereyan etmiş olan vakayii zikretmesini emrettiğini beyandan sonra Mûsâ (A.S.) in zikrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ Mûsâ (A.S.) a geçmiş .vak'aları kavmine zikretmesini emredince Mûsâ (A.S.) kavminin başından geçen belâları ve o belâlardan sonra nail oldukları nimetleri zikretti ve dedi ki «Ey kavmim! Sizin üzerinize Allah'ın feyezan eden nimetlerini zikredin şol zamanda ki o zamanda Allahü Tealâ sizi Fir'avn gibi bir zalimin ve etbâ'ının. zulmünden kurtardı. Çünkü; siz onların kahrı altında yaşar, esaretle vakit geçirir ve onlar herşeye-kaadirken siz hiç bir şeye kaadir değildiniz. Zira; onlar size en fena azabı kasdeder, hatta ırkınızı kesmek için oğlanlarınızı boğazlamak suretiyle katil ve kendileri istifraş etmek ve size âr ve ayıp olmak için kızlarınızı ibkaa ederlerdi, bunların size böyle çirkin azaplarla azabetmelerinde Rabbiniz tarafından size büyük imtihan vardır. Zira; onlara kudret veren ve sizi âciz kılan Allahü Tea-lâ'dır.»
Oğlanlarını kesmek ve kızlarını ihya etmek su-u azabı tefsirdir. Çünkü; oğlanjarını katletmek azab olduğu gibi kızlarını ibkaa etmek dahi azaptır. Kızları ibkaa; hüsn-ü niyete makrun değil, belki su-i niyete makrundur ki, kızları kendi şehevat-ı nefsaniye-lerine âlet etmek ve cariye gibi kullanmak için katilden âzad etmeleri kavm-i Mûsâ için belânın en büyüğüydü. Çünkü; namuslarını berbat etmek için irtikâb olunmuş bir cinayet olduğundan oğlanlarını kesmekten daha fena olduğunda şüphe yoktur. Bir kimsenin oğlunu katlettiklerinde elemi ve hüznü bir müddet-i muvak-kata devam eder, sonra unutur. Amma kızlarım senelerce kendi gözü önünde bir ecnebinin suret-i gayr-ı meşruada istihdamı bitmez ve tükenmez bir belâdır.
İbrahim 14:7
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in kavmine nasihatından bakiyeyi zikretmek üzere buyuruyor.
Yani; zikredin Rabbinizin size ilân edip bildirdiği zamanı ki o zamanda envâ-ı nimetiyle sizi terbiye eden Rabbiniz size hitaben «Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki iman etmek ve amel-i salih işlemekle nimetlerimin kadrini bilip, şükrünü eda ederseniz elbette ben size nimetimi ziyade ederim ve eğer küfran-ı nimet edib isyanda devam ederseniz küfrünüzün zararı size aittir. Zira; küfredenlere benim azabım şiddetlidir» demekle şükredenlerin nimetlerini tezyid edeceğini vaadle kullarını şükretmeye tergib etmişti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile şükür; mün'i-me ta'zîm etmek ve nimetin kadrini bilmektir. Çünkü; nimetin kadrini bilince o nimeti veren Allahü Tealâ'ya muhabbeti tezayüd eder ve muhabbet tezayüd ettikçe ma'buduna ibadeti artar ve arif billâh mertebesini ihraz eyler. Binaenaleyh; saâdet-i dareyne nail olur ve kadri bilinen nimet, kefalet-i ilâhiye altında olduğundan şakir olan kimsenin nimeti devamlı olduğu gibi ez'âf-ı muzâaf, ziyade olur. Çünkü;. Medarik'te beyan olunduğu veçhile nimete şükretmek mevcut nimeti bağlamak ve gaipte olan nimeti avlamaktır. Amma küfran-ı nimet eden nimetin kadrini bilmediğinden mün'imine ta'zîm edemez ve mün'imine karşı yabancı olur. Binaenaleyh; elinde olan nimet daima ziyadan hâlî kalmaz.
Allah'ın insanlar üzerine nimetleri; sıhhat-ı beden, düşman korkusundan, zulm ü taaddîden emin olmak, emval ü evlât ve bunların afetten mahfuz olmaları gibi sayılmaz ve tükenmez şeylerdir. Bunların her birinin ayrı ayrı şükürleri vardır. Çünkü; onların her birini Allah'ın tayin ettiği mahalde isti'mâl etmek ve o nimetleri veren zatın azametini bilmekle ona ubudiyeti kendi için bir şeref addetmek şükrün hulâsasıdır. Şu halde bu nimetleri mahallinin gayrıda isti'mâl; küfran-ı nimettir.
Hulâsa; nimete şükretmek nimetin ziyadelenmesine sebep ve küfranı nimet nimetin zevalini mucip olduğu gibi şiddetli azaba dahi sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:8
Vacip Tealâ nimete şükrün dünyada ve âhirette envâ'-ı hayrat ve saadete sebep olduğunu ve küfran-ı nimetin envâ'-ı hırma-na ve şiddetli azaba vesile olacağını beyandan sonra küfrün mazarratı ve şükrün menfaati ancak insanlara ait olduğunu Hz. Musa'dan hikâye suretiyle beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hz. Mûsâ kavmine vâki olan nasihatına ilâve ederek vakaayi-i âlemden bazılarına işaret etmek suretiyle dedi ki-«Ey kavmim! Sizden evvel geçen Nûh, Ad ve Semud kavminin ve onlardan sonra gelen milletlerin haberleri ve sebeb-i helakleri size gelmedi mi, onların haberlerini duymadınız mı, onlardan ibret almalı değil misiniz, onların helaklerine sebep olan ma'siyetler sizin helakinize sebep olmaz mı? Elbette sebep olur. Çünkü; esbapta iştirak müsebbebatta iştiraki icabeder ve o helak olanların adedini Allah'tan başka kimse bilmez. Zira; nice kavimler Allah'a karşı vâki olan kusurlarına binaen helak oldular, dünyada harabelerinden başka birşeyler Çalmadı. Kusurlarının başlıcası; resullerine isyanlarıdır. Çünkü; onlara resulleri mucizelerle geldiler. Onlar ri-saletlerini tasdik etmediler. Binaenaleyh; kemal-i hayret ve taaccüplerinden ellerini ağızlarına götürdüler ve parmaklarını ısırdılar ve «Biz sizin irsal olunduğunuz ahkâma küfrettik, iman etmeyiz. Nasıl iman edelim. İman edemeyiz. Zira; biz sizin davet ettiğiniz ahkâmdan şek içindeyiz ve o şekkimiz bize şüphe veriyor. Böyle şüphe üzere iman olur mu? Nasıl şüphe etmeyelim? Eğer sizin dediğiniz gibi her şeye kaadir ve her şeyi bilir bir ma'bud olsaydı güneşten daha aşikâr olurdu» demeleriyle davetlerini reddettiklerini ve şu redleri helaklerine sebep olduğunu Hz. Mûsâ kavmine beyan etti. Şu manâ; bu sözün Hz. Musa'nın sözü olduğuna nazarandır. Amma Allahü Tealâ'dan ümmet-i Muhammed'e hitab olduğuna nazaran manâ aynı manâdır ve lâkin ümmet-i Muhammed'e hitap olarak ümmet-i Muhammedi tehdid olur. Çünkü; her iki ihtimale, karşı âyetten maksat; ümem-i salifenin helaklerini beyanla mevcut olan milletleri imana ve insafa davet etmektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran ellerini ağızlarına götürmelerinin sebebi; rusül-ü kiramın davetlerine taaccüp ve gazaplarıdır. Çünkü; insanların hal-i gazap ve taaccüplerinde ellerini ağızlarına götürmeleri ve parmaklarını ısırmaları âdetleridir. Yahut resullerinin davetlerine şiddetle güldüklerinden dolayı ellerini ağızlarına götürmüşlerdir. Zira; pekçe gülen kimsenin elini ağzına götürüp eliyle ağzını kapaması âdettir. Yahut resullerin söyledikleri sözlerin kendi itikadlarınca yalan olduğuna işaret için ellerini ağızlarına götürmüşler ve ağızlarıyla söyledikleri sözler yalan demek istemişlerdir.
Mürib ; şüphe ve töhmet verici demektir. Yani; «Biz sizin sözünüzden bir şek içindeyiz ki o şekkimiz bize şüphe ve kalbimize ıztırap ve elem veriyor. Binaenaleyh; sizin söylediğiniz sözlere kalbimiz mutmain olup sükûnet bulamıyor. Şu halde bu misilli ıztırap veren sözlere nasıl inanalım?» demektir.
Bu âyet; küfürlerinde dahi sekleri olduğuna delâlet eder. Çünkü; evvelâ «Biz küfrettik» dedikten sonra şek üzere olduklarından bahsetmek küfürleri dahi şek üzere olduğuna delâlet eder.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Hz. Âdem'den beri geçen senelerin ye milletlerin adetlerini tarihle -teeyan mümkün değildir. Zira; mümkün olsaydı Cenab-r Hak helak olan milletlerin adetlerine âid ilmi, zatına hasretmezdi. Halbuki cümlesiyle zatına tahsis etmiştir. Milletlerin adetleri bilinmeyince zamanlan dahi bilinemeyeceği tabiidir.
İbrahim 14:9
Vacip Tealâ nimete şükrün dünyada ve âhirette envâ'-ı hayrat ve saadete sebep olduğunu ve küfran-ı nimetin envâ'-ı hırma-na ve şiddetli azaba vesile olacağını beyandan sonra küfrün mazarratı ve şükrün menfaati ancak insanlara ait olduğunu Hz. Musa'dan hikâye suretiyle beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hz. Mûsâ kavmine vâki olan nasihatına ilâve ederek vakaayi-i âlemden bazılarına işaret etmek suretiyle dedi ki-«Ey kavmim! Sizden evvel geçen Nûh, Ad ve Semud kavminin ve onlardan sonra gelen milletlerin haberleri ve sebeb-i helakleri size gelmedi mi, onların haberlerini duymadınız mı, onlardan ibret almalı değil misiniz, onların helaklerine sebep olan ma'siyetler sizin helakinize sebep olmaz mı? Elbette sebep olur. Çünkü; esbapta iştirak müsebbebatta iştiraki icabeder ve o helak olanların adedini Allah'tan başka kimse bilmez. Zira; nice kavimler Allah'a karşı vâki olan kusurlarına binaen helak oldular, dünyada harabelerinden başka birşeyler Çalmadı. Kusurlarının başlıcası; resullerine isyanlarıdır. Çünkü; onlara resulleri mucizelerle geldiler. Onlar ri-saletlerini tasdik etmediler. Binaenaleyh; kemal-i hayret ve taaccüplerinden ellerini ağızlarına götürdüler ve parmaklarını ısırdılar ve «Biz sizin irsal olunduğunuz ahkâma küfrettik, iman etmeyiz. Nasıl iman edelim. İman edemeyiz. Zira; biz sizin davet ettiğiniz ahkâmdan şek içindeyiz ve o şekkimiz bize şüphe veriyor. Böyle şüphe üzere iman olur mu? Nasıl şüphe etmeyelim? Eğer sizin dediğiniz gibi her şeye kaadir ve her şeyi bilir bir ma'bud olsaydı güneşten daha aşikâr olurdu» demeleriyle davetlerini reddettiklerini ve şu redleri helaklerine sebep olduğunu Hz. Mûsâ kavmine beyan etti. Şu manâ; bu sözün Hz. Musa'nın sözü olduğuna nazarandır. Amma Allahü Tealâ'dan ümmet-i Muhammed'e hitab olduğuna nazaran manâ aynı manâdır ve lâkin ümmet-i Muhammed'e hitap olarak ümmet-i Muhammedi tehdid olur. Çünkü; her iki ihtimale, karşı âyetten maksat; ümem-i salifenin helaklerini beyanla mevcut olan milletleri imana ve insafa davet etmektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran ellerini ağızlarına götürmelerinin sebebi; rusül-ü kiramın davetlerine taaccüp ve gazaplarıdır. Çünkü; insanların hal-i gazap ve taaccüplerinde ellerini ağızlarına götürmeleri ve parmaklarını ısırmaları âdetleridir. Yahut resullerinin davetlerine şiddetle güldüklerinden dolayı ellerini ağızlarına götürmüşlerdir. Zira; pekçe gülen kimsenin elini ağzına götürüp eliyle ağzını kapaması âdettir. Yahut resullerin söyledikleri sözlerin kendi itikadlarınca yalan olduğuna işaret için ellerini ağızlarına götürmüşler ve ağızlarıyla söyledikleri sözler yalan demek istemişlerdir.
Mürib ; şüphe ve töhmet verici demektir. Yani; «Biz sizin sözünüzden bir şek içindeyiz ki o şekkimiz bize şüphe ve kalbimize ıztırap ve elem veriyor. Binaenaleyh; sizin söylediğiniz sözlere kalbimiz mutmain olup sükûnet bulamıyor. Şu halde bu misilli ıztırap veren sözlere nasıl inanalım?» demektir.
Bu âyet; küfürlerinde dahi sekleri olduğuna delâlet eder. Çünkü; evvelâ «Biz küfrettik» dedikten sonra şek üzere olduklarından bahsetmek küfürleri dahi şek üzere olduğuna delâlet eder.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Hz. Âdem'den beri geçen senelerin ye milletlerin adetlerini tarihle -teeyan mümkün değildir. Zira; mümkün olsaydı Cenab-r Hak helak olan milletlerin adetlerine âid ilmi, zatına hasretmezdi. Halbuki cümlesiyle zatına tahsis etmiştir. Milletlerin adetleri bilinmeyince zamanlan dahi bilinemeyeceği tabiidir.
Vacip Tealâ resuller ümmetlerini davet ettiklerinde ümmetlerinin aldıkları vaziyetlerini beyandan sonra resullerin ümmetlerine hitabelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; rusül-ü kiram ümmetlerinin şek ve tereddütlerini ve küfrüzere ısrarlarını görünce ümmetlerini tekdir tarikıyla dediler ki «Siz yerin ve göğün halikı olan Allahü Tealâ'nm vücudunda mı şek ediyorsunuz? Halbuki Allahü Tealâ'nm vücudunda şekketmek kaabil değildir. Çünkü; âsârı olan semâvat ve arz meydandadır. Binaenaleyh; bu eserlerin elbette bir müessiri ve halikı olduğunu her akıl sahibinin idrak etmesi lâzımdır. İşte o halik da Allahü Te-alâ'dır. Şu halde Allah'ın vücudunda şekketmek ne kadar hamakattır. O Allahü Tealâ ki sizin bazı günahınızı mağfiret etmek ve günahınız sebebiyle alelacele helak etmeyip eceM muayyeninize kadar te'hir etmek için resulleri ve kitapları vasıtasıyla sizi imana ve doğru yola davet eder ki icabet etmekle helakten ve azaptan kurtulasmız» Rusül-ü kiram bu sözleriyle ümmetlerine nesayihte bulundular.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nın mağfiret edeceği günah, insanın günahlarından bazısı olduğuna işaret için ba'za delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü Allahü Tealâ'nın mağfiret edeceği günah; abdın Allah'a karşı isyanıdır. Amma' hukuk-u ibad; hak sahibiyle helâlleşmeyi icabeder. Zira; mezalimi reddedip hak sahibi hakkını helâl etmedikçe hukuk-u ibaddan kurtulamaz. .
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hemze; vücud-u ilâhide şekki inkâr için varid olmuş istifham-ı inkârıdır. Zira; vücud-u ilâhiyi ikrar ve fail-i muhtar olduğunu itikad lâzım olduğu fıtrat-ı asliyenin ikrar edeceği şeylerdendir. Çünkü; vücud-u ilâhinin delilleri çok ve zahirdir. Binaenaleyh; vücud-u Bârı'den şekketmek bu mevcut mükevvenattan göz kapamaktır. Yalnız mevcudat-ı sa-ireden göz kapamak da kâfi değil, belki kendi vücudunu da unutmak lâzımdır. Çünkü; vücud-u Bârî'ye insanın kendi vücudu da pek büyük bir delildir.
Hulâsa; rusül-ü kiramın ümmetlerine "Bu âlem-i mükevvena-tın halikında mı şekkedersiniz? O âlemin halikı olan Allahü Tealâ sizin bazı günahınızı mağfiret edip ecel-i muayyeninize kadar helakinizi te'hir etmek için 'sizi hakka davet eder» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin dendir.
Vacip Tealâ resuller ümmetlerini davet ettiklerinde ümmetlerinin aldıkları vaziyetlerini beyandan sonra resullerin ümmetlerine hitabelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; rusül-ü kiram ümmetlerinin şek ve tereddütlerini ve küfrüzere ısrarlarını görünce ümmetlerini tekdir tarikıyla dediler ki «Siz yerin ve göğün halikı olan Allahü Tealâ'nm vücudunda mı şek ediyorsunuz? Halbuki Allahü Tealâ'nm vücudunda şekketmek kaabil değildir. Çünkü; âsârı olan semâvat ve arz meydandadır. Binaenaleyh; bu eserlerin elbette bir müessiri ve halikı olduğunu her akıl sahibinin idrak etmesi lâzımdır. İşte o halik da Allahü Te-alâ'dır. Şu halde Allah'ın vücudunda şekketmek ne kadar hamakattır. O Allahü Tealâ ki sizin bazı günahınızı mağfiret etmek ve günahınız sebebiyle alelacele helak etmeyip eceM muayyeninize kadar te'hir etmek için resulleri ve kitapları vasıtasıyla sizi imana ve doğru yola davet eder ki icabet etmekle helakten ve azaptan kurtulasmız» Rusül-ü kiram bu sözleriyle ümmetlerine nesayihte bulundular.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nın mağfiret edeceği günah, insanın günahlarından bazısı olduğuna işaret için ba'za delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü Allahü Tealâ'nın mağfiret edeceği günah; abdın Allah'a karşı isyanıdır. Amma' hukuk-u ibad; hak sahibiyle helâlleşmeyi icabeder. Zira; mezalimi reddedip hak sahibi hakkını helâl etmedikçe hukuk-u ibaddan kurtulamaz. .
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hemze; vücud-u ilâhide şekki inkâr için varid olmuş istifham-ı inkârıdır. Zira; vücud-u ilâhiyi ikrar ve fail-i muhtar olduğunu itikad lâzım olduğu fıtrat-ı asliyenin ikrar edeceği şeylerdendir. Çünkü; vücud-u ilâhinin delilleri çok ve zahirdir. Binaenaleyh; vücud-u Bârı'den şekketmek bu mevcut mükevvenattan göz kapamaktır. Yalnız mevcudat-ı sa-ireden göz kapamak da kâfi değil, belki kendi vücudunu da unutmak lâzımdır. Çünkü; vücud-u Bârî'ye insanın kendi vücudu da pek büyük bir delildir.
Hulâsa; rusül-ü kiramın ümmetlerine "Bu âlem-i mükevvena-tın halikında mı şekkedersiniz? O âlemin halikı olan Allahü Tealâ sizin bazı günahınızı mağfiret edip ecel-i muayyeninize kadar helakinizi te'hir etmek için 'sizi hakka davet eder» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin dendir.
İbrahim 14:10
Vacip Tealâ rusül-ü kiramın kelâmlarını beyandan sonra üm metlerinin müdafaalarını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; rusül-ü kiramın ümmetlerini imana ve tevhide davetlerine karşı «Siz olmadınız, ancak bizim mislimiz beşer oldunuz. Yoksa resul olmadınız. Eğer beşerden resul olsa bizim de sizin gibi resul olmamız lâzım gelirdi. Binaenaleyh; biz resul olmayınca siz de resul değilsiniz. Şu halde sizin bizim üzerimize fazilet ve meziyet davasına hakkınız yoktur. Siz risalet davasıyla bizim babalarımızın ibadet ettikleri ma'budlara ibadet etmekten bizi menetmek murad ediyorsunuz. Eğer siz risalet davanızda sadıksamz davanızı ispat edecek açık beyyineler getirin ki bizim şüphemizi kaldırmak suretiyle bize galebe ve bizi ilzamla imana mecbur etsin-" ler» demeleriyle risalete bir takım şüpheler irad ettiler. Halbuki şüphelerinden birincisi olan rusül-ü kiramın beşer olması risalet-lerine mani değildir. Çünkii beşere resul; ancak beşerden olur ve «Siz de bizim gibisiniz» demek yanlıştır. Evet! İnsaniyet ve avarız-ı beşeriye noktasından rusül-ü kiram âhâd-ı ümmete müşabihtirler ve lâkin, kuvve-i kudsiye, mezâyâ-yı âliye, menakıb-ı celile cihetinden âhâd-ı ümmete kıyas kabul etmez. Zira; enbiya-yı kiramın mertebeleri beşeriyetin en yüksek tabakalarında olduğu cihetle âhadm o mertebeye baliğ olması mümkün değildir. Zira; nübüvvet kisible değildir ki insanlar sa'yetmekle vasıl olsunlar. Belki nübüvvet; ihsan-ı ilâhiye ve mevhibe-i sünhaniyedir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak o mertebe ve mansıba müstehak olan zat-ı şerifi bir lir, nübüvvet kürsüsüne onu oturtur ve kullarıyla kendi arasında tarik-ı hakkı kullarına tebliğ için vasıta kılar.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile ümmetlerin resullerinden açık beyyine istemeleri mücerret inat içindir. Zira; her nebi ümmetine kanaat verecek ve davasını ispat edecek mucize izhar etmiştir. Lâkin ümmetler iman etmemek için bir takım müşkülât ihdasıyla tekâlifte bulunmuşlardır. Zira; davaya kifayet edecek mucize izharından sonra başka mucize talebinde bulunmak inattan başka birşey olmadığından hiçbir nebi tarafından bu gibi talepler is'âf olunmamıştır. Binaenaleyh; inad üzere ısrar edenler her zaman hâib ü hâsir olmuşlardır.
Hulâsa; bu âyet ümmetlerin üç şüphesi üzerine müştemildir.
Birincisi; beşeriyetin risalete münafi olmasıdır. Halbuki beşeriyet risalete münafi değildir.
İkincisi; âbâ ve ecdadını taklitlerinin imanlarına mani olmasıdır. Halbuki itikaadiyatta taklid caiz değildir.
Üçüncüsü; rusül-ü kiramın mucizelerini davalarını ispata kâfi görmemeleridir. Halbuki dava-yı nübüvveti ispata kâfi mucizeden sonra başka mucize istemek mücerret inattan ibarettir.
İbrahim 14:11
Vacip Tealâ kâfirlerin emr-i nübüvvette şüphelerini beyandan sonra rusül-ü kiramın cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler beşeriyeti risalete münafi addederek resullerine «Siz de bizim gibi beşersiniz. Beşerin efradı arasında fark olmaz. Zira; cümlesi hey'ette tabiatta müsavilerdir. Şu hâlde bazılarının diğerleri üzerine nübüvvetle imtiyaz davasına hakları olamaz» diyerek iradettikleri şüphelerine resulleri cevap verdiler ve dediler ki «Biz beşeriyetimizi inkâr etmeyiz. Biz de sizin gibi yer, içer, yatar ve kalkar beşeriz. Fakat beşeriyet risalete münafi değildir. Zira risalet; bir mansıbı âlîdir. Allahü Tealâ dilediği kuluna ihsan eder. Kimse karışamaz. Binaenaleyh; bizim nübüvvetimiz taraf-ı ilâhiden bize atiyedir. Siz reddedemezsiniz ve siz iman etmemek için bizim getirdiğimiz mucizeye kanaat etmeyerek başka mucize istersiniz. Halbuki sizin her istediğiniz mucizeyi getirmek bizim kudretimiz tahtında değildir. Çünkü; bizim için izn-i ilâhi olmadıkça mucize getirmek mümkün olmadı, ancak izn-i ilâ:jj hiyle getirebiliriz. Zira mucizeyi halkeden Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; halkederse ihsan etmiş olur, biz de size izhar ederiz.» Amma halketmediğinde «Niçin halketmedin?» diyemeyiz. Bizim-getirdiğimiz mucizemiz davamızı ispata kâfi olduğu cihetle sizin istediğiniz şeyler zaiddir. Şu halde Allah'a iman eden müminler ancak Allah'a itimad etsinler ve hayr ü şerri ondan bilip bütün umurunu ona tefviz eylesinler<> demekle nübüvvetlerine itiraz eden kâfirlere cevap verdiler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiya-yı kiramın nübüvvetle imtiyazları ancak fazl-ı ilâhi olduğunu beyanla nübüvvetin kisible olmayıp ancak atiye-i ilâhiye olduğuna işaret etmişlerdir ki mümkün ve caiz olan şeylerin bazısını bazı ahar üzerine tercih ancak rneşiyet-i ilâhiyeyle olduğunu beyanla mu'terizlerin itirazlarını reddetmişlerdir. Binaenaleyh; mucize halketmek de meşiyet-i ilâhiye iktizasındandır. İsterse halkeder, istemezse etmez. Müminlerin Allah'a mütevekkil olduklarını beyanla kâfirlerin şerrinden emin olduklarına işaret etmişlerdir. Çünkü; kendileri müminlerin kuvvetli zümresinden ve mümtaz tabakasından oldukları cihetle Allah'a itimadları daha ziyade olduğundan kâfirlere ehemmiyet vermediklerini beyan etmişlerdir.
İbrahim 14:12
Vacip Tealâ tevekkülün lüzumu hakkında rusül-ü kiramın sözlerini hikâye etmek üzere buyuruyor.
Yani; ahvalimizi ıslah eden ve mertebe-i nübüvvetle bizi mümtaz kılan Allahü Tealâ'ya tevekkülümüze ne gibi mani var ki biz mütevekkil olup itimad etmeyelim? Elbette itimad ederiz. Zira; biz her şeyi Allah'ın kaderiyle olduğunu bilir ve sizin şerikinizi defetmekte Allah'ın kudretine sığınır ve itimad ederiz. Halbuki Allahü Tealâ bize necat verecek ve saâdet-i dareyne îsâl edecek yollarımızı ta'rif etti ve tarik-ı hidayeti bize gösterdi. Şu halde biz Rabbimize niçin itimad etmeyelim ve, sizi tarik-ı hakka davetimizden dolayı sizin bize ezanıza elbette sabrederiz. Allah'a yemin ederiz ki bize eziyet ve cefanıza sabreder ve sabrımızı envâ!-ı hayrata miftah addederiz ve sizin cevr ü cefanızın kaldırılmasını Allah'tan bekleriz» demekle rusül-ü kiram nübüvvetlerine itiraz eden mu'terizlere müdafaada bulundular ve en nihayet dediler ki «İtimad edenler ancak Allah'a itimad etsinler ve itimadlarında sebat ve devam eylesinler. Zira; her şeyin halikı Allahü Tealâ olunca^ Allah'ın gayrı itimad edecek bir kimse yoktur.»
Medarik'te beyan olunduğu veçhile tevekkül; insanın cismini ubudiyete, kalbini rububiyete raptetmekle beraber nimet zamanı şükür, belâ zamanı sabretmektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette evvelki tevekkülle murad; asıl tevekkül olup ikinci tevekkülle emir; tevekkülün devamıyla emir olduğu cihetle tekrar yoktur.
İbrahim 14:13
Vacip Tealâ rusül-ü kiramın ümmetlerine verdikleri cevap üzerine kâfirlerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; enbiyanın davet ve nasihatları üzerine kâfirlerin kibir ve gururları arttı. Hatta resullerine «Ey resuller! Siz bizi davetten vazgeçmeyince iki şeyden birisi elbette olacaktır. Ya biz sizi beldelerimizden çıkaracağız veyahut siz bizim milletimize avdet edeceksiniz» diyerek tehdid ettiler. Kâfirlerin şu tehdidi eri üzerine Rableri tesliye tarikıyla resullerine vahyetti ve dedi ki «Elbette biz zalimleri gazabımızla ihlâk edeceğiz. Binaenaleyh; onların akıbetleri helaktir, korkmayın ve tarik-ı hakka davete devam edin ve onları ihlâkden sonra biz sizi onların sizi çıkarmak istedikleri arz üzerinde elbette iskân edeceğiz. Şu halde arzdan çıkacak onlardır, siz değilsiniz, şu zalimleri ihlâk ve müminleri iskân; yevm-i kıyamette benim azapla kıyamımdan ve huzurumda hesap için kıyamdan ve azapla vaîdimden korkan müminler içindir. Zira; bunları düşünenler ibret alır ve intifa' ederler.»
Bu âyette avdet.; intikal manâsına olduğundan enbiyanın haşa evvelden onların dinindeyken sonradan kendi dinlerini te'sis ettiler de bundan dolayı kâfirler avdet etmelerini teklif ettiler denilemez. Çünkü; enbiyanın cümlesi bidaye-i neş'etlerinden hin-i irtihallerine kadar din-i hak üzere bulunmuşlardır. Binaenaleyh; «Avdet edin» demekten maksatları; «Bizim dinimize intikaal edin» demektir. Yahut avdet tabiri kâfirlerin kendi zu'm-u batılları üzerinedir. Çünkü; enbiya-yı kiram ızhar-ı nübüvvet edinceye kadar onlara tebligatta bulunmadıklarından onlar kendi dinlerinde olduklarını zannettikleri için «Avdet edersiniz» demişlerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile haklı olan bir kimseyi zulümle mahallinden çıkarmak için eza eden kimseyi ihlâk edip mazlumu onun yerine iskân etmek âdet-i ilâhiye olduğuna bu âyet delâlet ve Resulullah'm hadis-i şerifi de bu manâyı te'yid eder. Yani «Komşusuna ezâ eden kimsenin hanesine Allahü Tealâ eza ettiği komşusunu varis kılar» demektir.
Hulâsa; rusül-ü kiramın ümmetlerine «Bizim tevekkülümüze ne mani var? Halbuki Allahü Tealâ bizim doğru yollarımızı gösterdi. Biz sizin ezanıza sabreder, Allah'tan yardım bekleriz ve iti-mad edenler Allah'a itimad etsinler» dedikleri ve buna karşı kâfirlerin onlara «Biz sizi ya arzımızdan çıkarırız veyahut siz bizim milletimize intikaal edersiniz» dedikleri ve Rableri rusül-ü kirama Vahyedip «Elbette biz zalimleri ihlâk eder, onların toprağında sizi <iskân ederiz» buyurduğu ve şu ihlâk ve iskân Allah'tan ve aza-, bmdan korkan kimseler için hak olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:14
Vacip Tealâ rusül-ü kiramın ümmetlerine verdikleri cevap üzerine kâfirlerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; enbiyanın davet ve nasihatları üzerine kâfirlerin kibir ve gururları arttı. Hatta resullerine «Ey resuller! Siz bizi davetten vazgeçmeyince iki şeyden birisi elbette olacaktır. Ya biz sizi beldelerimizden çıkaracağız veyahut siz bizim milletimize avdet edeceksiniz» diyerek tehdid ettiler. Kâfirlerin şu tehdidi eri üzerine Rableri tesliye tarikıyla resullerine vahyetti ve dedi ki «Elbette biz zalimleri gazabımızla ihlâk edeceğiz. Binaenaleyh; onların akıbetleri helaktir, korkmayın ve tarik-ı hakka davete devam edin ve onları ihlâkden sonra biz sizi onların sizi çıkarmak istedikleri arz üzerinde elbette iskân edeceğiz. Şu halde arzdan çıkacak onlardır, siz değilsiniz, şu zalimleri ihlâk ve müminleri iskân; yevm-i kıyamette benim azapla kıyamımdan ve huzurumda hesap için kıyamdan ve azapla vaîdimden korkan müminler içindir. Zira; bunları düşünenler ibret alır ve intifa' ederler.»
Bu âyette avdet.; intikal manâsına olduğundan enbiyanın haşa evvelden onların dinindeyken sonradan kendi dinlerini te'sis ettiler de bundan dolayı kâfirler avdet etmelerini teklif ettiler denilemez. Çünkü; enbiyanın cümlesi bidaye-i neş'etlerinden hin-i irtihallerine kadar din-i hak üzere bulunmuşlardır. Binaenaleyh; «Avdet edin» demekten maksatları; «Bizim dinimize intikaal edin» demektir. Yahut avdet tabiri kâfirlerin kendi zu'm-u batılları üzerinedir. Çünkü; enbiya-yı kiram ızhar-ı nübüvvet edinceye kadar onlara tebligatta bulunmadıklarından onlar kendi dinlerinde olduklarını zannettikleri için «Avdet edersiniz» demişlerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile haklı olan bir kimseyi zulümle mahallinden çıkarmak için eza eden kimseyi ihlâk edip mazlumu onun yerine iskân etmek âdet-i ilâhiye olduğuna bu âyet delâlet ve Resulullah'm hadis-i şerifi de bu manâyı te'yid eder. Yani «Komşusuna ezâ eden kimsenin hanesine Allahü Tealâ eza ettiği komşusunu varis kılar» demektir.
Hulâsa; rusül-ü kiramın ümmetlerine «Bizim tevekkülümüze ne mani var? Halbuki Allahü Tealâ bizim doğru yollarımızı gösterdi. Biz sizin ezanıza sabreder, Allah'tan yardım bekleriz ve iti-mad edenler Allah'a itimad etsinler» dedikleri ve buna karşı kâfirlerin onlara «Biz sizi ya arzımızdan çıkarırız veyahut siz bizim milletimize intikaal edersiniz» dedikleri ve Rableri rusül-ü kirama Vahyedip «Elbette biz zalimleri ihlâk eder, onların toprağında sizi <iskân ederiz» buyurduğu ve şu ihlâk ve iskân Allah'tan ve aza-, bmdan korkan kimseler için hak olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:15
Vacip Tealâ enbiya-yı izamın ümmetlerinin imanından me'yus olub Rablerinden fütuhat talebettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; enbiya-yı kiram ümmetlerinin imanından me'yus olunca Allah'tan düşmanları üzerine nusret ve fütuhat istediler. Rableri onlara nusret verdi. Binaenaleyh; kâfirlerden resullerine şiddetle inad eden ve cevr ü. cefada haddini tecavüz edip Allah'a ve resulüne tekebbür eden her zalim ve gaddar dünyada gazab-ı ilâhi ile makhur oldu ve yalnız azab-ı dünyeviyeyle kalmadı. Zira; azab-ı dünyanın arkasında ve o cebbarın önünde azab-ı Cehennem vardır ve yalnız Cehennem'e girmekle de iktifa olunmaz. Çünkü; o cebbar Cehennem'de yananların derilerinden ve etlerinden akan irin ve sarı sularla sulanır. Zira; ehl-i Cehennem'in ekser-i evkatta şarapları vücutlarından akan cifelerdir. O zalim ve gaddar cifeleri azar azar yutmaya çalışır ve lâkin bolca yutmaya yakın bile olamaz ve bin türlü zahmetlerle yutmaya sa'yederse de damla damla yutabilir. Zira o cife; İaşe ve necaset olduğu gibi yağlı ve katı olduğundan boğazından geçmez ve her tarafını azap ihata ettiğinden esbab-ı mevtde vücudunun her tarafından hücum eder. Halbuki ölemez. Zira; âhirette hayat daimidir. Keşke ölse de azaptan kurtulsa memnun olur ve lâkin Ölüm yoktur. Yani; ölüm acıları çok ve lâkin Ölüm yoktur ve bu kadar elemli acıların ve şarabın arkasında şiddetli azap vardır ki o cebbarın Önünde karşılar.
Azab-ı gaIizla murad; her azabın arkasından ondan daha şiddetlisi gelmektir ki arkası kesilmez ve tükenmez demektir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın resullerine nusret verdiği, düşmanlarından intikamını aldığı, her cebbarın dünya ve âhirette zarar-dide olduğu, Cehennem'deki şarapları vücutlarından akan irinler olduğu, bunları güçlükle içmek istedikleri ve lâkin boğazlarından geçmediği, ölüm vücudunun her taraflarını ihata edip velâkin ölüm olmadığı, bunların hepsiyle beraber o gaddar kimsenin Önünde pek şiddetli azap olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:16
Vacip Tealâ enbiya-yı izamın ümmetlerinin imanından me'yus olub Rablerinden fütuhat talebettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; enbiya-yı kiram ümmetlerinin imanından me'yus olunca Allah'tan düşmanları üzerine nusret ve fütuhat istediler. Rableri onlara nusret verdi. Binaenaleyh; kâfirlerden resullerine şiddetle inad eden ve cevr ü. cefada haddini tecavüz edip Allah'a ve resulüne tekebbür eden her zalim ve gaddar dünyada gazab-ı ilâhi ile makhur oldu ve yalnız azab-ı dünyeviyeyle kalmadı. Zira; azab-ı dünyanın arkasında ve o cebbarın önünde azab-ı Cehennem vardır ve yalnız Cehennem'e girmekle de iktifa olunmaz. Çünkü; o cebbar Cehennem'de yananların derilerinden ve etlerinden akan irin ve sarı sularla sulanır. Zira; ehl-i Cehennem'in ekser-i evkatta şarapları vücutlarından akan cifelerdir. O zalim ve gaddar cifeleri azar azar yutmaya çalışır ve lâkin bolca yutmaya yakın bile olamaz ve bin türlü zahmetlerle yutmaya sa'yederse de damla damla yutabilir. Zira o cife; İaşe ve necaset olduğu gibi yağlı ve katı olduğundan boğazından geçmez ve her tarafını azap ihata ettiğinden esbab-ı mevtde vücudunun her tarafından hücum eder. Halbuki ölemez. Zira; âhirette hayat daimidir. Keşke ölse de azaptan kurtulsa memnun olur ve lâkin Ölüm yoktur. Yani; ölüm acıları çok ve lâkin Ölüm yoktur ve bu kadar elemli acıların ve şarabın arkasında şiddetli azap vardır ki o cebbarın Önünde karşılar.
Azab-ı gaIizla murad; her azabın arkasından ondan daha şiddetlisi gelmektir ki arkası kesilmez ve tükenmez demektir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın resullerine nusret verdiği, düşmanlarından intikamını aldığı, her cebbarın dünya ve âhirette zarar-dide olduğu, Cehennem'deki şarapları vücutlarından akan irinler olduğu, bunları güçlükle içmek istedikleri ve lâkin boğazlarından geçmediği, ölüm vücudunun her taraflarını ihata edip velâkin ölüm olmadığı, bunların hepsiyle beraber o gaddar kimsenin Önünde pek şiddetli azap olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:17
Vacip Tealâ enbiya-yı izamın ümmetlerinin imanından me'yus olub Rablerinden fütuhat talebettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; enbiya-yı kiram ümmetlerinin imanından me'yus olunca Allah'tan düşmanları üzerine nusret ve fütuhat istediler. Rableri onlara nusret verdi. Binaenaleyh; kâfirlerden resullerine şiddetle inad eden ve cevr ü. cefada haddini tecavüz edip Allah'a ve resulüne tekebbür eden her zalim ve gaddar dünyada gazab-ı ilâhi ile makhur oldu ve yalnız azab-ı dünyeviyeyle kalmadı. Zira; azab-ı dünyanın arkasında ve o cebbarın önünde azab-ı Cehennem vardır ve yalnız Cehennem'e girmekle de iktifa olunmaz. Çünkü; o cebbar Cehennem'de yananların derilerinden ve etlerinden akan irin ve sarı sularla sulanır. Zira; ehl-i Cehennem'in ekser-i evkatta şarapları vücutlarından akan cifelerdir. O zalim ve gaddar cifeleri azar azar yutmaya çalışır ve lâkin bolca yutmaya yakın bile olamaz ve bin türlü zahmetlerle yutmaya sa'yederse de damla damla yutabilir. Zira o cife; İaşe ve necaset olduğu gibi yağlı ve katı olduğundan boğazından geçmez ve her tarafını azap ihata ettiğinden esbab-ı mevtde vücudunun her tarafından hücum eder. Halbuki ölemez. Zira; âhirette hayat daimidir. Keşke ölse de azaptan kurtulsa memnun olur ve lâkin Ölüm yoktur. Yani; ölüm acıları çok ve lâkin Ölüm yoktur ve bu kadar elemli acıların ve şarabın arkasında şiddetli azap vardır ki o cebbarın Önünde karşılar.
Azab-ı gaIizla murad; her azabın arkasından ondan daha şiddetlisi gelmektir ki arkası kesilmez ve tükenmez demektir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın resullerine nusret verdiği, düşmanlarından intikamını aldığı, her cebbarın dünya ve âhirette zarar-dide olduğu, Cehennem'deki şarapları vücutlarından akan irinler olduğu, bunları güçlükle içmek istedikleri ve lâkin boğazlarından geçmediği, ölüm vücudunun her taraflarını ihata edip velâkin ölüm olmadığı, bunların hepsiyle beraber o gaddar kimsenin Önünde pek şiddetli azap olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:18
Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarını beyandan sonra amellerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimselerin sıfatları ki onlar kendilerini envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rablerine ve Rablerinin nimetlerine küfrettiler ve mertebe-i tevhidden uzak bulundular. Onların sadaka, sıla-i rahim, envâ'-ı hayrat ve hasenat, akrabaların in'âm ve ihsan gibi fayda ümid ettikleri amelleri şiddetli bir günde kuvvetli rüzgârın savurduğu kül gibidir ki külü rüzgâr savurup yerinde bir eser kalmadığı gibi bunların amelleri şiddetli rüzgâra benzeyen küfür sebebiyle zayi olmuştur. Binaenaleyh; onlar yevm-i kıyamette kesbettikleri amellerinden hiçbir şey elde etmeye kaadir olamazlar. Çünkü; rüzgârın savurduğu kül elde olur mu ki bunların amelleri elde olsun. İşte habibim! Şu amellerinin ziyaı hidayetten uzak bir dalâldir. Halbuki kâfirler o amellerinden fayda beklerlerdi. Küfürleri amellerini iptal ettiğinden hiç faydasını görmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçjule kâfirlerin amellerini rüzgârın savurduğu küle teşbih; amelin eseri kalmamakta ve fayda görülmemektedir. Çünkü; bunların amelleri küfürleri sebebi ile zayi ve batıl olduğundan rüzgârın savurduğu kül gibi yok olur gider demektir. Amelleri yle murad; asıl manâda beyan olunduğu veçhile küfürleri halinde sıla-i rahim, ebeveyne hizmet, fukaraya infdk^ köprü yaptırmak ve sair hayrata para sarf etmek gibi işledikleri amelleridir. Çünkü küfür; bu amelleri iptal etmese fayda göreceklerdi ve lâkin rüzgârın külü savurup mahvettiği gibi küfürleri amellerini mahvetmiştir. Binaenaleyh; amellerinden asla fayda görmezler. Bunların amelleri itikaadri hakla metin bir esas üzere bina olunmadığından buz üzerine bina olunan ebniye gibi esasından yıkılır. Kezalik putlara karşı ibadetleri de yok olur, gider. Çünkü; putlara ibadetlerinden menfaat beklerken bilâkis kendilerine vizr ü vebal ve hidayet zanettikleri şey kendilerine akıbet dalâl-i baîd olur. Gerek hayrata ve gerek putlara ibadete müteallik amellerinin her ikisi de batıl olduğundan ednâ bir menfaat görmeye kaadir olamazlar. Kâfirlerin misilleri yle mu-rad; amellerinin mislidir. Binaenaleyh teşbih; amellerine aittir. Yani «Amelleri ellerine geçmemekte rüzgârın savurduğu küle benzer» demektir.
Bu âyet; her kulun kendi amelini kendi kesbettiğine delâlet eder. Zira; nazm-ı celilinde kisb; kullara nispet olunmuştur.
İbrahim 14:19
Vacip Tealâ kâfirlerin amelleri şiddetli rüzgârın savurduğu kül gibi zayi olduğunu beyan buyurduğu gibi âlemin hilkati hikmete muvafık olduğu cihetle kâfirlerin amellerini iptal ve müminlerin amellerini ibkaanın dahi hikmete muvafık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirlerin küfürleri sebebiyle amellerim iptal etmek hikmete muvafıktır. Ey Resul-ü Ekrem! Sen görmedin ve bilmedin mi? Hem gördün, hem de bildin ki, Allahü Tealâ kudret-i kâmile-siyle gökleri ve yeri hikmete muvafık ve,vakıa mutabık olarak görülen intizam üzere halketti ki bu intizam üzere âlem-i ulvî ve süfliyi görenler halikını derhal ikrarla iman etsinler. Bu kadar açık delillere karşı iman etmeyenlerin amellerini iptal etmek elbette hikmete muvafıktır. Eğer isterse Allahü Tealâ sizi iman etmediğinizden ve hakkı aramadığınızdan dolayı ihlâk eder, sizin yerinize ibadetine devam ve hikmetine riâyet edecek yeni bir kavim getirir, sizi giderip yerinize diğer bir kavmi getirmek Allahü Tealâ üzerine güç bir şey olmadı. Çünkü; Allahü Tealâ mevcudu i'dam' ve ma'dumu icada kaadir olduğu gibi bir kavmi ihlâkle diğerini icada dahi kaadirdir. Zira semavat ve arzı halka kaadir olan zatın, onların furuâtından olan insanları halkedeceği evleviyetle sabit olur. Kudret-i ilâhiye bizatihidir, yoksa bazı şeyi halketmek bir hassa icabı değildir. Şu halde iman ve ibadet etmeye lâyık olduğu halde iman etmeyenler elbette amellerinin iptal olunmasına lâyık ve müstehaklardır.
İbrahim 14:20
Vacip Tealâ kâfirlerin amelleri şiddetli rüzgârın savurduğu kül gibi zayi olduğunu beyan buyurduğu gibi âlemin hilkati hikmete muvafık olduğu cihetle kâfirlerin amellerini iptal ve müminlerin amellerini ibkaanın dahi hikmete muvafık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirlerin küfürleri sebebiyle amellerim iptal etmek hikmete muvafıktır. Ey Resul-ü Ekrem! Sen görmedin ve bilmedin mi? Hem gördün, hem de bildin ki, Allahü Tealâ kudret-i kâmile-siyle gökleri ve yeri hikmete muvafık ve,vakıa mutabık olarak görülen intizam üzere halketti ki bu intizam üzere âlem-i ulvî ve süfliyi görenler halikını derhal ikrarla iman etsinler. Bu kadar açık delillere karşı iman etmeyenlerin amellerini iptal etmek elbette hikmete muvafıktır. Eğer isterse Allahü Tealâ sizi iman etmediğinizden ve hakkı aramadığınızdan dolayı ihlâk eder, sizin yerinize ibadetine devam ve hikmetine riâyet edecek yeni bir kavim getirir, sizi giderip yerinize diğer bir kavmi getirmek Allahü Tealâ üzerine güç bir şey olmadı. Çünkü; Allahü Tealâ mevcudu i'dam' ve ma'dumu icada kaadir olduğu gibi bir kavmi ihlâkle diğerini icada dahi kaadirdir. Zira semavat ve arzı halka kaadir olan zatın, onların furuâtından olan insanları halkedeceği evleviyetle sabit olur. Kudret-i ilâhiye bizatihidir, yoksa bazı şeyi halketmek bir hassa icabı değildir. Şu halde iman ve ibadet etmeye lâyık olduğu halde iman etmeyenler elbette amellerinin iptal olunmasına lâyık ve müstehaklardır.
İbrahim 14:21
Vacip Tealâ kâfirlerin amellerinin batıl olduğunu beyan ettiği gibi huzur-u ilâhide vâki olacak hacaletlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yevm-i kıyamette Allah'ın emriyle muhasebe görmek için cümle nâs huzur-u ilâhide zuhur ederler., Dünyada gizli olarak işledikleri günahları da kendileriyle beraber açığa çıkar. Herkes kabrinden çıkarak huzur-u ilâhiye gelerek gi:zli günahları meydana çıkıp inkâra mecal kalmayınca dünyada fukara ve aklı zayıf olan zuâfa güruhu malları ve mansıplarıyla tekebbür edip idlâl eden metbû'larma derler ki «Dünyada biz size tabi' olduk, her ne der-. seniz kabul ettik, sözünüze aldandık, bizi ijğfal etmiştiniz. Şimdi bize gelen azab-ı ilâhiden azıcık bir şeyi bizden defedebilir misiniz ve bizi o azaptan muğnî kılar mısınız? Ve her şeye kaadir olduğunuzu iddia ediyordunuz. Haydi o iddianızı yerine getirin, o kibr ü gururunuz ve azametfüruşluğunuz nerede kaldı?» sözleriyle metbû'larma kahrederler. Metbû'lar zuafanın bu gibi kahırlı sözlerine «Eğer AlLahü Tealâ bizi hidayette kılmış olsaydı biz de sizi hidayette kıla:r, doğru yolu gösterirdik. Ve lâkin Allahü Tealâ bizi hidayette kılmadı. Biz de size tarik-ı hidayeti gösteremedik. Binaenaleyh; bugün ceza' ve feza' etmek yahut sabreylemek bizim üzerimize müsavidir. Zira; her ne yapsak bizim için azaptan kurtuluş yoktur» elemekle cevap verirler. Binaenaleyh; dâll ve mudil cümlesi azab-ı ebedîde kalırlar ve feryad ü figanlarının asla te'siri olmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile deki hürüz bir şeyin Örtüldükten sonra açığa çıkmasıdır. Bu makamda insanların kabre defnolunup toprakla örtüldükten sonra kıyamette kabirlerinden çıkıp huzur-u ilâhide arz-ı vücud etmeleridir. Kendileri bir müddet gaybubet ettikten sonra zuhur ettikleri gibi kendileriyle beraber gizli günahları da zuhur eder.
Zuafâ ile murad; fukara ve re'yü tedbiri zayıf olan avam tabakası ki zenginlere ve mansıp sahiplerine tâbi' olanlardır, îstikbar edenlerle murad; kavmin büyükleri ve servet .ve sâmân ve etbâ' ve a'van sahipleri ki memleketin eşraf} erkân ve rüesasıdır. Dünyada avam güruhunun bunlar misilli nüfuz sahibi olanlara tâbi' olmaları her kavm ve memlekette âdettir. Rüesa da alelekser fukara güruhunu iğfal ve idlâl ederler. Âhirette avam güruhu dünyada reis tanıdıklarının zili ü meskenet ve aczlerini görünce «Dünyadaki kibr ü gururunuz nerede kaldı, bugün bizden azabı defetmeye kaadir misiniz? Madem ki iktidarınız yoktu, bizi neden aldattınız?» demekle rüesayı terzil ederler ve rüesa bu sözlerden mahcup olur ve aczlerini itiraz ederek «Ne yapalım. Allahü Tealâ bize tevfik vermedi, biz de sizi doğru yola sevkedemedik» diyeceklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Ceza ve fezaın yahut sabrın faydası olmadığını Cehennem'de tecrübe ettikten sonra söyleyecekleri (İmam-ı Mukaatil) den naklen Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur.
Hulâsa; insanların kabirlerinden kalkıp, huzur-u ilâhide arz-ı vücud edecekleri, Kâfirlere, fasık u fâcirlere ittibâ' eden avam güruhunun tâbi' oldukları cebabireye kahr u sitem eyleyecekleri, onların da rüsvâ-ya âlem olarak «Bize hidayet müyesser olmadı ki sizi hidayette kilsak» diyecekleri, Cehennem'de sabırla feryad ü figanın hiç farkı olmayacağı, ehl-i küfür için Cehennem'den halâs-olmadığı, insanların dünyada fasık ve fâcirlere ittibâ' etmeyip ehl-i tevfik ve salâha ittibâ' etmeleri lâzım geldiği bu .âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:22
Vacip Tealâ rüesayla etbâ' arasında cereyan edecek muhavereyi beyandan sonra şeytan'la etbâ'ı arasında cereyan edecek mu-haveratı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e girmeleriyle hükm olunup emr-i ilâhi yerini ve herkes rnahall-i kararını bulup işler bittikten sonra ehl-i Cehennem İblis'i, levme ve tekdire başlayınca şeytan söze başlar ve der ki «Allahü Tealâ muhakkak olarak bu günü ve bu günde vâki olacak hesabı, cezayı ve cemi' ahvali suret-i sabite ve kafiyede size vaad etti ve ben de vaad ederek Allah'ın vaadinin hilafını size söyledim, hep kitaplar yalandır, âhirette ceza, hesap ve Cehennem yoktur dedim, halbuki benim vaadimde size kafi bir delilim ve cebrim yoktur. Binaenaleyh; sizi kahr ü cebrimle kendime itaat ettirmedim, siz kendi arzunuzla benim yalanlarıma inandınız, davetime icabet ettiniz. Allah'ın kafi vaadlerine inanmadınız ve davetine icabet etmediniz. Şu halde siz beni levmetmeyin, ancak kendi nefsinizi levmedin. Zira; ben size adavetimi ilân ettim. Adavetini ilân eden kimsenin adaveti icabı sizi vesveseyle aldatmasında sizin tarafınızdan zemme müstehak olmaz. Çünkü; gaflet ve hamakat sizde olduğundan zemme müstehak sizsiniz.» Demekle üzerinden kabahati atmak ister.
Vacip Tealâ şeytan'm sözünün bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şeytan sözüne şunu da ilâve ederek «Ben her ne kadar dünyada size yardım ederim diyerek sizi aldatmışsam da şimdi ben size yardım eder olmadım ve siz de bana yardım eder olmadınız. Çünkü; hakikat meydana çıktı, aldatmaya mecal kalmadı. Binaenaleyh; herkes kendi başının çaresini düşünsün ve ben sizden bir menfaat beklemem. Siz de benden bir şey beklemeyin. Zira; bundan evvel dünyada sizin bana iştirak ederek yaptığınız şirke ben küfrettim ve onu inkâr ettim. Zira; me'muratı terketmek ye menhiyatı işlemek suretiyle zulmeden zalimler için ancak acıtıcı azap vardır. Binaenaleyh; sizin ve benim gibi zalimler azaptan başka bir şey beklemesinler» demekle şeytan dünyada kendine ittibâ' edip yalan ve sahte vaadlerine inanıp Allah'ın kafi ve doğru va-adlerine inanmayanlardan bilkülliye teberri eder ve levme lâyık olan âsîlerin kendileri olduğunu ve şeytan'ı zemme hakları olmadığını beyanla ehl-i Cehennem'in sözlerini kesreyler ve şikâyetlerine nihayet verir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şeytan, cism-i lâtif olduğundan ateşin kömür içine ve susam yağının susam içine sirayeti gibi vü-cud-u insana sirayet ve istediği gibi vesvese eder. Binaenaleyh; insanları aldatır, envâ'-ı küfriyatı işletir. Şeytan'a küfriyatta iştirak ettiklerinden şeytan «Bana iştirak ettiğiniz küfre ben küfrettim, size ben yardım edemem» demiştir. Yani «Ben sizin şirkinizden teberri ettim» demek istemiştir. Yahud Beyzâvî'nin beyanı veçhile «Sizin beni müşterek kıldığınız Allah'a ben sizden evvel Hz. Adem'e secdeden nükûl etmekle küfrettim» demek istemiştir.
Gerek bu âyette şeytan'la muhavere ve gerek bundan evvelki âyette tâbi'lerin metbû'larıyla muhavereleri âhirette olacaksa da elbette olacağına ve asla hilaf olmayacağına binaen olmuş ve geçmiş bir vak'ayı hikâye eder gibi mâzî sıygalarıyla varid olmuştur.
İbrahim 14:23
Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; dünyada Allah'a itaat edip bütün umurlarında Allah'a iti-mad ettiklerinden Cenab-ı Hak âhirette onları envâVı selâmeti müş'ir olan selâm lafzıyla taltif edeceğini bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'e envâ'-ı ferah ve süruru mucip olan nehirlerin cereyamyla nimetler bahşölunduğu gibi selâmla halleri ve hatırları dahi sorulmak suretiyle taltif olunacakları beyan olunmuştur.
İbrahim 14:24
Vâçip Tealâ kâfirlerin ve müminlerin hallerini beyandan sonra her iki fırkanın halini izah edecek birer misal irad etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile kelime-i tayyibe yle murad; kelime-i tevhid ve şehadettir. Şecere-i tayyibe yle murad; hurma ağacıdır. Çünkü; meyvesinin-her mevsimde bulunması, arkası kesilmemesi, lezzeti, tadı, rayihasının güzelliği ve menfaatinin çokluğu herkesçe müsellem olduğundan hurma ağacına şecere-i tayyibe denmiştir. Hurma ağacının kökü yerde sabittir ki rüzgâr ve sair afatla kopmaz ve kırılmaz, dalları sema cihetine yükseldikçe yükselir. Binaenaleyh; dallarda biten meyveleri yerden uzak olduğu için ar-zm taaffünat ve kazuratından gayet mahfuz olduğu cihetle meyvesi gayet tatlı ve lezzetli olduğu gibi her zaman mevcut olduğu cümlenin malûmudur. İşte şu beyan olunan evsafın cümlesinde keli-me-i tevhid ve şehadet hurma ağacına benzer. Çünkü keiime-i şe-hadet; müminin kalbinde yerleşmiş kopmak ve devrilmek ihtimali yoktur ve bu kelime üzerine teferru eden müminin a'mâl-i salihası hurma dalları gibi sema cihetine gider. Hurmanın meyvesi daimi olduğu gibi müminin imanı sebebiyle ameli daimidir, arkası kesilmez. Kelime-i tevhidi yani imanı hurma ağacına teşbihin hikmeti; hurma ağacının insana müşabeheti ziyade olmasıdır. Çünkü hurma; Hz. Âdem'in tininin bakiyesinden halkolunduğu rivayet olunur. İnsanın başı kesilince öldüğü gibi hurma ağacıda başı kesilince kurur ve erkeği ile aşılanmayınca meyve vermez. İşte insanın kalbinde sabit olan tevhidin iki dalı var.
Birincisi; Allah'ı ma'rifet, emrine ta'zîm, menhiyattan ictinab, muhabbetle zikrine devam ve her işte esbabına tevessülle beraber Allah'a itimad-ı tamla itimad, etmek gibi birçok dalları ve budaklan vardır.
İkincisi; mahlûkatına şefkat, merhamet ve hayra sa'y ile ebnâ-yı cinsine menfaat îsâl etmekle onlardan şerri defetmek gibi bir çok dallan vardır. Bunların cümlesinin kökü ise kalpte olan ma'rifet-i ilâhiye ve kelime-i tevhiddir.
Vacip Tealâ'nın ma'kulâttan olan iman ve kelime-i tevhidi mahsusattan olan hurma ağacına teşbih tarikıyla misal getirmesi nâsın tamamıyla anlamaları ve düşünmeleri içindir. Çünkü; mahsusattan olan hurma ağacının kökünü, dalını, budağını, meyvesini ve devamını herkes bildiğinden kelime-i tevhidin esasını ve insanda ne gibi amellere sebep olduğunu hurma ağaeina teşbihle daha iyi anlaşılacağı şüphesizdir.
İbrahim 14:25
Vâçip Tealâ kâfirlerin ve müminlerin hallerini beyandan sonra her iki fırkanın halini izah edecek birer misal irad etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile kelime-i tayyibe yle murad; kelime-i tevhid ve şehadettir. Şecere-i tayyibe yle murad; hurma ağacıdır. Çünkü; meyvesinin-her mevsimde bulunması, arkası kesilmemesi, lezzeti, tadı, rayihasının güzelliği ve menfaatinin çokluğu herkesçe müsellem olduğundan hurma ağacına şecere-i tayyibe denmiştir. Hurma ağacının kökü yerde sabittir ki rüzgâr ve sair afatla kopmaz ve kırılmaz, dalları sema cihetine yükseldikçe yükselir. Binaenaleyh; dallarda biten meyveleri yerden uzak olduğu için ar-zm taaffünat ve kazuratından gayet mahfuz olduğu cihetle meyvesi gayet tatlı ve lezzetli olduğu gibi her zaman mevcut olduğu cümlenin malûmudur. İşte şu beyan olunan evsafın cümlesinde keli-me-i tevhid ve şehadet hurma ağacına benzer. Çünkü keiime-i şe-hadet; müminin kalbinde yerleşmiş kopmak ve devrilmek ihtimali yoktur ve bu kelime üzerine teferru eden müminin a'mâl-i salihası hurma dalları gibi sema cihetine gider. Hurmanın meyvesi daimi olduğu gibi müminin imanı sebebiyle ameli daimidir, arkası kesilmez. Kelime-i tevhidi yani imanı hurma ağacına teşbihin hikmeti; hurma ağacının insana müşabeheti ziyade olmasıdır. Çünkü hurma; Hz. Âdem'in tininin bakiyesinden halkolunduğu rivayet olunur. İnsanın başı kesilince öldüğü gibi hurma ağacıda başı kesilince kurur ve erkeği ile aşılanmayınca meyve vermez. İşte insanın kalbinde sabit olan tevhidin iki dalı var.
Birincisi; Allah'ı ma'rifet, emrine ta'zîm, menhiyattan ictinab, muhabbetle zikrine devam ve her işte esbabına tevessülle beraber Allah'a itimad-ı tamla itimad, etmek gibi birçok dalları ve budaklan vardır.
İkincisi; mahlûkatına şefkat, merhamet ve hayra sa'y ile ebnâ-yı cinsine menfaat îsâl etmekle onlardan şerri defetmek gibi bir çok dallan vardır. Bunların cümlesinin kökü ise kalpte olan ma'rifet-i ilâhiye ve kelime-i tevhiddir.
Vacip Tealâ'nın ma'kulâttan olan iman ve kelime-i tevhidi mahsusattan olan hurma ağacına teşbih tarikıyla misal getirmesi nâsın tamamıyla anlamaları ve düşünmeleri içindir. Çünkü; mahsusattan olan hurma ağacının kökünü, dalını, budağını, meyvesini ve devamını herkes bildiğinden kelime-i tevhidin esasını ve insanda ne gibi amellere sebep olduğunu hurma ağaeina teşbihle daha iyi anlaşılacağı şüphesizdir.
İbrahim 14:26
Vacip Tealâ imanı hurma ağacına teşbih ettiği gibi küfrü de Ebucehil karpuzuna teşbih etmek üzere buyuruyor.
İşte
kelime-i küfürden asla menfaat olmadığı gibi dünyada ve âhirette • mazarrattan başka bir şey değildir,
Yani; kelime-i küfür şol ağaca benzer ki o ağaç zehir gibi meyvesi yenmez, kokusu çirkin, yanma varılmaz, şekli fena, görenler ikrah eder, velhasıl her cihetten sevimsiz, menfaattan hâlî ve bütün mazarratı dâî olan Ebucehil karpuzu gibidir. Çünkü; Ebucehil karpuzunun kökü toprağın içinde sabit olmadığından rüzgârla kopar, sebatı yoktur. İşte kâfirin küfrü de aynı haldedir.
Tefsir-i Taberî'de (Enes b. Malik) Hazretlerinden rivayeten beyan olunduğuna nazaran bu âyette şecere-i habise yle murad; hanzel yani Ebucehil karpuzu dedikleri ottur ki yaprağı acı, meyvesi acı ve her menfaattan hâlî ve yerde kökü sabit olmaz.
Binaenaleyh; rüzgâr çeker koparır. îctisas ; kökünden koparmak manasınadır ki «Arzın üzerinde ariyet olduğundan az bir hareketle kökünden çıkarılır»» demektir. Çünkü; karan yoktur. Kâfirin küfründe sağlam bir delile müstenid olmadığından belki âbâ ve ecdatlarını taklide müstenid olduğu cihetle müminin imanı gibi sabit olamaz.
Hulâsa; müminin imanı; aslı sabit, bütün hayratı calip, tadı ve rayihası güzel, meyvesi daim ve herkesin intifa' ettiği hurma ağacına benzediği ve kâfirin küfrü de meyvesi acı, kökü yer üzerinde ariyet, rüzgârla koparılır, manzarası kerih, yiyen kimseyi zehir gibi öldürür, bütün mazarratı calip olan Ebucehil karpuzu gibi olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:27
Vacip Tealâ müminin imanım envâ'-ı menâfii cami olan şece-re-i tayyibeye ve kâfirin küfrünü envâ'-ı hayrattan hâlî olan şece-re-i habiseye teşbih ettikten sonra müminin imanını sabit kılıp kâfiri idlâl ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Hiç kimse karşı gelemez.
Yani müminlerin kalplerinde delilleriyle sabit olmuş ve lisanlarında takarrür etmiş kelime-i tevhidle Allahü Tealâ müminleri hayat-ı dünya ve âhirette sabit kılar. Ehl-i iman dinleri hususunda düşmanları tarafından fitneye uğrasalar dahi kalpleriyle kelime-i tevhidi tasdik ve lisanlariyla ikrardan vazgeçmezler. Binaenaleyh; âhirette kelime-i tevhidden suâl olunduklarında asla tevakkuf etmeksizin derhal cevap verirler. Çünkü; imanları arz üzerinde hurma ağacı gibi sabit olduğundan kabirde meleklerin suâlinden ve kıyamette o şedaidin dehşetinden asla perva etmeksizin sür'atla cevap verirler. Zira; itikadlarında tereddüd yok ki cevaplarında şaşkınlık ve hayret olsun. Bunlardan hiç birisi olmaz. Amma kelime-i tevhidi kabul etmeyen zalim kâfirler dalâli ihtiyar edip ira-de-i cüz'iyelerini küfre sarf ettikler inden Allahü Tealâ onların yedinde dalâletlerini halk ile idlâl eder. Binaenaleyh; onlar dünyada delâili tetkik ederek hakka vasıl olamadıklarından âhirette dahi suâle cevap veremezler ve Allahü Tealâ dilediğini işler ve ehl-i imanı kelime-i hak üzere sabit kılar ve ehl-i küfrü idlâl eder, hiç kimse itiraz edemez.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resulullah'ın «Müminin ruhu kabzolunduğunda kabrinde ruhu cesedine iade olunur. İki melek gelir. Rabbisinden, dininden ve peygamberinden suâl ederler. Rabbim Allah, dinim İslâm ve nebim Muhammed (S.A.) dir demekle cevap verince semadan afodim sadıktır nidası gelir. İşte şu cevap âyet-i celilesinin mâsadakıdır» buyurduğu mervidir. Şu rivayete nazaran âyet-i celilede âhiretle murad; kabir ve kabirden sonra gidilecek mahallerdir ve «Her yerde kelime-i tevhid eserini gösterecek» demektir. Binaenaleyh; dünyada imanında sebat eden mümin âhirette dahi sebat edecektir. Kalbinde kelime-i tevhid sabit olan mümini sekerat-ı mevtinde şey-tan'ın iğfal edemeyeceğine âyet delâlet eder.
İbrahim 14:28
Vacip Tealâ müminle kâfirlerin hallerini temsil edip de dünyada kelime-i tevhide sebat eden kimsenin âhirette dahi sebat edip semeresini göreceğini beyandan sonra iman nimetini küfür ü zillete değişenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen görüp bilmedin mi şol kimseleri ki onlar Allah'ın verdiği nimetin şükrünü küfre tebdil ettiler. Binaenaleyh; nimet-i vücudun şükrü olan imanı eda etmediklerinden kendi kavimlerini dar-ı helak olan Cehennem'e ithal ettiler. Onların kendileri Cehennem'e dahil oldukları halde ne çirkin karargâh oldu Cehennem? .
Bu âyette istifham; kâfirleri tevbih ve onların hallerini işitenleri taaccübe sevketmek içindir. Çünkü nimet-i imanı küfre tebdil-etmek; taaccübe şayan ef'âldendir. Nimeti küfre tebdil etmek kadar hiç bir hamakat tasavvur olunmadığından elbette taaccübü muciptir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nimetle murad; Resulullah ve Kur'an'dır, kâfirler le murad; ehl-i Mekke'dir. Resulullah ve Kur'an umum nas ve bilhassa ehl-i Mekke hakkında nimet olduğu halde bu nimetin kadrini bilip iman etmek ve mucibiyle amel ve din-i mübini i'lâ hususunda Resulullah'a muavenetle nimetin şükrünü eda eylemek vacipken bilâkis imanı terk ve Resulullah'a adavet ve dininin inkırazına sa'yla şükrü küfre tebdil ettiler. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları kaht u gala ve ehl-i İslâmm kılıcıyla ihlâk etmiştir. Onlar kendi kabilelerini dar-ı helak olan Cehennem'e kadar götürmüşlerdir.
Ehl-i Mekke içinde Resulullah'ın neş'et etmesi ve Kur'an'ln kendi lisanları üzerine nazil olması ve Harem-i Şerif civarında sakin olup onun şerefiyle müşerref olmaları ve Beyt-i Şerif sebebiyle azıklarının bol olması gibi nimetler imanlarına sebep olacakken bu nimetlerin cümlesini küfre değiştiler.
Bevar ; helak manâsına olduğu cihetle darül-helâk demek olup Cehennemle tefsir olunmuştur. Kavimlerini Ce-hennem'e götürmeleri Cehennem'i icabeden itikad-ı batılı telkin etmeleridir.
İbrahim 14:29
Vacip Tealâ müminle kâfirlerin hallerini temsil edip de dünyada kelime-i tevhide sebat eden kimsenin âhirette dahi sebat edip semeresini göreceğini beyandan sonra iman nimetini küfür ü zillete değişenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen görüp bilmedin mi şol kimseleri ki onlar Allah'ın verdiği nimetin şükrünü küfre tebdil ettiler. Binaenaleyh; nimet-i vücudun şükrü olan imanı eda etmediklerinden kendi kavimlerini dar-ı helak olan Cehennem'e ithal ettiler. Onların kendileri Cehennem'e dahil oldukları halde ne çirkin karargâh oldu Cehennem? .
Bu âyette istifham; kâfirleri tevbih ve onların hallerini işitenleri taaccübe sevketmek içindir. Çünkü nimet-i imanı küfre tebdil-etmek; taaccübe şayan ef'âldendir. Nimeti küfre tebdil etmek kadar hiç bir hamakat tasavvur olunmadığından elbette taaccübü muciptir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nimetle murad; Resulullah ve Kur'an'dır, kâfirler le murad; ehl-i Mekke'dir. Resulullah ve Kur'an umum nas ve bilhassa ehl-i Mekke hakkında nimet olduğu halde bu nimetin kadrini bilip iman etmek ve mucibiyle amel ve din-i mübini i'lâ hususunda Resulullah'a muavenetle nimetin şükrünü eda eylemek vacipken bilâkis imanı terk ve Resulullah'a adavet ve dininin inkırazına sa'yla şükrü küfre tebdil ettiler. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları kaht u gala ve ehl-i İslâmm kılıcıyla ihlâk etmiştir. Onlar kendi kabilelerini dar-ı helak olan Cehennem'e kadar götürmüşlerdir.
Ehl-i Mekke içinde Resulullah'ın neş'et etmesi ve Kur'an'ln kendi lisanları üzerine nazil olması ve Harem-i Şerif civarında sakin olup onun şerefiyle müşerref olmaları ve Beyt-i Şerif sebebiyle azıklarının bol olması gibi nimetler imanlarına sebep olacakken bu nimetlerin cümlesini küfre değiştiler.
Bevar ; helak manâsına olduğu cihetle darül-helâk demek olup Cehennemle tefsir olunmuştur. Kavimlerini Ce-hennem'e götürmeleri Cehennem'i icabeden itikad-ı batılı telkin etmeleridir.
İbrahim 14:30
Vacip Tealâ iman nimetini küfürle tebdil edenlerin hallerini beyan ettikten sonra onların putları zat-ı ülûhiyetine şerik kıldıkları, nâsı idlâl ettikleri ve âhirette varacakları mahallin Cehennem ateşi olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler kalplerinde olan gaflet ve kasavet sebebiyle Allahü Tealâ'ya putları ve sair ma'bud tanıdıkları şeyleri şerikler ve nazirler itikad ettiler ki kendileri dalâlette oldukları gibi kendilerine tâbi' olan zuafa-yı naşı tarik-ı hak olan tarik-ı tevhidden çıkarsınlar. Yâ Ekrem-er Rusül! Sen onlara «Siz dünyada nefsinizin arzusunu icra ederek putlara ibadetle az bir zaman yaşayın. Zira; âhirete nispetle dünyanın müddeti ekall-i kalil olduğu gibi sizin ömrünüz de daha azdır ve âhirette varacağınız yer Cehennem ateşidir» demekle itikadlarının neticesini sen onlara bildir.
Temettü'; ziynet ve rahatla nefsin arzusu üzere yaşamaktır. Çünkü; kâfirlerin âhirette görecekleri azaba nispetle dünyada bulundukları halleri zahmetli olsa bile ziynet ve rahat makamında olduğuna işaret için temettu'la emrolunmuşlardır. Bu emir onları tehdidi mutazammmdır. Şu halde «(Bildiğinizi işleyin, nefsinizin arzusu üzere hayat-ı dünyayı geçirin. Bakalım âhirette ne yapacaksınız» demektir.
Bu makamda Cenab-ı Hak kâfirlerin ef'âl-i kabihalarından; üç nev'ini zikretmiştir.
Birincisi; imanı küfre tebdil etmeleridir.
ikincisi; kendi kavra ü kabilelerini, etbâ' ve a'vanını dar-ı helak olan Cehennemle götürmeleridir.
Üçüncüsü; Allahü Tealâ'ya şerikler itikad etmeleridir. Kâfirlerin bu ef'âl-i kabihalarının neticesi karargâhlarının Cehennem olduğu beyan olunmuştur.
İbrahim 14:31
Vacip Tealâ kâfirlere hayat-ı dünyada temettu'la emirden sonra müminlere ibadetle emretmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Mümin kullanma sen de ki "Onlar kalblerini tasfiye edecek namazlarını ikameye devam ve zahirlerini tathir edecek zekâtlarına dikkatla bizim merzuk ettiğimiz rızıklarından gizli ve aşikâr infak etsinler şol gün gelmezden evvel ki o günde bir mal satmak yok ki kusur eden kimse malını satmakla noksanım ikmâl etsin ve o günde izn-i ilâhi olmadıkça şefaat edecek bir dost yok ki o dostun şefaatıyla azaptan kurtulsun. Bunlardan hiç birisi olmayınca o gün gelmezden evvel ibadet-i bedeniye olan namazı ve ibadet-i maliye olan zekâtını edâ etmekle noksanını ikmâl ve azığını tedarik eylesin ki o günde selâmet ve necat bulsun ve azaptan kurtulsun. Cennette derecelere nail olsun».
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile mümin kullarının şanlarına ta'zîm ve hukuk-u ubudiyetlerini ifa ettiklerine ten-bih için ibâdı nefsine muzaf kılmıştır. Çünkü; bu misilli makamda izafet teşrif, yani muzafın muzafünileyhten şeref iktisabı içindir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka izafetle kullar kesb-i şeref, için ibad muzaf kılınmıştır. SaIâtla murad; salevat-ı mefruza. olduğu gibi ikame yle murad; erkân ve şeraitine riayetle itmam etmektir. Infakla murad; zekât-ı mefruzadtr. Ve nafileye dahi şamil olabilir. Binaenaleyh; s'ırren nafileye ve aleniye-de farz olan infaka masruftur. Çünkü; farzı edada riya olmadığından zekâtı suret-i aleniyede vermek efdaldir. Amma nafilede riya olmak ihtimali olduğundan gizli vermek efdaldir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hilâl; dostluk sebebiyle yekdiğerine muavenet ve şefaat etmektir. «O günde hilâl, muavenet yok» demek; »Nefsin tabiatı ve meyli sebebiyle hasıl olacak şefaat yok» demektir. Yoksa «Muhabbet-i ilâhiye sebebiyle hasıl olacak şefaat yok» demek değildir. Yahut "Kıyametin bazı mevkiinde şefaat yok» demektir ki diğer mevkiinde şefa-ata mani değildir. Çünkü; kıyametin bazı mahallerinde herkes kendi nefsiyle meşgul olduğundan aharın halinden suâle ve derdini ~ anlamaya mecali olmaz. İşte o mevkide şefaat yoktur. Amma diğer mevkide bazı korkuyu geçirdikleri için ahbabına ve akrabasına '; şefaat kudreti gelir. Binaenaleyh; bu âyet şefaatin varlığına delâlet eden âyetlere münafi değildir. Çünkü; tenakuzda mekânda ittihad şart olduğundan şefaatin varlığına delâlet eden âyetlerle yokluğuna delâlet eden âyetlerin mekânları başka olduğundan tenakuz yoktur. Hulâsa; bey' ü şira ve şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmezden evvel ehl-i imanın farz namazı edaya ve zekâtı infaka dikkat ve devam etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:32
Vacip Tealâ kâfirlerin ve müminlerin hallerini beyandan sonra saadetin ruhu ma'rifetullah ve şekaavetin esası ehlibillâh olduğunu beyan etmek üzere vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden bazı delilleri zikir zımnında buyuruyor.
ki o nehirler ve suları istediğiniz mahalle alır götürür arazilerinizi sularsınız ve envâ-ı hububat meydana gelmekle maişetinizi te'min edersiniz.
İbrahim 14:33
ki onlar devam üzere cereyan eder ve onlar vasıtasıyla güz, yaz, kış ve bahar ayları hasıl olur, her mevsim hükmünü icra eder, ekinleri erdirir, meyveleri pişirir ve sizin için bir çok nimetler hasıl olur.
İbrahim 14:34
Zira; pek çok olduğundan saymaya kudretiniz yoktur. Şu halde bu nimetlerin şükrünü eda etmek vacipken eda etmek şöyle dursun edaya rağbet bile etmezsiniz.
Vacip Tealâ, semâvât ve arz mahlûkatm en büyükleri olup kudretine delâlet eden delillerin esası ve açığı oldukları için bu âyette semâvât ve arzla iptida ve semâvâtla arz yekdiğerine merbut olduğuna işaret için ikisini birden zikretmiştir. Çünkü; sema olmasa rahmet nazil olmayacağı cihetle arzdan istifade kaabil olmayacağı gibi arz olmasa semadan yağan yağmurdan bir fayda olmaz. Binaenaleyh; sema ile arz yekdiğerine lâzım ve melzum ka-bilindendir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yağmurun inzal olunduğu sema ile murad; âlî canibinde olan bulutlardır. Amma semadan buluta mı iner ve buluttan da yere mi iner veyahut da buluttan halkolunur yere mi iner, bu cihetlerinde ulema ihtilâf etmişlerdir. Hukemânın beyanları; buluttan halkolunmasjdır. Gerek semadan buluta ve buluttan yere inmek suretiyle halkolunsun ve gerek buluttan halkolunsun her iki surette Cenab-ı Hakkın halkıyla olduğu için hallâkın kudret-i kâmilesine delâlet eder.
Semerât; ağaçtan halkolunan meyveye ve yerden Tıasıl olan hububatın cümlesine şamildir. Çünkü; cümlesi insana rızık olmakta müsavi ve belki hububat daha kuvvetli olduğu gibi hepsi gökten yağan yağmurlarla hasıl olan sular sebebiyle meydana gelir.
Vacip Tealâ gemileri insanlara müsahhar kıldığını beyan .buyurmuştur. Gerçi geminin san'atını insanlar işlerse de geminin tahtalarını ve tahtaları rapteden çivilerle sair âlâtın mevad.d-ı esasi-ye-i iptidaiyelerini halkeden ve gemiyi isti'mâl için insanlara kudret veren AUahü Tealâ olduğundan teshirini zatına isnad etmiştir.
Gemilerin insanlara müsahhar olup insanların isti'male kaadir olmaları pek büyük nimet olduğundan gemilerin teshiri nimet sırasında zikrolunmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hak her beldeyi bir kaç türlü mahsulât ve nimetleriyle diğerinden mümtaz kıldığından elbette bir beldenin diğer beldeye ihtiyacı zaruridir ve bu zaruretin defi seyr ü sefer ve hasılatı nakletmekle olup nakil ise karada at, merkep, deve, araba ve saireyle, denizde gemilerle hasıl olduğundan gemiler insanlar için pek büyük nimetler sırasında zikrolunmuştur.
Şemsle kamer fusul-ü erbaanın husulüne ve fusul-ü erbaa da mesalih-i âmmeye hizmet ettiğinden âlemin intizamı ve insanların ihtiyacı noktasından şemsle kamer insanlara verilen nimetlerin pek mühimlerindendir.
De'b ; âdet~i müstemirre ve devam manasınadır. Binaenaleyh; şemsle kamerin deveranları daimi olup kıyamete kadar arkası kesilmeyeceğini beyan için dâibeyn denmiştir. Cenab-ı Hak şu nimetleri ta'dad ettikten sonra insana ihsan ettiği nimetlerin nihayeti olmadığını beyan için istediğiniz her şeyden muhtaç olduğunuz miktarını verdiğini beyan ve «Sayacak olsanız saymakla başa çıkamazsınız» demiş ve bu nimetlere karşı insanın küfran-ı nimet edip zulümkâr olduğunu ve şükrünü eda etmediğini beyanla hulâsa eylemiş ve nimetlerini ta'dada hitam vermiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile zaIûmla murad; belâya sabretmeyip şikâyetle feza' ve feryad eden kimsedir, Küffarla murad; nimeti cemedip masrafına sarfından imtina' ederek şükrünü eda etmeyen kimsedir. Binaenaleyh; nimetin kadrini bilip şükretmeyen kimse her zaman mezmumdur.
İbrahim 14:35
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden nimetleri beyanla ibadet zatına mahsus olup putlara ibadet caiz olmadığını ve Arapların pek büyük tanıdıkları ve inkıyadla iftihar ettikleri ibrahim (A.S.) in putlardan şiddetle ictinab ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor
İbrahim (A.S.) bu sözleriyle münacatına hitam verdi.
Yani; Cenab-ı Hak küfrün fenalığını beyandan sonra Araplara İbrahim (A.S.) m münacatını beyanla putperestliğin en çirkin bir-şey olduğunu anlatmak üzere ibrahim (A.S.) in münacatını hikâye eder ve der ki «Zikret Habibim! Şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) tazarru' tarikıyla dedi : Ey benim Rabbim! Şu Mekke beldesini belde-i emine kıl ki içinde bulunan ahali afattan emîn ve korkudan berî olsunlar. Beni ve benim evlâdımı putlara ibadetten uzak kıl ki senin ibadetinde berdevam olalım. Zira putlara ibadet; sana ubudiyeti ihlâl eder. Binaenaleyh; bizi onlardan uzak bulundur ki onların şerrinden mahfuz kalalım. Yâ Rabbî! O putlar nâs-tan çoklarını idlâl ettiler ve sana ubudiyetten çıkardılar. Dünya ve âhiret hüsranlarına sebep oldular. Yâ Rabbî! Nâsm hali böyle olunca bana tâbi' olup sözümü dinleyen ve davetime icabet eden kimse benim milletimdendir, benim sözümü dinlemeyen ve davetime icabet etmeyen âsî kimseyi istersen mağfiret edersin. Çünkü; sen kullarına mağfiret eder ve merhamet buyurursun.»
Nisâbûrî ve Fahri Razî'nin beyanları veçhile beIdeyle murad; Mekke'dir. İbrahim (A.S.) Kâ'be'yi bina ettikten sonra münacatta bulunmuş ve Kâ'be'nin mahalli evvelden beri mahuf bir mahal olduğu halde Hz. İbrahim'in duası eseri, emin bir mahal olmuştur. Hatta Harem dahilinde insanlardan başka hayvanat-ı saire bile emindir, zaman-ı cahiliyede dahi Araplar bu hususa çok riayet ederler, iki düşman Mekke arazisinde tesadüf etseler yek-diğerinden emin olur, silâha sarılmazlardı. İbrahim (A.S.) m bu duâsi eseri ehl-i Mekke düşmanlardan emin oldukları gibi Mekke beldesi de tahripten emindir. Gerçi bazı cebabire Mekke'ye hücum ve tahribe çalışmışlarsa da muvaffak olamamış ve sa'yları akım kalmıştır. Binaenaleyh; kıyametin az evveline kadar Mekke şehri ma'mur kalacak ve kıyametin kubiylinde Habeş'ten bir taife gelip tahrib edeceklerine dair bazı hadis-i şerif mervidir.
Gerçi Hz. İbrahim'in puta ibadet etmek ihtimali yoksa da enbiyanın günahlardan ma'sum olmaları fazl-ı ilâhi ve tevfik-i süb-hânî olduğuna işaret için Cenab-ı Hakkın ihsanına her zaman muhtaç olduğunu izharla putlara ibadetten uzak kılmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmiştir, yoksa enbiyadan hiç bir nebi puta ibadet etmemiştir. Binaenaleyh; puta ibadet etmemekte devamını istemiştir, evlâdı hakkında duası sulben evlâdı içindir ki sulben evlâdından puta ibadet eden olmamıştır. Şu halde nesl-i İbrahim'den bir çok kimselerin putperest olmalarıyla itiraz varid olmaz. Yahut duası o zamanda mevcut olan evlât ye ahfadına mahsus olduğundan o zamanda mevcut olanlar puta ibadet etmemişlerdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile gerçi putlar cemadat kabilinden oldukları cihetle insanları bilfiil idlâle iktidarları yoksa da idlâle sebep olduklarından sebebine isnad kabilinden idlâli putlara isnad ederek Hz. ibrahim «Putlar birçok kimseleri idlâl ettiler» demiştir, putların nâsı idlâle sebep olduklarını beyandan sonra «Bana tebaiyet eden kimse benim dinimle mütedeyyin ve benim ümme-timdir, ama usul-ü itikadın gayrı furu-u a'mâlde isyan eden olursa sen mağfiret ve merhamet sahibisin. İstersen mağfiret edersin» demekle isyan edenleri Cenab-ı Hakka havale etmiştir.
ibrahim (A.S.) kelâmında isyanla murad; furu-u a'mâlde isyan olduğu cihetle bu âyet küfrün mağfiret olunacağına delâlet etmez. Çünkü; karinesiyle isyanın, furu-u a'mâlde isyan olduğunda şüphe yoktur. Zira; küfrün mağfiret olunmadığına diğer âyât-ı beyyinat suret-i kafiyede delâlet etmektedir. Bu cümle ise mağfiretin cevazına^ delâlet eder.
Bu âyet-i celile; insan için bulunduğu beldenin afattan masun olmasına ve evlâd u ahfadının şeriatın haricine çıkmamasına duâ etmek umur-u lâzımeden olduğuna delâlet eder. Zira İbrahim (A.S.) m bu suretle duasını Kur'an'da hikâyeden maksat; kullarına talimdir. Binaenaleyh; insanın nimetiyle mütena'im olduğu beldenin afattan masuniyetine ve kendi sebebiyle hasıl olan evlâd ü ahfadın şeriat dairesinde harekete muvaffak olmalarıyla duâ bir vazife-i mühimmedir.
İbrahim 14:36
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden nimetleri beyanla ibadet zatına mahsus olup putlara ibadet caiz olmadığını ve Arapların pek büyük tanıdıkları ve inkıyadla iftihar ettikleri ibrahim (A.S.) in putlardan şiddetle ictinab ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor
İbrahim (A.S.) bu sözleriyle münacatına hitam verdi.
Yani; Cenab-ı Hak küfrün fenalığını beyandan sonra Araplara İbrahim (A.S.) m münacatını beyanla putperestliğin en çirkin bir-şey olduğunu anlatmak üzere ibrahim (A.S.) in münacatını hikâye eder ve der ki «Zikret Habibim! Şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) tazarru' tarikıyla dedi : Ey benim Rabbim! Şu Mekke beldesini belde-i emine kıl ki içinde bulunan ahali afattan emîn ve korkudan berî olsunlar. Beni ve benim evlâdımı putlara ibadetten uzak kıl ki senin ibadetinde berdevam olalım. Zira putlara ibadet; sana ubudiyeti ihlâl eder. Binaenaleyh; bizi onlardan uzak bulundur ki onların şerrinden mahfuz kalalım. Yâ Rabbî! O putlar nâs-tan çoklarını idlâl ettiler ve sana ubudiyetten çıkardılar. Dünya ve âhiret hüsranlarına sebep oldular. Yâ Rabbî! Nâsm hali böyle olunca bana tâbi' olup sözümü dinleyen ve davetime icabet eden kimse benim milletimdendir, benim sözümü dinlemeyen ve davetime icabet etmeyen âsî kimseyi istersen mağfiret edersin. Çünkü; sen kullarına mağfiret eder ve merhamet buyurursun.»
Nisâbûrî ve Fahri Razî'nin beyanları veçhile beIdeyle murad; Mekke'dir. İbrahim (A.S.) Kâ'be'yi bina ettikten sonra münacatta bulunmuş ve Kâ'be'nin mahalli evvelden beri mahuf bir mahal olduğu halde Hz. İbrahim'in duası eseri, emin bir mahal olmuştur. Hatta Harem dahilinde insanlardan başka hayvanat-ı saire bile emindir, zaman-ı cahiliyede dahi Araplar bu hususa çok riayet ederler, iki düşman Mekke arazisinde tesadüf etseler yek-diğerinden emin olur, silâha sarılmazlardı. İbrahim (A.S.) m bu duâsi eseri ehl-i Mekke düşmanlardan emin oldukları gibi Mekke beldesi de tahripten emindir. Gerçi bazı cebabire Mekke'ye hücum ve tahribe çalışmışlarsa da muvaffak olamamış ve sa'yları akım kalmıştır. Binaenaleyh; kıyametin az evveline kadar Mekke şehri ma'mur kalacak ve kıyametin kubiylinde Habeş'ten bir taife gelip tahrib edeceklerine dair bazı hadis-i şerif mervidir.
Gerçi Hz. İbrahim'in puta ibadet etmek ihtimali yoksa da enbiyanın günahlardan ma'sum olmaları fazl-ı ilâhi ve tevfik-i süb-hânî olduğuna işaret için Cenab-ı Hakkın ihsanına her zaman muhtaç olduğunu izharla putlara ibadetten uzak kılmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmiştir, yoksa enbiyadan hiç bir nebi puta ibadet etmemiştir. Binaenaleyh; puta ibadet etmemekte devamını istemiştir, evlâdı hakkında duası sulben evlâdı içindir ki sulben evlâdından puta ibadet eden olmamıştır. Şu halde nesl-i İbrahim'den bir çok kimselerin putperest olmalarıyla itiraz varid olmaz. Yahut duası o zamanda mevcut olan evlât ye ahfadına mahsus olduğundan o zamanda mevcut olanlar puta ibadet etmemişlerdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile gerçi putlar cemadat kabilinden oldukları cihetle insanları bilfiil idlâle iktidarları yoksa da idlâle sebep olduklarından sebebine isnad kabilinden idlâli putlara isnad ederek Hz. ibrahim «Putlar birçok kimseleri idlâl ettiler» demiştir, putların nâsı idlâle sebep olduklarını beyandan sonra «Bana tebaiyet eden kimse benim dinimle mütedeyyin ve benim ümme-timdir, ama usul-ü itikadın gayrı furu-u a'mâlde isyan eden olursa sen mağfiret ve merhamet sahibisin. İstersen mağfiret edersin» demekle isyan edenleri Cenab-ı Hakka havale etmiştir.
ibrahim (A.S.) kelâmında isyanla murad; furu-u a'mâlde isyan olduğu cihetle bu âyet küfrün mağfiret olunacağına delâlet etmez. Çünkü; karinesiyle isyanın, furu-u a'mâlde isyan olduğunda şüphe yoktur. Zira; küfrün mağfiret olunmadığına diğer âyât-ı beyyinat suret-i kafiyede delâlet etmektedir. Bu cümle ise mağfiretin cevazına^ delâlet eder.
Bu âyet-i celile; insan için bulunduğu beldenin afattan masun olmasına ve evlâd u ahfadının şeriatın haricine çıkmamasına duâ etmek umur-u lâzımeden olduğuna delâlet eder. Zira İbrahim (A.S.) m bu suretle duasını Kur'an'da hikâyeden maksat; kullarına talimdir. Binaenaleyh; insanın nimetiyle mütena'im olduğu beldenin afattan masuniyetine ve kendi sebebiyle hasıl olan evlâd ü ahfadın şeriat dairesinde harekete muvaffak olmalarıyla duâ bir vazife-i mühimmedir.
İbrahim 14:37
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m duasının bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) duasında yalnız Mekke'nin emin olmasını, kendinin ve evlâdının putlardan uzak bulunmalarını istirhamla 'iktifa etmedi, belki duasına şunu da ilâve etti ve dedi ki «Ey bizim Rabbimiz! Ben zürriyetimin bazısı olan İsmail ve onun evlâdını senin muhterem olan beytin huzurunda bir derede iskân ettim ki o dere ekin sahibi değildir, ottan ve ekinden hâlî Mekke deresinde onları sana emanet ettim. Ey Rabbimiz! Bu iskândan maksat; beytin huzurunda onların ikame-i salât edip vazife-i ubudiyetlerini eda etmeleridir. Şu halde ya Rabbi! Sen nâstan bazılarının kalplerini onları kasdeder kıl ki o nâs kemâl-i şevk ve arzuyla onlara gelsinler ve bu kuru vadide kudretinle envâ'-ı meyvelerle merzuk et ki onlar nimetlerine şükretsinler. Çünkü; bu nimetlere şükretmeleri me'mûldür» demekle Rabbisine tazarru'da bulundu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile zilrriyele murad; İsmail (A.S.) ve evlâdıdır; vadi yle murad; Mekke deresidir. Vadinin ekin sahibi olmadığını beyan etmiştir ki Mekke vadisi dağlık ve taşlık olduğundan ziraata elverişli değildir, Beyt-i Şerif taarruz ve tahkirden, cebabirenin tasallutundan masun ve her zaman kulûb-u nâsta muhterem olduğundan beyti muharrem unvanıyla tavsif etmiştir.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. İbrahim bu duayı İsmail (A.S.) la validesini Mekke vadisinde Allah'a emanet ettiği zaman irad etmiştir. Çünkü; Hâcer, Sara (R.A.) nın cari-yesiyken zevci Hz. İbrahim'e hibe edip (Hâcer) den oğlu Hz. İsmail dünyaya gelince (Sara) gayrete gelerek oğlunu ve validesini alıp başka mahalle götürmesine ısrar etmesi üzerine Mekke'ye, götürmesini mübeyyin emr-i ilâhi gelince İbrahim (A.S.) oğlu İsmail (A.S.) ı ve (Hâcer) i Mekke'ye getirdi. Bir kırba su ve bir torba hurmayla Allahü Tealâ'ya emanet edip geri döndüğünde (Hâcer) «Bizi kime bırakıyorsun?» dedi. Hz. İbrahim de «Allah'a emanet ederim» deyip şu âyette beyan olunan duayla Cenab-ı Hakka istirhamda bulundu. (Hâcer) (R.A.) suyu içti, oğlunu emzirdi. Su tükenince (Safa) ile (Merve) arasında bir kimse görebilmek ümidiyle sa'yetti. Lâkin hiç kimseyi göremedi. Çünkü; o zamanda Mekke arzında bir kimse yoktu. İbrahim (A.S.) m, o mahallin emin bir mahal olmasıyla duasının sebebi de ıssız ve korkunç bir mahal olmasıydı. Hz. (Hâcer) oğlunun yanına avdet ettiği zaman gördü ki şimdiki zemzem kuyusunun olduğu mahalden bir su zuhur etmiş, hemen etrafını toprakla çevirdi ve havuza benzer bir şey yaptı. Suya ihtiyacı fazla olup onu da yanında bulunca suyu halkeden hallâka şükürle kalbi müsterih oldu. Fakat mukteza-yı beşeriyet ünsiyet edecek insana muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak inayet etti. Arabm (Cürhüm) kabilesinden bir kafile gönderdi. Hz. İbrahim'in lafzıyla duasının eseri derhal zuhur etti. Yani; İbrahim (A.S.) bunları Mekke çölünde yalnız bırakınca maddî ve manevî ihtiyaçlarını düşünerek yapmış olduğu duasında «Yâ Rabbi! Nâstan bazılarının kalbini bunlar tarafına meylettir de bunları kasdetsinler ve yanlarına gelsinler» demiş ve duasında bu fıkrayı dercetmişti. İşte bu fıkranın eseri (Hâcer) hurmayı bitirmeden zuhur etmiş ve Cenab-ı Hak cürhümîleri göndermiştir.
Cürhümîler gelip suyu görünce (Hâcer) e komşu olmak istediler ve dediler ki «Sen suya bizi müşterek kıl, biz de hayvanatımızın sütüne seni müşterek kılalım.» Tarafeyn yekdiğerinin ihtiyacını düşünerek mukaveleye giriştiler ve bu minval üzere komşu olmak için akd-i mukavele ettiler. Binaenaleyh; İsmail (A.S.) onların içinden neş'et etti, lisan-ı Arap üzere tekellüme başladı ve onlardan bir kadın tezevvüc eyledi. Ba'dehu İbrahim (A.S.) geldi. Emr-i ilâhi veçhile Beyt-i Şerifi bina etti. İşte İbrahim (A.S.) iki ailesi arasında zuhur eden bürudet üzerine bir zevcesini oğluyla beraber başka bir mahalle götürmeye ihtiyaç görülünce ma'mur bir beldeye ve her şeyin bol olduğu bir mahalle götürebilirdi. Fakat ne çare ki Mekke vadisinin imarı ve insanların iskânı zamanı gelip Fahr-i Kâinat'ın orada zuhuru mukadder ve Beyt-i Şerifi tekrar bina etmek İbrahim (A.S.) a müyesser olacağı cihetle irade-i ilâhiye Mekke vadisine götürmesiyle zuhur etmiştir. Hz. İbrahim, (A.S.) ı Nemrud gibi bir zalim ve gaddarın zulmünden ve ateşinden kurtaran hallâkm kudretine itimadı tam olduğundan ailesini o ıssız vadiye götürmek ve orada iskân etmekten endişe etmedi, telâşsızca götürmüş ve oraya götürmesini emreden âmir-i hakîkînin yed-i emanetine tevdi' ve diğer ailesi nezdine avdet etmişti. Yalnız bazı ihtiyaçlarını te'nıin hususunda Rabbisine istirhamla bir babanın ailesine ve evlâdına lâzım olan şefkat ve merhamet icabı lâzım olan vazifeyi eda ederek evlâdının hayra muvaffak ve merzuk olarak dünya ve âhirette mes'ud olmalarına duâ etmiştir. O mekânda o zaman Beyt-i Şerif mevcut değilse de evvelden orada Hz. Adem'in bina ettiği beyt olduğunu ve kendinin de o beyti tekrar bina edeceğini ve ilâyevmilkıyam ziyaretgâh-ı enam olacağını vahy-i ilâhiyle bildiği için «Beyt-i Muharremin indinde zürriye-timden bazısını iskân ettim» demiştir.
Meyvelerle merzuk olmalarıyla duasını kabulün eseri olarak Mekke'ye her taraftan her nevi meyve gelir. Hatta Mekke'de yaz, kış, güz ve bahar meyveleri bir günde bulunur ve taze meyvenin arkası kesilmez. Nâstan bir taifenin kalplerini bunlara müteveccih kıl diyerek duasının eseri olarak derhal (Cürhüm) taifesi geldiği gibi ehl-i imanın kalpleri ilâyevmilkıyam o mekân-ı mübareke müteveccih olduğundan her taraftan huccac gelir, hiç bir zaman ziyaretçi eksik olmaz. Ve bütün ehl-i küfür bir araya gelse ehl-i imanı ziyaretten men'e çalışsalar zerre kadar faydasını göremez ve hep emekleri boşa gider. Çünkü; irade-i ilâhiyeye karşı kulların sa'ylan semeresiz kalacağında şüphe yoktur.
İbrahim 14:38
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in duasının bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ibrahim (A.S.) duasına şunu da ilâve ederek dedi ki "Ey bizim Rabbimiz! Sen bizim gizli işlediğimiz işlerimizi ve açıkta yaptığımız bütün'ahvalimizi bilirsin. Binaenaleyh; bizim için duaya ve senden bir şey talebine hacet yoktur. Zira; ihtiyacımızı tamamen bildiğinden muhtaç ve müstehak olduğumuz şeyi verirsin. Ve lâkin bizim sana ubudiyetimizi izhar ve azametine ta'zîm ve izzetine tezellül etmek vazifemiz olduğundan sana tazarru ederiz. 'Zira; yerde ve gökte Allahü Tealâ üzerine hiç bir şey gizli olmaz ve her şeyi ilmi muhittir. Şu halde yâ Kabbi! İsmail ve validesinden ayrılmak sebebiyle kalbimizde gizlediğimiz hüzün ve esefimizi ve müfarakat zamanı ağlamak ve rikkat icabedecek söylediğimiz sözlerimizi dahi sen bilirsin. Zira; sana gizli bir şey yoktur» demekle tazarru etti.
İbrahim 14:39
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in oğlu İshak (A.S.) doğunca hamd ü senasını ve duasını hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
Demekle istirhamda bulundu.
İbrahim (A.S.) sinn-i şeyhuhetinde Cenab-ı Hakkın iki oğlan ihsan ettiğine hamdetti. Çünkü; Fahri Râzi, Kâzî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran İbrahim (A.S.) oğlu İsmail (A.S.) dünyaya geldiğinde doksan dokuz ve İshak (A.S.) dünyaya geldiğinde yüz on iki yaşında olduğu mervidir. Çocuk getirmek zamani geçip kocalık yakasını sardığı bir sırada Allah'ın çocuk halk etmesi kendi hakkında pek büyük bir lutf-u ilâhi olduğundan kocalığında ihsan ettiğini hamdinde sarahaten zikretmiş ve bir nimete nail olan kimsenin derhal hamdetmesi ve şükürle o nimeti karşılaması vazife-i ubudiyet olduğuna işaret eylemiştir. Gerçi İbrahim (A.S.) nebi olduğu cihetle ma'sumsa da abd için her zamari dergâh-ı ülûhiyete iltica ve mâsivâdan kat'-ı ümid etmek lâzım olduğuna işaret için kendi nefsine mağfiretle dua etmiştir. Ebeveynine mağfiretle duâ «Tâib ü müstağfir oldularsa mağfiret et» demektir. Yahut küfrün mağfiret olunmayacağına dair henüz kendisine vahiy gelmemişti.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile makammadır ki «Duayı kabul eder» demektir. kavli de bu kabildendir. Yani «Hamdeden kimsenin hamdini Allahü Tealâ işitir» demek «Kabul eder» demektir.
İbrahim 14:40
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in oğlu İshak (A.S.) doğunca hamd ü senasını ve duasını hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
Demekle istirhamda bulundu.
İbrahim (A.S.) sinn-i şeyhuhetinde Cenab-ı Hakkın iki oğlan ihsan ettiğine hamdetti. Çünkü; Fahri Râzi, Kâzî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran İbrahim (A.S.) oğlu İsmail (A.S.) dünyaya geldiğinde doksan dokuz ve İshak (A.S.) dünyaya geldiğinde yüz on iki yaşında olduğu mervidir. Çocuk getirmek zamani geçip kocalık yakasını sardığı bir sırada Allah'ın çocuk halk etmesi kendi hakkında pek büyük bir lutf-u ilâhi olduğundan kocalığında ihsan ettiğini hamdinde sarahaten zikretmiş ve bir nimete nail olan kimsenin derhal hamdetmesi ve şükürle o nimeti karşılaması vazife-i ubudiyet olduğuna işaret eylemiştir. Gerçi İbrahim (A.S.) nebi olduğu cihetle ma'sumsa da abd için her zamari dergâh-ı ülûhiyete iltica ve mâsivâdan kat'-ı ümid etmek lâzım olduğuna işaret için kendi nefsine mağfiretle dua etmiştir. Ebeveynine mağfiretle duâ «Tâib ü müstağfir oldularsa mağfiret et» demektir. Yahut küfrün mağfiret olunmayacağına dair henüz kendisine vahiy gelmemişti.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile makammadır ki «Duayı kabul eder» demektir. kavli de bu kabildendir. Yani «Hamdeden kimsenin hamdini Allahü Tealâ işitir» demek «Kabul eder» demektir.
İbrahim 14:41
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in oğlu İshak (A.S.) doğunca hamd ü senasını ve duasını hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
Demekle istirhamda bulundu.
İbrahim (A.S.) sinn-i şeyhuhetinde Cenab-ı Hakkın iki oğlan ihsan ettiğine hamdetti. Çünkü; Fahri Râzi, Kâzî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran İbrahim (A.S.) oğlu İsmail (A.S.) dünyaya geldiğinde doksan dokuz ve İshak (A.S.) dünyaya geldiğinde yüz on iki yaşında olduğu mervidir. Çocuk getirmek zamani geçip kocalık yakasını sardığı bir sırada Allah'ın çocuk halk etmesi kendi hakkında pek büyük bir lutf-u ilâhi olduğundan kocalığında ihsan ettiğini hamdinde sarahaten zikretmiş ve bir nimete nail olan kimsenin derhal hamdetmesi ve şükürle o nimeti karşılaması vazife-i ubudiyet olduğuna işaret eylemiştir. Gerçi İbrahim (A.S.) nebi olduğu cihetle ma'sumsa da abd için her zamari dergâh-ı ülûhiyete iltica ve mâsivâdan kat'-ı ümid etmek lâzım olduğuna işaret için kendi nefsine mağfiretle dua etmiştir. Ebeveynine mağfiretle duâ «Tâib ü müstağfir oldularsa mağfiret et» demektir. Yahut küfrün mağfiret olunmayacağına dair henüz kendisine vahiy gelmemişti.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile makammadır ki «Duayı kabul eder» demektir. kavli de bu kabildendir. Yani «Hamdeden kimsenin hamdini Allahü Tealâ işitir» demek «Kabul eder» demektir.
İbrahim 14:42
Vacip Tealâ tevhidin delillerini ve Hz. İbrahim'in duasını beyanla kullarına tevhidi ve duanın âdabım ta'limden sonra yevm-i kıyamette zalimlerin hallerini tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.
Ulûm ve maarife dair bir şey bulunmaz.
Yani; habibim! Sen zalimlerin zulmünden ve sair çirkin ef'âl-lerinden Allahü Tealâ gaflet eder de onların işledikleri yanlarına kalır, ceza görmezler zannetme. Ancak Allahü Tealâ onla'rın cezalarını şol bir gün için te'hir eder ki o günde zalimlerin korkulan ve o günün dehşeti sebebiyle gözleri açılır, kapanmaz. Hatta ruhları kabzolunan mevtaların gözleri gibi belirir, ölü gözü gibi bir daha kapanmaz bir hale gelir. Binaenaleyh; onların nazarları kendilerine reddolunmaz ki kendilerini görsünler ve o zalimler arsa-i mahşere cem'olmak üzere başlarını kaldırır, sür'atle giderler ve kalpleri de bütün hayrattan hâlî boşluktan ibarettir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hitap; Resulullah'adır. Ve lâkin zalimleri tehdid ve mazlumları tesliyedir. Çünkü zalimlerin her hallerini ve amellerini bildiğini ve amellerinin hiç bir zerresinden gafil olmadığını ve azaplarını yevm-i kıyamete te'hirini ve o günde hallerinin perişan olacağını ve o günün dehşetinden gözleri açılıp bir daha göz kapaklarının ölü gözü gibi kapanmayacağını, kemâl-i hayret ve endişelerinden kendi şahıslarını görmeye takatları olmayacağını beyan etmek; elbette zalimleri tehdiddir ki vukuu muhakkak olan şeylerle bir tehdiddir.
Taberî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile yevm-i kıyamette gözler in. teşhisi yle murad; o günün dehşetinden hayretleri icabı gözlerinin açılıp bir daha kapanmamasıdır. Çünkü; insan pek korktuğunda endişesinden gözü pekçe açılır ki lisanımızla belirme tabir olunur. Muhti ; çağırılan tarafa sür'atla giden kimsedir. Çünkü; insanlar kabirlerinden halkınca İsrafil vasıtasıyla hesap için mahşere davet olunacaklar. İşte o vakitte zalimler dünyada işledikleri fena amellerini bildiklerinden cellâd önüne giden katiller gibi endişeli gidecekleri beyan olunmuştur. başlarını yukarı kaldırıp gitmektir. Kalplerinin hava olmasıyla murad; kalpleri yerinden oynamak, hava gibi vücudun her tarafına gitmek istemek, boğazlarının ucuna gelip nefeslerini daraltmak, ıztırap sebebiyle bütün idrak ve şuurdan hâlî olmaktır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet dahi kıyametin vücuduna delâlet eder. Çünkü; Allahü Tealâ zulümden intikamını almasa ya zalimin zulmünden haşa gafil, yahut intikamdan âciz veyahut zalimin zulmüne razı olmasını müstelzim olur. Gerek gaflet ve aciz, gerek zulme razı olmak muhaldir: Şu halde intikam almamak da muhaldir. Binaenaleyh; dünyada intikamını her zalimden almayı ekseri zalimlerin intikamı te'hir olunduğundan elbette intikam alacak bir gün muhakkaktır. İşte o gün de kıyamet günü ve yevm-i âhirettir. Gözlerinin yukarı dikilip kapanmayacağının devamına ve nazarlarının kendilerine bir daha rücû' etmeyeceğine ve hiç bir şeyi düşünmeye vakitleri olmayacağına işaret için kalplerinin hâlî olacağı beyan olunmuştur. Şu tasvir olunan hallerin hesap zamanında veyahut Cehenrıem'e gidecekleri zamanda olacağına dair rivayetler varsa da esah olan kabirlerinden kalkıp mahşere giderken olacaktır.
Hulâsa; hiç bir zalimin zulmü yanına kalmayıp elbette cezasını göreceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:43
Vacip Tealâ tevhidin delillerini ve Hz. İbrahim'in duasını beyanla kullarına tevhidi ve duanın âdabım ta'limden sonra yevm-i kıyamette zalimlerin hallerini tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.
Ulûm ve maarife dair bir şey bulunmaz.
Yani; habibim! Sen zalimlerin zulmünden ve sair çirkin ef'âl-lerinden Allahü Tealâ gaflet eder de onların işledikleri yanlarına kalır, ceza görmezler zannetme. Ancak Allahü Tealâ onla'rın cezalarını şol bir gün için te'hir eder ki o günde zalimlerin korkulan ve o günün dehşeti sebebiyle gözleri açılır, kapanmaz. Hatta ruhları kabzolunan mevtaların gözleri gibi belirir, ölü gözü gibi bir daha kapanmaz bir hale gelir. Binaenaleyh; onların nazarları kendilerine reddolunmaz ki kendilerini görsünler ve o zalimler arsa-i mahşere cem'olmak üzere başlarını kaldırır, sür'atle giderler ve kalpleri de bütün hayrattan hâlî boşluktan ibarettir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hitap; Resulullah'adır. Ve lâkin zalimleri tehdid ve mazlumları tesliyedir. Çünkü zalimlerin her hallerini ve amellerini bildiğini ve amellerinin hiç bir zerresinden gafil olmadığını ve azaplarını yevm-i kıyamete te'hirini ve o günde hallerinin perişan olacağını ve o günün dehşetinden gözleri açılıp bir daha göz kapaklarının ölü gözü gibi kapanmayacağını, kemâl-i hayret ve endişelerinden kendi şahıslarını görmeye takatları olmayacağını beyan etmek; elbette zalimleri tehdiddir ki vukuu muhakkak olan şeylerle bir tehdiddir.
Taberî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile yevm-i kıyamette gözler in. teşhisi yle murad; o günün dehşetinden hayretleri icabı gözlerinin açılıp bir daha kapanmamasıdır. Çünkü; insan pek korktuğunda endişesinden gözü pekçe açılır ki lisanımızla belirme tabir olunur. Muhti ; çağırılan tarafa sür'atla giden kimsedir. Çünkü; insanlar kabirlerinden halkınca İsrafil vasıtasıyla hesap için mahşere davet olunacaklar. İşte o vakitte zalimler dünyada işledikleri fena amellerini bildiklerinden cellâd önüne giden katiller gibi endişeli gidecekleri beyan olunmuştur. başlarını yukarı kaldırıp gitmektir. Kalplerinin hava olmasıyla murad; kalpleri yerinden oynamak, hava gibi vücudun her tarafına gitmek istemek, boğazlarının ucuna gelip nefeslerini daraltmak, ıztırap sebebiyle bütün idrak ve şuurdan hâlî olmaktır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet dahi kıyametin vücuduna delâlet eder. Çünkü; Allahü Tealâ zulümden intikamını almasa ya zalimin zulmünden haşa gafil, yahut intikamdan âciz veyahut zalimin zulmüne razı olmasını müstelzim olur. Gerek gaflet ve aciz, gerek zulme razı olmak muhaldir: Şu halde intikam almamak da muhaldir. Binaenaleyh; dünyada intikamını her zalimden almayı ekseri zalimlerin intikamı te'hir olunduğundan elbette intikam alacak bir gün muhakkaktır. İşte o gün de kıyamet günü ve yevm-i âhirettir. Gözlerinin yukarı dikilip kapanmayacağının devamına ve nazarlarının kendilerine bir daha rücû' etmeyeceğine ve hiç bir şeyi düşünmeye vakitleri olmayacağına işaret için kalplerinin hâlî olacağı beyan olunmuştur. Şu tasvir olunan hallerin hesap zamanında veyahut Cehenrıem'e gidecekleri zamanda olacağına dair rivayetler varsa da esah olan kabirlerinden kalkıp mahşere giderken olacaktır.
Hulâsa; hiç bir zalimin zulmü yanına kalmayıp elbette cezasını göreceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İbrahim 14:44
Vacip Tealâ zalimlerden ahz-ı intikam edeceğini beyandan sonra, o günde zalimlerin bazı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kıyametin dehşetini ve nâsa nazil olacak azabı ve o azabın geleceği günü beyanla sen nâsı inzar et ki onlar azabın sebebi olan günahlardan ictinab etsinler. Zira; Allah'ı ve resulünü tekziple nefislerine zulmeden zalimler o günün azabını görünce derler ki «Ey bizi dünyada bir çok nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz! Sen bizi yakın bir müddetle dünyaya döndür ve azabımızı te'hir et ki biz senin davetine icabet ve resullere ittibâ' edelim. Tâib ve müstağfir olalım. Geçirmiş olduğumuz amelleri tedarik edelim demekle münacatta bulunurlar ve lâkin fayda etmez. Çünkü; geçmiş zamanın bir daha avdet ihtimali yoktur, onların şu münacatları zamanında dünya kalmayacaktır ki avdet etsinler ve teklifin zamanı geçmiştir ki tekrar mükellef olsunlar.
İbrahim 14:45
Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerin dünyaya avdet talebinde bulunacaklarını beyandan sonra zalimlerin şu taleplerine ve rilecek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Yâ Rabbi! Bizi dünyaya reddet de iman ve geçmişlerimizi kaza edelim» diyen kâfirlere taraf-ı ilâhiden tevbih tankıyla denilir ki «Bundan evvel dünyada sizin için zeval oynayacağına ve vefat eden kimsenin bir daha ihya olunmayacağına ve haşrü neşir olmayacağına yemin etmediniz mi/ küfürle nefislerine zulmeden Ad, Semûd ve Nuh kavimleri gibi cebabirenin meskenlerinde siz sakin olmadınız mı ve onların harabelerini görmediniz mi? Elbette yemin ettiniz ve sakin oldunuz. Bunları inkâr edemezsiniz. Halbuki onların halleri ve bizim onlara işlediğimiz ve nasıl ihlâk ettiğimiz sizin için tebeyyün ve tahakkuk etti, sizin ibret almanız için bir takım durub-u emsal beyan ettik. Bunlardan ibret alıp mütenebbih olmak ve iman etmek ve resullerinize ittibâ' etmek lâzımken bilâkis tuğyan edip iman etmediniz. Şimdi iman ve amel tedarik eylemek için mühlet ve dünyaya avdet etmek istiyorsunuz. Bu istediğiniz şey mümkün değildir» demekle talepleri reddolunur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyada kâfirlerin yeminleri âhireti inkâr içindir. Zira; onlar bu hayattan sonra hayat ve dar-i dünyadan sonra dar-ı âhiret yok diyerek yemin etmekten çekinmezler, ekseriya mürtedlerin halleri de budur. Halbuki aklı olan bir kimse için âhireti ikrardan daha açık ve kolay bir şey yoktur. Çünkü; düşünülünce bu dünyaya nereden geldi ve kim getirdi? Anasının rahmindeyken suâl mümkün olsa da sorulmuş olsaydı orada dahi bundan başka bir mekân yok demekle cevap verirdi. Halbuki gördü ki dünya varmış. Şu halde bu dünyaya getiren zatın âhirete götürmesinden ve bir dar-ı âhiret halkeylemesinden ve kendine itaat edenlere mükâfat vermesinden ve isyan edenlere azab etmesinden daha açık ve( kolay ne olabilir?
İbrahim 14:46
Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarını ve dünyada âhireti inkâr için yeminlerini beyan ettiği gibi hilelerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; şeriatın delilleri onların hilelerinden daha kuvvetlidir. Şu halde onların hileleri ne kadar kuvvetli olsa delâil-i şer'iyeye mukaabele edemez.
Şu manâ; lâfzı nâfiye olup de bulunan te'kid için olduğuna nazarandır. Amma lâfzı mu-haffefe olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir:
İbrahim 14:47
Ve öyle bir galiptir ki kendine hile edilmez ve öyle bir kaadir ki kendine asla müdafaa olunmaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Allah'ın resullerine vaadi; nusret ve i'lâ-yı kelimetullah ve dinlerinin âlî kılınıp düşmanlarına galip olmalarıdır.
İbrahim 14:48
Vacip Tealâ intikam sahibi olduğunu beyandan sonra intikamın zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile* arzın ve semanın tebeddülünde iki ihtimâl vardır:
Birincisi; arzın ve semanın zatları bakî olup sıfatları değişmektir. Meselâ arzın üzerinde olan dağların, derelerin ve imaretlerin zail olmasıyla her tarafı düzelmek ve şu görülen sıfatın gayrı bir sıfat iktisabetmek ve semanın yıldızları dökülüp şu sıfatın gayrı bir sıfat ahzeylemektir. Ve ibn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunan manâ da budur. Bu manâyı te'yid eden bazı ehadis-i celile de mervidir.
İkincisi; arzın ve semanın zatlarının değişmesidir ki arzın, bu başka billur gibi berrak bir hale geleceği ve nasın hesap için onun üzerinde haşrolunacağı (Enes) ve (İbn-i Mes'ud) Hazretlerinden mervidir. Hulâsa arzın ve semanın tebeddül edeceği kat'î olup ancak keyfiyeti zannî olduğu için ihtilâf vardır.
İbrahim 14:49
Vacip Tealâ arzın ve semanın tebeddül ettiği yevm-i kıyamette intikamını alacağını ve nâsın hesap için kendi huzurunda içtimâ' edeceklerini beyandan sonra kahrının zuhuruyla nâsa arız olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kâfirler şeytanla-rıyla beraber elleri ve ayakları bağlı ve birbirlerine merbut oldukları halde gelirler, gömlekleri katranla yağlanır ki kokusu fena, renkleri siyah ve ateşin alevi ziyade olur. Katranla yakacağını beyanda tehdid ziyadedir. Çünkü; nâs katranın nasıl yandığını bilirler.
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile yüzlerinde olan âleti idraki, hakta isti'mal etmediklerinden yüzlerini ateşin ihata edip örteceği beyan olunmuştur.
İbrahim 14:50
Vacip Tealâ arzın ve semanın tebeddül ettiği yevm-i kıyamette intikamını alacağını ve nâsın hesap için kendi huzurunda içtimâ' edeceklerini beyandan sonra kahrının zuhuruyla nâsa arız olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kâfirler şeytanla-rıyla beraber elleri ve ayakları bağlı ve birbirlerine merbut oldukları halde gelirler, gömlekleri katranla yağlanır ki kokusu fena, renkleri siyah ve ateşin alevi ziyade olur. Katranla yakacağını beyanda tehdid ziyadedir. Çünkü; nâs katranın nasıl yandığını bilirler.
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile yüzlerinde olan âleti idraki, hakta isti'mal etmediklerinden yüzlerini ateşin ihata edip örteceği beyan olunmuştur.
İbrahim 14:51
Vacip Tealâ arzın ve semanın tebeddül ettiği yevm-i kıyamette intikamını alacağını ve nâsın hesap için kendi huzurunda içtimâ' edeceklerini beyandan sonra kahrının zuhuruyla nâsa arız olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kâfirler şeytanla-rıyla beraber elleri ve ayakları bağlı ve birbirlerine merbut oldukları halde gelirler, gömlekleri katranla yağlanır ki kokusu fena, renkleri siyah ve ateşin alevi ziyade olur. Katranla yakacağını beyanda tehdid ziyadedir. Çünkü; nâs katranın nasıl yandığını bilirler.
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile yüzlerinde olan âleti idraki, hakta isti'mal etmediklerinden yüzlerini ateşin ihata edip örteceği beyan olunmuştur.
İbrahim 14:52
Vacip Tealâ yevm-i kıyametin şiddetini beyandan sonra şu beyan olunan ahkâmın, nasa tebliğin nihayeti olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Kur'an'ın sair sûreleri gibi bu sûrenin de inzali naşı irşad etmek ve erbab-ı ukulün düşünmeleriyle doğru yolu bulup halkı doğru yola sevketmeleri içindir. İnsanda meziyet;' ancak akılla olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü delâili tetkik; ancak akıl sahiplerine tahsis olunmuştur.
Hulâsa; Kur'an'ın ve kütüb-ü sairenin inzalinden maksat; üç şey olup birincisi; enbiyanın kitaplar vasıtasıylu halkı irşad ve noksanlarım ikmâl etmeleri olduğuna ile işaret olunduğu, ikincisi; insanlar için her şeyden evvel vü-cud-u ilâhiyi ve vahdaniyet-i sübhaniyeyi aklî ve nakli delillerle
ispat etmek olduğuna ile işaret olunduğu, üçüncüsü; akaidi tashihden sonra ameliyatı ıslah etmek olduğuna ile işaret olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.