Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Hicr 15:1 – Nahl 16:128
İçindekiler
- Hicr 15:1
- Hicr 15:2
- Hicr 15:3
- Hicr 15:4
- Hicr 15:5
- Hicr 15:6
- Hicr 15:7
- Hicr 15:8
- Hicr 15:9
- Hicr 15:10
- Hicr 15:11
- Hicr 15:12
- Hicr 15:13
- Hicr 15:14
- Hicr 15:15
- Hicr 15:16
- Hicr 15:17
- Hicr 15:18
- Hicr 15:19
- Hicr 15:20
- Hicr 15:21
- Hicr 15:22
- Hicr 15:23
- Hicr 15:24
- Hicr 15:25
- Hicr 15:26
- Hicr 15:27
- Hicr 15:28
- Hicr 15:29
- Hicr 15:30
- Hicr 15:31
- Hicr 15:32
- Hicr 15:33
- Hicr 15:34
- Hicr 15:35
- Hicr 15:36
- Hicr 15:37
- Hicr 15:38
- Hicr 15:39
- Hicr 15:40
- Hicr 15:41
- Hicr 15:42
- Hicr 15:43
- Hicr 15:44
- Hicr 15:45
- Hicr 15:46
- Hicr 15:47
- Hicr 15:48
- Hicr 15:49
- Hicr 15:50
- Hicr 15:51
- Hicr 15:52
- Hicr 15:53
- Hicr 15:54
- Hicr 15:55
- Hicr 15:56
- Hicr 15:57
- Hicr 15:58
- Hicr 15:59
- Hicr 15:60
- Hicr 15:61
- Hicr 15:62
- Hicr 15:63
- Hicr 15:64
- Hicr 15:65
- Hicr 15:66
- Hicr 15:67
- Hicr 15:68
- Hicr 15:69
- Hicr 15:70
- Hicr 15:71
- Hicr 15:72
- Hicr 15:73
- Hicr 15:74
- Hicr 15:75
- Hicr 15:76
- Hicr 15:77
- Hicr 15:78
- Hicr 15:79
- Hicr 15:80
- Hicr 15:81
- Hicr 15:82
- Hicr 15:83
- Hicr 15:84
- Hicr 15:85
- Hicr 15:86
- Hicr 15:87
- Hicr 15:88
- Hicr 15:89
- Hicr 15:90
- Hicr 15:91
- Hicr 15:92
- Hicr 15:93
- Hicr 15:94
- Hicr 15:95
- Hicr 15:96
- Hicr 15:97
- Hicr 15:98
- Hicr 15:99
- Nahl 16:1
- Nahl 16:2
- Nahl 16:3
- Nahl 16:4
- Nahl 16:5
- Nahl 16:6
- Nahl 16:7
- Nahl 16:8
- Nahl 16:9
- Nahl 16:10
- Nahl 16:11
- Nahl 16:12
- Nahl 16:13
- Nahl 16:14
- Nahl 16:15
- Nahl 16:16
- Nahl 16:17
- Nahl 16:18
- Nahl 16:19
- Nahl 16:20
- Nahl 16:21
- Nahl 16:22
- Nahl 16:23
- Nahl 16:24
- Nahl 16:25
- Nahl 16:26
- Nahl 16:27
- Nahl 16:28
- Nahl 16:29
- Nahl 16:30
- Nahl 16:31
- Nahl 16:32
- Nahl 16:33
- Nahl 16:34
- Nahl 16:35
- Nahl 16:36
- Nahl 16:37
- Nahl 16:38
- Nahl 16:39
- Nahl 16:40
- Nahl 16:41
- Nahl 16:42
- Nahl 16:43
- Nahl 16:44
- Nahl 16:45
- Nahl 16:46
- Nahl 16:47
- Nahl 16:48
- Nahl 16:49
- Nahl 16:50
- Nahl 16:51
- Nahl 16:52
- Nahl 16:53
- Nahl 16:54
- Nahl 16:55
- Nahl 16:56
- Nahl 16:57
- Nahl 16:58
- Nahl 16:59
- Nahl 16:60
- Nahl 16:61
- Nahl 16:62
- Nahl 16:63
- Nahl 16:64
- Nahl 16:65
- Nahl 16:66
- Nahl 16:67
- Nahl 16:68
- Nahl 16:69
- Nahl 16:70
- Nahl 16:71
- Nahl 16:72
- Nahl 16:73
- Nahl 16:74
- Nahl 16:75
- Nahl 16:76
- Nahl 16:77
- Nahl 16:78
- Nahl 16:79
- Nahl 16:80
- Nahl 16:81
- Nahl 16:82
- Nahl 16:83
- Nahl 16:84
- Nahl 16:85
- Nahl 16:86
- Nahl 16:87
- Nahl 16:88
- Nahl 16:89
- Nahl 16:90
- Nahl 16:91
- Nahl 16:92
- Nahl 16:93
- Nahl 16:94
- Nahl 16:95
- Nahl 16:96
- Nahl 16:97
- Nahl 16:98
- Nahl 16:99
- Nahl 16:100
- Nahl 16:101
- Nahl 16:102
- Nahl 16:103
- Nahl 16:104
- Nahl 16:105
- Nahl 16:106
- Nahl 16:107
- Nahl 16:108
- Nahl 16:109
- Nahl 16:110
- Nahl 16:111
- Nahl 16:112
- Nahl 16:113
- Nahl 16:114
- Nahl 16:115
- Nahl 16:116
- Nahl 16:117
- Nahl 16:118
- Nahl 16:119
- Nahl 16:120
- Nahl 16:121
- Nahl 16:122
- Nahl 16:123
- Nahl 16:124
- Nahl 16:125
- Nahl 16:126
- Nahl 16:127
- Nahl 16:128
Hicr 15:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Doksan dokuz âyeti hâvidir.
Müteşabihatm te'vilini tecviz eden ulema indinde insana, Uyakatına, rahmet-i ilâhiyeye işarettir. Buna nazaran mand-ı/ı âyet:
…
Yani; ibadet ve itikad-ı hakla rahmet-i ilâhiyeye liyakat kes-beden insan-ı kâmil! Sana hitab ederim ki şu okunacak âyetler Rabbin Tealâ'mn sana vaad ettiği kitab-ı kâmilin ve beşeriyetin ahvaline müteallik bütün ahkâmı beyan eden Kur'an'ın âyetleridir.
Kitap ; cami' manâsına olub Kur'an da evvelin ve âhirinin ulûmunu ve ümem-i salifenin ahvalini câm'i olduğundan kitap ve beşeriyete ait ahkâmı, usul-ü itikaadı ve furu-u a'mâli beyan ettiği cihetle mübîn denmiştir. Kitapta olan (elif lam) kemâle ve Kur'an lâfzında olan tenvin ta'zîme delâlet ettiği cihetle her ne kadar kitap ve Kur'an ikisi bir r.ey ise de kitap kemâle ve Kur'an azamete delâlet ettiğinden tekrar yoktur. Zira; kitap Kur'an'ın kemâlini ve Kur'an da azametini ifade ettiği cihetle her biri ayrı ayrı birer manâyı müfiddir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım:
…
demektir.
Vacip Tealâ sûrenin âyetleri Kur'an'ın âyetleri olduğunu beyandan sonra Kur'an'a iman etmeyenlerin Müslüman olmak isteyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler hîn-i mevtlerinde veyahut kıyamette veya Ce-hennem'e girdiklerinde azabı muayene edince «Ah, ne olaydı biz de müslim olaydık» demekle İslâm olmalarını temenni ve İslâm olamadıklarına nedametlerini izhar ederler, fakat İslâm olmak zamanı geçtiğinden temennileri fayda etmez. Çünkü zamansız olan şey; her zaman faydasızdır. Binaenaleyh; Ömrünü küfürle ifna eden kimsenin bu dünyada delilleri tetkik ederek beni beşerin rahatını te'min için te'sis olunan din-i İslâm'ı kabul etmekle dünya ve âhiret sâadetini iktisabetmesi elbette ezher cihet hakkında hayırlıdır.
Hicr 15:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Doksan dokuz âyeti hâvidir.
Müteşabihatm te'vilini tecviz eden ulema indinde insana, Uyakatına, rahmet-i ilâhiyeye işarettir. Buna nazaran mand-ı/ı âyet:
…
Yani; ibadet ve itikad-ı hakla rahmet-i ilâhiyeye liyakat kes-beden insan-ı kâmil! Sana hitab ederim ki şu okunacak âyetler Rabbin Tealâ'mn sana vaad ettiği kitab-ı kâmilin ve beşeriyetin ahvaline müteallik bütün ahkâmı beyan eden Kur'an'ın âyetleridir.
Kitap ; cami' manâsına olub Kur'an da evvelin ve âhirinin ulûmunu ve ümem-i salifenin ahvalini câm'i olduğundan kitap ve beşeriyete ait ahkâmı, usul-ü itikaadı ve furu-u a'mâli beyan ettiği cihetle mübîn denmiştir. Kitapta olan (elif lam) kemâle ve Kur'an lâfzında olan tenvin ta'zîme delâlet ettiği cihetle her ne kadar kitap ve Kur'an ikisi bir r.ey ise de kitap kemâle ve Kur'an azamete delâlet ettiğinden tekrar yoktur. Zira; kitap Kur'an'ın kemâlini ve Kur'an da azametini ifade ettiği cihetle her biri ayrı ayrı birer manâyı müfiddir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım:
…
demektir.
Vacip Tealâ sûrenin âyetleri Kur'an'ın âyetleri olduğunu beyandan sonra Kur'an'a iman etmeyenlerin Müslüman olmak isteyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler hîn-i mevtlerinde veyahut kıyamette veya Ce-hennem'e girdiklerinde azabı muayene edince «Ah, ne olaydı biz de müslim olaydık» demekle İslâm olmalarını temenni ve İslâm olamadıklarına nedametlerini izhar ederler, fakat İslâm olmak zamanı geçtiğinden temennileri fayda etmez. Çünkü zamansız olan şey; her zaman faydasızdır. Binaenaleyh; Ömrünü küfürle ifna eden kimsenin bu dünyada delilleri tetkik ederek beni beşerin rahatını te'min için te'sis olunan din-i İslâm'ı kabul etmekle dünya ve âhiret sâadetini iktisabetmesi elbette ezher cihet hakkında hayırlıdır.
Hicr 15:3
Vacip Tealâ kâfirlerin azabı muayene edince İslâm olmalarını temenni edeceklerini beyandan sonra küfrü irtikâb edenleri tehdid etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kâfirler davetine icabet etmeyince terket onları, istediklerini yesinler ve dünya metâ'ıyla telezzüz etsinler. Çünkü; onların bütün himmetleri yemek ve içmek ve dünya nimetleriyle telezzüz etmekten ibaret olup ahval-i âhiretten bihaber olunca onları hallerine terketmek lâzımdır, onları dünya hususunda uzun emelleri meşgul etsin ki yakında onlar amellerinin fenalığını ve mezheplerinin batıl olduğunu bilirler ve İslâm olamadıklarına nedamet de ederler ve lâkin o nedametleri fayda vermez.
Vacip Tealâ tûl-ü emelle meşgul olanları bu âyetle zemmet-miştir. Çünkü tûl-ü emel; insanı âhiret tedarikinden alıkoyup bütün himmetini dünyaya hasreylemesini icabettirdiğinden insan için manevî bir felâket ve âhireti inkâr eden müşriklerin ahlâkın-dandır. Binaenaleyh; insanın uzun hülyalarla Ömrünü sırf dünyaya sarfla umur-u âhiretten uzaklaşması en ziyade mezmum bir haslettir. Amma suret-i meşruada dünya için çalışmak kendinin ve ailesinin maişetini te'min etmek ve fakat şu çalışmasını mükellef olduğu ibadetine mani tutmamak insan için bir meziyyet olduğu gibi diyanet-i İslâmiyede bu, ayrıca bir ibadet ve bu suretle dünyaya çalışmak ve ebna-yı cinsine menfaat etmek umur-u âhiretten
ma'duddur. İIka ; meşgul olmaktır. Emel de ileride bir şeyi ümit ve rica etmektir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir. Esasen mezmum olan; dünyadan nasibedar *olup âhirette nasibedar olmamaktır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Ali'nin «Ben sizin üzerinize iki şeyden korkarım. Birincisi; tûl-ü emeldir. Zira tûl-ü emel; umur-u âhireti unutturur. İkincisi; havanıza ittihâzdır. Zira havaya ittibâ' etmek; hakkı kabulden men'eder» dediği mervidir. Bu rivayette mezmum olan tûl-ü emel; unıur-u âhireti muattal kılan tûl-ü emeldir.
Âyetten maksat; Resulullah'a tamamıyla tebligat vâki olup kabul etmediklerine binaen bundan sonra nasihatin te'sir etmeyeceğini bildirmek ve fazla nefes sarfetmeye hacet kalmadığını ilân etmektir. Yani «Terket onları. Zira; nasihat te'sir etmez. Âkıbet-i hallerinin ne olduğunu zamanı geldiğinde bilirler» demekten ibarettir, bu söz; nazar-ı ilâhiden sakıt olduklarına delâlet eder. Çünkü; insanlar arasında hâl böyledir. Bir kimse diğerine nasihat eder. Nasihat dinlemeyip inadında musir olunca «Terket bu adamı, istediğini yapsın, bildiğini işlesin. Sonra bilir ne olacağının denir.
Hulâsa; dünyadan tamamen nasibini almak için âhireti ihmâl etmek mezmum olduğu ve ihmâl edenlerin ehl-\ hizlândan bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:4
Vacip Tealâ tûl-ü emele tâbi' olanları tehdid ettikten sonra tûl-ü emelin faydası olmayıp ijierkesin ecel-i muayyeninde helak olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dünyada kahren karyelerden bir karye ahalisini günahlarına binaen biz ihlâk' etmedik, illâ o karyenin helakine dair Levh-i Mahfuz'da yazılmış ve zamanı tayin olunmuş bir kitabı vardır. Binaenaleyh; her ümmet o kitapta yazılı olan ecel-i muayyenini velev bir dakika olsun takaddüm edemediği gibi o vakitten ta-ahhur da edemez. Ancak tayin olunan zamanda helak ederiz. Şu halde gerek milletler ve gerek şahıslar hangi sebeple helak olursa olsun herkes ecel-i mev'ûdunda helak olur. Çünkü; insanlar için ecel birdir, iki ihtimali yoktur ve âyet de buna delil-i vazıhtır. Binaenaleyh; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ihIâkle murad; azapla ihlâke şamil olduğu gibi mevtle helake dahi şamildir. Şu halde âkil olan bir kimse ömrünün uzun olmasına mağrur olmamak lâzımdır. Zira; onun eceli için ta'yin olunan zamanı te'-hir veya takdim ihtimali olmayıp irade-i ilâhiyenin tahsis ettiği zamanı beklemekten ibaret olduğu cihetle gururu icabeden bir şey yoktur. Kezalik devletlerin ve milletlerin halleri dahi ecel-i muayyenini beklemekten ibarettir.
Hicr 15:5
Vacip Tealâ tûl-ü emele tâbi' olanları tehdid ettikten sonra tûl-ü emelin faydası olmayıp ijierkesin ecel-i muayyeninde helak olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dünyada kahren karyelerden bir karye ahalisini günahlarına binaen biz ihlâk' etmedik, illâ o karyenin helakine dair Levh-i Mahfuz'da yazılmış ve zamanı tayin olunmuş bir kitabı vardır. Binaenaleyh; her ümmet o kitapta yazılı olan ecel-i muayyenini velev bir dakika olsun takaddüm edemediği gibi o vakitten ta-ahhur da edemez. Ancak tayin olunan zamanda helak ederiz. Şu halde gerek milletler ve gerek şahıslar hangi sebeple helak olursa olsun herkes ecel-i mev'ûdunda helak olur. Çünkü; insanlar için ecel birdir, iki ihtimali yoktur ve âyet de buna delil-i vazıhtır. Binaenaleyh; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ihIâkle murad; azapla ihlâke şamil olduğu gibi mevtle helake dahi şamildir. Şu halde âkil olan bir kimse ömrünün uzun olmasına mağrur olmamak lâzımdır. Zira; onun eceli için ta'yin olunan zamanı te'-hir veya takdim ihtimali olmayıp irade-i ilâhiyenin tahsis ettiği zamanı beklemekten ibaret olduğu cihetle gururu icabeden bir şey yoktur. Kezalik devletlerin ve milletlerin halleri dahi ecel-i muayyenini beklemekten ibarettir.
Hicr 15:6
Vacip Tealâ her şahsın ve her milletin eceli muayyen olduğunu beyandan sonra kâfirlerin nübüvvette şüpheleri üzerine söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. .
Yani; biz kâfirleri halleri üzere terketmeyi emredip neden ih-lâk etmeyelim? Elbette ihlâk ederiz. Zira; yâ Ekrem-er Rusül! Sen onları tarik-ı hakka irşad için davet ettiğinde onlar istihza tari-kıyla sana «Ey kendi üzerine Kur'an inzal olunduğunu iddia eden zat! Sen nübüvvet davasında mecnunsun. Zira; sana cinnîler temas etmiş ve bu davayı telkin eylemiş ve bu suretle akim muhtel olmuş ki sen melek geldi bana taraf-ı ilâhiden, Kur'an'ı getirdi diyorsun. Eğer sen doğru söyleyenlerden isen keşke melekleri bize getirmiş olsan biz de onları görsek de iman etsek» demekle nübüvvetinde şüphe ettiler ve meleklerin şehadet etmesini istediler.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin iki cihetle cinayet irtikâb ettiklerini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur :
Birincisi; Resulullah'm getirdiği Kur'an'ın fesahat ve belagatta tavk-ı beşerden hariç olduğunu ve Resulullah'm, arzularının hilafı beyan ettiği ahkâmı görünce beşerin bu gibi kelâmı söyleyemeyeceğine hükmederek «Bunları sana cinnîler haber veriyor. Binaenaleyh; sen mecnunsun» demeye ve bu cinayeti irtikâba cesaret etmişlerdir.
İkincisi; melekle ünsiyet kuvve-i kudsiye ve taharet-i kâmileye muhtaç olduğunu bilemediklerinden kendilerinde meleklerle ünsiyete liyakat görerek meleklerle ünsiyet istemeye cür'et ettiler. Halbuki kendilerinin müptelâ oldukları denaet-i tabiat ve küfür meleklerle ünsiyetlerine manidir. Fakat bunları düşünmeden ve belki de iman etmemek için kendilerinde fazla meziyet gördüler ve imanlarını muhale talik ettiler. Çünkü hulâsa-i kelâmları; «Davada beyyine-i kafiye lâzımdır. Senin getirdiğin mucize ve şahit davam ispata kâfi değildir. Binaenaleyh; biz kabul edemeyiz. Zira davanı ispata kâfi şahit; meleklerin şehadetidir. Madem ki meleklerle ünsiyet ettiğini söylüyorsun. Melekleri bize de getir, görelim» demekle iman etmeyeceklerini izhar ettiler.
Hicr 15:7
Vacip Tealâ her şahsın ve her milletin eceli muayyen olduğunu beyandan sonra kâfirlerin nübüvvette şüpheleri üzerine söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. .
Yani; biz kâfirleri halleri üzere terketmeyi emredip neden ih-lâk etmeyelim? Elbette ihlâk ederiz. Zira; yâ Ekrem-er Rusül! Sen onları tarik-ı hakka irşad için davet ettiğinde onlar istihza tari-kıyla sana «Ey kendi üzerine Kur'an inzal olunduğunu iddia eden zat! Sen nübüvvet davasında mecnunsun. Zira; sana cinnîler temas etmiş ve bu davayı telkin eylemiş ve bu suretle akim muhtel olmuş ki sen melek geldi bana taraf-ı ilâhiden, Kur'an'ı getirdi diyorsun. Eğer sen doğru söyleyenlerden isen keşke melekleri bize getirmiş olsan biz de onları görsek de iman etsek» demekle nübüvvetinde şüphe ettiler ve meleklerin şehadet etmesini istediler.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin iki cihetle cinayet irtikâb ettiklerini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur :
Birincisi; Resulullah'm getirdiği Kur'an'ın fesahat ve belagatta tavk-ı beşerden hariç olduğunu ve Resulullah'm, arzularının hilafı beyan ettiği ahkâmı görünce beşerin bu gibi kelâmı söyleyemeyeceğine hükmederek «Bunları sana cinnîler haber veriyor. Binaenaleyh; sen mecnunsun» demeye ve bu cinayeti irtikâba cesaret etmişlerdir.
İkincisi; melekle ünsiyet kuvve-i kudsiye ve taharet-i kâmileye muhtaç olduğunu bilemediklerinden kendilerinde meleklerle ünsiyete liyakat görerek meleklerle ünsiyet istemeye cür'et ettiler. Halbuki kendilerinin müptelâ oldukları denaet-i tabiat ve küfür meleklerle ünsiyetlerine manidir. Fakat bunları düşünmeden ve belki de iman etmemek için kendilerinde fazla meziyet gördüler ve imanlarını muhale talik ettiler. Çünkü hulâsa-i kelâmları; «Davada beyyine-i kafiye lâzımdır. Senin getirdiğin mucize ve şahit davam ispata kâfi değildir. Binaenaleyh; biz kabul edemeyiz. Zira davanı ispata kâfi şahit; meleklerin şehadetidir. Madem ki meleklerle ünsiyet ettiğini söylüyorsun. Melekleri bize de getir, görelim» demekle iman etmeyeceklerini izhar ettiler.
Hicr 15:8
Vacip Tealâ müşriklerin şu taleplerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; meleği görüp iman etmeyince derhal helak olurlar.
Hicr 15:9
Halbuki biz melekleri semadan indirmeyiz, illâ hakka mukarin ve din-i hakka mülâbis olarak kuvve-i kudsiye sahiplerine mühim maslahat için inzal ederiz. Yoksa ey kâfirler! Sizin gibi tıynetlerinde taharet olmayan kimseler üzerine melek nazil olmaz. Eğer sizin arzunuz gibi melek herkese görünse enbiyayla âhad-ı ümmet arasında fark olmadığı gibi resulleri göndermek ve kitapları inzal etmekde bir hikmet olmazdı. Çünkü; herkes istediğini melekten alır, nebiye ihtiyacı kalmazdı, eğer müşriklerin istedikleri veçhile nübüvvetin sıdkına şehadet için geldikleri takdirde müşrikler mühlet ! verilenlerden olmazlar. Çünkü; istedikleri veçhile melek gelip şehadet edip de iman etmediklerinde bir dakika bile müsaade olunmaz, derhal helak olurlar. Zira; re'yelayn müşahede edip iman etmemek derhal azabı muciptir. Binaenaleyh; onların melekleri görmemeleri haklarında hayırlıdır. Kâfirlerin söyledikleri gibi Kur'an cinnîlerin haberi değildir. Çünkü; Kur'an'ı ancak iktiza-yı hikmet ve maslahata göre tedriç suretiyle havadisin ahkâmını beyan zımnında biz inzal ettik. Tağyir ve tahriften ve bazı âyet veya kelime hatta bir harf bile ziyade ve noksandan biz Kur'an'ı hıfzederiz. Binaenaleyh Kur'an; ilâyevmilkıyam ehl-i dalâlin tağyirinden masun ve ilelebed mahfuzdur. Şu halde Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an'm hıfzını Cenab-ı Hak tekeffül ettiği için ins ü cin tağyirine çalışsalar bir harfini bile tebdil edemezler. Zira Kur'an; kelâm-ı ilâhî ve mu'ciz olduğu cihetle beşerin kelâmı karışmaktan münezzehtir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirler melek gelse şehadet etse dahi iman etmeyeceklerine binaen Cenab-ı Hak onların görmeleri için melek göndermemiştir. Zira; meleğin gelmesi hikmete muvafık olmak ve bir fayda te'min etmek lâzımdır. Bunu isteyen kâfirler ise kafiyen iman etmemeye karar verdiklerinden bir fayda te'min etmeyeceği cihetle talepleri is'âf olunmamıştır.
Kur'an'ı Vacip Tealâ'nın hıfzının keyfiyeti; Kur'an'ı tağyire nasın kudretini selbetmek ve ilâyevmilkıyam talim ve taallümle meşgul olacak kimseler halketmektir ve bu hâl; teklif baki olduğu müddet bakî kalacaktır. Halbuki milel-i muhtelifeden ehl-i mül-hid ve dalâlden Kur'an'm düşmanları pek çoktur, lâkin hiç bir kimse tarafından bir şey yapılamamasıyla bu âyetin sırrı her zaman zuhur etmekte ve eserini göstermektedir. Zira; bin üç yüz küsur senedir her zaman gûnâgûn düşmanlarvzuhur ettiği ve her biri türlü türlü hilelerle yıkmaya çalıştıkları halde hiç bir harfini yerinden oynatamamaları bu âyetin hükmünü muhafaza etmesi o hükmün vakıa mutabık olup Kur'an'm mucize olmasına delâlet eder.
Hulâsa; melek nazil olsa hakka nıukarin ve bir maslahata mebni nazil olacağı, eğer kâfirlerin istedikleri gibi melek nazil olsa onlar iman etmediklerinden mühlet verilmeyip derhal helak olacakları, Kur'an cinnîlerin kelâmı olmayıp bizzat Cenab-ı Hakkın inzal ettiği ve hıfzını kendi tekeffül buyurduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:10
Vacip Tealâ müşriklerin resulüne karşı sû-u edepte bulunduklarını beyan ettiği gibi bu misilli sû-u edep kâfirlerin eskiden âdetleri olduğunu beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem~er Rusül! Senden.evvel bir çok cemaatlara resuller gönderdik. Halbuki onlara irşad ve hallerini ıslah için hiç bir resul gelmedi, illâ onlar o resulü daima istihza ettiler. İşte ümem-i salifenin resullerini istihzaya iradelerini sarf ettiklerinden onların kalplerinde istihzayı halketmek suretiyle ithal ettiğimiz gibi habibim, seni istihza eden müşrikler de iradelerini istihzaya sarfettiklerinden onların kalplerinde dahi halkederiz.
Siya'; şi'a'nın cemi' olup fırkalar ve cemaatlar demektir. Onların âdetleri müstemirren nebilerini istihza etmek olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari' sıygasıyla varid olmuştur. i*e murad; Resulullah'a melek getirmesini teklifle istihza edenlerdir, lâkin Kur'an'ı istihza ve ahkâmına itiraz edenlerin cümlesine şamildir.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile âyet; "Resulullah'ı tes-liye için varid olmuştur. Çünkü; müşrikler Resulullah'a lâyık olmadık bir teklifte bulunup sû-u edebe cür'et edince kalb-i nebevileri mahzun olmuştu. İşte resulünün şu hüznünü izale için Cenab-i Hak ümem-i salifenin de resullerine karşı âdetleri böyle olduğunu ve enbiyayı istihza etmek yeni bir şey olmayıp eski bir âdet bulunduğunu beyanla resulünün hüznünü izale ve tesliye etmiştir. Çünkü; «Beliye umumî olursa tayyib olur» fehvasınca bilumum resullerin başlarından geçmiş bir hal olup onlar sabredince sen de onlar gibi sabret demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile her zamanda rusül-ü kiram hakkında süfeha güruhunun bu misilli lâyık olmadık bir takım ef'âle cüretlerinin sebebi; enbiyanın teklif ettikleri ibadatı ağır görüp şe-hevat-ı nefsaniyelerine muhabbet etmeleri ve ülfet ettikleri fenalıkları terketmek nefislerine gayet ağır ve güç olması ve ekser-i enbiya-yı izamın fakrı ihtiyar edip cah ve mansıp gibi şeylere iltifat etmediklerinden rüesa güruhunun onlara tabi olmaktan tekebbür etmeleridir. İşte şu sayılan sebeplere binaen daima süfeha güruhu, enbiya-yı izama envâ'-ı ezayı reva görmüşler ve her türlü terbiyesizlikten çekinmemişler ve resullerin irtihalinden sonra şeriatlarına da aynı itirazı yapanlardan, zaman hiç bir vakit boş kalmamıştır ve ilâyevmilkıyam da eksik olmayacaktır. Çünkü; şehevat-ı nefsaniyesine tebaiyetle behaim gibi her yerden otlamak ve bir kayıtla mukayyed olmamak ve şeytan'ın iğfalâtına aldanmakla şeriattan uzaklaşmış olanlar her zaman mevcuttur.
Hicr 15:11
Vacip Tealâ müşriklerin resulüne karşı sû-u edepte bulunduklarını beyan ettiği gibi bu misilli sû-u edep kâfirlerin eskiden âdetleri olduğunu beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem~er Rusül! Senden.evvel bir çok cemaatlara resuller gönderdik. Halbuki onlara irşad ve hallerini ıslah için hiç bir resul gelmedi, illâ onlar o resulü daima istihza ettiler. İşte ümem-i salifenin resullerini istihzaya iradelerini sarf ettiklerinden onların kalplerinde istihzayı halketmek suretiyle ithal ettiğimiz gibi habibim, seni istihza eden müşrikler de iradelerini istihzaya sarfettiklerinden onların kalplerinde dahi halkederiz.
Siya'; şi'a'nın cemi' olup fırkalar ve cemaatlar demektir. Onların âdetleri müstemirren nebilerini istihza etmek olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari' sıygasıyla varid olmuştur. i*e murad; Resulullah'a melek getirmesini teklifle istihza edenlerdir, lâkin Kur'an'ı istihza ve ahkâmına itiraz edenlerin cümlesine şamildir.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile âyet; "Resulullah'ı tes-liye için varid olmuştur. Çünkü; müşrikler Resulullah'a lâyık olmadık bir teklifte bulunup sû-u edebe cür'et edince kalb-i nebevileri mahzun olmuştu. İşte resulünün şu hüznünü izale için Cenab-i Hak ümem-i salifenin de resullerine karşı âdetleri böyle olduğunu ve enbiyayı istihza etmek yeni bir şey olmayıp eski bir âdet bulunduğunu beyanla resulünün hüznünü izale ve tesliye etmiştir. Çünkü; «Beliye umumî olursa tayyib olur» fehvasınca bilumum resullerin başlarından geçmiş bir hal olup onlar sabredince sen de onlar gibi sabret demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile her zamanda rusül-ü kiram hakkında süfeha güruhunun bu misilli lâyık olmadık bir takım ef'âle cüretlerinin sebebi; enbiyanın teklif ettikleri ibadatı ağır görüp şe-hevat-ı nefsaniyelerine muhabbet etmeleri ve ülfet ettikleri fenalıkları terketmek nefislerine gayet ağır ve güç olması ve ekser-i enbiya-yı izamın fakrı ihtiyar edip cah ve mansıp gibi şeylere iltifat etmediklerinden rüesa güruhunun onlara tabi olmaktan tekebbür etmeleridir. İşte şu sayılan sebeplere binaen daima süfeha güruhu, enbiya-yı izama envâ'-ı ezayı reva görmüşler ve her türlü terbiyesizlikten çekinmemişler ve resullerin irtihalinden sonra şeriatlarına da aynı itirazı yapanlardan, zaman hiç bir vakit boş kalmamıştır ve ilâyevmilkıyam da eksik olmayacaktır. Çünkü; şehevat-ı nefsaniyesine tebaiyetle behaim gibi her yerden otlamak ve bir kayıtla mukayyed olmamak ve şeytan'ın iğfalâtına aldanmakla şeriattan uzaklaşmış olanlar her zaman mevcuttur.
Hicr 15:12
Vacip Tealâ müşriklerin resulüne karşı sû-u edepte bulunduklarını beyan ettiği gibi bu misilli sû-u edep kâfirlerin eskiden âdetleri olduğunu beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem~er Rusül! Senden.evvel bir çok cemaatlara resuller gönderdik. Halbuki onlara irşad ve hallerini ıslah için hiç bir resul gelmedi, illâ onlar o resulü daima istihza ettiler. İşte ümem-i salifenin resullerini istihzaya iradelerini sarf ettiklerinden onların kalplerinde istihzayı halketmek suretiyle ithal ettiğimiz gibi habibim, seni istihza eden müşrikler de iradelerini istihzaya sarfettiklerinden onların kalplerinde dahi halkederiz.
Siya'; şi'a'nın cemi' olup fırkalar ve cemaatlar demektir. Onların âdetleri müstemirren nebilerini istihza etmek olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari' sıygasıyla varid olmuştur. i*e murad; Resulullah'a melek getirmesini teklifle istihza edenlerdir, lâkin Kur'an'ı istihza ve ahkâmına itiraz edenlerin cümlesine şamildir.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile âyet; "Resulullah'ı tes-liye için varid olmuştur. Çünkü; müşrikler Resulullah'a lâyık olmadık bir teklifte bulunup sû-u edebe cür'et edince kalb-i nebevileri mahzun olmuştu. İşte resulünün şu hüznünü izale için Cenab-i Hak ümem-i salifenin de resullerine karşı âdetleri böyle olduğunu ve enbiyayı istihza etmek yeni bir şey olmayıp eski bir âdet bulunduğunu beyanla resulünün hüznünü izale ve tesliye etmiştir. Çünkü; «Beliye umumî olursa tayyib olur» fehvasınca bilumum resullerin başlarından geçmiş bir hal olup onlar sabredince sen de onlar gibi sabret demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile her zamanda rusül-ü kiram hakkında süfeha güruhunun bu misilli lâyık olmadık bir takım ef'âle cüretlerinin sebebi; enbiyanın teklif ettikleri ibadatı ağır görüp şe-hevat-ı nefsaniyelerine muhabbet etmeleri ve ülfet ettikleri fenalıkları terketmek nefislerine gayet ağır ve güç olması ve ekser-i enbiya-yı izamın fakrı ihtiyar edip cah ve mansıp gibi şeylere iltifat etmediklerinden rüesa güruhunun onlara tabi olmaktan tekebbür etmeleridir. İşte şu sayılan sebeplere binaen daima süfeha güruhu, enbiya-yı izama envâ'-ı ezayı reva görmüşler ve her türlü terbiyesizlikten çekinmemişler ve resullerin irtihalinden sonra şeriatlarına da aynı itirazı yapanlardan, zaman hiç bir vakit boş kalmamıştır ve ilâyevmilkıyam da eksik olmayacaktır. Çünkü; şehevat-ı nefsaniyesine tebaiyetle behaim gibi her yerden otlamak ve bir kayıtla mukayyed olmamak ve şeytan'ın iğfalâtına aldanmakla şeriattan uzaklaşmış olanlar her zaman mevcuttur.
Hicr 15:13
Vacip Tealâ «Küfre ve istihzaya iradelerini sarfla onların kalbine küfür ve istihza girince halleri ne olur?» suâline cevap olmak üzere buyuruyor.
Zira; onların adem-i imanları sebebiyle helak olmaları bunların da helak olacaklarına delâlet eder. Çünkü; helakin sebebi olan istihza ve küfürde müştereklerdir.
Hicr 15:14
İşte kâfirler bu sözleriyle inatlarından vazgeçmezler.
Yani; melek gelmesini ve nübüvvete şehadet etmesini isteyen kâfirler küfre o kadar ısrar ederler ki eğer biz onlar üzerine semadan bir kapı açsak da inip çıkmalarına müsaade etsek onlar semaya çıkarlar, acayip ve garaibi ve kudretullaha delâlet eden envâ'-ı delâ-ili; melekleri ve ibadetlerini görüp avdet ettiklerinde «Bizim gözlerimiz görmekten kaldı ve kapandı ve görmez oldu. Belki Mu-hammed (A.S.) bize sihretti, gözümüzü boyadı. Biz sihrolunmuş bir kavim olduk» demekle gördükleri şeylerde şek ve tereddüd eder, yine iman etmezler. Binaenaleyh; melekler gelse şehadet etse (iİman ederiz*» dedikleri yalandır. Zira,; bu kadar acayibi gördüğünde iman etmeyen muannidlerin yalnız meleğin şehadetiyle iman etmeyecekleri evleviyetle sabittir.
Hicr 15:15
İşte kâfirler bu sözleriyle inatlarından vazgeçmezler.
Yani; melek gelmesini ve nübüvvete şehadet etmesini isteyen kâfirler küfre o kadar ısrar ederler ki eğer biz onlar üzerine semadan bir kapı açsak da inip çıkmalarına müsaade etsek onlar semaya çıkarlar, acayip ve garaibi ve kudretullaha delâlet eden envâ'-ı delâ-ili; melekleri ve ibadetlerini görüp avdet ettiklerinde «Bizim gözlerimiz görmekten kaldı ve kapandı ve görmez oldu. Belki Mu-hammed (A.S.) bize sihretti, gözümüzü boyadı. Biz sihrolunmuş bir kavim olduk» demekle gördükleri şeylerde şek ve tereddüd eder, yine iman etmezler. Binaenaleyh; melekler gelse şehadet etse (iİman ederiz*» dedikleri yalandır. Zira,; bu kadar acayibi gördüğünde iman etmeyen muannidlerin yalnız meleğin şehadetiyle iman etmeyecekleri evleviyetle sabittir.
Hicr 15:16
Vacip Tealâ kâfirlerin şüphelerine cevap verdikten sonra vahdaniyetin delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; semada biz bir takım burçlar halkettik ki o burçların hey'etleri ve hassaları ayrı ayrıdır ve onların her birini şekilleri ve hey'etleri itibariyle nazar edenlere tezyin ettik ve her matrud olan şeytandan hıfzettik ki semaya çıkıp ehline vesvese etmeye kaadir olamaz, illâ şeytan'dan şol kimse ki o kimse ehl-i semanın sözlerini sirkat ve yeryüzüne inip ehl-i arzı ifsad etmek üzere firar ederek semaya çıkanlar olursa ona melekler tarafından açık ve alevli ateşle mukabele olunur ve onların arkalarından ateş parçası atılır.
Burç; filasıl yüksek konağa denilirse de bu âyette semada kevakib4~ seyyare ve bilhassa güneşin doğduğu mahallere denir ki on ikidir. Her burcun yirmi sekiz menzili olduğu gibi her burcun otuz derecesi dahi vardır. Her burcun otuz derecesini güneş senede bir kere kat'eder ki senede üç yüz altmış derece kat'eder demektir. Kamer .yirmi sekiz günde bir kere kat'eder.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Hz. İsa'nın tulûuna kadar cinnin şeytan kısmı semaya çıkar ve meleklerden işittikleri bazı havadisi yeryüzünde kâhinlere haber vermekle nâsı idlâl ederlerdi. Vakta ki Hz. İsa tevellüd edince semanın üçünden tardolundular. Bizim peygamberimiz tulü edince semanın küllisinden tardolunduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Şu kadar ki insanlar arasında hırsızlar bulunup şunun bunun malını sirkat ettikleri gibi bize nazaran âlem-i gayb olan şeytanlar arasında dahi sarıkların bulunduğu ve meleklerin haberleri olmadan ehl-i semanın sözlerini çalmak için semaya kadar gidip ve lâkin yeryüzünde bekçiler bulunduğu gibi semanın bekçileri olan meleklerin de haberi olunca ateşle mukaabele ettiklerini ve ateş parçalarını arkalarından attıklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Bunlardan bir kısmı ateşle ihlâk olunur ve bir kısmı da kaçar kurtulur, işittiği şeyleri birçok mübalâğayla haber verir ve vesvese tarikıyla falcılar ve remilciler ve sair bu misilli kâhinlere üflerler, onlar da bir takım insanları iğfal ederler ve bu gibi haller baid addolunamaz. Çünkü; biz de Allah'ın mahlûkları ve kullarıyız, içimizde muti' olanlar olduğu gibi âsî ve sariklar da vardır ve o sariklardan malını muhafaza için herkes gûnâgûn tedbirlere müracaat eder, silâh hazırlar ve sarik geldiğinde haberi olursa silâhla müdafaa eder, arkasından kurgun atar, ya isabet eder ölür veyahut kaçar kurtulur ki ateş parçasından ibaret olan kurşun sürebildiği mesafeye kadar arkasına tâbi' olur. İşte bunun gibi bir vakit Cenab-ı Hak semayı onlara açık tutmuş, menetmemişken bu ümmet-i merhumeyi onların şerrinden ve eracif neşretmelerinden muhafaza için ehl-i semadan onları haberdar etmemek üzere semadan menetmesi ve onları tarassut etmesi için bazı meleklerini rae.'raur eylemesi ve o meleklerin haberi olmadan bazılarının ehl-i semaya yaklaşması ve meleklerin haberi olunca ateşle onlara mukaabele etmesi ve firar edenlerin arkalarından onlara mahsus olan ateş parçalarını atması ve ateşin isabet ettiğinin ölmesi ve isabet etmeyenlerin kaçıp kurtulması neden baid addolunsun ve bu gibi ahvale ne gibi mani vardır ve bizim görmememizde bunların olmaması lâzım gelir mi? Elbette lâzım gelmez.
Hicr 15:17
Vacip Tealâ kâfirlerin şüphelerine cevap verdikten sonra vahdaniyetin delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; semada biz bir takım burçlar halkettik ki o burçların hey'etleri ve hassaları ayrı ayrıdır ve onların her birini şekilleri ve hey'etleri itibariyle nazar edenlere tezyin ettik ve her matrud olan şeytandan hıfzettik ki semaya çıkıp ehline vesvese etmeye kaadir olamaz, illâ şeytan'dan şol kimse ki o kimse ehl-i semanın sözlerini sirkat ve yeryüzüne inip ehl-i arzı ifsad etmek üzere firar ederek semaya çıkanlar olursa ona melekler tarafından açık ve alevli ateşle mukabele olunur ve onların arkalarından ateş parçası atılır.
Burç; filasıl yüksek konağa denilirse de bu âyette semada kevakib4~ seyyare ve bilhassa güneşin doğduğu mahallere denir ki on ikidir. Her burcun yirmi sekiz menzili olduğu gibi her burcun otuz derecesi dahi vardır. Her burcun otuz derecesini güneş senede bir kere kat'eder ki senede üç yüz altmış derece kat'eder demektir. Kamer .yirmi sekiz günde bir kere kat'eder.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Hz. İsa'nın tulûuna kadar cinnin şeytan kısmı semaya çıkar ve meleklerden işittikleri bazı havadisi yeryüzünde kâhinlere haber vermekle nâsı idlâl ederlerdi. Vakta ki Hz. İsa tevellüd edince semanın üçünden tardolundular. Bizim peygamberimiz tulü edince semanın küllisinden tardolunduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Şu kadar ki insanlar arasında hırsızlar bulunup şunun bunun malını sirkat ettikleri gibi bize nazaran âlem-i gayb olan şeytanlar arasında dahi sarıkların bulunduğu ve meleklerin haberleri olmadan ehl-i semanın sözlerini çalmak için semaya kadar gidip ve lâkin yeryüzünde bekçiler bulunduğu gibi semanın bekçileri olan meleklerin de haberi olunca ateşle mukaabele ettiklerini ve ateş parçalarını arkalarından attıklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Bunlardan bir kısmı ateşle ihlâk olunur ve bir kısmı da kaçar kurtulur, işittiği şeyleri birçok mübalâğayla haber verir ve vesvese tarikıyla falcılar ve remilciler ve sair bu misilli kâhinlere üflerler, onlar da bir takım insanları iğfal ederler ve bu gibi haller baid addolunamaz. Çünkü; biz de Allah'ın mahlûkları ve kullarıyız, içimizde muti' olanlar olduğu gibi âsî ve sariklar da vardır ve o sariklardan malını muhafaza için herkes gûnâgûn tedbirlere müracaat eder, silâh hazırlar ve sarik geldiğinde haberi olursa silâhla müdafaa eder, arkasından kurgun atar, ya isabet eder ölür veyahut kaçar kurtulur ki ateş parçasından ibaret olan kurşun sürebildiği mesafeye kadar arkasına tâbi' olur. İşte bunun gibi bir vakit Cenab-ı Hak semayı onlara açık tutmuş, menetmemişken bu ümmet-i merhumeyi onların şerrinden ve eracif neşretmelerinden muhafaza için ehl-i semadan onları haberdar etmemek üzere semadan menetmesi ve onları tarassut etmesi için bazı meleklerini rae.'raur eylemesi ve o meleklerin haberi olmadan bazılarının ehl-i semaya yaklaşması ve meleklerin haberi olunca ateşle onlara mukaabele etmesi ve firar edenlerin arkalarından onlara mahsus olan ateş parçalarını atması ve ateşin isabet ettiğinin ölmesi ve isabet etmeyenlerin kaçıp kurtulması neden baid addolunsun ve bu gibi ahvale ne gibi mani vardır ve bizim görmememizde bunların olmaması lâzım gelir mi? Elbette lâzım gelmez.
Hicr 15:18
Vacip Tealâ kâfirlerin şüphelerine cevap verdikten sonra vahdaniyetin delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; semada biz bir takım burçlar halkettik ki o burçların hey'etleri ve hassaları ayrı ayrıdır ve onların her birini şekilleri ve hey'etleri itibariyle nazar edenlere tezyin ettik ve her matrud olan şeytandan hıfzettik ki semaya çıkıp ehline vesvese etmeye kaadir olamaz, illâ şeytan'dan şol kimse ki o kimse ehl-i semanın sözlerini sirkat ve yeryüzüne inip ehl-i arzı ifsad etmek üzere firar ederek semaya çıkanlar olursa ona melekler tarafından açık ve alevli ateşle mukabele olunur ve onların arkalarından ateş parçası atılır.
Burç; filasıl yüksek konağa denilirse de bu âyette semada kevakib4~ seyyare ve bilhassa güneşin doğduğu mahallere denir ki on ikidir. Her burcun yirmi sekiz menzili olduğu gibi her burcun otuz derecesi dahi vardır. Her burcun otuz derecesini güneş senede bir kere kat'eder ki senede üç yüz altmış derece kat'eder demektir. Kamer .yirmi sekiz günde bir kere kat'eder.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Hz. İsa'nın tulûuna kadar cinnin şeytan kısmı semaya çıkar ve meleklerden işittikleri bazı havadisi yeryüzünde kâhinlere haber vermekle nâsı idlâl ederlerdi. Vakta ki Hz. İsa tevellüd edince semanın üçünden tardolundular. Bizim peygamberimiz tulü edince semanın küllisinden tardolunduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Şu kadar ki insanlar arasında hırsızlar bulunup şunun bunun malını sirkat ettikleri gibi bize nazaran âlem-i gayb olan şeytanlar arasında dahi sarıkların bulunduğu ve meleklerin haberleri olmadan ehl-i semanın sözlerini çalmak için semaya kadar gidip ve lâkin yeryüzünde bekçiler bulunduğu gibi semanın bekçileri olan meleklerin de haberi olunca ateşle mukaabele ettiklerini ve ateş parçalarını arkalarından attıklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Bunlardan bir kısmı ateşle ihlâk olunur ve bir kısmı da kaçar kurtulur, işittiği şeyleri birçok mübalâğayla haber verir ve vesvese tarikıyla falcılar ve remilciler ve sair bu misilli kâhinlere üflerler, onlar da bir takım insanları iğfal ederler ve bu gibi haller baid addolunamaz. Çünkü; biz de Allah'ın mahlûkları ve kullarıyız, içimizde muti' olanlar olduğu gibi âsî ve sariklar da vardır ve o sariklardan malını muhafaza için herkes gûnâgûn tedbirlere müracaat eder, silâh hazırlar ve sarik geldiğinde haberi olursa silâhla müdafaa eder, arkasından kurgun atar, ya isabet eder ölür veyahut kaçar kurtulur ki ateş parçasından ibaret olan kurşun sürebildiği mesafeye kadar arkasına tâbi' olur. İşte bunun gibi bir vakit Cenab-ı Hak semayı onlara açık tutmuş, menetmemişken bu ümmet-i merhumeyi onların şerrinden ve eracif neşretmelerinden muhafaza için ehl-i semadan onları haberdar etmemek üzere semadan menetmesi ve onları tarassut etmesi için bazı meleklerini rae.'raur eylemesi ve o meleklerin haberi olmadan bazılarının ehl-i semaya yaklaşması ve meleklerin haberi olunca ateşle onlara mukaabele etmesi ve firar edenlerin arkalarından onlara mahsus olan ateş parçalarını atması ve ateşin isabet ettiğinin ölmesi ve isabet etmeyenlerin kaçıp kurtulması neden baid addolunsun ve bu gibi ahvale ne gibi mani vardır ve bizim görmememizde bunların olmaması lâzım gelir mi? Elbette lâzım gelmez.
Hicr 15:19
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i semaviyeyi beyandan sonra delâil-i arziyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz sizin üzerinde bulunduğunuz yer yüzünü tülüne, arzına ve umkuna uzattık ve miktar-ı muayyen üzerine halkettik, yer yüzüne yüksek, cesîm ve sabit dağlar koyduk ve arz üzerinde insanların ihtiyaçları miktarı her şeyden malûmülmiktar bitirdik ve sizin yemeniz, içmeniz, ticaret ve sair hususatla intifa' etmeniz için arz üzerinde size maişetler, idareler ve hayatınıza hadim bir çok nimetler halkettik, sizin için biz bir takım kimseler halkettik ki onlar sizin evlâd ü ıyaliniz ve memlûklerinizdir. Onların cümlesi sizin menafiinize hizmet ettikleri halde siz onları merzuk eder olmadınız. Zira; cümlesinin rızkını halkeden Allahü Tealâ'dır.
Çünkü; insan hiç bir kimsenin rızkından bir zerresini halka kaadir değildir. Şu kadar ki bazı insanlar bazılarının rızıklarına sebep olabilir, fakat bu sebeptir, halk değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette mevzunla murad; ma'lûm ve miktarı muayyen demektir. Çünkü; yerden hasıl olan madenler, hayvanlar, meyveler, otlar ve ekinler insanın maişetine ve hayatına hadim olduğundan cümlesi miktar-ı muayyen üzere halkolunur, bunların terkibatı anasır-ı erbaadan oldukları cihetle bu anasırdan herbjrinin diğeriyle imtizacı elbette miktar-ı muayyenle olur. Zira; eczalardan birisi diğerinden noksan olunca terkipte imtizaç hasıl olamayacağı cihetle mürekkebatm küllisinde imtizacına göre eczaların ma'lûm ve müsavi olmaları lâzımdır. Çünkü; imtizaç olmazsa i'tidâl olmaz i'tidâl olmayınca da hiç bir şey mevcudiyetini muhafaza edemez ve bunları miktar-ı muayyen üzere halketmek saniin vücuduna ve fâil-i muhtar ve vahid-i hakîkî olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder.
Bu âyet; beş hükmü hâvidir.
Birincisi; insanların iskânlarına muvafık arzın tem-did olunmasıdır.
İkincisi; bazı maslahata mebni arzın üzerine cesîm dağlar konulmasıdır.
Üçüncüsü; arz üzerinde insanların menfaatları için her şeyin miktar-ı muayyen üzerine bitirilmesidir.
Dördüncüsü; arz üzerinde insanlar için maişetler halkolunmasıdır.
Beşincisi; bir takım evlât ve aile gibi insanların mer-zuk etmediği kimselerin halkolunup insanların onlardan intifa etmesidir.
Hicr 15:20
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i semaviyeyi beyandan sonra delâil-i arziyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz sizin üzerinde bulunduğunuz yer yüzünü tülüne, arzına ve umkuna uzattık ve miktar-ı muayyen üzerine halkettik, yer yüzüne yüksek, cesîm ve sabit dağlar koyduk ve arz üzerinde insanların ihtiyaçları miktarı her şeyden malûmülmiktar bitirdik ve sizin yemeniz, içmeniz, ticaret ve sair hususatla intifa' etmeniz için arz üzerinde size maişetler, idareler ve hayatınıza hadim bir çok nimetler halkettik, sizin için biz bir takım kimseler halkettik ki onlar sizin evlâd ü ıyaliniz ve memlûklerinizdir. Onların cümlesi sizin menafiinize hizmet ettikleri halde siz onları merzuk eder olmadınız. Zira; cümlesinin rızkını halkeden Allahü Tealâ'dır.
Çünkü; insan hiç bir kimsenin rızkından bir zerresini halka kaadir değildir. Şu kadar ki bazı insanlar bazılarının rızıklarına sebep olabilir, fakat bu sebeptir, halk değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette mevzunla murad; ma'lûm ve miktarı muayyen demektir. Çünkü; yerden hasıl olan madenler, hayvanlar, meyveler, otlar ve ekinler insanın maişetine ve hayatına hadim olduğundan cümlesi miktar-ı muayyen üzere halkolunur, bunların terkibatı anasır-ı erbaadan oldukları cihetle bu anasırdan herbjrinin diğeriyle imtizacı elbette miktar-ı muayyenle olur. Zira; eczalardan birisi diğerinden noksan olunca terkipte imtizaç hasıl olamayacağı cihetle mürekkebatm küllisinde imtizacına göre eczaların ma'lûm ve müsavi olmaları lâzımdır. Çünkü; imtizaç olmazsa i'tidâl olmaz i'tidâl olmayınca da hiç bir şey mevcudiyetini muhafaza edemez ve bunları miktar-ı muayyen üzere halketmek saniin vücuduna ve fâil-i muhtar ve vahid-i hakîkî olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder.
Bu âyet; beş hükmü hâvidir.
Birincisi; insanların iskânlarına muvafık arzın tem-did olunmasıdır.
İkincisi; bazı maslahata mebni arzın üzerine cesîm dağlar konulmasıdır.
Üçüncüsü; arz üzerinde insanların menfaatları için her şeyin miktar-ı muayyen üzerine bitirilmesidir.
Dördüncüsü; arz üzerinde insanlar için maişetler halkolunmasıdır.
Beşincisi; bir takım evlât ve aile gibi insanların mer-zuk etmediği kimselerin halkolunup insanların onlardan intifa etmesidir.
Hicr 15:21
Vacip Tealâ halkettiği maişetin esbabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; cümle mahlûkatın rızkı bizim üzerimizedir. Zira; mevcudattan hayvanat, hububat, meyve ve saireden hiç bir şey. olmadı, illâ o şeyin hazinesi bizim indimizde mahfuzdur. Binaenaleyh; istediğimiz kimseye miktar-ı malûm üzere rızık veririz. Çünkü; bizim indimizde mahfuz olan şeyden inzal etmeyiz, illâ miktar-ı malûm üzere inzal eder ve herkesin istihkaakını veririz, ağaçlan ve bulutları aşılayıcı oldukları halde rüzgârları göndeririz. Ağaçları aşıla-masıyla ağaçlar meyveleri" yüklenir, vakti geldiğinde o meyveler hasıl olur ve bulutları bir yere toparlar ve sularla aşılar. Binaenaleyh; zamanı geldiğinde biz semadan yağmur sularını inzal eder ve o suyla tarlalarınızı ve bağlarınızı ve sizi sularız. Halbuki siz o suyu hazinenizde hıfzeder olmadınız.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî, Hâzin ve Ebussuud'un beyanları veçhile rüzgârın esası dörttür :
Birincisi; rîh-i sabadır ki sabah vakti gün doğusu tarafından esen rüzgârdır, herseye nafi' olup bulutları tahrik eder.
İkincisi ; şimal rüzgârı ki poyraz denilen rüzgârdır. Bunun vazifesi bulutlan toplamaktır.
Üçüncüsü; cenup -rüzgârıdır ki bu deryalara nispetle kıble cihetinden eser. bunun hassası bulutları suyla aşılamak ve yağmur yağdırmak ve bahar günlerinde ağaçlan meyveyle aşılamak ve meyveler hasıl olmaktır. Bu üç rüzgârın ayrı ayrı mont'a-atları vardır.
Dördüncüsü; rîh-i deburdur ki garp tarafından eser, bulutları dağıtır, rahmet yağdırmaz ve her şeye mazarrat verir.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile lahikanın cem'idir. Lahikat; yükletici manasınadır ki rüzgâr bulutlan toplayıp rahmet suyuyla aşıladığından sanki rahmet suyunu buluta yükletiyor ve kezalik bahar günlerinde ağaçları aşıladığından ağaçlara meyve yükletiyor. İşte şu esasa binaen öğle rüzgârına rîh-i lahika deniyor ki yükletici ve aşılatıcı rüzgâr demektir. Bunun misali; hayvanattan erkekle dişi bir araya gelince erkekten dişi yüklenir ve aşılanır, zaman gelince o aşının neticesi olan yavrusunu meydana getirir. İşte bu gibi rüzgâr buluta suyu ve ağaca meyveyi "aşılar, zamanı gelince buluttan su, ağaçtan meyve hasıl olur.
Hulâsa; her şeyin ku'iret-i ilâhiye tahtında dahil olup her şey hazine-i ilâhiyede mahfuz, yağmur ve rızk hazine-i ilâhiyeden mik-tar-ı muayyen üzerine nazil olduğu, rüzgârın bulutları rahmet suyu ve ağaçları meyveyle aşıladığı, semadan yağmur sularını inzal edip arazileri suladığı ve insanların bunlardan hiç birini hıfzetme-ye muktedir olamadıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir,
Hicr 15:22
Vacip Tealâ halkettiği maişetin esbabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; cümle mahlûkatın rızkı bizim üzerimizedir. Zira; mevcudattan hayvanat, hububat, meyve ve saireden hiç bir şey. olmadı, illâ o şeyin hazinesi bizim indimizde mahfuzdur. Binaenaleyh; istediğimiz kimseye miktar-ı malûm üzere rızık veririz. Çünkü; bizim indimizde mahfuz olan şeyden inzal etmeyiz, illâ miktar-ı malûm üzere inzal eder ve herkesin istihkaakını veririz, ağaçlan ve bulutları aşılayıcı oldukları halde rüzgârları göndeririz. Ağaçları aşıla-masıyla ağaçlar meyveleri" yüklenir, vakti geldiğinde o meyveler hasıl olur ve bulutları bir yere toparlar ve sularla aşılar. Binaenaleyh; zamanı geldiğinde biz semadan yağmur sularını inzal eder ve o suyla tarlalarınızı ve bağlarınızı ve sizi sularız. Halbuki siz o suyu hazinenizde hıfzeder olmadınız.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî, Hâzin ve Ebussuud'un beyanları veçhile rüzgârın esası dörttür :
Birincisi; rîh-i sabadır ki sabah vakti gün doğusu tarafından esen rüzgârdır, herseye nafi' olup bulutları tahrik eder.
İkincisi ; şimal rüzgârı ki poyraz denilen rüzgârdır. Bunun vazifesi bulutlan toplamaktır.
Üçüncüsü; cenup -rüzgârıdır ki bu deryalara nispetle kıble cihetinden eser. bunun hassası bulutları suyla aşılamak ve yağmur yağdırmak ve bahar günlerinde ağaçlan meyveyle aşılamak ve meyveler hasıl olmaktır. Bu üç rüzgârın ayrı ayrı mont'a-atları vardır.
Dördüncüsü; rîh-i deburdur ki garp tarafından eser, bulutları dağıtır, rahmet yağdırmaz ve her şeye mazarrat verir.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile lahikanın cem'idir. Lahikat; yükletici manasınadır ki rüzgâr bulutlan toplayıp rahmet suyuyla aşıladığından sanki rahmet suyunu buluta yükletiyor ve kezalik bahar günlerinde ağaçları aşıladığından ağaçlara meyve yükletiyor. İşte şu esasa binaen öğle rüzgârına rîh-i lahika deniyor ki yükletici ve aşılatıcı rüzgâr demektir. Bunun misali; hayvanattan erkekle dişi bir araya gelince erkekten dişi yüklenir ve aşılanır, zaman gelince o aşının neticesi olan yavrusunu meydana getirir. İşte bu gibi rüzgâr buluta suyu ve ağaca meyveyi "aşılar, zamanı gelince buluttan su, ağaçtan meyve hasıl olur.
Hulâsa; her şeyin ku'iret-i ilâhiye tahtında dahil olup her şey hazine-i ilâhiyede mahfuz, yağmur ve rızk hazine-i ilâhiyeden mik-tar-ı muayyen üzerine nazil olduğu, rüzgârın bulutları rahmet suyu ve ağaçları meyveyle aşıladığı, semadan yağmur sularını inzal edip arazileri suladığı ve insanların bunlardan hiç birini hıfzetme-ye muktedir olamadıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir,
Hicr 15:23
Vacip Tealâ arzın ve, semanın vahdaniyet-i ilâhiyeye delâlet eden delillerini beyan ettiği gibi hayvanatın hal-i hayat ve hal-i mematlarına müteallik olan delilleri dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Babalarının sulbünden çıkmakla takaddüm edenleri, henüz çıkmayıp taahhur edenleri, İslâ-miyete takaddüm edip evvel Müslüman olanları ve taahhur edip sonra müslüman olanları biliriz. Yahut sizden ibadete ve saff-ı harbe takaddüm edenleri ve ibadette ve saff-ı harpte taahhur edenleri biliriz.
Hicr 15:24
Vacip Tealâ arzın ve, semanın vahdaniyet-i ilâhiyeye delâlet eden delillerini beyan ettiği gibi hayvanatın hal-i hayat ve hal-i mematlarına müteallik olan delilleri dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Babalarının sulbünden çıkmakla takaddüm edenleri, henüz çıkmayıp taahhur edenleri, İslâ-miyete takaddüm edip evvel Müslüman olanları ve taahhur edip sonra müslüman olanları biliriz. Yahut sizden ibadete ve saff-ı harbe takaddüm edenleri ve ibadette ve saff-ı harpte taahhur edenleri biliriz.
Hicr 15:25
Beyzâvî'nin beyanı veçhile ihya ve imâte hayvanata şamil olduğu gibi nebatata ve ağaçlara dahi şamildir. Çünkü; nebatatta da bir nevi ihya ve imate vardır. îrsle murad; cümle mahlûkatın mevtle helak ve ellerinde olan ariyet mülkleri zail olarak Allahü Tealâ'nın bakî kalıp esasen mülk-ü hakîkiyle malik olduğu gibi ariyet suretiyle malik olanlar ^gidince sûri ve hakikî cümle memlû-ke malik olmasıdır. Müstakdimînle murad; asıl manâda beyan olunan ihtimaller olduğu gibi namazda saff-ı evvelde bulunanlar ve^müste'hirî nle murad; saff-ı ahirde bulunanlar olmak ihtimali de vardır. Çünkü; bazı rivayete nazaran âyetin se-beb-i nüzulü de bu manâyı te'yid eder. Beyzâvî'de ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resulullah saff-ı evvelde olan fazileti beyan edince ashab-ı kiram namazda saff-ı evvelde bulunmak üzere- birbirleriyle kakışıp itişmek suretiyle izdiham husule gelmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yani .«Saff-ı evvelde ve âhirde olanları ve niyetlerini biz bilir ve niyetine göre ecir veririz» demektir. Binaenaleyh; bir kimse saff-ı evvelin faziletini almak üzere mescide gelir de saff-ı evveli dolmuş bulursa saff-ı evvelde olanlara zahmet vermeden saff-ı âhirde bulunsun. Zira; onun niyetini bilir, ecrini veririz» demektir.
Bu âyet-i celile; Allahü Tealâ'nın kemâl-i kudretini beyandan sonra ilminin kemâline istidlal için sevk olunmuş, mukaddem ve muahhar herkesi bildiğini, ibadette ve cihatta takaddüm ve taah-hur edenleri dahi bildiğini beyan buyurmuştur.
Hicr 15:26
Vacip Tealâ bilûmum mahlûkatmm hilkatıyla vahdaniyetine istidlal ettikten sonra bilhassa insanın hilkatıyla dahi istidlal etmek üzere buyuruyor.
Yani biz insanın babası olan âdemi kuru çamurdan halkettik ki o kurumuş çamurun esası; su ile çok zaman karışmış ve rengi siyahlaşmış ve suyla çok durmaktan kokmuş ve sonra kurumuş olduğundan kiremit gibi ses veren çamurdur. İşte Âdemi o çamur-, dan halkettik ve cinnilerin babası olan cânni da hararette nihayete varan ateşten halkettik.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın maddesi anasır-ı erbaadan mürekkep olduğu halde yalnız çamurdan halkolunduğunu beyan etmek; ecza-yı galibini beyan etmektir. Binaenaleyh; bir şeyin galip olan eczasını zikirden diğer eczasının olmaması lâzım gelmez. Kezalik cinde dahi cüz-ü galibi zikr olunmuş tur. Âyetten maksat; kudretullaha ve ilmine istidlal olunduğu gibi haşre, ihyaya ve ima-teye dahi istidlal vardır. Çünkü; bu dünyada hayatı kabul eden ec-san)in- âlem-i âhırette dahi kabul edeceğinde şüphe yoktur. Kezalik ecsam-ı basitenin hayatı kaabil olacağında dahi şüphe edilemez. Çünkü; mürekkep içinde hayatı kabul eden cüz'ün, yalnız olduğu halde dahi kabul edeceğinde iştibaha mahal yoktur.
Bu âyette insanla murad; Hz. Âdem'dir. Ve Hz. Âdem'in hilkatında bazan topraktan, bazan salsaldan ve bazan da hame-i mesmmdan halkolunduğuna dair Kur'an'da müteaddid âyetler vardır. Hilkat-ı âdem'de cümlesi cenı'olduğu için âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü; Âdem (A.S.) in madde-i asliyesi topraktır. Toprak suyla karıştı, çamur oldu. O çamur bir müddet durduğundan koktu, mesnun oldu ve levni bozuldu, siyahlandı, hame1 oldu ve o siyah çamurdan Hz. Âdem'in bünyesi içi boş olarak şu gördüğümüz suret üzere tasvir olunduktan sonra kurudu, kiremit gibi şada verir bir hale geldi. Hatta içine rüzgâr girdikçe şada verir bir halde salsal oldu. İşte şu ahvalin her biri birer âyette ve birkaçı bir âyette beyan olunduğu için âyetlerin hükmü hep birdir, tefavüt yoktur. Cânn ; cinlerin babasıdır. İblis; şeytanların babası olduğu gibi şeytanın da cinden bir nevi olduğu mervidir. Cinlerden mümin ve kâfir vardır. Yerler, içerler, doğarlar ve ölürler. Amma şeytan nev'inin küllisi kâfirdir ve bunlar rüzgâr gibi diğer ecsamın ve bilhassa cinnin diğer nev'inin hulul edemeyeceği yerlere hulul ederler. Bunlardan yalnız Resulullah'ı ta'kib eden şeytanın İslâm olduğuna dair bir hadis-i şerif mervidir.
Semun ; dumansız, harareti şiddetli ateştir. Saika denilen ateş parçası bu kabildendir. O misilli ateşin te'siri ziyade olduğundan saika isabet ettiği kimseyi derhal ihlâk edip hariçte bir şey görülmediği gibi şeytan da temas edip iğfal ettiği kimsenin maneviyatını derhal ihlâk eder ve hariçte görülür bir şey de olmaz. Çünkü; rüzgâr gibi ecsam-ı sairenin temas edemediği mahallere nüfuz eder, vesvese verir ve lâkin kendi görünmez.
Hicr 15:27
Vacip Tealâ bilûmum mahlûkatmm hilkatıyla vahdaniyetine istidlal ettikten sonra bilhassa insanın hilkatıyla dahi istidlal etmek üzere buyuruyor.
Yani biz insanın babası olan âdemi kuru çamurdan halkettik ki o kurumuş çamurun esası; su ile çok zaman karışmış ve rengi siyahlaşmış ve suyla çok durmaktan kokmuş ve sonra kurumuş olduğundan kiremit gibi ses veren çamurdur. İşte Âdemi o çamur-, dan halkettik ve cinnilerin babası olan cânni da hararette nihayete varan ateşten halkettik.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın maddesi anasır-ı erbaadan mürekkep olduğu halde yalnız çamurdan halkolunduğunu beyan etmek; ecza-yı galibini beyan etmektir. Binaenaleyh; bir şeyin galip olan eczasını zikirden diğer eczasının olmaması lâzım gelmez. Kezalik cinde dahi cüz-ü galibi zikr olunmuş tur. Âyetten maksat; kudretullaha ve ilmine istidlal olunduğu gibi haşre, ihyaya ve ima-teye dahi istidlal vardır. Çünkü; bu dünyada hayatı kabul eden ec-san)in- âlem-i âhırette dahi kabul edeceğinde şüphe yoktur. Kezalik ecsam-ı basitenin hayatı kaabil olacağında dahi şüphe edilemez. Çünkü; mürekkep içinde hayatı kabul eden cüz'ün, yalnız olduğu halde dahi kabul edeceğinde iştibaha mahal yoktur.
Bu âyette insanla murad; Hz. Âdem'dir. Ve Hz. Âdem'in hilkatında bazan topraktan, bazan salsaldan ve bazan da hame-i mesmmdan halkolunduğuna dair Kur'an'da müteaddid âyetler vardır. Hilkat-ı âdem'de cümlesi cenı'olduğu için âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü; Âdem (A.S.) in madde-i asliyesi topraktır. Toprak suyla karıştı, çamur oldu. O çamur bir müddet durduğundan koktu, mesnun oldu ve levni bozuldu, siyahlandı, hame1 oldu ve o siyah çamurdan Hz. Âdem'in bünyesi içi boş olarak şu gördüğümüz suret üzere tasvir olunduktan sonra kurudu, kiremit gibi şada verir bir hale geldi. Hatta içine rüzgâr girdikçe şada verir bir halde salsal oldu. İşte şu ahvalin her biri birer âyette ve birkaçı bir âyette beyan olunduğu için âyetlerin hükmü hep birdir, tefavüt yoktur. Cânn ; cinlerin babasıdır. İblis; şeytanların babası olduğu gibi şeytanın da cinden bir nevi olduğu mervidir. Cinlerden mümin ve kâfir vardır. Yerler, içerler, doğarlar ve ölürler. Amma şeytan nev'inin küllisi kâfirdir ve bunlar rüzgâr gibi diğer ecsamın ve bilhassa cinnin diğer nev'inin hulul edemeyeceği yerlere hulul ederler. Bunlardan yalnız Resulullah'ı ta'kib eden şeytanın İslâm olduğuna dair bir hadis-i şerif mervidir.
Semun ; dumansız, harareti şiddetli ateştir. Saika denilen ateş parçası bu kabildendir. O misilli ateşin te'siri ziyade olduğundan saika isabet ettiği kimseyi derhal ihlâk edip hariçte bir şey görülmediği gibi şeytan da temas edip iğfal ettiği kimsenin maneviyatını derhal ihlâk eder ve hariçte görülür bir şey de olmaz. Çünkü; rüzgâr gibi ecsam-ı sairenin temas edemediği mahallere nüfuz eder, vesvese verir ve lâkin kendi görünmez.
Hicr 15:28
Vacip Tealâ ins ü cinnin halkolunduğunu beyan ettiği gibi İb lis'in muhalefetle küfrünü dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Rabbin Tealâ meleklere dedi ki «Ben taaffün etmiş siyah çamurdan ve kuru balçıktan bir beşer halkedeceğim. Binaenaleyh; ben o beşerin vücudunu tesviye, tasvir ve şeklini tekmil, Hey'etini ve azalarını ikmâl edip ruhu kabule müstaid bir hale getirip ruhu bedeninde icad etmekle ruhu bedeninin her tarafına sirayet ettirdiğimde meleklere emrettim ve dedim ki ey melekler! O beşere secde edici olduğunuz halde Âdem'e ta'zîm için yere kapanın ve bu emrimize imtisalen meleklerin küllisi birden secdeye kapandılar, illâ iblis secde eden meleklerle beraber bulunmaktan ve secde etmekten imtina' etti ve tıynetinde olan kibr ü nahveti Hz. Âdem'e secdeyle ta'zîm etmesine mani oldu.»
Ruh insanın bedenine, cesedi tamam olduktan sonra.geldiğine âyet delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hak Hz. Âdem'in azasını tekmil ettikten sonra ruhun nefholunduğunu beyan buyurmuştur. Evlâd-ı âdem'de dahi bu halin cari olacağı tabiidir. Aza tamam olmadıkça ruhun gelmesinde bir fayda da yoktur. Vacip Tealâ. Hz. Âdem'e ta'zîm için.ruhu zatına muzaf kılmış ve «Ruhumdan nefhettim» buyurmuştur. Halik Tealâ'nın icad ettiği şeyleri kendine muzaf kılması adettir.-Yoksa ruhu zatına muzaf kılması ecza-yı insandan bazı cüz olan ruh, ruh-u ilâhiden alınmış manâsına değildir. Binaenaleyh ruhu zatına muzaf kılmak; ruhun şanına ta'zîm içindir. Secdeyle murad; Sure-i Bakara'da beyan olunduğu veçhile secde-i tazimdir. Secde-i ibadet değildir. Zira ibadet; Allah'a mahsus olduğundan Allah'ın gayrıya secde-i ibadet küfürdür ve secdeyle emir üzerine meleklerin cümlesi taallul ve tereddüd etmekden secde ettiklerine âyet sarahaten delâlet eder. Çünkü; lâfzında bulunan büâtaahhur ta'kibe delâlet ettiğinden hemen secde ettiklerini ifade eder.
Hz. Adem'in madde-i asliyesi olan çamur hazırlandıktan sonra sureti tasvir olunduğuna ve ruhu bedenine hulul ettikten sonra «Meleklerin secdeyle emrolunduklarına» işaret için da ve de taahhura delâlet eden lâfızları varid olmuştur. daki den emrin cem'idirki meleklere yere düşün demektir. Fakat karinesiyle Adem'e secde için yere kapanın demektir. Hulâsa bu âyet; dört hükmü hâvidir :
Birincisi; Cenab-ı Hakkın çamurdan beşer halkede-ceğini meleklere haber vermesidir.
İkincisi; cesedini tesviye edip ruhunu vermesidir.
Üçüncüsü; Hz. Adem'e ta'zîm için secde etmesini meleklere emretmesidir.
Dördüncüsü; meleklerin küllisi secde edip îblis'in secde etmemesidir.
Hicr 15:29
Vacip Tealâ ins ü cinnin halkolunduğunu beyan ettiği gibi İb lis'in muhalefetle küfrünü dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Rabbin Tealâ meleklere dedi ki «Ben taaffün etmiş siyah çamurdan ve kuru balçıktan bir beşer halkedeceğim. Binaenaleyh; ben o beşerin vücudunu tesviye, tasvir ve şeklini tekmil, Hey'etini ve azalarını ikmâl edip ruhu kabule müstaid bir hale getirip ruhu bedeninde icad etmekle ruhu bedeninin her tarafına sirayet ettirdiğimde meleklere emrettim ve dedim ki ey melekler! O beşere secde edici olduğunuz halde Âdem'e ta'zîm için yere kapanın ve bu emrimize imtisalen meleklerin küllisi birden secdeye kapandılar, illâ iblis secde eden meleklerle beraber bulunmaktan ve secde etmekten imtina' etti ve tıynetinde olan kibr ü nahveti Hz. Âdem'e secdeyle ta'zîm etmesine mani oldu.»
Ruh insanın bedenine, cesedi tamam olduktan sonra.geldiğine âyet delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hak Hz. Âdem'in azasını tekmil ettikten sonra ruhun nefholunduğunu beyan buyurmuştur. Evlâd-ı âdem'de dahi bu halin cari olacağı tabiidir. Aza tamam olmadıkça ruhun gelmesinde bir fayda da yoktur. Vacip Tealâ. Hz. Âdem'e ta'zîm için.ruhu zatına muzaf kılmış ve «Ruhumdan nefhettim» buyurmuştur. Halik Tealâ'nın icad ettiği şeyleri kendine muzaf kılması adettir.-Yoksa ruhu zatına muzaf kılması ecza-yı insandan bazı cüz olan ruh, ruh-u ilâhiden alınmış manâsına değildir. Binaenaleyh ruhu zatına muzaf kılmak; ruhun şanına ta'zîm içindir. Secdeyle murad; Sure-i Bakara'da beyan olunduğu veçhile secde-i tazimdir. Secde-i ibadet değildir. Zira ibadet; Allah'a mahsus olduğundan Allah'ın gayrıya secde-i ibadet küfürdür ve secdeyle emir üzerine meleklerin cümlesi taallul ve tereddüd etmekden secde ettiklerine âyet sarahaten delâlet eder. Çünkü; lâfzında bulunan büâtaahhur ta'kibe delâlet ettiğinden hemen secde ettiklerini ifade eder.
Hz. Adem'in madde-i asliyesi olan çamur hazırlandıktan sonra sureti tasvir olunduğuna ve ruhu bedenine hulul ettikten sonra «Meleklerin secdeyle emrolunduklarına» işaret için da ve de taahhura delâlet eden lâfızları varid olmuştur. daki den emrin cem'idirki meleklere yere düşün demektir. Fakat karinesiyle Adem'e secde için yere kapanın demektir. Hulâsa bu âyet; dört hükmü hâvidir :
Birincisi; Cenab-ı Hakkın çamurdan beşer halkede-ceğini meleklere haber vermesidir.
İkincisi; cesedini tesviye edip ruhunu vermesidir.
Üçüncüsü; Hz. Adem'e ta'zîm için secde etmesini meleklere emretmesidir.
Dördüncüsü; meleklerin küllisi secde edip îblis'in secde etmemesidir.
Hicr 15:30
Vacip Tealâ ins ü cinnin halkolunduğunu beyan ettiği gibi İb lis'in muhalefetle küfrünü dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Rabbin Tealâ meleklere dedi ki «Ben taaffün etmiş siyah çamurdan ve kuru balçıktan bir beşer halkedeceğim. Binaenaleyh; ben o beşerin vücudunu tesviye, tasvir ve şeklini tekmil, Hey'etini ve azalarını ikmâl edip ruhu kabule müstaid bir hale getirip ruhu bedeninde icad etmekle ruhu bedeninin her tarafına sirayet ettirdiğimde meleklere emrettim ve dedim ki ey melekler! O beşere secde edici olduğunuz halde Âdem'e ta'zîm için yere kapanın ve bu emrimize imtisalen meleklerin küllisi birden secdeye kapandılar, illâ iblis secde eden meleklerle beraber bulunmaktan ve secde etmekten imtina' etti ve tıynetinde olan kibr ü nahveti Hz. Âdem'e secdeyle ta'zîm etmesine mani oldu.»
Ruh insanın bedenine, cesedi tamam olduktan sonra.geldiğine âyet delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hak Hz. Âdem'in azasını tekmil ettikten sonra ruhun nefholunduğunu beyan buyurmuştur. Evlâd-ı âdem'de dahi bu halin cari olacağı tabiidir. Aza tamam olmadıkça ruhun gelmesinde bir fayda da yoktur. Vacip Tealâ. Hz. Âdem'e ta'zîm için.ruhu zatına muzaf kılmış ve «Ruhumdan nefhettim» buyurmuştur. Halik Tealâ'nın icad ettiği şeyleri kendine muzaf kılması adettir.-Yoksa ruhu zatına muzaf kılması ecza-yı insandan bazı cüz olan ruh, ruh-u ilâhiden alınmış manâsına değildir. Binaenaleyh ruhu zatına muzaf kılmak; ruhun şanına ta'zîm içindir. Secdeyle murad; Sure-i Bakara'da beyan olunduğu veçhile secde-i tazimdir. Secde-i ibadet değildir. Zira ibadet; Allah'a mahsus olduğundan Allah'ın gayrıya secde-i ibadet küfürdür ve secdeyle emir üzerine meleklerin cümlesi taallul ve tereddüd etmekden secde ettiklerine âyet sarahaten delâlet eder. Çünkü; lâfzında bulunan büâtaahhur ta'kibe delâlet ettiğinden hemen secde ettiklerini ifade eder.
Hz. Adem'in madde-i asliyesi olan çamur hazırlandıktan sonra sureti tasvir olunduğuna ve ruhu bedenine hulul ettikten sonra «Meleklerin secdeyle emrolunduklarına» işaret için da ve de taahhura delâlet eden lâfızları varid olmuştur. daki den emrin cem'idirki meleklere yere düşün demektir. Fakat karinesiyle Adem'e secde için yere kapanın demektir. Hulâsa bu âyet; dört hükmü hâvidir :
Birincisi; Cenab-ı Hakkın çamurdan beşer halkede-ceğini meleklere haber vermesidir.
İkincisi; cesedini tesviye edip ruhunu vermesidir.
Üçüncüsü; Hz. Adem'e ta'zîm için secde etmesini meleklere emretmesidir.
Dördüncüsü; meleklerin küllisi secde edip îblis'in secde etmemesidir.
Hicr 15:31
Vacip Tealâ ins ü cinnin halkolunduğunu beyan ettiği gibi İb lis'in muhalefetle küfrünü dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Rabbin Tealâ meleklere dedi ki «Ben taaffün etmiş siyah çamurdan ve kuru balçıktan bir beşer halkedeceğim. Binaenaleyh; ben o beşerin vücudunu tesviye, tasvir ve şeklini tekmil, Hey'etini ve azalarını ikmâl edip ruhu kabule müstaid bir hale getirip ruhu bedeninde icad etmekle ruhu bedeninin her tarafına sirayet ettirdiğimde meleklere emrettim ve dedim ki ey melekler! O beşere secde edici olduğunuz halde Âdem'e ta'zîm için yere kapanın ve bu emrimize imtisalen meleklerin küllisi birden secdeye kapandılar, illâ iblis secde eden meleklerle beraber bulunmaktan ve secde etmekten imtina' etti ve tıynetinde olan kibr ü nahveti Hz. Âdem'e secdeyle ta'zîm etmesine mani oldu.»
Ruh insanın bedenine, cesedi tamam olduktan sonra.geldiğine âyet delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hak Hz. Âdem'in azasını tekmil ettikten sonra ruhun nefholunduğunu beyan buyurmuştur. Evlâd-ı âdem'de dahi bu halin cari olacağı tabiidir. Aza tamam olmadıkça ruhun gelmesinde bir fayda da yoktur. Vacip Tealâ. Hz. Âdem'e ta'zîm için.ruhu zatına muzaf kılmış ve «Ruhumdan nefhettim» buyurmuştur. Halik Tealâ'nın icad ettiği şeyleri kendine muzaf kılması adettir.-Yoksa ruhu zatına muzaf kılması ecza-yı insandan bazı cüz olan ruh, ruh-u ilâhiden alınmış manâsına değildir. Binaenaleyh ruhu zatına muzaf kılmak; ruhun şanına ta'zîm içindir. Secdeyle murad; Sure-i Bakara'da beyan olunduğu veçhile secde-i tazimdir. Secde-i ibadet değildir. Zira ibadet; Allah'a mahsus olduğundan Allah'ın gayrıya secde-i ibadet küfürdür ve secdeyle emir üzerine meleklerin cümlesi taallul ve tereddüd etmekden secde ettiklerine âyet sarahaten delâlet eder. Çünkü; lâfzında bulunan büâtaahhur ta'kibe delâlet ettiğinden hemen secde ettiklerini ifade eder.
Hz. Adem'in madde-i asliyesi olan çamur hazırlandıktan sonra sureti tasvir olunduğuna ve ruhu bedenine hulul ettikten sonra «Meleklerin secdeyle emrolunduklarına» işaret için da ve de taahhura delâlet eden lâfızları varid olmuştur. daki den emrin cem'idirki meleklere yere düşün demektir. Fakat karinesiyle Adem'e secde için yere kapanın demektir. Hulâsa bu âyet; dört hükmü hâvidir :
Birincisi; Cenab-ı Hakkın çamurdan beşer halkede-ceğini meleklere haber vermesidir.
İkincisi; cesedini tesviye edip ruhunu vermesidir.
Üçüncüsü; Hz. Adem'e ta'zîm için secde etmesini meleklere emretmesidir.
Dördüncüsü; meleklerin küllisi secde edip îblis'in secde etmemesidir.
Hicr 15:32
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:33
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:34
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:35
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:36
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:37
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:38
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:39
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:40
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:41
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:42
Vacip Tealâ; İblis beni âdem'i idlâl edeceğine yemin etmişse de hiç kimseyi isyana icbara kudreti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Cehennem'in ayrı ayrı derekeleri olup her derekenin de kavmi vardır. O derekeye mahsus kapıdan girer ve orada kalır, dünya hapishanelerinde dahi hâl böyledir ,ki kaatillerin odası ayrı, ashab-ı kabahatin odası ayrıdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile birinci derekede yani Cehennem'in birinci menzilinde ve çukurunda ehl-i imanın günahkârları bulunur. Onlar günahları mikdarı muazzeb olur, çıkarlar. İkinci derekede Nasârâ, üçüncü derekede Yahudi, dördüncü derekede yıldıza ibadet edenler, beşinci derekede mecûsîler, altıncı derekede müşrik muannidler, yedinci derekede münafıkların buIlınacakları mervidir. Çünkü; isyan ve küfrün dereceleri mütefa-vit olunca cezalarının mahalli de ayrı olmak elbette lâzımdır.
Gaavîn ; tarik-ı haktan çıkmış ve yoluna şaşırmış, tuğyanla azgın ve doğru nasihat dinlemeyen kimselerdir.
Hulâsa; Allah'ın kullarını idlâle cebredecek kadar İblis'in kudreti olmayıp vazifesi hileyle vesvese edip azdırmak olduğu, ancak tâğî olup şeytan'a ittibâ' edenleri idlâl edebileceği, Cehennem İblis ve etvâ'mın vaad olundukları mahal olduğu ve Cehennem'in yedi kapısı olup her kapıdan girecek ins ü cinden birer kısım bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:43
Vacip Tealâ; İblis beni âdem'i idlâl edeceğine yemin etmişse de hiç kimseyi isyana icbara kudreti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Cehennem'in ayrı ayrı derekeleri olup her derekenin de kavmi vardır. O derekeye mahsus kapıdan girer ve orada kalır, dünya hapishanelerinde dahi hâl böyledir ,ki kaatillerin odası ayrı, ashab-ı kabahatin odası ayrıdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile birinci derekede yani Cehennem'in birinci menzilinde ve çukurunda ehl-i imanın günahkârları bulunur. Onlar günahları mikdarı muazzeb olur, çıkarlar. İkinci derekede Nasârâ, üçüncü derekede Yahudi, dördüncü derekede yıldıza ibadet edenler, beşinci derekede mecûsîler, altıncı derekede müşrik muannidler, yedinci derekede münafıkların buIlınacakları mervidir. Çünkü; isyan ve küfrün dereceleri mütefa-vit olunca cezalarının mahalli de ayrı olmak elbette lâzımdır.
Gaavîn ; tarik-ı haktan çıkmış ve yoluna şaşırmış, tuğyanla azgın ve doğru nasihat dinlemeyen kimselerdir.
Hulâsa; Allah'ın kullarını idlâle cebredecek kadar İblis'in kudreti olmayıp vazifesi hileyle vesvese edip azdırmak olduğu, ancak tâğî olup şeytan'a ittibâ' edenleri idlâl edebileceği, Cehennem İblis ve etvâ'mın vaad olundukları mahal olduğu ve Cehennem'in yedi kapısı olup her kapıdan girecek ins ü cinden birer kısım bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:44
Vacip Tealâ; İblis beni âdem'i idlâl edeceğine yemin etmişse de hiç kimseyi isyana icbara kudreti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Cehennem'in ayrı ayrı derekeleri olup her derekenin de kavmi vardır. O derekeye mahsus kapıdan girer ve orada kalır, dünya hapishanelerinde dahi hâl böyledir ,ki kaatillerin odası ayrı, ashab-ı kabahatin odası ayrıdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile birinci derekede yani Cehennem'in birinci menzilinde ve çukurunda ehl-i imanın günahkârları bulunur. Onlar günahları mikdarı muazzeb olur, çıkarlar. İkinci derekede Nasârâ, üçüncü derekede Yahudi, dördüncü derekede yıldıza ibadet edenler, beşinci derekede mecûsîler, altıncı derekede müşrik muannidler, yedinci derekede münafıkların buIlınacakları mervidir. Çünkü; isyan ve küfrün dereceleri mütefa-vit olunca cezalarının mahalli de ayrı olmak elbette lâzımdır.
Gaavîn ; tarik-ı haktan çıkmış ve yoluna şaşırmış, tuğyanla azgın ve doğru nasihat dinlemeyen kimselerdir.
Hulâsa; Allah'ın kullarını idlâle cebredecek kadar İblis'in kudreti olmayıp vazifesi hileyle vesvese edip azdırmak olduğu, ancak tâğî olup şeytan'a ittibâ' edenleri idlâl edebileceği, Cehennem İblis ve etvâ'mın vaad olundukları mahal olduğu ve Cehennem'in yedi kapısı olup her kapıdan girecek ins ü cinden birer kısım bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:45
Vacip Tealâ ehl~i Cehennem'in ahvalini beyan ettiği gibi ehl-i Cennot'in ahvalini dahi bevan etmek üzere buyuruyor.
Cennet'te ve Cennct'in pınarları başında karar
Hicr 15:46
Yani; ehl-i Cehennem Cehennem'de muazzep oldukları gibi ehl-i Cennet de Cennet'te envâ'-ı nimetlerle mütena'im olurlar. Binaenaleyh, dünyada küfürden ve sair günahlardan nefsini muhafaza Qden müttekiler Cennet'te bağlar, bostanlar içinde, akan pınarlar kenarlarında refah ve saadet içinde yaşarlar, tarai'-ı ilâhiden onlara iltifat olmak üzere melekler vasıtasıyla «Her âfetten emin olduğunuz halde selâmetle girin Cennet'e» denilir ki her me-kârihten ve âfetten salim ve emin olduklarını1 bilsinler ve biz Azî-müşşan ehl-i Cennet'in kalplerinden hıktı ve buğz u adaveti soyarız. Binaenaleyh; onlar karşı karşıya köşkler üzerinde koltuklarda kardeş oldukları halde yaşarlar. Onların 37ekdiğerine karşı hased ve düşmanlık gibi bir şeyleri olmaz ve evsaf-ı zemimenin cümlesi kalplerinden silinir, asla iğbirar eseri görülmez ve onlara hiç bir gûnâ meşakkat dokunmaz. Çünkü; her türlü rahat mevcuttur. Halbuki onlar Cennet'ten hiç çıkmaz, ebeden Cennet'te kalıcılardır. Çünkü ehl-i Cennet, muhalleddir. Binaenaleyh; Cennet'e girenler asla çıkmazlar.
Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile müttekilerle murad; şirkten ve sair günahlardan sakınan kimselerdir. Cennet: bağlan ve bahçeleri mutazammın konaklardır. Her kimse için bir cennet ve cennete mahsus bir de pınar olmak ihtimali ulduğu gibi her biri için müteaddid. cennetler ve pınarlar olmak ihtimali de
vardır. Çünkü; cem'i ve cemi'lerine mukaabil olunca âhâd âhâda yani her birine bir taksim olunmak kaaide olduğu gibi bu minval üzere taksim de zaruri değildir. Meselâ dünyada zengin olan kimsenin müteaddid bağlan olup istediği zaman o bağlardan birine gidip zevk u sefa ettiği gibi Cennet'te dahi hâl böyle olmak ağleb-i ihtimaldir. Ehl-i Cennet'in kalplerinden birbirine buğz u adavet, kin ve haset gibi evsaf-ı zemimenin hepsi silinip muhabbet ve meveddette yekdiğerine kardeş. olup kardeş muamelesi yapacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan
buyurmuştur. Şu halde uhuvvetle murad; muhabbette uhuvvettir, yoksa nesepte uhuvvet değildir.
serirenin cem'idir. Şerire de koltuk ve san-dalya gibi insanın rahatla oturacağı şeylerdir. Oturmakta ve esna-yı muhabbette oturuşun en hayırlısı yüz yüze oturmak olduğundan ehl-i Cennet'in Cennet'te kürsüler üzerinde birbirlerine karşı oturacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyanla kemal-i ferah ve sürur-la muhabbet edeceklerine işaret etmiştir. Ve sürurlarınm nihayete baliğ olacağına işaret için ehl-i Cennet'e asla şiddet ve meşakkat ve yorgunluk gibi rahatlarına münafi bir şeyin isabet etmeyeceğini beyan-ve ehl-i Cennet'in Cennet'te kalacaklarını dahi ilâve etmiştir ki asla endişeleri olmayacağını beyandır. Çünkü nimetin en a'lâsı; devam ve bekası olandır. Zira bekası olmayan nimet; ne kadar leziz olsa kıymeti olamaz. Şu halde Cennet bir nimettir ki, bakidir, zevali yok, kemali var, noksanı yoktur. Binaenaleyh; Cen-1 nefte ehl-i Cennet için maişet müzayakası, akıbet korkusu, yiyecek ve içecek tükenmesi, hastalık ve kocalık gibi endişe verecek hiç bir
meşakkat olmayacağı bu âyetle sabittir. Çünkü; 'deki nasab ; siyak-ı nefiyde nekre olduğundan hiç bir çeşid meşakkat olmayacağına delâlet eder.
Hulâsa; müttekilerin Cennet'te pınarlar kenarında zevk u safa edecekleri, selâmla taltif olunup emniyetle tebşir olunacakları, kalplerinden ahlâk-ı faside tamamen çıkıp,kardeş olarak kürsüler üzerinde karşı karşıya muhabbet edecekleri, Cennet'te onlara asla meşakkat isabet etmeyeceği ve ebeden Cennet'ten çıkmayacakları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:47
Yani; ehl-i Cehennem Cehennem'de muazzep oldukları gibi ehl-i Cennet de Cennet'te envâ'-ı nimetlerle mütena'im olurlar. Binaenaleyh, dünyada küfürden ve sair günahlardan nefsini muhafaza Qden müttekiler Cennet'te bağlar, bostanlar içinde, akan pınarlar kenarlarında refah ve saadet içinde yaşarlar, tarai'-ı ilâhiden onlara iltifat olmak üzere melekler vasıtasıyla «Her âfetten emin olduğunuz halde selâmetle girin Cennet'e» denilir ki her me-kârihten ve âfetten salim ve emin olduklarını1 bilsinler ve biz Azî-müşşan ehl-i Cennet'in kalplerinden hıktı ve buğz u adaveti soyarız. Binaenaleyh; onlar karşı karşıya köşkler üzerinde koltuklarda kardeş oldukları halde yaşarlar. Onların 37ekdiğerine karşı hased ve düşmanlık gibi bir şeyleri olmaz ve evsaf-ı zemimenin cümlesi kalplerinden silinir, asla iğbirar eseri görülmez ve onlara hiç bir gûnâ meşakkat dokunmaz. Çünkü; her türlü rahat mevcuttur. Halbuki onlar Cennet'ten hiç çıkmaz, ebeden Cennet'te kalıcılardır. Çünkü ehl-i Cennet, muhalleddir. Binaenaleyh; Cennet'e girenler asla çıkmazlar.
Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile müttekilerle murad; şirkten ve sair günahlardan sakınan kimselerdir. Cennet: bağlan ve bahçeleri mutazammın konaklardır. Her kimse için bir cennet ve cennete mahsus bir de pınar olmak ihtimali ulduğu gibi her biri için müteaddid. cennetler ve pınarlar olmak ihtimali de
vardır. Çünkü; cem'i ve cemi'lerine mukaabil olunca âhâd âhâda yani her birine bir taksim olunmak kaaide olduğu gibi bu minval üzere taksim de zaruri değildir. Meselâ dünyada zengin olan kimsenin müteaddid bağlan olup istediği zaman o bağlardan birine gidip zevk u sefa ettiği gibi Cennet'te dahi hâl böyle olmak ağleb-i ihtimaldir. Ehl-i Cennet'in kalplerinden birbirine buğz u adavet, kin ve haset gibi evsaf-ı zemimenin hepsi silinip muhabbet ve meveddette yekdiğerine kardeş. olup kardeş muamelesi yapacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan
buyurmuştur. Şu halde uhuvvetle murad; muhabbette uhuvvettir, yoksa nesepte uhuvvet değildir.
serirenin cem'idir. Şerire de koltuk ve san-dalya gibi insanın rahatla oturacağı şeylerdir. Oturmakta ve esna-yı muhabbette oturuşun en hayırlısı yüz yüze oturmak olduğundan ehl-i Cennet'in Cennet'te kürsüler üzerinde birbirlerine karşı oturacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyanla kemal-i ferah ve sürur-la muhabbet edeceklerine işaret etmiştir. Ve sürurlarınm nihayete baliğ olacağına işaret için ehl-i Cennet'e asla şiddet ve meşakkat ve yorgunluk gibi rahatlarına münafi bir şeyin isabet etmeyeceğini beyan-ve ehl-i Cennet'in Cennet'te kalacaklarını dahi ilâve etmiştir ki asla endişeleri olmayacağını beyandır. Çünkü nimetin en a'lâsı; devam ve bekası olandır. Zira bekası olmayan nimet; ne kadar leziz olsa kıymeti olamaz. Şu halde Cennet bir nimettir ki, bakidir, zevali yok, kemali var, noksanı yoktur. Binaenaleyh; Cen-1 nefte ehl-i Cennet için maişet müzayakası, akıbet korkusu, yiyecek ve içecek tükenmesi, hastalık ve kocalık gibi endişe verecek hiç bir
meşakkat olmayacağı bu âyetle sabittir. Çünkü; 'deki nasab ; siyak-ı nefiyde nekre olduğundan hiç bir çeşid meşakkat olmayacağına delâlet eder.
Hulâsa; müttekilerin Cennet'te pınarlar kenarında zevk u safa edecekleri, selâmla taltif olunup emniyetle tebşir olunacakları, kalplerinden ahlâk-ı faside tamamen çıkıp,kardeş olarak kürsüler üzerinde karşı karşıya muhabbet edecekleri, Cennet'te onlara asla meşakkat isabet etmeyeceği ve ebeden Cennet'ten çıkmayacakları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:48
Yani; ehl-i Cehennem Cehennem'de muazzep oldukları gibi ehl-i Cennet de Cennet'te envâ'-ı nimetlerle mütena'im olurlar. Binaenaleyh, dünyada küfürden ve sair günahlardan nefsini muhafaza Qden müttekiler Cennet'te bağlar, bostanlar içinde, akan pınarlar kenarlarında refah ve saadet içinde yaşarlar, tarai'-ı ilâhiden onlara iltifat olmak üzere melekler vasıtasıyla «Her âfetten emin olduğunuz halde selâmetle girin Cennet'e» denilir ki her me-kârihten ve âfetten salim ve emin olduklarını1 bilsinler ve biz Azî-müşşan ehl-i Cennet'in kalplerinden hıktı ve buğz u adaveti soyarız. Binaenaleyh; onlar karşı karşıya köşkler üzerinde koltuklarda kardeş oldukları halde yaşarlar. Onların 37ekdiğerine karşı hased ve düşmanlık gibi bir şeyleri olmaz ve evsaf-ı zemimenin cümlesi kalplerinden silinir, asla iğbirar eseri görülmez ve onlara hiç bir gûnâ meşakkat dokunmaz. Çünkü; her türlü rahat mevcuttur. Halbuki onlar Cennet'ten hiç çıkmaz, ebeden Cennet'te kalıcılardır. Çünkü ehl-i Cennet, muhalleddir. Binaenaleyh; Cennet'e girenler asla çıkmazlar.
Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile müttekilerle murad; şirkten ve sair günahlardan sakınan kimselerdir. Cennet: bağlan ve bahçeleri mutazammın konaklardır. Her kimse için bir cennet ve cennete mahsus bir de pınar olmak ihtimali ulduğu gibi her biri için müteaddid. cennetler ve pınarlar olmak ihtimali de
vardır. Çünkü; cem'i ve cemi'lerine mukaabil olunca âhâd âhâda yani her birine bir taksim olunmak kaaide olduğu gibi bu minval üzere taksim de zaruri değildir. Meselâ dünyada zengin olan kimsenin müteaddid bağlan olup istediği zaman o bağlardan birine gidip zevk u sefa ettiği gibi Cennet'te dahi hâl böyle olmak ağleb-i ihtimaldir. Ehl-i Cennet'in kalplerinden birbirine buğz u adavet, kin ve haset gibi evsaf-ı zemimenin hepsi silinip muhabbet ve meveddette yekdiğerine kardeş. olup kardeş muamelesi yapacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan
buyurmuştur. Şu halde uhuvvetle murad; muhabbette uhuvvettir, yoksa nesepte uhuvvet değildir.
serirenin cem'idir. Şerire de koltuk ve san-dalya gibi insanın rahatla oturacağı şeylerdir. Oturmakta ve esna-yı muhabbette oturuşun en hayırlısı yüz yüze oturmak olduğundan ehl-i Cennet'in Cennet'te kürsüler üzerinde birbirlerine karşı oturacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyanla kemal-i ferah ve sürur-la muhabbet edeceklerine işaret etmiştir. Ve sürurlarınm nihayete baliğ olacağına işaret için ehl-i Cennet'e asla şiddet ve meşakkat ve yorgunluk gibi rahatlarına münafi bir şeyin isabet etmeyeceğini beyan-ve ehl-i Cennet'in Cennet'te kalacaklarını dahi ilâve etmiştir ki asla endişeleri olmayacağını beyandır. Çünkü nimetin en a'lâsı; devam ve bekası olandır. Zira bekası olmayan nimet; ne kadar leziz olsa kıymeti olamaz. Şu halde Cennet bir nimettir ki, bakidir, zevali yok, kemali var, noksanı yoktur. Binaenaleyh; Cen-1 nefte ehl-i Cennet için maişet müzayakası, akıbet korkusu, yiyecek ve içecek tükenmesi, hastalık ve kocalık gibi endişe verecek hiç bir
meşakkat olmayacağı bu âyetle sabittir. Çünkü; 'deki nasab ; siyak-ı nefiyde nekre olduğundan hiç bir çeşid meşakkat olmayacağına delâlet eder.
Hulâsa; müttekilerin Cennet'te pınarlar kenarında zevk u safa edecekleri, selâmla taltif olunup emniyetle tebşir olunacakları, kalplerinden ahlâk-ı faside tamamen çıkıp,kardeş olarak kürsüler üzerinde karşı karşıya muhabbet edecekleri, Cennet'te onlara asla meşakkat isabet etmeyeceği ve ebeden Cennet'ten çıkmayacakları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:49
Vacip Tealâ müttekilerin hallerini beyandan sonra,mütteki olmayanların halleri mağfirete muhtaç olduğunu ve mağfiret olunmayanlara azabın elîm olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen mümin, kâfir, muti' ve âsî cümle kullarıma haber ver ki onların taharet-i kalp ve kemâl-i hulûsla istiğfar edenlerini mağfiret ve tevbe edenlerin tevbelerini kabul etmekle merhamet ederim ve şunu da haber ver ki küfrüzere ısrar edip tevbeye yanaşmayan ve ma'siyet üzere ısrar edip istiğfar etmeyenlere azabım elimdir. Binaenaleyh; benim azabım başkalarının azabına benzemez.
Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet bundan evvel âbidlere Allah'ın vaadine ve âsîlere vaîdine müteallik sebkat eden ahkâmın cümlesine netice kabilindendir. MüttekiIerle murad; bilcümle maâsîden ihtiraz edenler olmadığına işaret için mağfiret zikrolunmuştur. Çünkü; bilumum günahlardan ihtiraz edince mağfirete hacet kalmaz. Cenab-ı Hak kullarını teşrif için ibadı zatına muzaf kılmıştır. Binaenaleyh; ubudiyetin zilletine nazar ederek rububiyet mertebesine ta'zîm eden kullarının mağfiret olunmak şerefine nail olacaklarına işaret ve mağfiretin azap üzerine galip olduğuna işaret için de mağfiret azab üzerine takdim olunmuştur.
Hicr 15:50
Vacip Tealâ müttekilerin hallerini beyandan sonra,mütteki olmayanların halleri mağfirete muhtaç olduğunu ve mağfiret olunmayanlara azabın elîm olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen mümin, kâfir, muti' ve âsî cümle kullarıma haber ver ki onların taharet-i kalp ve kemâl-i hulûsla istiğfar edenlerini mağfiret ve tevbe edenlerin tevbelerini kabul etmekle merhamet ederim ve şunu da haber ver ki küfrüzere ısrar edip tevbeye yanaşmayan ve ma'siyet üzere ısrar edip istiğfar etmeyenlere azabım elimdir. Binaenaleyh; benim azabım başkalarının azabına benzemez.
Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet bundan evvel âbidlere Allah'ın vaadine ve âsîlere vaîdine müteallik sebkat eden ahkâmın cümlesine netice kabilindendir. MüttekiIerle murad; bilcümle maâsîden ihtiraz edenler olmadığına işaret için mağfiret zikrolunmuştur. Çünkü; bilumum günahlardan ihtiraz edince mağfirete hacet kalmaz. Cenab-ı Hak kullarını teşrif için ibadı zatına muzaf kılmıştır. Binaenaleyh; ubudiyetin zilletine nazar ederek rububiyet mertebesine ta'zîm eden kullarının mağfiret olunmak şerefine nail olacaklarına işaret ve mağfiretin azap üzerine galip olduğuna işaret için de mağfiret azab üzerine takdim olunmuştur.
Hicr 15:51
Vacip Tealâ nübüvvete, vahdaniyete ve ahval-i âhirete işaretten sonra kullarını ibadete terğib ve ma'siyetten tenfir için İbrahim (A.S.) in bazı menakıbını beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler ;
Hicr 15:52
Vacip Tealâ nübüvvete, vahdaniyete ve ahval-i âhirete işaretten sonra kullarını ibadete terğib ve ma'siyetten tenfir için İbrahim (A.S.) in bazı menakıbını beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler ;
Hicr 15:53
Vacip Tealâ nübüvvete, vahdaniyete ve ahval-i âhirete işaretten sonra kullarını ibadete terğib ve ma'siyetten tenfir için İbrahim (A.S.) in bazı menakıbını beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler ;
Hicr 15:54
Vacip Tealâ nübüvvete, vahdaniyete ve ahval-i âhirete işaretten sonra kullarını ibadete terğib ve ma'siyetten tenfir için İbrahim (A.S.) in bazı menakıbını beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler ;
Hicr 15:55
Yani; kullarıma benim gafur ve rahim olduğumu, azabımın elîm olduğunu haber verdiğin gibi yâ Ekrem-er Rusül! Kullarıma ibret için ibrahim (A.S.) üzerine misafirleri dahil olduğu zamanda İbrahim'in misafirlerinin hallerinden, beyinlerinde cereyan eden muhaverelerinden haber ver. Misafirler Hz. İbrahim üzerine insan suretinde geldiklerinden İbrahim (A.S.) la ünsiyet etmek üzere insanların yekdiğeriyle teâtî ettikleri hediye kabilinden olan selâmı verdiler ve «Biz sana selâm hediye eder, selâmetle duâ ederiz» demekle Hz. İbrahim'e aşinalık ettiler. İbrahim (A.S.) da onların mehabetlerinden arız olan korkuyu izhar ederek «Biz sizden korkuyoruz» dedi. İbrahim'in bu sözü üzerine melekler «Korkma bizden yâ İbrahim! Biz korkulacak kimseler değiliz. Zira; biz seni ilm-i kâmil sahibi bir oğlanla tebşir ederiz. Binaenaleyh; hayırla beşaret eden kimselerden korkulmaz» dediler. Meleklerin tebşirleri üzerine İbrahim (A.S.) âdetin hilafı bir şeyi tebşir ettiklerinden kemâl-i taaccüp ve istiğrapla «Kocalık beni yakaladığı halde siz beni veletle mi tebşir edersiniz?- Ben ihtiyar bir pir-i fânî olunca hangi delile istinad ederek beni tebşir edersiniz?» demekle kendisinde âdet veçhüzere velet getirecek takat kalmadığını beyan etti. İbrahim (A.S.) in bu suâline cevap olarak melekler «Biz seni hakka istinad ederek elbette vâki' olacak bir şeyle tebşir ederiz ki onda hiç şüphe yoktur. Binaenaleyh; bizim tebşir ettiğimiz oğlandan sen me'yus olanlardan olma» dediler. Ve bu suretle İbrahim (A.S.) a arız olan korkuyu izale ettiler. Şu halde bir kimseden veya bir hâdiseden korkan kimsenin korkusunu kaldırmaya çalışmak insan için vezaif-i mühimmeden olduğuna bu âyet delâlet eder. İbrahim (A.S.) in kendi haline nazaran bir çocuk yapmak ihtimali olmadığını nazar-ı itibara alarak keyfiyeti tahkik ve meseleyi tamamıyla istizah etmek üzere ihtiyarlığından ve çocuk gelmez derecede şeyh-i fani olduğundan bahsedince meleklerin «Biz seni hakka mukarin ve vakıa mutabık olarak Allah'ın izniyle tebşir ederiz. Sen esbab-ı âdiyenin olmadığına ehemmiyet verme. Bu dediğimiz oğlanı Alla-hü Tealâ sana verecektim demekle cevapları, insanların esbab-ı âdiye fiktanma binaen me'yus olması caiz olmadığına delâlet eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) in bu kıssasını zikretmek; bundan evvelki âyette beyan olunan Vacip Tealâ'nm gafururrahîm ve azabının elim olduğunu beyan içindir. Zira İbrahim (A.S.) m pir-i fani ve çocuk getirmek esbabı tamamen kesildiği bir zamanda çocukla tebşir; eser-i rahmet olduğu gibi Lût (A.S.) in kavmini ihlâk da azabının elîm olduğunu ispat etmiştir. Misafirlerin Cibril-i Emin'in riyaseti altında ve maiyetinde on bir melek olduğu mervidir.
Hz. İbrahim'n misafirlerden korkmasının sebebi; onlarda olan bir takım mehabet ve acaibatla beraber taamından yememe-leridir. Çünkü; misafirin hane sahibinin taamını yememesini fenalığa alâmet addetmek âdettir. Binaenaleyh; misafirlerin yemediklerinden İbrahim (A.S.) endişe etti ve endişesini de misafirlere anlattı. Misafirin hane sahibine selâm vermesi ve hane sahibinin de misafire taam getirmesi eski bir âdet olduğuna İbrahim (A.S.) m vak'ası pek açık delâlet eder. Gerçi zamanımızda Avrupa vahşetlerini medeniyet addederek tahsin eden bazı kimseler misafir kabul eden ve taam yediren kimseleri hamakatla itham etmek isterlerse de o misilli kimseler hiss-i insanîden ve diyanet-i İslâmiyenin mezâyâsmdan gafil olan kimselerdir. Çünkü; enbiya-yı izam mesleğini ihtiyarla aklen, tab'an, şer'an ve âdeten müstahsen olan, eb-nâ-yı cinsine muavenetle ihsan ve-ikram edenleri zemle buhul gibi denaeti, mürüvvetsizliği ve merhametsizliği meth ü sena ederek sehâ gibi cümle erbab-ı akıl ve iz'ânın en ziyade şeref addettikleri ahlâk-ı kerime üzerine tercih etmejs hamakattan başka bir şey değildir.
Hicr 15:56
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) a «tebşir ettiğimiz oğlandan kat'-ı ümid etme» dediklerine karşı İbrahim (A.S.)/ın cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) kat'-ı ümid edenlerden değildi, lâkin âdete nazaran ihtiyar kişiden çocuk meydana gelmediğinden Cenab-ı Hak çocuğu ihtiyar halinde halkedecek veyahut gençliğini iade edip de genç olduğu halde mi hal-kedecek, şu cihetleri tetkik etmek üzere suâl etmişti. Binaenaleyh; insan bilmediği şeyin künhünü anlamak için izahat talebetmek meşru' olduğuna Hz. İbrahim'in meleklerden istizah etmesi delâlet eder.
Hicr 15:57
Vacip Tealâ, İbrahim (A.S.) in meleklerden beşarete müteallik hatırına gelen şüpheleri izale, ettikten sonra meleklerin etvarın-dan beşaretten başka vazifeleri olduğunu idrak ederek o vazifenin neden ibret olduğunu sual ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :
Hicr 15:58
Vacip Tealâ, İbrahim (A.S.) in meleklerden beşarete müteallik hatırına gelen şüpheleri izale, ettikten sonra meleklerin etvarın-dan beşaretten başka vazifeleri olduğunu idrak ederek o vazifenin neden ibret olduğunu sual ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :
Hicr 15:59
Vacip Tealâ, İbrahim (A.S.) in meleklerden beşarete müteallik hatırına gelen şüpheleri izale, ettikten sonra meleklerin etvarın-dan beşaretten başka vazifeleri olduğunu idrak ederek o vazifenin neden ibret olduğunu sual ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :
Hicr 15:60
Yani; melekler beşarete müteallik vazifelerini eda ettikten sonra Hz. İbrahim «Ey Allah'ın mehabetli resulleri! Sizin buraları teşrif etmekten büyük işiniz vardır, yalnız işiniz beşaret değildir. Şu halde asıl işiniz nedir? Çünkü; beşarete biriniz kâfiyken cem'i-yetle gelmeniz elbette mühim bir iş içindir. Lütfen bana haber verin» deyince melekler İbrahim (A.S.) in bu suâline cevapta «Biz şeriattan çıkan ve tabiat-ı beşerin istikrah ettiği kabayihi irtikâpla envâ'-ı cürüm ve cinayeti irtikâbeden kavm-i mücrimi ihlâk için taraf-ı ilâhiden gönderildik, ancak Lût (A.S.) in evlâd ü ıyâlini ve ona ittibâ' eden ehl-i imanı ihlâk etmeyeceğiz. Zira; onları biz kurtaracağız. Çünkü; onlar Rablerine itaatla azaptan halâsa müstehak-lardır. Ancak Hz. Lût'un mücrime olan haremi azapta bakî kalacağını ve helak olacak kimseler zümresinden olduğunu biz takdir ettik» dediler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile imree-i Lût'un helak olanlar içinde kalacağını takdir eden Vacip Tealâ ise de Allahü Tealâ meleklere onun helak olanlar zümresinden olduğunu bildirdiğinden melekler izn-i ilâhiyle takdiri kendilerine isnad etmişlerdir.
Hicr 15:61
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) in huzurundan ayrılmakla Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler İbrahim (A.S.) dan ayrılıp âl-i Lût'a parlak delikanlı ve misafir insan suretinde geldilerse Lût (A.S.) o diyarlarda gördüğü insanlara benzemediklerini görünce meleklere «Siz bilinmedik kimselersiniz. Buralarda ne'gezersiniz, işiniz nedir?» dedi. Melekler Hz. Lût'un endişe ve ıztırabını görünce «Biz seni korkutmak için gelmedik, belki senin kavmin, tehdid ve insafa davet etmek için beyan ettiğin azapta tereddüd ve sekleri sebebiyle biz sana geldik ki seni tasdik edelim ve onların belâsından kurta
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Hz. Lût'a dört cihetle emir vâki olmuştur:
Birincisi; geceyle gitmektir. Zira; geceyle kavminin haberi olmadan karyeden çıkması matluptu. Çünkü; gündüz çıkmış olsa kavminin eza etmek ihtimali olduğundan gece gitmesi em-rolunm ustur.
ikincisi; yola çıkınca 'ehl ü lyalinin arkalarından gitnesidir. Çünkü; kendi ileriden gitse ehl ü ıyalinin arkada ne olduklarından endişe ederek arkaya bakmak ihtimali olduğu gibi ehl ü ıyaü de arkada korkacaklarına binaen her iki tarafın endişeden kurtulmaları Hz. Lût'un arkadan gitmesiyle hasıl olacağından arkada gitmesi emrolunmuştur. Lût (A.S.) m vazifesi etbâ'ım himaye etmek olup himaye ise arkada gözetmek suretiyle daha ziyade olacağı cihetle tarassut mahallinin arka tarafı olduğu ta'yirı olunmuştur.
Üçüncüsü; arkaya hiç kimsenin bakmamasıyla tavsiyedir ki herkesin önüne bakmasıyla emri mutazammmdır. Çünkü; arkaya bakarsa nazil olan azabı görmekle korkar ve muztarib olur. Halbuki azaptan kurtulmak için emniyet ve rahat icabeder. Şu halde ıztıraptan kurtulmak onlara nazil olan azabı görmeyip kalbi sükûnet üzere olmaktadır. Arkaya bakarsa azabı temaşa için tevakkuf etmekle matlup olan sür'atı kaybedip azabın daire-i şümulünde kalmak ihtimali vardır.
Dördüncüsü; Allah'ın emrettiği cihete gitmektir ki azabın daire-i şümulünden harice çıkmaktır.
Vacip Tealâ Lût (A.S.) ı her türlü endişeden vareste kılmak için düşmanlarının bilkülliye helak olacaklarını vahiyle bildirdiğini beyan buyurmuştur. Ebussuud ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Lût'un emrolunduğu mahal (Mısır) veya (Şam) veya (Ürdün);
dür ki o zamanda ahalisi salih olan bir memlekettir. İsra'; geceyle yola gitmektir. Binaenaleyh; «Gecenin bir parçasında ehlinle git» demektir. demektir ki «Şunların âhirleri ve kökleri kesilecek, hiç kimse kalmayacak» demektir.
Hulâsa; Lût (A.S.) m etbâ'ıyla beraber kavminin haberi olmadan geceyle yola çıkması, etbâ'mm arkalarında gitmesi emrolun-duğu, yolda giderken matlup olan sür'ata halel gelmemek ve zalimlere merhamet edecek zaman olmadığından arkaya bakmayıp önlerine bakmalarıyla emrolundukları, bir belâdan kaçan kimsenin o belânın, daire-i şümulünden çıkmak için sür'atla gitmesi lâzım ve emrolundukları cihete gitmeleri vacip olduğu ve kavminin bil-külliye helak olacaklarını Cenab-ı Hakkın Hz. Lût'a vahyettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:62
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) in huzurundan ayrılmakla Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler İbrahim (A.S.) dan ayrılıp âl-i Lût'a parlak delikanlı ve misafir insan suretinde geldilerse Lût (A.S.) o diyarlarda gördüğü insanlara benzemediklerini görünce meleklere «Siz bilinmedik kimselersiniz. Buralarda ne'gezersiniz, işiniz nedir?» dedi. Melekler Hz. Lût'un endişe ve ıztırabını görünce «Biz seni korkutmak için gelmedik, belki senin kavmin, tehdid ve insafa davet etmek için beyan ettiğin azapta tereddüd ve sekleri sebebiyle biz sana geldik ki seni tasdik edelim ve onların belâsından kurta
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Hz. Lût'a dört cihetle emir vâki olmuştur:
Birincisi; geceyle gitmektir. Zira; geceyle kavminin haberi olmadan karyeden çıkması matluptu. Çünkü; gündüz çıkmış olsa kavminin eza etmek ihtimali olduğundan gece gitmesi em-rolunm ustur.
ikincisi; yola çıkınca 'ehl ü lyalinin arkalarından gitnesidir. Çünkü; kendi ileriden gitse ehl ü ıyalinin arkada ne olduklarından endişe ederek arkaya bakmak ihtimali olduğu gibi ehl ü ıyaü de arkada korkacaklarına binaen her iki tarafın endişeden kurtulmaları Hz. Lût'un arkadan gitmesiyle hasıl olacağından arkada gitmesi emrolunmuştur. Lût (A.S.) m vazifesi etbâ'ım himaye etmek olup himaye ise arkada gözetmek suretiyle daha ziyade olacağı cihetle tarassut mahallinin arka tarafı olduğu ta'yirı olunmuştur.
Üçüncüsü; arkaya hiç kimsenin bakmamasıyla tavsiyedir ki herkesin önüne bakmasıyla emri mutazammmdır. Çünkü; arkaya bakarsa nazil olan azabı görmekle korkar ve muztarib olur. Halbuki azaptan kurtulmak için emniyet ve rahat icabeder. Şu halde ıztıraptan kurtulmak onlara nazil olan azabı görmeyip kalbi sükûnet üzere olmaktadır. Arkaya bakarsa azabı temaşa için tevakkuf etmekle matlup olan sür'atı kaybedip azabın daire-i şümulünde kalmak ihtimali vardır.
Dördüncüsü; Allah'ın emrettiği cihete gitmektir ki azabın daire-i şümulünden harice çıkmaktır.
Vacip Tealâ Lût (A.S.) ı her türlü endişeden vareste kılmak için düşmanlarının bilkülliye helak olacaklarını vahiyle bildirdiğini beyan buyurmuştur. Ebussuud ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Lût'un emrolunduğu mahal (Mısır) veya (Şam) veya (Ürdün);
dür ki o zamanda ahalisi salih olan bir memlekettir. İsra'; geceyle yola gitmektir. Binaenaleyh; «Gecenin bir parçasında ehlinle git» demektir. demektir ki «Şunların âhirleri ve kökleri kesilecek, hiç kimse kalmayacak» demektir.
Hulâsa; Lût (A.S.) m etbâ'ıyla beraber kavminin haberi olmadan geceyle yola çıkması, etbâ'mm arkalarında gitmesi emrolun-duğu, yolda giderken matlup olan sür'ata halel gelmemek ve zalimlere merhamet edecek zaman olmadığından arkaya bakmayıp önlerine bakmalarıyla emrolundukları, bir belâdan kaçan kimsenin o belânın, daire-i şümulünden çıkmak için sür'atla gitmesi lâzım ve emrolundukları cihete gitmeleri vacip olduğu ve kavminin bil-külliye helak olacaklarını Cenab-ı Hakkın Hz. Lût'a vahyettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:63
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) in huzurundan ayrılmakla Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler İbrahim (A.S.) dan ayrılıp âl-i Lût'a parlak delikanlı ve misafir insan suretinde geldilerse Lût (A.S.) o diyarlarda gördüğü insanlara benzemediklerini görünce meleklere «Siz bilinmedik kimselersiniz. Buralarda ne'gezersiniz, işiniz nedir?» dedi. Melekler Hz. Lût'un endişe ve ıztırabını görünce «Biz seni korkutmak için gelmedik, belki senin kavmin, tehdid ve insafa davet etmek için beyan ettiğin azapta tereddüd ve sekleri sebebiyle biz sana geldik ki seni tasdik edelim ve onların belâsından kurta
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Hz. Lût'a dört cihetle emir vâki olmuştur:
Birincisi; geceyle gitmektir. Zira; geceyle kavminin haberi olmadan karyeden çıkması matluptu. Çünkü; gündüz çıkmış olsa kavminin eza etmek ihtimali olduğundan gece gitmesi em-rolunm ustur.
ikincisi; yola çıkınca 'ehl ü lyalinin arkalarından gitnesidir. Çünkü; kendi ileriden gitse ehl ü ıyalinin arkada ne olduklarından endişe ederek arkaya bakmak ihtimali olduğu gibi ehl ü ıyaü de arkada korkacaklarına binaen her iki tarafın endişeden kurtulmaları Hz. Lût'un arkadan gitmesiyle hasıl olacağından arkada gitmesi emrolunmuştur. Lût (A.S.) m vazifesi etbâ'ım himaye etmek olup himaye ise arkada gözetmek suretiyle daha ziyade olacağı cihetle tarassut mahallinin arka tarafı olduğu ta'yirı olunmuştur.
Üçüncüsü; arkaya hiç kimsenin bakmamasıyla tavsiyedir ki herkesin önüne bakmasıyla emri mutazammmdır. Çünkü; arkaya bakarsa nazil olan azabı görmekle korkar ve muztarib olur. Halbuki azaptan kurtulmak için emniyet ve rahat icabeder. Şu halde ıztıraptan kurtulmak onlara nazil olan azabı görmeyip kalbi sükûnet üzere olmaktadır. Arkaya bakarsa azabı temaşa için tevakkuf etmekle matlup olan sür'atı kaybedip azabın daire-i şümulünde kalmak ihtimali vardır.
Dördüncüsü; Allah'ın emrettiği cihete gitmektir ki azabın daire-i şümulünden harice çıkmaktır.
Vacip Tealâ Lût (A.S.) ı her türlü endişeden vareste kılmak için düşmanlarının bilkülliye helak olacaklarını vahiyle bildirdiğini beyan buyurmuştur. Ebussuud ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Lût'un emrolunduğu mahal (Mısır) veya (Şam) veya (Ürdün);
dür ki o zamanda ahalisi salih olan bir memlekettir. İsra'; geceyle yola gitmektir. Binaenaleyh; «Gecenin bir parçasında ehlinle git» demektir. demektir ki «Şunların âhirleri ve kökleri kesilecek, hiç kimse kalmayacak» demektir.
Hulâsa; Lût (A.S.) m etbâ'ıyla beraber kavminin haberi olmadan geceyle yola çıkması, etbâ'mm arkalarında gitmesi emrolun-duğu, yolda giderken matlup olan sür'ata halel gelmemek ve zalimlere merhamet edecek zaman olmadığından arkaya bakmayıp önlerine bakmalarıyla emrolundukları, bir belâdan kaçan kimsenin o belânın, daire-i şümulünden çıkmak için sür'atla gitmesi lâzım ve emrolundukları cihete gitmeleri vacip olduğu ve kavminin bil-külliye helak olacaklarını Cenab-ı Hakkın Hz. Lût'a vahyettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:64
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) in huzurundan ayrılmakla Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler İbrahim (A.S.) dan ayrılıp âl-i Lût'a parlak delikanlı ve misafir insan suretinde geldilerse Lût (A.S.) o diyarlarda gördüğü insanlara benzemediklerini görünce meleklere «Siz bilinmedik kimselersiniz. Buralarda ne'gezersiniz, işiniz nedir?» dedi. Melekler Hz. Lût'un endişe ve ıztırabını görünce «Biz seni korkutmak için gelmedik, belki senin kavmin, tehdid ve insafa davet etmek için beyan ettiğin azapta tereddüd ve sekleri sebebiyle biz sana geldik ki seni tasdik edelim ve onların belâsından kurta
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Hz. Lût'a dört cihetle emir vâki olmuştur:
Birincisi; geceyle gitmektir. Zira; geceyle kavminin haberi olmadan karyeden çıkması matluptu. Çünkü; gündüz çıkmış olsa kavminin eza etmek ihtimali olduğundan gece gitmesi em-rolunm ustur.
ikincisi; yola çıkınca 'ehl ü lyalinin arkalarından gitnesidir. Çünkü; kendi ileriden gitse ehl ü ıyalinin arkada ne olduklarından endişe ederek arkaya bakmak ihtimali olduğu gibi ehl ü ıyaü de arkada korkacaklarına binaen her iki tarafın endişeden kurtulmaları Hz. Lût'un arkadan gitmesiyle hasıl olacağından arkada gitmesi emrolunmuştur. Lût (A.S.) m vazifesi etbâ'ım himaye etmek olup himaye ise arkada gözetmek suretiyle daha ziyade olacağı cihetle tarassut mahallinin arka tarafı olduğu ta'yirı olunmuştur.
Üçüncüsü; arkaya hiç kimsenin bakmamasıyla tavsiyedir ki herkesin önüne bakmasıyla emri mutazammmdır. Çünkü; arkaya bakarsa nazil olan azabı görmekle korkar ve muztarib olur. Halbuki azaptan kurtulmak için emniyet ve rahat icabeder. Şu halde ıztıraptan kurtulmak onlara nazil olan azabı görmeyip kalbi sükûnet üzere olmaktadır. Arkaya bakarsa azabı temaşa için tevakkuf etmekle matlup olan sür'atı kaybedip azabın daire-i şümulünde kalmak ihtimali vardır.
Dördüncüsü; Allah'ın emrettiği cihete gitmektir ki azabın daire-i şümulünden harice çıkmaktır.
Vacip Tealâ Lût (A.S.) ı her türlü endişeden vareste kılmak için düşmanlarının bilkülliye helak olacaklarını vahiyle bildirdiğini beyan buyurmuştur. Ebussuud ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Lût'un emrolunduğu mahal (Mısır) veya (Şam) veya (Ürdün);
dür ki o zamanda ahalisi salih olan bir memlekettir. İsra'; geceyle yola gitmektir. Binaenaleyh; «Gecenin bir parçasında ehlinle git» demektir. demektir ki «Şunların âhirleri ve kökleri kesilecek, hiç kimse kalmayacak» demektir.
Hulâsa; Lût (A.S.) m etbâ'ıyla beraber kavminin haberi olmadan geceyle yola çıkması, etbâ'mm arkalarında gitmesi emrolun-duğu, yolda giderken matlup olan sür'ata halel gelmemek ve zalimlere merhamet edecek zaman olmadığından arkaya bakmayıp önlerine bakmalarıyla emrolundukları, bir belâdan kaçan kimsenin o belânın, daire-i şümulünden çıkmak için sür'atla gitmesi lâzım ve emrolundukları cihete gitmeleri vacip olduğu ve kavminin bil-külliye helak olacaklarını Cenab-ı Hakkın Hz. Lût'a vahyettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:65
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) in huzurundan ayrılmakla Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler İbrahim (A.S.) dan ayrılıp âl-i Lût'a parlak delikanlı ve misafir insan suretinde geldilerse Lût (A.S.) o diyarlarda gördüğü insanlara benzemediklerini görünce meleklere «Siz bilinmedik kimselersiniz. Buralarda ne'gezersiniz, işiniz nedir?» dedi. Melekler Hz. Lût'un endişe ve ıztırabını görünce «Biz seni korkutmak için gelmedik, belki senin kavmin, tehdid ve insafa davet etmek için beyan ettiğin azapta tereddüd ve sekleri sebebiyle biz sana geldik ki seni tasdik edelim ve onların belâsından kurta
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Hz. Lût'a dört cihetle emir vâki olmuştur:
Birincisi; geceyle gitmektir. Zira; geceyle kavminin haberi olmadan karyeden çıkması matluptu. Çünkü; gündüz çıkmış olsa kavminin eza etmek ihtimali olduğundan gece gitmesi em-rolunm ustur.
ikincisi; yola çıkınca 'ehl ü lyalinin arkalarından gitnesidir. Çünkü; kendi ileriden gitse ehl ü ıyalinin arkada ne olduklarından endişe ederek arkaya bakmak ihtimali olduğu gibi ehl ü ıyaü de arkada korkacaklarına binaen her iki tarafın endişeden kurtulmaları Hz. Lût'un arkadan gitmesiyle hasıl olacağından arkada gitmesi emrolunmuştur. Lût (A.S.) m vazifesi etbâ'ım himaye etmek olup himaye ise arkada gözetmek suretiyle daha ziyade olacağı cihetle tarassut mahallinin arka tarafı olduğu ta'yirı olunmuştur.
Üçüncüsü; arkaya hiç kimsenin bakmamasıyla tavsiyedir ki herkesin önüne bakmasıyla emri mutazammmdır. Çünkü; arkaya bakarsa nazil olan azabı görmekle korkar ve muztarib olur. Halbuki azaptan kurtulmak için emniyet ve rahat icabeder. Şu halde ıztıraptan kurtulmak onlara nazil olan azabı görmeyip kalbi sükûnet üzere olmaktadır. Arkaya bakarsa azabı temaşa için tevakkuf etmekle matlup olan sür'atı kaybedip azabın daire-i şümulünde kalmak ihtimali vardır.
Dördüncüsü; Allah'ın emrettiği cihete gitmektir ki azabın daire-i şümulünden harice çıkmaktır.
Vacip Tealâ Lût (A.S.) ı her türlü endişeden vareste kılmak için düşmanlarının bilkülliye helak olacaklarını vahiyle bildirdiğini beyan buyurmuştur. Ebussuud ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Lût'un emrolunduğu mahal (Mısır) veya (Şam) veya (Ürdün);
dür ki o zamanda ahalisi salih olan bir memlekettir. İsra'; geceyle yola gitmektir. Binaenaleyh; «Gecenin bir parçasında ehlinle git» demektir. demektir ki «Şunların âhirleri ve kökleri kesilecek, hiç kimse kalmayacak» demektir.
Hulâsa; Lût (A.S.) m etbâ'ıyla beraber kavminin haberi olmadan geceyle yola çıkması, etbâ'mm arkalarında gitmesi emrolun-duğu, yolda giderken matlup olan sür'ata halel gelmemek ve zalimlere merhamet edecek zaman olmadığından arkaya bakmayıp önlerine bakmalarıyla emrolundukları, bir belâdan kaçan kimsenin o belânın, daire-i şümulünden çıkmak için sür'atla gitmesi lâzım ve emrolundukları cihete gitmeleri vacip olduğu ve kavminin bil-külliye helak olacaklarını Cenab-ı Hakkın Hz. Lût'a vahyettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:66
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) in huzurundan ayrılmakla Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler İbrahim (A.S.) dan ayrılıp âl-i Lût'a parlak delikanlı ve misafir insan suretinde geldilerse Lût (A.S.) o diyarlarda gördüğü insanlara benzemediklerini görünce meleklere «Siz bilinmedik kimselersiniz. Buralarda ne'gezersiniz, işiniz nedir?» dedi. Melekler Hz. Lût'un endişe ve ıztırabını görünce «Biz seni korkutmak için gelmedik, belki senin kavmin, tehdid ve insafa davet etmek için beyan ettiğin azapta tereddüd ve sekleri sebebiyle biz sana geldik ki seni tasdik edelim ve onların belâsından kurta
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Hz. Lût'a dört cihetle emir vâki olmuştur:
Birincisi; geceyle gitmektir. Zira; geceyle kavminin haberi olmadan karyeden çıkması matluptu. Çünkü; gündüz çıkmış olsa kavminin eza etmek ihtimali olduğundan gece gitmesi em-rolunm ustur.
ikincisi; yola çıkınca 'ehl ü lyalinin arkalarından gitnesidir. Çünkü; kendi ileriden gitse ehl ü ıyalinin arkada ne olduklarından endişe ederek arkaya bakmak ihtimali olduğu gibi ehl ü ıyaü de arkada korkacaklarına binaen her iki tarafın endişeden kurtulmaları Hz. Lût'un arkadan gitmesiyle hasıl olacağından arkada gitmesi emrolunmuştur. Lût (A.S.) m vazifesi etbâ'ım himaye etmek olup himaye ise arkada gözetmek suretiyle daha ziyade olacağı cihetle tarassut mahallinin arka tarafı olduğu ta'yirı olunmuştur.
Üçüncüsü; arkaya hiç kimsenin bakmamasıyla tavsiyedir ki herkesin önüne bakmasıyla emri mutazammmdır. Çünkü; arkaya bakarsa nazil olan azabı görmekle korkar ve muztarib olur. Halbuki azaptan kurtulmak için emniyet ve rahat icabeder. Şu halde ıztıraptan kurtulmak onlara nazil olan azabı görmeyip kalbi sükûnet üzere olmaktadır. Arkaya bakarsa azabı temaşa için tevakkuf etmekle matlup olan sür'atı kaybedip azabın daire-i şümulünde kalmak ihtimali vardır.
Dördüncüsü; Allah'ın emrettiği cihete gitmektir ki azabın daire-i şümulünden harice çıkmaktır.
Vacip Tealâ Lût (A.S.) ı her türlü endişeden vareste kılmak için düşmanlarının bilkülliye helak olacaklarını vahiyle bildirdiğini beyan buyurmuştur. Ebussuud ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Lût'un emrolunduğu mahal (Mısır) veya (Şam) veya (Ürdün);
dür ki o zamanda ahalisi salih olan bir memlekettir. İsra'; geceyle yola gitmektir. Binaenaleyh; «Gecenin bir parçasında ehlinle git» demektir. demektir ki «Şunların âhirleri ve kökleri kesilecek, hiç kimse kalmayacak» demektir.
Hulâsa; Lût (A.S.) m etbâ'ıyla beraber kavminin haberi olmadan geceyle yola çıkması, etbâ'mm arkalarında gitmesi emrolun-duğu, yolda giderken matlup olan sür'ata halel gelmemek ve zalimlere merhamet edecek zaman olmadığından arkaya bakmayıp önlerine bakmalarıyla emrolundukları, bir belâdan kaçan kimsenin o belânın, daire-i şümulünden çıkmak için sür'atla gitmesi lâzım ve emrolundukları cihete gitmeleri vacip olduğu ve kavminin bil-külliye helak olacaklarını Cenab-ı Hakkın Hz. Lût'a vahyettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:67
Vacip Tealâ Hz. Lût'a «Geceyle çık)' emrini verdiğini beyan ettiği gibi kavmi tarafından vâki olan muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle kavminin hücumuna müdafaa etti. Melekler niçin geldiklerini haber verip, Cenab-ı Hakkın kavminin helak olacağını vahyetmesiyle Lût (A.S.) işin neye müncer olacağını biliyorsa da mukteza-yı nübüvvet nasihat etmek ve işin son dakikasına kadar onları ıslaha çalışmaktan kendini alamıyordu ve misafirlere ikram lâzım olduğundan "Misafirlerim, yanında beni zelil etmeyin demekle insaflarını celbe çalışıyordu ve lâkin asla te'sir etmedi.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile misafirler delikanlı suretinde gayet güzel şimali herkesin göreceği bir zamanda Hz. Lût'un hanesine geldikleri şehir dahilinde şayi' oldu ve duyanlar duymayanlara haber verdi, kemâl-i sürür ve neşatla Hz. Lût'un hanesi etrafım çevirdiler ve arzu-yi fasidelerinin husulüne çalışıb nasihat dinlemediler, fikirlerinde ısrar ettiler.
Hicr 15:68
Vacip Tealâ Hz. Lût'a «Geceyle çık)' emrini verdiğini beyan ettiği gibi kavmi tarafından vâki olan muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle kavminin hücumuna müdafaa etti. Melekler niçin geldiklerini haber verip, Cenab-ı Hakkın kavminin helak olacağını vahyetmesiyle Lût (A.S.) işin neye müncer olacağını biliyorsa da mukteza-yı nübüvvet nasihat etmek ve işin son dakikasına kadar onları ıslaha çalışmaktan kendini alamıyordu ve misafirlere ikram lâzım olduğundan "Misafirlerim, yanında beni zelil etmeyin demekle insaflarını celbe çalışıyordu ve lâkin asla te'sir etmedi.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile misafirler delikanlı suretinde gayet güzel şimali herkesin göreceği bir zamanda Hz. Lût'un hanesine geldikleri şehir dahilinde şayi' oldu ve duyanlar duymayanlara haber verdi, kemâl-i sürür ve neşatla Hz. Lût'un hanesi etrafım çevirdiler ve arzu-yi fasidelerinin husulüne çalışıb nasihat dinlemediler, fikirlerinde ısrar ettiler.
Hicr 15:69
Vacip Tealâ Hz. Lût'a «Geceyle çık)' emrini verdiğini beyan ettiği gibi kavmi tarafından vâki olan muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle kavminin hücumuna müdafaa etti. Melekler niçin geldiklerini haber verip, Cenab-ı Hakkın kavminin helak olacağını vahyetmesiyle Lût (A.S.) işin neye müncer olacağını biliyorsa da mukteza-yı nübüvvet nasihat etmek ve işin son dakikasına kadar onları ıslaha çalışmaktan kendini alamıyordu ve misafirlere ikram lâzım olduğundan "Misafirlerim, yanında beni zelil etmeyin demekle insaflarını celbe çalışıyordu ve lâkin asla te'sir etmedi.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile misafirler delikanlı suretinde gayet güzel şimali herkesin göreceği bir zamanda Hz. Lût'un hanesine geldikleri şehir dahilinde şayi' oldu ve duyanlar duymayanlara haber verdi, kemâl-i sürür ve neşatla Hz. Lût'un hanesi etrafım çevirdiler ve arzu-yi fasidelerinin husulüne çalışıb nasihat dinlemediler, fikirlerinde ısrar ettiler.
Hicr 15:70
Vacip Tealâ Lût (A.S.) in nasihatına karşı kavminin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile Lût (A.S.) ı ne-hiyle muradları; onlar herkese taarruz ederler. Hz, Lût da mümkün olduğu kadar onları men'e çalıştığında onlar «Yâ Lût! Sen bu halden geçmez ve bizi menetmek istersen biz seni karyeden çıkarırız. Şen karışma âlemin işine» demişlerdi. Yahut evvelce misafir kabul etmekten nehyetmişlerdi. Binaenaleyh; eski sözlerinden bahsederek «Biz sana karışma âlemin işine ve misafir kabul etme ve bir kimseyi bizim elimizden kurtarmak için uğraşma demedik mi?» diyerek Lût (A.S.) ı suçlu çıkarmak istediler.
Hicr 15:71
Vacip Tealâ, Lût (A.S.) m kavmini bu cihetle ikna' edemeyince başka noktadan iknaa çalıştığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile benatla murad; kavmin hatunlarıdır. Çünkü her nebi; erkek ve kadın ümmetinin babası demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Yahut benatla murad; Hz. Lût'un sulben kızlarıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Hicr 15:72
Vacip Tealâ Lût (A.S.) in şu nasihati üzerine kavmine te'sir etmediğini görünce meleklerin Hz. Lût'a hitaben sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Kâzî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette hitap; melekler tarafından Hz. Lût'a olmak ihtimali olduğu gibi bizim nebimize olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran Vacip Tealâ kavm-i Lût'un inat ve gafletlerini beyanla resulünü tesliye buyurmuştur. Yani «İnat senin kavmine mahsus değildir. Zira; Hz. Lût'un kavminin inat ve fenalıkları meydandan demektir.
Hicr 15:73
Vacip Tealâ kavm-i Lût söz dinlemeyince azabın nazil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Herkes gelir, geçer, onların karyelerinin' halini görürler. Binaenaleyh; kavm-i Lût'un karyelerinin altı üstüne çevrilmesinde ve harab olup ahalisinin helak olmasında şüphe yoktur. Zira; yolcular her zaman harabesini görüyorlar.
Hicr 15:74
Vacip Tealâ kavm-i Lût söz dinlemeyince azabın nazil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Herkes gelir, geçer, onların karyelerinin' halini görürler. Binaenaleyh; kavm-i Lût'un karyelerinin altı üstüne çevrilmesinde ve harab olup ahalisinin helak olmasında şüphe yoktur. Zira; yolcular her zaman harabesini görüyorlar.
Hicr 15:75
Vacip Tealâ kavm-i Lût söz dinlemeyince azabın nazil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Herkes gelir, geçer, onların karyelerinin' halini görürler. Binaenaleyh; kavm-i Lût'un karyelerinin altı üstüne çevrilmesinde ve harab olup ahalisinin helak olmasında şüphe yoktur. Zira; yolcular her zaman harabesini görüyorlar.
Hicr 15:76
Vacip Tealâ kavm-i Lût söz dinlemeyince azabın nazil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Herkes gelir, geçer, onların karyelerinin' halini görürler. Binaenaleyh; kavm-i Lût'un karyelerinin altı üstüne çevrilmesinde ve harab olup ahalisinin helak olmasında şüphe yoktur. Zira; yolcular her zaman harabesini görüyorlar.
Hicr 15:77
Yani; kavnı-i Lût nasihat kabul etmeyip aklen ve şer'an kabih olan cinayete devam edip salâha rağbet etmeyince onları işrak zamanı ki şafak ve günün tulûu vakti müthiş sayha ahzetti, binaenaleyh; biz karyelerinin altını üstüne çevirdik ve üzerlerine çamurla çakıldan yapılmış taşları yağmur yağar gibi yağdırdık ve her birine çakıl isabet etmekle helak oldular, şu ihlâkte bu gibi alâmetlere nazar edip ibret almak şanından olanlar için alâmetler vardır. Kavm-i Lût'un karyeleri doğru bir yoldur ki herkes görür ve bunların helakinde müminler için ibret-i azîme vardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile; günün doğduğu zamanda onları azap tuttu demektir. Çünkü; azabın bida-yesi şafakta ve nihayesi gün ucu görünmesiyle hitam bulmuştur.
Mütevessim ; bir şeyin alâmetine ve eserine bakan ve tefekkür edip o şeyin delâlet ettiği manâya istidlal eden kimsedir ki ferasetle eserden müessire istidlaldir. Şu halde müte-vessim müteferris demektir. Feraset; iki kısımdır.
Birincisi; Allahü Tealâ'nın sevdiği kullarının kalplerine ihsan ettiği bir nevi idraktir ki o idrakle ahval-i nâstan bir çok şeyleri anlar.
İkincisi; tecrübeyle hasıl olan ilimdir. Buna nazaran «Kavm-i. Lût'un halâkinde mütevessimîn için alâmetler var» demek «Kavm-i Lût'un helakinde ve görülen harabelerinde erbab-ı feraset ve ilm ü irfan sahipleri için Allah'ın vücuduna ve kudretine deliller var» demektir. Kavm-i Lût'un karyesinin harabesi ilâyev-
milkıyam bakî olacağına işaret.için buyurmuştur. Yani <<O karyenin yolu daimdir, zail olmaz» demektir. Binaenaleyh; Hicaz'dan Şam cihetine gidenler bu harabeleri görürler ve ilâyevmilkıyam görülecek ve eseri nâsın nazarından kaybolmayacaktır. Bu misilli gazabın eserinden ibret alacak ve intifa' edecek ehl-i iman olduğuna işaret için ibrete müminler tahsis olunmuştur. Çünkü; Allah'a, resulüne ve âhirete imanı olmayanlar bu misilli helaki âlemin vekayi-i âdiyesinden addettiklerinden asla müteessir ve mütenebbih olmazlar ve «Bu gibi helakler, âfetler eflâkin devranı ve burçların icabatındandır, yoksa isyan eseri değildir» derler, düşünmezler ki o eflâki tedvir eden kimdir? Eğer dedikleri gibi eflâkin ve burcun te'siriyle ise o te'siri halkeden kimdir? Eflâkin devranından ise eflâkin yalnız helak olan kavmin üzerinde bulunan kısmı devran ediyor da diğer akvam üzerinde olan kısımlarında devran yok mudur? Ve eflâk yalnız helak olanların. eflâki de başkalarının eflâki değil midir? Ve te'siri neden bir kavme tahsis olunuyor, niçin yalnız kavm-i Lût helak oluyor da civarında olan akvama hiç bir şey isabet etmiyor? Yoksa civarında olanlar eflâkin akrabaları mıdır? Haydi başka iklimde olanlara uzak olduğu için burcun te'siri onlara ulaşamadı diyelim. Yarım saat ve bir saat mesafede olanlara ve aynı iklim ve aynı yıldızın altında bulunanların mahfuz kaldığına ne diyelim? Bu gibi itirazlar şeytan'ın iğvâsı eseri dalâletten başka bir şey değildir. Cenab-ı Hak bizleri bu misilli gaflet ve dalâletten muhafaza buyursun.
Hulâsa; kavm-i Lût'un isyanı üzerine azaplarının sabah vakti gelip karyelerinin altını üstüne çevirdiği, üzerlerine çamurla çakıldan yapılmış taşların yağdığı, bunların helaklerinin erbab-ı tefekkür ve feraset için alâmetler olduğu, kavm-i Lût'un karyesinin harabesi kıyamete kadar herkes nazarında daim olup ibret alınacak bir yol olduğu ve müminler için bu vukuatta pek büyük .ibret bulunduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:78
Vacip Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) .m vak'alarını beyan ettiği gibi Şuayb (A.S.) m kavminin helakini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ashab-ı Eyke ki Şuayb (A.S.) in kavmidir, meşelik içinde ikamet eden ahalidir. Halkın hukukuna tecavüzle muhakkak zalimlerdi. Onların zulümleri üzerine biz onlardan intikamımızı aldık, onları ateşle ihlâk ettik. Eyke karyesiyle kavm-i Lût'un karyeleri herkesin ibretlerine açık bir yoldurlar.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile (Eyke); (Med-yen) civarında sık ağaçlı ve ağaçları meşe olan bir karyenin ismidir. O mahallin ahalisi alış verişlerinde eksik vermek ve ziyade almak, iki nevi terazi ve kile taşımak ve alırken ziyadeyle almak, verirken noksanla vermek gibi hıyanetleri ve nasın hukukuna tecavüzle zulümleri tezayüd etmesi üzerine Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) ı (Medyen) ile (Eyke) ye gönderdi. İman etmediler ve nebilerinin nasihatini dinleyip mütenassıh olmadılar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak yedi gün şiddetli hararet verip hatta nefesleri kesilin-ceye kadar hararet teşeddüt etti ve semada bir siyah bulut halkey-ledi. Nefes almak ve gölgelenmek maksadıyla hepsi bulutun altına toplandılar ve buluttan yağan ateşle yanıp helak oldukları mervi-dir. Allah'ın intikamı ve helakleri nassla sabit olup kafidir ve lâkin helaklerinin keyfiyetine dair bu âyette sarahat olmadığından keyfiyeti zannîdir. Helaklerine sebep de zulümleri olduğu tasrih olmuştur. Çünkü zalimler, hiç bir zaman payidar olamaz. Şurası gariptir ki taraf-ı ilâhiden kendilerini irşad için gönderilen resullerini dinlemeyip buluttan yağmur yağacağını, hava i'tidâl peyda edeceğini, hararetlerinin teskin olunacağını ümid ederken bilâkis rahmet yerine ateş yağmakla helak olmuşlardır. işte bu gibi gazab-ı ilâhiyi vekayi-i âdiyeden addedenlere sorarız: Adette buluttan yağmur yağarken neden ateş yağdı? Ve ateş yağmak eflâkin o zamana mahsus icabatmdan ise neden kavm-i Şuayb'a tahsis olundu? Civarında bulunan memleketler o eflâkin altında değil miydi? Nebileri onlara azabın geleceğini neden bildi ve haber verdiği saattan neden tahallüf etmedi? O azabı o saata ve o dakikaya ve yağmura vesile olan buluta yağmurun taban tabana zıddı olan ateşi kim tahsis ve kim halketti? O zamandan beri buluttan bir daha ateş neden yağmadı? O burcun eseri denirse o vakitten beri o burca nöbet hiç mi gelmedi? Ateş yağdıran burç aradan kayboldu, gittimi? Yoksa o. eflâk mi değişti? İşte bu suâllere cevapta mu'terizin âciz kalacağı şüphesizdir
Hicr 15:79
Vacip Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) .m vak'alarını beyan ettiği gibi Şuayb (A.S.) m kavminin helakini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ashab-ı Eyke ki Şuayb (A.S.) in kavmidir, meşelik içinde ikamet eden ahalidir. Halkın hukukuna tecavüzle muhakkak zalimlerdi. Onların zulümleri üzerine biz onlardan intikamımızı aldık, onları ateşle ihlâk ettik. Eyke karyesiyle kavm-i Lût'un karyeleri herkesin ibretlerine açık bir yoldurlar.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile (Eyke); (Med-yen) civarında sık ağaçlı ve ağaçları meşe olan bir karyenin ismidir. O mahallin ahalisi alış verişlerinde eksik vermek ve ziyade almak, iki nevi terazi ve kile taşımak ve alırken ziyadeyle almak, verirken noksanla vermek gibi hıyanetleri ve nasın hukukuna tecavüzle zulümleri tezayüd etmesi üzerine Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) ı (Medyen) ile (Eyke) ye gönderdi. İman etmediler ve nebilerinin nasihatini dinleyip mütenassıh olmadılar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak yedi gün şiddetli hararet verip hatta nefesleri kesilin-ceye kadar hararet teşeddüt etti ve semada bir siyah bulut halkey-ledi. Nefes almak ve gölgelenmek maksadıyla hepsi bulutun altına toplandılar ve buluttan yağan ateşle yanıp helak oldukları mervi-dir. Allah'ın intikamı ve helakleri nassla sabit olup kafidir ve lâkin helaklerinin keyfiyetine dair bu âyette sarahat olmadığından keyfiyeti zannîdir. Helaklerine sebep de zulümleri olduğu tasrih olmuştur. Çünkü zalimler, hiç bir zaman payidar olamaz. Şurası gariptir ki taraf-ı ilâhiden kendilerini irşad için gönderilen resullerini dinlemeyip buluttan yağmur yağacağını, hava i'tidâl peyda edeceğini, hararetlerinin teskin olunacağını ümid ederken bilâkis rahmet yerine ateş yağmakla helak olmuşlardır. işte bu gibi gazab-ı ilâhiyi vekayi-i âdiyeden addedenlere sorarız: Adette buluttan yağmur yağarken neden ateş yağdı? Ve ateş yağmak eflâkin o zamana mahsus icabatmdan ise neden kavm-i Şuayb'a tahsis olundu? Civarında bulunan memleketler o eflâkin altında değil miydi? Nebileri onlara azabın geleceğini neden bildi ve haber verdiği saattan neden tahallüf etmedi? O azabı o saata ve o dakikaya ve yağmura vesile olan buluta yağmurun taban tabana zıddı olan ateşi kim tahsis ve kim halketti? O zamandan beri buluttan bir daha ateş neden yağmadı? O burcun eseri denirse o vakitten beri o burca nöbet hiç mi gelmedi? Ateş yağdıran burç aradan kayboldu, gittimi? Yoksa o. eflâk mi değişti? İşte bu suâllere cevapta mu'terizin âciz kalacağı şüphesizdir
Hicr 15:80
Vacip Tealâ kavm-i Semud'un ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki (Medine) ile (Şam) arasında bulunan ve (Hicr) denilen vadide sakin olan kavm(-i Se-nıud, resulleri olan Salih (A.S.) ı muhakkak tekzib ettiler ve biz onlara resulleri Salih (A.S.) m mucizelerini ve kudretimize delâlet eden aklî ve naklî delilleri verdik. Onlar ise bu delillere hiç ehemmiyet vermeyerek delillerinden firar ettiler, yüz döndürdüler, asla tetkik cihetini iltizam etmediler, onlar yıkılmaktan ve hırsızın gelip mallarını çalmasından ve düşmanın tahribinden emin ve salim olan dağlarda taşlardan evler yontarlar ve o evlerin kendilerini hıfzedeceğine emin olarak azaptan gaflet ederlerdi. Bu iti-kad-ı batıl üzere devam edince onları, azabı hâmil olan şiddetli, sayha ahzejti. Binaenaleyh; onların kesbettikleri malları, taştan yonttukları muhkem evleri kendilerinden azabı defedemedi. Helakten kurtulamadılar.
Hicr; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile (Medine) ile (Şam) arasında kavm-i Semud'un sakin oldukları bir vadidir ki el-yevm harabeleri ve eserleri mevcuttur. Gidip gelen yolcular temaşa ederler. MürseIînle murad; Salih (A.S.) dır. Çünkü enbiyadan birini tekzip cümlesini tekzip makaanıında olduğundan Salih (A.S.) ı tekzip cümlesini tekzip mesabesinde olduğuna işaret için cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Cenab-ı Hakkın onlara verdiği âyetlerle murad;, Hz. Salih'in devesi ve devenin taştan çıkması ve sütünün bir kabileye yetecek kadar çok olması gibi mucizelerdir. Bu mucize kavmin imanı için -halkolunup kavme gösterildiğinden Cenab-ı Hak onlara verdiğini beyân etmiştir. Yoksa hakikatta Salih (A.S.) a verilmiştir.
(Ebuhüreyre) Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i sahihte Resulullah'ın kavm-i Semud'un vadisine geldiğinde «Nefislerine zulmeden kimselerin meskenlerine girmeyin ki onlara dokunan azap size de dokunmasın. Ancak ağlar olduğunuz halde girerseniz beis yoktur» deyip bürdesini başına örtüp sür'atla yürüdüğü beyan olunmuştur. Şu hadis-i şerif bu misilli gazab-ı ilâhiye mazhar olan mahallerden hazer etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Gerçi gazapta mahallin te'siri yoksa da fenalığa mahal olan bir vadinin o fenalıktan halî olmamak ihtimali galiptir. Meselâ meyhanede oturmakla mescidde oturmak elbette bir olamaz.
Hulâsa; kavm-i Semud'un Salih (A.S.) ı tekzip ve onlara verilen âyetlerden i'raz ettikleri, onların âdetleri dağlarda taşlardan evler yapmak olduğu, evlerinden emin oldukları, resullerini tekzipleri neticesi onları müthiş bir sayhanın ihlâk edip güvendikleri hiç bir şeyin kendilerinden azabı defedemediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:81
Vacip Tealâ kavm-i Semud'un ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki (Medine) ile (Şam) arasında bulunan ve (Hicr) denilen vadide sakin olan kavm(-i Se-nıud, resulleri olan Salih (A.S.) ı muhakkak tekzib ettiler ve biz onlara resulleri Salih (A.S.) m mucizelerini ve kudretimize delâlet eden aklî ve naklî delilleri verdik. Onlar ise bu delillere hiç ehemmiyet vermeyerek delillerinden firar ettiler, yüz döndürdüler, asla tetkik cihetini iltizam etmediler, onlar yıkılmaktan ve hırsızın gelip mallarını çalmasından ve düşmanın tahribinden emin ve salim olan dağlarda taşlardan evler yontarlar ve o evlerin kendilerini hıfzedeceğine emin olarak azaptan gaflet ederlerdi. Bu iti-kad-ı batıl üzere devam edince onları, azabı hâmil olan şiddetli, sayha ahzejti. Binaenaleyh; onların kesbettikleri malları, taştan yonttukları muhkem evleri kendilerinden azabı defedemedi. Helakten kurtulamadılar.
Hicr; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile (Medine) ile (Şam) arasında kavm-i Semud'un sakin oldukları bir vadidir ki el-yevm harabeleri ve eserleri mevcuttur. Gidip gelen yolcular temaşa ederler. MürseIînle murad; Salih (A.S.) dır. Çünkü enbiyadan birini tekzip cümlesini tekzip makaanıında olduğundan Salih (A.S.) ı tekzip cümlesini tekzip mesabesinde olduğuna işaret için cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Cenab-ı Hakkın onlara verdiği âyetlerle murad;, Hz. Salih'in devesi ve devenin taştan çıkması ve sütünün bir kabileye yetecek kadar çok olması gibi mucizelerdir. Bu mucize kavmin imanı için -halkolunup kavme gösterildiğinden Cenab-ı Hak onlara verdiğini beyân etmiştir. Yoksa hakikatta Salih (A.S.) a verilmiştir.
(Ebuhüreyre) Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i sahihte Resulullah'ın kavm-i Semud'un vadisine geldiğinde «Nefislerine zulmeden kimselerin meskenlerine girmeyin ki onlara dokunan azap size de dokunmasın. Ancak ağlar olduğunuz halde girerseniz beis yoktur» deyip bürdesini başına örtüp sür'atla yürüdüğü beyan olunmuştur. Şu hadis-i şerif bu misilli gazab-ı ilâhiye mazhar olan mahallerden hazer etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Gerçi gazapta mahallin te'siri yoksa da fenalığa mahal olan bir vadinin o fenalıktan halî olmamak ihtimali galiptir. Meselâ meyhanede oturmakla mescidde oturmak elbette bir olamaz.
Hulâsa; kavm-i Semud'un Salih (A.S.) ı tekzip ve onlara verilen âyetlerden i'raz ettikleri, onların âdetleri dağlarda taşlardan evler yapmak olduğu, evlerinden emin oldukları, resullerini tekzipleri neticesi onları müthiş bir sayhanın ihlâk edip güvendikleri hiç bir şeyin kendilerinden azabı defedemediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:82
Vacip Tealâ kavm-i Semud'un ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki (Medine) ile (Şam) arasında bulunan ve (Hicr) denilen vadide sakin olan kavm(-i Se-nıud, resulleri olan Salih (A.S.) ı muhakkak tekzib ettiler ve biz onlara resulleri Salih (A.S.) m mucizelerini ve kudretimize delâlet eden aklî ve naklî delilleri verdik. Onlar ise bu delillere hiç ehemmiyet vermeyerek delillerinden firar ettiler, yüz döndürdüler, asla tetkik cihetini iltizam etmediler, onlar yıkılmaktan ve hırsızın gelip mallarını çalmasından ve düşmanın tahribinden emin ve salim olan dağlarda taşlardan evler yontarlar ve o evlerin kendilerini hıfzedeceğine emin olarak azaptan gaflet ederlerdi. Bu iti-kad-ı batıl üzere devam edince onları, azabı hâmil olan şiddetli, sayha ahzejti. Binaenaleyh; onların kesbettikleri malları, taştan yonttukları muhkem evleri kendilerinden azabı defedemedi. Helakten kurtulamadılar.
Hicr; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile (Medine) ile (Şam) arasında kavm-i Semud'un sakin oldukları bir vadidir ki el-yevm harabeleri ve eserleri mevcuttur. Gidip gelen yolcular temaşa ederler. MürseIînle murad; Salih (A.S.) dır. Çünkü enbiyadan birini tekzip cümlesini tekzip makaanıında olduğundan Salih (A.S.) ı tekzip cümlesini tekzip mesabesinde olduğuna işaret için cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Cenab-ı Hakkın onlara verdiği âyetlerle murad;, Hz. Salih'in devesi ve devenin taştan çıkması ve sütünün bir kabileye yetecek kadar çok olması gibi mucizelerdir. Bu mucize kavmin imanı için -halkolunup kavme gösterildiğinden Cenab-ı Hak onlara verdiğini beyân etmiştir. Yoksa hakikatta Salih (A.S.) a verilmiştir.
(Ebuhüreyre) Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i sahihte Resulullah'ın kavm-i Semud'un vadisine geldiğinde «Nefislerine zulmeden kimselerin meskenlerine girmeyin ki onlara dokunan azap size de dokunmasın. Ancak ağlar olduğunuz halde girerseniz beis yoktur» deyip bürdesini başına örtüp sür'atla yürüdüğü beyan olunmuştur. Şu hadis-i şerif bu misilli gazab-ı ilâhiye mazhar olan mahallerden hazer etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Gerçi gazapta mahallin te'siri yoksa da fenalığa mahal olan bir vadinin o fenalıktan halî olmamak ihtimali galiptir. Meselâ meyhanede oturmakla mescidde oturmak elbette bir olamaz.
Hulâsa; kavm-i Semud'un Salih (A.S.) ı tekzip ve onlara verilen âyetlerden i'raz ettikleri, onların âdetleri dağlarda taşlardan evler yapmak olduğu, evlerinden emin oldukları, resullerini tekzipleri neticesi onları müthiş bir sayhanın ihlâk edip güvendikleri hiç bir şeyin kendilerinden azabı defedemediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:83
Vacip Tealâ kavm-i Semud'un ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki (Medine) ile (Şam) arasında bulunan ve (Hicr) denilen vadide sakin olan kavm(-i Se-nıud, resulleri olan Salih (A.S.) ı muhakkak tekzib ettiler ve biz onlara resulleri Salih (A.S.) m mucizelerini ve kudretimize delâlet eden aklî ve naklî delilleri verdik. Onlar ise bu delillere hiç ehemmiyet vermeyerek delillerinden firar ettiler, yüz döndürdüler, asla tetkik cihetini iltizam etmediler, onlar yıkılmaktan ve hırsızın gelip mallarını çalmasından ve düşmanın tahribinden emin ve salim olan dağlarda taşlardan evler yontarlar ve o evlerin kendilerini hıfzedeceğine emin olarak azaptan gaflet ederlerdi. Bu iti-kad-ı batıl üzere devam edince onları, azabı hâmil olan şiddetli, sayha ahzejti. Binaenaleyh; onların kesbettikleri malları, taştan yonttukları muhkem evleri kendilerinden azabı defedemedi. Helakten kurtulamadılar.
Hicr; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile (Medine) ile (Şam) arasında kavm-i Semud'un sakin oldukları bir vadidir ki el-yevm harabeleri ve eserleri mevcuttur. Gidip gelen yolcular temaşa ederler. MürseIînle murad; Salih (A.S.) dır. Çünkü enbiyadan birini tekzip cümlesini tekzip makaanıında olduğundan Salih (A.S.) ı tekzip cümlesini tekzip mesabesinde olduğuna işaret için cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Cenab-ı Hakkın onlara verdiği âyetlerle murad;, Hz. Salih'in devesi ve devenin taştan çıkması ve sütünün bir kabileye yetecek kadar çok olması gibi mucizelerdir. Bu mucize kavmin imanı için -halkolunup kavme gösterildiğinden Cenab-ı Hak onlara verdiğini beyân etmiştir. Yoksa hakikatta Salih (A.S.) a verilmiştir.
(Ebuhüreyre) Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i sahihte Resulullah'ın kavm-i Semud'un vadisine geldiğinde «Nefislerine zulmeden kimselerin meskenlerine girmeyin ki onlara dokunan azap size de dokunmasın. Ancak ağlar olduğunuz halde girerseniz beis yoktur» deyip bürdesini başına örtüp sür'atla yürüdüğü beyan olunmuştur. Şu hadis-i şerif bu misilli gazab-ı ilâhiye mazhar olan mahallerden hazer etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Gerçi gazapta mahallin te'siri yoksa da fenalığa mahal olan bir vadinin o fenalıktan halî olmamak ihtimali galiptir. Meselâ meyhanede oturmakla mescidde oturmak elbette bir olamaz.
Hulâsa; kavm-i Semud'un Salih (A.S.) ı tekzip ve onlara verilen âyetlerden i'raz ettikleri, onların âdetleri dağlarda taşlardan evler yapmak olduğu, evlerinden emin oldukları, resullerini tekzipleri neticesi onları müthiş bir sayhanın ihlâk edip güvendikleri hiç bir şeyin kendilerinden azabı defedemediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:84
Vacip Tealâ kavm-i Semud'un ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki (Medine) ile (Şam) arasında bulunan ve (Hicr) denilen vadide sakin olan kavm(-i Se-nıud, resulleri olan Salih (A.S.) ı muhakkak tekzib ettiler ve biz onlara resulleri Salih (A.S.) m mucizelerini ve kudretimize delâlet eden aklî ve naklî delilleri verdik. Onlar ise bu delillere hiç ehemmiyet vermeyerek delillerinden firar ettiler, yüz döndürdüler, asla tetkik cihetini iltizam etmediler, onlar yıkılmaktan ve hırsızın gelip mallarını çalmasından ve düşmanın tahribinden emin ve salim olan dağlarda taşlardan evler yontarlar ve o evlerin kendilerini hıfzedeceğine emin olarak azaptan gaflet ederlerdi. Bu iti-kad-ı batıl üzere devam edince onları, azabı hâmil olan şiddetli, sayha ahzejti. Binaenaleyh; onların kesbettikleri malları, taştan yonttukları muhkem evleri kendilerinden azabı defedemedi. Helakten kurtulamadılar.
Hicr; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile (Medine) ile (Şam) arasında kavm-i Semud'un sakin oldukları bir vadidir ki el-yevm harabeleri ve eserleri mevcuttur. Gidip gelen yolcular temaşa ederler. MürseIînle murad; Salih (A.S.) dır. Çünkü enbiyadan birini tekzip cümlesini tekzip makaanıında olduğundan Salih (A.S.) ı tekzip cümlesini tekzip mesabesinde olduğuna işaret için cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Cenab-ı Hakkın onlara verdiği âyetlerle murad;, Hz. Salih'in devesi ve devenin taştan çıkması ve sütünün bir kabileye yetecek kadar çok olması gibi mucizelerdir. Bu mucize kavmin imanı için -halkolunup kavme gösterildiğinden Cenab-ı Hak onlara verdiğini beyân etmiştir. Yoksa hakikatta Salih (A.S.) a verilmiştir.
(Ebuhüreyre) Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i sahihte Resulullah'ın kavm-i Semud'un vadisine geldiğinde «Nefislerine zulmeden kimselerin meskenlerine girmeyin ki onlara dokunan azap size de dokunmasın. Ancak ağlar olduğunuz halde girerseniz beis yoktur» deyip bürdesini başına örtüp sür'atla yürüdüğü beyan olunmuştur. Şu hadis-i şerif bu misilli gazab-ı ilâhiye mazhar olan mahallerden hazer etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Gerçi gazapta mahallin te'siri yoksa da fenalığa mahal olan bir vadinin o fenalıktan halî olmamak ihtimali galiptir. Meselâ meyhanede oturmakla mescidde oturmak elbette bir olamaz.
Hulâsa; kavm-i Semud'un Salih (A.S.) ı tekzip ve onlara verilen âyetlerden i'raz ettikleri, onların âdetleri dağlarda taşlardan evler yapmak olduğu, evlerinden emin oldukları, resullerini tekzipleri neticesi onları müthiş bir sayhanın ihlâk edip güvendikleri hiç bir şeyin kendilerinden azabı defedemediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hicr 15:85
Vacip Tealâ âsîleri ihlâk ettiğini beyan ettiği gibi ihlâkin hikmetini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Zulmün ve fesadın uzaması ve şirkin devamı hik-met-i hilkata muhalif olduğundan itaattan çıkmış ve resullerimizi tekzib etmiş olan erbab-ı fesadı ihlâk etmek semâvât ve arzm hil-katındaki hikmete muvafıktır. Zira; erbab-ı dalâlin mülevves vücutlarından icabına göre yeryüzü tathir olunmazsa âlemin intizamına halel gelir. Binaenaleyh; intizam-ı âlemi muhafaza erbab-ı fesadı kahretmekle hasıl olduğundan bazı esbabın halkıyla ehl-i dalâlin vücudu ortadan kaldırılır ki ehl-i hidayetin rahatları te'min olunsun.
Hicr 15:86
Hallerinizi tamamen bilir ve senin in-tikaammı onlardan alır. Şu halde senin onlara hilimle muamele etmen lâzımdır.
Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile safh-ı cemiI ; hasmın kusurunu hilimle ve güzel muamele ederek affetmektir. Safh-ı cemilin kıtal âyetiyle mensuh olduğuna dair bir rivayet mevcutsa da Resulullah mekârim-i ahlâkın mütemmimi ve mükemmeli olduğu cihetle korkudan ve ceza' u feza'dan halî olarak onları affetmek ve hüsn-ü muamele yapmakla Resulullah'a emirdir ve mensuh değildir. Zira; icabına göre hilim ve rifkla muamele edip intikamda acele etmemek diğer vakitte mukateleye münafi değildir. Binaenaleyh; âyetin hükmü kıyamete kadar bakîdir. Çünkü; mukatele zamanı başka, afla muamele zamanı, yine başkadır.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile âsîlerle hüsn-ü muaşeret eylemek ve icabında muhalefet etmek zamanın iktizasına tabf olduğundan nesih irtikâbına hacet yoktur,
Hicr 15:87
Vacip Tealâ resulüne kâfirlerin ezalarına tahammül edip hilimle muamele etmesini emrettikten sonra ihsan ettiği bazı nimetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er ftusül! Kâfirlerin nezdinde olan emval-i dünyaya ehemmiyet verme. Zira; sana verdiğimi- nimet ebedîdir, onların nimetleri gibi zevale ma'ruz ve inkıraza mahkûm değildir. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki iki kere nazil olup yedi âyeti cami olan Fatiha'yı ve beşeriyetin kıyamete kadar ahkâmını hâvî olan Kur'an-ı Azîm'i biz sana ihsan ettik, dünya ve âhiretin saadetini kâfil olan Kur'an'ı ihsan edince kâfirlerden bazı esnafa verdiğimiz dünya malına ve tezyinat-ı hasiseye iltifat edip gözlerini onlar tarafına uzatma ve nimetlerine gıpta etrnek suretiyle bakma ve.iman etmediklerinden mahzun olma ve riyasız ihlâs üzere sana iman eden müminlere merhamet kanadını aç ve onlara rıfkla muamele etmek suretiyle kanadını döşe ki onlarla senin dinin kuvvet bulsun ve iltifatından müminler müstefid olsunlar.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile ile murad; Sure-i Fatihadır. Zira; yedi âyeti cami olduğu cihetle ve bir kere Mekke'de, bir kere de Medine'de nazil olduğu için denmiştir. Yahut nısfı Allah'ı sena ve nısf-ı aharı da kulların duası olduğu cihetle ikiye münkasim olduğundan denmiştir.
Fatiha-i Şerife'nin faziletine işaret için bu âyette Kur'ah zik-rolunduğu halde ayrıca Fatiha da zikrolunmuştur. Çünkü Fatiha; icmalen Kur'an'da beyan olunan ahkâmın kâffesine ve mesail-i mühimmenin esasına şamildir. Binaenaleyh; Fatiha'yı dikkatle anlayan bir kimse Kur'an'da zikrolunacak mesailin kâffesine işaret olduğunu bileceğine dair tafsilât Fatiha'nm tercümesinde beyan olunmuştur . Kâfirlerin nimetlerine bakmaktan Resulullah'ı nehyetmek; ümmetini nehyetmektir. Zira; Resulullah dünya emvaline ve ziynetine kafiyen iltifat etmemiştir. Şu halde Resulullah'ı nehiyden^maksat; ümmetini nehiydir. Çünkü; başkasının elinde olan nimete nazar eden kimse kendi nimetini göremeyeceği cihetle şükrünü eda etmemesine sebep olacağına binaen Cenab-ı Hak başkalarının elinde olan nimetlere nazardan kullarını nehyetmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile deki ezvac ; esnaf manasınadır. Yani «Kâfirlerden bazı sınıflara verdiğimiz me-tâ'-ı dünyaya gıpta ederek bakma» demektir.
Nisâbûrî ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir; Resulullah bir seferinde Yefrûddan yedi kafileye tesadüf eder ki onlarda külli miktarda manifatura, tayyibat ve cevahir mevcuttu. Maiyet-i nebeviyelerinde bulunan Müslümanlar «Eğer şu emval bizim elimizde bulunsa kuvvet bulur ve fisebilillâh infak ederdik» demeleri üzerine bu âyet nazil olur. Cenab-ı Hak «Biz size yedi kafile bedelinde yedi âyet verdik ki dünya ve ma-fihadan hayırlıdır» buyurmuştur, Nimetullah Efendi'nin «Fatiha'nm cümle sûrelerden efdal olmasına iki kere nazil olması delâlet ettiği gibi yedi âyeti sıfat-ı sübutiye-i ilâhiyenin yedi olmasına ve yedi kât göklerin ve yedi iklim ve yerlerin adedine muvafık olduğu dahi dünya ve mâfîhâdan efdal olduğuna delâlet eder» beyanatı da sebeb-i nüzulü te'yid etmektedir.
Hicr 15:88
Vacip Tealâ resulüne kâfirlerin ezalarına tahammül edip hilimle muamele etmesini emrettikten sonra ihsan ettiği bazı nimetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er ftusül! Kâfirlerin nezdinde olan emval-i dünyaya ehemmiyet verme. Zira; sana verdiğimi- nimet ebedîdir, onların nimetleri gibi zevale ma'ruz ve inkıraza mahkûm değildir. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki iki kere nazil olup yedi âyeti cami olan Fatiha'yı ve beşeriyetin kıyamete kadar ahkâmını hâvî olan Kur'an-ı Azîm'i biz sana ihsan ettik, dünya ve âhiretin saadetini kâfil olan Kur'an'ı ihsan edince kâfirlerden bazı esnafa verdiğimiz dünya malına ve tezyinat-ı hasiseye iltifat edip gözlerini onlar tarafına uzatma ve nimetlerine gıpta etrnek suretiyle bakma ve.iman etmediklerinden mahzun olma ve riyasız ihlâs üzere sana iman eden müminlere merhamet kanadını aç ve onlara rıfkla muamele etmek suretiyle kanadını döşe ki onlarla senin dinin kuvvet bulsun ve iltifatından müminler müstefid olsunlar.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile ile murad; Sure-i Fatihadır. Zira; yedi âyeti cami olduğu cihetle ve bir kere Mekke'de, bir kere de Medine'de nazil olduğu için denmiştir. Yahut nısfı Allah'ı sena ve nısf-ı aharı da kulların duası olduğu cihetle ikiye münkasim olduğundan denmiştir.
Fatiha-i Şerife'nin faziletine işaret için bu âyette Kur'ah zik-rolunduğu halde ayrıca Fatiha da zikrolunmuştur. Çünkü Fatiha; icmalen Kur'an'da beyan olunan ahkâmın kâffesine ve mesail-i mühimmenin esasına şamildir. Binaenaleyh; Fatiha'yı dikkatle anlayan bir kimse Kur'an'da zikrolunacak mesailin kâffesine işaret olduğunu bileceğine dair tafsilât Fatiha'nm tercümesinde beyan olunmuştur . Kâfirlerin nimetlerine bakmaktan Resulullah'ı nehyetmek; ümmetini nehyetmektir. Zira; Resulullah dünya emvaline ve ziynetine kafiyen iltifat etmemiştir. Şu halde Resulullah'ı nehiyden^maksat; ümmetini nehiydir. Çünkü; başkasının elinde olan nimete nazar eden kimse kendi nimetini göremeyeceği cihetle şükrünü eda etmemesine sebep olacağına binaen Cenab-ı Hak başkalarının elinde olan nimetlere nazardan kullarını nehyetmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile deki ezvac ; esnaf manasınadır. Yani «Kâfirlerden bazı sınıflara verdiğimiz me-tâ'-ı dünyaya gıpta ederek bakma» demektir.
Nisâbûrî ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir; Resulullah bir seferinde Yefrûddan yedi kafileye tesadüf eder ki onlarda külli miktarda manifatura, tayyibat ve cevahir mevcuttu. Maiyet-i nebeviyelerinde bulunan Müslümanlar «Eğer şu emval bizim elimizde bulunsa kuvvet bulur ve fisebilillâh infak ederdik» demeleri üzerine bu âyet nazil olur. Cenab-ı Hak «Biz size yedi kafile bedelinde yedi âyet verdik ki dünya ve ma-fihadan hayırlıdır» buyurmuştur, Nimetullah Efendi'nin «Fatiha'nm cümle sûrelerden efdal olmasına iki kere nazil olması delâlet ettiği gibi yedi âyeti sıfat-ı sübutiye-i ilâhiyenin yedi olmasına ve yedi kât göklerin ve yedi iklim ve yerlerin adedine muvafık olduğu dahi dünya ve mâfîhâdan efdal olduğuna delâlet eder» beyanatı da sebeb-i nüzulü te'yid etmektedir.
Hicr 15:89
Vacip Tealâ resulüne zühd ve tajcvayı emrettikten sonra kâf-fe-i ahkâmı tebliğe me'mur olduğunu halka beyan etmesini emretmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen nâsa de ki «Ben sizi iman etmediğiniz takdirde açıktan azabın geleceğini beyan etmekle korkuturum ki o azap, Kur'an'ı, sihirdir, kehanettir ve cinnîlerin sözleridir demekle taksim edenler üzerine inzal ettiğimiz azap gibidir».
Bu âyetteki cümlesi Medarik'in beyanı veçhile âyetine merbut olduğuna nazaran muktesimînle murad; Yehûd ve Nasârâ'dır. Çünkü; onlar «Kur'an'ın Tevrat'a ve İncil'e muvafık olanlarını kabul edip haktır demek ve bu kitaplara muvafık olmayan âyetleri batıldır» demekle Kur'an'ı taksim ettiklerinden onlara muktesimîn denmiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Yahut Beyzâvî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile muhtesimînle murad; küffar-ı Kureyş'tir. cümlesi cümlesinde mukadder lâfzına merbuttur. Mekke ahalisinin Kur'an'ı taksimleri şöyledir: Hac mevsimi takarrüb edince Mekkeliler (Velid b. Muğire) başta olduğu halde Mekke'ye gelecek bütün yollara birer adam ta'yin ederler etraftan gelenlere Resulüllah'ı lâyık olmadık bazı evsafla tavsif etmek ve Kur'an'a sihir, kehanet, şiir ve esâtîr-i evvelin demekle huccacl imandan men ve Kur'an'ı dinlemekten, Resulullah'a iman etmekten tenfir ederlerdi. İşte bu minval üzere Kur'an'ı taksim ettiklerinden Kureyş'e muktesimîn denmiş ve onlara da Bedir'de ve sair makaamatta azap nazil olmuştur.
ecza manasınadır. Yani «Kur'an'ı, sihir, kehanet, kelâm-ı cin demekle cüz cüz kıldılar» demektir. Buna nazaran ma-nâ-yı âyet:
…
demektir. Yollara oturup halkı iğfal eden on iki veyahut on altı kişi Bedir vak'asmda hepsi kılıçtan geçirilmişlerdir. Bunlar Mekke'ye gelen huccac kafilesini din-i. Muhammedi'ye duhulden menettikleri gibi (Velid b. Muğire) de Mekke'nin zengin ye ileri gelen hatırlılarından olup müşrikler sözüne itimad ettiklerinden Kâ'be kapısının önüne oturup, yollara gözetici olarak gönderdikleri kimselerin iftiralarını tasdik ederdi.
Muktesimînle idîn ikisi bir manâyadır ki biri diğerini ta'rif makarmndadır. Çünkü beyan olunduğu üzere idîn; birşeyi tefrik edip eczaları taksim etmek manâsına olan ıda kelimesinin cem'idir. Muktesimîn de taksim edenler demektir. Yani, «Kur'an'ı taksim eden şol kimseler üzerine azabı inzal ettik ki onlar Kur'an'ı eczalara ayırdılar. Zira; bir kısmına sihir, diğer kısmına şiir ve diğer bir kısmına da kehanettir demekle taksim ettiler») demektir.
Hicr 15:90
Vacip Tealâ Kur'an'ı haktır, batıldır, sihirdir ve kehanettir diyerek taksim edenlere azabını inzal ettiğini beyan ettiği gibi onlardan bu taksimi ve sair küfriyatlarını suâl edeceğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
,
Hicr 15:91
Vacip Tealâ Kur'an'ı haktır, batıldır, sihirdir ve kehanettir diyerek taksim edenlere azabını inzal ettiğini beyan ettiği gibi onlardan bu taksimi ve sair küfriyatlarını suâl edeceğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
,
Hicr 15:92
Vacip Tealâ Kur'an'ı haktır, batıldır, sihirdir ve kehanettir diyerek taksim edenlere azabını inzal ettiğini beyan ettiği gibi onlardan bu taksimi ve sair küfriyatlarını suâl edeceğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
,
Hicr 15:93
Vacip Tealâ Kur'an'ı haktır, batıldır, sihirdir ve kehanettir diyerek taksim edenlere azabını inzal ettiğini beyan ettiği gibi onlardan bu taksimi ve sair küfriyatlarını suâl edeceğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
,
Hicr 15:94
Şu halde senin için kederi mucip bir şey yoktur. Çünkü; onlara biz kâfi olup şirklerinin ve istihzalarının cezasını verecek olunca onların halleri mucib-i esef değildir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette suâ ile murad- tevbih ve tekdir için bu şirki neden itikad ettin ve resulümüzü istihzaya sebep neydi gibi azabı müş'ir suâllerdir, yoksa günahın ne kadar gibi, alelade suâl değildir. Binaenaleyh; suâl olunmayacağını beyan eden âyetlerden murad; suâl isti'lâm olunmaz demek olduğundan âyetler beyninde münafat yoktur.
Sadı ; bir şeyi yarmak ve tefrik etmek
ma'nâsmadır. Binaenaleyh; bu âyette emri Resulul-lah'a aleni davet edip, Kur'an'la hakla batıl beynini tefrik etmesiyle emirdir. Resulullah'ın bu âyet nazil oluncaya kadar gizli davet edip.bu âyetin nüzulünden sonra suret-i alâniyede davet ettiği mervidir. Müşriklerden i'razın manâsı; «Emr~i dini tebliğde onlara iltifat etme, onlardan korkma, istihzalarına ehemmiyet verme» demektir. Şu halde ehl-i hakkın vazifesi her zaman tarik-i hakka devam edip ehl-i batıl tarafından itiraz ve istihzaya ehemmiyet vermemektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an'ı ve Resulullah'ı istihza eden hjr çok kimseler vardı.. Fakat bunlara Ön ayak olanlar Ku-reyş'in eşrafından beş kişi olup Cibril-i Emin bunlara kifayet edeceğini Resulullah'a haber verdi ve onlardan (Velid b. Muğire) nin ayağına işaret etti, ayağında yara çıktı, ondan müteessiren Cehen-nem'e gitti. İkincisi; (Âs b. Vâil) in ayağına diken battı. Dikeni bulamadılar, ayağı devenin boynu gibi şişti, yerinden kıpırdayamaz bir hale geldi. Bağıra bağıra akıbet Cehennem'e gitti. Üçüncüsü; (Esved b. Muttalib) in Cibril-i Emin gözüne işaret etti. Sancı geldi, gözü kör oldu. Sancısı durmadı, başım duvara vura vura mürd oldu. Dördüncüsü; (Esved b. Abdiyağuş) un Cibril karnına işaret etti. Derhal ishale müptelâ olarak helak oldu. Beşincisi; (Hâlis b,. Kays) tır. Cibril-i Emin başına işaret etit, baş ağrısına müptelâ oldu, gitti ve bu âyetin sırrı yerini buldu. Binaenaleyh; her zaman hakkı istihzayla iptale sa'yedenler daima hatır ve hayale gelmedik dertlere müptelâ olarak hak-i helake serildikleri ve âyetin sırrı zuhur, ettiği görülmektedir. Fakat sabretmek müşküldür, lâkin düşmandan intikam almak isteyen kimse Allah'tan ömür istemeli ki düşmanın kahrolduğunu görsün. Zira; dinine ihanet edeni Allahü Tealâ'nın ihanetle ihlâk edeceği şüphesizdir.
İşte bu âyette haber verdiği veçhile düşmanlarını ihlâkle Ce-Hab-ı Hak resulünü saha-i selâmete çıkarmış ve zalimlerin şerrinden halâs olmak insanlar için büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak resulünün düşmanlarına kâfi olduğunu beyanı nimet sırasında ta'dad etmiştir.
Hicr 15:95
Şu halde senin için kederi mucip bir şey yoktur. Çünkü; onlara biz kâfi olup şirklerinin ve istihzalarının cezasını verecek olunca onların halleri mucib-i esef değildir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette suâ ile murad- tevbih ve tekdir için bu şirki neden itikad ettin ve resulümüzü istihzaya sebep neydi gibi azabı müş'ir suâllerdir, yoksa günahın ne kadar gibi, alelade suâl değildir. Binaenaleyh; suâl olunmayacağını beyan eden âyetlerden murad; suâl isti'lâm olunmaz demek olduğundan âyetler beyninde münafat yoktur.
Sadı ; bir şeyi yarmak ve tefrik etmek
ma'nâsmadır. Binaenaleyh; bu âyette emri Resulul-lah'a aleni davet edip, Kur'an'la hakla batıl beynini tefrik etmesiyle emirdir. Resulullah'ın bu âyet nazil oluncaya kadar gizli davet edip.bu âyetin nüzulünden sonra suret-i alâniyede davet ettiği mervidir. Müşriklerden i'razın manâsı; «Emr~i dini tebliğde onlara iltifat etme, onlardan korkma, istihzalarına ehemmiyet verme» demektir. Şu halde ehl-i hakkın vazifesi her zaman tarik-i hakka devam edip ehl-i batıl tarafından itiraz ve istihzaya ehemmiyet vermemektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an'ı ve Resulullah'ı istihza eden hjr çok kimseler vardı.. Fakat bunlara Ön ayak olanlar Ku-reyş'in eşrafından beş kişi olup Cibril-i Emin bunlara kifayet edeceğini Resulullah'a haber verdi ve onlardan (Velid b. Muğire) nin ayağına işaret etti, ayağında yara çıktı, ondan müteessiren Cehen-nem'e gitti. İkincisi; (Âs b. Vâil) in ayağına diken battı. Dikeni bulamadılar, ayağı devenin boynu gibi şişti, yerinden kıpırdayamaz bir hale geldi. Bağıra bağıra akıbet Cehennem'e gitti. Üçüncüsü; (Esved b. Muttalib) in Cibril-i Emin gözüne işaret etti. Sancı geldi, gözü kör oldu. Sancısı durmadı, başım duvara vura vura mürd oldu. Dördüncüsü; (Esved b. Abdiyağuş) un Cibril karnına işaret etti. Derhal ishale müptelâ olarak helak oldu. Beşincisi; (Hâlis b,. Kays) tır. Cibril-i Emin başına işaret etit, baş ağrısına müptelâ oldu, gitti ve bu âyetin sırrı yerini buldu. Binaenaleyh; her zaman hakkı istihzayla iptale sa'yedenler daima hatır ve hayale gelmedik dertlere müptelâ olarak hak-i helake serildikleri ve âyetin sırrı zuhur, ettiği görülmektedir. Fakat sabretmek müşküldür, lâkin düşmandan intikam almak isteyen kimse Allah'tan ömür istemeli ki düşmanın kahrolduğunu görsün. Zira; dinine ihanet edeni Allahü Tealâ'nın ihanetle ihlâk edeceği şüphesizdir.
İşte bu âyette haber verdiği veçhile düşmanlarını ihlâkle Ce-Hab-ı Hak resulünü saha-i selâmete çıkarmış ve zalimlerin şerrinden halâs olmak insanlar için büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak resulünün düşmanlarına kâfi olduğunu beyanı nimet sırasında ta'dad etmiştir.
Hicr 15:96
Şu halde senin için kederi mucip bir şey yoktur. Çünkü; onlara biz kâfi olup şirklerinin ve istihzalarının cezasını verecek olunca onların halleri mucib-i esef değildir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette suâ ile murad- tevbih ve tekdir için bu şirki neden itikad ettin ve resulümüzü istihzaya sebep neydi gibi azabı müş'ir suâllerdir, yoksa günahın ne kadar gibi, alelade suâl değildir. Binaenaleyh; suâl olunmayacağını beyan eden âyetlerden murad; suâl isti'lâm olunmaz demek olduğundan âyetler beyninde münafat yoktur.
Sadı ; bir şeyi yarmak ve tefrik etmek
ma'nâsmadır. Binaenaleyh; bu âyette emri Resulul-lah'a aleni davet edip, Kur'an'la hakla batıl beynini tefrik etmesiyle emirdir. Resulullah'ın bu âyet nazil oluncaya kadar gizli davet edip.bu âyetin nüzulünden sonra suret-i alâniyede davet ettiği mervidir. Müşriklerden i'razın manâsı; «Emr~i dini tebliğde onlara iltifat etme, onlardan korkma, istihzalarına ehemmiyet verme» demektir. Şu halde ehl-i hakkın vazifesi her zaman tarik-i hakka devam edip ehl-i batıl tarafından itiraz ve istihzaya ehemmiyet vermemektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an'ı ve Resulullah'ı istihza eden hjr çok kimseler vardı.. Fakat bunlara Ön ayak olanlar Ku-reyş'in eşrafından beş kişi olup Cibril-i Emin bunlara kifayet edeceğini Resulullah'a haber verdi ve onlardan (Velid b. Muğire) nin ayağına işaret etti, ayağında yara çıktı, ondan müteessiren Cehen-nem'e gitti. İkincisi; (Âs b. Vâil) in ayağına diken battı. Dikeni bulamadılar, ayağı devenin boynu gibi şişti, yerinden kıpırdayamaz bir hale geldi. Bağıra bağıra akıbet Cehennem'e gitti. Üçüncüsü; (Esved b. Muttalib) in Cibril-i Emin gözüne işaret etti. Sancı geldi, gözü kör oldu. Sancısı durmadı, başım duvara vura vura mürd oldu. Dördüncüsü; (Esved b. Abdiyağuş) un Cibril karnına işaret etti. Derhal ishale müptelâ olarak helak oldu. Beşincisi; (Hâlis b,. Kays) tır. Cibril-i Emin başına işaret etit, baş ağrısına müptelâ oldu, gitti ve bu âyetin sırrı yerini buldu. Binaenaleyh; her zaman hakkı istihzayla iptale sa'yedenler daima hatır ve hayale gelmedik dertlere müptelâ olarak hak-i helake serildikleri ve âyetin sırrı zuhur, ettiği görülmektedir. Fakat sabretmek müşküldür, lâkin düşmandan intikam almak isteyen kimse Allah'tan ömür istemeli ki düşmanın kahrolduğunu görsün. Zira; dinine ihanet edeni Allahü Tealâ'nın ihanetle ihlâk edeceği şüphesizdir.
İşte bu âyette haber verdiği veçhile düşmanlarını ihlâkle Ce-Hab-ı Hak resulünü saha-i selâmete çıkarmış ve zalimlerin şerrinden halâs olmak insanlar için büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak resulünün düşmanlarına kâfi olduğunu beyanı nimet sırasında ta'dad etmiştir.
Hicr 15:97
Vacip Tealâ müstehzilere kâfi olduğunu beyandan sonra resulünün onların muamelelerinden müteessir olduğunu ve o teessürü izalenin çaresi teşbih olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Yeminle te'yid ederim ki kâfirlerin istihzalarından ve sair söyledikleri sözlerden kalbin daraldığını biz biliriz. Çünkü; beşeriyetin muktezası bu gibi şeylerden müteessir olmaktır. Şu halde sen bu gibi teessürünü izale için hemen Rabbin Tea-lâ'yı nekaisten tenzihle teşbihe müsaraat et ve secdeyle namaza devam edenlerden ol. Zira; senin teşbihin ve namazın onların te-fevvühatını işitmekten hayırlıdır ve her şahsın müptelâ olacağı ve geleceğinde şüphe olmayan ölüm gelinceye kadar ibadete devam et, secdeyle tevazu edenlerden ol.
İşte bu âyet vefat edinceye kadar hiç bir mükelleften ibadetin sakıt olmayacağına delâlet ettiğinden mutasavvifeden bazı, kimselerin meşayihten fenafillâh derecesine varanlardan tekâlifin sakıt olduğuna dair rivayetleri merduddur. Çünkü; hiç bir kimse Re-sulullah'tan'büyük olamaz. Şu halde vefatına kadar Resulullah namazla ve secdeyle ibadetle, me'mur olup teklif sakıt olmayınca âhad-ı ümmetten sakıt olmayacağı evleviyetle sabittir. Bir kimseye bir musibet isabet ettiğinde teşbih ve namaza devam ederse o musibetin zevaline sebeb olacağına bu âyet delâlet eder. Musibet ve hüzün zamanlarında Resulullah'm onları teşbih ve salâtla karşıladığı mervidir. Çünkü; belâyı halkeden Allahü Tealâ'ya namazla teveccüh ve teşbihle nekaisten tenzih edip o belâyı defe kudretini itikadla yalvarınca Cenab-x Hakkın o belâyı defile merhamet edeceğine şüphe yoktur
Hicr 15:98
Vacip Tealâ müstehzilere kâfi olduğunu beyandan sonra resulünün onların muamelelerinden müteessir olduğunu ve o teessürü izalenin çaresi teşbih olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Yeminle te'yid ederim ki kâfirlerin istihzalarından ve sair söyledikleri sözlerden kalbin daraldığını biz biliriz. Çünkü; beşeriyetin muktezası bu gibi şeylerden müteessir olmaktır. Şu halde sen bu gibi teessürünü izale için hemen Rabbin Tea-lâ'yı nekaisten tenzihle teşbihe müsaraat et ve secdeyle namaza devam edenlerden ol. Zira; senin teşbihin ve namazın onların te-fevvühatını işitmekten hayırlıdır ve her şahsın müptelâ olacağı ve geleceğinde şüphe olmayan ölüm gelinceye kadar ibadete devam et, secdeyle tevazu edenlerden ol.
İşte bu âyet vefat edinceye kadar hiç bir mükelleften ibadetin sakıt olmayacağına delâlet ettiğinden mutasavvifeden bazı, kimselerin meşayihten fenafillâh derecesine varanlardan tekâlifin sakıt olduğuna dair rivayetleri merduddur. Çünkü; hiç bir kimse Re-sulullah'tan'büyük olamaz. Şu halde vefatına kadar Resulullah namazla ve secdeyle ibadetle, me'mur olup teklif sakıt olmayınca âhad-ı ümmetten sakıt olmayacağı evleviyetle sabittir. Bir kimseye bir musibet isabet ettiğinde teşbih ve namaza devam ederse o musibetin zevaline sebeb olacağına bu âyet delâlet eder. Musibet ve hüzün zamanlarında Resulullah'm onları teşbih ve salâtla karşıladığı mervidir. Çünkü; belâyı halkeden Allahü Tealâ'ya namazla teveccüh ve teşbihle nekaisten tenzih edip o belâyı defe kudretini itikadla yalvarınca Cenab-x Hakkın o belâyı defile merhamet edeceğine şüphe yoktur
Hicr 15:99
Vacip Tealâ müstehzilere kâfi olduğunu beyandan sonra resulünün onların muamelelerinden müteessir olduğunu ve o teessürü izalenin çaresi teşbih olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Yeminle te'yid ederim ki kâfirlerin istihzalarından ve sair söyledikleri sözlerden kalbin daraldığını biz biliriz. Çünkü; beşeriyetin muktezası bu gibi şeylerden müteessir olmaktır. Şu halde sen bu gibi teessürünü izale için hemen Rabbin Tea-lâ'yı nekaisten tenzihle teşbihe müsaraat et ve secdeyle namaza devam edenlerden ol. Zira; senin teşbihin ve namazın onların te-fevvühatını işitmekten hayırlıdır ve her şahsın müptelâ olacağı ve geleceğinde şüphe olmayan ölüm gelinceye kadar ibadete devam et, secdeyle tevazu edenlerden ol.
İşte bu âyet vefat edinceye kadar hiç bir mükelleften ibadetin sakıt olmayacağına delâlet ettiğinden mutasavvifeden bazı, kimselerin meşayihten fenafillâh derecesine varanlardan tekâlifin sakıt olduğuna dair rivayetleri merduddur. Çünkü; hiç bir kimse Re-sulullah'tan'büyük olamaz. Şu halde vefatına kadar Resulullah namazla ve secdeyle ibadetle, me'mur olup teklif sakıt olmayınca âhad-ı ümmetten sakıt olmayacağı evleviyetle sabittir. Bir kimseye bir musibet isabet ettiğinde teşbih ve namaza devam ederse o musibetin zevaline sebeb olacağına bu âyet delâlet eder. Musibet ve hüzün zamanlarında Resulullah'm onları teşbih ve salâtla karşıladığı mervidir. Çünkü; belâyı halkeden Allahü Tealâ'ya namazla teveccüh ve teşbihle nekaisten tenzih edip o belâyı defe kudretini itikadla yalvarınca Cenab-x Hakkın o belâyı defile merhamet edeceğine şüphe yoktur
Nahl 16:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancak üç âyeti Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Yüz yirmi sekiz âyeti cami'dir.
Yani; Allah'ın emri olan kıyamet veyahut kâfirlerin helaki gelir, geri kalmaz. Çünkü; geleceğini Allahü Tealâ haber verdi. Allah'ın haber verdiği şey elbette vuku bulur, yalan olmaz. Şu halde ey kâfirler! Emr-i ilâhî olan azabın aceleten gelmesini istemeyin. Allahü Tealâ müşriklerin isnad ettikleri noksan sıfatların cümlesinden münezzeh, şerik ve nazîrden beri oldu,
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette emr-i ilâhî ile murad; kıyamet günü ve o günde olacak feza' u feryad ise de Allanın vu-ku'ıyle hükmettiği şeyin vukuu muhakkak olduğuna işaret için her ne kadar kıyamet ileride olacaksa da olmuş ve geçmiş manâsını ifade eden mâzî sıygasıyla kelimesi varid olmuştur. Binaenaleyh; kıyametin vukuu muhakkak olduğuna işaret için denmişse de manâsı murad olunmuştur.
Âyetin sebeb-i nüzulü; Resulullah kâfirleri dünyevî ve uhrevî azapla tehdid edip tehdid olundukları azabın taahhur ettiğine mağrur olarak tekrar tehdid olunduklarında Rasulullah'ı istihza kas-dıyla «(Nazil olacak azap nerede kaldı? Her zaman söylersin, söylediğin azaptan bir eser görmedik. Gelecekse gelsin ki biz de görelim» demeleri üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzalle emrin geleceğini ve lâkin ta'cil lâzım olmadığını beyanla isti'câlden nehyet-miştir. Çünkü; olacak şey elbette olacak, fakat vaktinden evvel is-ti'câlde fayda yoktur.
Ebussuud Efendi'nin beyanıt veçhile kıyametin ve kâfirlerin helaklerinin vukuundan emr-i ilâhiyle 'tabir; vukuatın şanına tazım içiridjr. Emrin gelmesi yle murad; vukuatın yaklaştığına alâmetlerin zuhuru olmak ihtimali vardır. Bu âyet nazil olunca Resulullah iki parmağıyla işaret ederek «Ben ve kıyamet şunlar gibi ba'solundum» buyurmuştur. İsti'câl; bir şeyi vaktinden evvel taleb etmektir. Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: «Taraf-ı ilâhiden mev'ûd olan azap muhakkak gelmiş menzilesindedir. Zira; vukuu vacip olup hilaf ihtimali yoktur ve lâkin vakt-i muayyeninde olacağından vaktinden evvel taleb etmekte bir fayda olmaz; Binaenaleyh; vaktinden evvel istemeyin. Çünkü; vukuunda sizin için bir fayda yok, belki mazarrat vardır. Şu halde azabın gelmesini istical, kendi helakinizi isti'câldir. İnsanın kendi zararını ta'cil etmesi kadar bir hamakat olur mu?» demektir.
Resulullah kâfirleri azapla tehdid ettikçe onlar «Senin haber verdiğin azap vâki olursa bizim ma'budlarımız bize şefaat eder, azaptan kurtarır» demeleri üzerine Cenab-ı Hak zatını onların is-nad ettikleri şirkten tenzih ve müşriklerin ma'budlarından âlî ve cümle nekaisten berî ve putların şefaatlarıyla azaptan kurtulmak itikadı ve ümidi batıl olduğunu teşbih ve tealisini zikirle beyan buyurmuştur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin şirkleri müste-mir ve devamlı olduğuna ve şirklerini beyan sırasında mertebelerinin izzet-i huzurdan zillet-i gaybete tenezzülüne işaret için mu-zari1 ve gaib sıygasıyla varid olmuştur.
Nahl 16:2
Vacip Tealâ müşriklerin putlarından fayda göremeyeceklerini ve zat-ı ülûhiyetin cümle mevcudattan âlî olduğunu beyan ettiği gibi resulüne bazı esrarı melekler vasıtasıyla vahyettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ kendi emrinden melekleri, insanları ceha-let-i mevtinden kurtarıp hayat-ı ilm ü irfanı vermekle dirilten vahyile kullarından risalete ihtiyar ettiği kulu üzerine inzal eder ve der ki «Kullarıma benden başka mabudunbilhak olmadığını bildirin ve ibadete lâyık ancak ben olduğumu beyanla müşrikleri korkutun ve bana ittika edin».
Kâfirler Resulullah'a «Allahü Tealâ kullarının bazısına hayırla ve bazısına zararla hükmettiğini teslim etsen sana bu haber nereden geldi ve buna sen nasıl vakıf oldun?» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyette meIâikeyle murad; Cibril-i Emih'dir. Ve şanına ta'zîm için cemi' sıygasıyla gelmiştir.
Ruhla. murad; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile vahiy ye Kur'an'dır. Vahy-i ilâhi kulûb-ü nâsı ihya ettiğinden ruh denmistir. Zira ruh; cesede hayat bahşettiği gibi vahy-i ilâhi de kalbe hayat bahşeder. 1badla murad; cümle kullardır. Onlardan dilediğine vahyile melek gönderdiği kimselerle murad; enbiyayı izamdır. Binaenaleyh âyet-i celile; nübüvvetin mevhibe-i ilâhiye olup kisible olmadığına ve enbiyanın birinci vazifeleri halkı şirkten korkutmakla tevhidi ilân etmek olduğuna ve vahyin ancak melekler vasıtasıyla geldiğine ve emre imtisal ve muharremattan ic-tinab etmek suretiyle ittikanm vacip olduğuna ve Allahü Tealâ dilediği kulunu mansıb-ı nübüvvete ihtiyar edip hiç kimsenin müdahaleye hakkı olmadığına delâlet eder.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet; saâdet-i be-şeriyenin i'lâsı olan kemalât-ı nefsaniyeyi beyan etmiştir. Çünkü saâdet-i beşeriye; dörttür.
Birincisi; saâdet-i nefsaniyedir ki Allah'ın vahdaniyetini tetkik edip iman etmektir. Buna kelime-i tevhidiyle işaret olunmuştur ve kemâlât-ı insaniyenin a'lâsı da budur.
İkincisi; kuvve-i ameliyedir ki. insana lâzım olan-a'mâl-i saliha ve menhiyattan ictinabdır. Buna da emriyle işaret olunmuştur. Bu iki şerefin cümlesine işaretle âyet-i celile insana lâzım olan kuvve-i nazariye ve ameliyeyi cernetmiş-tir. Binaenaleyh âyet-i celile; tekâlif-i ilâhiyenin icmalen cümlesini câmi'dir.
Üçüncüsü; saâdet-i arıziyedir ki insanın âbâ' ve evlâdı tarafından nail olacağı şereftir.
Dördüncüsü; mal ve mansıp cihetinden arız olan saâdet-i munfasıladır. Nâsa tebliğde enbiya-yı izamın saâdet-i di-niyeyi takdim ettiklerinde bu âyette saâdet-i diniyeden, itikadiye olan tevhide ve ameliye olan ittikaya işaretle iktifa olunmuştur.
Vacip Tealâ birinci âyette nekaisten münezzeh olduğunu beyanla icmalen tevhide işaretten sonra bu âyette sarahaten tevhidi beyan ve enbiya göndermekten maksat; tevhidin esrarını ta'lim olduğunu ve melâikenin gelmesiyle Resulullah'ın sair nâstan mümtaz bulunduğunu beyan buyurmuştur.
Nisâbûrî'nin (Ebu Ubeyde) hazretlerinden rivayeten beyanına nazaran bu âyette ruhla murad; Cibril-i Emin'dir. Ve da olan manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet':
…
demektir. Çünkü; Bedir vak'ası gibi vakayi-i mühim-mede Cibril-i Eminle beraber ehl-i İslama muavenet etmek üzere bir çok melekler geldiği gibi bundan evvel beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) ı bir oğlanla tebşir ve Lût (A.S.) m kavmini ihlâk için Cibril-i Emin'le bazı melekler nazil olmuştur.
Hulâsa; Allah'ın emriyle dilediği ve nübüvvete ihtiyar buyurduğu kulu üzerine meleklerin nazil olduğu ve enbiyanın bi'setin-defr-maksad-ı aslî; ilân-ı tevhid ve ittika ile emir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:3
Vacip Tealâ tevhidi beyandan sonra tevhidin delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ bu âlem-i mükevvenâtı şu görülen miktar ve cesamette, eşkâl ve elvanda, insanların menfaatlarma elverişli olarak yarattı ve müşriklerin isnad ettikleri şeylerin cümlesinden beri oldu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Allahü Tealâ'nm ecsama mugayir olduğuna delâlet eder. Çünkü; halikın mahlûkun cinsir den olması muhal olduğundan ecsamı halkeden halikın ecsam cir sinden olmayacağı tabiidir, ecsam mütenahi olduğu cihetle mifc tar-ı muayyen ve şekl-i mukannen üzere ta'yin ve tahsis elbett bir fâil-i muhtarın vücuduna muhtaçtır. İşte o da Halik Tealâ'dıı Binaenaleyh; halik mahlûk cinsinden olmaz.
Bu âyette demek; yerden ve gökten Al lahü Tealâ'ya şerik itikad ettikleri şeylerden âlî oldu demektir
Bundan evvelki âyette putlar bize şefaat ede, diyenleri red için olduğundan tekrar yoktur. Zira; maksatlar başkadır.
Nahl 16:4
Vacip Tealâ vahdaniyetine semâvâtı ve arzı icadıyla istidlal ettiği gibi eşref-i mahhlkat olan insanı icadıyla dahi istidlal etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ insanı hakîr ve tab'-ı selimin istikrah ettiği meniden şu görülen ahsen-i suret ve âdel-i kamet üzere dirayet, fetanetj akıl ve hüsn-ü tedbir sahibi olarak halketti. Binaenaleyh; insana lâyık olan; kemâl-i itaat ve nimete şükürle halikın büyüklüğünü tasdik etmek iken bir de görülür ki insan hakla batılı tefrik hususunda Vacip Tealâ'ya husumetle mücadele eder ve husumeti de meydandadır.
İnsan bedenle nefisten mürekkep olup Vacip Tealâ'mn vücuduna her iki cüz'ü delil olduğuna bu âyette işaret vardır. Çünkü nutfeden halkolunmasıyla istidlal; Vacip Tealâ'mn vücuduna insanın bedeniyle istidlaldir ve husumet etmesiyle istidlal; insanın nefsiyle istidlaldir. Fahri Râzi ve Nisâbûrf de beyan olunduğu veçhile bedenle istidlalin keyfiyeti olan nutfe; dördüncü hazımdan hasıldır. Zira; hayvanda ve bilhassa insanda etıbbanın beyanları veçhile hazım dörttür. Birincisi; hazm-ı midevîdir ki taamın midede hazmıdır. İkincisi; hazm-ı kebedîdiv ki taamın ciğerde ve böbreklerde hazmıdır. Üçüncüsü; hazm-t urukîdiv ki taamın damarlara ayrılan kısmının hazmıdır. Dördüncüsü; hazm-ı bedenîdir ki taamın bedene ayrılan kısmının cevahir-i bedende hazmıdır. İşte şu dördüncü hazımda taam; ecza-yı bedene dağılınca bir cüz'ü de nutfeye ayrılır ve kuvve-i şehevaniyenin harekesiyle o nutfe bedenden ayrılınca erhâm-ı üm-mehata vasıl olur ve ana rahminde şu şekil üzere halkolunup insan olması fâil-i muhtarın vücuduna ve ihtiyarına delâlet eder. Çünkü; nutfeden şekl-i ahar olması mümkünken bu suretin ihtiyar olunması elbette bir fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olmasına delâlet eder. Nutfe hiss-i harekeden âri cemadat kabilinden olup şu şekil ve şu vaziyet üzere insanın hilkati halikının kemâline ve kudretine delâlet eder. Çünkü; şeklini ve vaziyetini nutfe muhafaza eden bir şey olmayıp akıcı bir şey olduğu halde şu şekli üzere insanın halko-lunması elbette kudret-i kâmile icabıdır.
Nefs-i insaniyeyle Vacip Tealâ'mn vücuduna istidlalin keyfiyeti; insanın bidaye-i hilkatında ilim ve irfandan, menfaat ve mazarratı idrakten âciz olmasıdır. Çünkü; validesinden infisâl ettiğinde insanın hali her hayvanın halinden aşağıdır. Hatta tavuğun pilici yumurtadan çıktığında kendine gıda olanı ve olmayanı, menfaat ve mazarratını, dostunu, düşmanını bilir. Halbuki insan hîn-i tevellüdünde bunlardan hiç birini bilmez. İşte böylece âciz olarak meydana geldiği halde ruh-u insanın terbiye ve tedriciyle her fü-nunu iktisab ederek erbab-ı ma'rifet ve fetanet sahibi olup her hayvanın fevkında bir müktesebat-ı ilmiye sahibi olması Vacip Tealâ'mn hikmetine muvafık terbiyesiyle olduğunda tereddüt yoktur. Çünkü; fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olmasaydı hayvanat-ı saire-nin bidaye-i hallerine nazaran nihaye-i halleri insandan daha ziyade müdrik olmamaları lâzım gelirdi. Halbuki nefselemir bunun aksinedir. Zira insan; bidaye-i halinde cümle hayvandan aşağı olduğu halde tedriçle tekemmül ve cümlesine tefevvuk eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Ubeyy b. Half) in bir çürümüş kemiği ele alıp huzur-u risalete gelmesidir. Çünkü; Resulullah insanların öldükten sonra kabirlerinden kalkacaklarını beyan edince (Übeyy) bir çürümüş kemiği alıp huzur-u risalete gelerek «Şu çürümüş kemiği kim ihya edebilir?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi sebeb-i nüzul (Übeyy) in mücadelesiyse de cümle insanlara şamildir.
(Übeyy b. Half) ile Resulullah arasında cereyan eden müba-hase (Sure-i Yasin) de mufassalen beyan olunduğundan bu makamda bu kadarla iktifa olundu.
Nahl 16:5
Vacip Tealâ vahdaniyetine delillerden semâvât ve arzın ve insanın İnikatlarını zikrettiği gibi mahlûkaat-ı saire içinde hayvanatı dahi zikretmek üzere buyuruyor.
Yani; AUahü Tealâ'mn vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden; insanlarla ünsiyet eden hayvanat-ı ehliyedir. Zira; hayva-nat-ı ehliyeyi Allahü Tealâ sizin menfaatiniz için halketti. Çünkü; sizin için hayvanlarda sıcağı ve soğuğu def edecek onların yününden, kılından giyeceğiniz elbiseler, sütünden, yoğurdundan, neslinden havaric-i'zaruriyenize müteallik menfaatlar vardır, O hay-'Vanın nimetlerinden vücudunuzun kıvamı, bünyenizin devamı ve emzicenizin kuvvetlenmesi için ekledersiniz. Halbuki insanları bu hayvanların menfaatlarma tahsis etmek mümkünken bilâkis hayvanları insanların menfaatlarma tahsis etmek elbette fâil-i muhtarın ihtiyarına, vahdaniyetine ve kudret-i kâmilesine delâlet eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran insanın ihtiyacı iki kısımdır. Birincisi: zaruri olan yenilecek, içilecek ve giyilecek şeylerdir.
Nahl 16:6
Vacip Tealâ insanın ihtiyacından ikinci kısmı ki raruri olmayan şeylerdir, onları beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; hayvanatın yününden ve kıllarından elbise yapmak, sütünden, yağından ve etinden yemek gibi şeylerle intifâ'ınız olduğu gibi hayvanatı, merada Allah'ın verdiği otları yiyip sütle dolmuş oldukları halde mer'adan akşam vakti rahat için evlerinizin etrafına cemedip sabah vakti mer'aya salıverdiğiniz zamanda sizin için ziynet vardır. Zira; bu hayvanlar şu iki vakitte hanelerinizin etrafında görenlerin gözlerinde size ziynet olduğu gibi sizin de kalplerinize rahat ve gözlerinize sürür olur ve nâs indinde hürmetiniz artar, hayvanatın menfaatinin pek büyüklerinden birisi de kendi beldenizden başka bir çok müşkülâtla varabileceğiniz uzak beldelere suhuletle varmak için yüklerinizi yükletir, götürür ve kolaylıkla mesalihinizi tesviye edersiniz. İşte şu menafii te'min etmeniz için Allahü Tealâ size hayvanları halketti. Zira; Allahü Tealâ sizi meşakkattan esirger ve işlerinizi teshil etmekle merhamet buyurur.
Tefsir-i Hâzin ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar hayvanatın sabah vakti mer'aya gitmesi, akşam vakti hane etrafına gelmesinden mukaddemse de akşam vakti mer'adan karnı tok ve memeleri sütle dolu olarak nimetle avdet ettiklerinden hane etrafını ganimetle doldurup tezyin ettikleri için akşam vakti geldikleri takdim olunmuştur. Çünkü; sabah vakti mer'aya gitmekle hanenin etrafını boşalttıkları için akşam kadar ziynet veremezler.
Vacip Tealâ bu âyette hayvanatın menfaatlarinı beyanla insana nimetlerini saymakla insanın maişetinde idame-i hayatı hemen hayvana münhasır olmasına işaret etmiştir. Çünkü; Fahri Râ-zi'nin beyanı veçhile haraset ve ziraat ekseriyetle hayvanatla olduğundan hububatın kâffesi hayvanatın sa'y ü ameliyle olduğu gibi ticaret dahi hayvanatın ianesiyle hasıl olur. Zira; arabaların ve develerin nakliyata himmetleri malûmdur. Kezalik yağı, yünü, kılı, yavruları ve derileri insanın maişetini te'mine hadim olduğundan hemen insanın bütün maişeti bizzat ve bilvasıta hayvanata münhasırdır. Gerçi tavuk, kaz, örnek ve av hayvanatı ve denizde balık gibi en'âmm gayrı hayvanlarda yemek ve sair menâfi' varsa da bunları yemek ve onlardan intifa' etmek meyveyle telez-züz gibi olup taayyüşün esasına taalluk etmediğinden Cenab-ı Hak bu âyette yani deve, sığır ye koyun gibi esasa müteallik olanları zikirle iktifa buyurmuş ve bu nimetlerin şükrünü eda lâzım olduğuna işaret etmiştir. Binaenaleyh;.Nimetullah Etendi »Allahü Tealâ bu nimetleri insanın menâfiine hadim kıldı ki, insan tekâlif-i ilâhiyeyi edaya müdavemet ve en a'lâ menazile terfi' eden hakayık-ı maarifi tahsile mülâzemetle bu nimetlerin şükrünü eda etsin, yoksa huzuzat-ı nefsaniyesine âlet kılmak için halkolun-mamıştır» demekle bu nimetlerin şükrü vacip, olduğunu te'yid etmiştir.
Hulâsa; hayvanat-ı ehliyenin yiyecek ve giyecek hususlarında insana bir çok menfaatları olduğu gibi sabah ve akşam vakitleri sahiplerine tezyinat ve yüklerini yükletip meşakkatla varılmak icabeden beldelere kolaylıkla varılmaya âlet ve Cenab-ı Hakkın bu gibi vasıtaları halketmekle kullarını meşakkattan kurtardığı cihetle ve bu nimetlerin kadrini bilip şükrünü eda vacip olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:7
Vacip Tealâ insanın ihtiyacından ikinci kısmı ki raruri olmayan şeylerdir, onları beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; hayvanatın yününden ve kıllarından elbise yapmak, sütünden, yağından ve etinden yemek gibi şeylerle intifâ'ınız olduğu gibi hayvanatı, merada Allah'ın verdiği otları yiyip sütle dolmuş oldukları halde mer'adan akşam vakti rahat için evlerinizin etrafına cemedip sabah vakti mer'aya salıverdiğiniz zamanda sizin için ziynet vardır. Zira; bu hayvanlar şu iki vakitte hanelerinizin etrafında görenlerin gözlerinde size ziynet olduğu gibi sizin de kalplerinize rahat ve gözlerinize sürür olur ve nâs indinde hürmetiniz artar, hayvanatın menfaatinin pek büyüklerinden birisi de kendi beldenizden başka bir çok müşkülâtla varabileceğiniz uzak beldelere suhuletle varmak için yüklerinizi yükletir, götürür ve kolaylıkla mesalihinizi tesviye edersiniz. İşte şu menafii te'min etmeniz için Allahü Tealâ size hayvanları halketti. Zira; Allahü Tealâ sizi meşakkattan esirger ve işlerinizi teshil etmekle merhamet buyurur.
Tefsir-i Hâzin ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar hayvanatın sabah vakti mer'aya gitmesi, akşam vakti hane etrafına gelmesinden mukaddemse de akşam vakti mer'adan karnı tok ve memeleri sütle dolu olarak nimetle avdet ettiklerinden hane etrafını ganimetle doldurup tezyin ettikleri için akşam vakti geldikleri takdim olunmuştur. Çünkü; sabah vakti mer'aya gitmekle hanenin etrafını boşalttıkları için akşam kadar ziynet veremezler.
Vacip Tealâ bu âyette hayvanatın menfaatlarinı beyanla insana nimetlerini saymakla insanın maişetinde idame-i hayatı hemen hayvana münhasır olmasına işaret etmiştir. Çünkü; Fahri Râ-zi'nin beyanı veçhile haraset ve ziraat ekseriyetle hayvanatla olduğundan hububatın kâffesi hayvanatın sa'y ü ameliyle olduğu gibi ticaret dahi hayvanatın ianesiyle hasıl olur. Zira; arabaların ve develerin nakliyata himmetleri malûmdur. Kezalik yağı, yünü, kılı, yavruları ve derileri insanın maişetini te'mine hadim olduğundan hemen insanın bütün maişeti bizzat ve bilvasıta hayvanata münhasırdır. Gerçi tavuk, kaz, örnek ve av hayvanatı ve denizde balık gibi en'âmm gayrı hayvanlarda yemek ve sair menâfi' varsa da bunları yemek ve onlardan intifa' etmek meyveyle telez-züz gibi olup taayyüşün esasına taalluk etmediğinden Cenab-ı Hak bu âyette yani deve, sığır ye koyun gibi esasa müteallik olanları zikirle iktifa buyurmuş ve bu nimetlerin şükrünü eda lâzım olduğuna işaret etmiştir. Binaenaleyh;.Nimetullah Etendi »Allahü Tealâ bu nimetleri insanın menâfiine hadim kıldı ki, insan tekâlif-i ilâhiyeyi edaya müdavemet ve en a'lâ menazile terfi' eden hakayık-ı maarifi tahsile mülâzemetle bu nimetlerin şükrünü eda etsin, yoksa huzuzat-ı nefsaniyesine âlet kılmak için halkolun-mamıştır» demekle bu nimetlerin şükrü vacip, olduğunu te'yid etmiştir.
Hulâsa; hayvanat-ı ehliyenin yiyecek ve giyecek hususlarında insana bir çok menfaatları olduğu gibi sabah ve akşam vakitleri sahiplerine tezyinat ve yüklerini yükletip meşakkatla varılmak icabeden beldelere kolaylıkla varılmaya âlet ve Cenab-ı Hakkın bu gibi vasıtaları halketmekle kullarını meşakkattan kurtardığı cihetle ve bu nimetlerin kadrini bilip şükrünü eda vacip olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:8
Vacip Tealâ hayvanattan intifâ'ı zaruri olanların menfaatla-rını beyandan sonra intifâ'ı zaruri olmayanların menfaatlarmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani Allahü Tealâ yününden, sütünden ve etinden intifa' ettiğiniz hayvanları halkettiği gibi sizin binmeniz için atları, katırları ve merkebleri dahi halketti. Onlara binmek ve yükünüzü yükletmek suretiyle mesalihinizi tesviye hususunda seyrüsefer edesiniz. Onları akran ve emsaliniz arasında size ziynet kıldı ve sizin bilmediğiniz bir çok binitler dahi halkeder ki onlara binesiniz.
Vacip Tealâ insanların henüz bilmedikleri bir çok binitler halkedeceğini bu âyette vaadetti ve zamanımızda bundan evvel bilinmeyen bir çok binitler halketmesiyle âyette vuku bulan vaadi ilâhinin sırrı zuhur etti. Çünkü şimendiferler, otomobiller, bisikletler, tayyareler ve saire gibi âletler gerçi insanların ferasetleri ve dirayetleriyle meydana gelmişse de o feraset ve dirayeti ve sair esbab-ı âlâtını halkeden Allahü Tealâ olduğu için bunların da cümlesi mahlûkat-ı ilâhiye cümlesindendir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ insanların bilmediği bir çok şeyleri müs-temirren halkedeceğine işaret için istimrara delâlet eden muzari' sıygasıyla buyurmuştur.
Nisâbûrî, Medarik ve Kazî'nin beyanları veçhile İmam-ı A'zam Hazretleri atın eti haram olduğuna bu âyetle istidlal etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak eti helâl olan hayvanatı zikirden sonra eti helâl olmayan katır ve merkeble beraber atı zikretmesi atın eti haram olmasına delâlet eder ve yemenin menfaati sair menfaat-lardan evlâ olduğundan eğer at etinin yenmesi helâl olsaydı binitten evvel yenmesini zikretmek lâzım gelirdi, fakat İmam-ı A'zam'-dan diğer bir rivayette atın ekli haram değil, mekruhtur ve İma-meyn ve Şafiî indinde mubahtır. Zira bu âyette zikrolunan şu üç hayvanın binit için halkolunduklarını beyan; menfaatlarından birini beyan olduğu cihetle başka suretle intiâ'm cevazına mani değildir. At, katır ve merkepten maksad-ı aslî; binit olup ziynet ona tebaan olduğu cihetle binit için halkolunduklaı ı takdim olunmuştur.
Nahl 16:9
Vacip Tealâ tevhidin delâilini beyandan sonra kâfirlerin küfrü irtikâba ma'zeretleri kalmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ kullarının maişetlerini tedbir ettiği ve maişetlerine hadim olan hayvanat ve saire halkedip kendilerine muti' kıldığı gibi tedbire daha lâyık olan umur-u dinlerini dahi tedbir ettiğinden kullarını matluplarına îsâl edecek doğru yolu beyan etmek fazl-ı ilâhi ve lutf-u sübhânî olarak Allahü Tealâ üzerinedir. Binaenaleyh; onları tarik-ı müstakime irşad eder, doğru yolu gösterir, resulleri ve kitapları vasıtasıyla din-i hakka davet eder ki nâs için i'tizara mecal kalmasın ve tarikin bazısı haktan meyledici ve tarik-ı tevhidin haricidir ve insanlardan bir kısmı Allah'ın gösterdiği doğru yolu terkederek batılı irtikâb ederler. Vacip Tealâ'nm doğru yolu gösterdikten sonra eğri yolu irtikâbeden-lerin «Biz bilemedik ve bulamadık» gibi i'tizara mecalleri olamaz. Zira; berahin-i kafiyeyle tarik-ı istikamet kendilerine gösterilmiştir. Eğer Allahü Tealâ cümlemizin hidayetini murad etmiş olsaydı cümlemizi hidayette kılardı ve lâkin nâstan iradesini doğru yola sarfedenleri hidayette kıldı, amma iradesini küfür ve dalâle sarfe-denleri hidayette kılmaz. Binaenaleyh; nâs esas itibarıyla ikiye münkasım olur ki birisi tarik-ı hidayeti ihtiyar edenler, diğeri tarik-ı dalâli irtikâb edenlerdir:
Tefsir-i Hâzin ve TaBerî'de beyan olunduğu veçhile kas-tussebille murad; din-i İslâm, ahkâm-ı serayı', feraiz ve bunları beyandır. Tarik-ı cairle murad; edyan-ı batıladır. Binaenaleyh âyetin hulâsası; «Cenab-ı Hak din-i hak, ahkâmını ve fera-izini beyan ediyor ve lâkin nâsın gittikleri yolların bazısı batıldır ve taraf-ı ilâhiden butlanı beyan olunduğu halde insanların bir kısmı tarik-ı batıla sülük ederek doğru yoldan çıkarlar. Eğer Allahü Tealâ imana icbar etmiş olsaydı cemiinizi imana mecbur eder ve hidayette kılardı, lâkin mecbur etmedi)) demektir. Çünkü imanda muteber olan; ihtiyarîdir, icbârî değildir. Hatta kişinin mes'ûliye-tini icabeden ihtiyardır. Binaenaleyh; icbar üzere işlediği efâlin-den insan mes'ûl olmaz.
Hulâsa; Allahü Tealâ kullarına doğru yolu gösterdiği, tarikin bazısı eğri olduğu, doğru yol kendilerine gösterildikten sonra eğri yola gidenlerin mes'ûliyetine karşı ma'zur olmayacakları, Allahü Tealâ dilemiş olsa insanların cemiini hidayete icbar ederek cümlesini hidayette kılacağı ve lâkin icbar etmeyip herkesi ihtiyarına terkettiği bu âyetten niüstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:10
Vacip Tealâ hayvanat cihetinden insana ihsan ettiği nimetleri beyan ettiği gibi semadan inzal ettiği yağmurlar vasıtasıyla ihsan ettiği nimetleri dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bundan evvel beyan olunan nimetleri size halkeden Allahü Tealâ şol vâcibül vücut tur ki sizin için sema cihetinde olan buluttan menfaat ve maslahatınıza muvafık yağmur suyunu inzal etti. O sudan sizin için içilecek miktarı berrak safî su olur. Pınarlardan kaynar, içersiniz ve o suyun bazısından ağaç hasıl olur, hayvanatınızı otlatırsınız ki onlar meşe ve köknar gibi hayvanatın yemesine yarar ağaçlar dağlarda yağmur sularıyla meydana gelir. Koyunlar ve keçiler onlardan intifa' eder, Allahü Tealâ o yağmur sularıyla vücudunuzun kıvamı .ve bedeninizin takviyesi için arpa j ve buğday gibi hububatın envâ'ını sizin menfaatiniz için bitirir ve ondan ekmek ve sair nimetleri ittihaz edersiniz, ekmeğinize katık olmak için zeytin, hurma ve üzümler bitirir ki hem telezzüz eder hem de erzak ittihaz edersiniz, umur-u maişetinizi ikmâl için her nevi meyvelerden bitirir ki nimet-i ilâhiyenin kadrini bilip şükrünü eda edesiniz. İşte şu ta'dad olunan nimetlerde Allah'ın kudretine ve vahdaniyetine alâmât-ı azîme vardır ki. akıllarını lâyıkıyla isti'mâl eden erbab-ı tefekkür için bunların her birinde fail-i muhtarın vücuduna vazıh deliller vardır. Çünkü; yere düşen bir taneden-bir çok çatallar meydana gelir, onların her biri ayrı ayrı yapraklar verir, türlü türlü çiçekler açar. Başaklar ve o başaklardan bir çok taneler hasıl olur. Kezalik sair meyvelerde ağaçların yapraklarının rengi asla çiçeklerinin renklerine benzemez, meyvenin rengi çiçek rengine hiç benzemez, her biri bir türlü renge ve şekle malik olur, bunların cümlesi saniin fâil-i muhtar ve kud-ret-i kâmile sahibi olduğuna delâlet eder. Zira; fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna her birinde binlerce delil vardır. Binaenaleyh; erbah-ı fikir tefekkür ettikçe halikının vücuduna istidlal ederek tabiat vasıtasıyla olmadığını bilir ve Allah'ın vermiş olduğu nimetlerden intifa' etmek lâzım ve bu nimetlerle intifa' etmek için esbabına teşebbüs edip çalışmak-bir vazife-i diniye olduğunu idrak eder. Binaenaleyh; hem dinine, hem de dünyasına çalışır. Eğer ta-biiyyûnun dedikleri gibi tabiat vasıtasıyla olsaydı madde-i vahide-den hasıl olan şeylerin cümlesi bir şekil ve bir renk ve bir miktar üzere olur, ayrı ayrı olmazdı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hububat kıvam-ı bedene hadim ve hayat onunla kaim olduğundan hububata ait olan ekin, sair meyveler üzerine takdim olunmuş ve zeytin ekmeğe katık olduğundan hububatın yanında zikrolunmuştur. Hurmayla üzüm hem gıda hem de telezzüz içindir. Cümle meyveler semeratta dahil olduğu halde ekin, üzüm, zeytin ve hurma şereflerine binaen ayrıca zikrolun-muşlardır. Çünkü; bunlar dünya nimetlerinin devamlısı ve âmmece makbul ve menfaatları umumidir. Her yerde herkes intifa edebilir. Meyvenin cemiini saymak pek uzun olacağından Cenab-ı Hak âyetin âhirinde mecmuuna icmalen işaret etmiştir.
Nahl 16:11
Vacip Tealâ hayvanat cihetinden insana ihsan ettiği nimetleri beyan ettiği gibi semadan inzal ettiği yağmurlar vasıtasıyla ihsan ettiği nimetleri dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bundan evvel beyan olunan nimetleri size halkeden Allahü Tealâ şol vâcibül vücut tur ki sizin için sema cihetinde olan buluttan menfaat ve maslahatınıza muvafık yağmur suyunu inzal etti. O sudan sizin için içilecek miktarı berrak safî su olur. Pınarlardan kaynar, içersiniz ve o suyun bazısından ağaç hasıl olur, hayvanatınızı otlatırsınız ki onlar meşe ve köknar gibi hayvanatın yemesine yarar ağaçlar dağlarda yağmur sularıyla meydana gelir. Koyunlar ve keçiler onlardan intifa' eder, Allahü Tealâ o yağmur sularıyla vücudunuzun kıvamı .ve bedeninizin takviyesi için arpa j ve buğday gibi hububatın envâ'ını sizin menfaatiniz için bitirir ve ondan ekmek ve sair nimetleri ittihaz edersiniz, ekmeğinize katık olmak için zeytin, hurma ve üzümler bitirir ki hem telezzüz eder hem de erzak ittihaz edersiniz, umur-u maişetinizi ikmâl için her nevi meyvelerden bitirir ki nimet-i ilâhiyenin kadrini bilip şükrünü eda edesiniz. İşte şu ta'dad olunan nimetlerde Allah'ın kudretine ve vahdaniyetine alâmât-ı azîme vardır ki. akıllarını lâyıkıyla isti'mâl eden erbab-ı tefekkür için bunların her birinde fail-i muhtarın vücuduna vazıh deliller vardır. Çünkü; yere düşen bir taneden-bir çok çatallar meydana gelir, onların her biri ayrı ayrı yapraklar verir, türlü türlü çiçekler açar. Başaklar ve o başaklardan bir çok taneler hasıl olur. Kezalik sair meyvelerde ağaçların yapraklarının rengi asla çiçeklerinin renklerine benzemez, meyvenin rengi çiçek rengine hiç benzemez, her biri bir türlü renge ve şekle malik olur, bunların cümlesi saniin fâil-i muhtar ve kud-ret-i kâmile sahibi olduğuna delâlet eder. Zira; fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna her birinde binlerce delil vardır. Binaenaleyh; erbah-ı fikir tefekkür ettikçe halikının vücuduna istidlal ederek tabiat vasıtasıyla olmadığını bilir ve Allah'ın vermiş olduğu nimetlerden intifa' etmek lâzım ve bu nimetlerle intifa' etmek için esbabına teşebbüs edip çalışmak-bir vazife-i diniye olduğunu idrak eder. Binaenaleyh; hem dinine, hem de dünyasına çalışır. Eğer ta-biiyyûnun dedikleri gibi tabiat vasıtasıyla olsaydı madde-i vahide-den hasıl olan şeylerin cümlesi bir şekil ve bir renk ve bir miktar üzere olur, ayrı ayrı olmazdı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hububat kıvam-ı bedene hadim ve hayat onunla kaim olduğundan hububata ait olan ekin, sair meyveler üzerine takdim olunmuş ve zeytin ekmeğe katık olduğundan hububatın yanında zikrolunmuştur. Hurmayla üzüm hem gıda hem de telezzüz içindir. Cümle meyveler semeratta dahil olduğu halde ekin, üzüm, zeytin ve hurma şereflerine binaen ayrıca zikrolun-muşlardır. Çünkü; bunlar dünya nimetlerinin devamlısı ve âmmece makbul ve menfaatları umumidir. Her yerde herkes intifa edebilir. Meyvenin cemiini saymak pek uzun olacağından Cenab-ı Hak âyetin âhirinde mecmuuna icmalen işaret etmiştir.
Nahl 16:12
Vacip Tealâ hayvanat ve meyvelerden kudretine delâlet eden delilleri zikirden sonra vahdaniyetine delâlet eden bazı delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvfnin beyanı veçhile bu âyet bundan evvelki âyetten neş'et eden bir suâle cevap olmak ihtimali vardır. Şöyle ki «Nebatat; ecram-ı felekiye, gece ve gündüzün te'siriyle hasıl olur. Binaenaleyh; halikın vücuduna delâlet etmez» şeklinde varid olan suâle Cenab-ı Hak "Nebatat; halikın sun'uyla hasıldır. Ecram-ı ul-viyenin halkıyla değildir. Zira; ecram-ı ulviyenin te'siri farzolun-duğunda ecram-ı ulviye Allah'ın emrine muti' ve münkad ve onlar da vücutlarında Allah'ın halkına muhtaç olduklarından Vâcibül-vücut onları bu gibi hizmetlerde istihdam edip esbab-ı âdiye1 kıldığı cihetle nebatat halikının vücuduna delil olduğu gibi bunlar da sa-niin vücuduna birer burhan-ı kâfidir. Şu halde esbap ve müsebbe-bat cümlesi saniin sun'uyladır, başka bir şeyin te'siriyle değildim suretinde cevap vermiş ve ecram-ı ulviyenin, gece ve gündüzün delâleti ukuul-ü selime ashabına kâfi olup tefekküre muhtaç olmadığına işaret için bunlarda âkil olan kavmiçin alâmetler olduğunu beyan etmiştir.
Nahl 16:13
Vacip Tealâ gece ve gündüzün ve âlem-i ulvîde bulunan ay, yıldız" ve güneşin emr-i ilâhiye ve cümlesi insanın menafime hadim olmak noktasından insana muti' olduklarını beyan ettiği gibi bunlardan başka mahlûkatm dahi insana muti' olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; otlar, ağaçlar ve hayvanlar cümlesi insanların "menfaatma hazır ve her ne zaman isterse insan istediği veçhile tasarruf eder, hiç birinden bir zerre bile muhalefet görmez.
İşte hilkatta, hey'ette, elvanda ve lezzette muhtelif, binlerce nev'i mevcut ve o kadar çokluğuyla hiç biri diğerine benzemez mahlûkatm madde-i asliyesi toprak olduğu halde kendileri gibi madde-i asliyesi toprak olan insanın menfaatma hadim olması ve cümlesi düşman bildikleri şeylere müdafaa ettikleri veyahut hiç olmazsa firar ettikleri halde hepsinin insana eli ve ayağı bağlı gibi inkıyad etmelerinde elbette düşünen kimseler için saniin kudretine büyük alâmet vardır.
Tefsir-i Taberî ve Kazı'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. leyi üzerine ma'tuf olduğundan manâsı nazım: Allahü Tealâ sizin için yeryüzünde halket-tiği bilûmum mahlûkaatmı size müsahhar kıldı) demektir.
Nahl 16:14
Vacip Tealâ gerek sema ve gerek arzda insana müsahhar kıldığı nimetlerini beyan ettiği gibi denizleri dahi müsahhar kıldığını ve denizde insanlar için halkettiği nimetleri dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; gökte yıldızlan, yerde otları, ekinleri ve hayvanları size müsahhar kılan Allahü Tealâ taze balık eti yemeniz ve -takınacağınız nimetleri denizden çıkarıp tezeyyün etmeniz için denizleri sizin tasarrufunuza elverişli ve size inkıyad edecek bir halde hal-ketti ve müsahhar kıldı, sen deryada gemileri suyu yarar gider görürsün ki gemi batmadığı gibi seyrinde dahi suûbet olmaz ve sizin deryada gemiyle seyrüsefer edip ticaret etmeniz ve Allah'ın fazlından rızkınızı istemeniz ve bu nimetlere şükretmeniz için Allahü Tealâ denizleri müsahhar kıldı.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile acı sudan taze ve gayet leziz balığı halketmek hallâkm fâil-i muhtar olmasına delâlet eder. Çünkü; tabiatın işi olsaydı acı sudan çıkan balığın da acı olması lâzım gelirdi, yoksa acı suyun zıddına tatlı olmazdı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile balık etinin tazesi gayet nafi' olup eskisi fesada sür'at ettiğinden tazesini almak lâzım olduğuna isaret için taze et manâsına varid olmuştur.
Ni'metler içinde me'kûlât kıvam-ı bedene taalluk ettiği cihetle sair ni'metler üzerine mukaddem olduğu için denizden çıkan ve yenen ni'met yenmeyen ni'metler üzerine takdim olunmuş ve denizden çıkarılan inci mercan gibi ziynetler nisvana mahsus ise de nisvanın ziynetinden telezzüz edecek erkekler olduğu için hitap ricale olmak üzere varid olmuştur.
Yıldızların, nebatatın ve denizlerin müsahhar olmalarıyla murad; bunların insanın mesalihine muvafık intifâ'ına hazırlanmış olmasıdır. Yoksa akıl sahiplerinin itaatları gibi hakîkî itaat manâsına değildir. Zira; idrakleri olmadığı cihetle filhakika itaat manâsına olan hakîkî teshir bunlarda tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; bunların müsahhar olmaları yla murad; insanların menfaatlarına yarayışlı olmalarıdır.
Mevâhir ; geminin suyu yarmak suretiyle şada vererek yürümesidir. Taberî'de beyan olunduğuna nazaran mevâhir; bir rüzgârla geminin ileri ve geri gitmesi ve rüzgârın esmesiyle şada, vermesidir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ diğer ni'metlerini ta'-dadm akabinde şükrü zikretmediği halde denizin nimetlerini zikrin akabinde şükrü zikretmek deniz ni'metinin diğerlerinden daha kuvvetli ve büyük olduğuna işaret içindir. Zira; deniz nıehlekeden ibaret olduğu halde rızkın vüs'atma ve celbine ve maişetin suhuletine sebep ve medar-ı külli kılmak mehlekeyi ayn-ı ni'met kılmak olduğu cihetle Cenab-ı Hak-âyetin âhirinde şükretmek lâzım olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; insan için nail olduğu ni'metin şükrünü eda etmesi en mühim vazife-i diniyedendir. Zira şükrü eda olunmayan ni'met; daima zevale ma'ruzdur. Ni'metler içinde deniz ni'meti daha kuvvetli olduğuna işaret için deniz ni'metini beyandan sonra şükrü zikretmiştir.
Hulâsa; insanların taze balık eti yemeleri inci, mercan gibi ziynetler çıkarıp takınmaları ve Allah'ın fazlından deniz vasıtasıyla rızıklarmı talebetmeleri için AUahü Tealâ'nın insanlara denizi müsahhar kıldığı ve insanlar için denizde sefer etmek ve deniz vasıtasıyla rızık esbabına tevessül eylemek vazife-i meşrua olduğu ve denizde suyu yarmak suretiyle geminin bir rüzgârla ileri geri gittiği görüldüğü ve bu ise Allah'ın'azametine delâlet eden delâil cümlesinden bulunduğu ve bu ni'metlere şükretmek insan için lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:15
Vacip Tealâ kullarına deryada halkettiği nimetlerden bazılarım beyandan sonra karada halkettiği ni'metlerden bazı âhan, beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nın kullarına bir çok ni'metleri vardır. Cümle-i ni'metlerinden birisi de dağlar halkolunmazdan evvel müteharrik ve muztarip olan arzın insanları rahatsız edecek derecede şiddetli harekesini kesmek ve insanları rahat ettirmek için arz üzerine yüksek ve sabit dağları koydu ki sizinle iki tarafa meyledip hareket etmesin ve dağların sikletiyle ve merkez tarafına meylet-mesiyle arz sükûnet bulsun ve insanlar rahat etsin ve arz üzerinde nehirler halkettik ki ihtiyaç zamanında arazinizi sulayasınız ve bol bol hasılat alasınız ve arz üzerinde Allahü Tealâ yollar halketti ki siz kolaylıkla matlubunuza vasıl olasınız ve yollarda alâmetler halketti ki yolunuzu şaşırmayasınız,. karada ve denizde geceleri insanlardan misafir olanlar ancak yıldızlarla yollarını bilirler. Binaenaleyh; insanların ihtidası için yıldızlarını da halketti.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile arz üzerinde dağlar halkolunmazdan evvel arz küre-i hakîkiye olduğu cihetle su üzerinde eflâkin harekesine müşabih bir hareketle hareket ederdi ve bu harekede şiddet olduğundan insanın rahatla iskânı kaabil değildi. Cenab-ı Hak insanların makam olacağına binaen arz üzerinde cesîm dağlar halketti ve dağların sikleti üzerine yüklenince arzın harekesi mecrâ-yı tabiîsinde bir hareket oldu ki sükûnete yakın bir hareket olduğundan insanın iskânına kaabil bir hale geldi. Zira; insan hareketini hissedemediğinden istirahatına mani değildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak insanlara ni'metini ta'dad sırasında hitabederek arz sizinle sallanmasın ve iki tarafa meyletmesin diye üzerine dağları koyduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; küre-i hakikiye olup her tarafa hareketi kaabil olan arz üzerine cesim dağlar konunca o dağlar merkez cihetine teveccühle arzı hareketten meneden, çivi mesabesinde olmuş ve arzın hareketini ta'dil etmiştir. Dağların, arzın çivisi mesabesinde olduğunu
Cenab-ı Hak Sure-i Nebe'de âyetiyle sarahaten beyan buyurmuştur. Bunun misali; içi boş bir gemi deryaya indirildiğinde cüz'i bir sebeple her tarafı hareket eder ve karar edemez. Fakat üzerine yük yüklendikçe karar eder ve tam yükünü bulunca iki tarafa sallanmadığı gibi kaptan yol vermeyince hareket bile etmez ve olduğu mahalde sebat eder ve rüzgârla cüz'i bir hareket ederse de o hareketi ekser-i evkatta içinde bulunan insanlar hissedemez bir halde olur. İşte arz; bidaye-i hilkatın-da derya üzerinde içi boş gemi mesabesinde olup dağlar üzerine yüklenince yüklü gemi gibi karar ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile necimle murad; Ülker yıldızı veyahut Ferkddan yıldızı olduğunu beyan edenler varsa da esah olan mutlaka yıldızdır. Çünkü; deryada ve karada seyrüsefer edenler yıldızların kâffesiyle yollarını doğrultabilirler ve hepsi daimi sefer edenlerin gidecekleri cihete istidlale kâfi olunca bu makamda yıldızlardan bazısına tahsis etmekten umumuna teşmil etmek daha muvafıktır. Zira; yıldızların cümlesi bu hususta menîaattan hâli değildir. Şu halde.nazm-ı âyet; cümle yıldızlara şamildir.
Nahl 16:16
Vacip Tealâ kullarına deryada halkettiği nimetlerden bazılarım beyandan sonra karada halkettiği ni'metlerden bazı âhan, beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nın kullarına bir çok ni'metleri vardır. Cümle-i ni'metlerinden birisi de dağlar halkolunmazdan evvel müteharrik ve muztarip olan arzın insanları rahatsız edecek derecede şiddetli harekesini kesmek ve insanları rahat ettirmek için arz üzerine yüksek ve sabit dağları koydu ki sizinle iki tarafa meyledip hareket etmesin ve dağların sikletiyle ve merkez tarafına meylet-mesiyle arz sükûnet bulsun ve insanlar rahat etsin ve arz üzerinde nehirler halkettik ki ihtiyaç zamanında arazinizi sulayasınız ve bol bol hasılat alasınız ve arz üzerinde Allahü Tealâ yollar halketti ki siz kolaylıkla matlubunuza vasıl olasınız ve yollarda alâmetler halketti ki yolunuzu şaşırmayasınız,. karada ve denizde geceleri insanlardan misafir olanlar ancak yıldızlarla yollarını bilirler. Binaenaleyh; insanların ihtidası için yıldızlarını da halketti.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile arz üzerinde dağlar halkolunmazdan evvel arz küre-i hakîkiye olduğu cihetle su üzerinde eflâkin harekesine müşabih bir hareketle hareket ederdi ve bu harekede şiddet olduğundan insanın rahatla iskânı kaabil değildi. Cenab-ı Hak insanların makam olacağına binaen arz üzerinde cesîm dağlar halketti ve dağların sikleti üzerine yüklenince arzın harekesi mecrâ-yı tabiîsinde bir hareket oldu ki sükûnete yakın bir hareket olduğundan insanın iskânına kaabil bir hale geldi. Zira; insan hareketini hissedemediğinden istirahatına mani değildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak insanlara ni'metini ta'dad sırasında hitabederek arz sizinle sallanmasın ve iki tarafa meyletmesin diye üzerine dağları koyduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; küre-i hakikiye olup her tarafa hareketi kaabil olan arz üzerine cesim dağlar konunca o dağlar merkez cihetine teveccühle arzı hareketten meneden, çivi mesabesinde olmuş ve arzın hareketini ta'dil etmiştir. Dağların, arzın çivisi mesabesinde olduğunu
Cenab-ı Hak Sure-i Nebe'de âyetiyle sarahaten beyan buyurmuştur. Bunun misali; içi boş bir gemi deryaya indirildiğinde cüz'i bir sebeple her tarafı hareket eder ve karar edemez. Fakat üzerine yük yüklendikçe karar eder ve tam yükünü bulunca iki tarafa sallanmadığı gibi kaptan yol vermeyince hareket bile etmez ve olduğu mahalde sebat eder ve rüzgârla cüz'i bir hareket ederse de o hareketi ekser-i evkatta içinde bulunan insanlar hissedemez bir halde olur. İşte arz; bidaye-i hilkatın-da derya üzerinde içi boş gemi mesabesinde olup dağlar üzerine yüklenince yüklü gemi gibi karar ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile necimle murad; Ülker yıldızı veyahut Ferkddan yıldızı olduğunu beyan edenler varsa da esah olan mutlaka yıldızdır. Çünkü; deryada ve karada seyrüsefer edenler yıldızların kâffesiyle yollarını doğrultabilirler ve hepsi daimi sefer edenlerin gidecekleri cihete istidlale kâfi olunca bu makamda yıldızlardan bazısına tahsis etmekten umumuna teşmil etmek daha muvafıktır. Zira; yıldızların cümlesi bu hususta menîaattan hâli değildir. Şu halde.nazm-ı âyet; cümle yıldızlara şamildir.
Nahl 16:17
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri- ve o delillerin zımnında ni'metlerini beyan ettiği gibi Allah'ın gayrıya ibadetin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kâfirler! Allah'ın vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delilleri ve acaip ve garaibi görür de bu kadar mahlûkaatı halkeden Allahü Tealâ mahlûkattan hiç bir şeyi hatta bir zerreyi bile halketmeye kaadir olmayan putlar gibi olur mu? Ve halkeden halketmeyene benzer mi? Şirke devam eder de bunları düşünmez misiniz? İbadete her cihetden müstehak olan Allah'a ibadeti ter-keder de ibadete hiç istihkaakı olmayan putlara nasıl ibadet edersiniz, bu delillere bakarak halikla mahlûk ve ibadete müstehak olan ma'bud-u hakîkiyle hiç müstehak olmayan putlar beynini neden tefrik etmezsiniz? Putlara ibadetinizin fasid ve mezhebinizin batıl olduğunu neden düşünmezsiniz? Halbuki sizin ibadet ettiğiniz taştan ve ağaçtan yapılma putların ibadete istihkakları olmadığını edna tezekküre malik olan kimse bilir. Siz niçin bilmiyorsunuz? Zira; deliller hep meydanda olduğu için ziyade tetkike ihtiyaç yoktur. Hakla batıl cümlesi meydandadır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; yukarıdan beri âlem-i ulvî ve âlem-i süfliden bir çok mahlûkat-ı acibeyi halkeden hallâka bunlardan hiç birini halka kaadir olmayan âcizlerin müsavi addolunmasını inkâr için sevkolunmuş ve bunu tezekkür etmeyen müşrikler tevbih olunmuştur. HaIikla murad; Allahü Tealâ olduğu gibi halk etmekten âcizIerle murad; kâfirlerin Allah'ın gayrı ibadet ettikleri ma'budlarıdır. Ve âciz putlar ilimden hâlî oldukları halde onlara ibadet eden müşriklerin itikad-ı batıllarına binaen ilim sahiplerinde isti'mâl olunan lafzıyla ta'bir olunmuştur. Çünkü; onlar putlara ibadet ettiler ve âlihe dediler ve bu misilli itikadın münker olduğuna işaret için inkâra mevzii olan istifham-ı inkârı ile varid olmuştur.
Nahl 16:18
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerini iptal ettikten sonra ni'-"metinin çokluğunu beyanla batılı irtikâbedenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Allah'tan hiç bir şey saklayamazsınız.
Yani; bir çok ni'metlerini size ihsan eden Allahü Tealâ'ya nasıl şirk edersiniz? Halbuki eğer Allah'ın size ihsan ettiği ni'metleri sayarsanız tüketemez ve adedini zaptedemezsiniz. Zira ni'met-i İlâhiye gayet çok olduğundan adedini sayı ihata edemez. Şu halde lâyıkı veçhile şükrünü eda edemezsiniz ve lâkin nimetin şükrünü eda edemediğinizden dolayı size azabetmez. Zira; Allahü Tealâ ni'metin şükrünü edada vaki olan kusurunuzu setreder ve şükrünü edada kusurunuz mukabilinde derhal azabetmemek ve rızkınızı kesmemekle size merhamet eyler. Halbuki Allahü Tealâ lisanınıza muhalif olarak kalbinizde gizlediğiniz esrarınızı ve kalbinize muvafık olmayarak lisanınızla söylediğiniz sözlerinizi bilir ve icabına göre cezanızı verir. Şu halde insan üzerine vacip olan; kalben, li-sanen, dahilî ve haricî hakka teveccüh etmektir. Zira; ne kadar ni'met mukabilinde şükrünü edaya çalışsa lâyıkı veçhüzere edası abdiçin mümkün değildir. Binaenaleyh abid; daima kusurunu itirafa mecburdur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Allah'ın vücud-u insanda halkettiği sıhhat-ı beden, afiyet, akl-ı selim, göz, kulak, ağız ve burun gibi ni'metlerin ve bunlarda olan fevaidin ta'dadı kaabil değildir, insanın bilmekten âciz olduğu ni'metler ve sair umur-u diniye ve dünyeviyeye müteallik ni'metlerin hesabı yoktur ve bu ni'metlerin herbirine şükretmek insan üzerine vaciptir ve lâkin bu vücubu yoluyla eda etmek mümkün olmadığından her zaman kusurdan hâlî olamaz. Lâkin bu misilli kusurlara karşı Ce-nab-ı Hak gafur ve rahim olduğunu beyan etmekle herkesin kusurunu itirafla dergâh-ı ülûhiyete iltica etmesi lâzım olduğuna işaret etmiştir. Hafî ve celî şükredenleri ve etmeyenleri bildiğini beyanla zat-ı ülûhiyetinin ibadete istihkaakmı beyanı te'kid etmiştir. Zira; ni'meti verenle vermeyen ve kullarının her hallerini bilenle bilmeyen bittabi' müsavi olamaz. Çünkü ma'bud# kendine ibadet eden kimsenin ibadetine mükâfa'ta ve ibadeti terkeden kimsenin terkinden dolayı mücazatına muktedir olmalıdır ki ibadet edenler müstefid, ibadet etmeyenler mutazarrır olsunlar.
Nahl 16:19
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerini iptal ettikten sonra ni'-"metinin çokluğunu beyanla batılı irtikâbedenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Allah'tan hiç bir şey saklayamazsınız.
Yani; bir çok ni'metlerini size ihsan eden Allahü Tealâ'ya nasıl şirk edersiniz? Halbuki eğer Allah'ın size ihsan ettiği ni'metleri sayarsanız tüketemez ve adedini zaptedemezsiniz. Zira ni'met-i İlâhiye gayet çok olduğundan adedini sayı ihata edemez. Şu halde lâyıkı veçhile şükrünü eda edemezsiniz ve lâkin nimetin şükrünü eda edemediğinizden dolayı size azabetmez. Zira; Allahü Tealâ ni'metin şükrünü edada vaki olan kusurunuzu setreder ve şükrünü edada kusurunuz mukabilinde derhal azabetmemek ve rızkınızı kesmemekle size merhamet eyler. Halbuki Allahü Tealâ lisanınıza muhalif olarak kalbinizde gizlediğiniz esrarınızı ve kalbinize muvafık olmayarak lisanınızla söylediğiniz sözlerinizi bilir ve icabına göre cezanızı verir. Şu halde insan üzerine vacip olan; kalben, li-sanen, dahilî ve haricî hakka teveccüh etmektir. Zira; ne kadar ni'met mukabilinde şükrünü edaya çalışsa lâyıkı veçhüzere edası abdiçin mümkün değildir. Binaenaleyh abid; daima kusurunu itirafa mecburdur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Allah'ın vücud-u insanda halkettiği sıhhat-ı beden, afiyet, akl-ı selim, göz, kulak, ağız ve burun gibi ni'metlerin ve bunlarda olan fevaidin ta'dadı kaabil değildir, insanın bilmekten âciz olduğu ni'metler ve sair umur-u diniye ve dünyeviyeye müteallik ni'metlerin hesabı yoktur ve bu ni'metlerin herbirine şükretmek insan üzerine vaciptir ve lâkin bu vücubu yoluyla eda etmek mümkün olmadığından her zaman kusurdan hâlî olamaz. Lâkin bu misilli kusurlara karşı Ce-nab-ı Hak gafur ve rahim olduğunu beyan etmekle herkesin kusurunu itirafla dergâh-ı ülûhiyete iltica etmesi lâzım olduğuna işaret etmiştir. Hafî ve celî şükredenleri ve etmeyenleri bildiğini beyanla zat-ı ülûhiyetinin ibadete istihkaakmı beyanı te'kid etmiştir. Zira; ni'meti verenle vermeyen ve kullarının her hallerini bilenle bilmeyen bittabi' müsavi olamaz. Çünkü ma'bud# kendine ibadet eden kimsenin ibadetine mükâfa'ta ve ibadeti terkeden kimsenin terkinden dolayı mücazatına muktedir olmalıdır ki ibadet edenler müstefid, ibadet etmeyenler mutazarrır olsunlar.
Nahl 16:20
Vacip Tealâ kâfirlerin mezheplerinin butlanını te'kid etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşriklerin Allah'ın gayrı ma'bud ittihaz ettikleri şeylerin asla ibadete istihkakları yoktur. Zira; onlar mahlûkattan hiçbir şeyi, hatta ufacık bir karıncayı bile halkedemezler. Halbuki kendileri Allah'ın mahlûklarıdır. Binaenaleyh; şerik olmaya liya-katları yoktur. Çünkü; mahlûk halika şerik' olamaz, müşriklerin ibadet ettikleri putlar ise cemadat kabilinden hayat eseri olmadık bir takım Ölülerdir, onlar ba'solunacakları zamanı bile bilmezler. Halbuki hayat ve idrak ma'budun şanıdır. Şu halde hayattan ve idrakten hâli olan şey ma'bud olamaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile putların ibadet eden kâfirlerle muhakeme olup onlardan teberri etmek üzere kıyamette ba'solunacaklarma bu âyette işaret olunmuştur. Çünkü; ba'solunacakları zamanı bilmediklerini beyan etmek; «Ba'solunacaklar ve lâkin zamanını bilmezler» demektir. Yahut «putlar kendilerine ibadet eden müşriklerin ba'solunacakları zamanı bilmezler ki onlara ceza olunacak zamanı bilsinler» demektir.
Nahl 16:21
Vacip Tealâ kâfirlerin mezheplerinin butlanını te'kid etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşriklerin Allah'ın gayrı ma'bud ittihaz ettikleri şeylerin asla ibadete istihkakları yoktur. Zira; onlar mahlûkattan hiçbir şeyi, hatta ufacık bir karıncayı bile halkedemezler. Halbuki kendileri Allah'ın mahlûklarıdır. Binaenaleyh; şerik olmaya liya-katları yoktur. Çünkü; mahlûk halika şerik' olamaz, müşriklerin ibadet ettikleri putlar ise cemadat kabilinden hayat eseri olmadık bir takım Ölülerdir, onlar ba'solunacakları zamanı bile bilmezler. Halbuki hayat ve idrak ma'budun şanıdır. Şu halde hayattan ve idrakten hâli olan şey ma'bud olamaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile putların ibadet eden kâfirlerle muhakeme olup onlardan teberri etmek üzere kıyamette ba'solunacaklarma bu âyette işaret olunmuştur. Çünkü; ba'solunacakları zamanı bilmediklerini beyan etmek; «Ba'solunacaklar ve lâkin zamanını bilmezler» demektir. Yahut «putlar kendilerine ibadet eden müşriklerin ba'solunacakları zamanı bilmezler ki onlara ceza olunacak zamanı bilsinler» demektir.
Nahl 16:22
Vacip Tealâ müşriklerin mezheb-i batıllarını beyan ettiği gibi tarik-ı hakkı dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani hakkı kabulden kendilerini büyük addederler.
Nahl 16:23
Binaenaleyh; onların kibirleri Allah'ın kendilerine muhabbetine mani'dir.
Yani; siziicad ve yukarıdan beri ta'dad olunan nimetleri ihsan eden ma'budunuz bir ma'buddur ki o; ferd-i vâhiddir, şeriki ve na-ziri yoktur. Ey müşrikler! Sizin ibadet ettiğiniz putlarınız müteaddittir. Binaenaleyh; onların ülûhiyete ve ibadete istihkakları yoktur. Şu halde âhirete iman etmeyen kimselerin kalpleri vahdaniyeti inkâr ve hakkı kabulden kendi nefislerini büyük addederler. Şüphe yok ki Allahü Tealâ onların kalplerinde gizledikleri hakka buğzu ve resulüne adavetlerini ve zahirde, gösterdikleri temerrütlerini bilir, ona göre mücazat eder. Zira; Allahü Tealâ hakkı kabulden nefsini âlî addedenleri sevmez. Çünkü; onlar Vacip Tealâ'-ya mahsus olan kibrlyalık sıfatında iştirak etmek hülyasında bulundukları için Allah'ın muhabbetinden mahrum ve azabın eşed-dine müstehaklardır, Hakkın zuhurundan sonra küfrüzere ısrar; âhirete adem-i iman icabıdır. Eğer âhirete imanı olsa delâili tetkikle hakkı arar ve kalbi de hakkı ikrar eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak kâfirlerin küfre ısrarlarının üç sebebi olduğunu beyan etmiştir. Birincisi; âhirete iman etmemeleridir. Zira; âhirete iman etmeyen kimse davete icabet etmez ve söz dinlemez. Binaenaleyh; küfründe devam eder. İkincisi; kalplerinde hakkı inkâr etmeleridir. Üçüncüsü; hakkı kabulden istikbar etmeleridir. Şu halde kibirleri delâili tetkikle iman etmelerine mani olur. Kibir ve gururun ve hakkı inkârın sebebi âhirete iman etmemek olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; kalplerinde inkârlarına ve kibirlerine âhirete iman etmemeleri delil olarak varid olmuştur ve takriri şöyledir : «Kâfirler hakkı inkâr ve kabulden istikbar ederler. Zira; onlar âhirete iman etmezler. Her kimse ki âhirete iman etmez. Onlar hakkı inkâr ve kabulden istikbar ederler. Binaenaleyh; kâfirler hakkı inkâr ve kabulden istikbar ederler» demektir. Çünkü âhirete iman; ümmülhasenattır. Âhirete iman; insanı ahlâk-ı haseneye sevk ve insafa davet ve hill ü hürmeti taharriye mecbur eder. Binaenaleyh âhirete iman; her iyiliğe vesile ve menşe'dir. Amma âhirete iman etmeyenlerin iyilikten sevap ümidi ve kötülükten ikab korkusu olmadığından her fenalığa cesaret eder. Şu halde âhirete adem-i iman her fenalığın mebdeidir ki Cenab-ı Hak bu âyette kalplerinin inkârını ve zahirlerinin istikbar mı âhirete iman etmemeleri üzerine tertibetmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Resulullah'm «Bir kimsenin kalbinde zerre kadar kibir olursa Cennet'e girmez» buyurduğunda huzur-u risalette bulunan bir zat «Yâ Rasulallah! Her şahıs libasının ve ayakkabısının güzel olmasını ister» deyince Rasulullah'm «Allahü Tealâ cemildir, cemali sever. Şu söylediğin şeyler cemal kabilinden sevilecek şeylerdir. Ancak kibir; haktan çıkmak ve hak olan şeye batıl demek ve hakkı kabulden temerrüd etmek ve kendinden başkalarını hakir görmektir» buyurduğu mervidir.
Nahl 16:24
Vacip Tealâ vahdaniyetin delillerini beyandan sonra nübüvveti inkâr edenlerin şüphelerini izale etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mekke civarında Resulullah'ı zem ve iman edecekleri imandan menetmek için yollar üzerine oturan müşriklere hariçten gelen huccac tarafından «Rabbiniz size ne inzal etti?» denildiğinde onlar cevapta «Geçmiş ümmetlerin kitaplarına yazdıkları yalanları inzal etti» derler ve Kur'an'a yalan dediklerinin akıbeti; onlar ir-tikâbettikleri küfürlerinin günahını yevm-i kıyamette kamilen götürmektir ve bigayrıilmin idlâl ettikleri kimselerin veballerini dahi götürmek için Kur'an'a esâtîr dediler. Şu halde uyanık olun, gaflet etmeyin ki bunların götürdükleri günahlar ne çirkin oldu. Çünkü; hem kendi günahları, hem de idlâl ettikleri kimselerin günahlarının birer mislini götürecekleri cihetle iki kat vebal götürecekleri için elbette günahları pek fenadır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müşriklerin dünyada gördükleri musibet ve belâ günahlarına kefaret olmayıp âhirette günahlarının ukubetlerini tamamen göreceklerine işaret için yevm-i kıyamette vizirlerini kamilen götürecekleri beyan olunmuştur. Şu halde Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyada müminlerin gördükleri musibet bazı günahlarına kefaret olacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; eğer kefaret olmayıp da müminler de tamamen veballerini yüklenecek olsalardı bu âyette tamamen yüklenmek kâfirlere tahsis olunmazdı. Halbuki vizirlerini tamamen yüklenmek kâfirlere tahsis olunmuştur.
Reis olan kâfirler idlâl ettikleri etbâ'larının günahlarının mislini götüreceklerinden tâbi'lerinin günahlarının bazısını almış olmazlar. Zira; idlâl ettikleri dâllin günahı neyse onun bir mislini alacakları cihetle dâllin günahı noksan olmadığı gibi azabı da tahfif olmaz ve idlâl edenler de idlâlleri mukabilinde idlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislini aldıklarından aharın vizrini yüklenmiş olmazlar. Binaenaleyh; kendi dalâletleri ve aharı idlâlleri her ikisi de kendi cürüm ve cinayetleridir. Aharın cürmü değil ki ya, yani «Bir günahkâr aharın günahını götürmez» âyetine muhalif olsun.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet, gerçi nübüvvette şüphe edenlerin şüphelerini izale için varid olmuşsa da şüpheleri inat ve mükâbereden ibaret olduğu için cevapta tehdidle iktifa olunmuştur. Çünkü; Kur'an'a muârazadan âciz olmalarıyla Resulullah'ın nübüvveti sabit olduğundan bu acizlerinin tahakkukundan sonra itirazları inattan başka -bir şey olmadığı cihetle onlara cevap ve tehdidden başka bir şey olamaz. Zira; her neyle cevap verilse inatlarında ısrar edecekleri cihetle onlar için dünyada kılıçtan, âhirette azaptan başka bir şey kalmamıştır. «Rabbiniz ne inzal etti?» suâlini irad edenler; müşriklerdir. Zira; müşriklerin bazısı bazısına alâtarikılistihza suâl etmişlerdir denilmişse de esah olan etraftan gelen kafileleri imandan menetmek için Mekke yollarına oturanlara hariçten gelenler suâl ederler ve onlar da Kur'an'm yalan olduğunu söylerlerdi.. Şu halde suâl edenler hacc için etraftan gelenlerdir, cevap verenler de Mekke yollarına ahaliyi imandan menetmek için me'mur olarak oturanlardır.
Nahl 16:25
Vacip Tealâ vahdaniyetin delillerini beyandan sonra nübüvveti inkâr edenlerin şüphelerini izale etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mekke civarında Resulullah'ı zem ve iman edecekleri imandan menetmek için yollar üzerine oturan müşriklere hariçten gelen huccac tarafından «Rabbiniz size ne inzal etti?» denildiğinde onlar cevapta «Geçmiş ümmetlerin kitaplarına yazdıkları yalanları inzal etti» derler ve Kur'an'a yalan dediklerinin akıbeti; onlar ir-tikâbettikleri küfürlerinin günahını yevm-i kıyamette kamilen götürmektir ve bigayrıilmin idlâl ettikleri kimselerin veballerini dahi götürmek için Kur'an'a esâtîr dediler. Şu halde uyanık olun, gaflet etmeyin ki bunların götürdükleri günahlar ne çirkin oldu. Çünkü; hem kendi günahları, hem de idlâl ettikleri kimselerin günahlarının birer mislini götürecekleri cihetle iki kat vebal götürecekleri için elbette günahları pek fenadır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müşriklerin dünyada gördükleri musibet ve belâ günahlarına kefaret olmayıp âhirette günahlarının ukubetlerini tamamen göreceklerine işaret için yevm-i kıyamette vizirlerini kamilen götürecekleri beyan olunmuştur. Şu halde Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyada müminlerin gördükleri musibet bazı günahlarına kefaret olacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; eğer kefaret olmayıp da müminler de tamamen veballerini yüklenecek olsalardı bu âyette tamamen yüklenmek kâfirlere tahsis olunmazdı. Halbuki vizirlerini tamamen yüklenmek kâfirlere tahsis olunmuştur.
Reis olan kâfirler idlâl ettikleri etbâ'larının günahlarının mislini götüreceklerinden tâbi'lerinin günahlarının bazısını almış olmazlar. Zira; idlâl ettikleri dâllin günahı neyse onun bir mislini alacakları cihetle dâllin günahı noksan olmadığı gibi azabı da tahfif olmaz ve idlâl edenler de idlâlleri mukabilinde idlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislini aldıklarından aharın vizrini yüklenmiş olmazlar. Binaenaleyh; kendi dalâletleri ve aharı idlâlleri her ikisi de kendi cürüm ve cinayetleridir. Aharın cürmü değil ki ya, yani «Bir günahkâr aharın günahını götürmez» âyetine muhalif olsun.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet, gerçi nübüvvette şüphe edenlerin şüphelerini izale için varid olmuşsa da şüpheleri inat ve mükâbereden ibaret olduğu için cevapta tehdidle iktifa olunmuştur. Çünkü; Kur'an'a muârazadan âciz olmalarıyla Resulullah'ın nübüvveti sabit olduğundan bu acizlerinin tahakkukundan sonra itirazları inattan başka -bir şey olmadığı cihetle onlara cevap ve tehdidden başka bir şey olamaz. Zira; her neyle cevap verilse inatlarında ısrar edecekleri cihetle onlar için dünyada kılıçtan, âhirette azaptan başka bir şey kalmamıştır. «Rabbiniz ne inzal etti?» suâlini irad edenler; müşriklerdir. Zira; müşriklerin bazısı bazısına alâtarikılistihza suâl etmişlerdir denilmişse de esah olan etraftan gelen kafileleri imandan menetmek için Mekke yollarına oturanlara hariçten gelenler suâl ederler ve onlar da Kur'an'm yalan olduğunu söylerlerdi.. Şu halde suâl edenler hacc için etraftan gelenlerdir, cevap verenler de Mekke yollarına ahaliyi imandan menetmek için me'mur olarak oturanlardır.
Nahl 16:26
Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada halleri Kur'an'a esatîrülevve-lîn demek ve âhirete tamamen günahlarını götürmek olduğunu beyan ettiği gibi ehl-i hakka buğzedenlerin akıbetleri helak olduğunu beyanla ehl-i hakka hile etmek fikrinde olanları tehdid etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i hakka ve bilhassa enbiya-yı izama itiraz etmek Kureyş kabilesine mahsus bir hal değildir. Çürikü; Kureyş'ten evvel geçmiş olan kimseler resullerine itirazla bir takım hileye cür'et ettiler. Onlar hakka itiraz edince onların hanelerini temelinden vıkmak ve kendilerini helak etmek üzere emr-i ilâhi geldi ve onlar evlerinde sakin oldukları bir zamanda üst taraflarından evlerinin damları kendi üzerlerine yıkıldı ve bilmedikleri cihetten azap geldi, haberleri olmadan helak oldular.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celüe ehl-i hakka hileyle adavet eden her kavme şamildir. Zira; hakka karşı hilekârlığı âdet eden milletlerin kâffesi helak olmuş ve memleketlerinin altı üstüne çevrilmiş ve haneleri esasından yıkılmış, eserleri kalmamıştır, bunlar âlemde çok defa görülmüş, inkârı gayr-ı kaabil hakikatlardandır. Amma basireti bağlanmış, kalbi hakka karşı adavetle dolmuş olan cahiller bu gibi vukuatları icabat-ı zamandan addeder, maneviyattan bilmez, bu ise eser-i cehalettir.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyette evvel geçenler le murad; Babil ahalisi ve bilhassa o zamanda dünyanın en büyük hükümdarlarından olan (Nemrud b. Ken'an) ve onun etbâ'ıdır. Çünkü Nemrud; İbrahim (A.S.) zamanında dünyanın en birinci cebabiresindendi. Binaenaleyh; hakkı kabul etmez, doğru sözü dinlemez, daima ehl-i hakka hileyle adavet ederdi ve İbrahim (A.S.) ı ateşe misafir verinceye kadar zulmü uzattı. Nem-rud'un hakka karşı itirazlarından birisi de ehl-i sema ile mukatele etmek üzere beş bin arşın irtifâ'ında bir saray yaptı ve onda rasathaneler tertibetti ki tarassut edip ehl-i semanın ahvaline muttali olacak ve icabında muharebe edecek. İşte Nemrud bu hülyalarla uğraştığı sırada Allahü Tealâ şiddetli bir rüzgârla Nemrud'u ve etbâ'mı sarayın içinde oldukları halde sarayı temelinden tahriple helak etti ve o günün şiddetinden hariçde kalan ahali lisan-ı aslilerini şaşırıp her biri bir türlü lisanla meramlarını ifade etmeye başladılar. Hatta her biri diğerine meramını anlatmaktan âciz kaldıklarından bir çokları dağılıp dünyanın bir çok mahallerinde birer kabile teşkil ettikleri mervidir.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile hanelerinin içinde oldukları halde helak olduklarını tasrih için kelimesiyle üzerlerine yıkıldığı sarahaten zikrolunmuştur. Çünkü; bu gibi hileye teşebbüs edenlerin hilelerine kendileri düşeceklerine dair bir çok âyât-ı kerime ve ahadis-i nebeviye vardır ve bu^manâyı müfid olarak Araplar derler ki «Kendi kardeşine kuyu kazan kimse o kuyuya kendi yüzü üstüne düşen» demektir. İşte Kur'an'da bu gibi vukuatı beyan; kullarına ibret ve hakka karşı adavetin akıbeti her zaman felâket olduğunu bejranla Cenab-ı Hak kullarını insafa davet etmiştir.
Hulâsa; hakka karşı hile yapanların evlerinin temelinden yıkılıp damları üzerlerine çökerek helak oldukları ve zannetmedikleri yerden azap geldiği ve hilekârların akıbetleri her zaman azap olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ hakka karşı hilekârların dünyada helaklerini beyandan sonra âhirette azapla beraber rüsvâ olacaklarını dahi be yan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; azapla beraber âleme karşı hacîl olurlar.
Nahl 16:27
Yani; hilekârları Allahü Tealâ dünyada ihlâk ettiği gibi yevm-i kıyamette dahi onları rüsvâ eder ve der ki «Ey müşrikler! Nerededir benim şeriklerim? Siz onlar hakkında dünyada ehl-i hakka karşı adavet ve putlarınızın bana şerik olduklarını itikad ve onları himaye etmek üzere ehl-i imanla münazaa ve putlarınıza ibadet etmediklerinden dolayı onlara adavet ederdiniz. Şu halde çağırın o putları, gelsinler yardım etsinler size» demekle müşrikleri tekdir eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu ve bunun emsali âyetlerde Al-lahü Tealâ'nm putlara «Benim şeriklerim» demekle nefsine muzaf kılması istihza içindir, yoksa nefsine izafet hakîkî değildir, belki kâfirlerin itikadlarım hikâyedir. Çünkü izafet-i hakikiye; nefsinde putların şerik olmalarını icabeder. Bu ise muhaldir ve ehl-i imana putlar hakkında adavetleri ehl-i imanın putlara sebbetmelerinden ve ma'bud tanımamalarından neş'et eder. Zira; her müşrik herkesin kendi gibi putlara ibadet etmesini istediğinden ibadet etmeyenlere bittabi' adavet eder.
Nahl 16:28
Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlere azapla ihanet edeceğini ve zat-ı ülûhiyetine şerik itikad ettikleri putların nerede olduklarını tevbih tarikıyla suâl edeceğini beyandan sonra bu misilli âsîlerin âlimleri tarafından söylenecek sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu sözleriyle işledikleri günahlardan teberri etmek isterler.
Yani; kâfirler kıyamette rüsvâ olunca onları dünyada hakka davet eden enbiya ve ulema derler ki «Bugün rüsvalık ve azabın pek kötüsü şol kâfirler üzerinedir ki onlar küfrü ve envâ'-ı cinayeti irtikâpla nefsine zulmeder oldukları halde insanların ervahını kabza müekkel olan melekler onların ruhlarını kabızla vefat ettirirler ve kâfirler üzerine azap nazil olunca onlar itaat ve inkıyad. ettiklerini ortaya korlar ve «Biz kötü amel işleyen olmadık, itaat ettik» demekle beraet etmek istemeleri üzerine Allahü Tealâ tarafından «Sizin kötü amel işlemedik demenizde fayda yoktur. Zira; Allahü Tealâ sizin işlediğiniz amelin cümlesini bilir ve icabına göre ceza verir. Şu halde inkârınızda fayda yoktur» denilmek suretiyle inkârlarını reddettiler.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile ulemanın şu sözleri kâfirlerin azaplarını tezyid ve ihanetlerini tespit ve onlara şematet-lerini izhar içindir. Çünkü; dünyada onlar hakka davet ettiklerinde istihza ve kibr ü gururla karşılar, icabet etmez ve envâ'-ı ezayı reva görürlerdi. İşte ceza amel cinsinden denildiği gibi kâfirlerin dünyadaki kibirlerine mukabil âhirette zelil olacaklarını, enbiya ve ulemayı istihzalarına mukabil enbiya, ulema ve müminlerin onlara karşı şematet izhar edeceklerini ve ehl-i hakka reva gördükleri ezalara mukabil ihanet göreceklerini Kur'an'da kullarına beyanla Cenab-ı Hak lütfetmiş ve bu gibi ihanetten hazer etmek lâzım olduğunu kullarına tavsiye buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin ilka ettikleri seIemle murad; selâm ve imandır. İslâm olmalarını istedikleri zaman halet-i nez'dir. Çünkü; rurj boğazına geldiğinde azabı müşahede edince her âsî nedamet ettiği gibi kâfir de iman etmek ister ve lâkin hal-i yeiste iman makbul değildir ve yevm-i kıyamette dahi iman etmek isteyeceklerini ve fena amel işlemediklerini beyan edeceklerini ve sözlerini redle tekzib olunacaklarım bu âyette Cenab-ı Hak beyanla kullarını intibaha davet etmiştir.
Âhirette yalanı tecviz etmeyenler bunların «Biz kötü amel işlemedik" dediklerini şöyle tevcih ederler. Yani «Kendi zu'mumuz ve itikadımızca biz kötülük etmedik" demektir.
Nahl 16:29
Vacip Tealâ kâfirlerin âhirette rüsvâ olacaklarını beyan ettiği gibi dahil olacakları mekânlarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; azab-ı elîm içinde ebeden kalmak elbette kötüdür.
Bu âyet; Cehennem'in müteaddid tabakaları olduğuna delâlet eder. Zira müteaddid kapılar; müteaddid derekeler olduğuna delildir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kıyamette cereyan edecek ahvâl üzerine şu kahrıâmiz hitabın geleceğine ve azap üzerine azap olacağına işaret için lafzıyla varid olmuştur.
Nahl 16:30
Vacip Tealâ; «Rabbiniz ne inzal etti?» suâline esatîrülevvelîn demekle cevap verenler kendilerinin vizrini ve idlâl ettikleri kimselerin veballerinin mislini götüreceklerini ve zalim oldukları halde ruhlarının kabzolunduğunda âhirette imanı kabul edeceklerse de kabul olunmayıp «Girin Cehennemin kapısından» denileceğini beyan ettiği gibi «Rabbiniz ne inzal etti?» suâline «Hayır inzal etti» şeklinde cevap verenlerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; haramdan sakınmakla nefsini mehlekeden muhafaza eden kimselere «Rabbiniz sizin ahvalinizi ıslah için resulünüze ne gibi şey inzal etti?» diyerek vâki olan suâle cevapta müttekiler kemâl-i meserret ve memnuniyetle «Rabbimiz nebimize hayr-ı mahz inzal etti» demekle cevap verirler, Kur'an'ın ve ahkâmının hayır olduğunu beyan ederler. Şu dünyada Kur'an'ın emrine imtisal ve nehyinden içtinapla amel-i salih işlemek suretiyle ihsan eden kimseler için sevap, güzel rızk, ilm-i ledünnî, fütuhat ve nusret vardır; elbette dar-ı âhirette hazırlanan nimetler, bu dünyada verilen nimetlerden daha hayırlıdır. Şirkten ve sair günahlardan ittika eden müminlerin makamları olan Cennet ne güzel oldu.
Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette ittika ile murad; haram olan şeylerin küllisinden ictinab etmek ve vâcibatın cemiini işlemektir. İhsanla murad; ibadette ihsandır. Kasene yle murad; dünyada ihsan sahiplerine emsalleri tarafından meth ü sena ve düşman üzerine galebe, feth-i bilâd, emval-i ganimet, bol rızık ve sair ni'metlerdir. Âhirette : İhsan mukabili hasene birden ona, ondan yüze ve yüzden yedi yüze kadar sevaptır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile şu suâle cevap verenler müminlerdir. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu veçhile hacc mevsiminde etraftan gelen kafile müşriklere sorduklarında «Esâtîrülevvelîn» demekle cevap verirler ve müminlere sorduklarında «Rabbimiz hayır inzal etti» demekle cevap verdiklerini Vacip Tealâ bu âyetle beyan etti.
Nahl 16:31
Vacip Tealâ müttekilerin makamlarını icmalen beyandan sonra ehl-i takvanın makamlarını ve nail olacakları nimetleri tafsil etmek üzere buyuruyor.
Bu sözleriyle ehl-i ima: nı tebşir ederler.
Cennetle murad; mahud Cennet ve Cennefin bağlan ve bostanlarııdr. Adinle murad; mahall-i ikamettir. Yani müttekilerin âhirette ikamet edecekleri mahalleri bağlar ve bostanlarla doludur ve bağın letafetini getiren akar ırmaklar da vardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın her arzu ettiği şeyin ancak Cennet'te bulunacağına âyet delâlet eder. Zira yi takdim; hasra delâlet ettiği gibi de bulunan lâfzı da umuma delâlet ettiğinden her arzu edilen şeyin ancak Cennet'te olacağına delâlet eder.
Ehl-i narın nefislerine zulmederek vefat edip nar-ı Cahime müstehak oldukları gibi ehl-i Cennet de küfürden ve sair maâsîden tahir olarak vefat edip Cennet'e müstehak olduklarına âyet delâlet eder. Binaenaleyh Cennet'e girmenin şartı; küfürden pâk olmak olduğuna dahi delâlet eder. Çünkü; küfrüzere vefat eden kimsenin Cehennem'de ebedî kalacağına ve Cennet'ten bilkülliye mahrum olacağına nusus-u kat'iyey-i saire Kur'an'm müteaddid mevkilerinde mevcuttur ve ehl-i Cennefin cemi-i Afattan selâmetleri devam üzere olacağına işaret için devama delâlet eden cümle-i ismiyeyle varid olmuş ve Cennet'te derecata nail olmak güzel amel sebebiyle olacağına binaen amelleri sebebiyle dahil olmaları emrolunacağı beyan olunmuştur.
Hulâsa; müttekilerin mahall-i ikametleri altından nehirler cereyan eden cennetler olduğu, onlar için Cennet'te her istedikleri mevcut bulunduğu, küfürden ve sair günahlardan tayyib olarak; vefat eden müttekileri Allahü Tealâ'mn böyle ni'metlerle cezalandırdığı ve meleklerin ehl-i Gennet'i selâmetle tebşir edip »Amelleriniz sebebiyle girin Cennet'e» diyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:32
Vacip Tealâ müttekilerin makamlarını icmalen beyandan sonra ehl-i takvanın makamlarını ve nail olacakları nimetleri tafsil etmek üzere buyuruyor.
Bu sözleriyle ehl-i ima: nı tebşir ederler.
Cennetle murad; mahud Cennet ve Cennefin bağlan ve bostanlarııdr. Adinle murad; mahall-i ikamettir. Yani müttekilerin âhirette ikamet edecekleri mahalleri bağlar ve bostanlarla doludur ve bağın letafetini getiren akar ırmaklar da vardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın her arzu ettiği şeyin ancak Cennet'te bulunacağına âyet delâlet eder. Zira yi takdim; hasra delâlet ettiği gibi de bulunan lâfzı da umuma delâlet ettiğinden her arzu edilen şeyin ancak Cennet'te olacağına delâlet eder.
Ehl-i narın nefislerine zulmederek vefat edip nar-ı Cahime müstehak oldukları gibi ehl-i Cennet de küfürden ve sair maâsîden tahir olarak vefat edip Cennet'e müstehak olduklarına âyet delâlet eder. Binaenaleyh Cennet'e girmenin şartı; küfürden pâk olmak olduğuna dahi delâlet eder. Çünkü; küfrüzere vefat eden kimsenin Cehennem'de ebedî kalacağına ve Cennet'ten bilkülliye mahrum olacağına nusus-u kat'iyey-i saire Kur'an'm müteaddid mevkilerinde mevcuttur ve ehl-i Cennefin cemi-i Afattan selâmetleri devam üzere olacağına işaret için devama delâlet eden cümle-i ismiyeyle varid olmuş ve Cennet'te derecata nail olmak güzel amel sebebiyle olacağına binaen amelleri sebebiyle dahil olmaları emrolunacağı beyan olunmuştur.
Hulâsa; müttekilerin mahall-i ikametleri altından nehirler cereyan eden cennetler olduğu, onlar için Cennet'te her istedikleri mevcut bulunduğu, küfürden ve sair günahlardan tayyib olarak; vefat eden müttekileri Allahü Tealâ'mn böyle ni'metlerle cezalandırdığı ve meleklerin ehl-i Gennet'i selâmetle tebşir edip »Amelleriniz sebebiyle girin Cennet'e» diyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:33
Vacip Tealâ nübüvveti inkâr ve. ikrar edenlerin hallerini beyandan sonra nübüvveti inkâr edenlerin bazı şüphelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Fahri Kâinat'm nübüvvetini inkâr eden müşrikler ke-mâl-i inat ve kibr ü gururlarından hiç bir şeye intizar etmezler, illâ ruhlarını kabza müvekkel olan meleklerin gelip ruhlarını kab-zetmelerine veyahut azab-ı ilâhiye dair emr-i ilâhinin gelmesine ve kendilerinin Ölümlerine veya muazzap olmalarına intizar ederler. Binaenaleyh; bunlardan birisi gelmedikçe iman etmezler. Amma gerek ervahı kabza me'mur olan melekler ve gerek, azab-ı ilâhiye dair emir gelip azabı muayene edince iman etmek isterler ve lâkin o vakitte iman makbul değildir. Meleğin veya azaba dair emr-i ilâhinin gelmesini beklemek bunlara mahsus bir hal değildir. Zira; bunlardan evvel geçen milletlerin halleri dahi bunlar gibi küfür ve sair günahlara ısrarla iman etmemekti. Halbuki onlara azabet-mekle Cenab-ı Hak zulmetmedi, velâkin onlar küfrü ve envâ'-ı cinayeti işlemekle nefislerine zulmettiler. Enbiyanın nasihatlarım dinleyip davetlerine icabet etmediler ve nefislerini mehlekeye attılar. Binaenaleyh; kendi amellerinin ukuubatı onlara isabet ve ru-sül-ü kiramı istihzalarının cezası onları ihata etti. Şu halde azaptan halas olmak imkânı kalmadı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette emr-i ilâhi yle murad; dünyada onlara azabın gelmesi ve helak olmalarına dair emir veyahut kıyamete dair emirdir. «Müşriklerin halleri şu beyan olunan iki şeyden birinin gelmesine intizar etmektir» demek; «Bu iki şeyden biri gelmedikçe iman etmezler ve bu ikiden birisi gelip azabı müşahede edince iman ederler ve lâkin fayda etmez» demektir.
Hulâsa; müşriklerin ruhlarının kabzına me'mur olan meleklerin veya azaplarına dair emrin gelmesine intizar ettikleri, bu iki emirden birine intizar bunlara mahsus olmayıp bunlardan evvel geçen milletlerin halleri de böyle olduğu, Allahü Tealâ onlara zulmetmeyip ancak onların kendilerine zulmettikleri, amellerinin ukuubeti kendilerine isabet ettiği, ehl-i hakkı istihzalarının cezası onları ihata eylediği, halleri ve sıfatları böyle olan kimselerin akıbetleri her zaman böyle olacağı bu âyetten müstefad olan feyaid cümlesindendir.
Nahl 16:34
Vacip Tealâ nübüvveti inkâr ve. ikrar edenlerin hallerini beyandan sonra nübüvveti inkâr edenlerin bazı şüphelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Fahri Kâinat'm nübüvvetini inkâr eden müşrikler ke-mâl-i inat ve kibr ü gururlarından hiç bir şeye intizar etmezler, illâ ruhlarını kabza müvekkel olan meleklerin gelip ruhlarını kab-zetmelerine veyahut azab-ı ilâhiye dair emr-i ilâhinin gelmesine ve kendilerinin Ölümlerine veya muazzap olmalarına intizar ederler. Binaenaleyh; bunlardan birisi gelmedikçe iman etmezler. Amma gerek ervahı kabza me'mur olan melekler ve gerek, azab-ı ilâhiye dair emir gelip azabı muayene edince iman etmek isterler ve lâkin o vakitte iman makbul değildir. Meleğin veya azaba dair emr-i ilâhinin gelmesini beklemek bunlara mahsus bir hal değildir. Zira; bunlardan evvel geçen milletlerin halleri dahi bunlar gibi küfür ve sair günahlara ısrarla iman etmemekti. Halbuki onlara azabet-mekle Cenab-ı Hak zulmetmedi, velâkin onlar küfrü ve envâ'-ı cinayeti işlemekle nefislerine zulmettiler. Enbiyanın nasihatlarım dinleyip davetlerine icabet etmediler ve nefislerini mehlekeye attılar. Binaenaleyh; kendi amellerinin ukuubatı onlara isabet ve ru-sül-ü kiramı istihzalarının cezası onları ihata etti. Şu halde azaptan halas olmak imkânı kalmadı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette emr-i ilâhi yle murad; dünyada onlara azabın gelmesi ve helak olmalarına dair emir veyahut kıyamete dair emirdir. «Müşriklerin halleri şu beyan olunan iki şeyden birinin gelmesine intizar etmektir» demek; «Bu iki şeyden biri gelmedikçe iman etmezler ve bu ikiden birisi gelip azabı müşahede edince iman ederler ve lâkin fayda etmez» demektir.
Hulâsa; müşriklerin ruhlarının kabzına me'mur olan meleklerin veya azaplarına dair emrin gelmesine intizar ettikleri, bu iki emirden birine intizar bunlara mahsus olmayıp bunlardan evvel geçen milletlerin halleri de böyle olduğu, Allahü Tealâ onlara zulmetmeyip ancak onların kendilerine zulmettikleri, amellerinin ukuubeti kendilerine isabet ettiği, ehl-i hakkı istihzalarının cezası onları ihata eylediği, halleri ve sıfatları böyle olan kimselerin akıbetleri her zaman böyle olacağı bu âyetten müstefad olan feyaid cümlesindendir.
Nahl 16:35
Vacip Tealâ nübüvveti inkâr eden kâfirlerin sözlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; nübüvveti tasdik etmeyen müşrikler istihza tarikiyle dediler ki «Allahü Tealâ bizim ve babalarımızın imanını murad etmedi. Eğer Allahü Tealâ bizim ve babalarımızın imanını murad etmiş olsaydı biz ve babalarımız Allah'ın gayrı putlara ve sair eşyadan hiç bir şeye ibadet etmezdik, halbuki ibadet ediyoruz. Şu halde resul göndermekte asla fayda yoktur. Çünkü; her şey onun iradesiyle olduğundan resul göndermeye ihtiyaç yoktur. Zira; hükmü kafidir, murad ettiği şey elbette olur ve eğer Allahü Tealâ murad etmiş olsaydı bizim zaman-ı cahiliyede nefsimize haram kıldığımız şeylerden Allah'ın dûnunda hiç bir şeyi haram kılmazdık, halbuki bir çok şeyleri haram kıldık» demekle evham ve hayallerine ittibâ' ederek vâhî delillerle istidlal ettiler ve bunların istidlalleri gibi Kureyş'ten evvel geçen ümmetler de istidlal etmiş ve aynı sözü söylemişlerdi. Halbuki irade-i ilâhiye ef'âl-i. ihtiyariyede abdin iradesine tâbi olduğundan abid ef âlini irade etmedikçe Allahü Tealâ murad etmez. Hal böyle olunca rusül-ü kiranı üzerine bir kimsenin hidayeti ve imanı vacip olmadı, ancak risaletini ümmetine tebliğ ve açık surette ahkâm-ı şer'iyeyi beyan etmek vacip oldu. Binaenaleyh; efrad-ı ümmetin iman edip etmemelerinden resuller mes'ûl değillerdir. Zira; hiç bir kimseyi imana cebre me'-mur olmadılar, ancak vazifeleri ümmetlerine doğru yolu göstermektir. Şu hale kafi delillerle imanın vacip olduğunu beyandan sonra vazife ümmete aittir.
Hulâsa; müşrikler Allah'ın iradesine istinad ederek şirklerinin doğru olduğunu iddia ettikleri, «Eğer Allahü Tealâ dilemiş olsaydı biz ve babalarımız şirketmez ve bir şeyi haram kılmazdık» dedikleri, bu sözler yalnız bunlara mahsus olmayıp evvel geçenlerin de böyle söyledikleri ve rusül-ü kiram üzerine tebliğden başka bir şey vacip olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:36
Vacip Tealâ Rusül-ü kiramın vazifeleri ancak tebliğ olduğunu icmalen beyandan sonra tebliğ etmekle me'mur oldukları ahkâmı tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; zatıma yemin ederim ki her ümmeti ıslah ve ahvalini tanzim için biz resul gönderdik ve o resul vasıtasıyla biz, ümmetine «Allah'a ibadet ve Allah'ın gayrı ma'budlardan içtinab edin. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak yok» demekle tevhide davet ettik. Bizim bu davetimiz üzerine o ümmetlerden bazılarını Allahü Tealâ hidayette kıldı ki onlar iman ettiler ve necat buldular, bazıları iradelerini dalâlete sarfettiklerinderi onlar üzerine dalâlet hak oldu. Zira; iradelerini hayra sarfetmediklerinden muvaffak olamadılar, dalâleti irtikâb edenlerin helaklerinde tereddüd ederseniz yer yüzünde seyrüsefer edin, görün, tekzibedenlerin akıbetleri ne oldu. - Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile mülkünde hakîkî tasarruf Allah'a mahsus olduğundan hidayeti ve dalâleti halkeden Allahü Tealâ'dır ve lâkin abdin iradesini sarfla kesbetmesi şarttır. Zira; abdin ef'âl-i ihtiyariyesini Allah'ın halketmesi abdin kisbine mevkuftur. Binaenaleyh; abid kâsiptir, Allahü Tealâ da haliktır.
Emr~i ilâhinin irade-i ilâhiyeden başka olduğuna- bu âyet delâlet eder. Zira; kâfire imanla emreder, halbuki kâfir iradesini imana sarfetmediğinden Allahü Tealâ imanını irade etmez. Şu halde emir var, irade yoktur. Binaenaleyh; "Emir, iradeyi mutazam-mm» diyenlerin itikadları merduddur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran dalâlet le murad; azab-ı dünyevîdir. Yani «Onlar üzerine dalâlet hak oldu» demek; «İradesini küfre sarfedip küfründe devam edenler üzerine dünyada helak vacip oldu. Eğer şüphe ederseniz gidin, harabelerini görün ki akıbetlerinin ne gibi felâketlere ma'ruz kaldığım bilesiniz. Şu halde eğer küfrünüzde devam ederseniz sizin de akıbetiniz helak olacak)) demektir. Bu gibi, şeylerde itibar ekseriyetedir. Binaenaleyh; bazı keferenin helak olmamasıyla itiraz varid olmadığı gibi bazı akvamın helak olmamasıyla dahi itiraz varid olmaz, bilhassa bu misilli âyetler kendilerine mahsus meb'ûs olan resullerini tekzibedenlere aittir.
Hulâsa; her ümmete bir Resul gönderildiği, o resulün vazifesi; ümmetine, Allah'a ibadetle emredip Allah'ın gayrıya ibadetten nehyetmek olduğu, resul gelince her ümmetin iki fırka olup birinin hidayeti ihtiyar, diğerinin dalâleti irtikâbettiği, resullerini tek-zibedenlerin akıbetleri helak olduğunu görmek isteyenlerin seyrüsefer edip harabeleri görmek ve ondan ibret almak lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:37
Vacip Tealâ her ümmete bir resul gönderdiğini ve nâsın iki fırka olup dalâleti irtikâb edenlerin akıbetleri helak olduğunu be-yanettiği gibi dalâleti tahakkuk edenlerin hidayete muvaffak olamayacaklarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Allahü Tealâ dalâleti irtikâb edenleri suret-i cebriyede imana ithal etmez, belki onlar iradelerini dalâlete sarfettiklerinden Allahü Tealâ dalâletlerini halkeder.
Hulâsa; Resulullah'm kâfirlerin imanlarını şiddetle arzu etme-si fayda etmediği, dalâli irtikâb edenlerin imana muvaffak olamayacakları ve dalâli irtikâb edenlere yardım ve şefaat edecek bir kimsenin bulunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:38
Vacip Tealâ nübüvveti inkâr edenlerin şüphelerinden diğerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşrikler tevhidi inkâr ettikleri gibi ba'si de inkâr ederler ve bu inkârlarını şiddetli yeminleriyle te'kid ederler ve derler ki «Ölmüş olan kimseyi Allahü Tealâ ihya edip kabrinden kaldırmaz. Zira insan; şu görülen cisimden ibarettir. Bu cisim toprağa karışıp çürüyüp yok olduktan sonra bu, tekrar iade olunmaz. Çünkü; hayat-ı hayvani zail olduktan sonra- tekrar iadesi kaabil değildir". Fakat bu inkârları merduddur. Binaenaleyh; onlar elbette iade olunacaklardır. Zira; Allahü Tealâ insanları öldükten sonra ihya edeceğini vaad etti ve vaadini yerine getirmek Allahü Tealâ üzerine hak oldu. Şu halde onlar elbette ihya olunacaklardır, lâkin nâsın ekserisi kudret-i ilâhiyenin her şeye şamil ve ölmüş insanları ihyaya kâfi olduğunu bilmezler. Halbuki insanı iptidaen icada kaadir olan Allahü Tealâ; öldükten sonra da ihyaya kaadirdir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet müşrik-, lerden bir kimse hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; bir müminin müşrikte olan alacağını isteyip «Âhiret vardır, Allah'tan kork hakkını ^er» dediğinde müşrik «Senin itikaad ettiğin âhiret yoktur» diyerek şiddetle yemin etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Müşriklerin inkâr ettiği gibi bugün de müşriklerden daha eşnâ' bir çok kimseler de âhireti inkâr etmektedirler. Çünkü; bütün himmetleri ve nazarları ülfet ettikleri hayat-ı dünyaya münhasır olup kudretullahm vüs'atmdan ve iptidaen icad olundukları madde-i asliyeleri olan bir katre meniden meydana geldiklerinden gafletleri inkârlarına sebep oluyor. Binaenaleyh; Vacip Tealâ hasrı inkâr edenleri cehaletle zemmetmiştir. Çünkü; ilim ve idrak şanından olan kimse hasrın imkânında tereddüd etmez ve mümkün olan bir şeyin vukuunu inkâr etmekte bir manâ da yoktur. Halbuki inkârında bir çok zarar var ve lâkin ikrarında bir zarar ve güçlük olmadığı gibi, insaniyet noktasından faydaları sayılmaz ve tükenmezdir. Meselâ âhireti ikrar eden bir kimse gayrın hukukuna tecavüz edemez ve ebnâ-yı cinsini zarardan vikaye eder, bu mu fenadır? Yalandan ve âhara bigayrıhakkm ta'n u teşni' gibi şeylerden ve sair ahlâk-ı zemimeden nefsini muhafaza eder; bu mu fenadır? Ahiret korkusu insanı Rabbisine vazife-i ubudiyetini edaya sevkeder; bu mu fenadır? Âhireti ikrar; insanı rahata ve ıztırab-ı kalpten sükûnete sevkeder; bu mu fenadır? Ahiretin vukuunda şüphe yoktur. Fakat farzımuhal olarak yoktur diyenlerin sözü doğru olsa itikadından bir zarar gelmez. Lâkin âhireti itikad ettiği Müslümanların itikadiyatı ahiret önüne çıkınca başına geleceğini düşünmek daha evlâ değil midir? Ahiretin vukuuna bilûmum enbiya, şeriatlar ve kütüb-ü mukaddese ittifak etmiş ve her zamanda insanların muârazadan âciz olduğu edille-i kafiyeyle vukuu sabit ve itikadı farz olmuştur. Binaenaleyh; ikrar edenler aklî ve naklî bir çok delillere istinad ederler, fakat inkâr edenlerin istinad ettikleri acaba nedir? Onların arzu-yu nefsaniyeden başka bir delile istinad edemedikleri ma'lûmdur. Şu halde âhireti inkâr; sırf dava-yı nefsaniyeden ibaret olup bu ise erbab-ı ukul nazarında, hiçtir.
Hulâsa; kâfirler vVefat etmiş olan kimseler bir daha hayat; bulmaz^ diyerek yemin edip yeminlerini şiddetle te'kidettikleri, ölmüş olan kimsenin kıyamette elbette dirileceğini Cenab-ı Hakkın vaad ettiği, vaadini incaz etmek Allahü Tealâ üzerine hak olduğu ve lâkin ekser-i nasın bunu bilmedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:39
Vacip Tealâ hasrı inkâr edenleri reddettikten sonra haşrırij vukuunda maksadı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani haşrm vukuuna sebep; ikidir :
Birincisi; müşriklerin ihtilâf ettikleri hasrın vücut bulmasıyla haklı ve haksız, muti' ve âsî bilinsin, zalimle mazlum birbirinden ayrılsın.
İkincisi; kâfirler ba'sı inkârda kendilerinin yalancı olduklarını bilsin ve küfürlerinin cezasını görsünler.
Hasrı inkârda kâfirlerin yalancı olduklarını müminlerin bildiklerine işaret için hasrın vukuuyla yalancı olduklarını bilmek kâfirlere tahsis olunmuştur. Çünkü; müminler haşrm vukuunu su-ret-i kafiyede bildiklerinden bu dünyada itikad etmişlerdir, amma kâfirler âhirette re'yel'ayn görünceye kadar kendilerinin yalancı olduklarını bilmediklerinden onlar yalancı olduklarını haşrm vukuunda bileceklerdir. Binaenaleyh bu âyette kâfirler iki veçhile zerhmolunmuşlardır : Birisi; kâfir, diğeri de yalancı olmalarıdır.
Nahl 16:40
Vacip Tealâ haşrm vukuunu ve vukuundan maksadı beyanından sonra hasrın kudret-i ilâhiyeye nisbetle gayet kolay olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; küçük ve büyük bir şeyin vücut bulmasına bizim İra-1 demiz taalluk edince bizim o şeye hitabımız "Sen hadis ol, vücut bul» demektir. Bizim bu hitabımız üzerine o şey derhal vücut bulur, asla tahalluf etmez.
Hitab-ı ilâhiyeyle o şeyin vücudu arasına asla zaman girmeyip hemen vücut bulacağına işaret için ta'kibe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. İşte emvata Cenab-ı Hakkın «Derhal hayat bulun» demesiyle hemen zaman fevt etmeden hayat bulur ve arsa-i mahşere tecemmu' ederler ve kâfirler de inkâr ettikleri hasrın nasıl vuku bulduğunu görürler. Hatta emvata «Kalkın kabrinizden» emri gelince herkes kendini kabrinin üzerinde ayakta görür ve arsa-i mahşer cihetine yürür. Şu halde emvati hasretmek kâfirlerin zannettikleri gibi müşkül birşey değildir, ancak emrine tâbidir'.
Nahl 16:41
Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkâr ederek şiddetle yemin et-tiklerini, halbuki hasrın vukuu muhakkak olup onların itikadları batıl olduğunu ve haşir gayet kolay ve emrine tâbi' bulun-duğun, kâfirlerin küfrüzere ısrar ettiklerini beyandan sonra ehl-i İslâm'ı hicrete mecbur ettiklerini ve hicret edenlerin nail olacakları mükâfatı beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte bunlar, Allah'ın âhirette vereceği ecri bilseler sabır ve tevekkülde gayretleri daha ziyade olurdu.
Yani; kâfirlerin zulm ü taaddüeri, bigayrıhakkm tecavüzleri ve ezalarıyla mazlum olduktan sonra Allahü Tealâ'nın rızası için terk-i diyar ederek hicret edenleri elbette biz, dünyada güzel bir meskende iskân eder ve bol rızık veririz, onlar için âhiret sevabı daha büyüktür. Eğer müşrikler bilseler müminlere muvafakatla iman eder ve yaptıkları cevr ü cefaya nedametle âhiret ecrinden hissedar olurlar ve lâkin bilmezler, hicret edenler şol kimseler ki düşmanları tarafından vuku bulan cevr ü cefaya sabırla ancak Rab-lerine tefviz-i umur ederler ve esbab-ı âdiyeye tevessül ederlerse de esbaba itimad etmezler, ancak Rablerine itimad ederler. Çünkü; her şeyde müessiri hakikî Rableri olduğunu ve gayra itimadda fayda olmadığını bilirler ve başkasına bel bağlamazlar.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nîsâbûrî'nin beyanlarına nazaran âyet-i celiie; ashaptan Hz. (Bilâl), (Suheyp), (Hubab), (Abis) ve (Ebi-cendel) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; bunlara Kureyşiler dinlerinden döndürmek için çok eza yaparlardı. Hatta (Bilâl) Hazretlerini Mekke'nin dışında güneşe yatırıp karnının üzerine kaldıramayacağı ağır taş koymakla eza ettiklerini görünce Ebubekir Hazretleri satın alıp âzâd ettiği ve diğerlerine de envâ'-ı ezayı reva görmeleri üzerine hicretlerine müsaade olunmak üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Bu âyette hicretle murad; Allah'ın rızasını tahsil ve dinini muhafaza için vâki olan hicret olduğuna işaret için varid olmuştur ki «Allah için hicret ettiler» demektir. Binaenaleyh; Allah'ın rızasını ve dinini muhafazanın gayrı bir maksatla bir beldeden diğer beldeye nakil kabilinden olan hicretin nazar-ı şeri'de bir kıymeti yoktur. Zira; âyette dünyada haseneye ve âhirette daha büyük ecre sebep olan hicretin Vacip Tealâ'mn zatı ve.rızası için vuku bulan hicret olduğu sarahaten beyan olunmuştur ki muhacirîn-i kiramı dünyada Medine'de iskân ve bol rızık vermekle bu âyette dünyaya müteallik olan vaadini incaz buyurdu, Şu halde âyet; hak yolunda hicret edenlerin indallah faziletlerine
delâlet eder. Bu âyette kelimesinin cevabı mukadderdir ve takriri şöyledir : «Eğer hicret edenler hicretin sevabını ve âhirette nail olacakları dereceleri bilselerdi daha ziyade ibadet ve taât eder, düşmanlarının ezalarına daha ziyade sabır ve sebat ederlerdi» demektir. Şu manâ zamiri muhacirine râci' olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile zamirin müşriklere râci' olmak ihtimaline nazaran manâ-yt nazım:
…
demektir.
Haseneyle murad; belde-i kasene, fütuhat, emval-i ganimet, sair rızk-% hasen ve refah-ı hâldir. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz, Ömer'in «Muhacirinden bir kimseye emval-i ganimetten atiye verdiğinde al şunu Allahü Tealâ sana mübarek kılsın. Zira bu atiye; sana Allah'ın vaad ettiği hasenedir ve âhirette daha büyüğü vardır» buyurdukları mervidir, bu sözleri; âyette haseneyle muradın dünyada muhacirine verilen atiye-i ilâhiye olduğuna delâlet ettiğinden âyeti tefsirdir.
Muhacirinin sabırları yla murad; ibadetten hasıl olan meşakkate, hicretle hasıl olan fırkata, cihatta nefislerini ve mallarını bezletmekle sarfettikleri makderete, kâfirlerin ezalarına mukavemete ve şehevat-ı nefsaniyelerini redle hasıl olan zahmete sabretmeleridir. Tevekkül le murad; bilkülliye mahlû-kata îti7nadı terkle canib-i hakka teveccüh edip her umurunda Allah'a itimad etmektir. Muhacirin le murad; Resulullah'a, ashabına ve din uğrunda hicret edenlerin cümlesine şamildir. Muhacirini Cenab-ı Hak bu âyette iki sıfatla sena etmiştir : Birincisi; sabr u sebat, ikincisi; tevekkül-ü tamdır. Binaenaleyh; dinini muhafaza için hicret eden bir kimse Cenab-ı Hakka itimad ederek her nereye hicret etse rızık ve rahat hususunda zahmet çekmeyeceğine âyet ve delâlet eder ve böyle de oluyor. Ancak bazı muhacirinin perişanlığıyla bu âyete itiraz varid olmaz. Zira; ekserisinin hicreti din kaygısına mebni olmadığı gibi dinine müba-lâtı bile yoktur. Çünkü mevzû'-u âyet; din için hicret edenler hakkındadır. Binaenaleyh; bu misilli, kimselerin dinini muhafaza için olmadığı cihetle onlar haklarında «Âyetin sırrı zuhur etmedi» diyerek itiraz varid değildir.
Hulâsa; kâfirler ve âsîler tarafından zulüm gördükten sonra dinini muhafaza için hicret eden kimsenin dünyada envâ'-ı hase-neyi cami' bir mekâna iskân olunacağı ve âhirette daha büyük ecre ve âlî derecelere nail olacağı ve onların son derece sabır ve te-vekkül-ü tam sahipleri olduğu ve eğer muhacerette olan faziletin hakikatini bilmiş olsalar daha ziyade sabr u sebat edip ibadete sa'y ü gayret edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Nahl 16:42
Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkâr ederek şiddetle yemin et-tiklerini, halbuki hasrın vukuu muhakkak olup onların itikadları batıl olduğunu ve haşir gayet kolay ve emrine tâbi' bulun-duğun, kâfirlerin küfrüzere ısrar ettiklerini beyandan sonra ehl-i İslâm'ı hicrete mecbur ettiklerini ve hicret edenlerin nail olacakları mükâfatı beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte bunlar, Allah'ın âhirette vereceği ecri bilseler sabır ve tevekkülde gayretleri daha ziyade olurdu.
Yani; kâfirlerin zulm ü taaddüeri, bigayrıhakkm tecavüzleri ve ezalarıyla mazlum olduktan sonra Allahü Tealâ'nın rızası için terk-i diyar ederek hicret edenleri elbette biz, dünyada güzel bir meskende iskân eder ve bol rızık veririz, onlar için âhiret sevabı daha büyüktür. Eğer müşrikler bilseler müminlere muvafakatla iman eder ve yaptıkları cevr ü cefaya nedametle âhiret ecrinden hissedar olurlar ve lâkin bilmezler, hicret edenler şol kimseler ki düşmanları tarafından vuku bulan cevr ü cefaya sabırla ancak Rab-lerine tefviz-i umur ederler ve esbab-ı âdiyeye tevessül ederlerse de esbaba itimad etmezler, ancak Rablerine itimad ederler. Çünkü; her şeyde müessiri hakikî Rableri olduğunu ve gayra itimadda fayda olmadığını bilirler ve başkasına bel bağlamazlar.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nîsâbûrî'nin beyanlarına nazaran âyet-i celiie; ashaptan Hz. (Bilâl), (Suheyp), (Hubab), (Abis) ve (Ebi-cendel) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; bunlara Kureyşiler dinlerinden döndürmek için çok eza yaparlardı. Hatta (Bilâl) Hazretlerini Mekke'nin dışında güneşe yatırıp karnının üzerine kaldıramayacağı ağır taş koymakla eza ettiklerini görünce Ebubekir Hazretleri satın alıp âzâd ettiği ve diğerlerine de envâ'-ı ezayı reva görmeleri üzerine hicretlerine müsaade olunmak üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Bu âyette hicretle murad; Allah'ın rızasını tahsil ve dinini muhafaza için vâki olan hicret olduğuna işaret için varid olmuştur ki «Allah için hicret ettiler» demektir. Binaenaleyh; Allah'ın rızasını ve dinini muhafazanın gayrı bir maksatla bir beldeden diğer beldeye nakil kabilinden olan hicretin nazar-ı şeri'de bir kıymeti yoktur. Zira; âyette dünyada haseneye ve âhirette daha büyük ecre sebep olan hicretin Vacip Tealâ'mn zatı ve.rızası için vuku bulan hicret olduğu sarahaten beyan olunmuştur ki muhacirîn-i kiramı dünyada Medine'de iskân ve bol rızık vermekle bu âyette dünyaya müteallik olan vaadini incaz buyurdu, Şu halde âyet; hak yolunda hicret edenlerin indallah faziletlerine
delâlet eder. Bu âyette kelimesinin cevabı mukadderdir ve takriri şöyledir : «Eğer hicret edenler hicretin sevabını ve âhirette nail olacakları dereceleri bilselerdi daha ziyade ibadet ve taât eder, düşmanlarının ezalarına daha ziyade sabır ve sebat ederlerdi» demektir. Şu manâ zamiri muhacirine râci' olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile zamirin müşriklere râci' olmak ihtimaline nazaran manâ-yt nazım:
…
demektir.
Haseneyle murad; belde-i kasene, fütuhat, emval-i ganimet, sair rızk-% hasen ve refah-ı hâldir. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz, Ömer'in «Muhacirinden bir kimseye emval-i ganimetten atiye verdiğinde al şunu Allahü Tealâ sana mübarek kılsın. Zira bu atiye; sana Allah'ın vaad ettiği hasenedir ve âhirette daha büyüğü vardır» buyurdukları mervidir, bu sözleri; âyette haseneyle muradın dünyada muhacirine verilen atiye-i ilâhiye olduğuna delâlet ettiğinden âyeti tefsirdir.
Muhacirinin sabırları yla murad; ibadetten hasıl olan meşakkate, hicretle hasıl olan fırkata, cihatta nefislerini ve mallarını bezletmekle sarfettikleri makderete, kâfirlerin ezalarına mukavemete ve şehevat-ı nefsaniyelerini redle hasıl olan zahmete sabretmeleridir. Tevekkül le murad; bilkülliye mahlû-kata îti7nadı terkle canib-i hakka teveccüh edip her umurunda Allah'a itimad etmektir. Muhacirin le murad; Resulullah'a, ashabına ve din uğrunda hicret edenlerin cümlesine şamildir. Muhacirini Cenab-ı Hak bu âyette iki sıfatla sena etmiştir : Birincisi; sabr u sebat, ikincisi; tevekkül-ü tamdır. Binaenaleyh; dinini muhafaza için hicret eden bir kimse Cenab-ı Hakka itimad ederek her nereye hicret etse rızık ve rahat hususunda zahmet çekmeyeceğine âyet ve delâlet eder ve böyle de oluyor. Ancak bazı muhacirinin perişanlığıyla bu âyete itiraz varid olmaz. Zira; ekserisinin hicreti din kaygısına mebni olmadığı gibi dinine müba-lâtı bile yoktur. Çünkü mevzû'-u âyet; din için hicret edenler hakkındadır. Binaenaleyh; bu misilli, kimselerin dinini muhafaza için olmadığı cihetle onlar haklarında «Âyetin sırrı zuhur etmedi» diyerek itiraz varid değildir.
Hulâsa; kâfirler ve âsîler tarafından zulüm gördükten sonra dinini muhafaza için hicret eden kimsenin dünyada envâ'-ı hase-neyi cami' bir mekâna iskân olunacağı ve âhirette daha büyük ecre ve âlî derecelere nail olacağı ve onların son derece sabır ve te-vekkül-ü tam sahipleri olduğu ve eğer muhacerette olan faziletin hakikatini bilmiş olsalar daha ziyade sabr u sebat edip ibadete sa'y ü gayret edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Nahl 16:43
Vacip Tealâ muhacirinin faziletlerini beyandan sonra nübüvvet hakkında kâfirlerin şüphelerini reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler beşeriyetin risalete münafi olduğunu iddia ederek senin risaletini inkâr ederler. Halbuki yâ Ekrem-er Rusül! Biz senden evvel kullarımızı ıslah ve tarik-ı hakkı onlara göstermek için resul göndermedik, illâ beşerden bir takım erkekler gönderdik ki biz o recüllere maâlim-i diniye ve ahkâm-ı şer'iyeyi vahyederiz. Eğer beşerin resul olmasında şüphe ederseniz ehl-i ilimden suâl edin. Onlar size beşeriyetin risalete münafi olmadığını haber versinler. Zira; Ehl-i kitabın uleması resullerin beşer olduğunu bilirler ve bu baptaki şüphenizi izale ederler.
Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; ehl-i Mekke'ye ve onların itikadında olanlara cevaptır. Çünkü; onlar "AHahü Tealâ beşerden resul ittihaz etmekten âlîdir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ resul göndermek isterse melekten gönderir» derlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle onların bu itikadlarını reddetmiştir. Ehl-i Mekke, Yehûd ve Nasârâ'ya ehl-i kitap oldukları cihetle hüsnüzan ederler ve sözlerine inanırlardı ve> Hz. Mûsâ ve İsa'nın onlara resul olduklarını bilirler ve onlar da beşerden olduklarından ehl-i kitabın ulemasından suâl etmelerini emretti ki onlardan suâl ederlerse onlar beşerin resul olduğunu haber verirler ve Mekke ahalisinin bu hususta şüpheleri zail olur ve bu itirazdan vazgeçerler. Çünkü; ehl-i ilim, haber verince beşere resul ancak beşerden olup beşerden resul göndermek âdet-i İlâhiye olduğunu ve beşerden olmak Mu-hammed (A.S.) a mahsus bir hâl olmadığını bilirler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bilûmum insanları davet için resul ancak ricalden olup nisvandan ve melekten olmadığına bu âyet delâlet ettiği gibi insan bilmediği mesailde ehl-i ilme müracaat etmek vacip olduğuna dahi delâlet eder. Çünkü ehl-i ilme suâl etmeleriyle emir; vücub içindir.
Nahl 16:44
Vacip Teaîâ beşerden ricali resul olarak göndermek âdet-i İlâ-hiyesinden olduğunu ba'delbeyan resulleri mucize ve ahkâm-ı şer'iyeyle gönderdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz kullarımızı, ıslah için ricali beşerden vahiyle resullerimizi açık mucizeler ve kitaplarla gönderdik ki mucizeleri ve kitapları onların davalarının sıdkına delâlet eylesin, ümmetleri de onların sadık olduğunu bilsinler, asla şüphe kalmasın, Ve habibim! Nâsın ahvalini ıslah için nâsa inzal olunan ahkâmı senin nâsa açık surette beyan etmen için biz Kur'an'ı sana inzal ettik ki senin ahkâmı beyan edip onlara doğru yolu gösterdiğinde me'mûl ki onlar delâilin hak ve davanın sadık olduğunu düşünürler ve Kur'an'm rnuciz olduğunu bilir ve iman etmekle müstefid olurlar.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran Kur'an'da mücmel olan âyetlerin ahkâmını Resulullah'ın tafsil üzere beyan edeceğine bu âyet delâlet eder. Zira nasa inzal olunan ahkâmı beyan için Kur'an'm nazil olduğunu beyan etmek ahkâmı tafsilen beyan edeceğini ilân etmektir. Çünkü; bu âyetin mazmunu kitabı inzalden ve resulü göndermekten maksad-ı aslî, resulün ümmetine ahkâmı açık ve her birinin anlayabileceği bir derecede beyan etmesidir ve resulün şu beyanını ümmetin kabul edip mucibiyle amel etmesi de vazife-i diniyesidir. Zira resulün beyanı; ya âyetin mücmelinden maksadı tasrih etmek veyahut âyetin medlûl-ü aklîsine irşad etmektir. Resulün beyanından maksad-ı aslî de ümmetin, ahkâmın hakayıkını düşünmesi ve hikmetini anlayıp iman etmesidir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an'm mücmel ve ahadisin mübeyyen ve mufassal olduğuna bu âyet delâlet- eder. Zira Kur'an'ı inzalden maksat; Resulullah'ın ahkâmını nâsa beyan etmesi için olduğunu beyan etmek, Kur'an'm Resululîahın beyanına muhtaç olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; Kur'anla hadis taâruz ettiğinde hadisin tarihi muahhar olursa hadis Kur'an'ı mü-fessir olduğu cihetle tercih olunur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; risaletin tekemmül ettiği esasatın cümlesine şamildir. Zira beyyinat; mu'cizâtın enva'ına şamildir ki risalet mucizeyle sabit ve tekemmül ettiğinden risaletin binasına şamil olduğu gibi bab-ı ibadette muteber olan envâ'-ı tekâlife dahi şamildir. Zira zübür ; kitap manâsına olup kitap da bilûmum ahkâmı cami' olduğu cihetle, âyet risaleti ispata medar olan mucizeyi ve risaletten maksad olan ahkâm-ı şer'iyeyi ve kütüb-ü münzeleyi inzal üzerine terettüb eden ve beyandan ibaret olan vezaif-i risaleti ve ahkâmın hakayıkını teemmül ve tefekkürden ibaret olan vezaif-i ümmeti cami'dir.
Hulâsa; rusül-ü kiramın davalarını ispat eder mucize ve ahkâmı beyan eder kitaplarla irsal olundukları, Kur'an'ı inzalden maksat; Resulullah'ın nâsa ahkâmını beyan etmesi ve nâsın vazi-, fesi de ahkâmın hakayıkını düşünmeleri olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:45
Vacip Tealâ nâsa ahkâmını beyan etmek üzere Kur'an'ı inzal ettiğini beyan ettiği gibi Kur'an'ı kabul ve mucibiyle amel etmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Mekke ahalisinin lisanları üzere hallerini ıslah ve doğru yolu göstermek için bizim sana inzal ettiğimiz Kur'an'ı kabul etmezler de senin ve ashabın hakkında gizli hilelerle bir takım seyyiâtı işlerler. Onlar, Karun gibi kendi haneleriy-le beraber Allahü Tealâ onlarla arazilerini yere batırmasından veyahut hatırlarına gelmeyen ve bilmedikleri cihetten onlara azabın gelmesinden emin mi oldular? Neden bildiler ki isyanları icabı onları haneleriyle beraber Allah'ın yere batırmayacağını veyahut neden bildiler ki ansızın bir azap gelip Lût kavmi gibi onları ihlâk etmeyeceğini? Bunların hangisinden eminlerdir ki hileyle seyyiata devam ederler ve neden biliyorlar ki zelzele gibi bir âfetle memleketlerinin altı'üstüne gelmeyeceğini ve bu emniyet kendilerine nereden geldi, hangi delile istinad ederek hileyle meşgul oluyorlar?
Mekir ; gizli olarak bir kavmi veya bir şahsı ızrar için fesada çalışmaktır. İşte Kureyş kabilesi Resulullah'ı ve etbâ'ını izrar etmek ve din-i İslâm'ı söndürmek için gizli çalıştıklarından Cenab-ı Hak mekrettiklerini beyan etmiş ve bu gibi hileleri mukabilinde âfât-ı arziye.ve semaviyeyle helak olacaklarını beyanla hakka karşı hile ve desiselerle uğraşanları tehdid buyurmuştur. Binaenaleyh; her zaman facir ve fasık olan milletlerin bu misilli belâya ile müptelâ olarak mahv u münkariz oldukları görülmüştür. Bilhassa şeriata karşı hıyanet eden zümre âlemde hiç bir zaman payidar olmamıştır. İşte bu esasa binaen Cenab-ı Hak üm-met-i Muhammedi intibaha davet için bu âyet-i celilede hakka karşı ve Kur'an'm ahkâmına muhalif harekette bulunanlar hangi kuvvete ve hangi delile istinad ederek Allah'ın gazabından emin olduklarını suâl edip emniyet üzere günah işleyenleri tevbih ediyor.
Nahl 16:46
Vacip Tealâ ehl-i hakka eza etmek için bir takım hile isti'mâl edenlerin gazab-ı ilâhiyle yere batacaklarını veyahut kavm-i Lût gibi ansızın ümid etmedikleri cihetten azabın geleceğini beyanla tehdid ettiği gibi diğer tehdidatı da beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; dünyanın neresine gitseler Allah'ın azabı onlara ulaşır. Binaenaleyh; azabı defedip kurtulamazlar. Çünkü; Allahü Tealâ-onlara kendi memleketlerinde azab etmeye kaadir olduğu gibi diyar-ı gurbette ve hal-i mü-saferetlerinde dahi azabetmeye kaadirdir.
Zira; Allahü Tealâ azaplarını ta'cil etmez, bir belâ vermekle intibaha davet eder. Mütenebbih olurlarsa febihâ ve illâ diğer bir belâ ile korkutur. Ya tamamen itaat eder veyahut itaat etmez tamamen münkariz olurlar,
…
Eğer bu• müsaadeden istifadeyle taib ü müstağfir olursanız gazabından kurtulur ve sebeb-i necatınız olan itaate girersiniz ve illâ helak olur gidersiniz.
Âyette takallüble murad; leyi ü neharda ve ikbal ü * idbarda azabın ahzetmesidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: | Allahü Tealâ gecede ve gündüzde ikbâl ve idbar hallerinde ve cümle tasarruflarında yani çift sürer, koyun güder ve malını satarken ah-' zeder, onlar da azabı defe kaadir olamazlar j demektir. T ah av -v ü f ; bir şeyin tedricen tenakus etmesidir. Şu halde manâ-yı nazım: jAllah'ın azabı onları mallarında, memleketlerinde ve nefislerinde tedriç suretiyle tenkis ederek ahzederj demektir. Yani azar azar azap ve belâ ahzederek bir hale baliğ olur ki akıbet ne mal, ne nüfus ve ne de memleket hiç birisi kalmaz, hepsi mahv u münkariz olur, gider. Çünkü; Allah'ın inkarızım murad ettiği milletlerde alelekser âdet-i İlâhiye böyle cereyan etmiştir ki evvelâ bazı afetlerle insafa davet eder. Davete icabet etmediklerinde düşmanlarım musallat kılar, memleketleri elden çıkar, kendileri esir olur, altından kalkamayacakları musibetleri verir ve depreriemeye-cek bir hale gelip hâlâ mütenebbih olmayınca bilkülliye ifna ederek yerine başka bir kavim getirir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran tahavvüfün manâsı; Evvelâ etraflarında olan akvamı tedricen ihlâk ve beldelerini tenkis etmekle arazileri tenakus ve etbâ' ve a'vanı azalmak ve kuvvetleri kısalmak suretiyle âfet ve düşman her taraflarını ihata eder bir hale gelmektir, bunlarla mütenebbih.-olmadıklarında helake nöbet gelir. Fakat Allahü Tealâ kullarına raûf ve rahîm olduğu cihetle azaplarını ta'cil etmez. Binaenaleyh; bu misilli tenbihatla kâfirleri imana ve âsîleri itaata ve fasıkları ibadete davet ettikten sonra icabet etmeyenler için ihlâkin zamanı gelir.
Hulâsa; vukuattan ibret almayan kavmi Allahü Tealâ'nm kendi vatanlarında veya müsaferet hallerinde veyahut bir takım âfetlerle alettedric muâhaze edeceği ve gazab-ı ilâhinin tedriç suretiyle gelmesi lütuf ve merhamet-i ilâhiye eseri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:47
Vacip Tealâ ehl-i hakka eza etmek için bir takım hile isti'mâl edenlerin gazab-ı ilâhiyle yere batacaklarını veyahut kavm-i Lût gibi ansızın ümid etmedikleri cihetten azabın geleceğini beyanla tehdid ettiği gibi diğer tehdidatı da beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; dünyanın neresine gitseler Allah'ın azabı onlara ulaşır. Binaenaleyh; azabı defedip kurtulamazlar. Çünkü; Allahü Tealâ-onlara kendi memleketlerinde azab etmeye kaadir olduğu gibi diyar-ı gurbette ve hal-i mü-saferetlerinde dahi azabetmeye kaadirdir.
Zira; Allahü Tealâ azaplarını ta'cil etmez, bir belâ vermekle intibaha davet eder. Mütenebbih olurlarsa febihâ ve illâ diğer bir belâ ile korkutur. Ya tamamen itaat eder veyahut itaat etmez tamamen münkariz olurlar,
…
Eğer bu• müsaadeden istifadeyle taib ü müstağfir olursanız gazabından kurtulur ve sebeb-i necatınız olan itaate girersiniz ve illâ helak olur gidersiniz.
Âyette takallüble murad; leyi ü neharda ve ikbal ü * idbarda azabın ahzetmesidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: | Allahü Tealâ gecede ve gündüzde ikbâl ve idbar hallerinde ve cümle tasarruflarında yani çift sürer, koyun güder ve malını satarken ah-' zeder, onlar da azabı defe kaadir olamazlar j demektir. T ah av -v ü f ; bir şeyin tedricen tenakus etmesidir. Şu halde manâ-yı nazım: jAllah'ın azabı onları mallarında, memleketlerinde ve nefislerinde tedriç suretiyle tenkis ederek ahzederj demektir. Yani azar azar azap ve belâ ahzederek bir hale baliğ olur ki akıbet ne mal, ne nüfus ve ne de memleket hiç birisi kalmaz, hepsi mahv u münkariz olur, gider. Çünkü; Allah'ın inkarızım murad ettiği milletlerde alelekser âdet-i İlâhiye böyle cereyan etmiştir ki evvelâ bazı afetlerle insafa davet eder. Davete icabet etmediklerinde düşmanlarım musallat kılar, memleketleri elden çıkar, kendileri esir olur, altından kalkamayacakları musibetleri verir ve depreriemeye-cek bir hale gelip hâlâ mütenebbih olmayınca bilkülliye ifna ederek yerine başka bir kavim getirir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran tahavvüfün manâsı; Evvelâ etraflarında olan akvamı tedricen ihlâk ve beldelerini tenkis etmekle arazileri tenakus ve etbâ' ve a'vanı azalmak ve kuvvetleri kısalmak suretiyle âfet ve düşman her taraflarını ihata eder bir hale gelmektir, bunlarla mütenebbih.-olmadıklarında helake nöbet gelir. Fakat Allahü Tealâ kullarına raûf ve rahîm olduğu cihetle azaplarını ta'cil etmez. Binaenaleyh; bu misilli tenbihatla kâfirleri imana ve âsîleri itaata ve fasıkları ibadete davet ettikten sonra icabet etmeyenler için ihlâkin zamanı gelir.
Hulâsa; vukuattan ibret almayan kavmi Allahü Tealâ'nm kendi vatanlarında veya müsaferet hallerinde veyahut bir takım âfetlerle alettedric muâhaze edeceği ve gazab-ı ilâhinin tedriç suretiyle gelmesi lütuf ve merhamet-i ilâhiye eseri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:48
Vacip Tealâ kâfirleri envâ'-ı azapla muazzap edeceğini beyandan sonra o azapla muazzap etmeye kaadir olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette ru'yet; ibret nazarıyla bakmaktır. Çünkü nazardan maksadı asli ibrettir. Allah'ın her halkettiği cismin müteaddid gölgeleri olduğuna işaret için zilâl ; cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü gölge şemse tâbi' olduğundan sabah vakti mağrib cihetine, akşam vakti meşrik cihetine ve öğle vakti şimal cihetine döner. Gölgenin secde'siyle murad; kemâl-i itaat ve inkıyadından ibarettir. Çünkü gölge; zevilukulden olmadığı cihetle hakîkî secde gölgede tasavvur olunmaz ve lâkin mükellef olan kimsenin Rabbisine kemâl-i itaatini izhar için tevazuun en nihayesi olan yere kapanmakla secde ettiği gibi gölge de yere döşenip azamet-i İlâhiye karşısında kemâl-i itaat üzere bulunmasından secdeyle ta'bir olunmuştur.
Mahlûkatm tevazularının devamına .işaret için devama delâlet eden cümle-i ismiyeyle varid olmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. Yani "Gölgeler güneşin aksine meyleder, döner» demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirlerin Allahü Tealâ'nın bu kadar acaip ve garaip üzere müştemil olan muhlûkatına nazar edip ibret almamaları ve gazab-ı İlâhiden korkmamaları emr-i münker olduğuna işaret için âyetin evvelinde inkâra delâlet eden hemze-i istifham varid olmuştur.
Hulâsa; akıl sahibi olmadıkları cihetle tekâlife mahal olmayan ecsamın gölgeleri emr-i ilâhiye imtisale âmâde ve her vakit kud-, ret-i ilâhiye altında ezilmekle yere döşenmiş olduğunu görüp insanların onlardan ibret almaları lâzım olduğu halde ibret almamaları erbab-ı akıl indinde münkerattan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:49
Vacip Tealâ gölgelerin secde şeklinde inkıyadlarını beyandan sonra her şeyin inkıyadını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşrikler nasıl oluyor ki Allah'a itaati terkle isyan ederler? Halbuki semâvât ve arzda olan cümle ziruh ve melekler Allah'a itaat-ı kâmileyle itaat ve emr-i İlâhiye inkıyad-ı tamla inkı-, yad ederler ve üst taraflarından gelmesi muhtemel olan Rablerinin gazabından korkarlar ve devam üzere emrolundukları ibadeti işlerler ve hiç bir sebep ve bahaneyle ibadeti terketmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile secdenin iki manâsı vardır :
Birincisi; Allah'a ibadettir. Ehl-i imanın ve meleklerin Allah'a secdeleri bu kabildendir.
İkincisi; itaat ve inkıyaddır. Mükellef olmayan mahlû-kat-ı sairenin inkıyadları bu kabildendir. Bu makamda zevilukule nispetle manâ-yı evvel ve zevil ukulün gayrıya nispetle manâ-yı sânî muraddır. Zira; her ikisinin mercileri mevcuttur. Binaenaleyh; yalnız manânın birine tahsisine lüzum yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile meleklerin mükellef olduklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü «Emrolunduklarını işlerler» demek, mükellef ve bazı ibadatla me'mur olduklarını beyan etmektir. Emrolundukları şeyleri tamamen işlemeleri nehyolundukları şeylerden içtinabı müstelzim olduğundan emirle iktifa olunmuştur. Istik-bar etmemek ve her emrolunduklarını işlediklerini beyan etmek meleklerin ma'sum olduklarına delâlet ettiği gibi İblis'in melek olmadığına dahi delâlet eder. Çünkü İblis; ibadet-i İlâhiyeden is-tikbar etti ve emr-i İlâhiye karşı geldi. Şu halde eğer melek olsa isyan etmezdi. Harut ve Marut hakkında bazı kitaplarda isyanlarına dair yazılan şeylerin tamamen yalan ve batıl olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; onlar. melektir, melekte ise isyan yoktur. Ancak birinci cildin 190. sayfasında beyan olunduğu veçhile Ha-rut'la Marufun nâsa sihir talim etmeleri, nâsı imtihan için olduğu gibi o zamanda sâhirler nübüvvet davasında bulundukları için nâ-sın sihri bilip mucize olmadığım anlamaları ve sihirle mu'cize beynini tefrik lâzım gelip nâs sahirlerin sihrini mucize zanniyle sahir-leri nebi tanımamaları için Cenab-ı Hakkın emriyle gelip nâsa beşer suretinde hakikati bildirdiklerinden onlar hakkında şu suretle bazı maslahat ve hikmete binaen sihir talimi isyan değildir.
Nahl 16:50
Vacip Tealâ gölgelerin secde şeklinde inkıyadlarını beyandan sonra her şeyin inkıyadını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşrikler nasıl oluyor ki Allah'a itaati terkle isyan ederler? Halbuki semâvât ve arzda olan cümle ziruh ve melekler Allah'a itaat-ı kâmileyle itaat ve emr-i İlâhiye inkıyad-ı tamla inkı-, yad ederler ve üst taraflarından gelmesi muhtemel olan Rablerinin gazabından korkarlar ve devam üzere emrolundukları ibadeti işlerler ve hiç bir sebep ve bahaneyle ibadeti terketmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile secdenin iki manâsı vardır :
Birincisi; Allah'a ibadettir. Ehl-i imanın ve meleklerin Allah'a secdeleri bu kabildendir.
İkincisi; itaat ve inkıyaddır. Mükellef olmayan mahlû-kat-ı sairenin inkıyadları bu kabildendir. Bu makamda zevilukule nispetle manâ-yı evvel ve zevil ukulün gayrıya nispetle manâ-yı sânî muraddır. Zira; her ikisinin mercileri mevcuttur. Binaenaleyh; yalnız manânın birine tahsisine lüzum yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile meleklerin mükellef olduklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü «Emrolunduklarını işlerler» demek, mükellef ve bazı ibadatla me'mur olduklarını beyan etmektir. Emrolundukları şeyleri tamamen işlemeleri nehyolundukları şeylerden içtinabı müstelzim olduğundan emirle iktifa olunmuştur. Istik-bar etmemek ve her emrolunduklarını işlediklerini beyan etmek meleklerin ma'sum olduklarına delâlet ettiği gibi İblis'in melek olmadığına dahi delâlet eder. Çünkü İblis; ibadet-i İlâhiyeden is-tikbar etti ve emr-i İlâhiye karşı geldi. Şu halde eğer melek olsa isyan etmezdi. Harut ve Marut hakkında bazı kitaplarda isyanlarına dair yazılan şeylerin tamamen yalan ve batıl olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; onlar. melektir, melekte ise isyan yoktur. Ancak birinci cildin 190. sayfasında beyan olunduğu veçhile Ha-rut'la Marufun nâsa sihir talim etmeleri, nâsı imtihan için olduğu gibi o zamanda sâhirler nübüvvet davasında bulundukları için nâ-sın sihri bilip mucize olmadığım anlamaları ve sihirle mu'cize beynini tefrik lâzım gelip nâs sahirlerin sihrini mucize zanniyle sahir-leri nebi tanımamaları için Cenab-ı Hakkın emriyle gelip nâsa beşer suretinde hakikati bildirdiklerinden onlar hakkında şu suretle bazı maslahat ve hikmete binaen sihir talimi isyan değildir.
Nahl 16:51
Vacip Tealâ gerek âlem-i revahın ve gerek âlem-i ecsamın cümlesinin itaatlarmı beyandan sonra zat-ı ülûhiyetinin vâhid-i hakîkî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ kullarına tarik-ı tevhidi beyan etmek suretiyle dedi ki «Ey mükellef olan insanlar! İki ilâh itikad etmeyin. Zira; ma'budunuz birdir ve ö bir olan ma'bud da benim. Binaenaleyh; korkunuzu ancak bana hasredin, benden gayrı mahlûkatım-dan korkmayın». Zira; korkmaya lâyık ma'bud-u hakîkî olan Allahü Tealâ'dır. Çünkü; semâvât ve arzda olan mahlûkatın cümlesi onundur. Binaenaleyh; hepsinde tasarruf Allah'a mahsus olunca her hangisinden korksanız onun kuvVet ve kudreti Allah'ın yed-i kudretinde olduğu cihetle onu size musallat kılacak Allahü Tealâ olduğu gibi onun şerrinden sizi muhafaza edecek yine Allahü Tea-lâ'dır. Şu halde korkmaya lâyık ancak Allahü Tealâ'dır. Halbuki din ve itaat, vâçip olduğu halde Allah'a mahsustur, Allah'ın gayrı bir din sahibi yoktur. Allah'ın vahdaniyetini bildiniz de Allah'ın gayrıdan mı korkuyor ve Allah'ın gayrıya mı ittika ediyorsunuz? Mahlûkatın cümlesi Allah'ın olduğunu bildikten sonra bir takım âcizlerden korkmanız doğru mudur? Bu haliniz taaccübe şayan değil midir, nasıl oluyor ki aklın harici şeyleri irtikâb edersiniz. Zira; cümle ni'metleri ihsan eden ve envâ'-ı azapla azabetmeye kaa-dir olan Allahü Tealâ'yı bırakıp da bir takım âciz mahlûkata baş eğmek akıl şanı mıdır ve gülünç bir manzara değil midir? Kaadir olan Allahü Tealâ'dan korkmayıp da mahlûkattan endişe etmek tekdire lâyık bir hâl olduğuna işaret için Cenab-ı Hak tevbihe delâlet eden istifhamla irad buyurmuştur.
Rehb ; hüzün ve ıztırapla korkmaktır. Binaenaleyh; abdiçin ancak Allahü Tealâ'dan korkup başkasından korkmamak lâzım olduğuna işaret zımnında Vacip Tealâ zatını takdimle buyurmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile gaybet-ten tekellüme iltifat tehdidde mübalâğa ve maksudu tasrih içindir.
Zira maksad-ı asli; ancak Allah'tan korkmaktır. manasınadır ki din, ibadet ve taat demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Din ceza manâsına olduğuna nazaran «Devam üzere kulunu cezalandırmak Allahü Tealâ'ya mahsus» demektir. Çünkü; Allah'a ibadet ederi devamlı ibadet eder ve Allah'ın verdiği sevap devamlı olur, amma Allah'ın gayrıya itaat eden kimsenin ibadeti o gayrın helâkiyle kesildiği ve itaat' ettiği kimse ihsan etse devamı olmadığı gibi azab etse azabı da devam etmez. Çünkü; kendi zatında devamı olmayan bir mahlûkun gazabında ve ihsanında dahi devam olmayacağı tabiidir.
Ma'budu iki itikad etmek gayet çirkin bir şey olduğuna işaret için iki manâsını ifade eden ( t£*Jl ) lâfzından sonra te'kid için lâfzı varid olmuştur. Bilûmum ihtiyaç Vacip Tealâ'-nın insanıyla ve cemi-i mekruhat onun ianesiyle mündefi' olduğuna işaret için vahdaniyetini beyandan sonra ancak zat-ı ülûhiye-tinden korkmak lâzım olduğunu beyan etmiştir.
Hulâsa; hakîkî ma'budun bir ve ma'budu müteaddid itikad etmek çirkin ve batıl ve Allah'ın azabı medid ve gazabı şedid olup azabından hiç bir kimse aharı kurtaramadığı cihetle korkmaya lâyık ancak Allahü Tealâ olduğu, yerde ve gökte olan mahlûkat Allah'ın olduğu cihetle onlarda tasarruf Allah'a mahsus olup, Allah'ın dini ve zatına ibadet devamlı ve vacip olduğu gibi azabı da devamlı bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:52
Vacip Tealâ gerek âlem-i revahın ve gerek âlem-i ecsamın cümlesinin itaatlarmı beyandan sonra zat-ı ülûhiyetinin vâhid-i hakîkî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ kullarına tarik-ı tevhidi beyan etmek suretiyle dedi ki «Ey mükellef olan insanlar! İki ilâh itikad etmeyin. Zira; ma'budunuz birdir ve ö bir olan ma'bud da benim. Binaenaleyh; korkunuzu ancak bana hasredin, benden gayrı mahlûkatım-dan korkmayın». Zira; korkmaya lâyık ma'bud-u hakîkî olan Allahü Tealâ'dır. Çünkü; semâvât ve arzda olan mahlûkatın cümlesi onundur. Binaenaleyh; hepsinde tasarruf Allah'a mahsus olunca her hangisinden korksanız onun kuvVet ve kudreti Allah'ın yed-i kudretinde olduğu cihetle onu size musallat kılacak Allahü Tealâ olduğu gibi onun şerrinden sizi muhafaza edecek yine Allahü Tea-lâ'dır. Şu halde korkmaya lâyık ancak Allahü Tealâ'dır. Halbuki din ve itaat, vâçip olduğu halde Allah'a mahsustur, Allah'ın gayrı bir din sahibi yoktur. Allah'ın vahdaniyetini bildiniz de Allah'ın gayrıdan mı korkuyor ve Allah'ın gayrıya mı ittika ediyorsunuz? Mahlûkatın cümlesi Allah'ın olduğunu bildikten sonra bir takım âcizlerden korkmanız doğru mudur? Bu haliniz taaccübe şayan değil midir, nasıl oluyor ki aklın harici şeyleri irtikâb edersiniz. Zira; cümle ni'metleri ihsan eden ve envâ'-ı azapla azabetmeye kaa-dir olan Allahü Tealâ'yı bırakıp da bir takım âciz mahlûkata baş eğmek akıl şanı mıdır ve gülünç bir manzara değil midir? Kaadir olan Allahü Tealâ'dan korkmayıp da mahlûkattan endişe etmek tekdire lâyık bir hâl olduğuna işaret için Cenab-ı Hak tevbihe delâlet eden istifhamla irad buyurmuştur.
Rehb ; hüzün ve ıztırapla korkmaktır. Binaenaleyh; abdiçin ancak Allahü Tealâ'dan korkup başkasından korkmamak lâzım olduğuna işaret zımnında Vacip Tealâ zatını takdimle buyurmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile gaybet-ten tekellüme iltifat tehdidde mübalâğa ve maksudu tasrih içindir.
Zira maksad-ı asli; ancak Allah'tan korkmaktır. manasınadır ki din, ibadet ve taat demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Din ceza manâsına olduğuna nazaran «Devam üzere kulunu cezalandırmak Allahü Tealâ'ya mahsus» demektir. Çünkü; Allah'a ibadet ederi devamlı ibadet eder ve Allah'ın verdiği sevap devamlı olur, amma Allah'ın gayrıya itaat eden kimsenin ibadeti o gayrın helâkiyle kesildiği ve itaat' ettiği kimse ihsan etse devamı olmadığı gibi azab etse azabı da devam etmez. Çünkü; kendi zatında devamı olmayan bir mahlûkun gazabında ve ihsanında dahi devam olmayacağı tabiidir.
Ma'budu iki itikad etmek gayet çirkin bir şey olduğuna işaret için iki manâsını ifade eden ( t£*Jl ) lâfzından sonra te'kid için lâfzı varid olmuştur. Bilûmum ihtiyaç Vacip Tealâ'-nın insanıyla ve cemi-i mekruhat onun ianesiyle mündefi' olduğuna işaret için vahdaniyetini beyandan sonra ancak zat-ı ülûhiye-tinden korkmak lâzım olduğunu beyan etmiştir.
Hulâsa; hakîkî ma'budun bir ve ma'budu müteaddid itikad etmek çirkin ve batıl ve Allah'ın azabı medid ve gazabı şedid olup azabından hiç bir kimse aharı kurtaramadığı cihetle korkmaya lâyık ancak Allahü Tealâ olduğu, yerde ve gökte olan mahlûkat Allah'ın olduğu cihetle onlarda tasarruf Allah'a mahsus olup, Allah'ın dini ve zatına ibadet devamlı ve vacip olduğu gibi azabı da devamlı bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:53
Vacip Tealâ vahdaniyetini, cümle mahlûkat kendine muhtaç olduğunu, havfetmeye lâyık ancak zat-ı ülûhiyet olup onun gayrı-dan havf edenlerin halleri taaccübe şayan bulunduğunu beyan ettiği gibi insanların nail oldukları ni'metlerin cümlesi Allahü Tea-lâ'dan olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.,
Yani; sıhhat-ı beden, vüs'at-ı rızık, ucuzluk, diyanet-i İslâmi-ye, evlâd ve emval gibi her ne ki nimet kabilinden size vasıl olursa o ni'metlerin cümlesi Allah'ın fazl u ihsanıdır. Binaenaleyh; her ni'metin şükrünü eda etmek üzerinize vaciptir. Bu misilli ni'-metler size vasıl olduktan sonra sıhhat mukabilinde hastalık, bolluk mukabilinde darlık, ucuzluk mukabilinde kıtlık gibi size bir zarar isabet ettiğinde büyük sesle Allah'a iltica eder ve ondan o zararın defini ister ve inayetine dehalet edersiniz. Sizin kemâl-i ihlâsla istirhamınızdan sonra Allahü Tealâ o zararı sizden kaldırınca görülür ki sizden bir fırka Allah'ın onlara verdiği ni'metlere küfretmek için Rablerine şirkederler. Çünkü; o zararın izalesini esbab-ı âdiyeye nispet eder ve âciz putlara ibadet ederler.
ref-i savt ve ke.mâl-i hüzünle duâ ederler demektir. Zarar isabet ettiğinde şiddetle duâ eylemek ve Allah'a iltica etmek insanlarda umumidir. Zararın izalesinden sonra insanlardan bazıları küfrederse de bazıları imanda sebat ve ibadete devam edeceklerine âyet-i celilede işaret olunmuştur. Çünkü şirkedenlerin bir fırka olduğunu beyan etmek; diğerlerinin iman ve ibadetlerinde devam edeceklerini beyan etmektir. Belânın isabetinde devam üzere istirhamatta bulunduklarına işaret için âyette istimrara delâlet eden muzari' sıyğasıyla varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet imanın mahlûk olduğuna delâlet eder. Zira iman; ni'met olup her ni'met de Allah'ın halkıyla olduğu cihetle iman da Allah'ın halkıyladır.
Hulâsa; insanların nail olduğu cümle nimetler Allah'tan olduğu, insana bir zarar isabet ederse hemen vakit geçirmeden Allahü Tealâ'ya duâ edip zararın izalesini istirham ettiği ve zarar kalktıktan sonra insanlardan bazılarının küfrettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:54
Vacip Tealâ vahdaniyetini, cümle mahlûkat kendine muhtaç olduğunu, havfetmeye lâyık ancak zat-ı ülûhiyet olup onun gayrı-dan havf edenlerin halleri taaccübe şayan bulunduğunu beyan ettiği gibi insanların nail oldukları ni'metlerin cümlesi Allahü Tea-lâ'dan olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.,
Yani; sıhhat-ı beden, vüs'at-ı rızık, ucuzluk, diyanet-i İslâmi-ye, evlâd ve emval gibi her ne ki nimet kabilinden size vasıl olursa o ni'metlerin cümlesi Allah'ın fazl u ihsanıdır. Binaenaleyh; her ni'metin şükrünü eda etmek üzerinize vaciptir. Bu misilli ni'-metler size vasıl olduktan sonra sıhhat mukabilinde hastalık, bolluk mukabilinde darlık, ucuzluk mukabilinde kıtlık gibi size bir zarar isabet ettiğinde büyük sesle Allah'a iltica eder ve ondan o zararın defini ister ve inayetine dehalet edersiniz. Sizin kemâl-i ihlâsla istirhamınızdan sonra Allahü Tealâ o zararı sizden kaldırınca görülür ki sizden bir fırka Allah'ın onlara verdiği ni'metlere küfretmek için Rablerine şirkederler. Çünkü; o zararın izalesini esbab-ı âdiyeye nispet eder ve âciz putlara ibadet ederler.
ref-i savt ve ke.mâl-i hüzünle duâ ederler demektir. Zarar isabet ettiğinde şiddetle duâ eylemek ve Allah'a iltica etmek insanlarda umumidir. Zararın izalesinden sonra insanlardan bazıları küfrederse de bazıları imanda sebat ve ibadete devam edeceklerine âyet-i celilede işaret olunmuştur. Çünkü şirkedenlerin bir fırka olduğunu beyan etmek; diğerlerinin iman ve ibadetlerinde devam edeceklerini beyan etmektir. Belânın isabetinde devam üzere istirhamatta bulunduklarına işaret için âyette istimrara delâlet eden muzari' sıyğasıyla varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet imanın mahlûk olduğuna delâlet eder. Zira iman; ni'met olup her ni'met de Allah'ın halkıyla olduğu cihetle iman da Allah'ın halkıyladır.
Hulâsa; insanların nail olduğu cümle nimetler Allah'tan olduğu, insana bir zarar isabet ederse hemen vakit geçirmeden Allahü Tealâ'ya duâ edip zararın izalesini istirham ettiği ve zarar kalktıktan sonra insanlardan bazılarının küfrettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:55
Çünkü; ni'metin şükrünü bilmeyen kimse o ni'metten mahrum olmaya mahkûm olduğu gibi şükrü terkinden dolayı ebedî. azaba müstehak olduğunu elbette bilirsiniz. Şu halde bu âyette ni'met-i dünya ile temettü' ve taayyüşle emir; tehdid içindir. Yani «Elinizden geleni durmayın, işleyin, fakat akıbetini bilir ve elbette nedamet edersiniz. Binaenaleyh; işleyeceğinizi işleyin ve lâkin neticesini düşünün. Zira; hatanızı bileceksiniz velâkin fayda etmeyecek» demektir.
Nahl 16:56
Vacip Tealâ kâfirlerin ahval-i fasidelerini beyandan sonra batıl sözlerinden bazılarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşriklerin aklın harici batıl itikadlarından birisi de ilim ve idrakten hali ve cemadat kabilinden olan putlara bizim onlara verdiğimiz rızıklardan nasip alırlar ve "Bizim rızkımızı veren putlardır» demekle iftira ederler. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki sizin, ni'metlerimizi putarınıza isnad ederek yaptığınız iftiradan elbette suâl olunursunuz ve iti»kad-ı batılınızın cezasını görürsünüz.
Kâfirlerin ekinlerinden, bağlarından ve hayvanlarından Allah'ın verdiği rızkı putların verdiğini itikad ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurdu ve putların ilimden hâlî olduklarını beyanla hamakatlarına işaret etti. Çünkü; putlar kendi elleriyle taştan ve ağaçtan yapma cemadat kabilinden olduğu cihetle onlarda idrakten eser olmadığı gibi rızık vermeye kaadir olmadıkları halde onların azıklarını verdiğini itikad etmek kadar hamakat tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; bu gibi isnadatın iftira olduğu beyan olunmuştur.
Şu manâ nasiple murad; putların verdiğini itikad ettikleri rızıklar olduğuna nazarandır. Amma nasiple murad; kâfirlerin putlara kurban kestikleri ve putların namına sadaka ettikleri malları olmak ihtimali olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Nahl 16:57
Vacip Tealâ kâfirlerin itikad-ı batıllarından bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şerikten ve nazirden münezzeh olan Allahü Tealâ'ya kâfirlerin iftiralarından birisi de «Kızlar Allahü Tea-lâ'mn evlâdıdır» derler ve meleklerin Allah'ın kızları olduğunu itikad ve bu davalarını da meleklerin taife-i nisvan gibi mestur olmalarıyla, istidlal ederler. Halbuki Allahü Tealâ onların isnad ettikleri veled ittihaz etmek ve sair nevakıstan münezzehtir ve kendileri arzularına muvafık olan oğlanları kendilerine tahsis ederler. Çünkü oğlan evlâdı bilûmum insanların nazarında kız evlâdından daha kıymetli olduğundan Mekkeliler «Oğlan evlâdı olmak insanlara mahsustur. Allah'ın oğlu yoktur. Melekler kızlarıdır» demekle vâki' olan iftiralarını Allahü Tealâ bu âyette beyan buyurmuş ve bu gibi iftiralardan münezzeh olduğunu lafzıyla tasrih etmiştir. Zira; lâfzı zat-ı ülûhiyeti nekaaisten tenzihe delâlet ettiği gibi kâfirlerin şu iftiralarının taaccübe şayan olduğuna isaretle işitenleri taaccübe sevketmektir. Çünkü; insanların garaipten bir şey işitince lafzıyla taaccüplerini izhar etmeleri âdetleridir. Nekaisten tenzih olduğu gibi Allah'a veled ve bilhassa kız evlâdını isnad edenlerin hamakatlarına dahi işaret olunmuştur. Zira; veled ittihazı bir ihtiyaca mebni olup Allahü Tealâ cümle âlemin halikı ve bilûmum mahlûkatm maliki olduğu cihetle ihtiyaçtan münezzeh bir ganiyy-i mutlak olan zat-ı eceli 'ü a'lâya veled isnad etmekten daha ziyade bir hamakat olamaz.
Nahl 16:58
Yani; zaman-ı cahiliyede müşriklerden birisi hareminin kız doğurduğu haber verilmekle tebşir olunduğunda kemâl-i kederinden yüzü siyah olur ve kız doğurduğundan dolayı haremine son derece buğz ederdi ve yeni doğan biçare masuma buğz edici olduğu halde sevmediğini yüzünde izhar eder ve kız olduğu için ar addettiğinden çocuğu kavminden saklar ve günlerce düşünür. O çocuğu diri olduğu halde toprağa gömsün, arından kurtulsun mu, yoksa arlanıp kendi hakkında zillet olduğunu itikad ederek beslesin, büyütsün mü? Fakat agâh ve mütenebbih olun ki onların bu gibi hükümleri nekadar çirkin oldu. Zira Allah'ın verdiği ni'mete buğzetmek; irade-i ilâhiye ve hikmeti sübhaniyeye karşı itiraz olduğundan elbette çirkindir.
Tefsir4 Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zaman-ı cahiliyede hareminin hamli yaklaşan kimse zuhur edecek çocuğun oğlan veya kız olduğu taayyün edinceye kadar nâstan saklanır. Oğlan doğarsa kemâl-i ferah ve sürurla nâsa ilân ve kendisi için o oğlanı bir şeref addederdi. Eğer kız olursa gayet mahzun olarak ne yapacağını şaşırır ve günlerce düşünürdü. Bazıları ar ve zillet addederek besler, büyütür ve bazıları da kavmine göstermeden diri diri biçare ma'surnu toprağa gömer ve kendi itikadınca o kızdan arız olan ar
belâsından kurtulmuş olurdu. Bu âdet-i kerihenin sebebi Sûresinde beyan olunacağı veçhile fukarahkdan, nafakasından ve düşman eline esir düşmekten veyahut küfvüne verememekten korkmaktır. Hatta besleyip büyüttüklerini eski elbiselerle deve ve koyun gütmekte istihdamla hakaret ederlerdi.
Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile kız çocuğunu Öldürmekte âdetleri muhtelifti. Bazıları diri diri toprağa gömer, bazıları yüksek mahalden atar. bazıları suya garkeder ve bazıları kuzu boğazlar gibi boğazlarlardı. Lâkin ekserisinin âdetleri toprağa gömmek olduğu cihetle âyette yalnız toprağa gömdükleri zikro-lunmuştur. Halbuki tabiat-ı insanda evlât mahbuptur. insanın tab'mda muhabbet ettiği bir şeyden arlanmak ve doğuran kadının elinde bir şey olmadığı halde ona buğz etmek ve çocuğun meydana gelmesindeki esbapta kadınla beraber kendisi de müşterek olduğunu unutarak çocuğu yalnız kadına mal etmek ve o çocuktan arlanmak ve hiç kusuru olmayan çocuğa hakaaret etmek o zamanın vahşet-i âdâtmdandı. İşte şeriat-ı İslâmiye bu gibi kerih âdetleri kökünden kaldırmıştır. Bu cinayetleri irtik'âb edenleri mes'ûl edip
çocukların intikamını alacağını Cenab-ı Hak âyetiyle beyan buyurmuştur.
örter ve saklar manasınadır. Bu makamda doğan çocuğunu saklar manasına olduğu gibi kendi de kavminden utanmasına binaen saklanır demek ihtimali de vardır zillet demektir. den; bir şeyi diğer şey içinde gizlemek ve gömmektir.
Hulâsa; müşriklerin '«Allah'ın oğlu yoktur kız evlâdı vardır. Melekler onun kızlarıdır» dedikleri, kendileri oğlan evlâdına malik olduklarını maaliftihar beyan ettikleri, haremlerinin kız doğurduğu haber verildiğinde kalplerinin kederi yüzlerine arız olup siyahlandığı, gerek doğan çocuğa ve gerek doğuran kadına şiddetle buğz ettikleri, hatta çocuğu saklayıp ahaliye göstermedikleri, günlerce ne yapacağını düşündükleri, düşünmelerinin neticesi ya zilletle beraber o kızı besleyip büyütmek veyahut toprağa gömmek olduğu ve bu gibi hükümlerinin gayet çirkin olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümle^indendir.
Nahl 16:59
Yani; zaman-ı cahiliyede müşriklerden birisi hareminin kız doğurduğu haber verilmekle tebşir olunduğunda kemâl-i kederinden yüzü siyah olur ve kız doğurduğundan dolayı haremine son derece buğz ederdi ve yeni doğan biçare masuma buğz edici olduğu halde sevmediğini yüzünde izhar eder ve kız olduğu için ar addettiğinden çocuğu kavminden saklar ve günlerce düşünür. O çocuğu diri olduğu halde toprağa gömsün, arından kurtulsun mu, yoksa arlanıp kendi hakkında zillet olduğunu itikad ederek beslesin, büyütsün mü? Fakat agâh ve mütenebbih olun ki onların bu gibi hükümleri nekadar çirkin oldu. Zira Allah'ın verdiği ni'mete buğzetmek; irade-i ilâhiye ve hikmeti sübhaniyeye karşı itiraz olduğundan elbette çirkindir.
Tefsir4 Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zaman-ı cahiliyede hareminin hamli yaklaşan kimse zuhur edecek çocuğun oğlan veya kız olduğu taayyün edinceye kadar nâstan saklanır. Oğlan doğarsa kemâl-i ferah ve sürurla nâsa ilân ve kendisi için o oğlanı bir şeref addederdi. Eğer kız olursa gayet mahzun olarak ne yapacağını şaşırır ve günlerce düşünürdü. Bazıları ar ve zillet addederek besler, büyütür ve bazıları da kavmine göstermeden diri diri biçare ma'surnu toprağa gömer ve kendi itikadınca o kızdan arız olan ar
belâsından kurtulmuş olurdu. Bu âdet-i kerihenin sebebi Sûresinde beyan olunacağı veçhile fukarahkdan, nafakasından ve düşman eline esir düşmekten veyahut küfvüne verememekten korkmaktır. Hatta besleyip büyüttüklerini eski elbiselerle deve ve koyun gütmekte istihdamla hakaret ederlerdi.
Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile kız çocuğunu Öldürmekte âdetleri muhtelifti. Bazıları diri diri toprağa gömer, bazıları yüksek mahalden atar. bazıları suya garkeder ve bazıları kuzu boğazlar gibi boğazlarlardı. Lâkin ekserisinin âdetleri toprağa gömmek olduğu cihetle âyette yalnız toprağa gömdükleri zikro-lunmuştur. Halbuki tabiat-ı insanda evlât mahbuptur. insanın tab'mda muhabbet ettiği bir şeyden arlanmak ve doğuran kadının elinde bir şey olmadığı halde ona buğz etmek ve çocuğun meydana gelmesindeki esbapta kadınla beraber kendisi de müşterek olduğunu unutarak çocuğu yalnız kadına mal etmek ve o çocuktan arlanmak ve hiç kusuru olmayan çocuğa hakaaret etmek o zamanın vahşet-i âdâtmdandı. İşte şeriat-ı İslâmiye bu gibi kerih âdetleri kökünden kaldırmıştır. Bu cinayetleri irtik'âb edenleri mes'ûl edip
çocukların intikamını alacağını Cenab-ı Hak âyetiyle beyan buyurmuştur.
örter ve saklar manasınadır. Bu makamda doğan çocuğunu saklar manasına olduğu gibi kendi de kavminden utanmasına binaen saklanır demek ihtimali de vardır zillet demektir. den; bir şeyi diğer şey içinde gizlemek ve gömmektir.
Hulâsa; müşriklerin '«Allah'ın oğlu yoktur kız evlâdı vardır. Melekler onun kızlarıdır» dedikleri, kendileri oğlan evlâdına malik olduklarını maaliftihar beyan ettikleri, haremlerinin kız doğurduğu haber verildiğinde kalplerinin kederi yüzlerine arız olup siyahlandığı, gerek doğan çocuğa ve gerek doğuran kadına şiddetle buğz ettikleri, hatta çocuğu saklayıp ahaliye göstermedikleri, günlerce ne yapacağını düşündükleri, düşünmelerinin neticesi ya zilletle beraber o kızı besleyip büyütmek veyahut toprağa gömmek olduğu ve bu gibi hükümlerinin gayet çirkin olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümle^indendir.
Nahl 16:60
Vacip Tealâ zaman-ı cahiliyede müşriklerin kötü âdetlerinden bazılarını beyan ettiği gibi mutlaka âhirete iman etmeyenlerin sıfatlarını ve kendi sıfatını dahi bevan etmek üzere buyuruyor.
Yani; âhirete iman etmeyen kâfirlerin kendilerine oğlan evlâdını ve Allah'a kız evlâdını tahsis etmek ve kız evlâdından arlanıp öldürmek gibi kötü sıfatları vardır, Allahü Tealâ için velet ve zevce gibi emmare-i hudus ve noksan olan şeyleri ittihaz etmekten münezzeh olmak ve makam-ı vahdaniyet gibi sıfat-ı kemâlin cemiiyle muttasıf olmak gibi sıfat-ı âliye vardır. Halbuki Allahü Tealâ cümleye galip ve ef âli hikmeti cami' bir uludur.
Kâfirlerin şu sıfat-ı kabihalarla muttasıf olmalarının ve bu aklın hilafı cinayetleri irtikâplarının sebebi; âhirete iman etmemeleri olduğunu beyan için âyette isnı-i mevsul var^d olmuştur. Çünkü; mercii sebkettiği cihetle zamir makamı olduğundan denilse olabilirdi ve onlar için kötü sıfat olduğu beyan olunmuş olur ve maksadı da ifade ederdi. Zira maksat; kâfirlerin kötü sıfat sahipleri olduğunu beyandır. Lâkin bu kötü sıfatları irtikâplarının sebebi olduğu beyan olunmazdı. Ancak zamiri yerine ism-i mevsulü gelince bir sılaya muhtaç olup sılası da olunca bu gibi çirkin sıfatları irtikâplarının sebebi âhirete adem-i imanları olduğu beyan olunmuş ve âhirete iman etmemek envâ'-ı cinayatı irtikâba sebep olacağına dahi işaret edilmiştir.
Bu âyet; üç hükmü camidir. Birincisi; âhirete irruan etmeyenlerin sıfatlarının kötü olduğu, ikincisi; Allahü Te-alâ'nın sıfatlan en âlî olduğu, üçüncüsü; Allahü Tealâ'nın aziz ve hakim olduğudur.
Vacip Tealâ kâfirlerin cinayetlerini beyandan sonra lutf-u ilâhi olarak azaplarını tehir ettiğini beyan etmek üzere
Nahl 16:61
buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ aziz ve hakimdir. Binaenaleyh; kullarım günahları sebebiyle derhal muâhaze etmez, müsaade eder. Eğer Allahü Tealâ ahdlerini nisyan eden insanları zulümleri sebebiyle derhal muâhaze etmiş olsaydı yeryüzünde hareket etmek şanından olan hiç bir ziruh terketmez, hepsini helak ederdi ve lâkin Allahü Tealâ lutf u ihsan olarak muayyen bir vakte kadar onların helaklerini te'hir eder ki bazıları ıslah-ı nefseder, tâib ü müstağfir olur. Allahü Tealâ ma'siyetleri sebebiyle derhal ihlâk etmeyip ecel-i muayyenlerine te'hir edince ecel-i muayyenleri geldiğinde ne bir saat ileri ve ne bir saat geri asla takaddüm ve taahhur etmez. Hemen ilm-i ilâhide taayyün eden dakikada helak olurlar.
Nisâbûrî ve İmam-ı Katade'den naklen Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ma'siyetleri sebebiyle nasın ve hayvanatın küllisinin helaki Hz. Nuh zamanında bir defa vâki olmuş ve nesli ibka için ancak Nuh (A.S.) m gemisinde olanlar kalmıştır. «Hay-vanat-ı sairenin günahları olmadığı halde insanların zulmü sebebiyle onlar niçin helak olunur?» suâline cevap; «Hayvanlar insanların menfaatleri için halkolunduklarından insanlar olmayınca hayvanlar da bir fayda ve maksat kalmadığı cihetle insanlar gidince onlar da gider» demektir. Şu halde hayvanların helakleri günah sahipleri olduğundan değildir, belki onlarla intifa' edecekler kal-madığmdandır, intifa' olunmaz gibi görünen hayvanlarda dahi kiminin derisinden, kiminin kılından ve kiminin yağından elbette insanın intifâ'ı vardır ve bazılarında da bizim bilmediğimiz bir çok maslahat vardır. O maslahat insanlara ait olduğundan insanlar gitmiş olsa insanların maslahatına ait yaratılan hayvanat da gider demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; mazarrat olan şeyin küllisi haram .olduğuna delâlet eder. Zira zulüm; envâ'-ı mazarrata şamildir. Amma mazarrat gerek kişinin kendi nefsine ve gerek gayra olsun mutlaka zarar ve zulüm, haramdır. Ancak zaruret mes-sederse veyahut eşeddini def için ahaffi ihtiyar kabilinden olursa haram olan şey bazan mubah kılınır. Çünkü; iki zarar cem'olun-duğunda eşeddini defetmek için'ahaffini irtikâb etmek nıeşru'dur.
Ayetin manâsı:
…
demektir. Çünkü; muâhazeyle küllisini ihlâk etse nesl-i Adem münkariz olur ve kıyametten evvel dünyada kimse kalmazdı. Zira; her insanın ecdadında elbette bir zalim bulunur. O zalim zulmüyle helak olsa evlâdı ve ahfadı olmazdı. Halbuki helak olmadığından bir çok evlât ve ahfadı bulunuyor, her şahlsta bu manâ mutasavver olunca eğer herkes kendi zulmüyle helak olsa dünyada insandan bir fert kalmazdı. Halbuki vukuat bunun aksini ispat ediyor. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak zulmeden zalimleri derhal ihlâk etmez, bazı belâya ile müptelâ kılar ve insafa davet eder. Vakt-i merhunu gelince ihlâk eder. Amma bir kavmin ekserisinin zulmü sebebiyle küllisi helak olduğu dahi çoktur. Onlardan zalim olanlar zulümleri sebebiyle helak olduğu gibi zalim olmayanlar da iptilâ kabilinden helak olurlar. Bu misilli helak; günahı olanlar haklarında azap, günahı olmayanlar haklarında terfi-i derecattır.
Nahl 16:62
Vacip Tealâ kâfirlerin batıl itikadlarından bazı aharı dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşrikler riyasette kendilerine iştirak edeni sevmedikleri ve şerik kabul etmedikleri halde Allahü Tealâ'ya putları şerik kılarlar ve kız evlâdını kendileri sevmez, melekler Allah'ın kızları olduğunu itikad ederler, lisanlarıyla, yalan söylerler ve «Muham-med (S.A.) in beyan ettiği âhiret doğruysa Cennet bize mahsustur» demekle Cennet'in kendilerinin olduğunu iddia ederler. Şüphe yok ki Cehennem ateşi ebedî olarak onlara yani kâfirlere mahsustur, onlar şirk ve sair maâsîye herkesten evvel ikdam ettiklerinden Cehennem'e gidenlerin mukaddemi olurlar. Çünkü; küfürde ifrat ettiklerinden herkesten evvel Cehennem'e gireceklerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetde hüsnâ ile murad; oğul evlâdıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Yahut hüsna; fevz ü felah manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: | Mezheb-i hak üzere olduğumuzdan dolayı rıza-yı ilâhiye nail olmak, fevz ü felah bulmak ve âhirette derecata vasıl olmak bize mahsustur demekle lisanları yalan söyler | demektir.
Arapların bir kısm-ı mühimmi âhireti ikrar ederler. Hatta bi risi vefat ettiğinde develerinin en a'lâsından birini kabrinin üzerine bağlarlar, deve öİÜnceye kadar kalır. Meyyit kıyamette kabrinden kalktığında deve de beraber kalkıp binit olacağını itikad ederlerdi. Kâfirlerin «Cennet bize mahsus» dediklerine mukabil Allahü Tealâ şüphesiz Cehennem'in onlara mahsus olduğunu beyan etmiş ve binaenaleyh iddiaları kendilerine reddolunmuştur.
Hulâsa; kâfirlerin kendilerine kerih gördükleri kızları Allah'a tahsis ve sevdikleri oğlan evlâdının kendilerine mahsus olduğunu iddia ettikleri, bu cihetle lisanlarının yalan söylediği, Cennet'in kendilerine mahsus olduğunu iddialarına karşı şüphesiz Cehennem ateşinin onlara mahsus olduğu beyan olunduğu ve müşriklerin Ce-hennem'e herkesin önünde gidecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:63
Vacip Tealâ kâfirlerin şu beyan olunan halleri yalnız Resulul-lah'ın kavmine mahsus olmayıp geçmiş milletlerde dahi aynı hal olduğunu beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Sen kavminden gördüğün muameleye mahzun olma. Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki biz senden evvel geçen ümmetlerin aralarında vâki' olan kavga, niza', zulm ü taaddi gibi zuhur eden fena işleriyle adaletten çıkarak intizam-ı âlemi haleldar ettiklerinde hallerini ıslah için muhakkak resuller gönderdik. Resuller onları tarik-ı hakka davet ve adalete ithal etmek istediklerinde şeytan onların çirkin amellerini kendilerine güzel gösterdi, küfür ve sair cinayetlerine devam ettiler. Zira; şeytan'in iğfalâtma aldandılar. Binaenaleyh; şeytan dünyada onların dostları oldu ki onun dostluğunda devam ettiler. Halbuki âhirette onlar için elem verici azap vardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeytan'ın onlara amellerini tezyin zamanından yevm ile tabir olundu ki dünya demektir. Çünkü amellerini tezyin; dünyada olur, âhirette olamaz. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile zamiri ümem-i salifeye râci' olmak ihtimali olduğu gibi Kureyş kavmine râci' olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım: \ Şeytan ümem-i salifenin amellerini zamanlarında tezyin ettiği gibi bugün ve şu zamanda şeytan Kureyş kabilesinin dahi dostlarıdır. Binaenaleyh; nasıl ki ümem-i salifeyi aldattı, bunları da aldatıyor. Şu halde geçmiş milletler şeytan'ı dost ittihaz etmekle helak oldular. Bunların da akıbetleri helaktir ki habibim! Kavmin seni tekziplerine mahzun olma. Zira; resullerini tekzibetmek senin kavmine mahsus olmadığı gibi tekzibolunmak da sana mahsus değildir | demektir.
Hulâsa; Resulullah'tan evvel ümem-i salifeye resuller gönderildiği, şeytan'ın onlara amellerini tezyin ettiği, şeytan onların dostları olduğu, onlar için âhirette azab-ı elim bulunduğu ve Ku-reyş'in hali de böylece olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.
Nahl 16:64
Vacip Tealâ resullerini tekzib edenlerin akıbetleri helak olduğunu ba'delbeyan Kur-'an'ı inzal etmekten maksadı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Biz envâ'-ı ahkâmı ve geçmiş milletlerin ahvalini cami' olan kitabımızı sana inzal etmedik, ancak senin nâsa sol meseleyi beyan etmen için inzal ettik ki o meselede nâs ihtilâf ettiler ve mümin olan kavme tarik-ı hakkı gösterir ve, ihsan-ı ilâhi olsun için gönderdik.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile nâsın ihtilâf ettikleri mesail; tevhide, kaza ve kadere, ahval-i âhirete, hill ü hürmete dair insanların efâline müteallik ahkâmdır. Kur'an'dan intifa' edenler; iman eden kimseler olduğuna binaen-Kur'an'ın hidayet ve rahmet olması kavm-i mümine tahsis olunmuştur. Yoksa Kur'an'ın alelıtlak doğru yolu göstermek manâsına olan hidayeti umuma aittir, yalnız müminlere mahsus değildir. Çünkü; herkese doğru yolu gösterir ve lâkin intifa' edenler kabul eden müminlerdir. Zira; iman etmeyenler menfaat şöyle dursun adem-i imanlarından dolayı mazarrat göreceklerdir.
Hulâsa Kur'an'ı inzalden maksad; Resulullah'ın nâsa ihtilâf ettikleri emr-i dini beyan etmesi ve Kur'an'ın müminlere ayn-ı hidayet ve rahmet olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.
Nahl 16:65
Vacip Tealâ Kur'an'ın fevaidini beyandan sonra vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; semanın fevk cihetinde bulutlar vasıtasıyla yağmur yağacak bir halde olması ve o rahmeti arzın ihtiyacına göre inzal edip arzı ihya etmesinde ve arzın kuruyup intifâ'a salâhiyeti kalmadığı bir zamanda rahmeti inzalle otları, ekinleri, gûnâgûn çiçekleri bitirmekle arzı intifa' edecek bir hale getirip tezyin etmesinde Allah'ın kudretine, irade ve ihtiyarına elbette delâlet vardır. Çünkü; bütün dünya halkı cem' olsa semadan tek bir tane yağmur damlası düşürmek imkânı olmadığı halde ihtiyaç zamanında yağmurları yağdırıp yeryüzünü onunla gülistan yapmak insanların kudretiyle olacak bir şey olmadığından elbette halikının kudret-i kahire sahibi olduğuna delâlet eder.
Nahl 16:66
Vacip Tealâ ecram-ı felekiye ve arziyenin kudretine delâlet eden acaibatına işaret ettikten sonra hayvanatta olan acaibata işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; bilcümle hayvanatta ve bilhassa koyun, deve, sığır gibi eti yenip sütü içilenlerde tefekkür ederseniz sizin için pek büyük ibret vardır. Zira; biz sizi o hayvanların karınlarından çıkan sütle sularız ki o süt, kanla hayvanın karnında olan fena şeyler arasından çıktığı halde kanın levninden ve fena şeylerin kokusundan asla esgr görülnıeyerek berrak, halis ve içenlere hazmı gayet kolay ve boğazdan geçmesinde asla güçlük olmaz.
Tefsir-i Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile hayvanat yemini yiyip karnında hazmedince üçe münkasım olur. Binaenaleyh; midenin altında yemin tortusu, onun üstünde sütün maddesi ve onun üstünde kanın maddesi bulunur. Bundan sonra tortu kazurata ve sütü süte mahsus olan.damarlar vasıtasıyla memeye ve kan maddesi ciğer vasıtasıyla sair damarlara taksim olunduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir.
Fahri Râzi'nin hukemadan naklen beyanına nazaran taksimat, şöyledir: Hayvan yediği yemi hazmettiğinde safî olan kısmını ciğer cezbeder. Ciğerde temessülün vukuundan sonra beş kısma ayrılır : safra, sevda', madde-i mâiye, kan ve süt. Bu beşten safra, öde, sevda beyaz ciğere, su böbreklere ve oradan da mesaneye gider. Kan ciğerden bütün damarlara dağılır ve süt de ciğerden memeye muttasıl olan damarlara ayrılır. O damarlar süzgeçten süzer gibi sütü süzer ve memeye götürür.
Hayvanın yemiş olduğu yemin midede hazmından sonra bir taksimat muhakkaktır. Ancak o taksimat gerek (Ibn-i Abbas) Hazretlerinin dediği gibi olsun, gerek hukemanın dediği gibi olsun ve gerekse henüz keşfedilmemiş bir esrar üzere taksimat vuku bulsun, her ne surette olursa olsun sütün, kanla midede kalan tortu arasından halis ve safi olarak ayrılmasında kudret-i-hallâka büyük delâlet vardır. Çünkü; süt ve kanla geride kalan tortunun maddesi yem olduğunda şüphe olmadığı gibi bunların arasından sütün ayrılıp safi ve insana nâfi', bereketi çok bir surette zuhur edip arkadaşları olan kanla tortunun renginden ve rayihasından hiç bir eser bulunmaması ukuul-ü beşerin idrakinden âciz olduğu ve düşündükçe hayret edeceği mesaildendir. Binaenaleyh; bu hâl dahi halikın fâil-i muhtar olduğuna açık surette delâlet eder. Çünkü; erkek ve dişi her ikisi vücutta ve.yemekte müşterek oldukları halde dişinin karnında yavrusunun gıdasını halketmek; aynı yemi yiyen erkekte böyle bir şey halketmemek ve sütü diğer maddelerden ayırıp yağ, su, peynir gibi birbirine zıd maddeleri bir yerde cemet-mek ve memenin ucunda sütün çıkmasına mahsus menfezler hal-keylemek ve yavrusu karnında bulunduğunda yavrunun gıdası rahme gidip harice çıktığında harice gitmek tabiatın yapacağı şeylerden değildir. Çünkü; tabiat iktizası olsa daima bir siyakta olması lâzım gelirdi. Halbuki muhtelif safahat ve acaip ahval üzere cereyan ediyor. İşte bunların cümlesi halikın vücuduna, kudretine, ilminin kemâline ve fâil-i muhtar olduğuna şüphe bırakmayan delâil cümlesindendir.
Nahl 16:67
Vacip Tealâ hayvanatta olan acaibe işaretten sonra ağaçlarda olan garaibe işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; hurma ve bağ çubuklarının meyvelerinden tatlı şarap, pekmez, helva, kuru hurma ve kuru üzüm gibi güzel rızık ittihaz ederek taayyüş edersiniz ve envâ'-ı lezzetlerle telezzüz eder, refah ve saadetle vakit geçirirsiniz.
İbn-i Abbas Hazretlerinden bir rivayete nazaran sirke manasınadır. Yahut met'ûmat manasınadır. Hurmaya ve üzüme müteallik tafsilât bu sürenin iki evvelindeki (Sû-re-i Ra'd) da geçmiştir.
Nahl 16:68
Vacip Tealâ hayvanattan sütü ve ağaçlardan meyveleri halket-tiğini beyanla kudretine delâlet eden d&lâili beyandan sonra arıdan bal halketmekte olan sanayi-i garibeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ'nın halkettiği acaip mahlûkattan birisi de arılardır. Zira; arılara ilham edip idrak di ve "Ey ufacık mahlûk! Sen dağlardan, ağaçlardan, nâsm yaptığı köşklerden kendine evler yap. Orada sakin ol, o evlerin içinde insanların menfaatlarına hizmet edecek tatlılar yap» demekle arının hareketini tayin etti.
Taberî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette vahy ile murad; ilhamdır. AUahü Tealâmn arının gayet zayıf bir hayvan olduğu halde acaip ef'âle kudret verip kudretini isti'mâli ilham etmiştir. Binaenaleyh; bütün ukalâ-yı beşer cem'olsalar yapamayıp âciz kalacakları sanayi-i garibeler meydana getiriyor ki âlem hayrettedir ve bu esrara lâyıkıyla vakıf olmak imkânı yoktur. Çünkü; arının peteğinde olan evler birbirine müsavi olduğu halde hep şekli müseddestir. Büyük ve küçük olmakta hiç farkı yoktur. Bal yapmak için o ufacık müseddesüşşekil evlerde taksimi kaabil petekler insanların yaptıkları evlerden daha mükemmel bir haldedir. Şekl-i müseddesi ihtiyar etmekteki hikmet; araları boş kalmamaktır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile eğer müseddes olmasa aralarında bazı mahallerin boş kalacağı fenn-i hendeseyle sabittir. Bu gibi küçük bir hayvanın bu misilli esrara muttali olup hikmete muvafık iş yapması elbette fâil-i muhtarın ilhamıyladır. Şu halde bu kadar küçük bir hayvanda pek büyük bir his ve âlî bir idrak hal-ketmesi azamet-i ilâhiyeye en büyük bir burhandır. İçlerinden birini reis intihab etmesi, cümlesinin ona itaat etmesi, onun hükmünün umumunda nafiz olması ve kovanından mer'alara gidip avdetlerinde saz sadaları gibi envâ'-ı nağamatla ve musiki havalarıyla kendi mekânlarına gelip yollarını şaşırmamaları kemâl-i dirayete tavakkuf ettiğinden bunların cümlesi fâil-i muhtarın kudretine de--lâlet eden acaibat cümlesindendir. Arının iki kısmı olup biri vahşi dağlarda ve ağaçlarda eğleştiğine ve diğeri ehli olup insanların yaptıkları çardaklarda ve damlarda eğleştiklerine bu âyet delâlet eder.
Her dağda ve ağaçta eğleşmeyip ancak maslahata muvafık olan bazı mahallerde eğleştiğine işaret için Vacip Tealâ ba'za delâlet eden lafzıyla buyurmuştur. Yani «Dağların ve ağaçların bazısından evler ittihaz et» demektir.
Bu âyette Vacip Tealâ arıya evler ittihaz etmesiyle emrin manâsı; şu sanayi-i garibeyi vücuda getirecek kadar bir dirayet halket-mektir. Binaenaleyh; arının hitab-ı ilâhiye muhatap olacak kadar akıl sahibi olması lâzım gelmez. Bu bahse dair tafsilât Sûre-i Neml'de gelecektir.
Nahl 16:69
Vacip Tealâ arıya bazı mesalihini ilhamdan sonra.diğer emirlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; arıların yaptıkları evler kaabil-i iskân bir hale gelince ilham tarikıyla biz arıya deriz ki «Sen acı, tatlı arzuna muvafık meyvelerden ye, Rabbin Tealâ'nm emrine muti' ve münkad olarak sahibinizin taht-ı tasarrufunda zelil olduğunuz halde Rabbin Tealâ'nm ta'yin ettiği yollara sülük edin ki Ijal yapmanın yollarını ve mer'adan gelirken evlerinize yollarınızı şaşırmayın» demekle ilham ederiz ve yolları ta'yin olunan arıların karınlarından levn-i muhtelif şarap çıkar ki o şarapta nâs için şifa vardır. Zira; balgamı olan emraza bizzat balda şifa olduğu gibi balgamı olmayan emrazda dahi bal başka şeylerle mahlut olarak şifa olur. Çünkü; deVa için yapılan macunlarda her halde eczanın bir kısmı bal olur. İşte şu beyan olunan arının ihtisasında olan ince ilimleri lâyıkıyla düşünen kavmiçin halikın vücuduna delâlet vardır.
Balın levni sarı, kırmızı, beyaz, bazan da siyah olduğuna işaret için elvan-ı muhtelife üzerine hasıl olduğu beyan olunmuştur ki işbu ihtilâf arının yaşında, mevsimlerin ihtilâfından neş'et eder. Meselâ oğul balının gayet beyaz olduğu ve eski arının balı sarı olduğu cümlenin malûmudur.
Bu âyet-i celilede balın cinsinde şifa mevcut olduğuna delâlet vardır. Amma bazı insana ve emrazdan bazısına şifa olmaması âyetin mealine münafi değildir. Zira; âyette beyan olunan mutlaka şifadır, yoksa her derde ve her şahsa şifa olduğu beyan olunmamıştır ki bazı eşhasa şifa olmaması âyete münafi olsun. Ancak ekseriyet itibarıyla bir ço'k emraza şifa olduğu görülmektedir, bilhassa balgamı olan hastalıklara şifa olduğunda şüphe yoktur. Balın; arının yediği otlar ve çiçeklerden hasıl olduğuna âyet delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ'nın meyvelerden yemesini emrettikten sonra muhtelif elvanda şarap çıkardığını beyan etmesi balın arının me'kûlâtmdan hasıl olduğunu beyan etmektir. Balın rayihası, levni ve hatta bazan acı olması arının gezdiği mer'anın otlarına müşabih olması da bu manâyı te'yid eder. Mer'ada otların çiçeklerinde Allah'ın halkettiği deva balda içtimâ' ettiğinden balda nâs için şifa olduğu beyan olunmuştur. Rasulullah'm karnı ağrıyan bir kimseye bal yemesini emretmesi balın şifasını tefsir etmiştir, el-yevm etıbbanın ishal olan kimseye müshil vermekle tedavileri Re-sulullah'm ishal olan kimseye bal yemesini tavsiyesinde işaret ettiği hikmeti ta'kib etmekten ibarettir. Çünkü bal; müshil olduğundan Resulullah ishal olan kimsenin karnında olan fenalıkların kökünden izale olunması için bal yemesini emretmiş ve şifa da bulmuştur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile balın husulünde iki ihtimal vardır. Birinci ihtimal; geceyle nebatat ve çiçekler üzerine düşen ince rutubetlerden arı ağzına toplar, bir kısmıyla tagaddi eder, diğer bir kısmını getirir; idhar için peteğin müseddesüşşekil evlerine döker. İşte bal bundan ibarettir ki arının, her çiçeğin üzerinden almış olduğu rutubet ağzında birbirine karışmak ve hazmolmak suretiyle yekdiğeriyle imtizaç eder, ma'cun halini alır. Arının yağmurlu havaları sevmesi ve rutubetli senelerde varidatı çok vermesi bu manâyı te'yideder. Buna nazarandaki butun; efvah manasınadır. Yani; «Arıların ağzından muhtelif renklerde şarap çıkan» demektir. İkinci ihtimal; arı muhtelif çiçeklerden istediğini yer, karnında hazmeder. Hayvanat-ı saire gibi bir kısmı vücuduna gıda ve bir kısmı da tortu, diğer bir kısmı da rna'cun olur. O ma'cunu ilham-ı ilâhiyle yapmış olduğu evlere döker. İşte
bal bundan ibarettir. âyeti de bu ihtimali te'yid etmektedir. Çünkü butun; manâyı aslisinde müsta'mel olur. Binaenaleyh karın manâsına olan butunu ağız manâsına olan efvahla tefsire hacet massetmez. Şu kadar ki her hangi ihtimal murad olunursa olunsun bir tahminden ibarettir. Yoksa bu esrara bihakkın vakıf olmak ihtimali yoktur. Binaenaleyh vâkıf olduğunu iddia; bir zan ve tahminden başka bir şey değildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetteden hâl olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Eğer de bulunan zamirden hâl olursa
…
demektir.
Nahl 16:70
Vacip Tealâ hayvanatta olan bazı acaibi beyandan sonra insana mahsus olan bazı garaibi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ lutf u keremiyle sizi halketti ve sanayi-i garibe icadına, havadis-i âleme ve tedbir-i umura ilm ü idrak verdi. Ba'dehu muhtelif sebepler ve ecillerle bazınızı hal-i sahavette, bazınızı hâl-i şebapta, bazınızı hal-i şeyhuhette sizi öldürür ve sizden bazınız ömrün gayet kötüsüne reddolunur ki bildikten sonra bir şey bilmez olsun ve ne yaptığını bilmez, söylediğini unutur bir hale gelsin ve bilsin ki Allahü Tealâ evvelâ icada ve ilim sahibi kılmaya ve.sonra ifnaya kaadirdir. Binaenaleyh; ilimden cehle, kuvvetten za'fa, zekâvetten gabavete, dirayetten hamakata reddeder. Zira; Allahü Tealâ insanların hallerini,bilir ve onların hallerine muvafık maslahatı halka kaadirdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanlarda ve ecellerinde olan te-favüt Allahü Tealâ'nın takdiriyle olduğuna âyette tenbih vardır. Zira; bünyelerini terkip ve mizaçlarım ta'dil eden Allahü Tealâ olunca ecellerini takdir eden de Allahü Tealâ olduğunda tereddüt yoktur. Çünkü; tabiatın muktezası olsa hep bir siyak üzere olup bu derece ihtilâf ve tefavüt olmamak icabeder.
Beyzâvî ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran insan için erzel-i ömür; yetmiş beş veyahut doksan beş yaş olduğunda ihtilâf varsa da Hz. Ali'den mervi olan erzel-i ömür yetmiş beş yaşında olmaktır ve erzel-i ömür insanın rie söylediğini ve ne yaptığım bilmez hal-i tufuliyet gibi bir hâl kesbetmesidir, âyette erzel-i ömür mutlaka insanlar hakkında zikrolunduğu için bir sınıfa tahsis yoktur. Binaenaleyh; her insanda olması muhtemeldir. Şu kadar ki salâh-ı halle muttasıf olanlarda, tilâvet-i Kur'an'a devam ve ulûm-u şer'iyeyle iştigal edenlerde erzel-i ömür olmadığı mervidir ve vu-küât da bu rivayeti te'yid etmektedir. Âbid olan kimselerin ömrü uzadıkça salahları tezayüd ettiğinden bu misilli kimselerde bunaklık gayet az görüldüğü meydanda bir hakikattir.
Nahl 16:71
Vacip Tealâ insanın âlim olduktan sonra cahil ve kavı olduktan sonra zayıf olduğunu beyan ettiği gibi insanların yekdiğerine nispetle mütefavit olan hallerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ sizin bazınızı bazınız üzerine tafdil etti ki zengin, fakir, miskin, ümerâ ve reâyâ gibi bir takım kısımlara taksim olundunuz. Hatta bazınız hem kendi rızkınıza hem de a'van, etbâ', evlâd ve memlükünün rızkına mütevelli oldunuz ve bazınız da gına ile fakr arasında kifaye miktarı rızıkla vakit geçiriyorsunuz. Zira; ilm-i İlâhide herkesin taksimatı ma'lûmdur. Hâl böyle olunca rızkının vüs'atıyla tafdil olanlar kendilerine mahsus olan rızıklarım memlûklerine reddeder olmadılar. Zira; reddine kaadir değillerdir. Çünkü; kendi rızıkları kendilerinin intifâ'ına mahsustur, belki memlüklerine verdikleri rızık memlüklerin kendi rızık-larıdır. Şu kadar ki. onların rızkına bunlar mütevellidirler. Binaenaleyh; bunların elleriyle sarfolunur, malik ve memlûk cümlesinin rızkını Allahü Tealâ halkettiğinden hepsinin rızkı, taksimi veçhile Allah'tandır. Şu halde'efendiler etbâ'larının rızkım kesemezler ve vermemek istediklerinde etbâ'larınıri rızkını onlara îsâlde vasıtalık vazifesinden istifa etmiş olurlar. Allahü Tealâ başka vasıtayla îsâl eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların fazilette tefavütleri yalnız rızka münhasır değildir. Belki zekâ, belâdet, hüsn-ü cemâl kubh-u manzar, akıl ve kiyaset, sıhhat ve maraz gibi şeylerin cümlesinde tefavütleri ve birbirlerinden farkları mevcuttur. İnsanın rızkı akıl ve zekâsıyla değil, belki Allah'ın ihsamyladır. Çünkü; en ziyade aklı olan kimsenin son derece çalıştığı halde fakir olup karnım doyuramadığı ve en ahmak bir kimsenin , milyonlara malik olduğu her yerde ve her zaman görülen bir hakikattir. Şu kadar ki herkesin rızık esbabına tevessül etmesi ve çalışması vezaif-i diniye cümlesindendir. Binaenaleyh atalet; diyanet-i İslâmiyede memnu'dur ve herkes sa'yüe me'murdur. Amma sa'yi neticesinde az veya çok vermek Allah'ın iradesine bağlı olduğundan insanların «Bu neden böyle oldu?» demeye salâhiyetleri yoktur.
Taberî ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet Allah'a sirkeden müşrikleri red ve mezheplerinin butlanına tenbihtir. Yani «Memlûk ve malik cümlesi müsavi olup hepsinin rızkı Allah'tan olunca ve hiç bir kimse diğerinin rızkım veremeyince ve mem-lûkün bir takım hususatta kendinize müsavi olduğunu kabul etmeyince siz nasıl oluyor ki mahlûku halika müsavi kılar ve mahlûka ibadet edersiniz ve kendiniz âciz mahlûk olduğunuz halde etbâ'ı-nızm size şerik olmalarına razı olmazsınız da cümle âlemin halikı olan Allahü. Tealâ'ya şeriki nasıl lâyık görürsünüz ve şirkeder de Allah'ın nimetlerini inkâr mı edersiniz?» demektir.
Hulâsa; Allah'ın insanları rızıkta bazılarını bazıları üzerine tafdil ettiği, rızıkta tafdil olunanlar kendi rızıklarını memlüklerine veremedikleri, malik ve memlûk cümlesinin dergâh-ı ülûhiyet-te müsavi oldukları halde Allah'ın şu ni'metlerini unutup da şirketmeteri insanlar için bir emr-i münker olduğu ve kendi nazarlarında malik memlûke müsavi olamayınca mahlûkun halika müsavi olamayacağı evleviyetle sabit olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Nahl 16:72
Vacip Tealâ insanların ahvalinden vahdaniyetine delâlet eden bazı delâili beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'mn size ni'meti çoktur. Zira; Allahü Tealâ sizin ünsiyet etmeniz için kendi cinsinizden tabiatınıza muvafık zevceler halketti ve zevcelerinizden kendinize benzer oğlanlar ve oğlanların oğulları hafidler halketmekle size muavinler ve hizmetçiler verdi, sizi enva'-ı ni'metler, temiz ve leziz olan meyveler, ekmekler ve sair me'kûlâtla merzuk etti ki bunlarla intifa ederek mizacınıza itidal ve vücudunuza kuvvet gelsin, bu vesileyle taat-ı ilâ.-hiyeye müdavim olmakla bu nimetlerin şükrünü eda edesiniz, kâfirler, tebaiyet etmeye evlâ olan Kur'an'a tebaiyeti terkeder de batzl olan putlara mı iman ederler? Ancak Allah'ın ni'metine küfür ve binaenaleyh; Allah'ın gayrı âciz mahlûklara ibadet ederler, halbuki ni'meti kuvvete, kuvveti de ibadete sarf için Allahü Tealâ kullarına nfmetlerini ihsan eder. Şu halde ni'meti ibadet için sar-fetmeyenler o ni'mete küfretmişlerdir.
Hafede ; hafidin cem'idir. Hâfid ; oğlunun oğlu ve kızının oğludur. Evlât insan hakkında ni'nıet olduğu gibi evlâdın evlâdı da ni'met olduğundan Cenab-i Hak hafidi dahi ni'met sırasında zikretmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin ni'meti inkâr etmeleriyle murad; nimeti Allah'ın gayrı putların verdiğini itikaad etmeleri ve nimetin kadrini bilmeyip şükrünü eda etmemeleridir.
Nahl 16:73
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra müşriklerin ibadetlerini beyanla mezheplerini reddetmek üzere buyuruyor.
Zira; o putlar kendi nefislerine ait celb-i menfaata ve def'-i mazarrata kaadir değiller ki ibadet edenlere rızık vermeye malik olsunlar. Şu halde rızka müteallik hiç bir kimseye azıcık bir şey bile vermeye malik olamazlar ve kudretleri de yoktur.
Çünkü; cümle mahlûkat Allah'ın halkıyla vücut bulmuştur. Şu halde Allah'ın halkettiği mahlûk halika müsavi ve müşabih olur mu? Elbette olamaz. Zira; mahlûk, halika, merzuk, razika ve âciz kaadire hiç bir cihetle benzemez. Binaenaleyh; şirketmek caiz değildir.
Nahl 16:74
Yahut manâ-yı nazını : | Eşyanın künhü-nü Allahü Tealâ bilir, siz bilmezsiniz. Binaenaleyh; Allah'ın size bildirdiğinin gayrı durub-u emsale cesaret etmeyin | demektir.
Putlar zevilukulden olmadıklarında» akıl sahiplerinin gaynda isti'mâl olunan lafzıyla ta'bir olunmuştur. Putlar rızka müteallik bir şeye malik olmadıkları gibi malik olmaya iktidarları da olmadığını beyan için malik olmadıklarını beyandan sonra adem-i istitaatları da beyan olunmuştur. Yani "Hiç bir kimseyi azıcık bir şeyle merzuk etmeye malik olmak iktidarını haiz değillerdir. Binaenaleyh; malik olmadıkları gibi rızık vermek hususunda esbab-ı temellükten bir sebep tahsiline dahi kudretleri yoktur» demektir. Nisâbûrî, Kazî ve Keşşafta beyan olunduğu veçhile zamiri kâfirlere raci' olmak ihtimaline nazaran manâ-yı âyet: Kâfirler kendilerine rızıktan azıcık bir şey vermeye malik olmayan putlara ibadet ederler. Halbuki kendileri hayat, ilim ve idrak sahipleriyken bir kimseye rızık vermeye kudretleri yoktur. Binaenaleyh; cemadat kabilinden olan putların kudretleri olmadığı evleviyetle sabittir | demek olur.
Nahl 16:75
Vacip Tealâ putlara ibadet eden müşriklerin mezheplerinin batıl olduğunu beyandan sonra itikadlarının butlanını te'kidetmek üzere buyuruyor.
Çünkü; cümlenin rızkını veren odur.
Yani; ey müşrikler! Sizin putları Allah'a müşabih ve müşarik kılmanız tasarruftan âciz ve hiç bir şeye malik olmayan abd-i memlükü hür ve serbest ve bir çok mala malik istediği gibi tasarruf eder ve arzu ettiği kimseleri infak eden kimseye müşabih kılmaya ve ikisini mertebeden müsavi tutmaya benzer ve sarahat-ı akıl bu müsavatı tecviz etmez. Halbuki bunlar hilkatta ve suret-i beşerde müsavilerdir. Nasıl oluyor ki siz halik, razık ve kaadir olan Allahü Tealâ ile hiç bir şeye kaadir olmayan âciz putlar beynini müsavi kılar da putlara ibadet edersiniz. İşte şu manâyı beyan etmek ve size anlatmak için Allahü Tealâ hiç bir şeye kaadir olmayan abd-i memlükü ve muktedir olan maliki misâl olarak beyan eder ve der ki «Aciz ve hiç bir şeye malik olmayan abidle şol kimse ki biz onu helâl rızıkla merzuk ettik ve o kimse rızkını hiç kimsenin muttali olamayacağı gizli ve açık mahallerde istediği gibi infak eder. Bunun ikisi müsavi olur mu ki âciz putlara, kaadir olan Allahü Tealâ'yı müsavi kılıyorsunuz? Halbuki medh ü sena; her şeye kaadir ve herkesin rızkını veren Allah'a mahsustur, putların hamde istihkakları yoktur. Zira; her şeyden âciz ve her sıfat-ı memduhadan ve meziyetten mahrumlardır, belki ekser-i nâs ham-din Allah'a mahsus olduğunu bilmez. Binaenaleyh; âciz putlara ibadet ederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu misâl; müşrikleri intibaha davet ve Allah'la putlar beynini tefrik için irad olunmuştur. Yahut kâfirlerle müminler beynini tefrik için irad olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: fİbadet-i ilâhiyeden mahrum ve kurbiyet-i İlâhiyeden matrud olan hakir kâfirlerle ibadetle meşgul, Rabbisi-nin emrine muti', mahlûkata şefkat ve merhametle me'lûf ve lutf-u İlâhiye mazhar olan abd-i mü'min müsavi olur mu?
Nahl 16:76
İşte şu iki recülden âciz olan kaadir olana müsavi olamadığı gibi cemadat kabilinden olan putlar her şeyin halikı ve razikı olan Vâcibülvücudda elbette müsavi ve müşabih olamaz.
Vacip Tealâ bu âyette evvelki recülde dört sıfat zikretti. Birincisi; dilsiz olması, iki.ncisi; hiç bir şeye kaadir olmaması, üçüncüsü; mevlâsına yük olması, dördüncüsü; her nereye gönderilse hayırla gelmemesidir. İkinci recülde de bu dördün zıddı olan sıfatların bulunduğuna işaret etmiştir. Çünkü adaletle emretmek; lisana, kudrete ve halka menfaata yani hayır sahibi olmaya ve kimseye yük olmamaya delâlet ettiğinden adaletle emretmek suretiyle şu evsaf-ı erbaayı cemetmiştir. İşte putlar; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile ebkem olan recüle benzerler. Zira; onlar tekellüme kaadir olmadıkları gibi hiç bir şeye kaadir değillerdir ve onlara ibadet eden âbidler üzerine sikletten ve yükten ibarettir. Çünkü; âbidler onlara kurban kesmek, sadaka vermek ve tezyin etmek gibi şeylerle infak ederler. Putlar ise onlara hiç bir şeyle infak edemezler, amma Allahü Tealâ; adaletle emir, kullarını infak ve doğru yolu göstermekle saadete îsâl eder. Binaenaleyh; her şeyden âciz putlarla kudret-i kâmile sahibi olan Allahü Tealâ müsavi olur mu? Elbette olamaz.
Hulâsa; herşeye muktedir olan bir recülle hiç bir şeye muktedir olmayan recül beyninde müsavat olamadığı gibi kaadir ü kay-yum olan Allahü Tealâ ile âciz putlar beyninde müsavat olamayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindehdir.
Nahl 16:77
Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetle putlar arasında müsavat olamayacağını açık misallerle beyan ederek müşrikleri intibaha davet ettikten sonra ulüvv-ü şanını ve azamet-i burhanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yerde ve göklerde mevcut olan mahlûkatın ahvalini ve adedini ve her birinin keyfiyet-i taayyüşlerini, ecellerini, her birinin esrarını ve sair gizli olan şeyleri bilmek Allahü Tealâ'ya mahsustur. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı hiç bir kimse semâvât ve arzın esrarını bilemez ve mev'ûd olan kıyametin vukuu ve. nâsın hesap için kaim olması olmadı, illâ göz kapaklarının inip çıkacağı kadar veyahut ondan daha az bir zaman oldu. Zira; gözkapağının hareketi bir zamana muhtaçtır. Kıyametin vukuu ise emr-i ilâhinin taallukuyla bir anda vuku bulacaktır. Çünkü; Allahü Tealâ her şeye kaadir ve bilhassa kıyameti derhal ikameye kudret-i kâmile sahibidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamet ; nâsın haberi olmadan defaten 'öuku bulacağına işaret için saat denmiştir. Allahü Tealâ'nm ilm-i kâmil ve kudret-i tâmme sahibi olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; semavat ve arzın gaybı kendine mahsus olması ilminin kemâline ve kıyametin bir anda ikamesi kudretinin azametine delâlet eder. Gözün hareketi ânlardan terekküb eden zamanda olup kıyametin vukuu ânlardan birisinde vuku bulması mümkün olduğuna işaret için göz hareketinden daha sür'atlı olacağını Cenab-ı Hak beyan etmiştir. Zira; kelimesi bu makamda manâsına olduğundan sahih olan kıyametin vukuu gözün hareketinden daha yakın olacağı kafidir. Yoksa şek manâsına değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak sekten münezzehtir. Binaenaleyh; Allah'ın kelâmında şek olmaz ve şekke delâlet eden elfazdan müste-1 fad olan şek kullarına aittir. Şu halde Nisâbûrî'nin beyanı veçhile
yani «Kıyametin vukuunun göz hareketinden daha yakın olması mübalâğaya mahmul değil, hakikata mahmuldür. Binaenaleyh göz hareketinden daha az bir zamanda olacağı muhakkaktır.
Nahl 16:78
Vacip Tealâ ilminin ve kudretinin kemâlini beyandan sonra ilminin ve kudretinin kemâlini te'kidetmek üzere buyuruyor.
Yani; eşyadan hiç bir şeyi idrak etmez olduğunuz halde Allahü Tealâ sizi analarınızın karınlarından çıkardı ve o zamanda cehalette, menfaat ve mazarratınızı farke tın emekte cemadattan farkınız yoktu, Allahü Tealâ sizin âlât-ı idrakinizi ve esbab-ı ma'rifetinizi hazırladı. Binaenaleyh; cehilden ilme ve hamakattan zekâvete ve gabavetten dirayete intikal etmeniz için Allahü Tealâ işitilmek şanından olan şeyleri işitmenize, görülmek şanından olan şeyleri görmenize, bilinmek şanından olan şeyleri bilmenize vesile ve âlât olmak üzere göz, kulak ve kalplerinizi halketti ki bu ni'metlere şük-redesiniz, Kur'an'ı ve ahadis-i nebeviyeyi işitip umur-u diniye ve dünyeviyenizi onlardan istinbat ve acayip ve garaibi gözlerinizle görüp ibret alasınız. Kalplerinizle umur-u garibeyi idrak edip cehlinizi izale ve nimet-i ilâhiyeyi ve mün'im olan Allah'ın kadrini bilip şükrünü yerine getirmekle ubudiyetinizi izhar edesiniz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette zikrolu-nan göz, kulak ve kalp diğer azalarla beraber validelerin karınlarında halk olunurlarsa da bu azalarla idrak ve intifa dünyaya çıktıktan sonra olduğundan Vacip Tealâ evvelâ validelerin karnından ihracını ve saniyen bu azaları halkettiğini beyan etmiştir ki hilkat-ta sair azalarla beraberlerse de intifâ'da muahhar olduklarına işaret olunmuştur.
Hulâsa; insanların batn-ı ümnıehattan çıktıklarında hiç bir şey bilmez bir halde oldukları, sonra bedenleri tekemmül ettikçe gözleriyle görüp, kulaklarıyla duyar, kalpleriyle bilir, ulûm ve maarifi iktisapla cehaletten ilme intikal ettikleri ve bu azaları halket-mekten maksat bunları hüsn-ü istimalle vahdaniyete istidlal ederek nail oldukları nimetlerin şükrünü eda etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:79
Vacip Tealâ kıyameti -bir anda ikameye kudretine delâlet eden delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nın kudret-i kâmilesine delâlet eden delillerden birisi de kuşların havada uçmalarıdır. Şu halde müşrikler semanın altında bulunup hava-yı lâtifle dolu ve cism-i kesiften boş olan mahallerde emr-i ilâhiye muti' oldukları halde kanatlarını döşemek suretiyle uçan kuşlara nazar edip görmezler mi? Allahü Tealâ'dan maada o kuşları havada kimse hıfzedip tutamaz. Bunu bilmezler mi, o kuşları bir nokta-i istinad olmadan havada tutmak ve onlara havada uçmaya kudret vermek Allah'ın vahdaniyetine ve kudretine delâlet etmez mi? Bunların her birinde iman eden kavmiçin saniin kudretine deliller vardır. Bunlarla istidlal etmek lâzım değil mi? Çünkü; kuşları uçabilecek kanatlarla ve kanatları her kuşun cismine göre halketmek fâil-i muhtarm vücuduna pek açık bir delildir. Eğer tabiat vasıtasıyla olsa ecsamm cümlesi ve bilhassa hayvanatın hepsi cismiyette müşterek olduklarından hayvanatın cümlesinin uçması lâzım gelirdi. Zira tabiat; ecsamm cümlesinde müşterek olunca hepsinde iktizasını icra edeceğinde şüphe yoktur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile cevv ; sema ile arz arasında havayla dolu vâsi meydanlıktır. Kuşların bu meydanlıkta on iki mil yükselip ziyade yükselemedikleri (Kâ'b) Hazretlerinden mervidir.
Nahl 16:80
Vacip Tealâ kuşlarda ibrete şayan olan ahval-i acibeyi beyan ettiği gibi insanlara ni'met olup kudret-i ilâhiyeye delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ sizin için taş, kerpiç, kiremit ve ağaçtan sakil süknâlar halketti ki hal-i hazarınızla ikamet ve istirahat edersiniz. Ancak işbu evler hal-i seferinizde nakli mümkün olmayıp yerinde sabittir, hayvanatın derilerinden çadırlar halketti ki o çadırları siz hafif addedersiniz. Binaenaleyh; göç günlerinizde istediğiniz yerlere alır, götürürsünüz ve bir mahalde ikamet ettiğiniz günlerde istediğiniz yere kurar, altında rahat edersiniz. Koyunların ve develerin yünlerinden, keçilerin kıllarından çul, çuval gibi esasat-ı beytiyenizi halketti ki ölünceye kadar intifa edersiniz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insan için mesken; iki olup birincisi; tastan, ağaçtan yapılıp nakli mümkün olmadığım, ikincisi; deriden ve hayvanatın yünlerinden yapılıp hayvanat üzerinde nakli mümkün çadırlar olduğunu ve hafif olup nakli mümkün olan meskenler insanlar için ayn-ı nimet olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan etmiştir. Esasla meta' beyninde fark olduğuna işaret için meta', esas üzerine atfolunmuştur. Zira esas; insanın üzerine giymek için yapmış olduğu aba ve şalvar gibi şeylerdir. Meta' ise evlerde döşenmek ve ziynet için yapılan şeylerdir. Yahut esas; hanenin bilcümle levazımatıdır. Meta'; ticaret için yapılıp satılan şeylerdir. Şu halde herhangi manâ murad olunursa olunsun esasla meta' beyninde fark vardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hayvanatın tüylerinden yapılan çadırlarda deriden yapılanlar dahi dahildir. Zira; hayvanatın tüyleri deriden çıktığı için deri de onlarda dahildir. Asvaf ; koyunun yünü, evbar ; devenin yünü; eş'ar; keçinin kılıdır. Bunların her cümlesi; çadır, esasât-ı beytiye ve metâ'-ı ticaret olduğundan Cenab-ı Hakkın insanların menfaatları için yarattığı nimetleridir. Hin', zamandan bir müddettir. Bunlardan yapılan çadır ve sair şeyler kuvvetli olduğu için müd-det-i medide devam ettiğinden Cenab-ı Hak «Bir müddet intifa' edersiniz» buyurmuştur. Yahut hîn; burada mevt zamanıdır. Buna nazaran "Ölünceye kadar, bunlarla intifa' edersiniz» demektir.
Nahl 16:81
Vacip Tealâ insan için halkettiği nimetlerden bazılarını ba'-delbeyan bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; ta'dad olunan ni'metleri gören bir âkil için Allah'ın kudretlerini müşahede etmemek kaabil değildir. Zira; kızıl etten ve yaş deriden kuru kılların zuhuru kudret-i ilâhiyeye açık burhandır. Bunu inkâra kim cür'et edebilir? Bunları müşahede edip de iman etmemek hamakattan jaşka bir şey değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan misafir veya mukim olmaktan hâli olamadığı gibi misafir de zengin olup maiyetinde çadır götürmek veya fakir olup çadır götürememekten dahi hali olamadığından Cenab-ı Hak evvelki âyette mukimle zenginin meskenlerini ve bu âyette fakir olarak misafirlerin mağaralar meskenleri olduğunu beyan ettiğinden ni'metini itmam ettiğini zikretmiştir. Şu ni'metlerin kâffesinde maksat; ni'metin kadrini bilmekle ve o ni'meti halkeden hallâka itaat ve şükrünü eda etmekle azab-ı ilâhiden salim olmak olduğuna işaret olunmuştur. Düşmanlara karşı âlât-ı harp tedarik etmek pek büyük ni'met olduğu beyan edilmiştir. Hükümetin harp için bilcümle tedarikâtı ni'metler cümlesinden olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmekle âlât-ı harbi tedarik etmek ehl~i iman için vezaif-i diniye cümlesinden olduğunu tavsiye buyurmuştur. Binaenaleyh; hükümet-i İslâmiyenin daima düşmana karşı hazırlıkta bulunması vacip olduğu gibi efrad-ı milletin de bu hususta hükümete muavenet etmesi vaciptir.
Hulâsa; insanların istirahatları için Allah'ın gölgeler, sıcak ve soğuktan muhafaza için misafirlere dağlarda mağaralar ve sıcaktan vikaye için gömlekler ve çadırlar ve düşmanın şiddetinden sı-yanet için zırhlar ve sair âlâtı harbi halkettiği ve şu beyan olunan ni'metleri halkla kullarına ni'metini itmam eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:82
Vacip Tealâ insanlar için halkettiği nimetlerden bazılarını beyandan sonra nasihat-ı nebeviyeyi dinlemeyenlerin mes'ûliyet kendilerine âit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; habibim! Sen tebliğ ettikten sonra mes'ûİiyet onlara aittir.
Nahl 16:83
Çünkü; ibadetlerini, ni'meti veren Allah'ın gayrıya sarfederler.
Zira; nübüvvet-i Muhammedi-yeyi bildikten sonra küfürde ısrar ve binaenaleyh; ni'meti rıza-yı İlâhinin gayrıda isti'mâl ederler.
İnsanlar içinde sabi, ma'tûh ve mecnun gibi mükellef olmayanlar bulunduğuna işaret için müşrikleri zemmolmak üzere sevk olunan âyette Cenab-ı Hak ekserisinin kâfir olduğunu beyan etmiştir. Nimet-i ilâhiyeyi bildikten sonra inkâr, bilmeden inkârdan daha şeni1 olduğundan Vacip Tealâ bildikten sonra inkâr ettiklerini beyan ve ile te'kid buyurmuştur. Çünkü; bilmeyerek kabahatin cezası birdir ve lâkin bilerek kabahatin cezası ikidir.
Yukarıdan beri sayılan ni'metlerin halikı Allahü Tealâ olduğunu müşriklerin bildiklerini ve lâkin putların şefaatlarıyla halkettiğini itikad ederek putlara ibadetle inkârlarını izhar ve ni'me-tin hukukunu edadan i'raz eylediklerini beyanla müşriklerin zem-mi sarahaten beyan olunmuştur.
Nahl 16:84
Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada imanı kabulden ve nasihati dinlemekten i'raz ettiklerini beyan ettiği gibi âhirette vâki olacak ahvali dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Kâfirlerin ni'meti inkâr etmekle ibadetlerini putlara sarfetmeleri yanlarına kalmaz, elbette cezasını göreceklerdir. Binaenaleyh sen zikret şol günü ki o günde biz her ümmetin imanına, küfrüne ve ni'metin kadrini bilip şükrünü eda ettiğine veyahut ni'meti inkâr edip şükrünü eda etmediğine şehadet eder birer şahit ba'sederiz ve o şahidin şehadetinden sonra kâfirlere i'tizar için izin verilmez. Zira; i'tizar edecek özürleri yoktur ve dünyaya itikadlarını tashih için rücû' etmeye izin isterler, ona da izin verilmez, Çünkü; dünyadan giden için dünyaya bir daha dönmek yoktur ve onlara, izin verilmekle rızaları da aranmaz. Yani «Rabbinizi İrza edin» de denmez. Çünkü; Rablerinin gazabı muhakkak olduğundan Rablerinin onlardan razı olmak zamanı geçmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlere i'tizar için izin verilmediği gibi şahitlerin şehadetlerine itiraz etmelerine dahi izin verilmez. Binaenaleyh; onlar için i'tizar etmek ve söz söylemek ve şahide itiraz eylemek ve dünyaya bir daha dönmek yoktur.
İsti' tab ; itab talebetmek, yani onlar için söz söylemeye ve i'tizar etmeye izin verilmediği gibi Cenab-ı Hak'tan onlara itab etmesi dahi talebolunmaz. Çünkü itab; gazap tankıyla incinecek söz söylemektir. Bir kimse hasmının itab edip sonra razı olacağını ve itabla iktifa edip kusurunu affedeceğini bilirse hasmından itab talebeder ve hasmı da itabla söyleyeceğini söyler ve sözleriyle öfkesini alır ve gazabını teskin eder.:, ve husumetten vazgeçer. Ama hasmın affetmek ihtimali olmadığında itab talebetmez. Çünkü; talepte bir manâ yoktur. İşte şu esasa binaen kâfirlerin cinayetleri affolunmayacağına işaret için Vacip Tealâ bu âyette onlar için itab taleb olunmayacağını ve itab olmayınca Cenab-ı Hakkın rızasına dahi nail olmayacaklarını beyan etmiştir.
Yevm-i kıyamette her ümmet için ba'solunacak şahitle murad; her ümmetin resulü olduğu Hâzin'in ve Medarik'in beyanları cümlesindendir. Çünkü; ümmetlerin muhasebe zamanında iman edenlerin imanlarına ve iman etmeyenlerin küfürlerine resulleri şehadet edeceğini Cenab-ı Hak bu âyette ve b'unun emsali âyetlerde beyan buyurmuştur. Şu halde rusül-ü kiram şehadet ettikten sonra onların dünyaya rücû' edip fevtettikleri amellerini tedarik için taraf-ı ilâhiden müsaade olunmakla rızaları talebolunmaz. Buna nazaran »Onların rızaları taleb olunmaz» demektir. Yahut Nisâbûrî ve Keşşafın beyanları veçhile «Onlara Rabbinizi irzâ edin» denmez. Zira âhiret; dar-ı amel değil ki onların Rablerini irzâ etmeleri teklif olunsun. Binaenaleyh; onlara «Rablerinin rızasını tahsil için amel etmeleri teklif olunmaz» demektir.
Hulâsa; yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakkın her ümmetin ameline şehadet etmek üzere resullerini şahit göndereceği, resullerin şehadetinden sonra kâfirlere i'tizar için söz söylemeye ve dünyaya rücû' etmeye, izin verilmeyeceği, onların rızaları aranmayacağı ve-' yahut onlar için Cenab-ı Hak'tan rıza taleb olunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:85
Vacip Tealâ kâfirlerin kıyamette vâki olacak hallerinden baz aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dünyada nefsine ve gayra zulmeden kâfirler gözleriyle Cehennem azabını görüp Cehennem'e girdikten sonra onlardan azap tahfif olunmadığı gibi onlara nefes almak için bir müddet mühlet dahi verilmez. Velev bir dakika olsun azaptan hâlî kalmazlar.
Nahl 16:86
Vacip Tealâ müşriklerin âhirette görecekleri ahvalden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle putlardan şi-, kâyet edince:
Nahl 16:87
Yani; zalimler dünyada kibrettikten sonra yevm-i kıyamette Allah'ın hükmüne inkıyadlarını izhar ederler, fakat fayda etmez. Zira; itaatin zamanı geçtiği için o günde İslâmiyet izharında menfaat olamaz ve putların yardım edeceklerine dair iftiraları zayi ve batıl olur.
Nahl 16:88
Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarını beyandan sonra din-i Mu-harnmediye iman etmek isteyenleri menedenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki onlar tıynetlerinde olan fenalığa binaen küfrü ihtiyar ettikleri gibi fukara-yi naşı ve zuafa-yı enamı Allah'a ve resulüne imandan, din-i İslâm'a ve Kur'an'ın ahkâmına ittibâ'dan menettiler ve kendi küfürlerine tarik-ı hakka ittibâ'dan nâsı menetmelerini zamla hem dâll hem de mudil oldular. Binaenaleyh; onların gayr ilan ifsadetmeleri sebebiyle kesbetmiş oldukları masiyet mukabilinde asıl küfürleriyle müstehak oldukları azabın fevkmda azaplarını ziyade ederiz ki biri küfürleri, diğeri de ibadullahı idlâlleri sebebiyle azapları iki kat olacaktır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile azaplarının ziyade olması küfürlerinin ziyade olmasındandır. Çünkü; kendileri küfrü irtikâb ettikleri gibi başkalarını da küfre sevketmişlerdir. Şu halde küf-rüzere küfrü irtikâb etmeleri azap üzere azapla muazzap olmalarına sebep olmuştur. Azabın ziyadeliği; ateş üzerine eza eden hayvanlarla dahi azab olunmaları veyahut hararet üzerine bürudetle ve bürudet üzerine hararetle azabolunmaları veyahut ateşle azabın iki kat olması ihtimali ihtilaflıdır. Şu kadar ki azabın iki kat olacağı kafidir. Çünkü; bu âyetin sarahat-ı kat'iyesiyle sabittir. Amma keyfiyetin nasıl olacağında kat'iyet yoktur. Binaenaleyh; muhtelefünfihtir.
Hulâsa; bir kimse kendi fesadı ihtiyar ettiği gibi. Başkalarını da fesada sevkederse indallah azap üzerine azapla muazzap olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:89
Vacip Tealâ kâfirlerin kendileri iman etmemekle beraber iman edecekleri imandan menettiklerine mukabil azaplarının ziyade olacağını beyan ettiği gibi yevm-i kıyamette nebilerinin; onların küfürlerine şehadet edeceğini dahi beyan etmekle tehdid etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; sen onlara tebliğ edersin ve Kur'an'ın ahkâmını onlara birer birer tefhim ettikten sonra mes'ûliyet onlara aittir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile her nebi ba'so-lunduğu kabileden olduğundan şahidin o ümmetin kendi nefislerinden olacağı beyan olunmuştur. Çünkü her ümmetin nebisi o ümmet hakkında şahit'olacağı defaatla beyan edilmiştir, Resulullah'ın şanını i'lâ için her ümmete şahit ba'solunacağım beyandan sonra ayrıca Resulullah'ın kendi ümmetine şahit olacağı zikrolunmuştur. Ümmetle murad; cemaat ve bir kavimdir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile gerçi ahkâm-ı şer'iyenin bazısı ahadis-i nebeviye, icmâ'-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha ile sabitse de bunların edille-i şer'iyeden olup kendilerinden ahkâm istinbat olunmasının cevazı Kur'an'la sabit olduğu gibi bunlar Kur'an'da olan icmali tafsil ve muğlâk olan âyetleri tefsir olduğu cihetle bilûmum ahkâmın esası Kur'an olduğundan bu âyette Kur'an'ın her şeyi beyan ettiği sarahaten zikrolunmuştur. Binaenaleyh Kur'an; bazı ahkâmı icmalen beyan eder, tafsili hadiste olur, bazısını işaretle beyan eder; kıyas-ı fukaha onu izah eder ve bazısını tafsilen beyan eder, başka delillerle tafsile hacet kalmaz. Kur'an ulemaya nazaran her şeyi beyan eder. Zira; ulema ahval-i beşere ait ahkâmı Kur'an'dan istinbat edebilirler. Binaenaleyh; Kur'an'a denilmiştir. Cemi-i halka doğru yolu gösterdiği için denilmiştir. İmanla beraber amel edip bir çok derecelere nail olacaklara ihsan-ı ilâhi olduğundan denilmiştir. Kur'an'la amel eden müminlerin hîn-i vefatlarında amelleri sayesinde kazandıkları derecelerde tebşir olunacaklarından Kur'an'ın olduğu beyan olunmuştur.
Hulâsa; her ümmetin ameline şahadet için o ümmetin kendi cinslerinden ba'solunan nebinin şahit olacağı, bizim nebimizin de ümmeti üzerine şahit olarak getirileceği, Kur'an'ın her şeyi beyan ettiği ve kullara doğru yolu gösterir hidayet ve amel edenlere rahmet ve büşrâ olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.
Nahl 16:90
Vacip Tealâ Kur'an'ın her şeyi beyan ettiğini ve hidayet ve rahmet olup ehl-i İslâm'a tebşir olduğunu beyandan sonra Kur'an'ın cami' olduğu ahkâmın bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; yemin ve ahdinizi nakzetmeyin.
Nahl 16:91
Vacip Tealâ Kur'an'ın her şeyi beyan ettiğini ve hidayet ve rahmet olup ehl-i İslâm'a tebşir olduğunu beyandan sonra Kur'an'ın cami' olduğu ahkâmın bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; yemin ve ahdinizi nakzetmeyin.
Yani; kendi ihtiyarınızla işlemesini iltizam ettiğiniz nezir ve Resulullah'a biat v.s. gibi ifası lâzım olan şeylerin cümlesini ve uhdenize terettüb eden feraiz ve vacibat gibi hukuk-u bedeniye ve maliyenizi imanınız icabı vâki olan muahedeniz veçhile bunların cümlesinde Allah'ın ahdini ifa edin ve sair insanlarla muahede ettiğinizde muahedenizi yerine getirin ve işlerinizde yemin edip es-mâ-i ilâhiyeden birisiyle yemininizi te'kid ettiğinizde bozmayın. Halbuki yemininizde ismini zikirle Allah'ı üzerinize şahit ve kefil kıldınız. Çünkü; bir işi görmek için Allah'ın ismiyle yemin etmek Allah'ı kefil kılmaktır. Allah'ı şahit ve kefil kıldıktan sonra ahdinizi ve yemininizi nakzederseniz büyük kabahat işlemiş olursunuz ve işlediğiniz kabahati saklayamazsımz. Zira; Allahü Tealâ sizin her işlediğinizi bilir ve muktezasma göre ceza verir. Yeminin tafsilâtı Sûre-i Bakara ve Mâide'de beyan olunmuştur.
Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet-i celile Resuîullah'a biat eden kimseler hakkında nazil olmuştur. .Buna nazaran Resuîullah'a biatin icabatını ifa etmekle emirse de lâfz-ı âyet insanlardan vuku bulan uhudatın cümlesine şamildir. Binaenaleyh; âyetin hükmü umumidir, hususi değildir.
Hulâsa; muahede vukuunda ahdin icabatını ifa etmek ve Allah'ın ismiyle te'kid olunan yemini bozmamak vacip olduğu, yeminle ahdini te'kideden kimseler ahdlerine Allah'ı kefil kılmış oldukları ve insanların işledikleri her şeyi Allahü Tealâ'nm bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:92
Vacip Tealâ ahdi ifa ile emir ve nakz-ı ahidden nehyettikten sonra nakz-ı ahdetmeyi bir misalle beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; eğer ameliniz hayırsa hayırla ve serse' şerle mücazat görürsünüz.
Allahü Tealâ'nm idlâli, dalâleti ihtiyar edenlerin irade-i cüz'i-yelerini dalâle sarf etmeleri üzerine dalâllerini halk ettiğinden cebir lâzım gelmez. Çünkü; kulun ef'âl-i ihtiyariyesinde Allah'ın iradesi kulun iradesine tabidir. Binaenaleyh abid; iradesini ma'siyete sarfedince Allahü Tealâ o ma'siyeti onun yedinde halketmek suretiyle idlâl eder ve kezalik abid iradesini hayra sarfedince Vacip Tealâ onun yedinde hayrı halketmekle hidayette kılar.
Nahl 16:93
Vacip Tealâ ahdi ifa ile emir ve nakz-ı ahidden nehyettikten sonra nakz-ı ahdetmeyi bir misalle beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; eğer ameliniz hayırsa hayırla ve serse' şerle mücazat görürsünüz.
Allahü Tealâ'nm idlâli, dalâleti ihtiyar edenlerin irade-i cüz'i-yelerini dalâle sarf etmeleri üzerine dalâllerini halk ettiğinden cebir lâzım gelmez. Çünkü; kulun ef'âl-i ihtiyariyesinde Allah'ın iradesi kulun iradesine tabidir. Binaenaleyh abid; iradesini ma'siyete sarfedince Allahü Tealâ o ma'siyeti onun yedinde halketmek suretiyle idlâl eder ve kezalik abid iradesini hayra sarfedince Vacip Tealâ onun yedinde hayrı halketmekle hidayette kılar.
Nahl 16:94
Vacip Tealâ bundan evvelki âyette mutlaka nakz-ı ahdetmekten kullarını nehyettiğini beyandan sonra hususî bazı mesailde nakz-ı ahdetmekten nehyetmek üzere buyuruyor.
Yani; yeminlerinizi beyninizde nâsı aldatmak için gizli bir hile ittihaz ederek nâsa emniyet verip sonra yemininizi nakızla halka gadretmeye cesaret etmeyin. Eğer bu misilli hileye cür'et ederseniz hilenizin zararı kendinize ait olur. İslâm ve iman üzere sebat edip kararlaştıktan sonra ayağınız kayar, zarar görürsünüz ve din-i ilâhiden dönmeniz ve başkalarını menetmeniz sebebiyle dünyada gazab-ı ilâhi eseri kötü azabı tadarsınız ve âhirette dahi sizin için azab-ı azîm vardır. Binaenaleyh dünyada ve âhirette her iyilikten mahrum olursunuz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile selâmet ve afiyetten sonra sû-u iradesi neticesi bir belâya uğrayan ve mihnete duçar olan kimseler haklarında âyet-i celile darbımeseldir.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Mekke'de Resulullah'a iman eden kimselerden bazıları nakz-ı ahdederek mürted olmaları üzerine onları tehdid için âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; Resulullah'a biat ederek ahid verip iman ve İslâm üzerinde bir müddet sebat ettikten sonra imandan dönmekle ayakları kaydı. Dünyada ve âhirette azabı tattılaı, rezil ve rüsvâ oldular. Çünkü; İslâm olup seâdeti bulduktan sonra mürted olup sefalete daldılar.
Sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile bu âyet; nakz-ı ahdi ve yeminini alet-i fesad ittihaz etmesi irtidadma ve imandan çıkmasına sebep olan kimseler haklarındadır, yoksa mu'tekid ve mümin olan kimsenin alelade muamelâtta diğerini aldatmak üzere yapmış olduğu yemini günah-ı kebireden ise de küfrünü müeddı olmadığından imandan ayağı kaymış ve din-i İslâm'dan çıkmış olmaz.
Hulâsa; insanın yeminini ticarette ve sair hususatta diğer insanları aldatmaya alet etmesi haram olduğu, eğer yeminini aldatmaya bir hile ittihaz ederse İslâmiyette sebat ettikten sonra ayağı kayıp haktan çıkmış olacağı ve tarik-ı ilâhiden çıkanların dünyada ve âhirette azap görecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Nahl 16:95
Vacip Tealâ ahdi nakzetmek ve Resulullah'a biattan dönmek dünyada ve âhirette azabı mucip olduğunu ba'delbeyan dünya me-tâ'ma aldanarak ahdini nakzetmek ve azıcık bir paraya değişmek haram olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; siz Allahü Tealâ'ya ahdi ve resulüne biati nakzetmeniz mukabilinde metâ'-ı dünyayı almakla ahdinizi azıcık bir paraya değişmeyin, belki ahdinizi yerine getirin. Eğer bilirseniz Allah'ın size dünyada vereceği nusret, emvâl-i ganimet, düşmanlarınıza galebe ve âhirette vereceği sevap sizin için ahdinizi nakzetmek mukabilinde alacağınız emval-i dünyadan hayırlıdır.
Keşşaf, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile Kureyş kabilesi ehl-i imanın zayıf olanlarına irtidad etmelerini teklif ve irti-dad ettikleri surette bir çok mal yereceklerini vaad ederlerdi. İşte onların bu vaadleri üzerine Cenaba Hak ehl-i İslâm'ı bu misilli vahi vaadlere aldanmaktan bu âyetle nehyetti ye ahdinde sebat ve imanında devam üzere olanların nail olacakları1 ecr ü mesûbât dünyada alacakları maldan daha hayırlı olduğunu beyanla âhiret sevabını dünya metâ'ına değişmemelerini tavsiye etmiştir. Zira âhiret; bakî ve safîdir. Dünyada alacakları para ise zevale ma'ruz olduğu cihetle ehemmiyeti yoktur. Binaenaleyh; âhiret sevabını dünya metâ'ına değişmek âkil şanı değildir.
Nahl 16:96
Vacip Tealâ dünya metâ'mın fânî ve ahirette verilecek sevabın bakî olduğunu beyanla kendi indinde olan sevabın hayırlı olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ indinde mevcut olan ecir hayırlıdır. Zira; sizin indinizde olan metâ'-ı dünya ve ahdinizi nakız mukabilinde alacağınız emval tükenir, Allahü Tealâ indinde alacağınız ecir bakîdir. Şu halde bakî olan âhiret ecri fânî olan dünya metâ'ından elbette hayırlıdır, zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüş-şan amellerinin gayet güzellerinin ecriyle şol kimseleri cezalandırırız ki onlar ahidlerini ifada ve yeminlerinde sebat, imanlarında devam üzere müşriklerden görecekleri meşakkatlara sabrettiler, dünya malına tama' ederek ahidlerini bozmadılar. Binaenaleyh.; onları güzel ecirle cezalandırırız.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet bundan evvelki âyette Allahü Tealâ indinde olan ecr ü mesûbâtın hayırlı ve nimet-i Cen-net'in bakî olmasına delildir, düşmanlarından gördükleri cevrü cefaya, müptelâ oldukları fakru fâkaya ve tekâlif-i ilâhiyenin me-şakkatına sabredenlerin ecirleri amellerinin muktezası olan sevaptan daha ziyade güzel olacağını beyanla Cenab-ı Hak ehl-i imanı sabr u metanete ve imanlarında sebata terğib etmiştir. Fahri Râ-zi'nin beyanı veçhile amelin a h s e n i yle murad; feraiz, vacibat ve mendubattır. Çünkü; mubah olarak işlenilen şeyler dahi müminin amelinde dahildir. Ve lâkin mubahta ecir yoktur. Şu halde ecir; amelin ahseninedir. yoksa her amele değildir.
Nahl 16:97
Vacip Tealâ ahdini muhafaza hususunda sabredenlerin güzel ecir alacaklarını beyandan sonra kendi ahdiyle iltizam ettiği ahkâmı şeriatı lâyıkıyla eda eden kimselerin nail olacakları ecri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'ya, resulüne ve âhirete iman eden erkek veya hatundan bir kimse imanının muktezası olan amel-i salih işlerse biz onu dünyada helâl rızıkla merzuk ve âhirette hayat-ı tay-yibeyle ihya eder ve amellerinden gayet güzellerinin cezasıyla cezalandırırız. Amel-i salihten intifâ'ın şartı iman olup imanı olmayanların amellerinden intifa' edemeyeceklerine bu âyet delâlet eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hayat-ı tayyibe ; dünyada helâl rızka nail olmakla taat etmek ve taatm halâvetini bulmaktır, müminin rızkı ne kadar az olsa maişeti kâfirin maişetinden daha tatlı ve rahat olur. Çünkü mümin; insanın rızkı Allah'ın takdiri ve tedbiriyle olduğunu bildiğinden taksim-i ilâhiye rıza ve nail olduğu rızka kanaatla kalbi rahat olur. Amma kâfirin kanaati olmadığından rızkı ne kadar çok ve zengin olsa kalbi darlıktan hâli olmaz. Binaenaleyh; müminin hayatı rahat ve kâfirin hayatı mihnettir.
Yahut hayat-ı tayyibeyle murad; kabirde Münkir ve Nekir'in suâline güzel cevap vermekle saâdet-i ebediyeye ve âhirette Cennet'e nail -olmaktır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Nahl 16:98
Vacip Tealâ müminin amelinin güzeliyle mücazat edeceğini beyandan sonra amelin güzeli şeytan'ın vesvesesinden hâlî olmak lâzım olduğuna işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanın amelinde ihlâs ve şeytan'ın vesvesesinden hâlî olması Jâzımdır. Binaenaleyh; habib-i zişanım! Sen Kur'an okumak murad ettiğinde rahmet-i ilâhiyeden uzak ve dergâh-ı sübha-niyeden matrud olan şeytan'm şerrinden Allahü Tealâ'ya sığın ve şerrinden mahfuz kalmanı Cenab-ı Hak'tan istirham et. Zira; şeytan'ın müminler ve Rablerine mütevekkil olan muhlisler üzerine tasallutu olamaz. Şu halde istiâzeyle Allah'a tefviz-i umur et ki şerrinden halâs olasın.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an okuyan kimse üzerine istiâzenin vacip olması tilâvetten hasıl olan ecri riya ve sum'a gibi şeyleri Şeytan'ın vesvese etmekle tilâveti zıyaa uğratinak ihtimaline binaen kıraatdan sonradır diyenler varsa da ekser-i ashap ve fukahanın ittifakları tilâvet murad eden kimsenin tilâvete başlayacağı zaman istiâze etmesi vaciptir. Ayette hitap; Re-sulullah'a ise de murad ümmetidir. Çünkü; Resulullah şeytan'm vesvesesinden mahfuzdur. Şu halde âyet; ümmetti Muhammed'e ta'limdir.
Cenab-ı Hak bilûmum nâsa şeytan'm vesvese ilkasına malik olmadığını beyan, müminlere ve Rablerine tefviz-i umur eden mütevekkillere tasallut edemeyeceğine işaret için dergâh-ı ülûhiyete iltica ile tefviz-ı umur edenlere musallat olamayacağını beyan etmiştir.
Nahl 16:99
Vacip Tealâ müminin amelinin güzeliyle mücazat edeceğini beyandan sonra amelin güzeli şeytan'ın vesvesesinden hâlî olmak lâzım olduğuna işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanın amelinde ihlâs ve şeytan'ın vesvesesinden hâlî olması Jâzımdır. Binaenaleyh; habib-i zişanım! Sen Kur'an okumak murad ettiğinde rahmet-i ilâhiyeden uzak ve dergâh-ı sübha-niyeden matrud olan şeytan'm şerrinden Allahü Tealâ'ya sığın ve şerrinden mahfuz kalmanı Cenab-ı Hak'tan istirham et. Zira; şeytan'ın müminler ve Rablerine mütevekkil olan muhlisler üzerine tasallutu olamaz. Şu halde istiâzeyle Allah'a tefviz-i umur et ki şerrinden halâs olasın.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an okuyan kimse üzerine istiâzenin vacip olması tilâvetten hasıl olan ecri riya ve sum'a gibi şeyleri Şeytan'ın vesvese etmekle tilâveti zıyaa uğratinak ihtimaline binaen kıraatdan sonradır diyenler varsa da ekser-i ashap ve fukahanın ittifakları tilâvet murad eden kimsenin tilâvete başlayacağı zaman istiâze etmesi vaciptir. Ayette hitap; Re-sulullah'a ise de murad ümmetidir. Çünkü; Resulullah şeytan'm vesvesesinden mahfuzdur. Şu halde âyet; ümmetti Muhammed'e ta'limdir.
Cenab-ı Hak bilûmum nâsa şeytan'm vesvese ilkasına malik olmadığını beyan, müminlere ve Rablerine tefviz-i umur eden mütevekkillere tasallut edemeyeceğine işaret için dergâh-ı ülûhiyete iltica ile tefviz-ı umur edenlere musallat olamayacağını beyan etmiştir.
Nahl 16:100
Vacip Tealâ şeytan'm kimlere musallat olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şeytan'm tasallutu ancak kendine itaatla dost olup şir-kedenler üzerinedir ki şeytan sebebiyle Allah'a girkettiğinden şeytan'm kahrı altında zebun demektir. Şeytan'm, halis müminlere musallat olamayacağına âyet delâlet eder. Zira halis mümin; Cenab-ı Hakka itimad-ı tamla itimad ettiğinden şeytan'ı dost ittihaz etmez ki musallat olsun.
Nahl 16:101
Vacip Tealâ şeytan'm tasallut edeceği kimseleri beyandan sonra şeytan'm dostlarından nübüvvette şüphe edenleri beyan etmek üzere buyuruyor.
. Yani; biz bazı hikmetimize binaen âyetlerden bazılarını neshe-der ve nesholunan âyetin yerine icab-ı zamana göre nâsın haline muvafık diğer âyeti getirdiğimizde Allahü Tealâ olmuş, olacak, gelmiş, gelecek şeylerin cümlesini ve neshedip hükmünü kaldırdığımız âyeti, zamana ve nâsın haline muvafık olarak onun yerine getirdiğimiz âyeti herkesten ziyade bildiği halde müşrikler resulümüze »Yâ Muhammed! (S.A.) Sen Allah'a iftira ediyorsun. Meramını terviç ettirmek, sözünü dinletmek ve hükmünü yürütmek için kendi indinden söylediğin sözü Allah'a isnad ediyorsun. Binaenaleyh; istediğini getirip diğerini kaldırıyorsun» dediler, böyle söylemekle kendileri resulümüze iftira ettiler, hatada bulundular; Zira; ekserisi bilmez ve neshin hikmetini anlamazlar, binaenaleyh; resulümüze iftiraya cür'et ederler.
Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette tebdil; nesih manasınadır. Yani «Bir âyeti neshedip yerine diğer âyeti getirdiğimizde» demektir. Çünkü; bir zamana muvafık olan hüküm diğer zamanda muvafık olmadığından ikinci zamana muvafık ve halkın maslahatına mutabık diğer bir âyeti getirmek âdet-i ilâhiyedir. İşte şu manâca neshe itirazla nübüvvete ta'neden müşrikleri
red için Cenab-ı Hak buyurmuştur ki «Allahü Tealâ halkın maslahatına muvafık inzal ettiği âyetleri bilir» demektir.
Tefsir-i Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bir âyet nazil olduktan sonra onun hükmünü refedecek diğer âyet nazil olduğunda müşrikler ta'na vesile ittihaz ederek «Muhammed (S.A.) ashabını istihza ediyor. Zira; bir gün bir şeyle emreder, ertesi gün ondan döner, ashabını nehyeder, başkasını emreder» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Vacip Tealâ bu âyeti inzalle müşriklerin ta'nlarına sebep; ekserisinin cehaleti ve nesihte olan hikmeti bilmedikleri olduğunu beyan etmiştir, elyevm ahkâm-ı şeriata itiraz edenlerin itirazlarına sebep; ahkâm-ı şeriatın gavamızına vakıf olamadıklarından naşi cehaletleridir.
Hulâsa; bazı âyet nesholunup yerine diğer âyet geldiğinde kâfirlerin Resulullah'a «Sen müfterisin» dedikleri ve halbuki Allahü Tealâ inzal ettiği âyetlerin kullarının hallerine muvafık ve hikmete mutabık olduğunu herkesten ziyade bildiği ve müşriklerin itirazları cehaletlerinden neş'et ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:102
Vacip Tealâ bazı âyetlerin neshi, üzerine müşriklerin Resulullah'a itiraz ettiklerini beyandan sonra müşriklere verilecek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Kâfirlerin nesih vesilesiyle ta'nlarına cevap olarak sen de ki «Kur'an'ı ruh-u mutahhar olan Cibril-i Emin hikmete muvatıît, maslahata mutabık v£ hakka mukarin olduğu halde Rabbin Tealâ tarafından müminleri imanlarında sabit kılmak için hidayet ve beşaret olarak hasbezzaman maslahata muvafık inzal etti. Zira; Müslümanlar nâsih olan âyeti işitip manâsını düşünüp iman edince akaitleri sabit ve kalplerinde imanları rasih ve mutmain olurlar. Kur'an'dan intifa' edenler Müslümanlar olduğundan Kur'an'm hidayet ve beşaret olması ehl-i İslama tahsis olunmuştur. Zira Kur'an'a iman etmeyenler onun menfaatından mahrumlardır.
Nahl 16:103
Vacip Tealâ kâfirlerin nübüvvette şüphelerinden bazılarını ba'delbeyan bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim zatıma yemin ederim ki muhakkak biz biliriz, sana ve Kur'an'a ta'neden kâfirler derler ki, Muhammed (S.A.) nebi olmadığı gibi Kur'an da taraf-ı ilâhiden gelmiş bir kitap değildir, zira Kur'an'ı Muhammed (S.A.) e Rumiyyül'asıl olan bir beşer ta'lim ediyor, bu suretle Kur'an'a ta'netmeye cesaretle mu-ârazadan âciz olduklarını izhar ederler, halbuki onların hakikattan meylederek Kur'an'ı nisbet ettikleri lisan, acemidir. Binaenaleyh manâsını fehmetmezler, şu senin onlara beyan ettiğin Kur'an irs manâsı ve lâfzı mu'ciz lisan-ı arabîdir ki manâsı onlara zahirdir. Nisâbûrî, Taberî, Hâzin, Medarik ve Kazî'nin beyanları veçhile ehl-i Mekke Resulullah'a "Şu beyan ettiğin Kur'an'ı, Muhammed (S.A.) kendi gibi beşerden taallüm ediyor. Taraf-ı ilâhiden geldi dediği yalandır» demeleri üzerine onları red için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Âyette zikrolunan beşerle murad; .(Bel'am), (Yaiş Cebir) isminde Nasranî bir kaç kimselerdir ki onlar Mekke'de bazı kimselerin köleleriydi. Bunlar Mekke'de demircilik işler, kılıç yapar, ehl-i kitap olduklarından Tevrat ve İncil kıraat eder ve Resulullah gelip geçerken onları görür ve din telkin ederdi. Binaenaleyh; Resulullah'ın din-i İslâmı telkin için onlara bazan mülakatını gören Mekkeliler her fırsattan istifadeye haris olduklarından «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı şu acemi olan bir kaç kimselerden taallüm ediyor» demekten çekinmediler ve bu vesileyle kendi zu'm-u batıllarınca ta'na bir' yol buldular. Cenab-ı Hak onları iki cihetle bu âyette reddetmiştir :
Birincisi; Resulullah'ın onlardan işittiği lisan acemidir. Ey Mekkeliler! Siz ve Resulullah onun manâsını anlamazsınız. Kur'an ise arabîdir. Binaenaleyh; manâsını anlarsınız. Nasıl oluyor ki anladığınız Kur'an'ı anlamadığınız lisana nispet edersiniz. Halbuki Muhammed (S.A.) lisan-ı acemiyi nereden öğrendi ve ne zaman taallüm etti demektir.
İkincisi; «Sizin dediğiniz gibi manâsını onlardan taallüm ettiği farzolunsa lâfz-ı Kur'an'm onlardan olmadığı sizce de malûmdur. Halbuki Kur'an'ın manâsı mu'ciz olduğu gibi lâfzı da mucizdir. Niçin lâfzına muaraza edemiyorsunuz? Maahaza Kuran'-m müştemil olduğu ahkâmı ve envâ'-ı ulûmu taallüm etmek o ilimlerde mahir ve emsaline faik bir muallime bir çok seneler mülâze-met edip onun dersine müdavemet etmekle hasıl olması icabeder. Yoksa demircilikle meşgul olan bir kaç kimse ayda ve haftada bir kere tesadüf etmekle tahsil olunur bir şey midir? Binaenaleyh; bu gibi evhamatla itirazınız ey müşrikler! Aczinizin eseridir, hakîkî bir itiraz değildir» demek olur.
İşte bu gibi itirazlar bundan evvel bazı âyetlerde beyan olunduğu veçhile şeytan'm vesvesesiyle onun dostları tarafından vâki' olur. Çünkü; şeytan'ın insanları iğfal etmek için bir çok hileleri vardır. İcabına ve şahsına göre onları isti'mâl eder ve aldatabileceği kimselerden emeğini asla esirgemez ve fırsatı da kaçırmaz.
Hulâsa; Kur'an'ı Cibril-i Emin'in inzal ettiği, Kur'an Müslümanların imanlarını tesbit edip hidayet ve büşrâ olduğu, müşriklerin Resulullah'a Kur'an'ı, lisan-ı acemî olan beşerden taallüm eder dediklerini Allühü Tealâ'nın bildiği, halbuki onların isnad ettikleri beşerin lisanı acemî olup Kur'an ise arabî olmakla beyinlerinde asla münasebet olmamakla bu isnat ve iftiranın evhamdan ibaret olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:104
Vacip Tealâ Kur'an'a ta'nedenlerin itirazlarını reddettikten sonra Kur'an'a iman etmeyenleri tehdid etmek üzere buyuruyor.
Yani bir kimse iman edip müslim olduktan sonra Allah'a küfrederse Allah'ın gazabına müstehak olur, illâ şol kimse ki kalbi imanla mutmain ve imanına asla tagayyur arız olmadığı halde kâfirler tarafından katil ve sair ukuubatla küfrüzere icbar olunup lisanıyla nefsini kurtarmak için kelime-i küfrü söylerse o kimse iman üzere çlaimdir. Binaenaleyh; onun üzerine gazap olmadığı gibi azap da yoktur, belki kalbinde imanına halel gelmediğinden başına gelen musibete sabır ve imanda sabit olduğu cihetle o kimse için büyük ecir de vardır. Ve lâkin şol kimseler ki kalbi küfürle dolu ve teklif olunan küfrü kabule kalbi açıktır. Binaenaleyh; küfrü istih-san ederek kabul ederse onlar üzerine gazab-ı ilâhi vardır. O halde âhirette büyük azaba duçar olacaklardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kelime-i küfrü tekellüme cevaz verilecek kadar icbarın miktarında ihtilâf varsa da esah olan katil ve azasını kesmek ve tahammül edemeyeceği kadar döğmek gibi şeylerle tehdidini ika' edecek bir kimsenin tehdid etmesidir. Şu beyan olunan suret üzere tehdid olunduğunda teklif olunan kelime-i küfrü tekellüm etmekle nefsini kurtarmaya ruh-sat-ı şer'iye vardır. Binaenaleyh; kalbi imanla sabit olduğu halde tekellüm ederse kâfir olmaz, ma'fuvdur. Eğer tekellüm etmez, sabrederse azimetle amel ettiğinden me'curdur. Amma ikrah vacibi terk veya muharrematı işlemekle meselâ hınzır etini yiyeceksin diyerek icbar olunursa teklifi kabul etmek vaciptir. Eğer sabreder, teklifi kabul, etmez, helak olursa vacibi terkle nefsini mehlekeye attığından günahkâr olur.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile iptidâ-yı İslâm'da Mekke müşrikleri ehl-i İslâm'ın fukarasına 'çok eza etmişlerdi. Hatta (Ammar) ı ve pederi (Yasir) i ve validesi (Sümeyye) yi ir-tidad etmek üzere icbar edip (Yasir) ile haremi (Sümeyye) yi tekliflerini kabul etmediklerinden katlettiler. İslâm'da evvel şehid
olanlar bunlardır. (Yaser) in oğlu (Ammar) Hazretleri lisanıyla onların tekliflerine mümaşat edip ellerinden halâs olup huzur-u Risalete geldiğinde Resulullah'a «Ammar kâfir oldu» dediklerinde Resulullah «Ammar'ı başından ayağına kadar iman ihata etti ve iman kemiklerine karıştı. Binaenaleyh; (Ammar) kâfir olmaz» dedi. O sırada huzur-u risaletpenâhıde ağlayan 1 (Ammar) in gözlerinin yaşını Fahri Kâinat mübarek elleriyle sildi ve kalbi imanla sabit olunca lisanen tekellümün imana zararı olmadığını Resulullah'in haber vermesi üzerine bu âyetin Resulul-lah'ı tasdik için nazil olduğu mervidir.
Nahl 16:105
Vacip Tealâ Kur'an'a ta'nedenlerin itirazlarını reddettikten sonra Kur'an'a iman etmeyenleri tehdid etmek üzere buyuruyor.
Yani bir kimse iman edip müslim olduktan sonra Allah'a küfrederse Allah'ın gazabına müstehak olur, illâ şol kimse ki kalbi imanla mutmain ve imanına asla tagayyur arız olmadığı halde kâfirler tarafından katil ve sair ukuubatla küfrüzere icbar olunup lisanıyla nefsini kurtarmak için kelime-i küfrü söylerse o kimse iman üzere çlaimdir. Binaenaleyh; onun üzerine gazap olmadığı gibi azap da yoktur, belki kalbinde imanına halel gelmediğinden başına gelen musibete sabır ve imanda sabit olduğu cihetle o kimse için büyük ecir de vardır. Ve lâkin şol kimseler ki kalbi küfürle dolu ve teklif olunan küfrü kabule kalbi açıktır. Binaenaleyh; küfrü istih-san ederek kabul ederse onlar üzerine gazab-ı ilâhi vardır. O halde âhirette büyük azaba duçar olacaklardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kelime-i küfrü tekellüme cevaz verilecek kadar icbarın miktarında ihtilâf varsa da esah olan katil ve azasını kesmek ve tahammül edemeyeceği kadar döğmek gibi şeylerle tehdidini ika' edecek bir kimsenin tehdid etmesidir. Şu beyan olunan suret üzere tehdid olunduğunda teklif olunan kelime-i küfrü tekellüm etmekle nefsini kurtarmaya ruh-sat-ı şer'iye vardır. Binaenaleyh; kalbi imanla sabit olduğu halde tekellüm ederse kâfir olmaz, ma'fuvdur. Eğer tekellüm etmez, sabrederse azimetle amel ettiğinden me'curdur. Amma ikrah vacibi terk veya muharrematı işlemekle meselâ hınzır etini yiyeceksin diyerek icbar olunursa teklifi kabul etmek vaciptir. Eğer sabreder, teklifi kabul, etmez, helak olursa vacibi terkle nefsini mehlekeye attığından günahkâr olur.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile iptidâ-yı İslâm'da Mekke müşrikleri ehl-i İslâm'ın fukarasına 'çok eza etmişlerdi. Hatta (Ammar) ı ve pederi (Yasir) i ve validesi (Sümeyye) yi ir-tidad etmek üzere icbar edip (Yasir) ile haremi (Sümeyye) yi tekliflerini kabul etmediklerinden katlettiler. İslâm'da evvel şehid
olanlar bunlardır. (Yaser) in oğlu (Ammar) Hazretleri lisanıyla onların tekliflerine mümaşat edip ellerinden halâs olup huzur-u Risalete geldiğinde Resulullah'a «Ammar kâfir oldu» dediklerinde Resulullah «Ammar'ı başından ayağına kadar iman ihata etti ve iman kemiklerine karıştı. Binaenaleyh; (Ammar) kâfir olmaz» dedi. O sırada huzur-u risaletpenâhıde ağlayan 1 (Ammar) in gözlerinin yaşını Fahri Kâinat mübarek elleriyle sildi ve kalbi imanla sabit olunca lisanen tekellümün imana zararı olmadığını Resulullah'in haber vermesi üzerine bu âyetin Resulul-lah'ı tasdik için nazil olduğu mervidir.
Nahl 16:106
Vacip Tealâ Kur'an'a ta'nedenlerin itirazlarını reddettikten sonra Kur'an'a iman etmeyenleri tehdid etmek üzere buyuruyor.
Yani bir kimse iman edip müslim olduktan sonra Allah'a küfrederse Allah'ın gazabına müstehak olur, illâ şol kimse ki kalbi imanla mutmain ve imanına asla tagayyur arız olmadığı halde kâfirler tarafından katil ve sair ukuubatla küfrüzere icbar olunup lisanıyla nefsini kurtarmak için kelime-i küfrü söylerse o kimse iman üzere çlaimdir. Binaenaleyh; onun üzerine gazap olmadığı gibi azap da yoktur, belki kalbinde imanına halel gelmediğinden başına gelen musibete sabır ve imanda sabit olduğu cihetle o kimse için büyük ecir de vardır. Ve lâkin şol kimseler ki kalbi küfürle dolu ve teklif olunan küfrü kabule kalbi açıktır. Binaenaleyh; küfrü istih-san ederek kabul ederse onlar üzerine gazab-ı ilâhi vardır. O halde âhirette büyük azaba duçar olacaklardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kelime-i küfrü tekellüme cevaz verilecek kadar icbarın miktarında ihtilâf varsa da esah olan katil ve azasını kesmek ve tahammül edemeyeceği kadar döğmek gibi şeylerle tehdidini ika' edecek bir kimsenin tehdid etmesidir. Şu beyan olunan suret üzere tehdid olunduğunda teklif olunan kelime-i küfrü tekellüm etmekle nefsini kurtarmaya ruh-sat-ı şer'iye vardır. Binaenaleyh; kalbi imanla sabit olduğu halde tekellüm ederse kâfir olmaz, ma'fuvdur. Eğer tekellüm etmez, sabrederse azimetle amel ettiğinden me'curdur. Amma ikrah vacibi terk veya muharrematı işlemekle meselâ hınzır etini yiyeceksin diyerek icbar olunursa teklifi kabul etmek vaciptir. Eğer sabreder, teklifi kabul, etmez, helak olursa vacibi terkle nefsini mehlekeye attığından günahkâr olur.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile iptidâ-yı İslâm'da Mekke müşrikleri ehl-i İslâm'ın fukarasına 'çok eza etmişlerdi. Hatta (Ammar) ı ve pederi (Yasir) i ve validesi (Sümeyye) yi ir-tidad etmek üzere icbar edip (Yasir) ile haremi (Sümeyye) yi tekliflerini kabul etmediklerinden katlettiler. İslâm'da evvel şehid
olanlar bunlardır. (Yaser) in oğlu (Ammar) Hazretleri lisanıyla onların tekliflerine mümaşat edip ellerinden halâs olup huzur-u Risalete geldiğinde Resulullah'a «Ammar kâfir oldu» dediklerinde Resulullah «Ammar'ı başından ayağına kadar iman ihata etti ve iman kemiklerine karıştı. Binaenaleyh; (Ammar) kâfir olmaz» dedi. O sırada huzur-u risaletpenâhıde ağlayan 1 (Ammar) in gözlerinin yaşını Fahri Kâinat mübarek elleriyle sildi ve kalbi imanla sabit olunca lisanen tekellümün imana zararı olmadığını Resulullah'in haber vermesi üzerine bu âyetin Resulul-lah'ı tasdik için nazil olduğu mervidir.
Nahl 16:107
Vacip Tealâ kâfirlerin, Müslümanları küfre icbarlarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirlerin zevale ma'ruz ve bekası olmayan hayat-ı dünyaya muhabbetleri ve bakî olan âhiret üzerine tercih ederek şehe-vat-ı nefsaniyelerine ittibâ'ları kendilerinin küfrüzere ısrar ve gayrdan küfre icbar etmelerine sebep olmuştur. Kâfirlerin iradelerini küfre sarfetmeleri sebebiyle Allahü Tealâ onları tarik-ı necata îsâl etmez. Hayat-ı dünyaya lüzumundan ziyade muhabbet; insanın helakine sebep olan küfre müeddi olacağı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:108
Vacip Tealâ kâfirlerin dünyaya 'muhabbetleri küfre ısrarlarına sebep olduğunu beyandan sonra dünyaya muhabbetlerinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu gafletleri onları dünyaya muhabbette ifrata sevketmiştir.
Nahl 16:109
Zira dünyayı âhiret üzerine tercih ve iman üzerine küfrü ihtiyar ettiklerinden huzur-u ilâhiden matrudlar ve saâdet-i ebediyeden mahrumiyete mahkûmlardır. Çünkü; bunlar kalplerini, gözlerini, kulaklarını hayra sarfetmediklerinden kendilerine gelecek azaptan gafil ve o azabın define çaresaz olacak imandan âtıl olduklarından elbette bunların zararı herkesin sararından daha büyük olacağında şüphe yoktur. Zira ceza; cinayete göredir-ki bunlar ömürlerini ebedî azaba sebep olan küfre sarfetmekle zayi ettiler.
Nahl 16:110
Vacip Tealâ küfre ısrar ve kalbi mutmain olarak kelime-i küfrü tekellüm edenlerin ahkâmını beyanla kâfirler tarafından muazzep olduktan sonra hicret edenlerin nail olacakları mertebeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin ezaların; tahammül edemeyerek Medine'ye hicret eden fukara-yı ashaptaı (Ebi Cendel) ve (Ayaş) gibi zevat-i kiram hakkında âyetin nazi olduğu mervidir. İnsanların tabiatında ekseriyetle zebunkeşlü vardır. Binaenaleyh; müşrikler ehl-i imanın cümlesine husumel ederlerse de ashabın hatırlı ve servet sahibi olanları hakkında husumetlerini fiile çıkaramazlar ve lâkin fukara güruhuna envâ'-ı ezayı reva görürlerdi. İşte bu gibi müşriklerin eza ve azaplarından sonra hicret edenlere dünyada nusret, galebe ve âhirette afv ü mağfiretle merhamet edeceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir. Binaenaleyh; Allah'ın mağfiret ve merhametine sebep olarak üç şey beyan olunmuştur. Birincisi; kâfirler tarafından fitne olunup azap olunduktan sonra hicret etmeleri, ikincisi; düşmanlarıyla feda-yı cana hazır olarak mücahedeye kıyam etmeleri, üçüncüsü; düşmandan gördükleri ezaya ve terk-i vatandan hasıl olan firkata ve diyar-ı gurbette gördükleri mihnet De meşakkata sabretmeleridir. Gerçi bu âyet ashab-ı kiram hakkında nazil olmuşsa da din uğrunda hicret, mücahede ve sabırla muttasıf olan kimselerin cümlesi hakkında bu ahkâm carî olup bu sıfatlar kendisinde bulunan kimselerin her zaman mağfiret ve merhamet-i ilâhiyeden hisseyab olacakları şüphesizdir.
Nahl 16:111
Vacip Tealâ hicret edenleri mağfiret edeceği günü beyan etmek üzere buyuruyor,
Yani; zikret habibim! Şol günü ki o günde her şahıs gördüğü dehşet ve şiddet üzerine kendi nefsiyle muhasama eder. Çünkü; kendi amelini teftiş edip bir takım çirkin amellerini defterinde görünce ruhla ceset yekdiğerine atf-ı cürüm ederek husumete başladıklarından başkalarını gözü görmez, ancak kendi derdiyle meşgul olmaya mecbur olur. Zira her nefis; kendi ameliyle vefat ettirildiğinden defter-i a'malinde amelinin cümlesini görür ve onunla mü-cazat olunur. Halbuki onlar asla zulmolunmazlar. Yani günahları üzerine bir zerre ziyade konmadığı gibi sevapları da bir habbe noksan olmaz.
Hulâsa; yevm-i kıyamette her nefsin kendi zatını levmedip şahsıyla mücadele edeceği, herkesin kendi ameliyle vefat edip cezasını tamam alacağı ve hiç bir kimseye asla zulmolunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ kâfirleri azab-ı âhiretle tehdid ettikten, sonra azab-ı dünya ile dahi tehdid etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; şükrünü eda etmediklerinden küfran-ı ni'mette bulundular.
Vacip Tealâ kâfirleri azab-ı âhiretle tehdid ettikten, sonra azab-ı dünya ile dahi tehdid etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; şükrünü eda etmediklerinden küfran-ı ni'mette bulundular.
Nahl 16:112
Yani; Allahü Tealâ ni'metine şükre d eni eri e ni'metine şükret meyip küfran-ı ni'met edenler beynini tefrik için bir karye ahali sini misal olarak beyan ettik ki o karye ahalisi düşman korkusun dan ve açlık beliyesinden emin ve kalpleri rahattır. Çünkü; heı taraftan o karyeye bol rızık gelir. Fakat bu kadar emniyet ve vüs'a-ta malik olduğu halde ni'metin kadrini bilmediler. Binaenaleyh küfran-ı ni'metîe halika ibadeti terkettiler. Onlar mün'imin vermiş olduğu ni'metin kadrini bilmeyince Allahü Tealâ o karye ahalisine açlık ve düşman korkusunu elbise gibi her taraflarını ihata ettirmek suretiyle tattırdı.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu misal; umum-u ni'mete müs-tağrak olup kadrini bilmediklerinden o ni'metleri hikmete tebeddül eden her karyeye şamil olmak ihtimali olduğu gibi (Mekke) karyesi için olup misal olarak diğer karyelerin buna kıyas olmak ihtimali dahi vardır. Çünkü; (Mekke-i Mükerreme) Harem-i Şerif hürmetine afetten emin, ahalisi rahat ve kalpleri mutmain yani ıztırap ve sıkıntıları yok ve Arap kabileleri Harem-i Şerif münasebetiyle Mekke'ye merbut ve Mekke ahalisi yazın Şam ve kışın Yemen cihetine seyrüsefer ederler, Harem ahalisinden oldukları cihetle seyrüseferleri taarruzdan salim ve bu sayede sair kabilelerden ziyade ticaretleri bol olup, servet ü sâmân sahibi olduklarından diğer kabileler bunlara muhtaç, bunların ise sahile yakın olmak itibarıyla rızıkları denizden ve karadan gelir, dünyaca refah ve saadet mevcutken bu ni'metlerin kadrini bilmeyip halika ibadeti terkle putperestliği ileri götürdüklerinden ıslah ve irşada son derece ihtiyaçlarına binaen taraf-ı İlâhiden lütuf olarak gönderilen resule iman etmedikleri gibi envâJ-i ezayı dahi reva gördüklerinden Cenab-ı Hak onları yedi sene açlıkla mübtelâ kıldı. Hatta açlığın şiddetinden kan ve leşler yediler, İslâmiyet şevket bulunca onları imana getirmek, tehdidle insafa davet etmek için Resulullah'ın gönderdiği askerlerle korku her taraflarını ihata etti. Binaenaleyh; emniyetleri korkuya, rahatları mihnete, sükûnetleri. ıztıraba, kesretleri kıllete, vüs'atları şiddete tebeddül etti, ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Hatta Resulullah'ı hicrete mecbur ettikleri halde reislerini Mekke'den Medine'ye Resulullah'a ricaya gönderdiler. «Cümle kabail-i Arabın sana nispetleri vardır, bilhassa Mekke ahalisi akrabalarındır. Açlığa tahammülleri kalmadı. Rabbine duâ et, kıtlığı kaldırsın, ucuzluk versin, nisvana ve sıb-yana merhameten şefaat et. Şu beliyeden kurtar bizi» demekle Re-sulullatftan istirham ettiler. İşte Mekke ahalisini iki şey ihata etmiştir ki birisi açlık, diğeri asakir-i Resulullah'tan korkudur. Bunların her ikisi de elbise gibi her taraflarını ihata ettiğine işaret için teşbih tarikıyla açlık ve korku libasını Allahü Tealâ onlara tattırdığını beyan buyurmuştur. Yani «Libas gibi her taraflarını ihata
eden açlığı ve korkuyu tattırdı» demektir. cümlesi makabline netice makamında olduğundan bunların müptelâ oldukları açlığın ve korkunun sebebi; küfran-ı ni'met olduğuna lafzıyla işaret olunmuştur ki cümlesi cümlesi üzerine terettüb ettiğinden açlığı ve korkuyu tatmalarının sebebi ve illeti; küfran-ı ni'mettir. Şu halde Allah'ın verdiği ni'-meti inkâr eden her kavmin akıbeti felâket olduğunu beyan için Vacip Tealâ Mekke ahalisini misal olarak bu makamda irad buyurmuştur ve takriri şöyledir: «Mekke ahalisine günahları sebebiyle Allahü Tealâ korku ve açlık .libasını tattırdı. Zira onlar; Allah'ın ni'metlerini inkâr ettiler. Her karye ahalisi ki Allah'ın ni'metle-rini inkâr eder, Allahü Tealâ onlara açlık ve korku libasını tattırır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ Mekke ahalisine elbise gibi her taraflarını ihata eden açlık ve korkuyu tattırdı» demektir.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nın ihsan ettiği ni'metlerin, gerek dinî ve gerek dünyevî olsun herbirini inkâr edip şükrünü eda etmeyen kavmin başı belâya ve mesaipten hâli olmayacağı bu âyetten müe tefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:113
Vacip Tealâ Mekke ahalisinin küfran-ı ni'met ettiklerini ve bu sebeple açlık ve korkuyla mübtelâ olduklarını beyandan sonra ni'-meti inkâr ettiklerinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mekke ahalisi müptelâ oldukları açlık ve korkuya müs-tehak oldular. Zira; zatıma yemin ederim ki onlara kendi cinslerinden Muhammed (S.A.) muhakkak resul olarak geldi. Onları din-i hakka davet etti. Fakat onlar tekzib ettiler, davetine icabet etmediler ki Allah'ın verdiği nfmetin kadrini bilemediklerinden in^âr ettiler. Binaenaleyh; zalim oldukları halde onları azap muâhaze etti.
Beyzâvi'nin beyanı veçhile bu âyette resuIle murad; Mu-hammed (S.A.) dır. Zamir; Mekke ahalisine râci'dir. Azapla murad; kaht u gala ve havftir. Resulullah'ın kendi cinslerinden nesebini ve halini bildikleri bir zat-ı şerif olduğu cihetle iman etmeleri lâzımken bilâkis onların tekzib etmeleri temerrüd ve inattan ibaret olduğu için Allahü Tealâ'nm onları birtakım belâyaya müptelâ kılarak azab ettiği beyan olunmuştur ki resulü tekzib eden ve şeriatıyla amel etmeyen kavmin belâdan hâlî olmayacağına dahi işaret olunmuştur. Şu kadar ki Mekke'ye gönderilen resul kendi ırklarından olduğu gibi enbiyanın efdali olduğu cihetle onu tekzip pek büyük bir cinayet olduğundan dünyaca en büyük azap olan kıtlık ve açlıkla terbiye olunmuşlardır. Zira açlıkla terbiye; derhal helak olmaktan daha dehşetli ve şiddetlidir.
Nahl 16:114
Vacip Tealâ açlıkla terbiyeleri, küfürleri sebebiyle olduğunu beyandan sonra küfrü terkederlerse bol yiyip içmelerine müsaade olunacağını 'beyan etmek üzer"e buyuruyor.
Şu
halde müşrikler şirkten vazgeçer, resullerini tasdik ederek Allah'a ibadet ederlerse, onlar da yesinler, içsinler.
Bu âyette emir ve hitap; müminlere olduğuna nazaran müşriklere tariz ve onları imana teşviktir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım :
…
demektir. Amma âyette hitap müşriklere olduğuna nazaran manâyı âyet:
…
demektir.
Nahl 16:115
Vacip Tealâ helâli yemekle emrettikten sonra yenmesi caiz olmayan muharrematı beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette haram olduğu beyan olunan dört şeyin daima haram olduğuna işaret için Kur'an'da dört defa zikrolunmuştur. Zira; bunların hürmeti Sûre-i Bakara'da , Sûre-i Mâide'de ve Sûre-i En'am'da ve bu sûre'de zikrolunmuştur. Bunlardan birisi Mekke'de vahyin evvellerinde, diğeri Medine'ye hicretin ku-beylinde, üçüncüsü hicretin evvelinde, dördüncüsü de âhir-i ey-yam-ı Resulullah'ta nazil olmuştur ki bunların zaman-ı saadette helâl olduğu bir zaman olmadığı beyan olunmuştur. Çünkü; bunları yemekte insana mazarrat şiddetli olduğundan asr-ı saadette mubah kılındığı zaman olmamıştır.
Zaruretin, haramı mubah kıldığı bu âyetle sabittir. Çünkü; şu dört şey hurmet-i kafiyeyle haram olduğu halde zaruret zamanında mubah olunca diğer haram olan şeylerin zaruret zamanında mubah olacağı evleviyetle sabit olur.
Hulâsa; lâşe, kan, hınzır eti ve putların ismi zikrolunarak kesilen hayvanların eti haram olduğu, zulüm ve tecavüzden âri olarak bunlardan yemeye zaruret messedince yerse zarar olmayacağı, zaruretten dolayı yemekten hasıl olan kusuru Allah'ın affedeceği ve zaruret zamanı telef-i nefisten muhafaza için Allah'ın bunları yemeye müsaade etmekle kullarına merhamet buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:116
Vacip Tealâ muharrematı beyandan sonra şeriatta beyan olunandan başka bir şey için âhad-ı ümmet tarafından helâl veya haram demek caiz olmadığını-beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde azıcık bir menfaat için büyük bir iftiraya cesaret etmemek, lâzımdır. Zira; acılı azabı muciptir.
Yani; yalanla Allahü Tealâ'ya iftira etmeniz için lisanlarınızın muttasıf olduğu yalanı elinizde alet ederek şu şey helâldir ve şu şey haramdır demeyin. Zira bir şeyin helâl veya haram olduğunu beyan etmek, resulleri vasıtasıyla Allahü Tealâ'ya mahsustur. Şu halde Allahü Tealâ'nm helâl veya haram olduğunu beyan etmediği bir şeyin hill ü hürmetine kendi indinizden hükmetmeyin. Eğer hükmederseniz lisanınızın âdeti üzere muttasıf olduğu yalanla Allahü Tealâ'ya iftira etmiş olursunuz. Binaenaleyh; din-i İslâm'da helâl veya haram olduğu beyan olunmayan şeye lisanlarınızın alışmasından ağzınıza geleni söylemeyin ki Allah'a iftira etmiş olmayasınız. Zira; sol kimseler dünyada ve âhirette fevz felah ve çare-i necat bulamazlar ki onlar yalanla Allah'a iftira ed ve bilmedikleri şeyin hill ü hürmetine dair hükmederler, onlar intifa' etmek için iftira ettikleri şey azıcık bir şeydir ve intifâ'ı t gayet azdır. Halbuki âhirette onlar için bu iftiralarına mukah elem verir azap vardır. Çünkü; delilsiz bilmediği şeye fetva- ve mekle büyük cinayet işlediğinden azabı elemlidir.
Vacip Tealâ şeriatında hükmü beyan olunmayan bir şeye ken di indinden hükmeden kimseleri lisanlarının yalanla muttasıf ol ması, Allah'a iftira etmiş olmaları, bu iftiranın azameti nispetindi menfaatlarmın gayet az bulunması, bu gibi müfterilerin felâhyat olamamaları ve bu iftiralarının azab-ı elîme sebep olacağını beyanla zem ve tehdid etmiştin Maatteessüf şu zamanda ekser-i nâs hill ü hürmeti hava ve heveslerine uydurmak istediklerinden hemen edille-i şer'iyeyi bilen ve bilmeyan cümlesi müctehid olmak ve istediğine helâl, istemediğine haram demek hülyasında bulunmaktadırlar. İşte bu gibi arzular; şeriatı tahrif ve ahkâmını tağyir arzusundan başka birşey değildir. Zira; Tevrat ve İncil ashabı da tahrife böyle başlamışlardı. Şu kadar ki Tevrat ve İncil mütevatir olmadığından onlar elfazında tahrif etmişlerdir. Amma Kur'an'ın elfazını tahrif beşerin kudreti haricindedir. Zira hıfzı; kefalet-i İlâhiyeyle te'min olunmuştur. Nasin arzulan ahkâm-ı şer'iyeyi he-vesat-i nefsaniyelerine uydurmak olduğundan gerek ticaret ve gerek sair hususatta asla yümn ü bereket olmadığı gibi hey'et-i mecmuada dahi felah ve necat olmuyor. Binaenaleyh; envâ'-ı mihen, meşakkat, âlâm, ekdar, âfât ve beliyattan hali kalmıyor. Zira; Allah'ın gösterdiği yolu terkedenler hiçbir zaman dalâlet-i cismanî ve dalâlet-i ruhanîden kurtulamazlar. Ta ki dönüp dolaşıp gösterilen yolu bulalar. Eğer bulamazlarsa dünyada ve âhirette elemden başka birşey göremezler.
Hulâsa; hill ü hürmetin me'hazı şer'i şerif olduğundan bir kimse kendi indinden birşeye helâldir veya haramdır demekle hükmederse iftira alâllah etmiş olacağı ve Allah'a iftira edenlerin felâhyab olamayacakları ve dünyada iftiralarından iniifâ'Iarinm gayet az olduğu ve âhirette azab-ı elime duçar olacakları bu âyetten mustefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:117
Vacip Tealâ muharrematı beyandan sonra şeriatta beyan olunandan başka bir şey için âhad-ı ümmet tarafından helâl veya haram demek caiz olmadığını-beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde azıcık bir menfaat için büyük bir iftiraya cesaret etmemek, lâzımdır. Zira; acılı azabı muciptir.
Yani; yalanla Allahü Tealâ'ya iftira etmeniz için lisanlarınızın muttasıf olduğu yalanı elinizde alet ederek şu şey helâldir ve şu şey haramdır demeyin. Zira bir şeyin helâl veya haram olduğunu beyan etmek, resulleri vasıtasıyla Allahü Tealâ'ya mahsustur. Şu halde Allahü Tealâ'nm helâl veya haram olduğunu beyan etmediği bir şeyin hill ü hürmetine kendi indinizden hükmetmeyin. Eğer hükmederseniz lisanınızın âdeti üzere muttasıf olduğu yalanla Allahü Tealâ'ya iftira etmiş olursunuz. Binaenaleyh; din-i İslâm'da helâl veya haram olduğu beyan olunmayan şeye lisanlarınızın alışmasından ağzınıza geleni söylemeyin ki Allah'a iftira etmiş olmayasınız. Zira; sol kimseler dünyada ve âhirette fevz felah ve çare-i necat bulamazlar ki onlar yalanla Allah'a iftira ed ve bilmedikleri şeyin hill ü hürmetine dair hükmederler, onlar intifa' etmek için iftira ettikleri şey azıcık bir şeydir ve intifâ'ı t gayet azdır. Halbuki âhirette onlar için bu iftiralarına mukah elem verir azap vardır. Çünkü; delilsiz bilmediği şeye fetva- ve mekle büyük cinayet işlediğinden azabı elemlidir.
Vacip Tealâ şeriatında hükmü beyan olunmayan bir şeye ken di indinden hükmeden kimseleri lisanlarının yalanla muttasıf ol ması, Allah'a iftira etmiş olmaları, bu iftiranın azameti nispetindi menfaatlarmın gayet az bulunması, bu gibi müfterilerin felâhyat olamamaları ve bu iftiralarının azab-ı elîme sebep olacağını beyanla zem ve tehdid etmiştin Maatteessüf şu zamanda ekser-i nâs hill ü hürmeti hava ve heveslerine uydurmak istediklerinden hemen edille-i şer'iyeyi bilen ve bilmeyan cümlesi müctehid olmak ve istediğine helâl, istemediğine haram demek hülyasında bulunmaktadırlar. İşte bu gibi arzular; şeriatı tahrif ve ahkâmını tağyir arzusundan başka birşey değildir. Zira; Tevrat ve İncil ashabı da tahrife böyle başlamışlardı. Şu kadar ki Tevrat ve İncil mütevatir olmadığından onlar elfazında tahrif etmişlerdir. Amma Kur'an'ın elfazını tahrif beşerin kudreti haricindedir. Zira hıfzı; kefalet-i İlâhiyeyle te'min olunmuştur. Nasin arzulan ahkâm-ı şer'iyeyi he-vesat-i nefsaniyelerine uydurmak olduğundan gerek ticaret ve gerek sair hususatta asla yümn ü bereket olmadığı gibi hey'et-i mecmuada dahi felah ve necat olmuyor. Binaenaleyh; envâ'-ı mihen, meşakkat, âlâm, ekdar, âfât ve beliyattan hali kalmıyor. Zira; Allah'ın gösterdiği yolu terkedenler hiçbir zaman dalâlet-i cismanî ve dalâlet-i ruhanîden kurtulamazlar. Ta ki dönüp dolaşıp gösterilen yolu bulalar. Eğer bulamazlarsa dünyada ve âhirette elemden başka birşey göremezler.
Hulâsa; hill ü hürmetin me'hazı şer'i şerif olduğundan bir kimse kendi indinden birşeye helâldir veya haramdır demekle hükmederse iftira alâllah etmiş olacağı ve Allah'a iftira edenlerin felâhyab olamayacakları ve dünyada iftiralarından iniifâ'Iarinm gayet az olduğu ve âhirette azab-ı elime duçar olacakları bu âyetten mustefad olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:118
Vacip Tealâ şeriat-ı İslâmiyede helâli ve haramı beyan ettiği gibi Yahudilere dahi hillü hürmeti beyan ettiğini zikretmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Sûre-i En'am'da zikrolun-duğu veçhile Vacip Tealâ Yahudilere her tırnak sahibi sığır ve davardan kesilen hayvanın içyağını Yahudilerin cinayetlerine bedel-i ukuubet olarak haram kıldı. Çünkü Yahudilerin bu misilli nimetlerden mahrumiyetlerine sebep kendileri olduğundan nefislerine zulmettiklerini beyan etmek; vuku bulan ma'siyetlerine ceza olmak için haram kılındığını beyan etmektir. Binaenaleyh; Yahudilere haram olan şeylerden bazıları, onlara ukuubet içindir. Yoksa mazarrat olduğundan değildir. İşte buna binaen ümmet-i Muham-mediye üzerine içyağı helâl kılınmıştır. Zira; bir millet için olan ukuubetin diğer millete sirayeti yoktur. Şu halde bir şeyin hürmeti mazarratına binaen olduğu gibi vücud-u insana mazarratı olmadığı halde insanlara ceza olarak dahi haram olduğu vardır ki herkes cürmünün cezasını nimetten mahrumiyetle görsün.
Nahl 16:119
Vacip Tealâ helâli haram ve haramı helâl kılmak insanlar için, caiz olmadığını beyandan sonra bilûmum günahların tevbeye mani olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Hâzin'in ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile lâfzı küfre ve iftira alellaha ve sair günahlara şamil olduğundan âyet bilûmum ma'siyetten tevbenin kabulüne delâlet eder. Binaenaleyh âyetten maksat; Cenab-ı Hakkın kullarına rahmet ve mağfiretinin vüs'atım beyan etmektir. Cehalet; Allah'a ve azabına cehalete şamildir ki şehevat-ı nefsaniyenin galebesiyle yaptığı işin akıbetini düşünmemektir. Şu halde insanlar kötülüğü cehalet sebebiyle, işlerler. Zira; âkil ve bihakkın âlim olan kimse fena fiile cür'et etmez. Çünkü akıl; insanı daima fenalıktan meneder bir müdebbir olduğu gibi ilim de işin neticesini ve üzerine terettüb edecek fenalığı düşünmeye sevkeder bir silâhtır. Binaenaleyh; fenalığı irti-kâb eden kimsenin irtikâb ettiği zamanda akıldan ve ilimden te-cerrüd ettiğine bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak kötülüğü cehalet sebebiyle işlediklerini beyan etmiştir ki cehalet; akıldan ve ilimden tecerrüd etmek manasınadır ve hariçteki vukuat da bu manâyı te'yid eder. Çünkü; fenalığı işleyenlerin yüzde doksan beşi cinnet-i muvakkata halinde işler ve sonra aklı başına gelir, nedamet eder. Fakat ne çare ki kötülüğü işlemiş bulunur.
Nahl 16:120
Vacip Tealâ bu sûre'de müşriklerin mezheplerini iptalle nübüvvete ta'nlarım ve bazı eşyaya haram ve helâl demek âhad-ı nâs için caiz olmadığını beyandan sonra beşerden resul olmaz diyenleri Hz. İbrahim'in risaletiyle ilzam etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Siz beşerden resul olmaz diyerek Muham-med (A.S.) m risaietine itiraz edersiniz. Halbuki bu itirazınızla beraber İbrahim (A.S.) in resul olduğunu ikrar eder.ve ona nispetle iftihar ediyorsunuz. Zira; İbrahim (A.S.) Allahü Tealâ'ya itaat eder, eğrilik yapmaz ve daima meyi ü muhabbeti doğruluğa olduğu halde kendinden sonra gelenlerin ittibâ'larına şayan üm-met-i vahideydi. Ey müşrikler! Sizin iddia ettiğiniz gibi Hz. İbrahim müşriklerden olmadı. Zira; muvahhid ve erbab-ı tevhidin muktedabihidir,
İbrahim (A.S.) Allah'ın nimetlerine şükreder olduğu halde Allahü Tealâ resul kıldı ve kendine dost ittihaz etti, doğru yola hidayette kıldı, biz, dünyada risalet ve ni'metlere şükretmek ve zikr-i cemil sahibi kılmak, uzun ömür, bol rızık ve salih evlât vermek gibi hasene ihsan ettik, Hz. İbrahim elbette âhirette suleha zümresindendir.
Beyzâvî; Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Hz. İbrahim'de birçok cemaat ve milletlerde içtimâ' eden kemâlât~ı insaniye, fezail-i' cemile ve ahlâk-ı hamide içtimâ' ettiğinden her ne kadar İbrahim (A.S.) şahs-ı vahidse de ahlâk ve âdet cihetinden bir ümmet mesabesinde olduğuna işaret için ümmet denmiştir. Zira; büyük bir cemaatın mezâyâsım cami' olan zatın kemâlât noktasından cemaat mertebesinde olduğunda şüphe yoktur. Yahut ümmet denilmesi kendisinden sonra gelen milletler için hayra alâmet ve muktedabih olduğundandır. Zira; ehl-i tevhidin imamıdır. Hal-i sahavetinden hal-i mematma kadar din-i hak üzere olduğuna işaret için denmiştir. Çünkü hanife ; doğru yola giden ve daima batıldan hakka meyletmekle hakka muhabbet eden kimsedir. Sünnet olmak, kurban kesmek ve ibadet-i haccı eda etmek gibi mühim ibadetlerde İbrahim (A.S.) in sünnetleri bizim şeriatımızın ahkâmı cümlesinde dahildir.
Vacip Tealâ bu âyette İbrahim (A.S.) m menakıb-ı celilesin-den dokuzunu zikretmiştir:
" Birincisi; İbrahim (A.S.) şahs-ı vahid olduğu halde büyük bir ümmetin cemedebileceği fezail-i ahlâkiyeyi cemettiği cihetle ümmet-i vahide menzilinde olmasıdır.
İkincisi; her halinde Allahü Tealâ'ya muti' ve münkad olmasıdır.
Üçüncüsü; daima doğru din ittihaz etmesidir. Dördüncüsü; muvahhid olup müşriklerden olmamasıdır.
Beşincisi; ni'vıet-i İlâhiyenin cemiine şükretmesidir.
Altıncısı; Allahü Tealâ'nın dost ittihaz etmesidir.
Yedi n-c isi,; dünyada sırat-ı müstakime hidayette kılınmasıdır.
Sekizincisi; dünyada hasene verilmesidir.
Dokuzuncusu; âhirette salihîn zümresinden olup ma-kaamat-ı âliyede bulunmasıdır. Binaenaleyh; bu âyet ibrahim (A.S.) in saâdet-i dareyni cemettiğine delâlet eder. Kur'an'da Ce-nab-ı Hakkın bize bu menakıb-ı âliyeyi beyandan maksadı; ikti-dası mümkün olan kısımlarda bizim iktida etmemizdir. Meselâ İbrahim (A.S.) Allah'a muti', batılı sevmez, hakka meyi ü muhabbet eder, şirketmez ve ni'mete şükreder. İşte bizlerin de aynı sıfat ve ahlâkta bulunmamız lâzımdır. Hz. İbrahim misafirsiz taam yemediğinden şakır unvanını almıştır. Bizim de aynı ahlâkta olmamız lâzımdır, yoksa Avrupa'da misafir sevmezler diyerek buhul gibi Allah'ın ve insanların sevmediği bir denaeti taklid etmekte manâ yoktur.
Nahl 16:121
Vacip Tealâ bu sûre'de müşriklerin mezheplerini iptalle nübüvvete ta'nlarım ve bazı eşyaya haram ve helâl demek âhad-ı nâs için caiz olmadığını beyandan sonra beşerden resul olmaz diyenleri Hz. İbrahim'in risaletiyle ilzam etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Siz beşerden resul olmaz diyerek Muham-med (A.S.) m risaietine itiraz edersiniz. Halbuki bu itirazınızla beraber İbrahim (A.S.) in resul olduğunu ikrar eder.ve ona nispetle iftihar ediyorsunuz. Zira; İbrahim (A.S.) Allahü Tealâ'ya itaat eder, eğrilik yapmaz ve daima meyi ü muhabbeti doğruluğa olduğu halde kendinden sonra gelenlerin ittibâ'larına şayan üm-met-i vahideydi. Ey müşrikler! Sizin iddia ettiğiniz gibi Hz. İbrahim müşriklerden olmadı. Zira; muvahhid ve erbab-ı tevhidin muktedabihidir,
İbrahim (A.S.) Allah'ın nimetlerine şükreder olduğu halde Allahü Tealâ resul kıldı ve kendine dost ittihaz etti, doğru yola hidayette kıldı, biz, dünyada risalet ve ni'metlere şükretmek ve zikr-i cemil sahibi kılmak, uzun ömür, bol rızık ve salih evlât vermek gibi hasene ihsan ettik, Hz. İbrahim elbette âhirette suleha zümresindendir.
Beyzâvî; Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Hz. İbrahim'de birçok cemaat ve milletlerde içtimâ' eden kemâlât~ı insaniye, fezail-i' cemile ve ahlâk-ı hamide içtimâ' ettiğinden her ne kadar İbrahim (A.S.) şahs-ı vahidse de ahlâk ve âdet cihetinden bir ümmet mesabesinde olduğuna işaret için ümmet denmiştir. Zira; büyük bir cemaatın mezâyâsım cami' olan zatın kemâlât noktasından cemaat mertebesinde olduğunda şüphe yoktur. Yahut ümmet denilmesi kendisinden sonra gelen milletler için hayra alâmet ve muktedabih olduğundandır. Zira; ehl-i tevhidin imamıdır. Hal-i sahavetinden hal-i mematma kadar din-i hak üzere olduğuna işaret için denmiştir. Çünkü hanife ; doğru yola giden ve daima batıldan hakka meyletmekle hakka muhabbet eden kimsedir. Sünnet olmak, kurban kesmek ve ibadet-i haccı eda etmek gibi mühim ibadetlerde İbrahim (A.S.) in sünnetleri bizim şeriatımızın ahkâmı cümlesinde dahildir.
Vacip Tealâ bu âyette İbrahim (A.S.) m menakıb-ı celilesin-den dokuzunu zikretmiştir:
" Birincisi; İbrahim (A.S.) şahs-ı vahid olduğu halde büyük bir ümmetin cemedebileceği fezail-i ahlâkiyeyi cemettiği cihetle ümmet-i vahide menzilinde olmasıdır.
İkincisi; her halinde Allahü Tealâ'ya muti' ve münkad olmasıdır.
Üçüncüsü; daima doğru din ittihaz etmesidir. Dördüncüsü; muvahhid olup müşriklerden olmamasıdır.
Beşincisi; ni'vıet-i İlâhiyenin cemiine şükretmesidir.
Altıncısı; Allahü Tealâ'nın dost ittihaz etmesidir.
Yedi n-c isi,; dünyada sırat-ı müstakime hidayette kılınmasıdır.
Sekizincisi; dünyada hasene verilmesidir.
Dokuzuncusu; âhirette salihîn zümresinden olup ma-kaamat-ı âliyede bulunmasıdır. Binaenaleyh; bu âyet ibrahim (A.S.) in saâdet-i dareyni cemettiğine delâlet eder. Kur'an'da Ce-nab-ı Hakkın bize bu menakıb-ı âliyeyi beyandan maksadı; ikti-dası mümkün olan kısımlarda bizim iktida etmemizdir. Meselâ İbrahim (A.S.) Allah'a muti', batılı sevmez, hakka meyi ü muhabbet eder, şirketmez ve ni'mete şükreder. İşte bizlerin de aynı sıfat ve ahlâkta bulunmamız lâzımdır. Hz. İbrahim misafirsiz taam yemediğinden şakır unvanını almıştır. Bizim de aynı ahlâkta olmamız lâzımdır, yoksa Avrupa'da misafir sevmezler diyerek buhul gibi Allah'ın ve insanların sevmediği bir denaeti taklid etmekte manâ yoktur.
Nahl 16:122
Vacip Tealâ bu sûre'de müşriklerin mezheplerini iptalle nübüvvete ta'nlarım ve bazı eşyaya haram ve helâl demek âhad-ı nâs için caiz olmadığını beyandan sonra beşerden resul olmaz diyenleri Hz. İbrahim'in risaletiyle ilzam etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Siz beşerden resul olmaz diyerek Muham-med (A.S.) m risaietine itiraz edersiniz. Halbuki bu itirazınızla beraber İbrahim (A.S.) in resul olduğunu ikrar eder.ve ona nispetle iftihar ediyorsunuz. Zira; İbrahim (A.S.) Allahü Tealâ'ya itaat eder, eğrilik yapmaz ve daima meyi ü muhabbeti doğruluğa olduğu halde kendinden sonra gelenlerin ittibâ'larına şayan üm-met-i vahideydi. Ey müşrikler! Sizin iddia ettiğiniz gibi Hz. İbrahim müşriklerden olmadı. Zira; muvahhid ve erbab-ı tevhidin muktedabihidir,
İbrahim (A.S.) Allah'ın nimetlerine şükreder olduğu halde Allahü Tealâ resul kıldı ve kendine dost ittihaz etti, doğru yola hidayette kıldı, biz, dünyada risalet ve ni'metlere şükretmek ve zikr-i cemil sahibi kılmak, uzun ömür, bol rızık ve salih evlât vermek gibi hasene ihsan ettik, Hz. İbrahim elbette âhirette suleha zümresindendir.
Beyzâvî; Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Hz. İbrahim'de birçok cemaat ve milletlerde içtimâ' eden kemâlât~ı insaniye, fezail-i' cemile ve ahlâk-ı hamide içtimâ' ettiğinden her ne kadar İbrahim (A.S.) şahs-ı vahidse de ahlâk ve âdet cihetinden bir ümmet mesabesinde olduğuna işaret için ümmet denmiştir. Zira; büyük bir cemaatın mezâyâsım cami' olan zatın kemâlât noktasından cemaat mertebesinde olduğunda şüphe yoktur. Yahut ümmet denilmesi kendisinden sonra gelen milletler için hayra alâmet ve muktedabih olduğundandır. Zira; ehl-i tevhidin imamıdır. Hal-i sahavetinden hal-i mematma kadar din-i hak üzere olduğuna işaret için denmiştir. Çünkü hanife ; doğru yola giden ve daima batıldan hakka meyletmekle hakka muhabbet eden kimsedir. Sünnet olmak, kurban kesmek ve ibadet-i haccı eda etmek gibi mühim ibadetlerde İbrahim (A.S.) in sünnetleri bizim şeriatımızın ahkâmı cümlesinde dahildir.
Vacip Tealâ bu âyette İbrahim (A.S.) m menakıb-ı celilesin-den dokuzunu zikretmiştir:
" Birincisi; İbrahim (A.S.) şahs-ı vahid olduğu halde büyük bir ümmetin cemedebileceği fezail-i ahlâkiyeyi cemettiği cihetle ümmet-i vahide menzilinde olmasıdır.
İkincisi; her halinde Allahü Tealâ'ya muti' ve münkad olmasıdır.
Üçüncüsü; daima doğru din ittihaz etmesidir. Dördüncüsü; muvahhid olup müşriklerden olmamasıdır.
Beşincisi; ni'vıet-i İlâhiyenin cemiine şükretmesidir.
Altıncısı; Allahü Tealâ'nın dost ittihaz etmesidir.
Yedi n-c isi,; dünyada sırat-ı müstakime hidayette kılınmasıdır.
Sekizincisi; dünyada hasene verilmesidir.
Dokuzuncusu; âhirette salihîn zümresinden olup ma-kaamat-ı âliyede bulunmasıdır. Binaenaleyh; bu âyet ibrahim (A.S.) in saâdet-i dareyni cemettiğine delâlet eder. Kur'an'da Ce-nab-ı Hakkın bize bu menakıb-ı âliyeyi beyandan maksadı; ikti-dası mümkün olan kısımlarda bizim iktida etmemizdir. Meselâ İbrahim (A.S.) Allah'a muti', batılı sevmez, hakka meyi ü muhabbet eder, şirketmez ve ni'mete şükreder. İşte bizlerin de aynı sıfat ve ahlâkta bulunmamız lâzımdır. Hz. İbrahim misafirsiz taam yemediğinden şakır unvanını almıştır. Bizim de aynı ahlâkta olmamız lâzımdır, yoksa Avrupa'da misafir sevmezler diyerek buhul gibi Allah'ın ve insanların sevmediği bir denaeti taklid etmekte manâ yoktur.
Nahl 16:123
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m menakıbını beyandan sonra bizim peygamberimize ve ümmetine de bu menakıb-ı âliyeye itti-bâ' etmelerini emretmek üzere buyuruyor.
İşte Cenab-ı Hakkın resulüne tavsiyesi ümmetine tavsiyedir.
Binaenaleyh; Hz. İbrahim şeriatında menşuh olmayan meseleler ümmet-i Muhammed hakkında da ayn-ı şeriat olup ittibâ' vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü şerayi-i sabıka ahkâmından Kur'an'da Allah'ın bize beyan ettiği ve resulünün hadisinde haber verdiği ahkâm, bize şeriat olup amel etmek vacip olduğu kavaid-i şer'iye ve usuliyemiz iktizasındandır.
Nahl 16:124
Vacip Tealâ Hz. İbrahim (A.S.) Cuma gününü bayram ittihaz etmişken Yehud'un Cumartesi gününü ihtiyarlarıyla Cumartesine riayeti onlar üzerine vacip kıldığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Hz. Mûsâ (A.S.) Yehûd kavmine Cuma gününü bayram ittihaz edip riayet etmelerini emretti. Onlar da «Cumartesi gününde Cenab-ı Hak âlemin icadından fariğ olduğundan yevm-i ferağdır. Binaenaleyh; biz o günü bayram ittihaz eder, işten fariğ oluruz» demeleri üzerine Allahü Tealâ o güne riayeti onlar üzerine vacip kıldığını bu âyette beyan buyurmuş ve Cumartesi gününe riayeti teşdid etmiştir. Hatta av avlamak ve sair bir iş tutmak onlar üzerine haram kılındı, Cumartesi gününde av avlayanların suretleri maymun suretine tebeddül etti. Onlardan bazıları Hz. Musa'ya ittibâ' ve bazıları itiraz etmekle ihtilâf ettikleri gibi Cumartesi gününde av avlamayı bazıları helâl ve bazıları haram kılmakla dahi ihtilâf ettiler.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile yevm-i Cuma âlemin icadının tekmil olduğu gün olduğundan Cenab-ı Hak ümmetlere Cuma gününe riayeti vacip kılmıştı. Fakat Mûsâ" (A.S.) m beyanı üzerine Yahudiler «Cumartesi yevm-i rahattır. Biz o günde rahat etmek isteriz» dediler ve yevm-i sebti ihtiyar ettiler. Nasârâ'ya Hz. İsa da Cu-ma'ya riayetin lüzumunu beyan etmişse de onlar da Pazar gününü ihtiyar ettiler ve bu cihetle peygamberlerine muhalefette bulundular. Amma bizim resulümüze Cenab-ı Hak Cuma gününe riayeti emretti ve ümmetine tebliğ buyurdu, ümmeti de kabul etti, Allahü Tealâ o güne mahsus Cuma namazıyla da emretti ki ehl-i imana bir şeref ve cemaat-ı kübra ile mabudun azametine karşı kulların ubudiyetini izhar etmek meziyetini dahi ihraz ediyorlar. Fakat Cuma gününde Yehûd ve Nasârâ gibi bizim de işimizi terkederek muattal bir surette yatmamız lâzım değildir. Zira İslâmyiette tatil ve boş saat yoktur.
Nahl 16:125
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in milletine ittiba'ı emirden sonra resulünün şeref ve meziyetini ümmetine izhar ve mekârim-i ahlâkını ikmâl etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habib-i Zşianım! Sen cemi-i nâsı tarik-ı hakka- davete ve salâh yollarını herkese göstermeye dünya ve âhiret menfaatla-nna irşada me'mur olunca Rabbin Tealâ'nın tariki olan din-i hakka nâsı şüpheleri izale edecek muhkem ve hikmeti mutazammin deliller, güzel vaazlar, gayet tatlı sözlerle, meşhur mukaddimelerle, yumuşak sözlerle ve zihinlerinde te'sir edecek durub-u emsalle tarik-ı hakka davet et ki davetinde hüsn-ü. te'sir hasıl olsun. Zira Rabbin Tealâ; tarik-ı haktan çıkıp nefsine ittibâ' ve tarik-ı sevaba ihtida edenleri herkesten ziyade bilir. Binaenaleyh; senin vazifen-davet etmektir. Şu halde davetine icabet edenleri ve etmeyenleri Rabbin Tealâ bilir ve herkesin müstehak olduğu cezayı verir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insanları tarik-ı hakka davetin sureti; üçtür :
Birincisi; edille-i kafiye ve yakiniyeye davettir. Bu kısım davet; nâsm zeki ve eşyayı hakikatıyla bilmek isteyenleri haklarındadır.
İkincisi; mev'ize-i haseneyle davettir. Bu kısım davet; delâil-i iknaiyeyle nâsın fıtrat-ı selime sahibi olanları haklarındadır,
Üçüncüsü; âdâb-ı münazara ve bir takım mukaddematla davettir. Bu kısım davet; nâsın muannid, mücadele ve muhasama-ya meyledenler haklarındadır. Çünkü bu kısım halkı davet hasmı ilzam için sevk olunan mukaddimelerle olur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak resulüne esna-yı davette insanların herbirinin haline riayet ve herkesin istidadına göre davet etmesini emretmiş ve davetin tanklarını beyandan sonra Vacip Tealâ resulüne davetin te'siriyle me'mur olmadığını beyan için dalâlette devam edenleri ve davete icabet edip hidayeti kabul edenleri bildiğini bildirmiştir ki davetine icabet etmeyip temerrüd edenlerden kalb-i nebevileri mahzun olmasın.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
İşte bu âyet-i celilede hitap; Resulullah'a ise de bittebi' ümmetine de hitap olduğundan vaizlerin bu üslûba riayet etmeleri ve vaazlarında nâsın haline riayet ederek zamana ve zemine muvafık olarak vaaz etmeleri lâzımdır.
Hulâsa; tarik-ı hakka davete nâsın liyakat ve istidadlarma göre davetin vacip olduğu, davet eden zatın davetin te'siriyle me'-mur olmadığı, davete icabet eden ve etmeyenleri Cenab-ı Hakkın herkesten ziyade bildiği bu âyetten müstefad. olan fevaid cümlesindendir.
Nahl 16:126
Vacip Tealâ davetin tanıklarını beyandan sonra hîn-i mücadele ve mücazatta adaletle emretmek üzere buyuruyor.
Çünkü; sabrın ecrini Allahü Tealâ verecektir.
Nahl 16:127
;
Binaenaleyh; onların yapmış oldukları yolsuzluklara mahzun olma. Zira; sana eza edenlerden Rabbin Tealâ intikamını alacaktır. Şu halde kalp darlığı yapmak lâzım değildir.
Yani; eğer size katil, darp ve azanızdan birini itlaf etmek gibi hasmınız tarafından bir şey isabet ederse size isabet eden şeyin misliyle mukabele edin ve lâkin sizin için affetmek daha makbuldür. Eğer hakkınızı almak isterseniz hasmınızın size yapmış olduğu şeyin mislini yapmak ve tecavüz etmemekle adalet edin. Zira; intikamda mislinden ziyadesi zulümdür. Zulüm ise haram olduğundan istifa-yı hak sırasında hürmette vaki olur, ceza görürsünüz. Eğer intikam cihetine gitmez sabrederseniz sabredenlere sabretmek intikamdan daha hayırlıdır. Binaenaleyh; sabret habibim!-Senin sabrın ancak Allah'ın tevfikı ve iânesiyledir, sen kâfirlerin amellerine ve kâfirler tarafından şehid edilen müminler üzerine mahzun olma, kâfirlerin hilelerinden kalbini daraltma. Zira Allah'ın nusreti haram olan şeylerden nefislerini muhafaza eden ve ahz-ı intikam hususunda gazaplarını hazımla sabreden mütteki-lerle, ebna-yı cinsine ihsan eden muhsinlerle beraberdir.
Bu âyette Vacip Tealâ insanlara adalet ve insafla emretmiş ve istifa-yı hukukta zulüm ve taaddiden ve yekdiğerinin hukukuna tecavüzden men'le muamelâtın esasında hüsn-ü edebe riayeti tavsiye buyurmuştur.
Binaenaleyh; hasmından intikam hususunu Allahü Tealâ'ya tefviz etmek daha evlâ olduğunu beyan ettiği gibi
Allah'ın inayetine mazhar olmak iki şeye bağlı olup birisi ittika, diğeri muhtaç olanlara ihsan etmek olduğunu dahi beyanla Vacip Tealâ kullarını ittikaya -ve ihsana teşvik etmiştir. Çünkü ittika Allah'ın emrine ttizim ve ihsan; mahlûkuna şefkat ve merhamet olduğundan her iki suret inayet-i İlâhiyeyi caliptir. Zira saâdet-i insaniye; Allah'a tazım ve mahlûkuna- hüsn-ü muamele etmeye mevkuftur ve bu ikinin zıddı gazabullahı caliptir.
Âyet-i celileniri sebeb-i nüzulü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Uhud) vak'asında ehl-i imanın şehitlerine müşriklerin ika' ettikleri vahşiyane hareketlerine mukabil ashab-ı izamın da müşriklere galebe ederlerse kat kat intikam almaya ahdetmeleri üzerine nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Uhud) da müşrikler şehitlerin kulaklarını kesmek, gözlerini çıkarmak gibi bir takım şiar-ı insaniyete yakışmayacak vahşetlerde bulunmuşlardı. Hatta Hz. Hamza'nın her tarafını kestikten sonra müşriklerin refakatın-da bulunan (Ebu Süfyan) m haremi ve (Atabe) nin kızı (Hind) ciğerinden bir parçasını da yemişti. Resulullah (Hind) in katline emir verdi, fakat Mekke'nin fethi günü aff-ı Resulullah'a mazhar olmuştur. Gerçi bu sûre Mekke'de nazil olmuşsa da bu âyetler Medine'de nazil olmuştur.
Nahl 16:128
;
Binaenaleyh; onların yapmış oldukları yolsuzluklara mahzun olma. Zira; sana eza edenlerden Rabbin Tealâ intikamını alacaktır. Şu halde kalp darlığı yapmak lâzım değildir.
Yani; eğer size katil, darp ve azanızdan birini itlaf etmek gibi hasmınız tarafından bir şey isabet ederse size isabet eden şeyin misliyle mukabele edin ve lâkin sizin için affetmek daha makbuldür. Eğer hakkınızı almak isterseniz hasmınızın size yapmış olduğu şeyin mislini yapmak ve tecavüz etmemekle adalet edin. Zira; intikamda mislinden ziyadesi zulümdür. Zulüm ise haram olduğundan istifa-yı hak sırasında hürmette vaki olur, ceza görürsünüz. Eğer intikam cihetine gitmez sabrederseniz sabredenlere sabretmek intikamdan daha hayırlıdır. Binaenaleyh; sabret habibim!-Senin sabrın ancak Allah'ın tevfikı ve iânesiyledir, sen kâfirlerin amellerine ve kâfirler tarafından şehid edilen müminler üzerine mahzun olma, kâfirlerin hilelerinden kalbini daraltma. Zira Allah'ın nusreti haram olan şeylerden nefislerini muhafaza eden ve ahz-ı intikam hususunda gazaplarını hazımla sabreden mütteki-lerle, ebna-yı cinsine ihsan eden muhsinlerle beraberdir.
Bu âyette Vacip Tealâ insanlara adalet ve insafla emretmiş ve istifa-yı hukukta zulüm ve taaddiden ve yekdiğerinin hukukuna tecavüzden men'le muamelâtın esasında hüsn-ü edebe riayeti tavsiye buyurmuştur.
Binaenaleyh; hasmından intikam hususunu Allahü Tealâ'ya tefviz etmek daha evlâ olduğunu beyan ettiği gibi
Allah'ın inayetine mazhar olmak iki şeye bağlı olup birisi ittika, diğeri muhtaç olanlara ihsan etmek olduğunu dahi beyanla Vacip Tealâ kullarını ittikaya -ve ihsana teşvik etmiştir. Çünkü ittika Allah'ın emrine ttizim ve ihsan; mahlûkuna şefkat ve merhamet olduğundan her iki suret inayet-i İlâhiyeyi caliptir. Zira saâdet-i insaniye; Allah'a tazım ve mahlûkuna- hüsn-ü muamele etmeye mevkuftur ve bu ikinin zıddı gazabullahı caliptir.
Âyet-i celileniri sebeb-i nüzulü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Uhud) vak'asında ehl-i imanın şehitlerine müşriklerin ika' ettikleri vahşiyane hareketlerine mukabil ashab-ı izamın da müşriklere galebe ederlerse kat kat intikam almaya ahdetmeleri üzerine nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Uhud) da müşrikler şehitlerin kulaklarını kesmek, gözlerini çıkarmak gibi bir takım şiar-ı insaniyete yakışmayacak vahşetlerde bulunmuşlardı. Hatta Hz. Hamza'nın her tarafını kestikten sonra müşriklerin refakatın-da bulunan (Ebu Süfyan) m haremi ve (Atabe) nin kızı (Hind) ciğerinden bir parçasını da yemişti. Resulullah (Hind) in katline emir verdi, fakat Mekke'nin fethi günü aff-ı Resulullah'a mazhar olmuştur. Gerçi bu sûre Mekke'de nazil olmuşsa da bu âyetler Medine'de nazil olmuştur.