Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — İsra' 17:1 – Kehf 18:110

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. İsra' 17:1
  2. İsra' 17:2
  3. İsra' 17:3
  4. İsra' 17:4
  5. İsra' 17:5
  6. İsra' 17:6
  7. İsra' 17:7
  8. İsra' 17:8
  9. İsra' 17:9
  10. İsra' 17:10
  11. İsra' 17:11
  12. İsra' 17:12
  13. İsra' 17:13
  14. İsra' 17:14
  15. İsra' 17:15
  16. İsra' 17:16
  17. İsra' 17:17
  18. İsra' 17:18
  19. İsra' 17:19
  20. İsra' 17:20
  21. İsra' 17:21
  22. İsra' 17:22
  23. İsra' 17:23
  24. İsra' 17:24
  25. İsra' 17:25
  26. İsra' 17:26
  27. İsra' 17:27
  28. İsra' 17:28
  29. İsra' 17:29
  30. İsra' 17:30
  31. İsra' 17:31
  32. İsra' 17:32
  33. İsra' 17:33
  34. İsra' 17:34
  35. İsra' 17:35
  36. İsra' 17:36
  37. İsra' 17:37
  38. İsra' 17:38
  39. İsra' 17:39
  40. İsra' 17:40
  41. İsra' 17:41
  42. İsra' 17:42
  43. İsra' 17:43
  44. İsra' 17:44
  45. İsra' 17:45
  46. İsra' 17:46
  47. İsra' 17:47
  48. İsra' 17:48
  49. İsra' 17:49
  50. İsra' 17:50
  51. İsra' 17:51
  52. İsra' 17:52
  53. İsra' 17:53
  54. İsra' 17:54
  55. İsra' 17:55
  56. İsra' 17:56
  57. İsra' 17:57
  58. İsra' 17:58
  59. İsra' 17:59
  60. İsra' 17:60
  61. İsra' 17:61
  62. İsra' 17:62
  63. İsra' 17:63
  64. İsra' 17:64
  65. İsra' 17:65
  66. İsra' 17:66
  67. İsra' 17:67
  68. İsra' 17:68
  69. İsra' 17:69
  70. İsra' 17:70
  71. İsra' 17:71
  72. İsra' 17:72
  73. İsra' 17:73
  74. İsra' 17:74
  75. İsra' 17:75
  76. İsra' 17:76
  77. İsra' 17:77
  78. İsra' 17:78
  79. İsra' 17:79
  80. İsra' 17:80
  81. İsra' 17:81
  82. İsra' 17:82
  83. İsra' 17:83
  84. İsra' 17:84
  85. İsra' 17:85
  86. İsra' 17:86
  87. İsra' 17:87
  88. İsra' 17:88
  89. İsra' 17:89
  90. İsra' 17:90
  91. İsra' 17:91
  92. İsra' 17:92
  93. İsra' 17:93
  94. İsra' 17:94
  95. İsra' 17:95
  96. İsra' 17:96
  97. İsra' 17:97
  98. İsra' 17:98
  99. İsra' 17:99
  100. İsra' 17:100
  101. İsra' 17:101
  102. İsra' 17:102
  103. İsra' 17:103
  104. İsra' 17:104
  105. İsra' 17:105
  106. İsra' 17:106
  107. İsra' 17:107
  108. İsra' 17:108
  109. İsra' 17:109
  110. İsra' 17:110
  111. İsra' 17:111
  112. Kehf 18:1
  113. Kehf 18:2
  114. Kehf 18:3
  115. Kehf 18:4
  116. Kehf 18:5
  117. Kehf 18:6
  118. Kehf 18:7
  119. Kehf 18:8
  120. Kehf 18:9
  121. Kehf 18:10
  122. Kehf 18:11
  123. Kehf 18:12
  124. Kehf 18:13
  125. Kehf 18:14
  126. Kehf 18:15
  127. Kehf 18:16
  128. Kehf 18:17
  129. Kehf 18:18
  130. Kehf 18:19
  131. Kehf 18:20
  132. Kehf 18:21
  133. Kehf 18:22
  134. Kehf 18:23
  135. Kehf 18:24
  136. Kehf 18:25
  137. Kehf 18:26
  138. Kehf 18:27
  139. Kehf 18:28
  140. Kehf 18:29
  141. Kehf 18:30
  142. Kehf 18:31
  143. Kehf 18:32
  144. Kehf 18:33
  145. Kehf 18:34
  146. Kehf 18:35
  147. Kehf 18:36
  148. Kehf 18:37
  149. Kehf 18:38
  150. Kehf 18:39
  151. Kehf 18:40
  152. Kehf 18:41
  153. Kehf 18:42
  154. Kehf 18:43
  155. Kehf 18:44
  156. Kehf 18:45
  157. Kehf 18:46
  158. Kehf 18:47
  159. Kehf 18:48
  160. Kehf 18:49
  161. Kehf 18:50
  162. Kehf 18:51
  163. Kehf 18:52
  164. Kehf 18:53
  165. Kehf 18:54
  166. Kehf 18:55
  167. Kehf 18:56
  168. Kehf 18:57
  169. Kehf 18:58
  170. Kehf 18:59
  171. Kehf 18:60
  172. Kehf 18:61
  173. Kehf 18:62
  174. Kehf 18:63
  175. Kehf 18:64
  176. Kehf 18:65
  177. Kehf 18:66
  178. Kehf 18:67
  179. Kehf 18:68
  180. Kehf 18:69
  181. Kehf 18:70
  182. Kehf 18:71
  183. Kehf 18:72
  184. Kehf 18:73
  185. Kehf 18:74
  186. Kehf 18:75
  187. Kehf 18:76
  188. Kehf 18:77
  189. Kehf 18:78
  190. Kehf 18:79
  191. Kehf 18:80
  192. Kehf 18:81
  193. Kehf 18:82
  194. Kehf 18:83
  195. Kehf 18:84
  196. Kehf 18:85
  197. Kehf 18:86
  198. Kehf 18:87
  199. Kehf 18:88
  200. Kehf 18:89
  201. Kehf 18:90
  202. Kehf 18:91
  203. Kehf 18:92
  204. Kehf 18:93
  205. Kehf 18:94
  206. Kehf 18:95
  207. Kehf 18:96
  208. Kehf 18:97
  209. Kehf 18:98
  210. Kehf 18:99
  211. Kehf 18:100
  212. Kehf 18:101
  213. Kehf 18:102
  214. Kehf 18:103
  215. Kehf 18:104
  216. Kehf 18:105
  217. Kehf 18:106
  218. Kehf 18:107
  219. Kehf 18:108
  220. Kehf 18:109
  221. Kehf 18:110

İsra' 17:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancak sekiz âyetinin Medine-i Münevvere'de nazil olduğu (İbn-i Abbas) hazretlerinden mervîdir. Yüz on âyeti hâvidir. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hak (Sûre-i Nahl'in) ahirinde mekârim-i ahlâkın cevâmiiyle emrettikten sonra bu sûrenin evvelinde Enbiyâ-yı sâirede sebketmeyip ancak Ha-bibine tahsis ettiği bir mu'cizeyi beyân etmiş ve bu mu'cizeyi beyana zatını cenıi'i nekâisten tenzihle başlamıştır. Zira teşbih; cemi'i nekâisten tenzih manasınadır. Azamet ve celâletini idrakten ukûl-ü beşer âciz olduğuna işaret için zât-ı ülûhiyetinden ibhâma delâlet eden lafzıyla tâbîr ederek buyurmuştur. Sübhâne lafzı tenzih manâsına tesbîh olduğu gibi teşbihe alem-i şahsî olarak dahi isti'mâl olunur. gece göndermek ve götürmek manâsına olduğu halde İsrâ müddetinin gayet az olduğuna işaret için İsrâ'dan sonra az olduğuna delâlet eden tenvînle kelimesi vârid olmuştur. Çünkü; HesulüUah gecenin bazısında Mekke'den pek uzak mesafede olan Beyt-i Mukaddese ve ondan semâ'ya ve semadan Allah'ın dilediği mahalle gitmiş ve gelmiştir. Âyette Mescid-i Aksa ile murâd; Beyt-i Mukaddes'tir. Mekke-i Mükerreme'ye uzak olduğundan aksa denilmiştir. Mescid-i Aksâ'nın etrafı bağlar, bahçeler ve her nevi' ni'metlerle dolu olduğu cihetle dünya ni'metleri hususunda mübarek olduğu gibi din hususunda dahi mübarektir. Zira Beyt-i Mukaddes; makarr-ı Enbiyâ ve mahall-i vahy-i ilâhî ve sulehânın mabedidir. Ekseri Enbiyanın mu'cizeleri ve âsâr-ı garibe orada zuhur ettiğinden Cenâb-ı Hak mübarek olduğunu beyan etmiştir. Binanâenaleyh; maddî ve manevî mahall-i mübarek denmeye şayandır. Abidle murâd; Resulüllah'dır ve Allah'a râcî zamire izafeti Resulüllah'a ta'zîm içindir. Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhiyle Resulüllah Mi'rac'a nefs-i harem-i şeriften gitmiş ve gelmiştir ve âyetin zahiri de nefs-i haremden olduğuna delâlet eder. Bazı rivayette in kerimesi Ümmü Hane'nin hanesinden gitmiştir. Bu rivayet âyetin zahirine muhalif değildir. Zira; harem dahilinin küllisine Mescid-i Haram denilmek sahih olduğundan Ümmü Hane'nin hanesi de harem dahilinde olduğu cihetle Mescid-i Haram itlâk olunabilir. Re-sulüllah'ın Mi'rac'ı Hicreti Nebeviyye'den bir sene evvel vakî olmuştur. Gerçi ruh-u nebevi midir, cesedi ruhuyla beraber midir, uyku halinde midir, uyanık halde midir? diye Mi'rac'm keyfiyye-tinde ihtilâf etmişlerse de esah olan uyanık olduğu halde cesed maarruh Zât-ı Resulüllah'm Mi'racı vaki olmuştur. Çünkü; Re-sulüllah mi'racın sabahında mi'racını haber verince müşrikler Re-sulüllah'a ta'na fırsat addederek tekzibe kalkıştılar ve birbirlerine koşuştular, yeni müslüman olmuş bazı kimselerin irtidâdına sebep oldular. Eğer rüya olmuş olsaydı hiç kimsenin itirazına hedef olmazdı. Çünkü; rüyada herkes birçok yerler gezer ve uyanık halinde havsala-i beşerin kabul etmiyeceği garibeler seyreder. Şu halde Resulüllah'm Mi'racı uyanık halinde cesediyle beraber vaki olmuştur ki müşriklerin akılları hayret ettiğinden itiraza kalkışmışlar ve hatta Ebu Bekr Radıyallahü anh hazretlerine kadar gelmişler, «Gördün mü arkadaşın neler söylüyor?» demişlerdir. Hz. Ebu Bekir müşriklerin bu sözlerini işitince «Bundan daha ziyadesini söylese Resulüllah'ı yine tasdik ederim» demesi üzerine Sıd-dîk unvanını ihraz etmiştir. Az zamanda bu kadar mesafenin kat' olunmasına gelince : Ecsâmda şeyr-i seri' vakîdir. Meselâ rüzgârın az zamanda bir çok mesafe katettiği ve Süleyman Aleyhisselâmm rüzgâr vasıtasıyla uzak mesafeleri katetmesi ve bu gün motor vasıtasiyle teyyârele-rin hatır-u hayâlin fevkinde mesafeler kateylemesi bilcümle ecsa-mın seyr-i seri'i kabil olduğuna delâlet eder. Ecsâmın cümlesi A'râzı kabulde müsavidir. Şu kadar ki Cenâb-ı Hak her birini birer hassa ile mümtaz kılmıştır, ancak bu imtiyaz birinde- caiz ve mümkün olan şeyin diğerinde cevazına manî değildir. Binaenaleyh; Cisnı-i Resulüllah'da Cenab-ı Hakkın bu seyr-i seri'i halkedip az zamanda bir çok yerler görüp gelmesinde bir mani yoktur. Şu halde Mi'rac'ı Nebçvi'yi rüya ile te'vile de ihtiyaç yoktur. Çünkü; bir cismin az zamanda bir çok. mesafeyi katetmesi mümkün ve vaki olunca Rasulüllah hakkında baîd addetmekte manâ yoktur. Bahusus şu zamanda bir takım alât ve edevat vasıtasiyle teyyâre-lerin havada saatte binlerce kilometre sür'atle uçtuğunu ve az zamanda bir çok mesafe katettiğini gören kimsenin Resulüllah hakkında vaki olan sür'at-i acibenin kudret-i ilâhiyye'ye nisbetle harikulade ve tabiatüstü olarak vukuunda tereddüt etmesinde bir manâ yoktur. Zira bazı esbâb ve alâtla âhâd-i nâs için vaki ve mümkün olan bir şeyin kuvve-i kudsiyye sahibi ve herkesten ziyade indellâh kadri âlî olan Nebiyy-i Zîşân hakkında zuhuruna tereddüt neden caiz olsun. Abid lafzı lisan-ı af abda ruhla beraber cesede denilmesi dahi Resulullah'ın Mi'jpac'ının ruhla beraber cesediyle vaki olduğuna sarahaten delâlet eder. Mi'rac'dan maksad-ı aslî; Enbiyâdan her birini ayrı ayrı Ce-nab-ı Hakkın taltif ettiği gibi habibini de bu misillü acaibini seyrettirmekle taltif olduğu gibi Resulullah'ın kalbine kuvvet ve şe-ceat için ervâh-i kudsiyye ve âlem-i melekûtiyle ünsiyet. ettirmektir. Çünkü; yer yüzünde görülmeyen ayât-ı beyyinâtı, acâib ve garaibi görmesi, âlem-i eflâkde olan sanayi-i ilâhiyyeyi Re'ye'1-Ayn müşahade etmesi kalb-i nebevilerinin kuvvet ve metanetine sebep olduğundan emr-i davete ikdamı, a'dâ-yı dîn üzerine şecaati, dinini te'sîs ve i'lâ hususunda sa'y-ü gayreti tekemmül edeceğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh; Resulullah da herkesten ziyade kuv-vet-i kalb ve şecaat olduğu tevatürle sabittir. Resulullah'ın Mekke'den Kudüs'e kadar Mi'rac'ı; Bu âyetle sabit olduğundan kat'î-dir. Binaenaleyh; inkâr eden sarahat-ı Kur'an'ı inkâr ettiğinden kâfirdir. Kudüsten semâya kadar Mi'rac'ı; hadis-i meşhurla sabit olduğundan inkâr eden kimse dalâlet irtikâp etmiş olur. Semânın maverasına Mi'racı; hadis-i âhadla sabit olduğundan bu ciheti inkâr eden kâfir olmaz, velâkin fâsık olur. Allahü Tealâ'nm nur-ı imana muvaffak kıldığı kimseler kud-ret-i ilâhiyenin bir çok acâib ve garaibini her an müşahade ve onda olan sânayi-i garibeyi görünce Resulünü bir gecenin bazısında Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya ve ondan semâya ve semâdan dilediği mahallere götürüp seyrettirmekle taltifini çok görmez. Neden çok görsün Ve neden muhal addetsin. Meselâ güneşin cürmünün bir tarafından diğer tarafına kadar mesafesinin kürre-i arzın yüz altmış küsur misli olduğu ve bu mesafeyi bir saniyede katettiği fen hey'etince sabit olmuştur. Küre-i şemsde bu kadar sür'ati halkeden hallâkm Resulü'nün cisminde dahi halk etmesine ne gibi mani tasavvur olunabilir. Evet! Akl-ı sakîm erbabı kudret-i ilâhiyeyi takdir edemediğinden tasavvurât-ı fikriyyesi kısa olduğu cihetle tabiatında olan hissete şeytanın iğfâlâtı da inzimam edince kendi gibi kuvve-i kudsiyyeden bihaber olan insanlara kıyas ederek fahri kâinat hakkında dahi bu misilli eltâf-ı ilâhiyyeyi kıskanmak ister, Evet! Havanın fevkında tabakât-ı burûdet ve tabakât-ı hararet bulunduğundan insan için o tabakalardan yol bulup gitmek alelade mümkün olmıyabilir. Fakat o tabakaları halkeden va-cib ül vücûd istediği bir kuluna o tabakalardan yol verip götüremez mi?.Ve harikulade aleladeye kıyas kabul eder mi? Sure-i Nisâ'da Hz. İsa'nın semâya kaldırılması hakkında bu bahse müteallik bir nebze beyan etmiştir .

İsra' 17:2

Vacip Tealâ Resulünün risaletini Mi'racla te'yîd ettiğini beyandan sonra Musa Aleyhisselâmı Tevratla teyîd ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Muhammed Aleyhisselâm'a Mi'rac'la ikram ettiğimiz gibi Muhammed Aleyhisselâm'dan eyvel Musa Aleyhisselâma da Kitab vermekle ikram ettik ki risaletini te'yîd olsun ve o kiU Benî İsrail'e doğru yolu gösterir hidayet kıldık. Binaenaleyh; kitab vasıtasiyle onları zulumât-ı cehilden nur-u imana, ve diı hakka isal ettik ve onlara dedik ki «Ey Benî İsrail! Benim gay mahlukâtımdan bir kimseyi bana şerîk ve umurunuza vekil it hâz etmeyin. Zira; her umurunuzu bana havale edip bütün itim diniz bana olmak lâzımdır. Çünkü; benden gayrı ma'bûd olmadı gibi itimada lâyık bir kimse de yoktur. Ey Nuh'la beraber gemü götürdüğümüz kimselerin zürriyeti olan insanlar! Nuh'la berabı gemide götürmekle biz size ikram ettik. Babalarınızı helakten ku tarmakla sizi de kurtardık. Zira; Nuh Aleyhisselâm her ni'meti kadrini bilir ve şükrünü edâ eder bir abd-i muhlisimizdi. Binaer aleyh; tufân'dan onu ve onunla beraber ecdadınızın sulbünde sis de halâs edince ni'met-i halâsınızın şükrünü edâ etmeniz vacipti) Zira; Hz. Nuh'un şükrü halâsınıza sebep olduğu gibi sizin şükrü nüz de enva-ı belâyâdan halâsınıza ve bir takım ni'metlere nai olmanıza sebep olsun. Şu halde ni'metlerimize şükredin ki belâdai kurudasınız.» Vacip Tealâ bu âyette Hz. Nuh'u çok şükretmesiyle sena etti Çünkü; Medarik'te ve Nisâburfde beyan olunduğu veçhile Hz Nuh bir şey yemez, içmez, ve giymez illâ cümle-i celîlesiyle Cenab-ı Hakka hamdettikten sonra yer, içer ve giyerdi. İşte bundan dolayıdır ki Allahü Tealâ şekûr ismiyle sena etmiş ve bihakkın şâkirînden olduğunu beyanla kullarını Hz. Nuh gibi her ni'mete şükretmeye terğîb buyurmuştur, Âyet-i Celîle; insan için en âlâ mertebenin tevhîd etmek mertebesi olduğuna delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ bizim Peygamberimizin Mi'râcım beyandan sonra Musa Aleyhisselâmı Tevrat'la taltif ettiğini ve Tevrat'ın Benî İsrail'e hidayet olduğunu ve Tevrat'ın gösterdiği yol Allah'ın gayriyi bir vekil, ittihaz etmemek olduğunu beyan; Tevhidi e emri mutazammın olduğu cihetle Tevrat'ın hulâsası; Tevhid'le emir olunduğuna sarahaten delâlet eder. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Musa'ya Tevrat'ı verdiği, Tevrat'ın Benî İsrail'e hidayet olduğu, Tevrat'ta Allah'ın gayrıya itimat etmekten nehyettiği, Hz. Nuh'la beraber gemide bulunup tufandan halâs olan kimselerin zürriyeti erinin Hz. Nuh gibi her ni'mete şükretmeleri lâzım geldiği ve Hz. Nuh'un gayet çok şükür eder bir abd-i şekûr olduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

İsra' 17:3

Vacip Tealâ Resulünün risaletini Mi'racla te'yîd ettiğini beyandan sonra Musa Aleyhisselâmı Tevratla teyîd ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Muhammed Aleyhisselâm'a Mi'rac'la ikram ettiğimiz gibi Muhammed Aleyhisselâm'dan eyvel Musa Aleyhisselâma da Kitab vermekle ikram ettik ki risaletini te'yîd olsun ve o kiU Benî İsrail'e doğru yolu gösterir hidayet kıldık. Binaenaleyh; kitab vasıtasiyle onları zulumât-ı cehilden nur-u imana, ve diı hakka isal ettik ve onlara dedik ki «Ey Benî İsrail! Benim gay mahlukâtımdan bir kimseyi bana şerîk ve umurunuza vekil it hâz etmeyin. Zira; her umurunuzu bana havale edip bütün itim diniz bana olmak lâzımdır. Çünkü; benden gayrı ma'bûd olmadı gibi itimada lâyık bir kimse de yoktur. Ey Nuh'la beraber gemü götürdüğümüz kimselerin zürriyeti olan insanlar! Nuh'la berabı gemide götürmekle biz size ikram ettik. Babalarınızı helakten ku tarmakla sizi de kurtardık. Zira; Nuh Aleyhisselâm her ni'meti kadrini bilir ve şükrünü edâ eder bir abd-i muhlisimizdi. Binaer aleyh; tufân'dan onu ve onunla beraber ecdadınızın sulbünde sis de halâs edince ni'met-i halâsınızın şükrünü edâ etmeniz vacipti) Zira; Hz. Nuh'un şükrü halâsınıza sebep olduğu gibi sizin şükrü nüz de enva-ı belâyâdan halâsınıza ve bir takım ni'metlere nai olmanıza sebep olsun. Şu halde ni'metlerimize şükredin ki belâdai kurudasınız.» Vacip Tealâ bu âyette Hz. Nuh'u çok şükretmesiyle sena etti Çünkü; Medarik'te ve Nisâburfde beyan olunduğu veçhile Hz Nuh bir şey yemez, içmez, ve giymez illâ cümle-i celîlesiyle Cenab-ı Hakka hamdettikten sonra yer, içer ve giyerdi. İşte bundan dolayıdır ki Allahü Tealâ şekûr ismiyle sena etmiş ve bihakkın şâkirînden olduğunu beyanla kullarını Hz. Nuh gibi her ni'mete şükretmeye terğîb buyurmuştur, Âyet-i Celîle; insan için en âlâ mertebenin tevhîd etmek mertebesi olduğuna delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ bizim Peygamberimizin Mi'râcım beyandan sonra Musa Aleyhisselâmı Tevrat'la taltif ettiğini ve Tevrat'ın Benî İsrail'e hidayet olduğunu ve Tevrat'ın gösterdiği yol Allah'ın gayriyi bir vekil, ittihaz etmemek olduğunu beyan; Tevhidi e emri mutazammın olduğu cihetle Tevrat'ın hulâsası; Tevhid'le emir olunduğuna sarahaten delâlet eder. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Musa'ya Tevrat'ı verdiği, Tevrat'ın Benî İsrail'e hidayet olduğu, Tevrat'ta Allah'ın gayrıya itimat etmekten nehyettiği, Hz. Nuh'la beraber gemide bulunup tufandan halâs olan kimselerin zürriyeti erinin Hz. Nuh gibi her ni'mete şükretmeleri lâzım geldiği ve Hz. Nuh'un gayet çok şükür eder bir abd-i şekûr olduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

İsra' 17:4

Vacip Tealâ Tevrat'ı Benî İsrail'e hidayet kıldığını beyandan sonra Benî İsrail'in ekserisi Tevrat'la ihtida etmediklerini beyan etmek1 üzere buyuruyor. Yani; Biz Musa Aleyhisselâma verdiğimiz Tevrat'ta kat'î surette vahyettik ve dedik ki «Zatı ulûhiyetime yemin ederim ki siz elbette Tevrat'a muhalefetle iki kere arzı ifsat ve nâsa zulmeder ve enbiyâ üzerine ulviyyet davasında bulunur ve itaatten tekebbür edersiniz». İşte bu sözlerimizle hükmettik ve hükmümüzün eseri zuhur etti. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette a r z la murad; Şam ve Kudüs arazisidir. İki ifsattan birincisi; Zekeriyyâ Aleyhisselâmın katli, Ermiyânın hapsi ve şâir cinayetleridir. İkincisi; Yahya Aleyhisselâmın katli ve Hz. İsa'nın katlini kastetmeleti ve nâs'a zultn ü taaddileridir. Çünkü; onlar Tevrat'ın ahkâmını arkalarına atarak enva-ı cinayâtı işlemek suretiyle daire-i şeriattan çıkmış ve muharremâtın hürmetini istihfaf etmekle envâ-ı eerâimi mubah addeder bir dereceye gelmişlerdi. Binaenaleyh; Bundan sonraki âyette beyan olunacağı veçhile Cenab-ı Hak terbiyelerini verdi. Çünkü; Nimetullâh Efendinin beyanı veçhile enbiyaya te'zîmi kaldırmakla ihanet ve istihfaf ederek ukalâdan addetmedikleri gibi sefâhetle itham ve tekzib etmişlerdi. Zira; Bir şeyin çokluğu nâs arasında kıymetini azaltmak âdet olduğundan Benî İsrail'de enbiyanın çokluğu istihfafa sür'at-lerine sebep olmuştur. Fahri Razî'de beyan olunduğu veçhile kaza; hükümle bir şeyi kesip atmak manâsına ise de bu âyette kaza; vahyüe Benî İsrail'in ifsatlarım kendilerine bildirmek manasınadır. Zira; Ce-nab-ı Hakkın ihbarı tahallüf etmeyip elbette vaki olduğundan kaza lafzı hükm-ü kafi manâsını mutazammın olduğu cihetle ihbardan kaza ile ta'bîr olmuştur. Çünkü; ayniyle vaki olacak vukuatı haber verip ve haber verildiği gibi vaki olması hüküm menzilinde olduğu cihetle varid olmuştur.

İsra' 17:5

Vâcib Tealâ Benî İsrail'in arzı ifsat edeceklerini Tevrat'ta haber verdiğini beyandan sonra onların irtikâb ettikleri ifsat mukabilinde intikamını aldığını beyanla Ümmet-i Muhammedi intibaha da'vet etmek üzere buyuruyor Yani; Tevrat'ta Benî İsrail'in iki kere arzı ifsat edecekleri beyan olunup da birinci defa ifsadlarmm intikamlarını almak zamanı gelince bizim kuvvet ve saltanat sahibi kullarımızı sizin üzerinize gönderdik ki onlar sizden işlediğiniz cinayetlerin intikamını alsınlar ve size intikam,için geldiklerinde sizi evleriniz arasında ararlar ve bulduklarını itlaf ederler ve sizin cinayetinize mukabil ih-_ lâk olunmanız vukuu lâbüd olan va'd-i ilâhî oldu ve binaenaleyh; va'd-i ilâhî yerini buldu. Zira bu azab; sizin işlediğiniz günahları-nızın neticesi olduğundan müstahak olduğunuz cezayı gördünüz. Hâzin'in ve Taberî'nin beyanı ve Huzeyfe b. Yemanî hazretlerinin Resulullah'dan rivayetine nazaran va'd-i UIâ iie murad; Tevrat'ın ahkâmına riayeti terk ile şehevât-ı nefsâniyele-rine ittibâ' etmeleridir. Şevket ye kuvvet sahibi olan kullarla murad; Buhtunnasır ve askeridir. Çünkü; Benî İsrail terbiyeye müstahak oldukları zaman Allahü Tealâ onlara mecûsî olan Buhtun-nasr'ı musallat kıldı. Binaenaleyh; o mecûsî büyüklerini katletti, küçüklerini ve kadınlarını esir aldı, mallarını yağma ve beldelerini tahrip etti, hatta Tevrat'ı yaktı ve Mescid-i Aksa'yı ahır yaptı ve Tevrat'ı tilâvetle meşgul olan binlerce kimseleri katlettikten sonra esirleri aldı Babil'e götürdü ve Babil'de onları hidemât-ı şâkkada istihdam etti. Bir çok müddet sonra Buhtunnasr'm vefatıyla yerine gelen Benî İsrail'den bir hatun ile tezev-vüc etmekle o hatunun ricasiyle bakıyye-i Benî İsrail memleketlerine" iade oiundu.

İsra' 17:6

Vâcib Tealâ Benî İsrail'in birinci defa ma'siyetlerine mukabil ahz-ı intikamını beyandan sonra tekrar Benî İsrail'e kuvvet verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; sizin cinayetiniz üzerine biz kullarımızdan kuvveti size kâfi şiddet sahibi kimseleri sizin üzerinize gönderip terbiye ettikten sonra biz düşmanlarınız üzerine galebe edecek kadar sizin kuvvet ve devletinizi iade ettik. Dağılmış olanlarınız toplandı, esir olanlarınız kurtuldu tekrar bir devlet teşkiline muvaffak oldunuz, biz emval ve evlâd vermekle size imdâd ettik, sizi asker cihetinden çok kıldık ki düşmana karşı*gidecek kadar askeriniz de hasıl oldu. Medârik'te beyan olunduğu veçhile Benî İsrail'e devletlerinin iadesi fesattan tâib ve müstağfir olup tekebbürden vazgeçtikten sonra vaki olmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Nefir; bir araya toplanıp , düşmana karşı giden askerdir. Benî İsrail muzmahil olarak (Buh-tunnasır elinde esir ve memleketleri harab olduktan sonra devletlerinin tekrar iade olunduğuna, emval ü evlâdla kuvvet bulduklarına, askerlerinin çoğalıp düşmanlarına galip bir hale geldiklerine bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; insanların kendi dinleri üzerine milletlerinden bir hükümet altında bulunmaları haklarında en büyük ni'met olduğuna dahi delâlet eder. Zira; Benî İsrail'in hükümetlerinin inkirâzından sonra iadesini Cenab-ı Hak ni'met sırasında beyan etmiştir. Şu halde evlâd; emval, etbâ' ve a'vân ni'met olduğu gibi devletin kudreti ve askerin kesreti dahi ni'met-tir. Çünkü devlet; milletin hâmisi ve asker de millet ve memleketin bekçisidir. Binaenaleyh; diyanet ve adalet üzere hükmeden hükümet her şahıs hakkında ni'met olduğundan o hükümetin kadrini bilip şükrünü edasını kendine vacip addederek kemâl-i itaatle beraber kudreti nisbetinde hükümetin şevketini tezyide sa'yet-mesi lâzımdır. Bu âyet üç hüküm üzere müştemildir: Birincisi; Benî- İsrail'in hükümeti münkariz olduktan sonra iade olunmasıdır. İkincisi; emval ve evlâdla imdâd olunmalarıdır. Üçüncüsü; çok askere malik olmalarıdır.

İsra' 17:7

Vâcib Tealâ Benî İsrail'in isyanları üzerine kuvvet sahibi kimseleri göndererek te'dîb edip kuvvetlerinin tekrar iade olunduğunu beyandan sonra Benî İsrail'e vaki olan irşâdâtmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Benî İsrail! Bir kere isyanınız üzere kuvvet sahibi kullarımızı size, gönderdik ve onlar vasıtasiyle sizi terbiye ettik ve müstahak olduğunuz cezayı verdik. Ba'dehû tevbe ve istiğfar edince devletinizi iade ve askerinizi ve evlâd ü emvalinizi ihsan ettik. Şu halde bundan sonra ebnâ-yı cinsinize ihsan edip nefsinizde olan fenalıkları terk ve iman ederek amellerinizi İslah ederseniz nefsinize iyilik etmiş olursunuz. Zira; imanınızın ve ihsanınızın faydalan size aittir, eğer kötülük ederseniz nefsinize kötülük etmiş olursunuz. Zira; vizr ü vebali size râci'dir. Çünkü; Allahü Tealâ muh-sinin ihsanından ve kötülerin kötülüklerinden ganîdir. Binaenaleyh; herkesin iyiliği ve kötülüğü kendisine aittir. Ey Benî İsrail! İyilik ve kötülük kendinize ait olunca birinci defa kötülüğünüzün acısını tattıkdan sonra tevbe ederek iyiliğe başladınız. Onun mukabilinde devlet ve kuvvetinizin iadesiyle faydasını gördünüz. Şu halde ikinci defada Yahya Aleyhisselâmı katil ve İsâ Aleyhisselâmı katle cesaret etmek gibi cinayetlere başlayınca size evvelce va'det-tiğimiz ikinci cinayetinizin zamanı geldiğinde (5nun cezasını görmeniz için tekrar kuvvet ve saltanat sahibi kullarımızı size göndeririz ki onlar size, eseri yüzlerinizde görülecek derecede kötülük etsinler, kendinizi katletmek ve çocuklarınızı, kadınlarınızı esir almak, mallarınızı yağma etmek gibi hakaretleri yapsınlar ve evvelki cinayetiniz üzerine sizi -terbiye için gönderdiğimiz kimseler mescide girip tahrip ettikleri gibi ikinci defa terbiyeniz için gönderdiğimiz kimseler mescide girsinler ve tahrip etsinler, galip oldukları şeylerin cümlesini alsınlar, ihlâk etsinler. Zira; tâât ve adaletin bereketiyle Cenab-ı Hak kullarına envâ'ı hayrat ve bereket kapılarını açtığı gibi günahların şeâmetiyle. âsîler üzerine envâ-ı ukûbât kapılarını açar ve günahkârları enva'ı hakarete ma'ruz kılar. Tefsiri Taberî'de beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ iki kere ifsat edip mukabilinde iki kere ceza göreceklerini Tevrat'ta beyan ettiği gibi bu âyetin mealini enbiyadan bazı nebi vasıtasiyle tebliğ buyurmuştu. İşte Cenab-ı Hakkın, Benî İsrail'in devletlerinin mahvına sebep isyanları ve devletlerinin tekrar iadesine sebep ise isyandan nedamet edip itaat etmeleri olduğunu ve tekrar isyana avdetle münkariz olduklarını Kur'an'da Ümmet-i Muhammed'e beyanı; bir düstur-u a'zam ve ders-i ibrettir ki onların sergüzeştini hikâye etmesi kullarım intibaha davettir. Zira; «iyilik; envai hayratı calib ve kötülük ise envai hakareti mucib olduğunu» beyan etmek; «her zaman insanlarda bu ahvalin carî olacağını» beyan etmektir ve Öyle de olduğu meydanda bir hakikattir. Binaenaleyh; maddiyyâtı maneviyâttan ayırmak isteyenler ezelî bir iradeye karşı bedahetten ve hakikatin hilafı hareketten başka bir şey iddia edemezler. "Çünkü bu âyet; maddiyyâtın maneviyyâta şiddetle merbut olduğuna sarahatle delâlet eder. Benî İsrail'in mane-viyyâtı ayak altına alıp kaybetmeleri, maddî hükümetlerinin kaybolması ve kendilerinin düşmanlarının ayakları altında kalmaları, memleketlerinin harap olması maddiyâtın maneviyyâtla kâim olduğuna ve şu halde milletin maneviyyâta riâyeti maddiyâtın kuvvetine sebep olacağına ve ma'neviyatını kaybeden milletin inkirâ-za mahkûm olduğuna delâlet etmez mi? Kezâlik maddiyyât olmazsa maneviyyatı edâ etmek mümkün olur mu? Yunan, istilâ ettiği yerlerde minarelerde ezan-ı Muhammedi'yi lâyıkıyla okuttu mu? Ahali serbestçe ibadet etti mi? Bu ahvâlin cümlesi maddiyyât ve ma'neviyyâtm yekdiğerine şiddetle merbut olduğuna delâlet etmiyor mu? Maneviyyâtm maddiyyâttan mukaddem olduğunu Ce-nab-ı Hak bu âyet ve bunun emsali âyetlerle beyan etmedi mi? Bu âyette Benî İsrail'in maneviyyatı ihlâl etmeleri maddî kuvvet ve hükümetlerinin ziyâına sebep olduğunu beyan etmek maneviyâtın mukaddem olduğunu beyan etmek değil midir? Hükümet bir dinle mukayyet olmazsa diyanetperver olan bir milletin maneviyyâtta hükümete irtibatı olur mu? Ma'neviyâtta irtibat olmazsa hükümet kuvveti nereden alacak? Şu halde hükümet zayıf düşmez mi? Velhasıl gerek tarih gerek şeriat; bir milletin payidar olması için maddiyât ve maneviyatını yekdiğerine mezcederek ikisini birlikte ileri götürmeye ve yekdiğerinden ayırmayıp irtibatım muhafaza etmeye mütevakkıf olduğuna şehadet etmektedirler. Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhile ikinci defa Benî İsrail'e musallat olan Rum ve Yunan melikleri olduğunu beyan edenler varsa da esah olan birincide musallat olan Babil meliklerinden Buhtunnasır, ikincide musallat olan yine Babil meliklerinden Harduş'dur. Çünkü; Yahya Aleyhisselâmı katletmeleri üzerine Ce-nab-ı Hak Harduş'u musallat kıldı ve Benî İsrail'i tamamen muz-mahil etti ve hükümetleri külliyyen mahvoldu. Bir müddet sonra olanca nüfusları Beyt-i Mukaddes etrafına toplanmış ve hükümetleri yoksa da Beyt-i Mukaddes'e riyaset onlarda olmakla az çok mevcudiyetlerini muhafaza edip dururken tekrar envâı bid'at ve fesat icadına başlayınca Allahü Tealâ bu cinayetlerine ceza olarak Rum meliklerinden i musallat kıldı ve Kudüs civarında olan beldelerini tahrib ve nüfuslarını tard u teb'îd etmekle Yahudilerin boyunlarına zili ü meskeneti taktı ki ilâ yeymi'l-Kıyame perişan ve müteferrik ve hakaret altında ezilmeye mahkûm olmuşlardır. Binaenaleyh; Yahudi milleti her nerede görülürse ve ne kadar zengin olursa hakir ve zelîl görülür, asla servet ni'metinin eseri üzerlerinde görülmez. Çünkü; Allah'ın zelîl kıldığmı hiç bir kimse azîz kılamaz.

İsra' 17:8

Vacip Tealâ Benî İsrail'e vaki olan hitabından bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Benî İsrail! Birinci cinayetinizden sonra kusurunuza nedamet ederseniz Rabbınızın merhamet edip kusurunuzu affetmesi me'mûldür. Zira; sıdk-ı hulûsla dergâhına iltica edenlere rahmeti galibdir, eğer siz tekrar cinayete avdet ederseniz biz de ukubet etmekle avdet ederiz, dünyada ukubetle avdet ettiğimiz gibi âhirette dahi biz cehennemi kâfirlere zin4an kılarız ki ondan ebeden çıkamazlar ve cehennemi onlara hasır kılarız ki döşekleri ateş olur. Fahri Razî'nin beyanı, veçhile Yahudiler Allah'a ve göndermiş olduğu şeriatine ve Resullerine karşı isyanları sebebiyle gûnâ gün ukubetlere mübtedâ oldukları gibi zaman-ı saadette bizim Nebimize isyan edip Tevrat'ta olan evsaf-ı nebevilerine karşı küstahâ-ne tahrifatta bulunduklarından Cenab-ı Hak Ceziret ül Arab'da olan bakiyyelerini müslümanlarm kılıçlarından geçirdi, bir kısmını Ceziret ül Arab'dan tard etti. Yalnız ukubât-ı dünyeviyyeyle kalmayıp âhirette dahî azabtan kurtulamıyacakları sarahaten beyan olunmuş ve kâfir oldukları da tasrih edilmiştir. Hulâsa; Vâcib Tealâ'nm masiyete tevbe edenlere merhamet etmesi me'mûl-i kavî olduğu ve eğer ma'siyete avdet ederlerse Cenab-ı Hakkın intikama avdet edeceği ve cehennemin kâfirlere ebeden çıkılmaz bir hapishane olacağı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

İsra' 17:9

Vacip Tealâ Resulünü Mi'rac'la taltif ve Musa Aleyhisselâmı Tevrat'ı inzal etmekle tekrîm ve asîleri bir takım ukubatla ta'zîb ve düşmanlarını musallat kılmakla tahkir ettiğini beyanla kullarını ibadete tergîb ettikten sonra Kur'an'm kulları itaata davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; hakla batıl beynini tefrik eden Kur'an cemî nâs'a adaletten ibaret olan tarîk-i Hakkı gösterir ki o tarîk; tarîklerin en doğrusudur ve o Kur'an şol müminleri ecr-i kebirle tebşir eder ki o müminler amel-i.salih işlerler. Onlar için büyük ecir olmasıyla tebşir eder. Çünkü; onlar imanlarım amelleriyle takviye edip memur oldukları tekâlifi yerine getirdiklerinden onları ecr-i kebîr olan cennet ve fevz ü felahla mesrur eder, şol kimseler ki onlar âhirete iman etmezler. Onlar için biz elem verecek azabı hazırladık. Binaenaleyh; müminlerin cennette ebeden refah ve saadetlerine mukabil kâfirler ebeden cehennemde kemâl-i hakaret ve zillet içinde azab-ı daimî ile muazzeb olurlar. Fahri Razî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ bu âyette Kur'an'ı üç sıfatla sena etmiştir: Birincisi; insanları hak olan itikada ve aslah olan aymâ-le irşâd etmesidir. Binaenaleyh; Kur'an'a yapışanın doğru yola yapışmış olacağında şüphe yoktur. İkincisi; Kur'an'ın beyan ettiği itikadı ve amel-i salihi işliyenleri Kur'an'ın Cennetle tebşir etmesidir. Çünkü; doğru yol tutan kimsenin hayr-ı kesîre nail olacağında tereddüt olunmaz. . Üçüncüsü; Kur'an'ın beyan ettiği tarîka sülük etmeyenlere cehennemin hazırlandığını beyan etmesidir. Çünkü; ta-rîk-ı hayra sülük eden kimse hayr-ı kesîre nail olunca o tarîki ter-kedenlerin zarar-ı azîme ve şerr-i kesîre dûçâr olacakları şüphesizdir. Kur'an tarîklerin en doğrusuna hidayette kılar ' demektir. Çünkü Hazin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile en doğru ve en savâb bir yol demektir. Hulâsa; Kur'an'ın tarîk-i müstakime insanları hidayette kıldığı ve amel-i salih işliyen müzminleri cennetle ve Cennette bü-. yük ecirlerle tebşîr ettiği ve âhirette iman etmeyen kâfirlere azab-ı elîmin hazırlandığı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesinden-dir.

İsra' 17:10

Vacip Tealâ Resulünü Mi'rac'la taltif ve Musa Aleyhisselâmı Tevrat'ı inzal etmekle tekrîm ve asîleri bir takım ukubatla ta'zîb ve düşmanlarını musallat kılmakla tahkir ettiğini beyanla kullarını ibadete tergîb ettikten sonra Kur'an'm kulları itaata davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; hakla batıl beynini tefrik eden Kur'an cemî nâs'a adaletten ibaret olan tarîk-i Hakkı gösterir ki o tarîk; tarîklerin en doğrusudur ve o Kur'an şol müminleri ecr-i kebirle tebşir eder ki o müminler amel-i.salih işlerler. Onlar için büyük ecir olmasıyla tebşir eder. Çünkü; onlar imanlarım amelleriyle takviye edip memur oldukları tekâlifi yerine getirdiklerinden onları ecr-i kebîr olan cennet ve fevz ü felahla mesrur eder, şol kimseler ki onlar âhirete iman etmezler. Onlar için biz elem verecek azabı hazırladık. Binaenaleyh; müminlerin cennette ebeden refah ve saadetlerine mukabil kâfirler ebeden cehennemde kemâl-i hakaret ve zillet içinde azab-ı daimî ile muazzeb olurlar. Fahri Razî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ bu âyette Kur'an'ı üç sıfatla sena etmiştir: Birincisi; insanları hak olan itikada ve aslah olan aymâ-le irşâd etmesidir. Binaenaleyh; Kur'an'a yapışanın doğru yola yapışmış olacağında şüphe yoktur. İkincisi; Kur'an'ın beyan ettiği itikadı ve amel-i salihi işliyenleri Kur'an'ın Cennetle tebşir etmesidir. Çünkü; doğru yol tutan kimsenin hayr-ı kesîre nail olacağında tereddüt olunmaz. . Üçüncüsü; Kur'an'ın beyan ettiği tarîka sülük etmeyenlere cehennemin hazırlandığını beyan etmesidir. Çünkü; ta-rîk-ı hayra sülük eden kimse hayr-ı kesîre nail olunca o tarîki ter-kedenlerin zarar-ı azîme ve şerr-i kesîre dûçâr olacakları şüphesizdir. Kur'an tarîklerin en doğrusuna hidayette kılar ' demektir. Çünkü Hazin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile en doğru ve en savâb bir yol demektir. Hulâsa; Kur'an'ın tarîk-i müstakime insanları hidayette kıldığı ve amel-i salih işliyen müzminleri cennetle ve Cennette bü-. yük ecirlerle tebşîr ettiği ve âhirette iman etmeyen kâfirlere azab-ı elîmin hazırlandığı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesinden-dir.

İsra' 17:11

Vacip Tealâ Kur'an'ın â'del-i tarîka hidayette kıldığını beyandan sonra Kur'an'a temessük etmiyenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanın ahlâk-ı mezmumesinden birisi de ferahlı halinde hayırla duâ ettiği gibi gazab halinde nefsine, evlâdına ve malına şerle duâ etmesidir. İnsan, hal-i sürûrunda hayırla duâya^ nasıl sür'at ederse kederli halinde de şerle duaya öylece sür'at eder. Zira insan; aculdür. Çünkü istediği şeyin alelacele meydana gelmesini şiddetle arzu eder. Binaenaleyh; eğer insanın hayırlı duası müstecâb olduğu gibi şerle duası da müstecâb olsaydı derhal helak olurdu. Velâkin gazabla olan duada tehevvür icabı ihlâs olmadığından müstecâb olmaz. Yani; insan düşünmeden gazab halinde kendi nefsi, malı ve evlâdı aleyhine dua ile gazabını teskin eder velâkin can sıkıntısıyla yaptığı duada te'sîr olmaz. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran gazab üzere Ez-vâc-i mütahharâttan bazısına Resulullah'dan dahi duanın vukuu mervîdir. Çünkü; Resuluîlah (Şevde) (R.A.) ya bir esir teslim eder. Şevde hazretleri gece esirin inleyişine dayanamaz. İniltisinin sebebini sorar. Elinin ve ayağının sıkı bağlandığından muzda-rib olduğunu söyleyince Şevde (R.A.) esirin elini gevşetir. Esir elini çıkarıp firar edince Resulüllah «Ya Rabbî! Sevde'nin elini kes» diyerek duâ eder. Resulüllah'ın bu duası üzerine Şevde (R.A.) elini bir âfete uğramasına intizar eder. Resulüllah'ın gazabı sakin olunca ashabına hitaben «Ben ehlimden müstahak olmayan bir kimseye duâ ettim. Lûtf-u ilâhî benim duamı .kabul etmemektir. Zira; ben de sizin gibi beşerim. Binaenaleyh;, sizin gazab ettiğiniz gibi ben de gazab ederim» demekle gazabla vaki olan duanın kabul olunmayacağına işaret etmiştir. İnsanın şerle duası; bir belânın gelmesini temenni etmesi ve hayır zannıyla istediği şeyin menba-ı şer olup ondan birçok zarar tevellüd etmesidir. Zira insan; cehalet sebebiyle hakkında şer olan bir şeyi hayır zannıyla istediği çok kere vaki olur. . Fahri Razi'nin beyanına nazaran insanla murad; cins-i insandır. Şu halde cins-i insanın din ve dünya hususunda te'hîri matlûb olan şeyi te'cîl etmek sıfat-ı lâzimesinden olmasına âyet delâlet eder. Yani cinsinde bu haslet vardır, fakat cinsinde olmaktan her ferdinde olmak lâzım gelmez. Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette insanla murad; kâfir ve dua ile murad; azabı isti'câl etmesi olmak ihtimali vardır. Zira; müşriklerden Nadr b. Haris ve emsali yani «Ya Rabbî! Şu iki cemaatten hangisi hayırlı ise ona nusret ver» ve «Eğer Muhammed (S.A.) in dediği doğruysa bizim üzerimize semadan taş yağdır» demekle duâ ederlerdi. Şu halde âyetin; bunlar ve emsali hakkında nazil olmak ihtimali varsa da itibar lâfzın umumunadır. Binaenaleyh; bilûmum insanlarda isti'câl vardır. O halde âyet kâfirlere şamildir. Hulâsa; insanda iki sıfat vardır : Birincisi; iyi halinde nefsine, malına ve evlâdına hayırla duâ etmektir. İkincisi gazab zamanında şerle duâ etmektir.

İsra' 17:12

Vâcib Tealâ insanlara ihsan ettiği ni'met-i diniyye olan Kur'an'm bazı evsafını beyandan sonra dünya ni'metlerinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanlara bir çok nimetlerimiz vardır. O ni'metler cümlesinden olarak biz gecenin karanlığını, gündüzün ziyasını, gecede ayı, gündüzde güneşi vahdaniyetimize ve Jcudret-i kâhiremize delâlet eder deliller kıldık. Çünkü; gece ve gündüzün başka suretle cereyanına imkân varken şu görülen âsâr ve intizam üzere cereyan edip asla tehalluf etmemesi faili muhtarın vücuduna delildir ve biz gecenin alâmetini gündüzün ziyasiyle giderdik. Binaenaleyh; güneş doğunca kamerin ziyası kaybolur ve biz gündüzün alâmeti olan güneşi zıyah ve her şeyi gösterir bir halde kıldık ki siz rabbi-nızdan rızkınızı isteyesiniz ve senelerin sayılarını ve işlerinizin hesabını bilesiniz ve biz dünyevî ve uhrevî muhtaç olduğunuz her şeyi kemâliyle tafsil ettik ve sizin için bilinmiyecek bir şey bırakmadık. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kudretullaha delâlet eden alâmetler; geceyle gündüzün kendileridir. Çünkü leyi ü nehâr nâs'ın umur-u diniye ve dünyeviyyelerine delâlet eder birer mürşid mesabesindedirler. Zira, Leyi ü nehârdan her birinin diğerine zıt olduğu halde birbiri arkasında bir siyak üzere devam edip intizamlarına halel gelmiyerek cereyanları bir mucid-i hakikinin vücuduna delâlet etmekle esâsât-ı itikadiyyeden olan tev-hîd'e isal ettikleri gibi dünya işlerinde ve maişet hususunda dahi gece ve gündüzün hizmetleri meydandadır. Çünkü; gece olmasa insanlarda layıkıyla istirahat olamayacağı gibi gündüz olmasa umur-u maişeti tedvir ve kesb-i ticaret dahi olamaz. Şu halde her ikisi de dinî ve dünyevî işlerin mihver-i lâyıkında cereyanına se-beb-i yegânedirler. Gecenin alâmeti olan kamerin mahvında iki ihtimal vardır: Birincisi; Ayın onbeşinden sonra ziyasının tenakus etmesidir. Çünkü; onbeşine kadar ziyasının tekemmülünden sonra ayın nihayetine kadar tenakus etmesi ve nihayetinde bilkülliye zail olması mahıvdır. İkincisi; Kamerin ziyasının silinmesidir. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Allahü Tealâ şemisle kameri ziyada müsavi halketmişti velâkin geceyle gündüzün birbirinden fark olması için kamerin ziyası silinmiş ve yalnız nuru kalmıştır. Geceyle gündüzün alâmet olarak bu minval üzere halkolunmalan senelerin adedi ve nâsın muhtaç olduğu umur ve hesâb bilinsin için olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette sarahaten beyan etmiştir. Çünkü; gece ve gündüz birbirinden farklı olarak bu minval üzere halkolunmasalardı evkâtın hesabı bilinemediğinden umur-u maişet muattal olurdu. Zira; ziraat ve felâhat ve ahz ü i'tâ hususunda nâsın muhtaç oldukları borçlarının te'diye zamanını tayin mümkün olmazdı, her şeyin mevsimini ve bilhassa islâmiyette mühim olan namazın vaktini tayin ve zekâtın havl-i havelânını ve Haccın mevsimini bilmek müşkül olurdu. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak kullarını her şeyde müşkülâttan kurtarmak için geceyle gündüzü halketti ki vakt-i merhununa kadar âlemin imarı yoluyla cereyan etsin. Zamanın esası; dört şeydir ki saatlerin terekkübüyle günler ve günlerin terekkübüyle haftalar ve haftaların terekkübüyle aylar ve ayların terekkübüyle seneler hasıl olur ve bu dört mertebeden sonra mertebe yoktur. Ancak tekrar vardır. Hesabın esası da. dörttür: âhâd, aşerat, miat, ülûftur. Yani birler, onlar, yüzler ve binlerdir. Bunlardan sonra da aded yoktur, tekrar vardır. Hulâsa; gece ile gündüzün vahdaniyete delil oldukları, geceyle kamerin ziyası mahvolup yalnız nurunun kaldığı, insanların rızıklarını talep etmeleri için gündüzün ziyalı olması, hesapların, ayların ve yılların adedleri bilinmek için gece ile gündüzün muhtelif surette halkolunmasi ve her şeyin kitapta lâyıkıyla tafsil edildiği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

İsra' 17:13

Vâcib Tealâ dünyada insanlara her şeyi tafsil ettiğini beyandan sonra âhirette herkesin defter-i a'mâli boğazına takılacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz insanların umur ve maaşını intizam üzere tertib edip haline muvafık halkedince insanın işlemiş olduğu salih ve fasit amelini beyan eder bir kitabı kendine lâzım kılar ve boynuna takarız. Binaenaleyh; insandan ameli ve amel'defteri ayrılmaz ve yevmi kıyamette amel defteri, açık olduğu halde her insana karşı gelir. Çünkü; açık olunca mele-i nâsda eline verilir ve herkes amer line muttali' olur. Ve eğer ameli salih olursa defterin açık olması amel sahibi hakkında ta'zîm ve ziynet olur eğer ameli fasit olursa defterin açık olması hakkında tahkir olur ve kitabı eline gelince taraf-ı ilâhîden «Ey mükellef olan insan! Oku kitabını, bu kitap; hesap yönünden sana kâfidir. Şu halde başka muhasebeciye ihtiyaç yoktur» denir. Cenab-ı Hak hayr ü şer amelinin lüzumuna işaret için her insana amelini ilzam edeceğini beyan etmiştir. Şu kadar ki a'mâli salih olursa sahibine ziynet olur, a'mâli kötü olursa sahibi hakkında âr ve kabahat olduğu gibi sahibinin boynuna bukağı olur. Dünyada okuma ve yazma bilmiyenlerin âhirette kendi defterlerini okuyacaklarına Cenab-ı Hak işaret buyurmuştur. Çünkü Kıraatle emretmek; .kıraate muktedir olacaklarına delâlet eder. Zira; kıraate muktedir olmayan kimseye «Sen kıraat et» demek abes olacağı gibi emir de emr-i ta'cîzî olur. Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette tâirle murad; insanın amel defteridir. Çünkü; zaman-ı cahiliyede arap-lar bir iş tutacaklarında kuşun sağ tarafa uçmasını hayra, sol tarafa uçmasını şerre alâmet saydıkları gibi insanın ameli hayro-lursa defteri sağ tarafından verilip hayra alâmet ve ameli seyyie olursa sol taraftan verilip şerre alâmet olduğu cihetle amel defterini uçan kuşa teşbihle amel defterinden tâirle tabir olunmuştur. Yani âyette her ne kadar «Herkesin tâirini lâzım kılarız» demekle tâir demişse de amel ve amelin defteri murad olunmuştur. muhasib manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Hulâsa; her insanın defter-i a'mâli boynunda takılı gibi kendinden ayrılmayacağı, herkesin açık olduğu halde kitabının kendine verileceği, her şahsa kendi amel defterini oku deneceği ve kitabının hesap yönünden kendine kâfi olduğu beyan olunacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:14

Vâcib Tealâ dünyada insanlara her şeyi tafsil ettiğini beyandan sonra âhirette herkesin defter-i a'mâli boğazına takılacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz insanların umur ve maaşını intizam üzere tertib edip haline muvafık halkedince insanın işlemiş olduğu salih ve fasit amelini beyan eder bir kitabı kendine lâzım kılar ve boynuna takarız. Binaenaleyh; insandan ameli ve amel'defteri ayrılmaz ve yevmi kıyamette amel defteri, açık olduğu halde her insana karşı gelir. Çünkü; açık olunca mele-i nâsda eline verilir ve herkes amer line muttali' olur. Ve eğer ameli salih olursa defterin açık olması amel sahibi hakkında ta'zîm ve ziynet olur eğer ameli fasit olursa defterin açık olması hakkında tahkir olur ve kitabı eline gelince taraf-ı ilâhîden «Ey mükellef olan insan! Oku kitabını, bu kitap; hesap yönünden sana kâfidir. Şu halde başka muhasebeciye ihtiyaç yoktur» denir. Cenab-ı Hak hayr ü şer amelinin lüzumuna işaret için her insana amelini ilzam edeceğini beyan etmiştir. Şu kadar ki a'mâli salih olursa sahibine ziynet olur, a'mâli kötü olursa sahibi hakkında âr ve kabahat olduğu gibi sahibinin boynuna bukağı olur. Dünyada okuma ve yazma bilmiyenlerin âhirette kendi defterlerini okuyacaklarına Cenab-ı Hak işaret buyurmuştur. Çünkü Kıraatle emretmek; .kıraate muktedir olacaklarına delâlet eder. Zira; kıraate muktedir olmayan kimseye «Sen kıraat et» demek abes olacağı gibi emir de emr-i ta'cîzî olur. Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette tâirle murad; insanın amel defteridir. Çünkü; zaman-ı cahiliyede arap-lar bir iş tutacaklarında kuşun sağ tarafa uçmasını hayra, sol tarafa uçmasını şerre alâmet saydıkları gibi insanın ameli hayro-lursa defteri sağ tarafından verilip hayra alâmet ve ameli seyyie olursa sol taraftan verilip şerre alâmet olduğu cihetle amel defterini uçan kuşa teşbihle amel defterinden tâirle tabir olunmuştur. Yani âyette her ne kadar «Herkesin tâirini lâzım kılarız» demekle tâir demişse de amel ve amelin defteri murad olunmuştur. muhasib manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Hulâsa; her insanın defter-i a'mâli boynunda takılı gibi kendinden ayrılmayacağı, herkesin açık olduğu halde kitabının kendine verileceği, her şahsa kendi amel defterini oku deneceği ve kitabının hesap yönünden kendine kâfi olduğu beyan olunacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:15

Vacip Tealâ her insanın ameli kendinden ayrılmıyacağını beyan ettiği gibi herkesin amelinin menfaati ve mazarratı kendine ait olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse Kur'an'ın emrine imtisal ve nehyinden ictinab ederek tarik-i hakka sülük etmekle ihtida ederse onun ihtidası ancak kendi içindir. Zira; doğru yola yapışmasından hasıl olacak menfeat ancak kendine aittir, gayra sirayeti yoktur ve eğer bir kimse Kur'an'ın emrettiği me'mûrâtı terketmek ve nehyettiği men-hiyyâtı işlemek suretiyle tarîk-ı istikametten çıkar dalâleti irtikâp ederse onun dalâlinden hasıl olacak vizr ü vebal ancak kendi ma-zarratınadır. Çünkü; hiç bir nefs-i asiye yani vizr ü vebal götüren kimse başkasının günahım götüremez. Kezalik bir kimse başkasının sevabını da alamaz. Şu halde amel-i salihin sevabı onu işliyen kimseye ve günahın vizr ü vebali o günahı irtikap edenlere aittir. Binaenaleyh; Hiç bir kimse aharın yükünü götürmez ve halkı ir-şad edip tarik-ı hakka davet edecek bir resul gönderinceye kadar hiç bir kimseye biz azap eder olmadık, ama resulümüz davet edip tarik-ı hakkı gösterdikten sonra icabet etmiyenlere azap ederiz. Çünkü; Resul gönderip din-i hakka davetten sonra icabet etmiyen-ler için mazeret kalmaz. Binaenaleyh; eimme-i hanefiyye indinde ahkâm-ı şer'iyyenin ma'rifet-i ilâhîden başkası şer'i şerifle sabittir. Ama ma'rifet-i ilâhiyye; akılla sabittir. Yani şeriat sedası işit-miyen bir kimse kendi aklıyla bu alem-i mükevvenâtm bir halikı bulunduğunu ve o halikın vahid-i hakikî olduğunu bilmesi lâzımdır. Çünkü bu âlem; Allah'ın varlığına açık bir delil olduğundan bunu ispat etmek şeriatten işitmeye muhtaç değildir. Hulâsa; tarîk-ı hakka ihtida eden kimsenin ihtidasından menfeat kendisine racî olduğu gibi dalâlet irtikâp edenlerin zararları da kendilerine ait olduğu, bir kimse aharın günahını götürmeyeceği ve Cenab-ı Hakkın kullarına doğru yolu gösterir bir Resul göndermedikçe azab etmiyeceği bu âyetten müstefat olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:16

Vacip Te'alâ resul gönderdikten sonra azaba müstehak olanları beyan etmek üzere : Yani; bizim irademiz bir karyenin ihlâkine teallük edip o karyenin helak olmak zamanı yaklaştığında onlara gönderdiğimiz resulümüz vasıtasiyle biz o karyenin ni'met ve servet sahiplerine itaatle emrederiz ve o karyede rahat, mâldâr ve hatırlı olanlar resulumuzun emrine itaatten çıkıp fışkı ihtiyar edince o karye ahalisi üzerine azabı icabeder emrimizle hüküm sabit ve vaki oldu ve azaba suret-i kafiyede müstehak oldular. Binaenaleyh; biz onları fıskları sebebiyle ihlâk etmekle ihlâk ettik. Hatta onlardan bir fert kalmadığı gibi evlerinden vesair ma'murelerinden bir eser bile kalmadı, fasıkları ihlâk etmek bizim için yeni bir âdet değildir. Zira; Nuh Aleyhisselâmdan sonra geçmiş milletlerden çok kabileleri biz ihlâk ettik. Çünkü; cümlesi itaattan çıktılar ve gönderdiğimiz resullerimizin sözlerini dinleyip nasihatlerini kabul etmediler. Binaenaleyh; müstehak oldukları cezayı gördüler ve Rabbın Tealâ kullarının günahlarını bilmek ve görmek cihetinden kâfidir ki helake müstehak olanların isyanlarını bilir ve derhal ihlâk eder. Çünkü cemî' nıa'îumâta âlim ve görülmesi mümkün olan her şeyi gördüğünden âsilerin isyanları ind-i İlâhîde muhakkak olduğu cihetle başka şahit istemez. Kprn ; yüzyirmi, yüz yahut seksen sene olmasına dair ihtilâf varsa da esah olan bir karn; yüz senedir. Çünkü; Tefsir-i Hâ-zin'de beyan olunduğuna nazaran Resulüllahın bir çocuğun başına elini koyarak «Şu çocuk bir karn yaşar» buyurup o çocuğun yaşını tadada dikkat edilip yüz yaşında vefat ettiği mervîdir. Şu rivayete nazaran bir karn yüz senedir ve zamanımızda karn makamında asır kelimesi isti'mâl olunuyor. Binaenaleyh; yüz seneye bir asır denilmektedir. - İnsanlar da memleketin zengin, eşraf ve rahat olanlarını reis tanımak ve onlara tâbi olmak âdet olduğundan Cenab-ı Hak ihlâ-ke müstehak olan karyenin mütena'im olanlarına itaatla emredip onların tâattan çıktıklarını beyanla iktifa etmiştir. Çünkü reislere emir; onlara tâbi olup taklid edenlere dahi emir olduğu cihetle fukara güruhunu ayrıca zikre hacet messetmenıiştir. Bu âyette isyanları sebebiyle helake müstehak olan karyenin ihlâkini murad edince mütena'imlerine itaatla emrüzerine müte-na'imlerin itaattan çıktıkları ve onlar itaattan çıkınca karyenin ihlâkine dair emrin sabit olup helaklerine hükmün lâhik olduğu ve bunların tamamen ihlâk olundukları tertip üzere beyan olunmuştur.

İsra' 17:17

Vacip Te'alâ resul gönderdikten sonra azaba müstehak olanları beyan etmek üzere : Yani; bizim irademiz bir karyenin ihlâkine teallük edip o karyenin helak olmak zamanı yaklaştığında onlara gönderdiğimiz resulümüz vasıtasiyle biz o karyenin ni'met ve servet sahiplerine itaatle emrederiz ve o karyede rahat, mâldâr ve hatırlı olanlar resulumuzun emrine itaatten çıkıp fışkı ihtiyar edince o karye ahalisi üzerine azabı icabeder emrimizle hüküm sabit ve vaki oldu ve azaba suret-i kafiyede müstehak oldular. Binaenaleyh; biz onları fıskları sebebiyle ihlâk etmekle ihlâk ettik. Hatta onlardan bir fert kalmadığı gibi evlerinden vesair ma'murelerinden bir eser bile kalmadı, fasıkları ihlâk etmek bizim için yeni bir âdet değildir. Zira; Nuh Aleyhisselâmdan sonra geçmiş milletlerden çok kabileleri biz ihlâk ettik. Çünkü; cümlesi itaattan çıktılar ve gönderdiğimiz resullerimizin sözlerini dinleyip nasihatlerini kabul etmediler. Binaenaleyh; müstehak oldukları cezayı gördüler ve Rabbın Tealâ kullarının günahlarını bilmek ve görmek cihetinden kâfidir ki helake müstehak olanların isyanlarını bilir ve derhal ihlâk eder. Çünkü cemî' nıa'îumâta âlim ve görülmesi mümkün olan her şeyi gördüğünden âsilerin isyanları ind-i İlâhîde muhakkak olduğu cihetle başka şahit istemez. Kprn ; yüzyirmi, yüz yahut seksen sene olmasına dair ihtilâf varsa da esah olan bir karn; yüz senedir. Çünkü; Tefsir-i Hâ-zin'de beyan olunduğuna nazaran Resulüllahın bir çocuğun başına elini koyarak «Şu çocuk bir karn yaşar» buyurup o çocuğun yaşını tadada dikkat edilip yüz yaşında vefat ettiği mervîdir. Şu rivayete nazaran bir karn yüz senedir ve zamanımızda karn makamında asır kelimesi isti'mâl olunuyor. Binaenaleyh; yüz seneye bir asır denilmektedir. - İnsanlar da memleketin zengin, eşraf ve rahat olanlarını reis tanımak ve onlara tâbi olmak âdet olduğundan Cenab-ı Hak ihlâ-ke müstehak olan karyenin mütena'im olanlarına itaatla emredip onların tâattan çıktıklarını beyanla iktifa etmiştir. Çünkü reislere emir; onlara tâbi olup taklid edenlere dahi emir olduğu cihetle fukara güruhunu ayrıca zikre hacet messetmenıiştir. Bu âyette isyanları sebebiyle helake müstehak olan karyenin ihlâkini murad edince mütena'imlerine itaatla emrüzerine müte-na'imlerin itaattan çıktıkları ve onlar itaattan çıkınca karyenin ihlâkine dair emrin sabit olup helaklerine hükmün lâhik olduğu ve bunların tamamen ihlâk olundukları tertip üzere beyan olunmuştur.

İsra' 17:18

Vacip Tealâ insanın ameli kendisine lâzım olduğunu ve fena amelleri sebebiyle bir çok karye ahâlisinin ihlâk olunduğunu beyandan sonra amelin iki kısmı olup biri cehenneme, diğeri cennete istihkaka sebep olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse ameliyle yalnız dünyayı murad eder ve himmeti hemen dünyaya masruf olur ancak istediğini dünya için ister ve âhiretten tamamen gafil olursa o kimse için biz istediğimiz miktarı dilediğimize veririz. Zira; biz onların istediklerinden lâyık oldukları meta-ı dünyayı bilir ve iktizâsına göre veririz. Ba'dehu o kimse için biz cehennemi hazırlarız. Binaenaleyh; mezmum ve rah-met-i İlâhiyeden matrûd olduğu halde cehenneme girer ve eğer bir kimse gönderdiğimiz resulümüze itaatle ancak âhireti murad eder ve mümin olduğu halde âhiret için çalışır ve ameliyle Rıza-yı İlâhîyi murad ederse işte ameliyle âhireti murad edenlerin sa'yi indellah makbul ve sevabı çoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünya malını ve mansıbını se* âdet-i âhiret üzerine tercih edip enbiyanın davetinden imtina eden kâfirleri imtihan ve ibtilâ için istediklerini meşiyyet-i İlâhiyesine muvafık olarak alelacele verip ba'dehû cehennemi hazırlayıp me-lûm, hakîr ve rahmet-i Ilâhiyeden uzak olarak cehenneme dahil olacaklarını Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; bir kimsenin rızkında dünyaca vüs'at o kimsenin makbu-liyyetine ve Allah'ın ondan razı olduğuna delâlet etmez. Zira ameliyle yalnız dünya ni'metini murad edenlere istediklerinden bir miktar vereceğini beyandan sonra melûm ve matrûd olarak cehenneme dahil olacağını beyan etmek; o kimsenin dünyaca nail olduğu ni'metin makbul olduğuna delâlet etmediğini beyan etmektir. Dünyayı âhiret üzerine tercih edenlerin hepsi dünyadan istedikleri ni'mete nail olamıyacaklarını beyanla Cenab-ı Hak dünyayı din üzerine tercih edenleri şiddetle menetmiştir. Çünkü; âyette Vacip Tealâ dünyayı murad edenlerden kendi dilediği kimseye vereceğini beyan etmiştir. Şu halde her isteyene istediğini vermeyeceğini ve dünyayı takdim edenlerden kime vermesini murad ederse ona vereceğini tasrih eylemiştir. Çünkü; Beyzavî'nin beyanı veçhile her isteyen istediğine nail olamadığı gibi her şahsın da istediği şeyin cemisine nail olamadığı malûmdur. Vacip Tealâ âhireti dünya üzerine tercih edenlerin sevaba nail olmalarını üç şartla meşrut kılmıştır : Birincisi; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mesübât-ı uh-reviyyeye nail olmak için ameli ile âhireti murad etmektir. Çünkü; âhiret ecri niyet-i haliseye bağlıdır ki ibadetten maksat rıza-yı Bâ-rî olduğu cihetle rızâ elbette niyyet-i sahiha ile olur. Binaenaleyh insanın ibadetten maksadı; ubudiyyetin vazifesini ifa etmekle Cenab-ı Hakka ta'zimi illet-i gaiye tanımak lâzımdır. ikincisi; Şeriatin beyanı veçhile Rızay-ı Ban ve âhiret için çalışmaktır. Zira; şer'in hilafı a'mâliyle rıza aramakta fayda yoktur. Meselâ müşrikler kendilerine şefaat edecek ümidiyle putlara ibadetle Allah'a takarrub kastederler. Halbuki bu ibadetlerinden fayda şöyle dursun belki mazarrat görürler. Üçüncüsü; Amelden intifa' etmek imana müteveffık olduğundan mümin olmak şarttır. Binaenaleyh; iman olmazsa füru-u a'mâlden hiç bir fayda yoktur. Zira; esas itikat fasit olunca o fasit üzere bina kılınan amel elbette fasit olur. Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette âcile ile ınurad; dünya ve ni'metleridir. demektir. Sa'yinin meşkûr olması ile murad; Allahü Tealâ'nın sa'yi mukabili hasenatına sevabını çok vermek ve seyyi-âtını affetmektir. Yani «Ameli indellah makbul olup sevabı çok olmaktır.

İsra' 17:19

Vacip Tealâ insanın ameli kendisine lâzım olduğunu ve fena amelleri sebebiyle bir çok karye ahâlisinin ihlâk olunduğunu beyandan sonra amelin iki kısmı olup biri cehenneme, diğeri cennete istihkaka sebep olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse ameliyle yalnız dünyayı murad eder ve himmeti hemen dünyaya masruf olur ancak istediğini dünya için ister ve âhiretten tamamen gafil olursa o kimse için biz istediğimiz miktarı dilediğimize veririz. Zira; biz onların istediklerinden lâyık oldukları meta-ı dünyayı bilir ve iktizâsına göre veririz. Ba'dehu o kimse için biz cehennemi hazırlarız. Binaenaleyh; mezmum ve rah-met-i İlâhiyeden matrûd olduğu halde cehenneme girer ve eğer bir kimse gönderdiğimiz resulümüze itaatle ancak âhireti murad eder ve mümin olduğu halde âhiret için çalışır ve ameliyle Rıza-yı İlâhîyi murad ederse işte ameliyle âhireti murad edenlerin sa'yi indellah makbul ve sevabı çoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünya malını ve mansıbını se* âdet-i âhiret üzerine tercih edip enbiyanın davetinden imtina eden kâfirleri imtihan ve ibtilâ için istediklerini meşiyyet-i İlâhiyesine muvafık olarak alelacele verip ba'dehû cehennemi hazırlayıp me-lûm, hakîr ve rahmet-i Ilâhiyeden uzak olarak cehenneme dahil olacaklarını Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; bir kimsenin rızkında dünyaca vüs'at o kimsenin makbu-liyyetine ve Allah'ın ondan razı olduğuna delâlet etmez. Zira ameliyle yalnız dünya ni'metini murad edenlere istediklerinden bir miktar vereceğini beyandan sonra melûm ve matrûd olarak cehenneme dahil olacağını beyan etmek; o kimsenin dünyaca nail olduğu ni'metin makbul olduğuna delâlet etmediğini beyan etmektir. Dünyayı âhiret üzerine tercih edenlerin hepsi dünyadan istedikleri ni'mete nail olamıyacaklarını beyanla Cenab-ı Hak dünyayı din üzerine tercih edenleri şiddetle menetmiştir. Çünkü; âyette Vacip Tealâ dünyayı murad edenlerden kendi dilediği kimseye vereceğini beyan etmiştir. Şu halde her isteyene istediğini vermeyeceğini ve dünyayı takdim edenlerden kime vermesini murad ederse ona vereceğini tasrih eylemiştir. Çünkü; Beyzavî'nin beyanı veçhile her isteyen istediğine nail olamadığı gibi her şahsın da istediği şeyin cemisine nail olamadığı malûmdur. Vacip Tealâ âhireti dünya üzerine tercih edenlerin sevaba nail olmalarını üç şartla meşrut kılmıştır : Birincisi; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mesübât-ı uh-reviyyeye nail olmak için ameli ile âhireti murad etmektir. Çünkü; âhiret ecri niyet-i haliseye bağlıdır ki ibadetten maksat rıza-yı Bâ-rî olduğu cihetle rızâ elbette niyyet-i sahiha ile olur. Binaenaleyh insanın ibadetten maksadı; ubudiyyetin vazifesini ifa etmekle Cenab-ı Hakka ta'zimi illet-i gaiye tanımak lâzımdır. ikincisi; Şeriatin beyanı veçhile Rızay-ı Ban ve âhiret için çalışmaktır. Zira; şer'in hilafı a'mâliyle rıza aramakta fayda yoktur. Meselâ müşrikler kendilerine şefaat edecek ümidiyle putlara ibadetle Allah'a takarrub kastederler. Halbuki bu ibadetlerinden fayda şöyle dursun belki mazarrat görürler. Üçüncüsü; Amelden intifa' etmek imana müteveffık olduğundan mümin olmak şarttır. Binaenaleyh; iman olmazsa füru-u a'mâlden hiç bir fayda yoktur. Zira; esas itikat fasit olunca o fasit üzere bina kılınan amel elbette fasit olur. Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette âcile ile ınurad; dünya ve ni'metleridir. demektir. Sa'yinin meşkûr olması ile murad; Allahü Tealâ'nın sa'yi mukabili hasenatına sevabını çok vermek ve seyyi-âtını affetmektir. Yani «Ameli indellah makbul olup sevabı çok olmaktır.

İsra' 17:20

Vacip Tealâ ameliyle dünya ecrini veyahut âhiret ecrini murad edenlerin nail olacakları sevabı ve ikâbı beyandan sonra mümin ve kâfirin dünyada ihsân-ı ilâhîden mahrum olmayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde rızk hususunda müminle kâfirin hiç farkı yoktur. Zira; cümlesinin râzıkı ve halikı Allahü Tealâ'dır ki bâb-ı İlâhîde ve umûr-u dünyada cümlesi müsavidir. Şu halde kâfirin küfründen dolayı Cenab-ı Hak rızkını kesmez ve müminin imanından dolayı rızkını "bol vermez. Binaenaleyh; taksimat neden ibaretse herkes onu arar bulur. Çünkü; bazı aharı fakr u faka ve envâ-ı mezelletle mübtelâ kıldık.

İsra' 17:21

Yani; amelinden âhiret murad etmek ve amelinden menfeat görmek imana mütevakkıf olunca ey hitaba kabiliyeti olan insan! Sen Allahla beraber başka bir ma'bûda ibadet ve Aîlah'dan gayrı ma'bûdun vücudunu itikat etme ki nâs indinde ve Allahü Tealâ huzurunda melûm, mahzun ve yardımsız oturmayasın. Zira Allahü Tealâ şerîk ve nazîrden münezzeh olduğu halde Allah'a şerik itikat ederek Allah'ın gayriyi ibadete müstehak gören kimse bilûmum müminler, melekler ve Allahü Tealâ indinde mezmum olduğu gibi herkes tarafından muavenetten ve yardımdan dahi mahrum olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitâb; zahirde Resulül-lah'a ise de hakikatte hitab; ümmetinedir. Yahut mutlaka insana hitaptır. Çünkü; Resulüllah bütün meâsîden ma'sum olduğu gibi şirkten ma'sum olduğu da evleviyyetle sabit olduğundan Resulül-lah'ın ilâh-ı âhar'ın vücudunu itikat etmesi, melûm ve mezmûm olarak oturması mutasavver olamaz. Medarik'te beyan olunduğu veçhile hizlândandır. Hızlan yardımsız, pe-rîşân ve herkesten mahcup bir halde kalmaktır. Şu halde Allah'ın vahdaniyyetini inkârla şirk eden kimse Allah'ın verdiği ni'metle-rin şükrünü eda etmeyip küfrân-ı ni'met ettiğinden zemme ve hiz-lâna müstehak olduğunu .Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; insana lâyık olan rabbısına ibadetle meşgul olmak olduğunu beyan ye imanda rükn-ü a'zam olan vahdaniyete irşâd ve Allah'ın gayriyi ma'bûd ittihazdan nehyetmekle imanda üssülesas olan noktayı tayin etmiştir. Zira ibadet ta'zîmin gayesi olduğundan ancak azametin gayesi ve in'âm ve ihsanın ni-hayesi kendine mahsus olan Allahü Tealâ'ya olabilir, onun başkasına olamaz.

İsra' 17:22

Vacip Tealâ ilâh-ı aharı itikat caiz olmadığını beyandan sonra ancak ibadetin kendi zatına mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira halik u râzık ve her şeyi in'âm eden ancak Vâcib ül Vüeûd olduğundan ibadete ehil de odur. … Zira; ananız ve babanız vücud-u zahirînize sebep olup hal-i sebâvetinizde size yapmış oldukları in'am ve ihsanlarına mukabil sizin de onlara ihsan ve ikramda bulunmanız vaciptir. Binaenaleyh; onların şer'a muvafık ve sizin muktedir olduğunuz tekliflerini reddetmeniz caiz değildir. Şu halde Allah'a ubudiyetiniz ve icabına göre ibadetiniz nasıl vâcipse validenize itaatiniz de öylece vaciptir.

İsra' 17:23

Vacip Tealâ valideyne ihsanla emirden sonra ihsanın keyfiyetini tavın ve tafsil etmek üzere buyuruyor. Bu suretle onlara âhiret için de dua et. , Yani; valide ve pederinden biri veya ikisi senin yanında bulunur ve hal-i şeyhûhate balîğ olurlarsa sen onlara hiddet ederek «Of» bile deme ve onları gücendirecek derecede şiddetli seda ile yüzünü ekşitme ki onları gücendirmiş olmayasın, onlar ihtiyaçları icabı sana bir şey teklif ederlerse sen onları menetme, gayet mülayim ve tatlı söyle ki rızalarını tahsil etmiş olasın ve istedikleri şeyden vazgeçirmek için ğılzat ve şiddet gösterme. Çünkü; onlarla hüsn-ü edep ve güzel muaşeret lâzımdır, sen valide ve pederin için merhamet ve şefkat icabı tevazu' ve zili ü meskenet kanatlarını döşe ki muhtaç oldukları şeyleri yerine getirmekle haklarına riayet etmiş olasın ve yalnız dünyada riayetle iktifa etme, belki âhiret için de onlara dua et ve «Yâ Rabbi! Validem ve pederim çocuk olduğum halde beni terbiye ettikleri gibi sen de onlara rahmet et» demekle Cenab-ı Hakkın rahmetini celbedecek duada bulun. Vacip Tealâ valideyne itaatin ehemmiyetine işaret için bu âyette ebeveyne itaati kendi zatına ibadete mukarin olarak zikretmiştir. Binaenaleyh; valideyni ihsan üzerine takdim ve ihsanı ta'-zîme delâlet eden tenvinle nekre olarak irâd etmesi dahi valideyne riayetin kemâl-i ehemmiyetine işarettir. Çünkü; valide ve pederin insana hürmeti pek ziyade muhtaç olduğu hal-i sabâvetinde olduğundan gayet büyük olduğu cihetle o kıymettar haklarına mükâfat olmak üzere Cenab-ı Hak onlara ihsanın büyük olmasıyla emretmiştir. valideyn'in kiberleriyle murad; kocalık ve ihtiyar zamanlarıdır, yüz eğmek ve eza verecek şeyi görünce insanın ağzından çıkan üf lâfzıdır. Şu halde valideyne eza verecek her neyi kerahetten ihtiraz vacip olmasından kinaye olduğu cihetle eza verecek her şeyden nehyetmektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın bidaye-i tevellüdünden nihayet-i mevtine kadar muamelesi; ikidir : Birincisi; halikla, ikincisi; mahlûkladır. Allahü Tealâ ile olan muamelenin ruhu; ubudiyette olan zilleti ve ulûhiyette olan izzeti bilip Rabbisine kemâl-i ta'zim ederek emrine lâyıkıyla imtisal ve neh-yinden içtinâb etmektir. Mahlukla muamelenin esası; şefkat ve merhametle zulümden ihtiraz etmektir. Mahlûkât içinden insana en ziyade yakın ve şefkite lâyık olan ebeveyni olduğu cihetle onlara riayeti Cenab-ı Hak sairlerine takdim eylemiş ve riayetin vü-cubuyla hükmetmiştir. İşte bu âyet-i Celile; bir aile cerniyyetin-deki imtizacın üss ül esâsı olan ebeveynle evlâd arasında olacak riayeti ve lâzım olan âdabı beyanla imtizacın keyfiyetini ve intizamın usulünü tayin buyurmuştur. Hatta bir kimsenin ebeveyni kâfir olsa dahi o kimse için.ebeveyni hakkında şu ahkâma riayet vaciptir. Çünkü; muhtaç olduklarında ihsan etmek, ezâ eylememek, istedikleri şeyden men'etmemek, güzel söz söylemek ve onlara tevazu kanatlarını açmak vaciptir. Binaenaleyh; kâfir olmaları bu gibi riayetlere mani değildir. Ancak hidayetlerine dua etmek de caizdir. Çünkü; Cenba-ı Hak merhametle duayı emrediyor. Merhametle duada ise hidayetle dua dahildir. Şu halde ebeveyne riayet hususunda ebeveynin mümin ve kâfir olmaları beyninde fark olmadığından ebeveyni hangi sınıftan olursa olsun suret-i meşrûada riayet vaciptir. Hulâsa; insanların ana ve babalarına riayet, ihsan etmeleri vacip, ihtiyar hallerinde muavenete ihtiyaçları nisbetinde daha ziyade hürmet lâzım, onların gücenecekleri her türlü ezâ verecek muamele yapmak, arzularından şiddetle menetmek haram, güzel söz söylemekle hüsn-ü muaşeretin vacip ve onlara tevazu' etmek, merhamet kanatlarını döşemek lâzım olduğu, evlâdı sahavetinde terbiyelerine mükâfat olarak evlâdın onlara rahmetle dua etmesi lâzım geldiği bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:24

Vacip Tealâ valideyne ihsanla emirden sonra ihsanın keyfiyetini tavın ve tafsil etmek üzere buyuruyor. Bu suretle onlara âhiret için de dua et. , Yani; valide ve pederinden biri veya ikisi senin yanında bulunur ve hal-i şeyhûhate balîğ olurlarsa sen onlara hiddet ederek «Of» bile deme ve onları gücendirecek derecede şiddetli seda ile yüzünü ekşitme ki onları gücendirmiş olmayasın, onlar ihtiyaçları icabı sana bir şey teklif ederlerse sen onları menetme, gayet mülayim ve tatlı söyle ki rızalarını tahsil etmiş olasın ve istedikleri şeyden vazgeçirmek için ğılzat ve şiddet gösterme. Çünkü; onlarla hüsn-ü edep ve güzel muaşeret lâzımdır, sen valide ve pederin için merhamet ve şefkat icabı tevazu' ve zili ü meskenet kanatlarını döşe ki muhtaç oldukları şeyleri yerine getirmekle haklarına riayet etmiş olasın ve yalnız dünyada riayetle iktifa etme, belki âhiret için de onlara dua et ve «Yâ Rabbi! Validem ve pederim çocuk olduğum halde beni terbiye ettikleri gibi sen de onlara rahmet et» demekle Cenab-ı Hakkın rahmetini celbedecek duada bulun. Vacip Tealâ valideyne itaatin ehemmiyetine işaret için bu âyette ebeveyne itaati kendi zatına ibadete mukarin olarak zikretmiştir. Binaenaleyh; valideyni ihsan üzerine takdim ve ihsanı ta'-zîme delâlet eden tenvinle nekre olarak irâd etmesi dahi valideyne riayetin kemâl-i ehemmiyetine işarettir. Çünkü; valide ve pederin insana hürmeti pek ziyade muhtaç olduğu hal-i sabâvetinde olduğundan gayet büyük olduğu cihetle o kıymettar haklarına mükâfat olmak üzere Cenab-ı Hak onlara ihsanın büyük olmasıyla emretmiştir. valideyn'in kiberleriyle murad; kocalık ve ihtiyar zamanlarıdır, yüz eğmek ve eza verecek şeyi görünce insanın ağzından çıkan üf lâfzıdır. Şu halde valideyne eza verecek her neyi kerahetten ihtiraz vacip olmasından kinaye olduğu cihetle eza verecek her şeyden nehyetmektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın bidaye-i tevellüdünden nihayet-i mevtine kadar muamelesi; ikidir : Birincisi; halikla, ikincisi; mahlûkladır. Allahü Tealâ ile olan muamelenin ruhu; ubudiyette olan zilleti ve ulûhiyette olan izzeti bilip Rabbisine kemâl-i ta'zim ederek emrine lâyıkıyla imtisal ve neh-yinden içtinâb etmektir. Mahlukla muamelenin esası; şefkat ve merhametle zulümden ihtiraz etmektir. Mahlûkât içinden insana en ziyade yakın ve şefkite lâyık olan ebeveyni olduğu cihetle onlara riayeti Cenab-ı Hak sairlerine takdim eylemiş ve riayetin vü-cubuyla hükmetmiştir. İşte bu âyet-i Celile; bir aile cerniyyetin-deki imtizacın üss ül esâsı olan ebeveynle evlâd arasında olacak riayeti ve lâzım olan âdabı beyanla imtizacın keyfiyetini ve intizamın usulünü tayin buyurmuştur. Hatta bir kimsenin ebeveyni kâfir olsa dahi o kimse için.ebeveyni hakkında şu ahkâma riayet vaciptir. Çünkü; muhtaç olduklarında ihsan etmek, ezâ eylememek, istedikleri şeyden men'etmemek, güzel söz söylemek ve onlara tevazu kanatlarını açmak vaciptir. Binaenaleyh; kâfir olmaları bu gibi riayetlere mani değildir. Ancak hidayetlerine dua etmek de caizdir. Çünkü; Cenba-ı Hak merhametle duayı emrediyor. Merhametle duada ise hidayetle dua dahildir. Şu halde ebeveyne riayet hususunda ebeveynin mümin ve kâfir olmaları beyninde fark olmadığından ebeveyni hangi sınıftan olursa olsun suret-i meşrûada riayet vaciptir. Hulâsa; insanların ana ve babalarına riayet, ihsan etmeleri vacip, ihtiyar hallerinde muavenete ihtiyaçları nisbetinde daha ziyade hürmet lâzım, onların gücenecekleri her türlü ezâ verecek muamele yapmak, arzularından şiddetle menetmek haram, güzel söz söylemekle hüsn-ü muaşeretin vacip ve onlara tevazu' etmek, merhamet kanatlarını döşemek lâzım olduğu, evlâdı sahavetinde terbiyelerine mükâfat olarak evlâdın onlara rahmetle dua etmesi lâzım geldiği bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:25

Vacip Tealâ ebeveyne riayetin lüzumunu beyandan sonra riayetten imtina edenleri tehdit etmek üzere buyuruyor. Yani; valide ve pederinize itaatta zahiriniz batınınıza muvafık olmak lâzımdır. Zira; Rabbiniz sizin kalplerinizde valide ve pederinize ihsan veya eza etmek veyahut bazı hizmetlerini kerih görmek gibi gizli esrarınızı herkesten ziyade bilir ve ilminin mukte-zasına göre mücazat eder. Eğer siz valideyninize hizmetinizde hizmeti islâh ve nefsinizde düşündüğünüz fesadı salâha tebdil eder ve kalbinizi gizlediğiniz fenalıklardan tathîr ederseniz Rabbiniz sizin kusurlarınızı affeder. Zira; işlediği hatalara kemal-i samimiyetle tevbe ederek dergâhına iltica edenlerin günahlarını setreder. Binaenaleyh; ebeveyne istiskal etmek ve kalbinde buğzunu şaklamak ve Ölmelerini istemek gibi şeyleri kalbinden çıkarmadıkça aff-ı ilâhîye mazhar olamaz. İÇira; Bunlardan nefsini tathîr etmedikçe sulehâdan olamaz ve sulehâdan olamayınca affa müstehak olmaz. Çünkü affa istihkakı; Cenab-ı Hak sulehâdan olmalarına ta'lîk etmiştir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile evvâbîn ; her şeyde Allahü Tealâya rucû etmekle rahmetine iltica ederek kusurunun affını istemek âdeti olan kimselerdir. Buna nazaran âyet; her günaha tevbe eden kimselere şamil olup yalnız ebeveyne kusur edenlere mahsus değildir. Tefsiri :Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette saiâhla murad; valideyn hakkında kalbinde buğz ve adavet gibi şeyleri çıkarmak ve onlar hakkında memur olduğu iyiliği işlemek ve haklarını yerine getirmeye ikdam etmektir. Evvâbîn ile murad; teşbih ve istiğfara devam edenlerdir.

İsra' 17:26

Vâcıp Tealâ zatına ibadeti ve ebeveyne riayeti beyandan sonra ebeveynin gayrı riayet lâzım oları kimseleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey mükellef olan insan! Seri vacip olan riayeti valide ve pederine hasretme, belki ebeveynin tarafından sana mensup olan akrabanın hukukuna riayetle zengin olanlarına ta'zîm ve fakir olanlarına muhtaç oldukları muaveneti yapmakla onların hakkını lâyık olduğu veçhiyle ver ki hukuk-u karabete riayet etmiş olasın ve akrabanın gayrı miskinlere ve memleketinden uzaklaşmış yanında maişetine kâfi parası bulunmayan yolculara malından muktedir olduğun miktarı ver, buhletme ki ebnâ-yı cinsine riayet etmiş olasın ve bilûmum ihsanında adalet ve iktisada dikkat et ve rnuktezây-ı adaletten çıkarak israf etme. Zira müsrifler; şeytanların kardeşleridir. Çünkü mallarını şeytanların iğvasiyle masrafının gayrıya ve bir takım lâyık olmadık haram mahallere kibr ü gurur, riya, ve süm'a gibi ahlâk-ı zemîmeyle sarfetmekle şeytanın iğfâlâtına aldandıklarından şeytana kardeş oldular. Halbuki şeytan; nimetiyle perverde olduğu rabbısına şiddetle küfreder oldu. Binaenaleyh; şeytan insanlardan aldatabildiğim küfrân-ı ni'mete sevkeder, ona dost ve kardeş olur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hitâb; zahirde Re-sulüllah'a ise de hakikatte kabil-i hitâb olan bilûmum mükellefî-nedir. Çünkü; Vacip Tealâ bilûmum insanlara ebeveyne riayetle emrettikten sonra akraba ve teallukâta riayetle emretmiştir. Akrabanın hukuku; Sıla-i rahim, muhabbet, hüsn-ü muaşeret ve muhtaç olanların nafakasını muktedir olduğu miktar vermektir. Binaenaleyh İmamı Azam indinde bu âyetle istidlal ederek akrabadan fakir olanların nafakasını vermek vaciptir. İsraf; malını mahallinin gayrıya, mâlâyânîye ve mahalline lüzumundan fazla sarfetmektir. Müsriflerin şeytanın kardeşleri, olmalarıyla murad; Şeytana itaatlerinden dolayı onların dostları demektir. Binaenaleyh;. Cenab-ı Hak bu âyetle müsrifleri şiddetle zemmetmiştir. Zira; indallâh ve indennâs şeytandan daha mezmum bir kimse olmadığı halde müsrifler şeytanın kardeşleri olduğunu beyan etmek son derece zem olduğu gibi israftan şiddetle men'i mutazammındir. Şeytanın küfrân-ı ni'nıette pek ileri gittiğini beyan etmek; şeytana ittibâdan şiddetle nehyetmektir. İsraf; insanları mehlekeye düşüren ahlâk-ı zernîmenin birin-cilerindendir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak müsriflerin şeytanın kardeşleri olduklarını beyanla israftan kullarım menetmiştir. Resulüllah'ın abdest suyunda dahi israfı men etmesi israfın zemminde kâfidir. Çünkü Beyzavî'nin beyanına nazaran ashabdan (Sa'd) haz-' retleri abdest alırken Resulüllah «Bu israf nedir? Ya Sa'd!» buyurması üzerine (Sa'd) hazretleri «Abdest suyunda israf olur mu? Ya Resulallah!» deyince Resulüllah'm «Evet, nehr-i carî üzerinde abdest alsan yine israf olur.» buyurduğu mervîdir. Batıla sarf olunan emvalin küllisi israftır. Binaenaleyh; insanların şeriatımızın tec-vîz etmediği lû'biyât ve saireye israf vechüzere lüzumundan ziyade ebniyeye sarfiyatın da israfta dahil olduğu Hâzin'in cümle-i be-yanatındandır. Vacip Tealâ bu âyette mekârim-i ahlâkın ruhunu kullarına talîm etmiştir. Zira; ebeveyne riayetten sonra akrabaya, ecânibden muhtaç olanlara, vatanından uzak düşmüş olan yolculara ve ğure-bâya hüsn-ü riayet ve hüsn-ü muaşeret ve onların ihtiyaçlarını defetmek lâzım olduğunu beyandan sonra insanın mâbihi'l-kavamı ve idame-i hayatına medarı olan malını israftan nehiy ve müsrifr lerin şeytana kardeş olduğunu beyan etmekle medeniyette lâzım olan teâvün ve yardımlaşmanın esasını kurmak ve ebnâ-yı cinsine muavenetin lüzumuna işaret etmekle kavaidini tesis etmek kullar için mezâyâ-i aliyenin en yüksek tabakasına irşâd etmektir. İşte zamanımızda medeniyetin iftihar ettiği «Darü'l-Eytâm» ve «Muâ-venet-i içtimâiyye» gibi müesseseler bu ve bunun emsali ayât-ı beyyinâta müsteniddir. Binaenaleyh; bunlardan ecânibde hiç bir eser olmadığı zamanlarda hükûmât-ı islâmiyye ricalinden ve sair nâsdan bir çok kimseler, bu gibi müesseseler meydana koymuşlar ve bir takım vakıflar vücude getirmişler ve bu uğurda bir çok fedakârlıklar, âleme müslüman vasıtasiyle intişâr etmiştir. Lâkin bir aralık islâmiyetin bu gibi eserlerine bakılmamakla ihmâl olunmuş ve bir1 çokları harap olmuş ve varidatı nâ ehiller ellerine geçmiş ve maksat fevt olmuş bunda kusur kimdedir? Bunları meydana getirenlerde mi, yoksa muhafaza edemeyip zayi edenlerde mi? Burasını erbâb-ı vicdan muhakeme eder. İşte yarasa kuşunun güneşi göremeyip inkâr ettiği gibi ahkâm-ı şeriatten haberdâV olmayan kimseler de bu kadar âsâr-ı islâmiyyeyi görmez ve ecânibin meydana getirdiği bazı eserlerle islâmiyete itiraz etmek isterler. Halbuki: yani «Allah'ın idlâl ettiği kimseyi hiç bir kimse hidayette kılamaz». Binaenaleyh; Cenab-ı Haktan tevfîk ve hidayet istemek lâzımdır. Hulâsa; akrabaya, fukaraya, yolculara ve sair muavenet lâzım gelen yerlere muavenetin vacip olup gerek muavenet ve gerek şâir hususatta israfın haram olduğu, müsriflerin şeytanlara kardeş oldukları, şeytanın rabbısma küfrân-ı ni'met ettiği ve tebaiyet edenleri küfrân-ı ni'mete sevkeylediği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

İsra' 17:27

Vâcıp Tealâ zatına ibadeti ve ebeveyne riayeti beyandan sonra ebeveynin gayrı riayet lâzım oları kimseleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey mükellef olan insan! Seri vacip olan riayeti valide ve pederine hasretme, belki ebeveynin tarafından sana mensup olan akrabanın hukukuna riayetle zengin olanlarına ta'zîm ve fakir olanlarına muhtaç oldukları muaveneti yapmakla onların hakkını lâyık olduğu veçhiyle ver ki hukuk-u karabete riayet etmiş olasın ve akrabanın gayrı miskinlere ve memleketinden uzaklaşmış yanında maişetine kâfi parası bulunmayan yolculara malından muktedir olduğun miktarı ver, buhletme ki ebnâ-yı cinsine riayet etmiş olasın ve bilûmum ihsanında adalet ve iktisada dikkat et ve rnuktezây-ı adaletten çıkarak israf etme. Zira müsrifler; şeytanların kardeşleridir. Çünkü mallarını şeytanların iğvasiyle masrafının gayrıya ve bir takım lâyık olmadık haram mahallere kibr ü gurur, riya, ve süm'a gibi ahlâk-ı zemîmeyle sarfetmekle şeytanın iğfâlâtına aldandıklarından şeytana kardeş oldular. Halbuki şeytan; nimetiyle perverde olduğu rabbısına şiddetle küfreder oldu. Binaenaleyh; şeytan insanlardan aldatabildiğim küfrân-ı ni'mete sevkeder, ona dost ve kardeş olur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hitâb; zahirde Re-sulüllah'a ise de hakikatte kabil-i hitâb olan bilûmum mükellefî-nedir. Çünkü; Vacip Tealâ bilûmum insanlara ebeveyne riayetle emrettikten sonra akraba ve teallukâta riayetle emretmiştir. Akrabanın hukuku; Sıla-i rahim, muhabbet, hüsn-ü muaşeret ve muhtaç olanların nafakasını muktedir olduğu miktar vermektir. Binaenaleyh İmamı Azam indinde bu âyetle istidlal ederek akrabadan fakir olanların nafakasını vermek vaciptir. İsraf; malını mahallinin gayrıya, mâlâyânîye ve mahalline lüzumundan fazla sarfetmektir. Müsriflerin şeytanın kardeşleri, olmalarıyla murad; Şeytana itaatlerinden dolayı onların dostları demektir. Binaenaleyh;. Cenab-ı Hak bu âyetle müsrifleri şiddetle zemmetmiştir. Zira; indallâh ve indennâs şeytandan daha mezmum bir kimse olmadığı halde müsrifler şeytanın kardeşleri olduğunu beyan etmek son derece zem olduğu gibi israftan şiddetle men'i mutazammındir. Şeytanın küfrân-ı ni'nıette pek ileri gittiğini beyan etmek; şeytana ittibâdan şiddetle nehyetmektir. İsraf; insanları mehlekeye düşüren ahlâk-ı zernîmenin birin-cilerindendir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak müsriflerin şeytanın kardeşleri olduklarını beyanla israftan kullarım menetmiştir. Resulüllah'ın abdest suyunda dahi israfı men etmesi israfın zemminde kâfidir. Çünkü Beyzavî'nin beyanına nazaran ashabdan (Sa'd) haz-' retleri abdest alırken Resulüllah «Bu israf nedir? Ya Sa'd!» buyurması üzerine (Sa'd) hazretleri «Abdest suyunda israf olur mu? Ya Resulallah!» deyince Resulüllah'm «Evet, nehr-i carî üzerinde abdest alsan yine israf olur.» buyurduğu mervîdir. Batıla sarf olunan emvalin küllisi israftır. Binaenaleyh; insanların şeriatımızın tec-vîz etmediği lû'biyât ve saireye israf vechüzere lüzumundan ziyade ebniyeye sarfiyatın da israfta dahil olduğu Hâzin'in cümle-i be-yanatındandır. Vacip Tealâ bu âyette mekârim-i ahlâkın ruhunu kullarına talîm etmiştir. Zira; ebeveyne riayetten sonra akrabaya, ecânibden muhtaç olanlara, vatanından uzak düşmüş olan yolculara ve ğure-bâya hüsn-ü riayet ve hüsn-ü muaşeret ve onların ihtiyaçlarını defetmek lâzım olduğunu beyandan sonra insanın mâbihi'l-kavamı ve idame-i hayatına medarı olan malını israftan nehiy ve müsrifr lerin şeytana kardeş olduğunu beyan etmekle medeniyette lâzım olan teâvün ve yardımlaşmanın esasını kurmak ve ebnâ-yı cinsine muavenetin lüzumuna işaret etmekle kavaidini tesis etmek kullar için mezâyâ-i aliyenin en yüksek tabakasına irşâd etmektir. İşte zamanımızda medeniyetin iftihar ettiği «Darü'l-Eytâm» ve «Muâ-venet-i içtimâiyye» gibi müesseseler bu ve bunun emsali ayât-ı beyyinâta müsteniddir. Binaenaleyh; bunlardan ecânibde hiç bir eser olmadığı zamanlarda hükûmât-ı islâmiyye ricalinden ve sair nâsdan bir çok kimseler, bu gibi müesseseler meydana koymuşlar ve bir takım vakıflar vücude getirmişler ve bu uğurda bir çok fedakârlıklar, âleme müslüman vasıtasiyle intişâr etmiştir. Lâkin bir aralık islâmiyetin bu gibi eserlerine bakılmamakla ihmâl olunmuş ve bir1 çokları harap olmuş ve varidatı nâ ehiller ellerine geçmiş ve maksat fevt olmuş bunda kusur kimdedir? Bunları meydana getirenlerde mi, yoksa muhafaza edemeyip zayi edenlerde mi? Burasını erbâb-ı vicdan muhakeme eder. İşte yarasa kuşunun güneşi göremeyip inkâr ettiği gibi ahkâm-ı şeriatten haberdâV olmayan kimseler de bu kadar âsâr-ı islâmiyyeyi görmez ve ecânibin meydana getirdiği bazı eserlerle islâmiyete itiraz etmek isterler. Halbuki: yani «Allah'ın idlâl ettiği kimseyi hiç bir kimse hidayette kılamaz». Binaenaleyh; Cenab-ı Haktan tevfîk ve hidayet istemek lâzımdır. Hulâsa; akrabaya, fukaraya, yolculara ve sair muavenet lâzım gelen yerlere muavenetin vacip olup gerek muavenet ve gerek şâir hususatta israfın haram olduğu, müsriflerin şeytanlara kardeş oldukları, şeytanın rabbısma küfrân-ı ni'met ettiği ve tebaiyet edenleri küfrân-ı ni'mete sevkeylediği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

İsra' 17:28

Vacip Tealâ akrabaya^ fukaraya ve yolculara riayetin lüzumunu beyandan sorira maddeten riayete muktedir olmayanlar tarafından onlarln lâyık olan muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibirn! Akraba, miskin ve ibni sebîl gibi muhtac-ı muavenet olanlara yanında istedikleri şey bulunmadığından dolayı açıktan red etmekten haya eder ve menfeatının dokunamıyacağı tahakkuk eder de Rabbm Tealâ'dan ümit ettiğin rızkın gelmesi için i'râz edersen sen onlara gayet kolay ve güzel söz söyle ki onları me'yûs etmeyesin ve güzel va'dlerde bulun ki kalplerini tat-yîb etmiş olasın. Beyzavî'nin beyanı veçhile kavI-i meysûr ; incitmeksizin güzel sözle reddetmektir. Yahut yahut gibi kelimât-ı tayyibeyle dua etmektir, yahut herkesçe müteâref olan sözü söylemektir. Çünkü; müteâref olan sözü söylemekte güçlük olmadığından kavl-i meysûr denmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; fukarâ-yı ashabdan bazı kimseler haklarında nazil olmuştur. Zira; onlar bazı zamanda Resulüllah'dan muhtaç oldukları şeyleri isterler. Resulül-lah da bulunanı verir bulunmadığı vakit de onları açıktan reddetmekten haya eder sükûtla ve sözlerinden i'râzla geçiştirirdi. Ce-nab-ı Hak bu âyette Fukara-yı ashaba karşı Resulünün muamelesini beyanla kullarının fukaraya karşı alacakları vaziyet ve hareketlerini tarif etmiş ve bu cihetle fukaranın hukukunu muhafaza buyurmuştur. Rızıktan rahmetle ta'bîr olunmuştur. Zira rızık ; kullara Allah'ın rahmeti ve ihsanıdır. Yanında rızkı bulunmayan bir kimsenin rızkını talep etmek lâzım olduğuna işaret için rızkın bulunmamasından taleb manâsına olan ibtiğ'â lafzıyla tâbir olunduğu Medarik'in cümle-i beyanatmdandır.

İsra' 17:29

Vacip Tealâ infakla emirden sonra infakın âdabım beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh;,herkesin haline göre rızkını verir. Yani; habibim! Fukaraya, akrabaya vesair muhtaç olanlara sarfiyatta elini boynuna bağlı kılma ki nefsine ve ehl ü iyâline vesair muhtaç olanlara sarfetmekten çekinmeyesin. Yani buhul sebebiyle üzerine vacip olan infakı men'edip eli boynunda bağlı gibi olma. Binaenaleyh; lâzım olan yerde lüzumu kadar sarfet ve sarfiyatta elini tamamen açıp olanca malını sarfedip de yorgun, nadim, indellah ve indennâs melûm olarak oturma. Zira; elini bil-külliye açar ve mamelekini sarfedersen israf etmiş olduğun cihetle indellah ve indennâs mezmum olacağın gibi maişetinde dahi müşkülât çeker, hayrette olur ve nzık hususunda yorgun bir halde nedamet üzere oturursun. Şu halde buhulden ve israftan içtinâb ederek ikisinin arasında bir tarîk-ı iktisâd ihtiyar et ki rahat olasın. Zira; Rabbm Tealâ kullarının ahvâl-i batıniyyelerini bilip ah-vâl-i zahiriyyelerini gördüğünden istediği kulunun rızkını bol ve istediğinin rızkını dar verir hiç bir kimse karışamaz. Beyzavfnin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette muhtaç olanlara infâk hususunda ifratla tefritten nehyetmiştir. Zira ifrat; israf, tefrit; buhul olduğundan ikisi de mezmumdur. Malını tema-men zayi eden kimseyi evlâd ü iyâli, ahbâb ve yaranı zemmettiklerinden herkes nazarında melûm olacağını beyan etmiştir. Çünkü; evlâd ü iyâHni sefahatle aç bırakanlar herkes indinde mezmumlar-dır, rızık hususunda meşekkat çekeceği cihetle yorulmuş manâsına mahsur denmiştir. İbadın rızkında görülen tefâvüt ve tefâdul mesâlih-i ibâde riayet için olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyan etmiştir. Zira dilediğine bol dilediğine dar verdiğini beyanı; kullarının hallerini görüp bildiğini beyan etmesiyle ta'lîl buyurması herkesin haline muvafık olarak ihsan ettiğini beyandır. . Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile yürümekten kalmış yorgun manasınadır. Çünkü: israfla malını zayi eden kimse makasıd ve hevayiç cihetine yürüyemez. Zira emval; havayici kaza hususunda insanın binidi menzilinde olduğundan israfla elinden malını çıkaran kimse binidsiz kalanı ve yürümekten aciz olan kimseye benzediğinden mahsur denilmiştir. Beyzavî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile huzur-u ri-salete bir sabî gelip «validem bir gömlek ister» demesi ve Resulül-lah'in da bir saat sonra gel buyurması üzerine çocuk anasına gidip anası «Git Resulüllah'a sırtındaki gömleği vereceksiniz de» demekle çocuğu tekrar gönderip çocuk da Resulüllah'a «Üzerindeki gömleği vereceksin^ demesini müteakip Resulüllah'ın üzerindeki gömleği vermesini düşünmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

İsra' 17:30

Vacip Tealâ infakla emirden sonra infakın âdabım beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh;,herkesin haline göre rızkını verir. Yani; habibim! Fukaraya, akrabaya vesair muhtaç olanlara sarfiyatta elini boynuna bağlı kılma ki nefsine ve ehl ü iyâline vesair muhtaç olanlara sarfetmekten çekinmeyesin. Yani buhul sebebiyle üzerine vacip olan infakı men'edip eli boynunda bağlı gibi olma. Binaenaleyh; lâzım olan yerde lüzumu kadar sarfet ve sarfiyatta elini tamamen açıp olanca malını sarfedip de yorgun, nadim, indellah ve indennâs melûm olarak oturma. Zira; elini bil-külliye açar ve mamelekini sarfedersen israf etmiş olduğun cihetle indellah ve indennâs mezmum olacağın gibi maişetinde dahi müşkülât çeker, hayrette olur ve nzık hususunda yorgun bir halde nedamet üzere oturursun. Şu halde buhulden ve israftan içtinâb ederek ikisinin arasında bir tarîk-ı iktisâd ihtiyar et ki rahat olasın. Zira; Rabbm Tealâ kullarının ahvâl-i batıniyyelerini bilip ah-vâl-i zahiriyyelerini gördüğünden istediği kulunun rızkını bol ve istediğinin rızkını dar verir hiç bir kimse karışamaz. Beyzavfnin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette muhtaç olanlara infâk hususunda ifratla tefritten nehyetmiştir. Zira ifrat; israf, tefrit; buhul olduğundan ikisi de mezmumdur. Malını tema-men zayi eden kimseyi evlâd ü iyâli, ahbâb ve yaranı zemmettiklerinden herkes nazarında melûm olacağını beyan etmiştir. Çünkü; evlâd ü iyâHni sefahatle aç bırakanlar herkes indinde mezmumlar-dır, rızık hususunda meşekkat çekeceği cihetle yorulmuş manâsına mahsur denmiştir. İbadın rızkında görülen tefâvüt ve tefâdul mesâlih-i ibâde riayet için olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyan etmiştir. Zira dilediğine bol dilediğine dar verdiğini beyanı; kullarının hallerini görüp bildiğini beyan etmesiyle ta'lîl buyurması herkesin haline muvafık olarak ihsan ettiğini beyandır. . Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile yürümekten kalmış yorgun manasınadır. Çünkü: israfla malını zayi eden kimse makasıd ve hevayiç cihetine yürüyemez. Zira emval; havayici kaza hususunda insanın binidi menzilinde olduğundan israfla elinden malını çıkaran kimse binidsiz kalanı ve yürümekten aciz olan kimseye benzediğinden mahsur denilmiştir. Beyzavî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile huzur-u ri-salete bir sabî gelip «validem bir gömlek ister» demesi ve Resulül-lah'in da bir saat sonra gel buyurması üzerine çocuk anasına gidip anası «Git Resulüllah'a sırtındaki gömleği vereceksiniz de» demekle çocuğu tekrar gönderip çocuk da Resulüllah'a «Üzerindeki gömleği vereceksin^ demesini müteakip Resulüllah'ın üzerindeki gömleği vermesini düşünmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

İsra' 17:31

Vacip Tealâ kullarının rızkını dilediği vechüzere verdiğini beyandan sonra insanların rızık darlığından korkmaları caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; Allahü Tealâ dilediği kulunun rızkını bol ve dilediğinin rızkım dar verip bilûmum kulların rızkı yed-i kudret-i ilâhîyede olunca ey mükellef olan insanlar! Siz fakr ü faka ve ihtiyâc-ı erzak korkusuyla ruhsat-ı şer'iyye olmadan çocuklarınızı katletmeyin. Zira- biz onları ve sizi merzuk ederiz. Çünkü; halkettiğimiz küçük ve büyük kullarımızın rızkı bizim ihsanımızladır. Binaenaleyh; rızık korkusuna binaen çocuklarınızı katletmekte faydanız olmadığı gibi maddî ve manevî mazarratınız da vardır. Zira; onların katli büyük günahtır ve onları katletmekle dünyada rızkınız çoğalmadığı gibi katletmediğiniz zaman da daralmaz. Halbuki ruhsat-ı şer'iyye olmadan bünye-i insaniyyeyi ifna etmek intizâm-ı alemi haleldar ettiğinden bigayn hakkın insanın katli cemi' ed-yânda haram kılınmıştır. Binaenaleyh katlin cezası; Cehennemdir. Bilhassa yeni meydana gelmiş masum çocuğu katletmek vahşetin eşnaıdır. Çünkü; meydana gelmiş hasılatı bilâ sebep zayi etmekte âhirette azap olduğu gibi dünyaca neslinin inkırazına bâdî olduğundan felâkettir. Bu âlem-i esbâbda esbâb, müsebbebâta bağlı olduğu gibi her şeyin bir karşılığı vardır. İşte bu esasa binaen Cenab-ı Hak insanın Hal-i sabâvetinde ebeveyninin yapmış oldukları lûtf u ihsan,, şefkat ve merhametlerine mükâfat olmak üzere insanın ihtiyar olup hâl-i acze düştükleri zaman ebeveynine itaat ve ihsanı vacip kılmıştır. Çünkü; evlâdın hal-i sabâvetinde valide ve pederinden başka meunetine ve meşakkatine tekeffül ve tahammül edecek bir kimse olmadığından Vacip Tealâ merhamet-i İlâhiye ve maslahat-ı sübhaniyesine binaen ebeveyn üzerine evlâdın mesâli-hini tesviye ve meşakkatlerine tahammülü vacip kıldı ki hal-i acizlerinde evlâddan intifa' etsinler ve evlâdın zıyâiyle nesil münkariz olup âlem harap olmasın. Kezalik evlâd üzerine ebeveyne itaat vacip olmasaydı valide ve peder âhir ömründe menfeat gör-miyeceklerini nazar-ı itibare alarak ebeveyn; çocukların meşek-katlerini ihtiyar etmezler ve nesle de inkirâz gelirdi. Şu halde âlemin iman ebeveynin evlâda şefkatle hal-i tufûliyyet ve zaman-ı sabâvetinde besleyip büyütmeleri ve evlâdın da ebeveyne itaat ederek kocalık sebebiyle hal-i acze düştükleri zaman hizmetlerinde bulunmaları ve nafakalarını vermeleri vacip kılınmıştır ki, vakt-i merhûnuna kadar âlem ma'mûr olsun. İşte şu esasa binaen rızık korkusundan ve evlâdın meşekkatinden dolayı onları itlaf etmek büyük günah olduğunu Cenab-ı Hak beyanla katilden nehyetmiş-tir. Çünkü evlâdı katil; beyan olunduğu veçhile neslin inkirâzma bâdî olduğu gibi Cenab-ı Hakka su-u zannı da mucip olur. Zira;' rızıktan korkarak bir çocuk katline kadar gitmek Allahü Tealâ'nın rızık hususunda kullarına vermiş olduğu teminata itimatsızlığı ica-beder. Halbuki Allah'a su-u zan; memur olduğumuz ta'zîme mü-nâfî olup caiz değildir, evlâdı katil ise üzerimize vacip olan şefkate mugayirdir, evlâd, insanın kendi cüz'ü olduğu cihetle' ona muhabbet kendi cüz'üne muhabbet, ona ihanet kendi cüz'üne ihanettir, cüz'üne ihanetse ahlâk-ı zemîmenin en fenası olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle nehyetmiştir. Evlâdı katil; zaman-ı cahiliyye adât-ı kerîhesindendir. Çünkü; onlar üç sebeple evlâdı katlederlerdi: Birincisi; rızık korkusudur. İkincisi; kız evlâdım küfvünü bulup verememek korkusudur. Çünkü; küfvünün gaynya vermek onlar için büyük bir ar idi. Üçüncüsü; onlar arasında pek revaçlı olan nehb il ğa-ratda düşman eline geçip esir düşmesinden korkmalarıdır. İşte şu sebeplerden dolayı rızık korkusu ehemmiyetli olduğundan Cenab-ı Hak evlâdı rızık korkusuna binaen katilden nehyetmiştir ki diğer sebeplere binaen katlin caiz olmıyacâğı evleviyetle sabittir.

İsra' 17:32

Vacip Tealâ evlâdı zıyâ'dan muhafaza için maddî katilden nehyettiği gibi manevî katilden dahi nehyetrnek üzere buyuruyor. . Yani; evlâdınızı maddeten katilden nehy olunduğunuz gibi manen katilden dahi men' olundunuz. Binaenaleyh; zinayı mucip olan mukaddemâtı işlemeyin ki zinaya yakın olmayasınız. Zira zina; insanlara lâyık olmadık bir kabahattir. Çünkü zina; adaleti is-kât mürüvveti izâle, hikmet-i tenasülü iptal eder çirkin bir şeydir ki neslin inkırazına bâdı ve fitne-i azîmeyi uyandırmaya kâfi insanlar için büyük bir mehlekedir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zinanın hürmetine sebep; günah olmakla zânîye hadd-i şer'î lâzım gelmesi olduğu gibi nesebin ziyâına ve âlemin inkirâzına ve zina yüzünden vuku bulacak ceng ü cidal sebebiyle âlemin intizamına halel gelmesi ve insanların rahatsız olmalarıdır. Çünkü zina; gayrın haremini, kerimesini veya hemşiresini gaspetmek suretiyle olacağından elbette ceng ü cidale sebep olacağı gibi esbâb-ı intifam da en fenasıdır. Zira; zina sebebiyle büyük aileler ve kabileler arasında vuku bulan fitnelerin kasırga gibi tarafeyni yakıp kavurduğu, az vakit zarfında bir çok nüfusların heder olup hanumânların harap olduğu, canilerle hapishanelerin dolduğu ve bu kadar dağdağanın sebebi ise bir kimsenin bir kaç dakika şehevât-ı nefsiyyesine uymaktan ibaret olduğu âlemde her zaman görülen ve inkârı olmayan bir hakikattir. Binaenaleyh; her şeyde kullarına lutfu umumî olan Vâcib ül Vücûd bu hususta dahi kullarından merhametini esirgememiş ve merhameti icabı zinayı haram kılmakla ehl-i imân ve insafa zinanın en fena bir tarîk olduğunu beyanla kapılarını kapamıştır. Eğer zina kapıları açık olsa erkekle hatun beyninde ihtisas olmadığından bir kimse istediği kadınla ve kadın da istediği bir kimseyle kaza-yı şehvete muktedir olunca insanla behâim arasında asla fark olmayıp insanın kudsiyyeti ve mezâyâsı zayi olduğu gibi aile teşkilâtı da kabil olmazdı. Aile teşkilâtı zina sebebiyle yok olunca nizam-ı âlemin de muhtel olacağı tabiidir. Fahri Râzi'-nin beyanı veçhile hatundan maksat; yalnız kaza-yı şehvet değildir, belki aile teşkilâtıyla hatunun hanenin tanzimâtma, me'külât, meşrubat, mühimmât-ı sairenin tertip ve ihrazına, umur-ı beytiy-yeyi tedbîr, zevcin hariçten getirdiği eşyayı muhafaza ve aile halkının umur-u islâhiyyesine nezaret etmekle idare-i beytiyyeyi eline, almak ailenin dahilî intizamını yoluna koymaktır. İşte şu mühimmatın kâffesini icra edebilmek; o hatunun himmeti ancak zevcine münhasır olup sair ricale temastan ümid-i münkati' olmakla hasıl olduğunda şüphe yoktur. Bu makasıdın husulü bâb-ı zinayı kapatmakla olacağından Cenab-ı Hak zinayı hurmet-i kat'iyyeyle haram kılmıştır. Bu hakayıkı düşünemiyen ve her emeli istediği yerden nefsini tatmine münhasır olan bazı kimseler erkek ve kadının behaim sürüsü gibi bir arada istediği yerlerde gezmesini isterler ve kadın istediği erkekle neden görüşmesin diyerek avazını yükseltmekten çekinmezler. Zinanın hürmetini beyanla beraber Cenab-ı Hak bu âyette zinayı üç,sıfatla tavsif etmiştir: Birincisi; fahişe olmasıdır. Çünkü fahişe aklın ve şer'in çirkin addettiği ve ma'siyet olmakta haddini tecavüz eden şeydir. İkincisi; başka âyette Cenab-ı Hak zinayı makt olmakla tavsif etmiştir. Çünkü; zaniye olan hatun herkes nazarında menfur olduğu cihetle onunla izdivaca rağbet eden olmadığı gibi mühimmat ve mesalihinden bir şeyin muhafazasına hiç kimse emin olmayıp itimât edilmediğinden Cenab-ı Hak zinayı kerahat manâsına olan makt ile tavsif etmiştir. Üçüncüsü; zinanın en kötü bir tarîk olmasıdır. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette zinanın en çirkin bir tarîk olduğunu cümle-i celîlesiyle beyan etmiştir.

İsra' 17:33

Vacip Tealâ vücud-u insanı ifnaya sebep olan zinadan nehyet-tiği gibi katilden dahi nehyetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; hakimlerin hükmüyle kısas ettirir ve intikamlarını alırlar. Yani; zinayı men'le ma'nen katilden nehyolunduğunuz gibi maddeten katilden dahi nehyolundunuz. Binaenaleyh; bigayrı hakkın Allah'ın haram kıldığı bir nefsi katletmeyin. Zira nefs-i insanî; beyt-i ilâhi olduğundan onu tahrîb etmek pek büyük günahtır. Ancak o nefsin katlini icabeder kısas, hadd-i şer'î ve irtidâd gibi bir sebeple katline ruhsât-ı şer'iyye olursa katledersiniz, eğer bir kimse ruhsat-ı şer'iyye olmadan, mazlum olarak katlolunursa biz o maktulün velisi için kaatilden intikamım almağa kudret, kuvvet ve saltanat verdik ki hakimlerin hükmüyle katili kısas ettirmek suretiyle intikamını alır ve maktulün velisi intikama kaadir olunca bu kuvvetten istifade ve kudretini su-u isti'mâl ederek katilin gayriyi ve yahud bir maktul bedelinde iki kimseyi katletmek suretiyle katilden israf etmesin. Zira maktul; mazlum ve indellah mansûr ve merhumdur. Çünkü; dünyada kaatile kısas ve âhirette şehadet sevabını almakla taraf-ı ilâhîden nusrat olunur. Binaenaleyh maktulün intikamını almak için velisi katilde israf edip haddini tecavüz etmesin. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile katil mazarrat olup mazarratın izâlesi vacip olduğu cihetle bigayrı hakkın katil cemi-i edyânda haram olduğu gibi insanın yaratılmasından maksat; Allah'a ibadetle iştigal olduğu ve bu iştigal ise vücuda teveffuk ettiği cihetle ibadetin mevkufun aleyhi olan vücudu ifna etmek elbette haram kılınmıştır. Binaenaleyh; Resulüllah buyurmuştur. Yani «'Adem Rabbı Tealâ'-nın binasıdır. Rabbı Tealâ'nın binasını yıkan mel'undur» demek olur. İşte bu hadisi şerifte Resulüllah katlin haram olmasının sebebini beyan buyurmuştur. Şu halde katilde aslolan; haram olmaktır. Fakat bu aslolan hürmeti bazı esbâb dolayısiyle terketmek caiz olduğuna işaret için Cenab-i Hak «katletmeyin » buyurmuştur. Bir insanın katlini mubah kılan sebeb-i arızî üçtür: Birincisi; irtidât etmektir. Zira; mürtedin katli lâzımdır. İkincisi; başından nikâh geçmiş olan bir kimsenin zina etmesidir. Zira; zina eden kimsenin recimle öldürülmesi lâzımdır. Üçüncüsü; bigayrı hakkın, bir kimseyi katletmektir. Çünkü; kaatilin kısasla öldürülmesi lâzımdır. Muharebede düşmanı öldürmek ve şerrini defetmek vacip ve yer yüzünde ifsada sa'yeden tâğîleri katletmek lâzım olduğunu diğer âyet-i celilede tafsil ettiğinden bu âyette olan icmalini onlarda tafsil etmiştir. Şu halde aslolan hürmeti izâle eden esbâb beşe baliğ olmuştur ki insanın katlini mubah kılan: Kısas, zina, irtidât, küfür ve fesada sa'yetmektir. Livâtanın, sihirin. âlet-i cârihanın gayrı bir şeyle katlin, zekâtı edadan imtinâın, namazı terketmenin ve behayime zina etmenin katli icabedip etmiyeceğinde fukahânın ihtilâfı vardır. Binaenaleyh; İmamı A'zam indinde bunlardan hiç birisi katli icap etmez, ta'zîr-i şer'î ile te'dîb olunur. Şafiî indinde bu ef'âli işleyen kimse katlolunur. Hulâsa; bigayrı hakkın katlin haram olduğu, maktulün velisine kısas için kudret verildiği, bu kudrette su-u isti'mâl ederek katilde israfın caiz olmadığı ve maktulün indellah mansur olduğu bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:34

Vacip Tealâ insanın ziyâına sebep olan zina ve katilden nehyi-le nüfus-u beşerin ziyadan muhafazası lâzım olduğunu tavsiye ettikten sonra hayatı beşere hadim olan emvali siyânetin ve emval içinde bilhassa yetimlerin emvalini muhafazanın lüzumunu tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; yetim çocukların mallarına su-u niyet ve zulüm tarî-kıyla yakın olmayın, ancak o çocuk rüştüne baliğ olup hayrı serden farkedip tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef oluncaya kadar mallarım ticaretle ziyadelendirmek ve tamire muhtaç olanlarını tamir etmek gibi hallerine münasip ve yetimlerin maslahatlarına muvafık güzel bir suretle yakın olun ki onlar intifa etsin, mutazarrır olmasınlar ve rüşdüne baliğ olup mallarında lâyıkıyla tasarruf edeceklerine dair kanaat geldikten sonra mallarını kendilerine teslim edin ve onların velisi veya vasisi olmakla mallarını ve kendilerini muhafaza etmek için verdiğiniz ahdi ifâ edin noksan bırakmayın.. Zira; ahdinizden gerek Allah'a, gerek Allah'ın kullarına karşı olsun suâl olunacak ve nakzedenler mes'ul ve ahdini yerine getirenler de me'cûr olacaklardır. Tekâlif-i ilâhiyenin kâffesi Allah'la kulları arasında ahid olduğu gibi kulların yekdiğerine karşı muameleleri dahi ahiddir. Binaenaleyh; her şahsın iltizam ettiği ahdini yerine getirmesi' vaciptir. Şu halde insanlar beyninde cereyan eden bey' ü şira, akid, yemin, nezir, akd-i sulh ve akd-i nikâh gibi muamelâtın kâffesi ahidde dahil olduğundan bu âyet muamelâtın sıhhatine ve herbirinin muktezâsına göre ifasının vücubuna delâlet ettiği gibi insanlar beyninde cereyan eden muamelâtın intizamını tesis ve hüsn-ü cereyanını temin etmiştir. Çünkü; ahdini ifâ etmeyen mes'uldür denince her âkilin ahdini ifâya sa'yetmesi lâzımdır ki ifâ etmekle mes'uliyetten kurtulsun. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile eşüdle murad; akl-ı kâmil sahibi olup malında tedbir ve tasarrufa kudret gelip hatun izdivacına ehliyettir.

İsra' 17:35

Vacip Tealâ eytâmın malını muhafazanın lüzumunu beyandan sonra bilûmum muamelâtta emvali ziyadan muhafazanın lüzumunu tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; her hususta ahdinizi ifa etmekle memur olduğunuz gibi satmış olduğunuz zahirenizi müşteriye vermek üzere ölçtüğünüzde kilenin hakkını tamam verin, noksan vermeyin1 ki gayrın hukukuna tecavüz etmeyesiniz, tartılmakla satılması âdet olan şeyleri satıp terazi ile tarttığınızda doğru ve adaletle tartın, noksan tartmayın ki müşterinin hakkını almış olmayasınız. İşte şu doğru ölçmek ve tartmak; noksan Ölçmek ve tartmaktan hayırlıdır, muamelâtta doğruluk rızkı calip olduğundan akıbet cihetinden gayet güzeldir. Çünkü; terazi ve kileden çalan kimse hal-i hazırda fazla bir şey kazanır gibi görünürse de çalmış olduğu az bir şey onun malının bereketini mahvettiğinden onun akıbeti fenadır. Ama doğru olan kimse az kazanır gibi görünse de neticede bereketli ve nemâh olduğu cihetle akibeti parlak olur. Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ölçekte ve terazide sirkat gayet az olduğu halde bunlardan sirkat eden kimse hakkında tehdit şiddetlidir. Çünkü; nâsm bütün muamelâtı ölçü ve tartıya tealluk ettiğinden bunlardan hırsızlık bütün muamelâta halel verip sekte irâs ettiği cihetle muamelât-ı ticariyyeyi intizamından çıkardığından şer'-i şerif intizâmı âleme hadim ve emniy-yet-i âmmeyi ve halkın yekdiğerine itimadını temin eden ölçekde ve terazide sirkati şiddetle men etmiştir ki herkes yekdiğerinden emin olsun, hakları mahfuz kalsın. Cenab-ı Hak, insanların mertebeleri bütün mahlûkatm fevkinde olduğu halde böyle az bir şeyle nefsi telvîs etmekten mertebe-i insaniyyeti muhafazanın lüzumunu kullarına tavsiye etmiştir. Zira; insanın mertebesi bu gibi hasîs şeylerden pek yüksektir, Kilede tam ölçen ve teraziyi adaletle tartan kimsenin akibet, gına ve servet sahibi olacağına işaret için Cenab-ı Hak tam Ölçmek ve tartmak hayırlı ve akibetinde güzel olacağını beyan etmiştir. Çünkü te'vîl; rücu' manâsına olan (evi) kelimesinden alındığına nazaran bir şeyin akibetinde rücû' edeceği halidir: Şu halde bir kimse dünyada kile ve terazide doğruluğu iltizam ettiği taktirde herkes nazarında emanet sahibi olup i'timâd-ı ammeyi ve em-niyyet-i umumiyyeyi kazanıp teveccüh-ü âmmeye mazhar olacağı cihetle az zaman içinde bu misilli kimselerin bir çok servet sahibi olduğu her zaman görülmektedir. Şu beyan olunan; dünyaya naza-randır; ama muamelâtta doğruluğu iltizam eden kimsenin âhirette büyük ecre nail olacağı şüphesizdir. Hulâsa; ölçüde ve tartıda hakkını vermek ve adalete riayet etmek vacip ve bu suretle adalete riayetin rızkı calip ve akibet yönünden gayet güzel olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:36

Vacip Tealâ ahdi ifa, kile ve terazide adalete riayetle emirden sonra bilmiyerek söz söylemekten nehyetmek üzere buyuruyor. Yani; insan için lâzım olan bildiği şeyi söylemektir. Binaenaleyh; Sen bilmediğin şeylerin arkasına ittiba etme. Zira, işittiğin yalanı doğru zannıyla söylersin. Binaenaleyh; bir takım müfteri-yatta bulunduğun kulağından ve görmekle bir çok fitne ve fesada sebep olan gözlerinden, yalan ve iftira icadına sebep olan kalbinden suâl olunacaksın. İşte şu azaların cümlesi mes'uliyet altındadır. O halde bir kimse hakkında bilmediğin bir. şeyi isnad edip bilirim deme ve görmediğini gördüm, duymadığını duydum demekle zan üzerine bir kimseyi itham etme. Zira; kulak, göz ve kalp şu azaların cümlesinden sahibi mesuldür. Binaenaleyh; mes'uliyet-ten kurtulmak için bunları hüsn-ü isti'mâl etmek lâzımdır. Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette bilmediği şeyi ittibadan nehyetmek; itikâdiyâtta taklitten ve yalan yere şehadetten ve gayra iftiradan ve yalandan ve sair kabayihten nehyi mutazammın-dır. Binaenaleyh; itikâdiyâtta zanna ittibâ' etmek asla caiz değildir. Ama ameliyatta zanna ittiba caizdir. Meselâ müftünün fetva-siyle avâm-ı nâsın amel etmesi ve şahitlerin şehadetleriyle hakimin hükmü vaciptir. Kezalik tabibin devasını isti'mâl ve kıbleyi arayan kimseye bir kimsenin haberiyle amel etmesi caizdir. Ayetin zahirine nazaran şu azalar işlediği amelden mes'uldür. Fakat azalar mes'ul olunca azaların sahibinin de mes'ul olacağı evleviyyetle sabittir. Bu âyet-i celîle, insanı zan üzere hareket etmekten şiddetle nehyetmiştir, Resulüllah'm : kavl-i şerifi de bu manâyı te'yîd eder. Yani «Bir kimse bilmediği ve müminde olmayan bir şeyle mümine isnad ederek tabi olur ve o müminin arkasına düşerse Allahü Tealâ o kimseyi'ehl-i cehennemin yanmalarından akan irinler içinde hapseder. Hatta o kimsenin, bu azabtan kurtaracak bir muhric getirinceye yani tevbe edinceye kadar hapse istihkakı devam eder» demektir. Şu halde müminde olmayan bir şeyi isnad eden kimsenin cezası ehl-i cehennemin usaresi yani vücutlarından akan kanla karışık sarı sular içinde hapsolmaktır. İşlediği fiili sebebiyle bu cezaya müstehak olduktan sonra nedamet ederse o cezadan kurtarılacağına hadis-i şerif delâlet eder. HabâI ; Ehli Cehennemden akan kanla karışmış sarı sular manasınadır. Redga ; o suların toplanmış olduğu çukurdur. Mahreç; mahall-i huruç demektir. Burada tevbe manasınadır. Çünkü insanı işlediği günahta cezasından kurtaracak mahreç tevbedir. Hulâsa; insanın ilmi lâhık olmadık bir. şeye ittiba'.edip söz söylemesi caiz olmadığı ve gözünden, kulağından ve kalbinden mes'ul olacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:37

Vacip Tealâ bilmediği şeyi zan üzere söylemekten insanı menettikten sonra ahlâk-ı zemîmenin başlıcası olan kibri nehyet-mek üzere buyuruyor. Yani; Ey tekâlif-i ilâhiyeyle mükellef olan insan! Sen kemâl-i gurur ve sürûrla kibrederek yer yüzünde yürüme. Zira; sen ne kadar şiddetli ve sert basarak yürürsen arzı yırtamaz ve ayaklarınla yeri delemezsin. Çünkü arz; insanlara tevazu' üzere hazırlanmış olduğu halde sen ne kadar kibredip kendini beğensen, başkalarına fahr u gurur yapsan, ayaklarınla arzı delecek kadar bir kudrete malik değilsin. Şu halde kibredecek sende ne gibi bir kuvvet var ki kibredersin? Sen ne kadar uzun olsan dağlar kadar uzun olup dağlara vasıl olamayacağından ne kadar kibretsen ve kendini ne kadar büyük farzetsen dağlara müsavi olamazsın. Binaenaleyh; yürürken kibrederek yürüme. Zira; kibir ve gururuna bir sebep yoktur. İşte şu sûrenin bidayesinden beri nehyolunan şeylerin cümlesinin günahı Rabbın Tealâ indinde mebgûz oldu ki ayrı ayrı her birinden nehyetmiştir. Çünkü; her birerlerinde insan için büyük mazarratlar vardır. Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak insanda kibrin hamakat eseri olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; insanın ayağının altında zelil olan toprağa bir tesir yapamadığı gibi üzerinde olan yüksek dağlara ulaşamadığını» beyan etmek; «bu ikisi arasında mahsur ve zayıf bir mahlûk olduğun halde kibretmeye kendinde ne gibi liyâkat görüyorsun ki kibredersin» demektir. Zira; sen toprağı delmeye ve dağa ulaşmaya muktedir olamayınca kendinde olan zili ü meskeneti düşünüp tevazu' etmen lâzımken bilâkis kibr ü gururun nereden geldi? Şu halde arz üzerinde kibrede-rek yürüme. Zira; Allah'ın nehyettiği şeylerin hepsi kötüdür. Binaenaleyh; kibretmeye liyâkatin de yoktur. bu sûrede âyetinden buraya gelinceye kadar vaki olan yirmi beş mesele-i mühimmeye işaret olduğu Kazi'nin cümle-i beyanmdandır. Âyette mebgûs manâsına marzî mukabilidir. Yani «şu menhiyyâtın cümlesi marzî-i İlâhînin hilafı» demektir.

İsra' 17:38

Vacip Tealâ bilmediği şeyi zan üzere söylemekten insanı menettikten sonra ahlâk-ı zemîmenin başlıcası olan kibri nehyet-mek üzere buyuruyor. Yani; Ey tekâlif-i ilâhiyeyle mükellef olan insan! Sen kemâl-i gurur ve sürûrla kibrederek yer yüzünde yürüme. Zira; sen ne kadar şiddetli ve sert basarak yürürsen arzı yırtamaz ve ayaklarınla yeri delemezsin. Çünkü arz; insanlara tevazu' üzere hazırlanmış olduğu halde sen ne kadar kibredip kendini beğensen, başkalarına fahr u gurur yapsan, ayaklarınla arzı delecek kadar bir kudrete malik değilsin. Şu halde kibredecek sende ne gibi bir kuvvet var ki kibredersin? Sen ne kadar uzun olsan dağlar kadar uzun olup dağlara vasıl olamayacağından ne kadar kibretsen ve kendini ne kadar büyük farzetsen dağlara müsavi olamazsın. Binaenaleyh; yürürken kibrederek yürüme. Zira; kibir ve gururuna bir sebep yoktur. İşte şu sûrenin bidayesinden beri nehyolunan şeylerin cümlesinin günahı Rabbın Tealâ indinde mebgûz oldu ki ayrı ayrı her birinden nehyetmiştir. Çünkü; her birerlerinde insan için büyük mazarratlar vardır. Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak insanda kibrin hamakat eseri olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; insanın ayağının altında zelil olan toprağa bir tesir yapamadığı gibi üzerinde olan yüksek dağlara ulaşamadığını» beyan etmek; «bu ikisi arasında mahsur ve zayıf bir mahlûk olduğun halde kibretmeye kendinde ne gibi liyâkat görüyorsun ki kibredersin» demektir. Zira; sen toprağı delmeye ve dağa ulaşmaya muktedir olamayınca kendinde olan zili ü meskeneti düşünüp tevazu' etmen lâzımken bilâkis kibr ü gururun nereden geldi? Şu halde arz üzerinde kibrede-rek yürüme. Zira; Allah'ın nehyettiği şeylerin hepsi kötüdür. Binaenaleyh; kibretmeye liyâkatin de yoktur. bu sûrede âyetinden buraya gelinceye kadar vaki olan yirmi beş mesele-i mühimmeye işaret olduğu Kazi'nin cümle-i beyanmdandır. Âyette mebgûs manâsına marzî mukabilidir. Yani «şu menhiyyâtın cümlesi marzî-i İlâhînin hilafı» demektir.

İsra' 17:39

Vacip Tealâ şu beyan olunan mesailin vahy-i İlâhî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu beyan olunan mesâilin küllisi hikmetten olarak riayet vacip ve cemî edyânda amel etmek lâzım olan mesâil-i itikâ-diyye ve ameliyyeden olup Rabbın Tealâ'mn sana vahyettiği ahkâmdandır. Çünkü; bu ahkâmın' cümlesi tevhidi ve envâ-ı hayratı âmir ve cemî mekrûhâttan nâhîdir, sen Allah'la beraber başka bir mabudun vücudunu itikad etme ki melûm ve rahmet-i İlâhîyye-den uzak olduğun halde Cehenneme atılmayasın. Eğer şirkedersen cehenneme mezmum olarak atılırsın ve Rabbımz size oğlan evlâdını ihtiyariyle sizi saffette ve şerâfette kıldı da kendine melekleri kız evlâdı olarak mı ihtiyar etti? Allahü Tealâ'nm cemî kemâlâtı câmî olduğunu itikat ettiğiniz halde melekleri evlâd ittihaz ettiğini nasıl söylersiniz? Bu gibi sözleri söylemeye cesareti nereden alıyorsunuz? Zira; siz Allahü Tealâ ve melekler hakkında pek büyük söz söyler ve evlâddan münezzeh olan Allahü Tealâ'ya evlâd isnâd ve evlâd isnadında kendinizi,rabbımz üzerine tafdîl edersiniz. Zira; sevdiğiniz oğlan evlâdını kendinize hâs kılıb, sevmediğiniz kız evlâdım rabbmıza mahsus kılarsınız. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ahkâm-ı sabıka; Tevhidle âmir ve envâ-ı hayratı câmi'dir ve cemî edyânda riâyet olunup nesih kabul etmeyen ahkâmdandır. Binaenaleyh; ayn-ı hikmet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Çünkü hikmet; ma'-rifet-i İlâhiyyeyle beraber amel etmek için envâ-î hayratı bilmektir. Beyzavî'nin beyanı veçhile her umurun bidayesi ve nihayesi Tevhici olup â'mâlin üss ül esâsı şirki nefyetmek olduğuna işaret için şu beyan olunan ahkâmın bidâyesinde şirki, nefyi ifade eden ile başlandığı gibi hatimesi dahi nazmıyla nihayet bulmuştur. Bidayede dünyaca şirk üzere terettüp edecek zararı; nihayette âhiretce terettüp edecek zararı beyanla Cenab-ı Hak kullarının nefislerini zarardan vikaye etmelerine tenbih eylemiş ve oğul evlâdını kendilerine kız evlâdım rablanna tahsis etmelerini inkâr etmiştir. Allahü Tealâ veled ve zevce ittihazından münezzeh olduğu halde veled isnadı büyük günah olduğu gibi meleklere; erkeklik ve dişilikten berî oldukları halde onlar hakkında kızlardır demek dahi büyük söz ve iftira olduğunu beyan için büyük söz söylediklerini sarahaten zikretmiştir. Çünkü; şu isnad ettikleri şeylerin her biri Cenab-ı Hakkın terkibini ve ihtiyacını icabettiğinde pek büyük cinayet işlemişlerdir. Zira; ulûhiyete ihtiyaç nisbet etmekten daha büyük bir cinayet olamaz.

İsra' 17:40

Vacip Tealâ şu beyan olunan mesailin vahy-i İlâhî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu beyan olunan mesâilin küllisi hikmetten olarak riayet vacip ve cemî edyânda amel etmek lâzım olan mesâil-i itikâ-diyye ve ameliyyeden olup Rabbın Tealâ'mn sana vahyettiği ahkâmdandır. Çünkü; bu ahkâmın' cümlesi tevhidi ve envâ-ı hayratı âmir ve cemî mekrûhâttan nâhîdir, sen Allah'la beraber başka bir mabudun vücudunu itikad etme ki melûm ve rahmet-i İlâhîyye-den uzak olduğun halde Cehenneme atılmayasın. Eğer şirkedersen cehenneme mezmum olarak atılırsın ve Rabbımz size oğlan evlâdını ihtiyariyle sizi saffette ve şerâfette kıldı da kendine melekleri kız evlâdı olarak mı ihtiyar etti? Allahü Tealâ'nm cemî kemâlâtı câmî olduğunu itikat ettiğiniz halde melekleri evlâd ittihaz ettiğini nasıl söylersiniz? Bu gibi sözleri söylemeye cesareti nereden alıyorsunuz? Zira; siz Allahü Tealâ ve melekler hakkında pek büyük söz söyler ve evlâddan münezzeh olan Allahü Tealâ'ya evlâd isnâd ve evlâd isnadında kendinizi,rabbımz üzerine tafdîl edersiniz. Zira; sevdiğiniz oğlan evlâdını kendinize hâs kılıb, sevmediğiniz kız evlâdım rabbmıza mahsus kılarsınız. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ahkâm-ı sabıka; Tevhidle âmir ve envâ-ı hayratı câmi'dir ve cemî edyânda riâyet olunup nesih kabul etmeyen ahkâmdandır. Binaenaleyh; ayn-ı hikmet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Çünkü hikmet; ma'-rifet-i İlâhiyyeyle beraber amel etmek için envâ-î hayratı bilmektir. Beyzavî'nin beyanı veçhile her umurun bidayesi ve nihayesi Tevhici olup â'mâlin üss ül esâsı şirki nefyetmek olduğuna işaret için şu beyan olunan ahkâmın bidâyesinde şirki, nefyi ifade eden ile başlandığı gibi hatimesi dahi nazmıyla nihayet bulmuştur. Bidayede dünyaca şirk üzere terettüp edecek zararı; nihayette âhiretce terettüp edecek zararı beyanla Cenab-ı Hak kullarının nefislerini zarardan vikaye etmelerine tenbih eylemiş ve oğul evlâdını kendilerine kız evlâdım rablanna tahsis etmelerini inkâr etmiştir. Allahü Tealâ veled ve zevce ittihazından münezzeh olduğu halde veled isnadı büyük günah olduğu gibi meleklere; erkeklik ve dişilikten berî oldukları halde onlar hakkında kızlardır demek dahi büyük söz ve iftira olduğunu beyan için büyük söz söylediklerini sarahaten zikretmiştir. Çünkü; şu isnad ettikleri şeylerin her biri Cenab-ı Hakkın terkibini ve ihtiyacını icabettiğinde pek büyük cinayet işlemişlerdir. Zira; ulûhiyete ihtiyaç nisbet etmekten daha büyük bir cinayet olamaz.

İsra' 17:41

Vacip Tealâ'ya veled isnad fedenlerin itikatlarını ibtâl ettikten sonra veled isnadının fenalığını defeatle beyan ettiğini zikretmek üzere buyuruyor. Zira; Kur'an'ı ve ahkâmını kabule rağbet etmeyip daima tekzip ettiklerinden nefret ve firarları tezâyüd etmiştir. Kur'an'da ise durûb-ı emsal ve delâil-i kafiyeyle defâatle küfrün fena bir şey olduğu beyan olundu. Bu beyandan maksat; insanların lâyıkıyla düşünüp ibret almaları ve matlup olan gayeye suhuletle vasıl olmalarıdır. Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette manasınadır. Yani «Biz Kur'an'ın bir çok yerlerinde Allahü Tealâ'-ya veled isnadının batıl olduğunu mükerreren beyan ettik» demektir. Çünkü Kur'an'ın bazı mevziinde bu isnadın butlanı, du-rub-u emsalle ve diğer mevziinde hükm-ü kafi ile ve diğer mevziinde delâil-i kafiyeyle beyan olunmuştur. Zira; bir manâyı anlatmakta tekrar be tekrar söylemekte ülfet icab ettiği gibi işitenlerin kalplerinde de itminan icab ettiğinden tesiri ziyade olacağına binaen Cenab-ı Hak mükerreren beyan etmiş velâkin bu beyan maatteessüf kâfirlerin nefretlerini mucip, olmuştur. Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i dalâlin şiddet-i inat sahibi oldukları gibi tevfîkten de mahrum olduklarını beyanla zemmetmiştir. Çünkü tekrar zikretmek; ülfet ve.muhabbet icabederken bilâkis nefreti mucip olması inat ve tuğyanlarının haddini tecavüz ettiğine delâlet eder. Elyevm Kur'an'a husumet edenlerin halleri de böyledir. Ne kadar Kur'an okunup ahkâmı zikrolunsa erbâb-ı kasavete tesir etmediği gibi nefretlerini tezyîd etmekte olduğu görülür. Hulâsa; nâsın tezekkür etmeleri, vahdaniyyete kolaylıkla vasıl olmaları için Kur'an'da tevhid'in delâili mükerreren zikrolun-duğu ve halbuki bu zikirden maksat olan istidlal hasıl olmadığı gibi tevfikten mahrum olanlara zikrolunan delâilin nefret verdiği bu âyetten müstefat olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:42

Vacip Tealâ müşriklerin itikatlarını delil-i aharla iptal etmek üzere buyuruyor. .

İsra' 17:43

Yani; Allahla beraber başka mabudlar olmuş olsalardı onlar arş-ı alânm sahibi olan Allahü Tealâya galebe etmek üzere yol ararlar, elbette bazısı bazısına galebe ederdi. Halbuki böyle bir şey vuku bulmadı. Binaenaleyh; Allahla beraber ma'bud-u ahar yoktur. Çünkü; Beyzavfnin beyanı veçhile eğer mevcud ma'bud-u ahar olsa kendi kudretini sınamak (denemek) için ya muharebeye kıyam eder veyahut kendinin âciz, Allah'ın kaadir olduğunu bilir itaate başlar ve âbidler zümresine dahil olur. Şu halde Allahü Tealâya galebe edecek bir ma'budun bulunmaması vacib ül vücudun şeriki olmadığına delâlet eder. Allahü Tealâ'mn vücudu me-ratib-i Vücudun en a'lâ tabakasında vacib ül Vücud olduğundan evlâd ittihazından münezzehtir. Zira veled ittihazı; zevale maruz olan vücudların şanı olduğundan vücudun ednâ mertebesinin hassasıdır. Çünkü; kendi zevale maruz olunca neslinin münkariz olmaması için veled ittihazına ihtiyaç görür ve esbabına tevessül eder. Binaenaleyh; zevalden masun olan vacib ül Vücudun veled ittihazına ihtiyacı yoktur. Ezelîdir, ebedîdir ve cemi sıfât-ı kemâ-liyye ile muttasıftır. Şu halde veled ittihazı gibi hasis şeylerden münezzeh ve pek âlîdir.

İsra' 17:44

Vacip Tealâ zatının nekâisten münezzeh olduğunu beyandan sonra her şeyin; ulûhiyyeti nekâisten tenzih ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; gökler, yer ve bunlarda olan mevcudatın cümlesi Allahü Tealâ'yı levâzım-ı imkân ve emâre-i hudûstan tenzih ederler. Zira; cümlesi hadis olduğundan kendilerini icad eden ve cemi' sıfât-ı kemâliye ile muttasıf bir mucid-i kadîmin vücuduna delâlet eder ve lisan-ı hâl ile takdis ederler, mevcudattan hiç bir şey olmadı, illâ lisân-ı hâl ile mucid-i .hakikinin senasına mukarin olarak Ce-nab-ı Hakkı herbiri kendi hali ve lisaniyle nekaaisten tenzih ederler velâkin siz onlara nazar-ı ibretle bakmadığınızdan teşbihlerini anlamazsınız. Halbuki mevcudatın cümlesinde olan sanâyi-i garibede sâniin cemî' kemâlâtla muttasıf ve bilûmum nevâkıstan münezzeh olduğuna delâlet vardır. Allahü Tealâ teşbihten gafletinize binaen azabınızı ta'cîl etmez. Zira; AUahü Tealâ halimdir ki tes- bihi terk edenleri derhal muâhaze eylemez, gafurdur ki günah iş-liyenlere tevbe edinceye kadar müsaade eder ve tevbelerini kabul ile isyanlarını setreder. Fahri Razi'nin beyanı veçhile hayat şanından olan mükellef; Vacip Tealâ'yı iki cihetle teşbih eder: Birincisi; Sübhanallâh misilli elfâz-t takdisiyyeyi lisanında vird etmekle teşbih eder. İkincisi; Kudret-i İlâhiyyenin kemâlâtına delâlet eden ahvâl-i hususiyye ve umumiyyesiyle Vacip Tealâ'mn nekâisten münezzeh olduğuna delaletiyle teşbih eder. Ama hayat sıfatı olup mükellef olmayan behâim ve hayatiyyeti olmayan cemâdât ancak lisân-ı halle yani her birinde olan acaip ve garaibin halikın cemi' nekâisten münezzeh olup, cemi' kemâlâtla muttasıf olduğuna delâlet etmek suretiyle teşbih ederler. Çünkü teşbihin manâsı; nekâisten münezzeh olduğunu beyan etmektir. Ve şu suretle beyan da mahlûkatın kâffesinde mevcuttur. Yahut âyette teşbihle murad; cümle mahlukâUn tekellüm suretiyle teşbih etmeleridir. Zira; Cenab-ı Hak cümle mahlukâta kendilerine göre lisan verip her mahluka kendi lisanıyla zatına teşbih ettirmesi baîd değildir. Çünkü; mahlukâtın kâffesinin lisanla tekellüme kabiliyetleri vardır ve yukarıda beyan olunduğu veçhile ecsâm; hayat ve tekellüm gibi avarızı kabul etmekte müsavidirler. Binaenaleyh; her cümlesinin lisanla tekellümleri mümkündür. İşte şu kabiliyyet ve imkân üzerine Cenab-ı Hakkın herbirine lisan verip tekellüm suretiyle teşbih ettirmesi kudretullaha nisbetle ga-. yet kolay bir şey olduğu cihetle âyeti bu manâya hamledip lisan-i halle te'vil etmemek daha evlâdır, onların teşbihlerini bizim anlamadığımızı beyan etmek de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; lisan-ı halle teşbih anlaşıldığından o manâya nazaran anlamadığımızı beyan zâid olur ve bizim onların lisanları ile teşbihlerini fehm etmememizden mahlûkât-ı sâirenin lisanla teşbih etmemelerini icab etmez. Binaenaleyh; onların kendilerine mahsus lisanlarıyla teşbihleri vardır velâkin biz bilmeyiz «Ağaçların ve otların yaş olduklarında teşbih edip kuruduklarında teşbihten kaldıklarına» dair va-rid olan hadis-i şerif- de bu manâyı teyit eder. Hulâsa; semâvât, arz ve onlarda mevcut olan mahlukâtın rablarını teşbih ettikleri, her şeyin Allahü Tealâ'yı senâşiyle beraber teşbih ettiği, lâkin bizim onların teşbihlerini fehm etmediğimizi, Allahü Tealâ teşbihten gaflet edenlerin gafletine mukabil derhal muaheze etmediği ve günahlarım setrettiği bu âyetten müstefat olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:45

Vacip Tealâ vahdaniyyetini ve cemi' nekâisten münezzeh olduğunu beyandan sonra mertebe-i nübüvveti beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem er Rusûl! Sen kemâl-i huşu'.üzere Kur'an'ı tilâvet edip rumuzâtına ve hakayıkına muttali* olduğunda biz seni düşmanların şerrinden muhafaza etmek üzere seninle âhirete iman etmiyen düşmanların beyninde bir perde halk ederiz ki o perde sana su-u kastedecek düşmanların gözlerinden seni setreder. Binaenaleyh; onlar seni göremezler ve onlar Kur'an'ı fehm etmezler. Zira; biz onların kalpleri üzerinde bir perde halkederiz ki o perde onların, -Kur'an'm hakâyıkım anlamalarına mani olur ve kulaklarında bir ağırlık halkederiz ki onun sebebiyle Kur'an'm manâsını anlamadıkları gibi elfâzını da işitmezler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile Kureyş'ten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulüllah nâs üzerine Kur'an'ı okuyup tebliğe başladığında Kureyş'ten bazıları ıslık çalar ve bazıları ellerini birbirine vurur, bazıları da şiirler söylemekle halkın zihnîni teşviş ve Resulüllah'a eza ederlerdi. İşte o misilli kimselerin ahvalini beyan ve onları zem için Allahü Tealâ bu âyeti inzal buyurmuştur. Hatta sûresi nazil olunca (Ebu Leheb) in haremi Resulüllaha vurmak üzere elinde bir taşla huzur-u risâlete gelir ve maiyyet-i nebeviyyede bulunan (Ebu Bekir) hazretlerine «Arkadaşın nerededir? Beni zem edermiş. Ben bu taşla onun başını yaracağım» demesi üzerine Ebu Bekir hazretleri «Resulüllah şiir söylemedi ki seni zemmetsin» buyurmuştur. O kadın geri dönüp gidince Hazret-i (Ebu Bekir) «Ya Resulellah! Bu kâfire seni görmedi» dediğinde Resulüllahın bu âyeti kıraat ettiği ve aramıza" bir melek perde oldu buyurduğu rnervîdir ki bu âyetin sırrı işte bu suretle zuhur etmiştir. Âyette h'i câb-t mestûrla murad, Allahü Tealâ'mn onların gözlerinde halkettiği bir perdedir ki o perde sebebiyle onlar Resulüllah'ı su-u kast zamanında görmezlerdi, demektir. ism-i meful sigası üzerine ism-i faildir. Binaenaleyh manâsı; bir hicâb ki satir yani örter demektir. Çünkü hicâb; satir yani örtücüdür, yoksa Örtülmüş manâsına değildir. Eğer ism-i meful manâsına olsa örtülü bir hicap demek olur ki bunun da bir manâsı olmaz. Gerçi kâfirler her şeyi duyup işitirler ve görürlerse de işitmekten ve görmekten hasıl olacak nıenfeatten mahr rum olduklarına işaret için kalplerine ve gözlerine perde çekilmiş gibi kör ve sağır menzilinde oldukları beyan olunmuştur. Çünkü onlar; erbâb-ı lisândan kalpleri ile manâyı fehmeder ve kulakları ile elfâzı işitir oldukları halde irade-i cüz'iyelerini işitmeye ve anlamaya sarfetmekten imtina ve hakkı duymaktan istinkâf ederek ayât-ı beyyinâtın manâlarını düşünmekten yüz çevirip asla meyletmediklerine işaret için Vacip Tealâ bu âyette kalpleri perdeli ve kulakları sağır olduğunu beyan etmiştir. Zira; menfeati fevt olan nimet yok hükmündedir ve kalplerinin manâyı anlamaktan hâlî olduğunu beyandan sonra kulaklarının işitmekten imtina ettiğini beyan; kâfirlerin hamakatta terakkilerini beyan içindir. Yani; «kalpleriyle manâyı anlamak şöyle dursun herkesin işittiği elfâzı bile işitmeye kulaklarını sarf etmezler» demektir.

İsra' 17:46

Vacip Tealâ vahdaniyyetini ve cemi' nekâisten münezzeh olduğunu beyandan sonra mertebe-i nübüvveti beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem er Rusûl! Sen kemâl-i huşu'.üzere Kur'an'ı tilâvet edip rumuzâtına ve hakayıkına muttali* olduğunda biz seni düşmanların şerrinden muhafaza etmek üzere seninle âhirete iman etmiyen düşmanların beyninde bir perde halk ederiz ki o perde sana su-u kastedecek düşmanların gözlerinden seni setreder. Binaenaleyh; onlar seni göremezler ve onlar Kur'an'ı fehm etmezler. Zira; biz onların kalpleri üzerinde bir perde halkederiz ki o perde onların, -Kur'an'm hakâyıkım anlamalarına mani olur ve kulaklarında bir ağırlık halkederiz ki onun sebebiyle Kur'an'm manâsını anlamadıkları gibi elfâzını da işitmezler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile Kureyş'ten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulüllah nâs üzerine Kur'an'ı okuyup tebliğe başladığında Kureyş'ten bazıları ıslık çalar ve bazıları ellerini birbirine vurur, bazıları da şiirler söylemekle halkın zihnîni teşviş ve Resulüllah'a eza ederlerdi. İşte o misilli kimselerin ahvalini beyan ve onları zem için Allahü Tealâ bu âyeti inzal buyurmuştur. Hatta sûresi nazil olunca (Ebu Leheb) in haremi Resulüllaha vurmak üzere elinde bir taşla huzur-u risâlete gelir ve maiyyet-i nebeviyyede bulunan (Ebu Bekir) hazretlerine «Arkadaşın nerededir? Beni zem edermiş. Ben bu taşla onun başını yaracağım» demesi üzerine Ebu Bekir hazretleri «Resulüllah şiir söylemedi ki seni zemmetsin» buyurmuştur. O kadın geri dönüp gidince Hazret-i (Ebu Bekir) «Ya Resulellah! Bu kâfire seni görmedi» dediğinde Resulüllahın bu âyeti kıraat ettiği ve aramıza" bir melek perde oldu buyurduğu rnervîdir ki bu âyetin sırrı işte bu suretle zuhur etmiştir. Âyette h'i câb-t mestûrla murad, Allahü Tealâ'mn onların gözlerinde halkettiği bir perdedir ki o perde sebebiyle onlar Resulüllah'ı su-u kast zamanında görmezlerdi, demektir. ism-i meful sigası üzerine ism-i faildir. Binaenaleyh manâsı; bir hicâb ki satir yani örter demektir. Çünkü hicâb; satir yani örtücüdür, yoksa Örtülmüş manâsına değildir. Eğer ism-i meful manâsına olsa örtülü bir hicap demek olur ki bunun da bir manâsı olmaz. Gerçi kâfirler her şeyi duyup işitirler ve görürlerse de işitmekten ve görmekten hasıl olacak nıenfeatten mahr rum olduklarına işaret için kalplerine ve gözlerine perde çekilmiş gibi kör ve sağır menzilinde oldukları beyan olunmuştur. Çünkü onlar; erbâb-ı lisândan kalpleri ile manâyı fehmeder ve kulakları ile elfâzı işitir oldukları halde irade-i cüz'iyelerini işitmeye ve anlamaya sarfetmekten imtina ve hakkı duymaktan istinkâf ederek ayât-ı beyyinâtın manâlarını düşünmekten yüz çevirip asla meyletmediklerine işaret için Vacip Tealâ bu âyette kalpleri perdeli ve kulakları sağır olduğunu beyan etmiştir. Zira; menfeati fevt olan nimet yok hükmündedir ve kalplerinin manâyı anlamaktan hâlî olduğunu beyandan sonra kulaklarının işitmekten imtina ettiğini beyan; kâfirlerin hamakatta terakkilerini beyan içindir. Yani; «kalpleriyle manâyı anlamak şöyle dursun herkesin işittiği elfâzı bile işitmeye kulaklarını sarf etmezler» demektir. Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı işitmek için kalplerini, kulaklarını sarfetmediklerini beyandan sonra kâfirlerin Kur'an'dan firar ettikleri gibi Tevhidden dahi firar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlerin sözünü ve kıraatini dinleyip dinlemediklerine iltifat etme. Zira; onlar sözünü ve tilâvetini işittiklerinde tekzib ve istihza etmek garazına binaen işittiklerini biz herkesten ziyade biliriz. Zira; sen söylerken onlar beyinlerinde fısıltıya başlarlar. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müşrikler Kur'an'ı bir garaz-ı sahiha nıebni dinlemez, belki istihza ve tekzîb gibi bir garaz-ı fasit üzere dinlerlerdi. Hatta Resulüllah Kur'an tilâvet ederken beyinlerinde fısıltı yaparlardı. Çünkü; onlardan bazıları haşa Resulüllaha «mecnundur)', bazıları «sâhirdir» ve bazıları «kâhindir» demekle birbirlerine gizlice söylerlerdi. Binaenaleyh Cc nab-ı Hak bu âyetle resulüne onların halini bildirmekle Kur'an'' dinleyip dinlemediklerine iltifat etmemesini tavsiye etmiştir. Çünkü; zahirde dinler gibi görünseler bile batında maksatları fasit ve adavetleri gizlidir. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyetle Resulünü tos-liye etmiştir. Çünkü '«onların ne gibi sebebe mebnî dinlediklerini biz biliriz» demek; «ilmimizin muktezâsı garaz-ı fasitlerinin ve fısıltılarının cezasını veririz» demektir. Necvâ mastar olduğuna nazaran yani onlar necvâ sahipleri demektir. Çünkü; müşrikler ayn-ı noc-vâ olmaz, necvâ sahipleri olur. Yahud fısıltılarının çokluğundan kinaye olmak üzere «onlar habibim! Senin hakkında o kadar fısıltı yaparlar ki sanki aynı fısıltı kesilmişlerdir» demektir. Ehl-i hakka karşı batılı irtikâp edenlerin her zamanda halleri, gizli konuşmak ve hakkı yıkmak için bir takım ifratlar tasni' ve hakkı iltizam edenleri rahatsız eylemek için şurada burada fısıltı yapmak ve hakkı örtmektir. Lâkin her zaman hak galebe eder ve batılı irtikâp edenlerin hileleri ayaklarına dolaşmaktan hâlî kalmaz.

İsra' 17:47

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüllah hakkında gizli konuştuklarını icmâlen beyandan sonra gizli sözlerinin neden ibaret olduğunu tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zikret yâ Ekrem-er Rusül! Şol zamanı ki o zamanda sana ve Kur'an'a iman etmeyin ve nefsine vesair ebnâ-yı cinsine zulmeden muannid zalimler ehl-i imana «Ey müminler! Siz ittibâ' etmediniz, ancak sihrolunmuş ve aklı muhtel olmuş ve sözü birbirine karışmış bir kimseye ittibâ ediyorsunuz. Binaenaleyh; sizin teba-iyyetiniz hatadır» demekle sana tebaiyyet eden ehl-i imanın zihinlerini iğfal etmek isterler. Nazar et gör habibim! Sana sâhir, şâir ve kâhin demek gibi nasıl durub-u emsaller beyan ettiler ki, seni bazan şaire, ba'zan kâhine, bazan da sâhire teşbih ettiler ve şu is-nâd ettikleri şeylerin cümlesinde tarîk-i haktan çıktılar. İftira ve bühtanla dalâleti irtikâp ettiler. Binaenaleyh; kendilerince herkes nazarında kabul olunacak ta'na salih bir yol bulmaya kaadir olamadılar. Zira; ta'n'a vesile ittihaz ettikleri şeyler herkesçe hüsnü kabul göremediği gibi âleme karşı gülünç şeyler olduğundan ne diyeceklerini şaşırdılar ve hayrette kaldılar, herkese dinletecek bir şey bulup içinde.n çıkamadılar. Çünkü; Resulüllah hakkında ne söyleseler kendi kalplerinin inanamadığı bir takım hezeyandan ibarettir. Bu âyette dalâletleri yle murad; Resulüllah'a isnâd ettikleri şeylerde dalâlet olduğuna işaret için dalâletlerinin durûb-u emsalin neticesi olduğuna delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet; Kureyş'ten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulüllah Kureyş'in eşrafını davet etmesini Hazret-i Ali'ye emreder, Hz. Ali de onları davet eder. Resulüllah Kur'an okur ve onları Kelime-i tevhid'e davet eder, orada bulunan eşraf, Resulüllah'a lâyık olmadık şeyleri beyinlerinde söyleşirler. Cenab-ı Hak onların hallerini' bu âyetle Resulüne tasvir eder] Şu rivayete nazaran Kurcyş eşrafı yekdiğerine «Aman tâbi' olmayın. Eğer tâbi' olursanız bir racül-ü mecnuna tâbi' olursunuz» diyerek birbirlerine vesâyâda bulundular ve bunların bu minval üzere fısıltıları zulmolduğuna işaret için Vacip Tealâ onları zalim unvanıyla zikirle zulümlerini tasrih etmiştir. Çünkü Beyzavî'nin beyanı veçhile makam, zamir makamı idi. Zira yerinde denilse olabilirken zamir yerinde ism-i zahir olarak gelmesi söyledikleri sözlerin zulmolduğunu âleme ilân eylemek ve bu misilli iftiradan herkesin hazer etmesi lâzım olduğunu bildirmektir.

İsra' 17:48

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüllah hakkında gizli konuştuklarını icmâlen beyandan sonra gizli sözlerinin neden ibaret olduğunu tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zikret yâ Ekrem-er Rusül! Şol zamanı ki o zamanda sana ve Kur'an'a iman etmeyin ve nefsine vesair ebnâ-yı cinsine zulmeden muannid zalimler ehl-i imana «Ey müminler! Siz ittibâ' etmediniz, ancak sihrolunmuş ve aklı muhtel olmuş ve sözü birbirine karışmış bir kimseye ittibâ ediyorsunuz. Binaenaleyh; sizin teba-iyyetiniz hatadır» demekle sana tebaiyyet eden ehl-i imanın zihinlerini iğfal etmek isterler. Nazar et gör habibim! Sana sâhir, şâir ve kâhin demek gibi nasıl durub-u emsaller beyan ettiler ki, seni bazan şaire, ba'zan kâhine, bazan da sâhire teşbih ettiler ve şu is-nâd ettikleri şeylerin cümlesinde tarîk-i haktan çıktılar. İftira ve bühtanla dalâleti irtikâp ettiler. Binaenaleyh; kendilerince herkes nazarında kabul olunacak ta'na salih bir yol bulmaya kaadir olamadılar. Zira; ta'n'a vesile ittihaz ettikleri şeyler herkesçe hüsnü kabul göremediği gibi âleme karşı gülünç şeyler olduğundan ne diyeceklerini şaşırdılar ve hayrette kaldılar, herkese dinletecek bir şey bulup içinde.n çıkamadılar. Çünkü; Resulüllah hakkında ne söyleseler kendi kalplerinin inanamadığı bir takım hezeyandan ibarettir. Bu âyette dalâletleri yle murad; Resulüllah'a isnâd ettikleri şeylerde dalâlet olduğuna işaret için dalâletlerinin durûb-u emsalin neticesi olduğuna delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet; Kureyş'ten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulüllah Kureyş'in eşrafını davet etmesini Hazret-i Ali'ye emreder, Hz. Ali de onları davet eder. Resulüllah Kur'an okur ve onları Kelime-i tevhid'e davet eder, orada bulunan eşraf, Resulüllah'a lâyık olmadık şeyleri beyinlerinde söyleşirler. Cenab-ı Hak onların hallerini' bu âyetle Resulüne tasvir eder] Şu rivayete nazaran Kurcyş eşrafı yekdiğerine «Aman tâbi' olmayın. Eğer tâbi' olursanız bir racül-ü mecnuna tâbi' olursunuz» diyerek birbirlerine vesâyâda bulundular ve bunların bu minval üzere fısıltıları zulmolduğuna işaret için Vacip Tealâ onları zalim unvanıyla zikirle zulümlerini tasrih etmiştir. Çünkü Beyzavî'nin beyanı veçhile makam, zamir makamı idi. Zira yerinde denilse olabilirken zamir yerinde ism-i zahir olarak gelmesi söyledikleri sözlerin zulmolduğunu âleme ilân eylemek ve bu misilli iftiradan herkesin hazer etmesi lâzım olduğunu bildirmektir.

İsra' 17:49

Vacip Tealâ kâfirlerin İlahiyatta ve nebeviyâtta şüphelerini beyandan sonra emri âhirette şüphelerini beyan etmek üzere buyuruyor. Kâfirler işte bu sözleriyle haşri ve ahvâl-i ahireti inkâr ettiler. Bir şeyin ufalıp rüzgâr götürecek kadar ince toz olmasıdır. Kâfirlerin şüpheleri; «İnsan vefat edince azaları kurur ve çürür toprağa karışır. Binaenaleyh; vücud-u insanda bulunan eczâ-yı mâiye suya ve eczâ-yı türâbiye toprağa ve eczâ-yi nâriye ateşe ve eczâ-yi havâiye havaya karıştıktan sonra bunların cemîi ve ayniyle hayat bulması mümkün değildir» derler. Bu şüphenin menşei; kudret-i İlâhiyeyi zayıf ve noksan görmektir. Çünkü; Allahü Tealâ'nın ilminin kemâlini ve kudret-i tâmmını itikat edenlere bunlar için şüpheye mahal kalmaz. Zira; Allahü Tealâ cemi cüz'iyâtı bilince insanın eczası her ne kadar âlemin eczasına karışırsa da her cüz'ü ilm-i İlâhîde malûm ve mümtaz olduğundan beher zerresini Vâcib Tealâ'nın cem' edeceğinde şüphe yoktur. Velhâsıl Allahü Tealâ mümkinâtm kâffesini icada kaadir olunca insanın dağılmış eczalarını cem' etmeye, aklını, fikrini ve sair hislerini iadeye dahi kaadirdir. Binaenaleyh; bu âyet-i celîle haşrin mevtanın eczâ-yı müteferrikasını cem'etmek suretiyle olacağına delâlet eder. Vacip Tealâ ahvâl-i âhiret hakkında kâfirlerin şüphelerini beyandan sonra onların şüphelerine cevab-ı beyan etmek üzere buvuruvor.

İsra' 17:50

Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Haşri inkâr eden kâfirleri ilzam için sen de ki «Ey müşrikW! Siz haşri inkâr etmeyin. Zira: insanların o çürümüş olan eczalarımın dünyada hayatları sebkettiğinden onları tekrar ihya; eski hayatlarını iade olduğu cihetle bu misilli haşir, baîd addedilecek bir şey değildir. Çünkü; evvelden halatla ülfet eden eczanın tekrar hayat bulmasında garabeti mucip bir şey yoktur, belki siz asla hayatla ülfet etmedik taş, demir veyahut kalbinizde pek büyük olan semâvât ve arzdan hayat kabul etmesi gayet uzak olan bir mahlûk olun. Şu taş, demir veya başka hayatla muttasıf olmadık bir mahlûk olsanız ve bunların hayat bulmaları sizin nefsinizde gayet uzak olduğu halde bunlardan birisi olduğunuzda bile yine Allahü Tealâ sizi ihya eder. Şu halde taş, demir olduğunuzda ihyaya kaadir olunca evvelden hayatla ülfet etmiş olan eczalarınızı neden ihyaya kaadir olmasın ve bunu niçin uzak addedersiniz?» demekle sen cevap verince o kâfirler inat ederek elbette derler ki «Bizi vefat edip çürümüş kemik olduktan sonra kim iade edecek ve bu misilli ihyaya kim kaadir olabilir?» .Bu sözleriyle kudret-i İlâhiyeyi inkâra cür'et ederler. Onların bu inkârları üzerine habibim! Sen de ki «Sizi şol Allahü Tealâ ihya eder ki o Allahü Tealâ sizi ibtidâ-yı halinizde halk eden halikınizdır. Zira; bir madde ve misâl sebketm eksizin evvel emirde sizi icada kaadir olan Allahü Tealâ elbette iadenize dahi kaadirdir.» Sen böyle cevap verince onlar istihza tarîkıyla başlarını sallarlar ve sana karşı gözleri ve kaslarıyla zahirde tasdik eder gibi görünürler. Halbuki maksatları istihzadır ve başlarını tahrik ederek «Ne zamandır kıyamet ve ne vakit olacak bu ihya? Evvel geçen Resuller de senin gibi bu davada bulundular. Halbuki onlar gideli binlerce sene oldu, hâlâ vuku bulmadı. Ya Muhammed! (S.A.) Sen de onlar gibi haşir vukuunu iddia ediyorsun. Bu; bilinmez ve tükenmez bir davadır» demekle müdafaa ederler. Sen bu müdafaalarına cevapta de ki «Kıyametin vukuu yakın olması me'mûldür. Zira; emr-i risâ-let bitti ve esas din tahkim' olundu. Binaenaleyh; çok zaman geçmez vuku bulur. Şu halde haşrin vukunu gözetin şol günde ki o günde rabbınız hasreder ve muhasebeniz için sizi davet eder ve siz de rabbınızın kudretini ikrar ve sena eder olduğunuz halde ke-mâl-i itaatle icabet edersiniz ve yevm-i kıyametin şiddetini ve uzun müddetini görünce dünyada durmadınız, illâ az bir müddet durduğunuzu zannedersiniz. Çünkü; dünyanın müddeti ve sizin ömrünüz ne kadar uzun olsa kıyamet gününe nisbetle gayet az olduğundan düyada bir çok zaman geçti kıyamet halâ vuku bulmadı dediğiniz halde kıyamette dünyanın müddeti nazarınızda gayet az olacaktır. » Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlere taş ve demir olmalarıyla emir; onları ta'cîz içindir. Kâfirlerin kalplerinde büyük olan mahlûkla murad; yer ve gökler olmak ihtimali olduğu gibi ölüm olmak ihtimali de vardır. Çünkü; insanların nazarında ölümden daha büyük birşey yoktur. Yani, «Sizin nazarınızda pek büyük olan ölüm olsanız dahi Allahü Tealâ sizi yine ihya eder" demektir. Şu halde emr-i hakiki olmayıp emr-i ta'cîzî olunca ma'nâyı nazım: … Yani «Çürümüş kemik olmayınız da kemikten1 daha sert taş ve daha kuvvetli demir ve daha büyük bir mahlûk olun. Zira; bunlardan birisi dahi olsanız sizi Allahü Tealâ ihya eder. Çünkü; sizin eczanızın hayatı kaabildir, Allahü Tealâ da ihyaya kaadirdir» demek olur. Kâfirlerin inkârı; İki şeye münhasırdır : Birincisi; çürümüş kemiğin hayat kabiliyetini inkâr, İkincisi; Cenab-ı Hakkın ihyaya kudretini inkârdır. Bunun her ikisine de cevap verilmiştir. Bu âyette hamidle murad; emr-i ilâhîdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahud hamidle murad; Allahü Tealâ'yi marifet, tâat ve kudretini senadır. Buna nazaran manâ-yı. nazım: l'Rabbınızın sizi hesap için davet ettiği günde Allah'ı bilir ve emrine itaatle kudretini sena eder olduğunuz halde davetine icabet edersiniz] demektir. Allahü Tealâ'nın kelâmında kelimesi vacip manâsına olduğundan «kıyamet elbette yakın» demektir.

İsra' 17:51

Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Haşri inkâr eden kâfirleri ilzam için sen de ki «Ey müşrikW! Siz haşri inkâr etmeyin. Zira: insanların o çürümüş olan eczalarımın dünyada hayatları sebkettiğinden onları tekrar ihya; eski hayatlarını iade olduğu cihetle bu misilli haşir, baîd addedilecek bir şey değildir. Çünkü; evvelden halatla ülfet eden eczanın tekrar hayat bulmasında garabeti mucip bir şey yoktur, belki siz asla hayatla ülfet etmedik taş, demir veyahut kalbinizde pek büyük olan semâvât ve arzdan hayat kabul etmesi gayet uzak olan bir mahlûk olun. Şu taş, demir veya başka hayatla muttasıf olmadık bir mahlûk olsanız ve bunların hayat bulmaları sizin nefsinizde gayet uzak olduğu halde bunlardan birisi olduğunuzda bile yine Allahü Tealâ sizi ihya eder. Şu halde taş, demir olduğunuzda ihyaya kaadir olunca evvelden hayatla ülfet etmiş olan eczalarınızı neden ihyaya kaadir olmasın ve bunu niçin uzak addedersiniz?» demekle sen cevap verince o kâfirler inat ederek elbette derler ki «Bizi vefat edip çürümüş kemik olduktan sonra kim iade edecek ve bu misilli ihyaya kim kaadir olabilir?» .Bu sözleriyle kudret-i İlâhiyeyi inkâra cür'et ederler. Onların bu inkârları üzerine habibim! Sen de ki «Sizi şol Allahü Tealâ ihya eder ki o Allahü Tealâ sizi ibtidâ-yı halinizde halk eden halikınizdır. Zira; bir madde ve misâl sebketm eksizin evvel emirde sizi icada kaadir olan Allahü Tealâ elbette iadenize dahi kaadirdir.» Sen böyle cevap verince onlar istihza tarîkıyla başlarını sallarlar ve sana karşı gözleri ve kaslarıyla zahirde tasdik eder gibi görünürler. Halbuki maksatları istihzadır ve başlarını tahrik ederek «Ne zamandır kıyamet ve ne vakit olacak bu ihya? Evvel geçen Resuller de senin gibi bu davada bulundular. Halbuki onlar gideli binlerce sene oldu, hâlâ vuku bulmadı. Ya Muhammed! (S.A.) Sen de onlar gibi haşir vukuunu iddia ediyorsun. Bu; bilinmez ve tükenmez bir davadır» demekle müdafaa ederler. Sen bu müdafaalarına cevapta de ki «Kıyametin vukuu yakın olması me'mûldür. Zira; emr-i risâ-let bitti ve esas din tahkim' olundu. Binaenaleyh; çok zaman geçmez vuku bulur. Şu halde haşrin vukunu gözetin şol günde ki o günde rabbınız hasreder ve muhasebeniz için sizi davet eder ve siz de rabbınızın kudretini ikrar ve sena eder olduğunuz halde ke-mâl-i itaatle icabet edersiniz ve yevm-i kıyametin şiddetini ve uzun müddetini görünce dünyada durmadınız, illâ az bir müddet durduğunuzu zannedersiniz. Çünkü; dünyanın müddeti ve sizin ömrünüz ne kadar uzun olsa kıyamet gününe nisbetle gayet az olduğundan düyada bir çok zaman geçti kıyamet halâ vuku bulmadı dediğiniz halde kıyamette dünyanın müddeti nazarınızda gayet az olacaktır. » Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlere taş ve demir olmalarıyla emir; onları ta'cîz içindir. Kâfirlerin kalplerinde büyük olan mahlûkla murad; yer ve gökler olmak ihtimali olduğu gibi ölüm olmak ihtimali de vardır. Çünkü; insanların nazarında ölümden daha büyük birşey yoktur. Yani, «Sizin nazarınızda pek büyük olan ölüm olsanız dahi Allahü Tealâ sizi yine ihya eder" demektir. Şu halde emr-i hakiki olmayıp emr-i ta'cîzî olunca ma'nâyı nazım: … Yani «Çürümüş kemik olmayınız da kemikten1 daha sert taş ve daha kuvvetli demir ve daha büyük bir mahlûk olun. Zira; bunlardan birisi dahi olsanız sizi Allahü Tealâ ihya eder. Çünkü; sizin eczanızın hayatı kaabildir, Allahü Tealâ da ihyaya kaadirdir» demek olur. Kâfirlerin inkârı; İki şeye münhasırdır : Birincisi; çürümüş kemiğin hayat kabiliyetini inkâr, İkincisi; Cenab-ı Hakkın ihyaya kudretini inkârdır. Bunun her ikisine de cevap verilmiştir. Bu âyette hamidle murad; emr-i ilâhîdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahud hamidle murad; Allahü Tealâ'yi marifet, tâat ve kudretini senadır. Buna nazaran manâ-yı. nazım: l'Rabbınızın sizi hesap için davet ettiği günde Allah'ı bilir ve emrine itaatle kudretini sena eder olduğunuz halde davetine icabet edersiniz] demektir. Allahü Tealâ'nın kelâmında kelimesi vacip manâsına olduğundan «kıyamet elbette yakın» demektir.

İsra' 17:52

Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Haşri inkâr eden kâfirleri ilzam için sen de ki «Ey müşrikW! Siz haşri inkâr etmeyin. Zira: insanların o çürümüş olan eczalarımın dünyada hayatları sebkettiğinden onları tekrar ihya; eski hayatlarını iade olduğu cihetle bu misilli haşir, baîd addedilecek bir şey değildir. Çünkü; evvelden halatla ülfet eden eczanın tekrar hayat bulmasında garabeti mucip bir şey yoktur, belki siz asla hayatla ülfet etmedik taş, demir veyahut kalbinizde pek büyük olan semâvât ve arzdan hayat kabul etmesi gayet uzak olan bir mahlûk olun. Şu taş, demir veya başka hayatla muttasıf olmadık bir mahlûk olsanız ve bunların hayat bulmaları sizin nefsinizde gayet uzak olduğu halde bunlardan birisi olduğunuzda bile yine Allahü Tealâ sizi ihya eder. Şu halde taş, demir olduğunuzda ihyaya kaadir olunca evvelden hayatla ülfet etmiş olan eczalarınızı neden ihyaya kaadir olmasın ve bunu niçin uzak addedersiniz?» demekle sen cevap verince o kâfirler inat ederek elbette derler ki «Bizi vefat edip çürümüş kemik olduktan sonra kim iade edecek ve bu misilli ihyaya kim kaadir olabilir?» .Bu sözleriyle kudret-i İlâhiyeyi inkâra cür'et ederler. Onların bu inkârları üzerine habibim! Sen de ki «Sizi şol Allahü Tealâ ihya eder ki o Allahü Tealâ sizi ibtidâ-yı halinizde halk eden halikınizdır. Zira; bir madde ve misâl sebketm eksizin evvel emirde sizi icada kaadir olan Allahü Tealâ elbette iadenize dahi kaadirdir.» Sen böyle cevap verince onlar istihza tarîkıyla başlarını sallarlar ve sana karşı gözleri ve kaslarıyla zahirde tasdik eder gibi görünürler. Halbuki maksatları istihzadır ve başlarını tahrik ederek «Ne zamandır kıyamet ve ne vakit olacak bu ihya? Evvel geçen Resuller de senin gibi bu davada bulundular. Halbuki onlar gideli binlerce sene oldu, hâlâ vuku bulmadı. Ya Muhammed! (S.A.) Sen de onlar gibi haşir vukuunu iddia ediyorsun. Bu; bilinmez ve tükenmez bir davadır» demekle müdafaa ederler. Sen bu müdafaalarına cevapta de ki «Kıyametin vukuu yakın olması me'mûldür. Zira; emr-i risâ-let bitti ve esas din tahkim' olundu. Binaenaleyh; çok zaman geçmez vuku bulur. Şu halde haşrin vukunu gözetin şol günde ki o günde rabbınız hasreder ve muhasebeniz için sizi davet eder ve siz de rabbınızın kudretini ikrar ve sena eder olduğunuz halde ke-mâl-i itaatle icabet edersiniz ve yevm-i kıyametin şiddetini ve uzun müddetini görünce dünyada durmadınız, illâ az bir müddet durduğunuzu zannedersiniz. Çünkü; dünyanın müddeti ve sizin ömrünüz ne kadar uzun olsa kıyamet gününe nisbetle gayet az olduğundan düyada bir çok zaman geçti kıyamet halâ vuku bulmadı dediğiniz halde kıyamette dünyanın müddeti nazarınızda gayet az olacaktır. » Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlere taş ve demir olmalarıyla emir; onları ta'cîz içindir. Kâfirlerin kalplerinde büyük olan mahlûkla murad; yer ve gökler olmak ihtimali olduğu gibi ölüm olmak ihtimali de vardır. Çünkü; insanların nazarında ölümden daha büyük birşey yoktur. Yani, «Sizin nazarınızda pek büyük olan ölüm olsanız dahi Allahü Tealâ sizi yine ihya eder" demektir. Şu halde emr-i hakiki olmayıp emr-i ta'cîzî olunca ma'nâyı nazım: … Yani «Çürümüş kemik olmayınız da kemikten1 daha sert taş ve daha kuvvetli demir ve daha büyük bir mahlûk olun. Zira; bunlardan birisi dahi olsanız sizi Allahü Tealâ ihya eder. Çünkü; sizin eczanızın hayatı kaabildir, Allahü Tealâ da ihyaya kaadirdir» demek olur. Kâfirlerin inkârı; İki şeye münhasırdır : Birincisi; çürümüş kemiğin hayat kabiliyetini inkâr, İkincisi; Cenab-ı Hakkın ihyaya kudretini inkârdır. Bunun her ikisine de cevap verilmiştir. Bu âyette hamidle murad; emr-i ilâhîdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahud hamidle murad; Allahü Tealâ'yi marifet, tâat ve kudretini senadır. Buna nazaran manâ-yı. nazım: l'Rabbınızın sizi hesap için davet ettiği günde Allah'ı bilir ve emrine itaatle kudretini sena eder olduğunuz halde davetine icabet edersiniz] demektir. Allahü Tealâ'nın kelâmında kelimesi vacip manâsına olduğundan «kıyamet elbette yakın» demektir.

İsra' 17:53

Vacip Tealâ kâfirlerin âhireti inkârlarına verilecek cevabı beyandan sonra kâfirleri irşâd için söylenecek sözlerin gayet mülayim olmasını tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani ya Ekrem-er Rusül! Sen va'z u nasihat suretiyle mümin kullarıma de ki onlar ashab-ı dalâli irşâd için söz söylemek ve onlarla nıüdavele-i efkâr etmek üzere söze başladıklarında kâfirlerin kalplerini yumuşatacak ve rikkatlerini celbedecek söz söylesinler ve husn-ü kabul görecek güzel sözleri intihâb ederek tarik-ı hakka davet eylesinler ki sözlerinin tesiri olsun, ağır ve kalplerini incitecek söz söylemesinler. Kalbi rencide edecek sözün tesiri olmadığı gibi aralarında fitneye de badî olur. Zira şeytan; beyinlerini ifsâd-la fitneye düşürür. Hatta fitneyi münazaaya ve münazaayı muka-teleye kadar ilerletir, arada husumetler meydana gelince nasihat-tan garaz fevtolduğu gibi bir çok zararlar meydana gelir. Çünkü şeytan; adaveti açık bir düşmandır, adaveti zahir olduğu gibi fitnesi de daimdir ki her zaman fırsata muntazırdır. Binaenaleyh; eline geçen fırsatı fevt etmez. Şu halde halkı irşâd için nasihat edecek kimse üzerine vacip olan nâsı hakka davette gayet tatlı söyleyip sert söylememektir. Çünkü; sözde huşunet ve gılzat daima hasmın inadına ve temerrüdüne sebep olduğu her zaman görülen ahvâldendir. İşte bu esasa binaen Cenab-i Hak kullarına güzel sözlerle konuşmalarını emretmiştir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. Yani «Söz söyleyenler söylesinler. Zira; fena söylerlerse şeytan beyinlerini ifsâd ve o söz sebebiyle şerri tahrik eder» demektir.

İsra' 17:54

Vacip Tealâ nasihat ve irşâd için söz söyleyeceklerin güzel söylemeleri lâzım olduğunu beyandan sonra sözünü güzel ve çirkin söyliyenleri bildiğini beyanla herkesin söylediği sö/e dikkat etmesi lâzım olduğunu tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey va'z u nasihat etmek sadedinde bulunan kimseler! Va'zmızda ahaliye «siz ehl-i nârdansınız» ve «Her belâyı göreceksiniz» ve «Siz kötü adamlarsınız» gibi şiddet ve gılzatlı söylemeyin, güzel kelimeler söyleyin ve o güzel kelimeler şunlardır : «Ey Nâs! Sizi bir çok ni'metlerle terbiye eden Rabbınız halinizi ve sözünüzü, ibadet veya kabahatinizi sizden daha ziyade bilir. Eğer Allahü Tealâ isterse sizi ibadete muvaffak kılar ve merhamet eder. Binaenaleyh iradenizi imana ve tâata sarfeder necat bulursunuz veyahut isterse sizi küfür ve sair masiyet üzere Öldürür ebedi nâr-ı cehennemde kalırsınız. Şu halde Allah'a ubudiyetin vazifesini yerine getirmekten başka çareniz yoktur. Binaenaleyh; iradenizi hayra sarfla tevfik-ı ilâhîye mazhar olmanızı düşünerek hayrata sa'yedin ki, semeresini göresiniz» demekle halkın rikkatini celbedecek hesâ-yihta bulunun. Halbuki habibim! Biz seni onlar üzerine vekil göndermedik, belki biz seni ibadete terğîb ve ma'siyetten tenfîr için gönderdik. Şu halde senin vazifen onlara ahkâm-ı şer'iyyeyi tebliğ etmektir. Bizim hal ü şanımızda onların iradelerini sarfa göre hayra muvaffak kılmak veyahut şerre alet edip rüsvâ etmektir. Binaenaleyh; onlara tebliğ hususunda mülayim söyle, onlardan vaki olan yolsuzluklara tahammül et. Zira; Rabbıh Tealâ'nın ilmi size münhasır değildir, belki semâvât ve arzda bulunan cümle mahlu-kâti ve her birinin ahvâlini ve lâyık oldukları mertebeleri bilir ve ilminin muktezası herkesin istihkakını verir. Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran müşriklerin ashâb-ı kirama ezada pek ileri gitmeleri ve Ashabın da Resulüllah'a şikâyetleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Yahud müşriklerden birisinin Hz. Ömer'e söğüp Hz. Ömer'in onu te'dîbe kıyam etmesi üzerine bu gibi yolsuzluğu af ve müdâratla emretmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Şu rivayete nazaran âyet; her halde yolsuzluk edenlere müdârat etmek lâzım olduğuna delâlet eder.

İsra' 17:55

Vacip Tealâ nasihat ve irşâd için söz söyleyeceklerin güzel söylemeleri lâzım olduğunu beyandan sonra sözünü güzel ve çirkin söyliyenleri bildiğini beyanla herkesin söylediği sö/e dikkat etmesi lâzım olduğunu tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey va'z u nasihat etmek sadedinde bulunan kimseler! Va'zmızda ahaliye «siz ehl-i nârdansınız» ve «Her belâyı göreceksiniz» ve «Siz kötü adamlarsınız» gibi şiddet ve gılzatlı söylemeyin, güzel kelimeler söyleyin ve o güzel kelimeler şunlardır : «Ey Nâs! Sizi bir çok ni'metlerle terbiye eden Rabbınız halinizi ve sözünüzü, ibadet veya kabahatinizi sizden daha ziyade bilir. Eğer Allahü Tealâ isterse sizi ibadete muvaffak kılar ve merhamet eder. Binaenaleyh iradenizi imana ve tâata sarfeder necat bulursunuz veyahut isterse sizi küfür ve sair masiyet üzere Öldürür ebedi nâr-ı cehennemde kalırsınız. Şu halde Allah'a ubudiyetin vazifesini yerine getirmekten başka çareniz yoktur. Binaenaleyh; iradenizi hayra sarfla tevfik-ı ilâhîye mazhar olmanızı düşünerek hayrata sa'yedin ki, semeresini göresiniz» demekle halkın rikkatini celbedecek hesâ-yihta bulunun. Halbuki habibim! Biz seni onlar üzerine vekil göndermedik, belki biz seni ibadete terğîb ve ma'siyetten tenfîr için gönderdik. Şu halde senin vazifen onlara ahkâm-ı şer'iyyeyi tebliğ etmektir. Bizim hal ü şanımızda onların iradelerini sarfa göre hayra muvaffak kılmak veyahut şerre alet edip rüsvâ etmektir. Binaenaleyh; onlara tebliğ hususunda mülayim söyle, onlardan vaki olan yolsuzluklara tahammül et. Zira; Rabbıh Tealâ'nın ilmi size münhasır değildir, belki semâvât ve arzda bulunan cümle mahlu-kâti ve her birinin ahvâlini ve lâyık oldukları mertebeleri bilir ve ilminin muktezası herkesin istihkakını verir. Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran müşriklerin ashâb-ı kirama ezada pek ileri gitmeleri ve Ashabın da Resulüllah'a şikâyetleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Yahud müşriklerden birisinin Hz. Ömer'e söğüp Hz. Ömer'in onu te'dîbe kıyam etmesi üzerine bu gibi yolsuzluğu af ve müdâratla emretmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Şu rivayete nazaran âyet; her halde yolsuzluk edenlere müdârat etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ cümlenin ahvâlini bildiğini beyandan sonra enbiyadan bazısını baz-ı ahar üzerine tafdîl ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ herşeyi ve herkesin halini bildiğinden nâsdan bazılarını nübüvvete ve bazılarını velayete ihtiyar ve enbiyâdan bazılarını da diğerleri üzerine tafdîl eder ve ey müşrikler! Siz Muhammed Aleyhisselâma «Ebu Talib'in yetimidir» diyerek nübüvveti münasip görmüyorsunuz. Halbuki nübüvvete ehlolam ve olmayanı Allahü Tealâ bilir, sünnet-i seniyye ve haslet-i hamîde cihetinden fazileti ziyade olanları diğerlerinden mümtaz kılar. Binaenaleyh; İbrahim Aleyhisselâmı hullet ve kemâl-i hilm ü ve-karla ve Musa Aleyhisselâmı tekellüm, asâ,. yed-i beyzâ ve sair mu'cizâtla ve İsâ Aleyhisselâmı envâı mu'cizât ve keramatla, Süleyman Aleyhisselâmı mülk ü saltanatla, bizim Resulümüzü de envâ-ı mu'cizât, şakk-ı kamer ve Mi'râc gibi enbiyâ-ı sabıkaya verilmeyen bir çok harikuladelerle mümtaz kılmıştır. Çünkü; herkesin istihkakını ve liyakatim bilir ve istihkakına göre verir..İşte bu kabilden olarak Hz. Davud da Zebur'la mümtaz kılınmıştır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Zebur, yüz elli sûre üzere müştemüdir. Bütün âyetleri duâ, sena, tehlîl ve tah-mîdden ibarettir. Hill ü hürmete ve ibadete dair ahkâmı mutazam-mın değildir. Binaenaleyh; Tevrat'ın ahkâmıyla amel ederlerdi. Davud Aleyhisselâm da Tevrat'ın ahkâmıyla hükmeder ve Zebur'u yalnız evrâd olarak tilavet ederdi. Zebur'da başka ahkâm olmadığı halde Resulüllah'ın hatem ül Enbiya ve ümmetinin de ümmetlerin hayırlısı olacağı zikrolunduğundan Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Davud'a Zebur'u verdiğini tasrih etmiştir. Yahud bu âyet ya-hudileri red için nazil olmuştur. Çünkü; Yahudiler Tevrat'tan sonra kitap nazil olmıyacağını ve Hz. Musa'dan sonra nebî.ba's"olunmı-yacağını iddia etmeleri üzerine Tevrat'tan sonra Zebur'un nazil olduğunu ve Musa Aleyhisselâmdan sonra Hz. Davud'un ba's olunduğunu beyanla onları red için bu âyet nazil olmuştur. Fahri Râzi ve Beyzavfnin beyanları veçhile enbiyânın tafdili fezail-i nefsâniyye ve alâik-i cismâniyeden alakayı kat'etmek suretiyle olup emval ve etbâın çokluğu ile olmadığına işaretle Davud Aleyhisselâmın saltanatı ve mülkü zikrolunmamıştır, ancak fazilet; ilimle ve hısâl-i hamîdeyle olduğundan Hz. Davud'un kitabı zikro-lunmuştur.

İsra' 17:56

Vacip Tealâ enbiyadan bazılarını tafdîl ettiğini beyandan sonra müşrikleri ilzam ve iskât için buyuruyor. Sizi musibetten kurtarmak şöyle dursun kendi nefislerinden bile zararı defede-mezler. Şu halde siz onlara ne kadar yalvarsanız, ne kadar ibadet etseniz faydası olmadığı gibi bir çok zararını da göreceğiniz şüphesizdir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran nâsın bazısı melekleri ve bazısı İsâ Aleyhisselâmı ve bazısı Üzeyr Aleyhisselâmı ma'bûd ittihaz ettiklerinden onların mezheplerinin butlanını ve bunlardan hiç birisi nâs üzerine nazil olan kaht u gala, fakr u faka, emraz, veba ve saire gibi âfetlerden hiç birisini üzerlerinden kaldırmağa ve başka tarafa tahvile kadir olamadıklarını beyanla bu gibi batıl itikatta bulunanları intibaha davet için bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

İsra' 17:57

Vacip Tealâ müşriklerin mabud itikat ettikleri şeylerin hallerini beyanla irşAd etmek üzere buyuruyor. Çünkü azab; mahzurlu yani korkuludur. Binaenaleyh; kâfirlerin mabud ittihaz ettikleri melekler, İsa ve Üzeyr Aleyhimes-selâm rablarının azabından korkar ve rahmetini rica ederler ki cümlesi Allattın kulları olub acz ve ihtiyaç içindedirler. Şu halde bu zevat Allah'a ibadetle meşgul olunca kâfirlerin Tevhid'i itikatla ibadet etmeleri daha evlâdır. Ebussuud efendinin beyanı veçhile kâfirlerin ulûhiyete şe-rîk itikat ederek ibâdet ettikleri zevatın ulûhiyetle münasebetleri olmadığına ve ulûhiyet mertebesinden gayet uzak olduklarına işaret için bû'd-ü meratibe mevzu olan lâfzı vârid olmuştur. Hulâsa; kâfirlerin mabud ittihaz ettikleri zevat Allah'ın kulları olup onlar da şâir kullar gibi Allah'a ibadetle takarrub etmek arzusunda bulundukları, Allah'ın rahmetini ümîd ve azabından endişe ettikleri, kendileri âbid olup ma'bûd olmaya salâhiyetleri olmadığı, Allah'ın azabı korkulmaya şayan olup mahzurlu ve binaenaleyh; herkesin ibadetini Allah'a hasretmesi vacip olduğu bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:58

Vacip Tealâ azabının korkulmağa şayan olduğunu beyandan sonra bilfiil azab ettiğini ve dünyanın akibetini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; yazıldığı veçhile vaki olur asla hilaf olmaz. Çünkü; her karyenin kendi isyanı, tarîk-ı haktan çıkmakla dalâli ve fısk u fücuru irtikâp ettikçe mev'ûd olan zamanda ihlâki muhakkaktır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile sulehânın mevtle ve zalimlerin de azapla ihlâk olunacağı mervîdir. Bu âyet-i Celile, kıyametten evvel karyelerin akibeti ya helak veyahut azap olduğuna delâlet eder. Medarik'te beyan olunduğu veçhile (İmam-ı Mukatil) in (Dahhâk) darl rivayetine nazaran âyette karye yle murad; bilûmum karyedir. Zira karye; siyâk-ı nefîde vaki olduğu için umuma şâmildir. Binaenaleyh; (Mekke) nin Habeş eliyle, (Medine) nin açlıkla, (Basra) nın suya garkolmakla, (Tirmiz) in tâûnla ve-sâir bilâdın her birerlerinin birer belâ ile helak olacağı mervîdir. Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını ve isyan sebebiyle karyelerinin- ihlâkini beyandan sonra nübüvvete müteallik bazı mesaili beyan etmek üzere buyuruyor. Yani Habibim! Kureyş kavminin senden istedikleri mucizeleri irsal etmekten bizi hiç bir şey menetmedi. Zira; her istediklerini halketmeye kadiriz, ancak evvel geçen ümmetlerin istedikleri âyetler kendilerine gelince tekzîb etmeleri mani olmuştur. Çünkü; bizim adet-i kadîmemiz bir millet resulünden istediği mucize verilir de iman etmezlerse derhal onları ihlâk etmektir. Binaenaleyh; Kureyş'in senden istedikleri âyetleri verdiğimizde iman etmeyince derhal ihlâk ederiz. Halbuki ümmet-i Muhammediyenin azab-ı kahırla hepsinin birden helak olunmıyacaklarına dâir hükm-ü ilâhi sebketmiştir. Binaenaleyh; Kureyş'in istedikleri mucizelerin verilmediği haklarında ni'mettir. Çünkü; azaplarının te'hirine sebeptir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Kureyş'in (Ce-bel-i Safa) nın altın olmasını Resulüllah'dan mucize olarak istemeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir. İşbu sebeb-i nüzule nazaran manâ-yı âyet:

İsra' 17:59

Binaenaleyh; korkmayanları ihlâk ederiz. Yani; geçmiş milletlerin hallerinde şek ve isyanları sebebiyle helaklerinde tereddüt ederseniz Semûd kavmini zikredin. Zira; onlar Salih Aleyhisselâmın mu'cizât-ı sâiresine kanaat etmiyerek taştan bir devenin çıkmasını istediler. Biz Azimüşşân onların gözleri gördüğü halde istedikleri veçhile taştan bir deve çıkardık, kendilerine gösterdfk ve Salih Aleyhisselâmın lisanı üzere deveyi muhafaza ve riayet etmelerini emrettik. Onlar mucizeyi görüp iman etmedikleri gibi devenin muhafazasına dair emrimizi de dinlemediler. Binaenaleyh; deveyi itlafla zulmettiler. Halbuki biz kavme istedikleri mucizeyi göndermeyiz, illâ o kavmi iman etmedikleri suretle azabın gelmesi ve belânın vuku bulmasıyla korkutmak için göndeririz. İşte Semûd kavmine istedikleri mucizeyi verdiğimiz halde iman etmedikleri gibi mucize olan deveye tecavüz edip nefislerine zulmettikleri cihetle derhal ihlâk ettik. Şu halde habibim! Eğer Kureyş'in senin mu'cizât-ı sairene kanaat etmeksizin istedikleri mucizeyi versek ve (Safa) dağını altına kalbetsek iman etmedikleri surette derhal ihlâk edeceğimiz muhakkaktır ve lâkin onların azabı kahırla birden cümlesinin helak olmaları bu dünyada mukadder olmadığından istedikleri âyetleri veremiyeceğiz. Beyzavî'nin beyanı veçhile Mucize; iki kısımdır: Birincisi; Allahü Tealâ'nm resulüne nübüvvetini ispat için vermiş olduğu mucizedir. Bu kısım mucizeye iman etmemek derhal azabı mucip olmaz. İkincisi; Ümmetin istediği Mu'cizedir. Ümmet, Resulün göstermiş olduğu mucizeye kanaat etmiyerek kendi arzuları veçhile bir mucize getirse iman edeceklerini va'dederek istedikleri mucizedir. İşte istedikleri Mucize verilir de iman etmezlerse derhal ihlâk etmek âdet-i İlâhiyedir ve Salih Aleyhisselâmın devesi ikinci kısım mucizedendir. Binaenaleyh; adem-i imanları derhal helaklerini mucip olmuştur. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ; bir kavmin istediği mucize verilip de iman etmedikleri surette ihlâk etmek âdet-i kâdîme-i İlâhiyy es inden olduğunu Semud kavmini ihlâk ettiğini beyanla ispat etmiştir. Zira; Semud kavminin karyeleri araplaca civar olduğundan Şam cihetine gidip gelirken dalma gördükleri cihetle inkârı kaabil olmayan bir hakikattir. Vacip Tealâ resulüne istedikleri mucizelerin gayrı vermiş olduğu mucizelere iman etmediklerini beyanla istedikleri mucize verilmiş olsa iman etmiyeceklerini ispat etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; cümle nâs kab-za-i kudretinde olduğu cihetle meşiyyet-i ilâhiyyeden hiç birisi çıkamaz ve herbiri ne işleseler kader-i ilâhî vechüzere işler ve kaderin harici bir şeyi işleyemez. Şu halde sen tebligatına devam et, hiç bir kimseden perva etme. Zira; Rabbin Tealâ seni hıfzeder ve serlerini senden def eder. Çünkü; cümlesi Allah'ın kudreti altında nıakhûr olduklarından onların kesret ve saltanatlarından asla endişe etmemek lâzımdır. Akibet sen onlara galebe ve istilâ edeceksin. Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet; Bedir vak'-asında vuku bulacak galebe ve zaferi tebşir ettiği cihetle Resulül-lahı tesliyedir. Gerçi Bedir vak'ası âyetin nüzulünden sonra ise de Bedir vak'asında Cenab-ı Hakkın Kureyş'i ihatası muhakkak olacağına binaen kelimesi mazi sigasiyle varid olmuştur.

İsra' 17:60

Vacip Tealâ mucizeden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; iman edenlerle etmiyenler birbirinden ayrılsın. Beyzavî, Hâzin ve Medârik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette zikrolunan rüyada ihtilâf vardır. Müfessirînden bazıları rüya ile murad; Resulüllahhn Bedir'de galebe edeceğine dair gördüğü rüyadır dediler. Çünkü; Resulüllah Bedir'de müşriklere galebe edeceğini hattâ müşriklerin İaşelerinin düşeceği mahalleri rüyada görüp sabahında Bedir denilen kuyunun yanına geldiğinde parmağıyla işaret ederek «Şu filânın ve şurası Kureyş'ten diğer falanın katlolunup yatacağı mahaldir» diye gösterdiğini işiten Kureyşliler istihza ettiklerinden onlar haklarında bu rüya fitne olunmuştur. Çünkü; iman etmedikleri gibi istihza da ettiler, vukuat, Resulül-lah'ı tasdik edince ehl-i iman müsterih oldular. Müşriklerin tekzipleri, şirkte inat ve İsrarları sebebiyle tuğyanları tezâyüd etti. Hatta haber verilen şeyler ayniyle zuhur edince «Sihirdir, kehânettir» demekle şirklerine bu gibi iftiralar da inzimam etti. Nifak ve şikâkları daha ziyade arttı. Bazıları da bu rüya ile murad; Resulüllah'ın Mi'rac'da gördüğü acâibâttır dediler. Çünkü; Resulüllah Mi'râcmı ve gördüğü garaibi haber verince kâfirler Resulül-lah'a ta'na bunu vesile ittihaz ederek tekziplerini tezyîd ettiler, t, ğyânlannı arttırdılar ve ehl-i imanı iğfale çalıştılar. Müminler ise tasdik ettiler. Binaenaleyh; Mi'râc meselesi nâsa bir imtihan muamelesi ve fitne oldu. Tasdik edenler imanlarında sebat etti, tekzîb edenler de tuğyanlarını ziyadeleştirdiler. Yahud rüya ile murad; Hudeybiye senesi Resulüllah'ın Mekke'yi fethederek gireceğine dair gördüğü rüyadır. Çünkü; Resulüllah Hudeybiye'de mu-saleha aktedildiği sene Mekke'ye gireceğine dair bir rüya görmüş ve ashabına da söylemişti. Hudeybiye musalahasıyla Mekke'ye gir-meyip avdet edince nâs arasında kıyl ü kaali mucip olduğundan haklarında bu rüya fitne oldu ve sene-i âtiyede Cenab-ı Hak rüyasının eserini izhârla resulünü tasdik etmiş ve Sure-i Feth'de âyetiyle tasdikini beyan eylemiştir. İşte rüya ile muradın hangisi olsa nâsdan bir kısmı tasdik diğeri tekzîb ettiğinden rüyanın her üçü de nâs hakkında imtihan olmuştur. Fahri Râzi, Hâzin ve Kâzî'nin beyanları veçhile bu âyette şecere-i meI'ûneyle murad; zakkum ağacıdır. Çünkü; Resulüllah Cehennemde zakkum isminde bir ağaç olacağını Kur'-an'da beyan edince Ebu Cehil ve onun emsali müşrikler güldüler ve dediler ki «Muhammed (S.A.) Cehennemin ateşi taşları yakacağını beyan ederken Cehennemde ağaç olduğunu bildiriyor. Halbuki ateşin şanı taştan evvel ağacı yakmaktır. Binaenaleyh; Cehennem ateşi taşı yakıp ağacı yakmayacak demek gülmeye şâyân bir sözdür». İşte bu sözleri üzerine zakkum ağacı haklarında fitne oldu. Cehennemde Cehenneme göre zakkum vesaire gibi ağacın bulunması ukalâ indinde uzak bir şey değildir. Zira; zîruh hayvanın ateşte teayyüş etmesi daha garîb olduğu halde (semender) denilen hayvanın ateşte taayyüş ettiği malûmdur. Halbuki bizlere nisbetle ahvâl-i âhiret müteşabihât kabilinden emr-i teab-büdî olduğu cihetle asdak-ı makaal olan fahr-i kâinatın haberine inanmak lâzımdır. Çünkü; bu dünyada' ahvâl-i âhirete muttali olmak imkânı olmadığından sahib-i şeriatın haber verdiğine iman etmekten başka çare yoktur. Cehennemde olan zakkum ağacı rahmet-i üâhiyyeden uzak olduğu için Cenab-ı Hakkın zakkum ağacının mel'ûne olduğunu ve zakkum ağacını kâfirler şiddetle inkâr ettiklerinden tuğyanlarını ziyade ettiğini beyan etmiştir.

İsra' 17:61

Vacip Tealâ Resulünün müşrikler tarafından tekzîble ezâ olunduğunu beyandan sonra cümle enbiyânın bu misilli ezaya mübtelâ olduklarını ve hatta evvel-i enbiya olan Adem Aleyhisselâmm İblis ile mübtelâ olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Bu gibi hasis çamurdan halk olunan zata benim secde etmem mefdulu efdal üzerine tercih olduğundan ona secde etmek şerefime mani değil midir? Bu emir, azizi zelil, zelili aziz kılmakla emrolunduğundan aklın hilafı bir emirdir demekle vahî itiraza kalkıştı ve bununla da iktifa etmedi, sözüne şunu da ilâve etti.

İsra' 17:62

Vacip Tealâ Resulünün müşrikler tarafından tekzîble ezâ olunduğunu beyandan sonra cümle enbiyânın bu misilli ezaya mübtelâ olduklarını ve hatta evvel-i enbiya olan Adem Aleyhisselâmm İblis ile mübtelâ olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Bu gibi hasis çamurdan halk olunan zata benim secde etmem mefdulu efdal üzerine tercih olduğundan ona secde etmek şerefime mani değil midir? Bu emir, azizi zelil, zelili aziz kılmakla emrolunduğundan aklın hilafı bir emirdir demekle vahî itiraza kalkıştı ve bununla da iktifa etmedi, sözüne şunu da ilâve etti. İşte İblis'in bu yeminini Kur'an'da Cenab-ı Hak defâatle beyan buyurmakla Ümmet-i Muhammed'in İblis'in şerrinden hazer üzere bulunmaları lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Çünkü; mühim olan bir şeyin ehemmiyetine binaen defeatle tavsiye etmek adet olduğundan Cenab-ı Hak İblis'in muhalefetini ve Benî Adem'e husumetine dair yaptığı yeminlerini müteaddit sûrelerde beyan etmiştir ki insanlar basiret üzerine olsunlar tefsir-i Taberî'de ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. Yani «onları iğvâ ile ihlâk ederim» demektir. Yahut yani «onlara galebe eder her de.-diğimi yaptırırım» demektir. Yahud yani onları şerre meylettiririm» demektir. Yahud yani «Ben onları idlâl ederim» demektir. Gerçi şu tefsirlerde elfâzı muhtelifse de manâda birbirine yakındır. Hulâsası «Ben onları ifsâd eder salah üzere bulundurmam» demektir. İblis Benî Adem'e galebe edeceğini ve onları iğfale muvaffak olacağını meleklerin sözlerinden anlamıştır. Yahud âdemin şehvet, gazab ve vehmüzere halkolunmasmdan anlamıştır. Çünkü; bu sıfatlar kendisinde bulunan zatın kolay iğfal olunacağını ferasetle anladığı Kazî'nin cümle-i beyanatındandır. Hulâsa; Vacip Tealâ'nın Hz. Adem'e ta'zîm suretiyle meleklere secde etmeleriyle emrettiği, İblis'in «çamurdan yapılmış bir zata ben secde eder miyim?» diyerek itiraz ettiği, «benim üzerime tercih ettiğin kimsenin kerameti nedir?. Bana haber ver» dediği, beni Yevm-i kıyamete kadar tehir edersen onun zürriyetini iğvâ edeceğine yemin ve ancak müteşerri az kimseleri iğvâ edemiyece-ğini beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. İşte İblis'in bu yeminini Kur'an'da Cenab-ı Hak defâatle beyan buyurmakla Ümmet-i Muhammed'in İblis'in şerrinden hazer üzere bulunmaları lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Çünkü; mühim olan bir şeyin ehemmiyetine binaen defeatle tavsiye etmek adet olduğundan Cenab-ı Hak İblis'in muhalefetini ve Benî Adem'e husumetine dair yaptığı yeminlerini müteaddit sûrelerde beyan etmiştir ki insanlar basiret üzerine olsunlar tefsir-i Taberî'de ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. Yani «onları iğvâ ile ihlâk ederim» demektir. Yahut yani «onlara galebe eder her de.-diğimi yaptırırım» demektir. Yahud yani onları şerre meylettiririm» demektir. Yahud yani «Ben onları idlâl ederim» demektir. Gerçi şu tefsirlerde elfâzı muhtelifse de manâda birbirine yakındır. Hulâsası «Ben onları ifsâd eder salah üzere bulundurmam» demektir. İblis Benî Adem'e galebe edeceğini ve onları iğfale muvaffak olacağını meleklerin sözlerinden anlamıştır. Yahud âdemin şehvet, gazab ve vehmüzere halkolunmasmdan anlamıştır. Çünkü; bu sıfatlar kendisinde bulunan zatın kolay iğfal olunacağını ferasetle anladığı Kazî'nin cümle-i beyanatındandır. Hulâsa; Vacip Tealâ'nın Hz. Adem'e ta'zîm suretiyle meleklere secde etmeleriyle emrettiği, İblis'in «çamurdan yapılmış bir zata ben secde eder miyim?» diyerek itiraz ettiği, «benim üzerime tercih ettiğin kimsenin kerameti nedir?. Bana haber ver» dediği, beni Yevm-i kıyamete kadar tehir edersen onun zürriyetini iğvâ edeceğine yemin ve ancak müteşerri az kimseleri iğvâ edemiyece-ğini beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:63

Vacip Tealâ şeytanın secdeden nükûlü üzerine dergâhından tard ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şeytan birtakım i'tiraz dermiyan ederek secdeden imtina edip Benî Ademi idlâl edeceğine yemin edince gazab tarikıyla İblis'e Cenab-ı Hak «Ya Mel'un! İzz-i huzurumdan git. Bildiğin elinde istediğini .'işle. Sen huzurumuzdan tard olununca Benî Ademden sana tabi olanlar da, huzurumuzdan tard olunmuş ve sulehâ zümresinden çıkmışlardır. Zira Cehennem; sizin cezanizdır ki o ceza size kâfi ve vâfîdir, mükemmeldir, noksan değildir. Çünkü; müebbed olarak orada kalacaksınız» demekle İblis'i dergâhından tardetti. Vacip Tealâ İblis'in secdeden imtinaına sebebi; kibri, gururu ve hasedi olduğunu beyanla kâfirlerin Resulüllah'a iman etmediklerinin sebebi kibirleriyle beraber İblis'in iğvâsı olduğunu işaret etmiştir.

İsra' 17:64

Vacip Tealâ İblis'i tard ettiğini beyandan sonra İblis'e vaki olan hitabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey İblis! İlâ yevmil kıyam sana mühlet verdim. Git istediğin mahalle benî ademden iğvâsma muktedir olduğun kimseleri oyunlar, teğanniler, sana müteallik çalgılar ve sedalarla onları cadde-i tevhîd ve istikâmetten çıkarmaya davetinle sa'yet ve vesveseyle zihinlerini bozmak için durma acele et, onları iz'âcla ma'-siyet cihetine ala tarîkil acele tahrik et, onları bir takım tevehhü-mâtla korkut ve ma'sîyet cihetine ürküt ki imanda kavî ve zayıf olanlar temeyyüz etsin ve sana tabî olan ve olmayan halk nazarında bilinsin ve eğer mücerret davet etmek ve korkutmakla Benî Ademin imanlarında sebat etmesine binaen onları imandan firar ettiremezsen askerinden binitli ve yaya olanların hepsini başına topla, bilcümle hiyel ve desâisle haykır iğfale çalış, mümkün olan esbaba tevessülde kusur etme ve onları sirkatten, yol kesmekten, ribâdan vesair haram cihetlerden kazandırmaya ve kazandıklarını harama sarfettirmekle mallarında ve zinaya davet etmek ve ed-yân-ı batılaya şevkle çocuklarında sen onlara şerîk ol. Onlara ferâ-iz, vâcibât, sünen ve âdabı terketmekte beis yok ve nazar-ı şer'î'de işlenilmesi lâzım olan şeyleri hafif göstermekle, bir takım günahlarda zarar yok demekle vaadet — Zira; şeytanın vaadi olmaz, illâ batılı tezyin etmek suretiyle olacağından — bu misilli -guföFU vaadle yoldan çıkarmaya sa'yet velâkin sa'ymle galebe etmek de lâzım gelmez. Çünkü; bizim kullarımız üzerine senin için kahr u galebe ve istilâ etmek yoktur. Zira; erbâb-ı iykândan olanlar sana asla tebaiyyet etmezler ve Rabbın Tealâ'ya mütevekkil olup tef-vîz-ı umur edenlere Rabbın Tealâ vekil yönünden kâfi oldu. Binaenaleyh; makarr-ı imanda takarrür eden müminlere senin nüfuzun asla tesir etmez» demekle Vacip Tealâ şeytanı tardına bu cümleleri de ilâve etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şeytanın ins ü cinden askerleri vardır. Zira; günaha sa'yeden atlı ve yaya İblis'in arzusuna muvafakat eden şerirler hep onun askerleridir. EmvâIde iştirak le murad; Haramdan kazanılıp harama sarfo-lunan emvalde iştiraktir. Şeytanın iştirak ettiği evlâdla murad; zinadan ve esbâb-ı hürmetten bir sebeple hasıl olan ve edyân-ı ba-tılaya girmesine terğîb ettikleri evlâd ve halâline yakın olduğunda besmelesiz hasıl olan evlâttır. Şeytanın vaadi yle murad; günahta zarar ve ibadette menfeat yok demektir. Çünkü; şeytan bir kimseyi yoldan çıkarmaya başladığında «evvelâ âhiret yok şu halde ibadete çalışmakda bir fayda olmadığı gibi günah da yok» demekle aldatır ve bununla iğfal edemezse şehevât-ı nefsâ-niyyesi cihetinden aldatır, bununla da iğfale muvaffak olamazsa bazı ibadâtı terkle aldatır. Velhâsıl başka işi olmadığından daima insanları aldatmaya fırsat arar ve her fırsattan istifadeyi fevt etmez, çalışır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ şeytanın vaadini beyandan sonra vaadini kabul etmekten kullarını tenfîr için şeytanın vaadi ancak gurur olduğunu beyan etmiştir. Çünkü şeytan; insanı kaza-yı şehvete, riyasete ve dünyayı âhiret üzerine tercihe vesaire gibi külfeti lezzetinden daha ziyade seri üz zeval olan şeyleri vadetti-ğinden va'di gururdan başka birşey olmadığı beyan olunmuştur. Şeytanın tasallut edemiyeceği ibâdla murad; enbiyâ, evliya ve sulehâ-y* ümmetidir. Zira şeytan bu zümrelere te'sir-i nüfuz edemez. Çünkü; onlar daima ubudiyyet noktasında ibadetle iştigal ederek şeriate hareketlerini tevfîk ettiklerinden onlara vesvesesini duyuramaz. Binaenaleyh; Allahü Tealâ bu misilli âbidleri onun şerrinden muhafaza eder. Tefsir-i Hâzin'de zikrolunduğu veçhile şeytan tard olunduğunda birtakım suâl sorar ve der ki «Ya Rabbî! Resuller gönderdin ve kitaplar inzal ettin. Benî Adem kitaplarını kıraat ederler. Ben ne kıraat edeceğim?». Şeytanın bu sualleri üzerine Cenab-ı Hak «Senin kıraatin şarkılardır» buyurur. Ve «Benim yazılarım nedir?» diye sual eder. «Ellere, kollara iğneyle yazmaktır» cevabı verilir, «Benim elçilerim kimlerdir?» deyince «falcılardır» denir,

İsra' 17:65

Vacip Tealâ İblis'i tard ettiğini beyandan sonra İblis'e vaki olan hitabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey İblis! İlâ yevmil kıyam sana mühlet verdim. Git istediğin mahalle benî ademden iğvâsma muktedir olduğun kimseleri oyunlar, teğanniler, sana müteallik çalgılar ve sedalarla onları cadde-i tevhîd ve istikâmetten çıkarmaya davetinle sa'yet ve vesveseyle zihinlerini bozmak için durma acele et, onları iz'âcla ma'-siyet cihetine ala tarîkil acele tahrik et, onları bir takım tevehhü-mâtla korkut ve ma'sîyet cihetine ürküt ki imanda kavî ve zayıf olanlar temeyyüz etsin ve sana tabî olan ve olmayan halk nazarında bilinsin ve eğer mücerret davet etmek ve korkutmakla Benî Ademin imanlarında sebat etmesine binaen onları imandan firar ettiremezsen askerinden binitli ve yaya olanların hepsini başına topla, bilcümle hiyel ve desâisle haykır iğfale çalış, mümkün olan esbaba tevessülde kusur etme ve onları sirkatten, yol kesmekten, ribâdan vesair haram cihetlerden kazandırmaya ve kazandıklarını harama sarfettirmekle mallarında ve zinaya davet etmek ve ed-yân-ı batılaya şevkle çocuklarında sen onlara şerîk ol. Onlara ferâ-iz, vâcibât, sünen ve âdabı terketmekte beis yok ve nazar-ı şer'î'de işlenilmesi lâzım olan şeyleri hafif göstermekle, bir takım günahlarda zarar yok demekle vaadet — Zira; şeytanın vaadi olmaz, illâ batılı tezyin etmek suretiyle olacağından — bu misilli -guföFU vaadle yoldan çıkarmaya sa'yet velâkin sa'ymle galebe etmek de lâzım gelmez. Çünkü; bizim kullarımız üzerine senin için kahr u galebe ve istilâ etmek yoktur. Zira; erbâb-ı iykândan olanlar sana asla tebaiyyet etmezler ve Rabbın Tealâ'ya mütevekkil olup tef-vîz-ı umur edenlere Rabbın Tealâ vekil yönünden kâfi oldu. Binaenaleyh; makarr-ı imanda takarrür eden müminlere senin nüfuzun asla tesir etmez» demekle Vacip Tealâ şeytanı tardına bu cümleleri de ilâve etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şeytanın ins ü cinden askerleri vardır. Zira; günaha sa'yeden atlı ve yaya İblis'in arzusuna muvafakat eden şerirler hep onun askerleridir. EmvâIde iştirak le murad; Haramdan kazanılıp harama sarfo-lunan emvalde iştiraktir. Şeytanın iştirak ettiği evlâdla murad; zinadan ve esbâb-ı hürmetten bir sebeple hasıl olan ve edyân-ı ba-tılaya girmesine terğîb ettikleri evlâd ve halâline yakın olduğunda besmelesiz hasıl olan evlâttır. Şeytanın vaadi yle murad; günahta zarar ve ibadette menfeat yok demektir. Çünkü; şeytan bir kimseyi yoldan çıkarmaya başladığında «evvelâ âhiret yok şu halde ibadete çalışmakda bir fayda olmadığı gibi günah da yok» demekle aldatır ve bununla iğfal edemezse şehevât-ı nefsâ-niyyesi cihetinden aldatır, bununla da iğfale muvaffak olamazsa bazı ibadâtı terkle aldatır. Velhâsıl başka işi olmadığından daima insanları aldatmaya fırsat arar ve her fırsattan istifadeyi fevt etmez, çalışır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ şeytanın vaadini beyandan sonra vaadini kabul etmekten kullarını tenfîr için şeytanın vaadi ancak gurur olduğunu beyan etmiştir. Çünkü şeytan; insanı kaza-yı şehvete, riyasete ve dünyayı âhiret üzerine tercihe vesaire gibi külfeti lezzetinden daha ziyade seri üz zeval olan şeyleri vadetti-ğinden va'di gururdan başka birşey olmadığı beyan olunmuştur. Şeytanın tasallut edemiyeceği ibâdla murad; enbiyâ, evliya ve sulehâ-y* ümmetidir. Zira şeytan bu zümrelere te'sir-i nüfuz edemez. Çünkü; onlar daima ubudiyyet noktasında ibadetle iştigal ederek şeriate hareketlerini tevfîk ettiklerinden onlara vesvesesini duyuramaz. Binaenaleyh; Allahü Tealâ bu misilli âbidleri onun şerrinden muhafaza eder. Tefsir-i Hâzin'de zikrolunduğu veçhile şeytan tard olunduğunda birtakım suâl sorar ve der ki «Ya Rabbî! Resuller gönderdin ve kitaplar inzal ettin. Benî Adem kitaplarını kıraat ederler. Ben ne kıraat edeceğim?». Şeytanın bu sualleri üzerine Cenab-ı Hak «Senin kıraatin şarkılardır» buyurur. Ve «Benim yazılarım nedir?» diye sual eder. «Ellere, kollara iğneyle yazmaktır» cevabı verilir, «Benim elçilerim kimlerdir?» deyince «falcılardır» denir,

İsra' 17:66

Vacip Tealâ İblis'i tard ettiğini beyandan sonra İblis'e vaki olan hitabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey İblis! İlâ yevmil kıyam sana mühlet verdim. Git istediğin mahalle benî ademden iğvâsma muktedir olduğun kimseleri oyunlar, teğanniler, sana müteallik çalgılar ve sedalarla onları cadde-i tevhîd ve istikâmetten çıkarmaya davetinle sa'yet ve vesveseyle zihinlerini bozmak için durma acele et, onları iz'âcla ma'-siyet cihetine ala tarîkil acele tahrik et, onları bir takım tevehhü-mâtla korkut ve ma'sîyet cihetine ürküt ki imanda kavî ve zayıf olanlar temeyyüz etsin ve sana tabî olan ve olmayan halk nazarında bilinsin ve eğer mücerret davet etmek ve korkutmakla Benî Ademin imanlarında sebat etmesine binaen onları imandan firar ettiremezsen askerinden binitli ve yaya olanların hepsini başına topla, bilcümle hiyel ve desâisle haykır iğfale çalış, mümkün olan esbaba tevessülde kusur etme ve onları sirkatten, yol kesmekten, ribâdan vesair haram cihetlerden kazandırmaya ve kazandıklarını harama sarfettirmekle mallarında ve zinaya davet etmek ve ed-yân-ı batılaya şevkle çocuklarında sen onlara şerîk ol. Onlara ferâ-iz, vâcibât, sünen ve âdabı terketmekte beis yok ve nazar-ı şer'î'de işlenilmesi lâzım olan şeyleri hafif göstermekle, bir takım günahlarda zarar yok demekle vaadet — Zira; şeytanın vaadi olmaz, illâ batılı tezyin etmek suretiyle olacağından — bu misilli -guföFU vaadle yoldan çıkarmaya sa'yet velâkin sa'ymle galebe etmek de lâzım gelmez. Çünkü; bizim kullarımız üzerine senin için kahr u galebe ve istilâ etmek yoktur. Zira; erbâb-ı iykândan olanlar sana asla tebaiyyet etmezler ve Rabbın Tealâ'ya mütevekkil olup tef-vîz-ı umur edenlere Rabbın Tealâ vekil yönünden kâfi oldu. Binaenaleyh; makarr-ı imanda takarrür eden müminlere senin nüfuzun asla tesir etmez» demekle Vacip Tealâ şeytanı tardına bu cümleleri de ilâve etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şeytanın ins ü cinden askerleri vardır. Zira; günaha sa'yeden atlı ve yaya İblis'in arzusuna muvafakat eden şerirler hep onun askerleridir. EmvâIde iştirak le murad; Haramdan kazanılıp harama sarfo-lunan emvalde iştiraktir. Şeytanın iştirak ettiği evlâdla murad; zinadan ve esbâb-ı hürmetten bir sebeple hasıl olan ve edyân-ı ba-tılaya girmesine terğîb ettikleri evlâd ve halâline yakın olduğunda besmelesiz hasıl olan evlâttır. Şeytanın vaadi yle murad; günahta zarar ve ibadette menfeat yok demektir. Çünkü; şeytan bir kimseyi yoldan çıkarmaya başladığında «evvelâ âhiret yok şu halde ibadete çalışmakda bir fayda olmadığı gibi günah da yok» demekle aldatır ve bununla iğfal edemezse şehevât-ı nefsâ-niyyesi cihetinden aldatır, bununla da iğfale muvaffak olamazsa bazı ibadâtı terkle aldatır. Velhâsıl başka işi olmadığından daima insanları aldatmaya fırsat arar ve her fırsattan istifadeyi fevt etmez, çalışır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ şeytanın vaadini beyandan sonra vaadini kabul etmekten kullarını tenfîr için şeytanın vaadi ancak gurur olduğunu beyan etmiştir. Çünkü şeytan; insanı kaza-yı şehvete, riyasete ve dünyayı âhiret üzerine tercihe vesaire gibi külfeti lezzetinden daha ziyade seri üz zeval olan şeyleri vadetti-ğinden va'di gururdan başka birşey olmadığı beyan olunmuştur. Şeytanın tasallut edemiyeceği ibâdla murad; enbiyâ, evliya ve sulehâ-y* ümmetidir. Zira şeytan bu zümrelere te'sir-i nüfuz edemez. Çünkü; onlar daima ubudiyyet noktasında ibadetle iştigal ederek şeriate hareketlerini tevfîk ettiklerinden onlara vesvesesini duyuramaz. Binaenaleyh; Allahü Tealâ bu misilli âbidleri onun şerrinden muhafaza eder. Tefsir-i Hâzin'de zikrolunduğu veçhile şeytan tard olunduğunda birtakım suâl sorar ve der ki «Ya Rabbî! Resuller gönderdin ve kitaplar inzal ettin. Benî Adem kitaplarını kıraat ederler. Ben ne kıraat edeceğim?». Şeytanın bu sualleri üzerine Cenab-ı Hak «Senin kıraatin şarkılardır» buyurur. Ve «Benim yazılarım nedir?» diye sual eder. «Ellere, kollara iğneyle yazmaktır» cevabı verilir, «Benim elçilerim kimlerdir?» deyince «falcılardır» denir, Yani; Allahü Tealâ hâlis kullarının vekilidir. Zira; Rabbmız şol zâttır ki o zât kendi fazl u kereminden enva-i ticaretle maişetinizi taleb ve memleketinizde olmayan rızıkları alıp getirerek intifa etmeniz ve tahsil-i ilim ve hac ve mücahede hususlarında kolaylıkla gitmeniz için deryada gemileri sizin menafiiniz uğrunda gezdirir ve sizin vasıtanızla istediğiniz yere sürer ki rızkınız tevessü' etsin ve muamelâtınızda zahmet çekmeyesiniz. Zira; Rabbınız rahimdir, size merhamet eder ve bilhassa ihlâsla canib-i ma'nevi-sine teveccüh ettiğinizde sizden ihsanını esirgemez ve gemiler va-sıtasiyle seyr ü seferinizi teshil eder, bir çok menâfimizi size müyesser kılar. Binaenaleyh; satılacak eşyanızı başka beldelere götürür, o beldelerden kendi beldenizde olmayan nimetleri alır getirir, bu vesile ile de vüs'at-ı rızka nail olursunuz. İşte bu kadar nimetleri size ihsan eden Rabbımzın emri hilâfına şeytana ittibâ etmek hamakattan başka bir şey değildir. Zira; bu kadar nimetlerine müstağrak olduğu Rabbısın: bırakıp da serden başka elinden bir şey gelmiyen şeytanın sözüne aldanmak hamakattan başka ne olabilir? Çünkü; Allahü Tealâ her vakit hazır ve nazırdır. Binaenaleyh; o şiddetli vaktinizde hemen Vacip Tealâ'dan istimdâd edersiniz. Zira; aklınızda ve nazarınızda iltica edecek başka kimse kalmaz ki ona iltica edesiniz. Müzayaka zamanında mâsivâyı terkedip fıtrat-ı asliyyeye rücû ile rabbısına iltica etmek insanda adettir. İşte o zamanda şeytan da kaybolur. Çünkü; hayrı sevmediği gibi vesvesesine aldanan kimseleri o müzayakadan kurtarmak da elinden gelmez.

İsra' 17:67

Çünkü insanlar fırsata esir olduklarından darlıktan kurtulunca fıtratı icabı dar zamanında iltica ettiği Rabbısını unutmak ve tuğyan etmek âdetleridir. İşte dar zamanında Rabbısına yalvarmak iyi bir şey olduğu halde bolluğa erişince Rabbısını unutup küfrân-ı nimet etmek en çirkin bir hal olduğundan Cenab-ı Hak bu misilli kimseleri bu âyette zemmetmiştir. İnsanların Rabbısına karşı halleri böyle olduğu gibi yekdiğerine karşı halleri de böyledir. Zira; daraldığı zamanda iltica ettiği kimseyi bolluğa erişince unutmak ve küfrân-ı nimet etmek âdettir. Fakat ne kadar fena bir haldir ki insanın veliyyi nimetini unutması en fena bir şey olduğu cihetle ekseriya cezasını da görür velâkin yine de mütenebbih olmaz.

İsra' 17:68

Vacip Tealâ işte bu gibi küfrân-ı ni'met edenleri tehdit etmek üzere buyuruyor. Yani; deryadan kurtulduğunuzda kara canibine sizinle beraber yere batırmasından emin mi oldunuz ki karaya çıkınca itaatten i'râz ve küfrân-ı ni'met edersiniz? Veyahut şiddetli rüzgâr vasıta-siyle gökten üzerinize taş yağdırıp ihlâk etmesinden emin mi oldunuz ki gark olmaktan halâs olunca Allah'ı unutursunuz? Allahü Tealâ sizi bu sebeplerden birisiyle ihlâk ettikten sonra siz kendiniz için bir yardımcı ve helakten kurtaracak bir vekil bulamazsınız. Bu cihetlerini hiç mi düşünmezsiniz. Zira; Allah'ın gayrı ma-budlarınız ve kendinize bir yardımcı bildiğiniz kimseler deryada size muavenet edemeyip kayboldukları gibi karada dahi musibet zamanı kaybolmazlar mı? Şu halde deryada ve karada insanlar için Rablarından başka iltica edecek bir kimse var mıdır? Elbette yoktur. Binaenaleyh; deryada gark etmeye kaadir olan Allahü Tealâ karada dahi Kârûn gibi toprağın altına batırmaya kaadir olduğunda şüphe-mi ediyorsunuz ki Allah'ın ibadetinden i'râzla küfrân-ı ni'mete cesaret edersiniz? sâhil-i fyahir demektir ki gemiden kurtulup karaya çıkınca zaman jevtetmeden küfrân-ı ni'met etmeye cesaret ettiklerine işaret için varid olmuştur. Hulâsa; insanların deryada ve karada bir afetle helakten emin olmadıkları cihetle her ikisinde de Allah'a ilticayı terketmemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:69

Yani; siz deryadan bir defa kurtulunca niçin imandan i'râz ederek küfrân-ı ni'met edersiniz, yoksa Allah'ın sizi bir kere daha bazı esbab halk ederek deryaya iade edip de üzerinize şiddetli rüzgâr gönderip küfrünüz sebebiyle gark etmiyeceğine neden emîn oldunuz ve oluyorsunuz? Tekrar böyle bir halin vuku bulmıyaca-ğına deliliniz nedir? Biz sizi bu minval üzere ihlâkten sonra sizin için bizim üzerimize tâbit olup hakkınızı arayacak bulamazsınız. yardımcı ve bir hak talep etmek için borçlunun arkasına düşüp alacağını isteyen kimsedir. Şu halde «Siz bizim üzerimize tebiy' bulamazsınız» demek; «Biz sizi ihlâk ettikten sonra size yardım edecek ve hakkınızı bizden arayacak bir kimse bulamazsınız. Çünkü; bize karşı bir hak taleb davasına kıyam edecek hiç bir kimse olamaz. Zira; biz fiilimizden mes'ul değiliz» demektir. Binaenaleyh; hiç bir kimse bulunduğu halin iyiliğe yahut kötülüğe tahavvül etmiyeceğinden emin olmamalı ve daima Allah'a ilticadan hali kalmamalıdır.

İsra' 17:70

Vacip Tealâ esbâb-ı ticareti tevsi ve insanların rahatını temin için deryada gemileri yürütmek gibi bazı ni'metlerini beyandan sonra ni'met-i uhrâyı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zatıma kasem ederim ki biz muhakkak Benî Ademi güzel ve i'tidâl-i kaamet, akıl, nutk, yazı yazmak, fehm ü idrak gibi enya-ı keramâtla mükerrem kıldık ve ihsan ettiğimiz keramâtı takviye olmak üzere onları karada deve, at ve merkep gibi binmeğe âlet olan hayvanlarla deryada gemilerle istedikleri mahallere götürdük ki ikramımızın eseri hariçte görülsün ve ni'metimiz tamam olsun. Binaenaleyh; hayvanları ve gemileri onlara itaatli kıldık ki maslahatlarında isti'mâl ile menfeat görsünler. Benî Ademi kesb-i yedleri olan rızkın gayet güzelleriyle merzuk kıldık. Zira; taamın-pişmişini, meyvenin ermişini ve meşrubatın gayet tatlısını onlara rızık olarak verdik ki vücutları rahat etsin, bu güzel rızıkların kazanılmasına onlar için sebepler hazırladık, menfeat görecekleri rı-zıkları mubah kılmakla esbâb-ı maişetlerini teshil ettik ve halket-tiğimiz zî ruh ve akıl sahibi olan ve olmayan çok kimseler ve ce-mâdât üzerine tafdîl ettik ki bir takım mezâyây-ı âliye ve kerâ-mât-ı adîdeyle hilâfet-i İlâhiyeye ve niyâbet-i Sübhâniyeye ehil olsunlar, kudretleri, hüsn-ü tedbîr ve iradeleriyle âlemi vakt-i mer-hununa kadar i'mâr etsinler. İşte âlerra imara ehliyetleri itibariyle mahlûkat-ı sâireden efdal olmuşlardır. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile insanın mahlûkat-ı saire üzerine tafdiline sebeb; suretinin güzel, mizacının mutedil, boyunun uzun ve akıllı olması, sözüyle maksadını anlatması, yazı yazması ve esbâb-ı maişetin ve âhiretin yollarını bulması ve yeryüzünde olan hayvanat-ı şâire üzerine musallat ve sanayi-i garibeyi icada muktedir, fikir ve irade sahibi olması, daha nice meza-yây-ı âliyeye malik ve tekâlif-i Hâhiyeyle mükellef olmasıdır. Lâkin bunlardan faziletin başlıca sebebi; kuvve-i akliyye ve müdrike sahibi olmasıdır. Çünkü insan; ruhla bedenden mürekkeptir. İnsanın ruhu kuvve-i müdrike sebebiyle cemî' ervâhdan efdaldir ve beden-i insan da hüsn-ü hat, nutuk ve i'tidâl kaamet sebebiyle şâir ebdândan efdaldir. Ama insanda gıda, nema, tevlîd, tevellüd ve hareket bil'îhtiyâr gibi sıfatlar varsa da bunlar da hayvanât-ı sâirede müşterek olduğu cihetle bunlar hayvanât-ı sâireden efdal olmasını icab etmediğinden mezâyây-ı âliyeden ma'dud değildir. İnsana müsahhar olan mahlûkat içinden toprakla intifâı umumidir. Zira toprak; insanı terbiye eder anası menzilinde olduğundan yatması, oturması, yiyeceği, giyeceği ve her türlü istirahatı arzla hasıldır. Ateşle intifa' malûm olduğu gibi havada madde-i hayatiyyesinden ma'duddur ve suyun da menfeati umumidir. Çünkü; içmekte, yemek pişirmekte ve tanzifat hususunda su insanın mâbihilhayâtı olduğu gibi ziraat, felâhat ve deryada gemilerin cer-yânında dahi menfeati malûmdur. İnsan, ecsâm-ı alemden ma'de-niyât ve hayvanâtla dahi intifa ettiği cihetle bütün dünya insan için mamur bir karye ve hazır döşenmiş bir hâne menzilinde ve insan da dünya içinde bir hâne reisi ve emrine imtisal olunur bir pâdişâh mesabesindedir. Zira; yer yüzünde bil'umum mahlûkata insan hâkim ve mahlûkat da menâfiine hadim ve mahkûm olmakla insan mükerrem kılınmış ve mahlûkat-ı şâire taraf-ı ilâhîden kendisine ihsan olunmuş keramet ve'fazilettir. Çünkü; mahlûkat; dört kısımdır: Birincisi; yalnız kuvve-i âkıleye maliktir, melekler gibi. İkincisi; Yalnız kuvve-i şehvâniyeye maliktir, behâyim gibi. Üçüncüsü; kuvve-i âkile ve şehvâniyeden hiç birisine malik değildir, cemâdât gibi. Dördüncüsü; hem kuvve-i âkile ve hem de kuvve-i şehvâniyeye maliktir, insan gibi. Şu halde insan iki kuvvete malik olduğundan aksâm-ı sâire-den efdâl olmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ'ya mahlûkat içinde insandan daha ziyade tekarrup eden olmadığından elbette insan ef-daldir. Zira; İnsanın kalbi ma'rifet-i İlâhiye, lisanı zikr-i İlâhî ve â'zâ-yı sâiresi tâat-ı İlâhiyeyle meşgul olduğundan Cenab-ı Hakka kurbiyette insan cümle mahlûkattan eşref ve efdâldir. İnsan akıl ve nutuk gibi Cenab-ı Hakkın mahlûkat-ı sâirede halketmediği bazı mezâyâ cihetinden mükerrem ve kesbetmiş olduğu akâid-i hakka ve ahlâk-ı hamide cihetinden mufaddal olduğundan tekrîm ile tafdîl beyninde fark vardır. Binaenaleyh; âyette tekrar yoktur. Çünkü tekrîm; hilkat cihetine ve tafdîl; ahlâk ve kisb cihetine masruftur. Gerçi melekler de marifet ve ibad.et-i İlâhiyeyle meşgullerse de meleklerde kuvve-i şehevaniye olmayıp insan kuvve-i şehevâniyeyle beraber ibadetle meşgul olduğundan rusül-ü beşer rusül-ü melekten ve avâm-ı beşer avam-ı melekten efdâldir. İnsanın sa'yi ite hasıl olan mezâyâsı içinden kitabet; efdal olmasının esbabı mühimmesindendir. Çünkü; İnsanın istinbât edeceği mesâil gayet az olur velâkin istinbât ettiği mesaili kalemle bir kitaba yazmakla tesbit eder. İkinci bir insan o meseleyi tahkikten sonra kendi mütaleasım zam ve ilâve ve kitabetle takrir eder, bu minval üzere batnen ba'de batnin her gelen mütaleasım zam ye ilâve etmekle ulûm, maârif, sanâyi-i garibe ve hünerler te-kessür ve tekemmül eder ve şu tekemmül, kitabet sayesinde olduğundan kitabet insanda bir fazilettir. Binaenaleyh; sûresinde Cenab-ı Hak kalemin esbâb-ı talîmden olduğunu beyanla kalemin meziyetini ilân etmiştir. Hulâsa; insanın cümle mahlûkattan mükerrenı olmasını ica-beder bir takım mezâyay-ı âliyeye malik olduğu, karada hayvanlar ve deryada vapurlarla insanın istediği yerlere Cenab-ı Hakkın götürdüğü, envâ-ı tayyibâtla merzuk kıldığı ve ekseri mahlûkat üzerine ilm ü irfan, nutk, idrâk, kitabet ve ticaretle tafdîl olunduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

İsra' 17:71

Vacip Tealâ dünyada insanın mükerrem olduğunu beyandan sonra âhirette ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zikret habibim şol günü ki': o günde biz nâsın küllisini dünyada iktidâ ettikleri nebileri ve mezheb sahibi imamlariyle Ar-sa-i mahşere davet eder ve amellerinden sorarız. Bizim davetimize icabet edince herkesin amel defterinden ibaret olan kitapları kendilerine verilir. Bir kimse ki onun kitabı sağ tarafından verilirse kitabının sağ tarafından verilmesi amalinin hayır ve ahvâlinin se-âdet olacağına delil olduğundan onlar kitaplarını kemâl-i neş'eyle okurlar ve azıcık bir şeyle bile zulmolunmazlar ve sma şol kimse ki dünyada hakkı görmekten gözlerini a'mâ gibi kapar, hakkı görmez. İşte o kimse âhirette âmâ gibi ni'metleri görmekten mahrum ve dünyadaki dalâletten âhiretteki dalâli daha ziyade olur. Zira; âhirette âmâle istidat kalmadığı gibi âlet de olmaz ve kendisine mühlet de verilmez. Çünkü; kitabının sol tarafından yerilmesi a'mâ-linin şer ve ahvâlinin şekavet olduğuna delil olduğu cihetle me'-yûs olur, hacâlet her tarafını ihata eder lisanı habtolduğu gibi gözleri de hayretten hiç bir tarafı görmez â'mâ gibi nereye gideceğini bilmez, ne yapacağını şaşırır, sersem bir halde kalır. Binaenaleyh; o kimse cennete yol bulamaz, tarîk yönünden gayet dalâlette olur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu vechüe bunların dünyada a'mâ olmalarıyla murad; tarîk-i hakkı görmekteki ve doğru yol aramaktan gözlerini kapamaktır, yoksa dünyada hakikati gözleri görmez manâsına değildir. Âhirette âmâ olmalarıyla murad; âhiret ni'metlerini görmekten mahrum olup ne-' reye gideceklerini bilemeyip yollarını şaşırmalarıdır. Bu âyette nâsın imamları yla murad; herkesin muk-tedâbihleridir. Binaenaleyh; müminlerin imamları; tâbi' oldukları nebileri ve dinde iktidâ ettikleri mezhep sahipleridir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile yevm-i kıyamette her ümmet nebilerinin isimleriyle, meselâ âhir zaman nebisinin ümmeti «Ya ümmet-i Muhammet!» diğerleri de «Ya ümmet-i İbrahim!», «Ya ümmet-i Musa!», «Ya ümmet-i İsâ» unvanı ile çağrılırlar. Şu halde herkes zamanının nebisine iman ve iktidâ etmeli ki o nebinin bayrağı altında bulunmalı, onun 'ilamıyla çağrılmalıdır. Kâfirlerin imamları; dünyada iktidâ ettikleri Fir'avun, Şeddât, Nemrud ve her zamanın kendilerince muktedâbihleri olan reisleridir. Binaenaleyh; onlar da itti-bâ ettikleri reislerinin isimleriyle çağrılırlar. Meselâ «Yâ etbâı Fir'avun» ve «Yâ etbâı Nemrud!» unvanıyla davet olunurlar. Yahut imam ile murad; herkesin iktidâ edip ahkâmiyla amel ettiği kitaptır. Şu halde ehl-i Kur'an'a «Ya ehl-i Kur'an!», ehl-i Tevrat'a «Ya ehl-i Tevrat!», ehl-i İncil'e «Ya ehl-i İncil!» unvanı ile çağrılır. Ya-hud imam ile murad; dünyada herkesin hayr ü serde iktidâ ettiği kimsedir. Binanealeyh; herkes dünyada kimin bayrağı altındaysa âhirette dahi onun bayrağı altında bulunacak demektir. Yahud Bey-zavî'nin beyanı veçhile imam; ana manâsına ümm lâfzının cem'i-dir. Buna nazaran herkes anasının ismiyle çağrılır ve Hz. İsa'nın hakkına hürmet ve Hz. Hasan ve Hüseyn efendilerimizin şereflerini izhâr ve evlâd~ı zinayı rüşvâ etmemek için her şahsın validesinin ismiyle çağrılacağı dahi mervîdir. defâatle zikrolun-duğu veçhile azıcık bir şeyden kinayedir. Hulâsa; âhirette herkes dünyada kime iktidâ etmişse onun ismiyle çağrılıp, onun bayrağı altında bulunacağı, davet olunduklarında kitapları sağ tarafından verilenler kemâl-i neşâtla kitaplarını okuyup azıcık bir şeyle bile zulm olunmayacakları; bu dünyada â'mâ gibi gözünü haktan kapayan kimsenin âhirette â'mâ gibi ni'-metleri göremiyeceği ve doğru bir yol bulamıyacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:72

Vacip Tealâ dünyada insanın mükerrem olduğunu beyandan sonra âhirette ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zikret habibim şol günü ki': o günde biz nâsın küllisini dünyada iktidâ ettikleri nebileri ve mezheb sahibi imamlariyle Ar-sa-i mahşere davet eder ve amellerinden sorarız. Bizim davetimize icabet edince herkesin amel defterinden ibaret olan kitapları kendilerine verilir. Bir kimse ki onun kitabı sağ tarafından verilirse kitabının sağ tarafından verilmesi amalinin hayır ve ahvâlinin se-âdet olacağına delil olduğundan onlar kitaplarını kemâl-i neş'eyle okurlar ve azıcık bir şeyle bile zulmolunmazlar ve sma şol kimse ki dünyada hakkı görmekten gözlerini a'mâ gibi kapar, hakkı görmez. İşte o kimse âhirette âmâ gibi ni'metleri görmekten mahrum ve dünyadaki dalâletten âhiretteki dalâli daha ziyade olur. Zira; âhirette âmâle istidat kalmadığı gibi âlet de olmaz ve kendisine mühlet de verilmez. Çünkü; kitabının sol tarafından yerilmesi a'mâ-linin şer ve ahvâlinin şekavet olduğuna delil olduğu cihetle me'-yûs olur, hacâlet her tarafını ihata eder lisanı habtolduğu gibi gözleri de hayretten hiç bir tarafı görmez â'mâ gibi nereye gideceğini bilmez, ne yapacağını şaşırır, sersem bir halde kalır. Binaenaleyh; o kimse cennete yol bulamaz, tarîk yönünden gayet dalâlette olur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu vechüe bunların dünyada a'mâ olmalarıyla murad; tarîk-i hakkı görmekteki ve doğru yol aramaktan gözlerini kapamaktır, yoksa dünyada hakikati gözleri görmez manâsına değildir. Âhirette âmâ olmalarıyla murad; âhiret ni'metlerini görmekten mahrum olup ne-' reye gideceklerini bilemeyip yollarını şaşırmalarıdır. Bu âyette nâsın imamları yla murad; herkesin muk-tedâbihleridir. Binaenaleyh; müminlerin imamları; tâbi' oldukları nebileri ve dinde iktidâ ettikleri mezhep sahipleridir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile yevm-i kıyamette her ümmet nebilerinin isimleriyle, meselâ âhir zaman nebisinin ümmeti «Ya ümmet-i Muhammet!» diğerleri de «Ya ümmet-i İbrahim!», «Ya ümmet-i Musa!», «Ya ümmet-i İsâ» unvanı ile çağrılırlar. Şu halde herkes zamanının nebisine iman ve iktidâ etmeli ki o nebinin bayrağı altında bulunmalı, onun 'ilamıyla çağrılmalıdır. Kâfirlerin imamları; dünyada iktidâ ettikleri Fir'avun, Şeddât, Nemrud ve her zamanın kendilerince muktedâbihleri olan reisleridir. Binaenaleyh; onlar da itti-bâ ettikleri reislerinin isimleriyle çağrılırlar. Meselâ «Yâ etbâı Fir'avun» ve «Yâ etbâı Nemrud!» unvanıyla davet olunurlar. Yahut imam ile murad; herkesin iktidâ edip ahkâmiyla amel ettiği kitaptır. Şu halde ehl-i Kur'an'a «Ya ehl-i Kur'an!», ehl-i Tevrat'a «Ya ehl-i Tevrat!», ehl-i İncil'e «Ya ehl-i İncil!» unvanı ile çağrılır. Ya-hud imam ile murad; dünyada herkesin hayr ü serde iktidâ ettiği kimsedir. Binanealeyh; herkes dünyada kimin bayrağı altındaysa âhirette dahi onun bayrağı altında bulunacak demektir. Yahud Bey-zavî'nin beyanı veçhile imam; ana manâsına ümm lâfzının cem'i-dir. Buna nazaran herkes anasının ismiyle çağrılır ve Hz. İsa'nın hakkına hürmet ve Hz. Hasan ve Hüseyn efendilerimizin şereflerini izhâr ve evlâd~ı zinayı rüşvâ etmemek için her şahsın validesinin ismiyle çağrılacağı dahi mervîdir. defâatle zikrolun-duğu veçhile azıcık bir şeyden kinayedir. Hulâsa; âhirette herkes dünyada kime iktidâ etmişse onun ismiyle çağrılıp, onun bayrağı altında bulunacağı, davet olunduklarında kitapları sağ tarafından verilenler kemâl-i neşâtla kitaplarını okuyup azıcık bir şeyle bile zulm olunmayacakları; bu dünyada â'mâ gibi gözünü haktan kapayan kimsenin âhirette â'mâ gibi ni'-metleri göremiyeceği ve doğru bir yol bulamıyacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:73

Vacip Tealâ âhirette herkesin muktedâbihi ile davet olunacağını ve derecelerini beyandan sonra erbâb-ı dalâlin hiyel ve desiselerini ve onların hiyellerine meyletmemek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Erbâb-ı dalâl ve fesadın sözlerine ehemmiyet verme. Zira; onların hal ve şanları bizim sana vahyettiğimiz Kur'an'da seni fitneye düşürmek için çalışmaktadır ki seni Kur'an'dan meyi ettirmekle sen Kur'an'ın gayrı onların arzularına muvafık bir şey söylemekle bize iftira edesin, seni kendi arzularına uydurmak için teşvik ve terğib ederler, kendi zu'mlannca hemen hemen fitneye düşürmeye yaklaştılar ve tekliflerini kabul ettiğin takdirde sana dost olacaklarını va'd ettiler. Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'irı beyanları veçhile bu âyetin sebebi nüzulü; Tâif'te (Benî Sakîf) kabilesinden bir cemaatin hu-zur-u Risalete gelerek Resulüllah'a vaki olan yolsuz teklifleridir. Çünkü; huzur-u Risalete gelip «Ya Resulellah! Bize üç cihetle imtiyaz verirsen biz sana iman ederiz. Birincisi;, bizim namazımızda rükû', sücûd olmasın. İkincisi; putlarımızla bir sene daha intifa' edelim ve elimizle kırmıyalım. Üçüncüsü; öşür. vermediğimiz gibi gazaya davet olunmayalım, bizim vadimiz Mekke vadisi gibi haremden ma'dud olsun ve bu minval üzere bizimle muahede yaparsan iman ederiz» demeleri üzerine Resulül-lah «rükû', sücûd olmayan dinde hayrolmaz, putlarınızı kendi elinizle kırmazsanız biz kırarız. Ve putlarınıza bir sene ibadetinize müsaade etmem» buyurunca onlar «Ya Resulellah! Biz arap içinde mümtaz bir kabileyiz. Binaenaleyh; başka kabilelere vermediğin, imtiyazı bize vermelisin. Eğer kabâil-i arap niçin böyle yaptın derlerse Allahü Tealâ bana böyle emretti demekle onlara cevap ver» demeleri üzerine onların bu hallerini tasvir etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Buna nazaran manâ~yı âyet: Yani; meyletmedin velâ-kin hilelerinin kuvveti meyletmene yaklaştırdı velâkin biz himaye ettik sen de yaklaşmadın.

İsra' 17:74

Yani; habibim! Allah'ın lutfu seninle beraberdir. Zira; biz lut-fumuzla seni Kur'an üzere sabit kılmamış olsaydık onların hile ve hüd'alarımn kuvvetine binaen muhakkak sen onların tekliflerine meylederdin velâkin bizim inayetimiz seni himaye etti. Binaenaleyh; sen onların tekliflerine meyletmeye yaklaşmadın. Zira; bizim ismetimiz yardım edince meyletmediğin gibi meyletmeye yakın bile olmadın, eğer sen farz-ı muhal olarak onların tekliflerini kabule meyletmeye yakın olmuş olsaydın biz sana dünyada azab-ı dünyanın iki katını ve âhirette azab-ı âhiretin iki katını tattırırdık. Zira; nıansab-ı nübüvvete böyle bir şeyin suduru lâyık olmadığından farz-ı muhal olarak sadır olsa başkalarına olacak azabın iki katı olurdu. Ve biz azabı tattırmış olsak azabı tattırdıktan sonra sen kendin için bizim aleyhimize senden azabı defedecek ve bize karşı koyacak bir yardımcı bulamazsın. Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet; ma'siyetten masum olmak Cenab-ı Hakkın tevfikiyle olduğuna delâlet eder. Zira; Resulul-lah'a Allahü Tealâ «Biz seni hak üzere sabit kılmamış olsaydık sen onlara meyletmeye yakın olurdun ve onlar seni-fitneye düşürmeye yaklaşmışlardı» buyurdu ki «Biz hıfz ettik eğer hıfzetmesek meramlarına nail olurlardı» demektir. Fitneye yakın olmak aynı fitne olmadığından Resulüllah'm fitnede vaki olmadığına dahi delâlet eder. Binaenaleyh; (Benî Sakîf) kabilesi çok çahşmışlarsa da Resulüllah'dan bu hususa dair asla iltifat görmemişlerdir. Çünkü; âyette kelimesi bir şeyin vücuduna binaen gayrın imti-nâına delâlet ettiğinden Vacip Tealâ'nm Resulünü sabit kılması meylin vukuuna mani olduğunu beyan etmiştir ki «sebat vaki olunca meyletmek mümteni oldu» demektir.

İsra' 17:75

Yani; habibim! Allah'ın lutfu seninle beraberdir. Zira; biz lut-fumuzla seni Kur'an üzere sabit kılmamış olsaydık onların hile ve hüd'alarımn kuvvetine binaen muhakkak sen onların tekliflerine meylederdin velâkin bizim inayetimiz seni himaye etti. Binaenaleyh; sen onların tekliflerine meyletmeye yaklaşmadın. Zira; bizim ismetimiz yardım edince meyletmediğin gibi meyletmeye yakın bile olmadın, eğer sen farz-ı muhal olarak onların tekliflerini kabule meyletmeye yakın olmuş olsaydın biz sana dünyada azab-ı dünyanın iki katını ve âhirette azab-ı âhiretin iki katını tattırırdık. Zira; nıansab-ı nübüvvete böyle bir şeyin suduru lâyık olmadığından farz-ı muhal olarak sadır olsa başkalarına olacak azabın iki katı olurdu. Ve biz azabı tattırmış olsak azabı tattırdıktan sonra sen kendin için bizim aleyhimize senden azabı defedecek ve bize karşı koyacak bir yardımcı bulamazsın. Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet; ma'siyetten masum olmak Cenab-ı Hakkın tevfikiyle olduğuna delâlet eder. Zira; Resulul-lah'a Allahü Tealâ «Biz seni hak üzere sabit kılmamış olsaydık sen onlara meyletmeye yakın olurdun ve onlar seni-fitneye düşürmeye yaklaşmışlardı» buyurdu ki «Biz hıfz ettik eğer hıfzetmesek meramlarına nail olurlardı» demektir. Fitneye yakın olmak aynı fitne olmadığından Resulüllah'm fitnede vaki olmadığına dahi delâlet eder. Binaenaleyh; (Benî Sakîf) kabilesi çok çahşmışlarsa da Resulüllah'dan bu hususa dair asla iltifat görmemişlerdir. Çünkü; âyette kelimesi bir şeyin vücuduna binaen gayrın imti-nâına delâlet ettiğinden Vacip Tealâ'nm Resulünü sabit kılması meylin vukuuna mani olduğunu beyan etmiştir ki «sebat vaki olunca meyletmek mümteni oldu» demektir.

İsra' 17:76

Vacip Tealâ kâfirlerin hilelerinden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Mekke müşriklerinin hal ü şanları hile ve desiseyle seni korkutup iz'âç ederek muztar kılmağa yakın oldular ki seni Mekke arzından çıkarsınlar ve Mekke'de hakka davet olunmak endişesinden kurtulsunlar velâkin seni çıkardıkları taktirde senin arkanda onlar Mekke'de ikamet etmezler, illâ az bir müddet ikâmet ederler. Nimetullah efendinin ve Beyzavî'nin beyanları veçhile Re-sulüllah'ın hicretinden sonra az bir zaman içinde Bedir vakasının zuhuruyla (Ebu Cehil) ve onun emsali Resulullah'ı hicrete mecbur edenler kılıçtan geçmekle âyetin sırrı zuhur etti ve vaad-i İlâhî de yerini buldu. Yahut kâfirlerin Resulullah'ı ihraç edemediklerine âyet delâlet eder. Çünkü; âyetin manâsı: | Her ne kadar müşrikler Resulullah'ı hicret ettirmeye karîb oldularsa da bilfiil hicret ettiremediler. j demektir. Zira; kelimesinden müstefâd olan kurbiyet bu manâyı müfîddir. Onlar çok hileler düşünmüşler, Resulullah'ı Mekke'den çıkarmaya çok çalışmıslarsa da emr-i İlâhî gelmedikçe Re-sulüllah mukavemet edip hicret etmedi ve onüç sene Mekke'de tebligata devam etti, hicrete emr-i İlâhî geldi ve onun üzerine hicret eylediği için Mekke ahalisine de bu sebeple azap gelmedi. Çünkü; azabın gelmesi onların çıkarmasına muallak olduğundan emr-i İlâhî ile çıkması onların azaplarına mani olmuştur. Şu beyan olunan manâ ve tafsilât âyetin Mekke'de nazil olduğuna nazarandır. Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran âyetin Medine'de nazil olduğu dahi mervîdir. Çünkü; Resulüllah Medine'yi teşrif edince Yahudiler haset ederek «Ya Resulellah! Burası enbiya makamı değildir. Enbiyânın makamı Şam'dır. Şam'a hicret edersen biz de iman ederiz ama Şam'da Rum askerinden korkarsan Allahü Tealâ Resullerini muhafaza eden» demeleri üzerine Resulüllah'ın Şam cihetine hicrete niyet etmesine binaen bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Bu rivayete nazaran âyette arz ile murad; Arz-ı Medine ve Resulüllah'ı hicrete tahrik eden kavim ile murad; Medine'de bulunan Yahudilerdir. Binaenaleyh; Yahudilerden Medine'den Resulüllah'ı hicrete tahrik eden (Benî Kureyza) çok zaman geçmeden bilûmum katlolundu ve (Benî Nadîr) Medine'den tard olunmakla Medine ve etrafı Yahudilerden temizlendi ve hileleri kendi ayaklarına dolaştı.

İsra' 17:77

Vacip Tealâ kâfirlerin Mekke'den veya Medine'den Resulünü çıkarmaya teşebbüs ettiklerini beyandan sonra bu misilli teşebbüs yeni bir âdet olmayıp her gelen Resullerin kavminden vaki olduğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Müşriklerin ve Yahudilerin seni vatanından çıkarmaya kıyam etmeleri ve onlar ihrâc edince Rab-bın Tealâ'nın onları ihlâk etmesi yeni bir âdet değildir. Zira; senden evvel gelen Resullerde dahi âdet-İlâhiye bu minval üzere cereyan etmiştir. Çünkü; her ümmetten, kendilerine ba's olunan Peygamberlerini memleketten çıkarmaya teşebbüs vaki oldu. Ve o Resulü çıkarınca Allahü Tealâ'nın o milleti ihlâk etmesi âdet-i kadîmesidir. Su halde habibim! Sen bizim sünnetimiz ve âdetimiz için bir tahvil göremez ve bulamazsın. Zira; Resullerin hicretlerini emretmekte ve hicretten sonra o kavmi ihlâk eylemekte bizim hikmet-i hafiyemiz vardır. O hikmete kullarımız muttali' olamazlar. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile ezelde esbâb, müsebbebâta rabtolunduğundan her zaman için muayyen bir hâdise, merbut olduğu sebebin zuhuruyla vaki olması muhakkak olduğundan o hâdiseyi vakt-ı âhara tahvil etmek esbabı müsebbebâttan ayırmaktır. Bu ise aklen ve âdeten muhaldir. Binaenaleyh; âdet-i İlâhiye'nin tebdili mümkün değildir.

İsra' 17:78

Vacip Tealâ İlahiyata, Nübüvvete ve Âhiret'e müteallik ahvâli beyandan sonra ibadetle emretmek üzere buyuruyor, Çünkü; vakt-i sabahta cümle mah-lûkat uyanık bulunduklarından âbidlerin ibadetlerini görenler ve işitenler hüsn-ü hallerine şehadet edeceklerdir. Binaenaleyh; insanların vakt-i seherde uyanık bulunmaları ve sabah namazında kıraete devamları lâzımdır. Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet beş vakit namaza şamildir. Zira; dülûküşşems; Öğle ve ikindi namazlarına, Gasekılleyl de akşam ve yatsı namazlarına ve Kur'dneI fecir ise sabah namazına delâlet eder. Kıraetsiz namaz caiz olmayıp sabah namazında kıraet çok olduğu için sabah namazına Kur'an-el fecir denmiştir. Geceye ve gündüze müekkel olan melekler sabah vaktinde içtimâ edip cemaat-i müslimîne şahit oldukları için sabah namazına meşhûd denmiştir ki meleklerin vesâ-ir zns ü cinnin gördükleri ahvale şehadet edeceklerine işaret olunmuştur. Sabah namazına Kur'an ıtlak olunması; Kıraetin uzun olması matlup olduğuna işarettir. Binaenaleyh; ekseri fukahâ sabah namazında kıraetin uzun olmasının sünnet-i seniyeden olduğuna ittifak etmişlerdir.

İsra' 17:79

Vacip Tealâ beş vakit namazı edayı emrettikten sonra salat-ı teheccüdle emretmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Rabbına takarrup edip sevabın ziyade olmasını istersen gecenin bazısında uykudan kalk kıraet-i Kur'an'la teheccüd namazını edâ et ki o teheccüd namazı sair fe-râiz üzerine senin için ziyade bir farz olarak edasına sa'yet de sevabın ziyade olsun. Zira; Rabbın seni makam-ı kurbiyet ve dere-ce-i visal olan makam-ı mahmudda ikame edecektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile teheccüd; biraz uykudan sonra kalkıp kılınan namazdır. Uykuyu bölüp kalkmak da meşakkat ve gayretle hasıl olduğundan külfete delâlet eden babından teheccüd denmiştir. Yahud teheccüd namazı; kabirde ve sekerât-ı 7nevtinde insanın rahatına sebep olacağına binaen teheccüd denmiştir. Çünkü hücûd ; uyku ve rahat manasınadır, teheccüd ise uyku ve rahatı terkle edâ edilen namazdır, Iptidâ-yı islâmda .teheccüd namazı her mümine farz iken beş vakit namaz farz olunca ümmet hakkında teheccüdün farziyeti nesholunmuşsa da nafile olarak meşruiyeti baki kalmıştır. Binaenaleyh; ümmetin zühd ü takva erbabından teheçcüd namazına devam edip faziletini alanlar vardır. Ama Resulüllah, hakkında far-ziyeti bu âyetle sabittir ve hassa-i Nebidendir, Resulüllah için ziyade bir şeref ve fazilettir ve salât-ı mefrûza üzerine zâid bir farz olduğu cihetle nafile ve farziyeti Resulüllah'a mahsus olduğunu beyan için «Sana nafile»- denmiştir. Bu âyette makam~ı mahmud ile murad; Resulül-, lah'ın şefaat makamıdır. Zira; o makamda günahkârlara ve bîçârelere şefaat edince ehl-i mahşer tarafından Resulüllah'ın sena olunacağına binaen o makama mahmud denilmiştir. Hatta o makamda Resulüllah'ın pek çok sena olunacağına işaret için ta'zîme ve kesrete delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur. Çünkü; ni'met ne kadar büyük olursa mukabilindeki hamd ü senanın da o kadar çok ve büyük olması lâyıktır. Binaenaleyh; Ma-kam-ı Mahmudla murad; Resulüllah'ın asîlere şefaat makamıdır. Zira; insanın azabını vesair zararını def etmek sevabını tezyîd etmekten daha mühimdir. Çünkü; defi mefâsid celb-i menfeatten evlâdır. Şu halde günahın affına dair şefaat derecâtın terfiine şefaatten ehemm olduğu cihetle çok seyyiâtın affı daha münasip olduğundan Makam-ı Mahmudla murad; seyyiâtın affına dair olan şefaatin makamıdır. İşte bu makam; cümle nâsm fevkinde bir makamdır ki Cenab-ı Hak onu ancak Resulüne ihsan etmiştir. Çünkü umûm nâsa şefaat; enbiyâ içinden ancak âhir zaman nebisine müyesser olacağına dair eserler dahi bu manâyı te'yîd eder. Vacip Tealâ'mn kelâmında kelimesi vucûb manâsına olduğundan o makam-ı mahmudun Resulülah'a ihsan olunacağı kat'î olmasına delâlet eder Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette makamı mahmudla murad; Makam-ı şefaat olduğuna (Ebu Hüreyre) hazretlerinden mervî olan bir hadis-i şerif de delâlet eder. Çünkü; Resulül- , lah makam-ı mahmudu tefsir sadedinde buyurmuştur ki «makam-ı mahmud; şol bir makamdır ki o makamda ben ümmetime şefaat ederim». İşte bu hadis; makam-ı mahmudu tefsirdir. Hulâsa; teheçcüd namazı ümmet hakkında nafile ve Resulüllah hakkında vacip ve makam-ı inahmudun Resulüllah'a mahsus makam-ı şefaat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:80

Vacip Tealâ Resulü makam-ı mahmuda ba's edeceğini beyandan sonra o makamı Rabbısından istirham etmesini habibine ta'-lîm etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beya'n olunduğu veçhile muhrecetstdıkla murad; Mekke ve müdhaIed k la murad; Medine'dir. Çünkü; Resulüllah'ı müşrikler Mekke'den-çıkarmak için bir çok teşebbüsâtta bulunmaları üzerine Cenab-ı Hak Mekke'den Medine'ye hicret etmesini emredince Mekke'den hurucu ve Medine'ye duhûlü zımnında bu yolda münâcâatta bulunmasını habibine ta'lîm için bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: | Ya Rabbi! Beni marzî ve makbul olan Medine'ye idhâl ve razı olacağını bir surette kâfirlerin Şerrinden emin olarak Mekke'den çıkar ki huzur-u kalple ibadetine devam edeyim ve kendi indinden bana saltanat ve kuvvet ver ki o kuvvet bana yardım etsin ve din-i islâm mansûr olsun | demektir. Yahud müdhale sıdıkla murad; namazdır. Buna nazaran manâyı âyet:

İsra' 17:81

Beyzavî'nin beyanı veçhile Zehûk ; Bir şeyin mahallinden çıkıp muzmahil olmasıdır. Binaenaleyh; din-i islâm gelince din-i şirk mihverinden çıktı. Muhafaza eden erbâb-ı şirkin perişan olmasıyla âyin-i şirk de muzmahil oldu gitti. Hatta imam-ı (Müslim) ve (Buharı) nin ittifaklarıyla (İbni Mes'ud) hazretlerinin rivayet ettiği bir hadiste Mekke'nin fethi günü Resulüllah'ın Ka'be'nin etrafında olan üçyüz altmış putun herbirine elindeki asa ile işaret ederek bu âyeti okuduğu ve herbirinin gözlerinden asayı takıp yere yatırdığı ve ashabı tarafından her birinin parçalandığı ve yalnız Ka'be'nin damında tunçtan nıa'mûl (Benî Huzâa) nın bir putu kalıp Hz. Ali'ye emrile Hz. Ali'nin çıkıp onu da yere atıp parçaladığı müfessirînin cümle-i beyanatlarmdandır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hafcla ttıurad; Din-i İslâm ve şeriat-ı Ahmediyyedir.. Battlla murad; Din-i İslâmın gayrı her şeydir. Gerçi batılın da âlemde hükümferma olup revaç bulduğu zamanlar olursa da zatında muzmahil ve daima zevale maruz ve akıbeti helaktir. Hulâsa; hakkın geldiği yerde batılın gideceği, batıl için bazı zamanda bir devlet ve savlet olursa da sebat etmeyip seri üz zeval ve" hakka karşı batılın daima mağlûp olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:82

Vacip Tealâ itikâdiyât, ameliyat, ahvâl-i âhiret, kaza, kader ve bilhassa beş vakit namaz ve teheccüdle emredip sair menafi-i inşa-niyeyi beyandan sonra bu ahkâmın kâffesi Kur'an'dâ mevcut olduğu cihetle Ehl-i imana Kur'an'ın şifâ ve rahmet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani Kur'an'dâ beyan olunan ahkâm mü'minlerin emrâz-ı bâ-tınıyesi mesabesinde olan itikâd-ı bâtılı ve emrâz-ı zâhiriyesi mesabesinde olan ahlâk-ı zemîmeyi izale ve itikad-ı hakka ve ahlâk-ı hamîdeye irşâd ettiğinden ehl-i iman için ayn-ı şifâ ve ahkâmıyla amel ettikleri için haklarında ayn-ı rahmettir. Lâkin Kur'an'a iman etmemekle nefislerine zulmeden kâfirlerin Kur'an zararlarını ziyade eder. Çünkü; her âyet nazil oldukça imandan imtina etmeleri bir zarar olduğu cihetle "her bir âyet nazil olunca o âyete iman etmemeleri zarar üzerine zarar olmakla zararları tezâyüd eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enbiyâ-yı kiram hazerâtı etıbba ve ümmetleri de tedaviye muhtaç olan hastalar ve şeriatler de tabibin hastaya vermiş olduğu deva mesabesinde olduğundan Kur5-an'a iman edenler tabibin ilâcını istimal ile büznillâh şifa bulan hastalar gibi kâfirler de tabibe müracaat etmeyip helak olanlar menzilinde olduklarını Cen.ab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; devanın emrâz-ı zahiriye ve batıniyeye nazaran iki kısmı olduğu gibi devayı dinî de iki kısımdır ki birincisi; emrâz-ı batıniye mesabesinde olan itikâd-ı hatıla deva, ikincisi; emrâz-ı zahiriye mesabesinde olan ahlâk-ı zemîmeye devadır, Beyzavî'nin beyanına da olan beyaniye olduğuna göre Kur'an'm küllisi şifadır. Ve teb'i-ziye olduğuna nazaran «Kur'an'dan bazı şifa olan âyetleri biz inzal ederiz" demektir. Buna nazaran bu âyette şifa ile murad; şifa~yı dsmânîdir: Çünkü; teberrüken Kur'an'm kıraetiyle bir çok hastaların şifa bulduğu her zaman görüldüğü cihetle meydanda bir hakikattir. Şu kadar ki şifa-yı cismanî sağlam itikada mevkuftur. Zira; ilâçta tesiri halkeden Allahü Tealâ kendi kelâmına müracaat ederek şifasını halketmesini istirham eden kimsenin ilâç vesilesiyle şifasını halkettiği gibi Kur'an vesilesiyle de halkedeceği evleviyetle sabit olur. Fakat Kur'an'm hakayikını ve şifayı halke-decek Allahü Tealâ'mn kelâmı olduğunu düşünerek okumak ve üflemek lâzımdır. Ahkâmıyla amel eden kimselerin saâdet-i ebediyyeye nail olacaklarına binaen ehl-i imana Kur'an rahmettir. Fakat marazı izâle menafii celbetmek üzerine mukaddem olduğu cihetle Cenab-ı Hak zararı izale kabilinden olan şifayı celb-i menfeat kabilinden olan rahmet üzerine takdim etmiştir. Kâfirler Kur'an'ı işitince gazabla adavet ettiklerinden ahkârniyle amel ettikleri surette alacakları ecri fevtettikleri gibi haklarında Kur'an zarardır. Çünkü; amel etmedikleri, cihetle muazzeb olacaklardır ve her âyet nazil oldukça inkârları küfrüzere küfür olduğu cihetle gün be gün zararları tezayüd etmiştir.

İsra' 17:83

Vacip Tealâ Kur'an'ın müminlere şifa ve rahmet olduğunu beyandan sonra insanların lâyık olduğu kadar Kur'an'a yapışmadıklarım beyan etmek üzere : Yani; insanın bir hâl üzere kararı ve sebatı yoktur. Zira; biz insana lütfumuzdan sıhhat-ı beden, afiyet ve bol rızık verip maişetini tevsi' etmek suretiyle in'âm ettiğimizde bizim zikrimizden, tarîk-ı hakka davetimizden ve hakkında şifa ve rahmet olan Kur'-an'dan i'râz eder ve kendi zatıyla bize takarrubdan uzaklaşır. Sanki her şeyden müstağni ve kimseye ihtiyacı yoktur, elinde olan-nimetler hemen kendi istihkakı ve umurunda müstakil gibi bir tavırla hareket ve hakka itaattan tekebbür eder. O insana hastalık, fakr u faka gibi bir şer ve belâ isabet ederse rahmet-i ilâhiyyeden ümidini biîkülliye keser ve ye'si tamla me'yûs olur, kendini her % ni'metten mahrum addeder. Halbuki taazzum ye tekebbürde ifrat, ye's ü hirmancla tefrit şer'aiî ve aklen mezmûmdur. Habibim! Hal ü şanı bundan ibaret olan insana sen «Haklı ve haksız, dalâlette ve hidayette olan her şahıs kendi hali ve vakti müşabih olduğu tarikat ve ahvâli rühiyesi ve mizacı bedenine muvafık surette amel eder» demekle herkesin müyesser olduğu amelin kendi tuttuğu tarîkin icabı olduğunu beyan et. Zira; herkes iradesini sarf ettiği cihete muvaffak ve müyesser olur. Binaenaleyh; Eğer insanın nefsi şerîre ve habîse olursa ondan ef'âl-i kabiha ve eğer insanın nefsi şerife ve tahire olursa ondan da ef'âl-i hasene ve ahlâk-ı hamide sudur eder. Şu halde efâlin iyiliği ve kötülüğü nefsin iyiliğine ve kötülüğüne tabi'dir, herkes kendi tıyneti üzerine amel edince sizin Rabbınız, tarîki doğru olan, matluba vuslatta ve hakka ittibâda ziyade olan kimseyi herkesten ziyade bilir. Binaenaleyh; herkesin tarîkati, mezhebi ve âdeti üzere nefsin tayyib veya habaseti icabı amel ettiğini beyanla Kur'an'ın bazı kimseler hakkında şifa ve rahmet, bazı ahar hakkında helak ve hasarını mucip olduğunu te'kîd ve te'yfcl etmiştir. Bir şeyde iki cihetle tesir maneviyâtta olduğu gibi maddiyâtta dahi vardır. Meselâ güneş tuz gölünü dondurur, halbuki karı ve yağı eritir, çamaşır yıkayıcının çamaşırını beyazlandırır fakat kendini karartır. Zira; bir müessirden sudur eden tesir mahallin kabiliyeti ve istidadına göre feyezan eder. Binaenaleyh; Kur'an bazı kimseye şifa ve rahmet olduğu gibi bazı âhara iman etmediğinden hakkında aynı mazarrat olur. . Nisâbûri'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. Yani; «İnsana biz ni'met verince yan ve arkasını dönmekle bizden uzak olur» demektir. Çünkü; bir sözü dinlemekten tekebbür eden kimse dinlememek için arkasını dönmek âdettir. Kâfirler dahi ni'meti İlâhiyeye müstağrak olunca davet-i îlâhiyeye ve bilhassa Kur'an'a arkalarını dönerler. sıyret ve tarikat ve mizacına tabi' olan ahvâl ki hidayet ve dalâlet üzere teşekkül eden hali demektir. Şu halde «Her insan hidayet veya dalaletten hangi ciheti ihtiyar etmişse ihtiyar ettiği cihet onun tarikatıdır ki şâkilesi» demektir. Hâzin'de ve Beyzavî'de beyan olunduğu veçhile şâkiIe ; cevher-i ruh manasınadır. Şu halde «Herkes cevher-i ruhunun icabı vech üzere amel eder» demektir. Binaenaleyh; cevher-i ruhu tâhir olursa ameli tayyib olur ve eğer cevher-i ruhu necis olursa ameli habis olur. Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Şâkile din manâsına dahi olabilir. Zira herkes; iltizam ettiği din üzere amel eder. Ama dini, din-i hak olursa matluba vasıl olmakla müsâb olur ve eğer dini batıl olursa muazzeb olur. Bu âyet; Dört hükmü havidir: Birincisi; İnsan ni'mete müstağrak olduğunda haktan i'râz edip uzaklaşmasıdır. İkincisi; insana bir zarar isabet ettiğinde rahmet-i îlâ-hiyeden ümidini kesmesidir. Üçüncüsü; İnsanın cevher-i ruhunun icab ettiği siret üzere amel etmesidir. Dördüncüsü; doğru yol tutan kimseleri Rabbı Tealâ'-nın herkesten ziyade bilmesidir.

İsra' 17:84

Vacip Tealâ Kur'an'ın müminlere şifa ve rahmet olduğunu beyandan sonra insanların lâyık olduğu kadar Kur'an'a yapışmadıklarım beyan etmek üzere : Yani; insanın bir hâl üzere kararı ve sebatı yoktur. Zira; biz insana lütfumuzdan sıhhat-ı beden, afiyet ve bol rızık verip maişetini tevsi' etmek suretiyle in'âm ettiğimizde bizim zikrimizden, tarîk-ı hakka davetimizden ve hakkında şifa ve rahmet olan Kur'-an'dan i'râz eder ve kendi zatıyla bize takarrubdan uzaklaşır. Sanki her şeyden müstağni ve kimseye ihtiyacı yoktur, elinde olan-nimetler hemen kendi istihkakı ve umurunda müstakil gibi bir tavırla hareket ve hakka itaattan tekebbür eder. O insana hastalık, fakr u faka gibi bir şer ve belâ isabet ederse rahmet-i ilâhiyyeden ümidini biîkülliye keser ve ye'si tamla me'yûs olur, kendini her % ni'metten mahrum addeder. Halbuki taazzum ye tekebbürde ifrat, ye's ü hirmancla tefrit şer'aiî ve aklen mezmûmdur. Habibim! Hal ü şanı bundan ibaret olan insana sen «Haklı ve haksız, dalâlette ve hidayette olan her şahıs kendi hali ve vakti müşabih olduğu tarikat ve ahvâli rühiyesi ve mizacı bedenine muvafık surette amel eder» demekle herkesin müyesser olduğu amelin kendi tuttuğu tarîkin icabı olduğunu beyan et. Zira; herkes iradesini sarf ettiği cihete muvaffak ve müyesser olur. Binaenaleyh; Eğer insanın nefsi şerîre ve habîse olursa ondan ef'âl-i kabiha ve eğer insanın nefsi şerife ve tahire olursa ondan da ef'âl-i hasene ve ahlâk-ı hamide sudur eder. Şu halde efâlin iyiliği ve kötülüğü nefsin iyiliğine ve kötülüğüne tabi'dir, herkes kendi tıyneti üzerine amel edince sizin Rabbınız, tarîki doğru olan, matluba vuslatta ve hakka ittibâda ziyade olan kimseyi herkesten ziyade bilir. Binaenaleyh; herkesin tarîkati, mezhebi ve âdeti üzere nefsin tayyib veya habaseti icabı amel ettiğini beyanla Kur'an'ın bazı kimseler hakkında şifa ve rahmet, bazı ahar hakkında helak ve hasarını mucip olduğunu te'kîd ve te'yfcl etmiştir. Bir şeyde iki cihetle tesir maneviyâtta olduğu gibi maddiyâtta dahi vardır. Meselâ güneş tuz gölünü dondurur, halbuki karı ve yağı eritir, çamaşır yıkayıcının çamaşırını beyazlandırır fakat kendini karartır. Zira; bir müessirden sudur eden tesir mahallin kabiliyeti ve istidadına göre feyezan eder. Binaenaleyh; Kur'an bazı kimseye şifa ve rahmet olduğu gibi bazı âhara iman etmediğinden hakkında aynı mazarrat olur. . Nisâbûri'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. Yani; «İnsana biz ni'met verince yan ve arkasını dönmekle bizden uzak olur» demektir. Çünkü; bir sözü dinlemekten tekebbür eden kimse dinlememek için arkasını dönmek âdettir. Kâfirler dahi ni'meti İlâhiyeye müstağrak olunca davet-i îlâhiyeye ve bilhassa Kur'an'a arkalarını dönerler. sıyret ve tarikat ve mizacına tabi' olan ahvâl ki hidayet ve dalâlet üzere teşekkül eden hali demektir. Şu halde «Her insan hidayet veya dalaletten hangi ciheti ihtiyar etmişse ihtiyar ettiği cihet onun tarikatıdır ki şâkilesi» demektir. Hâzin'de ve Beyzavî'de beyan olunduğu veçhile şâkiIe ; cevher-i ruh manasınadır. Şu halde «Herkes cevher-i ruhunun icabı vech üzere amel eder» demektir. Binaenaleyh; cevher-i ruhu tâhir olursa ameli tayyib olur ve eğer cevher-i ruhu necis olursa ameli habis olur. Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Şâkile din manâsına dahi olabilir. Zira herkes; iltizam ettiği din üzere amel eder. Ama dini, din-i hak olursa matluba vasıl olmakla müsâb olur ve eğer dini batıl olursa muazzeb olur. Bu âyet; Dört hükmü havidir: Birincisi; İnsan ni'mete müstağrak olduğunda haktan i'râz edip uzaklaşmasıdır. İkincisi; insana bir zarar isabet ettiğinde rahmet-i îlâ-hiyeden ümidini kesmesidir. Üçüncüsü; İnsanın cevher-i ruhunun icab ettiği siret üzere amel etmesidir. Dördüncüsü; doğru yol tutan kimseleri Rabbı Tealâ'-nın herkesten ziyade bilmesidir.

İsra' 17:85

Vacip Teaîâ insanın halet-i cibilliyesinden ve ruhunun tesirinden bahsedince ruhdan bahsetmek üzere Yehûd veyahud müşriklerin suallerini ve Resulüdür, cevabını beyan zımnında buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Yahudiler veya müşrikler ecsâda tealluk eden ruhun mahiyeti hakikiyyesinden, miktarından, bedene teallukunun keyfiyetinden, cesede irtibatından ve bedenden nasıl infisâl ettiğinden suâl ederler. Sen cevabında «ruhun hakikati, bedene keyfiyet-i tealluku ve bedenden infisali Rabbımın emrinden neş'et eder. İlmi kendine mahsustur. Binaenaleyh; ruhun neden ibaret olduğuna insanların ilmi lâhik olamaz. Ey insanlar! Size ilimden verilmedi, illâ az bir .şey verildi. Şu halde siz ruhun neden ibaret olduğunu ve bedene teallukunu bilemezsiniz» demekle onlara cevap verir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ruhla murad; Kur'an veyahut Cibril-i Emin olduğuna dair rivayet varsa da esah olan ruhla murad; bedene tealluk edip ecsârmn hayatına sebep olan ruhtur. Ruhtan suâl eden Medine yahudüeridir veyahut Mekke müşrikleridir. Suâl; ruhun mahiyetinden veya kıdem ve hudûsundan veyahud bedenden ayrıldıktan sonra bakî olup olmadığından veyahut seâdet ve şekâvetinden suâl olmak ihtimali varsa da esah olan suâl; ruhun mahiyetindendir. Çünkü emr-i İlâhîden olduğunu beyanla iktifa; sualin, mahiyetinden sual olup kulların mahiyet-i ruhu bilemiyeceklerine delâlet eder. Eğer sual şöyle tasvir olunursa ki: «Ruh beden dahilinde bir cisim midir? Yahud mizac-ı beden midir? Veyahud bedenle kaim bir araz mıdır?" Cevapta şöyle tevil olunur; «Ruh emr-i-İlâhî olan «kün» emriyle hadis bir cevherdir ki cesede mugayir hayat ifade etmesi için halkolunmuş bir şeydir. Binaenaleyh; kadîm değildir». Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile insanın neden ibaret olduğunda dört mezhep vardır: Birincisi; insan yalnız cisimdir. Gerçi cumhur-u mü-tekellimînden bu mezhebi itlizâm edenler varsa da batıldır. Çünkü cismin; ziyade veya noksanı kaabil olduğundan şahs-ı vahidin tebeddülünü müstelzim olduğu gibi insanın umur ve hususunu düşündüğünde bedenden gafil olduğu cihetle insan cisimden ibaret olduğunda nefisten gafil olmak lâzım gelir. Azalarına kendini mu-zaaf kılıp benim cesedim, benim elim ve benim ayağım gibi terki-bâtla kendi azasından haber verdiğinde insanın şu azalardan başka bir şey olduğuna delâlet eder. Zira; bir şeyin nefsine muzaf olması caiz olmadığından herhalde muzaf, muzafün ileyhe mugayir olmak lâzımdır. İnsanın vefatından sonra o insana sadaka vermek ve ruhuna Kur'an okumak gibi hediyeler gönderilmesinin cevazı insanın bu cesedden başka bir şey olduğuna delâlet eder. Eğer insan aynı ceset olsa ceset çürüyüp toprağa karıştığı ve müdrik olmadığı cihetle ona sadaka vermek ve hediye göndermek de bir fayda olmazdı. Zira hediye ve ziyaret; müdrike olur. Kezalik rüyada ölenin evlâd ve ahfadına bazı vesâyada bulunması Ve dünyadaki haline temessül ederek görüşüp konuşması insanın cesedden ibaret olmadığına delâlet eder. Çünkü; vesâyada bulunmak ve konuşmak cesedin vazifesi değildir. Cesetten el, ayak, göz, kulak gibi bazı azanın noksan olmasından insanın tenakusu lâzım gelmiyor. Eğer insan cesedden ibaret olsa azanın tenakusu ile insanda tenakus ederdi. Kezalik Resulüllah'm Cibril-i Emin'i (Dihyet ül Kelbî) isminde bir insan suretinde gördüğü mervîdir. Halbuki bu surette insan cismi var velâkin insan yok melek var. Velhâsıl şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile insan yalnız cisimden ibaret değildir. İkincisi; insanın cisimle arazdan mürekkep olmasıdır. Bu mezheb de batıldır. Zira; araz kaaim olmadığından eğer araz insan olsa bir zamanda mükellef olanın diğer zamanda mükellef olmaması lâzım gelir. Çünkü; Bir zamanda mevcut ve mükellef olan araz diğer zamanda yoktur, bu ise batıldır: Binaenaleyh; insanın cisimle arazdan mürekkep olması da batıldır. Üçüncüsü; insanın cevher-i mücerret olmasıdır. Bu da batıldır. Zira; yalnız cevher olsa cismin insandan hariç bir şey olması lâzım gelir. Halbuki hariçte insan bu cisimle kaaim ve cismi insandan bir şey değildir. Binaenaleyh; insanın cisimden başka bir cevher olması da batıldır. Dördüncüsü; insan bedenle ruhtan mürekkeptir. Sahih olan da budur. Çünkü; tahkike göre insanın bedeni rahm-i ma-derde tekemmül edip ruhu kabule istidadı tam ve kabiliyet geldiğinde Cenab-ı Hak onun ruhunu halkeder ki ruh bir cevher-i nu-ranî olup şemsin ziyasının nüfuzu gibi bedene nüfuz eder ve bu cevherin tebdil, tahvil ve tefriki mümkün değildir. Âdeta gül ya-ğıhın gül yaprağına ve susam yağının susam tanesine sereyanı gibi sereyan eder ve bu cihetle bedene hayat gelir ve harekete, tedbir ve tasarrufa başlar ve ne zaman ki ruhla bedenin imtizacına halel gelir ve ecel-i mev'udüna tesadüf eden zamanda gül yağının yapraktan ayrılıp da yaprağın kuruduğu ve susam yağının taneden ayrılıp tanenin bir kavuz halinde kaldığı gibi ruh da bedenden ayrılıp ceset insanda muattal bir hale gelir. Çünkü beyinlerinde ir-' tibat kalmayınca mevt hasıl olur. Beden çürür toprağa karışır ruh baki kalır. Vakt-ı merhûnu gelip ceset tekrar iade olununcaya kadar intizar eder. Ceset iade olununca ruh kendi cesedine avdet eder ve âlem-i âhiret hasıl olur. Sual ve hesap için davet olunur. Binaenaleyh saîd ise saadetine ve eğer şakî ise şekâveti ebediye-sine ulaşır. Şu halde ruh ve ceset başka başka şeylerdir. İrade-i İlâhiye ile birinin aharla imtizacıyla mecmuu bir araya gelmekle insan olur, yoksa yalnız ceset insan olamaz. Eğer yalnız ceset insan olsa ruhsuz cesedin mükellef ve kabil-i hitap olması lâzım gelir, bu ise batıldır. Çünkü; ruhsuz his ve idrak olmaz ki kabili hitâb olsun. Yalnız ruh da insan olamaz. Zira yalnız ruh; tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef olmaz. Çünkü; mükellef olsa bedensiz mükellef olduğu vazifeyi eda etmesi mümkün değildir. Binaenaleyh; insanın ruhla bedenden mürekkep olduğu meydanda bir hakikattir. Lâkin bedene sirayet eden ruhun hakikati ve künh ü mahiyeti neden ibaret olduğu bilinememiştir. Bazı etibbAnm «Ruh kandan ibarettir. Zira; kan olmayınca ruh olmaz» dedikleri yanlıştır. Evet! Kan olmayan cisimde can olmaz, bu doğrudur. Fakat bundan kanın ruh olması lâzım gelmez. Zira; kanla dolu olan insanlar da füc'eten vefat ederler. Ancak «Kan bedende ruhun bakasına şarttır» denilirse bu söz vakıa muvafık olabilir, yoksa kan ruh değildir. Şurası kafidir ki ruh cesede mugayir bir cevherdir ve cesetle imtizacı kaabildir ve cesetle ruh yekdiğerine rabtolununca tedbîr ve tasarrufa ve işlerini tefekküre kaabil bir insan olduğu muhakkak ve-ikisi birbirinden ayrılınca tekâliften ve tasarruftan vareste ve muattal olarak kaldıkları da meydandadır. Tefsiri Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Mekke'liler içtima' ederek Muhammed (S.A.) bizim içimizden neş'et etti. Halini biliriz, yalan söyler diyemeyiz. Bu, nübüvvet davasında bulunuyor. Medine'deki Yahudilere bir cemaat gönderelim. Ahval-i nübüvvetten sual etsinler. Bakalım! Muhammed (S.A.) in hali eııbiya-yı sabıkanın haline ve davası enbiya-yı sabıkanın davasma muvafık mıdır? dediler, Medine'ye bir cemaat gönderdiler. Yahudiler müşriklerin istifsarına cevaben "Muham-med (S.A.) den (Ashab-ı Kehif), (İskender-i Zülkarneyn) ve (Ruh) dan sual edin. Eğer evvelkilere cevap verir ruha cevap vermezse nebidir» dediler. Medine'ye gidenler geri gelip müşriklerin bu üç şeyden sual etmeleri üzerine (Sure-i Kehif) de tafsilen beyan olunacağı veçhile bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

İsra' 17:86

Vacip Tealâ insanlara ilimden az bir şey verildiğini beyandan sonra dilerse o azıcık şeyi dahi almağa kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Kur'an'ı sana inzal ve kıyamete kadar ibkâ ettiği gibi Benî Adem'in ulusu ve enbiyânın hatemi kıldı ve Makam-ı Mahmudu sana verdi. Bunların cümlesi, hakkında büyük fazlı İlâhîdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ bu âyette Resulüne iki veçhile nimetini beyan etmiştir. Birincisi; Kur'an'ı kaldırmaya kaadirken kaldırmayıp kıyamete kadar ibkâ etmesidir. İkincisi; fazl u kereminin resulü üzerine büyük olmasıdır. Dilerse Kur'an'ı kaldırmakla murad; mushaflardan silmek ve hafızların kalplerinde elfazı unutturmaktır. Yoksa asıl Kur'an'ın ref'i mümkün değildir. Zira; Kelamullah olduğu cihetle ref i mümkün olmadığı gibi levh-i mahfuzda dahi sabittir, kıyametin evai-linde kalplerden ve mushaflardan kaldırılacağı (îbni Mes'ud) dan ve daha bazı ashabdan mervidir. Şu haide Kur'an'ın vahyolunması ihsan-ı İlâhî olduğu gibi bakası da ayrıca bir ihsandır. Binaenaleyh; ehl-i iman mucibiyle iman etmek suretiyle bu ni'metin şükrünü eda etmelidirler

İsra' 17:87

Vacip Tealâ insanlara ilimden az bir şey verildiğini beyandan sonra dilerse o azıcık şeyi dahi almağa kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Kur'an'ı sana inzal ve kıyamete kadar ibkâ ettiği gibi Benî Adem'in ulusu ve enbiyânın hatemi kıldı ve Makam-ı Mahmudu sana verdi. Bunların cümlesi, hakkında büyük fazlı İlâhîdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ bu âyette Resulüne iki veçhile nimetini beyan etmiştir. Birincisi; Kur'an'ı kaldırmaya kaadirken kaldırmayıp kıyamete kadar ibkâ etmesidir. İkincisi; fazl u kereminin resulü üzerine büyük olmasıdır. Dilerse Kur'an'ı kaldırmakla murad; mushaflardan silmek ve hafızların kalplerinde elfazı unutturmaktır. Yoksa asıl Kur'an'ın ref'i mümkün değildir. Zira; Kelamullah olduğu cihetle ref i mümkün olmadığı gibi levh-i mahfuzda dahi sabittir, kıyametin evai-linde kalplerden ve mushaflardan kaldırılacağı (îbni Mes'ud) dan ve daha bazı ashabdan mervidir. Şu haide Kur'an'ın vahyolunması ihsan-ı İlâhî olduğu gibi bakası da ayrıca bir ihsandır. Binaenaleyh; ehl-i iman mucibiyle iman etmek suretiyle bu ni'metin şükrünü eda etmelidirler

İsra' 17:88

Vâcip Tealâ -Kur'an'in fazl-ı İlâhî olduğunu beyan ettiği gibi ins ü cin cemolsalar Kur'an'ın mislini getirmeye muktedir olamı-yacaklanni' beyan etmek üzere buyuruyor. . Zira; mislini getirmek kudreti beşerden hariçtir ki nıahluk-kelâmı olmaktan çok yüksektir. Çünkü; Kur'an'ın nazmı, elfaz ve âyetlerinin birbirine rabtı, mugayyebâttan haber vermesi mucizdir. Binâenaleyh; belâgatin en yüksek tabakasından olduğu cihetle beşerin söyliyebileceği sözlerden değildir. Tefsirdi Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran müşriklerin «Biz Kur'an'ın mislini getirmek murad etsek getiririz» demeleri üzene onları red ve tekzip etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Çok çalışıp kısa bir .gûre'nin bile mislini getirememeleriyle âyetin sırrı zuhur etmiş ve insanların aczi sabit olunca Kur'an'ın muciz olduğu tahakkuk.eylemiştir. Şu halde cinnilere nazaran mu-ciz olduğu ise evleviyetle sabittir. Zira; insanlardan belagat ve fesahat sahibi Jisan-ı Kur'an üzere söyleyen araplar aciz olunca o lisanın gayrı lisan sahibi olan cinnilerin aczi şüphesizdir. emsal onlara ziyade etmedis illâ kemâli şiddetle inkârlarına ziyada Yani; nâsa şu Kur'an'da biz ibrete, ahkâm-ı dünyaya, âhirete, nübüvvete, ilahiyata ve ümemi salifenin ahvaline, cennete, cehenneme, vaad ü vaîde müteallik her neviden misâller getirdik ve maksadı izah ettik. Biz böyle tekrar tekrar beyan edince nâsın vazifesi; mucibiyle amel etmek iken ekserisi küfrân-ı ni'met ederek Kur'an'ı kabulden imtina ettiler. Binaenaleyh; nübüvveti inkârla hali şirkte kaldılar. Vacip Teaîâ Kur'an'ın muciz olduğunu ve Kur'an'da nâsa ahkâmını anlatmak için bir çok misaller getirdiğini beyandan sonra müşriklerin Kur'an'a kanaat etmeyip başka mucizeler istediklerini beyan etmek üzere : etmeyiz» dediler.] Ve bu kadarla da iktifa etmiyerek sözlerine şunu da ilâve ettiler ve dediler ki:

İsra' 17:89

Vâcip Tealâ -Kur'an'in fazl-ı İlâhî olduğunu beyan ettiği gibi ins ü cin cemolsalar Kur'an'ın mislini getirmeye muktedir olamı-yacaklanni' beyan etmek üzere buyuruyor. . Zira; mislini getirmek kudreti beşerden hariçtir ki nıahluk-kelâmı olmaktan çok yüksektir. Çünkü; Kur'an'ın nazmı, elfaz ve âyetlerinin birbirine rabtı, mugayyebâttan haber vermesi mucizdir. Binâenaleyh; belâgatin en yüksek tabakasından olduğu cihetle beşerin söyliyebileceği sözlerden değildir. Tefsirdi Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran müşriklerin «Biz Kur'an'ın mislini getirmek murad etsek getiririz» demeleri üzene onları red ve tekzip etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Çok çalışıp kısa bir .gûre'nin bile mislini getirememeleriyle âyetin sırrı zuhur etmiş ve insanların aczi sabit olunca Kur'an'ın muciz olduğu tahakkuk.eylemiştir. Şu halde cinnilere nazaran mu-ciz olduğu ise evleviyetle sabittir. Zira; insanlardan belagat ve fesahat sahibi Jisan-ı Kur'an üzere söyleyen araplar aciz olunca o lisanın gayrı lisan sahibi olan cinnilerin aczi şüphesizdir. emsal onlara ziyade etmedis illâ kemâli şiddetle inkârlarına ziyada Yani; nâsa şu Kur'an'da biz ibrete, ahkâm-ı dünyaya, âhirete, nübüvvete, ilahiyata ve ümemi salifenin ahvaline, cennete, cehenneme, vaad ü vaîde müteallik her neviden misâller getirdik ve maksadı izah ettik. Biz böyle tekrar tekrar beyan edince nâsın vazifesi; mucibiyle amel etmek iken ekserisi küfrân-ı ni'met ederek Kur'an'ı kabulden imtina ettiler. Binaenaleyh; nübüvveti inkârla hali şirkte kaldılar. Vacip Teaîâ Kur'an'ın muciz olduğunu ve Kur'an'da nâsa ahkâmını anlatmak için bir çok misaller getirdiğini beyandan sonra müşriklerin Kur'an'a kanaat etmeyip başka mucizeler istediklerini beyan etmek üzere : etmeyiz» dediler.] Ve bu kadarla da iktifa etmiyerek sözlerine şunu da ilâve ettiler ve dediler ki:

İsra' 17:90

İşte bu gibi menfeatleri görmedikçe iman etmeyeceklerini beyanla beraber yine dediler ki :

İsra' 17:91

İşte bu gibi menfeatleri görmedikçe iman etmeyeceklerini beyanla beraber yine dediler ki :

İsra' 17:92

demekle azabın gelmesini veyahut Allah'ı ve melekleri görmek istediler ve bununla da kanaat etmeyerek dediler ki : Ve bilhassa Kur'an'a iman etmiyeceklerini beyan etmek üzere dediler ki :

İsra' 17:93

Yani; müşrikler imanlarını muhale talik ederek birtakım tekâlifte bulundular. Çünkü; Taberî, Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bir akşam Mekke'nin eşrafı Ka'be'nin damına içtima ederek ResulüIIah'ı davet ederler. Resulüllah imanlarına ümit ederek teşrif edince «Ya Muhammed (S.A.) Sen garîb bir davada bulunuyorsun. Putlarımıza sebbedip âbâ ü ecdadımızı tah-tıe ediyorsun. Bundan maksadın dünya ise ne istersen verelim ve kendimize seni reis intihap edelim» dediler. Resulüllah «Ben taraf-ı İlâhîden meb'ûs resulüm. Ahkâmını size tebliğ ettim. Kabul ederseniz dünya ve âhirette nasibinizi alırsınız ve eğer kabul etmezseniz bütün saadetten mahrum olursunuz" deyince onlar «Madem ki sözünden dönmüyorsun, nübüvvet davasında ısrar ediyorsun. Şu tekliflerimizi kabul ve arzularımızı yerine getir de sana iman edelim» demişlerdi. İşte o mecliste vaki olan tekliflerini tasvir için Cenab-ı Hak bu âyetlerini inzal etmiş ve istedikleri altı nevi mucizeden her birini beyan buyurmuştur :. Birinci talepleri: dediler ki : "Ya Muhammed! (S.A.) Madem ki nübüvvet davasında sebat ediyorsun. Mekke arazisi dardır. Sen bizim için Mekke'nin etrafında pınarlar akıt. Bol bol içelim, ekinler ekelim, bağlar dikelim. Ziraatımız genişlesin, karnımız doysun biz de sana iman edelim. Bize böyle bolluk temin etmedikçe biz sana iman etmeyiz». Bu teklifleriyle Mekke vadilerinde Şam vadileri gibi suların cereyanını istediler. İkinci talepleri: Dediler ki : «Umuma ajt pınarlar akıtmadığında, bari kendi nefsine ait hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu bir bağ olsun ki o ağaçların aralarından sular aksın ve ağaçlarda bir çok meyveler meydana gelsin görelim». Müşrikler böyle bir bahçe görmedikçe iman etmeyeceklerini söylediler. Üçüncü talepleri: Dediler ki: «Gerek umuma, gerek nefsine ait hayır yapmıyacaksan bari şer yap. Zira; bazı kere biz iman etmediğimiz takdirde semâdan azap geleceğini söylersin. Kendi itikadınca o gelecek azabı getir, semayı parça parça üzerimize düşür». Bu suretle semadan azap gelmeyince iman etmiye-ceklerini söylediler. Dördüncü talepleri: Dediler ki: »Sen kendi tarafından resul olduğun Allah'ı ve onun meleklerini bize mukabil olarak getir. Onlar senin Resul olduğuna şehâdet etsinler. Biz karşımızda görelim ve onları görmeyince sana iman etmeyiz». Bu talepleri ile imanlarını muhale ta'lîk ettiler. Beşinci talepleri: Dediler ki: «Sen kendin için altından ve gümüşten yapılmış müzeyyen bir hane inşâ edip gözlerimiz görmedikçe iman etmeyiz». İşte böyle bir haneyi görmedikçe iman etmiyeceklerini beyan ettiler. Altıncı talepleri: Dediler ki: «Sen 'merdiven kurup gözümüzün önünde semaya çıkmadıkça biz sana iman etmeyiz». Bu talepleri ile imanlarını bir takım müşkülâta talik ettiler. Resulüllah bunların bu hallerini görüp imanlarından me'yûs olunca o meclisten kalktı ve Resulüllah'm halası oğlu (Abdullah b, Umeyye) de kalktı ve «Ya Muhammed! (S.A.) Sen hiç bir teklifi kabul etmedin. Sen semaya çıksan dahi bize semadan bir kitap getirip o kitabı okumadıkça sade mücerret semaya çıktığın için elbette biz sana iman etmeyiz» deyince Cenab-ı Hak resulüne «Ha-bibim! Sen onların bu taleplerine cevap olarak beni envâı ni'met-leriyle terbiye eden Rabbımı cemi' nekâisten tenzihe ve cehaletinize teaccüp ederim. Zira; Ben de sizin gibi beşerim ve beşeriyette sizinle benim hiç bir farkımız yoktur. Şu kadar ki ben taraf-ı İlâhîden sizi irşâd için gönderilmiş resulüm. Sizin istediğiniz şeyleri halkedecek Allahü Tealâ'dır. İsterse halkeder, istemezse halket-mez, benini davamı ispata kâfi mucizem vardır. Binaenaleyh; Sizin bunları istemeniz inattan ibaret olduğu için Allahü Tealâ halket-mez. Zira; halketmiş olsa yine inat edecek ve başka şeyler isteyeceksiniz de» buyurdu ve hane-i saadetine me'yûsen avdet edip' mahzun olunca bu vak'ayı tasvir ve tescil için bu âyetler nazil olmuştur. Müşrikler ülûhiyetin evsafını risalette ve risaletin evsafını ülûhiyette aramakla cehaletlerini tamamen meydana koyduklarından Cenab-ı Hak resulüne teşbihle emretmiştir. Zira;. «Allahü Tea-lâ'yı bize getirmeyince iman etmeyiz» demek Cenab-ı Hakkın gelmek ve gitmekten münezzeh olduğunu bilemediklerini meydana koymaktır. Beyzavî'nin beyanı veçhile bir pınar ki suyu çok, daima akar, kesilvıez, ve gibi parça manasınadır. davasına kefil manâsına olduğu gibi mukabil manâsını dahi müfiddir. Yani «Aüahü Tealâ'yı davana kefîl ve şahit olduğu halde bize mukabil karşımıza getirmedikçe iman etmeyiz» demektir. Zuhruf ; altından ve gümüşten ziynet manasınadır. yalnız semaya çıkmaklığın için iman etmeyiz. Binaenaleyh; semaya çıkmakla beraber bizim okuyacağımız müdevven bir kitap da beraber getirmelisin» demektir.

İsra' 17:94

Vacip Tealâ müşriklerin şüphelerini ve bazı taleplerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin emr-i nübüvvette şüphelerinden birisi de beşeriyeti risalete münafi görmeleridir. Zira; nâsa doğru yolu gösterir aynı hidayet olan Kur'an gelip hakayıkma muttali' olduklarında onları iman etmekten hiç bir şey menetmedi. İllâ «Allahü Tealâ beşeri Resul olarak gönderdi mi?» demeleri menetti. Çünkü; onlar beşeriyetle risalet arasında münafat gördüler, «beşer, kendi misilli beşerin noksanını ikmâle nasıl memur olur? Eğer Allah kullarını ıslâh için Resul göndermiş olsaydı melek gönderirdi» demekle beşerin mansıb-ı risalete ta'yîn olunacağında şüphe ettiler. Halbuki devr-i Âdem'den beri insanlara Resul beşerden olduğu ve bilhassa pek büyük Resul tanıdıkları ve kendisine nisbetle iftihar ettikleri İbrahim Aleyhisselâm'm beşer olduğunu bildikleri halde şu itirazları hamakat ve inatlarına sarih bir delildir. Ya Ekrem-er Rusül! Sen onların şu itirazlarına karşı de ki «Eğer yer yüzünde sakin olarak Benî Adem gibi yürür melekler olsaydı biz onlar üzerine semadan kendi cinslerinden Resul olarak melek gönderirdik. Zira; cinsin cinse Resul olması akla ve hikmete muvafıktır. Çünkü risalette ülfet ve ünsiyet lâzım, bu ise birbirinin haline vakıf olan cinsiyetle olur. Halbuki melekle beşer arasında cinsiyet olmadığı cihetle emr-i risaletten maksad-ı aslî olan irşâd ve tebligat hasıl olamaz» demekle şüphelerini izale et. Tefsir-i Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Allahü Teaâl'nm Resulüne vermiş olduğu Kur'an vesair mucizât bunların istedikleri mucizelerden daha büyük ve davay-ı nübüvveti ispata kâfi olduğundan başka mucize istemez mücerret inat ve mükâbe-reden ibaret olduğu cihetle iman etmeyeceklerini bildiği için Ce-nab-i Hak halketmemiştir. Hulâsa; müşriklerin imanlarına mani olan beşerin beşere ri-saletini baîd addetmeleri ve yer yüzündeki, halk melek olsa Resullerinin dahi melek olacağı ve arz üzerinde, imarına memur ve sakin olan halkın beşer olduğundan Resullerinin de beşer olması akla ve hikmete muvafık olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:95

Vacip Tealâ müşriklerin şüphelerini ve bazı taleplerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin emr-i nübüvvette şüphelerinden birisi de beşeriyeti risalete münafi görmeleridir. Zira; nâsa doğru yolu gösterir aynı hidayet olan Kur'an gelip hakayıkma muttali' olduklarında onları iman etmekten hiç bir şey menetmedi. İllâ «Allahü Tealâ beşeri Resul olarak gönderdi mi?» demeleri menetti. Çünkü; onlar beşeriyetle risalet arasında münafat gördüler, «beşer, kendi misilli beşerin noksanını ikmâle nasıl memur olur? Eğer Allah kullarını ıslâh için Resul göndermiş olsaydı melek gönderirdi» demekle beşerin mansıb-ı risalete ta'yîn olunacağında şüphe ettiler. Halbuki devr-i Âdem'den beri insanlara Resul beşerden olduğu ve bilhassa pek büyük Resul tanıdıkları ve kendisine nisbetle iftihar ettikleri İbrahim Aleyhisselâm'm beşer olduğunu bildikleri halde şu itirazları hamakat ve inatlarına sarih bir delildir. Ya Ekrem-er Rusül! Sen onların şu itirazlarına karşı de ki «Eğer yer yüzünde sakin olarak Benî Adem gibi yürür melekler olsaydı biz onlar üzerine semadan kendi cinslerinden Resul olarak melek gönderirdik. Zira; cinsin cinse Resul olması akla ve hikmete muvafıktır. Çünkü risalette ülfet ve ünsiyet lâzım, bu ise birbirinin haline vakıf olan cinsiyetle olur. Halbuki melekle beşer arasında cinsiyet olmadığı cihetle emr-i risaletten maksad-ı aslî olan irşâd ve tebligat hasıl olamaz» demekle şüphelerini izale et. Tefsir-i Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Allahü Teaâl'nm Resulüne vermiş olduğu Kur'an vesair mucizât bunların istedikleri mucizelerden daha büyük ve davay-ı nübüvveti ispata kâfi olduğundan başka mucize istemez mücerret inat ve mükâbe-reden ibaret olduğu cihetle iman etmeyeceklerini bildiği için Ce-nab-i Hak halketmemiştir. Hulâsa; müşriklerin imanlarına mani olan beşerin beşere ri-saletini baîd addetmeleri ve yer yüzündeki, halk melek olsa Resullerinin dahi melek olacağı ve arz üzerinde, imarına memur ve sakin olan halkın beşer olduğundan Resullerinin de beşer olması akla ve hikmete muvafık olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:96

Vacip Tealâ kâfirlerin teanhüt ve temerrüdlerini beyandan sonra mucize talebine hacet olmadığını beyanla tehdit etmek üzere buyuruyor. Bu âyet; Resulüllah'ı tesliye ve kâfirleri tehdittir. Çünkü; Resulünün davasına Allah'ın şahit olması ve kullarının ahvalini bilip görmesi tesliye ve tehditten başka bir şey değildir.

İsra' 17:97

Vacip Tealâ tehdidini icmâlen beyandan sonra dalâlette olanları tafsil ve dalâleti irtikâp edenleri tehdit etmek üzere buyuruyor. Yani; Bir kimse iradesini hidayete sarfla Allahü Tealâ onu hidayette kılarsa ancak doğru yolu bulmak sebebiyle hidayete vasıl olan odur, ama bir kimse ki iradesini dalâlete sarfla Allahü Tealâ onu dalâlette kıldı. Habibim! Sen onlar için Allah'ın gayrı onları azaptan kurtaracak yardımcılar bulamazsın. Biz Azimüşşân onları yevmi kıyamette gözleri görmez kulakları duymaz ve dilleri söylemez oldukları halde hasrederiz. Zira; onlar dünyada imanı kabulden istikbâr ettikleri cihetle dünyadaki kibirlerine ceza olarak yüzleri üzerine zelîl ve hakîr.olarak haşrolunurlar. Dünyada hakkı görmediklerine mukabil gözleri kör, hakkı duymadıklarına bedel kulakları sağır ve doğru söylemediklerine bedel dilsiz olarak arsa-i mahşere gelirler ve dünyada işledikleri amel üzere ceza görürler. Zira onların sığınacak mahalleri Cehennemdir, Cehennemden başka yerleri yoktur. Her ne zaman ki etleri ve derileri yanmakla Cehennemin alevi sükûnet bulur hafiflerse biz onların muzmahil olan vücudlarını iade etmekle Cehennemin alevini ziyade ederiz. Çünkü; onlar âhireti tekziple iadeyi inkâr etmişlerdi. O inkârlarına mukabil biz onların yanmış vücutlarını ve Cehennemin şiddetini iade eder ve devam ettiririz. İşte şu nevi azaplar bizim vahdaniyetimize delil olan âyetlere ve Kur'an'a küfretmeleri sebebiyle onların cezalarıdır. Bu âyette beyan olunduğu veçhile «yüzleri üzerine nasıl yürürler?» sualine Resulüllah'ın «Dünyada iki ayakları üzerinde yürütmeye kaadir olan Allahü Tealâ âhirette yüzleri üzerine dahi yürütmeye kaadirdir» buyurduğu Hazret-i Enes'in rivayetiyle Ni-sâbûrî ve Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. Binaenaleyh; Resulüllah'ın «Yevm-i kıyamette nâs üç sınıf üzere kalkar : Birincisi; yaya. İkincisi; binitli. Üçüncüsü; yüzleri üzerine yürürler» buyurunca hazır bulunan Ashabı Kiram tarafından «yüzleri üzerine nasıl yürürler?» denildiğinde aynı cevabı verdiği (Ebu Hüreyre) hazretlerinden dahi mervîdir. Şu halde bu hadisler âyeti tefsir ettiği cihetle Ehl-i küfrün âhirette yüzleri üzerine haşrolunacaklan hakikidir, tevile hacet yoktur. Beyzavî ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin gözleri görürse de rahat edecek ve gözlerini dinlendirecek şeyleri göremezler, kezâlik dilleri söylerse de taraf-ı İlâhîden kabul olunacak bir şey söyleyemezler ve kulakları duyarsa da tejezzüz. edecekleri bir şeyi duymazlar demektir. Şu tevcihe nazaran kâfirlerin göreceklerini, duyacaklarını ve söyliyeceklerini beyan eden âyetlerle bu âyet beyninde münafaat yoktur. Yahut bu âyet iptidaen haşro-lunacaklarm hallerini beyan etmiştir. Çünkü; bu hâl üzere haşro--lunup bir miktar ceza gördükten sonra arsa-i mahşerde kuvaları kendilerine iade olunacağı mervîdir. Buna nazaran göreceklerini, duyacaklarını ve söyliyeceklerini beyan eden âyetler arsai mahşerde olacak hallerini beyan ettiği cihetle bu âyete nıünafi değildir. Habt; durmak ve hafiflemek manasınadır. Seîr; Cehennemin yanar alevi manasınadır. Yani «Her ne zaman Cehennemin ateşi hafiflerse biz onu söndürmez alevini ziyadelendiririz» demektir. . Hulâsa; Allah'ın hidayette kıldığı kimsenin doğru yola vasıl olacağı, Allah'ın dalâlette kıldığı kimseler için yardımcının bulun-mıyacağı, onlar kıyamette, kör, dilsiz ve sağır olarak kabirlerinden kalkacakları, onların meskenleri Cehennem olup her ne zaman Cehennemin alevi sönmeye yüz tutarsa alevinin tekrar ziyadelene-ceğî ve şu azapların sebebi onların küfürleri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:98

Vacip Tealâ nübüvveti inkâr edenlerin cevaplarını ve cezalarını beyandan sonra hasrı inkâr edenlerin cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor. Hem gördüler hem de bildiler. îbtidâen icada kaadir olan Allahü Tealâ'nm sonra iadeye kaadir olacağı evleviyetle sabit değil mi? Ve iade, ibtidâen icad-dan daha kolay değil mi?

İsra' 17:99

Çünkü zalimler hakkı kabulden, haşri ikrardan, âhirete imandan imtina ederler ve ancak şiddetle küfürden imtina etmeyip onda ısrar ederler. Beyzavî'nin beyanı veçhile kendisinde şüphe olmayan ecelle murad; Herkesin vefatı için tayin olunan zamandır. Çünkü; bunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Yahut; yevm-i kıyamettir. Bunda da şüphe yoktur. Zira; aklî ve naklî deliller kıyamette şüphe bırakmamıştır. Şu halde kıyametin levazımından olan hasrın vukuunda dahi şüphe yoktur.

İsra' 17:100

Vacip Tealâ müşriklerin Mekke arazisinde suyun cereyanını/ bağlar, bahçeler meydana gelmesini, rızıklarınm çok olmasını istediklerini, beşeriyetin risalete münafî olduğunu iddia ettiklerini, kıyamette nasıl haşrolunacaklarmı ve haşn inkâr ettiklerini beyandan sonra eğer kendileri arzın hazinelerine malik olsalar bnhlede-ceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Mekke havalisinde nehirlerin cereyanı ile haraset ve ziraatın tevessuunu mucize olarak senden isteyenlere sendeki «Cenab-ı Hakta sizin zannınız gibi buhul ve imsak şaibesi yoktur. Zira; buhul ve imsak insanlara mahsus ahlâk-ı zemîmedendir. Binaenaleyh; siz Rabbımın tükenmez rahmet hazinelerine malik olsanız infâk edemezsiniz. Çünkü; infâk edince tükenir korkusu her tarafınızı ihata ettiği cihetle tabiatınızda olan buhul sizi infaktan meneder. Zira; ftefs-i insan bahîldir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile "her ne kadar insanın bazı efradında cûd ü kerem ve sehâ olursa da esas itibariyle insan muhtaç ve zayıf bir mahlûk olduğundan tab'ında imsak vardır. Binaenaleyh; bazı kimse sevap ümidine ve bazısı da medih ve senaya muhabbetine binaen sehâvet yapar, fakat emri arızîdir. Yahut «Cinsi insan mümsik» demektir. Şu halde cinsinde buhul olmak her ferdinde buhul olmasını icab etmez. Meselâ; «Enbiya-yı kiram hazerâtında buhlolmaz» diyerek bu âyete itiraz varid olamaz. Zira âyet; cins-i insanda buhlolduğunu beyan edince bazı ferdin sehâsı âyete münafî denemez. Yahut âyet; ekserin halini beyan için varid olmuştur. Yani «Ekser-i, insan bahil oldu» demektir.

İsra' 17:101

Vacip Tealâ müşriklerin en büyük mucize olan Kur'an'a kanaat etmiyerek başka mucize istediklerini beyan ettikten sonra Hz. Musa'nın bir çok mucizesi olduğu halde Fir'avunun ve etbâı-nın iman etmediklerini beyanla mucizenin bir olmasıyla müteaddit olması beyninde fark olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Müşrikler! Çok mucize olmakla iman etmeniz lâzım gelmez. Zira; biz Firavun ve etbâına Resul gönderdiğimiz Musa Aleyhisselânıa dokuz mucize verdik. Onlar bu açık mucizeleri gördükleri halde iman etmediler. Şu halde ya Ekrem-er Rusül! Sen beni İsrail'e sual et. Musa Aleyhisselâm onlara geldiğinde neler söylediler ve mucize gelince niçin iman etmediler. İşte onlar, mucizenin kesretiyle beraber iman etmedikleri gibi müşriklerin istedikleri mucizeleri getirsen yine iman etmezler. Çünkü; mucizenin çokluğu fayda etmez, kanaat etmek lâzımdır. Hz. Musa bu kadar açık mucizelerle geldiği halde Firavun ona «Ya Musa!. Ben seni sihrolunmuş zannediyorum. Zira; söylediğin sözler aklı tam bir kimsenin sözleri değildir» demekle imandan i'râz etti. Hâzin, Kazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın dokuz âyeti; Asa, yedi beyzâ, çekirge, bit, kurbağa, Nil'in kıbtîler hakkında kan olması, taştan suyun akması, denizin yol olması ve Tur dağından bir parçanın yerinden ayrılıp Benî İsrail'i tehdid için başları üzerinde durmasıdır. Bunlardan her birinin tafsilâtı bundan evvel beyan olunmuştur. Yahud âyetle murad; Cümle şeriatlar ve milletlerde riayet olunan ahkâm-ı diniyyedir. Çünkü; bir yahudinin Resulüllah'dan bu dokuz âyetin neden ibaret olduğunu sual ettiğinde Resulüllah'ın «Allahü Tealâ'ya şirketmemek, bigayrı hakkın bir kimseyi öldürmemek, bir kimsenin malını çalmamak, zina etmemek, ribâ yememek, bir kimseye sihretmemek, afife olan bir hatunu zina ile itham etmemek, berîüzzimme olan bir şahıs hakkında jurnal vermemek ve esnâ-yı muharebede düşmandan kaçmamaktır» demekle cevap verdiği (Safvan b. Asal) hazretlerinin rivayetiyle Taberî, Hazin ve Kazî'nin cümle-i beyan-larmdandır. Bu dokuz ahkâm cümle enbiyânın şeriatlerinde sabit olup asla nesih ve tebdil vuku bulmamıştır. Binaenaleyh; cümle erbabı beyninde bu ahkâm mer'îyyülicrâdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulüllah'ın Beni İsrail'den sualinin sebebi; kendi cevabının Benî İsrail'in kitaplarına muvafık olduğunu onlara bildirmekle nübüvvetini tasdik ettirmektir. Yahud Kazî'nin beyanı veçhile hitabı; Hz. Musa'yadır. Yani «Ya Musa! Benî İsrail'i Firavun'dan sual et. Onları arz-ı Filistin'e senin alıp götürmene müsaade iste. Verirse al götür» demektir. Hulâsa; Hz. Musa'ya mühim dokuz mucize veyahut ahkâm verildiği, Hz. Musa'nın onlara geldiğinde iman edip etmediklerini Benî İsrail'den suale Resulüllah'm memur olduğu ve Firavun'un Hz. Musa'ya «Ben seni sihrolunmuş ve aklı muhtel olmuş zannediyorum» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:102

Vacip Tealâ Firavun'un sözüne karşı Musa Aleyhisselâmm cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm Firavun'un sualine cevaben «şu, âyetleri davamın doğru olduğuna delâlet eder olduğu halde inzal etmedi, illâ semâvât ve arzın Rabbısı davamı ispat için inzal ettiğini sen muhakkak bildin ve bildiğin halde inat ettiğinden ben seni helake müstahak bir matrud zannediyorum.» demekle Fira-vun'u ilzama çalıştı. Beyzavî'nin beyanı veçhile manâsınadır. Yani «şu âyetler benim sıdkımı sana gösterir bir takım beyyineler olduğu halde âlemin Rabbısı inzal etti» demektir ki «bu âyetlerle hak ve hakikat görülür, fakat sen inat ediyorsun» demek olur. Hayırdan sarf ve şer üzere tab'olunmuş yani hayırdan tecerrüd ederek şerle ülfet etmiş demektir. Hz. Musa Firavun'un zanniyle kendi zannını karşılaştırdı. Çünkü; Firavun ona «Ben seni sihrolunmuş zannederim» dedi. Bu ise sırf yalandan ibaretti. Hz. Musa buna karşı «Ey Firavun! Bu sözlerinle ben seni hayırdan uzaklaşmış ve şerle ülfet etmiş bir kimse zannediyorum» demekle mukabele etti. Musa Aleyhisselâmm bu kelâmı Firavun'un Allah'ı bildiğine delâlet eder. Çünkü; Hz. Musa Firavun'un bu âyetleri inzal eden âlemin Rabbısı olduğunu bildiğini velâkin haset ve riyasetine muhabbet için inat ettiğini beyan etmiş ve bu gibi hasis şeylere aldanarak küfrü irtikâp ettiğinden doİayı helake müste-hak olduğunu kendine tefhim etmiştir.

İsra' 17:103

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâmm şu cevabından sonra Firavun'un muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor. Firavun Benî İsrail'i tefrikaya düşürüp herbirini bir türlü bahane ile itham ederek arz-ı Mısır'dan katil, itlaf ve nefyetmekle perişan edip çıkarmak ve Mısır'ı onlardan tahliye ve Mısır arazisini Kıb-tîlere tahsis etmek murad edince Allahü Tealâ Hz. Musa vasıta-siyle Benî İsrail'i1 halâs ve Firavun'u garkettiğini beyan buyurdu ki kıyamete kadar hile düşman zulmü itiyad eden kimselere ibret olsun, bu gibi zulüm ve hilenin akıbeti helak olduğunu bilsinler, cesaret etmesinler. Çünkü; Bu gibi vukuât-ı sabıkayı esbâbıyla beraber Cenab-ı Hakkın bize Kur'an'da beyan etmesi bizim için ibret ve aynı ni'mettir. Bu âyette iskânla emrolunan arzla. murad; Arz-ı Mısır olduğuna nazaran Firavun'un garkından sonra Hz. Musa'nın Benî İsrail'le beraber Mısır'a avdet edip bir müddet iskân olundukları fehmolunursa da esah olan arz ile murad; mutlaka arzdır ve Benî İsrail Mısır'a avdet etmemişler. Zira; diğer âyetlerde Firavun'un garkından sonra Benî İsrail'in (Arz-ı Tîh) de bir müddet kaldıkları ve Hz. Musa'nın Mikatı ve Tevrat'ın nüzulü ve tedricen Beyt-i Makdis'e malik olup orada karar ettikleri beyan olunup Mısır'a avdetlerine dair bir sarahat yoktur. Şu kadar ki bazı âyetlerde Firavun'un mülküne1 varis olduklarına işaret varsa da Firavun'un memleketi (Arz-ı Tîh) e de şamil olduğu cihetle memleketinden bir kısmına varis oldular demektir. Hulâsa; Firavun'un Benî, İsrail'i bir takım işkencelerle korkutup Mısır arazisinden onları çıkarmak murad ettiği, bu iradesi üzerine Cenab-ı Hakkın maîyetiyle beraber Firavun'u gark ve Benî İsrail'e Firavun'u garkettikten sonra arz üzerinde sakin olmalarını emfeylediği, âhiretiri zamanı geldiğinde "Sizi iyiniz kötünüze karışık olduğu halde arsa-i mahşere getiririz» buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:104

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâmm şu cevabından sonra Firavun'un muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor. Firavun Benî İsrail'i tefrikaya düşürüp herbirini bir türlü bahane ile itham ederek arz-ı Mısır'dan katil, itlaf ve nefyetmekle perişan edip çıkarmak ve Mısır'ı onlardan tahliye ve Mısır arazisini Kıb-tîlere tahsis etmek murad edince Allahü Tealâ Hz. Musa vasıta-siyle Benî İsrail'i1 halâs ve Firavun'u garkettiğini beyan buyurdu ki kıyamete kadar hile düşman zulmü itiyad eden kimselere ibret olsun, bu gibi zulüm ve hilenin akıbeti helak olduğunu bilsinler, cesaret etmesinler. Çünkü; Bu gibi vukuât-ı sabıkayı esbâbıyla beraber Cenab-ı Hakkın bize Kur'an'da beyan etmesi bizim için ibret ve aynı ni'mettir. Bu âyette iskânla emrolunan arzla. murad; Arz-ı Mısır olduğuna nazaran Firavun'un garkından sonra Hz. Musa'nın Benî İsrail'le beraber Mısır'a avdet edip bir müddet iskân olundukları fehmolunursa da esah olan arz ile murad; mutlaka arzdır ve Benî İsrail Mısır'a avdet etmemişler. Zira; diğer âyetlerde Firavun'un garkından sonra Benî İsrail'in (Arz-ı Tîh) de bir müddet kaldıkları ve Hz. Musa'nın Mikatı ve Tevrat'ın nüzulü ve tedricen Beyt-i Makdis'e malik olup orada karar ettikleri beyan olunup Mısır'a avdetlerine dair bir sarahat yoktur. Şu kadar ki bazı âyetlerde Firavun'un mülküne1 varis olduklarına işaret varsa da Firavun'un memleketi (Arz-ı Tîh) e de şamil olduğu cihetle memleketinden bir kısmına varis oldular demektir. Hulâsa; Firavun'un Benî, İsrail'i bir takım işkencelerle korkutup Mısır arazisinden onları çıkarmak murad ettiği, bu iradesi üzerine Cenab-ı Hakkın maîyetiyle beraber Firavun'u gark ve Benî İsrail'e Firavun'u garkettikten sonra arz üzerinde sakin olmalarını emfeylediği, âhiretiri zamanı geldiğinde "Sizi iyiniz kötünüze karışık olduğu halde arsa-i mahşere getiririz» buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

İsra' 17:105

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın mucizelerini ve Firavun'un garko-lunduğunu beyan ettiği gibi Kur'an'ın inzali hak ve hakikate mu-karin olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz Kur'an'ı hakka mukarin ve inzalini icabeder hikmete mutabık olarak inzal ettik ki, ahkâm-ı bâtıldan ârî, emirleri, ne-hiyleri, durub-u emsali, rumuzât, işârâtı ve maarif-i hakâyıki cümlesi ancak hakka mülâbis olarak nazil oldu. Habibim! Biz seni maksatlardan hiç bir maksada mebnî kavmine irsal etmedik, ancak müminleri envâı hayrat ve lezâiz-i âhiretle tebşir eder, Kur'an'a iman etmiyenleri enva-ı azapla korkutur olduğun halde irsal ettik. Şu halde Kur'an'ın ahkâmı; tebşiri veya inzarı hâvî olduğu gibi seni Resul göndermekteki hikmet de tebşir ve inzârla kulları ıslâh etmektir. Binaenaleyh Kur'an; inzalini icab eder hikmete muvafık olarak inzal olunduğu gibi kulların ıslâhına kâfi ahkâm üzerine müştemil olduğundan hak olarak da nazil olmuştur. Medarik'te beyan olunduğuna nazaran hasta olan kimse üzerine bu âyet okunur ve okuyan kimse ağrı üzerine elini basarsa biiznillâh Tealâ hastalık zail olur. Kur'an'ın ahkâmı vahdâniyyet-i ilâhiyyeye, sıfât-ı sübhâniy-yeye, nübüvvete, meleklere ta'zîme, ahvâl-i âhirete ve ahkâm-ı sabite üzerine müştemil olduğu cihetle hakla nazil olduğu beyan olunduğu gibi Kur'an şeriat-i bakiye üzerine şamil olduğundan hakka mukarin olarak inzal olunduğu da beyan olunmuştur. Bu âyeti Celilede evvelki hakla murad; arzin imarına ve insanların ıslâhına ve yer yüzünden fesadın refine müteallik Kur'an'in'inzalini icabeden hikmettir. İkinci hakla murad; itikâdiyâta ve ameliyata müteallik Kur'an'ın müştemil olduğu ahkâm olduğu cihetle manâlar beyninde fark olduğundan ikinci hak lâfzı zamir mevkiinde ismi zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; Eğer ikisi bir manâya olsaydı yerinde denilse de olabilirdi.

İsra' 17:106

Vacip Tealâ Kur'an'ın hakka mukarin olarak inzal olunduğunu beyandan sonra Kur'an'ın hakla batıl beynini tefrik için müteferrik surette nazil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler her ne kadar cehaletlerine binaen Kur'an'ın müdevven bir kitap olarak inzal olunmadığına itiraz ederlerse de Biz Kur'an'ı tafsil ettik, sûre'lerini ve âyetlerini ayrı ayrı inzal ettik ki sen o Kur'an'ı nâsa acele etmeden ve mühletle okuyasın, hâdisenin icabına ve zamanın iktizasına göre inzal ettik ki nâs ke-mâl-i teenni ve huzurla dinlesinler, manâsını lâyıkıyla anlasınlar. Yirmi üç senede tedriçle inzal ettik ki nâsa hıfz-ı kolay olsun ve bir hâdiseye göre nazil olduğundan kıyamete kadar o hükmü aynı hâdisenin emsalinde tatbik etmekte müşkilât çekmesinler. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet-i Celile; Kur'an'ın defaten nazil olmadığına itiraz edenlere cevabı ve müteferrik nazil olduğunun hikmetini de mutazamrmndır. Zira; havadisin hükmünü beyan için her hâdiseyi mübeyyin âyet gelmesi elbette payidar ve manidar olup kalplerde takarrürü ziyade olacağında şüphe olmadığı gibi bir hâdisenin hükmünü anlayıp dinleyip hazmettikten sonra diğer hâdise hakkında ikinci bir hükmün gelmesi elbette defaten bir kitabın gelmesinden daha kuvvetli ve müzeyyedlidir. parça, parça tafsil üzere gelmek manâsına olduğu gibi hakla batıl beynini tefrik manâsını dahi mutazammındır. Çünkü Kur'an; müteferrik olarak nazil olduğu gibi hakla batıl beynini dahi tefrik ettiği malûmdur. Müks ; mühlet ve teenni manasınadır ki Resulüllah'ın âyetler geldikçe halkın anlayabileceği bir raddede okumasını ve acele etmemesini dahi mutazammındır. Vacip Tealâ Kur'an'm müteferrik bir surette nazil olduğunun hikmetini beyandan sonra resulüne hitâb olarak buyuruyor. Zira; Kur'an'a nazaran sizin iman edip etmemeniz müsavidir. Çünk,ü; sizin iman etmemenizden Kur'an'a bir zarar gelmez.

İsra' 17:107

Ve yalnız secdeye kapanmakla iktifa etmezler, secdelerinde derler ki:

İsra' 17:108

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Sen Kur'an'ın müdevven bir kitap olmadığına irâz eden müşriklere de ki «Sizin Kur'an'a iman edip etmemeniz müsavidir. Zira imanınız Kur'an'a şeref vermediği gibi iman etmemeniz de noksan olmasını icabetmez. Binaenaleyh; isterseniz iman edin fayda görün, isterseniz iman etmeyin zarar görün. Çünkü; iman ederseniz faydası ve iman etmezseniz zararı size aittir. Ama şol kimseler ki Kur'an'ın nüzulünden evvel ehli Kitaptan kendilerine ilim verilip doğru bir din taharrisinde bulunanlar ve din-i Muhammedînin zuhuruna intizar edenler üzerine târaf-ı risaletten Kur'an tilâvet olunduğunda Allah'ın emrine tazim ve Kur'an'ın bahşettiği ni'mete şükür için secde ederler, secdelerinde derler ki »Bizim Rabbımız cemi' nekâisten münezzeh ve müberrâdır. Binaenaleyh; cemi' nekâisten takdis etmek bizim üzerimize vaciptir. Zira; Rabbımızın gerek kütüb-ü sabıkada ve gerek Kur'an'da bize vaadi elbette vaki olacaktır». Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an'dan evvel kendilerine kitap verilen kimselerle murad; (Zeyd b. Amr b. Nüjeyl), (Selman-ı Farisî) ve ehl-i kitap ulemasından iman edenlerdir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette va'd-i ilâhî ile murad; Tevrat'ta ve İncil'de Kur'an'ın inzaline ve Ahir zaman nebisinin ba'solunacağına dair vaad-i İlâhîdir. Yani «Biz Rabbımızı nekâisten tenzih ederiz. Zira; Rabbımızın bize vadettiği Kur'an ve tebşir ettiği Resul elbette haktır ve vaadi veçhile geldiler ve biz de iman ettik» dediler. yüzleri üzerine düştüler demektir. zekan lâfzının cemidir. Zekan; Çene kemiği ise de burada secde edenlerin yüzleri muraddır. Yani «secde için Allah'ın emrine ta'zîm ve vadettiği 'Kur'an'ı inzal edip Resulünü gönderdiğine şükür olmak üzere yüzleri üzerine secde ettiler») demektir

İsra' 17:109

Zira; Kur'an okunup mutazammın olduğu hakayıkı düşündükçe Allah'tan korkulan, tevazuları ve gözlerinin yaşlan tezayüd eder. Medarik'te beyan olunduğu veçhile tekrar zikir olundu. Zira maksat; muhteliftir. Çünkü; Evvelinde secdeye kapandıkları, ikincide secdeye ağlayarak kapandıkları beyan olunmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an okunurken ağlamak müstehap olduğuna bu âyette işaret vardır. Çünkü Ce-nab-ı Hak tilâvet-i Kur'an esnasında ağlayanları bu âyette sena etmiştir. Huşu; kalbin rikkatiyle beraber gözün yaşarmayıdır.

İsra' 17:110

Vacip Tealâ ehl-i ilimden iman edenlerin Kur'an okunduğunda secde ettiklerini ve 'ağladıklarım ve Kur'an onların huzü' ve huşû'larını ziyade ettiğini beyandan sonra huşü'un keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Burada iki âyet terceme olunmuştur : Birinci âyetin sebebi nüzulü; Resulüllah'm Cenab-ı Hakkı (Allah) ve (Rahman) isimleriyle zikretmesi üzerine (Ebu Cehil) ve emsali müşrikler «Muhammed (S.A.) bizi müteaddit Âliheden nehyettiği halde kendi müteaddit Âlihe zikrediyor» demeleri üzerine zikrolunan isimlerin cümlesi bir zatın ismi olduğunu ve daha bir çok isimleri bulunduğunu, zatına ve sıfatına delâlet eden isimlerden herhangisiyle zikrolunsa caiz olduğunu beyan için bu âyetin nazil olduğu Nisâbûrî, Kazî ve Hâzin'in beyanâtı cümlesindendir. İkinci âyetin sebebi nüzulü; Resulüllah cehren kıraat olunan namazları edâ ederken Resulüllah'm sedasını işiten müşriklerin fena söylemeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (îbni Abbas) hazretlerinden mervîdir.. Beyzavfnin beyanı veçhile Resulüllah ashabının ahvalini teftiş ettiğinde (Ebu Bekir) hazretlerini namazda gayet gizli okuduğunu ve Hz. Ömer'in büyük şada ile edâ ettiğini görünce (Ebu Bekir) den gizli okuduğunun ve (Ömer) den de cehirle okuduğunun sebebini sual eder. (Ebu Bekir) hazretleri «Rabbıma müna-caat ederim. Rabbım! Halimi ve hacâtımı bilir» cevabını ve Hz. Ömer de «şeytanı tard etmek için cehren kıraat ederim.» cevabını verir. Bu âyetin nüzulü üzerine Resulüllah (Ebu Bekir) e «Sen bir miktar cehirle kıraat et» ve (Ömer) e de «Sen de bir miktar sadânı indir» emrini verdiği mervîdir. Çünkü her şeyde iktisat etmek memduh olduğu gibi kıraatte dahi iktisadın hayırlı ve memduh olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiş ve kıraatte de ifratla tefrit arasını bulmayı tavsiye eylemiştir. Nisâbûrî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette saadtla muradın duâ olduğu Hz. (Aişe) ve (Ebu Hüreyre) (R.A.) dan mer-vîdir. Zira; alenî duada riya ve günahlarına istiğfarda başkalarına günahlarını işittirmek olduğundan şu rivayete nazaran duada hafî ile alenî arasını ihtiyar etmek lâzım olduğuna âyet delâlet eder.

İsra' 17:111

Vacip Tealâ esmâ-ı hüsnâsıyla zikrin adabını beyandan sonra hamdetmenin âdabını beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet; Vacip Tealâ'nm hiç bir sebeble yardıma muhtaç olmadığına delâlet ettiği gibi hamde istihkakı zatı itibariyle olduğuna dahi delâlet eder. Binaenaleyh; abid her ne kadar Allahü Tealâ'ya hamdetse kusurunu itirafla Allah'ın azametine tekbîr almak vaciptir. Allahü Tealâ'yı tekbirin manâsı: Zatında tekbir; vücudu vâcvp lizatihi olduğunu ve mevcudâUn kâf-fesinden müstağni bir ganîy-yi mutlak bulunduğunu, Sıfatında tekbir; Sıfatlarının cümlesi sıfat-ı kemâl olup zevalden ve tebeddülden münezzeh ve ezeli olduğunu, ef'âlinde ve ahkâmında tekbîr; Allahü Tealâ'nm emrine ve nehyine itaat olunur bir melik-i muazzam olup ef'âline itiraza ve ahkâmını redde kimsenin hakkı olmadığını itikat etmektir. Bu Âyeti Celile; Allahü Tealâ'ya veled isnâd edenleri reddettiği gibi müşrikleri dahi reddetmiştir.

Kehf 18:1

Mekke-i Mükerremede nazil olan sûrelerdendir. Yüz onbir âyeti câmî'dir. Yani; herkesin medh ü sena etmesi cemî' sıfât-ı keriıâliyeyi cami' olan Allahü Tealâ'ya mahsustur. O Allahü Tealâ ki kemâ-lât-ı beşeriyyeyi camı' olan abd-i ehassı Muhammed Aleyhisselâm üzerine kitab-ı azîm olan Kur'an'ı inzal etti ki o Kur'an'm lâfzında ihtilâf ve manâsında ihtilâl gibi bir eğrilik kılmadı. Binaenaleyh; kulları tarik-ı hakka davette noksanı olmadığı gibi Kur'an'ı mutedil ve mesâlih-i ibâdı temşîtde kâfi ve ahkâmını ifrat ve tefritten ârî kıldı ki Kur'an'la amel eden kimseler için asla güçlük yoktur. Zira; ahkâmı daima iktisadî ve adaleti mutazarrimındır. Beyzavî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ, zatının hamde istihkakını Kur'an'ı inzal etmesi üzerine tertip etmekle Kur'an'ın insanlar hakkında pek büyük ni'met olduğuna işaret etmiştir. Çünkü hamid ve şükür; ni'met mukabilinde olduğu cihetle Kur'an üzerine hamdi tertip, Kur'an'm insanlar hakkında büyük ni'met olduğuna delâlet eder ki Kur'an'ı in^âl üzerine hamdin lüzumu beyan olunmuştur. Zira Kur'an; insanların menafi-i diniyye ve dünyeviy-yelerini cârhi', maâd u maaşlarının ıslâhına kâfi olduğundan niamı ilâhiyenin büyüğüdür. Nimetullah ve Ebussuud Efendilerin beyanları veçhile Kur'an kendinden evvel inzal olunan kitapların nesh olunmayan ahkâmını, seâdet-i beşeriyenin esbabını; ahlâk-ı hamide, evsâf-ı cemilenin kâffesini cami' olduğundan şanına ta'zîm için ta'zîme delâlet eden ile varid olmuştur. Yani; «Kur'an; kitab-ı azîm unvanını ihraz etmeye şayan» demektir. Resulüllah'ın mertebei ubudiyetinin en yüksek tabakasında olduğuna işaret için bu âyette nâmı Celîîini Vacip Tealâ abid ün-vânıyla zikrettiği gibi şân-ı nebeviyelerine ta'zîm için kendi zâtına râcî' zamire izafetle ( »-^ ) buyurmuş ve resulünün abid olmasını beyanla Hz. İsa'nın ulûhiyetini itikat eden kimselerin mezheplerinin butlanını beyan ve itikatlarını reddetmiştir. Çünkü; âhır zaman peygamberinin Allah'ın kulu olduğunu beyan etmek bilcümle Resullerin kul olduğunu beyan etmektir. Gerçi Kur'an umum nâs hakkında ni'met olarak inzal olunmuşsa da kitabı halka tebliğ eden Resulüllah olup, ResulüJlah'a ni'met, umuma ni'met olduğu cihetle yalnız Peygamberimiz üzerine inzal olunduğunu beyan ve ismini zikirle iktifa olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir şeyde eğrilik manasınadır. Binaenaleyh Kur'an'da noksan olmadığına, tevhid, nübüvvet ve ahkâmı ve va'd ü vaîdi, emri, nehyi vesair durub-u emsali ve kıssaları hak ve sadık olup halel ve noksan olmadığı gibi nazmında bozukluk, manâsında münâfât ve tenakuz bulunmadığına işaret için Kur'an'da asla eğrilik olmadığını beyanla belagatta mertebe-i â'lâya baliğ olduğunu takrir buyurmuştur. gayrın mesalihine kaim olup temşiyet etmektir. Binaenaleyh Kur'an; kulların mesalihi diniyye ve dünyeviyyelerine kaim olup halkın doğru yolu bulmasına sebep olduğundan kay-yim ile tavsif olunmuştur. Çünkü ervâh-ı beşer; çocuklar gibi terbiyeye muhtaç olup Kur'an dahi şefkatli ve merhametli baba gibi onları terbiye ettiğinden kayyım unvanını ihraz etmiştir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile Kur'an1-da İvec yani eğrilik olmamasını beyan; adalet ve istikâmet üzere müştemil olduğunu beyanı müstelzim ise de eğrilik olmadığını sarahaten beyan ve te'kîd için kayyım olduğu beyan olunmuştur. Bu âyette Vacip Tealâ Kur'an'm zatında kâmil olduğuna ve gayrıların ef'âl ve akvâlini ikmâl ettiğine işaret için İvec olmadığım ve. kayyım olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Kur'an'da İvec olmamak; zatında kemâline ve kayyım olmak gayrı ikmâline işarettir. Zira; Kur'an'a yapışan bir kimse ilm-i Tevhide, ahvâl-i me-lâikeye, nübüvvete, enbiyanın evsafına, kaza ve kadere, ahval-i semaya ve arza, onların yekdiğerine irtibatına, ahvâl-i âhirete, âlem-i ervahın âlem-i ecsâma irtibatına ve teallukuna Kur'an'm beyaniyle muttali' olduğundan elbette Kur'an'm, kulların nevâkı-sını ikmâl ettiği şüphesizdir. Kazî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Kur'an'm kayyim olması; kütüb-ü sabıkanın sıhhatine şehadet ve hak olduğunu tasdik ve ahkâmını neshetmesidir. Hulâsa; Kur'an'm insanlar hakkında büyük ni'met olduğu, o ni'nıeti abdi ehassı üzerine inzal ettiğine mukabil kulların Allah'a hamdetmesi lâzım geldiği ve Allahü Tealâ'nın Kur'an'ı ifratla tefritten ârî muktesit ve müştekim kılıp Kur'an'ın ahkâmında asla eğrilik olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cürnlesindendir. Yani; herkesin medh ü sena etmesi cemî' sıfât-ı keriıâliyeyi cami' olan Allahü Tealâ'ya mahsustur. O Allahü Tealâ ki kemâ-lât-ı beşeriyyeyi camı' olan abd-i ehassı Muhammed Aleyhisselâm üzerine kitab-ı azîm olan Kur'an'ı inzal etti ki o Kur'an'm lâfzında ihtilâf ve manâsında ihtilâl gibi bir eğrilik kılmadı. Binaenaleyh; kulları tarik-ı hakka davette noksanı olmadığı gibi Kur'an'ı mutedil ve mesâlih-i ibâdı temşîtde kâfi ve ahkâmını ifrat ve tefritten ârî kıldı ki Kur'an'la amel eden kimseler için asla güçlük yoktur. Zira; ahkâmı daima iktisadî ve adaleti mutazarrimındır. Beyzavî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ, zatının hamde istihkakını Kur'an'ı inzal etmesi üzerine tertip etmekle Kur'an'ın insanlar hakkında pek büyük ni'met olduğuna işaret etmiştir. Çünkü hamid ve şükür; ni'met mukabilinde olduğu cihetle Kur'an üzerine hamdi tertip, Kur'an'm insanlar hakkında büyük ni'met olduğuna delâlet eder ki Kur'an'ı in^âl üzerine hamdin lüzumu beyan olunmuştur. Zira Kur'an; insanların menafi-i diniyye ve dünyeviy-yelerini cârhi', maâd u maaşlarının ıslâhına kâfi olduğundan niamı ilâhiyenin büyüğüdür. Nimetullah ve Ebussuud Efendilerin beyanları veçhile Kur'an kendinden evvel inzal olunan kitapların nesh olunmayan ahkâmını, seâdet-i beşeriyenin esbabını; ahlâk-ı hamide, evsâf-ı cemilenin kâffesini cami' olduğundan şanına ta'zîm için ta'zîme delâlet eden ile varid olmuştur. Yani; «Kur'an; kitab-ı azîm unvanını ihraz etmeye şayan» demektir. Resulüllah'ın mertebei ubudiyetinin en yüksek tabakasında olduğuna işaret için bu âyette nâmı Celîîini Vacip Tealâ abid ün-vânıyla zikrettiği gibi şân-ı nebeviyelerine ta'zîm için kendi zâtına râcî' zamire izafetle ( »-^ ) buyurmuş ve resulünün abid olmasını beyanla Hz. İsa'nın ulûhiyetini itikat eden kimselerin mezheplerinin butlanını beyan ve itikatlarını reddetmiştir. Çünkü; âhır zaman peygamberinin Allah'ın kulu olduğunu beyan etmek bilcümle Resullerin kul olduğunu beyan etmektir. Gerçi Kur'an umum nâs hakkında ni'met olarak inzal olunmuşsa da kitabı halka tebliğ eden Resulüllah olup, ResulüJlah'a ni'met, umuma ni'met olduğu cihetle yalnız Peygamberimiz üzerine inzal olunduğunu beyan ve ismini zikirle iktifa olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir şeyde eğrilik manasınadır. Binaenaleyh Kur'an'da noksan olmadığına, tevhid, nübüvvet ve ahkâmı ve va'd ü vaîdi, emri, nehyi vesair durub-u emsali ve kıssaları hak ve sadık olup halel ve noksan olmadığı gibi nazmında bozukluk, manâsında münâfât ve tenakuz bulunmadığına işaret için Kur'an'da asla eğrilik olmadığını beyanla belagatta mertebe-i â'lâya baliğ olduğunu takrir buyurmuştur. gayrın mesalihine kaim olup temşiyet etmektir. Binaenaleyh Kur'an; kulların mesalihi diniyye ve dünyeviyyelerine kaim olup halkın doğru yolu bulmasına sebep olduğundan kay-yim ile tavsif olunmuştur. Çünkü ervâh-ı beşer; çocuklar gibi terbiyeye muhtaç olup Kur'an dahi şefkatli ve merhametli baba gibi onları terbiye ettiğinden kayyım unvanını ihraz etmiştir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile Kur'an1-da İvec yani eğrilik olmamasını beyan; adalet ve istikâmet üzere müştemil olduğunu beyanı müstelzim ise de eğrilik olmadığını sarahaten beyan ve te'kîd için kayyım olduğu beyan olunmuştur. Bu âyette Vacip Tealâ Kur'an'm zatında kâmil olduğuna ve gayrıların ef'âl ve akvâlini ikmâl ettiğine işaret için İvec olmadığım ve. kayyım olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Kur'an'da İvec olmamak; zatında kemâline ve kayyım olmak gayrı ikmâline işarettir. Zira; Kur'an'a yapışan bir kimse ilm-i Tevhide, ahvâl-i me-lâikeye, nübüvvete, enbiyanın evsafına, kaza ve kadere, ahval-i semaya ve arza, onların yekdiğerine irtibatına, ahvâl-i âhirete, âlem-i ervahın âlem-i ecsâma irtibatına ve teallukuna Kur'an'm beyaniyle muttali' olduğundan elbette Kur'an'm, kulların nevâkı-sını ikmâl ettiği şüphesizdir. Kazî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Kur'an'm kayyim olması; kütüb-ü sabıkanın sıhhatine şehadet ve hak olduğunu tasdik ve ahkâmını neshetmesidir. Hulâsa; Kur'an'm insanlar hakkında büyük ni'met olduğu, o ni'nıeti abdi ehassı üzerine inzal ettiğine mukabil kulların Allah'a hamdetmesi lâzım geldiği ve Allahü Tealâ'nın Kur'an'ı ifratla tefritten ârî muktesit ve müştekim kılıp Kur'an'ın ahkâmında asla eğrilik olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cürnlesindendir.

Kehf 18:2

Vacip Tealâ Kur'an'ı inzal etmesi üzerine hamde istihkakını beyandan sonra Kur'an'ı inzalden maksadı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ abdi üzerine Kur'an'ı inzal etti ki o abid kendi taraf-ı İlâhisinden memur olarak şiddetli azapla kâfirleri ve bilhassa «Allahü Tealâ veled ittihaz etti» diyen Yehûd ve Nasârâ'-yı ve «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen müşrikleri inzâr ve tarîki necata sebep olan â'mâl-i sâlihayı işleyen müminleri Kur'an'ın tebşîrâtı cümlesinden olan Cennetle ve güzel ecir olan ni'metleriy-le tebşir etsin ve o müminlerin ebeden Cennette kalacaklarını kendilerine müjde etmekle kullan a'mâli haseneye terğîb eylesin ki müminler güzel amele devam etsinler ve kâfirler de isyandan vazgeçsinler. Ebussuud efendinin beyanı veçhile âhirette güzel ecire nail olmak devam ve istimrar üzere amel-i salih işlemeye tevekkuf ettiğine işaret için istimrara delâlet eden muzari sigasiyle varid olmuş ve amel-i salihin kabul ve faydası imana müteveffık olduğundan mümin lâfzı amel üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; iman olmayınca amelin faidesi olmaz. Bünye-i beşeri, necasete benzeyen küfür vesair günahlardan tathîr etmek tezyinat kabilinden olan iman ve amel-i salih üzerine mukaddem olduğundan tathîr için olan inzâr, tezyin kabilinden olan tebşir üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; bir hane bir takım süpürüntüden tahliye olunmadıkça döşenmez ve tezyin olunmaz, kezâlik insanın kalbi de küfürden tahliye olunmadıkça imanla tezyin olunamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile «Allahü Tealâ'ya veled ittihaz etti" diyen üç taifedir. Çünkü; Nesâra'dan bazıları İsa Aleyhisselam için ve Yahudiler Uzeyr Aleyhisselâm için Allah'ın oğludur dedikleri gibi arapdan bazıları da melekler Allah'ın kızlarıdır dediler. Bu meselenin tafsilâtı Sûre-i Meryem'dedir. Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Allahü Teaîâ'ya veled isnâd eden kâfirleri inzâr bundan evvelki inzârda dahilse de Allahü Tealâ veled ittihazından münezzeh olduğu halde «Veled ittihaz etti» demek küfrün eşnaı olduğuna ve Allahü Tealâ hakkında veled ittihazı ihtiyaç ve terekküp hudusu gibi şân-ı ülûhiyete lâyık olmadık bir takım mahzuru mucip olduğuna işaret için «Veled ittihaz etti» diyenleri inzâr ayrıca zikrolunmuştur. Çünkü; Kur'an'da umumî bir hükmü zikirden sonra o hükümden bazı cüz'iyyâtın azametine işaret için hususî olarak o ba'zın zikrolunması âdet olduğundan burada inzâr tekrar zikrolunmuştur. Hulâsa Kur'an'ı inzalden maksat; kâfirleri ve bilhassa Allah'a veled isnâd eden müşrikleri azapla korkutmak ve müminleri Cennetle tebşir etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:3

Vacip Tealâ Kur'an'ı inzal etmesi üzerine hamde istihkakını beyandan sonra Kur'an'ı inzalden maksadı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ abdi üzerine Kur'an'ı inzal etti ki o abid kendi taraf-ı İlâhisinden memur olarak şiddetli azapla kâfirleri ve bilhassa «Allahü Tealâ veled ittihaz etti» diyen Yehûd ve Nasârâ'-yı ve «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen müşrikleri inzâr ve tarîki necata sebep olan â'mâl-i sâlihayı işleyen müminleri Kur'an'ın tebşîrâtı cümlesinden olan Cennetle ve güzel ecir olan ni'metleriy-le tebşir etsin ve o müminlerin ebeden Cennette kalacaklarını kendilerine müjde etmekle kullan a'mâli haseneye terğîb eylesin ki müminler güzel amele devam etsinler ve kâfirler de isyandan vazgeçsinler. Ebussuud efendinin beyanı veçhile âhirette güzel ecire nail olmak devam ve istimrar üzere amel-i salih işlemeye tevekkuf ettiğine işaret için istimrara delâlet eden muzari sigasiyle varid olmuş ve amel-i salihin kabul ve faydası imana müteveffık olduğundan mümin lâfzı amel üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; iman olmayınca amelin faidesi olmaz. Bünye-i beşeri, necasete benzeyen küfür vesair günahlardan tathîr etmek tezyinat kabilinden olan iman ve amel-i salih üzerine mukaddem olduğundan tathîr için olan inzâr, tezyin kabilinden olan tebşir üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; bir hane bir takım süpürüntüden tahliye olunmadıkça döşenmez ve tezyin olunmaz, kezâlik insanın kalbi de küfürden tahliye olunmadıkça imanla tezyin olunamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile «Allahü Tealâ'ya veled ittihaz etti" diyen üç taifedir. Çünkü; Nesâra'dan bazıları İsa Aleyhisselam için ve Yahudiler Uzeyr Aleyhisselâm için Allah'ın oğludur dedikleri gibi arapdan bazıları da melekler Allah'ın kızlarıdır dediler. Bu meselenin tafsilâtı Sûre-i Meryem'dedir. Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Allahü Teaîâ'ya veled isnâd eden kâfirleri inzâr bundan evvelki inzârda dahilse de Allahü Tealâ veled ittihazından münezzeh olduğu halde «Veled ittihaz etti» demek küfrün eşnaı olduğuna ve Allahü Tealâ hakkında veled ittihazı ihtiyaç ve terekküp hudusu gibi şân-ı ülûhiyete lâyık olmadık bir takım mahzuru mucip olduğuna işaret için «Veled ittihaz etti» diyenleri inzâr ayrıca zikrolunmuştur. Çünkü; Kur'an'da umumî bir hükmü zikirden sonra o hükümden bazı cüz'iyyâtın azametine işaret için hususî olarak o ba'zın zikrolunması âdet olduğundan burada inzâr tekrar zikrolunmuştur. Hulâsa Kur'an'ı inzalden maksat; kâfirleri ve bilhassa Allah'a veled isnâd eden müşrikleri azapla korkutmak ve müminleri Cennetle tebşir etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:4

Vacip Tealâ Kur'an'ı inzal etmesi üzerine hamde istihkakını beyandan sonra Kur'an'ı inzalden maksadı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ abdi üzerine Kur'an'ı inzal etti ki o abid kendi taraf-ı İlâhisinden memur olarak şiddetli azapla kâfirleri ve bilhassa «Allahü Tealâ veled ittihaz etti» diyen Yehûd ve Nasârâ'-yı ve «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen müşrikleri inzâr ve tarîki necata sebep olan â'mâl-i sâlihayı işleyen müminleri Kur'an'ın tebşîrâtı cümlesinden olan Cennetle ve güzel ecir olan ni'metleriy-le tebşir etsin ve o müminlerin ebeden Cennette kalacaklarını kendilerine müjde etmekle kullan a'mâli haseneye terğîb eylesin ki müminler güzel amele devam etsinler ve kâfirler de isyandan vazgeçsinler. Ebussuud efendinin beyanı veçhile âhirette güzel ecire nail olmak devam ve istimrar üzere amel-i salih işlemeye tevekkuf ettiğine işaret için istimrara delâlet eden muzari sigasiyle varid olmuş ve amel-i salihin kabul ve faydası imana müteveffık olduğundan mümin lâfzı amel üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; iman olmayınca amelin faidesi olmaz. Bünye-i beşeri, necasete benzeyen küfür vesair günahlardan tathîr etmek tezyinat kabilinden olan iman ve amel-i salih üzerine mukaddem olduğundan tathîr için olan inzâr, tezyin kabilinden olan tebşir üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; bir hane bir takım süpürüntüden tahliye olunmadıkça döşenmez ve tezyin olunmaz, kezâlik insanın kalbi de küfürden tahliye olunmadıkça imanla tezyin olunamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile «Allahü Tealâ'ya veled ittihaz etti" diyen üç taifedir. Çünkü; Nesâra'dan bazıları İsa Aleyhisselam için ve Yahudiler Uzeyr Aleyhisselâm için Allah'ın oğludur dedikleri gibi arapdan bazıları da melekler Allah'ın kızlarıdır dediler. Bu meselenin tafsilâtı Sûre-i Meryem'dedir. Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Allahü Teaîâ'ya veled isnâd eden kâfirleri inzâr bundan evvelki inzârda dahilse de Allahü Tealâ veled ittihazından münezzeh olduğu halde «Veled ittihaz etti» demek küfrün eşnaı olduğuna ve Allahü Tealâ hakkında veled ittihazı ihtiyaç ve terekküp hudusu gibi şân-ı ülûhiyete lâyık olmadık bir takım mahzuru mucip olduğuna işaret için «Veled ittihaz etti» diyenleri inzâr ayrıca zikrolunmuştur. Çünkü; Kur'an'da umumî bir hükmü zikirden sonra o hükümden bazı cüz'iyyâtın azametine işaret için hususî olarak o ba'zın zikrolunması âdet olduğundan burada inzâr tekrar zikrolunmuştur. Hulâsa Kur'an'ı inzalden maksat; kâfirleri ve bilhassa Allah'a veled isnâd eden müşrikleri azapla korkutmak ve müminleri Cennetle tebşir etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:5

Vacip Tealâ Kur'an'ın inzalinden maksat müminleri Cennetle tebşîr ve mutlaka kâfirleri ve bilhassa »Allahü Tealâ'ya veled ittihaz etti» diyenleri azab-ı şedîdle inzâr etmek olduğunu beyandan sonra Allahü Tealâ'ya veled ittihaz etti diyenlerin mezheplerini iki cihetle iptal etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ'ya veled ittihaz etti .diyen kâfirlerin ve babalarının veled ittihazına lâzım gelen fesada ve bu sözün fenalığına asla ilimleri yoktur. Zira; Bu sözü'onlar cahil ve vehm-i kâ-zib üzere söylerler, bir delile istinâd ve tahkike ibtinâ ederek söylemezler, babalarını taklid ederlerse de bu hususa dair babalarının da ilimleri yoktur. Şu halde gerek mukallid olan evlâd ve gerek taklid olunan babalar cümlesi cehalet-i kâmile üzere bina-yı kelâm ederler. Çünkü; söyledikleri sözlerine Allah'ı mahlûkata teşbih, teşrik ve velede ihtiyaç gibi bir takım fesat lâzım geldiğini düşünmüyorlar. Eğer bu fesadı düşünebilselerdi Allah'a veled isnad etmezlerdi, ağızlarından çıkan kelimenin cezası ne acayip büyük' oldu ki onlar o kelimenin büyük cinayet olduğunu fark edecek kadar ilme malik değillerdir. Zira; bu sözü söylemezler, ancak yalan ve iftira olarak söylerler, kendi kitaplarında böyle bir şey olmadığı halde kitaplarına dahi isnadla bühtan ederler. Binaenaleyh Allah'ın veled ittihaz etmesi muhal olduğuna ilimleri tealluk etmediği beyan olunmuştur. Çünkü; veled yok ki ilimleri taalluk etsin. Fahri Râzi ve Beyzavî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyette kâfirleri iki cihetle zemmetmiştir : Birincisi; cehalet, ikincisi; Söyledikleri özlerin, cinayet-i azvme olma' sidir. Çünkü; Yehûd ve Nasârâ'nın ellerinde Allahü Tealâ'ya müessir manâsınca eb itlâk etmek ve bazı âsâra bir müessirin eseri manâsına Ibin itlâk etmek varsa da sonra gelenler evvel geçenlerin murad ettikleri manâyı tahkik etmeden hakiki eb've ibin manâsını murad ederek Allahü Tealâ'ya haşa baba ve Hz. İsa ve Uzeyr'e oğul itlâk etmişlerdir. Bu sözlerin fesadı meydanda olduğu halde tahkik üzere sövleyip takiid üzere lisanlarından nasıl gelirse öylece çıktığına işaret için ağızlarından çıktığı tasrih olunmuştur. Çünkü; tahkik olsa bu gibi cinayeti meydanda olan söz söylenmez ve azıcık aklı olan düşününce bunun butlanını bilir. Onların ağzından çıkan kelimeyle murad; Allahü Tealâ veled ittihaz etti dedikleri kelime olduğu Me-darik'i cümle-i beyanatındandır.

Kehf 18:6

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra Resulünü tes-liye etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Kâfirlerin Kur'an'a itiraz ve balın itikat ettiklerini görünce onların bu hallerine kemâl-i esef ve hüznünden eğer onlar şu yeni nazil olan Kur'an'a iman etmezlerse nefsini katledeceksin. Halbuki bu kadar hüzün lâzım değildir. Binaenaleyh; onların tuğyanına ve Kur'an'a -iman etmeyip dönüver-diklerinde arkalarından nefsini helak edecek deroeede mahzun olma. Zira; biz seni abitleri tebşir ve asileri inzâr için gönderdik. Binaenaleyh; tebşir ve inzâr vazifesini ifa ettikten sonra senin için kederi mucip bir şey yoktur. Zira; sen onları imana icbar etmeye memur değilsin. Şu halde sen vazifeni edâ ettikten sonra iman ederlerse faydası, etmezlerse zararı onlara ait olduğundan senin için keder lâzım değildir. Beyzavî ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette hadîste murad; KufarCdır. Bâhi'; kati il helak edici manasınadır. Esefâ ile murad; Şiddet-i hüzüv, cez' il fezV manasınadır. kelimesinden müstefad olan recâ ve Şek muhatab olan Resulüllah'a aittir. Yani «Eğer şu Kur'an'a iman etmezlerse iman etmediklerine kemal-i hüznünden dolayı nefsini helak etmek me'-mûldür. Zira devam üzere hüzün; sebeb-i helaktir.» Hadîs bu makamda. haber manâsına olduğundan kelâmullah olan Kur'an'ın hadis olması lâzım gelmez.

Kehf 18:7

Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmediklerine Resulüllah'ın şiddetle mahzun olduğunu beyandan sonra vahdaniyetine delâlet eden delillerini zikirle iman etmeyenlere ta'rîz ve bilumum insanlar üzerine nazil olan ihsanını beyanla şükre ve imana davet etmek üzere buyuruyor. Yani; arz üzerinde bulunan nebatat, hayvanat, madenîyât ve bunlardan hasıl olan daneler, meyveler ve çiçeklerin cümlesini yer yüzüne ve yer yüzünde olan mahlukata ziynet kıldık ki insanlardan hangisi amel cihetinden ziyade güzel ve zühd ü takvası fazla ve dünya metâına aldanıp şehevât-ı nefsâniyesine ittibâ etmez ve zamanını münasip olan amele sarfeder vaktini zayi etmez onu bilip imtihan muamelesi yapmak için ziynet kıldık ki arzın ziynetlerine mağrur olup vaktini zayi edenlerle ve tezyinatı hayra sar-fedip zamanını zayi etmiyenler bilinsin ve herkesin ameline göre ceza olunsun. Arzı müzeyyen kılmakla beraber biz arz üzerinde olan ziynetleri kurutur arzı musaykal ve asla bir şey bitmez toprak dahi kılarız. Binanealeyh; kuru toprak kılmayıp da müzeyyen kıldığımıza şükretmeniz lâzımdır. Çünkü; mamur olduktan sonra harap ve yeşil olduktan sonra kuru ve siyah, hasılat biterken bitmez bir hale irca etmek kudretimiz tahtında dahildir". Binaenaleyh; otlar kurur, hayvanlar ölür, yer yüzü adetâ mermer taş gibi parlak bir hâl kesbeder. İşte o zaman insanlar da yaşayamaz. Zira; hayatını idame eden ni'metler zail olur. Binaenaleyh; dünya lezzetlerinden mahrum ve meyus olurlar. Şu halde dünya yüzünde mevcut ni'metler vahdaniyetimize delâlet ettiği cihetle insanların, her birine nazar-ı ibretle bakıp nefsine insaf ederek iman edip mevcut ni'metlerin şükrünü edâ etmeleri vaciptir. Arzın ziyneti, insanları imtihan için olmakla beraber küfredenlerden ni'met olan o ziynetler katolunmaz. Şu halde dünya ni'metlerinin feyezanına küfür mani değildir. Binaenaleyh; kâfirle mü'min nimet-i dünyada müsavidir. Zira; küfrün cezası âhiret-te olacağından dünya ni'metlerinden hiç bir kâfir mahrum olmaz ve herkes nasibi miktarı merzuk olur. Taberî'de beyan olunduğu veçhile Saıyd; ağaçtan ve ottan hail düz arzdır. Cürüzen ; asla ot bitmeyen parlak topraktır. Ebussuud efendinin beyanı veçhile arzın ot bitmez parlak bir hâl kesbetmesi dünyanın ömrü nihayet bulup arz üzerinde olan mahlukât bilkülliye ifna olunduğunda olacaktır. Yani; Vacip Tea-lâ arzı bir takım ni'metler ve ziynetlerle imar ettikten sonra tah-rib edeceğini beyan buyurmuştur. Şu halde bu âyet; bundan evvelki âyetteki Resulüllah'ı tesîiyenin tamamıdır. Yani; «Habibim! sana inzal ettiğimiz kitabı kâfirlerin tekzib ettiklerini görüp de nefsini helak edercesine mahzun olma. Zira; arz üzerinde olan ni'-metleri biz insanları imtihan için ziynet kıldık. Binaenaleyh; insanlara imtihan muamelesi bitip dünya ömrünü ikmâl etmekle vakti merhunu geldiğinde biz onların cümlesini ifna eder herkesin ameline göre ceza veririz. Binaenaleyh; sen onların hallerine mahzun olma» demektir. Hulâsa; arzın ziyneti üzerinde bulunan ni'metleri insanları imtihan ve ibtilâ için olup menafiini tekâlife mukabil kılıp insanlara ni'metlerin şükrü olarak tekâlifi eda vacip olduğu ve binaenaleyh; mükellef olduğu ibadâtı edâ etmekle nail olduğu ni'metlerin şükrünü edâ edenlerle küfrân-ı ni'met, edenlerin beyni bu vesileyle tefrik olunduğu bu âyetten rnüstefad olan t'cvaid ciımlesindendir.

Kehf 18:8

Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmediklerine Resulüllah'ın şiddetle mahzun olduğunu beyandan sonra vahdaniyetine delâlet eden delillerini zikirle iman etmeyenlere ta'rîz ve bilumum insanlar üzerine nazil olan ihsanını beyanla şükre ve imana davet etmek üzere buyuruyor. Yani; arz üzerinde bulunan nebatat, hayvanat, madenîyât ve bunlardan hasıl olan daneler, meyveler ve çiçeklerin cümlesini yer yüzüne ve yer yüzünde olan mahlukata ziynet kıldık ki insanlardan hangisi amel cihetinden ziyade güzel ve zühd ü takvası fazla ve dünya metâına aldanıp şehevât-ı nefsâniyesine ittibâ etmez ve zamanını münasip olan amele sarfeder vaktini zayi etmez onu bilip imtihan muamelesi yapmak için ziynet kıldık ki arzın ziynetlerine mağrur olup vaktini zayi edenlerle ve tezyinatı hayra sar-fedip zamanını zayi etmiyenler bilinsin ve herkesin ameline göre ceza olunsun. Arzı müzeyyen kılmakla beraber biz arz üzerinde olan ziynetleri kurutur arzı musaykal ve asla bir şey bitmez toprak dahi kılarız. Binanealeyh; kuru toprak kılmayıp da müzeyyen kıldığımıza şükretmeniz lâzımdır. Çünkü; mamur olduktan sonra harap ve yeşil olduktan sonra kuru ve siyah, hasılat biterken bitmez bir hale irca etmek kudretimiz tahtında dahildir". Binaenaleyh; otlar kurur, hayvanlar ölür, yer yüzü adetâ mermer taş gibi parlak bir hâl kesbeder. İşte o zaman insanlar da yaşayamaz. Zira; hayatını idame eden ni'metler zail olur. Binaenaleyh; dünya lezzetlerinden mahrum ve meyus olurlar. Şu halde dünya yüzünde mevcut ni'metler vahdaniyetimize delâlet ettiği cihetle insanların, her birine nazar-ı ibretle bakıp nefsine insaf ederek iman edip mevcut ni'metlerin şükrünü edâ etmeleri vaciptir. Arzın ziyneti, insanları imtihan için olmakla beraber küfredenlerden ni'met olan o ziynetler katolunmaz. Şu halde dünya ni'metlerinin feyezanına küfür mani değildir. Binaenaleyh; kâfirle mü'min nimet-i dünyada müsavidir. Zira; küfrün cezası âhiret-te olacağından dünya ni'metlerinden hiç bir kâfir mahrum olmaz ve herkes nasibi miktarı merzuk olur. Taberî'de beyan olunduğu veçhile Saıyd; ağaçtan ve ottan hail düz arzdır. Cürüzen ; asla ot bitmeyen parlak topraktır. Ebussuud efendinin beyanı veçhile arzın ot bitmez parlak bir hâl kesbetmesi dünyanın ömrü nihayet bulup arz üzerinde olan mahlukât bilkülliye ifna olunduğunda olacaktır. Yani; Vacip Tea-lâ arzı bir takım ni'metler ve ziynetlerle imar ettikten sonra tah-rib edeceğini beyan buyurmuştur. Şu halde bu âyet; bundan evvelki âyetteki Resulüllah'ı tesîiyenin tamamıdır. Yani; «Habibim! sana inzal ettiğimiz kitabı kâfirlerin tekzib ettiklerini görüp de nefsini helak edercesine mahzun olma. Zira; arz üzerinde olan ni'-metleri biz insanları imtihan için ziynet kıldık. Binaenaleyh; insanlara imtihan muamelesi bitip dünya ömrünü ikmâl etmekle vakti merhunu geldiğinde biz onların cümlesini ifna eder herkesin ameline göre ceza veririz. Binaenaleyh; sen onların hallerine mahzun olma» demektir. Hulâsa; arzın ziyneti üzerinde bulunan ni'metleri insanları imtihan ve ibtilâ için olup menafiini tekâlife mukabil kılıp insanlara ni'metlerin şükrü olarak tekâlifi eda vacip olduğu ve binaenaleyh; mükellef olduğu ibadâtı edâ etmekle nail olduğu ni'metlerin şükrünü edâ edenlerle küfrân-ı ni'met, edenlerin beyni bu vesileyle tefrik olunduğu bu âyetten rnüstefad olan t'cvaid ciımlesindendir.

Kehf 18:9

Vacip Tealâ Resulünü tesliye ettikten sonra emvât-ı haşre bir numune olmak üzere ashâb-ı Kehfin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resulü Ekrem! Kehf'e ve Rakîm isminde dağa mü-lâzemet eden kimselerin kıssalarını bizim âyetlerimizden acîb ve garîb alâmetten olduğunu zannetdin mi? Nâs bunların hallerinden teaccüp ettikleri gibi vukuunu uzak bir şey addederler. Halbuki bunlardan daha acîb ve garîb bir çok şeyler halkett iğimiz i her vakit gördükleri için bunların hallerine teaccüpte bir manâ yoktur. Zira; bizim kudretimize nisbetle bu misilli vukuat gayet ehvendir, âlemin eczasından her, zerresine bakıldığında bunlardan daha garîb ne acayip görülür. Binaenaleyh; onların vukuatı nefsinde harikulade ise de sair daha büyük âyetlerimize nazaran istib'âd olu-. nacak şeylerden değildir. Zikret Habibim! Şol zamanı ki o zamanda Rum eşrafından bir kaç delikanlı zamanları hükümdarı olan (Dakyanus) un şerrinden bizim inayetimize iltica kastederek (Ra-kîm) ismindeki cebelde mevcut mağaraya firarla sığındılar ve bizden istimdâd ederek dediler ki «Ey Bizim Rabbımız! Kendi indinden bize merhamet buyur ve lütfundan ihsan et düşmanımızın şerrinden bizi kurtar, senin rızanı tahsil için biz amelimizle ve maişetimiz için salâh ve doğru yol hazırla ki biz rahat-ı kalple senin rızam tahsil edelim» demekle bu suretle dergâhımıza iltica ettiler. Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhile fetân'ın cem'i olup delikanlılar demektir. Kehif ; büyük bir mağaradır. Rakım; mağaranın, bulunduğu dağın ismidir. Yahut Ashab-ı Kehfin isimleri yazılan bir levhanın ismidir. Bu delikanlılar Rum eşrafından olup adetleri beş, yedi veyahut sekiz olmasında ihtilâf vardır. Mağaraya ilticalarının sebebi; din-i İsâ üzere bulunan ehl-i imanı zamanlarının padişahı putperestliğe davet edip kabul edenleri puta kurban kesip kabul etmiyenleri katliâm ettiği sırada bunlar mezkûr mağaraya firar ettiler. Bundan sonra beyan olunacağı veçhile üçyüz küsur sene uyku halinde ğârda kaldılar. Badehu uyanıp içlerinden birini ekmek almak için (Efsus) ki şimdi bildiğimiz meşhur (Tarsus) kasabasına gönderip nâsın bunların hallerine vakıf olduklarını ekmek almak üzere şehre giden gelip söyleyince Cenab-ı Hak'tan ruhlarının kabz olunmasını istemeleri üzerine ruhları kabzo-lunarak orada kalmışlardır,

Kehf 18:10

Vacip Tealâ Resulünü tesliye ettikten sonra emvât-ı haşre bir numune olmak üzere ashâb-ı Kehfin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resulü Ekrem! Kehf'e ve Rakîm isminde dağa mü-lâzemet eden kimselerin kıssalarını bizim âyetlerimizden acîb ve garîb alâmetten olduğunu zannetdin mi? Nâs bunların hallerinden teaccüp ettikleri gibi vukuunu uzak bir şey addederler. Halbuki bunlardan daha acîb ve garîb bir çok şeyler halkett iğimiz i her vakit gördükleri için bunların hallerine teaccüpte bir manâ yoktur. Zira; bizim kudretimize nisbetle bu misilli vukuat gayet ehvendir, âlemin eczasından her, zerresine bakıldığında bunlardan daha garîb ne acayip görülür. Binaenaleyh; onların vukuatı nefsinde harikulade ise de sair daha büyük âyetlerimize nazaran istib'âd olu-. nacak şeylerden değildir. Zikret Habibim! Şol zamanı ki o zamanda Rum eşrafından bir kaç delikanlı zamanları hükümdarı olan (Dakyanus) un şerrinden bizim inayetimize iltica kastederek (Ra-kîm) ismindeki cebelde mevcut mağaraya firarla sığındılar ve bizden istimdâd ederek dediler ki «Ey Bizim Rabbımız! Kendi indinden bize merhamet buyur ve lütfundan ihsan et düşmanımızın şerrinden bizi kurtar, senin rızanı tahsil için biz amelimizle ve maişetimiz için salâh ve doğru yol hazırla ki biz rahat-ı kalple senin rızam tahsil edelim» demekle bu suretle dergâhımıza iltica ettiler. Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhile fetân'ın cem'i olup delikanlılar demektir. Kehif ; büyük bir mağaradır. Rakım; mağaranın, bulunduğu dağın ismidir. Yahut Ashab-ı Kehfin isimleri yazılan bir levhanın ismidir. Bu delikanlılar Rum eşrafından olup adetleri beş, yedi veyahut sekiz olmasında ihtilâf vardır. Mağaraya ilticalarının sebebi; din-i İsâ üzere bulunan ehl-i imanı zamanlarının padişahı putperestliğe davet edip kabul edenleri puta kurban kesip kabul etmiyenleri katliâm ettiği sırada bunlar mezkûr mağaraya firar ettiler. Bundan sonra beyan olunacağı veçhile üçyüz küsur sene uyku halinde ğârda kaldılar. Badehu uyanıp içlerinden birini ekmek almak için (Efsus) ki şimdi bildiğimiz meşhur (Tarsus) kasabasına gönderip nâsın bunların hallerine vakıf olduklarını ekmek almak üzere şehre giden gelip söyleyince Cenab-ı Hak'tan ruhlarının kabz olunmasını istemeleri üzerine ruhları kabzo-lunarak orada kalmışlardır,

Kehf 18:11

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin ğâr'a geldikten sonra uykuya yattıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onlar yemeye ve içmeye muhtaç olmadan emvât suretinde diri oldukları halde çok seneler uykuda kaldılar, hayat-ı sûriye levazımından onlarda hiç bir eser yok, ancak nefesleri vardı ve kulaklarına konulan perde sebebiyle uykularına mani olacak hariçten bir şey de işitmezlerdi.

Kehf 18:12

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Hizible murad; Ashab-ı Ke-hifdir. Çünkü; onlar uykudan uyanınca ikiye ayrıldılar. Bir kısmı, bir gün yahut bir günün nısfında karar ettiklerine zahib oldu. Diğer kısmı da bizim burada ne kadar karar ettiğimizi Allahü Tealâ bilir dedi. Şu halde Hizbeynle murad; kendileridir. Ashab-ı Kehf'in duaları mağarada ağır uykuya yatmalarına ve uyku ise düşmanlardan kurtulmalarına sebep olduğuna işaret için sebebiyete ve tertibe delâlet eden lâfzı ile varid olmuştur.

Kehf 18:13

Vacip Tealâ ashab-ı Kehf'in kıssalarına icmâlen işaretten sonra tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Ashab-ı Kehfin mezkûr mağarada uyku halinde ne kadar kaldıklarında ihtilâf eden Yehud, Nasârâ vesair milletler onların ne kadar karar ettiklerini vakıa mutabık olarak bilemezler. Binaenaleyh; biz onların kimler olduğunu ve ne kadar müddet mağarada kaldıklarının haberini sana hakka mukarin ve vakıa mutabık olarak hikâye ederiz. Zira onlar; Rum eşrafından ve erbab-ı fütüvvet ve mürve.tten birkaç delikanlılar ki onlar Rab-lerine iman ve vahdaniyetini tasdik ettiler. Çünkü onlar; akl-ı kâmil ve rüşd-ü tam sahibi erbab-ı idrâkten oldukları cihetle akıllarını mâ hulika lehinde istimal ettiler ve biz de lütfumuzdan onların hidayetlerini ziyade kılmakla imanlarında sebat ve onların kalplerini birbirine rabıtla metanet ve şeceat verdik ki kalplerinin birbirine merbut olmasıyla vatanlarını terke, akraba ve ahbabla-rından iftirâka, me'lûfâtlanndan kat'ı alâkaya sabırla gaddar padişaha karşı kıyama, (Dakyanus) un karşısında kelime-i hakkı söylemeye cür'et ve din-i hakka muavenete müsareat ettiler. Şol zamanda ki o zamanda onlar (Dakyanus) huzurunda kıyam ettiler ve dediler ki "Bizim Rabbımız semavât ve arzın Rabbısıdır. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı bir mabuda elbette biz ibadet etmeyiz. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur ve Allah'a yemin ederiz ki ey Dakyanus! Senin teklifini kabul ederek Aflah'ın gayrının ulûhiyetini itikat edersek bu takdirde muhakkak batal söz söylemiş ve nefsimize zulmetmiş oluruz.» İşte bu vecihle bilâ perva (Dakyanus) un teklifini reddettiler. Hâzin'de tafsilen beyan olunduğu veçhile Ashab-ı Kehif bu sözü (Dakyanus) a mele-i nâsda söylemişlerdir. Çünkü; (Dakyanus) onlara hükümet konağında bir cemaat içinde söylemiş onlar da reddetmişler. Zira; (Dakyanus) kendi putperest olduğundan tebeasını da putperestliğe icbar ederdi ve bunlar da ekser-i rivayete nazaran (Dakyanus) un mukarriblerinden ve erkân-ı hükümetten oldukları cihetle bir çpk kimseler hazır olduğu halde (Dakyanus) putperestliği teklif eder onlar da şevket ve kuvvetinden perva etmiyerek redde kıyam ettiklerini ve «Rabbımız alem-i ulvî olan göklerin ve âlem-i süflî olan yerlerin Rabbısıdır.» demekle (Dakyanus) un dahi Rabbısı olduğuna işaretle teklifini red ve mezhebini iptal ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette, beyan etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ semâvat ve arzın Rabbısı olunca bilcümle mevcudatın Rabbısı olacağı evleviyetle sabit olduğunu, Allah'ın gayrıya ibadet etmiyeceklerini, eğer Allah'ın gayrıya ibadet ederlerse batıl şey işlemiş ve fena söz söylemiş olacaklarını beyanla imanlarında sebatlarını izhâr ve (Dakyanus) u âleme karşı rüsvâ ettiler. Lâkin, (Dakyanus) a hakkı kabul ettiremeyince akıbet mezkûr mağaraya firara mecbur oldular. Zira; ehM hak her zaman âlî olursa da bir müddet-i muvakkata da bazı erbab-ı fesadın zulmünden ve mefsedetinden firara mecbur da olur. Çünkü âlem; zaleme, fesaka ve erbab-ı fesattan hali olmadığı cihetle zaman zaman erbab-ı namusu rencide ettikleri, mefsedetlerinin revaç bulduğu, yangın şeraresi gibi erbab-ı namusu yaktığı görülür ve o zamanda firar eden kurtulur. İşte ashab-ı Kehif de yangın alevi gibi etrafı sarmış olan fitneden kaçıp kurtulanlardır. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile Haktan uzak ve yalan olarak söz söylemek ve zulümde haddini tecavüz ederek hata söylemektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir.

Kehf 18:14

Vacip Tealâ ashab-ı Kehf'in kıssalarına icmâlen işaretten sonra tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Ashab-ı Kehfin mezkûr mağarada uyku halinde ne kadar kaldıklarında ihtilâf eden Yehud, Nasârâ vesair milletler onların ne kadar karar ettiklerini vakıa mutabık olarak bilemezler. Binaenaleyh; biz onların kimler olduğunu ve ne kadar müddet mağarada kaldıklarının haberini sana hakka mukarin ve vakıa mutabık olarak hikâye ederiz. Zira onlar; Rum eşrafından ve erbab-ı fütüvvet ve mürve.tten birkaç delikanlılar ki onlar Rab-lerine iman ve vahdaniyetini tasdik ettiler. Çünkü onlar; akl-ı kâmil ve rüşd-ü tam sahibi erbab-ı idrâkten oldukları cihetle akıllarını mâ hulika lehinde istimal ettiler ve biz de lütfumuzdan onların hidayetlerini ziyade kılmakla imanlarında sebat ve onların kalplerini birbirine rabıtla metanet ve şeceat verdik ki kalplerinin birbirine merbut olmasıyla vatanlarını terke, akraba ve ahbabla-rından iftirâka, me'lûfâtlanndan kat'ı alâkaya sabırla gaddar padişaha karşı kıyama, (Dakyanus) un karşısında kelime-i hakkı söylemeye cür'et ve din-i hakka muavenete müsareat ettiler. Şol zamanda ki o zamanda onlar (Dakyanus) huzurunda kıyam ettiler ve dediler ki "Bizim Rabbımız semavât ve arzın Rabbısıdır. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı bir mabuda elbette biz ibadet etmeyiz. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur ve Allah'a yemin ederiz ki ey Dakyanus! Senin teklifini kabul ederek Aflah'ın gayrının ulûhiyetini itikat edersek bu takdirde muhakkak batal söz söylemiş ve nefsimize zulmetmiş oluruz.» İşte bu vecihle bilâ perva (Dakyanus) un teklifini reddettiler. Hâzin'de tafsilen beyan olunduğu veçhile Ashab-ı Kehif bu sözü (Dakyanus) a mele-i nâsda söylemişlerdir. Çünkü; (Dakyanus) onlara hükümet konağında bir cemaat içinde söylemiş onlar da reddetmişler. Zira; (Dakyanus) kendi putperest olduğundan tebeasını da putperestliğe icbar ederdi ve bunlar da ekser-i rivayete nazaran (Dakyanus) un mukarriblerinden ve erkân-ı hükümetten oldukları cihetle bir çpk kimseler hazır olduğu halde (Dakyanus) putperestliği teklif eder onlar da şevket ve kuvvetinden perva etmiyerek redde kıyam ettiklerini ve «Rabbımız alem-i ulvî olan göklerin ve âlem-i süflî olan yerlerin Rabbısıdır.» demekle (Dakyanus) un dahi Rabbısı olduğuna işaretle teklifini red ve mezhebini iptal ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette, beyan etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ semâvat ve arzın Rabbısı olunca bilcümle mevcudatın Rabbısı olacağı evleviyetle sabit olduğunu, Allah'ın gayrıya ibadet etmiyeceklerini, eğer Allah'ın gayrıya ibadet ederlerse batıl şey işlemiş ve fena söz söylemiş olacaklarını beyanla imanlarında sebatlarını izhâr ve (Dakyanus) u âleme karşı rüsvâ ettiler. Lâkin, (Dakyanus) a hakkı kabul ettiremeyince akıbet mezkûr mağaraya firara mecbur oldular. Zira; ehM hak her zaman âlî olursa da bir müddet-i muvakkata da bazı erbab-ı fesadın zulmünden ve mefsedetinden firara mecbur da olur. Çünkü âlem; zaleme, fesaka ve erbab-ı fesattan hali olmadığı cihetle zaman zaman erbab-ı namusu rencide ettikleri, mefsedetlerinin revaç bulduğu, yangın şeraresi gibi erbab-ı namusu yaktığı görülür ve o zamanda firar eden kurtulur. İşte ashab-ı Kehif de yangın alevi gibi etrafı sarmış olan fitneden kaçıp kurtulanlardır. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile Haktan uzak ve yalan olarak söz söylemek ve zulümde haddini tecavüz ederek hata söylemektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir.

Kehf 18:15

Vacip Tealâ ashab-ı Kehf'in (Dakyanus) a karşı kelime-i hakkı söylemeye cür'et ve Allah'ın gayrı bir mabuda ibadet etmiye-ceklerini beyan etmekle beraber (Dakyanus) a ta'rîz ve sefâhete nisbet eylemek ve söyledikleri diğer sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ashab-ı Kehif kendilerini puta ibadete davet edenlere tevhidi irae ve kendilerinin muvahhid olduklarını beyandan sonra putperestlere ta'rîz ederek mezheplerinin bir delile müstenid olmadığını ve bu misilli itikad-ı batılı irtikap edenlerin Allah'a iftira ettikleri cihetle herkesten ziyade zalim olduklarını beyan sadedinde «Şu görünen kimseler bizim kendi kavm ü kabilem izdir. Onlar Allah'ın gayrı bir takım putları mabut ittihaz ettiler. Keşke onlar putlara ibadetlerinin hak olduğuna dair açık ve delâleti zahir bir delil getirmiş olsalardı biz de ittibâ ederdik velâkin delil getirmediler ve getiremezler. Zira; putlara ibadetin butlanı meydanda olduğundan hak olduğuna delil getirmek muhaldir. Çünki delil yok ki getirsinler. Binaenaleyh; putlara ibadet; mevzi-i lâyı-kının gaynya ibadet olduğu cihetle zulmetmiş oldular. Şu halde yalan olarak Allah'a iftirada bulunduklarından zalimlerdir. Zira; yalan olarak Allah'a iftira eden kimselerden ziyade zalim kim olabilir? Elbette Allah'a iftira edenden daha ziyade zalim kimse olamaz. Çünkü; şirkten daha büyük bir cinayet yoktur» demekle As-hab-ı Kehif (Dakyanus) un ve etbaının Allah'a iftira etmekle ziyade zalim olduklarını ve mezheplerinin bir delile müstenid olmadığı cihetle zulümden ibaret ve batıl olduğunu beyan etmişler ve böyle bir mezheb-i batılı irtikâp edenlerin hakîr ve zelil olduklarına işaret için tahkire delâlet edenlafzıyla hakaretlerine işaret ettikleri gibi yalancılık, iftira alellâh ve zalim olduklarını beyanla dahi zemmetmekle beraber bu sözleriyle putperestleri ilzam etmişlerdir. Çünkü mezheplerine bir delil getirmelerini teklif; muhali tekliftir. Zira; batılın sıhhatine delil getirmek mümkün olamaz. Delil getiremeyince elbette aczleri tahakkuk etmiştir. Beyzavî'nin beyanı veçhile diyanette ve bilhassa itikâdiyâtta delil-i kat'î lâzım olduğuna ve delilsiz itikadiyatın batıl olup tak-lid caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. (Eşâire) indinde mukallidin imanı sahih değildir, ama (Matürüdiye) indinde sahih ise de istidlali terkinden dolayı günahkâr olur. Hulâsa; ashab-ı Kehf'in kendi kavimlerine işaret ederek «Şu bizim kavmimiz Allah'ın gayrı mabudlar ittihaz ettiler» demekle kavmin müşrik olduklarını beyan ve şirkleri üzerine bir delilleri olmadığını beyanla mezheplerini ibtâl ve yalan olarak Allah'a iftira edip ziyade zalim olduklarını dermeyan ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:16

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin (Dakyanus) u reddettiklerini beyandan sonra kendi aralarında cereyan eden muhaverelerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ashab-ı Kehf (Dakyanus) a karşı kıyam ettikten sonra onun şerrinden kurtulmak için kendilerine bir melce' aramak üzere istişarelerinde birbirlerine dediler ki «Siz kavminizden ve onların Allah'ın gayrı ibadet ettikleri mabudlarından ayrıldığınızda siz (Rakîm) isminde olan cebeldeki ğârı kast edin ve orayı kendinize mesken ve ibadetinize mescid ittihaz edin ki Rabbınız size rahmetini neşretsin, rızkınızı bol versin, maişetinizi temin etsin ve işlerinizi teshil etmekle sizin için rahat bir mahal hazırlasın». İşte bu sözleriyle kendi Jtavimlerini ve memleketlerini terkle firara ve gaara ilticaya karar verdiler. Şu müşavereleri, dinlerini muhafaza kastıyla Cenab-ı Hakka tevekkül-ü tâmmı mutazammın olduğundan müşaverede dercet-miş oldukları rahmet-i ilâhiyeye nail oldukları gibi Allah'ın kendileri için rahat bir mahal hazırlayacağını ümit etmişlerdi ve şu ümitlerine dahi nail olmuşlardır. Zira; Cenab-ı Hak mezkûr garı kendileri için mahal-li istirahat kıldığında bir çok zaman uykuyla herşeyden vareste ve rahat olarak imrar-ı evkât etmişlerdir. Çünkü; ihlâsla beraber kudret-i İlâhiyeye itimat ederek esbabına tevessül eden kulunu AUahü Tealâ maksadından mahrum etmiye-ceğine bu âyet delâlet eder. Şu kadar ki esbabına lâyıkıyla tevessül etmekle beraber itimad-ı tam olmak lâzımdır. Ashab-ı Kehfin kavmi putlarla beraber Allah'a ibadet ettiklerine işaret için Allah'dan maada mabudlarını terke karar vermişlerdir ki Allah'a ibadetde cümlesi müşterektir, kavimlerinden uzletleri muhakkak olduğuna işaret için katiyete delâlet eden lafzıyla irâde-i kelâm etmişlerdir. Yani; Azimetlerinden dönmiyeceklerine ve mağarayı teşrif edeceklerine kararlan kat'î idi ki asîâ tereddüt yoktu. İnsan için dininin ahkâmını icra edemiyeceği mahalden hu-zur-u kalple dinini icra edeceği bir mahalle hicret lâzım olduğuna bu âyette delâlet vardır. Zira insandan maksat; ubudiyet olduğundan ubudiyetin vazifesini edâ edecek rahat bir mahal aramak va-zife-i ubudiyettir. İ'tizâI ; ayrılmak ve tenhâ bir mahalle çekilmektir. rnahal-li intifa ve rahattır. Ashab-ı Kehif, müşrik olan kavmi terke; Allah'ın rahmetini neşredeceğini ve intifa edecek bir mahal hazırlayacağını ta'lîk ettiler ve. müşrikleri terk edince her ikisine de nail oldular. Binaenaleyh; zalimlerle ülfet edenler maddî ve manevî zarar görecekleri gibi zalemeden iftirakla uzlet edenlerin rahat edeceklerine âyette işaret vardır.

Kehf 18:17

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin gara firara-karar verdiklerini beyandan sonra garda cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; o kimse iradesini dalâletle sarfedip Allahü Teaîâ dalâ-lini halkla ıdlâl edince o kimse ihtidaya meyletmez ki doğru yola vasıl olsun. Çünkü iradesini şerre sarf edince dalâli kesbeder ve kesbettiği dalâli Allahü Tealâ halkedince onu azabdan kurtaracak bir dost bulunamaz. Beyzavî.ve Medarik'in beyanları veçhile meyleder demektir. güneş onları kat'eder yani onlardan uzaklaşır dokunmaz demektir. mağaranın ortası ve geniş hava alacak meydanlığı demektir. Yani; onlar bütün gündüz mahfuz olup gölgede bulunduklarından şemsin hararetinden müteezzî olmadıkları gibi elbiseleri de eskimemiştir ve ğârin tam vastında hava alacak meydanlığında oldukları cihetle teaffün etmemiş ve mağaranın kasvetinden dahi müteessir olmamışlardır. Ashab-ı Kehfi. Cenab-ı Hakkın üçyüz küsur sene bu vecihle muhafaza etmesi harikulade kerâmât kabilinden olduğu cihetle kerâmât-i Evliyanın hak olduğuna delâlet eder. Keramet-i Evliya, ilm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile inkârı gayr-i kaabil bir hakikattir ve ehl-i sünnet mezhebi de budur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Veli; araya günah girmeden ibadeti tevali edip ve Allahü Tealâ'mn enva-ı tââtı kendine tevfîk etmekle izaf-i maâsîden himaye ettiği kimsedir. Çünkü; imanla beraber ibadete devam eden ve sulehâdan olan kimsenin Allahü Tealâ Velisi olduğunu âyetleriyle beyan etmiş ve Veli denmeye şayan olan kimler olduğunu kullarına bildirmiştir. Şu halde ibadete devamla bilcümle günahları terkedip Rabbmna kurbiyet kesbeden kimse Velîdir. Keramete gelince ; Keramet; abdın yedinde zuhur eden harikuladedir. Kerametle mucize beyninde fark şudur : Mucize; nübüvvet davasında bulunan kimsenin yedinde zuhur eden harikuladedir. Keramet; Nübüvvet davasında bulunmıyan sulehâ jjedinde zuhur eden harikuladedir. Ancak Firavun ve Dec-câl gibi şerir yedlerinde zuhur eden harikulade ahvâl istidrâc olup mucize ve keramât kabilinden değildir. Çünkü; şerîr yedinde zuhur etmesi keramet olmadığına delil-i kavidir. Kerametin zuhuruna delil-i nakli; Hz. Meryem'in, Ashab-ı Kehfin ve Süleyman Aleyhisselâmın veziri ki arş-i Belkıs'ı getiren (Asaf b. Berhaya) nm kıssaları gibi bir çok deliller vardır. Delil-i aklî ise bazı halis kullan yedinde Allah'ın harikulade halkı ile o kulunu taltif etmesinde aklen bir mani yoktur. Çünkü abid; ac-ziyle beraber ihlâs ile Allah'ın bilcümle emrine imtisal ve nehyin-den ictinâbla Rabbısının rızasını tahsile çalışınca o kulun bazı istediğini vermekle Cenab-ı Hakkın taltif etmesinde ne gibi bir mani tasavvur, olunur. Yoksa sevdiği kulunu bazı atiyyesiyle memnun etmeye Allahü Tealâ'mn haşa kudreti mi yoktur veyahut o abdin bu gibi atiyyeye nail olmaya istihkakı mı yoktur? Bir efendi sevdiği hizmetçisini istediği kadar atiyyeyle memnun eder de Allahü Tealâ sevdiği kulunu neden memnun etmesin, aklen bu gibi atıy-yeden ne gibi bir mani tasavvur olunur? Şu kadar ki keramet sahibi yedinde kerametin zuhuruna mesrur olmaz. Çünkü keramet; akıbete emniyet bahşetmez ki mesrur olsun ve kerametine mağrur da olmaz. Çünkü gurur; şeytan işidir. Hatta Velî kerametine mağrur olsa velayet derecesinden sakıt olur. Çünkü; insan-ı kâmil kerameti görmez, ancak o kerameti veren Allahü Tealâ'nın azametini ve kendinde olan zilleti ve kusurları görür, mahlukâtı görmez, yalnız halikı görür. Binaenaleyh; keramet sahibi ekseriya kerametini bile bilmez, ancak mükellef olduğu vazifesini bilir. Hulâsa; ashab-ı Kehfin uzun müddet mağarada güneşten ve-sair eza verecek şeylerden mahfuz kaldıkları ve bunları Cenab-ı Hakkın hıfzı; kudretine delâlet eden alâmet cümlesinden olup insanlar için ibret alınacak bir garibe olduğu ve Ashab-ı Kehif gibi Allah'ın hidayette kıldığı kimselerin mühtedî oldukları, (Dakya-nus) ve etbaı gibi Allah'ın idlâl ettiği kimseler için huzur-u İlâhîde şefaat edecek bir dost ve mürşit bulunmıyacağı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:18

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Zişân! Ashab-ı Kehfi biz hidayette kıldık ve üçyüz küsur sene mezkûr mağarada-muhafaza ettik. Eğer o zamanda sen onları o halde görmüş olsan gözleri açık, nefesleri iner çıkar vücutlarında teaffün ve şişmek,gibi şeyler olmadığından sen onları uyanık zannederdin. Halbuki onlar uyurlardı, sağlarından sollarına ve sollarından sağlarına dönmek icabettiğinde toprağın tesir etmemesi için biz onları sağdan sola, soldan sağa döndürürdük, onlara tabi' olan kelpleri kapının eşiğinde kolları uzatmış olduğu halde yatardı. İşte o zamanda sen onların hallerine muttali olsa idin onlarda göreceğin mehabet, mağarada olan azamet ve vücutlarındaki cesametten korkar hemen arkana döner kaçardın ve onlardan her tarafını korku ihata ederdi. Yani onları görünce vücudunun her tarafı korkuyla dolmuş bulunurdu. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Ashab-ı Kehfin senede bir kere Aşûrâ günü bir taraftan diğer tarafa döndükleri veyahut senede iki defa döndükleri mervî ise de âyette döndürüldükleri kafidir velâkin adedini tayin olmayıp muzari sigası istimrara delâlet ettiği cihetle iktizasına göre döndürüldüklerini beyanla iktifa etmek daha münasiptir. Çünkü; adede delâlet olmadığı gibi adedini tayinde bir fayda dahi yoktur. Maksat; vücutlarını toprak çürütmemesi için icabında döndürüldüklerini beyan etmektir. Uyku uyuyan kimsenin sağma ve soluna dönüp haberi olmadığı gibi Ashab-ı Kehif de sağlarına ve sollarına icab ettikçe dörierlerdi. Fakat bunların dönmesine kudreti veren Allahü Tealâ olduğundan onların dönmelerini zatına isnâd ederek «Biz döndürürüz» buyurmuştur. Çünkü hakikatte onları döndüren, Zatı Bârîdir. . Bu zatların uyku halinde âdetin "hilafı gözlerinin açık olması, saç ve tırnaklarının uzun olmasıyla beraber vücutlarında olan mehabet gayet korkunç bir şekilde olduğundan Resulüllah görmüş olsa bile korku arız olacağını Cenab-ı Hak beyan etmiştir. Kazî'nin ve Nımetullah Efendinin beyanları veçhile bunların Kelbleriyle murad; Bunlar mağaraya girerken arkalarına düşen bir kelbdir. Çünkü; onlar firar ederken bu kelbin tebaiyyet ettiği ve defeatle reddetmişlerse de kelbin dönmediği hatta son defile tard ettiklerinde Cenab-ı Hak kelbin söylemesine kudret verip kelb »Ben Allah'ın dostlarına muhabbet edenlerdenim, bırakın beni halime, sizinle gideceğim» demesi üzerine hali üzere terkedip onlarla giden bir kelp olduğu mervîdir. Yahut bunlara refakat eden bir çobanın kelbidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran bunlar esna-yı firarda bir çobana müsafir olurlar. Çoban. yemek yedirdikten sonra esnâ-yı sohbette bunların hallerine vakıf olur ve ihtida ederek ittibâ ettiğinden kelb de beraberlerinde gitmiştir. Esah olan rivayet de bu olsa gerektir. Kelbin rengi kızıla mail sarı olduğu ve ismi (Kıtmîr) veya (Reyân) veyahut (Sühbân) olup Cennette bulunacak hayvanlardan birisi olacağı Tefsir-i Hâzin'in cümle-i rivayatındandır. Hulâsa; Ashab-i Kehf uyur oldukları halde görülmüş olsa uyanık zannolunacakları, uyku arasında sağ ve sol taraflarına döndükleri, refakatlerinde bulunan kelbin kapıları önünde onlarla beraber bulunduğu ve eğer onların bu hallerini görmüş olsa arız olacak korkuya binaen Resulüllah'ın arkasına döneceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularını beyandan sonra.uykudan uyandırdığını beyan etmek üzerebuyuruyor. Bu suretle uykularının müddetindeki ilmi Allah'a havale ettiler. Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularını beyandan sonra.uykudan uyandırdığını beyan etmek üzerebuyuruyor. Bu suretle uykularının müddetindeki ilmi Allah'a havale ettiler. Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularını beyandan sonra.uykudan uyandırdığını beyan etmek üzerebuyuruyor. Bu suretle uykularının müddetindeki ilmi Allah'a havale ettiler. Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularını beyandan sonra.uykudan uyandırdığını beyan etmek üzerebuyuruyor. Bu suretle uykularının müddetindeki ilmi Allah'a havale ettiler.

Kehf 18:19

Yani; bunları uzun müddet uyuttuğumuz gibi habibim! Beyinlerinde ne kadar uyuduklarını birbirlerinden sual etsinler, uzun müddet uyuduklarını, kendilerine olan lutf u ihsanımızı bilsinler, Rabbısına iltica ederi: kimsenin düşmanın şerrinden kurtulacağına itminanları ziyade olsun, imanları kuvvet bulması için biz onları kabirden kalkar gibi uykudan uyandırdık ve onlar uykudan uyanınca içlerinden reisleri mağarada ne miktar kaldıklarını diğerlerinden suâl etti. Onların mağaraya girmeleri bir kuşluk vakti olup uykudan uyandıkları ikindi vakti olduğuna nazar ederek bir gün veyahut bir günün nısfı kadar bir zaman kaldıklarını beyanla cevap verdilerse de. vücutlarına, saçlarına, tırnaklarına ve sair ahvallerine nazar ederek az bir zaman işi olmadığını bildiler ve dediler ki «Siz zaman ve müddet tayin etmekle meşgul olmayın. Zira; Rabbınız sizin ne miktar kaldığınızı sizden daha iyi bilir. Binaenaleyh; bizim için şimdi mühim mesele ekmektir. Zira; karnımız açtır. Şu halde her şeyden evvel içinizden birinizi ekmek almak için şu paranızla kasabaya gönderin. Gitsin kasaba ahâlisinden hangisinin taamı ziyade tâhir, helâl ve ucuzdur nazar etsin, görsün ve iyisinden alsın size o taamdan bir miktar rızıkla gelsin ve şehre dahil olduğunda ahali ile lutufla muamele yapmaya gayret etsin ki soğuk muamele yapmakla halkın husumetini celbetme-sin. Sizin halinizi ve bulunduğunuz mahallinizi hiç bir kimseye bildirmesin. Zira; onlar sizi bilir ve galebe ederlerse enva-ı işkenceyle ve taşla öldürürler veyahut kendi milletlerine iade ederler bu takdirde elbette asla felah bulmaz ve azaptan kurtulmazsınız» demekle gidecek kimsenin hatt-ı hareketini tayin ettiler ve bu kararlarında taamın iyisini alıp getirmesini ve alış veriş .hususunda nâsla mülâyemet üzerine bulunmasını, hâllerini ve mekânlarını kimseye bildirmemesini, bildirirse zarar göreceklerini dercetmekle mühim mesail tavsiye ettiler ve bu minval üzere karar verdiler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran mağarada kaldıkları müddetin miktarından sual eden (Mekselînâ) veyahut (Yemlîhâ) dır. Varak; madrub ve gayr-ı tnadrub gümüş parçasına denirse de Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların elindeki para madrup olup üzerinde (Dakyanus) un ismi yazılı olduğu mervîdir. Medine yle murad; Elyevm mevcut ve mamur olan (Tarsus) şehridir. İnsanın kuut-u yevmiyeyi kisbe ve mahallinden celbe sa'yetmesi ve yiyeceği rızkın iyisini ve temizini alması ve rızık için say'etmesi emr-i mühim olduğuna ve tevekküle mani olmadığına ve nâsla muamelede hüsn-ü muaşerete dikkat etmek lâzım geldiğine ve düşmandan nefsini saklamak caiz olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; bu zevat-ı kiramın Allahü Te-alâ'ya kemâl-i tevekkülleriyle beraber uykudan uyanınca her şeyden evvel rızık çaresini düşündüklerini vesair ta'dât olunan şeyleri gidecek kimsenin programında dere ettiklerini Cenab-ı Hakkın kitabında bizlere beyan etmesi bizim için mühim bir derstir. Binaenaleyh; bu âyette beyan olunan ahkâma Ümmet-i Muhammed'in itina ve dikkat etmeleri-lâzımdır. Şu halde taam satın alacak kimsenin helâl olanı ve aldanmayıp mehmâ emken ucuzunu araması elzemdir.

Kehf 18:20

Yani; bunları uzun müddet uyuttuğumuz gibi habibim! Beyinlerinde ne kadar uyuduklarını birbirlerinden sual etsinler, uzun müddet uyuduklarını, kendilerine olan lutf u ihsanımızı bilsinler, Rabbısına iltica ederi: kimsenin düşmanın şerrinden kurtulacağına itminanları ziyade olsun, imanları kuvvet bulması için biz onları kabirden kalkar gibi uykudan uyandırdık ve onlar uykudan uyanınca içlerinden reisleri mağarada ne miktar kaldıklarını diğerlerinden suâl etti. Onların mağaraya girmeleri bir kuşluk vakti olup uykudan uyandıkları ikindi vakti olduğuna nazar ederek bir gün veyahut bir günün nısfı kadar bir zaman kaldıklarını beyanla cevap verdilerse de. vücutlarına, saçlarına, tırnaklarına ve sair ahvallerine nazar ederek az bir zaman işi olmadığını bildiler ve dediler ki «Siz zaman ve müddet tayin etmekle meşgul olmayın. Zira; Rabbınız sizin ne miktar kaldığınızı sizden daha iyi bilir. Binaenaleyh; bizim için şimdi mühim mesele ekmektir. Zira; karnımız açtır. Şu halde her şeyden evvel içinizden birinizi ekmek almak için şu paranızla kasabaya gönderin. Gitsin kasaba ahâlisinden hangisinin taamı ziyade tâhir, helâl ve ucuzdur nazar etsin, görsün ve iyisinden alsın size o taamdan bir miktar rızıkla gelsin ve şehre dahil olduğunda ahali ile lutufla muamele yapmaya gayret etsin ki soğuk muamele yapmakla halkın husumetini celbetme-sin. Sizin halinizi ve bulunduğunuz mahallinizi hiç bir kimseye bildirmesin. Zira; onlar sizi bilir ve galebe ederlerse enva-ı işkenceyle ve taşla öldürürler veyahut kendi milletlerine iade ederler bu takdirde elbette asla felah bulmaz ve azaptan kurtulmazsınız» demekle gidecek kimsenin hatt-ı hareketini tayin ettiler ve bu kararlarında taamın iyisini alıp getirmesini ve alış veriş .hususunda nâsla mülâyemet üzerine bulunmasını, hâllerini ve mekânlarını kimseye bildirmemesini, bildirirse zarar göreceklerini dercetmekle mühim mesail tavsiye ettiler ve bu minval üzere karar verdiler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran mağarada kaldıkları müddetin miktarından sual eden (Mekselînâ) veyahut (Yemlîhâ) dır. Varak; madrub ve gayr-ı tnadrub gümüş parçasına denirse de Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların elindeki para madrup olup üzerinde (Dakyanus) un ismi yazılı olduğu mervîdir. Medine yle murad; Elyevm mevcut ve mamur olan (Tarsus) şehridir. İnsanın kuut-u yevmiyeyi kisbe ve mahallinden celbe sa'yetmesi ve yiyeceği rızkın iyisini ve temizini alması ve rızık için say'etmesi emr-i mühim olduğuna ve tevekküle mani olmadığına ve nâsla muamelede hüsn-ü muaşerete dikkat etmek lâzım geldiğine ve düşmandan nefsini saklamak caiz olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; bu zevat-ı kiramın Allahü Te-alâ'ya kemâl-i tevekkülleriyle beraber uykudan uyanınca her şeyden evvel rızık çaresini düşündüklerini vesair ta'dât olunan şeyleri gidecek kimsenin programında dere ettiklerini Cenab-ı Hakkın kitabında bizlere beyan etmesi bizim için mühim bir derstir. Binaenaleyh; bu âyette beyan olunan ahkâma Ümmet-i Muhammed'in itina ve dikkat etmeleri-lâzımdır. Şu halde taam satın alacak kimsenin helâl olanı ve aldanmayıp mehmâ emken ucuzunu araması elzemdir.

Kehf 18:21

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykudan kalkınca içlerinden kasabaya ekmek için gönderecekleri kimsenin vazifesini tayinde kimseye bildirmeyeceğini dermeyari ettiklerini beyandan sonra giden kimse için saklamak . mümkün olmayıp herkesin bildiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bizim- onları uzun müddet uyutup, cisimlerini her şeyden muhafaza ettiğimiz gibi biz nâsı onlar üzerine muttali kıldık ki nâs Allahü Tealâ'nın insanları kabirlerinden ihya edeceğine dair olan va'dinin hak olduğunu ve kıyametin elbette gelip asla şüphe olmadığını bilsinler. Zira; onların uzun müddet uyuyup cisimlerine asla halel gelmeden uykudan uyanmaları vefat edip sonra ba's olunmalarının aynıdır. Binaenaleyh; nasıl ki bir çok uyuduktan sonra uyandılar, öldükten sonra dahi böylece dirileceklerdir. Ke-zalik kıyametin vukuunda ve imkânında dahi şüphe yoktur. Zira; üçyüz sene Ashab-ı Kehfi uyutup cisimlerine halel gelmeden aynı vücutla uykudan eski halleri üzere kaldırmağa kaadir olan Allahü Tealâ cemi' nâsı öldürüp sonra kıyamette diriltmeye dahi kaadir-dir ve biz Ashab-ı Kehfin hallerine nâsı şol zamanda muttali kıldık ki o zamanda nâs, haşr-ı emvâta dair itikâdiyat hakkında münazaa edip bazıları «Yalnız ervah ba's olunur», bazıları da «ruh cesetle beraber haşr olunur» demekle ihtilâf ettikleri bir zamanda Biz Ashab-ı Kehfi üçyüz küsur sene uykudan sonra cesetlerine halel gelmeden ba'setmemizle ervah ve ecsâdın beraber haşr olunacağını, nâsa açık surette beyan ettik ve tekrar onların ruhları kab-zolunduktan sonra nâs bunların hallerinde ve uykularının müddetinde ihtilâf ettiler. Binaenaleyh; bazıları «Onların üzerine ve mağaranın kapısına bina yapın. Halk bunların kabirlerini çiğnemesinler. Zira; onların hallerini Rabları iyi bilir» dediler ve o vakitte nâsın emrine galip olan padişah ve ona tâbi olan ehl-i iman «Elbette onlar üzerine bir mescid yapar ve nâsa musalla ittihaz ederiz» dediler ve bunlar galebe ederek ziyaretçilere namaz kılmak için mescid yaptılar. Fahri Râzi, Kazı ve Nimetullah efendinin beyanları veçhile bunlar uykudan uyanınca âyette beyan olunduğu vechüzere şehre gidip taam getirecek kimsenin programını tertip edip içlerinden (Yemliha) nın elbise değiştirerek ahvali kimseye bildirmeden gidip gelmesini münasip gördüler. (Yemliha) tarif veçhile kasabaya geldi. Fakat bittabi' kasabayı eski halinde bulamadığından şüphe üzerine ekmekçileri dolaşırken ekmek almak üzere ekmekçinin birine elindeki parayı verince ekmekçi paranın üzerinde (Dakya-nus) un ismini görür ve «Bunu sen nereden aldın, elbette bir definede buldun»ı diyerek (Yemliha) yi yakalar. Buldun, bulmadım gürültüsü üzerine halk toplanır ve gürültü hükümete akseder. Meğer o zamanda din-i İsa üzere (Bidrus) isminde mümin bir padişahla halk arasında hasr*ı emvat hakkında bir çok münazaa ve mübahase cereyan ediyormuş. Melik, emvâtın ruh ve cisimle beraber haşrolunacağını itikat ve nâsın itikadını tashih için bu hususa davet eder. Nâstan bir kısmı kabul diğer kısmı hasrın yalnız ruha mahsus olup cesedin haşrolunmayacağı itikadında ısrar eder. Melik bunlara itikad-ı hakkı kabul ettiremeyip gün be gün niza' ve gürültü çoğalıp, hakikatin keşfolunup münazaanın önü alınmasını Cenab-ı Hakdan istirham ettiği bir zamanda irade-i İlâhiyenin bunların hallerini halka bildirmekle hakikatin halka keşfolun-masına tealluk ettiğinden bunların hallerini gizlemeleri fayda etmez, iş meydana çıkar. (Yemlihâ) yi melikin huzuruna getirirler. Melik (Yemliha) dan keyfiyeti istizah eder. Melik de beraber olduğu halde halk, (Yemliha) önlerinde olduğu halde mağaraya yaklaştıklarında arkadaşlarına haber vermek üzere (Yemîiha) ileri gider. Vukuatı arkadaşlarına rraber verince ruhlarının kabzolun-masını Çenab-ı Haktan istirham ederler. Duaları dergâh-ı ülûhi-yette kabul olunmakla ruhları kabzolunur ve cesetleri dahi halkın gözünden kaybolur. Ahali tekrar münazaraya başlarlar. Kâfirler (Bunlar bizdendir mağara kapısına kilise yapacağız» derlerse de melik ve etbaı galebe eder. Mağaranın kapısı önüne mescit yaparlar. Fakat nâsdan çokları bunların hasra benzeyen bu hallerinden istidlal ederek ihtida ederler ve bu istidlallerine Allahü Tealâ «Diatj cümlesiyle işaret etmiştir. Gerçi (Yemliha) gelip arkadaşlarına haber verdikten sonra ahali ile görüşüp konuştuklarına dair bir rivayet varsa da bu rivayet zayıftır. Çünkü; ahalinin «bunlar bizdendir, sizdendir» gibi münazaa etmeleri ve cümlesiyle bunların hallerine ilmi Allahü Tealâ'ya havale etmeleri görüşmediklerine delâlet eder. Kazî'nin beyanına nazaran kavmin nizaı, itikat hususunda olduğu gibi ikinci defa da vefatları hususunda olması dahi muhtemeldir. Çünkü; bazıları »Bunlar hakikaten vefat ettiler» bazıları da «hakikaten vefat değildir evvelki gibi uykudur» dediler ve bazıları «evler yapmakla karye yapalım» ve bazıları da >.mescit yapalım» demekle niza' ettiler.

Kehf 18:22

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykudan uyandıklarında nâsm ihtilâflarını beyandan sonra Resulüllah'ın zamanında onların adedi hakkında nâsın ihtilâfını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; vahyile sana onların halleri beyan olununca senin ehl-i kitaptan sualin münasip olmaz. Çünkü; vahyile bildikten sonra onlara suâl imtihan için olacağına binaen bu suâl mertebe-i nübüvvete lâyık olan mekarim-i ahlâka münafîdir ve istizâh-ı keyfiyet suretiyle de hiç olmaz. Zira; onların ilmi kaasır olduğu cihetle hakikati bilmezler ki sana izahat versinler. Onların söyliyecekleri zanna müstenid olup senin ilmin ise vahye müstenid olmakla kat'î-dir. Kat'î ilme karşı zannın hükmü olamaz. Hâzin ye Kazî'nin beyanları veçhile «Ashab-ı Kehfin adedi üçtür, dördüncüsü kelpleridir» diyenler Necran Naşarası ve Hz. İsa'nın ülûhiyetini itikad eden (Yakubiye) fırkasından (Seyyid) isminde bir kimse ve onun etbâıdır. «Onların adedi beştir, altıncısı kelpleridir» diyenler nasârâdan, «Allahü Tealâ üçün üçüncüsü olduğunu itikat eden»' (Nastûriye) fırkasından (Akıp) isminde bir kimse ve onun ashabıdır. Müslümanlar da «Yedidir, sekizincisi kalpleridir» dediler ve bu mübahase huzur-u Risalette cereyan etmiştir. Üç ve beş diyenlerin sözleri doğru olmadığına işaret için Vacip Tealâ «gaibe söz atarlar" demekle işaret ettiği gibi yedi diyenlerin sözleri doğru olduğuna da «Onların adedini az kimse bilir» demekle işaret etmiştir. Çünkü; müslümanlar Resulüllah'dan işittiklerini söyledikleri cihetle onların haberleri sahihtir. Zira; Vacip Tealâ bu bâbda söz söyliyenleri üçe hasrettikten sonra evvelki iki fırkanın gaibe söz söyleyip bilmediklerini beyanla tezyîf ve üçüncünün akibinde az kimselerin bildiğini beyanla üçüncünün sıhhatini beyan etmiştir. Şu halde huzur-u Risalette cereyan eden sözleri Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuş ve adedlerinin dört ve altı olduğuna "dair söz söylenmediğinden dörtle altı zikrolunmamıştır. Fahri Râzi'nin Hz. Ali'den rivayetine müsteniden beyanına nazaran ashab-ı Kehfin adedi yedidir. Bunlardan altısı melikin kurenâsından olup üçü melikin sağ tarafında bulunurlar ki (Yem-lihâ), (Mekselînâ) ve (Mislînâ) dır. Bunlara ashab-ı yemîn denir. Diğer üçü melikin sol tarafında bulunurlar ki (Mernuş), (Daber-nuş) ve (Şâzenûş) dur. Bunlara da ashab-ı yesâr denir ki (Dakyâ-nus) bunlarla mühimmatını istişare ederken itikat hususunda beyinlerinde vaki olan ihtilâf üzerine (Dakyanus) u tarik-ı hakka davet etmişlerse de icabet etmeyince zulmünden korkularına binaen firara mecbur olmuşlardır. Bunların yedincileri (Kefeştatayuş) ki çobandır ve sekizincileri de çobanın kelbidir ki ismi (Kıtmîr) olduğu mervîdir. Ashab-ı Kehfin isimleri yazılıp yangının içine atılırsa biiznil-lâh yangının söneceği ve çok ağlayan çocuğun ağlamasını kesmek için yazılıp yastığının altına konursa ağlamasını keseceği ve doğurmak için zahmet çeken hatunun sol uyluğuna bağlanırsa suhulet olacağı mervîdir. Gerçi Ashab-ı Kehfin isimlerinde birbirine benzemedik bir çok rivayetler varsa da bir rivayete müsteniden yazmış olduğu, esami kâfidir çünkü itibar müsemmâyadır. Yazmış, olduğu isimleri onların ismi zanniyle yazmak biiznillâh te'sirde kâfi olduğu NisâbûrTnin cümle-i beyanatmdandir.

Kehf 18:23

Vacip Tealâ ashab-ı Kehfin bazı ahvalini beyandan sonra Re sulüne her şeyi kaselim meşiyyet-i İlâhiyeye ta'lîk'etmesini tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani «İnşaallah şunu yarın işlerim» dediğin vakit müstesnadır,

Kehf 18:24

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Bir şeyi i'şlemek kastettiğinde «İnşaallah şu işi yarın işlerim» de. İnşaallah lâfzını terkederek kat'-iyyen işlerim deme. İnşaallah lâfzını unuttuğunda hatırına geldiği saatte, geçmişi kaza etmek üzere inşaallah demekle Rabbini zikret ki nisyamna kefaret olsun. Zira; işlemesi evlâ olan bir şeyi terke-den kimse teşbih, istiğfar ve ismullahı zikrederse terkettiği şeyi tedarike sebep olur ve habibim sözüne şunu da ilâve et; «umarım Rabbımdan şu unuttuğum şeyden daha ziyade savaba karîb olan şeylere beni hidayette kılar» demekle Ashab-ıKehfin haberlerinden daha kavı ve nübüvvete delâlette daha vazıh şeylere muttali olmanı Rabbından istemiş olasın. Beyzavî'nin beyanı veçhile şu vaad-i İlâhî üzerine Allahü Tea-lâ Ashab-ı Kehfin haberlerinden daha eski enbiyâ-yi izamın haberlerine, ümmetleriyle olan mübahaselerine, bir takım gaiblere, alâ-mât-ı kıyamete ve daha bir çok şeylere resulünü muttali' kılmıştır. Vacip Tealâ «bir şeyi işlerim» dediğinde inşaallah demesini Resulüne vacip kıldı. Çünkü; ileride olacak bir şeyi işlemeye muvaffak olup olmayacağı malûm olmadığından şayet işleyemezse yalan olmaması için «İnşaallah» lafzıyla meşiyyet-i İlâhiyeye talikini emretti. Binanealeyh; her mümin için ileride işliyeceği bir şeyi haber verdiğinde «İnşaallah» demek lâzımdır. Çünkü Resulül-lah'a emr ü nehiy; ümmeti hakkında emr ü nehiydir. Şu halde Re-sulüllah'ın nefsini yalandan vikaye ve işinin bitmesine vesile olmak için «İnşaallah» demesi lâzım olduğu gibi ümmetinin dahi bir işi işlemeye niyet edip işleyeceğim diyerek haber verdiğinde «İnşaallah» demesi lâzımdır. Fahri Râzrnin beyanı veçhile (İbni Abbas) hazretleri «Bir kimse haber verdiği bir şeyde inşaallah lâfzını unutursa bir çok zaman sonra inşaallah dese istisnası sahih olur» demişse de biiû-mum fukahâ ve bilhassa İmam-ı Âzam bunun hilafını içtihat etmişlerdir. Çünkü; İbn-i Abbas'ın beyanı veçhile altı ay veya bir sene evvel söylenen bir söze bir sene sonra inşaallah lâfzını ilâve etmekle o sözün hükmünü tağyir edecek olursa ikrarı talâk vesair ukudâtı şer'iyeden hiç birisi takarrür etmez. Zira; bir sene evvel haremine talâk veren bir kimse bir sene sonra nedamet edince talâkın hükmünü iptal ederse o bir sene zarfında hatun mutlaka-mıdir, değil midir. Binaenaleyh; başka kocaya gidebilecek mi gide-miyecek mi anlaşılmaz. Sair ukudâtta dahi hâl böyledir. Meselâ on gün evvel malını satmış olan bir kimse on gün sonra fiatm fazlalığım görüp inşaallah demekle aktin hükmünü iptal ederse hiç bir muameleye itibar ve itimad olamıyacağından muamelât-ı nâsm tamamen muattal olacağı şüphesizdir. Binaenaleyh; sözün tamamından velev beş dakika sonra olsun «İnşaallah» lâfzı hiç bir hükmü tağyir edemez. Hatta Medarik'te beyan olunduğu veçhile (Mansurj halifeye bir kimse «İmam-ı A'zam ceddin İbn-i Abbas'a istisna meselesinde muhalefet ediyorı., demesi üzerine halife hiddetle te'dîb etmek üzere İmam-ı Âzam'ı huzuruna celble niçin muhalefet ettiğini suâl edince İmam-ı A'zam hazretleri «İbn-i Abbas'ın mezhebi senin aleyhinedir. Zira; bir sözden bir gün veya beş gün veyahut onbeş gün sonra o sözeo ilâve olunan inşaallah o sözün hükmünü nakzedecek olsa nâsın sana biatlerinin hükmü kalmaz. Çünkü bu gün bîat eden kimseler bir gün sonra senden nefret eder. Sana biatta inşaallah lâfzını ilâve etmekle biatlerini nakzeder» deyince Man-sur'un İmam-ı Â'zam'ı levmeden kimseyi huzurundan tardettiği mervidir. Şu halde âyette «unuttuğunda zikret» demek «eski sözüne ilâve etmekle onun hükmünü tağyir et» demek değildir. Belki teber-rük ve teyemmüntarîkıyla zikret ki geçmişe kefaret ve bir daha unutmamaya sebep olsun demektir. Yahut «bir şeyde inşaallah lâfzını unuttuğunda o şey vücut bulamayınca inşaallah lâfzını zikirle ondan daha iyi bir şeyi iste» demektir. Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Beyzavî'nin. beyanı veçhile Kureyş müşrikleri Resulüllah'a ruhtan, ashab-i Kehiften ve Zülkarneyn'-den suâl ettiklerinde Resulüllah «Yarın gelin haber vereyim» deyip "İnşaallah» dememesi üzerine onbeş veya kırk gün vahyin gelmemesine ResulüHah'ın mahzun olup Kureyş'in Resulüllah'a karşı izhâr-ı şemâtet etmeleri üzerine Cibril-i Emin'in bu âyetle geldiği mervidir. Şu halde vahyin teehhürüne sebep «İnşaallah» kelimesinin terkolunması olduğunu Cenab-ı Hakk bu âyetle beyan buyurmuş ve bu misilli makamda «İnşaallah» lâfzını zikretmek lâzım olduğunu gerek Resulüne ve gerek Resulünün ümmetine tavsiye etmiştir. Bu âyet nazil olunca Resulüllah'ın «İnşaallah» dediği mervîdir Fakat ResulüUah'm inşaallah demesi «bir daha unutmam inşaallah» demektir. Yoksa evvelce söylediği sözüne ilâve değildir.

Kehf 18:25

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularının müddetini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve sözüne şunu da ilâve et: Binaenaleyh; Ashab-ı Kehfin mağarada ve uyku halinde durdukları müddeti herkesten ziyade biimek Allah'a mahsustur.

Kehf 18:26

Çünkü; mülkünde ve hükmünde müstakil olduğundan.hiç .bir kimsenin müdahaleye hakkı yoktur. Yani; Ashab-ı Kehfin (Dakyanus) un şerrinden firar ederek mağaraya iltica ettiklerinde Cenab-ı Hakkın lütfü olarak onlara vermiş olduğu uyku halinde onlar mağarada üç yüz sene üzerine dokuz sene dahi ziyade ederek üçyüz dokuz şerle eğlendiler. Habibim! Onların hallerinden suâl edenlere cevapta AUahü Tealâ onların mağarada eğlendikleri müddeti herkesten ziyade bilir ve vahyile haber verdiği de budur. Şu halde onlar hakkında bu haberin gayrı söylenen sözler doğru değildir. Zira; semâvât ve arzın gizli esrarım bilmek Allah'a mahsustur. Binaenaleyh; Ashab-ı Kehfin kaldıkları müddeti hatasız bilmek dahi Allah'a mahsustur. Allahü Tealâ görülmek şanından olan şeyleri ne acayib görür ve işitilmek şanından olan şeyleri ne acayib işitir? Çünkü; Allah'ın işitmesi ve görmesi sair işiten ve görenlerin görmeleri ve işitmeleri gibi değildir. Zira; latîf, kesîf, küçük, büyük cümlesi Allahü Tealâ indinde müsavidir, ehl-i semâ ve ehl-i arzın Allah'ın gayrı hiç bir yardımcıları yoktur. Allahü Tealâ hükmünde kendine hiç bir kimseyi şerîk kılmaz. Çünkü; her neye hükmetse mülkünde hükmettiğinden hükmünde müstakildir.

Kehf 18:27

demektir. Vacip Tealâ Resulüne nisbetle muğayyebattan olan Ashab-ı Kehiin ahvalini beyandan sonra ashabıyla beraber dersine devamını emretmek üzere buyuruyor. Çünkü; kitabında kendinden başka tasarruf eden olmaz ki kelimelerini tebdil etsin. Binaenaleyh; kıyamete kadar Kur'an'ın değil bir kelimesini tek bir-harfini bile tebdil etmek hiç bir kimsenin haddi değildir. Zira; herkesin her şeyde melcei odur. Kezalik senin melcein de odur. Yani; Habibim! Sen müşriklerin "Kur'an'ın gayrı bir kitap getir» dediklerini dinleme ve Rabbın Tealâ'nın kitabından sana vahyettiği âyetlerin elfazını kıraat ve ahkâmıyla amele devam et. Zira; Rabbın Teaîâ'nın kelimelerinin gerek lâfzını ve gerek hakiki manâsını tebdile hiç kimsenin kudreti yoktur. Binaenaleyh; Kur'an'ın ilâyevmilkıyam bekası Cenab-ı Hakkın himayesi altındadır ve sen Allah'dan başka bir melce' elbette bulamazsın. Zira; Allah'ın gayrı cümle mevcudat kahr-ı İlâhî altında makhûr olduğundan izn-i İlâhî haricinde hiç bir kimse melce' olamaz ki sen gayrı bir melce' bulasın. Mültehid; sığınacak yer ki ilticâgâh demektir, İnsanın başı daraldığında o müzayakadan kurtulmak için müracaat ettiği kimseye mültehid denir ki melce' demektir. Tilâvet; tebaiyet manâsını müş'ir olduğundan bu âyet hem Kur'an'ı tilâvete hem de ahkâmına teb'iyete şamil olduğuna binaen iki cihete devamı âmirdir. Binaenaleyh bu emirden maksat; yalnız tilâvet değil belki ti-' lâvetle beraber ahkâmıyla amele müdavemettir. Şu halde ümmet-i Muhammed tilâvet-i Kur'an'la beraber ahkâmına dikkat etmekle memurdur. Hulâsa; Kur'an'ı tilâvetle beraber ahkâmıyla amelin vacip olduğu, Cenab-ı Hakkın kelimelerini tebdil mümkün olmadığı ve Allah'ın gayrı hiç kimse için bir melce' bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:28

Vacip Tealâ Kur'an'ı tilâvetle beraber mucibiyle amel vacip olduğunu beyan ettiği gibi kâfirlerin Kur'an'ın tebdilini tekliflerini redle sabra mülâzemetin lüzumunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Rasul-ü Mükerrem! Kâfirlerin sana «Fukara-yı ashabını başından dağıt. Zira; onların elbiseleri eski ve halleri perişan bizim şeref ü haysiyetimiz onlarla beraber bulunmamıza mani'dir. Onlarla bir yerde bulunmak bizim için ardır»' demelerine iltifat etme, sen şol kimselerle beraber nefsine sabır tavsiye et ki onlar akşam ve sabah rıza-yı İlâhîyi murad ederek rablarına ibadet ederler. Sen hayat-ı dünyanın ziyneti olan müşriklerin servetlerine nazar ederek fukara-yı ashabından gözlerini çevirme. Ve bizim zikrimizden kalbini kapatmakla gafil kıldığımız kimseyle ittifak etme. Zira; o misilli kimse kendi hava ve hevesine ittiba' ederek arzu ettiği şeyi ve nefsini kendine ma'bud ittihaz ederek mevlâsının emrinden çıkmıştır. Binaenaleyh; onun emri haddini tecavüzle israf ve zayi olmuştur. Ashab-ı Kiramın ekser-i evkâtta ibadetle meşgul olduklarına işaret için dua ve ibadetleri sabah ve akşam olduğu beyan olunduğu gibi istimrara delâlet eden müzari' sigasıyla dahi varid olmuştur. Çünkü; sabah ve akşam zamanın iki tarafını ihata ettiği gibi cemi' zamana da şamildir, fukaraya muhabbetin lüzumuna işaret için «Gözlerini onlardan başkasına çevirme»- buyurmuştur ki «nazar-ı atûfetini onlardan ayırma ve nazar-ı hakaretle bakma» demektir. İşte bab-ı İlâhide zengin ve fakir cümlesi müsavi ve hakaret nazarıyla bakılacak bir kimse olmayıp herkes hür-riyet-i tâmmeye malik olduğu gibi Allah'ın rızasını arayan fukara, fasık ve facir olan zenginlerden indellah daha makbul olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve zenginlerin fukaraya riayet etmelerinin lüzumunu tavsiye etmiştir. Biz o kimsenin kalbini zikrimizden gafil kıldık» demek «Biz onu zikirden gafil olduğu halde şeytanın vesvesesiyle terkettik ki şeytan onları iğfal ile küfre ve isyana muhabbetleri ve babalarını taklid sebebiyle onların kalbine hak olan şey girmez bir halde kalbleri kasavet peyda etti" demektir. Şu halde gaflet onların iradelerini sarf ve kendilerinin kesbiyle hasıl olduğundan cebir lâzım gelmez. Çünkü; her ne kadar onların gafletlerini Çenab-ı Hak halketmişse de onlar iradelerini sarfla kesbetmişlerdir ve gafleti halkettiği cihetle Cenab-ı Hak «Biz kalplerini gafil kıldık» buyurmuştur. zayi', vıuattal, israf, batıl ve hakka muhalefet manâlarını ifade eder. Buna nazaran manâ-yı nazım : | Kalbi zikirden gafil olarak kendi havasına ve nefsine ittiba eden kimsenin emri. Hakka muhalif, batıl, zayi' ve günleri muattal oldu | demektir. Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran âyet (Uyeyyetibni Hısn) ve (Umeyyetibni Halef) ve onların emsali sanadîd-i Kureyş haklarında nazil .olmuştur. Çünkü; onlardan '(Uyeyne) islâm olmazdan evvel huzur-u Risalette fukara-yı ashab bulunduğu bir zamanda gelir Resulüllah'a «Bunların kokusu sana ezâ vermez mi? Bizler (Mudar) kabilesinin büyükleriyiz. Biz iman edersek her kabile, iman eder. Binaenaleyh; bunları defet yanından ki biz iman edelim. Zira; biz bunlarla bir arada bulunmayı nefsimize âr addettiğimiz için iman etmeyiz» dedi, bu sözde Sanadîd-i Kureyş'in ekserisi müttefiklerdi. İşte bu söz üzerine âyetin nazil olduğu mer-vîdir. Vacip Tealâ bu âyette kâfirleri üç sıfatla zevımetmiştir : Birincisi; Kalplerinin zikrullahdan gafil olması, îki -cisi ; hevâlarına ittiba' etmeleri, Üçüncüsü; işlerinin hakdan uzak olmasıdır. Şu halde bu üç sıfat her kimde bulunursa indellah mezmum ve nazar-ı hürmetten sakıttır. Çünkü; Allah'ın emri hilâfında hareket eden kimse evvel ve âhir rüsva olduğu gibi âhirette dahi hüsranı ebedîye inüstehaktır. Dünyanın lezzetine ve servetine tama' ederek fukarayı hakîr görmek; kalbin ma'kulât-tan gafletle mahsusata meyl-i küllî ile meyletmesi neticesidir. İnsan için şeref, nefsi iman ve ibadetle tezyin etmekle olup zahirde azanın ziynetiyle olmadığına binaen müşriklerin bu sözleri cehaletleri neticesidir. Hulâsa; âbidlerle sohbete nefsi alıştırmakla sabretmek lâzım olduğu ve hayat-ı dünyanın ziynetiyle müzeyyen olan zenginlere iltifatla fukarayı nazardan iskat etmek caiz olmadığı zikir ve ibadetten gafil ve havasına tâbi olan kimselere itaat etmek, onların sözlerine aldanmak doğru olmadığı ve o misilli kimselerin işleri Haktan uzak olduğu cihetle iltifata şayan olmadıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ fukara ile beraber sabrın lüzumunu ve Kureyş'in ağniyâsı gibi kalplerinde fesat olan zenginlere meylolunmamasını Resulüne tavsiye ettiği gibi zengin ve fakir cümlesi ahkâm-ı şeriatta müsavi olduklarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; iman edenin menfeati, etmiyenin mazarratı kendine aittir. Şu halde menfeat ve mazarratınızı düşünecek sizsiniz, Rabbmızdan hak olan ahkâm gelince hayır, şer,-doğru ve eğri olan yollar beyan olundu. Binaenaleyh; istediğiniz yolu ihtiyar edersiniz ve ben sizin iman ve küfürden hangisini ihtiyar etmenize mübâlât etmem. Zira; ahkâm-ı İlâhiye sizin keyfinize tâbi değildir. Çünkü; hidayet ve hizlânı sizin iradenizi sarfınız veçhüzere halketmek yed-i kudret-i îlâhiyededir. Şu halde sizin keyfiniz için fukara-yı ibâd huzur-u şeriattan tardolunmaz. Zira; şeriat nazarında cümle kullar müsavi olub kabul edip etmemekle yekdiğerinden imtiyaz eder» demekle kâfirlerin batıl olan matluplarını redle fukara-yı ashabına merha--met kanatlarını aç. Zira onlar; indallah makbullerdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette kâfirleri tehdit vardır. Zira; «isterseniz iman, ister küfredin iradeniz elinizdedir. İstediğiniz gibi sarf edebilirsiniz, fakat sonunu düşünün» demektir. Şu halde «İsteyen küfretsin» demek; onlara küfürle emir değildir, belki mücerret tehdit içindir. Yani «küfrünüzde ısrar edebilirsiniz, lâkin akibetinde başınıza gelecek ukubeti düşünün ve küfrün icabettiği azabı hatırınızdan çıkarmayın» demektir. Bu gibi tehditler insanların muhaveresinde dahi carî olan şeylerdendir. Meselâ bir kimse fena bir iş tutacağında nasihat dinlemez, o işe musir olunca nasihat eden kimse «Haydi istediğini yap, ben karışmam» der ve bunu söylemekten maksadı o işi yapmasıyla emir değildir, belki ona «Haydi bildiğini yap velâkin sonunu düşün» demektir. Vacip Tealâ fukara ile beraber sabrın lüzumunu ve Kureyş'in ağniyâsı gibi kalplerinde fesat olan zenginlere meylolunmamasını Resulüne tavsiye ettiği gibi zengin ve fakir cümlesi ahkâm-ı şeriatta müsavi olduklarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; iman edenin menfeati, etmiyenin mazarratı kendine aittir. Şu halde menfeat ve mazarratınızı düşünecek sizsiniz, Rabbmızdan hak olan ahkâm gelince hayır, şer,-doğru ve eğri olan yollar beyan olundu. Binaenaleyh; istediğiniz yolu ihtiyar edersiniz ve ben sizin iman ve küfürden hangisini ihtiyar etmenize mübâlât etmem. Zira; ahkâm-ı İlâhiye sizin keyfinize tâbi değildir. Çünkü; hidayet ve hizlânı sizin iradenizi sarfınız veçhüzere halketmek yed-i kudret-i îlâhiyededir. Şu halde sizin keyfiniz için fukara-yı ibâd huzur-u şeriattan tardolunmaz. Zira; şeriat nazarında cümle kullar müsavi olub kabul edip etmemekle yekdiğerinden imtiyaz eder» demekle kâfirlerin batıl olan matluplarını redle fukara-yı ashabına merha--met kanatlarını aç. Zira onlar; indallah makbullerdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette kâfirleri tehdit vardır. Zira; «isterseniz iman, ister küfredin iradeniz elinizdedir. İstediğiniz gibi sarf edebilirsiniz, fakat sonunu düşünün» demektir. Şu halde «İsteyen küfretsin» demek; onlara küfürle emir değildir, belki mücerret tehdit içindir. Yani «küfrünüzde ısrar edebilirsiniz, lâkin akibetinde başınıza gelecek ukubeti düşünün ve küfrün icabettiği azabı hatırınızdan çıkarmayın» demektir. Bu gibi tehditler insanların muhaveresinde dahi carî olan şeylerdendir. Meselâ bir kimse fena bir iş tutacağında nasihat dinlemez, o işe musir olunca nasihat eden kimse «Haydi istediğini yap, ben karışmam» der ve bunu söylemekten maksadı o işi yapmasıyla emir değildir, belki ona «Haydi bildiğini yap velâkin sonunu düşün» demektir.

Kehf 18:29

Vacip Tealâ kâfirleri tehdid edip ahkam-ı şer'iyenin insanların arzularına tâbi olmadığını beyan ettiği gibi şeriati kendi havayı nefsaniyelerine tâbi kılmak isteyenlerin cezalarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani sıcak su ile cevap verilir ki o su yüzlerini yakar kebap eder. Yani fukara-yı ashabı hakir görmek ve imanın yerine küfrü koymakla zulmü irtikâp eden zalimler için biz bir ateş hazırladık ki o ateşin alevi ve dumanı onları ihata eder, hatta nefes alacak bir yerleri kalmaz, eğer onlar ateşten kurtulmak ve hararetini söndürmek için su ile yardım isterlerse onlara bir su ile yardım olunur ki o su madeniyattan gümüş, altın, bakır, tunç veyahut demir gibi ateşle eritilmiş bir şey menzilinde olarak onunla yardım olunurlar. O su gibi şey onların yüzlerini pişirir, kebap eder. Ne kötü şarap oldu o su ve ne fena oldu mesken yönünden Cehennem. Nisâbûrî ve Beyzavî'nin beyanları veçhile bu âyette zalimleri istihza vardır. Çünkü İstiğâse; yardım istemektir. Şu taleplerine ve yalvarmalarına karşı onların yüzlerini kebap edecek sıcak su ile yardım olunacaklarını beyan; onların kemal-i hakaretle yardım olunacaklarını beyan etmektir ki hakarete yardım demek onları istihzadır. Cenab-ı Hak Cehennemin zalimler için hazırlandığını bu âyetle beyan etmiştir. Zira; zalimler Kur'an'dan i'razla adalet yerine zulmü, iman yerine küfrü, merhamet yerine fukaraya hakareti irtikâp ettiklerinden Cehennem azabına müstehak oldukları beyan olunmuştur. Süradik ; Beyzavî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile çadır manâsına ise de bu makamda Cehennem ateşinin çadıra benzeyen alevi veyahut ateşten zalimlerin her taraflarını ihata edecek divardır. Binâenaleyh; Cehennem ateşi zalimlerin her taraflarını ihata edip ateşten başka bir şey görmeyecekleri gibi nefes almak için ateşten dışarıya bir pencere arasalar dahi bulamıyacaklarına işaret olunmuştur. Çünkü; ihata; her tarafı örtmekle olduğu gibi süradik yani çadır da içinde bulunan kimsenin her tarafını ihata ettiğinden «Süradik onları ihata eder» demek «Açık bir yerleri kalmaz» demektir. MühI ; madeni-yâttan ateşle eritilen şeydir. .Hararetten suya muhtaç olduklarında onlara verilecek erimiş altın, gümüş veya tunç gibi bir şeydir ki daha onlara verilmek için geriden gelirken yüzlerinin derisini döküp kebap edeceği beyan olunmuştur. Çünkü, dünyada nefislerinin arzu ettiği menhiyata nail olduklarında yüzlerinin gülmesine bedel âhirette imdadlarına erişen su yüzlerini yakacaktır.

Kehf 18:30

Vacip Tealâ kâfirlerin .azaplarının şiddetini beyan ettiği gibi müminlerin Cennette rahat ve seâdetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Şeraitine riayetle amel eden mü'-minin amelinin zayi olmıyacağını Cenab-ı Hak bu âyette sarahatle beyan buyurmuş ve icmalen zikrolunmuş olan ecri, Cennetin evsafını beyanla tafsil etmiştir. Adin; ikâmet manâsına olduğu cihetle «Müminler için cennât-ı adin var» demek «cennât-ı ikâmet var» demektir. İkâmet mahallinin hayırlısı suyu bol olan mahal olduğu için Cenab-ı Hak Cenneti altından nehirler cereyan etmesiyle tavsif etmiş ve insanlar tab'an ziynete heveskâr olduğundan ehl-i Cennetin gerek ma-deniyât ve elbiselerle tezayyün edeceklerini beyanla kullarım Cennetin derece ve ziynetlerini mucip olan amâl-i salihaya terğîb eylemiştir. Gerçi bizim zamanımızda ve bulunduğumuz diyarlarımızda insanlardan erkekler altınla ve bilhassa bilezik ve gerdanlık gibi şeylerle ziyneti kadınlara terketm işi erse de ezmine-i sabıkada bu gibi şeylerin erkeklere dahi ziynet olduğu milletlerin ve zamanların geçtiği bazı tarihlerde görülmektedir. Ama şeriat-i Muham-mediyede altın, gümüş ve sırf ipekten dokunmuş elbiseyle ziynet-lenmek haram olması dar-ı teklif olan dünyaya mahsustur. Çünkü âhiret; dar-ı teklif olmadığından orada haram olmaz. Erâik ; Erîkenin cem'idir. Erike ; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile yeni gelin sandalyesi gibi ziynetlenmiş sandalye ve kürsüdür. Dünyada zenginler bu gibi şeylerle istirahat ettiklerinden Cenab-ı Hak Cennetin rahatını kullarına bunlarla tarif ediyor ve numune olarak bunları gösteriyor. Çünkü; Cennetin rahatını insanlara bildirmek bu kadarla olur, yoksa Cennette, insanların hatır ve hayaline gelmedik ve bu dünyada idrakinden âciz olduğu nice ziynetler ve rahatlar vardır.

Kehf 18:31

Vacip Tealâ kâfirlerin .azaplarının şiddetini beyan ettiği gibi müminlerin Cennette rahat ve seâdetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Şeraitine riayetle amel eden mü'-minin amelinin zayi olmıyacağını Cenab-ı Hak bu âyette sarahatle beyan buyurmuş ve icmalen zikrolunmuş olan ecri, Cennetin evsafını beyanla tafsil etmiştir. Adin; ikâmet manâsına olduğu cihetle «Müminler için cennât-ı adin var» demek «cennât-ı ikâmet var» demektir. İkâmet mahallinin hayırlısı suyu bol olan mahal olduğu için Cenab-ı Hak Cenneti altından nehirler cereyan etmesiyle tavsif etmiş ve insanlar tab'an ziynete heveskâr olduğundan ehl-i Cennetin gerek ma-deniyât ve elbiselerle tezayyün edeceklerini beyanla kullarım Cennetin derece ve ziynetlerini mucip olan amâl-i salihaya terğîb eylemiştir. Gerçi bizim zamanımızda ve bulunduğumuz diyarlarımızda insanlardan erkekler altınla ve bilhassa bilezik ve gerdanlık gibi şeylerle ziyneti kadınlara terketm işi erse de ezmine-i sabıkada bu gibi şeylerin erkeklere dahi ziynet olduğu milletlerin ve zamanların geçtiği bazı tarihlerde görülmektedir. Ama şeriat-i Muham-mediyede altın, gümüş ve sırf ipekten dokunmuş elbiseyle ziynet-lenmek haram olması dar-ı teklif olan dünyaya mahsustur. Çünkü âhiret; dar-ı teklif olmadığından orada haram olmaz. Erâik ; Erîkenin cem'idir. Erike ; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile yeni gelin sandalyesi gibi ziynetlenmiş sandalye ve kürsüdür. Dünyada zenginler bu gibi şeylerle istirahat ettiklerinden Cenab-ı Hak Cennetin rahatını kullarına bunlarla tarif ediyor ve numune olarak bunları gösteriyor. Çünkü; Cennetin rahatını insanlara bildirmek bu kadarla olur, yoksa Cennette, insanların hatır ve hayaline gelmedik ve bu dünyada idrakinden âciz olduğu nice ziynetler ve rahatlar vardır.

Kehf 18:32

Vacip Tealâ servetlerine mağrur olarak fukara-yı ashabı be-ğenmiyen zalimlerin hallerini, azaplarını, müminlerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyandan sonra zengin olan kâfirle fakir olan müminin hallerini bir misalle izah etmek üzere buyuruyor. Halbuki emvaline itimad ederek Rabbısına isyan ettiğinden nefsine zulümle azab-ı ilâhiye hazırlanarak nefsini Cehenneme arzediyordu, dünyaya hırs ve lamamdan kibr ü gurur ve gaflet her tarafını ihata ederek tekrar söze başladı ve dedi ki:

Kehf 18:33

Vacip Tealâ servetlerine mağrur olarak fukara-yı ashabı be-ğenmiyen zalimlerin hallerini, azaplarını, müminlerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyandan sonra zengin olan kâfirle fakir olan müminin hallerini bir misalle izah etmek üzere buyuruyor. Halbuki emvaline itimad ederek Rabbısına isyan ettiğinden nefsine zulümle azab-ı ilâhiye hazırlanarak nefsini Cehenneme arzediyordu, dünyaya hırs ve lamamdan kibr ü gurur ve gaflet her tarafını ihata ederek tekrar söze başladı ve dedi ki:

Kehf 18:34

Vacip Tealâ servetlerine mağrur olarak fukara-yı ashabı be-ğenmiyen zalimlerin hallerini, azaplarını, müminlerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyandan sonra zengin olan kâfirle fakir olan müminin hallerini bir misalle izah etmek üzere buyuruyor. Halbuki emvaline itimad ederek Rabbısına isyan ettiğinden nefsine zulümle azab-ı ilâhiye hazırlanarak nefsini Cehenneme arzediyordu, dünyaya hırs ve lamamdan kibr ü gurur ve gaflet her tarafını ihata ederek tekrar söze başladı ve dedi ki:

Kehf 18:35

Vacip Tealâ servetlerine mağrur olarak fukara-yı ashabı be-ğenmiyen zalimlerin hallerini, azaplarını, müminlerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyandan sonra zengin olan kâfirle fakir olan müminin hallerini bir misalle izah etmek üzere buyuruyor. Halbuki emvaline itimad ederek Rabbısına isyan ettiğinden nefsine zulümle azab-ı ilâhiye hazırlanarak nefsini Cehenneme arzediyordu, dünyaya hırs ve lamamdan kibr ü gurur ve gaflet her tarafını ihata ederek tekrar söze başladı ve dedi ki: Ve bununla dahi iktifa etmi-yerek kıyameti inkâr sadedinde : demekle âlemin bekasıyla bahçenin dahi bekasına hükmetti ve bununla da kalmadı; âhiretten kendine herkesten ziyade bir hak çıkarmak üzere sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki :

Kehf 18:36

demekle âhireti itikat edenleri istihza Ve istihfaf etti. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile zikrolunan bahçelere, ağaçların çokluğuna işaret için Cennet denmiştir. Zira Cennet; Ağacı pek çok olan bahçeye denir. Cennet-i â'lânın ağacı çok olduğuna binaen Cennet denmiştir. Ekseri bağ sahiplerinin âdetleri bahçenin etrafını ağaçlarla donatıp ortasını ziraat için hali bıraktıklarından bahçelerin âdet-i nâsa muvafık olduğuna ve bahçelerin hem Kuzu-zât-ı nefsaniyeyi hem de kuut-u yevmiyeyi cami' olduğuna işaret için etrafları ağaçlarla ve ortaları ziraatle dolu olduğunu beyanla bahçelerin vüsatine de işaret olunmuştur. Çünkü; Beyzavî ve Me- darik'te beyan olunduğu veçhile demektir. Yani »bahçeleri biz hurma ağaçlarıyla ihata ettik ve etrafını çevirdik» manasınadır.manasınadır. Yani «şu bahçenin bu kadar revnak ve nadratı ile beraber helak olacağını ben zannetmem» demektir. merci manasınadır. Yani «Dönüp dolaşıp varılacak mahal» demektir.

Kehf 18:37

Vacip Tealâ bahçe sahibi olan kâfirin muhaveresini beyandan sonra kâfire cevap olarak müminin muhaveresini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani " senin halin küfriyât olduğu anlaşıldı lâkin ben senin gibi Rabbıma küfretmem. Zira; âhireti ikrar ve itikat ederim. Çünkü; Rabbını beni evvelâ topraktan, sonra nutfeden halketti. Sonra azalarım tamam, âkil ve baliğ bir racül-ü kâmil kıldı ki zatını marifetle ibadet ve vermiş olduğu ni'metlere şükredeyim ve itikadı hak ve amel-i salihle hüsn-ü cezaya nail olayım. Şu halde ben nasıl inkâr ederim? O benim Rabbımdır. Binaenaleyh; ben Rabbıma mahlûkattan hiç bir şeyi şerik kılmam. Zira; şerik ve nazirden münezzehtir» demekle arkadaşının batıl itikatta olduğunu beyanla haline münasip olan itikad-ı hakka irşâd etmek istedi. Ve sözüne şunu da ilâve etti:

Kehf 18:38

Vacip Tealâ bahçe sahibi olan kâfirin muhaveresini beyandan sonra kâfire cevap olarak müminin muhaveresini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani " senin halin küfriyât olduğu anlaşıldı lâkin ben senin gibi Rabbıma küfretmem. Zira; âhireti ikrar ve itikat ederim. Çünkü; Rabbını beni evvelâ topraktan, sonra nutfeden halketti. Sonra azalarım tamam, âkil ve baliğ bir racül-ü kâmil kıldı ki zatını marifetle ibadet ve vermiş olduğu ni'metlere şükredeyim ve itikadı hak ve amel-i salihle hüsn-ü cezaya nail olayım. Şu halde ben nasıl inkâr ederim? O benim Rabbımdır. Binaenaleyh; ben Rabbıma mahlûkattan hiç bir şeyi şerik kılmam. Zira; şerik ve nazirden münezzehtir» demekle arkadaşının batıl itikatta olduğunu beyanla haline münasip olan itikad-ı hakka irşâd etmek istedi. Ve sözüne şunu da ilâve etti:

Kehf 18:39

Zira; senin malın ve evlâdın çoksa benim de iman ve irfanım çoktur ve itimadım malıma değil Allah'ımadır. Çünkü; Allahü Tealâ her istediğini icada kadirdir. Çünkü; tarla yukarıda, su aşağıda olduğundan sudan intifa mümkün olamaz.

Kehf 18:40

Zira; senin malın ve evlâdın çoksa benim de iman ve irfanım çoktur ve itimadım malıma değil Allah'ımadır. Çünkü; Allahü Tealâ her istediğini icada kadirdir. Çünkü; tarla yukarıda, su aşağıda olduğundan sudan intifa mümkün olamaz.

Kehf 18:41

Ve sen her türlü esbaba tevessül etsen, kuyular kaz-san ve enva-ı desaise müracaat etsen bir damla su çıkaramazsın demekle kâfire itikadını tashih etmek lâzım olduğunu söyledi. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile âhireti inkâr küfür olduğundan mümin olan racül bahçe sahibini âhireti inkârı sebebiyle tekfir ettiği beyan olunmuştur. Çünkü âhireti inkâr; delil-i kat'î ile sabit zaruriyyât-ı diniyyeyi inkâr olduğu gibi kudretullah-da şek olduğu cihetle dahi küfürdür. Binaenaleyh; mümin olan ra-cül-ü kâfirin kudretullahda şekkini izâle için Vacip Tealâ'nın ibti-dâen icada kaadir olduğundan bahisle topraktan ve nutfeden halko-lunarak teklife müsteid bir hale gelip mühmel bırakılmıyacağmı beyan etmiştir ki racül-ü kâfirin âhiret hakkında şekki ve tereddüdü zail olsun ve evvelen icada kaadir olanın öldürdükten sonra ihyaya dahi kaadir olacağına bilsin. Malına mağrur olan racülün küfrünü beyandan sonra kendinin itikadını ve imanını izharla iti-kad-ı hakkı beyan ettiği gibi fakr ü gına cümlesi Cenab-ı Hakkın halkı ile olduğunu dahi beyan etmiştir. İnsanın nail olduğu ni'metlerde her' zaman aczini itiraf etmek lâzım olduğuna tenbih için "Keşke bahçene girip ni'metleri gördüğünde deseydin hakkında enfa' olurdu» demekle Allah'ın murad ettiği her şey vücud bulup murad etmediği vücut bulamıyacağına işaretle her şeyin murad-ı İlâhî tahtında olduğunu beyan etmiştir. Beyzavî'nin beyanına nazaran Resulüllah'm «Bir kimse bir şeyi görüp teaccüp ettiğinde dese gözü o şeye zarar etmez» buyurduğu mervidir. Beyzavî'nin beyanı veçhile semadan inen yıldırımlar demektir. Yani «Allahü Tealâ mağrur olduğun bahçe üzerine yıl-dınmlar gönderir, yakar harabeder» demektir. Ayak kayarcasına parlak musaykal bir arz olur demektir. Çünkü Saıyd , ottan ve ağaçtan hâli, yer yüzü. ZeIâk ; kaymak manasınadır. yere batmak manasınadır. Yani «Allahü Tealâ yıldırım gönderir, bahçeni yakar ve yeşillikten bir eser kalmaz. Bir de sabah vakti görürsün ki parlak sırça gibi bir tarla olmuş veyahut suyu yere batar, sudan eser kalmaz. Binaenaleyh; sen suyu arayıp bulmaya kaadir olamazsın. Şu halde bahçeye mağrur olma. Zira; her vakit haraba ve tehlikeye maruz» demektir.

Kehf 18:42

Vacip Tealâ müminin dediği veçhile bahçenin harap olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ, şu hali görünce kâfirin söylediği sözü beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; evvelce kendinin a'vân ü ensarınm ve evlâdının çokluğuyla iftihar ettiğinden Allah'ın gazabına karşı hiç birinden muavenet görmediği gibi kendi de Allah'ın gazabından kaçıp kurtulamadı. Binaenaleyh; Allah'ın intikamı yerini buldu ve kâfir de Allah'dan maada hiç bir kimsenin tesiri olmadığını anladı. Vacip Tealâ, şu hali görünce kâfirin söylediği sözü beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; evvelce kendinin a'vân ü ensarınm ve evlâdının çokluğuyla iftihar ettiğinden Allah'ın gazabına karşı hiç birinden muavenet görmediği gibi kendi de Allah'ın gazabından kaçıp kurtulamadı. Binaenaleyh; Allah'ın intikamı yerini buldu ve kâfir de Allah'dan maada hiç bir kimsenin tesiri olmadığını anladı.

Kehf 18:43

Yani; müminle kâfir karşılaştığında yardım Allah'a mahsus olduğundan evliyasına nusretle i'zâz ve adasına ihanetle izlâl eder. Binaenaleyh; ehl-i iman a'dâsı olan ehl-i küfre galebe eder. Fakat ehl-i iman için dahi ihlâs ve itimad-ı tamla çalışmak ve lâyıkı veçhile ubudiyette devam etmek şarttır. İnsanlarda bir şeyin ziyama nedameti ve tehassürü büyük ol-, duğunda nedametini izhar için elini birbirine vurmak âdet olduğundan bahçenin zıyaına esefini izhar için âdet veçhile elini döndürüp aktardığı ve şu belânın sebebi şirkolduğuna işaret için şir-kettiğine nedametini izhar ettiği beyan olunmuştur. Şu beyan olunan misâl; biri mümin olup ismi (Abdullah) ve diğeri kâfir olup ismi (Esved) ki arapdan ve (Benî Mahzum) kabilesinden iki birader beyninde vaki olan muhavereyi ve muhavere üzerine vaki olan hâdiseyi beyandır. Çünkü; Kazî, Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu iki kardeşin pederlerinden intikal eden büyük serveti taksimden sonra mümin olan hissesine isabet eden malını su-ret-i meş'rûada sarfla tarik-i müstakime sülük eder, kâfir olan da bağ, bahçe, arazi-i cesime alır, serveti ziyadelenir. Malına mağrur olarak bir takım zevk u safaya dalar ve şehevât-ı nefsaniyesine te-baiyetle nihayet şirke kadar cür'et eder. Ba'dehû bu âyetlerde beyan olunduğu veçhile beyinlerinde muhavere cereyan eder. Akibet gazab-ı İlâhî bahçesini harap eder. Servet ü sâmânı, hepsi mahvolur. Çünkü; şeriata yapışmayan kimsenin akibeti daima felâkettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak müminin beyanı veçhile hâdiseyi halk ve müminin sözünü tasdikle hakkı izhar etmiş ve kâfiri de hakir ve zelil kılmış ve her vakit müminin imdadına yetişeceğini taht-ı teahhüde almış ve velayeti kendi zatına münhasır kılmış ve bunlar beyninde cereyan eden muhavereyi ve neticesini Kur'an'da misâl olarak zikretmiştir ki müminle kâfirin halleri bunlara kıyas olunsun ve insanlar için ilâ yevmil kıyam bir ders-i ibret olsun ve herkes amelinde şer'a tatbikle hareket etsin. Bu iki kardeşten mümin olan (Abdullah) m ezvacı Resulül-lah'dan (Ümmü Seleme) hazretlerinin Resulüliahdan evvelki zevci olduğu mervîdir.

Kehf 18:44

Yani; müminle kâfir karşılaştığında yardım Allah'a mahsus olduğundan evliyasına nusretle i'zâz ve adasına ihanetle izlâl eder. Binaenaleyh; ehl-i iman a'dâsı olan ehl-i küfre galebe eder. Fakat ehl-i iman için dahi ihlâs ve itimad-ı tamla çalışmak ve lâyıkı veçhile ubudiyette devam etmek şarttır. İnsanlarda bir şeyin ziyama nedameti ve tehassürü büyük ol-, duğunda nedametini izhar için elini birbirine vurmak âdet olduğundan bahçenin zıyaına esefini izhar için âdet veçhile elini döndürüp aktardığı ve şu belânın sebebi şirkolduğuna işaret için şir-kettiğine nedametini izhar ettiği beyan olunmuştur. Şu beyan olunan misâl; biri mümin olup ismi (Abdullah) ve diğeri kâfir olup ismi (Esved) ki arapdan ve (Benî Mahzum) kabilesinden iki birader beyninde vaki olan muhavereyi ve muhavere üzerine vaki olan hâdiseyi beyandır. Çünkü; Kazî, Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu iki kardeşin pederlerinden intikal eden büyük serveti taksimden sonra mümin olan hissesine isabet eden malını su-ret-i meş'rûada sarfla tarik-i müstakime sülük eder, kâfir olan da bağ, bahçe, arazi-i cesime alır, serveti ziyadelenir. Malına mağrur olarak bir takım zevk u safaya dalar ve şehevât-ı nefsaniyesine te-baiyetle nihayet şirke kadar cür'et eder. Ba'dehû bu âyetlerde beyan olunduğu veçhile beyinlerinde muhavere cereyan eder. Akibet gazab-ı İlâhî bahçesini harap eder. Servet ü sâmânı, hepsi mahvolur. Çünkü; şeriata yapışmayan kimsenin akibeti daima felâkettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak müminin beyanı veçhile hâdiseyi halk ve müminin sözünü tasdikle hakkı izhar etmiş ve kâfiri de hakir ve zelil kılmış ve her vakit müminin imdadına yetişeceğini taht-ı teahhüde almış ve velayeti kendi zatına münhasır kılmış ve bunlar beyninde cereyan eden muhavereyi ve neticesini Kur'an'da misâl olarak zikretmiştir ki müminle kâfirin halleri bunlara kıyas olunsun ve insanlar için ilâ yevmil kıyam bir ders-i ibret olsun ve herkes amelinde şer'a tatbikle hareket etsin. Bu iki kardeşten mümin olan (Abdullah) m ezvacı Resulül-lah'dan (Ümmü Seleme) hazretlerinin Resulüliahdan evvelki zevci olduğu mervîdir.

Kehf 18:45

Vacip Tealâ dünya malına itimadın akibeti felâket olduğunu bir misâlle izah ettiği gibi diğer bir misalle dahi izah etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; evvelâ rahmet sularını inzal ile yer yüzünde otların kökleriyle karıştırır, ba'dehû ölmüş insanlar gibi kurumuş otlara can verir. Yeniden1 neşy ü nema ile icad eder, sonra onları kurutur ihlâk eder. İşte dünya; evvelâ insanların yüzüne güler, tedricen neşv ü nema bulur, güzel surette zuhur eder", servet ü sâmân sahibi olur. Sonra yaşlanır letafeti kaçar, nihayet ölür ve yok olur. Bunlar herkesin gördüğü bir hakikattir. Binaenaleyh; dünya itimada şayan değildir. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile rahmet suyunun otlara karışmasıyla murad; Suyun kuvvetiyle otların birbirine karışmasıdır. Yahut toprak içinde suların ve otların kökleriyle veya tohumlanyla karışıp neşv ü nema bulmasıdır. kurumuş ot demektir. Rüzgâr o kurumuş otları savurur demektir. Şu halde «Dünya ni'metleri evvelâ yeşil otlar gibi revnaklı olursa da ^a'dehu kuruyup rüzgârın savurduğu otlar gibi yok olur gider» demek olur.

Kehf 18:46

Vacip Tealâ'nm dünyanın seriuzzevâl olduğunu bir misalle izah ettikten sonra dünyanın en kıymettar ni'metleri olan mal ve evlâdın da ferah ve sürura değer bir şeyler olmadığım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; dünyanın en kıymetli metaı insanların pek sevdikleri mal ve evlâd; ziynet-i zahirîyeden ibarettir. Binaenaleyh; sair ziynetleri gibi onlar da zevale maruz olup itimada şayan değildir. Ancak eseri dünyada ve âhirette seninle baki olan amâl-i salihadır. Zira amâl-i saliha; Habibim! Rabbın Tealâ indinde sevap cihetinden maldan ve evlâttan hayırlı olduğu gibi ve akıbette ümit ettiği şeyler cihetinden de hayırlıdır. O amâl-i saliha sebebiyle sahibi âhirette arzu ettiği ni'metlere nail olur. Tefsir-i Hâzin'de ve Taberî'de beyan olunduğu veçhile Bâkıyât-ı SâIihât ile murad; bilcümle amâl-i saliha ve bilhassa salâvat-ı mefruza, teşbih, tehlil ve tekbirdir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile mala ihtiyaç evlâda ihtiyaçtan ziyade olduğuna işaret için mal, evîâd üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; nafakaya muktedir olamayan kimse evlâdın rau-kaddemesi ve sebeb-i yegânesi olan nikâha muktedir olamadığı cihetle mal mukaddem olduğu gibi vücudun bekaası ve neşv ü neması dahi mala muhtaç olduğu cihetle mal mukaddemdir ve evlâd-sız mal ziynet olabilir velâkin malsiz evlâd ziynet olamaz. Çünkü; malı olmayıp evlâdı olan kimse nafaka hususunda görmüş olduğu meşakkat evlâdla tezeyyüne manidir. Zira; evlâd onun hakkında külfet ve meşakkattir. Şu halde her cihetten mal, evlâd üzerine mukaddemdir.

Kehf 18:47

Vacip Tealâ dünyanın zevale maruz olduğunu beyandan sonra âhiretin şerefini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Zikret şol günü ki o günde biz kudret-i kâmi-lemiz ve satvet-i galibemizİe dağlan yerinden oynatır, havada bulutlar gibi gezdiririz. Hatta eczalarını dağıtır, terkiblerini bozar, kum gibi savururuz ki sen yerleri dağların altından açığa çıkmış ottan, ağaçtan ve sair avarızdan hali meydanda düz ova, enginden ve yüksekten ârî her tarafı müsavi, içinde olan defineleri, kabirde olan ölüleri dışarı atmış ve saklı hiç bir şey kalmamış görürsün, o günde biz nâsı hesap ve ceza için cemederiz. Binaenaleyh; nâsdan hiç bir kimseyi terketmeyiz, maldan, evlâttan hali ve elbiseden ârî uryân olarak cümlesini vaadolunan mahşere toplarız ve cemo-lunca cümlesi saf beste olarak Rabbının huzuruna arzolunurlar ve her biri müsavi oldukları halde görülür ve kemal-i saltanat ve mehabetle taraf-ı İlâhîden onlara denilir ki «Biz sizi ibtidâen dünyada icad ettiğimiz gibi bu gün siz hesap görmek ve amelinizin mükâfatını bulmak için bizim huzurumuza geldiniz, belki siz dünyada kemal-i gafletinizden peygamberleriniz tarafından vaadolunan bu günü elbette biz halketmiyeceğimizi zannettiniz. Binaenaleyh; Rusül-ü kiramı tekzip etmiştiniz.» demekle hitab-ı İlâhî ve ehl-i küfre itab-i sübhanî zuhur eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dağların seyeranı ile murad; adem ciketinedir ki havada uçmakla savrulup yok olmasıdır. Arzın bariz oIması ile murad; imaretten, taştan ve ağaçtan üzerinde bir şeyin kalmamasıdır. «Siz evvel hal-kolunduğunuz gibi şimdi bize geldiniz» hitabı, kıyameti inkâr eden kâfirleredir, yoksa kıyameti ikrarla hazırlıkta bulunan ehli imana değildir. Hulâsa; yevm-i kıyamette dağların havada seyran edeceği, arz üzerinde bir şey kalmayıp meydana çıkarak düz ova olacağı, nâsdan. hiç bir kimse terk olunmadan cümlesi mahşere toplanacağı, herkes bir siyak üzere saf olarak Rabbı Tealâ'ya arzolunacakları, Taraf-ı İlâhîden «sizi evvel halkettiğimiz gibi bu gün bizim huzurumuza geldiniz, belki sizin için böyle bir gün halkçtmeyeceğimizi itikat ettiniz» denileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:48

Vacip Tealâ dünyanın zevale maruz olduğunu beyandan sonra âhiretin şerefini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Zikret şol günü ki o günde biz kudret-i kâmi-lemiz ve satvet-i galibemizİe dağlan yerinden oynatır, havada bulutlar gibi gezdiririz. Hatta eczalarını dağıtır, terkiblerini bozar, kum gibi savururuz ki sen yerleri dağların altından açığa çıkmış ottan, ağaçtan ve sair avarızdan hali meydanda düz ova, enginden ve yüksekten ârî her tarafı müsavi, içinde olan defineleri, kabirde olan ölüleri dışarı atmış ve saklı hiç bir şey kalmamış görürsün, o günde biz nâsı hesap ve ceza için cemederiz. Binaenaleyh; nâsdan hiç bir kimseyi terketmeyiz, maldan, evlâttan hali ve elbiseden ârî uryân olarak cümlesini vaadolunan mahşere toplarız ve cemo-lunca cümlesi saf beste olarak Rabbının huzuruna arzolunurlar ve her biri müsavi oldukları halde görülür ve kemal-i saltanat ve mehabetle taraf-ı İlâhîden onlara denilir ki «Biz sizi ibtidâen dünyada icad ettiğimiz gibi bu gün siz hesap görmek ve amelinizin mükâfatını bulmak için bizim huzurumuza geldiniz, belki siz dünyada kemal-i gafletinizden peygamberleriniz tarafından vaadolunan bu günü elbette biz halketmiyeceğimizi zannettiniz. Binaenaleyh; Rusül-ü kiramı tekzip etmiştiniz.» demekle hitab-ı İlâhî ve ehl-i küfre itab-i sübhanî zuhur eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dağların seyeranı ile murad; adem ciketinedir ki havada uçmakla savrulup yok olmasıdır. Arzın bariz oIması ile murad; imaretten, taştan ve ağaçtan üzerinde bir şeyin kalmamasıdır. «Siz evvel hal-kolunduğunuz gibi şimdi bize geldiniz» hitabı, kıyameti inkâr eden kâfirleredir, yoksa kıyameti ikrarla hazırlıkta bulunan ehli imana değildir. Hulâsa; yevm-i kıyamette dağların havada seyran edeceği, arz üzerinde bir şey kalmayıp meydana çıkarak düz ova olacağı, nâsdan. hiç bir kimse terk olunmadan cümlesi mahşere toplanacağı, herkes bir siyak üzere saf olarak Rabbı Tealâ'ya arzolunacakları, Taraf-ı İlâhîden «sizi evvel halkettiğimiz gibi bu gün bizim huzurumuza geldiniz, belki sizin için böyle bir gün halkçtmeyeceğimizi itikat ettiniz» denileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:49

Vacip Tealâ nâsı kıyamette mahşere cemedeceğini beyandan sonra nâs cemolunduğunda cereyan edecek sözleri ve hasıl olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile safbeste olarak askerin sultana arzolunduğu gibi mahşerde insanlar Vacip Tealâ'ya arz olunduklarında herkesin kitabı kendi önüne konur. Yani herkesin ellerine sağından veya solundan verilince o kitapta herkesin hata ve savap amelleri yazılı olduğundan mücrimleri o kitapta gördükleri günahlarından korkar oldukları halde görürsün ve o kitabı görüp içinde kabahatlanna vakıf olunca «Ey bizim helakimiz gel! Bize senin geleceğin zaman geldi. Şu kitaba ne oluyor ve ne acaib kitap ki bizim işlediğimiz büyük ve küçük günahlardan hiç birini terketmez, illâ her birini sayıyor» demekle nedametlerini izhâr ederler ve o kitapta işledikleri amellerinin hepsini bulurlar, asla ziyade ve noksan olmaz ve Rabbın Tealâ. hiç bir kimseye zulmetmez ki amellerinde noksan veya ziyade olsun. Binaenaleyh; herkes kendi ameline göre ceza görür. Çünkü zulüm; bir şeyi mevzi-i lâyıktnın gayrıya koymak olduğundan Vacip Tealâ herkesin ameline göre ceza-yı lâyıkını verdiği cihetle asla zulüm şaibesi olmaz.

Kehf 18:50

Vacip Tealâ ehl-i imanın fukarasını istihza ve hakir görüp tekebbür ve a'vân ü ensarlarıyla iftihar eden ehl-i küfrü dünyanın zevalini beyanla red ve âhirette başlarına gelecek ahvali beyanla tehdid ettikten sonra İblis'in Hz. Adem'e tekebbür ettiğinden der-gah-ı üluhiyetten tardla tekebbürünün zararını gördüğünü beyanla dünyaya mağrur olarak tekebbür edenleri menetmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Zikret şoi' zamanı ki o zamanda biz Âdem Aleyhisselâmı kendimize halife kılıp ilm ü irfanını ve hilâfete istihkakını meleklere gösterdikten sonra Âdem'e secde etmelerini meleklere emrettik. Bizim emrimizi işitince melekler vakit geçirmeden derhal ta'zim suretile Âdem'e secde ettiler, ancak İblis bir takım vâhî i'tirazlara cür'etle secdeden imtina' ve tekebbürünü izhar etti. Zira İblis; her ne kadar meleklerin içinde bulunmuşsa da kendisi cinden idi ve meleklerin hey'et-i mecmuasına secdeyle emirde o da dahildi. Binaenaleyh; secdeye muhalefet edince fasık oldu ve Rabbismın emrinden çıktı. İblis'in hali bu olunca muhalefetini bilir de ey Benî Âdem! İblis'i ve zürriyetini Allah'dan gayri dost mu itithaz edersiniz ve onun sözüne aldanır da Allah'a i'tima-dı ve ibadeti terk mi edersiniz? Halbuki İblis ve onun zürriyeti size düşmandırlar. Şu halde düşmanları dost ittihaz etmek size lâyık olur mu? Allahü Tealâ'ya bedel yönünden zalimler için İblis ne çirkin bedel oldu? Ve zalimlerin Allah'a ibadeti İblis'e ibadete tebdil etmeleri ne kadar fena bir şey oldu ve zalimler Allah'ın dostluğunu terkederek İblis'i dost ittihaz etmekte ne büyük cinayet işlediler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İblis her ne kadar meleklerden istisna olunmuş ise de kendi cindendir, meleklerden değildir. Zira; cinden olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette sarahaten beyan buyurdu. Binaenaleyh; meleklerden istisna olunduğu cihetle meleklerden zannetmek doğru değildir ve zürriyeti olduğunu beyan etmek de meleklerden olmadığına delâlet eder. Çünkü; meleklerde zürriyet yoktur. İblis'in zürriyeti nasıl meydana geldiğinde ihtilâf vardır. Esah olan erkeği dişisine tezevvüç suretiyle meydana gelmesidir, zürriyet meydana geldikçe Benî Âdem'e husumet etmek üzere her biri bir vazifeye ta'yin olunur, vazifesini tamamiyle ifa edince büyük şeytandan mükâfat alır mukarrebînden olur. Hz. Âdem bilûmum insanların babası olduğu gibi İblis de bilûmum şeytanların babasıdır. Cenab-ı Hak bü ve bunun emsali âyetlerde şeytanların insanlara düşman olduğunu sarahatle beyan etmiştir. Çünkü; insanlar arasında vaki oîan fitneler, dalâletler, fısk u fücurlar hep şeytanın iğvası ve nefs-i emmâreye tebaiyyetledir. Binaenaleyh; insanlara vaaz u nasihat ve ibret-i müessire olmak üzere Kur'an'da İblis'in isyanını, tekebbürünü, hatta Benî Âdem'i iğva ve iğfal edeceğine dair yeminini ve insanları idlâl etmek üzere kıyamete kadar mühlet istediğini müteaddit âyetlerle beyan buyurmuş ve insanların onun şerrinden hazer etmeleri elzem olduğunu tavsiye etmiştir. Bu sûre'de dahi ashabın fukarasına hakaret nazarıyla bakarak İblis gibi tekebbür eden kâfirlere tenbih ve onların tekebbürleri de İblis'in tekebbürü gibi olduğunu ve bu tekebbüre sev-keden şeytan olup şeytan ise kadim bir düşman olduğundan onun iğfâlâtına aldanmamak lâzım geldiğini beyanla tekebbürün neticesi felâket olduğunu ve şeytan gibi, bab-ı İlâhîden tardolunacaklarını beyan etmek üzere bu âyetle dahi İblis'in vakasını zikreylemiş ve adavetinin devamlı olduğuna işaret için adavetini cümle-i ismiye olarak cümlesi varid olmuştur. Binaenaleyh; insanların da devam üzere şeytandan ihtiraz etmeleri lâzımdır.

Kehf 18:51

Vacip Tealâ İblis'in adavetini beyandan sonra cehaletini yan etmek üzere buyuruyor. Yani; İblis'in adavetiyle beraber zatında aost olmaya liyakati da yoktur. Zira; ben İblis ve zürriyetini yeri ve gökleri halk ettiğimde ihzar etmedim, Binaenaleyh; yerin ve göklerin hilkatında medhalleri olmadığı gibi cehaletleri de vardır. Kezalik kendi nefislerini halkettiğimde dahi onları hazır bulundurmadım. Şu halde birbirlerinin halkolunnıasının keyfiyetinden haberleri yoktur. Binaenaleyh; nefislerinin hilkatine dahi cahil olduklarından dost ittihaz olunmaya şayan değillerdir. Zira; hiyle ü desâisten ve insanları idlâl etmekten başka hiç bir şeye iktidarları yoktur. Halbuki ben, bir takım dalâlet deryasına dalmış olan şeytanları işlerimde kuvvet ve yardımcı ittihaz eder olmadım ki siz onları bana şerik kılasmız. Çünkü; ben umurumda ve mülkümde tasarrufta müsta-killim. Siz nasıl oluyor ki onları dost ittihaz eder ve onlardan yardım beklersiniz? Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak âlem-i mü-kevvehâtı halketmekte hazır olmadıklarını beyanla ibadette iştirake istihkakları olmadığını beyan etmiştir. Çünkü ibadette iştirak; halikıyette iştiraki icabettiğinden halik olmayan mabud olamaz, şeytanları zem ve yardım talep olunmaya liyakatları olmadığına işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak vürud etmiştir. Şu manâ deki zamirin şeytana ve zürriyetine raci olduğuna nazarandır. Ama zamir kâfirlere raci' olduğuna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Kehf 18:52

Vacip Tealâ kâfirlerin İblis'e ittiba' ederek fukara üzerine tekebbürlerini ve neticesinin fena olduğunu beyandan sonra yevm-i kıyametin şiddetlerini beyanla tehdid etmek üzere buyuruyor. Çünkü; herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan hiç kimsenin diğerine cevaba iktidarı olmaz.

Kehf 18:53

Yani Habibim! Zikret şol günü ki o günde Allahü Tealâ kâfirleri tekdir ve âleme rüsva etmek üzere kâfirlere «Ey kâfirler! Dünyada şeytanın sözüne ittiba' ederek bana şerik olduklarını batıl olarak itikat ettiğiniz mabudlarmızı çağırın. Gelsinler sizi azaptan kurtarsınlar, sizin hakkınızda şefaatta bulunsunlar.» demekle kâfirleri tevbîh eder. Bunun üzerine kâfirler «yardım edin» diyerek mabudlarını çağırırlar. Mabudlar da onlara cevap vermezler. Zira cevaba iktidarları olmaz ve biz onlarla mabudlar arasında mühlik olan Cehennemin derelerini halkederiz, o günahkârlar Cehenneme sevkolunduklarmda Cehennem ateşini görürler ve zannederler ki onlar Cehennemle karışıp Cehennemde vaki olacaklar ve bunu ya-kîn üzere bilirler ve Cehennemden kurtulacak bir mahal de bulamazlar, Cehenneme şevke memur olan melekler onları Cehenneme kahran ve cebren sevkederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şürekâ ile mu-rad; mutlaka kâfirlerin batıl mabudları olduğu gibi şeytan ve zur-riyeti olmak ihtimali de vardır. Zira onlar; şeytanların iğfalâtı ile emirlerini Allah'ın emri üzerine takdim ve tercih ettiklerinden şeytanlara ibadet etmiş oldukları cihetle Vacip Tealâ yeym-i kıyamette «Çağırın mabudlarmızı» dediğinde onlar da «Biz sözünüze baktık size tebaiyet ettik siz bize bir çok vaadler beyan etmiştiniz, haydi kurtarın bizi azaptan» demekle nida ederler. Şeytanlar ise kendi dertleriyle meşgul oldukları cihetle cevap vermezler, Cehenneme girdiklerinde kâfirlerle şeytan arasında cereyan edecek muhasama Sure-i İbrahim'de tafsilen beyan olunmuştur , Yahut müşriHeriTİ mabudları yla rnurad; Hz. İsa ve meleklerdir. Onlara çağırırlar ve «bize şefaat edin» derler. Gerek Hz. İsa ve gerek melekler onların çağırmalarına iltifat etmezler, Hz. İsa Cennete ve melekler de makamlarına girince kâfirler de Cehennemde karar ederler. Allahü Tealâ aralarında mahal-li helak olan Cehennemi ve Cehennemin derelerini hâil kıldığı cihetle âbid-ler batıl olarak mabud tanıdıkları zevatı bir daha göremezler. manasınadır ki aralarında halkolunan Cehennemdir veyahut burada adavet manâsına olduğuna nazaran âbidlerle mabudlar aralarında adavet halkolunacağmı beyandır. Bu âyette «Kâfirler Cehenneme vaki olacaklarını zannetti] tiler» demek «Cehenneme gireceklerini yakinen bildiler» demektir. Çünkü; defter-i a'mâli herkese verilip her ferd kendi ameline muttali' olunca kâfirler Cehenneme gireceklerini yakinen bilirler ve Cehennemden kurtulmak için bir çare de bulamazlar.

Kehf 18:54

Vacip Tealâ kâfirlerin kibrü gururlarının fesadını çeşitli misallerle izah ettikten sonra şüphelerinin batıl olduğu zahir olmuşsa da mücadeleden geri kalmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i küfür Cehennemden kurtulmaya nasıl yol bulabilirler? Elbette bulamazlar. Çünkü; zatıma ,yemin ederim ki biz şu Kur'an'da nâsa doğru yolları tamamiyle anlatmak için muhtaç oldukları her şeyden birer misâl getirdik ve beyan ettik ki o misaller açıktan maksatlarını izah ve gafletten ikaz eder. Lâkin kâfirler o misallerden tenebbüh etmedikleri gibi durub-u emsalle mütenas-sıh da olmadılar, belki batılla hakka mukabele ve ehl-i hakla mü-kâbere ve mücadeleden geri kalmadılar. Zira; insan mücadele cihetinden mahlûkatın kâffesinden çok oldu ve hakka karşı inattan çekinmediler. Şu halde kâfirler Cehennemden nasıl kurtulabilirler? Elbette kurtulamazlar. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. Yani «Biz şu Kur'an'da her misâlden temsil ettik» demekle bundan evvel geçmiş olan kâfirle müminin muhaveresine ve bahçenin harab olmasına ve hayat-ı dünyanın zevaline dair misallere işaret olunmuştur. Yahud manasınadır. Yani «Biz şu Kur'an'da insanlara her türlü mev'izayla vaaz ve her nevi delillerle ihticac ettik ve hüccetler getirdik ki tezekkür etsinler, mütteiz olsunlar, Kur'an'a intisapla ülfet ettikleri günahlardan vazgeçsinler» demektir ki durub-u emsal insanların maslahat ve menfaatları için olduğuna ve cümlesi, gafil olan kimseleri ikâza masruf bulunduğuna işaret olunmuştur. Beyzavî'nin beyanı veçhile Cedei ; bâtıl olan şeyi iltizamla husumettir. Şu halde cins-i insanda batılı irtikâpla hakka karşı itiraz çok olduğunu beyanla Cenab-ı Hak bu misilli misallerden ibret almıyarak bâtılı İrtikâp edenleri bu âyetle zemmetmiştir.

Kehf 18:55

Vacip Tealâ insanın mücadeleye haris olduğunu beyandan sonra Kur'an ve Kur'an'ı tebliğ eden resul geldiğinde imandan meneden olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nâsa Kur'an ve ahkâm-ı İslâmiye geldiğinde muteka-dât-ı diniyyeyi tasdikle iman ve kendilerinin işledikleri günahlara tevbe ve istiğfar etmekten onları hiç bir şey menetmedi, illâ ümem-i salifede iman etmediklerine binaen cari olan âdetimiz üzere azab-ı dünyeviyenin veyahut açıktan azabın birbirini müteakip gelmesini intizar etmeleri mani oldu. Çünkü; iman etseler azap gelmez. Şu halde iman etmediler ki azabın gelmesini beklerler. Zira; imanlarına bir mani olmadığı halde iman etmemeleri her halde bir azabın gelmesini beklemektir. Taberî'de beyan olunduğu veçhile enva-ı azap demektir, yahut aşikâr olarak azabın gelmesidir. Veyahut füc'eten yani haberleri olmaksızın ansızın azabın gelmesidir. Hulâsa; Kur'an ve Resulüllah geldikten sonra doğru yol tamamen beyan olunduğu için nâsı imandan ve kusurlarına istiğfardan bir mani' olmadığı, i'tizar edecek bir şeyin, kalmadığı ve küfürde devam ettikleri surette birbirini müteakip azab-ı dünyeviye-nin gelmesi muhtemel olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:56

Vacip Tealâ kâfirlerin imanlarına bir mani olmadığını beyandan sonra Rusül-ü kiramın vazifeleri inzar ve tebşir olduğunu ve Resuller vazifelerini ifa ettikleri halde kâfirlerin mücadeleden geri kalmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Resullerimizi vezaifden hiç bir vazifeyle göndermedik, ancak müminleri ibadetleri üzerine sevap ve dünyada enva-ı fütuhat, füyuzât, âhirette Cennet dereceleriyle tebşir, kâfirleri küfürleri ve günahları üzerine terettüp edecek enva-ı beliyyat, ukûbât, âhirette Cehennem ve derekeleriyle korkutmak vazifesiyle gönderdik ki kullarımızı taâta terğîb ve maasiden tenfîr etsinler. Resuller abadın ahvalini ıslâh için gönderildikleri halde şol kimseler batılla Rusül-ü kirama husumet ve mücadele ederler ki onlar kâfir olmuşlardı ve onların batılı irtikâbla hakka karşı itirazdan maksatları o batılla hakkı gidersinler, batılı hakka galip kılsınlar, onlar yalnız batılı iltizamla hakkı ibtale sa'yetmekle dahi kanaat etmezler, belki benim, kudretime ve hakka delâlet eden doğru yolu gösteren âyetlerimi ve inzar olundukları enva-ı azabı istihzalarına ve oyuncaklarına mahal ittihaz ettiler ve o âyetlerin şanına lâyık olmadık sihir, şiir ve esâtir-i kâzibe demek gibi bir takım hezeyanlarda bulundular. Binaenaleyh; kâfirler Rusül-ü kiramın davetlerine icabet etmedikleri gibi tebliğ ettikleri âyetlerden dahi mütenebbih ve mütenassıh olmadılar. Halbuki Rusül-ü kiramın gösterdikleri delilleri tetkikle bilihtiyâr iman etmeleri lâzımken aksini iltizam ettiler ve batılla hakka muarazadan çekinmediler. Zira; kasvet-i kalb ve cehalet-her taraflarını ihata ettiğinden delilleri tetkikle doğru yolu aramadılar. Binaenaleyh; dünyada enva-ı ihanet ve âhirette enva-ı azaba müstehak oldular. Hulâsa; Rusül-ü kiramın vazifeleri tebşir ve inzar olduğu, kâfirlerin daima hakkı izale için batılı iltizamla mücadele ettikleri ve hakka delâlet eden âyetleri istihza etmek âdetleri olduğu bu âyetten nıüstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:57

Vacip Tealâ kâfirlerin batılla Hakkı ibtale çalıştıklarını beyandan sonra enva-ı azafca müstehak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; bu misilli cinayetleri ve envari küfr ü dalâli irtikâb etmekten ziyade zalim kim olabilir? Ve bir çok günahları irtikâp edenler âyetlerin manâlarını düşünmezler. Çünkü; daima kalpleri ve kulakları küfriyâta meylettiğinden Hakdan istinkâf etmek âdetleridir. Çünkü; onların kalplerinde olan kasavet ve kulaklarında olan ağırlık din-i hakkı kabullerine manidir. Zira; iradelerini imanı kabul etmek cihetine sarfetmezler ki Hakkı kabul etsinler velâkin «Resul gelse davet etse iman ederdik» diyerek itizarlarına meydan kalmaması için biz seni gönderdik.. Hulâsa; ayât-ı İlâhiyeden i'râz ve işlediği günahları unutup tevbe etmiyen kimseden daha ziyade zalim olmadığı, kâfirlerin Kur'an'ı idrake mani kalplerinde perde ve işitmeye mani kulaklarında ağırlık olduğu ve her ne kadar Resulüllah tarafından hidayete davet olunurlarsa da ihtida etmiyecekleri bu âyetten müste-iad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ âyetleri kabulden i'raz edenlerin ihtida edemiye-ceklerini beyandan sonra âyetlere iman etseler geçmiş günahlarını mağfiret edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Ekrem! Kâfirlerin seni tekzible şirküzere is-, rarları azabın gelmesini iktiza ederse de senin Rabbın Tealâ kullarının günahlarını tamamiyle setredici in'âm ve ihsan sahibidir. Binaenaleyh; onlar tevbe ve istiğfar etseler idi Rabbın kabul eder ve günahlarını affederdi. Zira; rahmet sahibi.ve lutfu boldur velâ-kin onlardan istiğfar olmadığından Rabb,ından da afiv yoktur. Kullarının günahı çok olduğuna işaret için mağfirete delâlet eden lâfzı mübalega sigasiyle varM olmuştur. Zira; mağfiretin çokluğu mağfiret olunan günahın çokluğunu müstelzim-dir, günahları mağfiret ve rahmet * üzerine mukaddem olduğuna işaret için mağfiret, rahmet üzerine takdim olunmuştur. Çünkü günahı mağfiret, def-i mazarrat kabilinden, rahmet ise celb-i men-feat kabilinden olup def-i mazarrat celb-i menfeat üzerine mukaddem olduğu cihetle def-i mazarrat kabilinden olan mağfiret takdim kılınmıştır

Kehf 18:58

Vacip Tealâ mağfiret ve rahmet sahibi olduğunu beyandan sonra rahmet-i İlâhiyesi cümlesinden olarak ehl-i şirkin vesair isyan sahiplerinin azaplarını tehir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; o zaman muazzep olacaklardır.

Kehf 18:59

Yani; şu harabelerini gördükleri köylerin ahalisini nasıl zulümleri sebebiyle ihlâk ettikse Mekke müşriklerini de elbette ihlâk ederiz. Şu kadar ki onların helakleri için bir vakt-i muayyen halkettiğimiz gibi bunların helakleri için dahi bir vakt-i muayyen halkettik. Elbette o vakitte ihlâkimiz muhakkaktır. Şu halde bunlar azaplarının te'hirine mağrur olmasın, basiret üzere bulunsunlar. belâ zamanı kurtulmak için rücû' edilecek mahal ve melce'dir. Yani «onlara azap geldiğinde kurtulmak için bir melce' bulamazlar» demektir. Ehl-i Mekke'nin helaki arasıra vuku bulan fütuhatta olmuştur. Hulâsa; -insanların kesbettikleri günahları sebebiyle derhal muahaze etmiş olsa azaplarını ta'cîl edeceği, lâkin Cenab-ı Hak rahmet sahibi olduğu cihetle azaplarını tehir ettiği, azaplarına bir vakt-i muayyen halkedip o vakit geldiğinde azaptan kurtulmak için bir melce' bulamıyacakları, zulümleri sebebiyle helak olan karyelerin de vakt-i muayyende helak oldukları ve onların helakleri bunlar için ibret-i müessire olmak lâzım olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:60

Vacip Tealâ tekebbür edenlerin kibirlerinin akibetini beyandan sonra Musa Aleyhisselâmın ulüvv-ü kadriyle beraber tekebbür etmeksizin Hz. Hızır'dan bilmediği bazı ledünniyâtı taallüm ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzavî'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın Fetâsı; Uz. Yuşa'dır ki Yusuf Aleyhisselâmın oğlu (Efraim) in oğlu (Nun) un oğludur. Hz. Musa'nın hizmetinde bulunduğu için fetâst denmiştir. Bahreyn ile murad; Bahr-i faris ve Rumdur. Çünkü; Hızır'la mülakatın orada nasip olacağı vaad olunmuştu. uzun müddet yahut seksen senedir. Yani «denizin birleştiği mahalle varmak ve eğer varamazsa çok zaman seyr ü sefer edip Hızır'ı buluncaya kadar oturmıyacağma azm etti» demektir. Beyzavî ve Hâzin'in- beyanları veçhile Hz. Musa'nın Hızır'ı aramasının sebebi şöyledir : Firavun ve kabilesinin helakinden sonra Musa Aleyhisselam Benî İsrail'e beliğ bir vaazedince bazı kimse tarafından «Yer yüzünde senden a'lem bir kimse bilir misin?» denildiğinde Musa Aleyhisselâmın «Bilmem» demesi üzerine Ce-nab-ı Hak Hızır'ın a'lem olmasını beyan edince Musa Aleyhisselam Hızır'dan tahsil-i ilme talip olup nasıl bulacağını Cenab-ı Hak'dan suâl eder. Vacip Tealâ Zembiline bir tuzlu balık koymasını ve Rum deniziyle Faris denizinin birleştiği yere kadar gitmesini ve balığı nerede yitirirse (kaybederse) Hızır'ı orada bulacağını beyanla Musa Aleyhisselâmın Hızır'a mülakatını tayin ve Yuşa'la beraber Hz. Musa'nın yola çıktığını ve Hızır'ı buluncaya kadar yol yürüyeceğine niyet ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyuruyor.

Kehf 18:61

Vacip Tealâ Hızır'ı aramak üzere Hz. Musa'nın yola çıktığını beyandan sonra götürmüş olduğu balığı yitirdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.. Yani; Musa Aleyhisselâm Yuşa' ile beraber tarif-i İlâhî veçhile zenbile bir tuzlu balık koydu ve Yuşa' «balığı yitirdiğini bana haber ver» dedi. Yola çıktılar, vaktaki iki denizin birleştiği mahalle vasıl olunca balığı unuttular. Zira; balık dirildi denize gitti. Hz. Musa balığı sormayı ve Yuşa' da balığın denize gittiğini haber vermeyi unuttular. Balık ise denize yol buldu gitti. Vaktaki o mahalli geçince Hzf Musa «getir kuşluk taamımızı yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz yorulduk» dedi. Nimetullah efendinin beyanı veçhile balığı unutmalarının keyfiyeti şöyledir : Denizlerin içtimâ ettiği mahalde bir pınar başında istirahat için oturduklarında Hz. Musa bir taşı başı altına yastık ederek yatar. Yiışa' abdest alır, abdest suyundan zenbilin içindeki balığa dokunmasıyla sudan harikulade olarak balık dirilir ve denize gider, gittiği yer balığın cesametine göre yol olur. Yuşa' bu halden teaccüb eder. Hz. Musa kalktığında haber vermeyi niyet ederse de lihikmetillâh unutur. Hz. Musa kalkar yollarına devam ederler bir gün bir gece gittikten sonra kuşluk vakti âyette beyan olunduğu veçhile kuşluk taamı isteyince balığın denize gittiği mahallin kemer gibi yol olduğunu haber verir. Hz. Musa denizlerin birleştiği yere gelinceye kadar yorulmamıştı. Fakat matlubun bulunduğu mahal geçince yorulmuş ve yorulduğunu da haber vermiştir.

Kehf 18:62

Vacip Tealâ Hızır'ı aramak üzere Hz. Musa'nın yola çıktığını beyandan sonra götürmüş olduğu balığı yitirdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.. Yani; Musa Aleyhisselâm Yuşa' ile beraber tarif-i İlâhî veçhile zenbile bir tuzlu balık koydu ve Yuşa' «balığı yitirdiğini bana haber ver» dedi. Yola çıktılar, vaktaki iki denizin birleştiği mahalle vasıl olunca balığı unuttular. Zira; balık dirildi denize gitti. Hz. Musa balığı sormayı ve Yuşa' da balığın denize gittiğini haber vermeyi unuttular. Balık ise denize yol buldu gitti. Vaktaki o mahalli geçince Hzf Musa «getir kuşluk taamımızı yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz yorulduk» dedi. Nimetullah efendinin beyanı veçhile balığı unutmalarının keyfiyeti şöyledir : Denizlerin içtimâ ettiği mahalde bir pınar başında istirahat için oturduklarında Hz. Musa bir taşı başı altına yastık ederek yatar. Yiışa' abdest alır, abdest suyundan zenbilin içindeki balığa dokunmasıyla sudan harikulade olarak balık dirilir ve denize gider, gittiği yer balığın cesametine göre yol olur. Yuşa' bu halden teaccüb eder. Hz. Musa kalktığında haber vermeyi niyet ederse de lihikmetillâh unutur. Hz. Musa kalkar yollarına devam ederler bir gün bir gece gittikten sonra kuşluk vakti âyette beyan olunduğu veçhile kuşluk taamı isteyince balığın denize gittiği mahallin kemer gibi yol olduğunu haber verir. Hz. Musa denizlerin birleştiği yere gelinceye kadar yorulmamıştı. Fakat matlubun bulunduğu mahal geçince yorulmuş ve yorulduğunu da haber vermiştir.

Kehf 18:63

Vacip Tealâ balığı unuttuklarını bildirdikten sonra cereyan eden muhavereyi ve geri döndüklerini ve Hızır'ı bulduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz. Musa «Yorulduk getir taamımızı yiyelim» deyince balığın denize gittiği Yuşa'nın hatırına gelir. Balıktan görmüş olduğu hal-i acîbi hikâyeye başlar ve der ki «Ya Musa! gördün mü biz deniz kenarında pınar başındaki taşa gelip sen orada istirahat için yattığında benim abdest suyundan sıçrayan damlaların balığa dokunmasiyle balık denize gitti ve gittiği mahal kendine göre yol oldu. Bunu ve balığın ahvalini size haber vermeyi unuttum. Bana bunu sana haber vermeyi ancak şeytan unutturdu. Çünkü unutulacak bir şey değildir. Zira; günlerce tuzlanmış balığın hayat bulup denize acîp bir yol tutup gitmesi unutulacak bir şey değilken bunu unutmak ancak şeytandandır» demekle vukuatı gördüğü gibi hikâye edince Musa Aleyhisselâm memnun oldu ve «Ya Yuşa' işte şu senin gördüğün emr-i garîb bizim aradığımız şeydir ve bu müsa-feretten maksadımız ondadır. Çünkü; ilim tahsil etmek için aradığımız zatı orada bulacağız dönelim, geriye» dedi. Kemal-i meserretle geldikleri yola vakayı.hikâye ederek döndüler, gittikleri izlerinden geri geldiler ve orada bizim has kullarımızdan birini buldular. Hızır'ı o taş yanında namazla meşgul olduğu halde buldukları mervîdir. O kulumuza keıidi indimizden n: met verdik, kendi ledünniyatımızdan bize mahsus olup biz bildirmeyince kimsenin bilemiyeceği bazı mugayyebâttan ona ilim verdik ve bazı eşyada, zahirde görüldüğünün hilâfındaki hikmetleri ona öğrettik. Musa Aleyhisselâm Hızır'ı görünce selâm verir. Hızır nereli ve kim olduğunu suâl edip Hz. Musa zatını ta'rif ettiğinde «Ya Musa! İlim cihetinden Tevrat ve meşguliyet cihetinden Benî İsrail sana kâfi değil mi?» demesi üzerine Musa Aleyhisselâm emr-i İlâhî üzerine geldiğini haber verir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hızır'ın ismi (Bülya) dır ve künyesi (Ebül Abbas) dır ve kendisi bir padişah zadedir. Dünya umurunu terkle zühd ü takva yolunu tuttuğu cihetle Cenab-ı Hak bazı eltâf-ı İlâhiyesiyle taltif etmiştir. Hatta oturduğu yer harika olarak derhal yaşarıp çimen olduğundan Hızır ismi kendine lâkap olmuştur. (Ebu Hüreyre) hazretlerinin Re-sulüllah'dan aynı mealde rivayet ettiği bir hadisle de (Hızır); lâkabı olduğu teeyyüd etmiştir.

Kehf 18:64

Vacip Tealâ balığı unuttuklarını bildirdikten sonra cereyan eden muhavereyi ve geri döndüklerini ve Hızır'ı bulduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz. Musa «Yorulduk getir taamımızı yiyelim» deyince balığın denize gittiği Yuşa'nın hatırına gelir. Balıktan görmüş olduğu hal-i acîbi hikâyeye başlar ve der ki «Ya Musa! gördün mü biz deniz kenarında pınar başındaki taşa gelip sen orada istirahat için yattığında benim abdest suyundan sıçrayan damlaların balığa dokunmasiyle balık denize gitti ve gittiği mahal kendine göre yol oldu. Bunu ve balığın ahvalini size haber vermeyi unuttum. Bana bunu sana haber vermeyi ancak şeytan unutturdu. Çünkü unutulacak bir şey değildir. Zira; günlerce tuzlanmış balığın hayat bulup denize acîp bir yol tutup gitmesi unutulacak bir şey değilken bunu unutmak ancak şeytandandır» demekle vukuatı gördüğü gibi hikâye edince Musa Aleyhisselâm memnun oldu ve «Ya Yuşa' işte şu senin gördüğün emr-i garîb bizim aradığımız şeydir ve bu müsa-feretten maksadımız ondadır. Çünkü; ilim tahsil etmek için aradığımız zatı orada bulacağız dönelim, geriye» dedi. Kemal-i meserretle geldikleri yola vakayı.hikâye ederek döndüler, gittikleri izlerinden geri geldiler ve orada bizim has kullarımızdan birini buldular. Hızır'ı o taş yanında namazla meşgul olduğu halde buldukları mervîdir. O kulumuza keıidi indimizden n: met verdik, kendi ledünniyatımızdan bize mahsus olup biz bildirmeyince kimsenin bilemiyeceği bazı mugayyebâttan ona ilim verdik ve bazı eşyada, zahirde görüldüğünün hilâfındaki hikmetleri ona öğrettik. Musa Aleyhisselâm Hızır'ı görünce selâm verir. Hızır nereli ve kim olduğunu suâl edip Hz. Musa zatını ta'rif ettiğinde «Ya Musa! İlim cihetinden Tevrat ve meşguliyet cihetinden Benî İsrail sana kâfi değil mi?» demesi üzerine Musa Aleyhisselâm emr-i İlâhî üzerine geldiğini haber verir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hızır'ın ismi (Bülya) dır ve künyesi (Ebül Abbas) dır ve kendisi bir padişah zadedir. Dünya umurunu terkle zühd ü takva yolunu tuttuğu cihetle Cenab-ı Hak bazı eltâf-ı İlâhiyesiyle taltif etmiştir. Hatta oturduğu yer harika olarak derhal yaşarıp çimen olduğundan Hızır ismi kendine lâkap olmuştur. (Ebu Hüreyre) hazretlerinin Re-sulüllah'dan aynı mealde rivayet ettiği bir hadisle de (Hızır); lâkabı olduğu teeyyüd etmiştir.

Kehf 18:65

Vacip Tealâ balığı unuttuklarını bildirdikten sonra cereyan eden muhavereyi ve geri döndüklerini ve Hızır'ı bulduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz. Musa «Yorulduk getir taamımızı yiyelim» deyince balığın denize gittiği Yuşa'nın hatırına gelir. Balıktan görmüş olduğu hal-i acîbi hikâyeye başlar ve der ki «Ya Musa! gördün mü biz deniz kenarında pınar başındaki taşa gelip sen orada istirahat için yattığında benim abdest suyundan sıçrayan damlaların balığa dokunmasiyle balık denize gitti ve gittiği mahal kendine göre yol oldu. Bunu ve balığın ahvalini size haber vermeyi unuttum. Bana bunu sana haber vermeyi ancak şeytan unutturdu. Çünkü unutulacak bir şey değildir. Zira; günlerce tuzlanmış balığın hayat bulup denize acîp bir yol tutup gitmesi unutulacak bir şey değilken bunu unutmak ancak şeytandandır» demekle vukuatı gördüğü gibi hikâye edince Musa Aleyhisselâm memnun oldu ve «Ya Yuşa' işte şu senin gördüğün emr-i garîb bizim aradığımız şeydir ve bu müsa-feretten maksadımız ondadır. Çünkü; ilim tahsil etmek için aradığımız zatı orada bulacağız dönelim, geriye» dedi. Kemal-i meserretle geldikleri yola vakayı.hikâye ederek döndüler, gittikleri izlerinden geri geldiler ve orada bizim has kullarımızdan birini buldular. Hızır'ı o taş yanında namazla meşgul olduğu halde buldukları mervîdir. O kulumuza keıidi indimizden n: met verdik, kendi ledünniyatımızdan bize mahsus olup biz bildirmeyince kimsenin bilemiyeceği bazı mugayyebâttan ona ilim verdik ve bazı eşyada, zahirde görüldüğünün hilâfındaki hikmetleri ona öğrettik. Musa Aleyhisselâm Hızır'ı görünce selâm verir. Hızır nereli ve kim olduğunu suâl edip Hz. Musa zatını ta'rif ettiğinde «Ya Musa! İlim cihetinden Tevrat ve meşguliyet cihetinden Benî İsrail sana kâfi değil mi?» demesi üzerine Musa Aleyhisselâm emr-i İlâhî üzerine geldiğini haber verir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hızır'ın ismi (Bülya) dır ve künyesi (Ebül Abbas) dır ve kendisi bir padişah zadedir. Dünya umurunu terkle zühd ü takva yolunu tuttuğu cihetle Cenab-ı Hak bazı eltâf-ı İlâhiyesiyle taltif etmiştir. Hatta oturduğu yer harika olarak derhal yaşarıp çimen olduğundan Hızır ismi kendine lâkap olmuştur. (Ebu Hüreyre) hazretlerinin Re-sulüllah'dan aynı mealde rivayet ettiği bir hadisle de (Hızır); lâkabı olduğu teeyyüd etmiştir.

Kehf 18:66

Vacip Tealâ Hızır'ı bulduklarını beyandan sonra Hızır'la beyinlerinde ceryan eden muhavereyi ve Musa Aleyhisselâmm ta'-lim-i ilmiçin Hızır'dan istizan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. demekle kendine refakatin son derece sabra muhtaç olduğunu beyan etti.

Kehf 18:67

Vacip Tealâ Hızır'ı bulduklarını beyandan sonra Hızır'la beyinlerinde ceryan eden muhavereyi ve Musa Aleyhisselâmm ta'-lim-i ilmiçin Hızır'dan istizan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. demekle kendine refakatin son derece sabra muhtaç olduğunu beyan etti.

Kehf 18:68

Vacip Tealâ Hızır'ı bulduklarını beyandan sonra Hızır'la beyinlerinde ceryan eden muhavereyi ve Musa Aleyhisselâmm ta'-lim-i ilmiçin Hızır'dan istizan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. demekle kendine refakatin son derece sabra muhtaç olduğunu beyan etti.

Kehf 18:69

Yani; Musa Âleyhisselâm kemal-i edeb ve tevazuu iltizamla Hızır'a «Tarai-ı İlâhîden senin talim olunduğun ilimden bazı ha-kayıkı bana talim etmek üzere ben sana ittiba edeyim mi müsaade eder misin?» dedi. Bu istizan üzerine Hızır Hz. Musa'ya «Ya Musa! Kemal-i dirayet ve hazakatinle kavaid-i diniyye ve meâlim-i şer'iyyeyi vaz'edip zalimden mazlumun intikamını almak, siyaset-i memleket ve tedbir-i umur-u millet ve menazil hususlarında fevkalâde maharetinle beraber sen benimle göreceğin acayibe sabra elbette muktedir olamazsın. Zira; zahir-i şeriata muhalif ^e Tevrat'ın ahkâmına mübayin gördüğün şeylere risaletin ve şeriatin icabı elbette sen zahirine bakarak itiraz edersin. İlmini ve ledün-niyatını ihata edemediğin haberine ve hikmetine vakıf olamadığın şeye nasıl sabredersin? Elbette sabredemezsin. Çünkü; bu nevi ilim size vahyolunmamıştır. Ama benim -halim sana kıyas olunmaz. Zira; Rabbım bana bir takım acayib ve esrara ilim verdi. Ben onların hakikat ve hikmetini bildiğim cihetle muktezasını işlerim» demekle Musa Aleyhisselâmı ittibadan menetmek istedi. Hz. Musa da i'tizar etti ve «Meşiyyet-i İlâhiyye benim sabretmeme tealluk ederse beni sabredici bulursun ve ben hiç bir şeyde sana isyan etmem» demekle her halde .ittiba' etmeye arzusunu izhar etti. Hz. Musa'nın bu arzusunu görünce Hızır tavsiye suretiyle dedi ki «Eğer sen bana ittiba' edersen ben hakikati sana haber verinceye kadar zahir-i şeriatına muhalif benden sadır olan şeylerden sual etme. Zira; ben onun ledünniyâtmı kemaliyle sana izah eder ve ondan kalbine arız olan ızdırabı izale ederim. Beyzavî'nin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm ülülazim Ru-sül-ü kiramdan olduğu halde kendinin mertebesinden aşağı olan Hızır'dan ilim talimini istemesi risaletine münafi değildir. Zira; Resulün ilmi usul-ü dine ve füru-u a'mâle ve şeriatinin ahkâmına olur, Allah'ın vahyettiği her şeyi bilir ve ümmetine tebliğ edser. Ama umur-u dinden olmayan ve ahkâm-ı şeriatın harici olan bazı ledünniyâtı bilmemesinde ve mertebede kendinden aşağı olan kimseden taallüm etmesinde bir beis yoktur. İşte şu esasa binaen Hz. Musa Resul olduğu halde bilmediği bazı hakayıkı Öğrenmek maksadıyla tevazu ederek nefsini o misilli esrara vakıf değil addederek Hızır'ın sohbetinde bulunmasını Hızır'dan istizan etti. Musa Aleyhisselâm tilmizle üstaz arasında lâzım olan âdaba riayet dahi etti; Birincisi; Zatını Hızır'a tâbi kıldı ve tâbi olmasına müsaade istedi. İkincisi; «Bana ilim talim eder misin?» demekle nefsini matlubu olan ilimden bihaber addetti. Üçüncüsü; Hızır'dan taleb ettiği ilimin, Hızır'ın ilminden bazısı olduğuna işaret etti. Dördüncü s'ü; Hızır'dan irşâd talebetti. Beşincisi; tilmizin listazına teslimiyeti lâzım olduğunu beyan etti ve bunlarla muallimle müteallim arasında riayeti lâzım olan adaba işaretle üstaza hürmetin lüzumunu beyan etti.

Kehf 18:70

Yani; Musa Âleyhisselâm kemal-i edeb ve tevazuu iltizamla Hızır'a «Tarai-ı İlâhîden senin talim olunduğun ilimden bazı ha-kayıkı bana talim etmek üzere ben sana ittiba edeyim mi müsaade eder misin?» dedi. Bu istizan üzerine Hızır Hz. Musa'ya «Ya Musa! Kemal-i dirayet ve hazakatinle kavaid-i diniyye ve meâlim-i şer'iyyeyi vaz'edip zalimden mazlumun intikamını almak, siyaset-i memleket ve tedbir-i umur-u millet ve menazil hususlarında fevkalâde maharetinle beraber sen benimle göreceğin acayibe sabra elbette muktedir olamazsın. Zira; zahir-i şeriata muhalif ^e Tevrat'ın ahkâmına mübayin gördüğün şeylere risaletin ve şeriatin icabı elbette sen zahirine bakarak itiraz edersin. İlmini ve ledün-niyatını ihata edemediğin haberine ve hikmetine vakıf olamadığın şeye nasıl sabredersin? Elbette sabredemezsin. Çünkü; bu nevi ilim size vahyolunmamıştır. Ama benim -halim sana kıyas olunmaz. Zira; Rabbım bana bir takım acayib ve esrara ilim verdi. Ben onların hakikat ve hikmetini bildiğim cihetle muktezasını işlerim» demekle Musa Aleyhisselâmı ittibadan menetmek istedi. Hz. Musa da i'tizar etti ve «Meşiyyet-i İlâhiyye benim sabretmeme tealluk ederse beni sabredici bulursun ve ben hiç bir şeyde sana isyan etmem» demekle her halde .ittiba' etmeye arzusunu izhar etti. Hz. Musa'nın bu arzusunu görünce Hızır tavsiye suretiyle dedi ki «Eğer sen bana ittiba' edersen ben hakikati sana haber verinceye kadar zahir-i şeriatına muhalif benden sadır olan şeylerden sual etme. Zira; ben onun ledünniyâtmı kemaliyle sana izah eder ve ondan kalbine arız olan ızdırabı izale ederim. Beyzavî'nin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm ülülazim Ru-sül-ü kiramdan olduğu halde kendinin mertebesinden aşağı olan Hızır'dan ilim talimini istemesi risaletine münafi değildir. Zira; Resulün ilmi usul-ü dine ve füru-u a'mâle ve şeriatinin ahkâmına olur, Allah'ın vahyettiği her şeyi bilir ve ümmetine tebliğ edser. Ama umur-u dinden olmayan ve ahkâm-ı şeriatın harici olan bazı ledünniyâtı bilmemesinde ve mertebede kendinden aşağı olan kimseden taallüm etmesinde bir beis yoktur. İşte şu esasa binaen Hz. Musa Resul olduğu halde bilmediği bazı hakayıkı Öğrenmek maksadıyla tevazu ederek nefsini o misilli esrara vakıf değil addederek Hızır'ın sohbetinde bulunmasını Hızır'dan istizan etti. Musa Aleyhisselâm tilmizle üstaz arasında lâzım olan âdaba riayet dahi etti; Birincisi; Zatını Hızır'a tâbi kıldı ve tâbi olmasına müsaade istedi. İkincisi; «Bana ilim talim eder misin?» demekle nefsini matlubu olan ilimden bihaber addetti. Üçüncüsü; Hızır'dan taleb ettiği ilimin, Hızır'ın ilminden bazısı olduğuna işaret etti. Dördüncü s'ü; Hızır'dan irşâd talebetti. Beşincisi; tilmizin listazına teslimiyeti lâzım olduğunu beyan etti ve bunlarla muallimle müteallim arasında riayeti lâzım olan adaba işaretle üstaza hürmetin lüzumunu beyan etti.

Kehf 18:71

Vacip Tealâ Hz. Musa ile beyinlerinde vaki olan mukaveleyi beyandan sonra refakat ederek yola çıktıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. .

Kehf 18:72

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hızır gemiyi delmiş-se de harikulade olarak su girmemiştir, yahut Hz. Musa derhal hırkasını tıkamıştır veyahut Hızır'ın kırdığı mahal sudan yukarıda geminin küpeşte tahtası olduğundan sudan zarar görülmemiştir. Bu hâl, Hz. Musa ile Hızır arasında cereyan edip gemi ahalisinin haberleri olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü; ahali tarafından müdahale olunduğuna dair âyette sarahat yoktur. Eğer bu hale vakıf olsalardı onlar tarafından dahi telâş gösterileceği şüphesizdi.

Kehf 18:73

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hızır gemiyi delmiş-se de harikulade olarak su girmemiştir, yahut Hz. Musa derhal hırkasını tıkamıştır veyahut Hızır'ın kırdığı mahal sudan yukarıda geminin küpeşte tahtası olduğundan sudan zarar görülmemiştir. Bu hâl, Hz. Musa ile Hızır arasında cereyan edip gemi ahalisinin haberleri olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü; ahali tarafından müdahale olunduğuna dair âyette sarahat yoktur. Eğer bu hale vakıf olsalardı onlar tarafından dahi telâş gösterileceği şüphesizdi.

Kehf 18:74

Vacip Tealâ gemide cereyan eden ahvali beyandan sonra Hz. Musa'nın i'tizarını Hızır'ın kabul edip gemiden çıktıktan sonra yollarına devam ettiklerini ve ikinci vakalarını beyan etmek üzere buyuruyor. demekle Hızır'ın şu işini bir emr-i münker addetti.

Kehf 18:75

deyince : Ve Hızır da i'tiza-rmı kabul ederek üçüncü refakata muvafakat eyledi. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran çocuk gayet güzel ve henüz baliğ olmamış diğer çocuklarla oynarken katletmiştir. Katlin keyfiyeti; başını duvara vurmakla katlettiği mervidir, çocuktan katlini icabeder bir günah sadır olmadığına işaret için Hz. Musa çocuğu zekiyye yani günahtan tahir olmakla tavsif etmiştir. Resulüllah'ın «Biraderim Musa'ya Allah rahmet etsin. Hızır'dan utandığına binaen bir dahi sual edersem bana refakat etme demese de bir az meksetmiş olsaydı daha pek çok acayib görürdü" buyurduğu mervidir.

Kehf 18:76

deyince : Ve Hızır da i'tiza-rmı kabul ederek üçüncü refakata muvafakat eyledi. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran çocuk gayet güzel ve henüz baliğ olmamış diğer çocuklarla oynarken katletmiştir. Katlin keyfiyeti; başını duvara vurmakla katlettiği mervidir, çocuktan katlini icabeder bir günah sadır olmadığına işaret için Hz. Musa çocuğu zekiyye yani günahtan tahir olmakla tavsif etmiştir. Resulüllah'ın «Biraderim Musa'ya Allah rahmet etsin. Hızır'dan utandığına binaen bir dahi sual edersem bana refakat etme demese de bir az meksetmiş olsaydı daha pek çok acayib görürdü" buyurduğu mervidir.

Kehf 18:77

Vacip Tealâ ikinci muahadelerinderi sonra refakatlerini ve beyinlerinde cereyan eden muhavereleri beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzavi ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile müsafir olmak istedikleri karye; (Antakya) yahut (Eyle-i Basra) dır. Karye ahalisi misafir sevmediklerinden bunları misafir etmedikleri gibi karınlarını doyuracak ekmek de vermediler. Karnı aç olan misafirin ekmek istemesi meşru ve misafir kabul etmek insanlar arasında eski bir âdet olup kabul etmiyenlerin levmolunmaya şayan olduğuna bu âyet delâlet eder. Hızır'ın duvarı doğrulttuğunun keyfiyetinde ihtilâf varsa da esah olan duvarı eliyle harikulade olarak doğrultmasıdır. Yani elini duvara sürme-siyle duvar doğrulmuştur. Bu gibi harikalar tabiatın fevkinde bi-iznillâh olur şeylerdendir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa ile Hızır arasında cereyan eden üç meselenin hakikati; enbiya indinde ahkâmın, esbab-ı zahire üzerine bina olunması ve Allah'ın ihsan ettiği ilim icabı Hızır indinde esbab-ı hafiyye üzerine mubteni olmasıdır. Binaenaleyh; Hazreti Musa birinci meselenin zahirini bilâ izin gayrın mülkünde tasarruf ve ızrardan ibaret olup bu is'e caiz olmadığını nazar-ı jtibare alarak itiraz etmiş ve Hızır'da esbab-ı hakikiy-yeyi nazar-i itibare alarak gemiyi delmiştir. Gerçi gemiyi delmek sahiplerine zararsa da menfaatleri bilkülliye fevtolmamıştır. Ama gemi sağlam olsa ellerinden tamamen çıkacak ve zarar-ı külliye düçâr olacaklardı. Şu halde «İki zarar cem'olursa ehvenini ihtiyar etmek lâzımdır» kaidesine tevfikan zararın ehveni olan gemiyi delmek cihetini ihtiyar etmiştir. Diğer iki meselede dahi hâl böyledir. Her şeyin ledünniyâtına vakıf olmak ibâd için mümkün olmadığından ibâdın ahvalini ıslâh için nazil olan şeriatlerde muteber olan; esbab-ı zahiriyedir, esbab-ı hafiyye değildir. Binaenaleyh ibad; Esbab-ı zahiriyye üzerine ahkâmı bina etmekle mükellef olur, esbab-ı hafiyye aramakla mükellef değildir. Ama Allah'ın dilediği kuluna bazı hafâyayı bildirmesi umumun muttali' olmasını icabet-mez. İşte Hızır hazretleri de esbab-ı hafiyyeden bazısına muttali olan zevat cümlesindendir. Binaenaleyh; insan esbab-ı hafiyye aramakla mükellef olmadığı gibi mes'ul de olmaz.

Kehf 18:78

Vacip Tealâ ikinci muahadelerinderi sonra refakatlerini ve beyinlerinde cereyan eden muhavereleri beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzavi ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile müsafir olmak istedikleri karye; (Antakya) yahut (Eyle-i Basra) dır. Karye ahalisi misafir sevmediklerinden bunları misafir etmedikleri gibi karınlarını doyuracak ekmek de vermediler. Karnı aç olan misafirin ekmek istemesi meşru ve misafir kabul etmek insanlar arasında eski bir âdet olup kabul etmiyenlerin levmolunmaya şayan olduğuna bu âyet delâlet eder. Hızır'ın duvarı doğrulttuğunun keyfiyetinde ihtilâf varsa da esah olan duvarı eliyle harikulade olarak doğrultmasıdır. Yani elini duvara sürme-siyle duvar doğrulmuştur. Bu gibi harikalar tabiatın fevkinde bi-iznillâh olur şeylerdendir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa ile Hızır arasında cereyan eden üç meselenin hakikati; enbiya indinde ahkâmın, esbab-ı zahire üzerine bina olunması ve Allah'ın ihsan ettiği ilim icabı Hızır indinde esbab-ı hafiyye üzerine mubteni olmasıdır. Binaenaleyh; Hazreti Musa birinci meselenin zahirini bilâ izin gayrın mülkünde tasarruf ve ızrardan ibaret olup bu is'e caiz olmadığını nazar-ı jtibare alarak itiraz etmiş ve Hızır'da esbab-ı hakikiy-yeyi nazar-i itibare alarak gemiyi delmiştir. Gerçi gemiyi delmek sahiplerine zararsa da menfaatleri bilkülliye fevtolmamıştır. Ama gemi sağlam olsa ellerinden tamamen çıkacak ve zarar-ı külliye düçâr olacaklardı. Şu halde «İki zarar cem'olursa ehvenini ihtiyar etmek lâzımdır» kaidesine tevfikan zararın ehveni olan gemiyi delmek cihetini ihtiyar etmiştir. Diğer iki meselede dahi hâl böyledir. Her şeyin ledünniyâtına vakıf olmak ibâd için mümkün olmadığından ibâdın ahvalini ıslâh için nazil olan şeriatlerde muteber olan; esbab-ı zahiriyedir, esbab-ı hafiyye değildir. Binaenaleyh ibad; Esbab-ı zahiriyye üzerine ahkâmı bina etmekle mükellef olur, esbab-ı hafiyye aramakla mükellef değildir. Ama Allah'ın dilediği kuluna bazı hafâyayı bildirmesi umumun muttali' olmasını icabet-mez. İşte Hızır hazretleri de esbab-ı hafiyyeden bazısına muttali olan zevat cümlesindendir. Binaenaleyh; insan esbab-ı hafiyye aramakla mükellef olmadığı gibi mes'ul de olmaz.

Kehf 18:79

Vacip Tealâ üç meselede olan esbab-ı hafiyyeyi Hz. Musa Aleyhisselâma zikrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Gerçi gemiyi delmekle onlar hakkında zararsa da geminin bilkülliye ellerinden çıkmasına nisbetle ehven olduğundan gemiyi delmek haklarında aynı menfeat olmuştur. Hâzin, Ebussuud ve Kâzi'nin beyanlarına nazaran geminin sahipleri on kardeş olup beşi; kör, topal ve alîlülvücûd olarak otururlar, diğer beşi sağlam gemide işlerler hem kendilerini hem de alîl olan kardeşlerini besledikleri mervîdir. Bu âyet; elinde bir miktar malı olup fakat zengin olmıyan kimseye miskin demek caiz olduğuna delâlet eder. Zira geminin sahiplerini Cenab-ı Hak miskin unvanıyla irad etmiştir.

Kehf 18:80

Vacip Tealâ ikinci meselenin sebeb-i hafiyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Gerçi çocuğun katlölunduğu zaman katlini icabedef kusuru yoksa da baliğ olduğunda bir çok mefsedette ve bilhassa ebeveyninin küfürlerine sebep olacağım bildiği için Cenab-ı Hak katlini emretmiştir. Katlo-lunan çocuktan daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuğu onun yerine ihsan edeceğini vaadetmiş ve rivayet-i mevsukaya nazaran bu çocuk katlolunduktan sonra Allahü Tealâ onlara bir kız vermiş ve o kız bir nebiye nikahlanmış ve ondan bir nebi meydana gele-.; rek o nebi sayesinde büyük bir ümmet ihtida etmiştir.

Kehf 18:81

Vacip Tealâ ikinci meselenin sebeb-i hafiyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Gerçi çocuğun katlölunduğu zaman katlini icabedef kusuru yoksa da baliğ olduğunda bir çok mefsedette ve bilhassa ebeveyninin küfürlerine sebep olacağım bildiği için Cenab-ı Hak katlini emretmiştir. Katlo-lunan çocuktan daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuğu onun yerine ihsan edeceğini vaadetmiş ve rivayet-i mevsukaya nazaran bu çocuk katlolunduktan sonra Allahü Tealâ onlara bir kız vermiş ve o kız bir nebiye nikahlanmış ve ondan bir nebi meydana gele-.; rek o nebi sayesinde büyük bir ümmet ihtida etmiştir.

Kehf 18:82

Vacip Tealâ üçüncü meselenin sebeb-i hafisini beyan etmek üzere buyuruyor. Gerçi duvarı doğrultmakta benim çektiğim meşakkat bana zarardır velâkin onların hazinelerinin zayi olması daha ziyade zarar olduğundan enven-i zarar olan meşakkatle emrolundum. demekle Hızır, Hz. Musa'ya refakatinde vukubulan hadisatm esbâb-ı hafiyyesini alâvec-hittafsîl beyan buyurmuştur. Kâzi ve Hâzin'in beyanları veçhile yetimlerin isimleri (Asrum) ve (Sureym) ve pederlerinin ismi de (Kâşih) veyahut (Dah-besun) dur. Kenzle murad; altından bir levhadır ki onda «kadere iman edip de hadisata mahzun olan kimseye ve rızka iman edip de meşakkat çekene ve mevte iman edip de ferah ve sürür edene ve yevm-i kıyamette hesaba iman edip de gaflet edene ve dünyanın inkılâbını bilip de itimad edene ben teaccüp ederim ibaresi» yazılıdır denilmişse de esah olan kenzle murad; altından ve gümüşten bir definedir. Zira Kenz; maldan hazineye ilhak olunmak mütearefdir. Mütearefin hilafını ihtiyara hacet olmadığı gibi hilafım irtikâba bir delil de yoktur. Binaenaleyh; mütearef olan hazine manâsına olması evlâ ve esahtır. Bu âyette yetimlerin hazinelerinin hıfzına sebep; pederlerinin salahı olduğuna işaret vardır. Çünkü; salih bir kimsenin sebebine evlâdı ve evlâdının evlâdı, kavm ü kabilesi ve hatta komşularının o salih olan kimse içlerinde bulundukça mahfuz kalacaklarına dair bir çok eserler vardır. Zira; sevdiği bir kimse sayesinde bazı kullarını Cenab-ı Hakkın sayebân etmesi baîd bir şey değildir. Nasıl ki padişahın mukarribi olan bir kimsenin tarafları onun sayesinde sayebân olurlar. İşte Allahü Tealâ da sevdiği kulunun evlâd ü ahfadını himaye edeceğine bu âyet delâlet etmektedir. Esbab-ı hafiyyeyi beyanda Hızır Cenab-ı Hakka karşı hüsnü edebe riayet etmiştir. Çünkü; birinci meselede gemiyi ayıplamayı kendi nefsine nisbet ve ikinci meselede çocuğu da katli kendine ve çocuğun yerine hayırlı bir bedel icadını Allahü Tealâ'ya isnad ve üçüncü meselede yetimlerin hukukunu muhafazayı Allah'a isnat etti. Zira; pederlerinin salahı sebebiyle evlâdı muhafaza ancak Allah'a mahsustur. Hızır'ın nebi veya velî olmasında ihtilâf olup deliller yekdiğerine taarruz ettiğinden bir tarafa kat'î hüküm yoktur. Hızır vefat etti mi berhayat mıdır? Burasına da kat'î delil yoktur. Bazı ulemâ «Diridir, senede bir defa hac mevsiminde (Minâ) da içtima eder» demişler ise de bizim için demek daha evlâdır. İşte Cenab-ı Hak Hızır'la Musa Aleyhisselâm arasında cereyan eden bu vak'ayı beyanla Ümmet-i Muhammediyeyi bir çok esrara vakıf kılmış ve zahirde zarar gibi görünen hâdiselerin batında bir çok hikmetleri ve menfeatleri mutazammın olduğuna itikat etmek lâzım olduğunu ve ölmüş balığın dirilrnesiyle hasrın vukuuna ve insanların dirileceğine inanmak ve ilim için meşakkat çekmek ve mesafe-i baîdeye seyr ü sefer etmek lâzım olduğunu anlatmıştır. Hulasa; bir insan kendi ilmine teaccüp etmemek, zahirde iyi görmediği şeye derhal itiraz eylememek, o şeyde bir çok menfaat ve esrar-ı hafiyye olduğunu düşünmek, tahsil-i ilmiçin seyr ü seferi ihtiyarla meşakkata tahammül ve muallime karşı son derece tevazu etmek, muallimin huzurunda sözüne dikkat eylemek ve tilmizden vaki olan kusur üzerine derhaİ muahazeye kıyam etmemek emr-i meşru olduğu bu kıssadan müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:83

Vacip Tealâ Hızır'la Musa Aleyhisselâmın refakatinde vaki olan bazı acayibi beyandan sonra (İskender) in ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Ekrem! Yehûd, Nasârâ ve müşrikler tarafından imtihan suretiyle Zülkarneyn'in ahvalinden sana sual ederler. Sen onlara cevapta «İskender'in ahvalini mutazammın taraf-ı İlâhîden varid olan Kur'an'ı ben size tilâvet ederim» demekle cevap vereceğini vaad et. Zira; biz lutfumuzla onu yer yüzünde tasarrufa kaadir kıldık, istediği matlubuna vasıl olmak için onun istediği her şeye sebep halkettik, her nevi sebebi biz ona verdik, o da her ne zaman bir şey murad ederse o şeyin sebebine ittiba etti ve arzusuna vasıl oldu. (İskender) in Rum milletinden (Felikos) un oğlu olmasına dair bazı tarihte beyan olunan rivayet yanlıştır. Zira âyette beyan olunan İskender; Hz. İbrahim zamanında Yemen'de (Himyer) kabilesinden salih bir kimsedir. Ona salahı sebebiyle Allahü Tealâ her muradını vermiştir. Hatta gece ve gündüz İskender için müsavi ve yer yüzünde yürümek onun için gayet kolay olduğu Hz., Ali'den mervîdir. Rumiyülasıl olan (İskender) (Aristo) nun tilmizlerinden bir racül-ü facirdir. Gerçi bir çok yerleri memalikine rabıtla taht-ı teshirine almışsa da Kur'an'da beyan olunan ve Cenab-ı Hakkın sena ettiği (İskender), bu değildir. İskender'in memalik-i mağrib ve meşrik cihetlerine imtidad ettiğinden Zülkarneyn denilmiştir. Yahut tacında mücevheratla musanna' iki boynuz olduğundan Zülkarneyn denilmiştir. Ömrünün bin otuza baliğ olduğu meividir. Çünkü; dünyanın her tarafım gezmesi ve bir çok şehirler ve kasabalar bina etmesi Ömrünün gayet uzun olmasına delâlet eder. Zira; Bu kadar memaliki dolaşmak ve yed-i kabzına almak az zamanda olur bir şey değildir.

Kehf 18:84

Vacip Tealâ Hızır'la Musa Aleyhisselâmın refakatinde vaki olan bazı acayibi beyandan sonra (İskender) in ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Ekrem! Yehûd, Nasârâ ve müşrikler tarafından imtihan suretiyle Zülkarneyn'in ahvalinden sana sual ederler. Sen onlara cevapta «İskender'in ahvalini mutazammın taraf-ı İlâhîden varid olan Kur'an'ı ben size tilâvet ederim» demekle cevap vereceğini vaad et. Zira; biz lutfumuzla onu yer yüzünde tasarrufa kaadir kıldık, istediği matlubuna vasıl olmak için onun istediği her şeye sebep halkettik, her nevi sebebi biz ona verdik, o da her ne zaman bir şey murad ederse o şeyin sebebine ittiba etti ve arzusuna vasıl oldu. (İskender) in Rum milletinden (Felikos) un oğlu olmasına dair bazı tarihte beyan olunan rivayet yanlıştır. Zira âyette beyan olunan İskender; Hz. İbrahim zamanında Yemen'de (Himyer) kabilesinden salih bir kimsedir. Ona salahı sebebiyle Allahü Tealâ her muradını vermiştir. Hatta gece ve gündüz İskender için müsavi ve yer yüzünde yürümek onun için gayet kolay olduğu Hz., Ali'den mervîdir. Rumiyülasıl olan (İskender) (Aristo) nun tilmizlerinden bir racül-ü facirdir. Gerçi bir çok yerleri memalikine rabıtla taht-ı teshirine almışsa da Kur'an'da beyan olunan ve Cenab-ı Hakkın sena ettiği (İskender), bu değildir. İskender'in memalik-i mağrib ve meşrik cihetlerine imtidad ettiğinden Zülkarneyn denilmiştir. Yahut tacında mücevheratla musanna' iki boynuz olduğundan Zülkarneyn denilmiştir. Ömrünün bin otuza baliğ olduğu meividir. Çünkü; dünyanın her tarafım gezmesi ve bir çok şehirler ve kasabalar bina etmesi Ömrünün gayet uzun olmasına delâlet eder. Zira; Bu kadar memaliki dolaşmak ve yed-i kabzına almak az zamanda olur bir şey değildir.

Kehf 18:85

Vacip Tealâ Hızır'la Musa Aleyhisselâmın refakatinde vaki olan bazı acayibi beyandan sonra (İskender) in ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Ekrem! Yehûd, Nasârâ ve müşrikler tarafından imtihan suretiyle Zülkarneyn'in ahvalinden sana sual ederler. Sen onlara cevapta «İskender'in ahvalini mutazammın taraf-ı İlâhîden varid olan Kur'an'ı ben size tilâvet ederim» demekle cevap vereceğini vaad et. Zira; biz lutfumuzla onu yer yüzünde tasarrufa kaadir kıldık, istediği matlubuna vasıl olmak için onun istediği her şeye sebep halkettik, her nevi sebebi biz ona verdik, o da her ne zaman bir şey murad ederse o şeyin sebebine ittiba etti ve arzusuna vasıl oldu. (İskender) in Rum milletinden (Felikos) un oğlu olmasına dair bazı tarihte beyan olunan rivayet yanlıştır. Zira âyette beyan olunan İskender; Hz. İbrahim zamanında Yemen'de (Himyer) kabilesinden salih bir kimsedir. Ona salahı sebebiyle Allahü Tealâ her muradını vermiştir. Hatta gece ve gündüz İskender için müsavi ve yer yüzünde yürümek onun için gayet kolay olduğu Hz., Ali'den mervîdir. Rumiyülasıl olan (İskender) (Aristo) nun tilmizlerinden bir racül-ü facirdir. Gerçi bir çok yerleri memalikine rabıtla taht-ı teshirine almışsa da Kur'an'da beyan olunan ve Cenab-ı Hakkın sena ettiği (İskender), bu değildir. İskender'in memalik-i mağrib ve meşrik cihetlerine imtidad ettiğinden Zülkarneyn denilmiştir. Yahut tacında mücevheratla musanna' iki boynuz olduğundan Zülkarneyn denilmiştir. Ömrünün bin otuza baliğ olduğu meividir. Çünkü; dünyanın her tarafım gezmesi ve bir çok şehirler ve kasabalar bina etmesi Ömrünün gayet uzun olmasına delâlet eder. Zira; Bu kadar memaliki dolaşmak ve yed-i kabzına almak az zamanda olur bir şey değildir.

Kehf 18:86

Vacip Tealâ İskender'in ahvalinden mağrib cihetine seyr ü sefer ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz (Zülkarneyn) e kudret verip her şeyin sebebini halkedince (Zülkarneyn) güneşin indiği yere vardığında güneşi çamurla karışık su yani balçık içinde iner gördü ve çamurla karışmış bir pınardan gurup eder buldu ki «Bahr-i muhit sahiline varınca güneşi su içinde gurup eder gördü» demektir. O güneşin indiği yerde bir kavim buldu ki onlar sânii inkâr eder kâfirlerdi. Binaenaleyh; biz Zülkarneyn'e «İstersen onlara azap ve istersen onlar hakkında bir güzel tarîk ittihaz eder imana davet ve irşad edersin» dedik ve bu minval üzere biz (İskender) i muhayyer kılınca İskender adalet ve insafı iltizam ederek dedi ki «Ben evvelen onları imana davet ve kelime-i tevhidi telkin ederim. Benim davetim üzerine şol kimseler ki davete icabetten imtina ve me'lûf olduğu küfre ısrar, heva ve hevesine ittiba ile nefsine zulmetti. Biz onu küfründen dolayı elbette katletmekle azabederiz. Bizim katlimizden sonra Rabbma recldolunur. Binaenaleyh; Rabbı da ehl-i dünyaca malûm olmadık ve emsali görülmedik şiddetli azabla azap eder. Ama şol kimse ki bizim davetimize icabetle iman etti ve imanın muktezası olan amel-i salihi işledi. Biz onun halini İslah ederiz ye âhirette iman ve ameline mükâfat olarak onun için güzel ceza ve derecât-ı aliyât vardır, biz ona emrimizden gayet kolay olanları söyler, güzel muamele ederiz, suhulet gösterir, işini kolay kılarız» demekle İskender o kavme iki tarik gösterdi ki neticesi ya iman veyahut kılıçtır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İskender'in emrinden suhuIetle murad; zekât, haraç vesair tekâlifte kolaylık göstereceğini vaaddir. Mağrib le murad; günün indiği yerden mamurenin tükendiği mahâldir. «Güneşi çamurla karışmış sudan indiğini gördü» demek denizde bulunan kimsenin güneşi sudan iner gördüğü gibi «Bahr-ı muhit sahilinden İskender güneşi balçıktan iner gibi gördü» demektir, yoksa hakikatte balçıkla karışık sudan indi demek manâsına değildir. Çünkü; kürei şems kürei arzdan yüz altmış nis-betinde büyük olduğu ehl-i rasad indinde tahmin olunmaktadır. Şu halde bütün arz şemse vâsi' olamaz ki arzın bir cüz'ü vâsi olsun ve arzın bir tarafından günün inmesi diğer tarafından doğnıasıdır. Zira; bir tarafta nısfınnehâr olursa öbür tarafta gece yarısı oiur. Ve kezalik bir tarafta gündüz olursa diğer tarafta gece olduğu sabittir. Binaenaleyh; Her memleketin tuluu ve gurubu o memleketin vazi-at-i coğrafîsine tabidir ki bazı beldenin* güneşi dağdan, bazısının ovadan, bazısının da sudan indiği görülür. İşte İskender de mağrib cihetinde güneşi çamurla karışmış sudan iner gördüğünü bu âyetle Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. İskender'in Nebi veya Velî olduğu hakkında ihtilâf vardır. «Nebidir» diyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hak bu âyette Zülkarneyne hitab ve nida ettiğini beyan etmiştir. «Cenab-ı Hakkın hitabı vahyile olur. Vahiy ise Enbiyaya mahsus olduğundan bu âyet İskender'in Nebi olduğuna delâlet eder» dediler. İskender'in Veli olduğunu beyan edenler «Bu âyette nida ile murad; ilhamdır veyahut zamanında bulunan Nebi vasıtasiyle nida olundu» dediler İskender'in mağrib cihetinde ta'zîb veya irşad ile memur olduğu kavmin libasları, hayvanat-ı vahşiyenin derileri ve taamları ise denizde yaşayan hayvanların etleri olup akvam-ı vahşiyeden küfürle me'lûf oldukları Kâzi'nin cümle-i beyanmdandır.

Kehf 18:87

Vacip Tealâ İskender'in ahvalinden mağrib cihetine seyr ü sefer ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz (Zülkarneyn) e kudret verip her şeyin sebebini halkedince (Zülkarneyn) güneşin indiği yere vardığında güneşi çamurla karışık su yani balçık içinde iner gördü ve çamurla karışmış bir pınardan gurup eder buldu ki «Bahr-i muhit sahiline varınca güneşi su içinde gurup eder gördü» demektir. O güneşin indiği yerde bir kavim buldu ki onlar sânii inkâr eder kâfirlerdi. Binaenaleyh; biz Zülkarneyn'e «İstersen onlara azap ve istersen onlar hakkında bir güzel tarîk ittihaz eder imana davet ve irşad edersin» dedik ve bu minval üzere biz (İskender) i muhayyer kılınca İskender adalet ve insafı iltizam ederek dedi ki «Ben evvelen onları imana davet ve kelime-i tevhidi telkin ederim. Benim davetim üzerine şol kimseler ki davete icabetten imtina ve me'lûf olduğu küfre ısrar, heva ve hevesine ittiba ile nefsine zulmetti. Biz onu küfründen dolayı elbette katletmekle azabederiz. Bizim katlimizden sonra Rabbma recldolunur. Binaenaleyh; Rabbı da ehl-i dünyaca malûm olmadık ve emsali görülmedik şiddetli azabla azap eder. Ama şol kimse ki bizim davetimize icabetle iman etti ve imanın muktezası olan amel-i salihi işledi. Biz onun halini İslah ederiz ye âhirette iman ve ameline mükâfat olarak onun için güzel ceza ve derecât-ı aliyât vardır, biz ona emrimizden gayet kolay olanları söyler, güzel muamele ederiz, suhulet gösterir, işini kolay kılarız» demekle İskender o kavme iki tarik gösterdi ki neticesi ya iman veyahut kılıçtır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İskender'in emrinden suhuIetle murad; zekât, haraç vesair tekâlifte kolaylık göstereceğini vaaddir. Mağrib le murad; günün indiği yerden mamurenin tükendiği mahâldir. «Güneşi çamurla karışmış sudan indiğini gördü» demek denizde bulunan kimsenin güneşi sudan iner gördüğü gibi «Bahr-ı muhit sahilinden İskender güneşi balçıktan iner gibi gördü» demektir, yoksa hakikatte balçıkla karışık sudan indi demek manâsına değildir. Çünkü; kürei şems kürei arzdan yüz altmış nis-betinde büyük olduğu ehl-i rasad indinde tahmin olunmaktadır. Şu halde bütün arz şemse vâsi' olamaz ki arzın bir cüz'ü vâsi olsun ve arzın bir tarafından günün inmesi diğer tarafından doğnıasıdır. Zira; bir tarafta nısfınnehâr olursa öbür tarafta gece yarısı oiur. Ve kezalik bir tarafta gündüz olursa diğer tarafta gece olduğu sabittir. Binaenaleyh; Her memleketin tuluu ve gurubu o memleketin vazi-at-i coğrafîsine tabidir ki bazı beldenin* güneşi dağdan, bazısının ovadan, bazısının da sudan indiği görülür. İşte İskender de mağrib cihetinde güneşi çamurla karışmış sudan iner gördüğünü bu âyetle Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. İskender'in Nebi veya Velî olduğu hakkında ihtilâf vardır. «Nebidir» diyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hak bu âyette Zülkarneyne hitab ve nida ettiğini beyan etmiştir. «Cenab-ı Hakkın hitabı vahyile olur. Vahiy ise Enbiyaya mahsus olduğundan bu âyet İskender'in Nebi olduğuna delâlet eder» dediler. İskender'in Veli olduğunu beyan edenler «Bu âyette nida ile murad; ilhamdır veyahut zamanında bulunan Nebi vasıtasiyle nida olundu» dediler İskender'in mağrib cihetinde ta'zîb veya irşad ile memur olduğu kavmin libasları, hayvanat-ı vahşiyenin derileri ve taamları ise denizde yaşayan hayvanların etleri olup akvam-ı vahşiyeden küfürle me'lûf oldukları Kâzi'nin cümle-i beyanmdandır.

Kehf 18:88

Vacip Tealâ İskender'in ahvalinden mağrib cihetine seyr ü sefer ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz (Zülkarneyn) e kudret verip her şeyin sebebini halkedince (Zülkarneyn) güneşin indiği yere vardığında güneşi çamurla karışık su yani balçık içinde iner gördü ve çamurla karışmış bir pınardan gurup eder buldu ki «Bahr-i muhit sahiline varınca güneşi su içinde gurup eder gördü» demektir. O güneşin indiği yerde bir kavim buldu ki onlar sânii inkâr eder kâfirlerdi. Binaenaleyh; biz Zülkarneyn'e «İstersen onlara azap ve istersen onlar hakkında bir güzel tarîk ittihaz eder imana davet ve irşad edersin» dedik ve bu minval üzere biz (İskender) i muhayyer kılınca İskender adalet ve insafı iltizam ederek dedi ki «Ben evvelen onları imana davet ve kelime-i tevhidi telkin ederim. Benim davetim üzerine şol kimseler ki davete icabetten imtina ve me'lûf olduğu küfre ısrar, heva ve hevesine ittiba ile nefsine zulmetti. Biz onu küfründen dolayı elbette katletmekle azabederiz. Bizim katlimizden sonra Rabbma recldolunur. Binaenaleyh; Rabbı da ehl-i dünyaca malûm olmadık ve emsali görülmedik şiddetli azabla azap eder. Ama şol kimse ki bizim davetimize icabetle iman etti ve imanın muktezası olan amel-i salihi işledi. Biz onun halini İslah ederiz ye âhirette iman ve ameline mükâfat olarak onun için güzel ceza ve derecât-ı aliyât vardır, biz ona emrimizden gayet kolay olanları söyler, güzel muamele ederiz, suhulet gösterir, işini kolay kılarız» demekle İskender o kavme iki tarik gösterdi ki neticesi ya iman veyahut kılıçtır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İskender'in emrinden suhuIetle murad; zekât, haraç vesair tekâlifte kolaylık göstereceğini vaaddir. Mağrib le murad; günün indiği yerden mamurenin tükendiği mahâldir. «Güneşi çamurla karışmış sudan indiğini gördü» demek denizde bulunan kimsenin güneşi sudan iner gördüğü gibi «Bahr-ı muhit sahilinden İskender güneşi balçıktan iner gibi gördü» demektir, yoksa hakikatte balçıkla karışık sudan indi demek manâsına değildir. Çünkü; kürei şems kürei arzdan yüz altmış nis-betinde büyük olduğu ehl-i rasad indinde tahmin olunmaktadır. Şu halde bütün arz şemse vâsi' olamaz ki arzın bir cüz'ü vâsi olsun ve arzın bir tarafından günün inmesi diğer tarafından doğnıasıdır. Zira; bir tarafta nısfınnehâr olursa öbür tarafta gece yarısı oiur. Ve kezalik bir tarafta gündüz olursa diğer tarafta gece olduğu sabittir. Binaenaleyh; Her memleketin tuluu ve gurubu o memleketin vazi-at-i coğrafîsine tabidir ki bazı beldenin* güneşi dağdan, bazısının ovadan, bazısının da sudan indiği görülür. İşte İskender de mağrib cihetinde güneşi çamurla karışmış sudan iner gördüğünü bu âyetle Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. İskender'in Nebi veya Velî olduğu hakkında ihtilâf vardır. «Nebidir» diyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hak bu âyette Zülkarneyne hitab ve nida ettiğini beyan etmiştir. «Cenab-ı Hakkın hitabı vahyile olur. Vahiy ise Enbiyaya mahsus olduğundan bu âyet İskender'in Nebi olduğuna delâlet eder» dediler. İskender'in Veli olduğunu beyan edenler «Bu âyette nida ile murad; ilhamdır veyahut zamanında bulunan Nebi vasıtasiyle nida olundu» dediler İskender'in mağrib cihetinde ta'zîb veya irşad ile memur olduğu kavmin libasları, hayvanat-ı vahşiyenin derileri ve taamları ise denizde yaşayan hayvanların etleri olup akvam-ı vahşiyeden küfürle me'lûf oldukları Kâzi'nin cümle-i beyanmdandır.

Kehf 18:89

Vacip Tealâ (İskender) in mağrib cihetine gittiğini beyandan sonra meşrık cihetine gittiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; güneş doğunca derhal onların üzerine doğar arada dağ, tepe ve ağaç vesaire gibi bir hâil yoktur.

Kehf 18:90

Vacip Tealâ (İskender) in mağrib cihetine gittiğini beyandan sonra meşrık cihetine gittiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; güneş doğunca derhal onların üzerine doğar arada dağ, tepe ve ağaç vesaire gibi bir hâil yoktur.

Kehf 18:91

Binaenaleyh; İskender'in askerini, alât-ı harbini, celadet ve şeceatini bildiğimiz gibi İskender'e düşmanlarının hallerini haber verdik ve İskender galebe ederek mağrib ahalisi gibi meşrik ahalisini dahi imana davetle kâvanin-i şer'iyeyi vaz'etti, onları da irşadla hüsn-ü hale nail ve ni'meti imanla mütenaim kıldı. Nimetuüah Efendinin beyanı veçhile meşrik ahalisi gayet şeci' ve umur-u harpte mahir, alât-ı harpte ve eslihada o zamanda mevcut akvamın kâffesine faik ve harp için hazırlıkları ve nüfusları pek çok olduğu halde Cenab-ı Hak onların hile ve desiselerini İskender'e bildirdi. Binaenaleyh; İskender'in askeri az olduğu halde onlara galebe etti ve imana davetle irşada çalıştı ve kavanin-i şer'-iyyeyi vaz' u tesise muvaffak oldu. «İskender indinde olan liyakat e salâhiyet sebebiyle biz onu haberle ihata ettik, yani her şeyden haberdâr ettik» demektir ki «İskender'e kudret verip şarka ve garbe malik kıldığımızda biz onun bu mülke sahip olup istiklâl üzere tasarrufa liyakatini muhakkak olarak bildik» demektir. «İskender'in ehl-i meşrıkla hali ehl-i mağrible hali gibi oldu. Zira; her iki kavimde zalimlere azap ve müminlere ihsanla hükmetti ve mağrib cihetinden esbaba nasıl tevessül ettiyse meşrik cihetinde dahi öylece tevessül etti» demektir. zamiri matla-ı şemse raci' olduğuna nazaran manâyı nazım:

Kehf 18:92

demektir. Vacip Tealâ İskender'in mağribe ve nıeşrika vuslat için esbaba tabi olduğunu beyandan sonra şimal cihetine atf-i nazar ederek vuslat için esbaba tevessül ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onların ifsadatından canımız yandı. Çünkü; enva-ı haşarat ve fesadâti ikaa' malımızı nehb ü garât ve canımızı kati ü ifna ederler. Bunların şerrinden bizi kurtar» demekle istirhamda bulundular. İskender bu kavme vasıl olunca tercüman vasıtasiyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün halinden şikâyet ve tezallüm ettiler, onların belâsından kurtulmak için masrafa tahammül edeceklerini beyanla İskender'in kuvvetinden istifade etmek istediler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Ye'cüc ve Me'cüc iki kabile olup Hz. Nuh'un oğlu (Yafes) evlâdmdandırlar. Bunlar arazi-i Türkü ifsat için bahardan çıkarlar, asla yeşillik bırakmaz yerler. Hayvanlarına yedirirler, güz gelince ahalinin elinde bulunan hasılatı çalar, çarpar, alır, memleketlerine çekilir giderler. Hatta galebe ettikleri insanları öldürmekten dahi çekinmezler bir takım insan suretinde yırtıcı hayvanat kabilinden facir kimselerdir. Ahalinin şikâyeti üzerine İskender set yapmakla ahaliyi, onların iras ettikleri hasarlarından kurtarmakla selâmete çıkmışlardır. Seddeyn ; iki dağ demektir. Zülkarneyn'in binası bu iki dağın arasında vuku bulmuştur. Bu dağların Türkistan'ın nihayetinde olduğu Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin cümlei beyanatlarındandır.

Kehf 18:93

demektir. Vacip Tealâ İskender'in mağribe ve nıeşrika vuslat için esbaba tabi olduğunu beyandan sonra şimal cihetine atf-i nazar ederek vuslat için esbaba tevessül ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onların ifsadatından canımız yandı. Çünkü; enva-ı haşarat ve fesadâti ikaa' malımızı nehb ü garât ve canımızı kati ü ifna ederler. Bunların şerrinden bizi kurtar» demekle istirhamda bulundular. İskender bu kavme vasıl olunca tercüman vasıtasiyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün halinden şikâyet ve tezallüm ettiler, onların belâsından kurtulmak için masrafa tahammül edeceklerini beyanla İskender'in kuvvetinden istifade etmek istediler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Ye'cüc ve Me'cüc iki kabile olup Hz. Nuh'un oğlu (Yafes) evlâdmdandırlar. Bunlar arazi-i Türkü ifsat için bahardan çıkarlar, asla yeşillik bırakmaz yerler. Hayvanlarına yedirirler, güz gelince ahalinin elinde bulunan hasılatı çalar, çarpar, alır, memleketlerine çekilir giderler. Hatta galebe ettikleri insanları öldürmekten dahi çekinmezler bir takım insan suretinde yırtıcı hayvanat kabilinden facir kimselerdir. Ahalinin şikâyeti üzerine İskender set yapmakla ahaliyi, onların iras ettikleri hasarlarından kurtarmakla selâmete çıkmışlardır. Seddeyn ; iki dağ demektir. Zülkarneyn'in binası bu iki dağın arasında vuku bulmuştur. Bu dağların Türkistan'ın nihayetinde olduğu Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin cümlei beyanatlarındandır.

Kehf 18:94

demektir. Vacip Tealâ İskender'in mağribe ve nıeşrika vuslat için esbaba tabi olduğunu beyandan sonra şimal cihetine atf-i nazar ederek vuslat için esbaba tevessül ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onların ifsadatından canımız yandı. Çünkü; enva-ı haşarat ve fesadâti ikaa' malımızı nehb ü garât ve canımızı kati ü ifna ederler. Bunların şerrinden bizi kurtar» demekle istirhamda bulundular. İskender bu kavme vasıl olunca tercüman vasıtasiyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün halinden şikâyet ve tezallüm ettiler, onların belâsından kurtulmak için masrafa tahammül edeceklerini beyanla İskender'in kuvvetinden istifade etmek istediler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Ye'cüc ve Me'cüc iki kabile olup Hz. Nuh'un oğlu (Yafes) evlâdmdandırlar. Bunlar arazi-i Türkü ifsat için bahardan çıkarlar, asla yeşillik bırakmaz yerler. Hayvanlarına yedirirler, güz gelince ahalinin elinde bulunan hasılatı çalar, çarpar, alır, memleketlerine çekilir giderler. Hatta galebe ettikleri insanları öldürmekten dahi çekinmezler bir takım insan suretinde yırtıcı hayvanat kabilinden facir kimselerdir. Ahalinin şikâyeti üzerine İskender set yapmakla ahaliyi, onların iras ettikleri hasarlarından kurtarmakla selâmete çıkmışlardır. Seddeyn ; iki dağ demektir. Zülkarneyn'in binası bu iki dağın arasında vuku bulmuştur. Bu dağların Türkistan'ın nihayetinde olduğu Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin cümlei beyanatlarındandır.

Kehf 18:95

Vacip Tealâ şimal ahalisinin İskender'e ilticaları üzerine İs kender'in cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. hâciz-i hasın yani muhkem bir duvar demektir ki setten daha büyük ve sağlamdır. Şu halde İskender onların istediklerini ziyadesiyle kabul etmiştir. Yani «Ben size metin bir duvar yapayım ki dünyanın ahirine kadar tahrib olunmasın» demektir. Hâzin'in beyanına nazaran kuvvetle murad; amele ve erbab-ı san*atın sanatları ve ahalinin bedenleriyle hizmetleridir.

Kehf 18:96

Vacip Tealâ İskender'in nâsa «Kuvvetinizle yardım edin» dedikten sonra kuvveti tarif ettiğini beyan etmek üzere iradettiği nutkunu alâtarikilhikâye beyan zımnında buyuruyor. ve etrafa konulmuş körüklerle her taraftan üfürülmesine emir verdi.

Kehf 18:97

Yani; İskender nâsla Ye'cüc ve Me'^üc arasında bir set yapmak vadedince nasa şeddin edevatını hazırlamakla emretti ve dedi ki «Getirin bana demir külçelerini». Nâs İskender'in emri veçhile demir külçelerini getirdiler hatta dağın arası demir külçeleriyle dolduğunda dedi ki «Üfürün körüklerle». Nâs körüklerle her taraftan üfürdüler. Hatta demirler .ve demirlerin arasına konmuş olan odunlar ateş oldu. Bunun üzerine İskender «Getirin bana erimiş tunçları dökeyim onun üzerine dedi. Tunçları döktüler. Binaenaleyh; Ye'cüc ve Me'cüc dağın üzerine çıkmaya ve dağı delmeye kaadir olamadılar. Ni'metullah Efendi, ve Medarik'in beyanları veçhile İskender yapacağı şeddin temelini suya kadar kazdırıp temeli bakır ve demirle yaptıktan sonra yerin yüzüne çıkınca altına odun ve kömür ve üstüne demir döşemek suretiyle iki dağın arasındaki dereleri dağların irtifama kadar âyette beyan olunduğu veçhile müsavi kıldıktan sonra etrafından uzun borulu körüklerle ateşi yakmaya ve demiri eritmeye başladı. Şiddetli körüklemekle ateş yandı. Tamamen dağların arası ateş olup demir ateş gibi kızardıktan sonra demir külçelerinin aralarındaki boşlukları kapatmak üzere hariçte erimiş ve hazırlanmış tunçları, tunçtan yapılmış uzun oluklar va-sıtasiyle nehirlerde akan su gibi tuncu demirler üzerine dökmek suretiyle demirlerin aralarındaki boşlukları kapattı. Binaenaleyh; iki dağ arasında, Ye'cüc ve Me'cüc'le Türk arazisi arasında olan tarik-ı muvasalâtı kesti. Ondan sonra dağ başina çıkmak veya delip geçmek suretiyle onların yol bulamadıklarına bu âyet delâlet eder. İşte şu zamanda görülmüş olan sanatlara nazar edildiğinde bu gibi büyük körüklere uzun borular takmak ve uzak mesafeden üfü-rülmek suretiyle demirleri yumuşatacak ateşlerin yanmasıyla demirlerin ateş gibi kızarması ve. erimiş tunçları aralarında olan boşlukları doldurmak için dökmesi baîd addolunamaz. Bahusus zamanımızda kırk ikilik topların ve vapurların kazanlarının ve daha cesîm şeylerin döküldüğünü görünce İskender'in set için ihzara-tmda, mühim alât ve edevatıyla şeddi bina ettiğinde şüphe olunamaz. Züber ; büyük demir parçasıdır. İskender'in evvelce «Sizin vereceğiniz harca ihtiyacım yok» demesine mukabil halktan demir parçaları istemesi yekdiğerine münafî değildir. Zira hare; İskender'e mülk olmak üzere verilecek şeydir. Demir ve tunç ise inşa olunan şedde muavenet kabilinden olduğu cihetle «Harca ihtiyacım yok» demek lâzım gelmediği Beyzâvî'nin cümle-i beyanın-dandır. Hulâsa; Zülkarneyn'in Ye'cüc ve Me'cüc'ün müruruna mani olacak bir sed yapmak için nâsa demir külçeler getirmelerini emrettiği ve demir külçelerin aralarını odun ve kömür gibi alât-ı nariyeyle doldurup iki dağın arasını dağların irtifaına müsavi kıldığında etrafa kurdurmuş olduğu körüklerle üfürülmesini emrettiği hatta o körükler demiri ateş gibi kıldığında «Getirin bana erimiş tunçları dökeyim bunun üzerine» dediği ve iki dağın arası dağlarla beraber yekpare demirle tunçtan yapılmış bir kale olduğu ve bunun üzerine Ye'çüc ve Me'cüc'ün dağın üzerine çıkmak veyahut delmek suretiyle geçmeğe kaadir olamadıkları bu âyetten vnüste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Kehf 18:98

Vacip Tealâ İskender'in şeddi bina ettiğini beyandan sonra şükür makamında irad ettiği nutkunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zülkarneyn bu sözleriyle şükrünü edâ ve şeddin kuvvet ve metanetini beyan etti. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın, verdiği ni'metin şükrünü edâ vacip olduğu gibi insanın yapmış olduğu bir işin iyiliğinden bahsin cevazına da bu âyet delâlet eder. Tefsir-i Hâzin'de (Ebu Hüreyre) hazretlerinden rivayet olunan bir hadiste Resulüllah'ın «Ye'cüc ve Me'cüc'ün kıyametin öncesinde şeddi delerek çıkacaklarını ve arz üzerinde bir çok ifsadât yapacaklarını ve önlerine gelen ekser bilâdı tahrip edeceklerini» beyan buyurduğu mervidir. t İskender'in şeddi kafidir. Ye'cüc ve Me'cüc isminde insanlardan iki taife olduğu dahi kafidir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'da her ikisini de suret-i kafiyede beyan etmiştir. Binaenaleyh; bunları inkâr; sarahat-ı Kur'an'i inkâr olduğu cihetle küfürdür. Fakat sedd-i İskender'in keşfolunması ciheti gelince : Elyevm böyle bir keş-fiyât yoktur. Şeddin mahalline de gelince: kutb-u şimalî cihetinde olduğuna Kur'an delâlet etmektedir. Zira İskender'in mağrib ve meşrık cihetlerine seyr ü sefer edip oralarda bulunan insanlarla temas ettiğini beyandan sonra üçüncü seferinde halkın şikâyeti üzerine şeddi bina ettiğini Cenab-ı Hakkın beyan buyurması; şeddin şark ve garb cihetlerinde olmadığını beyan etmektir. Müfessi-rinin ve bazı müverrihlerin beyanları veçhile İskender'in üçüncü seferinin cenuptan şimale doğru olmasıdır. Şu halde şeddin şimalde olduğu anlaşılmaktadır. Ancak «mürur-u zamanla şeddin üzeri kapanıp seyr ü sefer mümkün olduğundan bir aralık şark-ı şimalîden sel gibi akıp gelen akvamın Ye'cüc ve Me'cüc olması muhtemeldir» diyenler varsa da bu ihtimâl zayıftır. Çünkü; hadis-i şeriflerde beyan olunan tafsilât veçhile henüz Ye'cüc ve Me'cüc hâdisesi vuku bulmamıştır ve bilhassa şeddi delmek suretiyle geçeceklerine dair bir çok ahâdis-i Celile mevcuttur. Halbuki demirle tunçtan yapılmış bir kaleden delmek suretiyle tünel yapılıp geçildiği malum değildir.

Kehf 18:99

Vacip Tealâ şeddin ikmalini beyandan sonra kıyametin öncesinde Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıklarında vuku bulacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Ye'cüc ve Me'cüc'e kahrımız muktezası İskender'e şeddi bina ettirdik. Vakt-ı merhunu geldiğinde onların çıkmalarına suhulet olmak üzere şeddi deldirip çıkardığımız gün nâsın bazısı onlardan firar ederek bazı aharın arazisine girer, onların bazısı bazısına sıkışık bir halde hücumları sebebiyle memleketler daralır, yiyecek içecek hususunda halk müzayaka çeker ve bunların temevvücâtmdan bütün insanlar muztar, ve muztarip olur ve halkın bu ıztırabı zamanında enır-i İlâhî üzerine İsrafil tarafından sura üfürülür kıyamet kaim olur. Binaenaleyh; muhasebe ve mücazât için biz mahşere insanları cem'ederiz, o günde kâfirleri Cehenneme arz eder gösteririz ki daha Cehenneme girmeden varacakları yerleri görsünler. Onlar şol kâfirler ki gözleri dünyada Kur'an'ı görmekten perde içindedir ve doğru sözü işitmeye kaadir olmazlardı. Çünkü; kalplerinin kasaveti ve tıynetlerinde olan temerrüd Hakkı görmek ve işitmeye mani idi. Ye'cüc ve Me'cüc'ün bazısının bazısı üzerine temevvüc ettikleri günle murad; şeddin kapandığı gün olmak muhtemel, olduğu gibi o günden itibaren nüfusları çok ve nüfuslarına göre arazileri dar olduğundan birbiri üzerinde sıkışıp kaldıkları murad olması ihtimalden baîd olmadığı Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Onların arz üzerine dağılıp bir çok yerleri ihata ettikleri halde Mekke, Medine ve Kudüs havalisinin onların şerrinden emin kalacağı bazı ehâdis-i celilede mezkûrdur. Allahü Tealâ'nın bir sinek halkedip kulaklarına girmesiyle az vakitte helak olacakları mervidir. Ondan sonra kıyametin kaim olacağına bu âyet delâlet eder. Binanealeyh; bunların çıkıp âlemi muztarip kılmaları kıyametin alâmâtı kitaplarında olduğu kütüb-ü şer'iyyemizde ve bilhassa akaid kitaplarında mezkûrdur. Bu âyette kâfirlerin hakkı işitmeye kaadir olamamalarıyla murad; kelime-i Hakkı işitmekten nefret etmeleri ve Hakkı ağır addetmeleridir. Resulüllah'dan işitmeye de kaadir değillerdir. Zira; şiddet-i adavetleri kelâm-ı Nebeviyi dinlemelerine manidir. Bu âyet-i Celile; beş hükmü havidir : Birincisi; Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıkları günde bazısı bazısı üzerine temevvüc ederek terk olunmalarıdır. İkincisi; onlar çıktıktan sonra sûrun üfürülüp kıyametin kaim olmasıdır. Üçüncüsü; nâsm hesap için cem olunmasıdvr. D ö r'd üncüsü; kâfirlerin Cehenneme arz oiunmasıdır. Beşincisi; Cehenneme arz olunan kâfirlerin sıfatlan Hakkı görmemeleri ve işitmeye kaadir olmamalarıdır.

Kehf 18:100

Vacip Tealâ şeddin ikmalini beyandan sonra kıyametin öncesinde Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıklarında vuku bulacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Ye'cüc ve Me'cüc'e kahrımız muktezası İskender'e şeddi bina ettirdik. Vakt-ı merhunu geldiğinde onların çıkmalarına suhulet olmak üzere şeddi deldirip çıkardığımız gün nâsın bazısı onlardan firar ederek bazı aharın arazisine girer, onların bazısı bazısına sıkışık bir halde hücumları sebebiyle memleketler daralır, yiyecek içecek hususunda halk müzayaka çeker ve bunların temevvücâtmdan bütün insanlar muztar, ve muztarip olur ve halkın bu ıztırabı zamanında enır-i İlâhî üzerine İsrafil tarafından sura üfürülür kıyamet kaim olur. Binaenaleyh; muhasebe ve mücazât için biz mahşere insanları cem'ederiz, o günde kâfirleri Cehenneme arz eder gösteririz ki daha Cehenneme girmeden varacakları yerleri görsünler. Onlar şol kâfirler ki gözleri dünyada Kur'an'ı görmekten perde içindedir ve doğru sözü işitmeye kaadir olmazlardı. Çünkü; kalplerinin kasaveti ve tıynetlerinde olan temerrüd Hakkı görmek ve işitmeye mani idi. Ye'cüc ve Me'cüc'ün bazısının bazısı üzerine temevvüc ettikleri günle murad; şeddin kapandığı gün olmak muhtemel, olduğu gibi o günden itibaren nüfusları çok ve nüfuslarına göre arazileri dar olduğundan birbiri üzerinde sıkışıp kaldıkları murad olması ihtimalden baîd olmadığı Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Onların arz üzerine dağılıp bir çok yerleri ihata ettikleri halde Mekke, Medine ve Kudüs havalisinin onların şerrinden emin kalacağı bazı ehâdis-i celilede mezkûrdur. Allahü Tealâ'nın bir sinek halkedip kulaklarına girmesiyle az vakitte helak olacakları mervidir. Ondan sonra kıyametin kaim olacağına bu âyet delâlet eder. Binanealeyh; bunların çıkıp âlemi muztarip kılmaları kıyametin alâmâtı kitaplarında olduğu kütüb-ü şer'iyyemizde ve bilhassa akaid kitaplarında mezkûrdur. Bu âyette kâfirlerin hakkı işitmeye kaadir olamamalarıyla murad; kelime-i Hakkı işitmekten nefret etmeleri ve Hakkı ağır addetmeleridir. Resulüllah'dan işitmeye de kaadir değillerdir. Zira; şiddet-i adavetleri kelâm-ı Nebeviyi dinlemelerine manidir. Bu âyet-i Celile; beş hükmü havidir : Birincisi; Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıkları günde bazısı bazısı üzerine temevvüc ederek terk olunmalarıdır. İkincisi; onlar çıktıktan sonra sûrun üfürülüp kıyametin kaim olmasıdır. Üçüncüsü; nâsm hesap için cem olunmasıdvr. D ö r'd üncüsü; kâfirlerin Cehenneme arz oiunmasıdır. Beşincisi; Cehenneme arz olunan kâfirlerin sıfatlan Hakkı görmemeleri ve işitmeye kaadir olmamalarıdır.

Kehf 18:101

Vacip Tealâ şeddin ikmalini beyandan sonra kıyametin öncesinde Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıklarında vuku bulacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Ye'cüc ve Me'cüc'e kahrımız muktezası İskender'e şeddi bina ettirdik. Vakt-ı merhunu geldiğinde onların çıkmalarına suhulet olmak üzere şeddi deldirip çıkardığımız gün nâsın bazısı onlardan firar ederek bazı aharın arazisine girer, onların bazısı bazısına sıkışık bir halde hücumları sebebiyle memleketler daralır, yiyecek içecek hususunda halk müzayaka çeker ve bunların temevvücâtmdan bütün insanlar muztar, ve muztarip olur ve halkın bu ıztırabı zamanında enır-i İlâhî üzerine İsrafil tarafından sura üfürülür kıyamet kaim olur. Binaenaleyh; muhasebe ve mücazât için biz mahşere insanları cem'ederiz, o günde kâfirleri Cehenneme arz eder gösteririz ki daha Cehenneme girmeden varacakları yerleri görsünler. Onlar şol kâfirler ki gözleri dünyada Kur'an'ı görmekten perde içindedir ve doğru sözü işitmeye kaadir olmazlardı. Çünkü; kalplerinin kasaveti ve tıynetlerinde olan temerrüd Hakkı görmek ve işitmeye mani idi. Ye'cüc ve Me'cüc'ün bazısının bazısı üzerine temevvüc ettikleri günle murad; şeddin kapandığı gün olmak muhtemel, olduğu gibi o günden itibaren nüfusları çok ve nüfuslarına göre arazileri dar olduğundan birbiri üzerinde sıkışıp kaldıkları murad olması ihtimalden baîd olmadığı Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Onların arz üzerine dağılıp bir çok yerleri ihata ettikleri halde Mekke, Medine ve Kudüs havalisinin onların şerrinden emin kalacağı bazı ehâdis-i celilede mezkûrdur. Allahü Tealâ'nın bir sinek halkedip kulaklarına girmesiyle az vakitte helak olacakları mervidir. Ondan sonra kıyametin kaim olacağına bu âyet delâlet eder. Binanealeyh; bunların çıkıp âlemi muztarip kılmaları kıyametin alâmâtı kitaplarında olduğu kütüb-ü şer'iyyemizde ve bilhassa akaid kitaplarında mezkûrdur. Bu âyette kâfirlerin hakkı işitmeye kaadir olamamalarıyla murad; kelime-i Hakkı işitmekten nefret etmeleri ve Hakkı ağır addetmeleridir. Resulüllah'dan işitmeye de kaadir değillerdir. Zira; şiddet-i adavetleri kelâm-ı Nebeviyi dinlemelerine manidir. Bu âyet-i Celile; beş hükmü havidir : Birincisi; Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıkları günde bazısı bazısı üzerine temevvüc ederek terk olunmalarıdır. İkincisi; onlar çıktıktan sonra sûrun üfürülüp kıyametin kaim olmasıdır. Üçüncüsü; nâsm hesap için cem olunmasıdvr. D ö r'd üncüsü; kâfirlerin Cehenneme arz oiunmasıdır. Beşincisi; Cehenneme arz olunan kâfirlerin sıfatlan Hakkı görmemeleri ve işitmeye kaadir olmamalarıdır.

Kehf 18:102

Vacip Tealâ kâfirlere Cehennemi izhar edeceğini beyandan sonra kâfirlere ibadetlerinin menfeati olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde onların benim kullarımı ve mahluklarımı mabud ittihaz ederek bana ibadet eder gibi ibadetlerinin asla menfeatini göremiyecekleri gibi mazarratını görecekleri muhakkatır. Çünkü; onların haklarında ibadetleri aynı azab olacaktır. Yani; kâfirler bana küfredeıier de benim, kullarımdan bazılarını mabud ittihaz ettiklerinden menfeat mi beklerler ve öyle mi zannederler? Ayetlerime bakmazlar, sözümü işitmezler de benim azab etmiyeceğimi mi zannederler? Hem küfrederler hem de azaptan necat mı ümit ederler? Ve mabudları onları azaptan kurtaracaklar mı zannederler? Kâfirlerin Cehenneme istihkaklarına sebeb küfürleri olduğuna işaret ve isimlerini tasrihle zem için zamir mevziinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Kendileri için menfeat zanniyle hazırladıkları amelleri bedelinde Cehennemin hazırlandığını beyan etmek; kâfirleri tehekküm ve istihzadır.

Kehf 18:103

Vacip Tealâ Allah'ın gayrıya ibadet eden kâfirlerin azap olunmayız zannetmelerini inkâr ettikten sonra bu gibi kâfirlerin en ziyade zarar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; fukaraya infak, ruhbaniyet vesair hayrat ve hasenat gibi kendilerince bir çok ibadet ederler ve zannederler ki bu amellerine büyük ecirler alacaklar. Halbuki bütürl amellerin esası ve temeli olan iman olmadığından hep emekleri zayidir. Ucub ve riya gibi ameli mahveden ahlâk-ı fasideyle amel eden müminlerin halleri de böyledir. Zira; onlar da amel eder ve amellerini ahlâk-ı fasideleri ifsai ettiğinden amellerinden asla fayda görmezler.

Kehf 18:104

Vacip Tealâ Allah'ın gayrıya ibadet eden kâfirlerin azap olunmayız zannetmelerini inkâr ettikten sonra bu gibi kâfirlerin en ziyade zarar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; fukaraya infak, ruhbaniyet vesair hayrat ve hasenat gibi kendilerince bir çok ibadet ederler ve zannederler ki bu amellerine büyük ecirler alacaklar. Halbuki bütürl amellerin esası ve temeli olan iman olmadığından hep emekleri zayidir. Ucub ve riya gibi ameli mahveden ahlâk-ı fasideyle amel eden müminlerin halleri de böyledir. Zira; onlar da amel eder ve amellerini ahlâk-ı fasideleri ifsai ettiğinden amellerinden asla fayda görmezler.

Kehf 18:105

Yani; şu evsafı beyan olunan şakiler şol kimseler ki onlar Rab-lerinin âyetleri olan Kur'an'a ve vahdaniyetin delillerine ve âhi-rette Rablerinin rızasına mülaki olacaklarına küfrettiler. Binaenaleyh; küfürleri sebebiyle amelleri batıl oldu, amelleri batıl olunca mizana ihtiyaç kalmadığından biz onlar için yevm-i kıyamette mizan ikame etmeyiz. Çünkü; mizan; hasenatı ve seyyiâtı olanlar için ikâme olunur ki sevap ve günahlarının miktarı bilinsin, amel sahibinin de bir diyeceği kalmasın. Ama sevabı olmıyanlar için mizana hacet yoktur. Zira; günahın karşısına vaz' olunacak sevabı yok ki mizana hacet olsun. Küfürleri bütün hasenatlarını mahvettiğinden asla sevaba malik değillerdir. İşte şu cezaları olan Cehenneme istihkakları; küfürleri, âyetlerimi ve Resullerimi istihzalarına alet ittihaz etmeleri sebebiyledir. Zira; imandan nasibedâr olmadıklarından cezaları ancak Cehennemdir. Hâzin'de beyan olunduğuna göre (Ebu Saîd el Hudrî) hazretleri «Yevm-i kıyamette bir çok kimseler gelir. Tihamenin dağları kadar amelleri görülür veznolununca o ameller hiç bir şey ağırlığında olmaz. Zira; o ameller işlenmişse de küfür ve ahlâk-ı faside onları ifsad ettiği cihetle ameller içi boş koz gibi bir şey yerini tutmaz. âyetinin manâsı da budur» buyurduğu mervîdir. Gerek küfr, gerek âyetleri ve Resulleri istihzaları Cehenneme istihkaklarına sebep oldukları beyan olunmuşsa da bunlardan mecmuu sebep olduğu gibi ayrı ayrı her biri de sebep olacağında şüphe yoktur.

Kehf 18:106

Yani; şu evsafı beyan olunan şakiler şol kimseler ki onlar Rab-lerinin âyetleri olan Kur'an'a ve vahdaniyetin delillerine ve âhi-rette Rablerinin rızasına mülaki olacaklarına küfrettiler. Binaenaleyh; küfürleri sebebiyle amelleri batıl oldu, amelleri batıl olunca mizana ihtiyaç kalmadığından biz onlar için yevm-i kıyamette mizan ikame etmeyiz. Çünkü; mizan; hasenatı ve seyyiâtı olanlar için ikâme olunur ki sevap ve günahlarının miktarı bilinsin, amel sahibinin de bir diyeceği kalmasın. Ama sevabı olmıyanlar için mizana hacet yoktur. Zira; günahın karşısına vaz' olunacak sevabı yok ki mizana hacet olsun. Küfürleri bütün hasenatlarını mahvettiğinden asla sevaba malik değillerdir. İşte şu cezaları olan Cehenneme istihkakları; küfürleri, âyetlerimi ve Resullerimi istihzalarına alet ittihaz etmeleri sebebiyledir. Zira; imandan nasibedâr olmadıklarından cezaları ancak Cehennemdir. Hâzin'de beyan olunduğuna göre (Ebu Saîd el Hudrî) hazretleri «Yevm-i kıyamette bir çok kimseler gelir. Tihamenin dağları kadar amelleri görülür veznolununca o ameller hiç bir şey ağırlığında olmaz. Zira; o ameller işlenmişse de küfür ve ahlâk-ı faside onları ifsad ettiği cihetle ameller içi boş koz gibi bir şey yerini tutmaz. âyetinin manâsı da budur» buyurduğu mervîdir. Gerek küfr, gerek âyetleri ve Resulleri istihzaları Cehenneme istihkaklarına sebep oldukları beyan olunmuşsa da bunlardan mecmuu sebep olduğu gibi ayrı ayrı her biri de sebep olacağında şüphe yoktur.

Kehf 18:107

Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini ve cezalarını beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; Hâzin ve Nimetullah Efendinin beyanlarına nazaran Firdevs ; Cennetlerin en yüksek ve etrafını seyretmeye kabiliyetli bir mahâll'i mübarektir. Binaenaleyh; Firdevs-i a'lâda emri bilma'ruf ve nehy-i anilmünker eden Enbiya, Evliya ve Sulehânın bulunacakları mervîdir. bir mahalden diğer mahalle tehavvül etmek yani nakl-i mekân etmek.manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. , Firdevs; Cennetlerin a'lâsı ve efdalidir. Zira; (Ebu Hüreyre), (Ubade b. Sâmit) ve (Muaz b. Cebel) ve emsali kibar-ı ashabdan bir çok zevatın Resulüllah'dan rivayet ettikleri hadislerde Resulüi-lah'ın «Firdevs; Cennetlerin a'lâsı ve efdalidir. AUah'dan istediğinizde firdevsi isteyin» buyurduğu Taberi'nin cümle-i beyanmdandır.

Kehf 18:108

Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini ve cezalarını beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; Hâzin ve Nimetullah Efendinin beyanlarına nazaran Firdevs ; Cennetlerin en yüksek ve etrafını seyretmeye kabiliyetli bir mahâll'i mübarektir. Binaenaleyh; Firdevs-i a'lâda emri bilma'ruf ve nehy-i anilmünker eden Enbiya, Evliya ve Sulehânın bulunacakları mervîdir. bir mahalden diğer mahalle tehavvül etmek yani nakl-i mekân etmek.manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. , Firdevs; Cennetlerin a'lâsı ve efdalidir. Zira; (Ebu Hüreyre), (Ubade b. Sâmit) ve (Muaz b. Cebel) ve emsali kibar-ı ashabdan bir çok zevatın Resulüllah'dan rivayet ettikleri hadislerde Resulüi-lah'ın «Firdevs; Cennetlerin a'lâsı ve efdalidir. AUah'dan istediğinizde firdevsi isteyin» buyurduğu Taberi'nin cümle-i beyanmdandır.

Kehf 18:109

Vacip Tealâ şu sûre'de kudretine delâlet eden delilleri ve bazı Enbiyanın haberlerini beyandan sonra Kur'an'm halini ve Yehud'-uh zu'm ettikleri gibi Kur'an'ın âyetlerinde ve manâlarında tenakuz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; malûmat-ı İlâhiyye tükenmez. Binaenaleyh; Habibim! Sen «Kur'an'da tenakuz var»> diyen Yehûd kavmine karşı de ki «Bilûmum denizler Rabbımın kelimâtını yazmak üzere mürekkep olsa ve bilcümle nıahlukat yazsalar Rabbımın malûmatına dair ke-limatı tükenmeden evvel denizler tükenir velevse denizin bir mislini ziyade ve imdat olarak getirelim yine deniz tükenir, Rabbımın kelimâtı tükenmez. Zira; denizler cisim olduğu cihetle mütenâhi-dir ve Rabbımın malûmatı gayr-i mütenâhî olduğundan malûmatına delâlet eden kelimeleri dahi gayr-i mütenâhîdir» demekle »Kur'an'da tenakuz var» diyen Yehûd'u reddet. Fahri Râzi, Kâzi, Medarik ve Hâzinin beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : Yehûd'dan (Hayy b. Ahtab) «Kur'an'da tenakuz vardır. Zira; bir âyette, kendine hikmet verilen kimseye hayr-ı kesîr verilmiştir deniyor ve diğer âyette, size ilimden az bir şey verildi denmiştir. Şu halde âyet-i ulâda beyan olunan hayr-ı kesîr âyet-i saniyede beyan olunan ilm-i kalîle mütenâkızdır» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu sebeb-i nüzule nazaran âyetin meali şöyledir : … demektir.

Kehf 18:110

Vacip Tealâ kelimât-ı ilâhiyenin nihayeti olmadığını beyandan sonra- Resulüne vazifesini ve tevhidi tebliğ etmesini emretmek üzere buyuruyor. Çünkü; Rabbısı şerik ve nazirden münezzehtir. Amelin faydası riyadan ârî ve imana müteveffık olduğuna işaret için amel-i salihle emirden sonra şirkten nehyetmiştir ki şirk-i celî ve hafî'ye şamildir. Çünkü şirk-i celî ameli iptal ettiğinden şirkle amelde fayda yoktur vs şirk-i hafî ki riyadır, amelin sevabını ibtal ettiği cihetle Cenab-ı Hak ibadette şirki nehyetmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; (Cünd b. Züheyr) hazretlerinin Resulüllah'dan bir sualidir; Şöyle ki: (Cünd) «Ya Resulallah! Allahü Tealâ için amel ederim. Fakat bir kimse o amele muttali' olursa mesrur olurum» deyince Resulullah'm «Şir-kolunan ameli Allahü Tealâ kabul etmez» demesi üzerine Resulüllah'ı tasdik için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu sebeb-i nüzule nazaran âyette şirk riyaya dahi şamildir. Şu halde bu âyet; iti-kadiyat ve ameliyatın hulasasını cami'dir. Çünkü itikadiyâtın hulâsası; Tevhid ve ameliyatın hulâsası; ibadette ihlastır.