Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Meryem 19:1 – Tâhâ 20:135

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Meryem 19:1
  2. Meryem 19:2
  3. Meryem 19:3
  4. Meryem 19:4
  5. Meryem 19:5
  6. Meryem 19:6
  7. Meryem 19:7
  8. Meryem 19:8
  9. Meryem 19:9
  10. Meryem 19:10
  11. Meryem 19:11
  12. Meryem 19:12
  13. Meryem 19:13
  14. Meryem 19:14
  15. Meryem 19:15
  16. Meryem 19:16
  17. Meryem 19:17
  18. Meryem 19:18
  19. Meryem 19:19
  20. Meryem 19:20
  21. Meryem 19:21
  22. Meryem 19:22
  23. Meryem 19:23
  24. Meryem 19:24
  25. Meryem 19:25
  26. Meryem 19:26
  27. Meryem 19:27
  28. Meryem 19:28
  29. Meryem 19:29
  30. Meryem 19:30
  31. Meryem 19:31
  32. Meryem 19:32
  33. Meryem 19:33
  34. Meryem 19:34
  35. Meryem 19:35
  36. Meryem 19:36
  37. Meryem 19:37
  38. Meryem 19:38
  39. Meryem 19:39
  40. Meryem 19:40
  41. Meryem 19:41
  42. Meryem 19:42
  43. Meryem 19:43
  44. Meryem 19:44
  45. Meryem 19:45
  46. Meryem 19:46
  47. Meryem 19:47
  48. Meryem 19:48
  49. Meryem 19:49
  50. Meryem 19:50
  51. Meryem 19:51
  52. Meryem 19:52
  53. Meryem 19:53
  54. Meryem 19:54
  55. Meryem 19:55
  56. Meryem 19:56
  57. Meryem 19:57
  58. Meryem 19:58
  59. Meryem 19:59
  60. Meryem 19:60
  61. Meryem 19:61
  62. Meryem 19:62
  63. Meryem 19:63
  64. Meryem 19:64
  65. Meryem 19:65
  66. Meryem 19:66
  67. Meryem 19:67
  68. Meryem 19:68
  69. Meryem 19:69
  70. Meryem 19:70
  71. Meryem 19:71
  72. Meryem 19:72
  73. Meryem 19:73
  74. Meryem 19:74
  75. Meryem 19:75
  76. Meryem 19:76
  77. Meryem 19:77
  78. Meryem 19:78
  79. Meryem 19:79
  80. Meryem 19:80
  81. Meryem 19:81
  82. Meryem 19:82
  83. Meryem 19:83
  84. Meryem 19:84
  85. Meryem 19:85
  86. Meryem 19:86
  87. Meryem 19:87
  88. Meryem 19:88
  89. Meryem 19:89
  90. Meryem 19:90
  91. Meryem 19:91
  92. Meryem 19:92
  93. Meryem 19:93
  94. Meryem 19:94
  95. Meryem 19:95
  96. Meryem 19:96
  97. Meryem 19:97
  98. Meryem 19:98
  99. Tâhâ 20:1
  100. Tâhâ 20:2
  101. Tâhâ 20:3
  102. Tâhâ 20:4
  103. Tâhâ 20:5
  104. Tâhâ 20:6
  105. Tâhâ 20:7
  106. Tâhâ 20:8
  107. Tâhâ 20:9
  108. Tâhâ 20:10
  109. Tâhâ 20:11
  110. Tâhâ 20:12
  111. Tâhâ 20:13
  112. Tâhâ 20:14
  113. Tâhâ 20:15
  114. Tâhâ 20:16
  115. Tâhâ 20:17
  116. Tâhâ 20:18
  117. Tâhâ 20:19
  118. Tâhâ 20:20
  119. Tâhâ 20:21
  120. Tâhâ 20:22
  121. Tâhâ 20:23
  122. Tâhâ 20:24
  123. Tâhâ 20:25
  124. Tâhâ 20:26
  125. Tâhâ 20:27
  126. Tâhâ 20:28
  127. Tâhâ 20:29
  128. Tâhâ 20:30
  129. Tâhâ 20:31
  130. Tâhâ 20:32
  131. Tâhâ 20:33
  132. Tâhâ 20:34
  133. Tâhâ 20:35
  134. Tâhâ 20:36
  135. Tâhâ 20:37
  136. Tâhâ 20:38
  137. Tâhâ 20:39
  138. Tâhâ 20:40
  139. Tâhâ 20:41
  140. Tâhâ 20:42
  141. Tâhâ 20:43
  142. Tâhâ 20:44
  143. Tâhâ 20:45
  144. Tâhâ 20:46
  145. Tâhâ 20:47
  146. Tâhâ 20:48
  147. Tâhâ 20:49
  148. Tâhâ 20:50
  149. Tâhâ 20:51
  150. Tâhâ 20:52
  151. Tâhâ 20:53
  152. Tâhâ 20:54
  153. Tâhâ 20:55
  154. Tâhâ 20:56
  155. Tâhâ 20:57
  156. Tâhâ 20:58
  157. Tâhâ 20:59
  158. Tâhâ 20:60
  159. Tâhâ 20:61
  160. Tâhâ 20:62
  161. Tâhâ 20:63
  162. Tâhâ 20:64
  163. Tâhâ 20:65
  164. Tâhâ 20:66
  165. Tâhâ 20:67
  166. Tâhâ 20:68
  167. Tâhâ 20:69
  168. Tâhâ 20:70
  169. Tâhâ 20:71
  170. Tâhâ 20:72
  171. Tâhâ 20:73
  172. Tâhâ 20:74
  173. Tâhâ 20:75
  174. Tâhâ 20:76
  175. Tâhâ 20:77
  176. Tâhâ 20:78
  177. Tâhâ 20:79
  178. Tâhâ 20:80
  179. Tâhâ 20:81
  180. Tâhâ 20:82
  181. Tâhâ 20:83
  182. Tâhâ 20:84
  183. Tâhâ 20:85
  184. Tâhâ 20:86
  185. Tâhâ 20:87
  186. Tâhâ 20:88
  187. Tâhâ 20:89
  188. Tâhâ 20:90
  189. Tâhâ 20:91
  190. Tâhâ 20:92
  191. Tâhâ 20:93
  192. Tâhâ 20:94
  193. Tâhâ 20:95
  194. Tâhâ 20:96
  195. Tâhâ 20:97
  196. Tâhâ 20:98
  197. Tâhâ 20:99
  198. Tâhâ 20:100
  199. Tâhâ 20:101
  200. Tâhâ 20:102
  201. Tâhâ 20:103
  202. Tâhâ 20:104
  203. Tâhâ 20:105
  204. Tâhâ 20:106
  205. Tâhâ 20:107
  206. Tâhâ 20:108
  207. Tâhâ 20:109
  208. Tâhâ 20:110
  209. Tâhâ 20:111
  210. Tâhâ 20:112
  211. Tâhâ 20:113
  212. Tâhâ 20:114
  213. Tâhâ 20:115
  214. Tâhâ 20:116
  215. Tâhâ 20:117
  216. Tâhâ 20:118
  217. Tâhâ 20:119
  218. Tâhâ 20:120
  219. Tâhâ 20:121
  220. Tâhâ 20:122
  221. Tâhâ 20:123
  222. Tâhâ 20:124
  223. Tâhâ 20:125
  224. Tâhâ 20:126
  225. Tâhâ 20:127
  226. Tâhâ 20:128
  227. Tâhâ 20:129
  228. Tâhâ 20:130
  229. Tâhâ 20:131
  230. Tâhâ 20:132
  231. Tâhâ 20:133
  232. Tâhâ 20:134
  233. Tâhâ 20:135

Meryem 19:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûre'Ierdendir. Doksan sekiz âyeti cami'dir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran şu harflerin manâsı ; … demektir. Bu misilli sûre'lerin evvellerinde bulunan müteşebihâtın yani harflerin tevilini tecviz edenlere ve şu manâya nazaran bu harfler Vacip Tealâ'nın evsaf-r memduhasına delâlet eden esmâ-i hüsnâ-smdan bazılarına işaret ve edat-ı kasemdir. Yahut bu harfler; Sû-re'nin ismidir. Buna nazaran manâ, Yani; habibim! Şu senin üzerine tilâvet olunan âyetler enva-i ni'metleriyle seni terbiye eden Rabbın Tealâ'nın rahmeti ve ihsanı ve kendi kulu olan Zekeriyyâmn zikri ve menakıb-ı celilelerinin beyanıdır. Hz. Zekeriyya ümmetini imana ve itaata isal eder yolu gösterip tarik-ı necata davet ettiğinden ve ümmeti hakkında aynı rahmet olduğundan rahmet unvanıyla zikrolunmuştur. Yahut Zekeriy-ya Aleyhisselâmın, ihlâs üzere duasını Kur'an'da zikretmek üm-met-i Muhammed hakkında rahmet olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu âyette rahmet olduğunu beyan etmiştir. Zira Zekeriyya Aleyhisselâmın ind-i ilâhîde makbul olan tarîkini beyan etmek; ümmet-i Muhammedin aynı tarika sülük etmeleri lâzım olduğunu tavsiye kabilinden bulunduğu cihetle Hz. Zekeriyyâ'nın tarîkına tebaiyyet mültezem olduğunu beyan etmektir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu sûre'nin nüzulü Re-sülullah için -büyük bir ni'met olduğuna işaret zımnında esma-i hüsnâdan terbiye ve in'âmı müş'ir olan Rab ism-i şerifi varid olmuştur.

Meryem 19:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûre'Ierdendir. Doksan sekiz âyeti cami'dir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran şu harflerin manâsı ; … demektir. Bu misilli sûre'lerin evvellerinde bulunan müteşebihâtın yani harflerin tevilini tecviz edenlere ve şu manâya nazaran bu harfler Vacip Tealâ'nın evsaf-r memduhasına delâlet eden esmâ-i hüsnâ-smdan bazılarına işaret ve edat-ı kasemdir. Yahut bu harfler; Sû-re'nin ismidir. Buna nazaran manâ, Yani; habibim! Şu senin üzerine tilâvet olunan âyetler enva-i ni'metleriyle seni terbiye eden Rabbın Tealâ'nın rahmeti ve ihsanı ve kendi kulu olan Zekeriyyâmn zikri ve menakıb-ı celilelerinin beyanıdır. Hz. Zekeriyya ümmetini imana ve itaata isal eder yolu gösterip tarik-ı necata davet ettiğinden ve ümmeti hakkında aynı rahmet olduğundan rahmet unvanıyla zikrolunmuştur. Yahut Zekeriy-ya Aleyhisselâmın, ihlâs üzere duasını Kur'an'da zikretmek üm-met-i Muhammed hakkında rahmet olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu âyette rahmet olduğunu beyan etmiştir. Zira Zekeriyya Aleyhisselâmın ind-i ilâhîde makbul olan tarîkini beyan etmek; ümmet-i Muhammedin aynı tarika sülük etmeleri lâzım olduğunu tavsiye kabilinden bulunduğu cihetle Hz. Zekeriyyâ'nın tarîkına tebaiyyet mültezem olduğunu beyan etmektir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu sûre'nin nüzulü Re-sülullah için -büyük bir ni'met olduğuna işaret zımnında esma-i hüsnâdan terbiye ve in'âmı müş'ir olan Rab ism-i şerifi varid olmuştur.

Meryem 19:3

Vacip Tealâ Hz. Zekeriyya'nm rahmet olduğunu beyandan sonra ihlâs üzere duasını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zekeriyya Aleyhisselâmın menakıb-ı celilelerinden birisi Rabbına ihlâs üzere dua etmesidir. Binaenaleyh; zikret şol zamanı ki o zamanda Zekeriyya Rabbına hafî olarak nida etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. Zekeriyâ duasında hüsn-ü edebe riayet eyledi. Zira; Cenab-ı Hakka nisbetle hafî ve celî duâ müsavi olduğu halde ihlâsta ziyade ve. riyadan uzak ve nâsın zemminden hâlî olmasını nazar-ı itibare alarak duanın gizli suretini ihtiyar etti. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Ze-keriyyânın duada hafî sureti ihtiyarında; Dört ihtimâl vardır: Birincisi; Hafâda İhlasın ziyade olmasıdır. İkincisi; Nâsın levminden hazer emmesidir. Çünkü; Ze-keriyya Aleyhisselâmın çocuk istediği zaman kendinin ve hareminin çocuk getirecek zamanları geçmiş olup âdete nazaran çocuk doğurmak muhal olduğu bir zamanda çocuk talebinde bulunmasını herkes çok görüp levmedeceklerini bildiğinden kemal-i hüzünle hafî surette duayı ihtiyar etmesidir. Üçüncüsü; Vefatında işlerine, varis olacak velilerine halini bildirmemek suretini iltizam etmesidir. Dördüncüsü; İhtiyarlığın tam hükümferma olduğu cihetle sadası çıkmaz bir hale gelmesidir. Gerçi maksadı cehren dua etmekse de sadası yetişmediğinden hafî surette dua etmesi muhtemeldir. Ancak bu ihtimal zayıftır. Çünkü; Cenab-ı Hak hafi surette dua ettiğini sarahaten beyan etmiştir. Hz. Zekeriyyanın dua ettiği zamanda kendinin doksan sekiz veya yüz yaşında, hareminin de doksan sekiz yaşında oldukları mervidir. Gerçi âyette sinnini tayin yoksa da bundan sonraki âyette pir-i fanî olduğu su-ret-i kat'iyede beyan olunmuştur.

Meryem 19:4

Vacip Tealâ Hz. Zekeriyyâ'nın suret-i hafâda nida ettiğini beyandan sonra nidasında söylediği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zekeriya Aleyhisselâm hafiyyen dua etti ve dedi ki «Ey beni enva-ı ni'metleri ile terbiye eden Rabbım! Benim bedenimin direkleri menzilinde ve cismimin kıvamına hadim olan kemiklerim . zayıf oldu, yıkılmaya yüz tuttu, basımdaki saçların ihtiyarlığa alâmet olan beyazlığı ateşin alevi gibi alevlendi ve siyahlığı bilkülliy-ye zail oldu. Zira; güz aylarında kurumaya yüz tutan otların sara-rıp döküldüğü gibi benim de vücudumda bulunan saçlarım zevalimi müş'ir olan beyazlığa inkılâb etti. Ya Rabbi! Ben sana dua ettiğimde hiç bir zaman haib olmadım. Çünkü; her zaman duamı kabul ettin, beni nıe'yûs etmedin. Gerçi şu istediğim çocuk benim şu zamana ve âdete nisbetle baîd ise de senin kudretine nisbetle gayet kolaydır» demekle Rabbından bir çocuk vermesini istirham etti. Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet bundan evvelki âyette icmalen beyan olunan nidayı tefsir ve beyandır. Hz. Zekeriyya duası üzerine üç şeyi takdim etti: Birincisi; Bütün bedeninin za'fını kemiklerinin za'fı ile isbat etmesidir. Çünkü; azanın kuvvetlisi, bedenin kıvamı ve cismin sair eczasından salabetli olduğu halde kemikler zayıflayınca sair eczaların da zayıflıyacağı evleviyetle sabittir. İkincisi; Şeyhuhat eseri olan beyazlığın her tarafım, ihata ettiğini beyanla şu talebinde kudret-i İlâhiyeye istinattan başka esbab-ı zahiriyeye tevessül imkânı kalmadığına işaret ve beyanatını Rahmet-i İlâhiyeyi celbe vesile addetmiştir. Üçüncüsü; duasının dergah-ı ulûhiyette reddolunma-masıdır. Çünkü şimdiye kadar duasının kabulünün âdet-i İlâhîye cümlesinden olduğunu beyan etmek; şu duasının dahi kabulünde tesiri ziyade olmaktır. Yani «Ya Rabbi! Benim vücudum kavi, cismim sağlam ve esbab-ı zahiriyeye tevessüle iktidarım olduğu zamanda duamı kabul edip reddetmediğin halde şimdi benim gayet zayıf olup her şeyden elim kesilip âciz kaldığım bir zamanda duamı kabul edeceğine ümidim kavidir. Ve eğer reddedersen benim için kederi mucip olacağında şüphe yoktur. Şu halde eşedd-i ihtiyaçla muhtaç olduğum ihtiyarlık zamanımda duamı redle beni mahrum ve meyus etme» demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile ihtiyarlıkta kemale vasıl olduğuna işaret için saçlarının beyazlığını ateşin alevine teşbih etmiştir. Çünkü iştial; ateşin alevinde isti'mâl olunur. Beyazlığın şiddetine işaret için iştial başa isnad olunmuştur. Halbuki iştial eden baş değil belki baştaki saçlardır. Fakat baş alevlenince başta bulunan saçların alevleneceği evleviyetle sabit olacağından alev başa isnad olunmuştur ki «Beyazlığı son dereceye geldi» demektir. matlup olan şeyden mahrum olmaktır. Çünkü; Me-darik'in beyanı veçhile «Filân kimse hacetinde saîd oldu» demek; «istediği şeye zaferyâb oldu» denildiği gibi «filân kimse hacetinde şakî oldu» demek; «istediği şeyden mahrum oldu» demektir. Vacip Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâmm diğer sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yâni; «Benim vefatımdan ve inkırazımdan sonra bana velayet davasında bulunacak amcazadelerimin ve asabelerimin benim mütevelli olduğum uraur-u diniyyeyi bana velayet davasiyle tahrif ve tağyir etmelerinden korktum. Zira; onlardan salah ve hayır memul değildir. Ya Rabbi bana varis olacak salih bir oğlum yok ki umur-u dini ona tevdi edeyim. Bununla beraber haremim çocuk getirmez, bir haldedir. Binaenaleyh; senin kudretine ilticadan başka çarem yoktur» demekle duadan maksadını beyan etti. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Zekeriya'nın MevaIı ile muradı; amca zadeleridir. Onlar diyanet hususunda Benî İsrail'in eşirrâsmdan oldukları cihetle korkusu umur-u dinde ve siyaset-i memleket hususundadır. Binaenaleyh; kendine velayet davasında bulunacak akrabalarından memnun olmadığından vefatından soa-ra ahval-i nâsı yoluyla temşît edecek ve umur-u dinde nâsa merci' olacak bir veli ve hayırlı halef istedi. Şu halde insanlar için vefatında umur-u dine hadim ve hayırlı olacak oğlan evlâdı istemek meşru ve memduh olduğuna bu âyet delâlet eder.

Meryem 19:5

Vacip Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâmm duasının mukaddimelerini bitirdikten sonra duaya başladığını ve duasının keyfiyetini alâ-tarik il hikâye beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette veraset le murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile ilimde ve ahkâm-ı şer'iyeyi nâsa tebliğde verasettir, yoksa malda veraset değildir. Çünkü; Enbiya-yı izamın malları mevrus olmaz. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. Zekeriyya'nın veled talebi esbab-ı âdiyeden ümidini keserek harikulade suretiyle istemektir. AIi Yakubla murad; karabet ve dinde muvafakat suretiyle Yakub Aleyhisselâm'a mensup olanlardır. Yahud Yakub ile murad; Hz. Zekeriyya'nın biraderi ve siyaset-i nâsı tedbir eden zat olmak veyahut Hz. Süleyman'ın neslinden (Yakub b. Mâân) ki hükümeti idare eden bir zat olmak ihtimali varsa da esah olan Benî İsrail'in ceddi a'lâları olan Yakub Aleyhisselâm'dır.

Meryem 19:6

Vacip Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâmm duasının mukaddimelerini bitirdikten sonra duaya başladığını ve duasının keyfiyetini alâ-tarik il hikâye beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette veraset le murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile ilimde ve ahkâm-ı şer'iyeyi nâsa tebliğde verasettir, yoksa malda veraset değildir. Çünkü; Enbiya-yı izamın malları mevrus olmaz. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. Zekeriyya'nın veled talebi esbab-ı âdiyeden ümidini keserek harikulade suretiyle istemektir. AIi Yakubla murad; karabet ve dinde muvafakat suretiyle Yakub Aleyhisselâm'a mensup olanlardır. Yahud Yakub ile murad; Hz. Zekeriyya'nın biraderi ve siyaset-i nâsı tedbir eden zat olmak veyahut Hz. Süleyman'ın neslinden (Yakub b. Mâân) ki hükümeti idare eden bir zat olmak ihtimali varsa da esah olan Benî İsrail'in ceddi a'lâları olan Yakub Aleyhisselâm'dır.

Meryem 19:7

Vacip Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâmm duasını beyandan sonra kabul buyurduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zekeriyya Aleyhisselâm kemal-i hulûsla dua edince. Rabbı derhal duasını kabul etti ve terahhum tarikıyla dedi ki «Ey sıdk u hulûsla dua ve hafiyyen nida eden Zekeriyya! Biz seni bir oğlanla tebşir ederiz ki o oğlanın ismi (Yahya) dır. Zira; merasim-i diniyyeyi ihya edeceğine binaen Yahya ismini verdik ve ondan evvel ona adaş olacak (Yahya) isminde bir kimse de halketmedik. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Zekeriyya'ya nida eden, melek vasıtasiyle Cenab-ı Haktır. Çünkü; âyetin gerek evvelindeki ve gerek bundan sonraki âyetlerde Zekeriyya Aleyhisselâmm müna-câtı Cenab-ı Hakka olduğu cihetle nida eden Cenab-ı Haktır velâ-kin melek vasıtasiyledir. Vacip Tealâ'nm bu nidası duasının kabulünü mutazammın olduğundan Hz. Zekeriyya hakkında tebşirdir. Şu kadar ki duasının bir kısmı kabul olunmuş' diğeri' kabul olunmamıştır. Çünkü, âyette beyan olunduğu veçhile pluası iki kısımdır: Birincisi; bir veled-i salih istemesi, İkincisi; Veled-i salihin umur-u dinde hayırlı halef olmasıdır. Halbuki esah olan rivayette Hz. Yahya pederinden evvel katlolunmuş ve pederine varis olamamıştır. Vacip Tealâ'nm bizzat ismini vaz'etmesi Yahya Aleyhisselâm'a mahsus bir haslet ve sanma ta'zîmdir. Çünkü; dünyaya gelmeden taraf-ı İlâhiden adı. takılması Hz. Yahya'nın hassasıdır. Zira; bundan başka bir kimseye müyesser olmamış ve Yahya isminde başka bir kimse de geçmemiştir. Yahya Aleyhisselâm kurumuş ağaç menzilinde olan validesinden doğduğu ve kalbi ibadetle ihya olunduğu ve dinî olan merasimi ihya edeceği cihetle kıbel-i İlâhîden Yahya tesmiye olunmuştur ve Hz. Yahya hiç ma-siyet kastında bulunmadığı cihetle dahi mümtazdır.

Meryem 19:8

Vacip Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâm'ı tebşirden sonra Hazre-tin kelâmını hikâye etmek üzere buyuruyor. Bu sözleriyle çocuk doğması için esbâb-ı adiyenin mevcut olmadığını beyan etti. Yani; Vacip Tealâ'nın tebşirâtım işitince kemal-i ferahından Zekeriyya Aleyhisselâm dedi ki «Ya Rabbi! Benim için bu halimle oğlan nasıl olur? Çünkü yaşım kemaline vardı, vücudum zayıf oldu, kemiklerim inceldi ve cismimde rutubet kalmadı velhâsıl çocuk doğmak esbabından bende bir sebep yoktur. Halbuki haremim çocuk getirmez ve bende hal-i şeyhuhat ve kocalıktan hal-i .ye'se geldim. Mafsallarımda ve azalarımda asla takat kalmadı» demekle çocuğun ne suretle doğacağının keyfiyetini tahkik etmek istedi. Zekeriyya Aleyhisselâm'ın bu kelâmı çocuğun doğacağını is-tib'âd etmek değildir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın haberi kat'î olup asla şüphe olmadığını ve müessir-i hakikî Cenab-ı Hak olup esbabda hakiki tesir olmadığını bildiğinden Zekeriyya Aleyhisselâmdan is-tib'âd tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; maksadı «Ya Rabbi! Bizim halimiz şu beyan ettiğim hâl olunca çocuk bizim halimizle mi doğacak, yoksa bizi gençliğe iade edip de ondan sonra mı cjoğacak? demek istedi. Binaenaleyh; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. Zekeriyya'nın bu suali kudret-i İlâhiyyenin azametini tefekkürle itimadını izhar ve Allahü Tealâ'nın matlup olan Veledi ihsanı mahzâ lutf-u İlâhî olup esbabdan bir sebebe müstenid olmadığını beyanla şükrünü arz etmektir. Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyanı; Ümmet-i Muhammedi zat-ı ülûhiyetine itimad-ı tanıma davetle her şeyde müessir ancak kendi kudreti olduğunu beyanla esbabdan hakiki tesir bekleyenleri reddetmektir Vacip Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâm'ın şu kelâmına cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; senin kocalığın ve haremin çocuk getirmez bir halde olduğunuz doğrudur lâkin sizin bu halinizle sizden çocuk icadetmekle kudretimizi izhar edeceğiz. Çünkü; bu hâl üzere olanlardan çocuk gelmek âdette muhal ise de kudretimize nisbetle gayet kolay olduğunu izharla kudretimizde tereddüt edenlerin tereddütlerini izale edeceğiz. Ve delil makamında kelâmına şunu da ilâve etti.

Meryem 19:9

dedi. Vacip Tealâ bu kelâmı ile vaad-ı İlâhîsini takrir ve Zekeriyya'nm kendini hal-kettiğini beyanla vaadini incâz edeceğini isbat etmiştir.

Meryem 19:10

Vacip Tealâ istediği çocuğu Zekeriyya Aleyhisselâm'a vereceğini beyan edince Hz. Zekeriyya'mn alâmet istediğini ve alâmet beyan ettiğini zikretmek üzere buyuruyor. . Yani; Zekeriyya Aleyhisselâm'a zevcesi hamile olunca tayin olunan alâmet zuhur etti. Binaenaleyh; bir gün sabah vakti kendine tayin olunan hücresinden kavminin olduğu mahalle çıktı ve kavmine işaret tarikıyla «Siz şu bulunduğunuz sabah ve akşamda ve gelecek günlerde âdetiniz veçhile Rabbmızm şanına lâyık olmadık nekâistan tenzih edin, âdetinizi terketmeyin» demekle kavmini hal-i salaha devama terğîb etti. Bu emri işaret suretiyle verdiğine âyet delâlet eder. Zira âyette vahiy; işaret manasınadır. Çünkü; Zekeriyya Aleyhisselâm her sabah kendine mahsus olan ibadethanesinden çıkar, Beyt-i Mukaddes'e namaza gelen cemaate k'apıları açar, onlarla namaz kılar, dua eder, cümlesi istiğfar ve bab-ı ilâhîye teveccühle huzu' ve huşu7 üzere istirhamâtta bulunurlardı. Hareminin hamline alâmât-ı İlâhiyye zuhur edip halka tekellüme kaadir olamayınca bu vazifeyi işaretle edâ^ etmiştir. Hatta Beyzâvî'nin beyanı veçhile bir rivayete nazaran o günün ibadet cihetinden vazifesini toprağa yazmak suretiyle nâsa anlatmıştır. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile ile murad; Sabah ve ikindi vakitleri olduğu gibi, tesbihle murad; sabah ve ikindi namazlarıdır. Bu iki vakitte edâ-yı salât etmek âdetleri olduğundan âdetleri veçhile ifa-yı vazife etmek üzere gelenlere işaret etmiştir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Mihrabla murad; Hz. Zekeriyya'nın halvetine mahsus bir ıffekândır ki hususî ibadetlerini orada edâ, sabah ve ikindi namazlarında umumî mahalle intikal ve ahaliye müsaade eyliyerek beraber edâ-yı salât ederler. Yahud Mihrabla murad; Ammenin namaz kıldıkları mahâldir. Lâkin Ze-keriyya Aleyhisselâm müsaade ederse girilmek âdetti. Adet-i sabıka üzere nâs kapıların açılmasına ve Zekeriyya Aleyhisselâm'ın müsaadesine intizar ederken kapıları açıp ahalî tarafına çıktığında lisanıyla söylemeye kaadir olamayınca vazifesini işaretle edâ etti.

Meryem 19:11

Vacip Tealâ istediği çocuğu Zekeriyya Aleyhisselâm'a vereceğini beyan edince Hz. Zekeriyya'mn alâmet istediğini ve alâmet beyan ettiğini zikretmek üzere buyuruyor. . Yani; Zekeriyya Aleyhisselâm'a zevcesi hamile olunca tayin olunan alâmet zuhur etti. Binaenaleyh; bir gün sabah vakti kendine tayin olunan hücresinden kavminin olduğu mahalle çıktı ve kavmine işaret tarikıyla «Siz şu bulunduğunuz sabah ve akşamda ve gelecek günlerde âdetiniz veçhile Rabbmızm şanına lâyık olmadık nekâistan tenzih edin, âdetinizi terketmeyin» demekle kavmini hal-i salaha devama terğîb etti. Bu emri işaret suretiyle verdiğine âyet delâlet eder. Zira âyette vahiy; işaret manasınadır. Çünkü; Zekeriyya Aleyhisselâm her sabah kendine mahsus olan ibadethanesinden çıkar, Beyt-i Mukaddes'e namaza gelen cemaate k'apıları açar, onlarla namaz kılar, dua eder, cümlesi istiğfar ve bab-ı ilâhîye teveccühle huzu' ve huşu7 üzere istirhamâtta bulunurlardı. Hareminin hamline alâmât-ı İlâhiyye zuhur edip halka tekellüme kaadir olamayınca bu vazifeyi işaretle edâ^ etmiştir. Hatta Beyzâvî'nin beyanı veçhile bir rivayete nazaran o günün ibadet cihetinden vazifesini toprağa yazmak suretiyle nâsa anlatmıştır. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile ile murad; Sabah ve ikindi vakitleri olduğu gibi, tesbihle murad; sabah ve ikindi namazlarıdır. Bu iki vakitte edâ-yı salât etmek âdetleri olduğundan âdetleri veçhile ifa-yı vazife etmek üzere gelenlere işaret etmiştir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Mihrabla murad; Hz. Zekeriyya'nın halvetine mahsus bir ıffekândır ki hususî ibadetlerini orada edâ, sabah ve ikindi namazlarında umumî mahalle intikal ve ahaliye müsaade eyliyerek beraber edâ-yı salât ederler. Yahud Mihrabla murad; Ammenin namaz kıldıkları mahâldir. Lâkin Ze-keriyya Aleyhisselâm müsaade ederse girilmek âdetti. Adet-i sabıka üzere nâs kapıların açılmasına ve Zekeriyya Aleyhisselâm'ın müsaadesine intizar ederken kapıları açıp ahalî tarafına çıktığında lisanıyla söylemeye kaadir olamayınca vazifesini işaretle edâ etti.

Meryem 19:12

Vacip Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ın validesinin rahmine düştüğüne alâmetin zuhurunu beyandan sonra doğduğunda terbiye ve tekrîm tarikiyla hitabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Yahya Aleyhisselâm dünyaya gelip hitabı fehme kabi-liyyet kesbedince biz terbiye ve tekrîm tankıyla hitabettik ve dedik ki «Ey Yahya! Bünye-i sahiha ve azimet-i sadıka ve kuvvet-i kâfiye ve kemal-i ciddiyyetle Tevrat'ı ahizle hıfzına devam et'». Böyle dedikten sonra biz ona hal-i sebavetinde Tevrat'ın ahkâmına ilim ve kitaptan ahkâm istihracına kuvvet verdik ve biz indi Ulû-hiyetimizden Yahya Aleyhisselâm'a merhamet ve bilcümle günahlardan tahâret-i kâmile verdik ve Yahya'yı kullarımıza rahmet kıldık, Yahya hal-i sahavetinden hiyn-i mevtine kadar bilûmum günahlardan ve muharremâttan ittika etmekle nefsini fena şeylerden sakladı, valide ve pederine ihsan ederdi, müddeti ömründe ebeveynine asla zulüm ve emirlerine muhalefetle isyan eder olmadı, Yahya cemi' nıaâsîden tahir ve umum günahlardan salim olarak Tevrat'a ilim ve insanlara merhamet sahibi olduğundan doğduğu ve öldüğü ve diri olarak kabrinden kalktığı günlerde bizim tarafımızdan selâmet onun üzerine nazildir. Zira; doğduğu gün şeytanın şerrinden muhafaza ettiğimiz gibi öldüğü gün su-u hatimeden ve kabrinden kalktığı gün de hâib ü hâsir olmaktan ve kıyametin şiddetlerinden muhafaza ederiz. Şu selâm; Hz. Yahya hakkında taltif-i ilâhidir. Zira; insanın en âciz olarak dünyaya geldiği ve en sefil olarak âlem-i fenaya ye-da' ettiği günde ve herkesin perişan bir halde olduğu mahşer gününde selâmdan daha büyük taltif olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kitapla murad; Tevrat'tır. Kuvvetle murad; ciddiyetle tutmak ve ahkâmını tebliğde sabru sebat etmektir, Hükümle murad; Tevrat'ın,ahkâmına ilim ve umur-u dinde fekahet ve akl-ı kâmildir rahmet manasınadır. Yahya Aleyhisselâm irşad ettiği cihetle ümmeti hakkında rahmet olduğu gibi pederinin duası reddolunmadan ihsan olunduğu cihetle ebeveyni hakkında dahi rahmet-i İlâhiye ve ihsan-i Sübhaniyedir. Zekâtla murad; amel-i salih, hüsn-ü sena ve zikr-i cemîl ile tezkiye olunmaktır. Yahut Ebeveynine ihsan olunmuş sadaka ve hibe olunmuş bir bereket ve nema manasınadır. Buna nazaran fıkrasının manâsı; |Biz kendi indimizden Yahya Aleyhisselâm'ı ümmeti hakkında rahmet ve ebeveyni hakkında tarafımızdan ihsan olunmuş sadaka ve zekât olarak halket-tik f demektir. Yahya Aleyhisselâm'in valide ve pederinin rutubetleri zail olup.çocuk getirecek takatları kalmadığı bir zamanda zuhur etmesi tabiatın hilâfında bir hilkat olduğundan «Her şeyi mu-cid; tabiattir» diyenleri Yahya Aleyhisselâmın halkıyla Cenab-ı Hak reddetmiştir. Çünkü; çocuk getirmeye tabiat müsait olmadığı bir zamanda doğduğu zahirdir. Nisâbûrî, Hâzin ve Medarik'in (İbni Uyeyne) den naklen beyanları veçhile insanın en ziyade tevehhuş ettiği üç zamandır: Birincisi; dünyaya geldiği zaman tevehhuş eder. Çünkü; validesinin rahminde görmüş olduğu müzayakadan kurtulup vasi bir sahraya çıktığı için tevehhuş eder. İkincisi; Bu vasi' sahraya veda' ederek kabre girdiği gün tevehhuş eder. Çünkü; bir çok kalabalığı, bol dünyayı terke-derek tek il, tenha kabre gidince elbette tevehhuş eder: Üçüncüsü; Kabrinden kalktığı gün azîm bir velvele ve büyük bir gulguleyle herkesin perişan ve uryân bir halde mahşere tecemmu ettiklerini görünce tevahhuş edeceği şüphesizdir. İşte şu tevahhuş mevkilerinin her birinde Vacip Tealâ Yahya Aleyhisse-, lâm'ı selâmla ikramını beyanla şanına ta'zim etmiştir. Çünkü herkesin son derece selâmete muhtaç olduğu bir zamanda selâmette olacağını beyan etmek; onun hakkında lutf-u hususîdir. Vacip Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ın ebeveynine kemal-i itaatte bulunduğu gibi son derece tevazu' üzere bulunduğunu dahi beyanla sena etmiştir. Binaenaleyh; insanların peder ve validelerine itaatları vezaif-i diniyyesi cümlesindendir. Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Yahya'nın menakıbmı beyanla üm-met-i Muhammede ebna-yı cinsine merhamet sahibi olmak, günahlardan ittikâ etmek ye ebeveynine itaatin lüzumuyla beraber isyan etmemek gibi mezayay-ı âliyeyi tavsiye etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu kıssada duanın gizli olanı efdal olduğuna ve duada «Ya Rabbi» lâfzını iltizam lâzım geldiğine ve dua eden kimsenin kendi aczini ve Cenab-ı Hakkın kudretini tezekkür etmek duanın adabından bulunduğuna işaret olunmuştur. Hulâsa; Hz. Yahya'm, Tevrat'ın hükmünü ciddiyetle ahz etmekle memur olduğu, hal-i sahavetinde kendine ilm ü hikmet verildiği, ümmeti hakkında irşadı cihetinden rahmet olduğu, ef'âl-i haşereyle memduh olup bilcümle günahlardan ittika ettiği, anasına babasına ihsan sahibi olup asla isyan etmediği ve üç mevkide selâmla taltif olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:13

Vacip Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ın validesinin rahmine düştüğüne alâmetin zuhurunu beyandan sonra doğduğunda terbiye ve tekrîm tarikiyla hitabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Yahya Aleyhisselâm dünyaya gelip hitabı fehme kabi-liyyet kesbedince biz terbiye ve tekrîm tankıyla hitabettik ve dedik ki «Ey Yahya! Bünye-i sahiha ve azimet-i sadıka ve kuvvet-i kâfiye ve kemal-i ciddiyyetle Tevrat'ı ahizle hıfzına devam et'». Böyle dedikten sonra biz ona hal-i sebavetinde Tevrat'ın ahkâmına ilim ve kitaptan ahkâm istihracına kuvvet verdik ve biz indi Ulû-hiyetimizden Yahya Aleyhisselâm'a merhamet ve bilcümle günahlardan tahâret-i kâmile verdik ve Yahya'yı kullarımıza rahmet kıldık, Yahya hal-i sahavetinden hiyn-i mevtine kadar bilûmum günahlardan ve muharremâttan ittika etmekle nefsini fena şeylerden sakladı, valide ve pederine ihsan ederdi, müddeti ömründe ebeveynine asla zulüm ve emirlerine muhalefetle isyan eder olmadı, Yahya cemi' nıaâsîden tahir ve umum günahlardan salim olarak Tevrat'a ilim ve insanlara merhamet sahibi olduğundan doğduğu ve öldüğü ve diri olarak kabrinden kalktığı günlerde bizim tarafımızdan selâmet onun üzerine nazildir. Zira; doğduğu gün şeytanın şerrinden muhafaza ettiğimiz gibi öldüğü gün su-u hatimeden ve kabrinden kalktığı gün de hâib ü hâsir olmaktan ve kıyametin şiddetlerinden muhafaza ederiz. Şu selâm; Hz. Yahya hakkında taltif-i ilâhidir. Zira; insanın en âciz olarak dünyaya geldiği ve en sefil olarak âlem-i fenaya ye-da' ettiği günde ve herkesin perişan bir halde olduğu mahşer gününde selâmdan daha büyük taltif olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kitapla murad; Tevrat'tır. Kuvvetle murad; ciddiyetle tutmak ve ahkâmını tebliğde sabru sebat etmektir, Hükümle murad; Tevrat'ın,ahkâmına ilim ve umur-u dinde fekahet ve akl-ı kâmildir rahmet manasınadır. Yahya Aleyhisselâm irşad ettiği cihetle ümmeti hakkında rahmet olduğu gibi pederinin duası reddolunmadan ihsan olunduğu cihetle ebeveyni hakkında dahi rahmet-i İlâhiye ve ihsan-i Sübhaniyedir. Zekâtla murad; amel-i salih, hüsn-ü sena ve zikr-i cemîl ile tezkiye olunmaktır. Yahut Ebeveynine ihsan olunmuş sadaka ve hibe olunmuş bir bereket ve nema manasınadır. Buna nazaran fıkrasının manâsı; |Biz kendi indimizden Yahya Aleyhisselâm'ı ümmeti hakkında rahmet ve ebeveyni hakkında tarafımızdan ihsan olunmuş sadaka ve zekât olarak halket-tik f demektir. Yahya Aleyhisselâm'in valide ve pederinin rutubetleri zail olup.çocuk getirecek takatları kalmadığı bir zamanda zuhur etmesi tabiatın hilâfında bir hilkat olduğundan «Her şeyi mu-cid; tabiattir» diyenleri Yahya Aleyhisselâmın halkıyla Cenab-ı Hak reddetmiştir. Çünkü; çocuk getirmeye tabiat müsait olmadığı bir zamanda doğduğu zahirdir. Nisâbûrî, Hâzin ve Medarik'in (İbni Uyeyne) den naklen beyanları veçhile insanın en ziyade tevehhuş ettiği üç zamandır: Birincisi; dünyaya geldiği zaman tevehhuş eder. Çünkü; validesinin rahminde görmüş olduğu müzayakadan kurtulup vasi bir sahraya çıktığı için tevehhuş eder. İkincisi; Bu vasi' sahraya veda' ederek kabre girdiği gün tevehhuş eder. Çünkü; bir çok kalabalığı, bol dünyayı terke-derek tek il, tenha kabre gidince elbette tevehhuş eder: Üçüncüsü; Kabrinden kalktığı gün azîm bir velvele ve büyük bir gulguleyle herkesin perişan ve uryân bir halde mahşere tecemmu ettiklerini görünce tevahhuş edeceği şüphesizdir. İşte şu tevahhuş mevkilerinin her birinde Vacip Tealâ Yahya Aleyhisse-, lâm'ı selâmla ikramını beyanla şanına ta'zim etmiştir. Çünkü herkesin son derece selâmete muhtaç olduğu bir zamanda selâmette olacağını beyan etmek; onun hakkında lutf-u hususîdir. Vacip Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ın ebeveynine kemal-i itaatte bulunduğu gibi son derece tevazu' üzere bulunduğunu dahi beyanla sena etmiştir. Binaenaleyh; insanların peder ve validelerine itaatları vezaif-i diniyyesi cümlesindendir. Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Yahya'nın menakıbmı beyanla üm-met-i Muhammede ebna-yı cinsine merhamet sahibi olmak, günahlardan ittikâ etmek ye ebeveynine itaatin lüzumuyla beraber isyan etmemek gibi mezayay-ı âliyeyi tavsiye etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu kıssada duanın gizli olanı efdal olduğuna ve duada «Ya Rabbi» lâfzını iltizam lâzım geldiğine ve dua eden kimsenin kendi aczini ve Cenab-ı Hakkın kudretini tezekkür etmek duanın adabından bulunduğuna işaret olunmuştur. Hulâsa; Hz. Yahya'm, Tevrat'ın hükmünü ciddiyetle ahz etmekle memur olduğu, hal-i sahavetinde kendine ilm ü hikmet verildiği, ümmeti hakkında irşadı cihetinden rahmet olduğu, ef'âl-i haşereyle memduh olup bilcümle günahlardan ittika ettiği, anasına babasına ihsan sahibi olup asla isyan etmediği ve üç mevkide selâmla taltif olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:14

Vacip Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ın validesinin rahmine düştüğüne alâmetin zuhurunu beyandan sonra doğduğunda terbiye ve tekrîm tarikiyla hitabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Yahya Aleyhisselâm dünyaya gelip hitabı fehme kabi-liyyet kesbedince biz terbiye ve tekrîm tankıyla hitabettik ve dedik ki «Ey Yahya! Bünye-i sahiha ve azimet-i sadıka ve kuvvet-i kâfiye ve kemal-i ciddiyyetle Tevrat'ı ahizle hıfzına devam et'». Böyle dedikten sonra biz ona hal-i sebavetinde Tevrat'ın ahkâmına ilim ve kitaptan ahkâm istihracına kuvvet verdik ve biz indi Ulû-hiyetimizden Yahya Aleyhisselâm'a merhamet ve bilcümle günahlardan tahâret-i kâmile verdik ve Yahya'yı kullarımıza rahmet kıldık, Yahya hal-i sahavetinden hiyn-i mevtine kadar bilûmum günahlardan ve muharremâttan ittika etmekle nefsini fena şeylerden sakladı, valide ve pederine ihsan ederdi, müddeti ömründe ebeveynine asla zulüm ve emirlerine muhalefetle isyan eder olmadı, Yahya cemi' nıaâsîden tahir ve umum günahlardan salim olarak Tevrat'a ilim ve insanlara merhamet sahibi olduğundan doğduğu ve öldüğü ve diri olarak kabrinden kalktığı günlerde bizim tarafımızdan selâmet onun üzerine nazildir. Zira; doğduğu gün şeytanın şerrinden muhafaza ettiğimiz gibi öldüğü gün su-u hatimeden ve kabrinden kalktığı gün de hâib ü hâsir olmaktan ve kıyametin şiddetlerinden muhafaza ederiz. Şu selâm; Hz. Yahya hakkında taltif-i ilâhidir. Zira; insanın en âciz olarak dünyaya geldiği ve en sefil olarak âlem-i fenaya ye-da' ettiği günde ve herkesin perişan bir halde olduğu mahşer gününde selâmdan daha büyük taltif olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kitapla murad; Tevrat'tır. Kuvvetle murad; ciddiyetle tutmak ve ahkâmını tebliğde sabru sebat etmektir, Hükümle murad; Tevrat'ın,ahkâmına ilim ve umur-u dinde fekahet ve akl-ı kâmildir rahmet manasınadır. Yahya Aleyhisselâm irşad ettiği cihetle ümmeti hakkında rahmet olduğu gibi pederinin duası reddolunmadan ihsan olunduğu cihetle ebeveyni hakkında dahi rahmet-i İlâhiye ve ihsan-i Sübhaniyedir. Zekâtla murad; amel-i salih, hüsn-ü sena ve zikr-i cemîl ile tezkiye olunmaktır. Yahut Ebeveynine ihsan olunmuş sadaka ve hibe olunmuş bir bereket ve nema manasınadır. Buna nazaran fıkrasının manâsı; |Biz kendi indimizden Yahya Aleyhisselâm'ı ümmeti hakkında rahmet ve ebeveyni hakkında tarafımızdan ihsan olunmuş sadaka ve zekât olarak halket-tik f demektir. Yahya Aleyhisselâm'in valide ve pederinin rutubetleri zail olup.çocuk getirecek takatları kalmadığı bir zamanda zuhur etmesi tabiatın hilâfında bir hilkat olduğundan «Her şeyi mu-cid; tabiattir» diyenleri Yahya Aleyhisselâmın halkıyla Cenab-ı Hak reddetmiştir. Çünkü; çocuk getirmeye tabiat müsait olmadığı bir zamanda doğduğu zahirdir. Nisâbûrî, Hâzin ve Medarik'in (İbni Uyeyne) den naklen beyanları veçhile insanın en ziyade tevehhuş ettiği üç zamandır: Birincisi; dünyaya geldiği zaman tevehhuş eder. Çünkü; validesinin rahminde görmüş olduğu müzayakadan kurtulup vasi bir sahraya çıktığı için tevehhuş eder. İkincisi; Bu vasi' sahraya veda' ederek kabre girdiği gün tevehhuş eder. Çünkü; bir çok kalabalığı, bol dünyayı terke-derek tek il, tenha kabre gidince elbette tevehhuş eder: Üçüncüsü; Kabrinden kalktığı gün azîm bir velvele ve büyük bir gulguleyle herkesin perişan ve uryân bir halde mahşere tecemmu ettiklerini görünce tevahhuş edeceği şüphesizdir. İşte şu tevahhuş mevkilerinin her birinde Vacip Tealâ Yahya Aleyhisse-, lâm'ı selâmla ikramını beyanla şanına ta'zim etmiştir. Çünkü herkesin son derece selâmete muhtaç olduğu bir zamanda selâmette olacağını beyan etmek; onun hakkında lutf-u hususîdir. Vacip Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ın ebeveynine kemal-i itaatte bulunduğu gibi son derece tevazu' üzere bulunduğunu dahi beyanla sena etmiştir. Binaenaleyh; insanların peder ve validelerine itaatları vezaif-i diniyyesi cümlesindendir. Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Yahya'nın menakıbmı beyanla üm-met-i Muhammede ebna-yı cinsine merhamet sahibi olmak, günahlardan ittikâ etmek ye ebeveynine itaatin lüzumuyla beraber isyan etmemek gibi mezayay-ı âliyeyi tavsiye etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu kıssada duanın gizli olanı efdal olduğuna ve duada «Ya Rabbi» lâfzını iltizam lâzım geldiğine ve dua eden kimsenin kendi aczini ve Cenab-ı Hakkın kudretini tezekkür etmek duanın adabından bulunduğuna işaret olunmuştur. Hulâsa; Hz. Yahya'm, Tevrat'ın hükmünü ciddiyetle ahz etmekle memur olduğu, hal-i sahavetinde kendine ilm ü hikmet verildiği, ümmeti hakkında irşadı cihetinden rahmet olduğu, ef'âl-i haşereyle memduh olup bilcümle günahlardan ittika ettiği, anasına babasına ihsan sahibi olup asla isyan etmediği ve üç mevkide selâmla taltif olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:15

Vacip Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ın validesinin rahmine düştüğüne alâmetin zuhurunu beyandan sonra doğduğunda terbiye ve tekrîm tarikiyla hitabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Yahya Aleyhisselâm dünyaya gelip hitabı fehme kabi-liyyet kesbedince biz terbiye ve tekrîm tankıyla hitabettik ve dedik ki «Ey Yahya! Bünye-i sahiha ve azimet-i sadıka ve kuvvet-i kâfiye ve kemal-i ciddiyyetle Tevrat'ı ahizle hıfzına devam et'». Böyle dedikten sonra biz ona hal-i sebavetinde Tevrat'ın ahkâmına ilim ve kitaptan ahkâm istihracına kuvvet verdik ve biz indi Ulû-hiyetimizden Yahya Aleyhisselâm'a merhamet ve bilcümle günahlardan tahâret-i kâmile verdik ve Yahya'yı kullarımıza rahmet kıldık, Yahya hal-i sahavetinden hiyn-i mevtine kadar bilûmum günahlardan ve muharremâttan ittika etmekle nefsini fena şeylerden sakladı, valide ve pederine ihsan ederdi, müddeti ömründe ebeveynine asla zulüm ve emirlerine muhalefetle isyan eder olmadı, Yahya cemi' nıaâsîden tahir ve umum günahlardan salim olarak Tevrat'a ilim ve insanlara merhamet sahibi olduğundan doğduğu ve öldüğü ve diri olarak kabrinden kalktığı günlerde bizim tarafımızdan selâmet onun üzerine nazildir. Zira; doğduğu gün şeytanın şerrinden muhafaza ettiğimiz gibi öldüğü gün su-u hatimeden ve kabrinden kalktığı gün de hâib ü hâsir olmaktan ve kıyametin şiddetlerinden muhafaza ederiz. Şu selâm; Hz. Yahya hakkında taltif-i ilâhidir. Zira; insanın en âciz olarak dünyaya geldiği ve en sefil olarak âlem-i fenaya ye-da' ettiği günde ve herkesin perişan bir halde olduğu mahşer gününde selâmdan daha büyük taltif olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kitapla murad; Tevrat'tır. Kuvvetle murad; ciddiyetle tutmak ve ahkâmını tebliğde sabru sebat etmektir, Hükümle murad; Tevrat'ın,ahkâmına ilim ve umur-u dinde fekahet ve akl-ı kâmildir rahmet manasınadır. Yahya Aleyhisselâm irşad ettiği cihetle ümmeti hakkında rahmet olduğu gibi pederinin duası reddolunmadan ihsan olunduğu cihetle ebeveyni hakkında dahi rahmet-i İlâhiye ve ihsan-i Sübhaniyedir. Zekâtla murad; amel-i salih, hüsn-ü sena ve zikr-i cemîl ile tezkiye olunmaktır. Yahut Ebeveynine ihsan olunmuş sadaka ve hibe olunmuş bir bereket ve nema manasınadır. Buna nazaran fıkrasının manâsı; |Biz kendi indimizden Yahya Aleyhisselâm'ı ümmeti hakkında rahmet ve ebeveyni hakkında tarafımızdan ihsan olunmuş sadaka ve zekât olarak halket-tik f demektir. Yahya Aleyhisselâm'in valide ve pederinin rutubetleri zail olup.çocuk getirecek takatları kalmadığı bir zamanda zuhur etmesi tabiatın hilâfında bir hilkat olduğundan «Her şeyi mu-cid; tabiattir» diyenleri Yahya Aleyhisselâmın halkıyla Cenab-ı Hak reddetmiştir. Çünkü; çocuk getirmeye tabiat müsait olmadığı bir zamanda doğduğu zahirdir. Nisâbûrî, Hâzin ve Medarik'in (İbni Uyeyne) den naklen beyanları veçhile insanın en ziyade tevehhuş ettiği üç zamandır: Birincisi; dünyaya geldiği zaman tevehhuş eder. Çünkü; validesinin rahminde görmüş olduğu müzayakadan kurtulup vasi bir sahraya çıktığı için tevehhuş eder. İkincisi; Bu vasi' sahraya veda' ederek kabre girdiği gün tevehhuş eder. Çünkü; bir çok kalabalığı, bol dünyayı terke-derek tek il, tenha kabre gidince elbette tevehhuş eder: Üçüncüsü; Kabrinden kalktığı gün azîm bir velvele ve büyük bir gulguleyle herkesin perişan ve uryân bir halde mahşere tecemmu ettiklerini görünce tevahhuş edeceği şüphesizdir. İşte şu tevahhuş mevkilerinin her birinde Vacip Tealâ Yahya Aleyhisse-, lâm'ı selâmla ikramını beyanla şanına ta'zim etmiştir. Çünkü herkesin son derece selâmete muhtaç olduğu bir zamanda selâmette olacağını beyan etmek; onun hakkında lutf-u hususîdir. Vacip Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ın ebeveynine kemal-i itaatte bulunduğu gibi son derece tevazu' üzere bulunduğunu dahi beyanla sena etmiştir. Binaenaleyh; insanların peder ve validelerine itaatları vezaif-i diniyyesi cümlesindendir. Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Yahya'nın menakıbmı beyanla üm-met-i Muhammede ebna-yı cinsine merhamet sahibi olmak, günahlardan ittikâ etmek ye ebeveynine itaatin lüzumuyla beraber isyan etmemek gibi mezayay-ı âliyeyi tavsiye etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu kıssada duanın gizli olanı efdal olduğuna ve duada «Ya Rabbi» lâfzını iltizam lâzım geldiğine ve dua eden kimsenin kendi aczini ve Cenab-ı Hakkın kudretini tezekkür etmek duanın adabından bulunduğuna işaret olunmuştur. Hulâsa; Hz. Yahya'm, Tevrat'ın hükmünü ciddiyetle ahz etmekle memur olduğu, hal-i sahavetinde kendine ilm ü hikmet verildiği, ümmeti hakkında irşadı cihetinden rahmet olduğu, ef'âl-i haşereyle memduh olup bilcümle günahlardan ittika ettiği, anasına babasına ihsan sahibi olup asla isyan etmediği ve üç mevkide selâmla taltif olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:16

Vacip Tealâ Hz. Zekeriyya'mn duasını ve oğlunun dünyaya gelip menakıb-ı âliye sahibi olduğunu beyandan sonra Hz. Meryem Radıyallahü anhânın ahvalini ve Hz. İsa'nın keyfiyet-i tevellüdünü bevan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resulü Ekrem! Sen Kur'an'da Meryem'in garîb hallerini zikret şol zamanda ki o zamanda Meryem hane halkından tenha ve bulunduğu dairenin şark cihetinde bir mekâna çekildi. Çünkü; kadınların âdeti olan hayızdan halâs olduğundan hilkatinde olan taharet icabı gusletmek için o mekânı ihtiyar etmişti. O mahalde kimse olmadığı halde kemal-i nezahet ve iffetine binaen ansızın bir kimse gelmek ihtimalini nazar-ı itibare alarak ihtiyata riayet olmak üzere hane halkının dûnunda bir perde ittihaz eylemişti. İhtiyata.riayet; insanların ruhunu rahat-yaşattığı gibi bir çok mühim anlarda büyük felâketten de kurtarır. Binaenaleyh; Meryem'de ihtiyata riayet etti ki muhtemel olan bir mahcubiyetten kalbi rahat olsun. İşte tam bu ihtiyata riayetle beraber gusletmek için libasını çıkardığı bir zamanda biz Meryem'e vahyimize emîn olan Cibril'i gönderdik. Binaenaleyh; Cibril tâmmül'azâ olarak beşer suretinde Meryem'e göründü. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Meryem Radıyallahü anhâ Beyt-i mukaddeste daimi ibadetle meşgul olup hayzı zuhur ettiğinde teyzesinin hanesine gider, taharet kesbedince gusleder ve âdeti veçhile Beyt-i Mukaddes'e avdet eylerdi. Vakta ki Hz. İsa'nın tulu'u zamanı hulul ettiği sırada âyette beyan olunduğu veçhile Cibril gelmiştir. Yahut Mekân-ı şarkî ile murad; Beyt-i Mukaddes'in şark cihetine ibadet için çekildiği zamanda gelmiştir. Herhangi surette olursa olsun Nasara için şark ciheti mukaddes addedilerek kıble ittihaz edilmiştir. Çünkü; vukuatın şark cihetinde olduğu kafidir, lâkin hanenin şarkı mı veyahut Beyt-i Mukaddes'in şarkı mı? Bu cihetin ta'ymi yoktur. Binaenaleyh; her ikisine de ihtimâl vardır. Bu âyette Ruhla murad; Cibril-i Emindir. Cibril izn-i İlâhî ile istediği surete temessül ederdi, burada beşer suretine temes-sül ettiğine âyet suret-i kafiyede delâlet eder. Meryem tevahhuş etmesin için beşer suretine temessül etmiştir. Çünkü; beşerin gayrı melek yahut başka bir surette zuhur etmiş ols"a korkar sözünü dinlemeye kaadir olamazdı. uzlet manasınadır. Yani; «insandan hâlî bir mekâna çekildi» demektir. Tammüv aza manâsına olduğu bundan evvel beyan olunmuştu.

Meryem 19:17

Vacip Tealâ Hz. Zekeriyya'mn duasını ve oğlunun dünyaya gelip menakıb-ı âliye sahibi olduğunu beyandan sonra Hz. Meryem Radıyallahü anhânın ahvalini ve Hz. İsa'nın keyfiyet-i tevellüdünü bevan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resulü Ekrem! Sen Kur'an'da Meryem'in garîb hallerini zikret şol zamanda ki o zamanda Meryem hane halkından tenha ve bulunduğu dairenin şark cihetinde bir mekâna çekildi. Çünkü; kadınların âdeti olan hayızdan halâs olduğundan hilkatinde olan taharet icabı gusletmek için o mekânı ihtiyar etmişti. O mahalde kimse olmadığı halde kemal-i nezahet ve iffetine binaen ansızın bir kimse gelmek ihtimalini nazar-ı itibare alarak ihtiyata riayet olmak üzere hane halkının dûnunda bir perde ittihaz eylemişti. İhtiyata.riayet; insanların ruhunu rahat-yaşattığı gibi bir çok mühim anlarda büyük felâketten de kurtarır. Binaenaleyh; Meryem'de ihtiyata riayet etti ki muhtemel olan bir mahcubiyetten kalbi rahat olsun. İşte tam bu ihtiyata riayetle beraber gusletmek için libasını çıkardığı bir zamanda biz Meryem'e vahyimize emîn olan Cibril'i gönderdik. Binaenaleyh; Cibril tâmmül'azâ olarak beşer suretinde Meryem'e göründü. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Meryem Radıyallahü anhâ Beyt-i mukaddeste daimi ibadetle meşgul olup hayzı zuhur ettiğinde teyzesinin hanesine gider, taharet kesbedince gusleder ve âdeti veçhile Beyt-i Mukaddes'e avdet eylerdi. Vakta ki Hz. İsa'nın tulu'u zamanı hulul ettiği sırada âyette beyan olunduğu veçhile Cibril gelmiştir. Yahut Mekân-ı şarkî ile murad; Beyt-i Mukaddes'in şark cihetine ibadet için çekildiği zamanda gelmiştir. Herhangi surette olursa olsun Nasara için şark ciheti mukaddes addedilerek kıble ittihaz edilmiştir. Çünkü; vukuatın şark cihetinde olduğu kafidir, lâkin hanenin şarkı mı veyahut Beyt-i Mukaddes'in şarkı mı? Bu cihetin ta'ymi yoktur. Binaenaleyh; her ikisine de ihtimâl vardır. Bu âyette Ruhla murad; Cibril-i Emindir. Cibril izn-i İlâhî ile istediği surete temessül ederdi, burada beşer suretine temes-sül ettiğine âyet suret-i kafiyede delâlet eder. Meryem tevahhuş etmesin için beşer suretine temessül etmiştir. Çünkü; beşerin gayrı melek yahut başka bir surette zuhur etmiş ols"a korkar sözünü dinlemeye kaadir olamazdı. uzlet manasınadır. Yani; «insandan hâlî bir mekâna çekildi» demektir. Tammüv aza manâsına olduğu bundan evvel beyan olunmuştu.

Meryem 19:18

Vacip Tealâ Meryem'in Cibril'i görünce almış olduğu vaziyet ve harekâtı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; gusletmek üzere hanenin şark cihetine çekilip tenha kalgul olup hayzı zuhur ettiğinde teyzesinin hanesine gider, taharet kesbedince gusleder ve âdeti veçhile Beyt-i Mukaddeş'e avdet eylerdi. Vakta ki Hz. İsa'nın tulu'u zamanı hulul ettiği sırada âyette beyan olunduğu veçhile Cibril gelmiştir. Yahut Mekan-ı şarkî ile murad; Beyt-i Mukaddes'in şark cihetine ibadet için çekildiği zamanda gelmiştir. Herhangi surette olursa olsun Nasara için şark ciheti mukaddes addedilerek kıble ittihaz edilmiştir. Çün^ kü; vukuatın şark cihetinde olduğu kafidir, lâkin hanenin şarkı mı veyahut Beyt-i Mukaddes'in şarkı mı? Bu'cihetin, ta'yini yoktur. Binaenaleyh; her ikisine de ihtimâl vardır. Bu âyette Ruhla murad; Cibrü-i Emindir. Cibril izn-i İlâhî ile istediği surete temessül ederdi, burada beşer suretine temes-sül ettiğine âyet suret-i kafiyede delâlet eder. Meryem tevahhuş etmesin için beşer suretine temessül etmiştir. Çünkü; beşerin gayrı melek yahut başka bir surette zuhur etmiş olsa korkar sözünü dinlemeye kaadir olamazdı. uzlet manasınadır. Yani; "insandan hâlî bir mekâna çekildi» demektir. Tammüv aza manâsına olduğu bundan evvel beyan/olunmuştu.

Meryem 19:19

Vacip Tealâ Meryem'in telâşını görünce Cibril'i Emin'in irâd ettiği kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor. demekle oğlan doğacağına teaccüp etti. Cibril-i Emin'in sözüne Meryem nasıl inandı ve taraf-ı İlâhîden elçi olduğunu nasıl, bildi? Ya ilm-i zarurî veyahut mucizeyle bilmiş ve melek olduğuna kanaat etmiştir. Hz. İsa'yı validesine hibe eden her ne kadar Allahü Tealâ ise de Cibril vasıta ve onu tebşire memur olduğu cihetle hibeyi Cibril kendi zatına nisbet ederek «Ben hibe edeceğim» demiştir. Hz. İsa'nın bilûmum ayıplardan salim ve fena şeylerden tahir olacağına işaret için .zekî olacağı beyan'olunmuştur. Hz. Meryem'in İsa Aleyhisselâm'a hamile olduğunda on-beş yaşında olduğu mervîdir.

Meryem 19:20

Vacip Tealâ Meryem'in telâşını görünce Cibril'i Emin'in irâd ettiği kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor. demekle oğlan doğacağına teaccüp etti. Cibril-i Emin'in sözüne Meryem nasıl inandı ve taraf-ı İlâhîden elçi olduğunu nasıl, bildi? Ya ilm-i zarurî veyahut mucizeyle bilmiş ve melek olduğuna kanaat etmiştir. Hz. İsa'yı validesine hibe eden her ne kadar Allahü Tealâ ise de Cibril vasıta ve onu tebşire memur olduğu cihetle hibeyi Cibril kendi zatına nisbet ederek «Ben hibe edeceğim» demiştir. Hz. İsa'nın bilûmum ayıplardan salim ve fena şeylerden tahir olacağına işaret için .zekî olacağı beyan'olunmuştur. Hz. Meryem'in İsa Aleyhisselâm'a hamile olduğunda on-beş yaşında olduğu mervîdir.

Meryem 19:21

Vacip Tealâ Hz. Meryem'in »Ben çocuk doğurmak esbabına tevessül etmedim» demesi üzerine Cibril-i Emin'in çocuğun esbab-ı âdiyeyle olmayıp Cenab-ı Hakkın emriyle olacağını beyan etmek üzere irâd ettiği sözleri beyan zımnında buyuruyor. Çünkü; hamli herkesçe malûm olmak sebebiyle halktan utandığı için nâsın levmini duymamak üzere umrâ-nâttan hali bir mekâna u^let etti.

Meryem 19:22

Vacip Tealâ Hz. Meryem'in »Ben çocuk doğurmak esbabına tevessül etmedim» demesi üzerine Cibril-i Emin'in çocuğun esbab-ı âdiyeyle olmayıp Cenab-ı Hakkın emriyle olacağını beyan etmek üzere irâd ettiği sözleri beyan zımnında buyuruyor. Çünkü; hamli herkesçe malûm olmak sebebiyle halktan utandığı için nâsın levmini duymamak üzere umrâ-nâttan hali bir mekâna u^let etti.

Meryem 19:23

Meryem Radıyallahü anhanın müddet-i hamlinin yedi, sekiz veya dokuz ay olmasında ihtilâf varsa da esah olan dokuz ay olduğu mervîdir. Beyzâvfnin beyaru veçhile Mekân-ı kasıy ile murad; Kudüs civarında dağ arkasında bir derenin nihayetidir. unutulmuş ve aranılmamış demektir. mwnır~u zamanla unutulmuş ismini bile zikretmek kimsenin hatırına gelmez bir hale gelmiş demektir. Buna nazaran demek «Ne olaydı ben unutulmuş, aranmaz, ismim bile kimsenin hatırına gelmez bir halde yok olup gideydim de bu halleri görrniyeydim» demektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Meryem'in hâmil olduğunu evvelâ hisseden amcası oğlu Yusuf'tur. Çünkü; Meryem ve Yusuf ikisi beraber o zamanda (Cebel-i Sayhun) civarında bir mescide hizmet ederlerdi, zamanlarında1 bunlardan daha çok ibadet eden yoktu. (Yusuf) Meiyem'de emaremi hamli görünce itham etmek ister, fakat ibadetine ve salah-ı haline bakarak cesaret edemez. Nihayet bir gün Meryem'e »Senden bir kaç şey soracağını» der. Meryem de «Sor» deyince Yusuf «Tohumsuz ot biter mi? Susuz ağaç meydana gelir mi? Ve erkek olmadan kadından çocuk doğar mı» der. Meryem cevabında «Allahü Tealâ ibtidâen otları tohumsuz bitir-medi mi? Hz. Adem'le zevcesini erkeksiz halketmedi mi?d demekle Yusuf'u ilzam ettiği mervîdir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Meryem'in çocuk doğurmak zahmetiyle yapışmış olduğu hurmanın kuru olup mevsimin de kış olduğu mervidir. Bundan sonraki âyette beyan olunacağı veçhile o kuru ağaç yeşermiş, meyve vermiş ve Meryem: de o meyveden yemiştir. Bundaki hikmet; Meryem'in kederini azaltmak ve bazı cihetlere ikâz etmektir. Çünkü; kuru ağacın yeşerip meyve vermesinde Meryem'in babasız çocuk doğurmasına müşabeheti olduğu cihetle Meryem'i tesliye vardır. Hulâsa; Cibril'in tebşîratı üzerine Meryem'in hamile olduğu, halktan utandığından nâşî tenha ve umrânâttan uzak bir mahalle uzlet ettiği, çocuğun doğmak zahmeti, onu hurma ağacının altına getirip ağaca sarılmağa mecbur ettiği ve o zaman Meryem'in «Keski nolaydı bundan evvel öleydim de ismim unutulmuş kimsenin hatırına gelmez bir halde olaydım» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:24

Vacip Tealâ Meryem Radiyallahü anhanın hamlini vaz' edeceği zaman yaklaştığında uzak bir mahalle çekildiğini beyandan sonra hamlini vaz' ettiği zaman cerej^an eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. İsa Aleyhisselâmın zuhuru harikulade olduğu gibi hin-i 'zuhurunda validesiyle ünsiyet edip söz söylemesi dahi harikuladedir. Çünkü; Meryem Radıyallahü anhanm bulunduğu mahallin aşağı tarafından nida eden Cibril olmak ihtimali varsa da esah olan Hz. İsa olduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü; Meryem'i tesliye için nida eden kimsenin malûm olması tesliyede tesiri ziyade olacağından ve Meryem için malûm olan Hz. İsa^plduğu cihetle nida eden kimsenin de İsa Aleyhisselâm olması akrab-i ihtimâldir. Çocuk; harikulade olarak dünyaya geldiği gibi harikulade olarak ilham-ı İlâhi ile söze başlayıp validesinin hatt-ı hareketini tayin etmek herhalde tesliyede daha ziyade tesir edeceğinde şüphe yoktur. Çünkü tesliye için irâd olunan; enva-ı nesayihi cami'-dir ve o günde validesine lâzım olan vaziyeti tayin etmiştir. Beyzâvî, Taberi ve Hâzin'in beyanları veçhile seyyid manâsına Hz. isa'dır. Buna nazaran manâ-yı nazım : | Sen mahzun olma. Zira; Rabbın Tealâ senin altında bir ulu çocuk halketti | demektir. Yahud ufak bir ırmak manasınadır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. İsa'nın ayağını bastığı mahalden mucize olarak ufak bir pınar hasıl olmuş ve Meryem'in suya olan ihtiyacını Cehab-ı Hak bu suretle defetmekle dahi teselli etmiştir. Burada her iki manâdan hangisi murad olunursa olunsun manâ sahih ise de âyette yemek ve içmekle emretmek lâfzının nehir manâsıma olmasını te'yîd eder. Zekeriyya Aleyhisselâmın şeriatinde sükût ile nezretmçk meşru' olduğundan nâsla söyleşmemek için oruç nezreylemesi ve sual eden olursa oruç neşrettiğinden sükûta mülâzemet edeceğini beyan etmesi Hz. İsa tarafından ilham-ı Rabbani ile beyan olunmuştur. Çünkü ahmaka cevap; sükût denildiği gibi Meryem'le mücadele edecek ire ithama kalkışacak kimseye sözüyle cevap vermekten sükûtla mukabele etmesi maslahata ve zamana daha ziyade muvafık olduğu cihetle Cenab-ı Hak İsa Aleyhisselâm'a validesine sükût tavsiye etmesini ilham etmiştir. Bundan sonraki âyetlerde beyan olunacağı veçhile validesini itham etmek istiyenlere Hz. İsa'nın cevabı, töhmeti def'ide daha ziyade olduğu cihetle cevap vazifesini Hz. İsa edâ etmiştir: Kuru ağaçtan kış. gününde yaş meyvenin bitmesi, kuru yerden suyun çıkması, babasız çocuk doğurmaya müşabih olduğu cihetle itham edenlere cevap yönünden bunlar kâfi olmakla Meryem'e sükût tavsiye olunmuştur. Çocuk getiren hatuna her şeyden ziyade yaş hurma nâfi olduğundan Cenab-ı Hak Meryem'e ikram olmak üzere kuru ağaçtan yaş hurma halkettiği Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. şiddetle ağacın dalını,kendine çek salla demek-tir. ermiş meyvedir. Bilhassa hurmanın ermişine ratab-ı cem denir. gözünü dinlendir elemektir. Çünkü; sürür zamanı insanın gözü dinlenir ve keder zamanı da ağlar, acır. Hulasa; Hz. İsa'nın validesine «Babasız çocuk doğurduğuna hüznetme. Zira; Rabbın senden bir büyük çocuk veyahud akar su halk etti ve hurma dalını kendine çek üzerine ermiş yaş hurma dökülsün» dediği, hurmadan ye, sudan iç, gözünü dinlendir yani mesrur ol ve eğer beşerden bir kimse görürsen ben Rahman Tealâ'ya oruç nezrettim. Binaenaleyh; bu gün hiç bir insana söz söylemem de»ı demekle validesine ilham-i İlâhî ile nasihatte bulunduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:25

Vacip Tealâ Meryem Radiyallahü anhanın hamlini vaz' edeceği zaman yaklaştığında uzak bir mahalle çekildiğini beyandan sonra hamlini vaz' ettiği zaman cerej^an eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. İsa Aleyhisselâmın zuhuru harikulade olduğu gibi hin-i 'zuhurunda validesiyle ünsiyet edip söz söylemesi dahi harikuladedir. Çünkü; Meryem Radıyallahü anhanm bulunduğu mahallin aşağı tarafından nida eden Cibril olmak ihtimali varsa da esah olan Hz. İsa olduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü; Meryem'i tesliye için nida eden kimsenin malûm olması tesliyede tesiri ziyade olacağından ve Meryem için malûm olan Hz. İsa^plduğu cihetle nida eden kimsenin de İsa Aleyhisselâm olması akrab-i ihtimâldir. Çocuk; harikulade olarak dünyaya geldiği gibi harikulade olarak ilham-ı İlâhi ile söze başlayıp validesinin hatt-ı hareketini tayin etmek herhalde tesliyede daha ziyade tesir edeceğinde şüphe yoktur. Çünkü tesliye için irâd olunan; enva-ı nesayihi cami'-dir ve o günde validesine lâzım olan vaziyeti tayin etmiştir. Beyzâvî, Taberi ve Hâzin'in beyanları veçhile seyyid manâsına Hz. isa'dır. Buna nazaran manâ-yı nazım : | Sen mahzun olma. Zira; Rabbın Tealâ senin altında bir ulu çocuk halketti | demektir. Yahud ufak bir ırmak manasınadır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. İsa'nın ayağını bastığı mahalden mucize olarak ufak bir pınar hasıl olmuş ve Meryem'in suya olan ihtiyacını Cehab-ı Hak bu suretle defetmekle dahi teselli etmiştir. Burada her iki manâdan hangisi murad olunursa olunsun manâ sahih ise de âyette yemek ve içmekle emretmek lâfzının nehir manâsıma olmasını te'yîd eder. Zekeriyya Aleyhisselâmın şeriatinde sükût ile nezretmçk meşru' olduğundan nâsla söyleşmemek için oruç nezreylemesi ve sual eden olursa oruç neşrettiğinden sükûta mülâzemet edeceğini beyan etmesi Hz. İsa tarafından ilham-ı Rabbani ile beyan olunmuştur. Çünkü ahmaka cevap; sükût denildiği gibi Meryem'le mücadele edecek ire ithama kalkışacak kimseye sözüyle cevap vermekten sükûtla mukabele etmesi maslahata ve zamana daha ziyade muvafık olduğu cihetle Cenab-ı Hak İsa Aleyhisselâm'a validesine sükût tavsiye etmesini ilham etmiştir. Bundan sonraki âyetlerde beyan olunacağı veçhile validesini itham etmek istiyenlere Hz. İsa'nın cevabı, töhmeti def'ide daha ziyade olduğu cihetle cevap vazifesini Hz. İsa edâ etmiştir: Kuru ağaçtan kış. gününde yaş meyvenin bitmesi, kuru yerden suyun çıkması, babasız çocuk doğurmaya müşabih olduğu cihetle itham edenlere cevap yönünden bunlar kâfi olmakla Meryem'e sükût tavsiye olunmuştur. Çocuk getiren hatuna her şeyden ziyade yaş hurma nâfi olduğundan Cenab-ı Hak Meryem'e ikram olmak üzere kuru ağaçtan yaş hurma halkettiği Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. şiddetle ağacın dalını,kendine çek salla demek-tir. ermiş meyvedir. Bilhassa hurmanın ermişine ratab-ı cem denir. gözünü dinlendir elemektir. Çünkü; sürür zamanı insanın gözü dinlenir ve keder zamanı da ağlar, acır. Hulasa; Hz. İsa'nın validesine «Babasız çocuk doğurduğuna hüznetme. Zira; Rabbın senden bir büyük çocuk veyahud akar su halk etti ve hurma dalını kendine çek üzerine ermiş yaş hurma dökülsün» dediği, hurmadan ye, sudan iç, gözünü dinlendir yani mesrur ol ve eğer beşerden bir kimse görürsen ben Rahman Tealâ'ya oruç nezrettim. Binaenaleyh; bu gün hiç bir insana söz söylemem de»ı demekle validesine ilham-i İlâhî ile nasihatte bulunduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:26

Vacip Tealâ Meryem Radiyallahü anhanın hamlini vaz' edeceği zaman yaklaştığında uzak bir mahalle çekildiğini beyandan sonra hamlini vaz' ettiği zaman cerej^an eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. İsa Aleyhisselâmın zuhuru harikulade olduğu gibi hin-i 'zuhurunda validesiyle ünsiyet edip söz söylemesi dahi harikuladedir. Çünkü; Meryem Radıyallahü anhanm bulunduğu mahallin aşağı tarafından nida eden Cibril olmak ihtimali varsa da esah olan Hz. İsa olduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü; Meryem'i tesliye için nida eden kimsenin malûm olması tesliyede tesiri ziyade olacağından ve Meryem için malûm olan Hz. İsa^plduğu cihetle nida eden kimsenin de İsa Aleyhisselâm olması akrab-i ihtimâldir. Çocuk; harikulade olarak dünyaya geldiği gibi harikulade olarak ilham-ı İlâhi ile söze başlayıp validesinin hatt-ı hareketini tayin etmek herhalde tesliyede daha ziyade tesir edeceğinde şüphe yoktur. Çünkü tesliye için irâd olunan; enva-ı nesayihi cami'-dir ve o günde validesine lâzım olan vaziyeti tayin etmiştir. Beyzâvî, Taberi ve Hâzin'in beyanları veçhile seyyid manâsına Hz. isa'dır. Buna nazaran manâ-yı nazım : | Sen mahzun olma. Zira; Rabbın Tealâ senin altında bir ulu çocuk halketti | demektir. Yahud ufak bir ırmak manasınadır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. İsa'nın ayağını bastığı mahalden mucize olarak ufak bir pınar hasıl olmuş ve Meryem'in suya olan ihtiyacını Cehab-ı Hak bu suretle defetmekle dahi teselli etmiştir. Burada her iki manâdan hangisi murad olunursa olunsun manâ sahih ise de âyette yemek ve içmekle emretmek lâfzının nehir manâsıma olmasını te'yîd eder. Zekeriyya Aleyhisselâmın şeriatinde sükût ile nezretmçk meşru' olduğundan nâsla söyleşmemek için oruç nezreylemesi ve sual eden olursa oruç neşrettiğinden sükûta mülâzemet edeceğini beyan etmesi Hz. İsa tarafından ilham-ı Rabbani ile beyan olunmuştur. Çünkü ahmaka cevap; sükût denildiği gibi Meryem'le mücadele edecek ire ithama kalkışacak kimseye sözüyle cevap vermekten sükûtla mukabele etmesi maslahata ve zamana daha ziyade muvafık olduğu cihetle Cenab-ı Hak İsa Aleyhisselâm'a validesine sükût tavsiye etmesini ilham etmiştir. Bundan sonraki âyetlerde beyan olunacağı veçhile validesini itham etmek istiyenlere Hz. İsa'nın cevabı, töhmeti def'ide daha ziyade olduğu cihetle cevap vazifesini Hz. İsa edâ etmiştir: Kuru ağaçtan kış. gününde yaş meyvenin bitmesi, kuru yerden suyun çıkması, babasız çocuk doğurmaya müşabih olduğu cihetle itham edenlere cevap yönünden bunlar kâfi olmakla Meryem'e sükût tavsiye olunmuştur. Çocuk getiren hatuna her şeyden ziyade yaş hurma nâfi olduğundan Cenab-ı Hak Meryem'e ikram olmak üzere kuru ağaçtan yaş hurma halkettiği Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. şiddetle ağacın dalını,kendine çek salla demek-tir. ermiş meyvedir. Bilhassa hurmanın ermişine ratab-ı cem denir. gözünü dinlendir elemektir. Çünkü; sürür zamanı insanın gözü dinlenir ve keder zamanı da ağlar, acır. Hulasa; Hz. İsa'nın validesine «Babasız çocuk doğurduğuna hüznetme. Zira; Rabbın senden bir büyük çocuk veyahud akar su halk etti ve hurma dalını kendine çek üzerine ermiş yaş hurma dökülsün» dediği, hurmadan ye, sudan iç, gözünü dinlendir yani mesrur ol ve eğer beşerden bir kimse görürsen ben Rahman Tealâ'ya oruç nezrettim. Binaenaleyh; bu gün hiç bir insana söz söylemem de»ı demekle validesine ilham-i İlâhî ile nasihatte bulunduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:27

Vacip Tealâ Meryem'in hamlini vaz'ettiği zaman cereyan eden ahvali ve söylenen sözleri beyandan sonra oğluyla beraber kavmine geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve şan-ı Meryem'e lâyık olmadık bir takım isnâdâta ve iftiraya kalkıştılar ve dillerini uzatmaya başlayınca :

Meryem 19:28

Vacip Tealâ Meryem'in hamlini vaz'ettiği zaman cereyan eden ahvali ve söylenen sözleri beyandan sonra oğluyla beraber kavmine geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve şan-ı Meryem'e lâyık olmadık bir takım isnâdâta ve iftiraya kalkıştılar ve dillerini uzatmaya başlayınca :

Meryem 19:29

Hz. Meryem'in oğlu dünyaya gelince alıp kavmine gelmek ihtimali varsa da Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile kırk gün bir mağarada ikâmetle nifâsmdan temizlendikten sonra kavmine geldiği mervidir. Gelince kavmi tarafından âyette beyan olunan sözler söylendi. Âyette Harun ile murad; Hz. Musa'nın biraderi Harun Aleyhisselâm olmak ihtimali varsa da esah olan Hz. Meryem'in lieb biraderi Harun isminde bir kimsedir. Zira kelâmda aslolan; manâyı hakikisinde isti'mâldir. Binaenaleyh; Harun'la mürad; Meryem'in hakiki biraderi olmak makama daha münasiptir. Çünkü; pederinin ve validesinin iyilikleri zikrolununca onlar meyanmda iyiliğinden bahsolunan biraderin de hakiki biraderi olması muvafıktır ki validesinin ve pederinin iyiliğiyle ta'yîb olunduğu gibi biraderinin iyiliğini zikirle dahi ta'yib olundu demektir. Yani «Ey Meryem!- Senin pederin, validen ve biraderin iyi kimseler oldukları halde sen nasıl oldu ki böyle halleri başımıza getirdin?» dediler. Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile bir ernr-i acıb ve garîb ve herkes nazarında çirkin demektir. esas manâsı itibariyle bir şeyi kesmek manâsına olup Meryem'in babasız çocuk getirmesi âdetin hilafı olduğu cihetle âdeti kat'ettiği için «Sen acîb ve âdetin hilafı bir şey getirdin» demektir. Emr-i münkeri işlemek cümle insanlara ayıb olduğu gibi su-lehâ evlâdından vukuu daha ziyade ayıb olduğuna işaret için ebeveyninin iyiliklerinden bahsetmişler ve "tekdire herkesten ziyade lâyıksın" demek istemişlerdir. Hz. İsa'nın hin-i tulûunda validesine nasayihte bulunduğu gibi kavmine gelirken yolda bundan sonraki âyette beyan olunan sözleri söylediğinden kavmine cevabı oğluna havale etmiştir. Zira; oğlunun kavmini ilzam edeceğini biliyordu.

Meryem 19:30

Vacip Tealâ validesinin işareti üzerine Hz.-İsa'nın söylediği sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz, İsa validesine akrabaları tarafından vuku bulan tekdir üzerine validesinin telâşını görüp validesi de cevap vermesini işaret edince validesinin memesini bırakır ve eliyle işaret ederek cevaba başlar ve der ki «Ey cahiller! Benim ulüvv-ü sânıma taarruz ederek iffet ve ismeti nihayete varmış olan valideme ta'nla şanına lâyık olmadık bir takim iftiralara cesaretle celâlet-i kadrini lekelemeyin. Zira; ben Allah'ın makbul kuluyum. Binaenaleyh; bana kullarını irşâd ve hidayette kılmak için kitap verdi, beni en-va-ı kerametle mümtaz kıldı ve lutf u keremiyle babasız kendi emriyle beni halketti, beni, Nebî kıldığı gibi her nerede bulunursam beni hayr-ı kesîr ve bereket-i tâmme sahibi de kıldı. Şu halde ben hangi beldede bulunursam benim bereketim ve men-featim Allah'ın kullarına vasıl olur ve bereketimden istifade ederr ler ve ben hal-i hayatta oldukça Rabbım bana salâtla ve zekâtla vasiyyet etti ki Rabbıma cemi' azamla teveccüh ederek vücudumun her zerresiyle ubudiyetimi izhar edeyim ve alâik-i dünyeviy-yenin kâffesinden alâkamı kesmek için bana zekâtla emretti ve kezalik valideme ihsanla bana emretti ki validemin emrine imtisal etmekle hizmetine devam ve tevazu kanatlarımı üzerine açayım ve lâyıkı veçhüzere hukukuna riayet edeyim. Zira; Rabbım beni mü-tekebbir ve şakî kılmadı. Çünkü; Rabbım beni taharet-i kâmile, salâh-ı tâm, ahlâk-ı hamide ve enva-ı kerametle taltif buyurdu. Binaenaleyh; Allah'ın selâmı ve hıfz u himayesi doğduğum gün benim üzerime nazil olmuştu. Zira; Allahü Tealâ şeytanın şerrinden muhafaza etti, öldüğüm gün dahi şeytanın şerrinden muhafaza etmekle selâmet benim üzerime nazil olacaktır ve diri olarak kabrimden kalktığım gün dahi selâmet benim üzerimdedir. Zira; o günde zarar göreceklerden değilim» demekle validesi tarafından cevap verdi. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İsa Aleyhisse-lâm'ın şu sözleri Hz. Zekeriyya'nın huzurunda olmuştur. Çünkü; Meryem hazretlerine karşı dillerini uzatmaları üzerine Zekeriyya Aleyhisselâm o meclisi teşrif etmişlerdi. Hz. İsa evvelâ Allah'ın kulu olduğunu beyan etti ki kendini mabud ittihaz etmesinler ve şu sözleriyle validesinin beraetini de ispat etmiştir. Çünkü; nameş-ru çocukdan böyle harikulade zuhur etmiyeceği herkesçe malûm--dur, ileride Nebî kılacağını, Namaz ve Zekâtla memur olacağını ve kendine kitap geleceğini beyan etmiştir ki Yahudiler iftiradan vazgeçsinler. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsa velâdetinde, vefatında ve kabrinden kalktığında selâmı kendine tahsis etmekle kendisi ile validesine husumet edenlere lanet olacağına işaret etmiştir. Çünkü selâmı nefsine hasretmek; selâmın zıttı olan lanetin mu* hasımlarına olacağını beyanı müstelzimdir. Hz. İsa'nın sözlerini dinledikten sonra Yahudiler hayret ederek bir derece iftiradan vazgeçer gibi oldularsa da bir kaç fırka husule geldi. Binaenaleyh; bazıları «Allah'dır» dediler, bazıları «Allah'ın, oğludur» dediler, bazıları ifk ü iftirada ısrar ettiler, bazıları da Nübüvvetine iman ettiler. Hulâsa Hz. İsa'nın validesini tebrie ettiğini, ileride ülûhiyeti-ni itikad edeceklerin itikatlarının batıl olduğunu, «Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verildi ve Allahü Tealâ beni, Nebî ve her nerede bulunursam mübarek kıldı ve halkı irşâd suretiyle benim bereketim ve hayr-ı kesirim nâsa vasıl olacaktır, Rabbim bana sa-lât, zekâtla ve valideme ihsanla vasiyyet etti, beni mütekebbir ve şakı kılmadı, doğduğum, öldüğüm ve kabirimden kalktığım gün Allah'ın selâmeti benim üzerimedir» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:31

Vacip Tealâ validesinin işareti üzerine Hz.-İsa'nın söylediği sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz, İsa validesine akrabaları tarafından vuku bulan tekdir üzerine validesinin telâşını görüp validesi de cevap vermesini işaret edince validesinin memesini bırakır ve eliyle işaret ederek cevaba başlar ve der ki «Ey cahiller! Benim ulüvv-ü sânıma taarruz ederek iffet ve ismeti nihayete varmış olan valideme ta'nla şanına lâyık olmadık bir takim iftiralara cesaretle celâlet-i kadrini lekelemeyin. Zira; ben Allah'ın makbul kuluyum. Binaenaleyh; bana kullarını irşâd ve hidayette kılmak için kitap verdi, beni en-va-ı kerametle mümtaz kıldı ve lutf u keremiyle babasız kendi emriyle beni halketti, beni, Nebî kıldığı gibi her nerede bulunursam beni hayr-ı kesîr ve bereket-i tâmme sahibi de kıldı. Şu halde ben hangi beldede bulunursam benim bereketim ve men-featim Allah'ın kullarına vasıl olur ve bereketimden istifade ederr ler ve ben hal-i hayatta oldukça Rabbım bana salâtla ve zekâtla vasiyyet etti ki Rabbıma cemi' azamla teveccüh ederek vücudumun her zerresiyle ubudiyetimi izhar edeyim ve alâik-i dünyeviy-yenin kâffesinden alâkamı kesmek için bana zekâtla emretti ve kezalik valideme ihsanla bana emretti ki validemin emrine imtisal etmekle hizmetine devam ve tevazu kanatlarımı üzerine açayım ve lâyıkı veçhüzere hukukuna riayet edeyim. Zira; Rabbım beni mü-tekebbir ve şakî kılmadı. Çünkü; Rabbım beni taharet-i kâmile, salâh-ı tâm, ahlâk-ı hamide ve enva-ı kerametle taltif buyurdu. Binaenaleyh; Allah'ın selâmı ve hıfz u himayesi doğduğum gün benim üzerime nazil olmuştu. Zira; Allahü Tealâ şeytanın şerrinden muhafaza etti, öldüğüm gün dahi şeytanın şerrinden muhafaza etmekle selâmet benim üzerime nazil olacaktır ve diri olarak kabrimden kalktığım gün dahi selâmet benim üzerimdedir. Zira; o günde zarar göreceklerden değilim» demekle validesi tarafından cevap verdi. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İsa Aleyhisse-lâm'ın şu sözleri Hz. Zekeriyya'nın huzurunda olmuştur. Çünkü; Meryem hazretlerine karşı dillerini uzatmaları üzerine Zekeriyya Aleyhisselâm o meclisi teşrif etmişlerdi. Hz. İsa evvelâ Allah'ın kulu olduğunu beyan etti ki kendini mabud ittihaz etmesinler ve şu sözleriyle validesinin beraetini de ispat etmiştir. Çünkü; nameş-ru çocukdan böyle harikulade zuhur etmiyeceği herkesçe malûm--dur, ileride Nebî kılacağını, Namaz ve Zekâtla memur olacağını ve kendine kitap geleceğini beyan etmiştir ki Yahudiler iftiradan vazgeçsinler. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsa velâdetinde, vefatında ve kabrinden kalktığında selâmı kendine tahsis etmekle kendisi ile validesine husumet edenlere lanet olacağına işaret etmiştir. Çünkü selâmı nefsine hasretmek; selâmın zıttı olan lanetin mu* hasımlarına olacağını beyanı müstelzimdir. Hz. İsa'nın sözlerini dinledikten sonra Yahudiler hayret ederek bir derece iftiradan vazgeçer gibi oldularsa da bir kaç fırka husule geldi. Binaenaleyh; bazıları «Allah'dır» dediler, bazıları «Allah'ın, oğludur» dediler, bazıları ifk ü iftirada ısrar ettiler, bazıları da Nübüvvetine iman ettiler. Hulâsa Hz. İsa'nın validesini tebrie ettiğini, ileride ülûhiyeti-ni itikad edeceklerin itikatlarının batıl olduğunu, «Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verildi ve Allahü Tealâ beni, Nebî ve her nerede bulunursam mübarek kıldı ve halkı irşâd suretiyle benim bereketim ve hayr-ı kesirim nâsa vasıl olacaktır, Rabbim bana sa-lât, zekâtla ve valideme ihsanla vasiyyet etti, beni mütekebbir ve şakı kılmadı, doğduğum, öldüğüm ve kabirimden kalktığım gün Allah'ın selâmeti benim üzerimedir» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:32

Vacip Tealâ validesinin işareti üzerine Hz.-İsa'nın söylediği sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz, İsa validesine akrabaları tarafından vuku bulan tekdir üzerine validesinin telâşını görüp validesi de cevap vermesini işaret edince validesinin memesini bırakır ve eliyle işaret ederek cevaba başlar ve der ki «Ey cahiller! Benim ulüvv-ü sânıma taarruz ederek iffet ve ismeti nihayete varmış olan valideme ta'nla şanına lâyık olmadık bir takim iftiralara cesaretle celâlet-i kadrini lekelemeyin. Zira; ben Allah'ın makbul kuluyum. Binaenaleyh; bana kullarını irşâd ve hidayette kılmak için kitap verdi, beni en-va-ı kerametle mümtaz kıldı ve lutf u keremiyle babasız kendi emriyle beni halketti, beni, Nebî kıldığı gibi her nerede bulunursam beni hayr-ı kesîr ve bereket-i tâmme sahibi de kıldı. Şu halde ben hangi beldede bulunursam benim bereketim ve men-featim Allah'ın kullarına vasıl olur ve bereketimden istifade ederr ler ve ben hal-i hayatta oldukça Rabbım bana salâtla ve zekâtla vasiyyet etti ki Rabbıma cemi' azamla teveccüh ederek vücudumun her zerresiyle ubudiyetimi izhar edeyim ve alâik-i dünyeviy-yenin kâffesinden alâkamı kesmek için bana zekâtla emretti ve kezalik valideme ihsanla bana emretti ki validemin emrine imtisal etmekle hizmetine devam ve tevazu kanatlarımı üzerine açayım ve lâyıkı veçhüzere hukukuna riayet edeyim. Zira; Rabbım beni mü-tekebbir ve şakî kılmadı. Çünkü; Rabbım beni taharet-i kâmile, salâh-ı tâm, ahlâk-ı hamide ve enva-ı kerametle taltif buyurdu. Binaenaleyh; Allah'ın selâmı ve hıfz u himayesi doğduğum gün benim üzerime nazil olmuştu. Zira; Allahü Tealâ şeytanın şerrinden muhafaza etti, öldüğüm gün dahi şeytanın şerrinden muhafaza etmekle selâmet benim üzerime nazil olacaktır ve diri olarak kabrimden kalktığım gün dahi selâmet benim üzerimdedir. Zira; o günde zarar göreceklerden değilim» demekle validesi tarafından cevap verdi. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İsa Aleyhisse-lâm'ın şu sözleri Hz. Zekeriyya'nın huzurunda olmuştur. Çünkü; Meryem hazretlerine karşı dillerini uzatmaları üzerine Zekeriyya Aleyhisselâm o meclisi teşrif etmişlerdi. Hz. İsa evvelâ Allah'ın kulu olduğunu beyan etti ki kendini mabud ittihaz etmesinler ve şu sözleriyle validesinin beraetini de ispat etmiştir. Çünkü; nameş-ru çocukdan böyle harikulade zuhur etmiyeceği herkesçe malûm--dur, ileride Nebî kılacağını, Namaz ve Zekâtla memur olacağını ve kendine kitap geleceğini beyan etmiştir ki Yahudiler iftiradan vazgeçsinler. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsa velâdetinde, vefatında ve kabrinden kalktığında selâmı kendine tahsis etmekle kendisi ile validesine husumet edenlere lanet olacağına işaret etmiştir. Çünkü selâmı nefsine hasretmek; selâmın zıttı olan lanetin mu* hasımlarına olacağını beyanı müstelzimdir. Hz. İsa'nın sözlerini dinledikten sonra Yahudiler hayret ederek bir derece iftiradan vazgeçer gibi oldularsa da bir kaç fırka husule geldi. Binaenaleyh; bazıları «Allah'dır» dediler, bazıları «Allah'ın, oğludur» dediler, bazıları ifk ü iftirada ısrar ettiler, bazıları da Nübüvvetine iman ettiler. Hulâsa Hz. İsa'nın validesini tebrie ettiğini, ileride ülûhiyeti-ni itikad edeceklerin itikatlarının batıl olduğunu, «Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verildi ve Allahü Tealâ beni, Nebî ve her nerede bulunursam mübarek kıldı ve halkı irşâd suretiyle benim bereketim ve hayr-ı kesirim nâsa vasıl olacaktır, Rabbim bana sa-lât, zekâtla ve valideme ihsanla vasiyyet etti, beni mütekebbir ve şakı kılmadı, doğduğum, öldüğüm ve kabirimden kalktığım gün Allah'ın selâmeti benim üzerimedir» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:33

Vacip Tealâ validesinin işareti üzerine Hz.-İsa'nın söylediği sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz, İsa validesine akrabaları tarafından vuku bulan tekdir üzerine validesinin telâşını görüp validesi de cevap vermesini işaret edince validesinin memesini bırakır ve eliyle işaret ederek cevaba başlar ve der ki «Ey cahiller! Benim ulüvv-ü sânıma taarruz ederek iffet ve ismeti nihayete varmış olan valideme ta'nla şanına lâyık olmadık bir takim iftiralara cesaretle celâlet-i kadrini lekelemeyin. Zira; ben Allah'ın makbul kuluyum. Binaenaleyh; bana kullarını irşâd ve hidayette kılmak için kitap verdi, beni en-va-ı kerametle mümtaz kıldı ve lutf u keremiyle babasız kendi emriyle beni halketti, beni, Nebî kıldığı gibi her nerede bulunursam beni hayr-ı kesîr ve bereket-i tâmme sahibi de kıldı. Şu halde ben hangi beldede bulunursam benim bereketim ve men-featim Allah'ın kullarına vasıl olur ve bereketimden istifade ederr ler ve ben hal-i hayatta oldukça Rabbım bana salâtla ve zekâtla vasiyyet etti ki Rabbıma cemi' azamla teveccüh ederek vücudumun her zerresiyle ubudiyetimi izhar edeyim ve alâik-i dünyeviy-yenin kâffesinden alâkamı kesmek için bana zekâtla emretti ve kezalik valideme ihsanla bana emretti ki validemin emrine imtisal etmekle hizmetine devam ve tevazu kanatlarımı üzerine açayım ve lâyıkı veçhüzere hukukuna riayet edeyim. Zira; Rabbım beni mü-tekebbir ve şakî kılmadı. Çünkü; Rabbım beni taharet-i kâmile, salâh-ı tâm, ahlâk-ı hamide ve enva-ı kerametle taltif buyurdu. Binaenaleyh; Allah'ın selâmı ve hıfz u himayesi doğduğum gün benim üzerime nazil olmuştu. Zira; Allahü Tealâ şeytanın şerrinden muhafaza etti, öldüğüm gün dahi şeytanın şerrinden muhafaza etmekle selâmet benim üzerime nazil olacaktır ve diri olarak kabrimden kalktığım gün dahi selâmet benim üzerimdedir. Zira; o günde zarar göreceklerden değilim» demekle validesi tarafından cevap verdi. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İsa Aleyhisse-lâm'ın şu sözleri Hz. Zekeriyya'nın huzurunda olmuştur. Çünkü; Meryem hazretlerine karşı dillerini uzatmaları üzerine Zekeriyya Aleyhisselâm o meclisi teşrif etmişlerdi. Hz. İsa evvelâ Allah'ın kulu olduğunu beyan etti ki kendini mabud ittihaz etmesinler ve şu sözleriyle validesinin beraetini de ispat etmiştir. Çünkü; nameş-ru çocukdan böyle harikulade zuhur etmiyeceği herkesçe malûm--dur, ileride Nebî kılacağını, Namaz ve Zekâtla memur olacağını ve kendine kitap geleceğini beyan etmiştir ki Yahudiler iftiradan vazgeçsinler. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsa velâdetinde, vefatında ve kabrinden kalktığında selâmı kendine tahsis etmekle kendisi ile validesine husumet edenlere lanet olacağına işaret etmiştir. Çünkü selâmı nefsine hasretmek; selâmın zıttı olan lanetin mu* hasımlarına olacağını beyanı müstelzimdir. Hz. İsa'nın sözlerini dinledikten sonra Yahudiler hayret ederek bir derece iftiradan vazgeçer gibi oldularsa da bir kaç fırka husule geldi. Binaenaleyh; bazıları «Allah'dır» dediler, bazıları «Allah'ın, oğludur» dediler, bazıları ifk ü iftirada ısrar ettiler, bazıları da Nübüvvetine iman ettiler. Hulâsa Hz. İsa'nın validesini tebrie ettiğini, ileride ülûhiyeti-ni itikad edeceklerin itikatlarının batıl olduğunu, «Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verildi ve Allahü Tealâ beni, Nebî ve her nerede bulunursam mübarek kıldı ve halkı irşâd suretiyle benim bereketim ve hayr-ı kesirim nâsa vasıl olacaktır, Rabbim bana sa-lât, zekâtla ve valideme ihsanla vasiyyet etti, beni mütekebbir ve şakı kılmadı, doğduğum, öldüğüm ve kabirimden kalktığım gün Allah'ın selâmeti benim üzerimedir» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:34

Vacip Tealâ İsa Aleyhisselâm'ın validesini' tebrie için hal-i sahavetinde söylediği sözleri beyandan sonra Hz. İsa'ya «Allah'ın oğludur» diyenleri reddetmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Şu beyan olunan sözleri söyliyen Hz. Meryem'in oğlu İsa Aleyhisselâm'dır, hak olan doğru söz de budur. Lâkin bu doğruda şekkederler, gûhâ gûn şeytanın iğfâlâtma aldanırlar. Binaenaleyh; Bazısı «Allah'ın oğlu», bazısı da «Allah'tır» demeye cesaret ederler. Halbuki bu sözlerin cümlesi batıldır. Zira; Allahü Tealâ hiç bir veled ittihaz etmedi, veîed, zevce, ahbâb gibi yardımcı ittihazına ihtiyacı da yoktur. Çünkü; bunların cümlesinden münezzehtir ve Allahü Tealâ bir şeyin vücudunu murad ederse o şeye emreder ve emr-i İlâhî üzerine derhal vakit fevtetme-den o şey olur. Binaenaleyh; İsa Aleyhisselâm'ın babasız vücudunu irade buyurdu, derhal vücut buldu. Bu âyet; Hz. İsa'yı «Allah'ın oğludur» diyen Nasarâ'nın itikatlarını ibtal etmiştir. Bu âyette İsa lâfzından atf-ı beyan ve tefsir olduğuna nazaran Hak ile murad; zat-ı eceli ü a'lâ ve kavi ile murad; Hz. İsa'nın kendisi olur ki «Hz. İsa Allah'ın kavli» demek «Allah'ın kelimesi» demektir. Çünkü; Hz. İsa kelimesiyle meydana geldiğinden kelime denmiştir. Şu halde manâ-yı nazım:

Meryem 19:35

Vacip Tealâ İsa Aleyhisselâm'ın validesini' tebrie için hal-i sahavetinde söylediği sözleri beyandan sonra Hz. İsa'ya «Allah'ın oğludur» diyenleri reddetmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Şu beyan olunan sözleri söyliyen Hz. Meryem'in oğlu İsa Aleyhisselâm'dır, hak olan doğru söz de budur. Lâkin bu doğruda şekkederler, gûhâ gûn şeytanın iğfâlâtma aldanırlar. Binaenaleyh; Bazısı «Allah'ın oğlu», bazısı da «Allah'tır» demeye cesaret ederler. Halbuki bu sözlerin cümlesi batıldır. Zira; Allahü Tealâ hiç bir veled ittihaz etmedi, veîed, zevce, ahbâb gibi yardımcı ittihazına ihtiyacı da yoktur. Çünkü; bunların cümlesinden münezzehtir ve Allahü Tealâ bir şeyin vücudunu murad ederse o şeye emreder ve emr-i İlâhî üzerine derhal vakit fevtetme-den o şey olur. Binaenaleyh; İsa Aleyhisselâm'ın babasız vücudunu irade buyurdu, derhal vücut buldu. Bu âyet; Hz. İsa'yı «Allah'ın oğludur» diyen Nasarâ'nın itikatlarını ibtal etmiştir. Bu âyette İsa lâfzından atf-ı beyan ve tefsir olduğuna nazaran Hak ile murad; zat-ı eceli ü a'lâ ve kavi ile murad; Hz. İsa'nın kendisi olur ki «Hz. İsa Allah'ın kavli» demek «Allah'ın kelimesi» demektir. Çünkü; Hz. İsa kelimesiyle meydana geldiğinden kelime denmiştir. Şu halde manâ-yı nazım: demektir. Eğer ref ile kıraat olunur ve müptedayı mahzufun haberi olursa manâ-yı nazım:

Meryem 19:36

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet-i celile Hz. İsa'nın hali sebavetinde söylediği sözün bakiyesi ve nin mekulüdür. Yani kavli üzerine ma'tuftur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Âyet-i Celilenin hal-i sabavetinde söylediği nesayihten bakiye olmayıp hal-i Nübüvvetinde vaki olan nesâyih cümlesinden olmak ihtimali de vardır.

Meryem 19:37

Vacip Tealâ Hz. İsa'nın nesayihini beyandan sonra nâsın ihtilâf ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa Aleyhisselâm .nâsa doğru yolu ve cümlenin Rabbısı mabudu Allahü Tealâ olduğunu beyan edince nâs kendi aralarında ihtilâf ettiler. Çünkü; nâsdan yahudiler Hz. İsa ve validesi haklarında tefrit ederek şan-ı îsa ve Meryem'e lâyık olmadık bir takım müfteriyâta cür'et ettiler. Nasarâ ise ifrat cihetini iltizam ederek «İsa Aleyhisselâm Allah'ın oğludur» dediler ve bu suretle ihtilâf ettiler, fırkalar ve cemaatler hasıl oldu. Binaenaleyh; bu gibi ifrat ve tefritle küfrettiler. Şu halde büyük gün denmeye lâyık olan yeVm-i kıyametin huzurunda helâk-i azîm kâfirlere mahsustur. Zira; haktan batıla meyi etmeleri sebebiyle azaba müstehak oldular. Medarik'te beyan olunduğu veçhile İsa Aleyhisselâm'ın semaya ref'inden sonra Nasara üç fırka oldular: Birincisi; Yakubiye fırkasıdır. Onların itikatları; Hz. İsa'nın ilâh olmasıdır. Çünkü; onların iktida ettikleri.ulemâdan (Yakub) «İsa Allah'tır, semadan yer yüzüne indi, ba'dehu semaya avdet etti» dedi. Bunun sözüne inanıp itikat edenlere Yakubiye denmiştir. İkincisi; Nasturiye fırkasıdır; Bunların itikatları; Hz. İsa'nın Alladın oğlu olmasıdır. Çünkü ulemâdan (Nastur) »İsa Allah'ın oğludur bir zaman yer yüzünde izhar etti sonra semaya kaldırıldı» dedi. Bunun sözüne inananlara Nasturiye denilmiştir. Üçüncüsü; Melkâniye fırkasıdır. Bunlar müminlerdir. Zira; Nasara ulemâsından (Melkân) «İsa Allah'ın kulu ve mahlûkudur, kullarını irşâd için Allahü Tealâ resul gönderdi" dedi. Bunun sözüne inananlara Melkâniye denilmiştir ki Kur'an'ın nüzulüne kadar müminlerdi, fakat Kur'an'a iman etmiyenler kâfir olmuşlardır. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsa'nın nesayihi ittifak icabeder nass-ı kat'î olduğu halde ihtilâf etmek emr-i münkerdir. Yehûd'un tefriti ve Nasarâ'nın ifrat] mücerred şehevât-ı nefsaniye-ye ittiba'dan ve delâili tedkik etmemekten neş'et etmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yevm-i kıyamette insanların günahlarına melekler, eller, ayaklar ve sair azaların şehadet edeceğine ve herkesin ameliyle beraber o günde hazır bulunacağına binaen meşhed-i yevm denilmiştir. Kıyametin şiddeti, hesabı ve cezası pek büyük olacağına binaen kıyamet günü azamet ile tavsif olunmuştur. Kâfirlerin azaba istihkaklarının sebebi; küfürleri olduğuna işaret için ism-i mevsul ile varid olmuştur. Hulâsa; Hz. İsa Allah'ın mahlûku olup Allahü Tealâ onun ve cümle insanların Rabbı olduğu, binaenaleyh; bilûmum mükellefinin üzerine Allah'a ibadet vacip ve Allah'a ibadet tarik-ı müstakim okıp ftnun gayrı tarîklarm batıl olduğu, Hz. İsa'nın bu minval üzere ümmetine nasihatte bulunduğu, lâkin nâs nasihatini dinlemeyip ihtilâf ettikleri ve helâk-i azîm; yevmi kıyametin huzurunda kâfirlere mahsus olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

Meryem 19:38

Vacip Tealâ Yevm-i kıyamette kâfirler için helâk-i azîm olacağını beyandan sonra o günde kâfirlerin halleri teaccübe şayan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zalimler dünyada hakkı görmez, duymaz ve doğru yola gitmez oldukları halde bizim huzurumuza geldikleri kıyamet gününde ne acayip görür ve işitirler. Fakat o günde işitmek ve görmek asla fayda etmez. Lâkin dünyada hudud-u ilâhiye haricine çıkmakla kendilerine ve gaynlara zulmeden zalimler meydanda bir dalâlet içinde olduklarından Cennete yol bulamazlar. Nefsine zulmeden kâfirlerin dalâletlerinin hakikati idrak olunmaz derecede büyük olduğuna işaret için azamete delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olduğu gibi dalâllerine sebep nefislerine zulüm olduğuna işaret için de zamir mevziinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. Şu halde âyet-i celile kâfirleri tehdit için varid olmuştur. Yahut onlara işittirmek ve göstermekle Resulüllah'a emirdir. Buna nazaran manâyı âyet: … demektir.

Meryem 19:39

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra onları korkutmak lâzım olduğunu Resulüne beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Mükerrem! Günahkârlar günahlarına ve âbidler ibadetlerinin azlığına hasret ve nedamet edecekleri yevm-i kıyamette herkesin hesabı görülerek cezaları verilip kaza-yı İlâhî lâhik olmakla ehl-i Cennetin Cennete ve ehl-i Cehennemin Cehenneme gidecekleri zamanda vaki' olacak vukuatı beyanla sen kâfirleri korkut. Halbuki onlar o günde başlarına gelecek mihnet ve meşakkattan gaflet içindedirler. Çünkü; onlar âhirete iman etmediklerinden düşünmezler. Biz Azimüşşân arza ve arz üzerinde olan insanlara ve sair mahlukâta varis oluruz. Çünkü; hepsi helak olur, bizden başka baki kalan olmaz. Binaenaleyh; onların cümlesi hesap ve ceza için ancak bizim huzur-u maneviyemize irca' olunurlar. Yani; her biri döne dolaşa bir takım ahvalden intikal ederek akibet amellerinin cezasını görmek için bizim huzur-u manevimize geleceklerdir. Zira; herkes hayr ü şer işlediği amelinin cezasını görecek ve ettiğini bulacaktır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yevm-i kıyamette ,âsîler «Niçin isyan ettik» ve âbidler de ibadetleri mukabilinde lütf-u İlâhîyi görünce «Niçin daha ziyade ibadet etmedik» diyerek nedamet ve hasret edeceklerine binaen kıyamet gününe yevm-i hasret denilmiştir. Resulüllah'ın «Vefat eden kimselerden nedamet etmeyen bulunmaz» demesi üzerine huzurunda bulunan ashabı "Nedamet nedir? Ya Resulallah» deyince Resulüllah «İbadet eden niçin ziyade ibadet etmedim, kabahat eden de niçin kabahat ettim demekle herkes nedamet edecek" buyurması dahi bu manâyı te'-yîd eder. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette emrin kaza olunması yla nıurad; delillerle sevab ve azap yollarının beyan olunmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Vacip Tealâ'nın arza malik olmasının manâsı «Allahü Tealâ'-dan maada kimsenin kalmamasıdır» ki «Allah'tan başka bir malik ve mutasarrıf kalmıyacak» demektir.

Meryem 19:40

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra onları korkutmak lâzım olduğunu Resulüne beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Mükerrem! Günahkârlar günahlarına ve âbidler ibadetlerinin azlığına hasret ve nedamet edecekleri yevm-i kıyamette herkesin hesabı görülerek cezaları verilip kaza-yı İlâhî lâhik olmakla ehl-i Cennetin Cennete ve ehl-i Cehennemin Cehenneme gidecekleri zamanda vaki' olacak vukuatı beyanla sen kâfirleri korkut. Halbuki onlar o günde başlarına gelecek mihnet ve meşakkattan gaflet içindedirler. Çünkü; onlar âhirete iman etmediklerinden düşünmezler. Biz Azimüşşân arza ve arz üzerinde olan insanlara ve sair mahlukâta varis oluruz. Çünkü; hepsi helak olur, bizden başka baki kalan olmaz. Binaenaleyh; onların cümlesi hesap ve ceza için ancak bizim huzur-u maneviyemize irca' olunurlar. Yani; her biri döne dolaşa bir takım ahvalden intikal ederek akibet amellerinin cezasını görmek için bizim huzur-u manevimize geleceklerdir. Zira; herkes hayr ü şer işlediği amelinin cezasını görecek ve ettiğini bulacaktır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yevm-i kıyamette ,âsîler «Niçin isyan ettik» ve âbidler de ibadetleri mukabilinde lütf-u İlâhîyi görünce «Niçin daha ziyade ibadet etmedik» diyerek nedamet ve hasret edeceklerine binaen kıyamet gününe yevm-i hasret denilmiştir. Resulüllah'ın «Vefat eden kimselerden nedamet etmeyen bulunmaz» demesi üzerine huzurunda bulunan ashabı "Nedamet nedir? Ya Resulallah» deyince Resulüllah «İbadet eden niçin ziyade ibadet etmedim, kabahat eden de niçin kabahat ettim demekle herkes nedamet edecek" buyurması dahi bu manâyı te'-yîd eder. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette emrin kaza olunması yla nıurad; delillerle sevab ve azap yollarının beyan olunmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Vacip Tealâ'nın arza malik olmasının manâsı «Allahü Tealâ'-dan maada kimsenin kalmamasıdır» ki «Allah'tan başka bir malik ve mutasarrıf kalmıyacak» demektir.

Meryem 19:41

Vacip Tealâ Zekeriyya ve İsa Aleyhisselâmın haberlerini beyandan sonra Hz. İbrahim'in ve zamanında olan putperestlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Cedd-i â'lân İbrahim Aleyhisselâm'm mehâ-mid-i ahlâkını ve mehasin-i etvarmı zikret ki sen ve sana tabi' olan ehl-i iman intifa' edesiniz. Zira İbrahim muamelâtında ziyade doğru söyler ve halkı irşada memur bir nebiy-yi zişândır. Binaenaleyh; onun isrine ittiba' eden doğru yola gitmiş olur. Çünkü tarikat-ı İbrahim'de asla eğrilik yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an'da İbrahim Aleyhisselâm'ın ahvalini beyan etmek; arapları irşâd içindir. Zira; araplar '(babalarımızın dinini terkedenıeyiz» dedikleri cihetle mensup oldukları babalarının büyüğünü zikirle onları insafa davet etmektir. Yani «İbrahim Aleyhisselâm sizin babanızdır. Eğer babalarınızı taklid ederseniz İbrahim'i taklid etmeniz lâzımdır. Zira; babalarınız içinde kadri âlî ve tiynet-i tahire sahibi ve dini zahir olan Hz. İbrahim'dir. Binaenaleyh; onu taklid etmek sözünüze muvafıktır» demektir. Hz. İbrahim'in doğru söyleyip her zaman doğruyu tasdik ettiğine işaret için sıddîk unvanıyla zikrolunmuştur. Bu unvanla zikretmek; Ümmet-i Muhammedi onun mesleğine teşvik etmektir.

Meryem 19:42

Vacip Tealâ İbrahim Aleyhisselâm'ın Nebi olduğunu beyandan sonra pederine müdafaasını beyan etmek üzere buyuruyor. dedi ve sözüne şunu da ilâve etti:

Meryem 19:43

demekle pederine nasihat etti ve ikaza çalıştı. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim pederini hakka davette hüsn-ü edebe riayet etti. Çünkü; evvel emirde doğrudan doğruya pederinin dalâletini zikretmedi, belki putlara ibadetinin sebebini sordu, azıcık aklı olanın onların ibadetlerine tenezzül etmiyeceğini söyledi ve mabudun her şeye kaadir olması lâzım olduğuna işaret etti. İbrahim Aleyhisselâm pederine «Cahilsin." demedi, belki kendini yolu iyi bilir bir yoldaş menzilinde kıldı ve «Ben yolu iyi bilirim seni maksadına isal edecek yolu göstereyim» demekle pederine yumuşaklıkla nasihatte bulundu.

Meryem 19:44

Vacip Tealâ İbrahim Aleyhisselâm'ın kelâmından bakiyyeyi hikâye etmek üzere buyuruyor. Hz. İbrahim bu sözleriyle putlara ibadetin şeytanın iğvasıyla olduğu cihetle puta ibadetin aynı şeytana ibadet olduğuna ve şeytan ise Rahman Teaîâ'ya isyanı sebebiyle ibadete iâyık olmadığına işaret etti ve sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki:

Meryem 19:45

demekle pederine nasihat etti. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim; şeytanın Allahü Teafâ'ya isyan ettiğini ve Allah'a âsî olan kimsenin re'yinin zayıf olduğunu beyan etmiş ve re'yi zayıf olan kimseye iktida sahih olmadığına işaretle pederini irşada çalışmış ve şeytanın isyanını muhsin manâsına olan Rahman ismine isnadla şeytanın ni'met bilmez bir kâfir olduğuna tenbih etmekle şeytanın emrine itaattan tenfîr etmiştir. İbrahim Aleyhisselâm pederine nasihata başlarken "Ey Babam!» diyerek pederine muhabbetinin şiddetini ve azaptan muhafazasına kemal-i hırs u rağbetini izhar etmekle beraber kelâmının ahirinde azabın isabet etmesinden korktuğunu beyan ederek hukuk-u übüvvete riayetini ve pederinin mesalihine kalbinin merbut olduğunu beyanla pederinin kendi nefsine merhametini celbe sa'yetti. Fakat pederi oğlunun rfesayihini kabul etmek üzere dinlemediğinden oğlunun nasihati pederine hiç tesir etmedi. Çünkü; sözün tesiri her türlü hissiyattan tecerrüt ederek insafla dinlemeye jnüteveffıktır. Binaenaleyh; İbrahim Aleyhisselâm'ın pederi insafla oğlunun nasihatini dinlemediğinden fayda görmemiştir. Hz. İbrahim pederine şeytana ibadet etme. Zira şeytan; Rahmana âsi oldu demesiyle âsilere ittibâın caiz olmadığını ve eğer bir kimse ittiba ederse azab-ı İlâhînin messedeceğini beyanla pederini korkutmaya dahi sa'yetmiştir. İşte bu misilli enbiyâ-yı sabıkanın nasihatlerini Kur'an'da zikirle Cenab-ı Hak Ümmet-i Muhammede ders-i ibret verip intibaha,davet ediyor. Çünkü şu âyet; her ne.kadar İbrahim Aleyhisselâm'ın pederine nasihatini beyan ediyorsa da Kur'an'a iman eden her şahsa nasihattir. Zira; bu nasihati Kur'an'da hikâyeden maksat; Ümmet-i Muhammedin bundan hisseyâb ve bu nasihatle mü-tenaşsıh olmasıdır, yoksa mücerred hikâyeden ibaret değildir. Binaenaleyh; şeytanın, Rahman» Tealâ'ya isyan etmesine binaen her şahsın şeytana ve şeytanın emsali insanlardan Rabbısına âsî olanlara itaat etmesi caiz olmadığı ve eğer şeytana vesair âsîlere bir kimse itaat ederse şeytanın dostu olup azaba müstehak olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:46

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in nasihatma karşı pederinin kabul cihetine rağbet etmediğini ve belki unf ü şiddet gösterdiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İbrahim Aleyhisselâm'ın şu nasihatlerine kargı pederi kemâl-i şiddetle red ve inkâr*ederek dedi ki «Yâ İbrahim! Sen benim ma'budlarıma ibadetten i'râz mı ediyorsun? Halbuki onlara ibadet senin haline elyaktır. Zira; âbâ ve ecdadın bunlara ibadetle geçtiler, evlâdın hayırlısı dinde babasına ve dedesine ittiba' edendir. Sen ise ecdadının dininden dönüyorsun. Allah'a yemin ederim ki eğer sen bu itikattan vazgeçmezsen elbette seni taşla Öldürül rüm. Terket beni, uzun müddet gelme yanıma. Zira; bu itikatla bana senin vücudundan ademin hayırlıdır. Çünkü; sen ahali içinde beni mahcup ediyorsun. Eğer bu i'tikattan geçer benim dinime döner, riayet edersen o zaman gel yanıma seni kabul ederim ve illâ yanıma gelme. Senin gibi evlâd bana lâzım değildir» demekle oğlunu reddetti. Şu halde İbrahim Aleyhisselâm'ın mülayemetle nasihatma karşı pederi şiddet ve hakaretle mukabele etmiştir. Çünkü; Hz. İbrahim pederine hitapta defâatla «Ey babam!» dediği halde pederi bir defa bile «Oğlum» demedi, belki ismiyle «Ya İbrahim» dedi ve İbrahim Aleyhisselâm "Âkil olan kimse bir takım âciz cemâdâta ibadet etmez» demişti. Pederi ise âkil olan bizim ma'budlarımızdan kaçmaz, yoksa sen bunlara ibadetten kaçıyor musun? demekle mukabele etti. Recim ile murad; şetim ve lanet olmak ihtimali varsa da taşla Öldürürüm manâsında zahirdir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile uzun müddet git veyahut yanımdan git manasınadır. Şu halde «Beni uzun müddet terket ve yanımdan git» demek «bana söz söyleme ve bu beldeden hicret et» demektir.

Meryem 19:47

Vacip Tealâ İbrahim Aleyhisselâm'm pederinin şiddetine karşı vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İbrahim Aleyhisselâm pederinden görmüş olduğu inad ve cehl ü dalâlete karşı onun kötülüğüne iyilikle mukabele ederek dedi ki «Ey pederim! Sözümü dinleyip nasihatimi kabul etmedin. Benim tarafımdan selâmet senin üzerine olsun ve benden sana ezâ verecek bir şey vaki olmaz. Benim tarafımdan müsterih olabilirsin ve lâkin babalık hakkına riayet etmek üzere senin için Rabbıma elbette istiğfar eder ve tevbeye muvaffak olmanı ve ıslah-ı nefset-meni Cenab-ı Haktan istirham ederim. Zira; senin bende hakk-ı terbiyen vardır. O hakkına riayet olmak üzere senin ıslâhın için Rabbıma müraceattan vazgeçmem. Çünkü; Rabbımın bana lutf u ihsanı çoktur, senin ve bana adavet edenlerin şerlerinden beni muhafaza eder, benim nasihatim size tesir etmeyince ben sizden ve Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz mabudlarmızdan uzlet ve hicret etmekle sizden ayrılırım ve bulunduğunuz hâl üzere sizi ter-kederim, beni enva-ı ni'metiyle terbiye ve tarîk-ı tevhide isal eden Rabbıma dua ve onun himayesine iltica ederim. Umarım ki Rabbım duamı kabul eder, beni me'yûs etmez, sizin batıl ma'budlarınıza duanızda ve ibadetinizde emeklerin boşa gidip zarar ettiğiniz gibi benim emeğim boşa gitmez» demekle pederinden ayrıldı ve arz-ı mukaddese hicret edeceğine işaret etti. . İbrahim Aleyhisselâm pederinin küfrü üzerine' mukateleyle emroîunmadığından onun sefahetine karşı hilimle mukabele ve selâmla veda' etmiştir. İstiğfarı vaadi; imana muvaffak olmasına dua edeceğini beyandır. Çünkü kâfire istiğfarın manâsı; mağfiret ica-beden imanı kabulüne duadır. Yahut onun şeriatinde imanı ümit olunan kâfire istiğfar caiz olduğundan istiğfar edeceğini va'det-miştir. Ebussuud efendinin beyanı veçhile Hz. İbrahim'in kelâmında pederinin ve emsalinin şekavetlerine ta'rîz ve putlara ibadetlerinin seâdetten mahrumiyetlerine sebep olduğuna işaret olduğu gibi lâfzını kelâmında derçle tevazuunu izhâr ve hüsn-ü edebe riayet etmiş ve. duayı kabul Vacip Tealâ'dan lutf u ihsan olup vacip olmadığına dahi tenbih eylemiştir. çok lutf u ihsan etmekle merhamet eder ve', kerametinden beni mahrum etmez. Binaenaleyh; duamı kabul ve isteliğimi vermekle taltif eder demektir. zarar edici ve sa'yi boşa gidici demektir. Yani «sizin putlara dua ve ibadetinizde emeğiniz boşa gidip sa'ymizden zarar gördüğünüz gibi ben Rabbıma ibadetten zarar görmem ve emeğim de boşa gitmez» demektir. Hulâsa; İbrahim Aleyhisselâm'ın pederine selâmla veda' edip istiğfar edeceğini vaadettiği, Rabbısmın lutfu çok olduğunu beyanla pederinden ve ma'budlarından uzlet edeceğini ve Rabbına dua edip kabulünü ümit ettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:48

Vacip Tealâ İbrahim Aleyhisselâm'm pederinin şiddetine karşı vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İbrahim Aleyhisselâm pederinden görmüş olduğu inad ve cehl ü dalâlete karşı onun kötülüğüne iyilikle mukabele ederek dedi ki «Ey pederim! Sözümü dinleyip nasihatimi kabul etmedin. Benim tarafımdan selâmet senin üzerine olsun ve benden sana ezâ verecek bir şey vaki olmaz. Benim tarafımdan müsterih olabilirsin ve lâkin babalık hakkına riayet etmek üzere senin için Rabbıma elbette istiğfar eder ve tevbeye muvaffak olmanı ve ıslah-ı nefset-meni Cenab-ı Haktan istirham ederim. Zira; senin bende hakk-ı terbiyen vardır. O hakkına riayet olmak üzere senin ıslâhın için Rabbıma müraceattan vazgeçmem. Çünkü; Rabbımın bana lutf u ihsanı çoktur, senin ve bana adavet edenlerin şerlerinden beni muhafaza eder, benim nasihatim size tesir etmeyince ben sizden ve Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz mabudlarmızdan uzlet ve hicret etmekle sizden ayrılırım ve bulunduğunuz hâl üzere sizi ter-kederim, beni enva-ı ni'metiyle terbiye ve tarîk-ı tevhide isal eden Rabbıma dua ve onun himayesine iltica ederim. Umarım ki Rabbım duamı kabul eder, beni me'yûs etmez, sizin batıl ma'budlarınıza duanızda ve ibadetinizde emeklerin boşa gidip zarar ettiğiniz gibi benim emeğim boşa gitmez» demekle pederinden ayrıldı ve arz-ı mukaddese hicret edeceğine işaret etti. . İbrahim Aleyhisselâm pederinin küfrü üzerine' mukateleyle emroîunmadığından onun sefahetine karşı hilimle mukabele ve selâmla veda' etmiştir. İstiğfarı vaadi; imana muvaffak olmasına dua edeceğini beyandır. Çünkü kâfire istiğfarın manâsı; mağfiret ica-beden imanı kabulüne duadır. Yahut onun şeriatinde imanı ümit olunan kâfire istiğfar caiz olduğundan istiğfar edeceğini va'det-miştir. Ebussuud efendinin beyanı veçhile Hz. İbrahim'in kelâmında pederinin ve emsalinin şekavetlerine ta'rîz ve putlara ibadetlerinin seâdetten mahrumiyetlerine sebep olduğuna işaret olduğu gibi lâfzını kelâmında derçle tevazuunu izhâr ve hüsn-ü edebe riayet etmiş ve. duayı kabul Vacip Tealâ'dan lutf u ihsan olup vacip olmadığına dahi tenbih eylemiştir. çok lutf u ihsan etmekle merhamet eder ve', kerametinden beni mahrum etmez. Binaenaleyh; duamı kabul ve isteliğimi vermekle taltif eder demektir. zarar edici ve sa'yi boşa gidici demektir. Yani «sizin putlara dua ve ibadetinizde emeğiniz boşa gidip sa'ymizden zarar gördüğünüz gibi ben Rabbıma ibadetten zarar görmem ve emeğim de boşa gitmez» demektir. Hulâsa; İbrahim Aleyhisselâm'ın pederine selâmla veda' edip istiğfar edeceğini vaadettiği, Rabbısmın lutfu çok olduğunu beyanla pederinden ve ma'budlarından uzlet edeceğini ve Rabbına dua edip kabulünü ümit ettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:49

Vacip Tealâ İbrahim Aleyhisselâm'ın pederinden mufaraka-tinden sonra nail olduğu ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor. ki onlarla ünsi-yet etsin ve gurbetin kürbetini onlarla defeylesin.

Meryem 19:50

Yoksa sair müîûk ve cebabirenin senası gibi mertebelerini tenzil etmedi. Çünkü; zalem'enin senası sahtedir, ama bunların senası sadıktır. Binaenaleyh; bunların senaları mertebelerini arttırdı ve haysiyetlerini yükseltti. Zira; İbrahim Aleyhisse-lâm'ın duasının eseri olarak kıyamet gününe kadar nâsin lisanında bakidir, zeval yoktur ve senaları âlîdir, meşhurdur. Binaenaleyh; bu gün dünyada bulunan milletlerden bir çokları Hz. İbrahim'e nisbet davasına kalkıyor ve onunla iftihar etmek istiyor, ona intisabı nefsine bir şeref adeddiyor, ama mülûk ve cebabirenin senasının esası yalan olduğundan elsine-i nâsda zeval bulur, az va-kıtta kaybolur gider. Hz. İbrahim ve evlâdının menakıblarını herkes kabul eder. Çünkü; Cenab-ı Hak bunlarda din ve dünyanın şerefini cemetti ve insanlar için en büyük mertebe olan nübüvvetle taltif ettiği gibi servet ü sâmân ve vüs'at-ı rızıkla dahi taltif etmiştir. Binaenaleyh; bunları erbab-ı edyanın küllisi kabul eder ve senasında bulunurlar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim'in her ne kadar başka evlâdı varsa da îshak'la Yakub hazretleri şecere-i enbiya oldukları cihetle bu makamda onların isimleri tasrih olunmuştur. İsmail Aleyhisselâm da şerefine binaen ayrıca zikrolunacaktır. Hz. İbrahim pederinden din hususunda Allah'ın rızasını tahsil için uzlet ettiğine mukabil Allahü Tealâ rızkında ve zürriyetinde bereket halketmiştir. Binaenaleyh; din için hicret edenlerin bu iki bereketten hisseyâb olacaklarına da işaret vardır ve alelekser fî se-^ bîlillâh din uğrunda hicret edenlerde bu bereketler görülmektedir. Ama başka garaz üzere hicret eden bittabi bu bereketten lâyıkıyla müstefîd olamaz. Hz. İbrahim bu ümmete bfr büyük nebî ba'solun-ması ile dua ettiğinden bu ümmetin beş vakit namazında salevât-ı şerifede Resulüllah'a iştirak etmekle bütün ehl-i imanın dualarına mazhar olmuştur ve Allah'ın dinini ilâ için bilûmum kâfirlere adavet ettiğinden Allahü Tealâ zatına Halîl yani dost ittihaz etmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. tshak ve Yakub hicretin akabinde meydana gelmeyip bir müddet sonra meydana gelmişlerse de bunların vücudu pederleri hakkında büyük ni'met olmasına binaen hicretin akabinde vücut bulmuşlar gibi hicretin akabinde, zikrolunmuşlardır. Çünkü; Hz. İbrahim Babil'den Şam'a hicret kastıyla hareketinde evvelâ (Harran) denilen mevkie geldi ve orada Sara Râdıyallahü Anha'yı tezevvüç etti ve bir müddet Sara'dan çocuk dünyaya gelmedi. Hz. İbrahim ve evlâdına Cenab-ı Hak ni'meti din ve ni'meti dünyayı ihsan ettiğinden cümle insanların lisanlarında senalarını âlî kıldığını beyan buyurdu. Çünkü; insanlardan maldâr olup diyaneti olmayanlar yalnız servet sahiplerini sever, diyanet sahiplerini sevmez ve diyaneti olanlar da erbab-ı diyaneti sever. Ama hem zengin hem de mütedeyyin olursa o kimseyi herkes sever ve sena eder. Zira mütedeyyinler diyanetinden ve erbab-ı servet de gınasından dolayı severler. Binaenaleyh; İnsanlar hem dini ve hem de dünyayı cemederek erbab-ı salâhtan olmaya çalışmalı ki herkes indinde makbul olsun. Hulâsa; İbrahim Aleyhisselâm'ın Allah'ın rızasını kastederek kâfirlerden ve mabudlarından uzlet ettiği, İshak ve Yakub Aley-hisselâm gibi Enbiyadan evlâd ve ahfada nail ve kıyamet gününe kadar nâsın lisanlarında doğru olarak senaları bakî ve âlî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:51

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in ahvalini beyandan sonra ahfadından Musa Aleyhisselâm'ın ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Mükerrem! Kur'an'da ümmetine ders olmak üzere Hz. Musa'nın menakıbını zikret. Zira; Musa Aleyhisselâm bize ibadetini ihlâs üzere edâ etti ve ibadetine şirk ve riya karıştırmadığından halis kulumuzdur. Çünkü; nefsini Allahü Tealâ'ya teslimle mâsivadan alâkasını kesti ve kendi Firavuna ve Benî İsrail'e taraf-ı İlâhîden gönderilmiş Resul oldu ve onların noksanlarını ikmal ile tarik-ı hayra irşada memur olduğu gibi vahy-i İlâhîyi ümmetine haber vermek ve ahkâmı tebliğ etmek suretiyle nübüvvetle dahi muttasıf oldu, bize kemâl-i ihlâsla ubudiyet vazifesini edâ ettiği cihetle envai seâdet ve yümn ü berekete mahal olan Tur dağının sağ. canibinden biz Musa'ya nida ettik ve kendimize sırdaş olup münâcaat edercesine lütfumuza yaklaştırdık ve Tûr'da vaki' olan zuhuratı ve inkişafı müşahade etti. Binaenaleyh; kadrini terfi ve bizimle mükâlemeye müsaade ettik, kelâmımızı işitmek şerefiyle müşerref oldu, bu kadarla da iktifa etmedik, belki kendi lutfu-muzdan biraderi Harun'u nebî olarak ona ihsan ettik ki ahkâm-ı Risaleti tebliğ ve tenfiz etmekte kuvvet ve azimet-i sadıka sahibi olsun, nübüvvete müteallik ahkam-ı edada kendine fütur gelmesin ve biraderi kendine. yârigâr olsun ve Firavun gibi bir Cebbarın karşısına kemal-i celâdetle çıksınlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Musa Aleyhisselâm için beş şey zikretmiştir. Birincisi; Musa'nın muhles olmasıdır. Eğer muhles ism-i mef'ul olarak kıraat olunursa manâ-yı nazım: … demektir. Ama ism-i fail olarak kıraat olunursa manâ-yı nazım : | Musa Aleyhisselâm ibadetini Allah'a tahsis ederek riyadan ve şirkten salim amel edici] demektir. İkincisi; Hz. Musa'nın hem Nebî hem de Resul olmasıdır. Üçüncüsü; Tûr dağında Musa Aleyhisselâm\n sağ canibine gelen cihetten nidâ-yı İlâhî ile müşerref olmasıdır. Çünkü Tûr (Medyen) ile (Mısır) arasında mübarek bir dağdır, Medyen'-den Mısır'a giderken sağ canibde kaldığından sağ canip zikrolun-muştur. Yahut eymen ; yüfnn ü bereketten alınmıştır. Buna nazaran manâ-yı nazım: |Yümn ü bereket sahibi olan Tûr canibinden biz nida ettik | demektir. Dördüncüsü; Vacip Tealâ'nın münacât edecek kadar kendine mukarreb kılmasıdır. Burada kurbiyetle murad; mertebe ve menzile cihetinden kurbiyettir. Çünkü Allah'a nisbet olunan kurbiyet; şeref ve mertebesini terfi' etmek manasınadır, yoksa mesafe manâsına kurbiyyet değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak mesafe manâsınca kurbiyetten münezzehtir. Şu halde "Biz Musa'ya mukarreb kıldık» demek «Nidamızı işittirmekle derecesini arttırdık ve kadrini âlî kıldık» demektir. Beşincisi; Harun'u hibe etmesidir. Burada hibe yle murad; Harun Aleyhisselâm'ın nübüvvetini hibedir. Yoksa zatını hibe değildir. Çünkü Hz. Harun sinnen Hz. Musa'dan büyüktür. İşte Cenab-ı Hak Hz. Musa'nın muhlis kullardan olduğunu beyanı ve nübüvveti, Tur'da münacât şerefine nail olmak ve biraderinin nübüvvetini hibe etmek gibi mezâyây-ı aliyyeyi ihlâs üzere tefrî' etmekle kullarını ve bilhassa Kur'an'a iman eden Ümmet-i Muhammedi ihlâsa teşvik etmiştir. Çünkü Kur'an'da Hz. Musa'yı ihlâsla sena etmekten maksat; İhlasın mezayây-ı aliyyeden olduğunu bilsinler ve onu tahsile sa'yetsinler demektir.

Meryem 19:52

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in ahvalini beyandan sonra ahfadından Musa Aleyhisselâm'ın ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Mükerrem! Kur'an'da ümmetine ders olmak üzere Hz. Musa'nın menakıbını zikret. Zira; Musa Aleyhisselâm bize ibadetini ihlâs üzere edâ etti ve ibadetine şirk ve riya karıştırmadığından halis kulumuzdur. Çünkü; nefsini Allahü Tealâ'ya teslimle mâsivadan alâkasını kesti ve kendi Firavuna ve Benî İsrail'e taraf-ı İlâhîden gönderilmiş Resul oldu ve onların noksanlarını ikmal ile tarik-ı hayra irşada memur olduğu gibi vahy-i İlâhîyi ümmetine haber vermek ve ahkâmı tebliğ etmek suretiyle nübüvvetle dahi muttasıf oldu, bize kemâl-i ihlâsla ubudiyet vazifesini edâ ettiği cihetle envai seâdet ve yümn ü berekete mahal olan Tur dağının sağ. canibinden biz Musa'ya nida ettik ve kendimize sırdaş olup münâcaat edercesine lütfumuza yaklaştırdık ve Tûr'da vaki' olan zuhuratı ve inkişafı müşahade etti. Binaenaleyh; kadrini terfi ve bizimle mükâlemeye müsaade ettik, kelâmımızı işitmek şerefiyle müşerref oldu, bu kadarla da iktifa etmedik, belki kendi lutfu-muzdan biraderi Harun'u nebî olarak ona ihsan ettik ki ahkâm-ı Risaleti tebliğ ve tenfiz etmekte kuvvet ve azimet-i sadıka sahibi olsun, nübüvvete müteallik ahkam-ı edada kendine fütur gelmesin ve biraderi kendine. yârigâr olsun ve Firavun gibi bir Cebbarın karşısına kemal-i celâdetle çıksınlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Musa Aleyhisselâm için beş şey zikretmiştir. Birincisi; Musa'nın muhles olmasıdır. Eğer muhles ism-i mef'ul olarak kıraat olunursa manâ-yı nazım: … demektir. Ama ism-i fail olarak kıraat olunursa manâ-yı nazım : | Musa Aleyhisselâm ibadetini Allah'a tahsis ederek riyadan ve şirkten salim amel edici] demektir. İkincisi; Hz. Musa'nın hem Nebî hem de Resul olmasıdır. Üçüncüsü; Tûr dağında Musa Aleyhisselâm\n sağ canibine gelen cihetten nidâ-yı İlâhî ile müşerref olmasıdır. Çünkü Tûr (Medyen) ile (Mısır) arasında mübarek bir dağdır, Medyen'-den Mısır'a giderken sağ canibde kaldığından sağ canip zikrolun-muştur. Yahut eymen ; yüfnn ü bereketten alınmıştır. Buna nazaran manâ-yı nazım: |Yümn ü bereket sahibi olan Tûr canibinden biz nida ettik | demektir. Dördüncüsü; Vacip Tealâ'nın münacât edecek kadar kendine mukarreb kılmasıdır. Burada kurbiyetle murad; mertebe ve menzile cihetinden kurbiyettir. Çünkü Allah'a nisbet olunan kurbiyet; şeref ve mertebesini terfi' etmek manasınadır, yoksa mesafe manâsına kurbiyyet değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak mesafe manâsınca kurbiyetten münezzehtir. Şu halde "Biz Musa'ya mukarreb kıldık» demek «Nidamızı işittirmekle derecesini arttırdık ve kadrini âlî kıldık» demektir. Beşincisi; Harun'u hibe etmesidir. Burada hibe yle murad; Harun Aleyhisselâm'ın nübüvvetini hibedir. Yoksa zatını hibe değildir. Çünkü Hz. Harun sinnen Hz. Musa'dan büyüktür. İşte Cenab-ı Hak Hz. Musa'nın muhlis kullardan olduğunu beyanı ve nübüvveti, Tur'da münacât şerefine nail olmak ve biraderinin nübüvvetini hibe etmek gibi mezâyây-ı aliyyeyi ihlâs üzere tefrî' etmekle kullarını ve bilhassa Kur'an'a iman eden Ümmet-i Muhammedi ihlâsa teşvik etmiştir. Çünkü Kur'an'da Hz. Musa'yı ihlâsla sena etmekten maksat; İhlasın mezayây-ı aliyyeden olduğunu bilsinler ve onu tahsile sa'yetsinler demektir.

Meryem 19:53

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in ahvalini beyandan sonra ahfadından Musa Aleyhisselâm'ın ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Mükerrem! Kur'an'da ümmetine ders olmak üzere Hz. Musa'nın menakıbını zikret. Zira; Musa Aleyhisselâm bize ibadetini ihlâs üzere edâ etti ve ibadetine şirk ve riya karıştırmadığından halis kulumuzdur. Çünkü; nefsini Allahü Tealâ'ya teslimle mâsivadan alâkasını kesti ve kendi Firavuna ve Benî İsrail'e taraf-ı İlâhîden gönderilmiş Resul oldu ve onların noksanlarını ikmal ile tarik-ı hayra irşada memur olduğu gibi vahy-i İlâhîyi ümmetine haber vermek ve ahkâmı tebliğ etmek suretiyle nübüvvetle dahi muttasıf oldu, bize kemâl-i ihlâsla ubudiyet vazifesini edâ ettiği cihetle envai seâdet ve yümn ü berekete mahal olan Tur dağının sağ. canibinden biz Musa'ya nida ettik ve kendimize sırdaş olup münâcaat edercesine lütfumuza yaklaştırdık ve Tûr'da vaki' olan zuhuratı ve inkişafı müşahade etti. Binaenaleyh; kadrini terfi ve bizimle mükâlemeye müsaade ettik, kelâmımızı işitmek şerefiyle müşerref oldu, bu kadarla da iktifa etmedik, belki kendi lutfu-muzdan biraderi Harun'u nebî olarak ona ihsan ettik ki ahkâm-ı Risaleti tebliğ ve tenfiz etmekte kuvvet ve azimet-i sadıka sahibi olsun, nübüvvete müteallik ahkam-ı edada kendine fütur gelmesin ve biraderi kendine. yârigâr olsun ve Firavun gibi bir Cebbarın karşısına kemal-i celâdetle çıksınlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Musa Aleyhisselâm için beş şey zikretmiştir. Birincisi; Musa'nın muhles olmasıdır. Eğer muhles ism-i mef'ul olarak kıraat olunursa manâ-yı nazım: … demektir. Ama ism-i fail olarak kıraat olunursa manâ-yı nazım : | Musa Aleyhisselâm ibadetini Allah'a tahsis ederek riyadan ve şirkten salim amel edici] demektir. İkincisi; Hz. Musa'nın hem Nebî hem de Resul olmasıdır. Üçüncüsü; Tûr dağında Musa Aleyhisselâm\n sağ canibine gelen cihetten nidâ-yı İlâhî ile müşerref olmasıdır. Çünkü Tûr (Medyen) ile (Mısır) arasında mübarek bir dağdır, Medyen'-den Mısır'a giderken sağ canibde kaldığından sağ canip zikrolun-muştur. Yahut eymen ; yüfnn ü bereketten alınmıştır. Buna nazaran manâ-yı nazım: |Yümn ü bereket sahibi olan Tûr canibinden biz nida ettik | demektir. Dördüncüsü; Vacip Tealâ'nın münacât edecek kadar kendine mukarreb kılmasıdır. Burada kurbiyetle murad; mertebe ve menzile cihetinden kurbiyettir. Çünkü Allah'a nisbet olunan kurbiyet; şeref ve mertebesini terfi' etmek manasınadır, yoksa mesafe manâsına kurbiyyet değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak mesafe manâsınca kurbiyetten münezzehtir. Şu halde "Biz Musa'ya mukarreb kıldık» demek «Nidamızı işittirmekle derecesini arttırdık ve kadrini âlî kıldık» demektir. Beşincisi; Harun'u hibe etmesidir. Burada hibe yle murad; Harun Aleyhisselâm'ın nübüvvetini hibedir. Yoksa zatını hibe değildir. Çünkü Hz. Harun sinnen Hz. Musa'dan büyüktür. İşte Cenab-ı Hak Hz. Musa'nın muhlis kullardan olduğunu beyanı ve nübüvveti, Tur'da münacât şerefine nail olmak ve biraderinin nübüvvetini hibe etmek gibi mezâyây-ı aliyyeyi ihlâs üzere tefrî' etmekle kullarını ve bilhassa Kur'an'a iman eden Ümmet-i Muhammedi ihlâsa teşvik etmiştir. Çünkü Kur'an'da Hz. Musa'yı ihlâsla sena etmekten maksat; İhlasın mezayây-ı aliyyeden olduğunu bilsinler ve onu tahsile sa'yetsinler demektir.

Meryem 19:54

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın ahvalini icmalen beyandan sonra İsmail Aleyhisselâm'ın ahvaline işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Rasul-ü Zişân! Kur'an'da cedd-i a'lân Hz. İsmail'in menakıbım zikret. Zira; İsmail Aleyhisselâm Allahü Tealâ'ya ke-mal-i itimat ve tevekkü.l-ü tâmmırıa binaen her ne ki vaadetse vaadini edâ ile sadakat eder ve vaadinde asla hulfetmezdi, pederinin şeriatını tebliğe memur resul ve kendine vahyolan ahkâmı ümmetine haber verir nebî idi, kendi ehline ve ittibâ eden ümmetine cemi' a'zâ ile canib-i Hakka teveccühten ibaret olan namaz ve dünyaya kemaliyle itimadı terke sebeb olan zekâtla emrederdi ve bütün alâyık-ı dünyeviyyeden kat-ı alâka ettiğinden Rabbı indinde makbul ve Rabbı ef'âlinden razı olduğu cihetle marzî idi. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İsmail vaadinde sadakatle meşhur olduğundan bu makamda olduğunu zikir ve onunla sena olunmakla ümmet-i Muhammed vaadinde sadakata terğîb olunmuştur. Çünkü; Hz. İsmail pederinin kendisini kesmesine sabredeceğini vaadetti ve vaadini ifâ ettiği de (Sûre-i Saffât) ta beyan olunmuştur. İsmail Aleyhisselâm Yemen cihetinden gelip Mekke vadisinde validesine komşulukla ikamet eden (Cürhüm) kabilesine meb'us Resul ve kendine vahyolunan ahkâmı ümmetine haber verdiği cihetle nebî idi. Cümle nâsa vadinde sadakati olduğundan Cenab-ı Hak onun hakkında pek büyük bir haslet olarak sadakatini zikretmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsmail'in zikrine itinâ ve müstekillen beyana şayan olduğuna işaret için pederi ile beraber biraderinin zikrinden sonra ayrıca zikrolunmuştur gerçi Hz. Musa'nın bi'seti İsmail Aleyhisselâm'dan çok zaman sonra ise de Musa Aleyhisselâm İshak ve Yakub hazretlerinin neslinden olmasına binaen aralarına fasıla girmeden Hz. Musa'nın menakıbı İsmail Aleyhisselâm'ın menakıbından evvel zikrolunmuştur. İnsanın her şeyden evvel üzerine vacip olan kendi nefsini ve ondan sonra evlâd ü iyâlini ve kavm ü kabilesini ıslâh ve irşâd etmek olup Hz. İsmail'in bu cihete dikkat ettiğini beyan için salâtle ve zekâtla ehline emrettiği zikrolunmuştur. Binaenaleyh; Her şahsın evvelâ kendi nefsini ba'dehu evlâd ü_ iyâlini ıslaha sa'yetmesi vaciptir. Hulâsa İsmail Aleyhisselâm'ın vaadinde sadık Resul ve Nebi olduğu, ehline ibadetin ehemmi olan salât ve zekâtla devam üzere emrettiği, işi ve sözü cihetinden indellah marzî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid'cümlesindendir.

Meryem 19:55

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın ahvalini icmalen beyandan sonra İsmail Aleyhisselâm'ın ahvaline işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Rasul-ü Zişân! Kur'an'da cedd-i a'lân Hz. İsmail'in menakıbım zikret. Zira; İsmail Aleyhisselâm Allahü Tealâ'ya ke-mal-i itimat ve tevekkü.l-ü tâmmırıa binaen her ne ki vaadetse vaadini edâ ile sadakat eder ve vaadinde asla hulfetmezdi, pederinin şeriatını tebliğe memur resul ve kendine vahyolan ahkâmı ümmetine haber verir nebî idi, kendi ehline ve ittibâ eden ümmetine cemi' a'zâ ile canib-i Hakka teveccühten ibaret olan namaz ve dünyaya kemaliyle itimadı terke sebeb olan zekâtla emrederdi ve bütün alâyık-ı dünyeviyyeden kat-ı alâka ettiğinden Rabbı indinde makbul ve Rabbı ef'âlinden razı olduğu cihetle marzî idi. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İsmail vaadinde sadakatle meşhur olduğundan bu makamda olduğunu zikir ve onunla sena olunmakla ümmet-i Muhammed vaadinde sadakata terğîb olunmuştur. Çünkü; Hz. İsmail pederinin kendisini kesmesine sabredeceğini vaadetti ve vaadini ifâ ettiği de (Sûre-i Saffât) ta beyan olunmuştur. İsmail Aleyhisselâm Yemen cihetinden gelip Mekke vadisinde validesine komşulukla ikamet eden (Cürhüm) kabilesine meb'us Resul ve kendine vahyolunan ahkâmı ümmetine haber verdiği cihetle nebî idi. Cümle nâsa vadinde sadakati olduğundan Cenab-ı Hak onun hakkında pek büyük bir haslet olarak sadakatini zikretmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsmail'in zikrine itinâ ve müstekillen beyana şayan olduğuna işaret için pederi ile beraber biraderinin zikrinden sonra ayrıca zikrolunmuştur gerçi Hz. Musa'nın bi'seti İsmail Aleyhisselâm'dan çok zaman sonra ise de Musa Aleyhisselâm İshak ve Yakub hazretlerinin neslinden olmasına binaen aralarına fasıla girmeden Hz. Musa'nın menakıbı İsmail Aleyhisselâm'ın menakıbından evvel zikrolunmuştur. İnsanın her şeyden evvel üzerine vacip olan kendi nefsini ve ondan sonra evlâd ü iyâlini ve kavm ü kabilesini ıslâh ve irşâd etmek olup Hz. İsmail'in bu cihete dikkat ettiğini beyan için salâtle ve zekâtla ehline emrettiği zikrolunmuştur. Binaenaleyh; Her şahsın evvelâ kendi nefsini ba'dehu evlâd ü_ iyâlini ıslaha sa'yetmesi vaciptir. Hulâsa İsmail Aleyhisselâm'ın vaadinde sadık Resul ve Nebi olduğu, ehline ibadetin ehemmi olan salât ve zekâtla devam üzere emrettiği, işi ve sözü cihetinden indellah marzî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid'cümlesindendir.

Meryem 19:56

Vacip Tealâ Hz. İsmail'in menakıbmı beyan ettiği gibi Hz. İd-ris'in dahi menakıbmı beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi, Kâzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran İdris Aley-hisselâmın ismi (Ahnûh) olup lâkabı (İdris) dir. Çünkü; tevhide vesait Um ü irfana dair halka çok ders vermesine binaen İdris denmiştir. Hz. İdris bir çok san'atîar icad etmiştir. İbtİda kalemle yazı yazan, ilm-i hesabı icad, ilnı-i nücumu te'lîf eden, iğneyle elbise diken ve arkasına giyen İdris Aleyhisselâm'dır. Bundan evvel elbise dikmek bilmezler, insanlar hayvanâtın derisini bürünmekle vakit geçirirlerdi. Hz. İdris (Şît) neslinden ve Hz. Nuh'un pederinin ceddidir. Çünkü Hz. Nuh'un pederi (Lemek) ve onun pederi (Mü-, teveşlah) ve onun pederi (Ehnûh) ki İdris Aleyhisselâmdır. rnekan tâlî ile murad; yüksek mertebe ve âlî derece olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Fakat meşhur rivayete nazaran mekân-ı âlî ile murad; dördüncü veya altıncı semadır. Semaya re? olunması celâlet-i kadir ve şera-fet-i şan neticesi olduğundan Cenab-ı Hak semaya ref etmesiyle sena etmiştir. Enbiyadan dört zatın berhayat olup onlardan (Hızır) la (İlyas) yerde (İdris) ile (İsa) nm semada oldukları tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyaiıatmdandır. Terazinin, kilenin, küffarla muharebe için silâhın icadı dahi İdris (A.S.) in olduğu Medarik'in cümle-i beyanatmdandır.

Meryem 19:57

Vacip Tealâ Hz. İsmail'in menakıbmı beyan ettiği gibi Hz. İd-ris'in dahi menakıbmı beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi, Kâzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran İdris Aley-hisselâmın ismi (Ahnûh) olup lâkabı (İdris) dir. Çünkü; tevhide vesait Um ü irfana dair halka çok ders vermesine binaen İdris denmiştir. Hz. İdris bir çok san'atîar icad etmiştir. İbtİda kalemle yazı yazan, ilm-i hesabı icad, ilnı-i nücumu te'lîf eden, iğneyle elbise diken ve arkasına giyen İdris Aleyhisselâm'dır. Bundan evvel elbise dikmek bilmezler, insanlar hayvanâtın derisini bürünmekle vakit geçirirlerdi. Hz. İdris (Şît) neslinden ve Hz. Nuh'un pederinin ceddidir. Çünkü Hz. Nuh'un pederi (Lemek) ve onun pederi (Mü-, teveşlah) ve onun pederi (Ehnûh) ki İdris Aleyhisselâmdır. rnekan tâlî ile murad; yüksek mertebe ve âlî derece olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Fakat meşhur rivayete nazaran mekân-ı âlî ile murad; dördüncü veya altıncı semadır. Semaya re? olunması celâlet-i kadir ve şera-fet-i şan neticesi olduğundan Cenab-ı Hak semaya ref etmesiyle sena etmiştir. Enbiyadan dört zatın berhayat olup onlardan (Hızır) la (İlyas) yerde (İdris) ile (İsa) nm semada oldukları tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyaiıatmdandır. Terazinin, kilenin, küffarla muharebe için silâhın icadı dahi İdris (A.S.) in olduğu Medarik'in cümle-i beyanatmdandır.

Meryem 19:58

Bu sure'de afaıolunan Enbiya'yı izâmin kendİeIne mahsus olan hallerini beyandan sonra cümlesinin müşterek oldukları ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Şu sûre'de isimleri ve menakıplan zikrolunan Enbiyadan şol kimseler ki Allahü Tealâ onlar üzerine nimĞt-i di-niyye ve dünyeviyye In'ânı etti. Allah'ın in'âm ettiği Nebilerden bazıları ki Idris ve Nuh, Hz. Âdem neslindendir ve bazıları ki İbrahim Aleyhisselâm Hz. Nuh'la beraber bizim gemide götürdüğümüz (SAM) zürriyetindendir ve bazıları ki İshak, İsmail ve Ya-kub, Hz. İbrahim zürriyetindendir. Musa, Harun, Zekeriyya, Yahya ve İsa Aleyhimüsselâm gibi bazıları da Hz. Yakub neslindendir, bunların cümlesi bizim tarik-ı tevhide hidayette kılıp insanlar arasından şeriatimizi tesis ve ahkâmını tebliğe memur ihtiyar ettiğimiz halis kullarımızda1. Onlar üzerine enva-ı ni'metlerini in'âm eden Rahman- Tealâ'nın kudretine ve vahdaniyetine delâlet eden âyetleri okunduğunda kemal-i tevazu'la alınlarını turab-ı mezellete koymakla secde eder ve celâlet-i İlâhîye ve azamet-i sübhaniye karşısında eltafını istirham ederek yere kapanırlar. Resulüllah'ın «Kur'an'ı tilâvet edin ve ağlayın, ağlamazsanız ağlar gibi hüzn izhâr edin» buyurduğu hadisi bu manâyı teyid eder. Onlar üzerine tilâvet olunan âyetlerle murad; kendilerine nazil olan kitapların âyetleridir. Binaenaleyh; her milletin kendine nazil olan kitabın âyetleri okunduğunda lâzım olan tazimi yerine getirmek lâzımdır. Secde yle murad; namaz olmak ihtimali olduğu gibi secde âyetleri olmak ihtimali zahirdir. Zira; secdeye kapanmaları tilâvete tâlîk olunmuştur. İşte Kur'an'da şu menakıbları beyan olunan Enbiya-yı izamın âyetler okunduğunda kemal-i tevazu ve huzu' üzere bulunduklarını ve ağladıklarını beyanla Cenab-ı, Hakkın sena buyurması; Üm-met-i Muhammede Kur'an okunduğunda kemal-i edep ve tevazu' ile dinlemelerini, lâzım gelen ta'zimi yapmalarını, Kur'an'ın hakkına hürmet ve mucibiyle amel etmelerini tavsiye etmektir. Çünkü Allah'ın âyetlerine riayetin Enbiyanın sünnetleri olduğunu beyan onların sünnetlerini ihya etmeye terğibdir. Biaenaleyh; bu âyeti okuyan ve işitenin secde etmesi sünnettir. Bu sûre'de zikrolunan Enbiya-yı izamın şanlarına tazim lâyık olduğuna ve ulüvv-ü mertebelerine işaret için bu'd-ü meratibe mevzu olan lâfzı varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır.

Meryem 19:59

Vacip Tealâ enbiya-yı izamın ahvalini beyanla kullarını onların tanklarını iltizama teşvik ettikten sonra enbiyanın ahvalinin hilafım irtikâp edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. . Yani; umum belâya ve fitnelere mahal olan arz üzerinde gûnâ gûn fenalıklar ve fesatlar zuhur ettikçe isimleri zikrolunan Enbiyadan her biri zamanında zuhur eden belâya ve fesadı defi' ve ta-raf-ı İlâhîden kendilerine gelen ahkâmı tenfîz ve hallerini ıslahla doğru yola sevketmeye çalışmışlarsa da onlardan sonra kötü nesiller ve fasık kavimler geldi onlara halef oldu. Binaenaleyh; onların bırakmış olduğu kavanin-i şer'iyeyi ayaklar altına aldılar ve limanın levazımından olan namazı zayi ettiler ve hukukuna riayet etmez oldular, şehevât-ı nefsaniyelerine, heva ve heveslerine ittiba ile erkân-ı dinlerini terkettiler. Binaenaleyh; onlar yakında şerre ve Cehennem ateşine mülâkî olur, lezzât-ı faniyelerine mukabil ebeden Cehennem içinde kalırlar. İllâ şol kimseler ki onlar tâib ve müstağfir olarak ettiğine nedametle dergâh-ı ulûhiyete rücû ile iman ettiler ve imanın mukteziyatından olan amel-i salih işlediler. İşte onlar Cennete dahil olur ve amellerinin ecrinden hiç bir şey noksan olmaz. Binaenaleyh; asla zulmolunmazlar. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette mücerred serden ibaret olan Cehennemde bir deredir ki o dereden Cehennemin sair dereleri istiâze ederler. Bu dere şehevât-ı nefsaniyesine tebaiyetle zinaya devam, şarap içmeye musir, peder ve validelerine eza ve yalan yere şehadet edenler için hazırlanmıştır. İşte bu misilli günahlardan tevbe edenler Cennete dahir olacaklardır. Ancak tevbeleri ihlâs üzere olmak şarttır. Tevbeyle beraber amel edenler- Cennete dahil oldukları ecirlerinden bir şey de noksan olmakla zulmolunmazlar. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile tevbe, küfürlerini mahvettiğinden tevbeden sonraki amellerine evvelki küfürleri zarar vermiyeceğine işaret için ecirlerinin noksan olmıyacağı ve asla zulmolunmıyacak-ları beyan olunmuştur. Namazı izaa, bilkülliye terketmeye şamil olduğu gibi vaktinden tehire de şamildir. Şehevat-ı nefsaniyeye tebaiyet, lüzumundan ziyade yüksek ebniye yapmak ve herkesin giymediği pahalı elbise giymek gibi şeylere dahi şamil olduğu Hz. Ali'den mervidir. Bu âyette namazı, izâa; bundan evvelki âyetteki secdeye ve şehevata ittibada bükâya mukabildir. Yani' «Enbiya secde eder namaz kılarlar. Enbiyanın halfi olup sünnetlerine itti-ba' etmiyenler ve onların hilâfına hareket edenler secdeyi ve namazı zayi ederler ve enbiya âyetler okunduğunda huzû' üzere ağlarlar. Bunlar ise onların hilâfına nefislerinin arzusuna ittiba ederler» demektir.

Meryem 19:60

Vacip Tealâ enbiya-yı izamın ahvalini beyanla kullarını onların tanklarını iltizama teşvik ettikten sonra enbiyanın ahvalinin hilafım irtikâp edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. . Yani; umum belâya ve fitnelere mahal olan arz üzerinde gûnâ gûn fenalıklar ve fesatlar zuhur ettikçe isimleri zikrolunan Enbiyadan her biri zamanında zuhur eden belâya ve fesadı defi' ve ta-raf-ı İlâhîden kendilerine gelen ahkâmı tenfîz ve hallerini ıslahla doğru yola sevketmeye çalışmışlarsa da onlardan sonra kötü nesiller ve fasık kavimler geldi onlara halef oldu. Binaenaleyh; onların bırakmış olduğu kavanin-i şer'iyeyi ayaklar altına aldılar ve limanın levazımından olan namazı zayi ettiler ve hukukuna riayet etmez oldular, şehevât-ı nefsaniyelerine, heva ve heveslerine ittiba ile erkân-ı dinlerini terkettiler. Binaenaleyh; onlar yakında şerre ve Cehennem ateşine mülâkî olur, lezzât-ı faniyelerine mukabil ebeden Cehennem içinde kalırlar. İllâ şol kimseler ki onlar tâib ve müstağfir olarak ettiğine nedametle dergâh-ı ulûhiyete rücû ile iman ettiler ve imanın mukteziyatından olan amel-i salih işlediler. İşte onlar Cennete dahil olur ve amellerinin ecrinden hiç bir şey noksan olmaz. Binaenaleyh; asla zulmolunmazlar. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette mücerred serden ibaret olan Cehennemde bir deredir ki o dereden Cehennemin sair dereleri istiâze ederler. Bu dere şehevât-ı nefsaniyesine tebaiyetle zinaya devam, şarap içmeye musir, peder ve validelerine eza ve yalan yere şehadet edenler için hazırlanmıştır. İşte bu misilli günahlardan tevbe edenler Cennete dahir olacaklardır. Ancak tevbeleri ihlâs üzere olmak şarttır. Tevbeyle beraber amel edenler- Cennete dahil oldukları ecirlerinden bir şey de noksan olmakla zulmolunmazlar. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile tevbe, küfürlerini mahvettiğinden tevbeden sonraki amellerine evvelki küfürleri zarar vermiyeceğine işaret için ecirlerinin noksan olmıyacağı ve asla zulmolunmıyacak-ları beyan olunmuştur. Namazı izaa, bilkülliye terketmeye şamil olduğu gibi vaktinden tehire de şamildir. Şehevat-ı nefsaniyeye tebaiyet, lüzumundan ziyade yüksek ebniye yapmak ve herkesin giymediği pahalı elbise giymek gibi şeylere dahi şamil olduğu Hz. Ali'den mervidir. Bu âyette namazı, izâa; bundan evvelki âyetteki secdeye ve şehevata ittibada bükâya mukabildir. Yani' «Enbiya secde eder namaz kılarlar. Enbiyanın halfi olup sünnetlerine itti-ba' etmiyenler ve onların hilâfına hareket edenler secdeyi ve namazı zayi ederler ve enbiya âyetler okunduğunda huzû' üzere ağlarlar. Bunlar ise onların hilâfına nefislerinin arzusuna ittiba ederler» demektir.

Meryem 19:61

Vacip Tealâ tâib ve müstağfir olanların Cennete dahil olacaklarını beyandan sonra Cennetin bazı evsafını beyan etmek üzere buyuruyor. gıy âh vaadetti.] Çünkü; kullar dünyada o Cennetleri görmediklerinden Cennetler onlardan gaiblerdir ve lâkin âhirette o vaad-i İlâhîyi elbette göreceklerdir. Çünkü; o vaadin ehli elbette gelecek ve vaadolunan mahalli görecek ve vaad-i İlâhîyi aynıyla bulacaklardır. Selâmdan başka faydasız söz işitmez ve dinlemezler. Binaenaleyh; daima kalbe inşirah verecek faydalı sözler işitirler.

Meryem 19:62

Adin; Nisâbûrî ve Kâzi'nin beyanları veçhile ikamet manasınadır. Zira; Cennetler müminlerin mahall-i ikâmetleri olmasına binaen Cennete adin denmiştir. Yahut adin; Cennetlerden birinin ism-i alemîsidir. Cenab-ı Hak kullarına dünyada Cenneti va-dedip kullar Cennetten ve Cennet kullardan kaybolup yekdiğerini görmediklerinden Rahman Tealâ'nın kullarına anilgıyâb vaadetti-ği beyan olunmuştur. Lâkin o gaaibâne vaadolunan Cennetleri kulların behemehal göreceklerine işaret için vaad-i İlâhînin me'tî yani ehlinin geleceği mahal olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Mahall-i ityân yani gelinecek mahal demektir. Ehl-i Cennetin selâmdan başka bir şey işitmıyecekleri ile murad; ayıptan, noksandan ve ezâ verecek şeylerden salim sözler, ferah ve sürür verecek sohbetler işiteceklerini beyandır. Cennette gece ve gündüz olmayıp daima nurdan ibaret ve insanlar ebeden nur için-. de bulunacaklarsa da dünyadaki âdetleri veçhile sabah ve akşam miktarı zamanda taamlarının geleceği için sabahta ve akşamda rızıklarının geleceği beyan olunmuştur ki ehl-i dünyaya anlatmak dünyada gördükleri âdetleri veçhile olabileceğinden sabah ve akşam zikrolunmuştur, yoksa Cennetde ne sabah ne de akşam vardır. Yahut arap indinde sabah ve akşam gelen bol- rızık efdal olduğundan sabah ve akşam • ibadete terğîb için zikrolunduğu Nisâbûrî ve Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır. Zira; her kavmin âdetleri veçhile muhabbet ettikleri şeylerle terğîb etmek âdet-i İlâhîye cüm-lesfndendir. Meselâ ipek giymek, altından ve gümüşten bilezik takmak acemlerin, kürsüler üzerinde oturmak Yemen eşrafının muhabbet ettikleri şeyler olduğundan Cenab-ı Hak onları zikirle de terğîb etmiştir. Cennete gireceklerin küfürden vesair günahlardan ittika eden kimseler olacağı sarahaten beyan olundu ki emre imtisal ve nehiyden ictinabla ittika sahibi olmayan Cennete varis ola-mıyacak demektir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakkın, Cennetin fuzulî sözlerden ve faydasız şeylerden salim olacağını beyanla bu dünyada kullarının lağviyâtla meşgul olmamaları elzem olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; asla teklif olmayan ve mes'uliyet bulunmayan Cenneti lağviyattan tenzih edince dar-ı teklif ojan ve herşey-den mes'uliyete mahal olan dünyada lağviyattan tenzih elbette elzemdir.

Meryem 19:63

Adin; Nisâbûrî ve Kâzi'nin beyanları veçhile ikamet manasınadır. Zira; Cennetler müminlerin mahall-i ikâmetleri olmasına binaen Cennete adin denmiştir. Yahut adin; Cennetlerden birinin ism-i alemîsidir. Cenab-ı Hak kullarına dünyada Cenneti va-dedip kullar Cennetten ve Cennet kullardan kaybolup yekdiğerini görmediklerinden Rahman Tealâ'nın kullarına anilgıyâb vaadetti-ği beyan olunmuştur. Lâkin o gaaibâne vaadolunan Cennetleri kulların behemehal göreceklerine işaret için vaad-i İlâhînin me'tî yani ehlinin geleceği mahal olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Mahall-i ityân yani gelinecek mahal demektir. Ehl-i Cennetin selâmdan başka bir şey işitmıyecekleri ile murad; ayıptan, noksandan ve ezâ verecek şeylerden salim sözler, ferah ve sürür verecek sohbetler işiteceklerini beyandır. Cennette gece ve gündüz olmayıp daima nurdan ibaret ve insanlar ebeden nur için-. de bulunacaklarsa da dünyadaki âdetleri veçhile sabah ve akşam miktarı zamanda taamlarının geleceği için sabahta ve akşamda rızıklarının geleceği beyan olunmuştur ki ehl-i dünyaya anlatmak dünyada gördükleri âdetleri veçhile olabileceğinden sabah ve akşam zikrolunmuştur, yoksa Cennetde ne sabah ne de akşam vardır. Yahut arap indinde sabah ve akşam gelen bol- rızık efdal olduğundan sabah ve akşam • ibadete terğîb için zikrolunduğu Nisâbûrî ve Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır. Zira; her kavmin âdetleri veçhile muhabbet ettikleri şeylerle terğîb etmek âdet-i İlâhîye cüm-lesfndendir. Meselâ ipek giymek, altından ve gümüşten bilezik takmak acemlerin, kürsüler üzerinde oturmak Yemen eşrafının muhabbet ettikleri şeyler olduğundan Cenab-ı Hak onları zikirle de terğîb etmiştir. Cennete gireceklerin küfürden vesair günahlardan ittika eden kimseler olacağı sarahaten beyan olundu ki emre imtisal ve nehiyden ictinabla ittika sahibi olmayan Cennete varis ola-mıyacak demektir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakkın, Cennetin fuzulî sözlerden ve faydasız şeylerden salim olacağını beyanla bu dünyada kullarının lağviyâtla meşgul olmamaları elzem olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; asla teklif olmayan ve mes'uliyet bulunmayan Cenneti lağviyattan tenzih edince dar-ı teklif ojan ve herşey-den mes'uliyete mahal olan dünyada lağviyattan tenzih elbette elzemdir.

Meryem 19:64

Vacip Tealâ Cibril-ı Emin'in nezd-i Resulüllah'a vürudu teah-hur edince Resulüllah'ın teahhurun sebebini sorması üzerine Cibril'in vermiş olduğu cevabı hikâye etmek üzere buyuruyor. Onların her cümlesi, her zerresi onun indinde hazırdır ve herbirini lâyıkı veçhile terbiye eder. Binaenaleyh; ilminden hiç bir şey kaybolmaz. ve nazil olmasını arzu ettiğin ahkâmın nazil olmasında acele etmediğin gibi nüzulün teahhurundan dahi me'yûs olma ve vahyin teahhurundan dolayı kâfirlerin istihzalarından müteezzî olma. '

Meryem 19:65

Çünkü; Allah'ın gayrı Allah isminde bir kimse yoktur. Şu halde senin için vazife Allah'a ibadete devam ve arada vaki olan meşakkatlere sabır ve vahyin gelmesinde Cenab-ı Hakkın iradesine intizar etmektir. Hâzin, Fahri Râzi ve Nimetullah Efendinin beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir; Kureyş kavmi Resulüllah'ın halini beyanla Medine'de bulunan Yahudilerden nübüvvete dair bazı şeyler suâl etmek üzere beş kimse gönderdiler, Onlar evsaf-ı Resulüllah'ı beyan ve böyle bir kimsenin Nebi olup olamıyacağını Yahudi ulemâsından sordular. Yahudiler «Ahir zamanda Mekke'de bir Nebi zuhur edecek ve zamanı da gelmiştir. Binaenaleyh; o zattan ashab-ı Kehfi, Zülkarneyn'i ve ruhu sual edin. Eğer bu üçten ikisine cevap verir ruhtan cevap vermezse Nebidir, ittiba' edin» dediler. Müşrikler Mekke'ye dönüp Resulüllah'tan bu üç şeyden sual ettiler. Resulüllah «Yarın cevap vereyim» dedi. Fakat inşaal-lah demediğinden vahy-i İlâhî onbeş gün ve diğer bir rivayette kırk gün gelmedi ve müşrikler istihza ettiler. Resulüllah mahzun oldu, ba'dehû Cibril-i Emin geldi. Resulullah «Niçin geç geldiğini» sual edince âyette beyan olunduğu veçhile Cibril'in cevabını Ce-nab-ı Hak hikâye etmek üzere bu âyetin ve sûre-i Kehif'te meşiyyet âyetinin ve sûresinin nazil olduğu mervîdir.

Meryem 19:66

Vacip Tealâ Resulüne ibadetle ve ibadette sabırla emirden sonra haşri inkâr edenlerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bazı insanlar gafletten naşi «Ben ölüp kemik olup toprağa karıştığımda eski halim gibi bir insan olarak kabrimden diri olduğum halde çıkarılacak mıyım? Bu muhaldir, böyle şey olmaz» demekle haşri bilkülliye inkâr,eder. İnsan haşri inkârında ısrar eder de düşünmez mi ki o insan bundan evvel hiç bir şey olmadığı halde biz o insanı halkettik. Hiç yokken icada kaadir olan öldükten sonra eczalarını toplayıp onu iadeye kaadir olamaz mı? Bizim kudretimize nisbetle ibtidaen icadla, öldükten sonra iade beyninde ne gibi fark vardır ve ibtidaen icattan, insanın idrakine nazaran iade daha kolay değil mi? Bunu insanın tezekkür etmesi lâzım gelmez mi? Habibim! Rabbın Tealâ'nm kudret ve azametine yemin ederim ki biz o münkirleri ve onları idlâl eden şeytanları elbette hasrederiz ve haşirden sonra dizleri üzerine oturdukları halde onları Cehennemin etrafına ihzar ederiz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette insanla murâd; cins-i insandan haşri inkâr edenlerdir ki âyette onları tevbîh vardır. Çünkü de bulunan istifham inkâr ve tevbîh içindir. İnsanların kendilerini idlâl eden şeytanlarla beraber Cehenneme gireceklerini beyanda şeytana aldanmamalarına tenbih ve hasret ve nedametleri ziyade olsun için Cehenneme girmezden evvel Cehennemin etrafına asilerin dizleri üzerine halka olacakları beyan olunmuştur. İnsaniyetin muktezası; tezekkür ve teemmül olduğuna işaret için insan lâfzının istifhamdan sonra varid olduğu ve de ni'meti müş'ir olan Rab ismine yemin, hasrı münkir olanları tekdiri rnutazammın bulunduğu gibi Resulullah'a mu-zaf olarak hitap dahi şan-ı Nebevilerine ta'zirh ve düşmanlarına karşı kadr-i âlîlerini terfi' için olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. dizleri üzerine oturmaktır. Çünkü; Beyzâvî ve Ni-sâbûrî'nin beyanları veçhile ehl-i Cehennem, görmüş oldukları şiddetten ve kendilerine arız olan yorgunluktan ayak üzerinde durmağa takatlan olmaz ki ayak üzerinde dursunlar. İnsanla murad; haşri inkâr eden kâfirler olduğu cihetle dünyada nasıl ki hasrı ve şiddetini inkârda tekebbür ettilerse o tekebbürlerine ihanet ve hakaret olmak için Cehneneme dizleri üzerinde süründürmek suretiyle atılırlar. Hulâsa; insanlardan bir kısmı evvelâ nasıl halkolunduklarmı düşünmiyerek haşri inkâr ettikleri ve Cenab-ı Hakkın onları mü-karinleri olan şeytanlarla beraber hasredip kemal-i hakaretle dizleri üzerinde Cehennemin etrafına ihzar edeceği bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ehl-i Cehennemi dizleri üzerine oturur oldukları halde Cehennemin etrafına ihzarından sonra vaki olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.'

Meryem 19:67

Vacip Tealâ Resulüne ibadetle ve ibadette sabırla emirden sonra haşri inkâr edenlerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bazı insanlar gafletten naşi «Ben ölüp kemik olup toprağa karıştığımda eski halim gibi bir insan olarak kabrimden diri olduğum halde çıkarılacak mıyım? Bu muhaldir, böyle şey olmaz» demekle haşri bilkülliye inkâr,eder. İnsan haşri inkârında ısrar eder de düşünmez mi ki o insan bundan evvel hiç bir şey olmadığı halde biz o insanı halkettik. Hiç yokken icada kaadir olan öldükten sonra eczalarını toplayıp onu iadeye kaadir olamaz mı? Bizim kudretimize nisbetle ibtidaen icadla, öldükten sonra iade beyninde ne gibi fark vardır ve ibtidaen icattan, insanın idrakine nazaran iade daha kolay değil mi? Bunu insanın tezekkür etmesi lâzım gelmez mi? Habibim! Rabbın Tealâ'nm kudret ve azametine yemin ederim ki biz o münkirleri ve onları idlâl eden şeytanları elbette hasrederiz ve haşirden sonra dizleri üzerine oturdukları halde onları Cehennemin etrafına ihzar ederiz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette insanla murâd; cins-i insandan haşri inkâr edenlerdir ki âyette onları tevbîh vardır. Çünkü de bulunan istifham inkâr ve tevbîh içindir. İnsanların kendilerini idlâl eden şeytanlarla beraber Cehenneme gireceklerini beyanda şeytana aldanmamalarına tenbih ve hasret ve nedametleri ziyade olsun için Cehenneme girmezden evvel Cehennemin etrafına asilerin dizleri üzerine halka olacakları beyan olunmuştur. İnsaniyetin muktezası; tezekkür ve teemmül olduğuna işaret için insan lâfzının istifhamdan sonra varid olduğu ve de ni'meti müş'ir olan Rab ismine yemin, hasrı münkir olanları tekdiri rnutazammın bulunduğu gibi Resulullah'a mu-zaf olarak hitap dahi şan-ı Nebevilerine ta'zirh ve düşmanlarına karşı kadr-i âlîlerini terfi' için olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. dizleri üzerine oturmaktır. Çünkü; Beyzâvî ve Ni-sâbûrî'nin beyanları veçhile ehl-i Cehennem, görmüş oldukları şiddetten ve kendilerine arız olan yorgunluktan ayak üzerinde durmağa takatlan olmaz ki ayak üzerinde dursunlar. İnsanla murad; haşri inkâr eden kâfirler olduğu cihetle dünyada nasıl ki hasrı ve şiddetini inkârda tekebbür ettilerse o tekebbürlerine ihanet ve hakaret olmak için Cehneneme dizleri üzerinde süründürmek suretiyle atılırlar. Hulâsa; insanlardan bir kısmı evvelâ nasıl halkolunduklarmı düşünmiyerek haşri inkâr ettikleri ve Cenab-ı Hakkın onları mü-karinleri olan şeytanlarla beraber hasredip kemal-i hakaretle dizleri üzerinde Cehennemin etrafına ihzar edeceği bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ehl-i Cehennemi dizleri üzerine oturur oldukları halde Cehennemin etrafına ihzarından sonra vaki olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.'

Meryem 19:68

Vacip Tealâ Resulüne ibadetle ve ibadette sabırla emirden sonra haşri inkâr edenlerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bazı insanlar gafletten naşi «Ben ölüp kemik olup toprağa karıştığımda eski halim gibi bir insan olarak kabrimden diri olduğum halde çıkarılacak mıyım? Bu muhaldir, böyle şey olmaz» demekle haşri bilkülliye inkâr,eder. İnsan haşri inkârında ısrar eder de düşünmez mi ki o insan bundan evvel hiç bir şey olmadığı halde biz o insanı halkettik. Hiç yokken icada kaadir olan öldükten sonra eczalarını toplayıp onu iadeye kaadir olamaz mı? Bizim kudretimize nisbetle ibtidaen icadla, öldükten sonra iade beyninde ne gibi fark vardır ve ibtidaen icattan, insanın idrakine nazaran iade daha kolay değil mi? Bunu insanın tezekkür etmesi lâzım gelmez mi? Habibim! Rabbın Tealâ'nm kudret ve azametine yemin ederim ki biz o münkirleri ve onları idlâl eden şeytanları elbette hasrederiz ve haşirden sonra dizleri üzerine oturdukları halde onları Cehennemin etrafına ihzar ederiz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette insanla murâd; cins-i insandan haşri inkâr edenlerdir ki âyette onları tevbîh vardır. Çünkü de bulunan istifham inkâr ve tevbîh içindir. İnsanların kendilerini idlâl eden şeytanlarla beraber Cehenneme gireceklerini beyanda şeytana aldanmamalarına tenbih ve hasret ve nedametleri ziyade olsun için Cehenneme girmezden evvel Cehennemin etrafına asilerin dizleri üzerine halka olacakları beyan olunmuştur. İnsaniyetin muktezası; tezekkür ve teemmül olduğuna işaret için insan lâfzının istifhamdan sonra varid olduğu ve de ni'meti müş'ir olan Rab ismine yemin, hasrı münkir olanları tekdiri rnutazammın bulunduğu gibi Resulullah'a mu-zaf olarak hitap dahi şan-ı Nebevilerine ta'zirh ve düşmanlarına karşı kadr-i âlîlerini terfi' için olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. dizleri üzerine oturmaktır. Çünkü; Beyzâvî ve Ni-sâbûrî'nin beyanları veçhile ehl-i Cehennem, görmüş oldukları şiddetten ve kendilerine arız olan yorgunluktan ayak üzerinde durmağa takatlan olmaz ki ayak üzerinde dursunlar. İnsanla murad; haşri inkâr eden kâfirler olduğu cihetle dünyada nasıl ki hasrı ve şiddetini inkârda tekebbür ettilerse o tekebbürlerine ihanet ve hakaret olmak için Cehneneme dizleri üzerinde süründürmek suretiyle atılırlar. Hulâsa; insanlardan bir kısmı evvelâ nasıl halkolunduklarmı düşünmiyerek haşri inkâr ettikleri ve Cenab-ı Hakkın onları mü-karinleri olan şeytanlarla beraber hasredip kemal-i hakaretle dizleri üzerinde Cehennemin etrafına ihzar edeceği bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ehl-i Cehennemi dizleri üzerine oturur oldukları halde Cehennemin etrafına ihzarından sonra vaki olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.'

Meryem 19:69

Binaenaleyh; evvel girmeye lâyık olanlarını evvel, ikincide girmeye lâyık olanlarını ikincide Cehenneme sırasıyla koyarız ve her fırkayı müs-tehak olduğu derekeye atarız. Çünkü ceza; amele göredir. Beyzâvfnin beyanına nazaran günahların pek çoğunu Cenab-ı Hakkın affettiğine işaret için eşedd lâfzı varid olmuştur. Tertipten maksat; azabın şiddetini herkesin cezasına ve cinayetine tahsis etmektir. Çünkü; bilûmum" günahkârların derecesi olduğu gibi kâfirlerin de küfürleri itibariyle nevileri ve dereceleri vardır. Zira; hem dal, hem mudil olanla yalnız dâl olan beyninde elbette fark vardır. Binaenaleyh; herkesin cinayetine göre Cehennemin tabakası vardır. O cinayetin sahipleri hep ö tabakaya atılır. Şu halde masiyete cür'et ve temerrüde en şiddetli olan; Cehennemin en şiddetli tabakasına ve onun madunu olan; madun tabakaya velhasıl cezası en ehven olan; ateşin ehven tabakasına konmak suretiyle taksimat vuku bulacağına Vacip Tealâ bu âyetle işaret buyurmuş ve fırkaların birbirinden ayrılacağını beyan etmiştir. ma'siyete cür'et ve temerrüd cihetinden ziyade olan demektir. manasınadır. Yani fırkalardan hangisi diğerine nisbetle duhûl cihetinden evlâ ise biz onu bilir, diğerlerinden evvel Cehenneme onu koyarız demektir. Hulâsa; küfürde şiddet ve inadı ziyade olanlarla ehven olanlar beyinlerinde fark olduğu, küfründe şiddet olanların Cehennemin şiddetli tabakasına diğerlerinden evvel gireceği ve Cehennemde tertip üzere herkesin kendi sınıfı ile beraber bulunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:70

Binaenaleyh; evvel girmeye lâyık olanlarını evvel, ikincide girmeye lâyık olanlarını ikincide Cehenneme sırasıyla koyarız ve her fırkayı müs-tehak olduğu derekeye atarız. Çünkü ceza; amele göredir. Beyzâvfnin beyanına nazaran günahların pek çoğunu Cenab-ı Hakkın affettiğine işaret için eşedd lâfzı varid olmuştur. Tertipten maksat; azabın şiddetini herkesin cezasına ve cinayetine tahsis etmektir. Çünkü; bilûmum" günahkârların derecesi olduğu gibi kâfirlerin de küfürleri itibariyle nevileri ve dereceleri vardır. Zira; hem dal, hem mudil olanla yalnız dâl olan beyninde elbette fark vardır. Binaenaleyh; herkesin cinayetine göre Cehennemin tabakası vardır. O cinayetin sahipleri hep ö tabakaya atılır. Şu halde masiyete cür'et ve temerrüde en şiddetli olan; Cehennemin en şiddetli tabakasına ve onun madunu olan; madun tabakaya velhasıl cezası en ehven olan; ateşin ehven tabakasına konmak suretiyle taksimat vuku bulacağına Vacip Tealâ bu âyetle işaret buyurmuş ve fırkaların birbirinden ayrılacağını beyan etmiştir. ma'siyete cür'et ve temerrüd cihetinden ziyade olan demektir. manasınadır. Yani fırkalardan hangisi diğerine nisbetle duhûl cihetinden evlâ ise biz onu bilir, diğerlerinden evvel Cehenneme onu koyarız demektir. Hulâsa; küfürde şiddet ve inadı ziyade olanlarla ehven olanlar beyinlerinde fark olduğu, küfründe şiddet olanların Cehennemin şiddetli tabakasına diğerlerinden evvel gireceği ve Cehennemde tertip üzere herkesin kendi sınıfı ile beraber bulunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:71

Vacip Tealâ âsîlerin Cehennemin etrafına dizlerinin üzerine ihzar olunacağını ve fırkalardan ma'siyette şiddetli olanları ayıracağını ve Cehenneme girmek cihetinden evlâ olan kimseleri bileceğini beyandan sonra her fırkanın Cehenneme varid olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Haşri inkâr eden insanlar! Sizden hiç bir kimse olmaz, illâ Cehenneme yolu uğrayacak ve kenarına vasıl olacaktır. Zira; insanların Cehenneme varid olmaları habibinı! Rabbın Tealâ üzerine vacip derecesinde bir hükmoldu. Binaenaleyh; levh-i mahfuzda herkesin Cehenneme vürud etmesiyle Rabbın Tealâ hükmetti.' Yani herkesin vürudımu vadedip vadinde hulfolmadığı cihetle vacip menzilinde oldu. İnsanların Cehenneme vürudu ile hükmettikten sonra şol kimseleri biz Cehennemden kurtarırız ki onlar emre imtisal ve nehiyden ictinâbla vacibâtı edâ ve muharremâtı terkle ittika ettiler, Biz onlara necat verir ve zalimleri Cehennemde dizleri üzerine terkederiz. Fahri Râzi, Kâzi ve Hâzin'in bu âyetin zahirine nazaran beyanları veçhile mümin ve kâfir herkes Cehenneme varid olacaktır. Şu kadar ki Cenab-ı Hak mümin-i müttakîleri Cehennem azabından kurtaracak ve,onlar Cehennemin azabını görmiyeceklerdir. Zira Cehennem; müminlere berd-i selâm yani soğuk ve selâmet bir mahal olacak ve müminler oradan geçip gideceklerdir. Ama kâfirlerin küfürleri ve zulümleri ve asilerin isyanları sebebiyle Cehennem hal-i asliyesine avdetle onlar Cehennemde azap içinde terko-lunacaklardır. Müminlerin Cennete yolları Cehennemden olmasındaki hikmet; sürürlannın ve kurtulduklarına dair şükürlerinin ziyade ve kâfirlerin elemlerinin fazla olmasıdır. Çünkü; dünyada adavet ettikleri müminlerin kurtulmaları kâfirler için azap üzerine azap olacaktır. Yahut bu âyette vürudla murad; Cehennemin yakınına ve sırat üzerine vürud etmeleridir. Çünkü sırat; Cehennem dereleri üzerine kurulmuş bir köprü ve Cennete gider bir yoldur. Binaenaleyh; herkes o köprüye gelecek ve Cennete geçecekler oradan geçecek ve Cehenneme girecek olanlar da oradan gireceklerdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: (Sizden hiç bir kimse olmaz, illâ o kimse Cehennemin kenarına ve sırat üzerine varid olacaktır. Zira; herkesin vürudu Rabbın Tealâ üzerine vacip menzilinde bir hüküm olduğundan hükm-ü İlâhî lâhik oldu ve herkes o mahalle gelecektir. Oraya herkes geldikten sonra biz mümin-i müttakîlere necat veririz ve zalim kâfirleri dizleri üzerinde Cehennemde ter-kederizj demektir. manasınadır. Yani «İnsanların Cehennem üzerine vürudları vaciptir. Allahü Tealâ onların vürudlarını nefsine vacip kıldı» demektir. Ancak Allahü Tealâ üzerine bir şey vacip olmak vücub-u şer'î ile vacip olmaz. Yani «Allahü Tealâ bir şeyi işlemekle bir kimse tarafından mükellef olmaz» demektir ki mükellef olsa kendinin fevkinde bir kimse tarafından teklif olunur, vacip kılınır. Binaenaleyh; işlemezse günahkâr olur. Bu manâca Vücûb; Allahü Tealâ hakkında muhaldir. Zira; Allah'ın fevkinde diğer bir Allah yok ki vacip kılsın. Şu halde bu âyette Hatim; vücub-u vaadi manasınadır. Yani Cenab-ı Hakkın vaadettiği şeyin vücut bulması vaciptir. "Zira; hilaf ihtimali yoktur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak herkesin Cehennem, üzerine vürudunu vaadet-miştir. Şu halde herkesin vürudu vaciptir. Âyette müttekîlerle murad; küfürden ittika edenler olduğu cihetle fasık müminler fışkı miktarı Cehennemde kalırlarsa da âkibet necat bulacaklarına âyet delâlet eder. Zalimlerin dizleri üzerine terkolunacaklarını beyan; vürudla muradın Cehennemin etrafına vürud olmasına delâlet ettiği Kazi'nin cümle-i beya-natındandır. Çünkü; bundan evvel Cehennem etrafına dizleri üzerine insanların ihzar olunacakları beyan olunmuştur. Şu halde bu âyette «Biz müttekîlere necat verir zalimleri dizleri üzerine ter-kederiz» demek «Herkes Cehennem etrafına varid" olur ve dizleri üzerine oturur oldukları halde ihzar olunurlar, sonra müttekîler necat bulur gider. Zalimler zulmünün cezasını görmek için orada kalır» demektir. Şu halde vürudla murad; Cehennemin etrafına vüruddur ve bu manâ esah olsa gerektir. Hulâsa; mümin ve kâfir, mutî ve âsî cümle insanların Cehennemi kenarından veya sırat üzerinden görecekleri, müttekî olan müminlerin necat bulup âsîlerin Cehennemde kalacakları ve bu hükmü Vacip Tealâ vaadedip elbette vuku bulacağına binaen vacip menzilinde olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:72

Vacip Tealâ âsîlerin Cehennemin etrafına dizlerinin üzerine ihzar olunacağını ve fırkalardan ma'siyette şiddetli olanları ayıracağını ve Cehenneme girmek cihetinden evlâ olan kimseleri bileceğini beyandan sonra her fırkanın Cehenneme varid olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Haşri inkâr eden insanlar! Sizden hiç bir kimse olmaz, illâ Cehenneme yolu uğrayacak ve kenarına vasıl olacaktır. Zira; insanların Cehenneme varid olmaları habibinı! Rabbın Tealâ üzerine vacip derecesinde bir hükmoldu. Binaenaleyh; levh-i mahfuzda herkesin Cehenneme vürud etmesiyle Rabbın Tealâ hükmetti.' Yani herkesin vürudımu vadedip vadinde hulfolmadığı cihetle vacip menzilinde oldu. İnsanların Cehenneme vürudu ile hükmettikten sonra şol kimseleri biz Cehennemden kurtarırız ki onlar emre imtisal ve nehiyden ictinâbla vacibâtı edâ ve muharremâtı terkle ittika ettiler, Biz onlara necat verir ve zalimleri Cehennemde dizleri üzerine terkederiz. Fahri Râzi, Kâzi ve Hâzin'in bu âyetin zahirine nazaran beyanları veçhile mümin ve kâfir herkes Cehenneme varid olacaktır. Şu kadar ki Cenab-ı Hak mümin-i müttakîleri Cehennem azabından kurtaracak ve,onlar Cehennemin azabını görmiyeceklerdir. Zira Cehennem; müminlere berd-i selâm yani soğuk ve selâmet bir mahal olacak ve müminler oradan geçip gideceklerdir. Ama kâfirlerin küfürleri ve zulümleri ve asilerin isyanları sebebiyle Cehennem hal-i asliyesine avdetle onlar Cehennemde azap içinde terko-lunacaklardır. Müminlerin Cennete yolları Cehennemden olmasındaki hikmet; sürürlannın ve kurtulduklarına dair şükürlerinin ziyade ve kâfirlerin elemlerinin fazla olmasıdır. Çünkü; dünyada adavet ettikleri müminlerin kurtulmaları kâfirler için azap üzerine azap olacaktır. Yahut bu âyette vürudla murad; Cehennemin yakınına ve sırat üzerine vürud etmeleridir. Çünkü sırat; Cehennem dereleri üzerine kurulmuş bir köprü ve Cennete gider bir yoldur. Binaenaleyh; herkes o köprüye gelecek ve Cennete geçecekler oradan geçecek ve Cehenneme girecek olanlar da oradan gireceklerdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: (Sizden hiç bir kimse olmaz, illâ o kimse Cehennemin kenarına ve sırat üzerine varid olacaktır. Zira; herkesin vürudu Rabbın Tealâ üzerine vacip menzilinde bir hüküm olduğundan hükm-ü İlâhî lâhik oldu ve herkes o mahalle gelecektir. Oraya herkes geldikten sonra biz mümin-i müttakîlere necat veririz ve zalim kâfirleri dizleri üzerinde Cehennemde ter-kederizj demektir. manasınadır. Yani «İnsanların Cehennem üzerine vürudları vaciptir. Allahü Tealâ onların vürudlarını nefsine vacip kıldı» demektir. Ancak Allahü Tealâ üzerine bir şey vacip olmak vücub-u şer'î ile vacip olmaz. Yani «Allahü Tealâ bir şeyi işlemekle bir kimse tarafından mükellef olmaz» demektir ki mükellef olsa kendinin fevkinde bir kimse tarafından teklif olunur, vacip kılınır. Binaenaleyh; işlemezse günahkâr olur. Bu manâca Vücûb; Allahü Tealâ hakkında muhaldir. Zira; Allah'ın fevkinde diğer bir Allah yok ki vacip kılsın. Şu halde bu âyette Hatim; vücub-u vaadi manasınadır. Yani Cenab-ı Hakkın vaadettiği şeyin vücut bulması vaciptir. "Zira; hilaf ihtimali yoktur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak herkesin Cehennem, üzerine vürudunu vaadet-miştir. Şu halde herkesin vürudu vaciptir. Âyette müttekîlerle murad; küfürden ittika edenler olduğu cihetle fasık müminler fışkı miktarı Cehennemde kalırlarsa da âkibet necat bulacaklarına âyet delâlet eder. Zalimlerin dizleri üzerine terkolunacaklarını beyan; vürudla muradın Cehennemin etrafına vürud olmasına delâlet ettiği Kazi'nin cümle-i beya-natındandır. Çünkü; bundan evvel Cehennem etrafına dizleri üzerine insanların ihzar olunacakları beyan olunmuştur. Şu halde bu âyette «Biz müttekîlere necat verir zalimleri dizleri üzerine ter-kederiz» demek «Herkes Cehennem etrafına varid" olur ve dizleri üzerine oturur oldukları halde ihzar olunurlar, sonra müttekîler necat bulur gider. Zalimler zulmünün cezasını görmek için orada kalır» demektir. Şu halde vürudla murad; Cehennemin etrafına vüruddur ve bu manâ esah olsa gerektir. Hulâsa; mümin ve kâfir, mutî ve âsî cümle insanların Cehennemi kenarından veya sırat üzerinden görecekleri, müttekî olan müminlerin necat bulup âsîlerin Cehennemde kalacakları ve bu hükmü Vacip Tealâ vaadedip elbette vuku bulacağına binaen vacip menzilinde olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:73

Vacip Tealâ haşri beyandan sonra kâfirlerin Kur'an'a itirazlarını beyan etmez üzere buyuruyor. Kâfirler bu sözleriyle kendilerinin mertebeleri ve meclisleri daha güzel Ve hayırlı olduğuna işaret ederler. Yani; Allah'ın âyetleri kâfirlere tilâvet olunduğunda şol:kimseler kendi servet ve samanlarına bakarak müminlere derler ki «Şu iki fırkanın makam ve mertebe yönünden hangisi daha hayırlıdır ve meclis yönünden hangisi daha güzeldir? d İşte bu suretle kendilerinin hayırlı olduklarını iddia ederler. Çünkü; onlar zengin ve mansıp sahibi olup ve her kemali dünya metaında görüp müminler de kendi nazarlarında fakir olduklarından kendilerinde bir meziyyet ve fazlaca bir mertebe var zannıyla derler ki «Biz ehl-i servet ve mansıb olduğumuz gibi enva-ı ni'nıetlerle telezzüz eder ve her muradımıza nailiz. Sizse bir takım aceze ve fakir kimselersiniz. Eğer Allah indinde bizim kadrimiz ve değerimiz olmasaydı bize bu ni'metleri verniezdi, halbuki verdi. Allahü Tealâ'nm bu ihsanı bizim dünyaca faziletimize delâlet ettiği gibi âhiretce de mertebemizin âlî olacağına delâlet eder» demekle servetlerine mağrur, oldular. Halbuki dünyada rızık hususunda müminle kâfir ve mutî ile âsî beyninde fark olmadığından dünyada servet sahibi olmak âhirette ni'riıet sahibi olacağına delâlet etmez. meclis demektir. Yani «Onlar Kur'an'ın âyetlerinin muârazasın-dan âciz kalınca mallarıyla ve meclisleri yani ictimâlarıyla iftihara kalkıştılar ve bizim meclisimiz sizden daha güzeldir, şu halde biz sizden efdaliz» dediler.

Meryem 19:74

Vacip Tealâ kâfirlerin dünya metaıyla iftiharlarını reddetmek üzere buyuruyor. Onların mallarının çokluğu ve mansıplarının kuvveti ve ziynetlerinin güzelliği onlara fayda etmeyip helaklerini def edemeyince bunların-servetlerinin de faydası ol-mıyacağı meydandadır. Bunda'n evvelki âyette kâfirler le murad; Kureyş'den (Nadr b. Haris) ve emsalidir. Müminler le murad; Ashab-ı Resulullah'dır. Çünkü; kâfirlerin evleri, eşyaları ve elbiseleri güzel, saçları taranmış ve ziynetleri yolundaydı. Ashab-ı Resulullah'-dan ekserisi fukara güruhundan oldukları cihetle müşrikler ziy-netleriyle iftihar ederek «Biz sizden daha iyiyiz» derlerdi. Bu âyette ev içinde bulunan ev eşyası ve ziynete müteallik olan şeylerdir. manzara ve görülmektir. Yani «evvel helak olan milletler ziynet, emval, zahirde manzara ve görülmek cihetinden Kureyşîlerden daha güzel görünürlerdi. Bu güzel manzara onlara fayda etmeyince bunlara da fayda etmez» demektir.

Meryem 19:75

Vacip Tealâ kâfirlerin mallarına itimatlarının fayda etmiye-ceğine ikinci bir cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mallarına mağrur olarak âhireti inkâr ve sizi istihza eden kâfirlere ya Ekrem er Rusül! Sen de ki «Küfrü irtikâpla dalâlet içinde olan kimselere bir çok ni'metleri ihsan eden Rahman Tealâ onların ömürlerini uzatsın ve uzatır, mallarını çoğaltmakla mühlet verir, uzun müddet ni'metlerle mütenaim olur telezzüze devam ederler. Hatta bu hâl, onların ehl-i İslâmın kılıcından geçmek veya esir düşmek gibi azab-ı dünyayı veya kıyameti, kıyamette olacak azabri Cehennemi görünceye kadar devam eder. Zira; nazarları kısa olup delâilden hakikati istidlale rağbetleri yoktur. Bu iki hâlden birini görünceye kadar gururlarında devam edince onlar yakında elbette bilirler ki indallah mertebe yönünden şer, asker ve yardımcı yönünden ziyade zayıf kimlerdir, mekânları Cehennem olanlar mı hayırlı yoksa Cennet olanlar mı hayırlı? Elbette bilirler». Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunların hallerine lâyık olan dünyaca bütün nasiplerini alsınlar ve istidrac suretiyle her arzularına nail olsunlar ve «Âhirette ömrümüz az oldu, düşünmeye vakit bulamadık ve servetimiz yoktu, müzayakadan kurtulamadık» gibi mazeret kapıları kapanmak lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bunlara vereceği mühleti emir suretinde iradla buyurmuştur. Yani «Rahman Tealâ dalâlette olan kimsenin ömrünü uzatırcasma uzatsın ve malını çoğatlmakla ni'mette ve refah-ı halde mühlet verircesine mühlet versin» demektir. Bu âyet «Hangi fırka hayırlıdır?» diyenlere cevap olduğu cihetle manâ-yı âyet şöyledir : … demektir. Çünkü; servetlerine mağrur olmalarına mukabil dünyada azap görüp izzetleri zillete, servetleri fakra, sıhhatleri hastalığa, emniyetleri korkuya ve galibiyetleri mağlûbiyete tebeddül edeceğine işaret olunmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ile beyan ve vaad olunan mev'ûdu tafsildir. Zira nıev'ûd; Ya ehl-i İslâmın galebesiyle dünyada azaptır veyahut yevm-i kıyamette görecekleri rüsvalıktır. Mekânlarının şer olması; dünya malıyla gururlarına mukabildir. Zira; dünyada tasavvurlarının hilafı zuhur edip mağrur oldukları mallan haklarında hazelân ve vebal olması elbette haklarında serdir. (biz cemaat yönünden sizden güzeliz» demelerine mukabildir. Çünkü cemaat yönünden güzel olmak; kavmin büyükleri ve reisleri bir yerde içtimâ edip şevketlerini izharla birbirlerine arka olup^ müzaheret etmekle olur. Halbuki kıyamette halleri bunun aksine zuhur eder. Zira; hiç bir kimseden yardım görmiyecekleri beyan olunmuştur.

Meryem 19:76

Vacip Tealâ âhireti inkâr eden kâfirlerin hallerini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira a'mâl-i salihamn akibeti; mağfiret, Cennet ve seâdettir. Binaenaleyh; a'mâl-i saîiha bu dünyada intifa' olunur bir şey değilse de akibet itibariyle hayr-ı niahız ve nıenfeat-i daimedir. Ama kâfirlerin mağrur oldukları câh, servet ve ziynetin akibeti hasret, nedamet, zarar ve aynı azaptır. Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile âsîlerin bazılarının dünyada nasibinin ziyade olması onun faziletinden ve indallah mertebe sahibi olduğundan değil, belki istidrâc tarikıyla olduğu bundan evvelki âyette beyan olunduğu gibi bu âyette de müminin dünyada nasibinin noksan olması; müminin mertebesi noksan olduğundan olmayıp belki mümin hakkında Allahü Tealâ'-nın hayır murad etmesinden olduğu beyan olunmuştur. İmaniyle ihtida eden kimsenin hidayetinin ziyade olması; imanının ihlâs üzere bina olunmasıyla hasıldır. Bâkiyât; namaz, oruç ve zik-rullah gibi a'mâl-i salihamn cümlesine şamildir. A'mâl-i salihamn menfeati baki.ve ilel ebed daim ve sahibiyle kaaim olacağına işaret için bakiyât denilmiştir. Çünkü Fahri Râzi'nin beyanı veçhile A'mâl-i salihamn bazısının sevabı bazı ahardan noksan olursa da mukabilinde olan sevab-ı ebedî olduğundan cemisi baki olmakta müsavidir. Gerçi bazı âbidlerin dünyada nasibi az olmak onun hakkında bir zarar gibi görülürse de akibeti menfeat-ı azîmeye müncer olduğu cihetle hayrı küllî-i baki zımnında zarar-ı cüz'i fâniyi ihtiyar kabilindendir. Ama dünyaca nasibi ziyade olan fasıkın akibeti zarar ve felâket olduğu cihetle zarar-ı daimî zımnında menfeat-ı faniyeyi ihtiyar kabilindendif.

Meryem 19:77

Vacip Tealâ haşri ve kâfirlerin haşir hakkında şüphelerinin cevabını ve âhirette müminlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra kâfirlerin haşir hakkında zikrettikleri bazı sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; ona âhirette mal ve evlâd verileceğine dair ahid yoktur.

Meryem 19:78

Vacip Tealâ haşri ve kâfirlerin haşir hakkında şüphelerinin cevabını ve âhirette müminlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra kâfirlerin haşir hakkında zikrettikleri bazı sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; ona âhirette mal ve evlâd verileceğine dair ahid yoktur.

Meryem 19:79

Yani Habibim! Sen nazar ettin de şol kâfiri gördün mü ki o kâfir bizim âyetlerimizi inkâr ve âhireti istihza ederek dedi ki «dünyada bana mal ve evlâd verildiği gibi elbette âhirette dahi verilecektir». Bu iddiada bulunan kâfir gaybı bilecek kadar bir mertebeye vasıl oldu da âhirette mal ve evlâd verileceğine muttali olarak gaibe hüküm mü ediyor? Yoksa kendine âhirette mal ve çocuk verileceğine Allahü Tealâ'dan senet mi aldı? Halbuki ikisi de yoktur ve hakikat onun dediği gibi de değildir. Zira; âhirette mal ve çocuk verileceğini bu dünyada bilmek ya gayba ilim tari-kıyla veyahut Allahü Tealâ indinde bir ahid almak ve işi mukaveleye rabtetmekle olur. Bu iki tarikten hangisine istinaden iddiada bulunuyor? Biz onun sözünü yazar, kıyamette defterini kendine gösterir ve hakikati bildiririz, onun için biz bu sözlerle kesbetmiş o]duğu azabını uzatırız ve onun mevtiyle söylediği malına ve evlâdına varis oluruz. Zira; o gider, malı ve evladıyla biz kalırız ve yevm-i kıyamette bizim huzurumuza o kâfir yalnız olduğu halde gelir. Zira; malından ve evlâdından yanında kimse bulunmaz. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyette istifham kâfirin halinden teaccüp içindir. Ayette kâfiri birkaç veçhile tehdit vardır: Birincisi; âyetlere küfretmesidir. ikincisi; istihza tariki ile kendine mal ve evlâd verileceği iddiasına karşı mal ve evlâd verileceğini gaybla mı bildi veyahut Allah'dan ahid mi aldı? denilmekle bilmediği şeyi iddiaya cesaret ettiği beyan olunmuş ve hakikat onun tasavvuru gibi olmadığı zikrolunmuştur. Üçüncüsü; söylediği sözün tamamen yazılmasıdır. Dördüncüsü ; azabının tamamen temdid olunmasıdır. Beşincisi; iddia ettiği maldan ve evlâttan mücerred olarak huzur-u Bariye gelmesi ve istinad ettiği mal ve evlâttan fayda görmemesidir. Taberî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Ayet-i Celile (As b. Vâil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ashabdan (Habbab) hazretlerinin (Âs) da olan alacağını istemesi üzerine (Âs) (Habbab) a "Sen Muhammed'e iman ettin. Eğer küfredersen sana borcumu veririm, küfretmedikçe vermem» deyince Habbab «Ben Muham-med Aleyhisselâm'a iman ettim. Dünyada küfretmediğim gibi kabrimden kalktığımda dahi küfretmem» demesi üzerine As »Madem ki kabirden kalkacaksın. O zaman yanıma gel. Orada elbette bana mal ve evîâd verilir. O malımdan sana borcumu veririm» der. (Habbab) hazretlerinin bunu Resulullah'a hikâye etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Âs) bu sözü istihza ve âhireti inkâr suretiyle söylediğinden Cenab-ı Hak bu âyetle onu, ve onun emsali bu gibi sözleri söyliyenleri ve kıyamete kadar söy-liyecek kimseleri zemmetmiştir. Fahri Râzi'de (Habbab) m kuyumcu olup (Âs) için hulliyattan bir şey döküp ücretini istemesi üzerine (Âs) m «(Sizin itikadınızda âhirette altın ve gümüş çoktur. Onlardan elbette bana da verilecektir. Borcumu âhirette vereyim» demesi üzerine cereyan eden münakaşa hakkında âyetin nazil olduğu mezkûrdur.

Meryem 19:80

Yani Habibim! Sen nazar ettin de şol kâfiri gördün mü ki o kâfir bizim âyetlerimizi inkâr ve âhireti istihza ederek dedi ki «dünyada bana mal ve evlâd verildiği gibi elbette âhirette dahi verilecektir». Bu iddiada bulunan kâfir gaybı bilecek kadar bir mertebeye vasıl oldu da âhirette mal ve evlâd verileceğine muttali olarak gaibe hüküm mü ediyor? Yoksa kendine âhirette mal ve çocuk verileceğine Allahü Tealâ'dan senet mi aldı? Halbuki ikisi de yoktur ve hakikat onun dediği gibi de değildir. Zira; âhirette mal ve çocuk verileceğini bu dünyada bilmek ya gayba ilim tari-kıyla veyahut Allahü Tealâ indinde bir ahid almak ve işi mukaveleye rabtetmekle olur. Bu iki tarikten hangisine istinaden iddiada bulunuyor? Biz onun sözünü yazar, kıyamette defterini kendine gösterir ve hakikati bildiririz, onun için biz bu sözlerle kesbetmiş o]duğu azabını uzatırız ve onun mevtiyle söylediği malına ve evlâdına varis oluruz. Zira; o gider, malı ve evladıyla biz kalırız ve yevm-i kıyamette bizim huzurumuza o kâfir yalnız olduğu halde gelir. Zira; malından ve evlâdından yanında kimse bulunmaz. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyette istifham kâfirin halinden teaccüp içindir. Ayette kâfiri birkaç veçhile tehdit vardır: Birincisi; âyetlere küfretmesidir. ikincisi; istihza tariki ile kendine mal ve evlâd verileceği iddiasına karşı mal ve evlâd verileceğini gaybla mı bildi veyahut Allah'dan ahid mi aldı? denilmekle bilmediği şeyi iddiaya cesaret ettiği beyan olunmuş ve hakikat onun tasavvuru gibi olmadığı zikrolunmuştur. Üçüncüsü; söylediği sözün tamamen yazılmasıdır. Dördüncüsü ; azabının tamamen temdid olunmasıdır. Beşincisi; iddia ettiği maldan ve evlâttan mücerred olarak huzur-u Bariye gelmesi ve istinad ettiği mal ve evlâttan fayda görmemesidir. Taberî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Ayet-i Celile (As b. Vâil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ashabdan (Habbab) hazretlerinin (Âs) da olan alacağını istemesi üzerine (Âs) (Habbab) a "Sen Muhammed'e iman ettin. Eğer küfredersen sana borcumu veririm, küfretmedikçe vermem» deyince Habbab «Ben Muham-med Aleyhisselâm'a iman ettim. Dünyada küfretmediğim gibi kabrimden kalktığımda dahi küfretmem» demesi üzerine As »Madem ki kabirden kalkacaksın. O zaman yanıma gel. Orada elbette bana mal ve evîâd verilir. O malımdan sana borcumu veririm» der. (Habbab) hazretlerinin bunu Resulullah'a hikâye etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Âs) bu sözü istihza ve âhireti inkâr suretiyle söylediğinden Cenab-ı Hak bu âyetle onu, ve onun emsali bu gibi sözleri söyliyenleri ve kıyamete kadar söy-liyecek kimseleri zemmetmiştir. Fahri Râzi'de (Habbab) m kuyumcu olup (Âs) için hulliyattan bir şey döküp ücretini istemesi üzerine (Âs) m «(Sizin itikadınızda âhirette altın ve gümüş çoktur. Onlardan elbette bana da verilecektir. Borcumu âhirette vereyim» demesi üzerine cereyan eden münakaşa hakkında âyetin nazil olduğu mezkûrdur.

Meryem 19:81

Vacip Tealâ haşri inkâr edenlerin hallerini beyandan sonra putperestlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müşrikler kemal-i cehalet ve gafletlerine binaen Allah'tan başka ma'budlar ittihaz ettiler ki o ma'budlar onlara ind-i İlâhîde şefeat etmekle onların izzet ve kuvvetlerine sebep olsun ve bunlara nazil olacak azabı defetsinler. Binaenaleyh; ma'budla-rın yardımıyla bunların kadri âlî ve mertebeleri yüksek olsun. Halbuki hakikat bunların itikatları gibi değildir. Zira; o batıl mabudlar bunların ibadetlerini inkâr ettikleri gibi yevm-i kıyamette şefaat etmeleri şöyle dursun onlar üzerine zıt ve hasım olurlar. Çünkü; Yevm-i kıyamette putlar bunların ibadetlerini inkârla lanet edeceklerine binaen bunların memullerinin hilafı zuhur edeceği cihetle ma'budların bunlara zıt olarak meydana çıkacakları beyan olunmuştur. Hulâsa; kâfirlerin putlara ibadetten maksatları, kendilerine şefaat etmek suretiyle yardim edip o vesileyle bunların izzet ve şereflerinin tezayüdü olduğu ve putlar ise yardım etmek şöyle dursun bilâkis onların ibadetlerinin batıl olduğunu beyanla onlara zıt olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:82

Vacip Tealâ haşri inkâr edenlerin hallerini beyandan sonra putperestlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müşrikler kemal-i cehalet ve gafletlerine binaen Allah'tan başka ma'budlar ittihaz ettiler ki o ma'budlar onlara ind-i İlâhîde şefeat etmekle onların izzet ve kuvvetlerine sebep olsun ve bunlara nazil olacak azabı defetsinler. Binaenaleyh; ma'budla-rın yardımıyla bunların kadri âlî ve mertebeleri yüksek olsun. Halbuki hakikat bunların itikatları gibi değildir. Zira; o batıl mabudlar bunların ibadetlerini inkâr ettikleri gibi yevm-i kıyamette şefaat etmeleri şöyle dursun onlar üzerine zıt ve hasım olurlar. Çünkü; Yevm-i kıyamette putlar bunların ibadetlerini inkârla lanet edeceklerine binaen bunların memullerinin hilafı zuhur edeceği cihetle ma'budların bunlara zıt olarak meydana çıkacakları beyan olunmuştur. Hulâsa; kâfirlerin putlara ibadetten maksatları, kendilerine şefaat etmek suretiyle yardim edip o vesileyle bunların izzet ve şereflerinin tezayüdü olduğu ve putlar ise yardım etmek şöyle dursun bilâkis onların ibadetlerinin batıl olduğunu beyanla onlara zıt olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Meryem 19:83

Vacip Tealâ müşriklerin putlara ibadetten* gözettikleri men-feat yerine mazarrat zuhur edeceğini beyandan sonra müşriklerin şirküzere' ısrarlarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; helaklerini istemekte acele etme.

Meryem 19:84

Vacip Tealâ müşriklerin putlara ibadetten* gözettikleri men-feat yerine mazarrat zuhur edeceğini beyandan sonra müşriklerin şirküzere' ısrarlarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; helaklerini istemekte acele etme.

Meryem 19:85

Yani; Habibim! Sen kâfirlerin kalplerinin kasavetine ve küfrüzere ısrarlarına teaccüp etme. Çünkü; sen görmedin mi? Elbette gördün ki biz kâfirler üzerine musallat olarak şeytanları muhakkak gönderdik ve şeytanlar da onları imandan küfre ve ibadetten kabahata çekercesine çekerler. Zira; onlara fena amellerini iyi göstermek suretiyle ma'siyete teşvik ederler ve şehevat-ı nefsaniyeye muhabbet verirler. Onlar da şeytanın tezyinatına aldanır günahları seve seve işlerler ve şeytanlar onları enva-ı cinayeti irtikâba şevkle belâdan belâya uğratırlar. Hâl böyle olunca ya Ekrem er Rusül! Sen onların ukubetlerinin acele olmasını isteyip de bizim onlara müsaademize teaccüp edip me'yus olma. Zira; biz onlardan elbette intikamımızı alırız. Çünkü; biz onlar için geceleri, gündüzleri, haftaları, ayları, seneleri, ömürlerinin müddetini ve helak olacakları zamanı saymakla sayar ve bir dakikasını fevtetmeyiz. Binaenaleyh; mukadder olan zaman gelince derhal muahaze ederiz, siz de onların şerlerinden mahfuz kalırsınız. Zikret Habibim! Şol zamanı ki .o zamanda muharremâttan nefislerini vikaye eden müttekîleri Rahman Tealâ'mn ihsanına cemaat cemaat ve fırka fırka olarak enva-ı ziynetle müzeyyen binitler üzerinde oldukları halde sevke-deriz ki kemal-i debdebe ve darâtla huzur-u ilâhîye gelirler ve o günde, kâfirleri ve sair mücrimleri dünyada canilerin kemal-i hakaret ve unf ü şiddetle hapishaneye sevkolundukları gibi biz Cehenneme sevkederiz ve o günde onlara başka bir yardımcı olmadığı gibi kendilerini kurtarmak için şefaate de malik olmazlar. Ancak Rahman Tealâ'dan izin alan kimse şefaate malik olur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm şeytanları kâfirlere göndermesiyle murad; onlar üzerine şeytanların musallat olup vesvese olarak iğvâ ile meşgul'olmalarıdır. Binaenaleyh; şeytanın vazifesi; onlara masiyeti güzel göstermek ve şehevat-ı nefsaniye cihetine teşvik etmekten ibaret olup onlar üzerine şeytanların kahr u galebesi olmadığından onların şeytanı redde iktidarları varken reddetmeyip itaat etmeleri haklarında ayn-ı cinayet ve azaptır. Çünkü şeytanın tasallutu; vesvese ve aldatmak suretiyle olduğundan şeytana itaata mecbur değillerdir. teşvik ve şiddetle iz'âc edip kandırahilirse istediği yere alıp götürmektir. Binaenaleyh; demek; «Şeytan âsileri masiyet tarafına şiddetle teşvik ve haram olan şeyleri tezyinatla muhabbetlerini celbeder ve onu işlemeye çalışır» demektir. Şeytanın musallat olmasındaki hikmet; şeytana aldanan ve nefsine tebaiyet eden asilerle aldanmayan mutiler beyinleri herkes nazarında tefrik olunması ve asilerin azabı ve âbidlerin de sevabı görmeleridir. Asilerin, helakleri için mukadder olan zaman gelmeyince helak olmıyacaklarma işaret zımnında Cenab-ı Hak Resulünü onların helaklerini talepte aceleden nehyetmiştir. Binaenaleyh; hiç bir zalimin zulmü yanma kalmaz, elbette cezasını görür. Şu kadar ki vakt-i merhununu bekler. Şu halde bütün mazlumların müsterih olmaları lâzımdır. Çünkü; zalimden intikam alacak Allahü Tealâ'-dır. Zira; Allahü Tealâ Resulünü acele etmekten nehyettikten sonra onların helaklerinin müddetini saydığını beyan etti ki «'Sen acele etme», onların helaklerine sayılı günler ve ma'dud nefesler kaldı d demektir. binitti olarak debdebe ve haşmetle huzur-u alîye gelen bir cemaattir. Binaenaleyh; müttekîlerin binitler üzerinde kemal-i saltanatla cemaat be cemaat Rahman. Tealâ'nın huzuruna geleceklerini beyan için haklarında varid olmuştur. Susamış kimselerin .su mahallîne gelmeleridir. Çünkü; su .mahalline ancak susamış olan kimseler geiir. Şu halde Cehenneme sevkolunacak mücrimlerin hararetten ciğerleri yanmış olduğu halde sevkolunacaklarına işaret için haklarında susamışlar manâsına gelen lâfzı varid olmuştur ki hakaretle sevko-lunacaklarına dahi işarettir. Hulâsa; kâfirler üzerine vesvese için şeytanların gönderildikleri, şeytanların onları masiyet cihetine teşvik ettikleri, kâfirler üzprine alelacele azabın nazil olmasını istemekten Resulüllah'm nehyolunduğu, onların azaplarının müddeti taraf-ı İlâhîden sayıldığı, yevm-i kıyamette müttekîlerin binitli olarak haşrolunup mücrimlerin yaya ve susuz olarak sevkolunacakları ve azaptan kurtulmak için şefaate dahi malik olmadıkları bu âyetlerden müstefad olan fcvaid cümlesindendir.

Meryem 19:86

Yani; Habibim! Sen kâfirlerin kalplerinin kasavetine ve küfrüzere ısrarlarına teaccüp etme. Çünkü; sen görmedin mi? Elbette gördün ki biz kâfirler üzerine musallat olarak şeytanları muhakkak gönderdik ve şeytanlar da onları imandan küfre ve ibadetten kabahata çekercesine çekerler. Zira; onlara fena amellerini iyi göstermek suretiyle ma'siyete teşvik ederler ve şehevat-ı nefsaniyeye muhabbet verirler. Onlar da şeytanın tezyinatına aldanır günahları seve seve işlerler ve şeytanlar onları enva-ı cinayeti irtikâba şevkle belâdan belâya uğratırlar. Hâl böyle olunca ya Ekrem er Rusül! Sen onların ukubetlerinin acele olmasını isteyip de bizim onlara müsaademize teaccüp edip me'yus olma. Zira; biz onlardan elbette intikamımızı alırız. Çünkü; biz onlar için geceleri, gündüzleri, haftaları, ayları, seneleri, ömürlerinin müddetini ve helak olacakları zamanı saymakla sayar ve bir dakikasını fevtetmeyiz. Binaenaleyh; mukadder olan zaman gelince derhal muahaze ederiz, siz de onların şerlerinden mahfuz kalırsınız. Zikret Habibim! Şol zamanı ki .o zamanda muharremâttan nefislerini vikaye eden müttekîleri Rahman Tealâ'mn ihsanına cemaat cemaat ve fırka fırka olarak enva-ı ziynetle müzeyyen binitler üzerinde oldukları halde sevke-deriz ki kemal-i debdebe ve darâtla huzur-u ilâhîye gelirler ve o günde, kâfirleri ve sair mücrimleri dünyada canilerin kemal-i hakaret ve unf ü şiddetle hapishaneye sevkolundukları gibi biz Cehenneme sevkederiz ve o günde onlara başka bir yardımcı olmadığı gibi kendilerini kurtarmak için şefaate de malik olmazlar. Ancak Rahman Tealâ'dan izin alan kimse şefaate malik olur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm şeytanları kâfirlere göndermesiyle murad; onlar üzerine şeytanların musallat olup vesvese olarak iğvâ ile meşgul'olmalarıdır. Binaenaleyh; şeytanın vazifesi; onlara masiyeti güzel göstermek ve şehevat-ı nefsaniye cihetine teşvik etmekten ibaret olup onlar üzerine şeytanların kahr u galebesi olmadığından onların şeytanı redde iktidarları varken reddetmeyip itaat etmeleri haklarında ayn-ı cinayet ve azaptır. Çünkü şeytanın tasallutu; vesvese ve aldatmak suretiyle olduğundan şeytana itaata mecbur değillerdir. teşvik ve şiddetle iz'âc edip kandırahilirse istediği yere alıp götürmektir. Binaenaleyh; demek; «Şeytan âsileri masiyet tarafına şiddetle teşvik ve haram olan şeyleri tezyinatla muhabbetlerini celbeder ve onu işlemeye çalışır» demektir. Şeytanın musallat olmasındaki hikmet; şeytana aldanan ve nefsine tebaiyet eden asilerle aldanmayan mutiler beyinleri herkes nazarında tefrik olunması ve asilerin azabı ve âbidlerin de sevabı görmeleridir. Asilerin, helakleri için mukadder olan zaman gelmeyince helak olmıyacaklarma işaret zımnında Cenab-ı Hak Resulünü onların helaklerini talepte aceleden nehyetmiştir. Binaenaleyh; hiç bir zalimin zulmü yanma kalmaz, elbette cezasını görür. Şu kadar ki vakt-i merhununu bekler. Şu halde bütün mazlumların müsterih olmaları lâzımdır. Çünkü; zalimden intikam alacak Allahü Tealâ'-dır. Zira; Allahü Tealâ Resulünü acele etmekten nehyettikten sonra onların helaklerinin müddetini saydığını beyan etti ki «'Sen acele etme», onların helaklerine sayılı günler ve ma'dud nefesler kaldı d demektir. binitti olarak debdebe ve haşmetle huzur-u alîye gelen bir cemaattir. Binaenaleyh; müttekîlerin binitler üzerinde kemal-i saltanatla cemaat be cemaat Rahman. Tealâ'nın huzuruna geleceklerini beyan için haklarında varid olmuştur. Susamış kimselerin .su mahallîne gelmeleridir. Çünkü; su .mahalline ancak susamış olan kimseler geiir. Şu halde Cehenneme sevkolunacak mücrimlerin hararetten ciğerleri yanmış olduğu halde sevkolunacaklarına işaret için haklarında susamışlar manâsına gelen lâfzı varid olmuştur ki hakaretle sevko-lunacaklarına dahi işarettir. Hulâsa; kâfirler üzerine vesvese için şeytanların gönderildikleri, şeytanların onları masiyet cihetine teşvik ettikleri, kâfirler üzprine alelacele azabın nazil olmasını istemekten Resulüllah'm nehyolunduğu, onların azaplarının müddeti taraf-ı İlâhîden sayıldığı, yevm-i kıyamette müttekîlerin binitli olarak haşrolunup mücrimlerin yaya ve susuz olarak sevkolunacakları ve azaptan kurtulmak için şefaate dahi malik olmadıkları bu âyetlerden müstefad olan fcvaid cümlesindendir.

Meryem 19:87

Yani; Habibim! Sen kâfirlerin kalplerinin kasavetine ve küfrüzere ısrarlarına teaccüp etme. Çünkü; sen görmedin mi? Elbette gördün ki biz kâfirler üzerine musallat olarak şeytanları muhakkak gönderdik ve şeytanlar da onları imandan küfre ve ibadetten kabahata çekercesine çekerler. Zira; onlara fena amellerini iyi göstermek suretiyle ma'siyete teşvik ederler ve şehevat-ı nefsaniyeye muhabbet verirler. Onlar da şeytanın tezyinatına aldanır günahları seve seve işlerler ve şeytanlar onları enva-ı cinayeti irtikâba şevkle belâdan belâya uğratırlar. Hâl böyle olunca ya Ekrem er Rusül! Sen onların ukubetlerinin acele olmasını isteyip de bizim onlara müsaademize teaccüp edip me'yus olma. Zira; biz onlardan elbette intikamımızı alırız. Çünkü; biz onlar için geceleri, gündüzleri, haftaları, ayları, seneleri, ömürlerinin müddetini ve helak olacakları zamanı saymakla sayar ve bir dakikasını fevtetmeyiz. Binaenaleyh; mukadder olan zaman gelince derhal muahaze ederiz, siz de onların şerlerinden mahfuz kalırsınız. Zikret Habibim! Şol zamanı ki .o zamanda muharremâttan nefislerini vikaye eden müttekîleri Rahman Tealâ'mn ihsanına cemaat cemaat ve fırka fırka olarak enva-ı ziynetle müzeyyen binitler üzerinde oldukları halde sevke-deriz ki kemal-i debdebe ve darâtla huzur-u ilâhîye gelirler ve o günde, kâfirleri ve sair mücrimleri dünyada canilerin kemal-i hakaret ve unf ü şiddetle hapishaneye sevkolundukları gibi biz Cehenneme sevkederiz ve o günde onlara başka bir yardımcı olmadığı gibi kendilerini kurtarmak için şefaate de malik olmazlar. Ancak Rahman Tealâ'dan izin alan kimse şefaate malik olur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm şeytanları kâfirlere göndermesiyle murad; onlar üzerine şeytanların musallat olup vesvese olarak iğvâ ile meşgul'olmalarıdır. Binaenaleyh; şeytanın vazifesi; onlara masiyeti güzel göstermek ve şehevat-ı nefsaniye cihetine teşvik etmekten ibaret olup onlar üzerine şeytanların kahr u galebesi olmadığından onların şeytanı redde iktidarları varken reddetmeyip itaat etmeleri haklarında ayn-ı cinayet ve azaptır. Çünkü şeytanın tasallutu; vesvese ve aldatmak suretiyle olduğundan şeytana itaata mecbur değillerdir. teşvik ve şiddetle iz'âc edip kandırahilirse istediği yere alıp götürmektir. Binaenaleyh; demek; «Şeytan âsileri masiyet tarafına şiddetle teşvik ve haram olan şeyleri tezyinatla muhabbetlerini celbeder ve onu işlemeye çalışır» demektir. Şeytanın musallat olmasındaki hikmet; şeytana aldanan ve nefsine tebaiyet eden asilerle aldanmayan mutiler beyinleri herkes nazarında tefrik olunması ve asilerin azabı ve âbidlerin de sevabı görmeleridir. Asilerin, helakleri için mukadder olan zaman gelmeyince helak olmıyacaklarma işaret zımnında Cenab-ı Hak Resulünü onların helaklerini talepte aceleden nehyetmiştir. Binaenaleyh; hiç bir zalimin zulmü yanma kalmaz, elbette cezasını görür. Şu kadar ki vakt-i merhununu bekler. Şu halde bütün mazlumların müsterih olmaları lâzımdır. Çünkü; zalimden intikam alacak Allahü Tealâ'-dır. Zira; Allahü Tealâ Resulünü acele etmekten nehyettikten sonra onların helaklerinin müddetini saydığını beyan etti ki «'Sen acele etme», onların helaklerine sayılı günler ve ma'dud nefesler kaldı d demektir. binitti olarak debdebe ve haşmetle huzur-u alîye gelen bir cemaattir. Binaenaleyh; müttekîlerin binitler üzerinde kemal-i saltanatla cemaat be cemaat Rahman. Tealâ'nın huzuruna geleceklerini beyan için haklarında varid olmuştur. Susamış kimselerin .su mahallîne gelmeleridir. Çünkü; su .mahalline ancak susamış olan kimseler geiir. Şu halde Cehenneme sevkolunacak mücrimlerin hararetten ciğerleri yanmış olduğu halde sevkolunacaklarına işaret için haklarında susamışlar manâsına gelen lâfzı varid olmuştur ki hakaretle sevko-lunacaklarına dahi işarettir. Hulâsa; kâfirler üzerine vesvese için şeytanların gönderildikleri, şeytanların onları masiyet cihetine teşvik ettikleri, kâfirler üzprine alelacele azabın nazil olmasını istemekten Resulüllah'm nehyolunduğu, onların azaplarının müddeti taraf-ı İlâhîden sayıldığı, yevm-i kıyamette müttekîlerin binitli olarak haşrolunup mücrimlerin yaya ve susuz olarak sevkolunacakları ve azaptan kurtulmak için şefaate dahi malik olmadıkları bu âyetlerden müstefad olan fcvaid cümlesindendir.

Meryem 19:88

Vacip Tealâ puta ibadet eden müşriklerin hallerini beyandan sonra Allahü Tealâ'ya çocuk ittihaz etti diyen kâfirlerin hallerini ve sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; kâfirler Rahman Tealâ'ya iftira ederek «çocuk ittihaz etti» dediler. Zira; azamet-i İlâhiyeyi düşünmeden çocuk ittihazı gibi hasis ihtiyacı ve hudûsu müstelzim olan bir şeyi isnada cür'-etle büyük bir cinayet irtikâb ettiler. Zatıma yemin ederim ki ey müşrikler! Siz bu sözünüzle pek büyük bir cinayet irtikap ettiniz ve ağza alınmasına cesaret olunmaz bir söz söylediniz. Hatta bu sözünüz o kadar şiddetlidir ki eğer bu söz göze görünür bir cisim olarak tasavvur olunsa şiddetine ve ağırlığına gökler, yerler ve dağlar tahammül edemiyerek hepsi yarılır, yıkılırlar ve gazab-ı İlâhî ile cümlesi harab olur giderdi. .

Meryem 19:89

Vacip Tealâ puta ibadet eden müşriklerin hallerini beyandan sonra Allahü Tealâ'ya çocuk ittihaz etti diyen kâfirlerin hallerini ve sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; kâfirler Rahman Tealâ'ya iftira ederek «çocuk ittihaz etti» dediler. Zira; azamet-i İlâhiyeyi düşünmeden çocuk ittihazı gibi hasis ihtiyacı ve hudûsu müstelzim olan bir şeyi isnada cür'-etle büyük bir cinayet irtikâb ettiler. Zatıma yemin ederim ki ey müşrikler! Siz bu sözünüzle pek büyük bir cinayet irtikap ettiniz ve ağza alınmasına cesaret olunmaz bir söz söylediniz. Hatta bu sözünüz o kadar şiddetlidir ki eğer bu söz göze görünür bir cisim olarak tasavvur olunsa şiddetine ve ağırlığına gökler, yerler ve dağlar tahammül edemiyerek hepsi yarılır, yıkılırlar ve gazab-ı İlâhî ile cümlesi harab olur giderdi. .

Meryem 19:90

Vacip Tealâ puta ibadet eden müşriklerin hallerini beyandan sonra Allahü Tealâ'ya çocuk ittihaz etti diyen kâfirlerin hallerini ve sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; kâfirler Rahman Tealâ'ya iftira ederek «çocuk ittihaz etti» dediler. Zira; azamet-i İlâhiyeyi düşünmeden çocuk ittihazı gibi hasis ihtiyacı ve hudûsu müstelzim olan bir şeyi isnada cür'-etle büyük bir cinayet irtikâb ettiler. Zatıma yemin ederim ki ey müşrikler! Siz bu sözünüzle pek büyük bir cinayet irtikap ettiniz ve ağza alınmasına cesaret olunmaz bir söz söylediniz. Hatta bu sözünüz o kadar şiddetlidir ki eğer bu söz göze görünür bir cisim olarak tasavvur olunsa şiddetine ve ağırlığına gökler, yerler ve dağlar tahammül edemiyerek hepsi yarılır, yıkılırlar ve gazab-ı İlâhî ile cümlesi harab olur giderdi. .

Meryem 19:91

Bu gibi şeyler hakk-ı ülûhiyette muhaldir. Zira; çocuk ittihaz etmek muhtaç, hadisat ve eczadan mürekkep ve bazı eczasının infisaliyle çocuğun hadis olması, şehveti bulunması ve çocuk doğuracak zevce ihtiyar etmesi gibi bir takım mehaziri.ve küfriyâti müstelzim olduğundan bu gibi isnâd; gazab-ı İlâhîyi calip en büyük cinayettir. şiddetle mün-ker ve söylenmeye lâyık değil demektir. şiddetle dökülmek ve birbiri üzerine yığılıp toz olmak manasınadır. Yani «Eğer Allahü Tealâ hilimle muamele etmese,şu iftiranın ve söylenen bir kelimenin icab ettiği gazab-ı İlâhîye hiç bir şey tahammül edemez» demektir.

Meryem 19:92

Bu gibi şeyler hakk-ı ülûhiyette muhaldir. Zira; çocuk ittihaz etmek muhtaç, hadisat ve eczadan mürekkep ve bazı eczasının infisaliyle çocuğun hadis olması, şehveti bulunması ve çocuk doğuracak zevce ihtiyar etmesi gibi bir takım mehaziri.ve küfriyâti müstelzim olduğundan bu gibi isnâd; gazab-ı İlâhîyi calip en büyük cinayettir. şiddetle mün-ker ve söylenmeye lâyık değil demektir. şiddetle dökülmek ve birbiri üzerine yığılıp toz olmak manasınadır. Yani «Eğer Allahü Tealâ hilimle muamele etmese,şu iftiranın ve söylenen bir kelimenin icab ettiği gazab-ı İlâhîye hiç bir şey tahammül edemez» demektir.

Meryem 19:93

Vacip Tealâ veled ittihaz etti diyen bazı Nasara'yı, Yehûd ve müşrikleri şiddetle reddettikten sonra,cümle mahlukât ve zerrat-ıi cihanın abd-i memlûkü olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; cümle mahlukât yevm-i kıyamette Rahman Tealâ'nın huzuruna abd-i memluk olarak muti' ve münkaad oldukları halde gelirler ve inâyet-i İlâhiyeye arz-ı ihtiyaç etmedik bir kimse kalmaz. Zira; Allahü Tealâ'nın ilmi muhakkak olarak onları ihata etti ve onların her birini harekât ve sekenâtlarıyla beraber saymakla saydı ve hiç bir fert hesaptan hariç kalmadı. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette pnlardan her biri ferden ferda gelir.

Meryem 19:94

Vacip Tealâ veled ittihaz etti diyen bazı Nasara'yı, Yehûd ve müşrikleri şiddetle reddettikten sonra,cümle mahlukât ve zerrat-ıi cihanın abd-i memlûkü olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; cümle mahlukât yevm-i kıyamette Rahman Tealâ'nın huzuruna abd-i memluk olarak muti' ve münkaad oldukları halde gelirler ve inâyet-i İlâhiyeye arz-ı ihtiyaç etmedik bir kimse kalmaz. Zira; Allahü Tealâ'nın ilmi muhakkak olarak onları ihata etti ve onların her birini harekât ve sekenâtlarıyla beraber saymakla saydı ve hiç bir fert hesaptan hariç kalmadı. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette pnlardan her biri ferden ferda gelir.

Meryem 19:95

Vacip Tealâ veled ittihaz etti diyen bazı Nasara'yı, Yehûd ve müşrikleri şiddetle reddettikten sonra,cümle mahlukât ve zerrat-ıi cihanın abd-i memlûkü olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; cümle mahlukât yevm-i kıyamette Rahman Tealâ'nın huzuruna abd-i memluk olarak muti' ve münkaad oldukları halde gelirler ve inâyet-i İlâhiyeye arz-ı ihtiyaç etmedik bir kimse kalmaz. Zira; Allahü Tealâ'nın ilmi muhakkak olarak onları ihata etti ve onların her birini harekât ve sekenâtlarıyla beraber saymakla saydı ve hiç bir fert hesaptan hariç kalmadı. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette pnlardan her biri ferden ferda gelir.

Meryem 19:96

Vacip Tealâ veled ittihaz etti diyen bazı Nasara'yı, Yehûd ve müşrikleri şiddetle reddettikten sonra,cümle mahlukât ve zerrat-ıi cihanın abd-i memlûkü olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; cümle mahlukât yevm-i kıyamette Rahman Tealâ'nın huzuruna abd-i memluk olarak muti' ve münkaad oldukları halde gelirler ve inâyet-i İlâhiyeye arz-ı ihtiyaç etmedik bir kimse kalmaz. Zira; Allahü Tealâ'nın ilmi muhakkak olarak onları ihata etti ve onların her birini harekât ve sekenâtlarıyla beraber saymakla saydı ve hiç bir fert hesaptan hariç kalmadı. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette pnlardan her biri ferden ferda gelir.

Meryem 19:97

Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. muhabbet ve meveddettir. muannid ve husumeti şiddetli demektir.

Meryem 19:98

Yani; Mekke ahalisinden evvel dalâlet ve tuğyanda musir ve mütemadi bir çok ümmetler ihlâk ettik. Ya Ekrem er Rusül! Helak olmuş ümmetlerden kudret-i kahiremizden kurtulmuş hiç bir kimse gördün mü? Veyahut onlar için gizli bir sadâ işittin mi? Bunların da aynı hâle ma'ruz kalacakları şüphesizdir. ufacık bir sadâ demektir. Yani «hademli ve haşemli bir çok kavimler helak oldu, ufacık bir sadâları bile kalmadı. Mekke müşrikleri de onlar gibi olacak» demektir.

Tâhâ 20:1

Mekkei Mükerreme'de nazil olan Sûre'lerdendir. Yüz otuzbeş âyeti havidir. Bu misilli sûre evvelinde bulunan nıüteşâbihatın ulemâ-yı müteahhirîn te'vîlini tecviz ederek, Ya Recül! Manasınadır. R a c ül ile murad; uBizim peygamberimiz âhir zaman Nebîsidir» dediler. Yahut kasemdir ki Vacip Tealâ tavline yani kudretine kasem buyurmuştur, yahut esmâ-yı hüsnâdan bir isimdir. Yahut Fahri Râzi'nin beyanına nazaran şecere-i Tuba ki Cennettedir, hâviye isminde Cehennemdir. Şu halde manâ-yı şerifi : … demektir. Yahut evsaf-ı Nebiye işarettir. Yahut tâlib ve Hidayete işarettir. O halde manâ-yı şerifi şöyledir : … demektir. Yahut taharetine ve hidayetine işarettir. Buna nazaran manâ-yt şerifi: … demektir. Yahut es-mâ-% Nebeviyyeden ve münâdâdır. O halde … demektir. Yani; ey nâsın hidayetini taleb ve arzu eden Resulüm! Biz Azî-müşşân Kur'an'ı senin üzerine meşakkat için inzal etmedik velâ-kin kalbinde havf ü haşyet olan kimselere mev'iza ve nasihat olması için inzal ettik, lâfzı Vacip Tealâ'nın kudretine kasem olduğuna na-. zaran bu âyet kaseme cevap olur ve manâ-yı nazım da şöyledir : … demektir.lâfzı Rasulül-lah'ın ismine işaret ve nida olduğuna nazaran bu âyet nidaya cevaptır ve meâl-i şerifi şöyledir: … demektir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulünde; dört rivayet vardır ; Birinci rivayet; Resulüllah'ın geceyle teheccüd namazında uzun müddet kaim olmasından müteessiren ayaklarının şiş-mesidir. Çünkü; Tefsir ve Ehâdis kitaplarında beyan olunduğu veçhile Resulüllah'ın teheccüd namazında uzun müddet kıyamında ayaklarına ağrı arız olunca Cibril-i Emîn «Ya Resulallah! Nefsine meşakkat etme, hakkını ver. Zira nefsin sende bir hakkı vardır» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu rivayete nazaran insanların mükellef oldukları ahkâmı lâyıkıyla edâ ettikten sonra şer-i şerife muvafık olarak nefsine hizmet etmek lâzımdır. Zira nefis; insanın 'kemâlâtım iktisaba alet olduğundan nefsi tâkattan düşürecek kadar ezâ etmek caiz olamaz. İkinci rivayet; kâfirlerin küfrüzere ısrarlarından Resulul-lah'm pek çok müteessif olması üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-vîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu rivayete nazaran âsilere nesâyih-i lâ-zimeyi icra ettikten sonra onların nasihat dinlemeyip maâsîye ısrarlarına buğz-u fillâh ile iktifa etmek ve nefse hüzn ü esefle meşakkat vermemek lâzımdır. Üçüncü rivayet, bu sûre Mekke'de bidâye-i İslâmda nazil olan sûrelerdendir ve sûre'nin nüzulü zamanında Resulüllah'ın etbâı az ve kâfirler azgın olup her türlü ezaya cür'et etmeleri üzerine bu âyet Restilüllah'ı te/sliye için nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: demektir. Kur'an'la intifa' edeceklerin Allah'dan korkan kimseler olduğuna işaret için Kur'an'm mev'iza olması bu âyette Allah'dan korkanlara tahsis olundu. Halbuki Kur'an umum hakkında mev'iza-dır velâkin umum intifa edemiyeceklerinden intifa' edenler zikro-lunmuştur.

Tâhâ 20:2

Mekkei Mükerreme'de nazil olan Sûre'lerdendir. Yüz otuzbeş âyeti havidir. Bu misilli sûre evvelinde bulunan nıüteşâbihatın ulemâ-yı müteahhirîn te'vîlini tecviz ederek, Ya Recül! Manasınadır. R a c ül ile murad; uBizim peygamberimiz âhir zaman Nebîsidir» dediler. Yahut kasemdir ki Vacip Tealâ tavline yani kudretine kasem buyurmuştur, yahut esmâ-yı hüsnâdan bir isimdir. Yahut Fahri Râzi'nin beyanına nazaran şecere-i Tuba ki Cennettedir, hâviye isminde Cehennemdir. Şu halde manâ-yı şerifi : … demektir. Yahut evsaf-ı Nebiye işarettir. Yahut tâlib ve Hidayete işarettir. O halde manâ-yı şerifi şöyledir : … demektir. Yahut taharetine ve hidayetine işarettir. Buna nazaran manâ-yt şerifi: … demektir. Yahut es-mâ-% Nebeviyyeden ve münâdâdır. O halde … demektir. Yani; ey nâsın hidayetini taleb ve arzu eden Resulüm! Biz Azî-müşşân Kur'an'ı senin üzerine meşakkat için inzal etmedik velâ-kin kalbinde havf ü haşyet olan kimselere mev'iza ve nasihat olması için inzal ettik, lâfzı Vacip Tealâ'nın kudretine kasem olduğuna na-. zaran bu âyet kaseme cevap olur ve manâ-yı nazım da şöyledir : … demektir.lâfzı Rasulül-lah'ın ismine işaret ve nida olduğuna nazaran bu âyet nidaya cevaptır ve meâl-i şerifi şöyledir: … demektir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulünde; dört rivayet vardır ; Birinci rivayet; Resulüllah'ın geceyle teheccüd namazında uzun müddet kaim olmasından müteessiren ayaklarının şiş-mesidir. Çünkü; Tefsir ve Ehâdis kitaplarında beyan olunduğu veçhile Resulüllah'ın teheccüd namazında uzun müddet kıyamında ayaklarına ağrı arız olunca Cibril-i Emîn «Ya Resulallah! Nefsine meşakkat etme, hakkını ver. Zira nefsin sende bir hakkı vardır» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu rivayete nazaran insanların mükellef oldukları ahkâmı lâyıkıyla edâ ettikten sonra şer-i şerife muvafık olarak nefsine hizmet etmek lâzımdır. Zira nefis; insanın 'kemâlâtım iktisaba alet olduğundan nefsi tâkattan düşürecek kadar ezâ etmek caiz olamaz. İkinci rivayet; kâfirlerin küfrüzere ısrarlarından Resulul-lah'm pek çok müteessif olması üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-vîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu rivayete nazaran âsilere nesâyih-i lâ-zimeyi icra ettikten sonra onların nasihat dinlemeyip maâsîye ısrarlarına buğz-u fillâh ile iktifa etmek ve nefse hüzn ü esefle meşakkat vermemek lâzımdır. Üçüncü rivayet, bu sûre Mekke'de bidâye-i İslâmda nazil olan sûrelerdendir ve sûre'nin nüzulü zamanında Resulüllah'ın etbâı az ve kâfirler azgın olup her türlü ezaya cür'et etmeleri üzerine bu âyet Restilüllah'ı te/sliye için nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: demektir. Kur'an'la intifa' edeceklerin Allah'dan korkan kimseler olduğuna işaret için Kur'an'm mev'iza olması bu âyette Allah'dan korkanlara tahsis olundu. Halbuki Kur'an umum hakkında mev'iza-dır velâkin umum intifa edemiyeceklerinden intifa' edenler zikro-lunmuştur.

Tâhâ 20:3

Mekkei Mükerreme'de nazil olan Sûre'lerdendir. Yüz otuzbeş âyeti havidir. Bu misilli sûre evvelinde bulunan nıüteşâbihatın ulemâ-yı müteahhirîn te'vîlini tecviz ederek, Ya Recül! Manasınadır. R a c ül ile murad; uBizim peygamberimiz âhir zaman Nebîsidir» dediler. Yahut kasemdir ki Vacip Tealâ tavline yani kudretine kasem buyurmuştur, yahut esmâ-yı hüsnâdan bir isimdir. Yahut Fahri Râzi'nin beyanına nazaran şecere-i Tuba ki Cennettedir, hâviye isminde Cehennemdir. Şu halde manâ-yı şerifi : … demektir. Yahut evsaf-ı Nebiye işarettir. Yahut tâlib ve Hidayete işarettir. O halde manâ-yı şerifi şöyledir : … demektir. Yahut taharetine ve hidayetine işarettir. Buna nazaran manâ-yt şerifi: … demektir. Yahut es-mâ-% Nebeviyyeden ve münâdâdır. O halde … demektir. Yani; ey nâsın hidayetini taleb ve arzu eden Resulüm! Biz Azî-müşşân Kur'an'ı senin üzerine meşakkat için inzal etmedik velâ-kin kalbinde havf ü haşyet olan kimselere mev'iza ve nasihat olması için inzal ettik, lâfzı Vacip Tealâ'nın kudretine kasem olduğuna na-. zaran bu âyet kaseme cevap olur ve manâ-yı nazım da şöyledir : … demektir.lâfzı Rasulül-lah'ın ismine işaret ve nida olduğuna nazaran bu âyet nidaya cevaptır ve meâl-i şerifi şöyledir: … demektir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulünde; dört rivayet vardır ; Birinci rivayet; Resulüllah'ın geceyle teheccüd namazında uzun müddet kaim olmasından müteessiren ayaklarının şiş-mesidir. Çünkü; Tefsir ve Ehâdis kitaplarında beyan olunduğu veçhile Resulüllah'ın teheccüd namazında uzun müddet kıyamında ayaklarına ağrı arız olunca Cibril-i Emîn «Ya Resulallah! Nefsine meşakkat etme, hakkını ver. Zira nefsin sende bir hakkı vardır» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu rivayete nazaran insanların mükellef oldukları ahkâmı lâyıkıyla edâ ettikten sonra şer-i şerife muvafık olarak nefsine hizmet etmek lâzımdır. Zira nefis; insanın 'kemâlâtım iktisaba alet olduğundan nefsi tâkattan düşürecek kadar ezâ etmek caiz olamaz. İkinci rivayet; kâfirlerin küfrüzere ısrarlarından Resulul-lah'm pek çok müteessif olması üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-vîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu rivayete nazaran âsilere nesâyih-i lâ-zimeyi icra ettikten sonra onların nasihat dinlemeyip maâsîye ısrarlarına buğz-u fillâh ile iktifa etmek ve nefse hüzn ü esefle meşakkat vermemek lâzımdır. Üçüncü rivayet, bu sûre Mekke'de bidâye-i İslâmda nazil olan sûrelerdendir ve sûre'nin nüzulü zamanında Resulüllah'ın etbâı az ve kâfirler azgın olup her türlü ezaya cür'et etmeleri üzerine bu âyet Restilüllah'ı te/sliye için nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: demektir. Kur'an'la intifa' edeceklerin Allah'dan korkan kimseler olduğuna işaret için Kur'an'm mev'iza olması bu âyette Allah'dan korkanlara tahsis olundu. Halbuki Kur'an umum hakkında mev'iza-dır velâkin umum intifa edemiyeceklerinden intifa' edenler zikro-lunmuştur.

Tâhâ 20:4

Vacip Tealâ Kur'an'm mev'iza olduğunu beyandan sonra Kur'-an'ın şanına ta'zîm ve müştemil olduğu ahkâmın mehabetini ilân etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin Kur'an'a iman etmediklerinde senin için keder yoktur ve Kur'an'a bir noksan târî olmaz. Zira Kur'an; şol Vâcib ül Vücud tarafından inzal olunmuştur ki o; yeri ve gökleri halketti, o gökler ulviyetle muttasıftır. Binaenaleyh; Kur'an'ı inzal eden zatı eceli ü â'lânın azameti nisbetinde Kur'an'm azameti ve ulviyeti olduğundan Kur'an'a ta'neden kâfirlerin ta'nından Kur'an'a noksan târî olmaz ki sana keder arız olsun. Vacip Tealâ bu âyette Kur'an'm ve Resulüllah'ın şanlarına ta'zim buyurmuştur. Zira; âlem-i ulvî ve âlem-i süfliyi halkeden Hâlık tarafından inzal olunan kitap elbette inzal eden zatın azame-tiyle mütenasip olacağı gibi böyle azîmet-f şana malik olan kitabın kendi üzerine nazil olduğu zatın da azamet-i şan sahibi olduğuna delâlet edeceği şüphesizdir. Çünkü; usûl-ü âlem olan semâvât ve arzın halkolunmasını ve insanların hissine karîb olan arzı zikirde takdim ve semâvâtı ulviyetle tavsif elbette halikın büyüklüğüne bürhân-ı kâfidir. Şu halde bu kadar azametle muttasıf olan zatın inzal ettiği kitap da elbette büyüktür.

Tâhâ 20:5

Vacip Tealâ Kur'an'm ve Resulünün şanlarına ta'zîm için Kur'-an'ı inzal eden halikın evsafından bazılarını ba'delbeyân baz-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor Şu halde Kur'an'a ta'neden kâfirlerin tasarrufu dahi yed-i kudret-i İlâhîyede olduğundan onların ta'nından Kur'an'm ahkâmı haleldar olmaz. İstevâ; istikrar manâsına olduğundan galebe ve kudretle tevil olunur. Zira.; Vacip Tealâ hakkında istikrar muhal olduğu cihetle bu misilli nusus-u Celüeyi delâil-i akliyeye muvafık surette te'vîl zarurîdir. (Mücessime) ve (Müşebbihe) taifesi bu âyetin manâ-yı lügavî-i zahirîsiyle istidlal ederek «Vacip Tealâ arş-ı a'lâ üzerine oturur bir cisimdir» dediler. Lâkin onların istidlalleri fasittir. Zira; delâil-i akliye ve nakliye Vacip Tealâ'mn cisim olmaktan ve bir mekânda karar etmekten münezzeh olduğuna suret~i kafiyede delâlet ettiğinden (Mücesseme) nin mezhepleri batıldır. Çünkü; arş-ı a'lâ vesair emkine ve mevcudat yokken Vacip Tealâ mevcut olduğu gibi arş üzerinde karar arşa muhtaç ve Vacip Tealâ'mn hadis olduğunu, eczadan mürekkep bulunduğunu ve arşı hamil ,olan meleklerin Halik Teâlâ'yı hamil olduğunu iktizâ eder. Halbuki Allahü Tealâ hakkında ihtiyaç, hudus ve terkîb gibi şeylerin cümlesi batıl olduğu cihetle halikın bir mekânda karar etmesi de batıldır.

Tâhâ 20:6

Vacip Tealâ Kur'an'm ve Resulünün şanlarına ta'zîm için Kur'-an'ı inzal eden halikın evsafından bazılarını ba'delbeyân baz-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor Şu halde Kur'an'a ta'neden kâfirlerin tasarrufu dahi yed-i kudret-i İlâhîyede olduğundan onların ta'nından Kur'an'm ahkâmı haleldar olmaz. İstevâ; istikrar manâsına olduğundan galebe ve kudretle tevil olunur. Zira.; Vacip Tealâ hakkında istikrar muhal olduğu cihetle bu misilli nusus-u Celüeyi delâil-i akliyeye muvafık surette te'vîl zarurîdir. (Mücessime) ve (Müşebbihe) taifesi bu âyetin manâ-yı lügavî-i zahirîsiyle istidlal ederek «Vacip Tealâ arş-ı a'lâ üzerine oturur bir cisimdir» dediler. Lâkin onların istidlalleri fasittir. Zira; delâil-i akliye ve nakliye Vacip Tealâ'mn cisim olmaktan ve bir mekânda karar etmekten münezzeh olduğuna suret~i kafiyede delâlet ettiğinden (Mücesseme) nin mezhepleri batıldır. Çünkü; arş-ı a'lâ vesair emkine ve mevcudat yokken Vacip Tealâ mevcut olduğu gibi arş üzerinde karar arşa muhtaç ve Vacip Tealâ'mn hadis olduğunu, eczadan mürekkep bulunduğunu ve arşı hamil ,olan meleklerin Halik Teâlâ'yı hamil olduğunu iktizâ eder. Halbuki Allahü Tealâ hakkında ihtiyaç, hudus ve terkîb gibi şeylerin cümlesi batıl olduğu cihetle halikın bir mekânda karar etmesi de batıldır.

Tâhâ 20:7

Vacip Tealâ kudretine delâlet eden delâili beyandan sonra kudret, iradeye tabi' olup irade de ilme tabi' olduğu cihetle hafî ve celî her şeyi, ilminin ihata ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile hafî ve celi Allahü Tealâ'yı zikretmek meşru' olduğunun hikmeti; her halde Allah'ı zikretmek ve zikirle nefsini kararlaştırmak ve zikri nefsinde rusûh buldurmak ve zikrin gayrı ile iştigalden nefsi menetmek için olup yoksa Vacip Tealâ'ya zikrini bildirmek için olmadığına bu âyette tenbih vardır. Şu halde zikr-i hafinin efdal olmasına âyette delâlet vardır. Sırr ile murad; insanın nefsinde gizlediği şeydir. Ahfâ ile murad; Allahü Tealâ'nın insanın kalbine ilka ettiği şeydir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut sır; insanın gizli olarak gayra söylemiş olduğu şeydir. Ahfâ; kendi nefsinde saklamış olduğu şeydir. Binaenaleyh; … demektir. Yahut sırla murad; ibâdın esrarıdır. Ahfâ ile murad; Allah'ın kendi sırrıdır. Buna nazaran me-âl-i şerifi; … demektir. Yahut sırla murad; insanın nefsinde işlemesini kast ettiği esrar ve ahfâ ile murad; nefsinde hutur edip velâkin işlemesini kast etmediği esrardır. Âyet-i celilede beyan olunan manâlardan herhangi' manâ murad olunursa olunsun insanı zahir ve batın kabayihten men', hafî ve celî târ âta terğib olduğu-gibi Allahü Teaiâ'ın gayet gizli olan şeylere ilmi lâhik olduğunu beyan vardır. Vacip Tealâ cemi' malûmatı bir ilimle bilir. Ezelen ve ebeden ilmi asla tağayyür etmez. Çünkü; sıfât-ı İlâhiye zatiyle kaim olduğundan Allahü Tealâ'nın sıfatları asla tağayyür kabul etmez. Zira tağayyür, emmâre-i hudustur. Halbuki Allahü Tealâ'nın zatı ve sıfatı kadim olduğundan emmâre-i hudus olan tağayyürden zaten ve sıfaten münezzehtir. Binaenaleyh; Zatullah ve sıfâtullahda tağayyür iddia eden kimse tekfir olunur. Vacip Tealâ Ulûhiyette lâyık olan sıfatları beyandan sonra Zat-ı Ulûhiyetinin Vahid-i hakiki olduğunu ve şeriki olmadığını beyan buyurdu. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Tevhidin mertebesi; dörttür : lisanla ikrar, kalple i'tikat, delille iti-. kadı takviye ve hatırına ma'rifet-i llâhiyeden başka bir şey gelmemektir. Bu dörtten kalpte i'tikat olmadan lisanla ikrar makbul değildir. Zira; nifaktır. Kalple i'tikat edip lisanla tekellüme kaadir olur da tekellüm etmezse imanı makbuldür. Tekellümü terkettiği için günahkâr olur, ama i'tikat eder de tekellüme kaadir olmadan vefat ederse imanı makbul ve günahı da yoktur. Zira; muktedir olmadığı şeyi işlemediğinden dolayı kişi mes'ul olmaz. EhI-i Tevhide dört şey lâzımdır : Birincisi; tasdiktir. Zira tasdik olmazsa münafık olur. //cincisi; ta'zîmdir. Eğer tevhidi ta'zîm üzere olmazsa mübtedi' olur. Üçüncüsü; Haldvettir. Eğer tevhidinden lezzet almaz ve halâvetini bulamazsa murâî olur. Dördüncüsü; ihlâstır. Eğer tevhidi ihlâs üzere olmazsa fasık ve facir olur. Allahü Tealâ'nın dört bin ismi olup binini Allah'dan gayrı kimse bilmeyip diğer binini Allahü Tealâ ve Meleklerden gayrı kimse bilmez. Diğer binini Allahü Tealâ, Melekler ve Enbiya'dan maada bilen olmadığı ve dördüncü binini müminler bilip üçyüzü Tevrat'ta, üçyüzü İncil'de ve üçyüzü Zebur'da ve yüzü Kur'an'da mezkûr olduğu ve Kur'an'da mezkûr olan yüzden doksan dokuzu zahir olup birisi mektum bulunduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beya-natındandır. Hulâsa; hafî ve celi zikrin cümlesi indellah müsavi olduğu, ibadete lâyık ancak Allahü Tealâ olup Allah'ın gayrı ma'budün bilhak bulunmadığı, insan için lâyık olan ancak Allahü Tealâ'nın zikri ve ibadetiyle meşgul olup başka ma'bud tanımak caiz olmadığı, Allahü Tealâ'nın - zikre şayan bir çok isimleri bulunduğu ve Allah'ın isimlerinden her birinin manâsı güzel olduğundan hüsnâ dendiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ Kur'an'ı ve Kur'an'ın nazil olduğu Resulün şanlarına ta'zim ve vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra Resulünü tesliye için Hz. Musa'nın ahvalini ve ehline söylemiş olduğu sözleri beyan etmek üzere

Tâhâ 20:8

Vacip Tealâ kudretine delâlet eden delâili beyandan sonra kudret, iradeye tabi' olup irade de ilme tabi' olduğu cihetle hafî ve celî her şeyi, ilminin ihata ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile hafî ve celi Allahü Tealâ'yı zikretmek meşru' olduğunun hikmeti; her halde Allah'ı zikretmek ve zikirle nefsini kararlaştırmak ve zikri nefsinde rusûh buldurmak ve zikrin gayrı ile iştigalden nefsi menetmek için olup yoksa Vacip Tealâ'ya zikrini bildirmek için olmadığına bu âyette tenbih vardır. Şu halde zikr-i hafinin efdal olmasına âyette delâlet vardır. Sırr ile murad; insanın nefsinde gizlediği şeydir. Ahfâ ile murad; Allahü Tealâ'nın insanın kalbine ilka ettiği şeydir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut sır; insanın gizli olarak gayra söylemiş olduğu şeydir. Ahfâ; kendi nefsinde saklamış olduğu şeydir. Binaenaleyh; … demektir. Yahut sırla murad; ibâdın esrarıdır. Ahfâ ile murad; Allah'ın kendi sırrıdır. Buna nazaran me-âl-i şerifi; … demektir. Yahut sırla murad; insanın nefsinde işlemesini kast ettiği esrar ve ahfâ ile murad; nefsinde hutur edip velâkin işlemesini kast etmediği esrardır. Âyet-i celilede beyan olunan manâlardan herhangi' manâ murad olunursa olunsun insanı zahir ve batın kabayihten men', hafî ve celî târ âta terğib olduğu-gibi Allahü Teaiâ'ın gayet gizli olan şeylere ilmi lâhik olduğunu beyan vardır. Vacip Tealâ cemi' malûmatı bir ilimle bilir. Ezelen ve ebeden ilmi asla tağayyür etmez. Çünkü; sıfât-ı İlâhiye zatiyle kaim olduğundan Allahü Tealâ'nın sıfatları asla tağayyür kabul etmez. Zira tağayyür, emmâre-i hudustur. Halbuki Allahü Tealâ'nın zatı ve sıfatı kadim olduğundan emmâre-i hudus olan tağayyürden zaten ve sıfaten münezzehtir. Binaenaleyh; Zatullah ve sıfâtullahda tağayyür iddia eden kimse tekfir olunur. Vacip Tealâ Ulûhiyette lâyık olan sıfatları beyandan sonra Zat-ı Ulûhiyetinin Vahid-i hakiki olduğunu ve şeriki olmadığını beyan buyurdu. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Tevhidin mertebesi; dörttür : lisanla ikrar, kalple i'tikat, delille iti-. kadı takviye ve hatırına ma'rifet-i llâhiyeden başka bir şey gelmemektir. Bu dörtten kalpte i'tikat olmadan lisanla ikrar makbul değildir. Zira; nifaktır. Kalple i'tikat edip lisanla tekellüme kaadir olur da tekellüm etmezse imanı makbuldür. Tekellümü terkettiği için günahkâr olur, ama i'tikat eder de tekellüme kaadir olmadan vefat ederse imanı makbul ve günahı da yoktur. Zira; muktedir olmadığı şeyi işlemediğinden dolayı kişi mes'ul olmaz. EhI-i Tevhide dört şey lâzımdır : Birincisi; tasdiktir. Zira tasdik olmazsa münafık olur. //cincisi; ta'zîmdir. Eğer tevhidi ta'zîm üzere olmazsa mübtedi' olur. Üçüncüsü; Haldvettir. Eğer tevhidinden lezzet almaz ve halâvetini bulamazsa murâî olur. Dördüncüsü; ihlâstır. Eğer tevhidi ihlâs üzere olmazsa fasık ve facir olur. Allahü Tealâ'nın dört bin ismi olup binini Allah'dan gayrı kimse bilmeyip diğer binini Allahü Tealâ ve Meleklerden gayrı kimse bilmez. Diğer binini Allahü Tealâ, Melekler ve Enbiya'dan maada bilen olmadığı ve dördüncü binini müminler bilip üçyüzü Tevrat'ta, üçyüzü İncil'de ve üçyüzü Zebur'da ve yüzü Kur'an'da mezkûr olduğu ve Kur'an'da mezkûr olan yüzden doksan dokuzu zahir olup birisi mektum bulunduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beya-natındandır. Hulâsa; hafî ve celi zikrin cümlesi indellah müsavi olduğu, ibadete lâyık ancak Allahü Tealâ olup Allah'ın gayrı ma'budün bilhak bulunmadığı, insan için lâyık olan ancak Allahü Tealâ'nın zikri ve ibadetiyle meşgul olup başka ma'bud tanımak caiz olmadığı, Allahü Tealâ'nın - zikre şayan bir çok isimleri bulunduğu ve Allah'ın isimlerinden her birinin manâsı güzel olduğundan hüsnâ dendiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ Kur'an'ı ve Kur'an'ın nazil olduğu Resulün şanlarına ta'zim ve vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra Resulünü tesliye için Hz. Musa'nın ahvalini ve ehline söylemiş olduğu sözleri beyan etmek üzere

Tâhâ 20:9

buyuruyor. Yani; Habibim! Sana biraderin Musa'nın haberi gelmedi mi? Muhakkak geldi ve zikret şol zamanı ki Musa Aleyhisselâm gecenin karanlığında ve şiddet-i şitâda yolu şaşırıp dağ başında ehl ü iyâliyle beraber hüzniçinde kalıp muhtaç olduğu bir zamanda Tur dağı cihetinde bir ateş gördü ve ehline hitaben «Siz durun burada. Zira; ben bir ateş gördüm. Me'mûl ki o ateşten ben size bir parça getireyim. Siz ısınırsınız veyahut ateş yanında yol gösterecek bir insan bulur yolu haber alırım" dedi ve ateş cihetine gitti.

Tâhâ 20:10

buyuruyor. Yani; Habibim! Sana biraderin Musa'nın haberi gelmedi mi? Muhakkak geldi ve zikret şol zamanı ki Musa Aleyhisselâm gecenin karanlığında ve şiddet-i şitâda yolu şaşırıp dağ başında ehl ü iyâliyle beraber hüzniçinde kalıp muhtaç olduğu bir zamanda Tur dağı cihetinde bir ateş gördü ve ehline hitaben «Siz durun burada. Zira; ben bir ateş gördüm. Me'mûl ki o ateşten ben size bir parça getireyim. Siz ısınırsınız veyahut ateş yanında yol gösterecek bir insan bulur yolu haber alırım" dedi ve ateş cihetine gitti.

Tâhâ 20:11

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın ateşin yanına geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ Resulullah'ın Nübüvvetini Hz. Musa'nın kıssasiyle temhîd buyurdu ki Resulullah emr-i Risalet ve tebligatta tesadüf edeceği şedâitte Hz. Musa'ya iktida etsin. Zira; Musa Aleyhisselâm rusül-ü kiram içinde en çok.zahmet çekenlerdendir. Tefsir-i Kebir, Kâzi, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Musa. Aleyhisselâm (Medyen) den Mısır'a gidip validesini ve biraderini ziyaret niyet ederek Şuayb Aleyhisselâm'dan izin aldı, yola çıktı ve ehl ü iyâliyle beraber Tûr dağı civarına gelince zuln^et-i leyi ihata eder, kar yağar, fırtına etraflarını çevirir. Yanında götürmüş olduğu koyunlar dağılır, yolu şaşırırlar. O zamanda hareminin hamlini vaz'ıla bir de çocuk zuhur ettiği Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır. Binaenaleyh; gurbet ve kürbet her taraflarını ihata edip ateşe ve şenliğe kemal-i ihtiyaç messet-tiği bir zamanda bu âyette beyan olunduğu veçhile Tûr'da (Tuvâ) denilen vadide bir ateş görür. Ehline «siz ikamet edin. Umarım ki ben size ateş parçası veyahut ekseriya ateşin yanında insan olur ondan bir haber getiririmi» dedi ve suret-i serîade ateşin yandığı cihete yaklaşınca «Ya Musa! Ben senin Rabbınım. Ayakkabılarını çıkar. Zira; sen bir vadi-i mübarektesin» nidası zuhur eder. Hz. Musa'nın gördüğü ateşin ziyası var velâkin yakması yok. Şecerenin her tarafını zıya ihata etmiş olduğu halde ağacın yeşilliğine asla mani' olmadığını görünce alârnet-i İlâhîye ve kudret-i Sübhaniyeyle olduğunu bilir. Nur-u İlâhînin zuhur ettiği şecere-i Musa (sakız) ağacı) yahut büyük dikenli bir ağaç, yahut (Sarmaşık) veya (Böğürtlen) ağacı olduğuna.dair rivayetler varsa da âyette ağacın hangi nevi ağaçtan olduğunu tayin yoktur velâkin o ateşin bir ağaçtan zuhur ettiği kafidir. Musa Aleyhisselâmm gördüğü şey hakikatte ateş midir veyahut ateş şeklinde nur mudur ihtilâf varsa da âyetin delâleti hakiki ateş olmasıdır. Çünkü ateşin nev'i; dörttür : Birincisi; ziyası var, yakması yoktur, Hz. Musa'nın gördüğü ateş bu kısımdandır. İkincincisi; yakması vüt ziyası yoktur, Cehennem ateşi gibi. Üçüncüsü; ziyası da yakması da vardır, bizim dünyada bildiğimiz ateş gibi. Dördüncüsü; ziyası ve yakması olmayan ateştir, ağaçlarda ve hayvanâtta mevcut olan hararet gibi. Musa Aleyhisselâm ateş getireceğini yakinen bilmediğinden nefsini yalandan vikaye için ricaya ve ümide delâlet eden kelimesiyle vaadetti ve kat'î surette ateş getiririm demedi. Binaenaleyh; ateş getiremediğinden dolayı ehl ü iyâline vaadinde hul-fetmiş olmadı. Musa Aleyhisselâm işittiği kelâmın kelâm-ı İlâhî olduğunu ne ile bildi? Ağaçtan zuhur eden nurun semaya doğru lem'ân edip ağacın yeşilliği ateşe ve -ateşin harareti ağaca mani' olmadığından bildi ki bu hâl ancak kudret-i İlâhîyeyle olur, başka şeyle olmaz. Yahut nidâ-yı İlâhîyi vücudunun her tarafı işitti. Hatta a'zâ-yı ce-varihinin her tarafı kulak gibi işittiğinden bildi ki bu nida, taraf-ı ilâhîdendir. Zira; harikuladedir. Harikuladenin zuhuru ancak Vacip Tealâ'nın halketmesiyle olur, esbab-ı âdiyeyle husule gelmez. Tefsir-i Hâzin ve Tefsir-i Kebir'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın nalınları tabaklanmadık deriden olduğu için Cenab-ı Hak vadi-i mukaddese ta'zîmen nalınlarını çıkarmasını emir buyurmuştur. Yahut Hz. Musa'nın ayakları o vadide olan berekete isabet etmesi için nalınların çıkarılmasını emretmiştir. Yahut ke-lâm-ı İlâhîye ta'zîm için çıkarılmasını emretmiştir. Yahut nalın ile murad; ehl ü iyâl, evlâd ü emval, dünya ve âhirettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: |Ya Musa! Evlâd ü iyâlin, dünya ve âhire-tin cümlesini kalbinden çıkar, ancak kelâmımı dinlemeye tevec-cüh-ü tamla teveccüh et | demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile ayakkabılarını çıkarmak tevazu ve hüsn-ü edebe riayet olduğundan Cenab-ı Hak ayakkabılarını 'çıkarmakla emir buyurmuştur. Hatta selef-i salihîn Kâbe-i Muaz-zamayı yalın ayak tavaf ederlerdi. Onun için âdât-ı İslâmiye; ma'-bedlere ve büyük bildikleri kimselerin huzuruna ayakkabılarını çıkarıp girmektir. Ama garblıların âdeti bunun aksinedir. Onları taklid eden ve hüsn-ü edepten bî haber olup mübtelâ oldukları vahşeti medeniyet sayan bir takım kimseler şimdi ayaklarının ne-casetiyle her yere girmeyi istihsan ediyorlar. Zira; abdest ve namaz gibi taharet icab eden şeâir-i İslâmiyeyle alâkası olmayan kimseler elbette terbiye-i İslâmiyeyi hoş görmez ve Firenk âdetini tahsin ederler.

Tâhâ 20:12

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın ateşin yanına geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ Resulullah'ın Nübüvvetini Hz. Musa'nın kıssasiyle temhîd buyurdu ki Resulullah emr-i Risalet ve tebligatta tesadüf edeceği şedâitte Hz. Musa'ya iktida etsin. Zira; Musa Aleyhisselâm rusül-ü kiram içinde en çok.zahmet çekenlerdendir. Tefsir-i Kebir, Kâzi, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Musa. Aleyhisselâm (Medyen) den Mısır'a gidip validesini ve biraderini ziyaret niyet ederek Şuayb Aleyhisselâm'dan izin aldı, yola çıktı ve ehl ü iyâliyle beraber Tûr dağı civarına gelince zuln^et-i leyi ihata eder, kar yağar, fırtına etraflarını çevirir. Yanında götürmüş olduğu koyunlar dağılır, yolu şaşırırlar. O zamanda hareminin hamlini vaz'ıla bir de çocuk zuhur ettiği Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır. Binaenaleyh; gurbet ve kürbet her taraflarını ihata edip ateşe ve şenliğe kemal-i ihtiyaç messet-tiği bir zamanda bu âyette beyan olunduğu veçhile Tûr'da (Tuvâ) denilen vadide bir ateş görür. Ehline «siz ikamet edin. Umarım ki ben size ateş parçası veyahut ekseriya ateşin yanında insan olur ondan bir haber getiririmi» dedi ve suret-i serîade ateşin yandığı cihete yaklaşınca «Ya Musa! Ben senin Rabbınım. Ayakkabılarını çıkar. Zira; sen bir vadi-i mübarektesin» nidası zuhur eder. Hz. Musa'nın gördüğü ateşin ziyası var velâkin yakması yok. Şecerenin her tarafını zıya ihata etmiş olduğu halde ağacın yeşilliğine asla mani' olmadığını görünce alârnet-i İlâhîye ve kudret-i Sübhaniyeyle olduğunu bilir. Nur-u İlâhînin zuhur ettiği şecere-i Musa (sakız) ağacı) yahut büyük dikenli bir ağaç, yahut (Sarmaşık) veya (Böğürtlen) ağacı olduğuna.dair rivayetler varsa da âyette ağacın hangi nevi ağaçtan olduğunu tayin yoktur velâkin o ateşin bir ağaçtan zuhur ettiği kafidir. Musa Aleyhisselâmm gördüğü şey hakikatte ateş midir veyahut ateş şeklinde nur mudur ihtilâf varsa da âyetin delâleti hakiki ateş olmasıdır. Çünkü ateşin nev'i; dörttür : Birincisi; ziyası var, yakması yoktur, Hz. Musa'nın gördüğü ateş bu kısımdandır. İkincincisi; yakması vüt ziyası yoktur, Cehennem ateşi gibi. Üçüncüsü; ziyası da yakması da vardır, bizim dünyada bildiğimiz ateş gibi. Dördüncüsü; ziyası ve yakması olmayan ateştir, ağaçlarda ve hayvanâtta mevcut olan hararet gibi. Musa Aleyhisselâm ateş getireceğini yakinen bilmediğinden nefsini yalandan vikaye için ricaya ve ümide delâlet eden kelimesiyle vaadetti ve kat'î surette ateş getiririm demedi. Binaenaleyh; ateş getiremediğinden dolayı ehl ü iyâline vaadinde hul-fetmiş olmadı. Musa Aleyhisselâm işittiği kelâmın kelâm-ı İlâhî olduğunu ne ile bildi? Ağaçtan zuhur eden nurun semaya doğru lem'ân edip ağacın yeşilliği ateşe ve -ateşin harareti ağaca mani' olmadığından bildi ki bu hâl ancak kudret-i İlâhîyeyle olur, başka şeyle olmaz. Yahut nidâ-yı İlâhîyi vücudunun her tarafı işitti. Hatta a'zâ-yı ce-varihinin her tarafı kulak gibi işittiğinden bildi ki bu nida, taraf-ı ilâhîdendir. Zira; harikuladedir. Harikuladenin zuhuru ancak Vacip Tealâ'nın halketmesiyle olur, esbab-ı âdiyeyle husule gelmez. Tefsir-i Hâzin ve Tefsir-i Kebir'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın nalınları tabaklanmadık deriden olduğu için Cenab-ı Hak vadi-i mukaddese ta'zîmen nalınlarını çıkarmasını emir buyurmuştur. Yahut Hz. Musa'nın ayakları o vadide olan berekete isabet etmesi için nalınların çıkarılmasını emretmiştir. Yahut ke-lâm-ı İlâhîye ta'zîm için çıkarılmasını emretmiştir. Yahut nalın ile murad; ehl ü iyâl, evlâd ü emval, dünya ve âhirettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: |Ya Musa! Evlâd ü iyâlin, dünya ve âhire-tin cümlesini kalbinden çıkar, ancak kelâmımı dinlemeye tevec-cüh-ü tamla teveccüh et | demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile ayakkabılarını çıkarmak tevazu ve hüsn-ü edebe riayet olduğundan Cenab-ı Hak ayakkabılarını 'çıkarmakla emir buyurmuştur. Hatta selef-i salihîn Kâbe-i Muaz-zamayı yalın ayak tavaf ederlerdi. Onun için âdât-ı İslâmiye; ma'-bedlere ve büyük bildikleri kimselerin huzuruna ayakkabılarını çıkarıp girmektir. Ama garblıların âdeti bunun aksinedir. Onları taklid eden ve hüsn-ü edepten bî haber olup mübtelâ oldukları vahşeti medeniyet sayan bir takım kimseler şimdi ayaklarının ne-casetiyle her yere girmeyi istihsan ediyorlar. Zira; abdest ve namaz gibi taharet icab eden şeâir-i İslâmiyeyle alâkası olmayan kimseler elbette terbiye-i İslâmiyeyi hoş görmez ve Firenk âdetini tahsin ederler.

Tâhâ 20:13

Salât; kalble, lisanla ve cemi' a'za ile ibadeti cami' olup ef-dal-i ibadet olduğuna işaret için icmâlen ibadeti zikirden sonra salât ayrıca zikredilmiştir. Şu halde salâtın ibadât içinde şanına ihtimam ve itina lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Zira salât; en-va-ı ibadâtı kalben ve kaaliben zikrüzerine şamil olduğundan iba-dâtın efdalidir. Bu âyet-i celile; usul-ü i'tikadm füru-u â'mâl üzere mukaddem olmasına delildir. Zira; Vacip Tealâ vahdaniyetini beyandan sonra ibadetle emir buyurmuştur. Kâzi ve Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile «Benim zikrim için namazı ikame et» demek «Ben namazı kütübü semâviyenin cümlesinde zikrettiğim için ikame et» demektir, yahut »Beni zikretmek için ikame et» demektir. Çünkü namaz; zikrin envaını câ-mi'dir. Yahut «Benim zikrimin vakti olan evkat-ı salâtta ikâme-i salât et» demektir.

Tâhâ 20:14

Salât; kalble, lisanla ve cemi' a'za ile ibadeti cami' olup ef-dal-i ibadet olduğuna işaret için icmâlen ibadeti zikirden sonra salât ayrıca zikredilmiştir. Şu halde salâtın ibadât içinde şanına ihtimam ve itina lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Zira salât; en-va-ı ibadâtı kalben ve kaaliben zikrüzerine şamil olduğundan iba-dâtın efdalidir. Bu âyet-i celile; usul-ü i'tikadm füru-u â'mâl üzere mukaddem olmasına delildir. Zira; Vacip Tealâ vahdaniyetini beyandan sonra ibadetle emir buyurmuştur. Kâzi ve Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile «Benim zikrim için namazı ikame et» demek «Ben namazı kütübü semâviyenin cümlesinde zikrettiğim için ikame et» demektir, yahut »Beni zikretmek için ikame et» demektir. Çünkü namaz; zikrin envaını câ-mi'dir. Yahut «Benim zikrimin vakti olan evkat-ı salâtta ikâme-i salât et» demektir.

Tâhâ 20:15

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya Ulûhiyetle muttasıf olduğunu beyandan sonra nâsa ta'lim için kıyametin elbette geleceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; â'mâlin zuhur edeceği ve hakla batıl beyninde hükmo-lunacak kıyamet günü elbette gelecektir. Her nefisin sa'yi ile cezalanması için ben, kıyamet gününü saklamak isterim ki herkes o gün için hazırlansın, sonra i'tizara mecali kalmasin. Kıyamet elbette gelici olunca ya Musa! Kıyamete iman etmeyip heva ve hevesine tabi' olanlar kıyameti tasdikten seni menetmesin ki helak ol-mayasın. Eğer onların i'râzları seni menederse helak olursun. Binaenaleyh; iman etmeyen kimselerin sözlerine bakma manasınadır ki kıyameti gizlemek mu-rad ederim demektir. Yahut manasınadır ki kıyametin ihfasında mübaleğadır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ma-nâ-yı nazım : | Kıyameti kendi zatımdan saklamak mümkün olsa kendi zatımdan dahi ihfaya karîb olurdum | demektir. Yahut sıladır ve manâsı murad değildir. Binaenaleyh; yalnız ihfânın manası muraddır. Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâma vahyinde insanlara lâzım olan hüsn-ü tertib ve edebe riayet buyurdu. Çünkü; İnsan için mühim olan ilim üçtür ; Birincisi; ilm-i mebde' olan tevhittir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ ( <tfM ^ ) kavl~i celili ile evvelâ tevhidin lüzumunu beyan buyurmuştur. İkincisi; İlm-i vasat ki ahkâm-ı şer'iyye Hinidir. Vacip Tealâ ikinci defa da kavl-i şerifi ile ibadetin lüzumuna işaret buyurmuştur. . Üçüncüsü; İlm-i âhiret olduğundan Vacip Tealâ kavl-i lâtifi ile âhirete imanın lüzumunu beyan buyurmuştur. Hulâsa kıyametin geleceği, her nefis sa'yiyle mücâzât olunacağı, mücazat günü için hazırlanmak lâzım geldiği, binaenaleyh kıyamet günü gizli olduğu, kıyamete iman etmeyip heva ve hevesine tebeiyyet eden kimsenin kıyameti tasdikten menetmemesi ve eğer menederse onun sözüne aldanart kimsenin helak olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:16

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya Ulûhiyetle muttasıf olduğunu beyandan sonra nâsa ta'lim için kıyametin elbette geleceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; â'mâlin zuhur edeceği ve hakla batıl beyninde hükmo-lunacak kıyamet günü elbette gelecektir. Her nefisin sa'yi ile cezalanması için ben, kıyamet gününü saklamak isterim ki herkes o gün için hazırlansın, sonra i'tizara mecali kalmasin. Kıyamet elbette gelici olunca ya Musa! Kıyamete iman etmeyip heva ve hevesine tabi' olanlar kıyameti tasdikten seni menetmesin ki helak ol-mayasın. Eğer onların i'râzları seni menederse helak olursun. Binaenaleyh; iman etmeyen kimselerin sözlerine bakma manasınadır ki kıyameti gizlemek mu-rad ederim demektir. Yahut manasınadır ki kıyametin ihfasında mübaleğadır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ma-nâ-yı nazım : | Kıyameti kendi zatımdan saklamak mümkün olsa kendi zatımdan dahi ihfaya karîb olurdum | demektir. Yahut sıladır ve manâsı murad değildir. Binaenaleyh; yalnız ihfânın manası muraddır. Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâma vahyinde insanlara lâzım olan hüsn-ü tertib ve edebe riayet buyurdu. Çünkü; İnsan için mühim olan ilim üçtür ; Birincisi; ilm-i mebde' olan tevhittir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ ( <tfM ^ ) kavl~i celili ile evvelâ tevhidin lüzumunu beyan buyurmuştur. İkincisi; İlm-i vasat ki ahkâm-ı şer'iyye Hinidir. Vacip Tealâ ikinci defa da kavl-i şerifi ile ibadetin lüzumuna işaret buyurmuştur. . Üçüncüsü; İlm-i âhiret olduğundan Vacip Tealâ kavl-i lâtifi ile âhirete imanın lüzumunu beyan buyurmuştur. Hulâsa kıyametin geleceği, her nefis sa'yiyle mücâzât olunacağı, mücazat günü için hazırlanmak lâzım geldiği, binaenaleyh kıyamet günü gizli olduğu, kıyamete iman etmeyip heva ve hevesine tebeiyyet eden kimsenin kıyameti tasdikten menetmemesi ve eğer menederse onun sözüne aldanart kimsenin helak olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:17

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a tevhide devamın ve ibadetle emrin ve âhireti i'tikadın lüzumunu beyandan sonra vuku bulan mükalemesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ tarafından Hz. Musa'ya hitaben «Ya Musa! Sağ elinde tutmuş olduğun ağaç parçasının hakikati nedir? Seni ikâz ve onda göreceğin acâyib ve garaibe tenbih olması için suâl ediyorum». Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi! O ağaç parçası benim asamdır. Yorulduğumda ben o ağaca dayanırım ve asa ile koyunuma yem olması için ağaçların yaprağını silkerim ve benim için asada bunlardan başka bir takım hünerler ve ihtiyacımı te'-min edecek menfeatler de vardır. Çünkü; oturduğumda gölgelik yapmak ve hevâmm-ı arzı defetmek, düşmana mukabele etmek gibi ihtiyacatımı asa ile defederim» demesi üzerine Allahü Tealâ «Ya Musa! Yere bırak asayı» dedi. Emr-i İlâhîye imtisalen Hz. Musa asayı yere bıraktı ve gördü ki asa sa'yeden bir yılandır. Fahri Râzrnin beyanına nazaran bu suâl asanın hünerlerini zuhur edecek acayip ve garaibi beyana mukaddemedir, yoksa "Vacip Tealâ hâşâ bilmiyor da bilmek için sual etti" manâsına değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm'ın elinde olanın asa olduğunu bilirdi; lâkin Musa Aleyhisselâm asa vasıtasiyle zuhur, edecek umur-u acibeyi bilmediğinden Vacip Tealâ (elindeki ağaç parçasının hakikati nedir bilir misin ya Musa?» buyurdu ki bu sual vesilesiyle asada zuhur edecek garaibi Musa Aleyhisselâm'a göstersin de Musa Aleyhisselâm'ın kalbi mutmain olsun. Şu halde istifham; tenbih ve ileride zuhur edecek acâyibâta ikâz içindir. O nidanın tekrarından maksat; ünsiyetin ziyade olmasıdır. Cevapta Musa Aleyhisselâm yalnız elinde olan şeyin asa olduğunu beyanla iktifa etmedi. Zira; Allahü Tealâ'nın sualini ganimet bilmek ve fırsatı fevtetmemek üzere Vâcib ül Vücudla mükâlemeyi uzatmak istedi. Binaenaleyh; «bu benim âsamdır ve ben buna istihad ettiğim gibi asa ile koyunumun yemini tedarik ederim ve daha bir çok benim için menfeatler var» demekle sözü uzattı ki maksadı; şeref-i mülakat ve mükâlemeyi'uzatmaktı. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran mearib ile murad; menfeatlerdir. Musa Aleyhisselâm'ın menafi-i uhra ile muradı; Müşaferet halinde bazı umur u hususunda asayı isti'mâlle görmüş olduğu faydalardır. Çünkü; asanın iki budağı olup ona azığını bağlar, onunla kuyudan su çeker, kuyunun boyunca icabında asa uzar, onunla tesadüf ettiği muzır hayvanları Öldürür, asanın budaklarına elbise örter gölgelik olur, koyununu çevirir ve süt helkisini ucuna takar götürür ve ucunun çata-lıyla kaçan kuzuları tutardı. Asa-yı Musa; ibtida-yı halinde asanın cürmüne göre küçük bir yılan olduğundan bazan can denildi ki yüğrük yürüyüşlü olduğu için can denilmiştir. En büyük ejderha şeklinde göründüğüne nazaran bazı âyette Sû'bân denilmiştir. Hayye; ism-i cins olup yılanın büyüğüne, küçüğüne, erkeğine ve dişisine şamil olduğundan bu âyette denmiştir. Şu halde âyetler beyninde münafat yoktur. Zira; bazan can ve hazan da sû'bân suretinde olduğundan âyetlerin cümlesinde tabirat vakıa mutabıktır, yekdiğerine mübayin değildir.

Tâhâ 20:18

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a tevhide devamın ve ibadetle emrin ve âhireti i'tikadın lüzumunu beyandan sonra vuku bulan mükalemesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ tarafından Hz. Musa'ya hitaben «Ya Musa! Sağ elinde tutmuş olduğun ağaç parçasının hakikati nedir? Seni ikâz ve onda göreceğin acâyib ve garaibe tenbih olması için suâl ediyorum». Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi! O ağaç parçası benim asamdır. Yorulduğumda ben o ağaca dayanırım ve asa ile koyunuma yem olması için ağaçların yaprağını silkerim ve benim için asada bunlardan başka bir takım hünerler ve ihtiyacımı te'-min edecek menfeatler de vardır. Çünkü; oturduğumda gölgelik yapmak ve hevâmm-ı arzı defetmek, düşmana mukabele etmek gibi ihtiyacatımı asa ile defederim» demesi üzerine Allahü Tealâ «Ya Musa! Yere bırak asayı» dedi. Emr-i İlâhîye imtisalen Hz. Musa asayı yere bıraktı ve gördü ki asa sa'yeden bir yılandır. Fahri Râzrnin beyanına nazaran bu suâl asanın hünerlerini zuhur edecek acayip ve garaibi beyana mukaddemedir, yoksa "Vacip Tealâ hâşâ bilmiyor da bilmek için sual etti" manâsına değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm'ın elinde olanın asa olduğunu bilirdi; lâkin Musa Aleyhisselâm asa vasıtasiyle zuhur, edecek umur-u acibeyi bilmediğinden Vacip Tealâ (elindeki ağaç parçasının hakikati nedir bilir misin ya Musa?» buyurdu ki bu sual vesilesiyle asada zuhur edecek garaibi Musa Aleyhisselâm'a göstersin de Musa Aleyhisselâm'ın kalbi mutmain olsun. Şu halde istifham; tenbih ve ileride zuhur edecek acâyibâta ikâz içindir. O nidanın tekrarından maksat; ünsiyetin ziyade olmasıdır. Cevapta Musa Aleyhisselâm yalnız elinde olan şeyin asa olduğunu beyanla iktifa etmedi. Zira; Allahü Tealâ'nın sualini ganimet bilmek ve fırsatı fevtetmemek üzere Vâcib ül Vücudla mükâlemeyi uzatmak istedi. Binaenaleyh; «bu benim âsamdır ve ben buna istihad ettiğim gibi asa ile koyunumun yemini tedarik ederim ve daha bir çok benim için menfeatler var» demekle sözü uzattı ki maksadı; şeref-i mülakat ve mükâlemeyi'uzatmaktı. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran mearib ile murad; menfeatlerdir. Musa Aleyhisselâm'ın menafi-i uhra ile muradı; Müşaferet halinde bazı umur u hususunda asayı isti'mâlle görmüş olduğu faydalardır. Çünkü; asanın iki budağı olup ona azığını bağlar, onunla kuyudan su çeker, kuyunun boyunca icabında asa uzar, onunla tesadüf ettiği muzır hayvanları Öldürür, asanın budaklarına elbise örter gölgelik olur, koyununu çevirir ve süt helkisini ucuna takar götürür ve ucunun çata-lıyla kaçan kuzuları tutardı. Asa-yı Musa; ibtida-yı halinde asanın cürmüne göre küçük bir yılan olduğundan bazan can denildi ki yüğrük yürüyüşlü olduğu için can denilmiştir. En büyük ejderha şeklinde göründüğüne nazaran bazı âyette Sû'bân denilmiştir. Hayye; ism-i cins olup yılanın büyüğüne, küçüğüne, erkeğine ve dişisine şamil olduğundan bu âyette denmiştir. Şu halde âyetler beyninde münafat yoktur. Zira; bazan can ve hazan da sû'bân suretinde olduğundan âyetlerin cümlesinde tabirat vakıa mutabıktır, yekdiğerine mübayin değildir.

Tâhâ 20:19

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a tevhide devamın ve ibadetle emrin ve âhireti i'tikadın lüzumunu beyandan sonra vuku bulan mükalemesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ tarafından Hz. Musa'ya hitaben «Ya Musa! Sağ elinde tutmuş olduğun ağaç parçasının hakikati nedir? Seni ikâz ve onda göreceğin acâyib ve garaibe tenbih olması için suâl ediyorum». Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi! O ağaç parçası benim asamdır. Yorulduğumda ben o ağaca dayanırım ve asa ile koyunuma yem olması için ağaçların yaprağını silkerim ve benim için asada bunlardan başka bir takım hünerler ve ihtiyacımı te'-min edecek menfeatler de vardır. Çünkü; oturduğumda gölgelik yapmak ve hevâmm-ı arzı defetmek, düşmana mukabele etmek gibi ihtiyacatımı asa ile defederim» demesi üzerine Allahü Tealâ «Ya Musa! Yere bırak asayı» dedi. Emr-i İlâhîye imtisalen Hz. Musa asayı yere bıraktı ve gördü ki asa sa'yeden bir yılandır. Fahri Râzrnin beyanına nazaran bu suâl asanın hünerlerini zuhur edecek acayip ve garaibi beyana mukaddemedir, yoksa "Vacip Tealâ hâşâ bilmiyor da bilmek için sual etti" manâsına değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm'ın elinde olanın asa olduğunu bilirdi; lâkin Musa Aleyhisselâm asa vasıtasiyle zuhur, edecek umur-u acibeyi bilmediğinden Vacip Tealâ (elindeki ağaç parçasının hakikati nedir bilir misin ya Musa?» buyurdu ki bu sual vesilesiyle asada zuhur edecek garaibi Musa Aleyhisselâm'a göstersin de Musa Aleyhisselâm'ın kalbi mutmain olsun. Şu halde istifham; tenbih ve ileride zuhur edecek acâyibâta ikâz içindir. O nidanın tekrarından maksat; ünsiyetin ziyade olmasıdır. Cevapta Musa Aleyhisselâm yalnız elinde olan şeyin asa olduğunu beyanla iktifa etmedi. Zira; Allahü Tealâ'nın sualini ganimet bilmek ve fırsatı fevtetmemek üzere Vâcib ül Vücudla mükâlemeyi uzatmak istedi. Binaenaleyh; «bu benim âsamdır ve ben buna istihad ettiğim gibi asa ile koyunumun yemini tedarik ederim ve daha bir çok benim için menfeatler var» demekle sözü uzattı ki maksadı; şeref-i mülakat ve mükâlemeyi'uzatmaktı. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran mearib ile murad; menfeatlerdir. Musa Aleyhisselâm'ın menafi-i uhra ile muradı; Müşaferet halinde bazı umur u hususunda asayı isti'mâlle görmüş olduğu faydalardır. Çünkü; asanın iki budağı olup ona azığını bağlar, onunla kuyudan su çeker, kuyunun boyunca icabında asa uzar, onunla tesadüf ettiği muzır hayvanları Öldürür, asanın budaklarına elbise örter gölgelik olur, koyununu çevirir ve süt helkisini ucuna takar götürür ve ucunun çata-lıyla kaçan kuzuları tutardı. Asa-yı Musa; ibtida-yı halinde asanın cürmüne göre küçük bir yılan olduğundan bazan can denildi ki yüğrük yürüyüşlü olduğu için can denilmiştir. En büyük ejderha şeklinde göründüğüne nazaran bazı âyette Sû'bân denilmiştir. Hayye; ism-i cins olup yılanın büyüğüne, küçüğüne, erkeğine ve dişisine şamil olduğundan bu âyette denmiştir. Şu halde âyetler beyninde münafat yoktur. Zira; bazan can ve hazan da sû'bân suretinde olduğundan âyetlerin cümlesinde tabirat vakıa mutabıktır, yekdiğerine mübayin değildir.

Tâhâ 20:20

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a tevhide devamın ve ibadetle emrin ve âhireti i'tikadın lüzumunu beyandan sonra vuku bulan mükalemesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ tarafından Hz. Musa'ya hitaben «Ya Musa! Sağ elinde tutmuş olduğun ağaç parçasının hakikati nedir? Seni ikâz ve onda göreceğin acâyib ve garaibe tenbih olması için suâl ediyorum». Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi! O ağaç parçası benim asamdır. Yorulduğumda ben o ağaca dayanırım ve asa ile koyunuma yem olması için ağaçların yaprağını silkerim ve benim için asada bunlardan başka bir takım hünerler ve ihtiyacımı te'-min edecek menfeatler de vardır. Çünkü; oturduğumda gölgelik yapmak ve hevâmm-ı arzı defetmek, düşmana mukabele etmek gibi ihtiyacatımı asa ile defederim» demesi üzerine Allahü Tealâ «Ya Musa! Yere bırak asayı» dedi. Emr-i İlâhîye imtisalen Hz. Musa asayı yere bıraktı ve gördü ki asa sa'yeden bir yılandır. Fahri Râzrnin beyanına nazaran bu suâl asanın hünerlerini zuhur edecek acayip ve garaibi beyana mukaddemedir, yoksa "Vacip Tealâ hâşâ bilmiyor da bilmek için sual etti" manâsına değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm'ın elinde olanın asa olduğunu bilirdi; lâkin Musa Aleyhisselâm asa vasıtasiyle zuhur, edecek umur-u acibeyi bilmediğinden Vacip Tealâ (elindeki ağaç parçasının hakikati nedir bilir misin ya Musa?» buyurdu ki bu sual vesilesiyle asada zuhur edecek garaibi Musa Aleyhisselâm'a göstersin de Musa Aleyhisselâm'ın kalbi mutmain olsun. Şu halde istifham; tenbih ve ileride zuhur edecek acâyibâta ikâz içindir. O nidanın tekrarından maksat; ünsiyetin ziyade olmasıdır. Cevapta Musa Aleyhisselâm yalnız elinde olan şeyin asa olduğunu beyanla iktifa etmedi. Zira; Allahü Tealâ'nın sualini ganimet bilmek ve fırsatı fevtetmemek üzere Vâcib ül Vücudla mükâlemeyi uzatmak istedi. Binaenaleyh; «bu benim âsamdır ve ben buna istihad ettiğim gibi asa ile koyunumun yemini tedarik ederim ve daha bir çok benim için menfeatler var» demekle sözü uzattı ki maksadı; şeref-i mülakat ve mükâlemeyi'uzatmaktı. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran mearib ile murad; menfeatlerdir. Musa Aleyhisselâm'ın menafi-i uhra ile muradı; Müşaferet halinde bazı umur u hususunda asayı isti'mâlle görmüş olduğu faydalardır. Çünkü; asanın iki budağı olup ona azığını bağlar, onunla kuyudan su çeker, kuyunun boyunca icabında asa uzar, onunla tesadüf ettiği muzır hayvanları Öldürür, asanın budaklarına elbise örter gölgelik olur, koyununu çevirir ve süt helkisini ucuna takar götürür ve ucunun çata-lıyla kaçan kuzuları tutardı. Asa-yı Musa; ibtida-yı halinde asanın cürmüne göre küçük bir yılan olduğundan bazan can denildi ki yüğrük yürüyüşlü olduğu için can denilmiştir. En büyük ejderha şeklinde göründüğüne nazaran bazı âyette Sû'bân denilmiştir. Hayye; ism-i cins olup yılanın büyüğüne, küçüğüne, erkeğine ve dişisine şamil olduğundan bu âyette denmiştir. Şu halde âyetler beyninde münafat yoktur. Zira; bazan can ve hazan da sû'bân suretinde olduğundan âyetlerin cümlesinde tabirat vakıa mutabıktır, yekdiğerine mübayin değildir.

Tâhâ 20:21

Vacip Tealâ asanın yılana inkılâbını beyandan sonra aslına avdet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Vacip Tealâ asayı ahzetmesini emredince Musa yünden mamul abasının yenini eline dürerek ahzetmek istemiş ise de Cenab-ı Hak elini açmasını ve açık eli ile almasını emir buyurmakla emre imtisalen bizzat elini yılanın ağzına koyunca derhal hal-i aslisine avdet ederek asa olduğu halde eline almıştır. Binaenaleyh; kalbi mutmain oldu ve. kemal-i celadet ve şecaatla Firavun'a müdafaaya kıyam etti. Aki-bet iman etmediğinden Firavun'un helakine sebep oldu.

Tâhâ 20:22

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'in birinci mu'cizesini ba'del beyan ikinci mucizesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; «Ya Musa! Elini koltuğuna sok. Beyaz ve nur verici olduğu halele koltuğundan ayıpsız ve marazsız ikinci bir mu'cize olarak çıkar ki evvelki mu'cizenden daha açık ve zahir bir mu'cize olduğu da'vanda sadakatine delâlet etsin, büyük âyetlerimizi sana göstermek için biz bu mu'cizeleri ihsan ettik ki risaletine kalbin mutmain olsun. Ya Musa! Risaletle git Firavun'a, tarik-ı hakka davet et, onu. Zira Firavun; tuğyan etti, yoldan çıktı, bizim üzerimize kibretti. Binaenaleyh; irşada muhtaçtır. Delâil-i' akliye ve nakliyeyle irşada sa'yet» buyurdu. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm'ın rengi esmer olduğu halde elini koynuna sokup çıkarınca gayet parlak ve gözleri kamaştırır bir halde zuhur ederdi ki bu beyazlık hastalıktan neş'et etmemiştir. Musa Aleyhisselâm her ne kadar Firavun'a ve cemaâtınaı meb'ûs ise de Firavun, kavmin reisi olup rübubiyet davasında bulunduğu için Firavuri'un zikriyle iktifa olunmuş ve kavmi zikro-lunmamıştır. Çünkü; Firavun'a meb'us olan Resul, kavmine dahi meb'us olacağından metbûu zikredince tabii zikre hacet görülmemiştir. Hulâsa; Musa Aleyhisselâm'ın da'vasını ispat edecek iki mühim mu'cizenin kendine verildiği, zamanında tuğyan etmiş olan Firavun'u tarik-ı hakka da'vete memur olduğu, da'veti icab eden şeyin onun tuğyanı ve zulm ü adaveti olup Firavun'un tuğyanı Hz, Musa'nın bi'setihe sebeb-i aslî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:23

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'in birinci mu'cizesini ba'del beyan ikinci mucizesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; «Ya Musa! Elini koltuğuna sok. Beyaz ve nur verici olduğu halele koltuğundan ayıpsız ve marazsız ikinci bir mu'cize olarak çıkar ki evvelki mu'cizenden daha açık ve zahir bir mu'cize olduğu da'vanda sadakatine delâlet etsin, büyük âyetlerimizi sana göstermek için biz bu mu'cizeleri ihsan ettik ki risaletine kalbin mutmain olsun. Ya Musa! Risaletle git Firavun'a, tarik-ı hakka davet et, onu. Zira Firavun; tuğyan etti, yoldan çıktı, bizim üzerimize kibretti. Binaenaleyh; irşada muhtaçtır. Delâil-i' akliye ve nakliyeyle irşada sa'yet» buyurdu. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm'ın rengi esmer olduğu halde elini koynuna sokup çıkarınca gayet parlak ve gözleri kamaştırır bir halde zuhur ederdi ki bu beyazlık hastalıktan neş'et etmemiştir. Musa Aleyhisselâm her ne kadar Firavun'a ve cemaâtınaı meb'ûs ise de Firavun, kavmin reisi olup rübubiyet davasında bulunduğu için Firavuri'un zikriyle iktifa olunmuş ve kavmi zikro-lunmamıştır. Çünkü; Firavun'a meb'us olan Resul, kavmine dahi meb'us olacağından metbûu zikredince tabii zikre hacet görülmemiştir. Hulâsa; Musa Aleyhisselâm'ın da'vasını ispat edecek iki mühim mu'cizenin kendine verildiği, zamanında tuğyan etmiş olan Firavun'u tarik-ı hakka da'vete memur olduğu, da'veti icab eden şeyin onun tuğyanı ve zulm ü adaveti olup Firavun'un tuğyanı Hz, Musa'nın bi'setihe sebeb-i aslî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:24

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'in birinci mu'cizesini ba'del beyan ikinci mucizesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; «Ya Musa! Elini koltuğuna sok. Beyaz ve nur verici olduğu halele koltuğundan ayıpsız ve marazsız ikinci bir mu'cize olarak çıkar ki evvelki mu'cizenden daha açık ve zahir bir mu'cize olduğu da'vanda sadakatine delâlet etsin, büyük âyetlerimizi sana göstermek için biz bu mu'cizeleri ihsan ettik ki risaletine kalbin mutmain olsun. Ya Musa! Risaletle git Firavun'a, tarik-ı hakka davet et, onu. Zira Firavun; tuğyan etti, yoldan çıktı, bizim üzerimize kibretti. Binaenaleyh; irşada muhtaçtır. Delâil-i' akliye ve nakliyeyle irşada sa'yet» buyurdu. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm'ın rengi esmer olduğu halde elini koynuna sokup çıkarınca gayet parlak ve gözleri kamaştırır bir halde zuhur ederdi ki bu beyazlık hastalıktan neş'et etmemiştir. Musa Aleyhisselâm her ne kadar Firavun'a ve cemaâtınaı meb'ûs ise de Firavun, kavmin reisi olup rübubiyet davasında bulunduğu için Firavuri'un zikriyle iktifa olunmuş ve kavmi zikro-lunmamıştır. Çünkü; Firavun'a meb'us olan Resul, kavmine dahi meb'us olacağından metbûu zikredince tabii zikre hacet görülmemiştir. Hulâsa; Musa Aleyhisselâm'ın da'vasını ispat edecek iki mühim mu'cizenin kendine verildiği, zamanında tuğyan etmiş olan Firavun'u tarik-ı hakka da'vete memur olduğu, da'veti icab eden şeyin onun tuğyanı ve zulm ü adaveti olup Firavun'un tuğyanı Hz, Musa'nın bi'setihe sebeb-i aslî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:25

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a risaletle Firavun'a gitmesini emredince memuriyetinin ehemmiyetini nazar-ı itibare alarak Musa Aleyhisselâm'ın vazife-i risaleti edada suhulet ve muavenet olmak zımnında vaki olan mutalebâtım beyan etmek üzere buyuruyor. ve münacâtına şöyle de ilâve ederek dedi ki:

Tâhâ 20:26

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a risaletle Firavun'a gitmesini emredince memuriyetinin ehemmiyetini nazar-ı itibare alarak Musa Aleyhisselâm'ın vazife-i risaleti edada suhulet ve muavenet olmak zımnında vaki olan mutalebâtım beyan etmek üzere buyuruyor. ve münacâtına şöyle de ilâve ederek dedi ki:

Tâhâ 20:27

demekle Musa Aleyhisselâm tahammül ettiği risaletin azametini düşünerek vazife-i risaleti edada lâzım olan esbaba muvaffak olmasını Cenab-ı Hakdan istirham etmekle matlubunun kolaylıkla hasıl olmasını istedi. Yani; Musa Aleyhisselâm risalet emrini telâkki ettikten sonra alâtarîk it tezarru' venniyâz dedi ki «Ya Rabbi! Benim kalbimi tevsi' buyur ki senden başka hiç bir kimseden korkmayayım, kalbime kuvvet ve şeceat ver ki Firavun'un şevket ve kuvvetinden hazer etmediğim gibi umur-u Risaleti edada göreceğim mihan ü meşakkatlere sabır ve tehammül edeyim, bana ihsan ettiğin emr-i risaletin vazifesini ifa etmekte benim işimi kolay kıl ki ya Rabbi! Ben umur-u risalette müşkülât görmiyeyim. Zira; Firavun gibi saltanat ve şevket sahibi bir mütekebbir-i muannide söz dinletmek senin teshilâtma muhtaçtır. Ya Rabbi! Emr-i risaleti edaya mübaşeretimde benim lisanımda olan ağırlığı kaldır ki söylediğim sözü ve hîn-i da'vette serdettiğim delâilimi anlasınlar, vazifemde kusur etmiş olmıyayım, maksadımı ifadede güçlük çekmiyeyim ve bana risaleti edayı tevfik edince benim ehlim ve akrabamdan bana bir muîn ve zahîr halket ki beni tasdikle işlerimde bana muavenet etsin. Ecânibden bana vezir kılma. Zira; ecânibin bittabi bana şefkati az olur. Binaenaleyh; kendi ehlimden biraderim Harun'u bana vezir kıl ve Harun sebebiyle benim arkamı kavî eyle ya Rabbi! Zira; Harun benim büj^ük biraderim olduğu için şefkatte bana babam gibidir. Harun'un bana muaveneti tahakkuk etmez, ancak emr-i risalette benimle şerik olursa tahakkuk eder. Şu halde Ya Rabbi! Onu bana emr-i risalette şerik kıl ki ikimiz birlikte ifay-ı vazifeye müşareket edelim» demekle Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakka iltica etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu ve biraderi Harun'u kendisiyle beraber Resul kıldı. Duanın faydalarından birisi takarrub-u ilâllâhtir. Musa Aleyhisselâm bu duasiyle Cenab-ı Hakka takarrub taleb etmiştir. Çünkü dua; enva-ı ibadattan bir nevi'flir. Zira; Allahü Tealâ dua ile emir buyurduğundan emr-i İlâhîye imtisal elbette ibadettir. Musa Aleyhisselâm şu münacaatında Vacip Tealâ'dan kalbinin münşerih olmasını ve genişlemesini taleb etmiştir ki ef'âl-i Hakka ve ehvâl-i halka vakıf olsun, emrinin suhuletini istirham etmiştir ki emr-i risaleti edâ etmenin teshilât-ı İlâhiyeye muhtaç olduğunu izhar etmiştir. Musa Aleyhisselâm lisanında olan rekâketin tebligatta halka nefret vermemesi ve Hakka da'vetin suhuletle olması için lisanında olan ukdenin çözülmesini taleb etmiştir. Bu duası sebebiyle lisanında olan ağırlık bilkülliye zail olduğuna bundan sonraki âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak sual ettiği şeyleri verdiğini beyan buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nübüvvet bir mertebe-i azîme olup Hz. Musa bu mertebenin kendi ehlinden birine ihsan olmasını istemiştir ki haslet-i hamidenin kendi ailesinde olmasını taleb etmek insan için emr-i ehem olduğuna işaret etmiştir.

Tâhâ 20:28

demekle Musa Aleyhisselâm tahammül ettiği risaletin azametini düşünerek vazife-i risaleti edada lâzım olan esbaba muvaffak olmasını Cenab-ı Hakdan istirham etmekle matlubunun kolaylıkla hasıl olmasını istedi. Yani; Musa Aleyhisselâm risalet emrini telâkki ettikten sonra alâtarîk it tezarru' venniyâz dedi ki «Ya Rabbi! Benim kalbimi tevsi' buyur ki senden başka hiç bir kimseden korkmayayım, kalbime kuvvet ve şeceat ver ki Firavun'un şevket ve kuvvetinden hazer etmediğim gibi umur-u Risaleti edada göreceğim mihan ü meşakkatlere sabır ve tehammül edeyim, bana ihsan ettiğin emr-i risaletin vazifesini ifa etmekte benim işimi kolay kıl ki ya Rabbi! Ben umur-u risalette müşkülât görmiyeyim. Zira; Firavun gibi saltanat ve şevket sahibi bir mütekebbir-i muannide söz dinletmek senin teshilâtma muhtaçtır. Ya Rabbi! Emr-i risaleti edaya mübaşeretimde benim lisanımda olan ağırlığı kaldır ki söylediğim sözü ve hîn-i da'vette serdettiğim delâilimi anlasınlar, vazifemde kusur etmiş olmıyayım, maksadımı ifadede güçlük çekmiyeyim ve bana risaleti edayı tevfik edince benim ehlim ve akrabamdan bana bir muîn ve zahîr halket ki beni tasdikle işlerimde bana muavenet etsin. Ecânibden bana vezir kılma. Zira; ecânibin bittabi bana şefkati az olur. Binaenaleyh; kendi ehlimden biraderim Harun'u bana vezir kıl ve Harun sebebiyle benim arkamı kavî eyle ya Rabbi! Zira; Harun benim büj^ük biraderim olduğu için şefkatte bana babam gibidir. Harun'un bana muaveneti tahakkuk etmez, ancak emr-i risalette benimle şerik olursa tahakkuk eder. Şu halde Ya Rabbi! Onu bana emr-i risalette şerik kıl ki ikimiz birlikte ifay-ı vazifeye müşareket edelim» demekle Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakka iltica etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu ve biraderi Harun'u kendisiyle beraber Resul kıldı. Duanın faydalarından birisi takarrub-u ilâllâhtir. Musa Aleyhisselâm bu duasiyle Cenab-ı Hakka takarrub taleb etmiştir. Çünkü dua; enva-ı ibadattan bir nevi'flir. Zira; Allahü Tealâ dua ile emir buyurduğundan emr-i İlâhîye imtisal elbette ibadettir. Musa Aleyhisselâm şu münacaatında Vacip Tealâ'dan kalbinin münşerih olmasını ve genişlemesini taleb etmiştir ki ef'âl-i Hakka ve ehvâl-i halka vakıf olsun, emrinin suhuletini istirham etmiştir ki emr-i risaleti edâ etmenin teshilât-ı İlâhiyeye muhtaç olduğunu izhar etmiştir. Musa Aleyhisselâm lisanında olan rekâketin tebligatta halka nefret vermemesi ve Hakka da'vetin suhuletle olması için lisanında olan ukdenin çözülmesini taleb etmiştir. Bu duası sebebiyle lisanında olan ağırlık bilkülliye zail olduğuna bundan sonraki âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak sual ettiği şeyleri verdiğini beyan buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nübüvvet bir mertebe-i azîme olup Hz. Musa bu mertebenin kendi ehlinden birine ihsan olmasını istemiştir ki haslet-i hamidenin kendi ailesinde olmasını taleb etmek insan için emr-i ehem olduğuna işaret etmiştir.

Tâhâ 20:29

demekle Musa Aleyhisselâm tahammül ettiği risaletin azametini düşünerek vazife-i risaleti edada lâzım olan esbaba muvaffak olmasını Cenab-ı Hakdan istirham etmekle matlubunun kolaylıkla hasıl olmasını istedi. Yani; Musa Aleyhisselâm risalet emrini telâkki ettikten sonra alâtarîk it tezarru' venniyâz dedi ki «Ya Rabbi! Benim kalbimi tevsi' buyur ki senden başka hiç bir kimseden korkmayayım, kalbime kuvvet ve şeceat ver ki Firavun'un şevket ve kuvvetinden hazer etmediğim gibi umur-u Risaleti edada göreceğim mihan ü meşakkatlere sabır ve tehammül edeyim, bana ihsan ettiğin emr-i risaletin vazifesini ifa etmekte benim işimi kolay kıl ki ya Rabbi! Ben umur-u risalette müşkülât görmiyeyim. Zira; Firavun gibi saltanat ve şevket sahibi bir mütekebbir-i muannide söz dinletmek senin teshilâtma muhtaçtır. Ya Rabbi! Emr-i risaleti edaya mübaşeretimde benim lisanımda olan ağırlığı kaldır ki söylediğim sözü ve hîn-i da'vette serdettiğim delâilimi anlasınlar, vazifemde kusur etmiş olmıyayım, maksadımı ifadede güçlük çekmiyeyim ve bana risaleti edayı tevfik edince benim ehlim ve akrabamdan bana bir muîn ve zahîr halket ki beni tasdikle işlerimde bana muavenet etsin. Ecânibden bana vezir kılma. Zira; ecânibin bittabi bana şefkati az olur. Binaenaleyh; kendi ehlimden biraderim Harun'u bana vezir kıl ve Harun sebebiyle benim arkamı kavî eyle ya Rabbi! Zira; Harun benim büj^ük biraderim olduğu için şefkatte bana babam gibidir. Harun'un bana muaveneti tahakkuk etmez, ancak emr-i risalette benimle şerik olursa tahakkuk eder. Şu halde Ya Rabbi! Onu bana emr-i risalette şerik kıl ki ikimiz birlikte ifay-ı vazifeye müşareket edelim» demekle Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakka iltica etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu ve biraderi Harun'u kendisiyle beraber Resul kıldı. Duanın faydalarından birisi takarrub-u ilâllâhtir. Musa Aleyhisselâm bu duasiyle Cenab-ı Hakka takarrub taleb etmiştir. Çünkü dua; enva-ı ibadattan bir nevi'flir. Zira; Allahü Tealâ dua ile emir buyurduğundan emr-i İlâhîye imtisal elbette ibadettir. Musa Aleyhisselâm şu münacaatında Vacip Tealâ'dan kalbinin münşerih olmasını ve genişlemesini taleb etmiştir ki ef'âl-i Hakka ve ehvâl-i halka vakıf olsun, emrinin suhuletini istirham etmiştir ki emr-i risaleti edâ etmenin teshilât-ı İlâhiyeye muhtaç olduğunu izhar etmiştir. Musa Aleyhisselâm lisanında olan rekâketin tebligatta halka nefret vermemesi ve Hakka da'vetin suhuletle olması için lisanında olan ukdenin çözülmesini taleb etmiştir. Bu duası sebebiyle lisanında olan ağırlık bilkülliye zail olduğuna bundan sonraki âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak sual ettiği şeyleri verdiğini beyan buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nübüvvet bir mertebe-i azîme olup Hz. Musa bu mertebenin kendi ehlinden birine ihsan olmasını istemiştir ki haslet-i hamidenin kendi ailesinde olmasını taleb etmek insan için emr-i ehem olduğuna işaret etmiştir.

Tâhâ 20:30

demekle Musa Aleyhisselâm tahammül ettiği risaletin azametini düşünerek vazife-i risaleti edada lâzım olan esbaba muvaffak olmasını Cenab-ı Hakdan istirham etmekle matlubunun kolaylıkla hasıl olmasını istedi. Yani; Musa Aleyhisselâm risalet emrini telâkki ettikten sonra alâtarîk it tezarru' venniyâz dedi ki «Ya Rabbi! Benim kalbimi tevsi' buyur ki senden başka hiç bir kimseden korkmayayım, kalbime kuvvet ve şeceat ver ki Firavun'un şevket ve kuvvetinden hazer etmediğim gibi umur-u Risaleti edada göreceğim mihan ü meşakkatlere sabır ve tehammül edeyim, bana ihsan ettiğin emr-i risaletin vazifesini ifa etmekte benim işimi kolay kıl ki ya Rabbi! Ben umur-u risalette müşkülât görmiyeyim. Zira; Firavun gibi saltanat ve şevket sahibi bir mütekebbir-i muannide söz dinletmek senin teshilâtma muhtaçtır. Ya Rabbi! Emr-i risaleti edaya mübaşeretimde benim lisanımda olan ağırlığı kaldır ki söylediğim sözü ve hîn-i da'vette serdettiğim delâilimi anlasınlar, vazifemde kusur etmiş olmıyayım, maksadımı ifadede güçlük çekmiyeyim ve bana risaleti edayı tevfik edince benim ehlim ve akrabamdan bana bir muîn ve zahîr halket ki beni tasdikle işlerimde bana muavenet etsin. Ecânibden bana vezir kılma. Zira; ecânibin bittabi bana şefkati az olur. Binaenaleyh; kendi ehlimden biraderim Harun'u bana vezir kıl ve Harun sebebiyle benim arkamı kavî eyle ya Rabbi! Zira; Harun benim büj^ük biraderim olduğu için şefkatte bana babam gibidir. Harun'un bana muaveneti tahakkuk etmez, ancak emr-i risalette benimle şerik olursa tahakkuk eder. Şu halde Ya Rabbi! Onu bana emr-i risalette şerik kıl ki ikimiz birlikte ifay-ı vazifeye müşareket edelim» demekle Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakka iltica etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu ve biraderi Harun'u kendisiyle beraber Resul kıldı. Duanın faydalarından birisi takarrub-u ilâllâhtir. Musa Aleyhisselâm bu duasiyle Cenab-ı Hakka takarrub taleb etmiştir. Çünkü dua; enva-ı ibadattan bir nevi'flir. Zira; Allahü Tealâ dua ile emir buyurduğundan emr-i İlâhîye imtisal elbette ibadettir. Musa Aleyhisselâm şu münacaatında Vacip Tealâ'dan kalbinin münşerih olmasını ve genişlemesini taleb etmiştir ki ef'âl-i Hakka ve ehvâl-i halka vakıf olsun, emrinin suhuletini istirham etmiştir ki emr-i risaleti edâ etmenin teshilât-ı İlâhiyeye muhtaç olduğunu izhar etmiştir. Musa Aleyhisselâm lisanında olan rekâketin tebligatta halka nefret vermemesi ve Hakka da'vetin suhuletle olması için lisanında olan ukdenin çözülmesini taleb etmiştir. Bu duası sebebiyle lisanında olan ağırlık bilkülliye zail olduğuna bundan sonraki âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak sual ettiği şeyleri verdiğini beyan buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nübüvvet bir mertebe-i azîme olup Hz. Musa bu mertebenin kendi ehlinden birine ihsan olmasını istemiştir ki haslet-i hamidenin kendi ailesinde olmasını taleb etmek insan için emr-i ehem olduğuna işaret etmiştir.

Tâhâ 20:31

demekle Musa Aleyhisselâm tahammül ettiği risaletin azametini düşünerek vazife-i risaleti edada lâzım olan esbaba muvaffak olmasını Cenab-ı Hakdan istirham etmekle matlubunun kolaylıkla hasıl olmasını istedi. Yani; Musa Aleyhisselâm risalet emrini telâkki ettikten sonra alâtarîk it tezarru' venniyâz dedi ki «Ya Rabbi! Benim kalbimi tevsi' buyur ki senden başka hiç bir kimseden korkmayayım, kalbime kuvvet ve şeceat ver ki Firavun'un şevket ve kuvvetinden hazer etmediğim gibi umur-u Risaleti edada göreceğim mihan ü meşakkatlere sabır ve tehammül edeyim, bana ihsan ettiğin emr-i risaletin vazifesini ifa etmekte benim işimi kolay kıl ki ya Rabbi! Ben umur-u risalette müşkülât görmiyeyim. Zira; Firavun gibi saltanat ve şevket sahibi bir mütekebbir-i muannide söz dinletmek senin teshilâtma muhtaçtır. Ya Rabbi! Emr-i risaleti edaya mübaşeretimde benim lisanımda olan ağırlığı kaldır ki söylediğim sözü ve hîn-i da'vette serdettiğim delâilimi anlasınlar, vazifemde kusur etmiş olmıyayım, maksadımı ifadede güçlük çekmiyeyim ve bana risaleti edayı tevfik edince benim ehlim ve akrabamdan bana bir muîn ve zahîr halket ki beni tasdikle işlerimde bana muavenet etsin. Ecânibden bana vezir kılma. Zira; ecânibin bittabi bana şefkati az olur. Binaenaleyh; kendi ehlimden biraderim Harun'u bana vezir kıl ve Harun sebebiyle benim arkamı kavî eyle ya Rabbi! Zira; Harun benim büj^ük biraderim olduğu için şefkatte bana babam gibidir. Harun'un bana muaveneti tahakkuk etmez, ancak emr-i risalette benimle şerik olursa tahakkuk eder. Şu halde Ya Rabbi! Onu bana emr-i risalette şerik kıl ki ikimiz birlikte ifay-ı vazifeye müşareket edelim» demekle Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakka iltica etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu ve biraderi Harun'u kendisiyle beraber Resul kıldı. Duanın faydalarından birisi takarrub-u ilâllâhtir. Musa Aleyhisselâm bu duasiyle Cenab-ı Hakka takarrub taleb etmiştir. Çünkü dua; enva-ı ibadattan bir nevi'flir. Zira; Allahü Tealâ dua ile emir buyurduğundan emr-i İlâhîye imtisal elbette ibadettir. Musa Aleyhisselâm şu münacaatında Vacip Tealâ'dan kalbinin münşerih olmasını ve genişlemesini taleb etmiştir ki ef'âl-i Hakka ve ehvâl-i halka vakıf olsun, emrinin suhuletini istirham etmiştir ki emr-i risaleti edâ etmenin teshilât-ı İlâhiyeye muhtaç olduğunu izhar etmiştir. Musa Aleyhisselâm lisanında olan rekâketin tebligatta halka nefret vermemesi ve Hakka da'vetin suhuletle olması için lisanında olan ukdenin çözülmesini taleb etmiştir. Bu duası sebebiyle lisanında olan ağırlık bilkülliye zail olduğuna bundan sonraki âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak sual ettiği şeyleri verdiğini beyan buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nübüvvet bir mertebe-i azîme olup Hz. Musa bu mertebenin kendi ehlinden birine ihsan olmasını istemiştir ki haslet-i hamidenin kendi ailesinde olmasını taleb etmek insan için emr-i ehem olduğuna işaret etmiştir.

Tâhâ 20:32

demekle Musa Aleyhisselâm tahammül ettiği risaletin azametini düşünerek vazife-i risaleti edada lâzım olan esbaba muvaffak olmasını Cenab-ı Hakdan istirham etmekle matlubunun kolaylıkla hasıl olmasını istedi. Yani; Musa Aleyhisselâm risalet emrini telâkki ettikten sonra alâtarîk it tezarru' venniyâz dedi ki «Ya Rabbi! Benim kalbimi tevsi' buyur ki senden başka hiç bir kimseden korkmayayım, kalbime kuvvet ve şeceat ver ki Firavun'un şevket ve kuvvetinden hazer etmediğim gibi umur-u Risaleti edada göreceğim mihan ü meşakkatlere sabır ve tehammül edeyim, bana ihsan ettiğin emr-i risaletin vazifesini ifa etmekte benim işimi kolay kıl ki ya Rabbi! Ben umur-u risalette müşkülât görmiyeyim. Zira; Firavun gibi saltanat ve şevket sahibi bir mütekebbir-i muannide söz dinletmek senin teshilâtma muhtaçtır. Ya Rabbi! Emr-i risaleti edaya mübaşeretimde benim lisanımda olan ağırlığı kaldır ki söylediğim sözü ve hîn-i da'vette serdettiğim delâilimi anlasınlar, vazifemde kusur etmiş olmıyayım, maksadımı ifadede güçlük çekmiyeyim ve bana risaleti edayı tevfik edince benim ehlim ve akrabamdan bana bir muîn ve zahîr halket ki beni tasdikle işlerimde bana muavenet etsin. Ecânibden bana vezir kılma. Zira; ecânibin bittabi bana şefkati az olur. Binaenaleyh; kendi ehlimden biraderim Harun'u bana vezir kıl ve Harun sebebiyle benim arkamı kavî eyle ya Rabbi! Zira; Harun benim büj^ük biraderim olduğu için şefkatte bana babam gibidir. Harun'un bana muaveneti tahakkuk etmez, ancak emr-i risalette benimle şerik olursa tahakkuk eder. Şu halde Ya Rabbi! Onu bana emr-i risalette şerik kıl ki ikimiz birlikte ifay-ı vazifeye müşareket edelim» demekle Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakka iltica etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu ve biraderi Harun'u kendisiyle beraber Resul kıldı. Duanın faydalarından birisi takarrub-u ilâllâhtir. Musa Aleyhisselâm bu duasiyle Cenab-ı Hakka takarrub taleb etmiştir. Çünkü dua; enva-ı ibadattan bir nevi'flir. Zira; Allahü Tealâ dua ile emir buyurduğundan emr-i İlâhîye imtisal elbette ibadettir. Musa Aleyhisselâm şu münacaatında Vacip Tealâ'dan kalbinin münşerih olmasını ve genişlemesini taleb etmiştir ki ef'âl-i Hakka ve ehvâl-i halka vakıf olsun, emrinin suhuletini istirham etmiştir ki emr-i risaleti edâ etmenin teshilât-ı İlâhiyeye muhtaç olduğunu izhar etmiştir. Musa Aleyhisselâm lisanında olan rekâketin tebligatta halka nefret vermemesi ve Hakka da'vetin suhuletle olması için lisanında olan ukdenin çözülmesini taleb etmiştir. Bu duası sebebiyle lisanında olan ağırlık bilkülliye zail olduğuna bundan sonraki âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak sual ettiği şeyleri verdiğini beyan buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nübüvvet bir mertebe-i azîme olup Hz. Musa bu mertebenin kendi ehlinden birine ihsan olmasını istemiştir ki haslet-i hamidenin kendi ailesinde olmasını taleb etmek insan için emr-i ehem olduğuna işaret etmiştir.

Tâhâ 20:33

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın biraderi Harun'un kendisiyle beraber Resul olmasını talebinden maksadını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; muavenetin bizim halimize muvafık olduğunu ve Harun'un bana en iyi bir muîn olacağını bilir ve bizim halimizi görürsün. Fahri. Râzi'nin beyanı veçhile nekaisten tenzih; sıfât-ı selbiye ve zikr-i kesir, lâyık olduğu sıfatları zat-ı ülûhiyete isbattan, ibaret olup nekaisi selbetmek isbât üzerine mukaddem olduğu cihetle Musa Aleyhisselâm münacaatında teşbihi takdim buyurmuştur. Çünkü; i'tikâdât-ı batıladan teberrî etmedikçe i'tikad-ı sahiha muvaffak olunamıyacağı cihetle enva-ı nekaisten Vacip Tealâ'yı tenzih etmek kemâlât-ı İlâhîye ile muttasıf olduğunu zikretmek üzerine mukaddem olduğu yine Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatın-dandır.

Tâhâ 20:34

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın biraderi Harun'un kendisiyle beraber Resul olmasını talebinden maksadını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; muavenetin bizim halimize muvafık olduğunu ve Harun'un bana en iyi bir muîn olacağını bilir ve bizim halimizi görürsün. Fahri. Râzi'nin beyanı veçhile nekaisten tenzih; sıfât-ı selbiye ve zikr-i kesir, lâyık olduğu sıfatları zat-ı ülûhiyete isbattan, ibaret olup nekaisi selbetmek isbât üzerine mukaddem olduğu cihetle Musa Aleyhisselâm münacaatında teşbihi takdim buyurmuştur. Çünkü; i'tikâdât-ı batıladan teberrî etmedikçe i'tikad-ı sahiha muvaffak olunamıyacağı cihetle enva-ı nekaisten Vacip Tealâ'yı tenzih etmek kemâlât-ı İlâhîye ile muttasıf olduğunu zikretmek üzerine mukaddem olduğu yine Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatın-dandır.

Tâhâ 20:35

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın biraderi Harun'un kendisiyle beraber Resul olmasını talebinden maksadını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; muavenetin bizim halimize muvafık olduğunu ve Harun'un bana en iyi bir muîn olacağını bilir ve bizim halimizi görürsün. Fahri. Râzi'nin beyanı veçhile nekaisten tenzih; sıfât-ı selbiye ve zikr-i kesir, lâyık olduğu sıfatları zat-ı ülûhiyete isbattan, ibaret olup nekaisi selbetmek isbât üzerine mukaddem olduğu cihetle Musa Aleyhisselâm münacaatında teşbihi takdim buyurmuştur. Çünkü; i'tikâdât-ı batıladan teberrî etmedikçe i'tikad-ı sahiha muvaffak olunamıyacağı cihetle enva-ı nekaisten Vacip Tealâ'yı tenzih etmek kemâlât-ı İlâhîye ile muttasıf olduğunu zikretmek üzerine mukaddem olduğu yine Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatın-dandır.

Tâhâ 20:36

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'm Rabbisma münacaatını beyandan sonra mes'ulünü is'âf buyurduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. ve kelâmına şunu da ilâve etti:

Tâhâ 20:37

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'm Rabbisma münacaatını beyandan sonra mes'ulünü is'âf buyurduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. ve kelâmına şunu da ilâve etti:

Tâhâ 20:38

Dedik ki: Yani; Musa Aleyhisselâm'ın ilticası ve bilkülliye Rabbına teveccühü ve tevfiz-i umur etmesi üzerine Allahü Tealâ şeref-i hi-tabla teşrif ve şanına ta'zîm suretiyle buyurdu ki «Ya Musa! Senin istediğin şeylerin cümlesi sana verildi, asla noksan kalmadı. Zira; duanız ihlâsa mukarin olduğundan dergâhımızda kabul olundu. Çünkü ihlâs üzere irâd olunan dua elbette makbuldür. Bina-nealeyh; metalibiniz tamamiyle husul buldu. Zat-ı Ülûhiyjetime kasem ederim ki merre-i uhrâda ve bundan evvel sizin üzerinize biz muhakkak ihsan etmiştik şol zamanda ki o zamanda biz validene vahyolunan şeyi ilham ettik ve «Sen Musa'yı ağaçtan mamul tabut yani sandık içine koy, denize at, korkma. Halikına tefvîz-ı umur et. Zannetme ki denizde garkolur. Zira; hafız-ı hakiki onu hıfzeder» demekle validene cesaret verdik ve senin muhafaza olunacak hususlarını ona ilham tarikıyla talim ettik. Emrimizi telâkki ettikten sonra validen dülgere sandığı yaptırdı ve seni mütevekkilen alellâhi Tealâ Nil suyuna vaz'etti. Biz de seni helakten muhafaza ettik». Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm'a ni'metlerini bu suretle ta'dâd buyurdu ki sualinin kabulüne kalbi mutmain olsun. Vacip Tealâ tekrar Musa Aleyhisselâm'a hitabederek buyurdu ki «Validene dedik ki at Musa'yı denize. Deniz onu bir sahile atsın. Çünkü denizin âdeti; içinde olan şeyi bir kenara atmaktır. Deniz sahile çıkarınca nâs görür bana ve Musa'ya düşman olan Firavun, Musa'yı alır terbiye eder» demekle valideni tesiiye ettik ve benim tarafımdan kemal-i kuvvet ve kudretimizle senin üzerine muhabbetimi vaz' ettim ki bizzat Firavun'da hasıl olan şevk ve muhabbet seni ihlâk etmekten onu men' etti ve haremi (Âsiye) sizi oğul ittihaz etti. Binaenaleyh; Firavun'un sarayında büyüdün, benim murakabem altında gözümün önünde terbiye olunman için senin üzerine muhabbet verdim ki düşmanın yedinden halâs olasın. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ Musa Aleyhisse-lâm'm duasını kabulünü beyanda daha sual vuku' bulmadan evvel Musa Aleyhisselâm tarafından bir çok riayetini beyanla sualinin kabul olunduğunu te'kid buyurmuştur, şu ni'metler Musa Aleyhisselâm tarafından kisible olmayıp belki yalnız Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanı ile olduğuna işaret için Cenab-ı Hak minnet lafzıyla beyan buyurdu ki mahzâ lutf-u İlâhî olduğunu müş'irdir. Çünkü; emr-i nübüvvet kisbî değildir, ancak ihsan-ı ilâhîdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm hakkında vaki olan ihsanlarını mahzâ fazl-ı İlâhî olduğunu müş'ir olan minnet lafzıyla beyan buyurmuştur. Hz. Musa'nın validesi Nebi ve Resul olmadığı cihetle bu âyette vahy ile murad; Musa Aleyhisselâm'in validesinin menâ-mında gördüğü bir rüya-yı sadıkadır. Bu rüya sebebiyle kendine itminan hasıl olarak Musa Aleyhisselâm'ı tabuta koyup denize bırakmıştır. Yahut vahyile murad; Firavun'un zulmünden Musa Aleyhisselâm'ı kurtarmak hususunda teemmül ve tefekkürden sonra ilham tariktyla validesinin kalbinde hasıl olan re'y ü tedbirdir. Yahut Musa Aleyhisselâm'dan evvel geçen enbiyadan bazıları ayniyle vak'anın vukua geleceğini haber verdiler ve bu haber Musa'nın anasının kulağına gelmiş ve onunla amel etmiştir. Buna nazaran vahyile murad; hakiki vahiydir. Fakat evvel geçen enbiyadan bir zata vahiydir. Yahut Cenab~ı Hak beşer suretinde bir melek gönderdi, o melek Musa Aleyhisselâm'ın muhafazasını validesine ta'lim ettiğinden Vacip Tealâ vahyettik buyurmuştur. Fakat meleğin gelmesi nübüvvet tarikıyla değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak müteaddit âyetlerde Resulün ve Nebinin ancak ricalden olduğunu beyan buyurduğuna binaen nisvândan nebî olmadığına ulema hükmetmişlerdir. Bu âyette ile' murad; Nil nehridir. Çünkü yem; denize ıtlak olunduğu gibi büyük nehire de ıtlak olunur. Binaenaleyh yemle murad; nehr-i Nü'dir. Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın validesi ta'lim-i İlâhî vechüzere tabutun içine pamuk döşer ye tabutun yarıklarını ziftle sıvar. Oğlunu sandığın içine kemal-i ta'zimle yatırdıktan sonra Nil nehrine bırakıp Allah'a emanet eder. Nehr-i Nil'in Firavun'un sarayına giden şubesi tabutu alır Firavun'un sarayına götürür. Firavun'un sara'yında Nil emr-i İlâhî vechüzere tabutu sahile bırakır. Firavun veyahut etbaından biri görür alır. Firavun sahile karşı bir köşk üzerinde haremi (Asiye) ile beraber oturup tenezzüh ederken Musa Aleyhisselâm onun huzurunda şemsin tulûuyla beraber tulü' etmiştir. Firavun küfürle Allah'a ve katletmek kasdıyla Musa Aleyhıs-selâm'a düşman olduğu için âyette Firavun'un adaveti sarahaten beyan olundu. Şu vak'a ne garib kudret-i kaahire ve ne acîb ibretengîz kıssadır ki Firavun Musa Aleyhisselâm'm neş'etine mani' olmak için Benî İsrail'in hanelerini bekletip doğan çocuklarını öldürdüğü bir zamanda Musa Aleyhisselâm onun kucağına atılıyor, alıp bağrına basıyor, ebeveyninden daha ziyade bir şefkatle himayesine çalışıyor ve âkibet kendisinin felâketine de sebep oluyor. Cenab-ı Hakkın Musa Aleyhisselâm'a hîn-i sahavetinde vaki' olan ihsanından birisi; validesine ilhamla tabut içinde muhafaza buyurup Firavun'un ihlâk etmesinden ve nehr-i NiVe- gatk olmasından halâs etmesidir. İkinci ihsanı;1 Musa Aleyhisselâm'a Muhabbet verip Firavun gibi bir düşmana teslim etmesidir. Çünkü; Firavun Benî İsrail'den doğan oğlan çocuklarını katletmeye kemal-i hırsıyla beraber Musa Aleyhisselâm kendi kucağına vardığı halde yüzünü görünce vechinde olan letafet ve gözlerinde olan melâhat-tan Firavun'a akseden muhabbet-i zaruriyye sebebiyle ibkâsına emir vermek, kendi sarayında kendi eliyle besleyip büyütmek mah-za Allah'ın lutf u inayetinden başka bir şey değildir. Üçüncü ihsanı; Cenab'% Hakkın ilmi ve hıfzı altında terbiye olmasıdır. Çünkü; demek yani «Benim ilmim üzere terbiye olman için ben muhabbet verdim ve Firavun'un sarayına gönderdim» demektir. İşte Hz. Ali'nin yani «Kader zuhur edince hazer batıl olur» buyurduğu kelâm-ı münifinin meali bu vakada pek ra'nâ zahir ve kader-i İlâhîye hiç bir şeyin hail olamadığı pek ziyade bahirdir. Firavun Musa Aleyhisselâm'ın zuhurundan ne kadar hazer etmişse de hiç tesiri olmamıştır. Her ne kadar deniz erbab-ı temyizden olmadığı cihetle emri telâkki edecek liyakata malik değilse de Musa Aleyhisselâm'ın tabutunu bir kenarına atmasına irade-i İlâhîye tealluk ettiğinden denizin sahiline atılması vacip olduğundan denize emir suretinde ibraz olundu. Cenab-ı Hak Firavun'un Musa Aleyhisselâm'a muhabbetini zat-ı Ülûhiyetinin muhabbeti eseri olduğuna işaret buyurmuştur. Zira; muhabbetini Musa Aleyhisselâm'a ilkâ ettiğini beyan buyurdu. Allahü Tealâ'nın muhabbet ettiği kimsenin herkesin kalbinde mahbub olacağına delâlet eden Ehâdis-i Celile olduğu gibi bu âyet dahi delildir.

Tâhâ 20:39

Dedik ki: Yani; Musa Aleyhisselâm'ın ilticası ve bilkülliye Rabbına teveccühü ve tevfiz-i umur etmesi üzerine Allahü Tealâ şeref-i hi-tabla teşrif ve şanına ta'zîm suretiyle buyurdu ki «Ya Musa! Senin istediğin şeylerin cümlesi sana verildi, asla noksan kalmadı. Zira; duanız ihlâsa mukarin olduğundan dergâhımızda kabul olundu. Çünkü ihlâs üzere irâd olunan dua elbette makbuldür. Bina-nealeyh; metalibiniz tamamiyle husul buldu. Zat-ı Ülûhiyjetime kasem ederim ki merre-i uhrâda ve bundan evvel sizin üzerinize biz muhakkak ihsan etmiştik şol zamanda ki o zamanda biz validene vahyolunan şeyi ilham ettik ve «Sen Musa'yı ağaçtan mamul tabut yani sandık içine koy, denize at, korkma. Halikına tefvîz-ı umur et. Zannetme ki denizde garkolur. Zira; hafız-ı hakiki onu hıfzeder» demekle validene cesaret verdik ve senin muhafaza olunacak hususlarını ona ilham tarikıyla talim ettik. Emrimizi telâkki ettikten sonra validen dülgere sandığı yaptırdı ve seni mütevekkilen alellâhi Tealâ Nil suyuna vaz'etti. Biz de seni helakten muhafaza ettik». Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm'a ni'metlerini bu suretle ta'dâd buyurdu ki sualinin kabulüne kalbi mutmain olsun. Vacip Tealâ tekrar Musa Aleyhisselâm'a hitabederek buyurdu ki «Validene dedik ki at Musa'yı denize. Deniz onu bir sahile atsın. Çünkü denizin âdeti; içinde olan şeyi bir kenara atmaktır. Deniz sahile çıkarınca nâs görür bana ve Musa'ya düşman olan Firavun, Musa'yı alır terbiye eder» demekle valideni tesiiye ettik ve benim tarafımdan kemal-i kuvvet ve kudretimizle senin üzerine muhabbetimi vaz' ettim ki bizzat Firavun'da hasıl olan şevk ve muhabbet seni ihlâk etmekten onu men' etti ve haremi (Âsiye) sizi oğul ittihaz etti. Binaenaleyh; Firavun'un sarayında büyüdün, benim murakabem altında gözümün önünde terbiye olunman için senin üzerine muhabbet verdim ki düşmanın yedinden halâs olasın. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ Musa Aleyhisse-lâm'm duasını kabulünü beyanda daha sual vuku' bulmadan evvel Musa Aleyhisselâm tarafından bir çok riayetini beyanla sualinin kabul olunduğunu te'kid buyurmuştur, şu ni'metler Musa Aleyhisselâm tarafından kisible olmayıp belki yalnız Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanı ile olduğuna işaret için Cenab-ı Hak minnet lafzıyla beyan buyurdu ki mahzâ lutf-u İlâhî olduğunu müş'irdir. Çünkü; emr-i nübüvvet kisbî değildir, ancak ihsan-ı ilâhîdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm hakkında vaki olan ihsanlarını mahzâ fazl-ı İlâhî olduğunu müş'ir olan minnet lafzıyla beyan buyurmuştur. Hz. Musa'nın validesi Nebi ve Resul olmadığı cihetle bu âyette vahy ile murad; Musa Aleyhisselâm'in validesinin menâ-mında gördüğü bir rüya-yı sadıkadır. Bu rüya sebebiyle kendine itminan hasıl olarak Musa Aleyhisselâm'ı tabuta koyup denize bırakmıştır. Yahut vahyile murad; Firavun'un zulmünden Musa Aleyhisselâm'ı kurtarmak hususunda teemmül ve tefekkürden sonra ilham tariktyla validesinin kalbinde hasıl olan re'y ü tedbirdir. Yahut Musa Aleyhisselâm'dan evvel geçen enbiyadan bazıları ayniyle vak'anın vukua geleceğini haber verdiler ve bu haber Musa'nın anasının kulağına gelmiş ve onunla amel etmiştir. Buna nazaran vahyile murad; hakiki vahiydir. Fakat evvel geçen enbiyadan bir zata vahiydir. Yahut Cenab~ı Hak beşer suretinde bir melek gönderdi, o melek Musa Aleyhisselâm'ın muhafazasını validesine ta'lim ettiğinden Vacip Tealâ vahyettik buyurmuştur. Fakat meleğin gelmesi nübüvvet tarikıyla değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak müteaddit âyetlerde Resulün ve Nebinin ancak ricalden olduğunu beyan buyurduğuna binaen nisvândan nebî olmadığına ulema hükmetmişlerdir. Bu âyette ile' murad; Nil nehridir. Çünkü yem; denize ıtlak olunduğu gibi büyük nehire de ıtlak olunur. Binaenaleyh yemle murad; nehr-i Nü'dir. Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın validesi ta'lim-i İlâhî vechüzere tabutun içine pamuk döşer ye tabutun yarıklarını ziftle sıvar. Oğlunu sandığın içine kemal-i ta'zimle yatırdıktan sonra Nil nehrine bırakıp Allah'a emanet eder. Nehr-i Nil'in Firavun'un sarayına giden şubesi tabutu alır Firavun'un sarayına götürür. Firavun'un sara'yında Nil emr-i İlâhî vechüzere tabutu sahile bırakır. Firavun veyahut etbaından biri görür alır. Firavun sahile karşı bir köşk üzerinde haremi (Asiye) ile beraber oturup tenezzüh ederken Musa Aleyhisselâm onun huzurunda şemsin tulûuyla beraber tulü' etmiştir. Firavun küfürle Allah'a ve katletmek kasdıyla Musa Aleyhıs-selâm'a düşman olduğu için âyette Firavun'un adaveti sarahaten beyan olundu. Şu vak'a ne garib kudret-i kaahire ve ne acîb ibretengîz kıssadır ki Firavun Musa Aleyhisselâm'm neş'etine mani' olmak için Benî İsrail'in hanelerini bekletip doğan çocuklarını öldürdüğü bir zamanda Musa Aleyhisselâm onun kucağına atılıyor, alıp bağrına basıyor, ebeveyninden daha ziyade bir şefkatle himayesine çalışıyor ve âkibet kendisinin felâketine de sebep oluyor. Cenab-ı Hakkın Musa Aleyhisselâm'a hîn-i sahavetinde vaki' olan ihsanından birisi; validesine ilhamla tabut içinde muhafaza buyurup Firavun'un ihlâk etmesinden ve nehr-i NiVe- gatk olmasından halâs etmesidir. İkinci ihsanı;1 Musa Aleyhisselâm'a Muhabbet verip Firavun gibi bir düşmana teslim etmesidir. Çünkü; Firavun Benî İsrail'den doğan oğlan çocuklarını katletmeye kemal-i hırsıyla beraber Musa Aleyhisselâm kendi kucağına vardığı halde yüzünü görünce vechinde olan letafet ve gözlerinde olan melâhat-tan Firavun'a akseden muhabbet-i zaruriyye sebebiyle ibkâsına emir vermek, kendi sarayında kendi eliyle besleyip büyütmek mah-za Allah'ın lutf u inayetinden başka bir şey değildir. Üçüncü ihsanı; Cenab'% Hakkın ilmi ve hıfzı altında terbiye olmasıdır. Çünkü; demek yani «Benim ilmim üzere terbiye olman için ben muhabbet verdim ve Firavun'un sarayına gönderdim» demektir. İşte Hz. Ali'nin yani «Kader zuhur edince hazer batıl olur» buyurduğu kelâm-ı münifinin meali bu vakada pek ra'nâ zahir ve kader-i İlâhîye hiç bir şeyin hail olamadığı pek ziyade bahirdir. Firavun Musa Aleyhisselâm'ın zuhurundan ne kadar hazer etmişse de hiç tesiri olmamıştır. Her ne kadar deniz erbab-ı temyizden olmadığı cihetle emri telâkki edecek liyakata malik değilse de Musa Aleyhisselâm'ın tabutunu bir kenarına atmasına irade-i İlâhîye tealluk ettiğinden denizin sahiline atılması vacip olduğundan denize emir suretinde ibraz olundu. Cenab-ı Hak Firavun'un Musa Aleyhisselâm'a muhabbetini zat-ı Ülûhiyetinin muhabbeti eseri olduğuna işaret buyurmuştur. Zira; muhabbetini Musa Aleyhisselâm'a ilkâ ettiğini beyan buyurdu. Allahü Tealâ'nın muhabbet ettiği kimsenin herkesin kalbinde mahbub olacağına delâlet eden Ehâdis-i Celile olduğu gibi bu âyet dahi delildir. Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a ihsanından üçünü beyandan sonra dördüncü ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; biz seni hıfzedici ve zarar verecek her şeyi senden def ediciyiz. Binaenaleyh; Firavun'un kahr u gazabımdan havf ve endişe edip mahzun olma. Bu âyette işaret olunduğu veçhile Musa Aleyhisselâm Firavun'un sarayına dahil olup muhabbet-i İlâhîye eseri saray halkı, bilhassa Firavun ve haremi (Asiye) kemal-i muhabbetlerinden besleyip büyütmeye karar verdikten sonra emzikçiye ihtiyaç hissetmesine binaen bir çok emzikçi kadın getirmişlerse de hiç birisinden emmediği cihetle muzdarip oldukları Mısır ahalisine şayi olması üzerine hemşiresi (Meryem) ahvali tarassut etmek üzere çıkıp aldığı malûmatı validesine getirmek üzere Firavun'un sarayı civarında gezerken emzikçi arayanlara «Ben size bir iyi emzikçi haber vereyim mi?» deyince sözünü dinlediler, haber verdiği kadını getirmesini emrettiler. Validesini aldı getirdi. Musa Aleyhisselâm da validesinin memesinden emdi. Saray halkı şen ve şadu-mân oldular ve validesinin terbiyesine teslim ettiler ve bu suretle cümlesinin rahat olduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyuruyor. Hulâsa; Vacip Tealâ murad ettiği şeyin esbabını hazırlar fehvasınca Cenab-ı Hak Hz. Musa'nın hayatını murad buyurduğu, hemşiresinin takibine memur ettiği, hemşiresi de validesinin sütünü emzirmeye delâlet edip aile-i Firavni ikna' ettiği, validesine Musa Aleyhisselâm'ı teslim ettikleri, bu vesileyle validesinin gözleri rahat edip ahü eninden vazgeçtiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:40

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a vermiş olduğu ni'metlerden dördüncüyü beyandan sonra beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Musa! Bizim sana lutf u ihsanımız çoktur, Ezcümle sen kendi kavminden bir kimseyle nfünazaa eden kıbtîyi —Fira-vun'un ekmekçisidir — bir tokatla katlettin. Firavun ve etbaı senin katline karar verdikten sonra Biz Azîmüşşân seni o katilden hasıl olan dünyevî ve uhrevî ğumum ve humûmdan kurtardık. Çünkü; âhirete müteallik olan cihetini biz affettiğimiz gibi dünyaya müteallik olan cihetini de Mısır'dan (Medyen) e hicrete müsaade etmekle Firavun'un zulmünden halâs ettik ve esnâ-yı hicretinde vatanından, ahbâb ve akrabandan ayrılmak, kemal-i havf ve endişe üzere yaya olarak yolda yürümek, yolda açlıktan hasıl olan zahmeti def için otlarla taayyüş etmek, nefsini âhara icarla koyun gütmek gibi enva-ı belâya ile seni mübtelâ kıldık ve (Medyen) e Şuayb Aleyhisselâm'ın himayesine isal ettik. Mısır'a sekiz veya on konak olan (Medyen) de on sene ikamet ettin. Sonra sen kırk yaşında ilimden ve maldan miktar-ı muayyen üzere geldin. Ya Musa! Veyahut senin hakkında sebkat eden kader üzerine geldin, ben de seni nefsime ihtiyar ettim, halife kıldım ki vahyimi hamil olarak kullarıma tebliğ ve esrarımı muhafaza etmekle beraber emrimi ve nehyimi beyan ve tarafımdan niyabetle onları irşâd ve doğru yola sevkedesin, ya Musa! Bil'esâle sen ve bittebî' biraderin Harun da'vanızın sıdkına delâlet eden mucizlerimizle, kudretimize delâlet eden âyetlerimizle gidin, vahyimizi tebliğde tarik-ı hakka davette asla yorulmayın ve her nerede olursanız benim zikrimi unutmayın, emr-i davette sa'y-i beliğle sa'yedin, ya Musa ve Harun ikiniz beraber bizim emrimizle suret-i seriada gidin Firavun'a. Zira Firavun; Habbına tekebbür ve kullarına zulm ü adavetle azgın olduğundan hakka da'vete muhtaç oldu. Binaenaleyh; ona gayet mülayim ve yumuşak söyleyin, hiddetini celbetmeyin ki sözünüzü dinlesin ve siz onun tezekkür edip delâilinizi tedkikle veyahut azab-ı İlâhîden havf ü haşyetle iman etmesini ümid ederek mübaşeret edin ki sa'yinizin semeresi olsun. Çünkü; imanını ümit etmezseniz sa'yetmezsiniz. Zalim ve gaddar olanların va'zda galîz söz kibr ü gururlarına dokunduğundan kabul etmemelerine sebep olur. Esna-yı nasihatta gayet mülayim söz ve tatlı lisan kabulünün şartından olduğuna işaret için bu âyette Cenab-ı Hak Firavun gibi bir zalim ve gaddara mülayim söylemelerini emretmiştir. Kâzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kavI-i eyyinle nıurad; menafnni beyan ve meşveret suretinde arz-ı keyfiyet etmek ve Firavun'a ta'zimi iş'âr eden künyeleriyle hitab etmektir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Firavun'un (Ebul Abbas), (Ebul Velîd) ve (Ebu Merre) gibi künyeleri olduğu cihetle bu künyelerle hitabı sevdiğinden bunlarla hitab olunması emir olmak ihtimali vardır. Maahâzâ mülâyemetle da'vet herhangi suretle olursa olsun suret-i katiyede lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü şiddetle da'vet; Firavun'un hamiyyet ve hamakatını tahrik edeceğinden ve Firavun'un Musa Aleyhisselâm'da bir hakk-ı terbiyesi olduğundan katı söz fayda getirmeyip belki zarar getireceğinden mülâyemetle da'vet etmelerini Vacip Tealâ tavsiye etmiştir. Bu âyette kelimesinden müstefad olan reca; Musa ve Harun Aleyhisselâm'a raci'dir. Vacip Tealâ'ya raci' değildir. Zira; Vacip Tealâ recadan ve sekten münezzehtir ve Firavun'un iman etmiyeceğini kafi surette bilirdi. Lâkin Firavun'un mazerete mecali olmasın ve «bana Resul göndermedin, gönderseydin iman ederdim» dememesi için da'vetini emir buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunan bir rivayete nazaran kelimesi Cenab-ı Haktan kafidir. Firavun'dan tezekkür ve haşyet vaki' oldu, imana mübaşeret etti velâkin garkolurken hal-i yeisde iman ettiği için kabul olunmamıştır. Bazı rivayette, Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın nasihatini dinleyip kabule meylettiğini (Hâmân) a söyleyince (Hâmân) «Ma'-bud iken abid ve âmirken memur mu olacaksın?» demekle Fira-vun'u imandan menetmiştir. Hülâsa; asilere nasihat etmek ve doğru yolu göstermek lâzım olduğu gibi hîn-i nasihatte gayet mülayim ve tatlı söylemek nasihatin te'sirinde meşrut ve emr-i tebliğde yorulmamak elzem ve Firavun'un tuğyanından dolayı nasihate muhtaç olduğu ve Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın Hakka davete memur oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:41

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a vermiş olduğu ni'metlerden dördüncüyü beyandan sonra beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Musa! Bizim sana lutf u ihsanımız çoktur, Ezcümle sen kendi kavminden bir kimseyle nfünazaa eden kıbtîyi —Fira-vun'un ekmekçisidir — bir tokatla katlettin. Firavun ve etbaı senin katline karar verdikten sonra Biz Azîmüşşân seni o katilden hasıl olan dünyevî ve uhrevî ğumum ve humûmdan kurtardık. Çünkü; âhirete müteallik olan cihetini biz affettiğimiz gibi dünyaya müteallik olan cihetini de Mısır'dan (Medyen) e hicrete müsaade etmekle Firavun'un zulmünden halâs ettik ve esnâ-yı hicretinde vatanından, ahbâb ve akrabandan ayrılmak, kemal-i havf ve endişe üzere yaya olarak yolda yürümek, yolda açlıktan hasıl olan zahmeti def için otlarla taayyüş etmek, nefsini âhara icarla koyun gütmek gibi enva-ı belâya ile seni mübtelâ kıldık ve (Medyen) e Şuayb Aleyhisselâm'ın himayesine isal ettik. Mısır'a sekiz veya on konak olan (Medyen) de on sene ikamet ettin. Sonra sen kırk yaşında ilimden ve maldan miktar-ı muayyen üzere geldin. Ya Musa! Veyahut senin hakkında sebkat eden kader üzerine geldin, ben de seni nefsime ihtiyar ettim, halife kıldım ki vahyimi hamil olarak kullarıma tebliğ ve esrarımı muhafaza etmekle beraber emrimi ve nehyimi beyan ve tarafımdan niyabetle onları irşâd ve doğru yola sevkedesin, ya Musa! Bil'esâle sen ve bittebî' biraderin Harun da'vanızın sıdkına delâlet eden mucizlerimizle, kudretimize delâlet eden âyetlerimizle gidin, vahyimizi tebliğde tarik-ı hakka davette asla yorulmayın ve her nerede olursanız benim zikrimi unutmayın, emr-i davette sa'y-i beliğle sa'yedin, ya Musa ve Harun ikiniz beraber bizim emrimizle suret-i seriada gidin Firavun'a. Zira Firavun; Habbına tekebbür ve kullarına zulm ü adavetle azgın olduğundan hakka da'vete muhtaç oldu. Binaenaleyh; ona gayet mülayim ve yumuşak söyleyin, hiddetini celbetmeyin ki sözünüzü dinlesin ve siz onun tezekkür edip delâilinizi tedkikle veyahut azab-ı İlâhîden havf ü haşyetle iman etmesini ümid ederek mübaşeret edin ki sa'yinizin semeresi olsun. Çünkü; imanını ümit etmezseniz sa'yetmezsiniz. Zalim ve gaddar olanların va'zda galîz söz kibr ü gururlarına dokunduğundan kabul etmemelerine sebep olur. Esna-yı nasihatta gayet mülayim söz ve tatlı lisan kabulünün şartından olduğuna işaret için bu âyette Cenab-ı Hak Firavun gibi bir zalim ve gaddara mülayim söylemelerini emretmiştir. Kâzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kavI-i eyyinle nıurad; menafnni beyan ve meşveret suretinde arz-ı keyfiyet etmek ve Firavun'a ta'zimi iş'âr eden künyeleriyle hitab etmektir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Firavun'un (Ebul Abbas), (Ebul Velîd) ve (Ebu Merre) gibi künyeleri olduğu cihetle bu künyelerle hitabı sevdiğinden bunlarla hitab olunması emir olmak ihtimali vardır. Maahâzâ mülâyemetle da'vet herhangi suretle olursa olsun suret-i katiyede lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü şiddetle da'vet; Firavun'un hamiyyet ve hamakatını tahrik edeceğinden ve Firavun'un Musa Aleyhisselâm'da bir hakk-ı terbiyesi olduğundan katı söz fayda getirmeyip belki zarar getireceğinden mülâyemetle da'vet etmelerini Vacip Tealâ tavsiye etmiştir. Bu âyette kelimesinden müstefad olan reca; Musa ve Harun Aleyhisselâm'a raci'dir. Vacip Tealâ'ya raci' değildir. Zira; Vacip Tealâ recadan ve sekten münezzehtir ve Firavun'un iman etmiyeceğini kafi surette bilirdi. Lâkin Firavun'un mazerete mecali olmasın ve «bana Resul göndermedin, gönderseydin iman ederdim» dememesi için da'vetini emir buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunan bir rivayete nazaran kelimesi Cenab-ı Haktan kafidir. Firavun'dan tezekkür ve haşyet vaki' oldu, imana mübaşeret etti velâkin garkolurken hal-i yeisde iman ettiği için kabul olunmamıştır. Bazı rivayette, Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın nasihatini dinleyip kabule meylettiğini (Hâmân) a söyleyince (Hâmân) «Ma'-bud iken abid ve âmirken memur mu olacaksın?» demekle Fira-vun'u imandan menetmiştir. Hülâsa; asilere nasihat etmek ve doğru yolu göstermek lâzım olduğu gibi hîn-i nasihatte gayet mülayim ve tatlı söylemek nasihatin te'sirinde meşrut ve emr-i tebliğde yorulmamak elzem ve Firavun'un tuğyanından dolayı nasihate muhtaç olduğu ve Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın Hakka davete memur oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:42

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a vermiş olduğu ni'metlerden dördüncüyü beyandan sonra beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Musa! Bizim sana lutf u ihsanımız çoktur, Ezcümle sen kendi kavminden bir kimseyle nfünazaa eden kıbtîyi —Fira-vun'un ekmekçisidir — bir tokatla katlettin. Firavun ve etbaı senin katline karar verdikten sonra Biz Azîmüşşân seni o katilden hasıl olan dünyevî ve uhrevî ğumum ve humûmdan kurtardık. Çünkü; âhirete müteallik olan cihetini biz affettiğimiz gibi dünyaya müteallik olan cihetini de Mısır'dan (Medyen) e hicrete müsaade etmekle Firavun'un zulmünden halâs ettik ve esnâ-yı hicretinde vatanından, ahbâb ve akrabandan ayrılmak, kemal-i havf ve endişe üzere yaya olarak yolda yürümek, yolda açlıktan hasıl olan zahmeti def için otlarla taayyüş etmek, nefsini âhara icarla koyun gütmek gibi enva-ı belâya ile seni mübtelâ kıldık ve (Medyen) e Şuayb Aleyhisselâm'ın himayesine isal ettik. Mısır'a sekiz veya on konak olan (Medyen) de on sene ikamet ettin. Sonra sen kırk yaşında ilimden ve maldan miktar-ı muayyen üzere geldin. Ya Musa! Veyahut senin hakkında sebkat eden kader üzerine geldin, ben de seni nefsime ihtiyar ettim, halife kıldım ki vahyimi hamil olarak kullarıma tebliğ ve esrarımı muhafaza etmekle beraber emrimi ve nehyimi beyan ve tarafımdan niyabetle onları irşâd ve doğru yola sevkedesin, ya Musa! Bil'esâle sen ve bittebî' biraderin Harun da'vanızın sıdkına delâlet eden mucizlerimizle, kudretimize delâlet eden âyetlerimizle gidin, vahyimizi tebliğde tarik-ı hakka davette asla yorulmayın ve her nerede olursanız benim zikrimi unutmayın, emr-i davette sa'y-i beliğle sa'yedin, ya Musa ve Harun ikiniz beraber bizim emrimizle suret-i seriada gidin Firavun'a. Zira Firavun; Habbına tekebbür ve kullarına zulm ü adavetle azgın olduğundan hakka da'vete muhtaç oldu. Binaenaleyh; ona gayet mülayim ve yumuşak söyleyin, hiddetini celbetmeyin ki sözünüzü dinlesin ve siz onun tezekkür edip delâilinizi tedkikle veyahut azab-ı İlâhîden havf ü haşyetle iman etmesini ümid ederek mübaşeret edin ki sa'yinizin semeresi olsun. Çünkü; imanını ümit etmezseniz sa'yetmezsiniz. Zalim ve gaddar olanların va'zda galîz söz kibr ü gururlarına dokunduğundan kabul etmemelerine sebep olur. Esna-yı nasihatta gayet mülayim söz ve tatlı lisan kabulünün şartından olduğuna işaret için bu âyette Cenab-ı Hak Firavun gibi bir zalim ve gaddara mülayim söylemelerini emretmiştir. Kâzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kavI-i eyyinle nıurad; menafnni beyan ve meşveret suretinde arz-ı keyfiyet etmek ve Firavun'a ta'zimi iş'âr eden künyeleriyle hitab etmektir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Firavun'un (Ebul Abbas), (Ebul Velîd) ve (Ebu Merre) gibi künyeleri olduğu cihetle bu künyelerle hitabı sevdiğinden bunlarla hitab olunması emir olmak ihtimali vardır. Maahâzâ mülâyemetle da'vet herhangi suretle olursa olsun suret-i katiyede lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü şiddetle da'vet; Firavun'un hamiyyet ve hamakatını tahrik edeceğinden ve Firavun'un Musa Aleyhisselâm'da bir hakk-ı terbiyesi olduğundan katı söz fayda getirmeyip belki zarar getireceğinden mülâyemetle da'vet etmelerini Vacip Tealâ tavsiye etmiştir. Bu âyette kelimesinden müstefad olan reca; Musa ve Harun Aleyhisselâm'a raci'dir. Vacip Tealâ'ya raci' değildir. Zira; Vacip Tealâ recadan ve sekten münezzehtir ve Firavun'un iman etmiyeceğini kafi surette bilirdi. Lâkin Firavun'un mazerete mecali olmasın ve «bana Resul göndermedin, gönderseydin iman ederdim» dememesi için da'vetini emir buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunan bir rivayete nazaran kelimesi Cenab-ı Haktan kafidir. Firavun'dan tezekkür ve haşyet vaki' oldu, imana mübaşeret etti velâkin garkolurken hal-i yeisde iman ettiği için kabul olunmamıştır. Bazı rivayette, Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın nasihatini dinleyip kabule meylettiğini (Hâmân) a söyleyince (Hâmân) «Ma'-bud iken abid ve âmirken memur mu olacaksın?» demekle Fira-vun'u imandan menetmiştir. Hülâsa; asilere nasihat etmek ve doğru yolu göstermek lâzım olduğu gibi hîn-i nasihatte gayet mülayim ve tatlı söylemek nasihatin te'sirinde meşrut ve emr-i tebliğde yorulmamak elzem ve Firavun'un tuğyanından dolayı nasihate muhtaç olduğu ve Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın Hakka davete memur oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:43

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a vermiş olduğu ni'metlerden dördüncüyü beyandan sonra beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Musa! Bizim sana lutf u ihsanımız çoktur, Ezcümle sen kendi kavminden bir kimseyle nfünazaa eden kıbtîyi —Fira-vun'un ekmekçisidir — bir tokatla katlettin. Firavun ve etbaı senin katline karar verdikten sonra Biz Azîmüşşân seni o katilden hasıl olan dünyevî ve uhrevî ğumum ve humûmdan kurtardık. Çünkü; âhirete müteallik olan cihetini biz affettiğimiz gibi dünyaya müteallik olan cihetini de Mısır'dan (Medyen) e hicrete müsaade etmekle Firavun'un zulmünden halâs ettik ve esnâ-yı hicretinde vatanından, ahbâb ve akrabandan ayrılmak, kemal-i havf ve endişe üzere yaya olarak yolda yürümek, yolda açlıktan hasıl olan zahmeti def için otlarla taayyüş etmek, nefsini âhara icarla koyun gütmek gibi enva-ı belâya ile seni mübtelâ kıldık ve (Medyen) e Şuayb Aleyhisselâm'ın himayesine isal ettik. Mısır'a sekiz veya on konak olan (Medyen) de on sene ikamet ettin. Sonra sen kırk yaşında ilimden ve maldan miktar-ı muayyen üzere geldin. Ya Musa! Veyahut senin hakkında sebkat eden kader üzerine geldin, ben de seni nefsime ihtiyar ettim, halife kıldım ki vahyimi hamil olarak kullarıma tebliğ ve esrarımı muhafaza etmekle beraber emrimi ve nehyimi beyan ve tarafımdan niyabetle onları irşâd ve doğru yola sevkedesin, ya Musa! Bil'esâle sen ve bittebî' biraderin Harun da'vanızın sıdkına delâlet eden mucizlerimizle, kudretimize delâlet eden âyetlerimizle gidin, vahyimizi tebliğde tarik-ı hakka davette asla yorulmayın ve her nerede olursanız benim zikrimi unutmayın, emr-i davette sa'y-i beliğle sa'yedin, ya Musa ve Harun ikiniz beraber bizim emrimizle suret-i seriada gidin Firavun'a. Zira Firavun; Habbına tekebbür ve kullarına zulm ü adavetle azgın olduğundan hakka da'vete muhtaç oldu. Binaenaleyh; ona gayet mülayim ve yumuşak söyleyin, hiddetini celbetmeyin ki sözünüzü dinlesin ve siz onun tezekkür edip delâilinizi tedkikle veyahut azab-ı İlâhîden havf ü haşyetle iman etmesini ümid ederek mübaşeret edin ki sa'yinizin semeresi olsun. Çünkü; imanını ümit etmezseniz sa'yetmezsiniz. Zalim ve gaddar olanların va'zda galîz söz kibr ü gururlarına dokunduğundan kabul etmemelerine sebep olur. Esna-yı nasihatta gayet mülayim söz ve tatlı lisan kabulünün şartından olduğuna işaret için bu âyette Cenab-ı Hak Firavun gibi bir zalim ve gaddara mülayim söylemelerini emretmiştir. Kâzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kavI-i eyyinle nıurad; menafnni beyan ve meşveret suretinde arz-ı keyfiyet etmek ve Firavun'a ta'zimi iş'âr eden künyeleriyle hitab etmektir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Firavun'un (Ebul Abbas), (Ebul Velîd) ve (Ebu Merre) gibi künyeleri olduğu cihetle bu künyelerle hitabı sevdiğinden bunlarla hitab olunması emir olmak ihtimali vardır. Maahâzâ mülâyemetle da'vet herhangi suretle olursa olsun suret-i katiyede lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü şiddetle da'vet; Firavun'un hamiyyet ve hamakatını tahrik edeceğinden ve Firavun'un Musa Aleyhisselâm'da bir hakk-ı terbiyesi olduğundan katı söz fayda getirmeyip belki zarar getireceğinden mülâyemetle da'vet etmelerini Vacip Tealâ tavsiye etmiştir. Bu âyette kelimesinden müstefad olan reca; Musa ve Harun Aleyhisselâm'a raci'dir. Vacip Tealâ'ya raci' değildir. Zira; Vacip Tealâ recadan ve sekten münezzehtir ve Firavun'un iman etmiyeceğini kafi surette bilirdi. Lâkin Firavun'un mazerete mecali olmasın ve «bana Resul göndermedin, gönderseydin iman ederdim» dememesi için da'vetini emir buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunan bir rivayete nazaran kelimesi Cenab-ı Haktan kafidir. Firavun'dan tezekkür ve haşyet vaki' oldu, imana mübaşeret etti velâkin garkolurken hal-i yeisde iman ettiği için kabul olunmamıştır. Bazı rivayette, Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın nasihatini dinleyip kabule meylettiğini (Hâmân) a söyleyince (Hâmân) «Ma'-bud iken abid ve âmirken memur mu olacaksın?» demekle Fira-vun'u imandan menetmiştir. Hülâsa; asilere nasihat etmek ve doğru yolu göstermek lâzım olduğu gibi hîn-i nasihatte gayet mülayim ve tatlı söylemek nasihatin te'sirinde meşrut ve emr-i tebliğde yorulmamak elzem ve Firavun'un tuğyanından dolayı nasihate muhtaç olduğu ve Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın Hakka davete memur oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:44

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a vermiş olduğu ni'metlerden dördüncüyü beyandan sonra beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Musa! Bizim sana lutf u ihsanımız çoktur, Ezcümle sen kendi kavminden bir kimseyle nfünazaa eden kıbtîyi —Fira-vun'un ekmekçisidir — bir tokatla katlettin. Firavun ve etbaı senin katline karar verdikten sonra Biz Azîmüşşân seni o katilden hasıl olan dünyevî ve uhrevî ğumum ve humûmdan kurtardık. Çünkü; âhirete müteallik olan cihetini biz affettiğimiz gibi dünyaya müteallik olan cihetini de Mısır'dan (Medyen) e hicrete müsaade etmekle Firavun'un zulmünden halâs ettik ve esnâ-yı hicretinde vatanından, ahbâb ve akrabandan ayrılmak, kemal-i havf ve endişe üzere yaya olarak yolda yürümek, yolda açlıktan hasıl olan zahmeti def için otlarla taayyüş etmek, nefsini âhara icarla koyun gütmek gibi enva-ı belâya ile seni mübtelâ kıldık ve (Medyen) e Şuayb Aleyhisselâm'ın himayesine isal ettik. Mısır'a sekiz veya on konak olan (Medyen) de on sene ikamet ettin. Sonra sen kırk yaşında ilimden ve maldan miktar-ı muayyen üzere geldin. Ya Musa! Veyahut senin hakkında sebkat eden kader üzerine geldin, ben de seni nefsime ihtiyar ettim, halife kıldım ki vahyimi hamil olarak kullarıma tebliğ ve esrarımı muhafaza etmekle beraber emrimi ve nehyimi beyan ve tarafımdan niyabetle onları irşâd ve doğru yola sevkedesin, ya Musa! Bil'esâle sen ve bittebî' biraderin Harun da'vanızın sıdkına delâlet eden mucizlerimizle, kudretimize delâlet eden âyetlerimizle gidin, vahyimizi tebliğde tarik-ı hakka davette asla yorulmayın ve her nerede olursanız benim zikrimi unutmayın, emr-i davette sa'y-i beliğle sa'yedin, ya Musa ve Harun ikiniz beraber bizim emrimizle suret-i seriada gidin Firavun'a. Zira Firavun; Habbına tekebbür ve kullarına zulm ü adavetle azgın olduğundan hakka da'vete muhtaç oldu. Binaenaleyh; ona gayet mülayim ve yumuşak söyleyin, hiddetini celbetmeyin ki sözünüzü dinlesin ve siz onun tezekkür edip delâilinizi tedkikle veyahut azab-ı İlâhîden havf ü haşyetle iman etmesini ümid ederek mübaşeret edin ki sa'yinizin semeresi olsun. Çünkü; imanını ümit etmezseniz sa'yetmezsiniz. Zalim ve gaddar olanların va'zda galîz söz kibr ü gururlarına dokunduğundan kabul etmemelerine sebep olur. Esna-yı nasihatta gayet mülayim söz ve tatlı lisan kabulünün şartından olduğuna işaret için bu âyette Cenab-ı Hak Firavun gibi bir zalim ve gaddara mülayim söylemelerini emretmiştir. Kâzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kavI-i eyyinle nıurad; menafnni beyan ve meşveret suretinde arz-ı keyfiyet etmek ve Firavun'a ta'zimi iş'âr eden künyeleriyle hitab etmektir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Firavun'un (Ebul Abbas), (Ebul Velîd) ve (Ebu Merre) gibi künyeleri olduğu cihetle bu künyelerle hitabı sevdiğinden bunlarla hitab olunması emir olmak ihtimali vardır. Maahâzâ mülâyemetle da'vet herhangi suretle olursa olsun suret-i katiyede lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü şiddetle da'vet; Firavun'un hamiyyet ve hamakatını tahrik edeceğinden ve Firavun'un Musa Aleyhisselâm'da bir hakk-ı terbiyesi olduğundan katı söz fayda getirmeyip belki zarar getireceğinden mülâyemetle da'vet etmelerini Vacip Tealâ tavsiye etmiştir. Bu âyette kelimesinden müstefad olan reca; Musa ve Harun Aleyhisselâm'a raci'dir. Vacip Tealâ'ya raci' değildir. Zira; Vacip Tealâ recadan ve sekten münezzehtir ve Firavun'un iman etmiyeceğini kafi surette bilirdi. Lâkin Firavun'un mazerete mecali olmasın ve «bana Resul göndermedin, gönderseydin iman ederdim» dememesi için da'vetini emir buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunan bir rivayete nazaran kelimesi Cenab-ı Haktan kafidir. Firavun'dan tezekkür ve haşyet vaki' oldu, imana mübaşeret etti velâkin garkolurken hal-i yeisde iman ettiği için kabul olunmamıştır. Bazı rivayette, Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın nasihatini dinleyip kabule meylettiğini (Hâmân) a söyleyince (Hâmân) «Ma'-bud iken abid ve âmirken memur mu olacaksın?» demekle Fira-vun'u imandan menetmiştir. Hülâsa; asilere nasihat etmek ve doğru yolu göstermek lâzım olduğu gibi hîn-i nasihatte gayet mülayim ve tatlı söylemek nasihatin te'sirinde meşrut ve emr-i tebliğde yorulmamak elzem ve Firavun'un tuğyanından dolayı nasihate muhtaç olduğu ve Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın Hakka davete memur oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:45

Vacip Tealâ Firavun'un daVet edilmesine dair vürud eden emr-i İlâhî üzerine Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın vaki' olan istirhamlarını beyan etmek üzere buyuruyor. ve kelâmına şunu da ilâve ederek dedi ki:

Tâhâ 20:46

Vacip Tealâ Firavun'un daVet edilmesine dair vürud eden emr-i İlâhî üzerine Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın vaki' olan istirhamlarını beyan etmek üzere buyuruyor. ve kelâmına şunu da ilâve ederek dedi ki:

Tâhâ 20:47

ve deyin ki: Yani; Biz Musa ve Harun'a, Firavun'a gidip da'vet etmelerini emredince onlar mukteza-yı beşeriyet Firavun'dan korkularına binaen bize iltica ederek dediler ki »Ey bizi envai ni'metleriyle terbiye eden Rabbımız! Firavun'un alelacele bize eziyet ve katletme-siyle ifrat edip da'vetimizi itmama müsaade etmemesinden veyahut senin zat-ı Ülûhiyetine lâyık olmadık şeyler isnadına azgınlık edip ve bize zulm ü udvanda haddini tecavüz etmesinden korkarız» demekle istirhamda bulundular. Onların bu ilticalarına karşı tesliye tarikıyla Vacip Tealâ dedi ki «Korkmayın. Zira; siz risaletinizin vazifesini eda ederken benim ilmim ve kudretim sizinle beraberdir. Hatta sizin ve onun kelâmını işitir, ahvalinizi görür ve bilirim. Her ne zaman size tuğyan etmek murad ederse biz onu meneder sizi zarardan muhafaza ederiz. Binaenaleyh; siz onun huzuruna varın, onun azametinden ve mehabetinden asla perva etmeyin. Kemâl-i şecaat ve salabetle deyin ki … diyerek kemal-i cür'et ve şecaatla Fi-ravun'u da'vete başlayın, Firavun'un şevketinden ve mehabetinden asla perva etmeyin» demekle Cenab-ı Hak Hz. Musa ve biraderi Harun'a emir verdi. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Vacip Tealâ'nın emrinden sonra Musa ve Harun Aleyhimesselâm'ın tekrar istirhâmâtta bulunmaları ve Firavun'dan havf ettiklerini beyan etmeleri, emr-i İlâhînin fevrî olmamasına delildir. Eğer fevrî olsa derhal imtisal ederler, emir üzerine söz söylemezlerdi. İfrat ile murad; Firavun'u, etbaının ve vükelâsının tahkik etmeden Musa ve Harun Aleyhiniesselâm'a azap etmeye sev-ketmeleridir. Resullerin da'vetini dinleyip hakikatini anlamadan azap ve eziyet etmeye sevkedecek kimselerdir? Ya şeytan veyahut kibr ü gururu ve riyasete muhabbeti olanlar veyahut Kıbtîden vü-kelâsıdır. Vacip Tealâ'nın ibtida leiynetle da'vet etmelerini emretmesine bu âyetteki gılzat münafî değildir. Zira; evvelen mülayemetle da'veti kabul etmeyip temerrüd edince saniyen gılzat etmek âdet olduğundan Firavun mülayemetle nasihati dinlemeyince gılzat ettiler. Bu âyette dört cihetle gılzat vardır: Birincisi; risalet da'vasında bulunmak Firavun'u ita-ata da'vet etmektir. Zira cümle reayanın kendine muti' olan padişahı itaata da'vet; elbette o padişah üzerine en ağır bir tekliftir. ikincisi; Benî İsrail'i yed-i zulmünden halâs etmesini teklif, mülkünde noksanı tekliftir. Çünkü; Firavun'un saltanatı her halde Benî İsrail'in bakasına muhtaç idi. Zira; bütün umur-u şak-kayı onlara gördürürdü. Üçüncüsü; Firavun'a «Benî İsrail'e azap etme» demeleridir. Çünkü; «Sen onlara azap etme» demek «Sen zalimsin; zulmü terket» demektir. Dördüncüsü; «Biz sana delille geldik» demek «Senin da'vana delilin yok» demektir. Bunların her cümlesi Firavun'u tekdir olduğundan gılzat manâsını müş'irdir. Ehl-i imanın hidayet olan tarik-ı Hakka ittiba' ettiklerinden her halde selâmette olacaklarına bu âyet delâlet ettiği gibi kâfirlerin zulmünden mü'minleri tahlîs etmek kâfirleri imana da'vet-ten ehem ve mukaddem olduğuna dahi delâlet eder. Zira Musa ve Harun Aleyhimesselâm'ın ilk teklifleri; Benî israil'in halâsları oldu. Eğer zalim yedinden mü'min-i mazlumu tahlis etmek mukaddem olmasaydı ibtidâen bunu teklif etmezlerdi. Bu âyette âyetle murad; cins-i mu'cize olup aza ve çoğa şamil olduğundan âyetin iki olmasına münafi değildir. Çünkü; "biz âyetle geldik» demek «mutlaka mu'cizeyle geldik» demektir.

Tâhâ 20:48

ve deyin ki: Yani; Biz Musa ve Harun'a, Firavun'a gidip da'vet etmelerini emredince onlar mukteza-yı beşeriyet Firavun'dan korkularına binaen bize iltica ederek dediler ki »Ey bizi envai ni'metleriyle terbiye eden Rabbımız! Firavun'un alelacele bize eziyet ve katletme-siyle ifrat edip da'vetimizi itmama müsaade etmemesinden veyahut senin zat-ı Ülûhiyetine lâyık olmadık şeyler isnadına azgınlık edip ve bize zulm ü udvanda haddini tecavüz etmesinden korkarız» demekle istirhamda bulundular. Onların bu ilticalarına karşı tesliye tarikıyla Vacip Tealâ dedi ki «Korkmayın. Zira; siz risaletinizin vazifesini eda ederken benim ilmim ve kudretim sizinle beraberdir. Hatta sizin ve onun kelâmını işitir, ahvalinizi görür ve bilirim. Her ne zaman size tuğyan etmek murad ederse biz onu meneder sizi zarardan muhafaza ederiz. Binaenaleyh; siz onun huzuruna varın, onun azametinden ve mehabetinden asla perva etmeyin. Kemâl-i şecaat ve salabetle deyin ki … diyerek kemal-i cür'et ve şecaatla Fi-ravun'u da'vete başlayın, Firavun'un şevketinden ve mehabetinden asla perva etmeyin» demekle Cenab-ı Hak Hz. Musa ve biraderi Harun'a emir verdi. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Vacip Tealâ'nın emrinden sonra Musa ve Harun Aleyhimesselâm'ın tekrar istirhâmâtta bulunmaları ve Firavun'dan havf ettiklerini beyan etmeleri, emr-i İlâhînin fevrî olmamasına delildir. Eğer fevrî olsa derhal imtisal ederler, emir üzerine söz söylemezlerdi. İfrat ile murad; Firavun'u, etbaının ve vükelâsının tahkik etmeden Musa ve Harun Aleyhiniesselâm'a azap etmeye sev-ketmeleridir. Resullerin da'vetini dinleyip hakikatini anlamadan azap ve eziyet etmeye sevkedecek kimselerdir? Ya şeytan veyahut kibr ü gururu ve riyasete muhabbeti olanlar veyahut Kıbtîden vü-kelâsıdır. Vacip Tealâ'nın ibtida leiynetle da'vet etmelerini emretmesine bu âyetteki gılzat münafî değildir. Zira; evvelen mülayemetle da'veti kabul etmeyip temerrüd edince saniyen gılzat etmek âdet olduğundan Firavun mülayemetle nasihati dinlemeyince gılzat ettiler. Bu âyette dört cihetle gılzat vardır: Birincisi; risalet da'vasında bulunmak Firavun'u ita-ata da'vet etmektir. Zira cümle reayanın kendine muti' olan padişahı itaata da'vet; elbette o padişah üzerine en ağır bir tekliftir. ikincisi; Benî İsrail'i yed-i zulmünden halâs etmesini teklif, mülkünde noksanı tekliftir. Çünkü; Firavun'un saltanatı her halde Benî İsrail'in bakasına muhtaç idi. Zira; bütün umur-u şak-kayı onlara gördürürdü. Üçüncüsü; Firavun'a «Benî İsrail'e azap etme» demeleridir. Çünkü; «Sen onlara azap etme» demek «Sen zalimsin; zulmü terket» demektir. Dördüncüsü; «Biz sana delille geldik» demek «Senin da'vana delilin yok» demektir. Bunların her cümlesi Firavun'u tekdir olduğundan gılzat manâsını müş'irdir. Ehl-i imanın hidayet olan tarik-ı Hakka ittiba' ettiklerinden her halde selâmette olacaklarına bu âyet delâlet ettiği gibi kâfirlerin zulmünden mü'minleri tahlîs etmek kâfirleri imana da'vet-ten ehem ve mukaddem olduğuna dahi delâlet eder. Zira Musa ve Harun Aleyhimesselâm'ın ilk teklifleri; Benî israil'in halâsları oldu. Eğer zalim yedinden mü'min-i mazlumu tahlis etmek mukaddem olmasaydı ibtidâen bunu teklif etmezlerdi. Bu âyette âyetle murad; cins-i mu'cize olup aza ve çoğa şamil olduğundan âyetin iki olmasına münafi değildir. Çünkü; "biz âyetle geldik» demek «mutlaka mu'cizeyle geldik» demektir.

Tâhâ 20:49

Vacip Tealâ Musa ve Harun Aleyhimesselâm «Biz senin Rab-bın tarafından Resulleriz» deyince Firavun'un' kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm'ın da'veti üzerine Firavun istihza tarikıyla «Sizin Rabbıniz kimdir? Ya Musa!» dedi, «Benî İsrail'in benim elimden kurtulmasını emreden ve sizi resul gönderen nasıl zattır? Ben sizin için benden başka bir Rab olduğunu bilmiyorum» demekle mukabelede bulunması üzerine Musa Aleyhisselâm «Bizim Rabbımız şol zat-ı şeriftir ki her şeyin suretini, şeklini ve kemaline delâlet eden kıyafetini verdi. Her salâhını kendisiyle beraber halketti ki o şey ne ile hayatını imrar edecekse onun esbabını yedine teslim ettikten sonra o âlât ü edevatı mâhulika lehinde istimale hidayette kıldı, yolunu gösterdi, rahat edecek cihetlerini ilham tarikıyla tarif etti» demekle Firavun'u ilzam ve iskât etti. Firavun «Madem ki her şey Rabbın Tealâ'nm elinde olunca bundan evvel helak olup giden ümem-i maziyenin halleri ne oldu? Senin emsaline ittibâ ile hidayette midirler? Yoksa hava ve heveslerine ittibâ ile dalâlette midirler-?» dedi. Firavun'un bu sualine karşı Musa Aleyhisselâm «Ümem-i maziyenin halleri benim Rab-bım indinde levh-i mahfuzda mevcuttur, ben onu bilmiyorum. Zira; ben de senin gibi bir âciz kulum. Allah'ın bana haber verdiğini sana haber~ veririm, Allah'ın haber vermediğini bilmem ki, haber vereyim. Zira; Rabbım hiç bir şeyde hata etmediği gibi onların hallerini de unutmaz» dedi. Her ne kadar Firavun ikisine hitab etmişse de Hz. Musa aslolup Harun veziri olduğu için hitabını Musa'ya tahsis etmiştir. Yahut Harun Aleynisselâm'm lisanında olan fesahattan ilzam edemiyeceğini bilerek Musa Aleyhisselâm'ın lisanında olan rekâketten bilistifade ilzam ederim ümidine binaen Musa'yı hitabında tahsis ettiği Kâzi'nin cümle-i beyanatmdandır. Bu âyet-i Celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile batıl itikat sahibinin kelâmını dinlemek lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; Musa Aleyhisselâm Firavun gibi bir mübtılın sualini dinledi ve de-lâil-i kafiyeyle cevap verdi. Firavun; sanii münkir olan dehrîler-den midir, yahut illet-i mucibeye kaail olan felâsifeden midir, yahut sâniin vücudunu bilir velâkin inaden ve istikbâren inkâr edenlerden midir, yahut hulûliye" taifesinden midir? İhtilâf varsa da ekser ayâtın delâleti sâniin vücudunu bilip teannüden inkâr edenlerden olmasıdır. Musa Aleyhisselâm'in cevabı; kemal-i belagat ve fesahat üzere müştenıil olduğu gibi ihtisarla beraber cemi mevcudatın esrarını, ahvalini, nıeratibini ve her birinin bir mucide muhtaç olduğunu icmalen beyanda kâfidir. Çünkü; her şeyin bidaye-i hilkatine işaret buyurduğu gibi nihayeten o hilkatlerini isti'mâl-lerine Cenab-ı Hakkın hidayette kıldığını dahi beyan buyurdu ki inkârı gayr-ı kaabildir. Zira; arının yapmış olduğu evleri ve sineklerin menafilerini teharrisini gören bu hidayeti inkâra elbette cür'et edemez. Maahazâ Vacip Tealâ her hayvanın me'kûlât ve meşrubatım tarz-ı maişetine muvafık olarak halkettiği gibi onlarla intifam usulünü hepsine bildirmekle hidayette kıldı ki henüz dünyaya gelmiş olan bir sabinin ağzıyla anasının memesini aradığı herkesçe meydanda bir hakikattir. Buysa ancak hidayet-i İlâhîyey-ledir, yoksa valide ve pederinin terbiyesiyle değildir. Musa Aleyhisselâm, Vacip Tealâ'nın kuvvet ve kudretini beyan edince Firavun kurun-u ulanın halinden sual ile onları taklid ettiğine işaret etti ve bu sualden maksadı; Ya Musa! Eğer senin dediğin gibi senin Rabbmda kuvvet olsa ümem-i maziye bundan gaflet etmezlerdi demek istemiştir. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın delâilinin kuvvet ve metanetini görünce 'daha ziyade delâil zikriy-le halkın zihnine yerleştireceğini fehmetmesi üzerine nâsm zihnini tağlît etmek için bahsi kurûn-u maziye hikâyesine kalbetmek istemiştir. Fakat Musa Aleyhisselâm bu sualin risalete 'tealluku olmayıp kurun-u ulanın halini bilmek Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu beyanla sadedin harici olduğunu Firavun'a tefhim ile terzil etmiştir.

Tâhâ 20:50

Vacip Tealâ Musa ve Harun Aleyhimesselâm «Biz senin Rab-bın tarafından Resulleriz» deyince Firavun'un' kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm'ın da'veti üzerine Firavun istihza tarikıyla «Sizin Rabbıniz kimdir? Ya Musa!» dedi, «Benî İsrail'in benim elimden kurtulmasını emreden ve sizi resul gönderen nasıl zattır? Ben sizin için benden başka bir Rab olduğunu bilmiyorum» demekle mukabelede bulunması üzerine Musa Aleyhisselâm «Bizim Rabbımız şol zat-ı şeriftir ki her şeyin suretini, şeklini ve kemaline delâlet eden kıyafetini verdi. Her salâhını kendisiyle beraber halketti ki o şey ne ile hayatını imrar edecekse onun esbabını yedine teslim ettikten sonra o âlât ü edevatı mâhulika lehinde istimale hidayette kıldı, yolunu gösterdi, rahat edecek cihetlerini ilham tarikıyla tarif etti» demekle Firavun'u ilzam ve iskât etti. Firavun «Madem ki her şey Rabbın Tealâ'nm elinde olunca bundan evvel helak olup giden ümem-i maziyenin halleri ne oldu? Senin emsaline ittibâ ile hidayette midirler? Yoksa hava ve heveslerine ittibâ ile dalâlette midirler-?» dedi. Firavun'un bu sualine karşı Musa Aleyhisselâm «Ümem-i maziyenin halleri benim Rab-bım indinde levh-i mahfuzda mevcuttur, ben onu bilmiyorum. Zira; ben de senin gibi bir âciz kulum. Allah'ın bana haber verdiğini sana haber~ veririm, Allah'ın haber vermediğini bilmem ki, haber vereyim. Zira; Rabbım hiç bir şeyde hata etmediği gibi onların hallerini de unutmaz» dedi. Her ne kadar Firavun ikisine hitab etmişse de Hz. Musa aslolup Harun veziri olduğu için hitabını Musa'ya tahsis etmiştir. Yahut Harun Aleynisselâm'm lisanında olan fesahattan ilzam edemiyeceğini bilerek Musa Aleyhisselâm'ın lisanında olan rekâketten bilistifade ilzam ederim ümidine binaen Musa'yı hitabında tahsis ettiği Kâzi'nin cümle-i beyanatmdandır. Bu âyet-i Celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile batıl itikat sahibinin kelâmını dinlemek lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; Musa Aleyhisselâm Firavun gibi bir mübtılın sualini dinledi ve de-lâil-i kafiyeyle cevap verdi. Firavun; sanii münkir olan dehrîler-den midir, yahut illet-i mucibeye kaail olan felâsifeden midir, yahut sâniin vücudunu bilir velâkin inaden ve istikbâren inkâr edenlerden midir, yahut hulûliye" taifesinden midir? İhtilâf varsa da ekser ayâtın delâleti sâniin vücudunu bilip teannüden inkâr edenlerden olmasıdır. Musa Aleyhisselâm'in cevabı; kemal-i belagat ve fesahat üzere müştenıil olduğu gibi ihtisarla beraber cemi mevcudatın esrarını, ahvalini, nıeratibini ve her birinin bir mucide muhtaç olduğunu icmalen beyanda kâfidir. Çünkü; her şeyin bidaye-i hilkatine işaret buyurduğu gibi nihayeten o hilkatlerini isti'mâl-lerine Cenab-ı Hakkın hidayette kıldığını dahi beyan buyurdu ki inkârı gayr-ı kaabildir. Zira; arının yapmış olduğu evleri ve sineklerin menafilerini teharrisini gören bu hidayeti inkâra elbette cür'et edemez. Maahazâ Vacip Tealâ her hayvanın me'kûlât ve meşrubatım tarz-ı maişetine muvafık olarak halkettiği gibi onlarla intifam usulünü hepsine bildirmekle hidayette kıldı ki henüz dünyaya gelmiş olan bir sabinin ağzıyla anasının memesini aradığı herkesçe meydanda bir hakikattir. Buysa ancak hidayet-i İlâhîyey-ledir, yoksa valide ve pederinin terbiyesiyle değildir. Musa Aleyhisselâm, Vacip Tealâ'nın kuvvet ve kudretini beyan edince Firavun kurun-u ulanın halinden sual ile onları taklid ettiğine işaret etti ve bu sualden maksadı; Ya Musa! Eğer senin dediğin gibi senin Rabbmda kuvvet olsa ümem-i maziye bundan gaflet etmezlerdi demek istemiştir. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın delâilinin kuvvet ve metanetini görünce 'daha ziyade delâil zikriy-le halkın zihnine yerleştireceğini fehmetmesi üzerine nâsm zihnini tağlît etmek için bahsi kurûn-u maziye hikâyesine kalbetmek istemiştir. Fakat Musa Aleyhisselâm bu sualin risalete 'tealluku olmayıp kurun-u ulanın halini bilmek Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu beyanla sadedin harici olduğunu Firavun'a tefhim ile terzil etmiştir.

Tâhâ 20:51

Vacip Tealâ Musa ve Harun Aleyhimesselâm «Biz senin Rab-bın tarafından Resulleriz» deyince Firavun'un' kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm'ın da'veti üzerine Firavun istihza tarikıyla «Sizin Rabbıniz kimdir? Ya Musa!» dedi, «Benî İsrail'in benim elimden kurtulmasını emreden ve sizi resul gönderen nasıl zattır? Ben sizin için benden başka bir Rab olduğunu bilmiyorum» demekle mukabelede bulunması üzerine Musa Aleyhisselâm «Bizim Rabbımız şol zat-ı şeriftir ki her şeyin suretini, şeklini ve kemaline delâlet eden kıyafetini verdi. Her salâhını kendisiyle beraber halketti ki o şey ne ile hayatını imrar edecekse onun esbabını yedine teslim ettikten sonra o âlât ü edevatı mâhulika lehinde istimale hidayette kıldı, yolunu gösterdi, rahat edecek cihetlerini ilham tarikıyla tarif etti» demekle Firavun'u ilzam ve iskât etti. Firavun «Madem ki her şey Rabbın Tealâ'nm elinde olunca bundan evvel helak olup giden ümem-i maziyenin halleri ne oldu? Senin emsaline ittibâ ile hidayette midirler? Yoksa hava ve heveslerine ittibâ ile dalâlette midirler-?» dedi. Firavun'un bu sualine karşı Musa Aleyhisselâm «Ümem-i maziyenin halleri benim Rab-bım indinde levh-i mahfuzda mevcuttur, ben onu bilmiyorum. Zira; ben de senin gibi bir âciz kulum. Allah'ın bana haber verdiğini sana haber~ veririm, Allah'ın haber vermediğini bilmem ki, haber vereyim. Zira; Rabbım hiç bir şeyde hata etmediği gibi onların hallerini de unutmaz» dedi. Her ne kadar Firavun ikisine hitab etmişse de Hz. Musa aslolup Harun veziri olduğu için hitabını Musa'ya tahsis etmiştir. Yahut Harun Aleynisselâm'm lisanında olan fesahattan ilzam edemiyeceğini bilerek Musa Aleyhisselâm'ın lisanında olan rekâketten bilistifade ilzam ederim ümidine binaen Musa'yı hitabında tahsis ettiği Kâzi'nin cümle-i beyanatmdandır. Bu âyet-i Celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile batıl itikat sahibinin kelâmını dinlemek lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; Musa Aleyhisselâm Firavun gibi bir mübtılın sualini dinledi ve de-lâil-i kafiyeyle cevap verdi. Firavun; sanii münkir olan dehrîler-den midir, yahut illet-i mucibeye kaail olan felâsifeden midir, yahut sâniin vücudunu bilir velâkin inaden ve istikbâren inkâr edenlerden midir, yahut hulûliye" taifesinden midir? İhtilâf varsa da ekser ayâtın delâleti sâniin vücudunu bilip teannüden inkâr edenlerden olmasıdır. Musa Aleyhisselâm'in cevabı; kemal-i belagat ve fesahat üzere müştenıil olduğu gibi ihtisarla beraber cemi mevcudatın esrarını, ahvalini, nıeratibini ve her birinin bir mucide muhtaç olduğunu icmalen beyanda kâfidir. Çünkü; her şeyin bidaye-i hilkatine işaret buyurduğu gibi nihayeten o hilkatlerini isti'mâl-lerine Cenab-ı Hakkın hidayette kıldığını dahi beyan buyurdu ki inkârı gayr-ı kaabildir. Zira; arının yapmış olduğu evleri ve sineklerin menafilerini teharrisini gören bu hidayeti inkâra elbette cür'et edemez. Maahazâ Vacip Tealâ her hayvanın me'kûlât ve meşrubatım tarz-ı maişetine muvafık olarak halkettiği gibi onlarla intifam usulünü hepsine bildirmekle hidayette kıldı ki henüz dünyaya gelmiş olan bir sabinin ağzıyla anasının memesini aradığı herkesçe meydanda bir hakikattir. Buysa ancak hidayet-i İlâhîyey-ledir, yoksa valide ve pederinin terbiyesiyle değildir. Musa Aleyhisselâm, Vacip Tealâ'nın kuvvet ve kudretini beyan edince Firavun kurun-u ulanın halinden sual ile onları taklid ettiğine işaret etti ve bu sualden maksadı; Ya Musa! Eğer senin dediğin gibi senin Rabbmda kuvvet olsa ümem-i maziye bundan gaflet etmezlerdi demek istemiştir. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın delâilinin kuvvet ve metanetini görünce 'daha ziyade delâil zikriy-le halkın zihnine yerleştireceğini fehmetmesi üzerine nâsm zihnini tağlît etmek için bahsi kurûn-u maziye hikâyesine kalbetmek istemiştir. Fakat Musa Aleyhisselâm bu sualin risalete 'tealluku olmayıp kurun-u ulanın halini bilmek Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu beyanla sadedin harici olduğunu Firavun'a tefhim ile terzil etmiştir.

Tâhâ 20:52

Vacip Tealâ Musa ve Harun Aleyhimesselâm «Biz senin Rab-bın tarafından Resulleriz» deyince Firavun'un' kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm'ın da'veti üzerine Firavun istihza tarikıyla «Sizin Rabbıniz kimdir? Ya Musa!» dedi, «Benî İsrail'in benim elimden kurtulmasını emreden ve sizi resul gönderen nasıl zattır? Ben sizin için benden başka bir Rab olduğunu bilmiyorum» demekle mukabelede bulunması üzerine Musa Aleyhisselâm «Bizim Rabbımız şol zat-ı şeriftir ki her şeyin suretini, şeklini ve kemaline delâlet eden kıyafetini verdi. Her salâhını kendisiyle beraber halketti ki o şey ne ile hayatını imrar edecekse onun esbabını yedine teslim ettikten sonra o âlât ü edevatı mâhulika lehinde istimale hidayette kıldı, yolunu gösterdi, rahat edecek cihetlerini ilham tarikıyla tarif etti» demekle Firavun'u ilzam ve iskât etti. Firavun «Madem ki her şey Rabbın Tealâ'nm elinde olunca bundan evvel helak olup giden ümem-i maziyenin halleri ne oldu? Senin emsaline ittibâ ile hidayette midirler? Yoksa hava ve heveslerine ittibâ ile dalâlette midirler-?» dedi. Firavun'un bu sualine karşı Musa Aleyhisselâm «Ümem-i maziyenin halleri benim Rab-bım indinde levh-i mahfuzda mevcuttur, ben onu bilmiyorum. Zira; ben de senin gibi bir âciz kulum. Allah'ın bana haber verdiğini sana haber~ veririm, Allah'ın haber vermediğini bilmem ki, haber vereyim. Zira; Rabbım hiç bir şeyde hata etmediği gibi onların hallerini de unutmaz» dedi. Her ne kadar Firavun ikisine hitab etmişse de Hz. Musa aslolup Harun veziri olduğu için hitabını Musa'ya tahsis etmiştir. Yahut Harun Aleynisselâm'm lisanında olan fesahattan ilzam edemiyeceğini bilerek Musa Aleyhisselâm'ın lisanında olan rekâketten bilistifade ilzam ederim ümidine binaen Musa'yı hitabında tahsis ettiği Kâzi'nin cümle-i beyanatmdandır. Bu âyet-i Celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile batıl itikat sahibinin kelâmını dinlemek lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; Musa Aleyhisselâm Firavun gibi bir mübtılın sualini dinledi ve de-lâil-i kafiyeyle cevap verdi. Firavun; sanii münkir olan dehrîler-den midir, yahut illet-i mucibeye kaail olan felâsifeden midir, yahut sâniin vücudunu bilir velâkin inaden ve istikbâren inkâr edenlerden midir, yahut hulûliye" taifesinden midir? İhtilâf varsa da ekser ayâtın delâleti sâniin vücudunu bilip teannüden inkâr edenlerden olmasıdır. Musa Aleyhisselâm'in cevabı; kemal-i belagat ve fesahat üzere müştenıil olduğu gibi ihtisarla beraber cemi mevcudatın esrarını, ahvalini, nıeratibini ve her birinin bir mucide muhtaç olduğunu icmalen beyanda kâfidir. Çünkü; her şeyin bidaye-i hilkatine işaret buyurduğu gibi nihayeten o hilkatlerini isti'mâl-lerine Cenab-ı Hakkın hidayette kıldığını dahi beyan buyurdu ki inkârı gayr-ı kaabildir. Zira; arının yapmış olduğu evleri ve sineklerin menafilerini teharrisini gören bu hidayeti inkâra elbette cür'et edemez. Maahazâ Vacip Tealâ her hayvanın me'kûlât ve meşrubatım tarz-ı maişetine muvafık olarak halkettiği gibi onlarla intifam usulünü hepsine bildirmekle hidayette kıldı ki henüz dünyaya gelmiş olan bir sabinin ağzıyla anasının memesini aradığı herkesçe meydanda bir hakikattir. Buysa ancak hidayet-i İlâhîyey-ledir, yoksa valide ve pederinin terbiyesiyle değildir. Musa Aleyhisselâm, Vacip Tealâ'nın kuvvet ve kudretini beyan edince Firavun kurun-u ulanın halinden sual ile onları taklid ettiğine işaret etti ve bu sualden maksadı; Ya Musa! Eğer senin dediğin gibi senin Rabbmda kuvvet olsa ümem-i maziye bundan gaflet etmezlerdi demek istemiştir. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın delâilinin kuvvet ve metanetini görünce 'daha ziyade delâil zikriy-le halkın zihnine yerleştireceğini fehmetmesi üzerine nâsm zihnini tağlît etmek için bahsi kurûn-u maziye hikâyesine kalbetmek istemiştir. Fakat Musa Aleyhisselâm bu sualin risalete 'tealluku olmayıp kurun-u ulanın halini bilmek Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu beyanla sadedin harici olduğunu Firavun'a tefhim ile terzil etmiştir.

Tâhâ 20:53

Vacip Tealâ, Musa Aleyhisselâm, Firavun'un sualine cevaptan sonra delilini takviyeye avdet ettiğini alâtarik il hikâye beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; bazıları insanın, bazıları da hayvanât-ı sairenin menafiine elverişlidir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile insanın ekser rızkı hayvanâtın sa'yi ile husule geldiğinden hayvanâtın rızkı dahi insanların rızkı cümlesinden olduğu halde hayvanların rızkı insanların rızkının gayrıdır. Zira; onların rızkı insanın rızkına muhaliftir. Binaenaleyh; insanla hayvanat-ı sairenin rızkı beyninde iştirak yoktur. Otların bir topraktan muhtelif suret ve heyette ve taam ü lezzette zuhur etmesi fail-i muhtarın vücuduna ve kudret-i kânıilesi-ne delâlet eder. Zira; Tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiat eseri olsa renk, şekil ve- tad bakımından bir olması lâzım gelirdi. Çünkü; tabiatın iktizası değişmez, iktizayı tabiat neyse o minval üzere olmak icabederdi. Şu halde muhtelif surette zuhur etmesi fail-i muhtarın icadı ve ihtiyarıyla olduğuna delil-i kâfidir. Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyet cümlesine varıncaya kadar Hz. Musa'nın kelâmı ve Firavun'a ikinci bir cevabı olduğu gibi dünya yüzünde yolların insanlar hakkında pek büyük ni'met olduğunu dahi beyan etmiştir. Şu halde bu ni'metin şükrünü edâ; o yollarda insanlara ve hayvanlara eza verecek, mürur u ubûra mani' olacak arızaları kaldırmak ve rahatla gidip gelmeye elverir surette tamir etmek ve insanlara suhulet göstermekle olacağından yolların imarı insanlar için bir vazife-i mühimme olduğu beyan olunmuştur. Otların ve ağaçların bazısı bazısıyla izdivaç, ve zevç, zevce gibi birbirine mukarin olduğundan ezvâç denilmiştir. Meselâ hurma ağacının erkeği dişisiyle ve ke-zalik incir ağacının erkeğinin tohumundan aşılanmayınca meyve vermediği erbabına malûmdur. Şu halde nebatatta dahi izdivaç müşahade olunduğu münker değildir. Otların ve ağaçların her birinden maksat menfeat ve garaz başka başka olduğundan nebatatı; müteferrik yani dağınık manâsına olan şettâ ile tavsif buyurmuştur.

Tâhâ 20:54

Vacip Tealâ yağmur sularıyla halkettiğini beyan ettikten sonra nebatattan maksadı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz Azîmüşşân size «nebatatın meyve ve hububatından size lâyık olanını yiyin ve hayvanatınızı otlatın» diyerek "izin verici ve mubah kılıcı olduğumuz halde enva-ı nebatatı ihraç etmekle sizin muhtaç olduğunuz zaman yemenize ve hayvanlarınıza yem etmenize müsaade ettik. Çünkü; hayvanlarınızın etinden, yününden ve üzerine binip seyr ü sefer etmenizden intifa ve istirahat ettiğiniz için onların -maişetleri sizin üzerinize lâzım olduğu cihetle suhulet olmak üzere onları otlatmanıza mezun kıldık ki şu ni'met-lerimize şükredesiniz. Zira; bunların cümlesinde akl ü iz'ân sahihleri için sâniin kudretine vazıh deliller vardır ki erbab:ı basiret onların her birinden,ibret alır. Müteferrik otları menfeatleriniz için halk ettiğimizi görünce alâ tarîk-il cezim bilirsiniz ki sizi ib-tidâen pederiniz Âdem- Aleyhisselâm, itibariyle topraktan halkettik ve hayat-ı dünyanızı ifna ettikten sonra tekrar toprağa iade ve tâ-re-i uhrâda hesap ve ceza için yevm-i kıyamette tekrar kabrinizden ihraç ederiz. İnsanın topraktan halkolunduğunu beyanla Firavun'u tevazua da'vet ve ülûhiyetle onun beyninde münasebet olmadığına tenbih ile kibr ü gururdan feragat etmesi kendisine tavsiye olunmakla kibrin esre-i hamakat olduğu beyan olunmuştur. İnsanın topraktan halkolunması Âdem (A.S.) itibariyledir, yahut Tefsir-i Medarik'-te beyan olunduğu veçhile insan nutfeden, nutfe de gıdadan, gıda da topraktan tehassül ettiği için insan topraktan denilmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu ve bundan evvelki âyette Firavun'u insafa ve hakkı kabule da'vet edecek ve Fira-vun'un zilletini kendine bildirecek azîm ni'metİerden bahsolunduğu gibi Firavun'un hamakatına dahi işaret olunmuştur. Çünkü iradesini hidayete sarfetmediği için ihtida edememiştir. Cenab-ı Hak bu âyette arzın nıenafi-i adidesini beyan buyurdu ki insanlara döşek olmak, arz üzerinde yollar açmak, enva-ı ne-bâtâtı icad etmek, insanlara, hayvanlarına yem ve rızık .kılmak, ibtidâen insanların arzdan halkolunmaları ve vefatlarında arza rü-cu' ile mahall-i istirahatları olması arzın menafiindedir. Hatta me- nafi-i kesiresi olduğundan Resulullah buyurmuştur. Yani; «Toprağa iyilik edin. Toprak size iyilik edici» manasınadır ki çekip dikmek, yiyip içmek suretiyle arzın menafimden intifa' edin» demektir.

Tâhâ 20:55

Vacip Tealâ yağmur sularıyla halkettiğini beyan ettikten sonra nebatattan maksadı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz Azîmüşşân size «nebatatın meyve ve hububatından size lâyık olanını yiyin ve hayvanatınızı otlatın» diyerek "izin verici ve mubah kılıcı olduğumuz halde enva-ı nebatatı ihraç etmekle sizin muhtaç olduğunuz zaman yemenize ve hayvanlarınıza yem etmenize müsaade ettik. Çünkü; hayvanlarınızın etinden, yününden ve üzerine binip seyr ü sefer etmenizden intifa ve istirahat ettiğiniz için onların -maişetleri sizin üzerinize lâzım olduğu cihetle suhulet olmak üzere onları otlatmanıza mezun kıldık ki şu ni'met-lerimize şükredesiniz. Zira; bunların cümlesinde akl ü iz'ân sahihleri için sâniin kudretine vazıh deliller vardır ki erbab:ı basiret onların her birinden,ibret alır. Müteferrik otları menfeatleriniz için halk ettiğimizi görünce alâ tarîk-il cezim bilirsiniz ki sizi ib-tidâen pederiniz Âdem- Aleyhisselâm, itibariyle topraktan halkettik ve hayat-ı dünyanızı ifna ettikten sonra tekrar toprağa iade ve tâ-re-i uhrâda hesap ve ceza için yevm-i kıyamette tekrar kabrinizden ihraç ederiz. İnsanın topraktan halkolunduğunu beyanla Firavun'u tevazua da'vet ve ülûhiyetle onun beyninde münasebet olmadığına tenbih ile kibr ü gururdan feragat etmesi kendisine tavsiye olunmakla kibrin esre-i hamakat olduğu beyan olunmuştur. İnsanın topraktan halkolunması Âdem (A.S.) itibariyledir, yahut Tefsir-i Medarik'-te beyan olunduğu veçhile insan nutfeden, nutfe de gıdadan, gıda da topraktan tehassül ettiği için insan topraktan denilmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu ve bundan evvelki âyette Firavun'u insafa ve hakkı kabule da'vet edecek ve Fira-vun'un zilletini kendine bildirecek azîm ni'metİerden bahsolunduğu gibi Firavun'un hamakatına dahi işaret olunmuştur. Çünkü iradesini hidayete sarfetmediği için ihtida edememiştir. Cenab-ı Hak bu âyette arzın nıenafi-i adidesini beyan buyurdu ki insanlara döşek olmak, arz üzerinde yollar açmak, enva-ı ne-bâtâtı icad etmek, insanlara, hayvanlarına yem ve rızık .kılmak, ibtidâen insanların arzdan halkolunmaları ve vefatlarında arza rü-cu' ile mahall-i istirahatları olması arzın menafiindedir. Hatta me- nafi-i kesiresi olduğundan Resulullah buyurmuştur. Yani; «Toprağa iyilik edin. Toprak size iyilik edici» manasınadır ki çekip dikmek, yiyip içmek suretiyle arzın menafimden intifa' edin» demektir.

Tâhâ 20:56

Vacip Tealâ Firavün'a Hz. Musa'yı gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un inad ve istikbâr edip görmüş olduğu âyetlerin küllisini tekzibe cür'et ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.. Firavun bu sözleriyle Hz. Musa'dan mu-ahade talebinde bulundu. Yani;' biz Musa ve biraderi Harun'u resul olarak Firavun'a gönderdik. Onlar Firavun'u hakka da'vet ettiler ve zat-i ülûhiye-time kasem ederim ki resuller vasıtasıyla biz Firavun'a ve kavmine Resullerimizin sıdkına delâlet eden Asâ, yedi beyzâ ve bunların müştemil olduğu alâmât-ı saire gibi âyetlerimizi ve mu'cizele-rimizi muhakkak gösterdik. Fakat Firavun kenıal-i kibr ü gururundan âyetlerimizin küllisini tekzible hakkı kabul edip iman etmekten imtina' ile âyetlere «sihirdir» demeye kadar cür'et etti, tekzibin keyfiyetini beyan ve halkın tağlitle vicdanlarını celbetmelc üzere dedi ki «Ya Musa! Diyar-ı gurbette şeyâtin-i ümmetten te-allüm ettiğin sihrinle bizi uzun müddettir malik olduğumuz Mısır arazisinden çıkarmak ve kendin malik olmak mı istersin? Bize bunun için mi geldin? Bizim kuvvet ve kudretimizi görmüyor musun? Bizim bu kadar şevketimizle malik, olduğumuz memleketimizden çıkarmaya nasıl cür'et edersin? Madem ki sihirle bize galebe etmek istiyorsun. Elbette biz -de senin sihrinin mislini getirir, sana galebe ederiz. Biz mislini getirecek olunca sen bizimle kendi beyninde bir vakit tayin et ki biz ve sen asla hulf etmiyelim. O vakitte bir düz ve i'vicâcsız ve beynimizde müsavaat üzere bir mekânda bulunalım, herkes hünerini orada icra etsin ki haklı ve haksız belli olsun» demekle Musa Aleyhisselâm'ı mukaveleye da'vet etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Firavun, Hz. Musa'nın celâdetini görünce kavmine karşı kendinin zilletini bildirmemek için Muşa Aleyhisselâm'm da'veti hafi olmayıp belki maksadı ahaliyi memleketlerinden çıkarmak ve getirdiği mu'cizenin sihirden ibaret olduğunu beyanla kavminin gayret-i cahiliyelerini tahrike çalışmak ve Musa Aleyhisselâm'm da'vası muhal olduğunu beyanla müdafaa için kavmine cesaret vermek istemiştir. «Düz bir mahalde bulunalım ki iki tarafın hünerini herkes görsün, kimsenin şüphesi kalmasın, o mekân, mesafede size ve bize müsavi olmakla her iki taraf o mekâna razı olalım ki mekân hususunda aramızda niza' olmasın» demektir. Bu âyette Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun'un; Musa Aley-hisselâm'dan korktuğuna ve muhik olduğunu bildiğine delil vardır. Zira «Sen bizi mülkümüzden çıkarmak için mi geldin?» demek; mülkünden korktuğuna delâlet eder. Zira; Firavun'un zu'mu gibi eğer bir sahir olsa mülkünden ihraç edemez. Zamanın ve mekânın ta'ymirü Musa Aleyhisselâm'a havale etmesi de şaşkınlığına delâlet eder. Çünkü; kendi saltanat ve şevket sahibi ve reis-i hükümet bir padişah olduğu halde hakir gördüğü bir hasmına muha-samanın zamanını ve mekânını ta'yinini havale etmesi şaşkınlık eseridir.

Tâhâ 20:57

Vacip Tealâ Firavün'a Hz. Musa'yı gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un inad ve istikbâr edip görmüş olduğu âyetlerin küllisini tekzibe cür'et ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.. Firavun bu sözleriyle Hz. Musa'dan mu-ahade talebinde bulundu. Yani;' biz Musa ve biraderi Harun'u resul olarak Firavun'a gönderdik. Onlar Firavun'u hakka da'vet ettiler ve zat-i ülûhiye-time kasem ederim ki resuller vasıtasıyla biz Firavun'a ve kavmine Resullerimizin sıdkına delâlet eden Asâ, yedi beyzâ ve bunların müştemil olduğu alâmât-ı saire gibi âyetlerimizi ve mu'cizele-rimizi muhakkak gösterdik. Fakat Firavun kenıal-i kibr ü gururundan âyetlerimizin küllisini tekzible hakkı kabul edip iman etmekten imtina' ile âyetlere «sihirdir» demeye kadar cür'et etti, tekzibin keyfiyetini beyan ve halkın tağlitle vicdanlarını celbetmelc üzere dedi ki «Ya Musa! Diyar-ı gurbette şeyâtin-i ümmetten te-allüm ettiğin sihrinle bizi uzun müddettir malik olduğumuz Mısır arazisinden çıkarmak ve kendin malik olmak mı istersin? Bize bunun için mi geldin? Bizim kuvvet ve kudretimizi görmüyor musun? Bizim bu kadar şevketimizle malik, olduğumuz memleketimizden çıkarmaya nasıl cür'et edersin? Madem ki sihirle bize galebe etmek istiyorsun. Elbette biz -de senin sihrinin mislini getirir, sana galebe ederiz. Biz mislini getirecek olunca sen bizimle kendi beyninde bir vakit tayin et ki biz ve sen asla hulf etmiyelim. O vakitte bir düz ve i'vicâcsız ve beynimizde müsavaat üzere bir mekânda bulunalım, herkes hünerini orada icra etsin ki haklı ve haksız belli olsun» demekle Musa Aleyhisselâm'ı mukaveleye da'vet etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Firavun, Hz. Musa'nın celâdetini görünce kavmine karşı kendinin zilletini bildirmemek için Muşa Aleyhisselâm'm da'veti hafi olmayıp belki maksadı ahaliyi memleketlerinden çıkarmak ve getirdiği mu'cizenin sihirden ibaret olduğunu beyanla kavminin gayret-i cahiliyelerini tahrike çalışmak ve Musa Aleyhisselâm'm da'vası muhal olduğunu beyanla müdafaa için kavmine cesaret vermek istemiştir. «Düz bir mahalde bulunalım ki iki tarafın hünerini herkes görsün, kimsenin şüphesi kalmasın, o mekân, mesafede size ve bize müsavi olmakla her iki taraf o mekâna razı olalım ki mekân hususunda aramızda niza' olmasın» demektir. Bu âyette Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun'un; Musa Aley-hisselâm'dan korktuğuna ve muhik olduğunu bildiğine delil vardır. Zira «Sen bizi mülkümüzden çıkarmak için mi geldin?» demek; mülkünden korktuğuna delâlet eder. Zira; Firavun'un zu'mu gibi eğer bir sahir olsa mülkünden ihraç edemez. Zamanın ve mekânın ta'ymirü Musa Aleyhisselâm'a havale etmesi de şaşkınlığına delâlet eder. Çünkü; kendi saltanat ve şevket sahibi ve reis-i hükümet bir padişah olduğu halde hakir gördüğü bir hasmına muha-samanın zamanını ve mekânını ta'yinini havale etmesi şaşkınlık eseridir.

Tâhâ 20:58

Vacip Tealâ Firavün'a Hz. Musa'yı gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un inad ve istikbâr edip görmüş olduğu âyetlerin küllisini tekzibe cür'et ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.. Firavun bu sözleriyle Hz. Musa'dan mu-ahade talebinde bulundu. Yani;' biz Musa ve biraderi Harun'u resul olarak Firavun'a gönderdik. Onlar Firavun'u hakka da'vet ettiler ve zat-i ülûhiye-time kasem ederim ki resuller vasıtasıyla biz Firavun'a ve kavmine Resullerimizin sıdkına delâlet eden Asâ, yedi beyzâ ve bunların müştemil olduğu alâmât-ı saire gibi âyetlerimizi ve mu'cizele-rimizi muhakkak gösterdik. Fakat Firavun kenıal-i kibr ü gururundan âyetlerimizin küllisini tekzible hakkı kabul edip iman etmekten imtina' ile âyetlere «sihirdir» demeye kadar cür'et etti, tekzibin keyfiyetini beyan ve halkın tağlitle vicdanlarını celbetmelc üzere dedi ki «Ya Musa! Diyar-ı gurbette şeyâtin-i ümmetten te-allüm ettiğin sihrinle bizi uzun müddettir malik olduğumuz Mısır arazisinden çıkarmak ve kendin malik olmak mı istersin? Bize bunun için mi geldin? Bizim kuvvet ve kudretimizi görmüyor musun? Bizim bu kadar şevketimizle malik, olduğumuz memleketimizden çıkarmaya nasıl cür'et edersin? Madem ki sihirle bize galebe etmek istiyorsun. Elbette biz -de senin sihrinin mislini getirir, sana galebe ederiz. Biz mislini getirecek olunca sen bizimle kendi beyninde bir vakit tayin et ki biz ve sen asla hulf etmiyelim. O vakitte bir düz ve i'vicâcsız ve beynimizde müsavaat üzere bir mekânda bulunalım, herkes hünerini orada icra etsin ki haklı ve haksız belli olsun» demekle Musa Aleyhisselâm'ı mukaveleye da'vet etti. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Firavun, Hz. Musa'nın celâdetini görünce kavmine karşı kendinin zilletini bildirmemek için Muşa Aleyhisselâm'm da'veti hafi olmayıp belki maksadı ahaliyi memleketlerinden çıkarmak ve getirdiği mu'cizenin sihirden ibaret olduğunu beyanla kavminin gayret-i cahiliyelerini tahrike çalışmak ve Musa Aleyhisselâm'm da'vası muhal olduğunu beyanla müdafaa için kavmine cesaret vermek istemiştir. «Düz bir mahalde bulunalım ki iki tarafın hünerini herkes görsün, kimsenin şüphesi kalmasın, o mekân, mesafede size ve bize müsavi olmakla her iki taraf o mekâna razı olalım ki mekân hususunda aramızda niza' olmasın» demektir. Bu âyette Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun'un; Musa Aley-hisselâm'dan korktuğuna ve muhik olduğunu bildiğine delil vardır. Zira «Sen bizi mülkümüzden çıkarmak için mi geldin?» demek; mülkünden korktuğuna delâlet eder. Zira; Firavun'un zu'mu gibi eğer bir sahir olsa mülkünden ihraç edemez. Zamanın ve mekânın ta'ymirü Musa Aleyhisselâm'a havale etmesi de şaşkınlığına delâlet eder. Çünkü; kendi saltanat ve şevket sahibi ve reis-i hükümet bir padişah olduğu halde hakir gördüğü bir hasmına muha-samanın zamanını ve mekânını ta'yinini havale etmesi şaşkınlık eseridir.

Tâhâ 20:59

Vacip Tealâ Firavun'un Musa Aleyhisselâm'a içtimâ' zamanını ta'yin etmesini havale ettiğini beyandan sonra Musa Aleyhisselâm'm zamanı tayin ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. '

Tâhâ 20:60

ve sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki :

Tâhâ 20:61

Yani iftira eden zarar gördü. Yani; Firavun Musa Âleyhisselâm'a «İçtimâ zamanını ta'yin et» deyince Musa Aleyhisselâm «Sizin zamanınız, ziynetinizi izhâr için içtima' ettiğiniz bayram gününüzdür. Zira; bayram günü â'lâ ve ednâ içtimâ' eder, mûarazayı herkes görür ve o günde kuşluk vakti nâs cemolunur» dedi. Musa Aleyhisselâm'ın bu minval üzere zamanı ta'yin etmesi üzerine Firavun, Musa Aleyhisselâm'dan mufarakat etti. Memleketlerine hususî adarnlar gönderdi ve meşhur sahirleri cemetti. Badehu ta'yin olunan zamanda mekân-ı muayyen vükelâsı, vüzerâsi, etbâ' ve â'vânı ve cem' etmiş olduğu sa-hirlerle beraber geldi. Ahali tamamen hazır olduktan sonra Musa Aleyhisselâm şefkat-i nübüvvet icabı nasihat tarikıyla sahirlere hitaben «Ey sahirleri Helâk-i azîm sizin içindir. Zira; Firavun gibi bir tâğînin emrine imtisalen hakka muaraza için geldiniz. Yalan olarak Allah'a iftira etmeyin. Eğer iftira ederseniz Allahü Tealâ sizi azab-ı azimle ihlâk eder. Halbuki cemi' ukalâ indinde sabit ve muhakkaktır ki iftira alellâh eden kimse haib ü hâsir ve helâk-i ebediyeyle helak olur» dedi. Musa Aleyhisselâm'ın bu kelâmı mücerret nasihat ve hasbeten lillâh söylenmiş bir söz olduğu için sa-hirlerin kalplerinde bir te'sir hasıl ettiğinden bu kelâmın doğru bir söz olduğunu bildiler. Binaenaleyh; sahirler istişareye başladılar ve işlerini beyinlerinde müşavere ettiler, gizli sözlerini de. Firavun ve vükelâsından sakladılar ve bu kelâmın bir sahirden sudur etmeyip müeyyed minindillâh olan bir kimseden sudur ettiğini idrâk ettikleri için imana meyletmişlerse de Firavun'un satvetin-den korktular. İşi muaraza akabine bıraktılar ki eğer Musa Aleyhisselâm galebe ederse iman edeceklerini beyinlerinde kararlaştırdılar. Musa Aleyhisselâm içtimâin zamanını beyanla mekânı beyandan iktifa etmiştir. Zira ziynetin zamanını beyan; mekânı beyanı müstelzimdir. Çünkü; ekseriya bayram günlerinde içtimâ' ve şenlik mevkileri muayyen olduğundan mekânı tayine hacet görmemiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yevm-i ziynele mu-rad; bayram günüdür, yahut yevm-i nevruzdur, yahut yevm-i aşû-radır. Herhangi gün olursa olsun Mısır ahalisinin ziynetlerini giyerek içtima' ettikleri bir gün olup zengin ve fakir o günde içtima' edecekleri için Hz. Musa o günü ve o günde içtimain gayet neşeli olan kuşluk vaktini ta'yin etmiştir ki zengin, fukara, yerli ye yabancı hep bulunsunlar ve yakından hâdiseyi ve galebe kimin yedinde olduğunu görsünler ve etrafa haberler dağılsın, Firavun'un hâdiseyi saklamaya mecali bulunmasın, hakikat nefs-i Mısır'da tezahür ettiği gibi etraf-ı memlekete dahi şayi' olsun ve hiç kimsenin şüphesi kalmasın.

Tâhâ 20:62

Yani iftira eden zarar gördü. Yani; Firavun Musa Âleyhisselâm'a «İçtimâ zamanını ta'yin et» deyince Musa Aleyhisselâm «Sizin zamanınız, ziynetinizi izhâr için içtima' ettiğiniz bayram gününüzdür. Zira; bayram günü â'lâ ve ednâ içtimâ' eder, mûarazayı herkes görür ve o günde kuşluk vakti nâs cemolunur» dedi. Musa Aleyhisselâm'ın bu minval üzere zamanı ta'yin etmesi üzerine Firavun, Musa Aleyhisselâm'dan mufarakat etti. Memleketlerine hususî adarnlar gönderdi ve meşhur sahirleri cemetti. Badehu ta'yin olunan zamanda mekân-ı muayyen vükelâsı, vüzerâsi, etbâ' ve â'vânı ve cem' etmiş olduğu sa-hirlerle beraber geldi. Ahali tamamen hazır olduktan sonra Musa Aleyhisselâm şefkat-i nübüvvet icabı nasihat tarikıyla sahirlere hitaben «Ey sahirleri Helâk-i azîm sizin içindir. Zira; Firavun gibi bir tâğînin emrine imtisalen hakka muaraza için geldiniz. Yalan olarak Allah'a iftira etmeyin. Eğer iftira ederseniz Allahü Tealâ sizi azab-ı azimle ihlâk eder. Halbuki cemi' ukalâ indinde sabit ve muhakkaktır ki iftira alellâh eden kimse haib ü hâsir ve helâk-i ebediyeyle helak olur» dedi. Musa Aleyhisselâm'ın bu kelâmı mücerret nasihat ve hasbeten lillâh söylenmiş bir söz olduğu için sa-hirlerin kalplerinde bir te'sir hasıl ettiğinden bu kelâmın doğru bir söz olduğunu bildiler. Binaenaleyh; sahirler istişareye başladılar ve işlerini beyinlerinde müşavere ettiler, gizli sözlerini de. Firavun ve vükelâsından sakladılar ve bu kelâmın bir sahirden sudur etmeyip müeyyed minindillâh olan bir kimseden sudur ettiğini idrâk ettikleri için imana meyletmişlerse de Firavun'un satvetin-den korktular. İşi muaraza akabine bıraktılar ki eğer Musa Aleyhisselâm galebe ederse iman edeceklerini beyinlerinde kararlaştırdılar. Musa Aleyhisselâm içtimâin zamanını beyanla mekânı beyandan iktifa etmiştir. Zira ziynetin zamanını beyan; mekânı beyanı müstelzimdir. Çünkü; ekseriya bayram günlerinde içtimâ' ve şenlik mevkileri muayyen olduğundan mekânı tayine hacet görmemiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yevm-i ziynele mu-rad; bayram günüdür, yahut yevm-i nevruzdur, yahut yevm-i aşû-radır. Herhangi gün olursa olsun Mısır ahalisinin ziynetlerini giyerek içtima' ettikleri bir gün olup zengin ve fakir o günde içtima' edecekleri için Hz. Musa o günü ve o günde içtimain gayet neşeli olan kuşluk vaktini ta'yin etmiştir ki zengin, fukara, yerli ye yabancı hep bulunsunlar ve yakından hâdiseyi ve galebe kimin yedinde olduğunu görsünler ve etrafa haberler dağılsın, Firavun'un hâdiseyi saklamaya mecali bulunmasın, hakikat nefs-i Mısır'da tezahür ettiği gibi etraf-ı memlekete dahi şayi' olsun ve hiç kimsenin şüphesi kalmasın.

Tâhâ 20:63

Vacip Tealâ sahirlerin müşaverelerinden sonra Firavun ve cemaatinin, sahirleri teşci' eylemek ve cesaret vermek için irad ettikleri nutuklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun ve vüzerası sahirlere hitaben «Musa ve Harun iki sahirlerdir, kendilerinin icâd ettikleri sihirlerle halkın gözünü boyayıp aldatmak isterler ve sihirlerinin, rabları tarafından mucize ve kendilerinin resul olduklarını iddia ediyorlar. Bundan maksatları; sihirleri sebebiyle sizi âba ve ecdadınızdan mevrûs olan arz-ı Mısır'dan çıkarmak ve sizi me'lûf olduğunuz vatanınızdan çıkardıktan sonra Mısır'ı istilâ etmek ve sizin efdal olan din ve mezhebinizi gidermek, âdet-i seniyeniz ve mertebe-i uzmânızdan sizi mahrum edip şeref ve haysiyetinizi ibtâl ve Benî İsrail'i sizin mertebenize çıkarmak ve onları memleketin eşraf ve a'yânı kılmak ve sizi onların mertebe-i mezelletine indirmek ve onları efendi,, sizi hizmetkâr yapmakdır» demekle halkın ve bilhassa sahirlerin gazaplarını tahrike ve kanlarını galeyan ettirmeye çalıştılar. Çünkü; hîn-i muhasamada herkes kendi tarafının hamiyyetini tahrik ve şe-ceate sevkedecek makalelerle teşvik ve kendilerinin kuvvetinden ve hasımlarının za'fmdan bahsetmek âdettir, dediler ki «İşte şu söylemiş olduğumuz sözleri dinledinizse sihrinizin esbabını hazırlayın ve bir araya cemedin ki noksan bir şey kalmasın, sonra müc-temî' olarak safla gelin. Zira; cem'i gafîrle gelmekte mehabet ziyade olduğundan hasmın ilzamı kolay olur» demekle sahirlerin programlarını tanzim ettiler ve en nihayet dediler ki «İşte bu gün son gündür. Zira; bu gün galebe eden kimse fevz ü necat bulacak ve düşmanından kurtulacak ve memlekete sahip olacaktır» Firavun ve vükelâsı bu sözleriyle son derece sa'yolunmasına işaret ettiler. . MüsIâ : Emselin ism-i tafdil müennesidir ve efdal manasınadır. Yani; «sizin indinizde efdal olan dininizi giderip kendi dinlerini izhâr etmek isterler», demekle halkı din hususunda gayrete sevketmişlerse de kudretullah'a karşı tesiri olmamıştır. Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran bu kelâmı irâd eden sahirler olmak muhtemeldir. Buna nazaran âyet sahirlerin gizledikleri hafî müzakerelerini tefsir ve beyandır. Şu halde manâ-yı âyet:

Tâhâ 20:64

Vacip Tealâ sahirlerin müşaverelerinden sonra Firavun ve cemaatinin, sahirleri teşci' eylemek ve cesaret vermek için irad ettikleri nutuklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun ve vüzerası sahirlere hitaben «Musa ve Harun iki sahirlerdir, kendilerinin icâd ettikleri sihirlerle halkın gözünü boyayıp aldatmak isterler ve sihirlerinin, rabları tarafından mucize ve kendilerinin resul olduklarını iddia ediyorlar. Bundan maksatları; sihirleri sebebiyle sizi âba ve ecdadınızdan mevrûs olan arz-ı Mısır'dan çıkarmak ve sizi me'lûf olduğunuz vatanınızdan çıkardıktan sonra Mısır'ı istilâ etmek ve sizin efdal olan din ve mezhebinizi gidermek, âdet-i seniyeniz ve mertebe-i uzmânızdan sizi mahrum edip şeref ve haysiyetinizi ibtâl ve Benî İsrail'i sizin mertebenize çıkarmak ve onları memleketin eşraf ve a'yânı kılmak ve sizi onların mertebe-i mezelletine indirmek ve onları efendi,, sizi hizmetkâr yapmakdır» demekle halkın ve bilhassa sahirlerin gazaplarını tahrike ve kanlarını galeyan ettirmeye çalıştılar. Çünkü; hîn-i muhasamada herkes kendi tarafının hamiyyetini tahrik ve şe-ceate sevkedecek makalelerle teşvik ve kendilerinin kuvvetinden ve hasımlarının za'fmdan bahsetmek âdettir, dediler ki «İşte şu söylemiş olduğumuz sözleri dinledinizse sihrinizin esbabını hazırlayın ve bir araya cemedin ki noksan bir şey kalmasın, sonra müc-temî' olarak safla gelin. Zira; cem'i gafîrle gelmekte mehabet ziyade olduğundan hasmın ilzamı kolay olur» demekle sahirlerin programlarını tanzim ettiler ve en nihayet dediler ki «İşte bu gün son gündür. Zira; bu gün galebe eden kimse fevz ü necat bulacak ve düşmanından kurtulacak ve memlekete sahip olacaktır» Firavun ve vükelâsı bu sözleriyle son derece sa'yolunmasına işaret ettiler. . MüsIâ : Emselin ism-i tafdil müennesidir ve efdal manasınadır. Yani; «sizin indinizde efdal olan dininizi giderip kendi dinlerini izhâr etmek isterler», demekle halkı din hususunda gayrete sevketmişlerse de kudretullah'a karşı tesiri olmamıştır. Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran bu kelâmı irâd eden sahirler olmak muhtemeldir. Buna nazaran âyet sahirlerin gizledikleri hafî müzakerelerini tefsir ve beyandır. Şu halde manâ-yı âyet: Bunun içindir ki bu tedbirin son tedbir olduğunu ve bununla muvaffak olamazlarsa bundan sonra felah ümidi kalmadığını izhar etmişlerdir. Her kimin kelâmı olursa olsun Musa Aleyhisselâm'dan nâsı.tenfirde mübalâğa ettiler. Çünkü; insanların vatanını sevmesi cibillîdir. Binaenaleyh; vatanından ihraç etmek gibi insana ağır bir şey olmadığından gerek Firavun ve gerek sahirler Musa Aleyhisselâm'dan ten-fir için ahaliye «Sizi vatanınızdan çıkarmak ister» dediler. İkinci merrede din ve mezhep meselesini ortaya attılar. Zira mezheb insanların gayretini tahrik etmekte vatandan daha ziyade müessirdir. .Binaenaleyh; «mezhebinizi ibtal etmek isterler» demekle nâsın Musa ve Harun (A.S.) a nefretlerini celbe çalıştılar. Yahut tarîkatla murad; Memleketin önde geleni, eşraf ve a'yânıdır. Binaenaleyh; «sizin büyüklerinizi mahvetmek isterler» demekle halkı galeyana şevkettiler. Çünkü; memleketin eşraf ve a'yânı sair ahaliye muktedabih olduklarından a'yân, ahalinin sülük edecekleri tarikat nıesabesindedirler. Binaenaleyh tarikat; a'yân manâsına da olabilir.

Tâhâ 20:65

Vacip Tealâ sahirlerle Musa Aleyhisselâm içtimâ' ettikten sonra vuku' bulan macerayı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i muayyende sahirler ve bütün halk içtimâ' edince hakaret kastıyla sahirler «Ya Musa; ya sen at elindeki asayı, hünerini icra et veyahut biz evvel atalım, hünerimizi icra edelim. Zira; bizim için ikisi müsavidir. Bu kadar halk, Firavun ve vükelâsı hep bizimle beraberdir. Senin biraderinden başka muin'in yoktur. Elbette bu cem-i gafîr sana galebe eder» dediler. Musa Aley-hisselâm «Belki siz evvel hünerinizi icra edin» dedikten sonra onlar iplerini ve asalarını yere koydular bir de görüldü ki onların ipleri ve asaları sihrettikleri için Musa Aleyhisselâm'ın gözüne o asalar ve ipler sa'yediyorlar gibi tahayyül olundu. Hatta dereler, tepeler yılanla doldu gibi göründü. Çünkü sahirlerin adedi pek çok olduğundan sihirleri bir çok yer ihata etti.'Bu hali tehayyül edince Musa Aleyhisselâm nefsinde arız olan korkuyu gizledi ve biz korkusunu izale için «Korkma ya Musa! Sen onlara galip olacaksın» dedik. Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran sahirler, Hz. Musa'nın nezaketine ve onlara şefkatine bakarak kemal-i edebe riayet suretiyle evvel ilkaa etmesini teklif ettiler, Musa Aleyhisselâm da onların edebe riayetlerine mukabele ederek evvelen ibrâz-ı meharet etmelerini sahirlere emretti. Sahirler asalarını ve iplerini zeybakla cilaladıkları için güneşin harareti te'sir edince civanın tesiriyle hareket eder gibi göründüğünden Musa Aleyhisselâm'a mukteza-yı beşeriyyet korku arız olmuştur velâkin korkusunu sakladı. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın korkusu; sahirler, halkın gözünü boyamakla işin anlaşılmasını iş-kâle düşürmeleri hatırına geldiğinden idi. Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile Musa Aleyhisselâm'ın onlara sihirlerini ilkaa etmelerini emretmesi, sihirle emretmek değildir, belki sihri ibtâl ve hakkı izharla emirdir. Çünkü Musa Aley-hisselâm'ın Mu'cizesini izhâr onların sihirlerini ilkaa etmelerine muhtaç olduğundan onlara «İzhâr edin hünerinizi, görün benim mu'cizemi» demektir. Şu halde sihirlerini ilkaa ile emir; masiyetle emrolmaz. Zira; hakki izhar için emirdir. Sahirlerin adedinde bir çok ihtilâf varsa da âyette sahirlerin kesretine delâlet var lâkin adede delâlet yoktur. Çünkü; âyette sahirler cemi' siğasıyla geldiğinden bir eem-i gaîîr olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a arız olan havfi izale ve galebe edeceğini te'kidâtla beyan buyurdu. Çünkü; bu cümlede edât-i te'kitten nin bulunması, zamirin tekerrürü, haberin ma'rife olması ve açıktan galebeye delâlet tden ulüv kelimesinin ism-i tafdil siğasıyla gelmesi muhakkak.galebe edeceğine delâlet ettiğinden taraf-ı İlâhîden Musa Aleyhisselâm'a emniyet-i kâmile verilmiş ve sabr ü sebatında devamı tavsiye olunmuştur.

Tâhâ 20:66

Vacip Tealâ sahirlerle Musa Aleyhisselâm içtimâ' ettikten sonra vuku' bulan macerayı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i muayyende sahirler ve bütün halk içtimâ' edince hakaret kastıyla sahirler «Ya Musa; ya sen at elindeki asayı, hünerini icra et veyahut biz evvel atalım, hünerimizi icra edelim. Zira; bizim için ikisi müsavidir. Bu kadar halk, Firavun ve vükelâsı hep bizimle beraberdir. Senin biraderinden başka muin'in yoktur. Elbette bu cem-i gafîr sana galebe eder» dediler. Musa Aley-hisselâm «Belki siz evvel hünerinizi icra edin» dedikten sonra onlar iplerini ve asalarını yere koydular bir de görüldü ki onların ipleri ve asaları sihrettikleri için Musa Aleyhisselâm'ın gözüne o asalar ve ipler sa'yediyorlar gibi tahayyül olundu. Hatta dereler, tepeler yılanla doldu gibi göründü. Çünkü sahirlerin adedi pek çok olduğundan sihirleri bir çok yer ihata etti.'Bu hali tehayyül edince Musa Aleyhisselâm nefsinde arız olan korkuyu gizledi ve biz korkusunu izale için «Korkma ya Musa! Sen onlara galip olacaksın» dedik. Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran sahirler, Hz. Musa'nın nezaketine ve onlara şefkatine bakarak kemal-i edebe riayet suretiyle evvel ilkaa etmesini teklif ettiler, Musa Aleyhisselâm da onların edebe riayetlerine mukabele ederek evvelen ibrâz-ı meharet etmelerini sahirlere emretti. Sahirler asalarını ve iplerini zeybakla cilaladıkları için güneşin harareti te'sir edince civanın tesiriyle hareket eder gibi göründüğünden Musa Aleyhisselâm'a mukteza-yı beşeriyyet korku arız olmuştur velâkin korkusunu sakladı. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın korkusu; sahirler, halkın gözünü boyamakla işin anlaşılmasını iş-kâle düşürmeleri hatırına geldiğinden idi. Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile Musa Aleyhisselâm'ın onlara sihirlerini ilkaa etmelerini emretmesi, sihirle emretmek değildir, belki sihri ibtâl ve hakkı izharla emirdir. Çünkü Musa Aley-hisselâm'ın Mu'cizesini izhâr onların sihirlerini ilkaa etmelerine muhtaç olduğundan onlara «İzhâr edin hünerinizi, görün benim mu'cizemi» demektir. Şu halde sihirlerini ilkaa ile emir; masiyetle emrolmaz. Zira; hakki izhar için emirdir. Sahirlerin adedinde bir çok ihtilâf varsa da âyette sahirlerin kesretine delâlet var lâkin adede delâlet yoktur. Çünkü; âyette sahirler cemi' siğasıyla geldiğinden bir eem-i gaîîr olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a arız olan havfi izale ve galebe edeceğini te'kidâtla beyan buyurdu. Çünkü; bu cümlede edât-i te'kitten nin bulunması, zamirin tekerrürü, haberin ma'rife olması ve açıktan galebeye delâlet tden ulüv kelimesinin ism-i tafdil siğasıyla gelmesi muhakkak.galebe edeceğine delâlet ettiğinden taraf-ı İlâhîden Musa Aleyhisselâm'a emniyet-i kâmile verilmiş ve sabr ü sebatında devamı tavsiye olunmuştur.

Tâhâ 20:67

Vacip Tealâ sahirlerle Musa Aleyhisselâm içtimâ' ettikten sonra vuku' bulan macerayı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i muayyende sahirler ve bütün halk içtimâ' edince hakaret kastıyla sahirler «Ya Musa; ya sen at elindeki asayı, hünerini icra et veyahut biz evvel atalım, hünerimizi icra edelim. Zira; bizim için ikisi müsavidir. Bu kadar halk, Firavun ve vükelâsı hep bizimle beraberdir. Senin biraderinden başka muin'in yoktur. Elbette bu cem-i gafîr sana galebe eder» dediler. Musa Aley-hisselâm «Belki siz evvel hünerinizi icra edin» dedikten sonra onlar iplerini ve asalarını yere koydular bir de görüldü ki onların ipleri ve asaları sihrettikleri için Musa Aleyhisselâm'ın gözüne o asalar ve ipler sa'yediyorlar gibi tahayyül olundu. Hatta dereler, tepeler yılanla doldu gibi göründü. Çünkü sahirlerin adedi pek çok olduğundan sihirleri bir çok yer ihata etti.'Bu hali tehayyül edince Musa Aleyhisselâm nefsinde arız olan korkuyu gizledi ve biz korkusunu izale için «Korkma ya Musa! Sen onlara galip olacaksın» dedik. Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran sahirler, Hz. Musa'nın nezaketine ve onlara şefkatine bakarak kemal-i edebe riayet suretiyle evvel ilkaa etmesini teklif ettiler, Musa Aleyhisselâm da onların edebe riayetlerine mukabele ederek evvelen ibrâz-ı meharet etmelerini sahirlere emretti. Sahirler asalarını ve iplerini zeybakla cilaladıkları için güneşin harareti te'sir edince civanın tesiriyle hareket eder gibi göründüğünden Musa Aleyhisselâm'a mukteza-yı beşeriyyet korku arız olmuştur velâkin korkusunu sakladı. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın korkusu; sahirler, halkın gözünü boyamakla işin anlaşılmasını iş-kâle düşürmeleri hatırına geldiğinden idi. Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile Musa Aleyhisselâm'ın onlara sihirlerini ilkaa etmelerini emretmesi, sihirle emretmek değildir, belki sihri ibtâl ve hakkı izharla emirdir. Çünkü Musa Aley-hisselâm'ın Mu'cizesini izhâr onların sihirlerini ilkaa etmelerine muhtaç olduğundan onlara «İzhâr edin hünerinizi, görün benim mu'cizemi» demektir. Şu halde sihirlerini ilkaa ile emir; masiyetle emrolmaz. Zira; hakki izhar için emirdir. Sahirlerin adedinde bir çok ihtilâf varsa da âyette sahirlerin kesretine delâlet var lâkin adede delâlet yoktur. Çünkü; âyette sahirler cemi' siğasıyla geldiğinden bir eem-i gaîîr olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a arız olan havfi izale ve galebe edeceğini te'kidâtla beyan buyurdu. Çünkü; bu cümlede edât-i te'kitten nin bulunması, zamirin tekerrürü, haberin ma'rife olması ve açıktan galebeye delâlet tden ulüv kelimesinin ism-i tafdil siğasıyla gelmesi muhakkak.galebe edeceğine delâlet ettiğinden taraf-ı İlâhîden Musa Aleyhisselâm'a emniyet-i kâmile verilmiş ve sabr ü sebatında devamı tavsiye olunmuştur.

Tâhâ 20:68

Vacip Tealâ sahirlerle Musa Aleyhisselâm içtimâ' ettikten sonra vuku' bulan macerayı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i muayyende sahirler ve bütün halk içtimâ' edince hakaret kastıyla sahirler «Ya Musa; ya sen at elindeki asayı, hünerini icra et veyahut biz evvel atalım, hünerimizi icra edelim. Zira; bizim için ikisi müsavidir. Bu kadar halk, Firavun ve vükelâsı hep bizimle beraberdir. Senin biraderinden başka muin'in yoktur. Elbette bu cem-i gafîr sana galebe eder» dediler. Musa Aley-hisselâm «Belki siz evvel hünerinizi icra edin» dedikten sonra onlar iplerini ve asalarını yere koydular bir de görüldü ki onların ipleri ve asaları sihrettikleri için Musa Aleyhisselâm'ın gözüne o asalar ve ipler sa'yediyorlar gibi tahayyül olundu. Hatta dereler, tepeler yılanla doldu gibi göründü. Çünkü sahirlerin adedi pek çok olduğundan sihirleri bir çok yer ihata etti.'Bu hali tehayyül edince Musa Aleyhisselâm nefsinde arız olan korkuyu gizledi ve biz korkusunu izale için «Korkma ya Musa! Sen onlara galip olacaksın» dedik. Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran sahirler, Hz. Musa'nın nezaketine ve onlara şefkatine bakarak kemal-i edebe riayet suretiyle evvel ilkaa etmesini teklif ettiler, Musa Aleyhisselâm da onların edebe riayetlerine mukabele ederek evvelen ibrâz-ı meharet etmelerini sahirlere emretti. Sahirler asalarını ve iplerini zeybakla cilaladıkları için güneşin harareti te'sir edince civanın tesiriyle hareket eder gibi göründüğünden Musa Aleyhisselâm'a mukteza-yı beşeriyyet korku arız olmuştur velâkin korkusunu sakladı. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın korkusu; sahirler, halkın gözünü boyamakla işin anlaşılmasını iş-kâle düşürmeleri hatırına geldiğinden idi. Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile Musa Aleyhisselâm'ın onlara sihirlerini ilkaa etmelerini emretmesi, sihirle emretmek değildir, belki sihri ibtâl ve hakkı izharla emirdir. Çünkü Musa Aley-hisselâm'ın Mu'cizesini izhâr onların sihirlerini ilkaa etmelerine muhtaç olduğundan onlara «İzhâr edin hünerinizi, görün benim mu'cizemi» demektir. Şu halde sihirlerini ilkaa ile emir; masiyetle emrolmaz. Zira; hakki izhar için emirdir. Sahirlerin adedinde bir çok ihtilâf varsa da âyette sahirlerin kesretine delâlet var lâkin adede delâlet yoktur. Çünkü; âyette sahirler cemi' siğasıyla geldiğinden bir eem-i gaîîr olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a arız olan havfi izale ve galebe edeceğini te'kidâtla beyan buyurdu. Çünkü; bu cümlede edât-i te'kitten nin bulunması, zamirin tekerrürü, haberin ma'rife olması ve açıktan galebeye delâlet tden ulüv kelimesinin ism-i tafdil siğasıyla gelmesi muhakkak.galebe edeceğine delâlet ettiğinden taraf-ı İlâhîden Musa Aleyhisselâm'a emniyet-i kâmile verilmiş ve sabr ü sebatında devamı tavsiye olunmuştur.

Tâhâ 20:69

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a kuvvet-i kalb verdikten sonra mu'cizesini izhar etmek zamanı geldiğini beyanla izharını emrettiğini beyan zımnında buyuruyor. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyette asanın alelade asalardan olmayıp belki beşer için künhüne vakıf olunmadık bir takım mübhem, acayib eserlere tabi' asa-yı muazzam olduğuna işaret ve şanına ta'zîm için ibhâma ve ta'zîme delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Yani, «Ya Musa! Sahirlerin sihrinin çokluğuna bakma. Zira; senin elinde bulunan asa her ne kadar bir tane ise de kudret-i ilâhij^e ile onların cümlesinden büyüktür. Binaenaleyh onları yutacaktır, Sen telâş etme, hemen yere bırak» demektir. Emr-i İlâhîye imtisalen Musa Aleyhisselâm kemal-i şeceatle asa-yı mübarekesini yere bırakınca büyük bir ejderhâ olarak sahirlerin iplerini ve asalarını yuttu, ortada hiç bir şey kalmadı. Musa Aleyhisselâm asayı eline aldı halet-i asliyesine avdet etti ve o kadar sahirlerin alet ve edevatlarını yuttuğu halde sabıkta görülen cismine asla bir büyüklük arız. olmadı.

Tâhâ 20:70

Vacip Tealâ sahirlerin bu, ancak alâmât-ı ilâhiyeden olup sihir olmadığını bilince derhal imana müsâreatle secdeye kapandıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. ve dedi ki:

Tâhâ 20:71

Yani; Musa Aleyhisselâm'm mu'cizesini görünce sahirler ta-raf-ı İlâhîden olduğunu idrak ettiler. Hemen vakit geçirmeden ke-mal-i tevazu' ve ihlâsla secdeye kapandılar ve «Biz Harun ve Musa'nın Rabbına iman ettik» demekle Firavun'un itaatmdan çıkı-verdiler, satvet ve saltanatından asla perva ve endişe etmediler. Firavun, sahirlerden bu hali görünce sahirleri tevbih ve tekdir ta-rikiyla «Siz Musa'ya iman ve sihrini teslim ettiniz. Ben size izin vermeden evvel imanınız hakkınızda büyük cinayettir, bu cinayeti irtikâbınızla benim indimde tahakkuk etti ki Musa size sihir talim eden üstadınız ve büyüğünüzdür. Tenhada ittifak ettiniz bu muaraza meydanına gelmenizin sizin beyninizde muvazaadan ibaret olduğu anlaşıldı. Hâl böyle olunca elbette ben sağ elinizi ve sol ayağınızı muhalif surette muhakkak keserim ve sizi hurma ağacının dallarına günlerce asarım. Fikrinde bana hıyanetlik olanlara ibret olsun, siz onun Rabbının azabından korkunuza binaen iman ettiniz. Elbette siz bilirsiniz; benimle Musa'nın Rabbından hangimiz azap yönünden şiddetli ve devamlıdır» demekle sahirleri ve sahirler gibi kalbinde imana meyli olanları tehdit etti. Sahirler asa-yı Musa'nın yılana kalbolunmasının nıu'cize olduğunu ne ile bildiler? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sahirler dört şeyle bildiler: Birincisi; Asanın hareketiyle, bildiler. Çünkü; asanın hareketi harikulade olarak hileyle mümkün olmadık bir surette zuhur etmiştir. İkincisi; hileyle mümkün olamıyacak bir raddede asanın cesamet peyda etmesi kudret-i İlâhîyeyle* olduğunu bilmişlerdir. Üçüncüsü; Asada göz, kulak, ağız ve burun zuhur etmiştir ki hileyle gösterilir bir şey olmamasıyla bilmişlerdir. Dördüncüsü; Asanın; onların aletlerini hep yutmakla beraber halet-i asliyesine avdetinde cüssesine asla cesamet arız olmamasiyle bilmişlerdir. Binaenaleyh; sahirler fejın-i sihrin taba-ka-i ûlâsında olup Musa Aleyhisselâm yedinde zuhur eden harika fenn-i sihrin halici olduğunu bildiklerinden derhal iman ettiler. Sahirler bu halet-i acibeyi görünce şek, tereddüt ve teallül etme-, den hemen tâih ü müstağfir olarak secdeye süratle kapandıklarım- beyan için sür'ate delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Firavun'un rübûbiyet da'vasında bulunduğu için sahirler Harun'la Musa'nın Rabbına iman ettiklerini beyanla Firavun'un rü-bûbiyetini inkârlarına işaret ettiler. Sahirlerin Firavun'a karşı bilâ perva, mele-i nasta iman edi-vermek-ini Firavun görünce sair ahalinin sahirlere iktidâ etmelerinden korktuğu için ahaliyi iğfal ve zihinlerini teşvişe müsâreat etmek düşüncesiyle sahirleri ithama kalkıştı ve dedi ki «Siz benden izin almadan iman ettiniz. Zira; Musa sizin büyüğünüz ve üs-tadmızdır. Şu halde imanınız hakiki değildir. Tenhada vaki' olan bir ittifak neticesidir, yoksa sizin gösterdiğiniz gibi Musa taraf-ı İlâhîden Resul değildir» demekle halka karşı sahirleri lekelemek ve itham etmek istedi ki sahirlerin imanı halka te'sir etmesin, Firavun bu şüpheyi irad ettikten sonra tehdide kalkıştı ki sahirleri imandan ve başkalarını iktidadan tenfîr etsin. Halbuki sahirler asanın hakiki bir yılana tebeddül edip ecsamm tağayyüründen sâ-niin vücuduna ve Hz. Musa'nın yedinde zuhur etmesiyle risaletine istidlal ederek derhal kemal-i tevazu' ile ubudiyeti lâyıkıyla edadan ibaret olan secdeye kapanıp bir çok mükâşefâta nail oldukları cihetle imanlarından dönmek ihtimali bulunmadığına binaen Fi-ravun'un tehdidinin asla te'siri olmamıştır.

Tâhâ 20:72

Vacip Tealâ Firavun'un tehdidinden sonra iman eden sahirlerin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. demekle Firavun'a katî cevab verdiler. Yani; Firavun'un tehdidine karşı sahirler dediler ki «Ey Firavun! Asa-yı Musa ve yed-i beyzâ gibi kudret-i İlâhîyeye delâlet eden mu'cizâttan bize gelen hak ve hakikat şu ki, bizi halkeden Allahü Tealâ üzerine senin gibi asiyi elbette tercih etmeyiz ve tercih etmiyeceğimizi bizi halkeden Hallâka yeminimizle te'kîd ve takviye ederiz. Şu halde sen hükmedeceğin veçhile hükmet, işli-yeceğini işle, bildiğini elinden koyma. Bizim için imandan dönmek yoktur. Sen ey Firavun! Ancak bu dünyada hükmedersin. Zira; hükmün dünyada nafizdir, âhirette te'siri yoktur. Dünyâ ise fânî ve her zaman zevale ma'ruz olduğundan azabının ehemmiyeti yoktur, bilcümle günahlarımızı ve senin bizi Öğretmek ve amel etmek üzere ikrah ettiğin sihirden hasıl olan hatayı mağfiret etmesi için enva'ı ni'metleriyle bizi terbiye eden Rabbımıza iman ettik, dönücü değiliz. Zira; imanımız senin dediğin gibi sahte ve muvazaa değildir, belki delâil üzere ibtina edilmiş sabit ve muhakkak bir imandır. Zira; bizim iman ettiğimiz Allahü Tealâ senden ve cümle- masivâdan hayırlı ve bakidir, asla zeval yoktur». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sahirlerin imanlarının illeti; kendileri için zuhur eden hakikat ve mu'cizât-ı Musa'dan fehmet-tikleri emr-i âhirettir. Firavun'un onlara vaadi mücerret umur-u dünya olduğundan âhireti dünyaya değişmiyeceklerine işaret etmişlerdir. Çünkü; menafi-i dünya menafi-i dhirete hiç bir zaman muadil olamaz. Binaenaleyh; sahirler «bizim maksadımız; seâdet-i âhirettir, fânî olan hayat-ı dünya değildir. Dünyaca endişemiz yoktur. Bildiğin elinde, istediğini işle. Zira; âhiret için dünya zararını ihtiyar etmek bizim için ehvendir» demekle Firavun'u red ve emelinden me'yus ederek iki zarar cemolduğunda ehvenini ihtiyar kaidesine tevfik-ı hareket etmişlerdir. Sahirler sebkeden hatalarını ve Firavun'un ikrah ve icbar ettiği sihirden neşet eden günahlarını Rablarının mağfiret etmesi için iman ettiklerini beyan ettiler ki imanlarının mağfiretlerine sebep olacağını beyandır. Fahri Râzi'de .beyan olunduğuna nazaran Firavun'un ikrahında dört ihtimal vardır: . Birincisi; O zamanda sihir meşhur olduğundan padişahlar sihir ta'lim etmek, için reayadan bir kısmını ayırırlar sihir öğrenmesine icbar ederler ve taallüm ettikten sonra talim etmelerine cebrederler ve kendi memleketlerinde en ziyade mahir sahirler bulunmasiyle iftihar ettiklerinden Firavun da sahirleri bu minval üzere cebrettiğini ve sihri kendi ihtiyarlarıyla talîm ve te-allüm etmediklerini sahirler beyan ettiler. İkincisi ;' sahirlerin büyükleri yetmiş iki kişiden ibaret olup ikisi kıbtî, yetmişi Benî İsrail'dendi. Firavun'a «Musa'yı uyurken bize göster» demeleri üzerine Firavun Musa Aleyhisselâm'ı uyurken gösterdi ve gördüler ki Musa Aleyhisselâm'm asası bekliyor. Sahirler «Musa sahir değildir. Zira; sahirin sihri uyku halinde batıl olur. Musa'nın asası ise uyku halinde maharetini icra ediyor. Buna muaraza mümkün değildir» demişlerse de Firavun muarazaya ikrah ve icbar etmiştir. Binaenaleyh; sihri icraya cüretleri kendi ihtiyarlarıyla olmayıp Firavun'un icbarıyla olduğunu beyanla sihirden nefret ettiklerini, Firavun'un cebâbireden bir zalim gaddar olduğunu beyanla tevbih etmişlerdir. Üçüncüsü; sahirler etraf-ı memleketten kerhen cemo-lunmuşlardır. Dördüncüsü; Padişahın emri ikrahtır. Sahirler «biz gönlümüzle gelmedik, senin da'vetine icabetle kerhen meydan-ı muarazaya atıldık» demek istediler. Şu halde sahirler Firavun'u tekdir ve halka karşı terzil etmişlerdir. Sahirler bir saat evvel Hakka muaraza ederken bir saat sonra Firavun gibi bir gaddara mukabele ederek meziyyet-i merdânelerini meydan- koymakla seadet-i ebediyyeye nail oldular. Firavun'un sahirlere tehdidini ikâ' ederek ihlâk edip etmediğine dair âyette sarahat yoktur.

Tâhâ 20:73

Vacip Tealâ Firavun'un tehdidinden sonra iman eden sahirlerin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. demekle Firavun'a katî cevab verdiler. Yani; Firavun'un tehdidine karşı sahirler dediler ki «Ey Firavun! Asa-yı Musa ve yed-i beyzâ gibi kudret-i İlâhîyeye delâlet eden mu'cizâttan bize gelen hak ve hakikat şu ki, bizi halkeden Allahü Tealâ üzerine senin gibi asiyi elbette tercih etmeyiz ve tercih etmiyeceğimizi bizi halkeden Hallâka yeminimizle te'kîd ve takviye ederiz. Şu halde sen hükmedeceğin veçhile hükmet, işli-yeceğini işle, bildiğini elinden koyma. Bizim için imandan dönmek yoktur. Sen ey Firavun! Ancak bu dünyada hükmedersin. Zira; hükmün dünyada nafizdir, âhirette te'siri yoktur. Dünyâ ise fânî ve her zaman zevale ma'ruz olduğundan azabının ehemmiyeti yoktur, bilcümle günahlarımızı ve senin bizi Öğretmek ve amel etmek üzere ikrah ettiğin sihirden hasıl olan hatayı mağfiret etmesi için enva'ı ni'metleriyle bizi terbiye eden Rabbımıza iman ettik, dönücü değiliz. Zira; imanımız senin dediğin gibi sahte ve muvazaa değildir, belki delâil üzere ibtina edilmiş sabit ve muhakkak bir imandır. Zira; bizim iman ettiğimiz Allahü Tealâ senden ve cümle- masivâdan hayırlı ve bakidir, asla zeval yoktur». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sahirlerin imanlarının illeti; kendileri için zuhur eden hakikat ve mu'cizât-ı Musa'dan fehmet-tikleri emr-i âhirettir. Firavun'un onlara vaadi mücerret umur-u dünya olduğundan âhireti dünyaya değişmiyeceklerine işaret etmişlerdir. Çünkü; menafi-i dünya menafi-i dhirete hiç bir zaman muadil olamaz. Binaenaleyh; sahirler «bizim maksadımız; seâdet-i âhirettir, fânî olan hayat-ı dünya değildir. Dünyaca endişemiz yoktur. Bildiğin elinde, istediğini işle. Zira; âhiret için dünya zararını ihtiyar etmek bizim için ehvendir» demekle Firavun'u red ve emelinden me'yus ederek iki zarar cemolduğunda ehvenini ihtiyar kaidesine tevfik-ı hareket etmişlerdir. Sahirler sebkeden hatalarını ve Firavun'un ikrah ve icbar ettiği sihirden neşet eden günahlarını Rablarının mağfiret etmesi için iman ettiklerini beyan ettiler ki imanlarının mağfiretlerine sebep olacağını beyandır. Fahri Râzi'de .beyan olunduğuna nazaran Firavun'un ikrahında dört ihtimal vardır: . Birincisi; O zamanda sihir meşhur olduğundan padişahlar sihir ta'lim etmek, için reayadan bir kısmını ayırırlar sihir öğrenmesine icbar ederler ve taallüm ettikten sonra talim etmelerine cebrederler ve kendi memleketlerinde en ziyade mahir sahirler bulunmasiyle iftihar ettiklerinden Firavun da sahirleri bu minval üzere cebrettiğini ve sihri kendi ihtiyarlarıyla talîm ve te-allüm etmediklerini sahirler beyan ettiler. İkincisi ;' sahirlerin büyükleri yetmiş iki kişiden ibaret olup ikisi kıbtî, yetmişi Benî İsrail'dendi. Firavun'a «Musa'yı uyurken bize göster» demeleri üzerine Firavun Musa Aleyhisselâm'ı uyurken gösterdi ve gördüler ki Musa Aleyhisselâm'm asası bekliyor. Sahirler «Musa sahir değildir. Zira; sahirin sihri uyku halinde batıl olur. Musa'nın asası ise uyku halinde maharetini icra ediyor. Buna muaraza mümkün değildir» demişlerse de Firavun muarazaya ikrah ve icbar etmiştir. Binaenaleyh; sihri icraya cüretleri kendi ihtiyarlarıyla olmayıp Firavun'un icbarıyla olduğunu beyanla sihirden nefret ettiklerini, Firavun'un cebâbireden bir zalim gaddar olduğunu beyanla tevbih etmişlerdir. Üçüncüsü; sahirler etraf-ı memleketten kerhen cemo-lunmuşlardır. Dördüncüsü; Padişahın emri ikrahtır. Sahirler «biz gönlümüzle gelmedik, senin da'vetine icabetle kerhen meydan-ı muarazaya atıldık» demek istediler. Şu halde sahirler Firavun'u tekdir ve halka karşı terzil etmişlerdir. Sahirler bir saat evvel Hakka muaraza ederken bir saat sonra Firavun gibi bir gaddara mukabele ederek meziyyet-i merdânelerini meydan- koymakla seadet-i ebediyyeye nail oldular. Firavun'un sahirlere tehdidini ikâ' ederek ihlâk edip etmediğine dair âyette sarahat yoktur.

Tâhâ 20:74

Vacip Tealâ sahirlerin kelâmını beyandan sonra evvelen kâfirlerin ve saniyen müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; ölüm olsa, ölür azaptan kurtulur. Hakiki hayat olsa Cehennemde olmaz, hayatından istifade eder. Gerçi Cehennemde hayat vardır velâkin intifa etmediğinden yok menzilindedir.

Tâhâ 20:75

Zira; günahlardan temizlendikleri için ezadan ve her türlü fenalıktan tahir olan Cennetler onların mahalleridir. Çünkü temiz mahal; temiz kimselere lâyıktır. Yani; hal ü şan, bir kimse Rabbısına enva-ı küfrü ve zulmü ihtiyar ederek gelirse onun için Cehennem vardır, o kimse Cehennemde vefat edip ölmez ki azaptan kurtulsun ve diri dahi olmaz ki hayatından istifade etsin. Şu halde ebedi azap içinde kalacaktır. cümlesi neticeyi ve bilcümle mücrimlerin hallerini beyandır ve takriri şöyledir : Meselâ, Zeyd-i âsî için Cehennem vardır. Zira; Zeyd-i âsî Rabbma mücrim olarak geldi. Rabbına mücrim olarak gelen kimse için Cehennem vardır. Şu halde zeyd-i âsî için de Cehennem vardır. Binaenaleyh; Cehennem; bilûmum âsîlere şamildir. Bir kimse enva-ı nimetiyle terbiye eden Rabbma iman edici ve muhakkak amel-i salih işlemiş olduğu halde gelirse işte o mü-min-i salihler için âlî dereceler vardır kî o dereceler altından nehirler cereyan eden adin isminde Cennetlerdir ve o Cennetlerde ehl-i iman ebedî kalıcılardır ve şu evsafı haiz olan Cennetler günahtan nefsini tathîr eden kimsenin cezasıdır. Yani; Rabbma kusur edenler için ebedî Cehennem olduğu gibi iman ve amel-i salih işli-yenler için dahi ebedi Cennetler vardır ki o Cennetler ferahfezadır ve bu Cennet nefsinin zekâtı olan kelime-i tevhide devam edenlerin cezasıdır. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet-i celile; Vacip Tealâ'nın azabının ebedî ve Cennetinin bakî olduğunu tahkik için sevkolunmuştur, mücrimin halini beyanda takdim; azabının eşed olduğunu beyanla Firavun'u - redde müsareat içindir. Dere-cât-ı âliyât; imanla amel-i salihi cemedenler için olunca âlî olmayan derecelerin ehl-i imandan günah sahiplerinin olacağına âyet delâlet eder. Cehennemde ölüm yoktur velâkin hayat vardır. Fakat intifa' edecek bir hayat olmayıp lezzât-ı hayattan mahrum, ebedî mahzun ye derekât-ı Cehennem ile hayatı memattan daha aşağı olmayıp azapla imrar-ı evkât edeceğinden Cehennem'de hayat yok mesabesine tenzîl olunarak Cehenneme giren kimse ölü olmadığı gibi diri de olmaz denilmiştir.

Tâhâ 20:76

Zira; günahlardan temizlendikleri için ezadan ve her türlü fenalıktan tahir olan Cennetler onların mahalleridir. Çünkü temiz mahal; temiz kimselere lâyıktır. Yani; hal ü şan, bir kimse Rabbısına enva-ı küfrü ve zulmü ihtiyar ederek gelirse onun için Cehennem vardır, o kimse Cehennemde vefat edip ölmez ki azaptan kurtulsun ve diri dahi olmaz ki hayatından istifade etsin. Şu halde ebedi azap içinde kalacaktır. cümlesi neticeyi ve bilcümle mücrimlerin hallerini beyandır ve takriri şöyledir : Meselâ, Zeyd-i âsî için Cehennem vardır. Zira; Zeyd-i âsî Rabbma mücrim olarak geldi. Rabbına mücrim olarak gelen kimse için Cehennem vardır. Şu halde zeyd-i âsî için de Cehennem vardır. Binaenaleyh; Cehennem; bilûmum âsîlere şamildir. Bir kimse enva-ı nimetiyle terbiye eden Rabbma iman edici ve muhakkak amel-i salih işlemiş olduğu halde gelirse işte o mü-min-i salihler için âlî dereceler vardır kî o dereceler altından nehirler cereyan eden adin isminde Cennetlerdir ve o Cennetlerde ehl-i iman ebedî kalıcılardır ve şu evsafı haiz olan Cennetler günahtan nefsini tathîr eden kimsenin cezasıdır. Yani; Rabbma kusur edenler için ebedî Cehennem olduğu gibi iman ve amel-i salih işli-yenler için dahi ebedi Cennetler vardır ki o Cennetler ferahfezadır ve bu Cennet nefsinin zekâtı olan kelime-i tevhide devam edenlerin cezasıdır. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet-i celile; Vacip Tealâ'nın azabının ebedî ve Cennetinin bakî olduğunu tahkik için sevkolunmuştur, mücrimin halini beyanda takdim; azabının eşed olduğunu beyanla Firavun'u - redde müsareat içindir. Dere-cât-ı âliyât; imanla amel-i salihi cemedenler için olunca âlî olmayan derecelerin ehl-i imandan günah sahiplerinin olacağına âyet delâlet eder. Cehennemde ölüm yoktur velâkin hayat vardır. Fakat intifa' edecek bir hayat olmayıp lezzât-ı hayattan mahrum, ebedî mahzun ye derekât-ı Cehennem ile hayatı memattan daha aşağı olmayıp azapla imrar-ı evkât edeceğinden Cehennem'de hayat yok mesabesine tenzîl olunarak Cehenneme giren kimse ölü olmadığı gibi diri de olmaz denilmiştir.

Tâhâ 20:77

Vacip Tealâ Musa- Aleyhisselâm'la Firavun beyninde vaki' olan mübahaseleri beyan ettikten sonra Musa Aleyhisselâm'a Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkmasına dair emrini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; Firavun sana yetişemediği gibi deniz dahi size zarar etmiyecektir. Binaenaleyh; denizden açılan yollardan sen ve kavmin büâ perva gidin» demekle Musa Aleyhisselâm'a vahyile yol tedarikini emrettik. Vacip Tealâ âyetin mazmununa ihtimam için kasemle ibtidâ ve Firavun'un ef'âli kabîh ve Benî İsrail'in halleri merhamete şayan olduğuna işaret için zatına muzaf kılarak merhameti müş'ir olan ibâd lafzıyla ta'bîr buyurmuştur. Firavun'un ve kavminin alelacele haberleri olup mümâneat etmemeleri için Vacip Tealâ geceyle Mısır'dan çıkmalarını emretmiş ve yolda emniyet-i kâmile olduğunu dahi beyan buyurmuştur.

Tâhâ 20:78

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a çıkmak emrini verdiğini beyandan sonra Firavun'un Benî İsrail'in arkasını takip ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ernr-i İlâhîye imtisalen Musa Aleyhisselâm evvel gecede Benî İsrail'le beraber Mısır'dan hareket etti. Ertesi sabah Firavun'un haberi olunca asker topladı ve diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile askerini teşci' için nutuklar irâd etti. Takibe karar verildikten sonra Firavun ve askeri kemal-i kibr ü azamet ve gururla Benî İsrail'e ittiba' ettiler ve deniz kenarında arkadan yetiştiler. Musa Aleyhisselâm'm denizden yol bulup geçmesini görünce Musa Aîeyhisselâm'm mu'cizesi olduğunu derhatır etmeden Benî İsmail'in arkasından ulaşmak hülyası galebe ederek hemen denizde açılan yollara hücum ettiler ve hepsi dahil olunca dağlar gibi iki tarafa yığılmış olan su onları ihata etti ve ihata eden suyun şiddetini Al-lahü Tealâ bilir. Firavun kavmini idlâl etti, yoldan çıkardı ve ta-rîk-ı necata irşad edemedi, kendi de hidayete vasıl olamadı. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Benî İsrail bayram bahanesiyle kıbtîlerin hulliyatlarını tamamen almış götürmüşlerdir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Firavun'un kavmini dünya ve âhiret rezil ve rüsva ettiğini, metalib-i diniyye ve dünyeviyyeden hiç bir maksada isal edemediğini beyan buyurmuştur. Yusuf (A.S.) in vasiyyeti üzerine beraberlerinde Yusuf Aleyhisselâm'm tabutunu da alıp götürdükleri mervidir. Çünkü; Yusuf Aleyhisselâm Mısır'dan Benî İsrail'in bir cemiyetle hareket ettiklerinde cenazesini götürmelerini vasiyyet etmiş ve Mısır'dan hareketlerine emr-i İlâhî vürud edince, Yusuf Aleyhisselâm'ın vasiy-yetini yerine getirmek üzere kabrini bir ihtiyar hatunun tarifi ile bulup tabutunu beraber götürmüşlerdir. Deniz on iki kabileye göre on iki yol olup her yolun arasında olan dağlar gibi sudan her kabile birbirini görüp hallerine muttali* oldukları dahi rivayet olunmaktadır. Şu halde rehber-i sadıkın dâmenine iltica eden ehl-i tâ-atin daima necat bulacakları ve rehber-i sadıkın emrinden inhiraf edenlerin daima helake ma'ruz oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:79

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a çıkmak emrini verdiğini beyandan sonra Firavun'un Benî İsrail'in arkasını takip ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ernr-i İlâhîye imtisalen Musa Aleyhisselâm evvel gecede Benî İsrail'le beraber Mısır'dan hareket etti. Ertesi sabah Firavun'un haberi olunca asker topladı ve diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile askerini teşci' için nutuklar irâd etti. Takibe karar verildikten sonra Firavun ve askeri kemal-i kibr ü azamet ve gururla Benî İsrail'e ittiba' ettiler ve deniz kenarında arkadan yetiştiler. Musa Aleyhisselâm'm denizden yol bulup geçmesini görünce Musa Aîeyhisselâm'm mu'cizesi olduğunu derhatır etmeden Benî İsmail'in arkasından ulaşmak hülyası galebe ederek hemen denizde açılan yollara hücum ettiler ve hepsi dahil olunca dağlar gibi iki tarafa yığılmış olan su onları ihata etti ve ihata eden suyun şiddetini Al-lahü Tealâ bilir. Firavun kavmini idlâl etti, yoldan çıkardı ve ta-rîk-ı necata irşad edemedi, kendi de hidayete vasıl olamadı. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Benî İsrail bayram bahanesiyle kıbtîlerin hulliyatlarını tamamen almış götürmüşlerdir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Firavun'un kavmini dünya ve âhiret rezil ve rüsva ettiğini, metalib-i diniyye ve dünyeviyyeden hiç bir maksada isal edemediğini beyan buyurmuştur. Yusuf (A.S.) in vasiyyeti üzerine beraberlerinde Yusuf Aleyhisselâm'm tabutunu da alıp götürdükleri mervidir. Çünkü; Yusuf Aleyhisselâm Mısır'dan Benî İsrail'in bir cemiyetle hareket ettiklerinde cenazesini götürmelerini vasiyyet etmiş ve Mısır'dan hareketlerine emr-i İlâhî vürud edince, Yusuf Aleyhisselâm'ın vasiy-yetini yerine getirmek üzere kabrini bir ihtiyar hatunun tarifi ile bulup tabutunu beraber götürmüşlerdir. Deniz on iki kabileye göre on iki yol olup her yolun arasında olan dağlar gibi sudan her kabile birbirini görüp hallerine muttali* oldukları dahi rivayet olunmaktadır. Şu halde rehber-i sadıkın dâmenine iltica eden ehl-i tâ-atin daima necat bulacakları ve rehber-i sadıkın emrinden inhiraf edenlerin daima helake ma'ruz oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:80

Vacip Tealâ Firavun'un garkla ihlâk olunduğunu ve Benî İsrail'in halâs olduklarını beyandan sonra Benî İsrail üzerine vaki' olan ni'metlerini ta'dât etmek üzere buyuruyor. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan vaa'd-i İlâhî Hz. Musa'ya ise de vaadin menafii Benî İsrail'in umumuna feyezan etmesine mebnî vaad-i İlâhî cümlesine nisbet olunmuştur. Çünkü bir Nebiye vaad; ona tebaiyetle nebinin ümmetine vaattir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Benî İsrail'e ni'metlerini ta'dât buyurdu. Çünkü; insan için ni'metin esası; ikidir: Birincisi,; def-i mazarrat, İkincisi; celb-i menfeattır. Def-i mazarrat isâl-i menfeat üzerine mukaddem olduğu cihetle Vacip Tealâ Firavun'un şerrinden necatla mazarratlafını def ettiğini isâl-i menfeat üzerine takdim, badehu menfeat-larını beyan buyurmuştur. Ancak menfeat de ikidir ki biri men-feat-ı diniyye, diğeri menfeat-ı dünyeviyye olup Tûr dağında nıe-nafi-i diniyye ve ahkâm-ı şer'iyelerini cami' olan Tevrat-ı şerifin nüzulünü va'dettiği gibi menfeat-ı dünyeviyye olarak menn ü selvanın nüzûlüyle de yiyecek ve içeceklerini temin ettiğini beyanla dünyevî ve uhrevî ihsan ettiği ni'metleri beyan etmiştir. Benî İsrail denizi geçip Firavun'un helakini gördükten sonra Musa AZeyhisselâm'a «Sen bize feraiz-i İlâhîye ve ahkâm-ı şer'iy-yeyi cami' kitabın nazil olacağını vaadetmedin mi?» demeleri üzerine Musa Aleyhisselâm yetmiş kişiyi intihabla beraberinde Tûr'a gidip münâcaatta bulundular. Allahü Tealâ Tevrat'ı ihsan etti. Mısır'dan Şam'a giden kimsenin Tur dağı sağında kaldığı için canib-i eymen denilmiştir, yoksa hakikatta Tur dağının sağı ve solu yoktur. Menn; ağacın yaprağı üzerine yağan tatlı ve selva; Benî İsrail'e etini yemek için verilen kuştur. Benî İsrail arz-ı Tîh'te açlıktan zahmet çekmeye başlayınca Vacip Tealâ Musa Aleyhises-lâm'm duası üzerine Benî İsrail'e kifayet edecek kadar tatlı ve kuş inzal eder, onlar da kifayet miktarı devşirir teayyüş ederlerdi. Dünya ni'metlerinin me'külâta müteallik olanları esas i'tibariyle ikidir. Biri tatlı, diğeri tuzlu olup bunların en â'lâsı bal ile et olduğu cihetle Cenab-ı Hak Benî İsrail'e »verdiğimiz rızkın güzellerinden ve halâlinden yiyin» buyurmuştur. Çünkü; ve ya insan eli değmeyip hukuk-u ibâd tealluk etmediğinden dünyada hem helâl hem de gayet lezîz rızık olduğuna işaret buyurmuştur. Ekletmekle emir; ibâha içindir, vücûb için değildir. Binaenaleyh;ve den ekletme!? mubah idi, vacip değildi.

Tâhâ 20:81

Vacip Tealâ ihsan etmiş olduğu rızıktan yemelerini emirden sonra isyandan nehyettiğini beyan etmek üzere buyuruyor Binaenaleyh; üzerinize gazabım nazil olur.

Tâhâ 20:82

Yani yoluna devam etti. Çünkü; istikamette devam edince bizim mağfiretimiz onunla beraberdir. Yani; Ey Benî İsrail! Siz Allah'ın tayin ettiği hududu tecavüzle ni'metimizi mahallinin gayrıya ve masiyete sarfla zulüm etmeyin ki gazab-ı ilâhiyem üzerinize nazil olmasın. Bir kimse ki gazab-ı ilâhiyem onun üzerine nazil olursa muhakkak helak olmuştur. Çünkü; derecei itibardan ve mertebe-i kurbiyetten sakıttır, kusurundan tevbeyle dergâhımıza rücû ederek iman etmek vacip olan şeylere iman ve amel-i salih işleyip sonra hidayet üzere istikamet eden kimseyi elbette ben mağfiret ediciyim. Çünkü ihlâs üzere tev-be ve iman ve imanı amel-i salihle tezyin ettikten sonra tarik-ı müstakimde sabit ve din-i İslama devamla ihtida; mağfiretimizi calibdir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu makamda tuğyânla murad; Bazısının bazısına zulmetmesidir. Buna nazaran manâyı nazım: … demektir. Yahut … demektir. Yahut … demektir. Tevbe, iman ve amel-i şalinin ayn-ı hidayet olduğu halde bunları beyandan sonra tekrar hidayeti beyan; hidayete devam içindir. Çünkü; tevbeyle iman ve amelde suûbet yoktur, herkes mübaşeret edebilir. Suûbet, ancak devam ve sebat etmekte olduğundan Cenab-ı Hak mağfirete şayan olanın devam olduğunu beyan etmek üzere buyurmuştur. Çünkü imanla amel-i salihten sonra ihtida; istikamet ve ubudiyette devamdır. Yahut iman; iti-kadiyâta, amel-i salih, ameliyata, ve tevbe hatâyâstndan nedamete müteallik olup ihtida da tehzib-i ahlâk ve ahlak-% zemîmeden kalbi tasfiyeye mütealliktir. Şu halde mağfiret-i İlâhîyeye şayan olanlar; tevbe, iman, amel-i salih işliyenler ve ahlâk-ı zemimeden kalbini tasfiye edenlerdir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile âyette israf ve ni'mete mağruren kibr ü gururdan ve müstehak olan fukara ve zuafâdan ni'meti men. etmekten nehiy vardır. Çünkü Allah'ın ihsan ettiği ni'meti mahallinin gayrıya sarfetmek; ni'mette küfrân olduğundan gadab-ı İlâhîyi davet eder. Zira ni'mete nail olan kimse için vazife; o ni'metin şükrünü eda etmektir. Şükrü edâ olunmayan ni'met; her zaman zevale ma'ruz olduğundan sahibi o ni'metten mahrumiyete mahkûmdur.

Tâhâ 20:83

Vacip Tealâ Benî İsrail'i isyandan nehyettiğini beyandan sonra Hz. Musa'nın mikâta gelmesine kavminden ziyade acele ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm mikâtte bulunmak üzere kavminden yetmiş kişi intihabederek Tevrat'ı ahzetmek üzere emr-i İlâhîye imtisalen Tûr canibine gidip Musa Aleyhisselâm Tûr dağında tayin olunan mahalle takarrub edince kendine arız olan şevk u muhabbet üzerine kavminden ileriye sürat ettiğini inkâr olmak üzere • Vacip Tealâ «Ya Musa! Kavminden evvel seni ne gibi şey tahrik etti ki acele ettin, kavminle beraber gelirken onlardan ileriye sür'-atine sebep nedir? Münasip oları sürat etmemeliydin" buyurdu. Musa Aleyhisselâm sualin mütazammm olduğu iki şey ki birisi aceleyi inkâr, diğeri acelenin sebebini sualdir. Bu ikiden inkâra itizarla cevabı takdim ederek «Ya Rabbî! Ben kavmimin bana güceneceği kadar ileri gitmedim. Zira; onlar benim arkanıdadır ve aramızda az bir mesafe vardır, acele etmekten maksadım senin rızanı tahsil için şevk u muhabbetim, kelâmını işitmeye kemal-i iştiyakım, emrine imtisalle ahdimi vefaya sür'at etmektir" demekle istirhamda bulundu. Musa Aleyhisselâm'in acelesini Nfmetullah Efendi şöyle beyan ediyor: Musa Aleyhisselâm'in kavmine kemal-i şefkatinden hidayetlerine gayet harîs olduğu cihetle intihab ettiği yetmiş kişiyle Tûr civarına gelince Cenab-ı Hakkın kelâmına bir an evvel vasıl olmak ümniyyesiyle kavmine «Arkamdan gelin» demekle Cebel'in yukarısına süratle çıkar ve rüfekâsı da arkasından gelirler. Cenab-ı Hak bu kadarcık kavmini tekaddüm ettiğini inkârla itâb ve acelesinin sebebini suâl eder. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu acele üzerine itabın sebebi; ikidir Birincisi; acele, nefsinde nakısa olmasıdır. Zira; her -şeyde acele mezmum olduğu gibi huzur-u manevi-i İlâhîye gelmekte dahi mezmurndur. İkincisi ; t Musa Aleyhisselâm'ın acelesi arkadaşları üzerine ta'zim olmasını iyhâm etmesiyle arkadaşlarının incinmek ihtimalidir. Musa Aleyhisselâm acelenin inkâr olunduğu cihete cevabı ehem addederek itizarını takdim ve saniyen acelesinin sebebi; kendisinin Cenab-ı Hakka şevk ve iştiyakı tahrik ettiğini ve maksadı rıza-yi İlâhîyi taleb etmek olduğunu ve arkadaşlarını takaddüm maksadıyla olmadığını ve bu kadarcik tekaddüm arkadaşlarıyla musahabete mani olacağını zannetmediğini beyanla itizar etmiştir.

Tâhâ 20:84

Vacip Tealâ Benî İsrail'i isyandan nehyettiğini beyandan sonra Hz. Musa'nın mikâta gelmesine kavminden ziyade acele ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm mikâtte bulunmak üzere kavminden yetmiş kişi intihabederek Tevrat'ı ahzetmek üzere emr-i İlâhîye imtisalen Tûr canibine gidip Musa Aleyhisselâm Tûr dağında tayin olunan mahalle takarrub edince kendine arız olan şevk u muhabbet üzerine kavminden ileriye sürat ettiğini inkâr olmak üzere • Vacip Tealâ «Ya Musa! Kavminden evvel seni ne gibi şey tahrik etti ki acele ettin, kavminle beraber gelirken onlardan ileriye sür'-atine sebep nedir? Münasip oları sürat etmemeliydin" buyurdu. Musa Aleyhisselâm sualin mütazammm olduğu iki şey ki birisi aceleyi inkâr, diğeri acelenin sebebini sualdir. Bu ikiden inkâra itizarla cevabı takdim ederek «Ya Rabbî! Ben kavmimin bana güceneceği kadar ileri gitmedim. Zira; onlar benim arkanıdadır ve aramızda az bir mesafe vardır, acele etmekten maksadım senin rızanı tahsil için şevk u muhabbetim, kelâmını işitmeye kemal-i iştiyakım, emrine imtisalle ahdimi vefaya sür'at etmektir" demekle istirhamda bulundu. Musa Aleyhisselâm'in acelesini Nfmetullah Efendi şöyle beyan ediyor: Musa Aleyhisselâm'in kavmine kemal-i şefkatinden hidayetlerine gayet harîs olduğu cihetle intihab ettiği yetmiş kişiyle Tûr civarına gelince Cenab-ı Hakkın kelâmına bir an evvel vasıl olmak ümniyyesiyle kavmine «Arkamdan gelin» demekle Cebel'in yukarısına süratle çıkar ve rüfekâsı da arkasından gelirler. Cenab-ı Hak bu kadarcık kavmini tekaddüm ettiğini inkârla itâb ve acelesinin sebebini suâl eder. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu acele üzerine itabın sebebi; ikidir Birincisi; acele, nefsinde nakısa olmasıdır. Zira; her -şeyde acele mezmum olduğu gibi huzur-u manevi-i İlâhîye gelmekte dahi mezmurndur. İkincisi ; t Musa Aleyhisselâm'ın acelesi arkadaşları üzerine ta'zim olmasını iyhâm etmesiyle arkadaşlarının incinmek ihtimalidir. Musa Aleyhisselâm acelenin inkâr olunduğu cihete cevabı ehem addederek itizarını takdim ve saniyen acelesinin sebebi; kendisinin Cenab-ı Hakka şevk ve iştiyakı tahrik ettiğini ve maksadı rıza-yi İlâhîyi taleb etmek olduğunu ve arkadaşlarını takaddüm maksadıyla olmadığını ve bu kadarcik tekaddüm arkadaşlarıyla musahabete mani olacağını zannetmediğini beyanla itizar etmiştir.

Tâhâ 20:85

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a «Niçin acele ettin?» dedikten sonra Harun Aleyhisselâm'la beraber kalan Benî İsrail içinde vaki olan hâdiseyi Hz. Musa'ya haber verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor. demekle kavmini tekdir etti. Yani; Musa Aleyhisselâm Mikâtta bulunduğu zamanda Allahü Tealâ Musa Aleyhisselâm'a hitaben buyurdu ki «Ya Musa! Sen kavminden ayrıldıktan sonra senin kavmini biz enva-ı belâya ile mübtelâ kıldık. Zira; onlar buzağı suretine ibadetle bize şirkettiler, (Samiri) isminde biri onları idlâl etti, doğru yoldan çıkardı». Vacip Tealâ'nm şu beyanı üzerine Musa Aleyhisselâm kemal-i teessüf ve gayretle gazab edici olduğu halde acele kavminin yanına döndü ve dedi ki: «Ey kavmim! Size Rabbmız güzel vaadla vaad buyurmadı mı, Tevrat'ı inzal edip ahlâkınızı tehzib ve tasfiye edeceğini size beyan etmedi mi? Niçin bu cinayeti irtikâb ettiniz? Allah'ın vaadini incâz edeceğini inkâr edecek kadar üzerinizden zaman mı geçti? Ve benim mufarakatım pek mi uzadı? Ve kırk gün zarfında tevhidden şirke nasıl intikal ettiniz? Yoksa Rabbınızdan üzerinize gazabın nazil olmasını istersiniz de onun için mi vaadime benimle muahadenize muhalefet ettiniz?» demekle kavmini tekdir ve tevbih etti ve irtikâb ettikleri cinayete tevbelerinin kabulüne çare düşündü. Musa Aleyhisselâm onlara mucizelerini izhar ederek dava-yı nübüvveti isbat ettiği halde böyle bir nebiy-yi Zişânın vadine hulfetmeleri onlar hakkında cinayet-i azîme olduğunu kendilerine tefhimle tevbeye davet etti. Musa Aleyhisselâm Zilkade'nin tamamını ve Zilhicce'nin onuna kadar Tûr dağında ikametle Zil-hicce'nin onunda Mikatten avdet buyurmuştur. Ekser Tefsirde beyan olunduğuna nazaran (Samiriy) Benî İsrail'in (Sanıire) kabilesine mensup büyüklerinden imiş. Musa Aleyhisselâm'm komşusu ve münafık olduğundan Musa Aleyhis-selâm'm mufarakatından bilistifade altından bir buzağı sureti yaparak Benî İsrail'i idlâle tesaddî eder ve muvaffak da olur. Benî İsrail, Musa Aleyhiss elam'dan bir çok mucizeler görüp nübüvvetini tasdikle iman ettikleri halde azıcık bir müddet Musa Aleyhisse-lâm'dan müfarakat etmekle (Samirî) gibi bir münafığın iğfâlâtina aldanmaları ne garib bir hâldir ne acîb bir hamakattır. Fakat bu misilli hamakat insanlarda her zaman câridir. Hatta din-i İslâmda akla ve mantığa muvafık ahkâm-ı şer'iyye meydanda olduğu halde bir münafığın az bir zamanda bir çok ehl-i imanı idlâl ettiği görülmektedir. Yahut Samiri (Kirman) dan Mısır'a gelmiş ve Benî İsrail içinde eyleşir bir kimse olup (Kirman) da sığıra ibadet eder bir taifeden olduğu cihetle Musa Aleyhisselâm'a zahirde iman etmişse de batında şirkini sakladığı için Musa Aleyhisselâm Mikâta sırrı zahir olmuştur ki «Her çanak içinde olan şeyi dışına vurur» fehvâsınca Samirî .de içindeki nifakı dışına atmıştır. Samirî'nin idlâle tesaddîye cür'etinin sebebi; Hz. Musa Benî İsrail'e kırk günde geleceğini vadetmesi üzerine yirmi günü gecesiyle kırk gün hesabedip onların hesaplarından kırk gün geçip Musa Aleyhisselâm gelmediğinden zihinlerinin teşvişe başlamasını Samirî fırsat addetmiştir. Vaadi /iaşenle murad; ahkâm-ı şer'iyyeyi câmV olan Tevrat'ı inzal ve ibadet üzere sevap vermek ve Firavun'un arazi ve emlâkine Benî İsrail'i varis kılmaktır.

Tâhâ 20:86

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a «Niçin acele ettin?» dedikten sonra Harun Aleyhisselâm'la beraber kalan Benî İsrail içinde vaki olan hâdiseyi Hz. Musa'ya haber verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor. demekle kavmini tekdir etti. Yani; Musa Aleyhisselâm Mikâtta bulunduğu zamanda Allahü Tealâ Musa Aleyhisselâm'a hitaben buyurdu ki «Ya Musa! Sen kavminden ayrıldıktan sonra senin kavmini biz enva-ı belâya ile mübtelâ kıldık. Zira; onlar buzağı suretine ibadetle bize şirkettiler, (Samiri) isminde biri onları idlâl etti, doğru yoldan çıkardı». Vacip Tealâ'nm şu beyanı üzerine Musa Aleyhisselâm kemal-i teessüf ve gayretle gazab edici olduğu halde acele kavminin yanına döndü ve dedi ki: «Ey kavmim! Size Rabbmız güzel vaadla vaad buyurmadı mı, Tevrat'ı inzal edip ahlâkınızı tehzib ve tasfiye edeceğini size beyan etmedi mi? Niçin bu cinayeti irtikâb ettiniz? Allah'ın vaadini incâz edeceğini inkâr edecek kadar üzerinizden zaman mı geçti? Ve benim mufarakatım pek mi uzadı? Ve kırk gün zarfında tevhidden şirke nasıl intikal ettiniz? Yoksa Rabbınızdan üzerinize gazabın nazil olmasını istersiniz de onun için mi vaadime benimle muahadenize muhalefet ettiniz?» demekle kavmini tekdir ve tevbih etti ve irtikâb ettikleri cinayete tevbelerinin kabulüne çare düşündü. Musa Aleyhisselâm onlara mucizelerini izhar ederek dava-yı nübüvveti isbat ettiği halde böyle bir nebiy-yi Zişânın vadine hulfetmeleri onlar hakkında cinayet-i azîme olduğunu kendilerine tefhimle tevbeye davet etti. Musa Aleyhisselâm Zilkade'nin tamamını ve Zilhicce'nin onuna kadar Tûr dağında ikametle Zil-hicce'nin onunda Mikatten avdet buyurmuştur. Ekser Tefsirde beyan olunduğuna nazaran (Samiriy) Benî İsrail'in (Sanıire) kabilesine mensup büyüklerinden imiş. Musa Aleyhisselâm'm komşusu ve münafık olduğundan Musa Aleyhis-selâm'm mufarakatından bilistifade altından bir buzağı sureti yaparak Benî İsrail'i idlâle tesaddî eder ve muvaffak da olur. Benî İsrail, Musa Aleyhiss elam'dan bir çok mucizeler görüp nübüvvetini tasdikle iman ettikleri halde azıcık bir müddet Musa Aleyhisse-lâm'dan müfarakat etmekle (Samirî) gibi bir münafığın iğfâlâtina aldanmaları ne garib bir hâldir ne acîb bir hamakattır. Fakat bu misilli hamakat insanlarda her zaman câridir. Hatta din-i İslâmda akla ve mantığa muvafık ahkâm-ı şer'iyye meydanda olduğu halde bir münafığın az bir zamanda bir çok ehl-i imanı idlâl ettiği görülmektedir. Yahut Samiri (Kirman) dan Mısır'a gelmiş ve Benî İsrail içinde eyleşir bir kimse olup (Kirman) da sığıra ibadet eder bir taifeden olduğu cihetle Musa Aleyhisselâm'a zahirde iman etmişse de batında şirkini sakladığı için Musa Aleyhisselâm Mikâta sırrı zahir olmuştur ki «Her çanak içinde olan şeyi dışına vurur» fehvâsınca Samirî .de içindeki nifakı dışına atmıştır. Samirî'nin idlâle tesaddîye cür'etinin sebebi; Hz. Musa Benî İsrail'e kırk günde geleceğini vadetmesi üzerine yirmi günü gecesiyle kırk gün hesabedip onların hesaplarından kırk gün geçip Musa Aleyhisselâm gelmediğinden zihinlerinin teşvişe başlamasını Samirî fırsat addetmiştir. Vaadi /iaşenle murad; ahkâm-ı şer'iyyeyi câmV olan Tevrat'ı inzal ve ibadet üzere sevap vermek ve Firavun'un arazi ve emlâkine Benî İsrail'i varis kılmaktır.

Tâhâ 20:87

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın kavmini tekdir ettiğini beyandan sonra kavmin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm'a Vacip Tealâ mîkatte Harun'un ma-iyyetinde baki kalan Benî İsrail'i Samirî'nin idlâl ettiğini haber vermesi üzerine Musa Aleyhisselâm kemal-i esefle Mikat'tan gelip kavmini şiddetle tekdir edince «Ya Musa! Biz kendi gönlümüz ve tabiatımızla senin vaadine hulfetmedik. Eğer biz kendi halimize kalsak ve Samirî bizi aldatmamış olsaydı biz ahdimizde sebat eder hulfetmezdik. Lâkin biz Mısır'dan çıkmaya niyet ettiğimizde bayram bahanesiyle kıbtîlerden ariyet tarikıyla aldığımız hulliyatlarını vermedik, yanımızda getirmiştik. Samirî'nin kazdırmış olduğu çukura o ziynetleri attık. Samirî de bizim gibi kendi yanında bulunanı attı ve onunla bizi iğfal etti» dediler. Çünkü; Samirî o hülliyatı eritip onlar için bir buzağı şekli çıkardı ki o şekil, his ve hareketden mahrum bir cesed olup ancak buzağı sadası gibi sadâsı vardı. Benî İsrail'in ona meyi ü muhabbetlerini görünce. Samirî ve etbaı «Şu buzağı sureti sizin ve Musa'nın mabududur. Musa Aleyhisselâm bunu unuttu yerini bilemedi hatta Tûr dağına kadar gitti, arıyor bulamıyor» dediler. Benî İsrail de buna aldanıp ibadet etmeye başladıklarını Musa Aleyhisselâm'a beyan ettiler. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Musa Aleyhisselâm Mikâta gideceğinde kavmine vaaz u nasihat ve dinlerinde sebat etmelerini tavsiye etmesi üzerine kavmi de dinlerinde sebat edeceklerini vaa-detmişlerken sebat etmediklerine binaen Musa Aleyhisselâm'm tekdirine cevap olarak «Biz kendi ihtiyarımızla vaadinize hulfetmedik» demekle vaadlerinde hulfün sebebi kıbtîlerden aldıkları ziynetle Samirî'nin iğfal etmesi olduğunu beyan ettiler. Kıbtîlerin ziynetleri yle murad; deryaya gark olduktan sonra deniz sahiline atılan kıbtîlerden aldıkları ziynet olmak ihtimali varsa da âyetin delâleti veçhile esah olan bayram bahanesiyle Mısır'da kıbtîlerden ariyet alıp getirdikleri ziynetlerdir. Zira ziyneti götürdüklerini beyan etmeleri; Mısır'dan getirdiklerini müstelzimdir. Benî İsrail Mısır'da kıbtîlerin emânında eğleştiklerinden mallarını alıp götürmek helâl olmadığına işaret için günah manâsını müş'ir olan evzâr lafzıyla tabir etmişlerdir. Yahut kıbtiler müşrik oldukları için mallarını alıp götürmek helâl idi, lâkin ağırlık olduğundan evzâr denilmiştik, Beyzâvî'nin beyanı veçhile Benî İsrail geceyi ve gündüzü ayrı ayrı birer gün hesab ettiklerinden onların hesabına nazaran Musa Aleyhisselâm gelmeyince endişeye başlamaları üzerine (Samirî) bunları idlâle fırsat bularak «Musa'nın gelmediği bizim yanımızda bulunan hülliyâtın haram olmasıdır. Biz bir çukur kazalım, hülli-yâtı oraya atalım ve ateş yakıp eritelim» demekle iğfal etti. Min-vâl-i meşruh üzere ateşle erittiler. Samirî kuyumculuk sanatında mahir olduğundan buzağı suretinde kalıp yaparak o hulliyattan bir buzağı sureti ortaya çıkardı ve damarlar gibi o cesede menfezler koydu. O menfezlerden rüzgâr girmesiyle buzağı sadası gibi sadâ vermeye başlayınca «İşte bu sîzin ve Musa'nın mabududur» dedi ve «Musa bunu arıyor lâkin yerini unuttu bulamadı» demekle nâsı o surete ibadete da'vet etti ve nâs da Samirî'nin işbu iğfâlâ-tına aldanarak ibadete başladılar. Bu cesette harikulade olarak hayat olduğundan bahsedenler varsa da (Samirî) gibi bir dal ve mudıltin yedinde harikuladenin zuhuru hikmete muhalif olduğundan esah olan ekser-i müfessirî-nin beyanı veçhile Samirî'nin buzağı şeklinde izhar ettiği cesette hayat yoktu. Yalnız Samirî'nin kurnazlıkla cesette ihdas etmiş olduğu boru şeklinde deliklerin rüzgâr vasıtasiyle çıkarmış olduğu sedalardan ibaretti, yoksa o sadâlar eser-i hayat değildi. Benî İsrail o zamanda gayet cahil ve hamakatla muttasıf olduklarından Samirî derhal aldatmaya muvaffak oldu. Yahut Benî İsrail'in ekserisi evvelce hulûliye mezhebinden olmak ihtimali vardır ki derhal buzağı şeklindeki cesede ilâh'ın hulul ettiğine itikat ettiler. Anifen beyan olunduğu veçhile bu gibi hamakat ve dalâlet Benî İsrail'e mahsus değil fcelki her millette her zaman carîdir. Meselâ Sofiyye kıyafetinde mezhebi bozuk bir kimse müslüman ve mütedeyyin bir cemaat-ı. kesire içine girer ve az zamanda bir çok kimseleri idlâl eder ve foyası meydana çıkar. Fakat ba'de harab-il Basra. Şu halde iğfal olunmak cümle insanlarda mevcuttur. Binaenaleyh; insan iktida edeceği kimsenin sabık ve lâhik halini bilmek, bilmezse lâyıkıyla tedkik etmek elzemdir.

Tâhâ 20:88

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın kavmini tekdir ettiğini beyandan sonra kavmin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm'a Vacip Tealâ mîkatte Harun'un ma-iyyetinde baki kalan Benî İsrail'i Samirî'nin idlâl ettiğini haber vermesi üzerine Musa Aleyhisselâm kemal-i esefle Mikat'tan gelip kavmini şiddetle tekdir edince «Ya Musa! Biz kendi gönlümüz ve tabiatımızla senin vaadine hulfetmedik. Eğer biz kendi halimize kalsak ve Samirî bizi aldatmamış olsaydı biz ahdimizde sebat eder hulfetmezdik. Lâkin biz Mısır'dan çıkmaya niyet ettiğimizde bayram bahanesiyle kıbtîlerden ariyet tarikıyla aldığımız hulliyatlarını vermedik, yanımızda getirmiştik. Samirî'nin kazdırmış olduğu çukura o ziynetleri attık. Samirî de bizim gibi kendi yanında bulunanı attı ve onunla bizi iğfal etti» dediler. Çünkü; Samirî o hülliyatı eritip onlar için bir buzağı şekli çıkardı ki o şekil, his ve hareketden mahrum bir cesed olup ancak buzağı sadası gibi sadâsı vardı. Benî İsrail'in ona meyi ü muhabbetlerini görünce. Samirî ve etbaı «Şu buzağı sureti sizin ve Musa'nın mabududur. Musa Aleyhisselâm bunu unuttu yerini bilemedi hatta Tûr dağına kadar gitti, arıyor bulamıyor» dediler. Benî İsrail de buna aldanıp ibadet etmeye başladıklarını Musa Aleyhisselâm'a beyan ettiler. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Musa Aleyhisselâm Mikâta gideceğinde kavmine vaaz u nasihat ve dinlerinde sebat etmelerini tavsiye etmesi üzerine kavmi de dinlerinde sebat edeceklerini vaa-detmişlerken sebat etmediklerine binaen Musa Aleyhisselâm'm tekdirine cevap olarak «Biz kendi ihtiyarımızla vaadinize hulfetmedik» demekle vaadlerinde hulfün sebebi kıbtîlerden aldıkları ziynetle Samirî'nin iğfal etmesi olduğunu beyan ettiler. Kıbtîlerin ziynetleri yle murad; deryaya gark olduktan sonra deniz sahiline atılan kıbtîlerden aldıkları ziynet olmak ihtimali varsa da âyetin delâleti veçhile esah olan bayram bahanesiyle Mısır'da kıbtîlerden ariyet alıp getirdikleri ziynetlerdir. Zira ziyneti götürdüklerini beyan etmeleri; Mısır'dan getirdiklerini müstelzimdir. Benî İsrail Mısır'da kıbtîlerin emânında eğleştiklerinden mallarını alıp götürmek helâl olmadığına işaret için günah manâsını müş'ir olan evzâr lafzıyla tabir etmişlerdir. Yahut kıbtiler müşrik oldukları için mallarını alıp götürmek helâl idi, lâkin ağırlık olduğundan evzâr denilmiştik, Beyzâvî'nin beyanı veçhile Benî İsrail geceyi ve gündüzü ayrı ayrı birer gün hesab ettiklerinden onların hesabına nazaran Musa Aleyhisselâm gelmeyince endişeye başlamaları üzerine (Samirî) bunları idlâle fırsat bularak «Musa'nın gelmediği bizim yanımızda bulunan hülliyâtın haram olmasıdır. Biz bir çukur kazalım, hülli-yâtı oraya atalım ve ateş yakıp eritelim» demekle iğfal etti. Min-vâl-i meşruh üzere ateşle erittiler. Samirî kuyumculuk sanatında mahir olduğundan buzağı suretinde kalıp yaparak o hulliyattan bir buzağı sureti ortaya çıkardı ve damarlar gibi o cesede menfezler koydu. O menfezlerden rüzgâr girmesiyle buzağı sadası gibi sadâ vermeye başlayınca «İşte bu sîzin ve Musa'nın mabududur» dedi ve «Musa bunu arıyor lâkin yerini unuttu bulamadı» demekle nâsı o surete ibadete da'vet etti ve nâs da Samirî'nin işbu iğfâlâ-tına aldanarak ibadete başladılar. Bu cesette harikulade olarak hayat olduğundan bahsedenler varsa da (Samirî) gibi bir dal ve mudıltin yedinde harikuladenin zuhuru hikmete muhalif olduğundan esah olan ekser-i müfessirî-nin beyanı veçhile Samirî'nin buzağı şeklinde izhar ettiği cesette hayat yoktu. Yalnız Samirî'nin kurnazlıkla cesette ihdas etmiş olduğu boru şeklinde deliklerin rüzgâr vasıtasiyle çıkarmış olduğu sedalardan ibaretti, yoksa o sadâlar eser-i hayat değildi. Benî İsrail o zamanda gayet cahil ve hamakatla muttasıf olduklarından Samirî derhal aldatmaya muvaffak oldu. Yahut Benî İsrail'in ekserisi evvelce hulûliye mezhebinden olmak ihtimali vardır ki derhal buzağı şeklindeki cesede ilâh'ın hulul ettiğine itikat ettiler. Anifen beyan olunduğu veçhile bu gibi hamakat ve dalâlet Benî İsrail'e mahsus değil fcelki her millette her zaman carîdir. Meselâ Sofiyye kıyafetinde mezhebi bozuk bir kimse müslüman ve mütedeyyin bir cemaat-ı. kesire içine girer ve az zamanda bir çok kimseleri idlâl eder ve foyası meydana çıkar. Fakat ba'de harab-il Basra. Şu halde iğfal olunmak cümle insanlarda mevcuttur. Binaenaleyh; insan iktida edeceği kimsenin sabık ve lâhik halini bilmek, bilmezse lâyıkıyla tedkik etmek elzemdir.

Tâhâ 20:89

Vacip Tealâ Samirî'nin Benî İsrail'i idlâl ettiğini beyandan sonra Benî İsrail'i tevbîh ve istidlali vacip olan tarîkları beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Benî İsrail Samirî'nin tasvir etmiş olduğu cesede ibadet ederler de düşünmezler ve bilmezler mi ki o ceset onların suallerine cevaba muktedir değildir. Binaenaleyh; onlara sözüyle rücû' etmez, ibadet ettiklerinde menfeata ve ibadeti terkettiklerihde mazarrata malik olmaz. Menfeat ve mazarrata malik olmayan şeye nasıl ibadet ederler? Halbuki mabud, ibadet eden kimseye menfe-ati ve ibadeti terkedene ibadeti terkinden dolayı mazarratı ikaa malik olmak lâyıktır. Çünkü; Menfeat ve mazarrat elinden gelmeyen bir cemada ibadette fayda yoktur. Bu âyet-i celile; marifet-i İlâhîyede delâili tedkik ve kemal-i itinâ ile nazar ve istidlal etmek lâzım olduğuna delil-i vazıhtır. Çünkü; Cenab-ı Hak nazar etmeyenleri, bu âyette tevbîh buyurdu. Binaenaleyh; itikadiyâtta makbul olan; delâile müstenid olanıdır, ctelaile istinâd etmiyerek taklîd üzere bina olunan itikat (Maturi-dî) indinde muteberse de mukalled ve mezmumdur. Belki istidlali terkinden dolayı âsim ve günahkârdır.

Tâhâ 20:90

Vacip Tealâ Benî İsrail'i Samirî'ye aldanıp şirkettiklerinden dolayı tevbih ettiğini beyandan sonra Harun Aleyhisselâm'm onlara vaki olan nesayihini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Musa Aleyhisselâm'm rücûundan evvel biraderi Harun Aleyhisselâm, Samirî onları ifsat edince bu ifsadı izâle, Benî İsrail'in halini ıslâh ve Musa Aleyhisselâm'm vesâyâsını muhafaza etmek üzere onlara dedi ki «Ey kavmim! Siz Samirî tarafından bir- dana suretiyle fitne olunduğunuz gibi Vacip Tealâ tarafından imtihan muamelesiyle de ibtilâ olundunuz. Şu halde siz şirki terkle tevhide teveccüh edin. Halbuki sizin Rabbınız enva-ı ni'metiyle âlemleri terbiye eden Rahman Tea-lâ'dır ki ni'meti cümle âleme âmm ve. şamildir ve bilhassa biraderim Musa'yı size Resul göndermek ve Firavun'un yed-i esaretinden sizi kurtarmak ve Firavun'u kahran ihlâk etmek gibi ni'met-lerle sizi mümtaz kıldı. Binanealeyh;' ibadetinizi ona tahsis edin» demekle şefkatini ibraz ve vazifesini ifâ ett. Harun Aleyhisselâm'ın şu. nesâyihini red etmek üzere onlar «Hz. Musa bize gelinceye kadar biz o cesede ibadet ve etrafında ikamet etmekten geri durmayız ve ibadette sebat ederiz» dediler. Keşke onlar bu sebatı din-i Musa'da ibrazla Samirî'yi reddetselerdi haklarında hayr-ı nıahzo-lurdu. Harun Aleyhisselâm'ın bu nasihati; taraf-ı İlâhîden ve biraderi Musa Aleyhisselâm canibinden memur olduğu cihetle memuriyetini yani emri bilma'rûf ve nehyi anilmünker vazifesini ifa etmekle uhdesine terettüp eden vücûbtan kurtulmak, kavmine şefkat ve merhametini izhar etmekten ibaretti. Lâkin Benî İsrail'in hevâ ve hevesleri onları dalâlete sevkettiğinden hak sözü işitmez bir hale gelmişlerdi. Binaenaleyh; Harun'un sözünü dinlemediler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Harun Aleyhisselâm şu nasihatinde gayet belîğ surette irâd-ı kelâm eylemiş ve hüsn-ü tertibe riayet etmiştir. Çünkü; Birinci merrede «Siz fitneye ilkâ olundunuz» demekle onları batıldan nehyetti. Zira def-i mazarrat celb-i men-feat üzerine mukaddemdir. İkinci merrede evvel be evvel lâzım olan marifet-i İlâhîyeye davet etti ve buyurdu ki «Sizin Rabbımz Rahman Tealâ'dır. Çünkü; marifet-i İlâhîye usul-ü itikattan olduğu cihetle sair ibadat üzerine mukaddemdir. Üçüncü merrede emr-i nübüvvete nakl-i kelâm ederek Nebiye ümmetin ittihâz vacip olduğuna işaret olmak üzere «Bana ittibâ' edin» dedi. Dördüncü merrede şerâyia ve fürû-u â'mâle davet etti ki emr-i tebliğde asiâ noksan olmasın. Harun Aleyhisselâm tebliğde asla noksan bırakmadığı halde Benî İsrail'e kat'iyyen tesir etmedi. Zira; iradelerini dalâlete sarfettiklerinden hidayeti talebleri yoktu. Binaenaleyh; Harun Aleyhisselâm'ı dinlemezlerdi ki sözü tesir etsin. Her zamanda yoldan çıkan süfehâ güruhunun hali budur. Cenab-ı Hak bizi hidayetten ayırmasın âmîn. Her ne zaman tevbe ederlerse tevbelerinin ka-buL olunacağına işaret için esmâ-i .hüsnâ içinden in'âma delâlet eden Rahman ism-i şerifini ihtiyar etmiştir. Yani «sizden sudur eden cinayetin çaresi bana ittiba edip tâib ve müstağfir olmanızdır. Eğer tevbe ederseniz Rabbımz tevbenizi kabul eder. Zira; Rabbımz merhamet sahibidir. Tevbenizi kabul ve günahlarınızı mağfiret etmekle size ihsan eder. Derhal ihsan-ı İlâhîye nail olmanız için esbabına tevessül edin» demek istemiştir.

Tâhâ 20:91

Vacip Tealâ Benî İsrail'i Samirî'ye aldanıp şirkettiklerinden dolayı tevbih ettiğini beyandan sonra Harun Aleyhisselâm'm onlara vaki olan nesayihini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Musa Aleyhisselâm'm rücûundan evvel biraderi Harun Aleyhisselâm, Samirî onları ifsat edince bu ifsadı izâle, Benî İsrail'in halini ıslâh ve Musa Aleyhisselâm'm vesâyâsını muhafaza etmek üzere onlara dedi ki «Ey kavmim! Siz Samirî tarafından bir- dana suretiyle fitne olunduğunuz gibi Vacip Tealâ tarafından imtihan muamelesiyle de ibtilâ olundunuz. Şu halde siz şirki terkle tevhide teveccüh edin. Halbuki sizin Rabbınız enva-ı ni'metiyle âlemleri terbiye eden Rahman Tea-lâ'dır ki ni'meti cümle âleme âmm ve. şamildir ve bilhassa biraderim Musa'yı size Resul göndermek ve Firavun'un yed-i esaretinden sizi kurtarmak ve Firavun'u kahran ihlâk etmek gibi ni'met-lerle sizi mümtaz kıldı. Binanealeyh;' ibadetinizi ona tahsis edin» demekle şefkatini ibraz ve vazifesini ifâ ett. Harun Aleyhisselâm'ın şu. nesâyihini red etmek üzere onlar «Hz. Musa bize gelinceye kadar biz o cesede ibadet ve etrafında ikamet etmekten geri durmayız ve ibadette sebat ederiz» dediler. Keşke onlar bu sebatı din-i Musa'da ibrazla Samirî'yi reddetselerdi haklarında hayr-ı nıahzo-lurdu. Harun Aleyhisselâm'ın bu nasihati; taraf-ı İlâhîden ve biraderi Musa Aleyhisselâm canibinden memur olduğu cihetle memuriyetini yani emri bilma'rûf ve nehyi anilmünker vazifesini ifa etmekle uhdesine terettüp eden vücûbtan kurtulmak, kavmine şefkat ve merhametini izhar etmekten ibaretti. Lâkin Benî İsrail'in hevâ ve hevesleri onları dalâlete sevkettiğinden hak sözü işitmez bir hale gelmişlerdi. Binaenaleyh; Harun'un sözünü dinlemediler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Harun Aleyhisselâm şu nasihatinde gayet belîğ surette irâd-ı kelâm eylemiş ve hüsn-ü tertibe riayet etmiştir. Çünkü; Birinci merrede «Siz fitneye ilkâ olundunuz» demekle onları batıldan nehyetti. Zira def-i mazarrat celb-i men-feat üzerine mukaddemdir. İkinci merrede evvel be evvel lâzım olan marifet-i İlâhîyeye davet etti ve buyurdu ki «Sizin Rabbımz Rahman Tealâ'dır. Çünkü; marifet-i İlâhîye usul-ü itikattan olduğu cihetle sair ibadat üzerine mukaddemdir. Üçüncü merrede emr-i nübüvvete nakl-i kelâm ederek Nebiye ümmetin ittihâz vacip olduğuna işaret olmak üzere «Bana ittibâ' edin» dedi. Dördüncü merrede şerâyia ve fürû-u â'mâle davet etti ki emr-i tebliğde asiâ noksan olmasın. Harun Aleyhisselâm tebliğde asla noksan bırakmadığı halde Benî İsrail'e kat'iyyen tesir etmedi. Zira; iradelerini dalâlete sarfettiklerinden hidayeti talebleri yoktu. Binaenaleyh; Harun Aleyhisselâm'ı dinlemezlerdi ki sözü tesir etsin. Her zamanda yoldan çıkan süfehâ güruhunun hali budur. Cenab-ı Hak bizi hidayetten ayırmasın âmîn. Her ne zaman tevbe ederlerse tevbelerinin ka-buL olunacağına işaret için esmâ-i .hüsnâ içinden in'âma delâlet eden Rahman ism-i şerifini ihtiyar etmiştir. Yani «sizden sudur eden cinayetin çaresi bana ittiba edip tâib ve müstağfir olmanızdır. Eğer tevbe ederseniz Rabbımz tevbenizi kabul eder. Zira; Rabbımz merhamet sahibidir. Tevbenizi kabul ve günahlarınızı mağfiret etmekle size ihsan eder. Derhal ihsan-ı İlâhîye nail olmanız için esbabına tevessül edin» demek istemiştir.

Tâhâ 20:92

Vacip Tealâ Harun Aleyhisselâm'ın Benî İsrail'e nasihatini ve Benî İsrail'in nasihat kabul etmediklerini beyândan sonra Musa Aleyhisselâm'ın Harun'a itâb ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani Musa Aleyhisselâm Mîkattan avdetine kavminin isyanına kemal-i gayz u gazabı üzerine biraderi Harun Aleyhisselâm'a hitaben «Ey Harun! Benî İsrail'i dalâlet üzere gördüğünde bana tebaiyyet etmekten, vasiyyetimi yerine getirmekten seni ne gibi şey menetti? Niçin onların küfrü üzerine mukatele etmedin? Ben bulunsam onlarla mukatele etmez miydim? 'Benim makamımda sen bulunduğun halde bu vazife size teveccüh etmişken siz niçin va-zife-i kıtali ifâ etmediniz? Maahazâ küfredenlerle mukatele lâzımdı. Salâbeti terkle emrime isyan mı ettin? Ben bunların mesâlihini size emretmedim mi? Hiç olmazsa bunların içinden çıkarak küfür-, ierini bana suret-i seriada haber vermeli değil miydin? Niçin haber vermedin?» demekle biraderine itâb etti. Benî İsrail'in cevabı üzerine «Musa Aleyhisselâm ne dedi ve ne yaptı?» unvanında va-rid olan sual-i mukaddereye bu âyet cevap olarak varid olmuştur. Musa Aleyhisselâm'a cevap olarak Harun Aleyhisselâm dedi ki «Ey anam oğlu biraderim! Sakalımdan ve başımdan tutma, düşmanlara karşı beni levmetme, i'tizarımı dinle. Zira; ben, onlarla muka-teleyi terketmedim, illâ sen Benî İsrail beynini tefrik ettin, beyinlerine nifak düşürdün, parça parça ettin, benim sözüme intizar etmedin demenden korktum ve bu korkuma binaen mukateleyi terkettim» demekle i'tizâr etti. İnsanı bir hâdiseden dolayı levm ve itaba tesaddî eden kimseye karşı mazeret-i meşrûasını serdet-mekle itabı icab eden esbabı izaleyle itabdan halâsına sa'yetmek enır-i meşru olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm gayet hadîd mizaçlı ve umur-u dinde salâbeti şedide sahibi olduğundan kavmini küfrüzere görünce gayret-i diniyyesi galeyan ederek sağ' eliyle biraderinin saçlarından, sol eliyle sakalından tutarak bu halin neden ileri geldiğini sual etti. Harun Aleyhisselâm da onlarla mukatele edecek olsa kıtalin neticesi tefrika olup Benî İsrail fırkalara ayrılıp bir daha bir araya gelmek ihtimali olamıyacağından Musa Aleyhisseîâm'ın da «Niçin tefrikaya düşürdün?» diyeceğinden korktuğu için mukateleye kıyam etmediğini beyanla itizar etti. Gerçi Musa ve Harun (A.S.) ana baba bir kardeşlerse de Harun Aleyhisselâm biraderinin rikkatini celb ve validesinin hukukuna t'azim için validesinin ismini zikretmiştir, yoksa bazıların dedikleri gibi ana bir biraderi olduğundan validesinin ismini zikretmiş değildir. Evlâ olan biraderinin i'tizarmı dinledikten sonra özrünü kabul etmezse muahazeye mübaşeret etmek olduğundan Musa Aleyhisselâm biraderinin i'tizarını dinlemeden muahaze etmesi evlâyı terk kabilindendir. Hulâsa; Benî İsrail'in buzağı suretine ibadetle şirk ettiklerini görünce Musa Aleyhisselâm'ın pür gazab Harun Aleyhisselâm'a itaba tasaddî ettiğini, niçin onlarla mukateleye kıyam etmediğini suâl edip biraderinin saçından ve sakalından tuttuğu ve Harun Aleyhisselâm, rikkatini çelb için validesinin ismini zikrile rikkat-i kalbini celbe çalıştığı ve mukateleye kıyam etmediğinin sebebi tefrika korkusuna binaen olduğunu beyanla işin âkibetini düşündüğünü biraderine söylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:93

Vacip Tealâ Harun Aleyhisselâm'ın Benî İsrail'e nasihatini ve Benî İsrail'in nasihat kabul etmediklerini beyândan sonra Musa Aleyhisselâm'ın Harun'a itâb ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani Musa Aleyhisselâm Mîkattan avdetine kavminin isyanına kemal-i gayz u gazabı üzerine biraderi Harun Aleyhisselâm'a hitaben «Ey Harun! Benî İsrail'i dalâlet üzere gördüğünde bana tebaiyyet etmekten, vasiyyetimi yerine getirmekten seni ne gibi şey menetti? Niçin onların küfrü üzerine mukatele etmedin? Ben bulunsam onlarla mukatele etmez miydim? 'Benim makamımda sen bulunduğun halde bu vazife size teveccüh etmişken siz niçin va-zife-i kıtali ifâ etmediniz? Maahazâ küfredenlerle mukatele lâzımdı. Salâbeti terkle emrime isyan mı ettin? Ben bunların mesâlihini size emretmedim mi? Hiç olmazsa bunların içinden çıkarak küfür-, ierini bana suret-i seriada haber vermeli değil miydin? Niçin haber vermedin?» demekle biraderine itâb etti. Benî İsrail'in cevabı üzerine «Musa Aleyhisselâm ne dedi ve ne yaptı?» unvanında va-rid olan sual-i mukaddereye bu âyet cevap olarak varid olmuştur. Musa Aleyhisselâm'a cevap olarak Harun Aleyhisselâm dedi ki «Ey anam oğlu biraderim! Sakalımdan ve başımdan tutma, düşmanlara karşı beni levmetme, i'tizarımı dinle. Zira; ben, onlarla muka-teleyi terketmedim, illâ sen Benî İsrail beynini tefrik ettin, beyinlerine nifak düşürdün, parça parça ettin, benim sözüme intizar etmedin demenden korktum ve bu korkuma binaen mukateleyi terkettim» demekle i'tizâr etti. İnsanı bir hâdiseden dolayı levm ve itaba tesaddî eden kimseye karşı mazeret-i meşrûasını serdet-mekle itabı icab eden esbabı izaleyle itabdan halâsına sa'yetmek enır-i meşru olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm gayet hadîd mizaçlı ve umur-u dinde salâbeti şedide sahibi olduğundan kavmini küfrüzere görünce gayret-i diniyyesi galeyan ederek sağ' eliyle biraderinin saçlarından, sol eliyle sakalından tutarak bu halin neden ileri geldiğini sual etti. Harun Aleyhisselâm da onlarla mukatele edecek olsa kıtalin neticesi tefrika olup Benî İsrail fırkalara ayrılıp bir daha bir araya gelmek ihtimali olamıyacağından Musa Aleyhisseîâm'ın da «Niçin tefrikaya düşürdün?» diyeceğinden korktuğu için mukateleye kıyam etmediğini beyanla itizar etti. Gerçi Musa ve Harun (A.S.) ana baba bir kardeşlerse de Harun Aleyhisselâm biraderinin rikkatini celb ve validesinin hukukuna t'azim için validesinin ismini zikretmiştir, yoksa bazıların dedikleri gibi ana bir biraderi olduğundan validesinin ismini zikretmiş değildir. Evlâ olan biraderinin i'tizarmı dinledikten sonra özrünü kabul etmezse muahazeye mübaşeret etmek olduğundan Musa Aleyhisselâm biraderinin i'tizarını dinlemeden muahaze etmesi evlâyı terk kabilindendir. Hulâsa; Benî İsrail'in buzağı suretine ibadetle şirk ettiklerini görünce Musa Aleyhisselâm'ın pür gazab Harun Aleyhisselâm'a itaba tasaddî ettiğini, niçin onlarla mukateleye kıyam etmediğini suâl edip biraderinin saçından ve sakalından tuttuğu ve Harun Aleyhisselâm, rikkatini çelb için validesinin ismini zikrile rikkat-i kalbini celbe çalıştığı ve mukateleye kıyam etmediğinin sebebi tefrika korkusuna binaen olduğunu beyanla işin âkibetini düşündüğünü biraderine söylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:94

Vacip Tealâ Harun Aleyhisselâm'ın Benî İsrail'e nasihatini ve Benî İsrail'in nasihat kabul etmediklerini beyândan sonra Musa Aleyhisselâm'ın Harun'a itâb ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani Musa Aleyhisselâm Mîkattan avdetine kavminin isyanına kemal-i gayz u gazabı üzerine biraderi Harun Aleyhisselâm'a hitaben «Ey Harun! Benî İsrail'i dalâlet üzere gördüğünde bana tebaiyyet etmekten, vasiyyetimi yerine getirmekten seni ne gibi şey menetti? Niçin onların küfrü üzerine mukatele etmedin? Ben bulunsam onlarla mukatele etmez miydim? 'Benim makamımda sen bulunduğun halde bu vazife size teveccüh etmişken siz niçin va-zife-i kıtali ifâ etmediniz? Maahazâ küfredenlerle mukatele lâzımdı. Salâbeti terkle emrime isyan mı ettin? Ben bunların mesâlihini size emretmedim mi? Hiç olmazsa bunların içinden çıkarak küfür-, ierini bana suret-i seriada haber vermeli değil miydin? Niçin haber vermedin?» demekle biraderine itâb etti. Benî İsrail'in cevabı üzerine «Musa Aleyhisselâm ne dedi ve ne yaptı?» unvanında va-rid olan sual-i mukaddereye bu âyet cevap olarak varid olmuştur. Musa Aleyhisselâm'a cevap olarak Harun Aleyhisselâm dedi ki «Ey anam oğlu biraderim! Sakalımdan ve başımdan tutma, düşmanlara karşı beni levmetme, i'tizarımı dinle. Zira; ben, onlarla muka-teleyi terketmedim, illâ sen Benî İsrail beynini tefrik ettin, beyinlerine nifak düşürdün, parça parça ettin, benim sözüme intizar etmedin demenden korktum ve bu korkuma binaen mukateleyi terkettim» demekle i'tizâr etti. İnsanı bir hâdiseden dolayı levm ve itaba tesaddî eden kimseye karşı mazeret-i meşrûasını serdet-mekle itabı icab eden esbabı izaleyle itabdan halâsına sa'yetmek enır-i meşru olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm gayet hadîd mizaçlı ve umur-u dinde salâbeti şedide sahibi olduğundan kavmini küfrüzere görünce gayret-i diniyyesi galeyan ederek sağ' eliyle biraderinin saçlarından, sol eliyle sakalından tutarak bu halin neden ileri geldiğini sual etti. Harun Aleyhisselâm da onlarla mukatele edecek olsa kıtalin neticesi tefrika olup Benî İsrail fırkalara ayrılıp bir daha bir araya gelmek ihtimali olamıyacağından Musa Aleyhisseîâm'ın da «Niçin tefrikaya düşürdün?» diyeceğinden korktuğu için mukateleye kıyam etmediğini beyanla itizar etti. Gerçi Musa ve Harun (A.S.) ana baba bir kardeşlerse de Harun Aleyhisselâm biraderinin rikkatini celb ve validesinin hukukuna t'azim için validesinin ismini zikretmiştir, yoksa bazıların dedikleri gibi ana bir biraderi olduğundan validesinin ismini zikretmiş değildir. Evlâ olan biraderinin i'tizarmı dinledikten sonra özrünü kabul etmezse muahazeye mübaşeret etmek olduğundan Musa Aleyhisselâm biraderinin i'tizarını dinlemeden muahaze etmesi evlâyı terk kabilindendir. Hulâsa; Benî İsrail'in buzağı suretine ibadetle şirk ettiklerini görünce Musa Aleyhisselâm'ın pür gazab Harun Aleyhisselâm'a itaba tasaddî ettiğini, niçin onlarla mukateleye kıyam etmediğini suâl edip biraderinin saçından ve sakalından tuttuğu ve Harun Aleyhisselâm, rikkatini çelb için validesinin ismini zikrile rikkat-i kalbini celbe çalıştığı ve mukateleye kıyam etmediğinin sebebi tefrika korkusuna binaen olduğunu beyanla işin âkibetini düşündüğünü biraderine söylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:95

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın biraderi Harun Aleyhisselâm'a itabını ve Harun Aleyhisselâm'm i'tizarı mutazammm cevabını beyandan sonra Harun Aleyhisselâm'ın i'tizarını kabul edip halkı idlâl eden (Samirî) ye tevcih-i hitab ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm biraderi Harun'un dermeyân etmiş olduğu i'tizarı kabulden sonra Samirî'ye tevcih-i hitab ederek dedi ki «Ya Samirî! Senin bu halkı idlâl etmekten maksadın nedir ve ne istersin?» Musa A-leyhisselâm'ın bu sualine cevapta Samirî dedi ki «Ben, Benî İsrail'in görmedikleri şeyi gördüm, bilmediklerini bildim ve sana gelen Resulün basmış olduğu izden bir avuç toprak aldım, onu yanımda hıfzettim ki icabında isti'mâl edeyim. Sen Tûr dağına gidince halka riyaset etmek istedim. Kıbtîlerin hülliyatmdan yapmak istediğim dana suretinin külçesi içine hıfzettiğim toprağı attım ve kendi nefsim de bu hali bana emir ve tezyin etti ki onlara ben metbû olup beyinlerinde onlardan ziyade bir bildiğim olmakla imtiyaz etmiş olayım» demekle hakikati söyledi. Hz. Musa'ya gelen Resul ile Samirî'nin muradı; Cibril-i Emin'dir. Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'ye sualinden maksadı; Samirf nin yapmış olduğu hilelerin batıl olduğunu kendine itiraf ettirmekle desisesini ve haksızlığını kendi lisanıyla halka duyurmaktı. Çünkü; haksızın haksızlığını kendinin beyanı şüpheden ârî olduğundan Musa Aleyhisselâm bu ciheti ihtiyar etmiştir. Samirî Cibril-i Emin'i nasıl bildi? Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran hal-i tufûliyetinde Firavun'un Benî İsrail'in çocuklarını katlettiği zamanda Firavun'dan gizli validesi Samirî'yi bir mağaraya koyduğu zaman Benî İsrail'i idlâl fitnesinin Samirî yedinde zuhur edeceği mukadder olduğu cihetle onun terbiyesini Vacip Tealâ Çibril-i Emin'e tevdî ettiğinden Cibril-i Emin- insan şeklinde gelir gider Samirî de bu suretle alışmış ve bir çok harikuladeler görmüştü. Deryanın yol olup Benî İsrail'in geçtiği' zaman Samirî'nin eskiden gördüğü şekil üzere Cibril-i Emin'i bir at üzerinde gördü ve evvelden o zatın azamet-i şanını bildiği için atının ayağının altından bir avuç toprak alıp sarığının arasına bağlamıştı. Halkı idlâl etmek kastettiğinde toprakta hissettiği garabet üzerine hüüiyâtı eritip o toprağı içine attığını hikâye etti. Yahut Samirî, Cibril-i Emin'i Musa Aleyhisselâm'ın Mikâta gideceği gün gördü. Çünkü; Hz. Ali'den rivayet olunan şöyledir : Musa Aleyhisselâm'ı Mikata götürmek için Cibril-i Emin bir at üzerinde geldiğinde atı nereye basarsa ayağını kaldırınca derhal ot biter. Samirî bunu görünce atın ayağı dokunduğu yerde eser-i hayat olduğunu derhal idrâk ederek zaman fevt etmeden atın izinden toprak alır muhafaza eder, icabında isti'mâl ederdi. Cibril-i Emin'in atının ayağının altında derhal ot bittiğini Samirî'den başka gören ve bilen olmadığı mervîdir ve bu hali beyan için Samirî «onların görmediğini ben gördüm" demiştir. Hileye Samirî'yi sevkeden; ancak kendi nefsi olup hariçten başka bir vasıta ve sebep olmadığını beyan için «Bunu, ancak benim nefsim emretti» demekle nefsine atf-ı cürmetti. Bu âyette Resul ile murad; Cibril-i Emin olduğunda ekser müfessirinin ittifakı vardır. Samirî, Musa Aleyhisselâm'a gelen zatın azamat-i şân sahibi olduğunu bilmişse de Cibril-i Emin olduğunu bilmediği için Resul tâbir etmiştir. Hulâsa Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'ye «Niçin halkı idlâl ettin?» sualine karşı Samirî Benî İsrail'e riyaset etmek hülyasını kurduğunu, bu hülya vesilesiyle nefsi bu emr-i münkeri işlemeye kendini sevkedip münkerâtı nefsi tezyin ettiğini, hariçten bir kimsenin sebep olmadığını ve bu hilesine Cibril-i Emin'in atının ayağının altından aldığı toprağı alet ettiğini beyan eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:96

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın biraderi Harun Aleyhisselâm'a itabını ve Harun Aleyhisselâm'm i'tizarı mutazammm cevabını beyandan sonra Harun Aleyhisselâm'ın i'tizarını kabul edip halkı idlâl eden (Samirî) ye tevcih-i hitab ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm biraderi Harun'un dermeyân etmiş olduğu i'tizarı kabulden sonra Samirî'ye tevcih-i hitab ederek dedi ki «Ya Samirî! Senin bu halkı idlâl etmekten maksadın nedir ve ne istersin?» Musa A-leyhisselâm'ın bu sualine cevapta Samirî dedi ki «Ben, Benî İsrail'in görmedikleri şeyi gördüm, bilmediklerini bildim ve sana gelen Resulün basmış olduğu izden bir avuç toprak aldım, onu yanımda hıfzettim ki icabında isti'mâl edeyim. Sen Tûr dağına gidince halka riyaset etmek istedim. Kıbtîlerin hülliyatmdan yapmak istediğim dana suretinin külçesi içine hıfzettiğim toprağı attım ve kendi nefsim de bu hali bana emir ve tezyin etti ki onlara ben metbû olup beyinlerinde onlardan ziyade bir bildiğim olmakla imtiyaz etmiş olayım» demekle hakikati söyledi. Hz. Musa'ya gelen Resul ile Samirî'nin muradı; Cibril-i Emin'dir. Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'ye sualinden maksadı; Samirf nin yapmış olduğu hilelerin batıl olduğunu kendine itiraf ettirmekle desisesini ve haksızlığını kendi lisanıyla halka duyurmaktı. Çünkü; haksızın haksızlığını kendinin beyanı şüpheden ârî olduğundan Musa Aleyhisselâm bu ciheti ihtiyar etmiştir. Samirî Cibril-i Emin'i nasıl bildi? Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran hal-i tufûliyetinde Firavun'un Benî İsrail'in çocuklarını katlettiği zamanda Firavun'dan gizli validesi Samirî'yi bir mağaraya koyduğu zaman Benî İsrail'i idlâl fitnesinin Samirî yedinde zuhur edeceği mukadder olduğu cihetle onun terbiyesini Vacip Tealâ Çibril-i Emin'e tevdî ettiğinden Cibril-i Emin- insan şeklinde gelir gider Samirî de bu suretle alışmış ve bir çok harikuladeler görmüştü. Deryanın yol olup Benî İsrail'in geçtiği' zaman Samirî'nin eskiden gördüğü şekil üzere Cibril-i Emin'i bir at üzerinde gördü ve evvelden o zatın azamet-i şanını bildiği için atının ayağının altından bir avuç toprak alıp sarığının arasına bağlamıştı. Halkı idlâl etmek kastettiğinde toprakta hissettiği garabet üzerine hüüiyâtı eritip o toprağı içine attığını hikâye etti. Yahut Samirî, Cibril-i Emin'i Musa Aleyhisselâm'ın Mikâta gideceği gün gördü. Çünkü; Hz. Ali'den rivayet olunan şöyledir : Musa Aleyhisselâm'ı Mikata götürmek için Cibril-i Emin bir at üzerinde geldiğinde atı nereye basarsa ayağını kaldırınca derhal ot biter. Samirî bunu görünce atın ayağı dokunduğu yerde eser-i hayat olduğunu derhal idrâk ederek zaman fevt etmeden atın izinden toprak alır muhafaza eder, icabında isti'mâl ederdi. Cibril-i Emin'in atının ayağının altında derhal ot bittiğini Samirî'den başka gören ve bilen olmadığı mervîdir ve bu hali beyan için Samirî «onların görmediğini ben gördüm" demiştir. Hileye Samirî'yi sevkeden; ancak kendi nefsi olup hariçten başka bir vasıta ve sebep olmadığını beyan için «Bunu, ancak benim nefsim emretti» demekle nefsine atf-ı cürmetti. Bu âyette Resul ile murad; Cibril-i Emin olduğunda ekser müfessirinin ittifakı vardır. Samirî, Musa Aleyhisselâm'a gelen zatın azamat-i şân sahibi olduğunu bilmişse de Cibril-i Emin olduğunu bilmediği için Resul tâbir etmiştir. Hulâsa Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'ye «Niçin halkı idlâl ettin?» sualine karşı Samirî Benî İsrail'e riyaset etmek hülyasını kurduğunu, bu hülya vesilesiyle nefsi bu emr-i münkeri işlemeye kendini sevkedip münkerâtı nefsi tezyin ettiğini, hariçten bir kimsenin sebep olmadığını ve bu hilesine Cibril-i Emin'in atının ayağının altından aldığı toprağı alet ettiğini beyan eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:97

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'nin kelâmını dinledikten sonra Samirî'nin müstehak olduğu cezasını tarif ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm SamirTnin kelâmını işittikten sonra Samirî'ye dedi ki «Sen git benim yanımdan, gözüm görmesin seni. Zira; senin için hal-i hayatında «Aman bana kimse dokunmasın, eğer bir kimse dokunursa humma illeti bulaşır» demek vardır. Çünkü senin işlediğin cinayetin cezası kimse yanma gelmekten seni mahrum etmiştir. Hayatı ve hissi olmayan bir cemâda hayat ve idrak unvanı vermekle kendin ibadet ettiğin gibi bir çok halkı idlâl ettiğin için sen dünyada idrak ve şuurdan mahrum, cemâdât gibi gezeceksin ve bir kimsenin dokunmasından korkundan nâşî bana kimse dokunmasın diye bağıracaksın. Ya Samirî! Dünyada cezan bu vahşet olduğu gibi âhirette de senin için Cehennem azabına duçar olacağına bir vaad vardır ki sen o vaadden asla hulfe-demezsin ve ebeden vaadolunan azab-ı Cehennemden ayrılamazsın. Çünkü; senin için tevbenin kabulü olmadığından ebedül'abâd nâr-ı cahîmde kalıcısın ve sen nazar et gör ey Samirî! İttihaz ettiğin ma'buduna ki o rha'buda sen kemal-i şevk u şetaretle ibadet ettin ve o ilâh üzerinde günlerce ikamet ederek ibadetine devam ettin. Elbette biz o ma'budunu yakar ve yaktıktan sonra külünü denize savururuz. Hatta eczasından hiç bir cüz kalmaz. Eğer hakiki ma'bud olsa yanmazdı. Zira; ilâh olan bir şey ateşle yanmaz» demekle Samirî'nin ceza-yı sezasını beyan etti. Samirî'nin ma'bud ittihaz ettiği şeyin ve itikadının batıl olduğunu beyandan sonra mabudun bilhakkı ve itikad-ı sahihi beyan sadedinde buyurdu ki, «Sizin ilâhınız şol Allahü Tealâ'dır ki. o AUahü Tealâ'dan başka mabudun bilhak yoktur. Ancak Allahü Tealâ vardır ve Allahü Tealâ'-nın ilmi her şeye vasi'dir, ilminden hariç hiç bir şey yoktur» demekle Samirî'ye ittiba edenlere itikad-ı^hakkı tarifle doğru yolu gösterdi. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa Benî İsrail'e Samirî ile ihtilât etmemelerini emretti. Binaenaleyh; Benî İsrail üzerine Samirî'ye mülakat, konuşmak, alış veriş etmek ve bir mekânda beraber bulunmak haram olduğundan hiç kimse Samirî'ye mülâkaat etmediği cihetle Samirî daima dağ başlarında vahşî hayvanlar arasında gezer ve sâdâsı yettiği kadar «Bana kimse dokunmasın» demekle ömrünü ifna ettiği (İbn Abbas) hazretlerinden mervîdir. Hatta Samirî'ye bir kimse veyahut Samirî bir kimseye dokunsa o adamların her ikisi de humma hastalığına tutulduklarından Samirî herkesten ve herkes Samirî'den kaçarlardı. Hatta bu hal Samirî'nin nesline de intikal ettiğinden elyevm insanların te-, masından endişe edenler görülmektedir. Samirî'nin halkla ihtilât edememesi ıztırarîdir, ihtiyarî değildir. Tefsir-i Medarik'te Hz. Musa Samirî'nin katliyle emredip Samirî sahî bir adam olduğundan Cenab-ı Hakkın katlini menettiği mervidir. Şu halde sehaveti, dünyaca katil cezasından onu halâs etmiştir. Binaenaleyh; insanlar sahaveti iltizam ile ebnayı cinsine ihsan edip kendine sahaveti çare-i necat addetmek elbette lâzımdır. Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'nin ihdas ettiği mezhebin butlanını beyandan sonra Benî İsrail'e din-i hakkı ve vahdaniyet-i İlâ-hîyeyi beyan etmek üzere «Sizin Rabbınız Allahü Tealâ'dır ki va-hid-i hakikidir ve ilmi her şeye vasi'dir» buyurmuştur. Hulâsa; Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'nin cezası dünyaca ihti-lâttan menolunmak olduğunu ve hayatta oldukça «Bana dokunmak yoktur. Bana kimse dokunmasın» demekten ibaret bulunduğunu ve âhirette ebedî Cehennem azabına düçâr olacağını ve ma'budu-nun batıl olduğunu beyan için yakıp külünü denize savurduğunu ve ma'budün bilhakkın ancak Allah ve ilminin her şeye vâsi' olduğunu beyan ettiği bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

Tâhâ 20:98

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'nin kelâmını dinledikten sonra Samirî'nin müstehak olduğu cezasını tarif ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa Aleyhisselâm SamirTnin kelâmını işittikten sonra Samirî'ye dedi ki «Sen git benim yanımdan, gözüm görmesin seni. Zira; senin için hal-i hayatında «Aman bana kimse dokunmasın, eğer bir kimse dokunursa humma illeti bulaşır» demek vardır. Çünkü senin işlediğin cinayetin cezası kimse yanma gelmekten seni mahrum etmiştir. Hayatı ve hissi olmayan bir cemâda hayat ve idrak unvanı vermekle kendin ibadet ettiğin gibi bir çok halkı idlâl ettiğin için sen dünyada idrak ve şuurdan mahrum, cemâdât gibi gezeceksin ve bir kimsenin dokunmasından korkundan nâşî bana kimse dokunmasın diye bağıracaksın. Ya Samirî! Dünyada cezan bu vahşet olduğu gibi âhirette de senin için Cehennem azabına duçar olacağına bir vaad vardır ki sen o vaadden asla hulfe-demezsin ve ebeden vaadolunan azab-ı Cehennemden ayrılamazsın. Çünkü; senin için tevbenin kabulü olmadığından ebedül'abâd nâr-ı cahîmde kalıcısın ve sen nazar et gör ey Samirî! İttihaz ettiğin ma'buduna ki o rha'buda sen kemal-i şevk u şetaretle ibadet ettin ve o ilâh üzerinde günlerce ikamet ederek ibadetine devam ettin. Elbette biz o ma'budunu yakar ve yaktıktan sonra külünü denize savururuz. Hatta eczasından hiç bir cüz kalmaz. Eğer hakiki ma'bud olsa yanmazdı. Zira; ilâh olan bir şey ateşle yanmaz» demekle Samirî'nin ceza-yı sezasını beyan etti. Samirî'nin ma'bud ittihaz ettiği şeyin ve itikadının batıl olduğunu beyandan sonra mabudun bilhakkı ve itikad-ı sahihi beyan sadedinde buyurdu ki, «Sizin ilâhınız şol Allahü Tealâ'dır ki. o AUahü Tealâ'dan başka mabudun bilhak yoktur. Ancak Allahü Tealâ vardır ve Allahü Tealâ'-nın ilmi her şeye vasi'dir, ilminden hariç hiç bir şey yoktur» demekle Samirî'ye ittiba edenlere itikad-ı^hakkı tarifle doğru yolu gösterdi. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa Benî İsrail'e Samirî ile ihtilât etmemelerini emretti. Binaenaleyh; Benî İsrail üzerine Samirî'ye mülakat, konuşmak, alış veriş etmek ve bir mekânda beraber bulunmak haram olduğundan hiç kimse Samirî'ye mülâkaat etmediği cihetle Samirî daima dağ başlarında vahşî hayvanlar arasında gezer ve sâdâsı yettiği kadar «Bana kimse dokunmasın» demekle ömrünü ifna ettiği (İbn Abbas) hazretlerinden mervîdir. Hatta Samirî'ye bir kimse veyahut Samirî bir kimseye dokunsa o adamların her ikisi de humma hastalığına tutulduklarından Samirî herkesten ve herkes Samirî'den kaçarlardı. Hatta bu hal Samirî'nin nesline de intikal ettiğinden elyevm insanların te-, masından endişe edenler görülmektedir. Samirî'nin halkla ihtilât edememesi ıztırarîdir, ihtiyarî değildir. Tefsir-i Medarik'te Hz. Musa Samirî'nin katliyle emredip Samirî sahî bir adam olduğundan Cenab-ı Hakkın katlini menettiği mervidir. Şu halde sehaveti, dünyaca katil cezasından onu halâs etmiştir. Binaenaleyh; insanlar sahaveti iltizam ile ebnayı cinsine ihsan edip kendine sahaveti çare-i necat addetmek elbette lâzımdır. Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'nin ihdas ettiği mezhebin butlanını beyandan sonra Benî İsrail'e din-i hakkı ve vahdaniyet-i İlâ-hîyeyi beyan etmek üzere «Sizin Rabbınız Allahü Tealâ'dır ki va-hid-i hakikidir ve ilmi her şeye vasi'dir» buyurmuştur. Hulâsa; Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'nin cezası dünyaca ihti-lâttan menolunmak olduğunu ve hayatta oldukça «Bana dokunmak yoktur. Bana kimse dokunmasın» demekten ibaret bulunduğunu ve âhirette ebedî Cehennem azabına düçâr olacağını ve ma'budu-nun batıl olduğunu beyan için yakıp külünü denize savurduğunu ve ma'budün bilhakkın ancak Allah ve ilminin her şeye vâsi' olduğunu beyan ettiği bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

Tâhâ 20:99

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın Firavun ve sair akvamla vaki olan macerasını beyandan sonra ümem-i sairenin ahvaline ic-mâlen işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Sana ve Musa Aleyhisselâm'a vahyedip kavminin hidayetini beyan ettiğimiz gibi ümem-i salifenin kıssalarını haber verir ve hikâye ederiz ki iman edenler mesrur ve ihtida etmeyenler me'yus olsunlar, zeviTukûle ibret ve basiret sahiplerine intibah olsun. Halbuki biz sana ind-i ülûhiyetimizden lutf u ihsan olarak ümem-i maziyenin ihbarını cami ve hakayık, maarif ve ah-kâm-ı şerayii hâvî Kur'an'ı verdik. Eğer bir kimse Kur'an'm nüzulünden sonra Kur'an'dan i'râz eder ve sair nıensuh olan kitaplardan birine tenıessük ederse o kimse yevm-i kıyamette büyük günah, cesîm vebal ve azîm cürüm yüklenir. Çünkü; nasih olan Kur'an'ı terk edip mensuh olan kitabı ahzettiği için büyük cezaya müstehaktır. Hatta o cezada ebedi kalıcılardır ve onlar için yüklendikleri günah ne kadar ağır ve ne kadar çirkin oldu. Bu âyette zikirle murad; Kurfan'dır Çünkü; Kur'an'da nâsın muhtaç olduğu mesaili ve ni'met-i İlâhîyenin envâını zikir mevcut olduğu için Kur'an'a zikir denmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm'm ahvaline dair vaki olan zikrin azamet-i sanma ve ulüvv-ü mertebesine ve ibrete şayan olduğuna işaret için baîde işaret olan lâfzı varid olmuş ve Kur'an'ın ahkâmı ittibâa lâyık olduğundan i'râz edenlerin yevm-i kıyamette büyük vebal altında ebedî kalacaklarına işaret olunmuştur. Bu âyette vizr ile murad; ağır ukubettir. Kur'an'a iman etmeyip mucibiyle ve muktezasiyle amel etmiyen kimselerin mü-ebbed olarak ağır cezaya duçar olacaklarına bu âyet delâlet eder: Binaenaleyh; aklı bulunan insana lâyık olan; Kur'an'a temessük edip seâdet-i dareyne nail olmak çarelerini düşünmektir.

Tâhâ 20:100

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın Firavun ve sair akvamla vaki olan macerasını beyandan sonra ümem-i sairenin ahvaline ic-mâlen işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Sana ve Musa Aleyhisselâm'a vahyedip kavminin hidayetini beyan ettiğimiz gibi ümem-i salifenin kıssalarını haber verir ve hikâye ederiz ki iman edenler mesrur ve ihtida etmeyenler me'yus olsunlar, zeviTukûle ibret ve basiret sahiplerine intibah olsun. Halbuki biz sana ind-i ülûhiyetimizden lutf u ihsan olarak ümem-i maziyenin ihbarını cami ve hakayık, maarif ve ah-kâm-ı şerayii hâvî Kur'an'ı verdik. Eğer bir kimse Kur'an'm nüzulünden sonra Kur'an'dan i'râz eder ve sair nıensuh olan kitaplardan birine tenıessük ederse o kimse yevm-i kıyamette büyük günah, cesîm vebal ve azîm cürüm yüklenir. Çünkü; nasih olan Kur'an'ı terk edip mensuh olan kitabı ahzettiği için büyük cezaya müstehaktır. Hatta o cezada ebedi kalıcılardır ve onlar için yüklendikleri günah ne kadar ağır ve ne kadar çirkin oldu. Bu âyette zikirle murad; Kurfan'dır Çünkü; Kur'an'da nâsın muhtaç olduğu mesaili ve ni'met-i İlâhîyenin envâını zikir mevcut olduğu için Kur'an'a zikir denmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm'm ahvaline dair vaki olan zikrin azamet-i sanma ve ulüvv-ü mertebesine ve ibrete şayan olduğuna işaret için baîde işaret olan lâfzı varid olmuş ve Kur'an'ın ahkâmı ittibâa lâyık olduğundan i'râz edenlerin yevm-i kıyamette büyük vebal altında ebedî kalacaklarına işaret olunmuştur. Bu âyette vizr ile murad; ağır ukubettir. Kur'an'a iman etmeyip mucibiyle ve muktezasiyle amel etmiyen kimselerin mü-ebbed olarak ağır cezaya duçar olacaklarına bu âyet delâlet eder: Binaenaleyh; aklı bulunan insana lâyık olan; Kur'an'a temessük edip seâdet-i dareyne nail olmak çarelerini düşünmektir.

Tâhâ 20:101

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın Firavun ve sair akvamla vaki olan macerasını beyandan sonra ümem-i sairenin ahvaline ic-mâlen işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Sana ve Musa Aleyhisselâm'a vahyedip kavminin hidayetini beyan ettiğimiz gibi ümem-i salifenin kıssalarını haber verir ve hikâye ederiz ki iman edenler mesrur ve ihtida etmeyenler me'yus olsunlar, zeviTukûle ibret ve basiret sahiplerine intibah olsun. Halbuki biz sana ind-i ülûhiyetimizden lutf u ihsan olarak ümem-i maziyenin ihbarını cami ve hakayık, maarif ve ah-kâm-ı şerayii hâvî Kur'an'ı verdik. Eğer bir kimse Kur'an'm nüzulünden sonra Kur'an'dan i'râz eder ve sair nıensuh olan kitaplardan birine tenıessük ederse o kimse yevm-i kıyamette büyük günah, cesîm vebal ve azîm cürüm yüklenir. Çünkü; nasih olan Kur'an'ı terk edip mensuh olan kitabı ahzettiği için büyük cezaya müstehaktır. Hatta o cezada ebedi kalıcılardır ve onlar için yüklendikleri günah ne kadar ağır ve ne kadar çirkin oldu. Bu âyette zikirle murad; Kurfan'dır Çünkü; Kur'an'da nâsın muhtaç olduğu mesaili ve ni'met-i İlâhîyenin envâını zikir mevcut olduğu için Kur'an'a zikir denmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm'm ahvaline dair vaki olan zikrin azamet-i sanma ve ulüvv-ü mertebesine ve ibrete şayan olduğuna işaret için baîde işaret olan lâfzı varid olmuş ve Kur'an'ın ahkâmı ittibâa lâyık olduğundan i'râz edenlerin yevm-i kıyamette büyük vebal altında ebedî kalacaklarına işaret olunmuştur. Bu âyette vizr ile murad; ağır ukubettir. Kur'an'a iman etmeyip mucibiyle ve muktezasiyle amel etmiyen kimselerin mü-ebbed olarak ağır cezaya duçar olacaklarına bu âyet delâlet eder: Binaenaleyh; aklı bulunan insana lâyık olan; Kur'an'a temessük edip seâdet-i dareyne nail olmak çarelerini düşünmektir.

Tâhâ 20:102

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette âsîlerin ağır yük altına gireceklerini beyandan sonra yevm-i kıyameti ta'rif etmek üzere buyuruyor. Yani; Yâ Ekrem er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Sur'a üfürülür. Biz mücrimleri o günde sevilmez bir surette ki gözleri gök ve yüzleri siyah bir halde arsa-i mahşere cemederiz. Onlar o günün şiddetinden ve mihnet ü meşakkatinden gördükleri dehşete bakarak kalpleri korkuyla dolduğu için beyinlerinde gizli olarak konuşurlar. Sa'dâlarını çıkarmadan birbirlerine derler ki «Siz dünyada on gün miktarı bir müddet kaldınız. O kadar bir sürür ve azıcık bir müddet için bir çok kabahat irtikâb eylediniz. Şimdi o kabahatlar hep meydana çıktı». Mücrimler bu sözleriyle eseflerini izhar ve "dünyanın müddetini o günün şiddetine nisbetle gayet az addederler. Onların sözü doğru, aklı ziyade ve tariklerinde efdal olanları dünyanın müddetini daha kısa addederek «Siz-ancak dünyada bir gün miktarı bir müddet kaldınız» dediklerinde biz onların gizli olarak her sözlerini biliriz. Şu halde gizli konuşmalarında fayda yoktur. Zira bizim ilmimiz; hafî ve celî cümle esrara lâhıktır ve ilmimizden hiç bir şey gaib değildir. Bu âyette Vacip Tealâ mücrimleri gözleri gök olarak haşredceğini beyanla müşrikleri tehdit buyurmuştur. Çünkü; Beyzâvî'-nin beyanı vechiİe siyah yüz ve gök göz insan için en ziyade çirkin addolunan bir manzara ve surettir. Bilhassa, arapların son derece sevmedikleri bir simadır. Binaenaleyh; siyah yüzle beraber gök gözden teşe'üm ederler. Allahü Tealâ'mn bu âyette o misilli sureti zemmetmesi hakikatta sevilmez bir manzara olduğuna kemaliyle delâlet eder. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette ile nıurad; kör olmaktır. Yahut susuzlukla hasıl olan gözlerinin açıklığıdır. Çünkü; susuzluktan hararet artınca gözlerin belirmesi âdettir. Hatta hararet arttıkça gözün siyahı göklüğe tebeddül ettiği mervidir. Yahut zahir.-i âyetin delâleti veçhile hakikatte gözlerin gök olmasıdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun, gök göz, siyah yüz evsaf-ı zemimedendir. Diğer âyette kâfirlerin gözlerinin kör olarak haşrolunacaklarım beyan bu âyete münafî değildir. Zira; kıyamette ahvâl muhteliftir. Kâfirlerin bazı mevkide gözleri gördüğü gibi bazı mevkide de kör olacağına binaen bazı âyette kör olacakları ve bazı aharda da gözlerinin açık ve gök olacağı beyan olunmuştur. Çünkü; cürüm sahiplerine kıyamette rahat yoktur. Binaenaleyh; her mevkide bir gûnâ azabla muazzeb, olacak ve cinayetlerinin cezasını lâyıkı vechüzere bulacaklardır. Kâfirler o günde görecekleri şiddet sebebiyle dünyada ömürlerini unuttukları için dünyada on gün miktarı ve daha akıllı olanları bir gün miktarı kaldıklarını konuşacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Yahut dünyada ömürlerini unutmazlar lâkin o günün şiddetine nisbetle dünyada ömürleri ne kadar uzun olsa dahi akall-i kalîl addedeceklerini beyandan ibarettir.

Tâhâ 20:103

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette âsîlerin ağır yük altına gireceklerini beyandan sonra yevm-i kıyameti ta'rif etmek üzere buyuruyor. Yani; Yâ Ekrem er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Sur'a üfürülür. Biz mücrimleri o günde sevilmez bir surette ki gözleri gök ve yüzleri siyah bir halde arsa-i mahşere cemederiz. Onlar o günün şiddetinden ve mihnet ü meşakkatinden gördükleri dehşete bakarak kalpleri korkuyla dolduğu için beyinlerinde gizli olarak konuşurlar. Sa'dâlarını çıkarmadan birbirlerine derler ki «Siz dünyada on gün miktarı bir müddet kaldınız. O kadar bir sürür ve azıcık bir müddet için bir çok kabahat irtikâb eylediniz. Şimdi o kabahatlar hep meydana çıktı». Mücrimler bu sözleriyle eseflerini izhar ve "dünyanın müddetini o günün şiddetine nisbetle gayet az addederler. Onların sözü doğru, aklı ziyade ve tariklerinde efdal olanları dünyanın müddetini daha kısa addederek «Siz-ancak dünyada bir gün miktarı bir müddet kaldınız» dediklerinde biz onların gizli olarak her sözlerini biliriz. Şu halde gizli konuşmalarında fayda yoktur. Zira bizim ilmimiz; hafî ve celî cümle esrara lâhıktır ve ilmimizden hiç bir şey gaib değildir. Bu âyette Vacip Tealâ mücrimleri gözleri gök olarak haşredceğini beyanla müşrikleri tehdit buyurmuştur. Çünkü; Beyzâvî'-nin beyanı vechiİe siyah yüz ve gök göz insan için en ziyade çirkin addolunan bir manzara ve surettir. Bilhassa, arapların son derece sevmedikleri bir simadır. Binaenaleyh; siyah yüzle beraber gök gözden teşe'üm ederler. Allahü Tealâ'mn bu âyette o misilli sureti zemmetmesi hakikatta sevilmez bir manzara olduğuna kemaliyle delâlet eder. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette ile nıurad; kör olmaktır. Yahut susuzlukla hasıl olan gözlerinin açıklığıdır. Çünkü; susuzluktan hararet artınca gözlerin belirmesi âdettir. Hatta hararet arttıkça gözün siyahı göklüğe tebeddül ettiği mervidir. Yahut zahir.-i âyetin delâleti veçhile hakikatte gözlerin gök olmasıdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun, gök göz, siyah yüz evsaf-ı zemimedendir. Diğer âyette kâfirlerin gözlerinin kör olarak haşrolunacaklarım beyan bu âyete münafî değildir. Zira; kıyamette ahvâl muhteliftir. Kâfirlerin bazı mevkide gözleri gördüğü gibi bazı mevkide de kör olacağına binaen bazı âyette kör olacakları ve bazı aharda da gözlerinin açık ve gök olacağı beyan olunmuştur. Çünkü; cürüm sahiplerine kıyamette rahat yoktur. Binaenaleyh; her mevkide bir gûnâ azabla muazzeb, olacak ve cinayetlerinin cezasını lâyıkı vechüzere bulacaklardır. Kâfirler o günde görecekleri şiddet sebebiyle dünyada ömürlerini unuttukları için dünyada on gün miktarı ve daha akıllı olanları bir gün miktarı kaldıklarını konuşacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Yahut dünyada ömürlerini unutmazlar lâkin o günün şiddetine nisbetle dünyada ömürleri ne kadar uzun olsa dahi akall-i kalîl addedeceklerini beyandan ibarettir.

Tâhâ 20:104

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette âsîlerin ağır yük altına gireceklerini beyandan sonra yevm-i kıyameti ta'rif etmek üzere buyuruyor. Yani; Yâ Ekrem er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Sur'a üfürülür. Biz mücrimleri o günde sevilmez bir surette ki gözleri gök ve yüzleri siyah bir halde arsa-i mahşere cemederiz. Onlar o günün şiddetinden ve mihnet ü meşakkatinden gördükleri dehşete bakarak kalpleri korkuyla dolduğu için beyinlerinde gizli olarak konuşurlar. Sa'dâlarını çıkarmadan birbirlerine derler ki «Siz dünyada on gün miktarı bir müddet kaldınız. O kadar bir sürür ve azıcık bir müddet için bir çok kabahat irtikâb eylediniz. Şimdi o kabahatlar hep meydana çıktı». Mücrimler bu sözleriyle eseflerini izhar ve "dünyanın müddetini o günün şiddetine nisbetle gayet az addederler. Onların sözü doğru, aklı ziyade ve tariklerinde efdal olanları dünyanın müddetini daha kısa addederek «Siz-ancak dünyada bir gün miktarı bir müddet kaldınız» dediklerinde biz onların gizli olarak her sözlerini biliriz. Şu halde gizli konuşmalarında fayda yoktur. Zira bizim ilmimiz; hafî ve celî cümle esrara lâhıktır ve ilmimizden hiç bir şey gaib değildir. Bu âyette Vacip Tealâ mücrimleri gözleri gök olarak haşredceğini beyanla müşrikleri tehdit buyurmuştur. Çünkü; Beyzâvî'-nin beyanı vechiİe siyah yüz ve gök göz insan için en ziyade çirkin addolunan bir manzara ve surettir. Bilhassa, arapların son derece sevmedikleri bir simadır. Binaenaleyh; siyah yüzle beraber gök gözden teşe'üm ederler. Allahü Tealâ'mn bu âyette o misilli sureti zemmetmesi hakikatta sevilmez bir manzara olduğuna kemaliyle delâlet eder. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette ile nıurad; kör olmaktır. Yahut susuzlukla hasıl olan gözlerinin açıklığıdır. Çünkü; susuzluktan hararet artınca gözlerin belirmesi âdettir. Hatta hararet arttıkça gözün siyahı göklüğe tebeddül ettiği mervidir. Yahut zahir.-i âyetin delâleti veçhile hakikatte gözlerin gök olmasıdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun, gök göz, siyah yüz evsaf-ı zemimedendir. Diğer âyette kâfirlerin gözlerinin kör olarak haşrolunacaklarım beyan bu âyete münafî değildir. Zira; kıyamette ahvâl muhteliftir. Kâfirlerin bazı mevkide gözleri gördüğü gibi bazı mevkide de kör olacağına binaen bazı âyette kör olacakları ve bazı aharda da gözlerinin açık ve gök olacağı beyan olunmuştur. Çünkü; cürüm sahiplerine kıyamette rahat yoktur. Binaenaleyh; her mevkide bir gûnâ azabla muazzeb, olacak ve cinayetlerinin cezasını lâyıkı vechüzere bulacaklardır. Kâfirler o günde görecekleri şiddet sebebiyle dünyada ömürlerini unuttukları için dünyada on gün miktarı ve daha akıllı olanları bir gün miktarı kaldıklarını konuşacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Yahut dünyada ömürlerini unutmazlar lâkin o günün şiddetine nisbetle dünyada ömürleri ne kadar uzun olsa dahi akall-i kalîl addedeceklerini beyandan ibarettir.

Tâhâ 20:105

Vacip Tealâ Yevm-i kıyameti beyandan sonra kâfirlerin yevm-i kıyamette dağların hali ne olacağını suâl ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; dağlar kum yığını olup savrulunca dere tepe gibi bir şey kalmaz, hatta her taraf müsavi bir ova olur. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile düz ova ve gayet parlak ve berrak demektir. her tarafından bakıldığında düz bir saf gibi görülür demektir. lâfızlarını tefsir ve onların keyfiyetini beyandır. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran suâl; ahval-i âhiretten ve usul-ü itikattan olduğu cihetle derhal cevap vermek lâzım olup cevabın tehiri caiz olmadığına işaret için sür'ate delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Bu suâl; kâfirler tarafından kıyameti ve âlemin harap olmasını inkâr tarikıyla varid olmuştur. Çünkü; kâfirler «bir şeyin harap olması noksan tarikıyla olur. Binaenaleyh; âlem harab olacak olsa etrafından tenakus etmeye başlar ve tenâr kus gittikçe tezayüd eder, nihayet tükenmek tarikıyla harab olur. Halbuki âlemde tenakus olmadığından harab olmak yoktur» derlerdi. Cenab-ı Hak, harabolmak tenakus tarikına münhasır olmayıp defaten dahi harabolmak vaki olacağını beyanla cevap verilmesini Resulüne emir buyurmuştur. Bu âyet-i celile yevm-i kıyamette arzın gayet parlak, enginden, yüksekten, inhiraftan ve i'vicâcdan hâlî olacağına delâlet eder. Çünkü; eğri ve yüksek manâlarmadır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Benî Sakîf) kabilesinden bir kimsenin "Ya Muhammed (S.A.) senin dediğin vec-hüzere kıyametin dehşeti vaki olunca dağların hali ne olur?» demesi üzerine, yahut müşriklerin istihza yoluyla suâl etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

Tâhâ 20:106

Vacip Tealâ Yevm-i kıyameti beyandan sonra kâfirlerin yevm-i kıyamette dağların hali ne olacağını suâl ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; dağlar kum yığını olup savrulunca dere tepe gibi bir şey kalmaz, hatta her taraf müsavi bir ova olur. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile düz ova ve gayet parlak ve berrak demektir. her tarafından bakıldığında düz bir saf gibi görülür demektir. lâfızlarını tefsir ve onların keyfiyetini beyandır. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran suâl; ahval-i âhiretten ve usul-ü itikattan olduğu cihetle derhal cevap vermek lâzım olup cevabın tehiri caiz olmadığına işaret için sür'ate delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Bu suâl; kâfirler tarafından kıyameti ve âlemin harap olmasını inkâr tarikıyla varid olmuştur. Çünkü; kâfirler «bir şeyin harap olması noksan tarikıyla olur. Binaenaleyh; âlem harab olacak olsa etrafından tenakus etmeye başlar ve tenâr kus gittikçe tezayüd eder, nihayet tükenmek tarikıyla harab olur. Halbuki âlemde tenakus olmadığından harab olmak yoktur» derlerdi. Cenab-ı Hak, harabolmak tenakus tarikına münhasır olmayıp defaten dahi harabolmak vaki olacağını beyanla cevap verilmesini Resulüne emir buyurmuştur. Bu âyet-i celile yevm-i kıyamette arzın gayet parlak, enginden, yüksekten, inhiraftan ve i'vicâcdan hâlî olacağına delâlet eder. Çünkü; eğri ve yüksek manâlarmadır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Benî Sakîf) kabilesinden bir kimsenin "Ya Muhammed (S.A.) senin dediğin vec-hüzere kıyametin dehşeti vaki olunca dağların hali ne olur?» demesi üzerine, yahut müşriklerin istihza yoluyla suâl etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

Tâhâ 20:107

Vacip Tealâ Yevm-i kıyameti beyandan sonra kâfirlerin yevm-i kıyamette dağların hali ne olacağını suâl ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; dağlar kum yığını olup savrulunca dere tepe gibi bir şey kalmaz, hatta her taraf müsavi bir ova olur. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile düz ova ve gayet parlak ve berrak demektir. her tarafından bakıldığında düz bir saf gibi görülür demektir. lâfızlarını tefsir ve onların keyfiyetini beyandır. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran suâl; ahval-i âhiretten ve usul-ü itikattan olduğu cihetle derhal cevap vermek lâzım olup cevabın tehiri caiz olmadığına işaret için sür'ate delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Bu suâl; kâfirler tarafından kıyameti ve âlemin harap olmasını inkâr tarikıyla varid olmuştur. Çünkü; kâfirler «bir şeyin harap olması noksan tarikıyla olur. Binaenaleyh; âlem harab olacak olsa etrafından tenakus etmeye başlar ve tenâr kus gittikçe tezayüd eder, nihayet tükenmek tarikıyla harab olur. Halbuki âlemde tenakus olmadığından harab olmak yoktur» derlerdi. Cenab-ı Hak, harabolmak tenakus tarikına münhasır olmayıp defaten dahi harabolmak vaki olacağını beyanla cevap verilmesini Resulüne emir buyurmuştur. Bu âyet-i celile yevm-i kıyamette arzın gayet parlak, enginden, yüksekten, inhiraftan ve i'vicâcdan hâlî olacağına delâlet eder. Çünkü; eğri ve yüksek manâlarmadır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Benî Sakîf) kabilesinden bir kimsenin "Ya Muhammed (S.A.) senin dediğin vec-hüzere kıyametin dehşeti vaki olunca dağların hali ne olur?» demesi üzerine, yahut müşriklerin istihza yoluyla suâl etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

Tâhâ 20:108

Vacip Tealâ kıyametin ahvalinden bazısını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nâsın mahşere içtimâ etmeleri için davet olundukları günde bilûmum halkı davet eden dâînin sadasma ittiba eder ve herkes o dâî tarafına giderler. Çünkü; arz müsavi olup asla eğrilik olmadığından hiç bir kimse sağına ve soluna şaşmadan doğruca süratle gider. Zira israfilin sadası cümleye müsavâat üzere işitil-diğinden kimse şaşmaz ve o günde insanların sadaları Rahman Tealâ'ya hudû' ve. huşu' eder ki mehabet-i İlâhîye ve celâlet-i süb-haniye ile sadalar nıakhur olduğundan sen nâsın sadalarını gayet hafif işitirsin. Çünkü; o günün şiddetinden kimse ses çıkaramaz ve çıkan sadalara kulak verdiğinde gayet zayıf işitirsin, o günde necat bulup şefaat edecek kimselerin şefaati menfeat vermez, illâ şol kimsenin şefaati fayda verir ki bazı âsîlere şefaat etmesine Rahman Tealâ'mn izin verip sena-yı şefaatta sözüne razı olduğu kimsenin şefaati menfeat verir. Zira; şefaatim kabul edeceği kimseye izin verdiğinden onun şefaati kabul olur ve şefaat olunan âsiye de menfaat verir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanına nazaran bu âyette dâî ile murad; İsrafil Aleyhisselâm'dır. Beyt-i Mukaddeste (Sahratul-lah) üzerine ayağını koyarak Halkı davet edeceği ve davetinde "Ey çürümüş kemikler ve dağılmış damarlar, bu toprağa karışmış olan etler! Kalkın ve hesap için Rabbınız tarafına gelin» diyeceği mer-vidir. Dâî için ivec olmamakla murad; dâînin daveti ve sadası cümleye müsavi olmasıdır. Bu âyet-i celile; âsiler için şefaatin cevazına ve vücuduna delâlet eder. Şu kadar ki şefaat, izn-i İlâhîye muhtaç olduğundan Allahü Tealâ kimin hakkında şefaat olunmaya izin verirse şefaat onun hakkında carîdir, yoksa her âsî hakkında şefaatin kabul olunmıyacağım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Tâhâ 20:109

Vacip Tealâ kıyametin ahvalinden bazısını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nâsın mahşere içtimâ etmeleri için davet olundukları günde bilûmum halkı davet eden dâînin sadasma ittiba eder ve herkes o dâî tarafına giderler. Çünkü; arz müsavi olup asla eğrilik olmadığından hiç bir kimse sağına ve soluna şaşmadan doğruca süratle gider. Zira israfilin sadası cümleye müsavâat üzere işitil-diğinden kimse şaşmaz ve o günde insanların sadaları Rahman Tealâ'ya hudû' ve. huşu' eder ki mehabet-i İlâhîye ve celâlet-i süb-haniye ile sadalar nıakhur olduğundan sen nâsın sadalarını gayet hafif işitirsin. Çünkü; o günün şiddetinden kimse ses çıkaramaz ve çıkan sadalara kulak verdiğinde gayet zayıf işitirsin, o günde necat bulup şefaat edecek kimselerin şefaati menfeat vermez, illâ şol kimsenin şefaati fayda verir ki bazı âsîlere şefaat etmesine Rahman Tealâ'mn izin verip sena-yı şefaatta sözüne razı olduğu kimsenin şefaati menfeat verir. Zira; şefaatim kabul edeceği kimseye izin verdiğinden onun şefaati kabul olur ve şefaat olunan âsiye de menfaat verir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanına nazaran bu âyette dâî ile murad; İsrafil Aleyhisselâm'dır. Beyt-i Mukaddeste (Sahratul-lah) üzerine ayağını koyarak Halkı davet edeceği ve davetinde "Ey çürümüş kemikler ve dağılmış damarlar, bu toprağa karışmış olan etler! Kalkın ve hesap için Rabbınız tarafına gelin» diyeceği mer-vidir. Dâî için ivec olmamakla murad; dâînin daveti ve sadası cümleye müsavi olmasıdır. Bu âyet-i celile; âsiler için şefaatin cevazına ve vücuduna delâlet eder. Şu kadar ki şefaat, izn-i İlâhîye muhtaç olduğundan Allahü Tealâ kimin hakkında şefaat olunmaya izin verirse şefaat onun hakkında carîdir, yoksa her âsî hakkında şefaatin kabul olunmıyacağım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Tâhâ 20:110

Vacip Tealâ bazı kimselere şefaata izin vereceğini beyandan sonra şefaatin izn-i İlâhî ile olacağının hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ dilediği kullan için şefaat olunmasına izin verir. Çünkü; AUahü Tealâ kullarının âhiret için takdim ettikleri amellerini ve dünyada bıraktıkları haleflerini bilir, lâkin onlar Önlerinde olan amellerini ve arkada bıraktıkları haleflerini bilmezler, o günde mahlukâtm yüzleri hayy, baki ve kadir ü kayyum olan Allahü Tealâ huzurunda zelil, hakîr ve zarardîde olur. Şol kimse ki Allahü Tealâ'ya şirketmekle zulmü hamil oldu, o kimse de hakir ve zelil olur. Zira; şirk sebebiyle bilkülliye amelleri batıl olduğundan asla menfeat görmedikleri gibi muhakkak büyük zarar görürler. Bir kimse ki vahdaniyet-i İlâhîyeye iman edici olduğu halde dünyada amel-i salih işlerse seyyiâtı üzerine ziyade olunmakla zulmolmaktan ve hasenatının ecrini noksan almaktan korkmaz. Çünkü; seyyiâtınm aynı cezasını görür ve seyyiâtından ziyade ceza verilmekle zulmolunmaz, hasenatının tamam sevabını alır, noksan olmaz. Binaenaleyh; mümin olan kimsenin her iki cihetten de asla endişesi bulunmaz. Zira; Allahü Tealâ mahşere cemolan kimselerin geçmiş ve gelecek cümle hallerini bildiğinden şefaatle kurtulacak ve kurtulmayacak kimler olduğunu bilir ve ona göre izin verir ve'Allahü Tealâ onların her halini bilir, ilmi cümlesini muhittir. Ama onlar Allahü Tealâ'yı ilimle ihata edemezler hayy ü kayyûm olan Vacip Tealâ'nın huzurunda bilûmum insanlar zelil ve hakîr olurlar, asla söz söylemeye mecalleri olmaz ve yevm-i kıyamete şirk götüren kimse rahmet-i İlâhîyeden mahrum olduğu cihetle mutazarrır olur. Bir kimse mümin olduğu halde a'mâli saliha işlerse zulüm ve hasenatının sevabı noksan olmasından korkmaz. Zira; adâlet-i İlâhîye herkesin hayr ü şer ameline göre mücâ-zâtı iktiza ettiğinden herkes emin ve bu cihetten mutmainnülkalp olacağına bu âyet delâlet eder. Bu âyette zelil olacak yüzler denmişse de eşhas muraddır. Çünkü; zül ü hakaretin eseri yüzde zuhur ettiği için yüz zikrolun-muştur. Halbuki hakikatte yüzün sahibi muraddır. Yevm-i kıyamette âsiler melik-i kahhâr yedinde esirlere benzediklerinden yüzlerinin zelil olacağını beyanda anet kelimesi varid olmuştur. Çünkü â'nı; esir manasınadır. Hazm ise noksan manasınadır. Resulüllah'ın «ism-i a'zamı Sure-i Bakara, Al-i İmran ve Tâhâ'da arayın» buyurduğunu rivayet etmekle beraber bu üç sûre'nin müşterek olduğu hayy ü kayyûm isimleri olduğunu dahi râvî beyan etmiştir. Vacip Tealâ insana yevm-i kıyamette nazil olacak mücâzâttan kurtulmak ihtimali olmadığını ve âhiretin hali ekseriyet itibariyle bu dünyaya muhalif olduğunu bu âyetlerle beyan buyurmuştur.

Tâhâ 20:111

Vacip Tealâ bazı kimselere şefaata izin vereceğini beyandan sonra şefaatin izn-i İlâhî ile olacağının hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ dilediği kullan için şefaat olunmasına izin verir. Çünkü; AUahü Tealâ kullarının âhiret için takdim ettikleri amellerini ve dünyada bıraktıkları haleflerini bilir, lâkin onlar Önlerinde olan amellerini ve arkada bıraktıkları haleflerini bilmezler, o günde mahlukâtm yüzleri hayy, baki ve kadir ü kayyum olan Allahü Tealâ huzurunda zelil, hakîr ve zarardîde olur. Şol kimse ki Allahü Tealâ'ya şirketmekle zulmü hamil oldu, o kimse de hakir ve zelil olur. Zira; şirk sebebiyle bilkülliye amelleri batıl olduğundan asla menfeat görmedikleri gibi muhakkak büyük zarar görürler. Bir kimse ki vahdaniyet-i İlâhîyeye iman edici olduğu halde dünyada amel-i salih işlerse seyyiâtı üzerine ziyade olunmakla zulmolmaktan ve hasenatının ecrini noksan almaktan korkmaz. Çünkü; seyyiâtınm aynı cezasını görür ve seyyiâtından ziyade ceza verilmekle zulmolunmaz, hasenatının tamam sevabını alır, noksan olmaz. Binaenaleyh; mümin olan kimsenin her iki cihetten de asla endişesi bulunmaz. Zira; Allahü Tealâ mahşere cemolan kimselerin geçmiş ve gelecek cümle hallerini bildiğinden şefaatle kurtulacak ve kurtulmayacak kimler olduğunu bilir ve ona göre izin verir ve'Allahü Tealâ onların her halini bilir, ilmi cümlesini muhittir. Ama onlar Allahü Tealâ'yı ilimle ihata edemezler hayy ü kayyûm olan Vacip Tealâ'nın huzurunda bilûmum insanlar zelil ve hakîr olurlar, asla söz söylemeye mecalleri olmaz ve yevm-i kıyamete şirk götüren kimse rahmet-i İlâhîyeden mahrum olduğu cihetle mutazarrır olur. Bir kimse mümin olduğu halde a'mâli saliha işlerse zulüm ve hasenatının sevabı noksan olmasından korkmaz. Zira; adâlet-i İlâhîye herkesin hayr ü şer ameline göre mücâ-zâtı iktiza ettiğinden herkes emin ve bu cihetten mutmainnülkalp olacağına bu âyet delâlet eder. Bu âyette zelil olacak yüzler denmişse de eşhas muraddır. Çünkü; zül ü hakaretin eseri yüzde zuhur ettiği için yüz zikrolun-muştur. Halbuki hakikatte yüzün sahibi muraddır. Yevm-i kıyamette âsiler melik-i kahhâr yedinde esirlere benzediklerinden yüzlerinin zelil olacağını beyanda anet kelimesi varid olmuştur. Çünkü â'nı; esir manasınadır. Hazm ise noksan manasınadır. Resulüllah'ın «ism-i a'zamı Sure-i Bakara, Al-i İmran ve Tâhâ'da arayın» buyurduğunu rivayet etmekle beraber bu üç sûre'nin müşterek olduğu hayy ü kayyûm isimleri olduğunu dahi râvî beyan etmiştir. Vacip Tealâ insana yevm-i kıyamette nazil olacak mücâzâttan kurtulmak ihtimali olmadığını ve âhiretin hali ekseriyet itibariyle bu dünyaya muhalif olduğunu bu âyetlerle beyan buyurmuştur.

Tâhâ 20:112

Vacip Tealâ bazı kimselere şefaata izin vereceğini beyandan sonra şefaatin izn-i İlâhî ile olacağının hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ dilediği kullan için şefaat olunmasına izin verir. Çünkü; AUahü Tealâ kullarının âhiret için takdim ettikleri amellerini ve dünyada bıraktıkları haleflerini bilir, lâkin onlar Önlerinde olan amellerini ve arkada bıraktıkları haleflerini bilmezler, o günde mahlukâtm yüzleri hayy, baki ve kadir ü kayyum olan Allahü Tealâ huzurunda zelil, hakîr ve zarardîde olur. Şol kimse ki Allahü Tealâ'ya şirketmekle zulmü hamil oldu, o kimse de hakir ve zelil olur. Zira; şirk sebebiyle bilkülliye amelleri batıl olduğundan asla menfeat görmedikleri gibi muhakkak büyük zarar görürler. Bir kimse ki vahdaniyet-i İlâhîyeye iman edici olduğu halde dünyada amel-i salih işlerse seyyiâtı üzerine ziyade olunmakla zulmolmaktan ve hasenatının ecrini noksan almaktan korkmaz. Çünkü; seyyiâtınm aynı cezasını görür ve seyyiâtından ziyade ceza verilmekle zulmolunmaz, hasenatının tamam sevabını alır, noksan olmaz. Binaenaleyh; mümin olan kimsenin her iki cihetten de asla endişesi bulunmaz. Zira; Allahü Tealâ mahşere cemolan kimselerin geçmiş ve gelecek cümle hallerini bildiğinden şefaatle kurtulacak ve kurtulmayacak kimler olduğunu bilir ve ona göre izin verir ve'Allahü Tealâ onların her halini bilir, ilmi cümlesini muhittir. Ama onlar Allahü Tealâ'yı ilimle ihata edemezler hayy ü kayyûm olan Vacip Tealâ'nın huzurunda bilûmum insanlar zelil ve hakîr olurlar, asla söz söylemeye mecalleri olmaz ve yevm-i kıyamete şirk götüren kimse rahmet-i İlâhîyeden mahrum olduğu cihetle mutazarrır olur. Bir kimse mümin olduğu halde a'mâli saliha işlerse zulüm ve hasenatının sevabı noksan olmasından korkmaz. Zira; adâlet-i İlâhîye herkesin hayr ü şer ameline göre mücâ-zâtı iktiza ettiğinden herkes emin ve bu cihetten mutmainnülkalp olacağına bu âyet delâlet eder. Bu âyette zelil olacak yüzler denmişse de eşhas muraddır. Çünkü; zül ü hakaretin eseri yüzde zuhur ettiği için yüz zikrolun-muştur. Halbuki hakikatte yüzün sahibi muraddır. Yevm-i kıyamette âsiler melik-i kahhâr yedinde esirlere benzediklerinden yüzlerinin zelil olacağını beyanda anet kelimesi varid olmuştur. Çünkü â'nı; esir manasınadır. Hazm ise noksan manasınadır. Resulüllah'ın «ism-i a'zamı Sure-i Bakara, Al-i İmran ve Tâhâ'da arayın» buyurduğunu rivayet etmekle beraber bu üç sûre'nin müşterek olduğu hayy ü kayyûm isimleri olduğunu dahi râvî beyan etmiştir. Vacip Tealâ insana yevm-i kıyamette nazil olacak mücâzâttan kurtulmak ihtimali olmadığını ve âhiretin hali ekseriyet itibariyle bu dünyaya muhalif olduğunu bu âyetlerle beyan buyurmuştur.

Tâhâ 20:113

Vacip Tealâ, kullarının kendi amellerini ilimleriyle lâyıkıyla ihata edemedikleri halde zat-ı ulûhiyyetin, önlerinde ve arkalarında olan amellerini bildiğini ve zalimlerin yüzlerinin zelîl olduğunu, zalim olan kimselerin muhakkak zarar göreceğini, mümin olduğu halde amel-i salih işleyenlerin ecirlerinin noksan olmıyacağım beyandan sonra Kur'an'ın lisan-ı arap üzere nazil olduğunu ve maa-sîden ittika etmeleri için vaad ü vaîdini tekerrür suretiyle tafsil ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an'da tekerrür eden vaîdât-ta ferdiz ve muharremât cümlesi dahildir. Çünkü vaîdâtin tafsili onların ittika etmeleri için olduğunu beyan; vaîdin hem ferâiza hem de muharremâta şamil olmasını iktizâ eder. Zira ittika; fera-iza dikkat ve muharremâttan içtinâbla hasıl olur. Şu halde ma-nâ-yı âyet: … demektir. İnsanlara ibret, Kur'an'ın tilâvetiyle hasıl olması icada müşabih olduğu cihetle Kur'an'ın onlara zikir icâd edeceği beyan olunmuştur. Takva; kabîh olan şeyi işlememekten ibaret olduğundan insanlara isnâd olundu. Çünkü ittikâ; insanın sıfatıdır. Ama ibret; Kur'an'ın tesiriyle hasıl olacağından Kur'an'm ihdasına nisbet olunmuştur. Kur'an'ın arabîyyülibâre olarak inzal olunmuş Resulün neş'et ettiği kavim, arap olup onlar Kur'an'ın mu'-ciz olduğunu bilip tasdik ettikten sonra diğer akvamın tasdikleri kolay olacağına binaen şeriatın tamiminde suhulet içindir. Kur'-an'ı inzalde ittika veya ibretten hâlî olmayıp elbette bunlardan birisi hasıl olacağına işaret için kelimesi varid olmuştur. Çünkü; bu makamda lâfzı münafat için değildir, belki şu iki emirden hâlî olmamak manasınadır. Şu halde hem ittika hem de ibret olabildiği gibi hiç olmazsa Kur'an'ın inzali iki faydadan birisini ifade etmekten hâlî olmaz demektir. Yani Kur'an'ın inzali insanların ittikası ve ibreti içindir yahut ittika olmazsa ibret ifade eder. Hulâsa; Kur'an'ın arabî olarak inzal olunup vaad ü vaîdinin tekerrür suretiyle tafsil olunduğu ve insanları ittikaya davet ve ibrete sevk için nazil olduğu bu âyetten müstefad olan "fevaid cüm-lesindendir.

Tâhâ 20:114

Vacip Tealâ Kur'an'ın insanlara bahşedeceği rnenafiin hulâsa-sını beyandan sonra zat-ı ülûhiyetinin azametine işaret etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ'nm mülkü zail olmıyacağına ve başka bir kimse tarafından gelmediğine işaret için zatını ve yahut mülkünü hakla tavsif buyurmuştur. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet Vacip Tealâ'ya isti'zâm olduğu gibi bilûmum evâmir ve neyâhîsi-nin, vaad ü vaîdinin ve cümle ef'âlinin uluvv-ü şanına delildir. Vacip Tealâ'nm zatında ve sıfatında şeriki olmadığı gibi mah-lukâttan hiç bir şeyin müşabih olmadığına işaret için zatını ulviyetle tavsif buyurmuştur. Emr ü nehyînin cümle nıelekûtunda nafiz olup vadine ümid olunup, vaîdinden havf ü haşyet olunmaya lâyık ve şayan olduğuna işaret için melik olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; melikin emrine elbette itaat olunur. Binaenaleyh; emr-i İlâhîye itaat; vaciptir. Bu âyet-i celile, Kazı ve Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran vahiy geldiğinde Kur'an'ı tilâvete müsâreatten Resulül-lah'ı nehyetmiştir. Çünkü; Cibril-i Emin vahyile geldiğinde nis-yândan hazer için Resulüllah'm kemal-i sür'atle Cibril-i Emin'le beraber tilâvet eder. Halbuki vahiy tamam olmadan tilâvet etmek tamamiyle telâkkiye mani olacağından Cenab-ı Hak vahyi, Cibril-i Emin tamamen tebliğ etmeden kıraate müsâreatten nehiy buyurmuştur. Zira; vahy-i münzelin kemaliyle meânisini anlamak mat-lûb olduğundan .acele etmek şu matlûba mani olmak ihtimaline binaen nehiy varid olmuştur. Şu halde emr-i şer'îde aceleden neh-yoîunca sair hususâtta acelenin menhî olacağı evleviyetle sabit olur. Yahut Kur'an'm ahkâmını ümmetine alelacele tebliğden neh-yetmektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu halde insan için ilme sa'yeylemek ve Cenab-ı Hakdan daima ilminin ziyade olmasını talebetmek bir va-zife-i vecibe olduğuna bu âyet delil-i vazıhtır. Cenab-ı Hakkın Resulüne ilimde ziyade talebini emredip ilimden başka bir şeyde ziyade talebini emretmediği tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. îbn-i Mes'ud hazretleri bu âyeti tilâvet ettiğinde cümle-i latîfesiyle dua ettiği mervîdir.

Tâhâ 20:115

Vacip Teâlâ ümemi salifenin bazılarının haberlerini beyandan sonra Hz. Adem'in haberine işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekrem er Rusül! Zikret şoi zamanı ve Adem'le beynimizde vaki olan uhûdü ve o uhûdda muhalefet ettiği zamanı ki o zamanda Âdem'in uhûdü nisyân ettiği ve o hatasında azimet ve sebat sahibi olmadığı senin için tebeyyün etsin. Biz o zamanda meleklere «Âdem'e tezellül ve ta'zîm ile secde edin. Zira Âdem; sizden efdaldir» dedik. Bu emrimize imtisalen melekler derhal secde ettiler, illâ İblis secdeden imtina etti. Çünkü; kibr ü gururu secdeye mani oldu. Secde eden meleklerin cümlesi olduğu ve Hz. Âdem'e secde ta'zîmden ibaret olup ibadet olmadığı ve şeytanın meleklerden bulunmadığı halde meleklerle ibadet ettiği cihetle istisna olunduğuna dair tafsilât sure-i Bakara'da sebkettiği için bu makamda şeytanın tekrar zikrine hacet görülmemiştir ,

Tâhâ 20:116

Vacip Tealâ şeytanın emr-i İlâhîye muhalefetini beyandan sonra Hz. Âdem'e vesâyâsmı beyan etmek üzere buyuruyor. demekle Âdem Aleyhisselâm'a biz vesâyâda bulunduk. Yani; Şeytan Âdem'e secdeden istikbâr edince biz Âdem'e hitaben dedik ki «Ya Âdem! Şu sana ta'zimden imtina' ecfen şahs-ı habîs sana ve zevcen Havva'ya düşmandır, düşmanlığı muhakkaktır. Şu halde- siz onunla mükâleme etmeyin, iğfâlâtına aldanmayın, sözünü dinlemeyin ki elbette şeytan sizi Cennetten çıkarmasın. Çünkü; arzusu sizi Cennetten çıkarmaktır. Eğer Cennetten çıkarırsa sen emr-i maişette ve sair hususâtta meşakkat çekersin. Zira Cennet; dar-ı sürür ve dünya ise dar-ı mihnet ve külfettir. Eğer şeytan sizi iğfal eder Cennetten ihraç ederse o külfette vaki olursunuz. Cennette karar edersiniz asla külfet görmezsiniz. Zira; senin için Cennette acıkmak ve açık kalmak yoktur. Çünkü; ekli dâim arkası kesilmez ve elbisesi asla eskimez ve libasları tükenmez, kesbetmek ve kazanmak meşakkati yok ve her şey hazırdır ve sen Cennette asla susamazsm. Zira susamak; şiddet-i hararet icabıdır, Cennette ise hararet yoktur ve sen güneş görmezsin. Çünkü; Cennette güneş yoktur ki kuşluk vakti güneşin hararetinden gölgeye muhtaç olasın. Belki ehl-i Cennet daimî bir gölge altındadırlar» demekle bir çok vesâyada bulunduk. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İblis'in adavetine sebep; üçtür: Birincisi; hasettir. Çünkü; İblis Âdem Aleyhisselâm'ın üzerinde Allah'ın ni'metlerini görünce hasedi galeyan ettiğinden adavetini izhâr ve İsrar etti ve ilâ yevmilkiyâm evlâd-ı Adem üzerinde adavete devam etmektedir. ikincisi; Hz. Âdem'in âlim bir delikanlı olup kendinin bir şeyh-i cahil olmasıdır. Çünkü; cahil bir ihtiyar, âlim bir gence buğzetmekten hâlî kalmaz. Üçüncüsü; esas maddeleri muhalif olmasıdır. Çünkü; İblis ateşten ve Âdem Aleyhisselâm ise su ile topraktan halkolun-muşlardır. Su ile ateş beyninde olan adavet onlardan halkolunan kimseler beyinlerinde de intikal etmiştir. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar Cennetten hakikatte Âdem'i ve zevcesini ihraç edecek Allahü Tealâ ise de ihraçlarına sebep şeytanın vesvesesi olduğu için ihraç şeytana is-nad olunmuştur. * Fahri' Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Cennetten çıkınca meşakkat Hz. Âdem'e ve ehline beraber olduğu halde racül, ev-lâd ü iyâlinin kayyimi ve onların emîr ve reisi olduğu cihetle ra-cülün seâdeti evlâd ü iyâline sirayet ettiği gibi yalnız Âdem Aley-hisselâm'a şekaaveti dahi sirayet edeceğine işaret için «Şeytan sizi Cennetten çıkarırsa sen meşakkate duçar olursun» denilmiştir ki onun meşakkati diğerlerine dahi meşakkat olacağına işarettir. Yahut meşakkatlerle murad; kuut-u yevmiyeyi kesbetmekte olup kuut-u yevmiyeyi kesbetmek de zevç üzerine vacip olduğundan Cennetten çıktıkları surette meşakkat yalnız Âdem Aleyhis-selâm'a olacağı beyan olunmuştur. ,Zira; kisib meşakkati Âdem'e münhasırdır. Zevcesi Havva kisible mükellef değildir.

Tâhâ 20:117

Vacip Tealâ şeytanın emr-i İlâhîye muhalefetini beyandan sonra Hz. Âdem'e vesâyâsmı beyan etmek üzere buyuruyor. demekle Âdem Aleyhisselâm'a biz vesâyâda bulunduk. Yani; Şeytan Âdem'e secdeden istikbâr edince biz Âdem'e hitaben dedik ki «Ya Âdem! Şu sana ta'zimden imtina' ecfen şahs-ı habîs sana ve zevcen Havva'ya düşmandır, düşmanlığı muhakkaktır. Şu halde- siz onunla mükâleme etmeyin, iğfâlâtına aldanmayın, sözünü dinlemeyin ki elbette şeytan sizi Cennetten çıkarmasın. Çünkü; arzusu sizi Cennetten çıkarmaktır. Eğer Cennetten çıkarırsa sen emr-i maişette ve sair hususâtta meşakkat çekersin. Zira Cennet; dar-ı sürür ve dünya ise dar-ı mihnet ve külfettir. Eğer şeytan sizi iğfal eder Cennetten ihraç ederse o külfette vaki olursunuz. Cennette karar edersiniz asla külfet görmezsiniz. Zira; senin için Cennette acıkmak ve açık kalmak yoktur. Çünkü; ekli dâim arkası kesilmez ve elbisesi asla eskimez ve libasları tükenmez, kesbetmek ve kazanmak meşakkati yok ve her şey hazırdır ve sen Cennette asla susamazsm. Zira susamak; şiddet-i hararet icabıdır, Cennette ise hararet yoktur ve sen güneş görmezsin. Çünkü; Cennette güneş yoktur ki kuşluk vakti güneşin hararetinden gölgeye muhtaç olasın. Belki ehl-i Cennet daimî bir gölge altındadırlar» demekle bir çok vesâyada bulunduk. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İblis'in adavetine sebep; üçtür: Birincisi; hasettir. Çünkü; İblis Âdem Aleyhisselâm'ın üzerinde Allah'ın ni'metlerini görünce hasedi galeyan ettiğinden adavetini izhâr ve İsrar etti ve ilâ yevmilkiyâm evlâd-ı Adem üzerinde adavete devam etmektedir. ikincisi; Hz. Âdem'in âlim bir delikanlı olup kendinin bir şeyh-i cahil olmasıdır. Çünkü; cahil bir ihtiyar, âlim bir gence buğzetmekten hâlî kalmaz. Üçüncüsü; esas maddeleri muhalif olmasıdır. Çünkü; İblis ateşten ve Âdem Aleyhisselâm ise su ile topraktan halkolun-muşlardır. Su ile ateş beyninde olan adavet onlardan halkolunan kimseler beyinlerinde de intikal etmiştir. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar Cennetten hakikatte Âdem'i ve zevcesini ihraç edecek Allahü Tealâ ise de ihraçlarına sebep şeytanın vesvesesi olduğu için ihraç şeytana is-nad olunmuştur. * Fahri' Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Cennetten çıkınca meşakkat Hz. Âdem'e ve ehline beraber olduğu halde racül, ev-lâd ü iyâlinin kayyimi ve onların emîr ve reisi olduğu cihetle ra-cülün seâdeti evlâd ü iyâline sirayet ettiği gibi yalnız Âdem Aley-hisselâm'a şekaaveti dahi sirayet edeceğine işaret için «Şeytan sizi Cennetten çıkarırsa sen meşakkate duçar olursun» denilmiştir ki onun meşakkati diğerlerine dahi meşakkat olacağına işarettir. Yahut meşakkatlerle murad; kuut-u yevmiyeyi kesbetmekte olup kuut-u yevmiyeyi kesbetmek de zevç üzerine vacip olduğundan Cennetten çıktıkları surette meşakkat yalnız Âdem Aleyhis-selâm'a olacağı beyan olunmuştur. ,Zira; kisib meşakkati Âdem'e münhasırdır. Zevcesi Havva kisible mükellef değildir.

Tâhâ 20:118

Vacip Tealâ şeytanın emr-i İlâhîye muhalefetini beyandan sonra Hz. Âdem'e vesâyâsmı beyan etmek üzere buyuruyor. demekle Âdem Aleyhisselâm'a biz vesâyâda bulunduk. Yani; Şeytan Âdem'e secdeden istikbâr edince biz Âdem'e hitaben dedik ki «Ya Âdem! Şu sana ta'zimden imtina' ecfen şahs-ı habîs sana ve zevcen Havva'ya düşmandır, düşmanlığı muhakkaktır. Şu halde- siz onunla mükâleme etmeyin, iğfâlâtına aldanmayın, sözünü dinlemeyin ki elbette şeytan sizi Cennetten çıkarmasın. Çünkü; arzusu sizi Cennetten çıkarmaktır. Eğer Cennetten çıkarırsa sen emr-i maişette ve sair hususâtta meşakkat çekersin. Zira Cennet; dar-ı sürür ve dünya ise dar-ı mihnet ve külfettir. Eğer şeytan sizi iğfal eder Cennetten ihraç ederse o külfette vaki olursunuz. Cennette karar edersiniz asla külfet görmezsiniz. Zira; senin için Cennette acıkmak ve açık kalmak yoktur. Çünkü; ekli dâim arkası kesilmez ve elbisesi asla eskimez ve libasları tükenmez, kesbetmek ve kazanmak meşakkati yok ve her şey hazırdır ve sen Cennette asla susamazsm. Zira susamak; şiddet-i hararet icabıdır, Cennette ise hararet yoktur ve sen güneş görmezsin. Çünkü; Cennette güneş yoktur ki kuşluk vakti güneşin hararetinden gölgeye muhtaç olasın. Belki ehl-i Cennet daimî bir gölge altındadırlar» demekle bir çok vesâyada bulunduk. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İblis'in adavetine sebep; üçtür: Birincisi; hasettir. Çünkü; İblis Âdem Aleyhisselâm'ın üzerinde Allah'ın ni'metlerini görünce hasedi galeyan ettiğinden adavetini izhâr ve İsrar etti ve ilâ yevmilkiyâm evlâd-ı Adem üzerinde adavete devam etmektedir. ikincisi; Hz. Âdem'in âlim bir delikanlı olup kendinin bir şeyh-i cahil olmasıdır. Çünkü; cahil bir ihtiyar, âlim bir gence buğzetmekten hâlî kalmaz. Üçüncüsü; esas maddeleri muhalif olmasıdır. Çünkü; İblis ateşten ve Âdem Aleyhisselâm ise su ile topraktan halkolun-muşlardır. Su ile ateş beyninde olan adavet onlardan halkolunan kimseler beyinlerinde de intikal etmiştir. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar Cennetten hakikatte Âdem'i ve zevcesini ihraç edecek Allahü Tealâ ise de ihraçlarına sebep şeytanın vesvesesi olduğu için ihraç şeytana is-nad olunmuştur. * Fahri' Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Cennetten çıkınca meşakkat Hz. Âdem'e ve ehline beraber olduğu halde racül, ev-lâd ü iyâlinin kayyimi ve onların emîr ve reisi olduğu cihetle ra-cülün seâdeti evlâd ü iyâline sirayet ettiği gibi yalnız Âdem Aley-hisselâm'a şekaaveti dahi sirayet edeceğine işaret için «Şeytan sizi Cennetten çıkarırsa sen meşakkate duçar olursun» denilmiştir ki onun meşakkati diğerlerine dahi meşakkat olacağına işarettir. Yahut meşakkatlerle murad; kuut-u yevmiyeyi kesbetmekte olup kuut-u yevmiyeyi kesbetmek de zevç üzerine vacip olduğundan Cennetten çıktıkları surette meşakkat yalnız Âdem Aleyhis-selâm'a olacağı beyan olunmuştur. ,Zira; kisib meşakkati Âdem'e münhasırdır. Zevcesi Havva kisible mükellef değildir.

Tâhâ 20:119

Vacip Tealâ şeytanın emr-i İlâhîye muhalefetini beyandan sonra Hz. Âdem'e vesâyâsmı beyan etmek üzere buyuruyor. demekle Âdem Aleyhisselâm'a biz vesâyâda bulunduk. Yani; Şeytan Âdem'e secdeden istikbâr edince biz Âdem'e hitaben dedik ki «Ya Âdem! Şu sana ta'zimden imtina' ecfen şahs-ı habîs sana ve zevcen Havva'ya düşmandır, düşmanlığı muhakkaktır. Şu halde- siz onunla mükâleme etmeyin, iğfâlâtına aldanmayın, sözünü dinlemeyin ki elbette şeytan sizi Cennetten çıkarmasın. Çünkü; arzusu sizi Cennetten çıkarmaktır. Eğer Cennetten çıkarırsa sen emr-i maişette ve sair hususâtta meşakkat çekersin. Zira Cennet; dar-ı sürür ve dünya ise dar-ı mihnet ve külfettir. Eğer şeytan sizi iğfal eder Cennetten ihraç ederse o külfette vaki olursunuz. Cennette karar edersiniz asla külfet görmezsiniz. Zira; senin için Cennette acıkmak ve açık kalmak yoktur. Çünkü; ekli dâim arkası kesilmez ve elbisesi asla eskimez ve libasları tükenmez, kesbetmek ve kazanmak meşakkati yok ve her şey hazırdır ve sen Cennette asla susamazsm. Zira susamak; şiddet-i hararet icabıdır, Cennette ise hararet yoktur ve sen güneş görmezsin. Çünkü; Cennette güneş yoktur ki kuşluk vakti güneşin hararetinden gölgeye muhtaç olasın. Belki ehl-i Cennet daimî bir gölge altındadırlar» demekle bir çok vesâyada bulunduk. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İblis'in adavetine sebep; üçtür: Birincisi; hasettir. Çünkü; İblis Âdem Aleyhisselâm'ın üzerinde Allah'ın ni'metlerini görünce hasedi galeyan ettiğinden adavetini izhâr ve İsrar etti ve ilâ yevmilkiyâm evlâd-ı Adem üzerinde adavete devam etmektedir. ikincisi; Hz. Âdem'in âlim bir delikanlı olup kendinin bir şeyh-i cahil olmasıdır. Çünkü; cahil bir ihtiyar, âlim bir gence buğzetmekten hâlî kalmaz. Üçüncüsü; esas maddeleri muhalif olmasıdır. Çünkü; İblis ateşten ve Âdem Aleyhisselâm ise su ile topraktan halkolun-muşlardır. Su ile ateş beyninde olan adavet onlardan halkolunan kimseler beyinlerinde de intikal etmiştir. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar Cennetten hakikatte Âdem'i ve zevcesini ihraç edecek Allahü Tealâ ise de ihraçlarına sebep şeytanın vesvesesi olduğu için ihraç şeytana is-nad olunmuştur. * Fahri' Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Cennetten çıkınca meşakkat Hz. Âdem'e ve ehline beraber olduğu halde racül, ev-lâd ü iyâlinin kayyimi ve onların emîr ve reisi olduğu cihetle ra-cülün seâdeti evlâd ü iyâline sirayet ettiği gibi yalnız Âdem Aley-hisselâm'a şekaaveti dahi sirayet edeceğine işaret için «Şeytan sizi Cennetten çıkarırsa sen meşakkate duçar olursun» denilmiştir ki onun meşakkati diğerlerine dahi meşakkat olacağına işarettir. Yahut meşakkatlerle murad; kuut-u yevmiyeyi kesbetmekte olup kuut-u yevmiyeyi kesbetmek de zevç üzerine vacip olduğundan Cennetten çıktıkları surette meşakkat yalnız Âdem Aleyhis-selâm'a olacağı beyan olunmuştur. ,Zira; kisib meşakkati Âdem'e münhasırdır. Zevcesi Havva kisible mükellef değildir.

Tâhâ 20:120

Vacip Tealâ şu beyan olunan vesâyâdan sonra şeytanın vesvesesini beyan etmek üzere buyuruyor. demekle iğfal etmeye çalıştı. Vacip Tealâ'nm Âdem Aleyhisselâm1 a vesâyâsı Cennette kalması içindir, fakat şecere-i ma'hûdeden yememek şarttır. Şeytanın vesvesesi de Cennette kalmak içindi velâkin şecere-i mezkûreden yemek şarttır. Halbuki bir şeyin iki nakısa sebep olamıyacağı dahi malûmdur, Hz. Âdem Rabbını, Halikını ve nasihatinin hilâfına hareketin hata olduğunu bildiği halde kaza-yı İlâhîye bir şey hail olamayacağından nisyân ederek şeytanın vesvesesine aldandı.

Tâhâ 20:121

Vacip Tealâ şeytanın vesvesesini kabul ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. Adem'in zel-lesi her ne kadar günah~ı sağîre kabilinden ise de şan-ı Âdem'e nisbetle büyük addolunduğuna işaret için taraf-ı İlâhîden isyan etti tabir olunmuştur. Yoksa hakikatte isyan yok, belki içtihatta hata kabilindendir. Binaenaleyh; insanlardan hiç bir kimse için "Adem isyan etti» demek caiz olamaz. Çünkü; bilûmum enbiyâ-yı kiram isyandan masumlardır. «Menhî olan ağaçtan ekletmekle matluba vasıl olmak taleb ettiğinden matlubuna vasıl ve muradına nail olamadı, belki izzet-i Cennetten zillet-i dünyaya ve rahattan meşakkate intikal etti» demektir. Enbiya-yı izamdan itikadiyâtta ve emr-i tebliğde asla günah sudur etmez. Amden ve sehven günahın sudurundan masumlardır. Ama emr-i fetvâde sehven sudur ederse de derhal hakikat kendilerine vahyile beyan olunur. Kendi ef âllerinde amden günah sudur etmediğine ekser-i ulemânın ittifakı vardır.

Tâhâ 20:122

Vacip Tealâ şeytanın vesvesesini kabul ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. Adem'in zel-lesi her ne kadar günah~ı sağîre kabilinden ise de şan-ı Âdem'e nisbetle büyük addolunduğuna işaret için taraf-ı İlâhîden isyan etti tabir olunmuştur. Yoksa hakikatte isyan yok, belki içtihatta hata kabilindendir. Binaenaleyh; insanlardan hiç bir kimse için "Adem isyan etti» demek caiz olamaz. Çünkü; bilûmum enbiyâ-yı kiram isyandan masumlardır. «Menhî olan ağaçtan ekletmekle matluba vasıl olmak taleb ettiğinden matlubuna vasıl ve muradına nail olamadı, belki izzet-i Cennetten zillet-i dünyaya ve rahattan meşakkate intikal etti» demektir. Enbiya-yı izamdan itikadiyâtta ve emr-i tebliğde asla günah sudur etmez. Amden ve sehven günahın sudurundan masumlardır. Ama emr-i fetvâde sehven sudur ederse de derhal hakikat kendilerine vahyile beyan olunur. Kendi ef âllerinde amden günah sudur etmediğine ekser-i ulemânın ittifakı vardır.

Tâhâ 20:123

Vacip Tealâ Adem Aleyhisselâm'dan zellenin suduru üzerine Cennetten çıkmalarına dair vaki olan emr-i İlâhîyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Adem Aleyhisselâm'ı şeytan iğvâ edip menhî olan ağaç-dan yeyince Cennetten onların çıkmalarına hikmet-i İlâhîye iktiza etmesi üzerine Allahü Tealâ onlara «Sizin bazınız bazınıza düşman olduğunuz halde dar-ı karar ve sürür olan Cennetten dar-ı ibtilâ ve gurur olan dünyaya inin ve dünyaya inmekle ey beni âdem! Sizi hidayetten mahrum ve dalâlet içinde matrud olarak terketme-yiz. Eğer size benim tarafımdan kitap ve şeriat gelir de benim kitabıma ve şeriatime bir kimse ittiba ve emrine imtisal ve nehyin-den içtinâb ederse dünyada dalâlette olmaz. Çünkü; kitaba ittiba ederse dünyada hidayette olur, dalâlette olmaz, âhirette saîd olur şakı olmaz. Zira; şeriate temessükle seâdete nail olduğu cihetle âhirette azabdan mahfuz olur», demekle beni âdeme hidayete itti-bâın vücubunu beyan buyurdu. Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette hitâb : Âdem'le Havva'yadır. Zira; onlar bütün insanların esası oldukları cihetle onlara hitab cemisine hitab menzilindedir. İnsanların adavetleri umur-u maaşta, emr-i nikâhta vesair husûsâtta görüldüğü veçhile hergün menfeatlerini celb ve mazarratlarını defetmek hususunda binlerce nizaa tesadüf olunduğu gibi büyük devletler beyninde muharebeler devam etmekte olduğu herkesin görüp bildiği ahvâldendir. Bu adavetin ilâ yevmilkıyam devam edeceğine işaret için Vacip Tealâ devama delâlet eden cümle-i ismiye ile beyan buyurmuştur. Yahud hitab; Âdem Aleyhisselâm'la İblis'edir. Bunlar iki fırkanın esası olduklarından bunlara hitab zürriyetlerine dahi hitabtır. Ve iki zürriyet beyninde adavet ilâ yevmilkıyam devam etmektedir. Bu âyetle istidlal ederek (İbn-i Abbas) hazretlerinin «Bir kimse Kur'an'ı kıraat ve ahkâmına ittiba ederse Allahü Tealâ o kimseyi dünyada hidâyette kıldığı gibi âhirette de su-u hesaptan muhafaza eder» buyurduğu Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Zira; Allahü Tealâ hidayetime ittiba eden dünyada dalâlet ve âhirette şekavette olmaz buyurmuştur.

Tâhâ 20:124

Vacip Tealâ hidayetine ittiba edenin dalâlette olmıyacağını beyandan sonra Kur'an'dan vesair kitaplardan i'raz edenlerin müb-telâ oldukları cezayı beyan etmek üzere buyuruyor. Zikrle murad; Kur'an ve hakka delâlet eden cümle delâil-dir. Kur'an'dan i'raz edenlerin maişetinde darlık olacağı bu âyetle sabittir. Maişetin darlığı; dünyada, yahut kabirde, yahut âhirette ve yahut bunların cümlesinde maişetinin dar olmasında her ne kadar ihtilâf varsa da esah olan dünyada ve âhirette maişetinin dar olmasıdır. Çünkü; lâfz-ı âyeti bunlardan her cümlesine hamletmek mümkün olduğundan tercih bilâ müreccah lâzım gelmemesi için cemisini murad etmek evlâdır. Dünyada maişetinin darlığı; maişetinde ne kadar vüs'at olsa âhiretten ümidi olmayıp her himmeti dünyaya münhasır olduğu cihetle kanaati meslup ve her zaman ziyadeyi talip olduğundan kendine verilen ni'meti az görmekle müteessif ve mütehassir olmaktan hâli kalamaz. Binaenaleyh; daima bir darlık içinde muaz-zeb olur demektir. Yahut ma'siyetin şeameti sebebiyle onun için hayır kapıları kapanır. Binaenaleyh; her nereye el uzatırsa eli boşa çıkar demektir. Kabrini azap daraltır, âhirette taamı zakkum ve suyu sıcak su olur. Velhasıl her yerde bir nevi ıztırab içinde bulunur. Âhirette gözleri kör olur demek; ya doğrudan doğruya kör olur, yahut kalbi kör olur, yahut kıyamette hayra nail olacak bir yol bulamadığından kör gibi mütehavvir olarak kalır demektir. Hulâsa; Kur'an'dan ve Kur'an'ın ahkâmım kabulden i'râz eden kimsenin dünyada fakr u fâkaya mübtelâ olacağı, zengin olsa bile hırs u tama' her tarafını ihata ederek servetini gözü görmez bir halde fukara gibi sefalet ve darlıkla vakit geçireceği, âhirette âmâ olarak haşrolunacağı ve Vacip Tealâ'ya «Ya Rabbi! Dünyada benim gözüm sağlam her şeyi görürdüm. Beni niçin kör olarak hasrettin?» diyerek tehassürünü izhar edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:125

Vacip Tealâ hidayetine ittiba edenin dalâlette olmıyacağını beyandan sonra Kur'an'dan vesair kitaplardan i'raz edenlerin müb-telâ oldukları cezayı beyan etmek üzere buyuruyor. Zikrle murad; Kur'an ve hakka delâlet eden cümle delâil-dir. Kur'an'dan i'raz edenlerin maişetinde darlık olacağı bu âyetle sabittir. Maişetin darlığı; dünyada, yahut kabirde, yahut âhirette ve yahut bunların cümlesinde maişetinin dar olmasında her ne kadar ihtilâf varsa da esah olan dünyada ve âhirette maişetinin dar olmasıdır. Çünkü; lâfz-ı âyeti bunlardan her cümlesine hamletmek mümkün olduğundan tercih bilâ müreccah lâzım gelmemesi için cemisini murad etmek evlâdır. Dünyada maişetinin darlığı; maişetinde ne kadar vüs'at olsa âhiretten ümidi olmayıp her himmeti dünyaya münhasır olduğu cihetle kanaati meslup ve her zaman ziyadeyi talip olduğundan kendine verilen ni'meti az görmekle müteessif ve mütehassir olmaktan hâli kalamaz. Binaenaleyh; daima bir darlık içinde muaz-zeb olur demektir. Yahut ma'siyetin şeameti sebebiyle onun için hayır kapıları kapanır. Binaenaleyh; her nereye el uzatırsa eli boşa çıkar demektir. Kabrini azap daraltır, âhirette taamı zakkum ve suyu sıcak su olur. Velhasıl her yerde bir nevi ıztırab içinde bulunur. Âhirette gözleri kör olur demek; ya doğrudan doğruya kör olur, yahut kalbi kör olur, yahut kıyamette hayra nail olacak bir yol bulamadığından kör gibi mütehavvir olarak kalır demektir. Hulâsa; Kur'an'dan ve Kur'an'ın ahkâmım kabulden i'râz eden kimsenin dünyada fakr u fâkaya mübtelâ olacağı, zengin olsa bile hırs u tama' her tarafını ihata ederek servetini gözü görmez bir halde fukara gibi sefalet ve darlıkla vakit geçireceği, âhirette âmâ olarak haşrolunacağı ve Vacip Tealâ'ya «Ya Rabbi! Dünyada benim gözüm sağlam her şeyi görürdüm. Beni niçin kör olarak hasrettin?» diyerek tehassürünü izhar edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:126

Vacip Tealâ «Beni niçin âmâ olarak hasrettin, benim gözüm dünyada sağlamdı», diyen kimseye verilecek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âyetten i'râz edenlerin cezaları dünyada maişet darlığı, âhirette a'mâ olmaktır. Âhirette «Ben neden böyle oldum» dediğinde «Sana dünyada Resuller vasıtasiyle âyetler geldiğinde sen o âyetlerden i'râz etmiş ve arkana atmıştın. Bu gün senin cezan nar-ı Cehennemde unutulman ve unutulmuş gibi terk olunmandır. Zira; şehevât-ı nefsaniyene ittiba'. heva ve hevesine inhimak edip iman etmedin. İsraf edip Rabbısmın âyetlerine iman etmeyen kimsenin cezasını biz böyle tertib ederiz. Allahü Tealâ hakkı için azab-ı âhiret şiddetli ve devamlıdır» denir. Binaenaleyh; azab-ı âhiretten nefsini kurtarmak için herkesin Kur'an'a ittiba' etmesi lâzımdır.

Tâhâ 20:127

Vacip Tealâ «Beni niçin âmâ olarak hasrettin, benim gözüm dünyada sağlamdı», diyen kimseye verilecek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âyetten i'râz edenlerin cezaları dünyada maişet darlığı, âhirette a'mâ olmaktır. Âhirette «Ben neden böyle oldum» dediğinde «Sana dünyada Resuller vasıtasiyle âyetler geldiğinde sen o âyetlerden i'râz etmiş ve arkana atmıştın. Bu gün senin cezan nar-ı Cehennemde unutulman ve unutulmuş gibi terk olunmandır. Zira; şehevât-ı nefsaniyene ittiba'. heva ve hevesine inhimak edip iman etmedin. İsraf edip Rabbısmın âyetlerine iman etmeyen kimsenin cezasını biz böyle tertib ederiz. Allahü Tealâ hakkı için azab-ı âhiret şiddetli ve devamlıdır» denir. Binaenaleyh; azab-ı âhiretten nefsini kurtarmak için herkesin Kur'an'a ittiba' etmesi lâzımdır.

Tâhâ 20:128

Vacip Tealâ Kur'an'dan i'râz edenlerin azaplarını beyandan sonra ümem-i maziyenin ihlâkinden ibret almadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin ezasına sabretmek lâzımdır. Zira; helakleri için tayin olunan vakt-i muayyeninde helak olacaklardır. Allah'ın hidayetine ve tevfikine hanıd ü sena edici olduğun halde sabah ve akşam namazlarım edâ ile Rabbım kâfirlerin isnad ettikleri neka-isten tenzih ve gecenin saatlerinden bazısında yatsı namazını ve etraf-ı neharda öğle namazını edâ et ki Rabbın Tealâ'nın sevabından razı olasın. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile tuIûu§e -misten evvel tesbi hle murad; sabah namazı, guruptan evvel tesbihle murad; İkindi namazı, ânâ - iIeyIde te'sbihle murad; akşam ve yatsı namazları, etraf-ı neharda teşbih ile murad öğle namazıdır. Çünkü; vakt-i zuhur; neharın nısf-ı evvelinin âhiri ve nısf-ı âhirinin evveli olduğu için etraf-in nehar denmiştir. Yahut gurub-u şemsten evvel teşbih ile murad; öğle ve ikindi namazları ve etraf-ı neharda teşbihle murad; sabah ve akşam namazlarıdır. Sabah ve akşam namazlarının ziyade şerefine işaret için tekrar zikrolunmuştur. Şu halde bu âyet-i çelile; beş vakit namaza işarettir ve kelimesinden müstefad olan rica ve şek abde râcî'dir. Yani; «Allah'ın verdiği ecr ,ü mesûbâttan razı olacağını ümit eder olduğun halde beş vakti edâ et» demektir. İşte «Kur'an'da beş vakit namaz zikrolunmadı» diyerek tenbellik edip namaza yan bakanların iddiaları bu ve bunun emsali âyetler ile merdûd ve kelâmları batıldır. Çünkü beyan olunduğu veçhile âyet; beş vakitte mukannen bir ibadeti emrediyor ki o da namazdır. Şu tevcih; (îbn-i Abbas) hazretlerinin beyanı veçhile teşbih ile murad; namaz olduğuna nazarandır. Ama teşbihle murad; nekaaisten tenzih manâsına olduğunda manâ-yı âyet: … demektir. . Hulâsa; batılı terviç için söylenen sözlere sabrın lüzumunu ve Cenab-ı hakka hamd ü senaya mukarin olarak beş vakitte teşbihe ve namaza devamın vücubu ve bu ibadete devam mukabilinde Allah'ın vereceği sevap ve derecâttan abdin razı ve hoşnûd olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:129

Vacip Tealâ Kur'an'dan i'râz edenlerin azaplarını beyandan sonra ümem-i maziyenin ihlâkinden ibret almadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin ezasına sabretmek lâzımdır. Zira; helakleri için tayin olunan vakt-i muayyeninde helak olacaklardır. Allah'ın hidayetine ve tevfikine hanıd ü sena edici olduğun halde sabah ve akşam namazlarım edâ ile Rabbım kâfirlerin isnad ettikleri neka-isten tenzih ve gecenin saatlerinden bazısında yatsı namazını ve etraf-ı neharda öğle namazını edâ et ki Rabbın Tealâ'nın sevabından razı olasın. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile tuIûu§e -misten evvel tesbi hle murad; sabah namazı, guruptan evvel tesbihle murad; İkindi namazı, ânâ - iIeyIde te'sbihle murad; akşam ve yatsı namazları, etraf-ı neharda teşbih ile murad öğle namazıdır. Çünkü; vakt-i zuhur; neharın nısf-ı evvelinin âhiri ve nısf-ı âhirinin evveli olduğu için etraf-in nehar denmiştir. Yahut gurub-u şemsten evvel teşbih ile murad; öğle ve ikindi namazları ve etraf-ı neharda teşbihle murad; sabah ve akşam namazlarıdır. Sabah ve akşam namazlarının ziyade şerefine işaret için tekrar zikrolunmuştur. Şu halde bu âyet-i çelile; beş vakit namaza işarettir ve kelimesinden müstefad olan rica ve şek abde râcî'dir. Yani; «Allah'ın verdiği ecr ,ü mesûbâttan razı olacağını ümit eder olduğun halde beş vakti edâ et» demektir. İşte «Kur'an'da beş vakit namaz zikrolunmadı» diyerek tenbellik edip namaza yan bakanların iddiaları bu ve bunun emsali âyetler ile merdûd ve kelâmları batıldır. Çünkü beyan olunduğu veçhile âyet; beş vakitte mukannen bir ibadeti emrediyor ki o da namazdır. Şu tevcih; (îbn-i Abbas) hazretlerinin beyanı veçhile teşbih ile murad; namaz olduğuna nazarandır. Ama teşbihle murad; nekaaisten tenzih manâsına olduğunda manâ-yı âyet: … demektir. . Hulâsa; batılı terviç için söylenen sözlere sabrın lüzumunu ve Cenab-ı hakka hamd ü senaya mukarin olarak beş vakitte teşbihe ve namaza devamın vücubu ve bu ibadete devam mukabilinde Allah'ın vereceği sevap ve derecâttan abdin razı ve hoşnûd olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:130

Vacip Tealâ Kur'an'dan i'râz edenlerin azaplarını beyandan sonra ümem-i maziyenin ihlâkinden ibret almadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin ezasına sabretmek lâzımdır. Zira; helakleri için tayin olunan vakt-i muayyeninde helak olacaklardır. Allah'ın hidayetine ve tevfikine hanıd ü sena edici olduğun halde sabah ve akşam namazlarım edâ ile Rabbım kâfirlerin isnad ettikleri neka-isten tenzih ve gecenin saatlerinden bazısında yatsı namazını ve etraf-ı neharda öğle namazını edâ et ki Rabbın Tealâ'nın sevabından razı olasın. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile tuIûu§e -misten evvel tesbi hle murad; sabah namazı, guruptan evvel tesbihle murad; İkindi namazı, ânâ - iIeyIde te'sbihle murad; akşam ve yatsı namazları, etraf-ı neharda teşbih ile murad öğle namazıdır. Çünkü; vakt-i zuhur; neharın nısf-ı evvelinin âhiri ve nısf-ı âhirinin evveli olduğu için etraf-in nehar denmiştir. Yahut gurub-u şemsten evvel teşbih ile murad; öğle ve ikindi namazları ve etraf-ı neharda teşbihle murad; sabah ve akşam namazlarıdır. Sabah ve akşam namazlarının ziyade şerefine işaret için tekrar zikrolunmuştur. Şu halde bu âyet-i çelile; beş vakit namaza işarettir ve kelimesinden müstefad olan rica ve şek abde râcî'dir. Yani; «Allah'ın verdiği ecr ,ü mesûbâttan razı olacağını ümit eder olduğun halde beş vakti edâ et» demektir. İşte «Kur'an'da beş vakit namaz zikrolunmadı» diyerek tenbellik edip namaza yan bakanların iddiaları bu ve bunun emsali âyetler ile merdûd ve kelâmları batıldır. Çünkü beyan olunduğu veçhile âyet; beş vakitte mukannen bir ibadeti emrediyor ki o da namazdır. Şu tevcih; (îbn-i Abbas) hazretlerinin beyanı veçhile teşbih ile murad; namaz olduğuna nazarandır. Ama teşbihle murad; nekaaisten tenzih manâsına olduğunda manâ-yı âyet: … demektir. . Hulâsa; batılı terviç için söylenen sözlere sabrın lüzumunu ve Cenab-ı hakka hamd ü senaya mukarin olarak beş vakitte teşbihe ve namaza devamın vücubu ve bu ibadete devam mukabilinde Allah'ın vereceği sevap ve derecâttan abdin razı ve hoşnûd olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Tâhâ 20:131

Vacip Tealâ Resulüne sabri tavsiye ettikten sonra kâfirlerin ellerinde bulunan ni'metlere itibar ve ehemmiyet vermekten neh-yetmek üzere buyuruyor. Rahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet kâfirlerin mallarına ve ziynetlerine uzun uzadıya nazarla esef etmekten nehiydir. Şu halde defaten nazarın isabeti ma'füvdür. İşte bu âyetin delâletine binaen ekser-i ulemâ zalimlerin yüksek-saraylarına ve sair tezyinatlarına nazar etmekten gözlerini menederlerdi. Onların meta'ları ile murad; ziynetleri ve telezzüzleridir. Fitneleriyle murad; mallarının hukukuna riayet etmedikleri için azap olunmalarıdır. Rızıkla murad; Resulullah'ın matlubu olan sevaptır, yahut dünyada merzuk olduğu rızk-ı tayyibdir. Çünkü i> zıkı tayyib; insanın izzetine mani' olmayıp şüpheden ârî ve isti-rahatini mucib olan rızıktır. Tefsir-i Hâzin ve Fahri Râzi'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; (Ebu Râfi') hazretlerinin rivayetiyle Re-sulüllah'a müsafir geldiğinden taama ihtiyaç messetmesi üzerine Re-sulüllah bir Yahudiye Ebu Rafii gönderir. Receb-i şerifin ğarresi-ne kadar bedeli te'diye edilmek üzere bir miktar un vermesini söyler. Yahudi rehin olmayınca vermez. (Ebu Râfi') gelip Resulül-lah'a Yahudinin rehin talebinde bulunduğunu haber verir. Re-sulüllah mahzun olarak demirden mamul zırh gömleğini rehin olarak göndermesi üzerine bu âyet nazil olur. Şu halde âyet; Resulül-lah'ı ve etbaını tesliye için nazil olmuştur. Zira namaz; fahşâ ve münkerattan nehyeder ve namazı onlara tebliğ etmekten hasıl olan meşakkata sabret ve fiilinle onlara vaaz et ki sana bakarak onlar da salâtı edaya müdavemet etsinler. Zira fiille vaaz; lisanla vaazdan daha ziyade tesir eder.

Tâhâ 20:132

Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resulullah'ın ehl ü iyâline bir zarar isabet ettiğinde salâtla emredip bu âyeti tilâvet buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; bir belâya mübte-lâ olan kimse beş vakit namaza ve nevafileye müdavemet ve namazla istiâne ederse o belâdan halâs olacağına işaret buyurmuştur.

Tâhâ 20:133

Vacip Tealâ Resulüne bazı vesâyâsını beyandan sonra kâfirlerin şüphelerini ve şüphelerinin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. Maa hezâ Resulüllah bir âlimden teallüm ve kütüb-ü sabıkayı kıraat ve tederrüs etmediği halde kütüb-ü sabıka-i semâviyyenin haberlerini ve ümem-i salifenin ahvalini cami' bir beyyine getirmesi sıdk-ı da'vasına şahid-i âdil olduğundan başka beyyineye ihtiyaç yoktur. Bu âyet-i Celile; şeriatleri terkeden kâfirlerin terkettiklerine dair i'tizarları kalmadığını beyan etmiştir. Çünkü; şeriat geldi da'-vet olundular icabet etmemelerine bir sebep kalmadı.

Tâhâ 20:134

Vacip Tealâ Resulüne bazı vesâyâsını beyandan sonra kâfirlerin şüphelerini ve şüphelerinin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. Maa hezâ Resulüllah bir âlimden teallüm ve kütüb-ü sabıkayı kıraat ve tederrüs etmediği halde kütüb-ü sabıka-i semâviyyenin haberlerini ve ümem-i salifenin ahvalini cami' bir beyyine getirmesi sıdk-ı da'vasına şahid-i âdil olduğundan başka beyyineye ihtiyaç yoktur. Bu âyet-i Celile; şeriatleri terkeden kâfirlerin terkettiklerine dair i'tizarları kalmadığını beyan etmiştir. Çünkü; şeriat geldi da'-vet olundular icabet etmemelerine bir sebep kalmadı.

Tâhâ 20:135

Vacip Tealâ Resulüne iman etmeyen kâfirleri tehdit etmek üzere buyuruyor. Yani; sizden ve bizden herbirimiz zamanın vukuatına intizar ediciyiz her birimiz aharın helakine intizar etmekteyiz. Hâl böyle olunca bizim helakimize intizar edin. Biz de küfrünüz ve sair ma1-siyetiniz sebebiyle sizin helakinize intizar ediyoruz,, Kıyamet kaim olup emr-i İlâhî zuhur ettiğinde doğru yol sahibi olanların ve dalâletten tarîk-ı necata ihtida edenlerin kimler olduğunu yakında siz bilirsiniz. Bu âyeti celile kâfirleri tehdittir.