Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Enbiya 21:1 – Hacc 22:78

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Enbiya 21:1
  2. Enbiya 21:2
  3. Enbiya 21:3
  4. Enbiya 21:4
  5. Enbiya 21:5
  6. Enbiya 21:6
  7. Enbiya 21:7
  8. Enbiya 21:8
  9. Enbiya 21:9
  10. Enbiya 21:10
  11. Enbiya 21:11
  12. Enbiya 21:12
  13. Enbiya 21:13
  14. Enbiya 21:14
  15. Enbiya 21:15
  16. Enbiya 21:16
  17. Enbiya 21:17
  18. Enbiya 21:18
  19. Enbiya 21:19
  20. Enbiya 21:20
  21. Enbiya 21:21
  22. Enbiya 21:22
  23. Enbiya 21:23
  24. Enbiya 21:24
  25. Enbiya 21:25
  26. Enbiya 21:26
  27. Enbiya 21:27
  28. Enbiya 21:28
  29. Enbiya 21:29
  30. Enbiya 21:30
  31. Enbiya 21:31
  32. Enbiya 21:32
  33. Enbiya 21:33
  34. Enbiya 21:34
  35. Enbiya 21:35
  36. Enbiya 21:36
  37. Enbiya 21:37
  38. Enbiya 21:38
  39. Enbiya 21:39
  40. Enbiya 21:40
  41. Enbiya 21:41
  42. Enbiya 21:42
  43. Enbiya 21:43
  44. Enbiya 21:44
  45. Enbiya 21:45
  46. Enbiya 21:46
  47. Enbiya 21:47
  48. Enbiya 21:48
  49. Enbiya 21:49
  50. Enbiya 21:50
  51. Enbiya 21:51
  52. Enbiya 21:52
  53. Enbiya 21:53
  54. Enbiya 21:54
  55. Enbiya 21:55
  56. Enbiya 21:56
  57. Enbiya 21:57
  58. Enbiya 21:58
  59. Enbiya 21:59
  60. Enbiya 21:60
  61. Enbiya 21:61
  62. Enbiya 21:62
  63. Enbiya 21:63
  64. Enbiya 21:64
  65. Enbiya 21:65
  66. Enbiya 21:66
  67. Enbiya 21:67
  68. Enbiya 21:68
  69. Enbiya 21:69
  70. Enbiya 21:70
  71. Enbiya 21:71
  72. Enbiya 21:72
  73. Enbiya 21:73
  74. Enbiya 21:74
  75. Enbiya 21:75
  76. Enbiya 21:76
  77. Enbiya 21:77
  78. Enbiya 21:78
  79. Enbiya 21:79
  80. Enbiya 21:80
  81. Enbiya 21:81
  82. Enbiya 21:82
  83. Enbiya 21:83
  84. Enbiya 21:84
  85. Enbiya 21:85
  86. Enbiya 21:86
  87. Enbiya 21:87
  88. Enbiya 21:88
  89. Enbiya 21:89
  90. Enbiya 21:90
  91. Enbiya 21:91
  92. Enbiya 21:92
  93. Enbiya 21:93
  94. Enbiya 21:94
  95. Enbiya 21:95
  96. Enbiya 21:96
  97. Enbiya 21:97
  98. Enbiya 21:98
  99. Enbiya 21:99
  100. Enbiya 21:100
  101. Enbiya 21:101
  102. Enbiya 21:102
  103. Enbiya 21:103
  104. Enbiya 21:104
  105. Enbiya 21:105
  106. Enbiya 21:106
  107. Enbiya 21:107
  108. Enbiya 21:108
  109. Enbiya 21:109
  110. Enbiya 21:110
  111. Enbiya 21:111
  112. Enbiya 21:112
  113. Hacc 22:1
  114. Hacc 22:2
  115. Hacc 22:3
  116. Hacc 22:4
  117. Hacc 22:5
  118. Hacc 22:6
  119. Hacc 22:7
  120. Hacc 22:8
  121. Hacc 22:9
  122. Hacc 22:10
  123. Hacc 22:11
  124. Hacc 22:12
  125. Hacc 22:13
  126. Hacc 22:14
  127. Hacc 22:15
  128. Hacc 22:16
  129. Hacc 22:17
  130. Hacc 22:18
  131. Hacc 22:19
  132. Hacc 22:20
  133. Hacc 22:21
  134. Hacc 22:22
  135. Hacc 22:23
  136. Hacc 22:24
  137. Hacc 22:25
  138. Hacc 22:26
  139. Hacc 22:27
  140. Hacc 22:28
  141. Hacc 22:29
  142. Hacc 22:30
  143. Hacc 22:31
  144. Hacc 22:32
  145. Hacc 22:33
  146. Hacc 22:34
  147. Hacc 22:35
  148. Hacc 22:36
  149. Hacc 22:37
  150. Hacc 22:38
  151. Hacc 22:39
  152. Hacc 22:40
  153. Hacc 22:41
  154. Hacc 22:42
  155. Hacc 22:43
  156. Hacc 22:44
  157. Hacc 22:45
  158. Hacc 22:46
  159. Hacc 22:47
  160. Hacc 22:48
  161. Hacc 22:49
  162. Hacc 22:50
  163. Hacc 22:51
  164. Hacc 22:52
  165. Hacc 22:53
  166. Hacc 22:54
  167. Hacc 22:55
  168. Hacc 22:56
  169. Hacc 22:57
  170. Hacc 22:58
  171. Hacc 22:59
  172. Hacc 22:60
  173. Hacc 22:61
  174. Hacc 22:62
  175. Hacc 22:63
  176. Hacc 22:64
  177. Hacc 22:65
  178. Hacc 22:66
  179. Hacc 22:67
  180. Hacc 22:68
  181. Hacc 22:69
  182. Hacc 22:70
  183. Hacc 22:71
  184. Hacc 22:72
  185. Hacc 22:73
  186. Hacc 22:74
  187. Hacc 22:75
  188. Hacc 22:76
  189. Hacc 22:77
  190. Hacc 22:78

Enbiya 21:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûre'lerdendir. Yüz oniki âyeti camidir. Yani; Nâs için dünyada işledikleri amellerin ve nail oldukları ni'metlerin muhasebe zamanı yaklaştı. Halbuki nâs hesaptan, yevm-i kıyametten ve Allah'ın kendilerine ne gibi muamele edeceğinden gaflette oldukları halde î'raz ederler. Asla bu hususları düşünmezler, hazırlıkta bulunmazlar ve başlarına gelecek azabtan cehalet ve sehv ü gafletde devam ederler. Bununla beraber akl-ı selim sahibi düşününce şeriata sarılanlarla sarılmıyanlar, âbidlerle fâsıklar ve mü'minlerle kâfirler arasını tefrik edecek bir muhasebenin ve cezanın lüzumuna hükmeder. Zira; Allahü Tealâ insanların dünyada ne gibi amel işlediklerini, emrine itaat ve nehyinj den içtinap edip etmediklerini, bedenlerine, yiyecek ve içeceğe! evlâd ü ıyâle müteallik nail oldukları nimetlere şükredip etmedik| lerini elbette sual edecektir. Eğer sual ve hesap olmasa iyilerle kö tülerin ve asilerle itâatlıların farkı olmaması lâzım gelir. Bu iseîj hikmet-i teklife ve adalete muhaliftir. Çünkü sual ve ceza oimal ymca teklifte bir fayda olmaz. Nâsın haline gelince Resuller vasıtasiyle kıyametin ve muhaîj sebenin delilleri zikrolunduğunda dinlemeyip î'raz etmektir. Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile nâs ile murad; muhasebeye ehil olan mükellefindir. Çünkü; Çocuk ve deliler gibi mükellef olmayanlara hesap yoktur. Gaafil ve günah| kâr olanlara tenbih için hesap zamanının yaklaştığı beyan olundu| ğu gibi kıyametin zamanı da gizlenmiştir ki, herkes her saatte kıl yamete intizar etsin ve'mehlekesini mucib olan ma'siyetten vaf geçsin. Her ne kadar âyetin nazil olduğu zamana nisbetle kıyametin zamanı uzak ise de geçmiş zamana nisbetle yakın olup her gelecek geçmişe nisbetle yakın olmasına binaen âyette hesap zamanının yakın olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; insanlar arsa-i küb-rada muhasebeden evvel bu dünyada nefsini muhasebe edip mi-hak-i şeriatten geçirmek lâzımdır ki; büyük muhasebede suale cevabı kolay olsun. Nisâbûrî'de beyan olunduğuna nazaran (İbni Abbas) hazretlerinden bu âyette nâs'la murad; âhir ete iman etmeyen kimseler olduğu mervidir. Çünkü) nazm-i celili, nâs'la muradın ehl-i küfür olmasına delâlet eder. Gerçi hesap, mükellef olan nâsın hepsine vaki' olacaksa da gaflet içinde i'raz eden kimseler âhirete iman etmiyen kimselerdir. Zira tamamiyle hesaptan i'raz ve tedarikten gaflet onların sıfatlarıdır. Hulâsa; kıyametin gelmesi esasında uzak olsa dahi nâsı zaman zaman kıyamete yaklaşmakta oldukları cihetle geçmiş zamana nisbetle kıyametin yakın olduğu, hayır ve şer ceza için hesaplarının zamanı yaklaştığı ve halbuki nâs kıyametten gaafil ve hesaplarına delâlet eden âyetleri dinlemekten i'raz ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:2

Vacip Tealâ nâsın hesaptan gaflette olduklarını beyandan sonra onları ikaz edecek delilleri istihza ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nâsa Rabları tarafından tenbih, gafletten ikaz ve Cehaletten kurtarmak için Kur'an'dan bir âyetten sonra yeni.bir âyet gelmez; illâ onlar o âyeti istihza eder ve oynar oldukları halde işi-|tirler. Çünkü; onların gafletleri nihayete varıp delilleri tetkikten Binaenaleyh; Kur'an'ın ne elfazmdan ne de meanisinden intifa etmezler. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Vacip Tealâ Kur'an'm manâsını anlamak üzere işitmiyenleri zahirde elfazım oyuncak yapmak ve bâtında kalblerinin manâsından gaafil bulun-masiyle zemmetmekle bu gibi kimseleri behâime ilhak etmiştir. Kalblerinin gafleti zahirde istihzalarına sebeb olduğuna işaret için lû'biyatları kalblerînde olan gaflet üzerine takdim olunmuştur. Binaenaleyh;

Enbiya 21:3

ve dediler ki : Yani; kâfirler Kur'an'm hak olduğunu, fesahat ve belagatta i'cazım kendi aralarında fısıltı ile gayet gizlediler. Çünkü; onlar küfre ve sair günahlara İsrarla kendi nefislerine.zulmettiler. Binaenaleyh; Kur'an'ı istihza etmekle dahi zulmü irtikab ettiler, yalnız Kur'an'a istihza etmekle iktifa etmediler, belki fukara-yı nâsı ve züafâ-yı mü'minîni iğfal etmek kasdiyle «şu nübüvvet davâsınds bulunan Muhammed (S.A.) olmadı; ancak sizin gibi beşer oldu Beşerden Resul olur mu? Eğer beşerden Resul olsa sizin de Resu. olmanız lâzım gelir. Zira; Beşeriyyette sizinle onun arasında fart yoktur. Şu halde sizin üzerinize fazileti var mıdır ki, risalet dava. sında bulunuyor? Siz bu zâtın sâhir olduğunu gördüğünüz ve bil diğiniz halde mu'cize diye size gösterdiği şeylere hazır olur da ka bul eder misiniz? Sihir olarak icat ettiği harikuladeleri görüp doğru mu zannedersiniz?» demekle Resulüllah'a iman edenleri imandan men etmeye çalıştılar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin; Resulüllah'a iki veçhile ta'n ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir : Birincisi; Resulüllah'm beşer olmasıdır. Halbuki Be-şeriyyet risalete münafi değildir, belki insanlara Resulün insandan olması evlâdır. Zira; defaatla beyan olunduğu veçhile emri tebliğde Resulün ümmetiyle ünsiyet ve ülfeti zaruri olduğundan beşere Resul kendi cinsinden beşer olması lâzımdır. Çünkü; ümmet hakkında menfaat bunu icab eder. İkincisi; Resulüllah'ın getirmiş olduğu mu'cizeye sihir demeleridir. Halbuki sihir; âlât ve edavatla olur. Resulüllah'm mucizelerinde âlât ve edevat olmadığı gibi Kur'an ve sair mucizelerin kendilerini âciz kıldığı ve erbab-ı belagattan oldukları halde Kur'-an'dan gayet kısa bir sûre'nin bile nazîrini getiremedikleri ve Kur'an'ı iptale son derece harîs oldukları halde sihir olduğunu iddia etmek inaddan başka bir şey değildir. Ebussuud Efendinin beyânı veçhile Resulüllah hakkında hile ve desiseye dair olan istişarelerini kimseye anlatmamak için gayet gizli konuştukları, bir takım fesat ve fitne esasını kurmak için vaki teşebbüslerinin zulüm olduğu, beşeriyyeti risalete münafi addederek Resulüllah'ın beşer olduğunu ellerinde âlet ederek ehl-i imanı imandan men'e çalıştıkları ve mucizelere sihir demekle nâsı iğfal etmek istedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:4

Vacip Tealâ Kur'an'ı ve Resulüne hileyi gizlediklİ dan sonra bunlara cevabı beyan etmek üzere beyan buyuruyor. Yani; Ya Ekrem er Rusül! Kâfirlerin sözlerine cevap olarak sen de ki; «Ey kâfirler! Siz her ne kadar bana ve Kur'an'a ta'nı fısıltı ile konuşup gizlediğinizi zannederseniz bu zannmız yanlıştır. Zira; Benim Rabbım semâda, âlem-i ervahta, yer yüzünde ve âlem-i eşbahta gizli ve aşikâr her ne ki söylenirse, o söylenen sözlerin her birini bilir. Zira; Rabbım, işitilecek şeylerin cümlesini işitir ve işlenen işlerin cümlesini bilir. Binaenaleyh; gerek Kur'an ve gerek Resulüllah hakkında gizli fısıltılarınızı Rabbımdan sak-layamazsımz. Çünkü; Gizli ve aşikâr her şey ind-i İlâhîde müsavidir. Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a sihir diye ta'nlarmı beyandan sonra demekle ta'nlarmı beyan etmek üzere buyuruyor. Bu sözlerine şunu da ilâve ederek dediler ki:

Enbiya 21:5

Bununla da iktifa etmiyerek dediler ki: Yani; kâfirler Kur'an'a tâ'n etmekte üç kısma ayrıldılar : Birinci kısım; Muhammed (S.A.) in Kur'an nâmıyla getirdiği şey rüyada görülmüş kuvve-i muhayyelenin hayallerinden ibarettir. Binaenaleyh; gece rüyada gördüğünü gündüz Kur'an'dır diyerek halka anlatmaktan ibarettir dediler. İkinci kısım; Muhammed (S.A.) kendi icad ettiği şeyleri terviç için Allahu Tealâ'nın kelâmı demekle ijtira ediyor dediler. Üçüncü kısım; Muhammed (S.A.) şâirdir ve getirdiği Kur'an şiirdir dediler, «Kur'an rüyada görülen hayalaat veya iftira veya şiir olunca nübüvveti isbata kâfi mucize olamaz, binaenaleyh; eğer sözünde sadiksa evvel geçen milletlere gönderilen Resuller gibi risaletini isbata kâfi bir mucize ve nübüvvetine delâlet eden bize bir alâmet getirsin ki, biz de imân edelim» demekle Kur'an'm nübüvveti isbata kâfi mucize olmadığını iddia ettiler. Halbuki düşünmediler ki, Kur'an'm mu'ciz olmasiyle beraber kendi menfaatlerini beyan ettiği, saadet-i dünya ve saadet-i âhireti te'mine kâfi bir çok hakayık ve dekayıkı cami olduğu ve mugay-yebattan haber verdiği cihetle şiirle münasebeti olmadığı gibi el-fazmda fesahat ve belagatın evc-i âlâsında bulunduğu ve rüyada görülen hayalâta müşabeheti olmayıp beşerin kudreti haricinde olduğu cihetle iftira ile alâkası yoktur. Bu cihetleri tetkike- sarfı makderet etmediklerinden şu sözleri söylemeye cüret etmişlerdir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ( Jj ) kelimesi edna-dan a'lâya terâkki içindir. Çünkü «Sihir» demek bir nevi hârika olmak itibariyle «edğaasi ahlâm» demekten ehvendir. Zira; Kur'an'a edğaasi ahlâm demek; sihirden eşna'dır; iftira demekse, daha ziyade şeni'dir. Kırk küsur sene Resulüllah'ı tecrübe edip asla yalan şaibesi görmedikleri ve şiir emmaresi bilmedikleri halde «şâirdir*' demek daha ziyade şenidir. Çünkü: rüya olsa kendilerinin de görmeleri ve şiir olsa onların da söylemeleri lâzım gelirdi. Halbuki böyle rüya göremedikleri gibi bö}rle şiir söyleyemedikleri dahî meydanda olduğu halde bu gibi sözlere cüret, iftiradan,, başka bir şey değildir. Hulâsa; Kâfirlerin Kur'an'a «sihirdir» veyahut «rüyada görülmüş hayâlattır» ve belki Fahr-i âlem kendi icad ettiği şeyi Allah'a isnadla iftira etti, kendisi şâir ve Kur'an şiirdir dedikleri, «Eğer sözü doğru ise evvel gönderilen Resuller/gibi risaletine delâlet eden bir âyet getirsin de biz de inanalım» demekle başka mucize talebinde bulundukları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:6

Vacip Tealâ müşriklerin Kur'an'a dört cihetle itiraz ettiklerini «ümem-i maziyeye gönderilen Resullerden Hz. Musa'nın asası ve Hz. İsa'nın ölüyü diriltmesi gibi Muhammed (S.A.) de bize bir mucize getirsin ki, inanalım» dediklerini beyandan sonra istedikleri veçhile mucize gelse ümem-i salifeden çoklarının iman etmedikleri gibi bunların da iman etmiyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Eğer müşriklere istedikleri mucizeyi getirsen yine iman etmezler. Zira; «İstediğimiz mucizeyi getirsen iman ederiz.» demeleri yalandır. Çünkü; bunlardan evvel geçen ümmetler de ayni sözü söylediler, istedikleri mucize de verildiği halde iman etmediler. Bunların halleri de onların halleri gibi olduğundan onlar gibi iman etmeyeceklerdir. Beyzâvî'nin beyanı vechileUstedikleri mucizenin verilmemesi haklarında lûtuftur. Çünkü; istedikleri mucizenin gelmemesi azab-ı dünyeviyelerinin teehhuruna sebebtir. Zira; Eğer mucize gelip de iman etmeseler geçen ümmetler gibi derhal helak olurlardı. Halbuki Mekke müşriklerinin nesillerinden bir çok ehl-i iman meydana gelip din-i İslama hizmetleri sebkedeceğine binaen dünyada topyekûn helak olmamalarına hükm-ü İlâhî lâhik olmuştur. Medarik'te beyan olunduğu veçhile kavmin derhal helak olmalarına sebeb olan mucize; isteyip de geldikten sonra iman etmedikleri mucizedir, yoksa mutlaka mucize değildir. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile deki hemze; istifham-ı inkârı olduğu cihetle manasınadır ki, «elbette iman etmezler» demektir. Çünkü; Mekke müşriklerinin inadı evvel geçen milletlerin hepsinden ziyadedir.

Enbiya 21:7

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüllah'a «beşerdir, beşerden Resul olmaz» diyerek itirazlarım beyandan sonra o itirazlarına cevap vermek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Senden evvel biz insanlara melekten Resul göndermedik. Zira; geçmiş ümmetlerin hepsine kendilerine vahyettiğimiz bir takım reculler gönderdik ki, onlar beşer oldukları halde recûliyette kâmil ve akılları tamdır. Binaenaleyh; onları ri-salete ihtiyarla vahyimize münasip gördük ki, kendi nefislerinde kuvve-i kudsiye sahipleri olup gayrıları irşatla noksanlarını ikmale çalışmışlar, ahkâmımızı nâsa tebliğle saadet yollarını göstermişlerdir. Şu halde ey müşrikler! Eğer beşerin Resul olmasında şüphe ederseniz ehl-i kitabın ulemasına suâl edin, size hep Resullerin beşerden olduğunu haber versinler. Çünkü; onlar her ne kadar Hz. Muhammed'e hasetlerinden nâşi nübüvvetini inkâr ederlerse de beşerin Resul olduğunu ikrar eder ve doğruyu size haber verirler. Bu âyet-i celile; rusül-ü kiramın ricalden olup nisvandan olmadığına delâlet .eder. Çünkü; Cenab-ı Hak Resulüllah'dan evvel ancak rical olarak Resul gönderdiğini edat-ı hasırla beyan buyurmuştur ki, ricalin gayriden Resul olmadığını beyan etmektir. Bu hususa dair tafsilât (Sûre-i Yusuf) un âhirinde ve (Sûre-i Nahil) de geçmiştir. Medarik'de ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile ehl-i ki-tabm ulemasından sual etmeleriyle emrin sebebi; Mekke ahalisinin ehl-i kitaba itimad etmeleridir. Çünkü ehl-i kitab; Resulüllah'a adavette müşriklerle teşrik-i mesai ettiklerinden onlara sual edince şüpheleri zail olacağı cihetle sonra itizara mecalleri kalmaz. Bilhassa Mekkelilerin Yahudilere itimadları ziyade olduğundan Resulüllah hakkında istişare etmek üzere çok kere Mekke'den Medine'ye hususî adamlar göndermişlerdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak itimad ettikleri ehl-i ilimden sual edip şüphelerini izâle etmelerini emirle tavsiye etmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile müşrikler beşerin Resul olmasını inkârla Resulüllah'm beşer olmasını medârı tekzib addettikleri halde Cenab-ı Hak beşere beşerden Resul göndermek evvelden beri âdet ve hikmete muvafık ve beşeriyetin medar-ı tasdiki olduğunu beyanla müşriklerin itirazlarını red ve ehl-i ilimden sual etmelerini emretmiş ve bu suretle kâfirlerin kendi delillerini aleyhlerine tebdil buyurmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yehûd ve Nasâra her ne kadar kâ-firlerse de tevatür mertebesine baliğ olan haberleriyle amel etmek caiz olduğunu işaret için Yehûd ve Nasâra'mn ulemasından sual etmelerini emretmiştir. Bu emir, vücub ifade ettiğinden biîmiyen-lerin bilenlerin fetvalarına müracaat etmeleri vacip olduğunu fu-kaha-yı kiram bu âyetle istidlal etmişlerdir. Bilhassa itikadiyatta şüphesini izâle için fetvasına itimat olunur bir âlime derhal müracaat edip şüphesini izâle etmek vaciptir. Binaenaleyh; züafa-yi mü'mininin itikadını muhafazaya ve furû-u â'malde müracaat ettikleri mesailde fetva ile halletmeye muktedir her kasabada bir âlim bulundurmak hükümeti İslâmiye üzerine vaciptir. Hulâsa; Kendilerine vahyolunan Resullerin elbette ricalden olması lâzım geldiği ve bilmediği meseleyi bilen âlimden Öğrenmek herkes üzerine "vâcib olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:8

Vacip Tealâ bizim peygamberimizden evvel geçen Resullerin beşerden rical olduklarını beyandan sonra Resulüllah'm da onlar gibi beşer olup beşeriyetin risalete münafi' olmadığını ve yiyip içmek beşerin şanından olduğu cihetle Resulüllah'm yiyip içmesi risaletine mani olmadığına beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Eğer müşrikler senin yiyip içtiğini risaletine mâni zannederek itiraz ederlerse; «yemek, içmek risalete mani değildir» de. Zira; sen de evvel geçen Resullerin misli bir Resulsün. Şu halde biz onları yemek yemez cesetlerden ibaret kılmadık ki, sen de onlar gibi yemek yemez ceset olasın. Çünkü; Onlar da yerler ve içerlerdi. Onların yiyip içmeleri risaletlerine mâni olmadığı gibi senin yemen ve içmen de risaletine mâni olmaz. Onlar yemek yemeden ebeden dünyada kalır olmadılar ki, sen de onlar gibi yemek yemeden dünyada kalasın. Şu halde onların vefatları gibi sen de vefat edeceksin. Binaenaleyh; onların vefat etmeleri risaletlerine mâni olmadığı gibi senin vefatın da risaletine mâni olmaz. Onların ümmetleri âyetlerimizi tekzib ettikten sonra onlara va'-dimizi tasdik ettik ki, düşmanlarını ihlâkle enbiyaya ve etbalarm-dan dilediğimize necat verdik ve helâktan kurtardık. Şu halde sana da vadimizi ifa ve düşmanlarını ihlâk etmekle sana ve etbâma necat veririz. Bu âyet-i celile Resulüllah'ı ve ashabını necatla tebşir, düşmanlarını da helakle tehdit etmiştir. Çünkü; din ve dünya hususunda haddini tecavüz eden müsrifleri Cenab-ı Hak helak etmiştir. Zira israf; dünya ve âhirette helaki icabeden sefahettendir. Binaenaleyh; sefahete münhemik olan her millet ve her şahsın hatır u hayale gelmedik belâlarla helak olduğu her zaman görülen ahvaldendir demek olur. Amma Cenab-ı Hak imtihan için evvelinde bir müddet mühlet verir. O mühletten istifade ederek tâib ve müstağ-fir olursa helâktan kurtulur.. Eğer mütenebbih olmazsa akıbet helak olur gider. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile cümlesi tasdik olunan va'di tefsirdir. Yani «Biz onlara necat verdik. Zira; ya-adlerini sadık kıldık. Her kimin vaadlerini sadık kılarsak, Biz onlara necat veririz. Binaenaleyh; Enbiyaya ve etbâlarma necat verdik» demektir. Müsrifleri ihlâk ettiğini beyanla Vacip Tealâ her kavmi ve her "şahsı intibaha davet etmiştir.

Enbiya 21:9

Vacip Tealâ bizim peygamberimizden evvel geçen Resullerin beşerden rical olduklarını beyandan sonra Resulüllah'm da onlar gibi beşer olup beşeriyetin risalete münafi' olmadığını ve yiyip içmek beşerin şanından olduğu cihetle Resulüllah'm yiyip içmesi risaletine mani olmadığına beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Eğer müşrikler senin yiyip içtiğini risaletine mâni zannederek itiraz ederlerse; «yemek, içmek risalete mani değildir» de. Zira; sen de evvel geçen Resullerin misli bir Resulsün. Şu halde biz onları yemek yemez cesetlerden ibaret kılmadık ki, sen de onlar gibi yemek yemez ceset olasın. Çünkü; Onlar da yerler ve içerlerdi. Onların yiyip içmeleri risaletlerine mâni olmadığı gibi senin yemen ve içmen de risaletine mâni olmaz. Onlar yemek yemeden ebeden dünyada kalır olmadılar ki, sen de onlar gibi yemek yemeden dünyada kalasın. Şu halde onların vefatları gibi sen de vefat edeceksin. Binaenaleyh; onların vefat etmeleri risaletlerine mâni olmadığı gibi senin vefatın da risaletine mâni olmaz. Onların ümmetleri âyetlerimizi tekzib ettikten sonra onlara va'-dimizi tasdik ettik ki, düşmanlarını ihlâkle enbiyaya ve etbalarm-dan dilediğimize necat verdik ve helâktan kurtardık. Şu halde sana da vadimizi ifa ve düşmanlarını ihlâk etmekle sana ve etbâma necat veririz. Bu âyet-i celile Resulüllah'ı ve ashabını necatla tebşir, düşmanlarını da helakle tehdit etmiştir. Çünkü; din ve dünya hususunda haddini tecavüz eden müsrifleri Cenab-ı Hak helak etmiştir. Zira israf; dünya ve âhirette helaki icabeden sefahettendir. Binaenaleyh; sefahete münhemik olan her millet ve her şahsın hatır u hayale gelmedik belâlarla helak olduğu her zaman görülen ahvaldendir demek olur. Amma Cenab-ı Hak imtihan için evvelinde bir müddet mühlet verir. O mühletten istifade ederek tâib ve müstağ-fir olursa helâktan kurtulur.. Eğer mütenebbih olmazsa akıbet helak olur gider. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile cümlesi tasdik olunan va'di tefsirdir. Yani «Biz onlara necat verdik. Zira; ya-adlerini sadık kıldık. Her kimin vaadlerini sadık kılarsak, Biz onlara necat veririz. Binaenaleyh; Enbiyaya ve etbâlarma necat verdik» demektir. Müsrifleri ihlâk ettiğini beyanla Vacip Tealâ her kavmi ve her "şahsı intibaha davet etmiştir.

Enbiya 21:10

Vacip Tealâ Resulüllah'm risaletine itiraz edenlerin şüphelerini, onların cevaplarını ve ittiba etmiyenlerin ihlâk olunacaklarını beyandan sonra Kur'an'ın, Resulünün risaletini isbata kâfi olduğunu zikirle kifayesine kanaat etmiyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor. etmez misiniz?] Eğer Kur'an'ın hakaayı-kını ve müştemil olduğu ahkâmı taakkül etseniz Kur'an'm meziyetini bilirsiniz, ResuPühüzün sair Resuller üzerine şerefini, Kitabınızın cemî' kitab üzerine faik olduğunu, dininizin cemi'i edyân üzerine meziyetini ve beşeriyetin istirahatını temin ettiğini idrak etmekle iman etseydiniz fevz ü felaha dahil olurdunuz. Çünkü Kur'an; iman edip ahkâmiyle amel edenlerin cemi' saadetlerine kâfidir. Binaenaleyh; bihakkın iman eden mü'minler her zaman mesrur ve mes'utturlar. Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette zikirle murad; hüsn-ü sıyttir, çünkü Kur'an kendine iman edenlere şeref bahşeder,,yahut zikirle murad; mevizedir ki helâle terğibrve haramdan tahzir eder. Yani «insanları iyiliğe sevk, kötülükten men' ve daima mekârim-i ahlâkı tavsiye etmekle insanları tehzib eder» veyahut «emr-i dininizde lâzım olanı ye olmayanları zikir var» demektir.

Enbiya 21:11

Vacip Tealâ Kur'an muciz olduğu cihetle müşriklerin itirazları red olunduğunu beyandan sonra kâfirleri bu gibi inad üzere mübteni itirazlardan men'etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Kur'an'a itiraz ve Resulümüze ta'neden kimseler! İyi bilin ki biz ahalisi zalim olan bir çok karyeleri gazabımızla ihlâk ettik, onların arka kemiklerini kırdık, beldelerinden tardettik ve yerlerine başka bir kavim icad ettik. Zira; o karye ahalisi ah-kâm-ı İlâhîyeriin haricine çıktılar. Kendilerini ıslâh ve doğru yola irşad için gönderdiğimiz Resule isyanları sebebiyle helake müste-hak olmuşlardı. Vaktaki bizim irademiz intikam almaya teallûk edip azabın mukaddemesini idrak edince ansızın onlar firar ederler, firarları üzerine canib-i İlâhîden onlara «Ey mütenaim insanlar! Firar etmeyin, bu kadar nimetleri koyup nereye gidersiniz? Dönün nimet görüp rahat ettiğiniz karyenize ve sakin olduğunuz meskenlerinize. Me'mûl ki amellerinizden sual olunursunuz veya muazzeb kılınırsınız» denilir ki bu söz onlara azap gelmeden evvelki nasihatları dinlemediklerine tarizdir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet de icmalen beyan olunan ihlâki tafsildir. Binaenaleyh; Helaklerinin sebeb ve keyfiyetini beyanla asilere tenbih ve helak olanların çokluğuna işaret olunmuştur. Helak olanların yerlerine gelenlerin ırkan ve neseben onların cinsinden olmadığına işaret için kavm-i aharla tavsif olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette firar edenlerden sualj-de dört ihtimal vardır : Birincisi; dönün meskenlerinize, yarın size başınızdaîi geçeni sual ederler. Siz de müşahedâtınızı ve başınızdan geçenleri beyanla cevap verirsiniz demektir. İkincisi; Dönün, evlerinize mütekebbir olarak oturun sandalyelerinizde. Hizmetçileriniz ne iş göreceklerini sizden sual ederler, siz de onlara görecekleri işleri emredersiniz demektir. Üçüncüsü,; Dönün evlerinize eski âdetiniz veçhile azametle oturun yerinizde. Etbâınız gelir, mühim işlerinde ne yapacaklarını sual ederler, siz de cevap verirsiniz demektir. Dördüncüsü; Firar etmeyin dönün yerinize, size fukaralar gelir yiyecek isterler siz de onlara istediklerini verirsiniz demektir. Şu ihtimallerden hangisi murad olunursa olunsun azabdan firar etmek istiyenleri istihza manâsını mutazammmdır. Çünkü; onların helaklerine dair irade-i İlâhîye taallûk ettiğinden dönüp evlerinde oturmak ve suale cevap vermek imkânı olmadığından onları istihza için söylenecek sözlerdir. Onlara bu sözleri söyleyen melektir, yahud mü'minlerdir, yahud böyle bir sözle istihza olunmaya lâyık olduklarını beyandır veyahud firar zamanında taraf-ı İlâhîden ilham tarikiyle onlara «bu nimetleri koyup da nereye gidersiniz, dönün yerinize. Eskisi gibi istirahat edin» denilecektir ki, onları istihza ve tevbihtir. Bu âyetin Yemen'de (Hâzur) ve (Sahul) isminde iki karye ahalisinin helaklerini beyan, hikâye ve helaklerinin sebebi zulümleri olduğunu beyanla zalimleri tehdit için varid olduğu mervidir. Çünkü; bu iki karyenin nimetleri gayet bol, ahalisi rahat olduklarından, enva-ı mezalimi icraya ve bulundukları beldeleri ifsada başlayınca taraf-ı İlâhîden irşad jçin gönderilen Resulü katletmeleri üzerine Cenab-ı Hak zalim ve kahhar bir kavmi gönderip kılıçtan geçirmeye başladığında bunlar karyelerinden firar etmek istedikleri zaman bu sözlerin onlara bir melek tarafından söylendiği mervidir. Şu halde her ne kadar firar etmek isteseler de helakten kurtulamamışlardır. Yerlerine gelen yeni kavim karyelerinde sakin ve asr-ı saadette karyelerinin ma'mur ve ahalisi erbab-ı sanattan olup manifatura çıkarmakla iştigal ederlerdi. Hatta Resulül-lah'm vefatında kefen-i mübarikinin sevb-i sahuli olduğu mervidir. Râkz ; hayvanı süratle yürütmek ve düşmandan firar etmek için üzengi ile vurmak manâsına ise de burada Tcahr-u tedmir için gelen düşmandan binitli ve yaya şiddet ve süratle kaçmak manasınadır. Bu hal muharebe zamanlarında istilâya uğrayan karye ahalisinde her* zaman görülen ahvaldendir. İşte âyette beyan olunan karye ahâlisi zulümleri sebebiyle karyelerini istilâ eden düşmandan firar etmek istemişlerse de tarafı İlahîden; «firar etmeyin, dönün hanelerinize bu kadar nimetleri nereye koyup gidersiniz» denilmiş ve zulümlerinin intikamı alınmıştır. Hulâsa; Zulüm sebebiyle bir çok karyelerin helak ve zulmün her zaman helake sebeb olduğu ve helak olan kavmin yerine yeni bir kavmin icad olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

Enbiya 21:12

Vacip Tealâ Kur'an muciz olduğu cihetle müşriklerin itirazları red olunduğunu beyandan sonra kâfirleri bu gibi inad üzere mübteni itirazlardan men'etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Kur'an'a itiraz ve Resulümüze ta'neden kimseler! İyi bilin ki biz ahalisi zalim olan bir çok karyeleri gazabımızla ihlâk ettik, onların arka kemiklerini kırdık, beldelerinden tardettik ve yerlerine başka bir kavim icad ettik. Zira; o karye ahalisi ah-kâm-ı İlâhîyeriin haricine çıktılar. Kendilerini ıslâh ve doğru yola irşad için gönderdiğimiz Resule isyanları sebebiyle helake müste-hak olmuşlardı. Vaktaki bizim irademiz intikam almaya teallûk edip azabın mukaddemesini idrak edince ansızın onlar firar ederler, firarları üzerine canib-i İlâhîden onlara «Ey mütenaim insanlar! Firar etmeyin, bu kadar nimetleri koyup nereye gidersiniz? Dönün nimet görüp rahat ettiğiniz karyenize ve sakin olduğunuz meskenlerinize. Me'mûl ki amellerinizden sual olunursunuz veya muazzeb kılınırsınız» denilir ki bu söz onlara azap gelmeden evvelki nasihatları dinlemediklerine tarizdir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet de icmalen beyan olunan ihlâki tafsildir. Binaenaleyh; Helaklerinin sebeb ve keyfiyetini beyanla asilere tenbih ve helak olanların çokluğuna işaret olunmuştur. Helak olanların yerlerine gelenlerin ırkan ve neseben onların cinsinden olmadığına işaret için kavm-i aharla tavsif olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette firar edenlerden sualj-de dört ihtimal vardır : Birincisi; dönün meskenlerinize, yarın size başınızdaîi geçeni sual ederler. Siz de müşahedâtınızı ve başınızdan geçenleri beyanla cevap verirsiniz demektir. İkincisi; Dönün, evlerinize mütekebbir olarak oturun sandalyelerinizde. Hizmetçileriniz ne iş göreceklerini sizden sual ederler, siz de onlara görecekleri işleri emredersiniz demektir. Üçüncüsü,; Dönün evlerinize eski âdetiniz veçhile azametle oturun yerinizde. Etbâınız gelir, mühim işlerinde ne yapacaklarını sual ederler, siz de cevap verirsiniz demektir. Dördüncüsü; Firar etmeyin dönün yerinize, size fukaralar gelir yiyecek isterler siz de onlara istediklerini verirsiniz demektir. Şu ihtimallerden hangisi murad olunursa olunsun azabdan firar etmek istiyenleri istihza manâsını mutazammmdır. Çünkü; onların helaklerine dair irade-i İlâhîye taallûk ettiğinden dönüp evlerinde oturmak ve suale cevap vermek imkânı olmadığından onları istihza için söylenecek sözlerdir. Onlara bu sözleri söyleyen melektir, yahud mü'minlerdir, yahud böyle bir sözle istihza olunmaya lâyık olduklarını beyandır veyahud firar zamanında taraf-ı İlâhîden ilham tarikiyle onlara «bu nimetleri koyup da nereye gidersiniz, dönün yerinize. Eskisi gibi istirahat edin» denilecektir ki, onları istihza ve tevbihtir. Bu âyetin Yemen'de (Hâzur) ve (Sahul) isminde iki karye ahalisinin helaklerini beyan, hikâye ve helaklerinin sebebi zulümleri olduğunu beyanla zalimleri tehdit için varid olduğu mervidir. Çünkü; bu iki karyenin nimetleri gayet bol, ahalisi rahat olduklarından, enva-ı mezalimi icraya ve bulundukları beldeleri ifsada başlayınca taraf-ı İlâhîden irşad jçin gönderilen Resulü katletmeleri üzerine Cenab-ı Hak zalim ve kahhar bir kavmi gönderip kılıçtan geçirmeye başladığında bunlar karyelerinden firar etmek istedikleri zaman bu sözlerin onlara bir melek tarafından söylendiği mervidir. Şu halde her ne kadar firar etmek isteseler de helakten kurtulamamışlardır. Yerlerine gelen yeni kavim karyelerinde sakin ve asr-ı saadette karyelerinin ma'mur ve ahalisi erbab-ı sanattan olup manifatura çıkarmakla iştigal ederlerdi. Hatta Resulül-lah'm vefatında kefen-i mübarikinin sevb-i sahuli olduğu mervidir. Râkz ; hayvanı süratle yürütmek ve düşmandan firar etmek için üzengi ile vurmak manâsına ise de burada Tcahr-u tedmir için gelen düşmandan binitli ve yaya şiddet ve süratle kaçmak manasınadır. Bu hal muharebe zamanlarında istilâya uğrayan karye ahalisinde her* zaman görülen ahvaldendir. İşte âyette beyan olunan karye ahâlisi zulümleri sebebiyle karyelerini istilâ eden düşmandan firar etmek istemişlerse de tarafı İlahîden; «firar etmeyin, dönün hanelerinize bu kadar nimetleri nereye koyup gidersiniz» denilmiş ve zulümlerinin intikamı alınmıştır. Hulâsa; Zulüm sebebiyle bir çok karyelerin helak ve zulmün her zaman helake sebeb olduğu ve helak olan kavmin yerine yeni bir kavmin icad olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

Enbiya 21:13

Vacip Tealâ Kur'an muciz olduğu cihetle müşriklerin itirazları red olunduğunu beyandan sonra kâfirleri bu gibi inad üzere mübteni itirazlardan men'etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Kur'an'a itiraz ve Resulümüze ta'neden kimseler! İyi bilin ki biz ahalisi zalim olan bir çok karyeleri gazabımızla ihlâk ettik, onların arka kemiklerini kırdık, beldelerinden tardettik ve yerlerine başka bir kavim icad ettik. Zira; o karye ahalisi ah-kâm-ı İlâhîyeriin haricine çıktılar. Kendilerini ıslâh ve doğru yola irşad için gönderdiğimiz Resule isyanları sebebiyle helake müste-hak olmuşlardı. Vaktaki bizim irademiz intikam almaya teallûk edip azabın mukaddemesini idrak edince ansızın onlar firar ederler, firarları üzerine canib-i İlâhîden onlara «Ey mütenaim insanlar! Firar etmeyin, bu kadar nimetleri koyup nereye gidersiniz? Dönün nimet görüp rahat ettiğiniz karyenize ve sakin olduğunuz meskenlerinize. Me'mûl ki amellerinizden sual olunursunuz veya muazzeb kılınırsınız» denilir ki bu söz onlara azap gelmeden evvelki nasihatları dinlemediklerine tarizdir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet de icmalen beyan olunan ihlâki tafsildir. Binaenaleyh; Helaklerinin sebeb ve keyfiyetini beyanla asilere tenbih ve helak olanların çokluğuna işaret olunmuştur. Helak olanların yerlerine gelenlerin ırkan ve neseben onların cinsinden olmadığına işaret için kavm-i aharla tavsif olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette firar edenlerden sualj-de dört ihtimal vardır : Birincisi; dönün meskenlerinize, yarın size başınızdaîi geçeni sual ederler. Siz de müşahedâtınızı ve başınızdan geçenleri beyanla cevap verirsiniz demektir. İkincisi; Dönün, evlerinize mütekebbir olarak oturun sandalyelerinizde. Hizmetçileriniz ne iş göreceklerini sizden sual ederler, siz de onlara görecekleri işleri emredersiniz demektir. Üçüncüsü,; Dönün evlerinize eski âdetiniz veçhile azametle oturun yerinizde. Etbâınız gelir, mühim işlerinde ne yapacaklarını sual ederler, siz de cevap verirsiniz demektir. Dördüncüsü; Firar etmeyin dönün yerinize, size fukaralar gelir yiyecek isterler siz de onlara istediklerini verirsiniz demektir. Şu ihtimallerden hangisi murad olunursa olunsun azabdan firar etmek istiyenleri istihza manâsını mutazammmdır. Çünkü; onların helaklerine dair irade-i İlâhîye taallûk ettiğinden dönüp evlerinde oturmak ve suale cevap vermek imkânı olmadığından onları istihza için söylenecek sözlerdir. Onlara bu sözleri söyleyen melektir, yahud mü'minlerdir, yahud böyle bir sözle istihza olunmaya lâyık olduklarını beyandır veyahud firar zamanında taraf-ı İlâhîden ilham tarikiyle onlara «bu nimetleri koyup da nereye gidersiniz, dönün yerinize. Eskisi gibi istirahat edin» denilecektir ki, onları istihza ve tevbihtir. Bu âyetin Yemen'de (Hâzur) ve (Sahul) isminde iki karye ahalisinin helaklerini beyan, hikâye ve helaklerinin sebebi zulümleri olduğunu beyanla zalimleri tehdit için varid olduğu mervidir. Çünkü; bu iki karyenin nimetleri gayet bol, ahalisi rahat olduklarından, enva-ı mezalimi icraya ve bulundukları beldeleri ifsada başlayınca taraf-ı İlâhîden irşad jçin gönderilen Resulü katletmeleri üzerine Cenab-ı Hak zalim ve kahhar bir kavmi gönderip kılıçtan geçirmeye başladığında bunlar karyelerinden firar etmek istedikleri zaman bu sözlerin onlara bir melek tarafından söylendiği mervidir. Şu halde her ne kadar firar etmek isteseler de helakten kurtulamamışlardır. Yerlerine gelen yeni kavim karyelerinde sakin ve asr-ı saadette karyelerinin ma'mur ve ahalisi erbab-ı sanattan olup manifatura çıkarmakla iştigal ederlerdi. Hatta Resulül-lah'm vefatında kefen-i mübarikinin sevb-i sahuli olduğu mervidir. Râkz ; hayvanı süratle yürütmek ve düşmandan firar etmek için üzengi ile vurmak manâsına ise de burada Tcahr-u tedmir için gelen düşmandan binitli ve yaya şiddet ve süratle kaçmak manasınadır. Bu hal muharebe zamanlarında istilâya uğrayan karye ahalisinde her* zaman görülen ahvaldendir. İşte âyette beyan olunan karye ahâlisi zulümleri sebebiyle karyelerini istilâ eden düşmandan firar etmek istemişlerse de tarafı İlahîden; «firar etmeyin, dönün hanelerinize bu kadar nimetleri nereye koyup gidersiniz» denilmiş ve zulümlerinin intikamı alınmıştır. Hulâsa; Zulüm sebebiyle bir çok karyelerin helak ve zulmün her zaman helake sebeb olduğu ve helak olan kavmin yerine yeni bir kavmin icad olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

Enbiya 21:14

Vâcib Tealâ zalimlerin azabdan kurtulamadıklarını beyandan sonra azabı görünce vaki olan nedametlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zulümleri sebebiyle düşman istilâsiyle helakleri tekar-rur eden karye ahalisi düşmanın hücumunu görerek helak emareleri kendilerini ihata edip firarda fayda olmadığını görünce onlar zulümlerini. itiraf ederek «Ey bizim helakimiz bize gel! Zira; biz zalimleriz» dediler. Bu çağırışmaları devam etti, zail olmadı. Hatta biz bazı kullarımız vasıtasiyle kılıçtan geçirip orakla biçilmiş ekin gibi ölü oldukları halde yere serinceye kadar çağrıştılar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile orakla biçilmiş yere yatmış ekin manâsına olduğu gibi ( hâmid ) dahi harareti sönmüş ateşe denir. Bu makamda helak, kavmin keyfiyet-i helaklerini tasvirde teşbih tarikiyle mübalağa vardır. Çünkü; Bir taraftan1 yere yatmalarını orakla biçilmiş ekine ve diğer taraftan hayat eseri kalmayıp hararetleri tamamen zayi olmakta ateşi sönmüş siyah kömüre teşbih olunmuşlardır ki, nur-u imandan mahrum oldukları için cenazelerinin de sair cenazeler gibi olmayıp fena bir halde olduklarına işaret olunmuştur. Nîmetullah Efendinin beyanı veçhile helâllerine çağrışmaları ölünceye kadar devam ederek kemaî-i tezellülle bağrıştıklarına ve bununla azabın defini istediklerine, tevbenin zamanı geçtiğinden tevbelerinin kabul olunmadığına âyet delâlet eder. Çünkü tevbenin zamanı; azabı müşahede etmeden evveldir. Binaenaleyh; Azabı gözle gördükten sonra kabirde iman etmek gibi tevbe de fayda etmez.

Enbiya 21:15

Vâcib Tealâ zalimlerin azabdan kurtulamadıklarını beyandan sonra azabı görünce vaki olan nedametlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zulümleri sebebiyle düşman istilâsiyle helakleri tekar-rur eden karye ahalisi düşmanın hücumunu görerek helak emareleri kendilerini ihata edip firarda fayda olmadığını görünce onlar zulümlerini. itiraf ederek «Ey bizim helakimiz bize gel! Zira; biz zalimleriz» dediler. Bu çağırışmaları devam etti, zail olmadı. Hatta biz bazı kullarımız vasıtasiyle kılıçtan geçirip orakla biçilmiş ekin gibi ölü oldukları halde yere serinceye kadar çağrıştılar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile orakla biçilmiş yere yatmış ekin manâsına olduğu gibi ( hâmid ) dahi harareti sönmüş ateşe denir. Bu makamda helak, kavmin keyfiyet-i helaklerini tasvirde teşbih tarikiyle mübalağa vardır. Çünkü; Bir taraftan1 yere yatmalarını orakla biçilmiş ekine ve diğer taraftan hayat eseri kalmayıp hararetleri tamamen zayi olmakta ateşi sönmüş siyah kömüre teşbih olunmuşlardır ki, nur-u imandan mahrum oldukları için cenazelerinin de sair cenazeler gibi olmayıp fena bir halde olduklarına işaret olunmuştur. Nîmetullah Efendinin beyanı veçhile helâllerine çağrışmaları ölünceye kadar devam ederek kemaî-i tezellülle bağrıştıklarına ve bununla azabın defini istediklerine, tevbenin zamanı geçtiğinden tevbelerinin kabul olunmadığına âyet delâlet eder. Çünkü tevbenin zamanı; azabı müşahede etmeden evveldir. Binaenaleyh; Azabı gözle gördükten sonra kabirde iman etmek gibi tevbe de fayda etmez.

Enbiya 21:16

Vacip Tealâ zalim olan karyenin ihlâki adalet olduğunu beyandan sonra mevcudatın hilkati, oyuncak nevinden abes olmayıp hepsinin yaradılışının hikmetten ha.li olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz zalimlerden intikamımızı alırız. Zira; biz yıldızlarla müzeyyen olan semayı, otlar, madenler, hayvanlar ve ağaçlarla müzeyyen olan arzı ve sema ile arzın yekdiğerine imtizacından mütevellid onların aralarında olan mevcudatı abes olarak oyuncak halk etmedik her birinde akıllara hayret verecek hikmet ve maslahatları mutazammm san'atlar ve insanların saymakla tüketemi-yeceği acayip üzere halk ettik ki insanlar tefekkür etmekle sâniin vücuduna, kudret-i kaahire sahibi olduğuna ve her zaman zulüm irtikab edenlerin tahtı kahrmda makhur olacaklarına istidlal etsinler. Bize abesle iştigal nasıl lâyık olur? Elbette olamaz. Çünkü; eğer biz oyuncak ittihaz etmek murad etsek kendi indimizde ittihaz eder, size göstermezdik. Zira; bu âlemin gayrı sizin bilmediğiniz oyuncak âlemi halk etmeğe kaadiriz. Velâkin biz abesle iştigal eder olmadık. Çünkü; her fiilimizde envâı sanayi icadına kaadiriz. Binâenaleyh; her fiilimiz hikmetten hâli değildir. Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Iehiv ; veled ve zevce manâsına olması muhtemeldir. Çünkü Yemen lügatinde Iehiv ; veled manâsında istimal olunduğu gibi zevce manâsında dahi kullanılır. Âyet-i celile Hz. İsa ve validesi haklarında *kıyl ü kaai eden Yehûd ve Nasâra'yı red için olduğunda manâ-yı âyet şöyledir : … Beyzâvî'nin beyanı veçhile semâvat ve arzın halkı, nazar-ı ib-v retle bakanlara enva-ı bedayile dolu birer mev'izedir. Zira; gerek umur-u dünya ve gerek umur-u âhiretin intizamına birer" vesiledir. Binaenaleyh; insan gerek dünyasını, gerek âhiretini bunlar vasıta-siyle tanzim edip saadetine çalışması, muattal ve mahrum olmamaya gayret etmesi ve bu sebeble kemâlât tahsiline vasıl olup yalnız dünya ile iktifa ederek dünya ziynetine mağrur olmaması lâzımdır. nazmında şartiyye olursa cevabı Beyzâvî'nin beyanı veçhile mukadderdir. Yani; «Eğer biz oyuncak yapmak istesek istediğimizi yapardık» demektir. lâfzı nafiye olduğuna nazaran «biz abes işler olmadık» demektir.

Enbiya 21:17

Vacip Tealâ zalim olan karyenin ihlâki adalet olduğunu beyandan sonra mevcudatın hilkati, oyuncak nevinden abes olmayıp hepsinin yaradılışının hikmetten ha.li olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz zalimlerden intikamımızı alırız. Zira; biz yıldızlarla müzeyyen olan semayı, otlar, madenler, hayvanlar ve ağaçlarla müzeyyen olan arzı ve sema ile arzın yekdiğerine imtizacından mütevellid onların aralarında olan mevcudatı abes olarak oyuncak halk etmedik her birinde akıllara hayret verecek hikmet ve maslahatları mutazammm san'atlar ve insanların saymakla tüketemi-yeceği acayip üzere halk ettik ki insanlar tefekkür etmekle sâniin vücuduna, kudret-i kaahire sahibi olduğuna ve her zaman zulüm irtikab edenlerin tahtı kahrmda makhur olacaklarına istidlal etsinler. Bize abesle iştigal nasıl lâyık olur? Elbette olamaz. Çünkü; eğer biz oyuncak ittihaz etmek murad etsek kendi indimizde ittihaz eder, size göstermezdik. Zira; bu âlemin gayrı sizin bilmediğiniz oyuncak âlemi halk etmeğe kaadiriz. Velâkin biz abesle iştigal eder olmadık. Çünkü; her fiilimizde envâı sanayi icadına kaadiriz. Binâenaleyh; her fiilimiz hikmetten hâli değildir. Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Iehiv ; veled ve zevce manâsına olması muhtemeldir. Çünkü Yemen lügatinde Iehiv ; veled manâsında istimal olunduğu gibi zevce manâsında dahi kullanılır. Âyet-i celile Hz. İsa ve validesi haklarında *kıyl ü kaai eden Yehûd ve Nasâra'yı red için olduğunda manâ-yı âyet şöyledir : … Beyzâvî'nin beyanı veçhile semâvat ve arzın halkı, nazar-ı ib-v retle bakanlara enva-ı bedayile dolu birer mev'izedir. Zira; gerek umur-u dünya ve gerek umur-u âhiretin intizamına birer" vesiledir. Binaenaleyh; insan gerek dünyasını, gerek âhiretini bunlar vasıta-siyle tanzim edip saadetine çalışması, muattal ve mahrum olmamaya gayret etmesi ve bu sebeble kemâlât tahsiline vasıl olup yalnız dünya ile iktifa ederek dünya ziynetine mağrur olmaması lâzımdır. nazmında şartiyye olursa cevabı Beyzâvî'nin beyanı veçhile mukadderdir. Yani; «Eğer biz oyuncak yapmak istesek istediğimizi yapardık» demektir. lâfzı nafiye olduğuna nazaran «biz abes işler olmadık» demektir.

Enbiya 21:18

Vacip Tealâ mevcudatın icadı abes olmayıp her birinde hikmet ve maslahat olduğunu beyan ettiği gibi batılı izaleye hakkı âlet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. demektir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile batılın hakka nisbetle sürat üzere zeval bulacağına ve zevali devamlı olacağına işaret için batılın zevalini beyanda bağteten vücud bulmaya delâlet eden edat-ı mufacaatla cümle-i ismiye olarak varid olmuştur. Hulâsa; Allah'ın şanına lâyık olmadık abes ihtiyar etmesi, le-hiv ve lû'biyatla meşgul olması, zevce ve velet gibi alâmet-i hudus olan şeyleri ittihaz eylemesi gibi şanı Ulûhiyyete lâyık olmadık sıfatları isnadla iftira edenlerin helake müstahak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:19

Vacip Tealâ abesle iştigal etmekten münezzeh olduğunu be-yffitdan sonra abesten münezzeh olduğunun sebebi, kudret-i kahi-rafi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Tani; Allahü Tealâ abesle iştigal etmez. Zira; semavat ve arzda bulunan cümle mevcudat onun kulları ve mahlûklarıdır. Kendi huzur-u manevisine yakınlık kazanmış olan melekler Allah'ın kulları ve emrine her an itaat eden mahlûklarıdır, bunların cümlesinin mabududur. Onlar kendine ibâdetten asla taazzum edip kendilerini büyük addetmezler. Binaenaleyh; daima ibadetle meşgul olurlar ve ibadetten yorgunluk arız olmadığından gece gündüz teşbih ederler, asla fütur arız olmadığı gibi vücudlarma zaaf dahi gelmez. Şu halde bütün vakitlerde teşbihle meşgullerdir. Gerçi âyette yerde ve gökte bulunanlarla murad; mükellefin ise de ibadetten yorulmayanlarla murad; meleklerdir. Çünkü; ibadetleri ve teşbihleri arasına yorgunluk girmemek ve ibadetten melal getirmemek onlara mahsustur. Zira; beşer için ibadete mani bir çok alâik-ı beşeriyye bulunduğundan daima ibadet mümkün değildir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran meleklerin teşbihleri insanların nefesleri menzilesinde olduğundan devamlı nefes, insanın işine ve sözüne mani olmadığı gibi meleklerin teşbihleri de zalimlere lanet, salihlere istiğfar etmelerine ve taraf-ı İlâhîden kendilerine tevdi olunan vazifelerle meşgul olmalarına mani olmaz. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet; mevcudatın kâf-fesi Allah'ın mahlûku olup halk, mülk ve tedbirce tasarrufu Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu beyan için sevkolunmuş bir cümledir. Meleklerin ibadetten kibretmediklerini beyan edince «ibadetlerinin keyfiyeti neden ibarettir?» Şeklinde varid olan suale «gece gündüz teşbihle meşgul olduklarım ve ibadetlerinde onlar için yorgunluk olmadığını» beyanla cevap verilmiştir.

Enbiya 21:20

Vacip Tealâ abesle iştigal etmekten münezzeh olduğunu be-yffitdan sonra abesten münezzeh olduğunun sebebi, kudret-i kahi-rafi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Tani; Allahü Tealâ abesle iştigal etmez. Zira; semavat ve arzda bulunan cümle mevcudat onun kulları ve mahlûklarıdır. Kendi huzur-u manevisine yakınlık kazanmış olan melekler Allah'ın kulları ve emrine her an itaat eden mahlûklarıdır, bunların cümlesinin mabududur. Onlar kendine ibâdetten asla taazzum edip kendilerini büyük addetmezler. Binaenaleyh; daima ibadetle meşgul olurlar ve ibadetten yorgunluk arız olmadığından gece gündüz teşbih ederler, asla fütur arız olmadığı gibi vücudlarma zaaf dahi gelmez. Şu halde bütün vakitlerde teşbihle meşgullerdir. Gerçi âyette yerde ve gökte bulunanlarla murad; mükellefin ise de ibadetten yorulmayanlarla murad; meleklerdir. Çünkü; ibadetleri ve teşbihleri arasına yorgunluk girmemek ve ibadetten melal getirmemek onlara mahsustur. Zira; beşer için ibadete mani bir çok alâik-ı beşeriyye bulunduğundan daima ibadet mümkün değildir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran meleklerin teşbihleri insanların nefesleri menzilesinde olduğundan devamlı nefes, insanın işine ve sözüne mani olmadığı gibi meleklerin teşbihleri de zalimlere lanet, salihlere istiğfar etmelerine ve taraf-ı İlâhîden kendilerine tevdi olunan vazifelerle meşgul olmalarına mani olmaz. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet; mevcudatın kâf-fesi Allah'ın mahlûku olup halk, mülk ve tedbirce tasarrufu Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu beyan için sevkolunmuş bir cümledir. Meleklerin ibadetten kibretmediklerini beyan edince «ibadetlerinin keyfiyeti neden ibarettir?» Şeklinde varid olan suale «gece gündüz teşbihle meşgul olduklarım ve ibadetlerinde onlar için yorgunluk olmadığını» beyanla cevap verilmiştir.

Enbiya 21:21

Vacip Tealâ mevcudatın kâffesi kendinin mahlûku olup her birinde tedbir ve tasarruf zatına mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; belki kâfirler yer yüzünde mevcut taştan ve ağaçtan yontulmuş bir takım hasis ve aciz putları mabut ittihaz ettiler de o mabutlar ölüleri ihya edebilir mi? Elbette ihya edemezler. Halbuki mabudun şanı ihya, icad ve kullarına nimetlerini ihsan etmektir. İşte bunların cümlesine kaadir olan Allahü Tealâ'ya ibadeti terkedip de hiç bir şeye kaadir olamayan bir takım aciz putlara ibadet etmek cehalet ve hamakat değil midir?

Enbiya 21:22

Vacip Tealâ şirki irtikâb edenleri cehaletle itham ettikten sonra vahdaniyetin delilini beyan etmek üzere buyuruyor. Halbuki fesat yok. Binaenaleyh; müteaddit ilâh da yoktur. i

Enbiya 21:23

Yani; ilâhda teaddüt yoktur. Zira; yerde ve gökte Allah'ın gayrı hakiki mabutlar olsaydı yerle gök fasid olur, âlemin intizamma halel gelir ve şu görülen nizam mihverinden çıkardı. Çünkü Allah'ın manâsı; efalinde ve asarında müstakil olup herkesin ibadetine müstehak olmaktır. Binaenaleyh; eğer müteaddit ilâh olsa bir nizam üzerine ittifakları muhal olduğundan elbette aralarında münazaa yapmaları ve yekdiğerinin işine mani olmaları muhakkaktır. Çünkü; her biri makduratm cümlesine kaadir olunca elbette birisi diğerinin; iradesi hilâfına irade eder. Şu halde ya ikisinin dediği olurdu; bu ise içtima-ı zıddeyn olduğu cihetle muhaldir. Ya-hud birinin muradı vücud bulur, diğeri olmaz. Muradı vücud bulmayan aciz olduğundan ilâh olamaz ve eğer ikisinin dedikleri olmazsa ikisi de aciz oldukları cihetle yine ilâh olamaz. Binaenaleyh gerek ikisinin dediği olmak ve gerek birinin dediği olup diğerinin dediği olmamak veya ikisinin dediği olmamak muhal olması Allah'ın müteaddit olmasının muhal olduğunu müstelzimdir. Allah'ın taaddüdünün muhal olması vahid-i hakiki olmasını isbat eder. Şu halde ilâhda teaddüd olmadığı sabit olunca kâfirlerin şirkinden, zevce ve velet isnadı gibi nekaaisin cümlesinden arş-ı â'zamm Râb-bisi olan Allah'ı tenzih ve takdis ederim, Allahü Tealâ bir olup fevkmda ona hükmedecek bir hâkim olmayınca işlediği ef'alinden mesul değildir. Binaenaleyh; kullarının bazılarını aziz, bazılarını zelil, bazılarını zengin ve vücudlarmı sağlam, bazılarını fakir ve hasta kılar hiç kimsenin sual haddi değildir. Çünkü;, cümlesinin maliki ve halikıdır. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder ve mülkünde hakkı olmayan bir kimse malikin tasarrufuna müdahele edemez. Ama insanlar Allah'ın kulları olup emrine imtisali vacip olduğu cihetle herkes ef'alinden mes'uldür. Çünkü mülkün sahibi mülkünde tasarrufa me'zun kıldığı kimseyi ne yolda tasarruf ettiğinden her zaman mes'ul tutabilir. Bu âyet-i Celile vahdaniyeti isbat için ilm-i kelâmda irad olunan burhanlardan (burhan-ı temânu') un delilidir. Burhan-ı te-manu'un hulâsası: «İlâhda teaddüt yoktur, eğer ilâhda teaddüt olsa âlemde fesad olurdu. Halbuki âlemde fesat yok, binaenaleyh; İlâhda da teaddüt yoktur.» demektir. Vacip Tealâ tevhidin delilini beyandan sonra şirkin şenaati gayet büyük olduğundan tevhidin delilini iade ederek müşriklere şirkin delilini getirmelerini emirle tevbih etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allah'ın vahid-i, hakiki olduğu aklî ve naklî delillerle sabit olunca şirke onların aklî ve naklî delil getirmek imkânı olmadığından sükûtları mecburidir. Binaenaleyh; Sen onlara «şirke dair delilinizi getirin» de ki mezheplerinin hata olduğunu bilsinler. Zira; bilcümlö enbiyanın kitapları tevhid üzere ittifak ettiklerinden şirke dair delil-i naklî olmadığı gibi delil-i aklînin olmadığı da meydandadır. Çünkü; delil-i aklî tevhidi isbat edince şirki isbât edemiyeceği tabiidir. Vacip Tealâ tevhidin delilini beyandan sonra şirkin şenaati gayet büyük olduğundan tevhidin delilini iade ederek müşriklere şirkin delilini getirmelerini emirle tevbih etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allah'ın vahid-i, hakiki olduğu aklî ve naklî delillerle sabit olunca şirke onların aklî ve naklî delil getirmek imkânı olmadığından sükûtları mecburidir. Binaenaleyh; Sen onlara «şirke dair delilinizi getirin» de ki mezheplerinin hata olduğunu bilsinler. Zira; bilcümlö enbiyanın kitapları tevhid üzere ittifak ettiklerinden şirke dair delil-i naklî olmadığı gibi delil-i aklînin olmadığı da meydandadır. Çünkü; delil-i aklî tevhidi isbat edince şirki isbât edemiyeceği tabiidir.

Enbiya 21:24

Zira; tevhid hakkında kendi kitapları Kur'an'a muvafıktır, lâkin haset ve inatlarından dolayı tasdik etmeyenler hakkında zikir değildir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ vah-daniyyeti burhan-ı temânu'la isbat ettikten sonra bu âyetle Allahü Tealâ, putları ma'but ittihaz edenlerin hallerini inkâr etmiştir. Çünkü cümlesinin mutazammm olduğu istifham; inkâr ve tevbih içindir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kuran; Ümmet-i Muhammedin va'zı olduğu gibi ümem-i salifenin dahi va'zı ve zikri olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü Kur'an; bu ümmetin ve bundan evvel geçen ümmetlerin ahvalini cami olduğundan kâffe-i ümem hakkında zikri ve haberi mütezammmdır. Şu halde «şirke dair delilinizi getirin» demek «Ey müşrikler! İşte kütüb-ü semaviye: Gerek Kur'an, gerek Tevrat, gerek İncil ve gerek suhuflara nazar edin bakın tev-hidle emredip şirkten nehyetmekten başka bir şey bulur musunuz? Eğer bulursanız getirin» demektir. Cenab-ı Hak Akl-ı selim sahibinin Allah'ın gayri bir takını aciz mahlûkları mabut ittihaz etmiyeceğine işaret için putlara ibadet edenlerin hakkı bilmez cahil olduklarını beyanla sarahaten zemm etmiştir.

Enbiya 21:25

Vacip Tealâ şirki zemmettikten sonra cümle enbiyanın tevhid-le me'mur olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Bu minval üzre her Resule biz tevhidi, vahyettik. Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyet bundan evvel beyan olunan tevhidin- delillerini takrir, etmiştir. Çünkü «tevhid;' doğru bir yoldur. Zira; cümle enbiyaya vahyolunmuştur. Her şey ki cümle enbiyaya, vahyoluna, elbette doğru bir yoldur. Binaenaleyh tevhid; doğru bir yol» demektir. Hulâsa; Resulüllah'dan evvel irsal olunan bilûmum resullerin şeriatlerinde tevhidin vahyolunup resullerin tevhidle me'mur oldukları ve ibâdetin ancak Cenab-ı Hakka mahsus olup Allah'ın gayrıya ibadetin caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:26

Vacip Teaiâ enbiyanın tevhidde müttefik olduklarım beyan ettiği gibi müşriklerden bir kısmının şirkinin keyfiyetini beyanla mezheplerinin butlanını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Emr-i İlâhî haricinde bü; iş tutmazlar. Yani; müşriklerin bir kısmı «Rahman Tealâ, melekleri kendine veled ittihaz etti» dediler. Müşriklerin bu gibi iftiralarından Rahman Tealâ münezzeh ve müberradır. Binaenaleyh; Ben Allahü Tealâ'yı müşriklerin iftiralarından tenzih ederim. Çünkü; Allah'ın veled ittihazına ihtiyacı yoktur, belki.melekler.Allah'ın müşerref ve mükerrem kullarıdır ve ubudiyetleri veled olmaya münafidir. Zira; bir zatın veledi onun abd-i memlûkü olmaz, Allah'ın emrinden evvel melekler söz söylemedikleri gibi emir üzerine dahi söz söylemezler. Zira onlar; ancak Allah'ın emriyle amel ederler ve emir olunmadıkları şeyi asla işlemezler. Hâzin, Beyzâvı ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet araptan (Huzâa) kabilesinin müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar melekleri; Allah'ın kızları diye itikad ettiklerinden Cenab-ı Hak bu âyetle onların itikadlarını reddetmişlerdir. Kâfirlerin şenaatlanm ve küfran-ı nimette ileri gittiklerini izhar için Allah'ın kullarına enva-ı nimetini ihsan ettiğine delâlet eden Rahman ism-i şerifi varid olduğu Ebussuud'un cümle-i beya-natmdandır. Bu âyet-i celile; beş hükmü havidir: Birincisi; Müşriklerin Rahman Tealâ veled ittihaz etti demeleridir. İkincisi; Cenab-ı Hakkın, zatını bu gibi nekayisten ten-zıh etmesidir. Üçüncüsü; Meleklerin indallah mukarreb ve mükerrem olmalarıdır. Dördüncüsü; Allahü Tealâ emretmedikçe hiç bir şey söylememeleridir. Beşincisi; Meleklerin ancak emr-i İlâhîyle amel etmeleridir. Vacip Tealâ'nın meleklerin ibad-ı mükerrem olmalarını; sözleriyle Allah'ın emrine tekaddüm etmemeleri ve ancak Allah'ın emriyle amel etmeleriyle Kur*an'da isbat etmesi, insanların da bu iki sıfatta melekler gibi olmaları lüzım olduğuna işaret içindir. Binaenaleyh; insanın Allah'ın kelâmı üzerine söz söylemesi ve Allah'ın emri haricinde iş tutması caiz değildir.

Enbiya 21:27

Vacip Teaiâ enbiyanın tevhidde müttefik olduklarım beyan ettiği gibi müşriklerden bir kısmının şirkinin keyfiyetini beyanla mezheplerinin butlanını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Emr-i İlâhî haricinde bü; iş tutmazlar. Yani; müşriklerin bir kısmı «Rahman Tealâ, melekleri kendine veled ittihaz etti» dediler. Müşriklerin bu gibi iftiralarından Rahman Tealâ münezzeh ve müberradır. Binaenaleyh; Ben Allahü Tealâ'yı müşriklerin iftiralarından tenzih ederim. Çünkü; Allah'ın veled ittihazına ihtiyacı yoktur, belki.melekler.Allah'ın müşerref ve mükerrem kullarıdır ve ubudiyetleri veled olmaya münafidir. Zira; bir zatın veledi onun abd-i memlûkü olmaz, Allah'ın emrinden evvel melekler söz söylemedikleri gibi emir üzerine dahi söz söylemezler. Zira onlar; ancak Allah'ın emriyle amel ederler ve emir olunmadıkları şeyi asla işlemezler. Hâzin, Beyzâvı ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet araptan (Huzâa) kabilesinin müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar melekleri; Allah'ın kızları diye itikad ettiklerinden Cenab-ı Hak bu âyetle onların itikadlarını reddetmişlerdir. Kâfirlerin şenaatlanm ve küfran-ı nimette ileri gittiklerini izhar için Allah'ın kullarına enva-ı nimetini ihsan ettiğine delâlet eden Rahman ism-i şerifi varid olduğu Ebussuud'un cümle-i beya-natmdandır. Bu âyet-i celile; beş hükmü havidir: Birincisi; Müşriklerin Rahman Tealâ veled ittihaz etti demeleridir. İkincisi; Cenab-ı Hakkın, zatını bu gibi nekayisten ten-zıh etmesidir. Üçüncüsü; Meleklerin indallah mukarreb ve mükerrem olmalarıdır. Dördüncüsü; Allahü Tealâ emretmedikçe hiç bir şey söylememeleridir. Beşincisi; Meleklerin ancak emr-i İlâhîyle amel etmeleridir. Vacip Tealâ'nın meleklerin ibad-ı mükerrem olmalarını; sözleriyle Allah'ın emrine tekaddüm etmemeleri ve ancak Allah'ın emriyle amel etmeleriyle Kur*an'da isbat etmesi, insanların da bu iki sıfatta melekler gibi olmaları lüzım olduğuna işaret içindir. Binaenaleyh; insanın Allah'ın kelâmı üzerine söz söylemesi ve Allah'ın emri haricinde iş tutması caiz değildir.

Enbiya 21:28

Vacip Tealâ meleklerin bazı evsafını beyan ettiği gibi kullarının cümle a'mâlini bildiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Melekler elbette Allah'ın emrine muhalefet etmezler. Zira; Allahü Tealâ meleklerin mukaddem ve muahher yani işledikleri, işleyecekleri ve hal-i hâzırda bilcümle amellerini bilir. Binaenaleyh; onlar Allah'ın, amellerini bildiğini bildiklerinden kendi amellerini murakabe ederek nefislerini zapteder, emr-i İlâhî haricine çıkmazlar ve şefaat de etmezler. Ancak Allah'ın şefaat etmelerine razı olduğu kimselere şefaat ederler. Şu halde rıza-yı İlâhî haricinde şefaat için hiç, bir kimse hakkında söz söylemezler. Halbuki melekler Allah'ın azameti ve mehabeti karşısında şiddetle korkarlar ve korkuları zahirde bilinir bir halde olur. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile cüz'i bir emare ile azabı gözetmek ve azabın gelmesinden korkmaktır. Binaenaleyh; «Melekler zaif bir emare ile korkarlar» demektir. Tefsir-i Hâzin'de (İbni Abbas) Hazretlerinden rivayeten beyan olunduğuna nazaran Allah'ın şefaat olunmasına razı olduğu kimseler; kelime-i tevhidin manâsım kalbiyle itikad ve lisanile tekellüm eden kimselerdir. Çünkü; tevhidi itikat etmeyen müşrikler şefaata mazhar olamazlar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile haşyet; tazimle beraber korku olup işjak ; itina ile beraber korku manâsına olduğundan haşyetle beraber işfakı zikirde tekrar yoktur. Gerçi her ikisinde korku manâsı varsa da tazim ve itina gibi ayrı ayrı manâları mutazammm olduklarından tekrara hamlolunamaz. Hulâsa; Allahü Tealâ meleklerin cümle amalini bildiği, Allah'ın şefaat olunmasına razı olmadığı kimselere şefaat edemeyip ancak razı olduğu kimselere şefaat edecekleri ve meleklerin A1-. lah'm azametinden kemâl-i itina ile korktukları bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:29

Vacip Tealâ meleklerin ahvâlini beyan ettikten sonra ülûhi-yet davasında bulunanların cezalarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; melekler masum olduklarından kendileri ülûhiyet davasında bulunmazlar. Bilfarzıvettakdir onlardan bir kimse ülûhiyet davasında bulunsa ve ben Allah'ın gayrı İlâhım dese ve ibadete istihkak iddiasında bulunsa biz onu Cehennemle cezalandırdığımız gibi Allah'ın gayriyi mabud ittihaz ederek ülûhiyyeti mevziinin gayride gözeten zalimleri dahi Cehennemle cezalandırırız. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetlerde beyan olunan sıfatların kâffesi meleklerin ubudiyetlerine delâlet edip ubudiyet dahi veled olmaya münafi olduğundan bu sıfatların cümlesi meleklerin Allah'ın veledi olmadığına delâlet eder. Çünkü; sözlerin ve amellerin cümlesinin Allah'ın emriyle olması ve Allahü Tealâ'nm onların sırlarını bilip Allah'ın sırlarını onların bilmemeleri ve meleklerin şefaat edemeyip Allah'ın izniyle şefaat etmeleri ve Allah'ın azamet ve mehabetinden* son derece korkmaları ve ülûhiyet iddiasında bulunan olsa cezasının Cehennem olması evsaf-ı ubudiyettendir, yoksa ülûhiyete veled olmanın evsafından değildir.

Enbiya 21:30

Vâçip Tealâ ülûhiyetin delil-i aharını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müşrikler bizim vahdaniyetimizi inkâr ve veled isnact etmek gibi şeylerle iftira ederler de semavat ve arzın yekdiğerine muttasıl bir külçe halinde olup da biz onu parça parça yarıp, aralarını boşaltıp ayrı ayrı birer felek kıldığımızı ve arzı kıtalara taksim ettiğimizi bilmediler ve görmediler mi? Biz bir sudan hayat sahibi olan her hayvanı halk etmedik mi? Bu kadar acayip ve garaibi görürler de kudretimizi tasdikle iman etmezler mi? Beyzâvî'nin beyanı veçhile bir şeyin, muttasıl olup arada fasıla olmadan hakikat-ı vahide olmasıdır. Çünkü; semavat bidayeten tabaka-i vahide ve bir madde-i asliye olduğu halde sonra Cenab-ı Hak hikmetinin iktizası üzere yedi tabaka kılmış ve her birini diğerinden ayırmıştır, kezalik arz bidayet-i hilkatta bir tabaka olup sonra Cenab-ı Hak iklimlere ve kıtalara taksim etmiştir. Fetak ; yarmak ve ayırmak manasınadır. Şu halde ma-nâ-yı nazım: … demektir. Şu halde Cenab-ı Hakkın semâ ile arzm arasını ayırıp hava ve sair meveudatiyle ikisinin arasını doldurup semâ cihetini yağmura elverişli ve yeryüzünü otlar, ekinler ve sair nimetlere kaabiliyetli kılması vahdaniyete pek büyük delil olduğundan bunlara nazar edip iman etmiyenleri Cenab-ı Hak tevbih etmiştir. Hâzin'in beyanı veçhile otlar, ağaçlar hayvanda dahildir. Buna nazaran manâ-yt nazım : … demektir. Yahut âyette ma' ile murad; nutfedir. Buna nazaran ile murad; hayvandır. O halde manâ-yı nazım: … demektir. Maile murad; mutlaka su olduğuna nazaran her şeyin sudan halk olünmasıyla murad; Ekser ve ağlep itibariyle olduğu gibi bizim görebildiğimiz her şey sudan halk'olundu demektir. Binaenaleyh; Melekler ve cinlerle buna itiraz varid olmaz, bizim gördüğümüz insan ve sair hayvanla ağaçların ve otların terkibinden ekser-i mevaddı su olduğu cihetle her şeyin sudan halkolunduğu beyan olunmuştur. Yahud Beyzâvî'nin beyanı veçhile «herşeyin sudan halk olunduğunu» beyan «suya fart-ı ihtiyacım ve su ile intifamr ve herşeyin hayatında suyun medhali olup susuz meydana gelmediğini» beyan etmektir. Vacip Tealâ müşrikleri tevbih ettiği gibi halis kullarına ihsan ettiği nimetleri dahi tadat etmek üzere buyuruyor. dağlar halkettik.]

Enbiya 21:31

Çünkü; i'raz etmeseler de bu âlemin acâibatmdan is-tîdlâl etselerdi elbette iman ederlerdi. Yani: Kâfirler semâvat ve arz'm madde-i vahideden taksim olduklarını nazar-ı dikkate almadıkları gibi arz üzerine konulan dağlara nazar etmediler mi? Elbette nazar-ı ibretle bakmalılar. Zira biz; o yuvarlak olan küre-i arzı insanların idrak edeceği kadar hareket edip insanları mustarip kılmaması için arzın üzerine yüksek ve sabit dağları halk ettik ki süratle hareket etmesin ve üzerinde insanlar rahat etsin ve o cesametli dağlarda açık ve geniş yollar halk ettik ki insanlar istedikleri yerlere seyrü sefer etsinler ve varacağı mahalle kolaylıkla varsınlar ve semâyı yer üzerine düşmekten mahfuz dam mesabesinde kıldık ki her vakit ve her yerden baktığınızda o sema cihetinde yıldızları görüp onların delâlet ettiği ayları, yılları, haraset ve ziraat mevsimlerini bilesiniz. Halbuki kâfirler bu asar-ı acibenin delâlet ettiği maksattan i'raz ederler ve" bu senayi-i garibenin delâlet ettiği Kudretli İlâhiyenin aza-pıetinde tefekkür etmezler. Bu âyet-i celile dağların insanlar için nimet-i azime olduğuna aielâlet ettiği gibi yolların da insanlar hakkında nimet olduğuna Ma delâlet eder. Binaenaleyh; insanların yollar açmak, o yolları jpnar etmek ve o nimetten kolaylıkla intifa etmek dahi vazifeleri Jalduğuna işaret vardır. Çünkü Cenabı Hakkın Kur'anda bunların jrıimet olduğunu bize beyân etmesi o nimetten istifade etmemizi emirdir. İnsanlar üzerine nimet olan şeyin şükrünü eda etmesi vaciptir. Yolların şükrü ise onu imar ederek suhuletle yürümeye mani olan arızaları izâle edip gidip gelecekleri yerlere kolaylıkla az vakitte gidip gelmek ve at öldürmek, araba kırmak gibi zararlardan vareste olmaktır. Bu âyet-i Celile; Dört hükmü camiidir: Birincisi; Arz üzerine cesim dağların konmasıdır. Bu, meydanda bir hakikattir. Arzın harekesine dağların ma'ni olmasına gelince: küre-İ arz su üzerinde içi boş bir gemi gibi olduğundan ziyade'hareket edeceği ve insanların hissedebileceği bir derecede sallanacağı kabil-i inkâr bir şey değildir. İşte boş gemiye lüzumu kadar yük konunca fazlaca hareketten kesildiği ve arz üzerine cesim dağlar konulunca bir derece sükûnetine sebeb olduğu gibi insanların hissedemiyeceği derecede hareketine de ma'ni olmaması bait bir şey değildir. İkincisi; insanların matluplarına yol bulmaları için dağlarda açık ve bol yollar halketmesidir. Bu da herkesin bildiği bir hakikattir ve yolların imarına işarettir. Üçüncüsü; Semanın üzerimizde bir dam mesabesinde olmasıdır. Dördüncüsü; Erbab-ı dalâlin bunlarla istidlâldan kaçınmalarıdır. Semanın sakf olması; her belde ahalisi kendi beldesinden baktığında arza nisbetle semâyı bir evin damı gibi görmesidir. Gerçi bizlere görünen hava boşluğu olup nefs-i semâ değilse de aradan hava boşluğu zail olsa aynı semâyı bu halde göreceğimizden cevv-i semayı görmek ayni semayı görmek gibidir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile semânın mahfuz ol-masiyle murad; şeytanların semaya çıkmalarından mahfuz olması murad edilmek ihtimali olduğu gibi Beyzâvî'nin beyanına nazaran kudret-i Ilâhiyeyle sukuttan ve intizamı bozulup inhilâl etmekten mahfuz olmasıdır. Çünkü; ilm-i İlâhi vechüzere vakt-i merhununa kadar şu görülen intizamı kaybetmekten mahfuz kalacaktır. Âyet-i Celile de bu minval üzere mahfuz kalacağına delâlet etmektedir.

Enbiya 21:32

Çünkü; i'raz etmeseler de bu âlemin acâibatmdan is-tîdlâl etselerdi elbette iman ederlerdi. Yani: Kâfirler semâvat ve arz'm madde-i vahideden taksim olduklarını nazar-ı dikkate almadıkları gibi arz üzerine konulan dağlara nazar etmediler mi? Elbette nazar-ı ibretle bakmalılar. Zira biz; o yuvarlak olan küre-i arzı insanların idrak edeceği kadar hareket edip insanları mustarip kılmaması için arzın üzerine yüksek ve sabit dağları halk ettik ki süratle hareket etmesin ve üzerinde insanlar rahat etsin ve o cesametli dağlarda açık ve geniş yollar halk ettik ki insanlar istedikleri yerlere seyrü sefer etsinler ve varacağı mahalle kolaylıkla varsınlar ve semâyı yer üzerine düşmekten mahfuz dam mesabesinde kıldık ki her vakit ve her yerden baktığınızda o sema cihetinde yıldızları görüp onların delâlet ettiği ayları, yılları, haraset ve ziraat mevsimlerini bilesiniz. Halbuki kâfirler bu asar-ı acibenin delâlet ettiği maksattan i'raz ederler ve" bu senayi-i garibenin delâlet ettiği Kudretli İlâhiyenin aza-pıetinde tefekkür etmezler. Bu âyet-i celile dağların insanlar için nimet-i azime olduğuna aielâlet ettiği gibi yolların da insanlar hakkında nimet olduğuna Ma delâlet eder. Binaenaleyh; insanların yollar açmak, o yolları jpnar etmek ve o nimetten kolaylıkla intifa etmek dahi vazifeleri Jalduğuna işaret vardır. Çünkü Cenabı Hakkın Kur'anda bunların jrıimet olduğunu bize beyân etmesi o nimetten istifade etmemizi emirdir. İnsanlar üzerine nimet olan şeyin şükrünü eda etmesi vaciptir. Yolların şükrü ise onu imar ederek suhuletle yürümeye mani olan arızaları izâle edip gidip gelecekleri yerlere kolaylıkla az vakitte gidip gelmek ve at öldürmek, araba kırmak gibi zararlardan vareste olmaktır. Bu âyet-i Celile; Dört hükmü camiidir: Birincisi; Arz üzerine cesim dağların konmasıdır. Bu, meydanda bir hakikattir. Arzın harekesine dağların ma'ni olmasına gelince: küre-İ arz su üzerinde içi boş bir gemi gibi olduğundan ziyade'hareket edeceği ve insanların hissedebileceği bir derecede sallanacağı kabil-i inkâr bir şey değildir. İşte boş gemiye lüzumu kadar yük konunca fazlaca hareketten kesildiği ve arz üzerine cesim dağlar konulunca bir derece sükûnetine sebeb olduğu gibi insanların hissedemiyeceği derecede hareketine de ma'ni olmaması bait bir şey değildir. İkincisi; insanların matluplarına yol bulmaları için dağlarda açık ve bol yollar halketmesidir. Bu da herkesin bildiği bir hakikattir ve yolların imarına işarettir. Üçüncüsü; Semanın üzerimizde bir dam mesabesinde olmasıdır. Dördüncüsü; Erbab-ı dalâlin bunlarla istidlâldan kaçınmalarıdır. Semanın sakf olması; her belde ahalisi kendi beldesinden baktığında arza nisbetle semâyı bir evin damı gibi görmesidir. Gerçi bizlere görünen hava boşluğu olup nefs-i semâ değilse de aradan hava boşluğu zail olsa aynı semâyı bu halde göreceğimizden cevv-i semayı görmek ayni semayı görmek gibidir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile semânın mahfuz ol-masiyle murad; şeytanların semaya çıkmalarından mahfuz olması murad edilmek ihtimali olduğu gibi Beyzâvî'nin beyanına nazaran kudret-i Ilâhiyeyle sukuttan ve intizamı bozulup inhilâl etmekten mahfuz olmasıdır. Çünkü; ilm-i İlâhi vechüzere vakt-i merhununa kadar şu görülen intizamı kaybetmekten mahfuz kalacaktır. Âyet-i Celile de bu minval üzere mahfuz kalacağına delâlet etmektedir.

Enbiya 21:33

Vacip Tealâ semanın sukuttan ve inhilâlden mahfuz olduğunu beyandan sonra semâ vasıtasiyle arz üzerinde halkettiği gece ve gündüzü ve sema canibinde olan güneşi ve ayı halk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ insanların rahatları ve uykuları için geceyi, ticaretleri ve maişetlerini tedarik için gündüzü halketti. Gündüzün ticarete elverişli ve âleme revnakbahş olacak derecede ziyadar olması için gündüze mahsus güneşi ve geceleri nurlandırmak için ayı halketti ki her ikisinden de insanlar müstefid olsunlar. Bunlardan her biri kendine mahsus olan felekte süratle seyrederler. Binaenaleyh; intizâm-ı âlem için bunların halk olunup her biri kendine tayin olunan yerden çıkmayıp daima o yerde bir intizam-ı garib üzere ceryan etmesinde Hailâk-ı âlemin kudretine pek büyük delâlet olduğundan her âkilin bunları düşünmekle azamet-i Ilâhiyeyi idrak edip iman etmesi lâzımdır. Çünkü; güneş ve ay vucud-u insana nafi oldukları gibi meyvelerin olması ve hububatın ermesi, ticaret ve felâhat zamanlarının bilinmesi ay ve güneşin tayin olunan mahallerinde intizâm üzere cereyan etmeleriyle hasıl ve onların hareketlerinde insanlara pek çok menfeatlar olduğuna işaret için Cenab-ı Hak onların merkezlerinde cereyan etmelerini bu âyette nimet sırasında zikir buyurmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile güneşle ayın felek üzerinde hareketlerinde üç ihtimal vardır : Birinci ihtimâl; Felek sabit olup yıldızların onun üzerinde yürüineleridir. Yani; her yıldızın kendine yakın olan felek üzerinde hareketine bir mani-i ^fenni yoktur. Âyet-i Celile'de bu cihete delâlet etmektedir. Çünkü sibakattandır. Sibahat ; insanın su üzerinde yüzmesidir. Binaenaleyh; yıldızların kendilerine yakın olan eflâkin sahasında hareketlerini Cenab-ı Hak suda yüzen insanların hareketlerine teşbih için bu âyetr te lâfziyle beyan buyurmuştur. İkinci ihtimâl; Yıldız sabit olup felekin hareketiyle hareket etmeleridir. Üçüncü ihtimâl; yıldız ve felek her ikisinin de hareket etmeleridir. Binaenaleyh; Kudretullaha nisbetle bunların hepsi mümkündür.

Enbiya 21:34

Vacip Tealâ dünya nimetlerinin usulü olan nimetleri beyandan sonra bu nimetleri halketmekten maksad-ı aslî insan ve sair mahlûkatın bekası için olmayıp belki vefatlarına kadar hayatlarının kıvamına hadim olmak ve bu vesileyle insanları imtihan için halkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-i Ekrem! Senin vefat edeceğini düşmanların gözleri önüne alarak sevinmesinler. Zira; biz senden evvel geçen ve senden sonra gelecek insanlardan hiç bir kimse için devam ve ilelebet beka halketmedik. Çünkü insan; hadis ve mürekkebtir. Muhdes ve mürekkeb olan her şeyin murur-u zamanla imtizacına halel geleceğinden elbette bünyesi harab olacaktır. Eğer efrad-ı beşer için beka halketmiş oslaydık senin için de beka halkederdik. Şu halde düşmanların senin vefat edeceğini düşünürler de kendilerinin muhallet kalacaklarını mı zannederler? Hakikat-i hâl onların zannettikleri gibi değildir. Zira; eczadan mürekkeb olan her nefis ruhunun bedeninden ayrılmasıyla ölümün acısını ve canının cesedinden muferakatiyle Ölümün elemini tadacaktır. O nefsin es-hab-ı hayır veya eshab-ı serden olması arasında fark yoktur. Çünkü; cümlesi ölüme mahkûmdur. Şu kadar ki ashab-ı hayrın ölümünün acısı elbette ehven ve ölümü kolay olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; yer yüzünde bulunmakla Hz. İsa gibi semaya ref olunup bir müddet alâ-yı illiyinde bulunması arasında fark yoktur. Zira; herkes elbette vefat edecektir. 'Şu halde enbiya ile ahad-i nas arasında ölüm için bir fark olmaz. Biz sizi imtihan için sıhhât-i beden, servet ü saman, evlâd ü iyâl gibi hayır olan ve hastalık, fakr u faka ve kaht u gala gibi şer olan şeyler halkeder ve bunlarla size imtihan muamelesi yaparız ki mübtelâ olasınız ve bu iptilâ sebebiyle iyiler kötülerden seçilsin ve nimetimize şükreden-lerle etmiyenler bilinsin ki şükredenler şükürlerinin mükâfatını ve şükretmeyenler küfran-ı nimetin mücazatını görsünler ve bu imtihandan sonra vefat eder, elbette siz ancak bizim huzur-u manevimize irca' olunursunuz. Binaenaleyh; her biriniz amelinize göre cezalanırsınız. Fahri Râzi'nin beyânı veçhile bu âyette öIümle murad; ölümün mukaddemesi olan sekerat-ı mevttir. Zira; ölümün kendisi tadılacak bir şey olmadığından «her nefis ölümü tadacak» demek «ölümün evvelinde olan sekâratın acısını tadacak» demektir. Binaenaleyh; âyetten mevtle murad mevtin mukaddemesidir. İmtihan, teklif üzere terettüp ettiğinden imtihan olunanların mükellef olmalarına âyette delâlet vardır. İmtihan; iki şeyle olur: Birincisi; Nimet, İkincisi; belâ ve musibettir. Binaenaleyh; Cenabı Hak bu âyette kullarını her ikisiyle de imtihan ettiğini beyan için hayır ve şerle imtihan ettiğini zikretmiştir. -Çünkü insanlar şu iki halden birine mübtelâ olacağından her halde imtihân-ı İlâhi altında olmadık bir insan mevcud olamaz. Binaenaleyh; her şahıs; mükellef olduğu saattan i'tibaren ömrünün sonuna kadar imtihan devresi geçirmektedir. Zira; ya hayırla mübtelâ olur: O vakit şükrün veya şerle mübtelâ olur: O zaman sabrın vucubuyla mükellef olur ki hayra şükür ve şerre sabrederse sevaba ve bunların aksini işlerse ikaaba müstehak olur. Nimetullah Efendinin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bazı nasaranın Hz. İsa'nın vefat etmediğini ve Resulüllah'm vefat edeceğini beyanla mesrur olmalarıdır. Çünkü onların, «biz Muhammed (S.A.V.) in ölümünü bekleriz. Elbette ölecek ve ölmesiyle dini de münkariz olacaktır" demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Fahri Râzi sebeb-i nüzulde bu rivayeti beyânla beraber ikinci bir rivayet daha beyan etmektedir ki Resulullah'a muhabbet eden kimselerden bazıları «Resulullah hatenlül'enbiya olduğundan vefat etmeyeceğini ve eğer vefat ederse şeriatının te-ğayyür edeceğini» itikad etmeleri üzerine Cenabı Hak Resulünün hali sair enbiyanın halleri gibi olup onların vefat ettiği gibi bunun dahi vefat edeceğini beyan, için bu âyeti inzal buyurmuştur. Lâkin evvelki rivayet lafz-ı âyete daha muvafıktır. Çünkü âyette «Habi-bim! Sen vefat edip de onlar muhallet kalacaklar mı?» demek; Resulüllah'm vefat edeceğine düşmanlarının şematet etmesi üzerine âyetin nazil olduğunu te'yit eder. Hulâsa; dünyada hiç bir beşer için beka olmadığı, her nefis Ölümün acısını tadacağı, insanların hayır veya şerle imtihan olunduğu, binaenaleyh; hay a t-r dünyadan maksadın insanları imtihanla sevab veya ikâba arzetmekten ibaret bulunduğu ve herkesin aki-bet huzur-u' manevi-i İlâhiye rucu' edecekleri bu âyetten müste-fad olan fevaid çümlesindendir.

Enbiya 21:35

Vacip Tealâ dünya nimetlerinin usulü olan nimetleri beyandan sonra bu nimetleri halketmekten maksad-ı aslî insan ve sair mahlûkatın bekası için olmayıp belki vefatlarına kadar hayatlarının kıvamına hadim olmak ve bu vesileyle insanları imtihan için halkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-i Ekrem! Senin vefat edeceğini düşmanların gözleri önüne alarak sevinmesinler. Zira; biz senden evvel geçen ve senden sonra gelecek insanlardan hiç bir kimse için devam ve ilelebet beka halketmedik. Çünkü insan; hadis ve mürekkebtir. Muhdes ve mürekkeb olan her şeyin murur-u zamanla imtizacına halel geleceğinden elbette bünyesi harab olacaktır. Eğer efrad-ı beşer için beka halketmiş oslaydık senin için de beka halkederdik. Şu halde düşmanların senin vefat edeceğini düşünürler de kendilerinin muhallet kalacaklarını mı zannederler? Hakikat-i hâl onların zannettikleri gibi değildir. Zira; eczadan mürekkeb olan her nefis ruhunun bedeninden ayrılmasıyla ölümün acısını ve canının cesedinden muferakatiyle Ölümün elemini tadacaktır. O nefsin es-hab-ı hayır veya eshab-ı serden olması arasında fark yoktur. Çünkü; cümlesi ölüme mahkûmdur. Şu kadar ki ashab-ı hayrın ölümünün acısı elbette ehven ve ölümü kolay olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; yer yüzünde bulunmakla Hz. İsa gibi semaya ref olunup bir müddet alâ-yı illiyinde bulunması arasında fark yoktur. Zira; herkes elbette vefat edecektir. 'Şu halde enbiya ile ahad-i nas arasında ölüm için bir fark olmaz. Biz sizi imtihan için sıhhât-i beden, servet ü saman, evlâd ü iyâl gibi hayır olan ve hastalık, fakr u faka ve kaht u gala gibi şer olan şeyler halkeder ve bunlarla size imtihan muamelesi yaparız ki mübtelâ olasınız ve bu iptilâ sebebiyle iyiler kötülerden seçilsin ve nimetimize şükreden-lerle etmiyenler bilinsin ki şükredenler şükürlerinin mükâfatını ve şükretmeyenler küfran-ı nimetin mücazatını görsünler ve bu imtihandan sonra vefat eder, elbette siz ancak bizim huzur-u manevimize irca' olunursunuz. Binaenaleyh; her biriniz amelinize göre cezalanırsınız. Fahri Râzi'nin beyânı veçhile bu âyette öIümle murad; ölümün mukaddemesi olan sekerat-ı mevttir. Zira; ölümün kendisi tadılacak bir şey olmadığından «her nefis ölümü tadacak» demek «ölümün evvelinde olan sekâratın acısını tadacak» demektir. Binaenaleyh; âyetten mevtle murad mevtin mukaddemesidir. İmtihan, teklif üzere terettüp ettiğinden imtihan olunanların mükellef olmalarına âyette delâlet vardır. İmtihan; iki şeyle olur: Birincisi; Nimet, İkincisi; belâ ve musibettir. Binaenaleyh; Cenabı Hak bu âyette kullarını her ikisiyle de imtihan ettiğini beyan için hayır ve şerle imtihan ettiğini zikretmiştir. -Çünkü insanlar şu iki halden birine mübtelâ olacağından her halde imtihân-ı İlâhi altında olmadık bir insan mevcud olamaz. Binaenaleyh; her şahıs; mükellef olduğu saattan i'tibaren ömrünün sonuna kadar imtihan devresi geçirmektedir. Zira; ya hayırla mübtelâ olur: O vakit şükrün veya şerle mübtelâ olur: O zaman sabrın vucubuyla mükellef olur ki hayra şükür ve şerre sabrederse sevaba ve bunların aksini işlerse ikaaba müstehak olur. Nimetullah Efendinin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bazı nasaranın Hz. İsa'nın vefat etmediğini ve Resulüllah'm vefat edeceğini beyanla mesrur olmalarıdır. Çünkü onların, «biz Muhammed (S.A.V.) in ölümünü bekleriz. Elbette ölecek ve ölmesiyle dini de münkariz olacaktır" demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Fahri Râzi sebeb-i nüzulde bu rivayeti beyânla beraber ikinci bir rivayet daha beyan etmektedir ki Resulullah'a muhabbet eden kimselerden bazıları «Resulullah hatenlül'enbiya olduğundan vefat etmeyeceğini ve eğer vefat ederse şeriatının te-ğayyür edeceğini» itikad etmeleri üzerine Cenabı Hak Resulünün hali sair enbiyanın halleri gibi olup onların vefat ettiği gibi bunun dahi vefat edeceğini beyan, için bu âyeti inzal buyurmuştur. Lâkin evvelki rivayet lafz-ı âyete daha muvafıktır. Çünkü âyette «Habi-bim! Sen vefat edip de onlar muhallet kalacaklar mı?» demek; Resulüllah'm vefat edeceğine düşmanlarının şematet etmesi üzerine âyetin nazil olduğunu te'yit eder. Hulâsa; dünyada hiç bir beşer için beka olmadığı, her nefis Ölümün acısını tadacağı, insanların hayır veya şerle imtihan olunduğu, binaenaleyh; hay a t-r dünyadan maksadın insanları imtihanla sevab veya ikâba arzetmekten ibaret bulunduğu ve herkesin aki-bet huzur-u' manevi-i İlâhiye rucu' edecekleri bu âyetten müste-fad olan fevaid çümlesindendir. Vacip Tealâ her nefsin vefat edeceğini, dünyadan maksad ancak ibtüâ ve imtihan olduğunu, akibet herkesin amelinin cezasını görmek için huzur-u İlâhiye irca' olunacağını beyandan sonra kafirlerin Resulüllah'ı istihza makamında söyledikleri sözlerini beyan, etmek üzere buyuruyor. Ve derler ki:

Enbiya 21:36

Yani- şol kimseler ki onlar vahdaniyeti inkârla şirkettiler. On-/ar senin tilâvet-i Kur'anla eshabmı irşad ettiğini gördükleri zaman onlar seni istihzalarına alet ittihâz ederler ki «Şu teblıg-ı ahkâmla meşgul olan zat mıdır sizin mabutlarınızı zemmederek zikreden?». Halbuki böyle dedikleri zamanda onlar Rahman Teala-nın zikri olan Kur'an'a küfreder ve hakaayıkmdan gafillerdir Binaenaleyh; istihza olunmaya lâyık onlardır, Habibim sen değilsin. Kâfirlerin bu sözlerinden maksatları; haşa Resulûllah'ı tahkir etmektir. Zira; bu misilli makamda ( ı-Â* ) lâfzı lisan-ı arapta tahkir için istimal olunur.ve zikir dahi zemde ve medihde istimal olunursa da burada zera ve ta'yip etmek manasınadır. Çünkü dostun zikri; medih ve düşmanın zikri zem olduğu cihetle kâfirler Re-sulûllah'ı düşman sayıp Resulullah'm, onların ma'butlarmı zikretmesi elbette zem olduğundan «sizin alihelerinizi zikreden şu mudur?» demek «zem ve ta'yib eden şu mudur?» demektir. Âyetin sebeb-i nüzulü de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Ebu Cehil) ve (Ebu Süf-yan) haklarında nazil olmuştur. Zira; (Ebu Cehil) Bir gün yanında (Ebu Süfyan) la beraber Resulullah'a tesadüf ettiğinde «Beni abd-i menafin nebisi ve sizin mabutlarınızı zem eden şu mudur?» dedi. Ebu Süfyan da «Beni Abd-i menafta nebi olmasını inkâr mı edersin?» dedi. Bu sözlerden maksatları ise Resulûllah'ı istihza etmekti. Resulûllah bunların sözlerini işitince «Ey Ebu Cehil! Amcan Velid'e nazil olan belâ sana da nazil olacak göreceğim» ve Ebu Süfyan'a da «Ey Ebu Süfyan! Sen de bu sözü ciddiyet üzere söylemedin, belki hamiyyet üzere söyledin» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa;- kâfirlerin Resulûllah'ı gördüklerinde istihza etmek kasdiyle «şu mudur sizin mabutlarınızı zemmeden?» dedikleri ve halbuki onlar bu sözü söylediklerinde Kur'an'a kâfir oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesinderidir.

Enbiya 21:37

Vacip Tealâ Rahman Tealâ'nın zikri olan Kur'an'a kâfirlerin küfürlerini beyandan sonra azabı isti'cal ettiklerini beyanla mez-heblerini reddetmek üzere buyuruyor. Yani; hayvanlar içinde insan, her şeyde istical ettiğinden ke-enne ayn-i aceleden halk olunmuş gibi her şeyin istediği zaman oluvermesini ister. Ey insanlar! Yakın bir zamanda azaba müteallik âyetlerimi elbette ben size gösteririm. Şu halde acele. etmeyin ve azabınızın gelmesini benden alelacele istemeyin. Kâfirler istical ederler ve derler ki «sözünüzde sadıksanız vadettiğiniz azab ne zamandır. Ve söylediğiniz gibi gelecekse geliversin» demekle azabın geleceğine iman etmediklerini izhar ederler. Halbuki perde arkasında gizli olan belânın gelmesini istical etmek; insanlar için ayrıca bir musibet olduğunu beyan etmek üzere Cenabı Hak bu âyette aceleyi zem ve kullarını isticalden nehyetmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette insanla murad; Hz. Âdem olmak ihtimali vardır. Çünkü; Hz. Âdem'i Cenabı Hak her şeyi yani bu âlem-i mükevvenatı şu intizam üzere halkettikten sonra cuma günü ikindi vakti alelacele halkettiği mervidir. Hatta ruhu başına hulul ederek gözlerini açıp Cenneti görünce «Ya Rabbi! Beni acele olarak ihya et» dediği ve ruh karnına vasıl olunca yemek istediği mervidir. Binaenaleyh; Evlâdında olan acelenin ondan mevrus olduğu rivayet olunmaktaysa da esah olan bu âyet; nev-i insanı aceleci olmalarıyla zem' için nazil .olduğundan insanla murad; şahs-ı muayyen değil belki nev-i insan muraddır. Ama ne-vinde.olan isticali beyan kâfirlerin azabı isticallerine mukaddeme olarak varid olmuştur. Acele ile murad; hakiki aceledir, İnsanın isticalinde mübalâğa için aynı aceleden halkolundu denilmiştir. Yahud acel; zayıf bünye manasınadır. Yahud acel; (Himyer) lisanında çamur demektir. Şu halde «insan acelden halk olundu» demek «bünyesi zayıf olarak» veyahud «çamurdan halk olundu» demektir. Bu manâya nazaran âyette insanla. murad; Hz. Adem olması daha münasiptir. Hulâsa; İnsanın aceleden halkolunduğu, Cenab-ı Hakkın insanlara azaba müteallik âyetlerini elbette göstereceği, isticalin menhi ve mezmum olduğu ve kâfirlerin isticali terketmeyip azap ne zaman gelecek dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.

Enbiya 21:38

Vacip Tealâ Rahman Tealâ'nın zikri olan Kur'an'a kâfirlerin küfürlerini beyandan sonra azabı isti'cal ettiklerini beyanla mez-heblerini reddetmek üzere buyuruyor. Yani; hayvanlar içinde insan, her şeyde istical ettiğinden ke-enne ayn-i aceleden halk olunmuş gibi her şeyin istediği zaman oluvermesini ister. Ey insanlar! Yakın bir zamanda azaba müteallik âyetlerimi elbette ben size gösteririm. Şu halde acele. etmeyin ve azabınızın gelmesini benden alelacele istemeyin. Kâfirler istical ederler ve derler ki «sözünüzde sadıksanız vadettiğiniz azab ne zamandır. Ve söylediğiniz gibi gelecekse geliversin» demekle azabın geleceğine iman etmediklerini izhar ederler. Halbuki perde arkasında gizli olan belânın gelmesini istical etmek; insanlar için ayrıca bir musibet olduğunu beyan etmek üzere Cenabı Hak bu âyette aceleyi zem ve kullarını isticalden nehyetmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette insanla murad; Hz. Âdem olmak ihtimali vardır. Çünkü; Hz. Âdem'i Cenabı Hak her şeyi yani bu âlem-i mükevvenatı şu intizam üzere halkettikten sonra cuma günü ikindi vakti alelacele halkettiği mervidir. Hatta ruhu başına hulul ederek gözlerini açıp Cenneti görünce «Ya Rabbi! Beni acele olarak ihya et» dediği ve ruh karnına vasıl olunca yemek istediği mervidir. Binaenaleyh; Evlâdında olan acelenin ondan mevrus olduğu rivayet olunmaktaysa da esah olan bu âyet; nev-i insanı aceleci olmalarıyla zem' için nazil .olduğundan insanla murad; şahs-ı muayyen değil belki nev-i insan muraddır. Ama ne-vinde.olan isticali beyan kâfirlerin azabı isticallerine mukaddeme olarak varid olmuştur. Acele ile murad; hakiki aceledir, İnsanın isticalinde mübalâğa için aynı aceleden halkolundu denilmiştir. Yahud acel; zayıf bünye manasınadır. Yahud acel; (Himyer) lisanında çamur demektir. Şu halde «insan acelden halk olundu» demek «bünyesi zayıf olarak» veyahud «çamurdan halk olundu» demektir. Bu manâya nazaran âyette insanla. murad; Hz. Adem olması daha münasiptir. Hulâsa; İnsanın aceleden halkolunduğu, Cenab-ı Hakkın insanlara azaba müteallik âyetlerini elbette göstereceği, isticalin menhi ve mezmum olduğu ve kâfirlerin isticali terketmeyip azap ne zaman gelecek dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.

Enbiya 21:39

Vacip Tealâ elbette azabın vâki' olacağını beyandan sonra istihza edenlerin azabtan kurtulamıyacaklarını beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Yâni kâfirler istical ettikleri azabın keyfiyetini, miktarını ve kendilerine azab geldiğinde yüzlerinden, arkalarından ihata edecek Cehennem ateşini def edemiyeceklerini ve başka bir kimse tarafından yardım olunmayacaklarını bilmiş olsalardı, küfür üzere baki kalmazlar, tâib ve müstağfir olurlardı. Lâkin dünyaya i'timad ederek hasıl olan gururları onları azabı inkâra ve istihza suretiyle isticale şevketti. Belki nefs^i kıyamet ve kıyamette vâkî' olacak azâb onlara füc'eten gelir, hatta geleceğinden haberleri bile olmaz. Binaenaleyh; azab onları şaşırtır, hayrette bırakır. Şu halde define muktedir olamadıkları gibi tevbe ve geçmiş amellerini tedarik etmek için mühlet istediklerinde mühlet dahî verilmez. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet istical ettikleri azabın şiddetini beyan ettiği gibi isticallerinin sebeb-i aslîsi; başlarına gelecek felâketi bilmemeleri olduğunu dahî beyan için sev-kolunmuştur. Cehaletleri müstemir olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sığasiyle varid olmuştur. Yani; «onlar için küfrüzere vâki' olacak azabı bilmiş olsalardı istical etmezlerdi ve lâkin bilmediler» demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklere azab geldiğinde geçmişlerini tedarik için mühlet verilmiyeceğini beyan etmek, dünyada verilen mühletten istifade edemediklerini yüzlerine vurmaktır ki, dünyada fırsatı fevtetmeleri lâyık olmadığına ve azabı inkâr edenlerin her taraflarını azabın ihata edeceğine işaret için yüzlerinden ve arkalarından ateşi def edemiyecekleri beyan ve kijfür üzere vefat ettikleri cihetle azabın defi hususunda yardım görmeyecekleri dahî beyan olunduğu gibi azabın ansızın gelip onları hayrette kılacağı ve reddine kaadir olamıyacakları dahî ilâve olunmuştur. Hulâsa; kâfirler kendilerine gelecek azabı def edemiyecekleri zamanda başlarına gelecek ukubeti bilseler küfürü terkedecekleri, azabı defetmeye muktedir olamıyacakları, başka bir kimse tarafından da bir yardım göremiyecekleri onlara ansızın kıyamet ve . azabı gelince ne yapacaklarını şaşırıp hayrette kalacakları, azabın reddine bir çare bulamıyacakları ve mühlet istediklerinde mühlet dahî verilmiyeceği bu âyetten müstefad olan- fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:40

Vacip Tealâ elbette azabın vâki' olacağını beyandan sonra istihza edenlerin azabtan kurtulamıyacaklarını beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Yâni kâfirler istical ettikleri azabın keyfiyetini, miktarını ve kendilerine azab geldiğinde yüzlerinden, arkalarından ihata edecek Cehennem ateşini def edemiyeceklerini ve başka bir kimse tarafından yardım olunmayacaklarını bilmiş olsalardı, küfür üzere baki kalmazlar, tâib ve müstağfir olurlardı. Lâkin dünyaya i'timad ederek hasıl olan gururları onları azabı inkâra ve istihza suretiyle isticale şevketti. Belki nefs^i kıyamet ve kıyamette vâkî' olacak azâb onlara füc'eten gelir, hatta geleceğinden haberleri bile olmaz. Binaenaleyh; azab onları şaşırtır, hayrette bırakır. Şu halde define muktedir olamadıkları gibi tevbe ve geçmiş amellerini tedarik etmek için mühlet istediklerinde mühlet dahî verilmez. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet istical ettikleri azabın şiddetini beyan ettiği gibi isticallerinin sebeb-i aslîsi; başlarına gelecek felâketi bilmemeleri olduğunu dahî beyan için sev-kolunmuştur. Cehaletleri müstemir olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sığasiyle varid olmuştur. Yani; «onlar için küfrüzere vâki' olacak azabı bilmiş olsalardı istical etmezlerdi ve lâkin bilmediler» demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklere azab geldiğinde geçmişlerini tedarik için mühlet verilmiyeceğini beyan etmek, dünyada verilen mühletten istifade edemediklerini yüzlerine vurmaktır ki, dünyada fırsatı fevtetmeleri lâyık olmadığına ve azabı inkâr edenlerin her taraflarını azabın ihata edeceğine işaret için yüzlerinden ve arkalarından ateşi def edemiyecekleri beyan ve kijfür üzere vefat ettikleri cihetle azabın defi hususunda yardım görmeyecekleri dahî beyan olunduğu gibi azabın ansızın gelip onları hayrette kılacağı ve reddine kaadir olamıyacakları dahî ilâve olunmuştur. Hulâsa; kâfirler kendilerine gelecek azabı def edemiyecekleri zamanda başlarına gelecek ukubeti bilseler küfürü terkedecekleri, azabı defetmeye muktedir olamıyacakları, başka bir kimse tarafından da bir yardım göremiyecekleri onlara ansızın kıyamet ve . azabı gelince ne yapacaklarını şaşırıp hayrette kalacakları, azabın reddine bir çare bulamıyacakları ve mühlet istediklerinde mühlet dahî verilmiyeceği bu âyetten müstefad olan- fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:41

Vacip Tealâ Resulünü istihza edenlerin her taraflarını Celi cehennem ateşi ihata edeceğini ve define çare bulamıyacaklarını beyandan sonra ümmeti tarafından istihza olunmak âhir zaman peygamberine mahsus bir hâl olmayıp enbiya-yı sabıkada dahi vaki olduğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Yâni; Ya Ekremer Rusül! Senin kavmin seni istihza ettikleri gibi senden evvel geçen resullerin kavmi de onları 'istihza ettiler, onları istihza edenlerin istihzalarının vebali ve azabı onları ihata ettiği gibi seni istihza edenlerin istihzalarının azabı da senin kavmini ihata edecektir. Şu halde sen bunların istihzalarına mahzun olma. Zira; bu âdet eskiden beri cereyan edegelmiştir; sana mahsus bir şey değildir ki, kederini mucib olsun. İstihza olunan rusül-ü kiramın adetlerinin çokluğuna işaret ve şanlarına ta'zim için vusul ta'zim ve tefhime delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur. Rusul-ü kiramın hâl-i hayatlarında istihza edenler, istihzalarının azabını görecekleri gibi hâl-i mematlarında istihza ve şeriatlarını istihfaf edenlerin dahi aynı azabı göreceklerinde şüphe yoktur. Zira; rusul-ü kiramın hâl-i hayatlarında gerek kendilerine ve gerek şeriatlarına ta'zîm nasıl lazımsa, hal-i vefatlarında dafri aynı ta'zîm vaciptir.

Enbiya 21:42

Vacip Tealâ rusül-ü kiramı, istihza edenlerin istihzalarının azabı kendilerini ihata edeceğini beyandan sonra, dünyada onları Allahü Tealâ muhafaza etmemiş olsa dünyada dahî onları başka muhafaza edecek bulunmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekrşmerrusül! Sen istihza edenleri tarik-ı intibaha davet sadedinde de ki, «Ey gafil kimseler! Rahatınızın vakti olan gecede, kazanç ve ticaretinizin zamanı olan gündüzde Rahman Tea-lâ'mn azabı size gelirse o azaptan sizi kurtaracak ve muhafaza edecek kimdir?» demekle insafa davet et..Şen her ne kadar davet etsen de azab-ı İlâhi onların hatırlarına bile gelmez, belki onlar en-vâı nimetleriyle terbiye eden Allahü Tealâ'nm zikrinden i'raz ederler. Yani Allah'ın azabından korkmak şöyle dursun, bu kadar cesim nimetlerle mütena'im oldukları halde, o nimetleri ihsan eden Rabları hatırlarına bile gelmez. Halbuki o nimetleri in'am eden Rahman Tealâ nimetleri inzala kaadir olduğu gibi o nimetler mukabilinde şükretmiyenlere dünyada ve âhirette envâı azabı inzale de kaadirdir. Şu halde müstahak olduğunuz azabı inzal ederse, o azabtan sizi kim kurtaracak, eğer Allah'ın fazl u keremi olmasa siz yaşayabilir misiniz? demektir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile insanlar daima azaba maruz olduklarından zamanın küllisinde kahr-i İlâhiden korkmak lâzım olduğuna işaret için gece ve gündüz zikrolunduğu gibi gecede belâyanın vukuunda te'sir ziyade olduğundan gecede muhafazanın ehemmiyetine işaret için dahi gece, gündüz üzerine takdim ve şu halde gece ve gündüzde kullarını muhafaza edecek ancak Rahman Tealâ olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; gece ve gündüzün kendilerine mahsus halat ve afatları olduğu gibi cemi' evkatı cami' olduğu cihetle dahî «evkatın cemiinde azabtan sizi kim muhafaza edecek?» denilmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile, Allah'ın muhafazası rahmet-i ilâ-hiyesi eseri olduğuna tenbih için Allah'ın isimleri içinden Rahman ismi varid olmuştur ki, burasını da düşünseler kâfirlere cevab-ı telkin dahi vardır. Çünkü; «sizi Rahmanın azabından kim muhafaza edecek?» denilince «Rahmanın rahmeti demek» kolaydır, fakat rahman isminden, bu cevaba intikal, tefekküre ve tevfika muhtaçtır. Rabları olan Rahman Tealâ'nm zikrinden i'raz ettiklerini beyan; zikrinden kaçan müşrikleri tevbih içindir. Çünkü; gece ve gündüzde hıfz u harasetiyle merhameti eseri ihsan eden Rablarının zikrinden yüz döndürmeleri elbette fena bir şey olduğuna işaret olunmuştur. Manasınadır demektir. Ya'ni … demektir.

Enbiya 21:43

Vacip Tealâ kâfirlerin evkatın cemimde azabtan muhafaza eden rablarının zikrinden i'raz ettiklerini beyandan sonra ibadet ettikleri mabutlarının onları azabtan kurtarmaya muktedir olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde kendi nefislerini afattan kurtarmaya muktedir olamayan mabutların onları azabtan kurtaramıyacakları evleviyetle sabittir. Yani; müşrikler envâı nimetleriyle terbiye eden Rablarının zikrinden i'raz ederler ve azabtan muhafaza eden Rahmanın rahmetine sığınmazlar da bizim gayrımız olarak ibadet ettikleri mabutlarına mı i'timad ederler? Yoksa o mabutlar onlardan azabı men mi eder? Eğer böyle zannederlerse bu zanları bâtıldır. Zira; onların ibadet ettikleri ve azabı defedecek zanneyledikleri bâtıl mabutlar kendi nefislerine yardım etmeye muktedir olamadıkları gibi bizim tarafımızdan sohbet olunmaya ve muavenete dahi müstahak değillerdir. Şu halde kendilerini afattan muhafazaya muktedir olamayan batıl mabutlar, ibadet eden âbitlerini nasıl muhafaza edebilirler? Elbette muhafaza edemezler. îşte bu ayât-ı celile; Allahın gayriye itimad edenleri tevbih, onları intibah ve insafa davet etmiştir. Çünkü; «Allah'ın gayri kullarından azabı ve sair âfâtı defedecek bir kimse olmadığını» beyan etmek «herkesin itimadı ancak Allahü Tealâ'ya olmak lâzım olup gayrıya itimadın caiz olmadığını» beyan etmektir.

Enbiya 21:44

Vacip Tealâ müşriklerin mabutları âciz olduğunu beyandan sonra o âciz mabutlara ibâdet gibi bir cinayeti irtikâb ettikleri halde fazl u ihsanını onlardan esirgemediğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müşriklerin, bize şirk gibi bir cinayeti irtikâp ettikleri halde biz şu müşriklere ve onların babalarına ihsan ettik, dünya metâıyla onlara menfaat verdik, hatta onların dünya nimetinden madut olan ömürleri uzadı ve bu ömrü; hayra ve bize ibadete sarfla müstefid olmak lâzımken bilâkis ömürleri uzadıkça envâı zulmü, yer yüzünde fesadı ve: şirk gibi bir cinayeti irtikâb ettikleri halde biz onlardan dünyaca hiç bir nimetimizi esirgemedik, fakat bizim ihsanımıza mazhar oldukça şükür yerine küfür ettiler, her afattan salim ve emin olduklarını sandılar ve bu tevehhümleri galebe ederek emin olduk zannederler de görmezler*mi ki, biz arzı etrafından noksan/olarak getiririz, memleketlerinin etrafını Resulümüze ve ehl-i imana. teslim ederek beldelerini daraltırız. Beldelerini daraltmak, bağlarını ve bahçelerini ellerinden alıp başkalarına vermek onlar için azab değil mi? Bunları görmezler mi? Ve onlar arazilerinin daraldığını ve mağlûp olduklarını görmezler de kendilerini galib mi zannederler? Ve mağlûb iken kendini gâlib zannetmek kadar bir hamakat olur mu? İşte bir kavme gazab murad edince Cenab-ı Hak evvelâ memleketlerinin etrafını düşmanlarına teslim suretiyle beldelerinin cesametini tedricen tenkis ve kendilerini ibrete ve intibaha davet etmek suretiyle gazabım gösterip mütenebbih olmadıkları surette bilkülliye helak edeceğini ve bir milletin memleketinin düşman eline geçmesi o millet hakkında es,er-i gazab ve ukuubet olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Beyzâvî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müşriklerin ömürlerinin uzun olmasının ve dünya nimetleriyle mütena'inı olmalarının azab ve gazabtan muhafaza olunacaklarına alâmet olduğunu tevehhümlerini bu âyetle Cenab-ı Hak reddetmiş ve bu te-vehhümlerinin bâtıl olduğunu, arazilerinin noksana yüz tutma-siyle isbat etmiştir. Çünkü; Resulullah cihada me'mur olunca es-habiyle beraber arz-ı şirki, karye karye, belde belde fethettikçe, ehl-i şirkin beldeleri ehl-i İslâm eline geçtikçe arazili İslâm tevessü' vearazi-i küfür tenakus etti. Bu ise, ehl-i küfür için eser-i gazab idi. İslâm memleketlerinin genişleyip müşriklerin memleketlerinin eksilmesi müşriklerin tamamen yok olup, bütün emlâk ve arazilerinin İslâm eline geçeceğine alâmetti. Çok zaman geçmeden öyle de oldu. Binaenaleyh; işlerini şeriata tevfik ederek hareket edip Cenab-ı Hakdan nusret istiyenler her zaman galip ve şeriatın hilâfında hareket edenlerin her zaman makhur ve münhezim olacaklarına Cenab-ı Hak bu âyetle işaret etmiştir. Buna tarih-i âlem de şahittir. İslâmiyetin taâli ettiği zamanlar ve devr-i fütuhat düşünülürse bunu inkâr, bedahete karşı mükâbereden başka bir şey değildir. İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak şirkle beraber galebe ümit edenleri cümle-i celilesiyle tekdir ve şirke devam ettikçe gâlib olmaktan kafi ümit etmek lâzım olduğuna ten-bih etmiştir. Fahri, Râzi'nin beyanına nazaran arzın etrafından noksan ol-masiyle murad; Zalim olan kavmin zulümleri sebebiyle beldelerinin ellerinden çıkıp ba§ka bir kavmin eline geçmesidir ve yahud zülüm sebebiyle arzın bereketinin noksan olmasıdır. Hulâsa; bir kavmin elinde bulunan nimetin afattan emin olacağına delâlet etmediği, arazilerinin düşmanları eline geçmesi onları intibaha davet eden ukubet olduğu, bu ukubetten mütenebbir. olmazlarsa külliyen memleketlerinin ellerinden çıkacağına alâmel olduğu ve şeriat hilâfına hareket eden kavmin gâlib olamıyacağ: bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:45

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerin beyan olu nup müşriklerin kabul etmediklerini beyandan sonra delillerin ne ticesi ve hulâsası olarak Resulullah'ın tebliğini beyân etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Sen müşriklere «benim vazifem taraf-ı İlâhiden bana vahyolarak gelen ahkâmla sizi korkutmaktır. Binaenaleyh; Ben bu vazifeyi edâ ettikten sonra benim için kederi mucib bir şey yoktur. Çünkü; kabul etmediğinizin vebali size aittir. Lâkin siz hak olan sözü duymakta sağır olan kimselere benzersiniz. Zira; sağır olan kimseler inzâr olundukları zaman daveti ve çağırıp bağırmayı işitmezler. İşte siz de sağırlar gibi söylenen sözü ve tarik-ı hakka daveti duymazsınız. Çünkü; inadınız işitmenize ma'nidir.» de. Ey Resulü mükerrem! Eğer o kâfirlere Rabbim Tealâ'nm azabından azıcık bir şey isabet etse, eski cesaret ve selâbetten geçerek helaklerini çağırır ve derler ki, «ey bizim helakimiz gel bize. Zira; biz zalimlerdik ve zulmün cezası helaktir.» İşte kâfirler bu sözleriyle feryat ederler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin sağırlıkla mübtelâ olmakla beraber hâllerinin sağırlara benzediğine ve kuvve-i sarmalarından asla intifa etmediklerine işaret için ism-i zamir yerinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. İnzâr vaktinde sağıra benzediklerini beyan kemâl-i inadlarından kinayedir. Çünkü; bir şeyden kurtulduğu zaman daveti işitmeyen kimse başka vakitte hiç işitmez. Meselâ, yırtıcı bir mahlûk kendisine hücum ettiğinde «Aman kendini şakın aslan geliyor, seni itlaf edecek» diye arkasından kendisini' kurtarmak için bağıran kimsenin sedasını dinlemi-yen bir kimse başka vakitte bağıran kimsenin sedasını dinler mi? Çünkü; canını helakten kurtarmaya çalışan kimsenin sözünü din-lemiyen, başkasının sözünü hiç dinlemez. Bu âyette azab^ı İlâhinin şiddetine üç cihetle işaret vardır : Birincisi Mes; Bir şeye hafifçe dokunmaktır. İkincisi Nefha; Gayet az ve hafif bir rayihadır. Yani «azabtan azıcık bir rayiha dokunsa feryad ederler» demektir. Üçüncüsü; Nefhanın, bir kere manâsını ifade etmesidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir.

Enbiya 21:46

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerin beyan olu nup müşriklerin kabul etmediklerini beyandan sonra delillerin ne ticesi ve hulâsası olarak Resulullah'ın tebliğini beyân etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Sen müşriklere «benim vazifem taraf-ı İlâhiden bana vahyolarak gelen ahkâmla sizi korkutmaktır. Binaenaleyh; Ben bu vazifeyi edâ ettikten sonra benim için kederi mucib bir şey yoktur. Çünkü; kabul etmediğinizin vebali size aittir. Lâkin siz hak olan sözü duymakta sağır olan kimselere benzersiniz. Zira; sağır olan kimseler inzâr olundukları zaman daveti ve çağırıp bağırmayı işitmezler. İşte siz de sağırlar gibi söylenen sözü ve tarik-ı hakka daveti duymazsınız. Çünkü; inadınız işitmenize ma'nidir.» de. Ey Resulü mükerrem! Eğer o kâfirlere Rabbim Tealâ'nm azabından azıcık bir şey isabet etse, eski cesaret ve selâbetten geçerek helaklerini çağırır ve derler ki, «ey bizim helakimiz gel bize. Zira; biz zalimlerdik ve zulmün cezası helaktir.» İşte kâfirler bu sözleriyle feryat ederler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin sağırlıkla mübtelâ olmakla beraber hâllerinin sağırlara benzediğine ve kuvve-i sarmalarından asla intifa etmediklerine işaret için ism-i zamir yerinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. İnzâr vaktinde sağıra benzediklerini beyan kemâl-i inadlarından kinayedir. Çünkü; bir şeyden kurtulduğu zaman daveti işitmeyen kimse başka vakitte hiç işitmez. Meselâ, yırtıcı bir mahlûk kendisine hücum ettiğinde «Aman kendini şakın aslan geliyor, seni itlaf edecek» diye arkasından kendisini' kurtarmak için bağıran kimsenin sedasını dinlemi-yen bir kimse başka vakitte bağıran kimsenin sedasını dinler mi? Çünkü; canını helakten kurtarmaya çalışan kimsenin sözünü din-lemiyen, başkasının sözünü hiç dinlemez. Bu âyette azab^ı İlâhinin şiddetine üç cihetle işaret vardır : Birincisi Mes; Bir şeye hafifçe dokunmaktır. İkincisi Nefha; Gayet az ve hafif bir rayihadır. Yani «azabtan azıcık bir rayiha dokunsa feryad ederler» demektir. Üçüncüsü; Nefhanın, bir kere manâsını ifade etmesidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir.

Enbiya 21:47

Vacip Tealâ azabından azıcık bir rayihasının te'siri kâfirlerin feryad ü figanlarına sebeb olduğunu beyandan sonra âhirette vâki' olacak azabın cümlesi adalet üzere vâki' olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; azabımızın cüz'i rayihası hafifçe onlara isabet edinç kâfirlerin feryad ü figan ederek zulümlerini itiraf etmeleri üzerine Biz derhal muahazeye başlamayız, belki yevm-i kıyametin cezası ve hesabı için Biz ayn-ı adaletten ibaret olan mizanları halayık arasına koyar ve kullarımızın iyi ve kötü amellerini o mizanla tartar ve herkesin ameline göre cezasını veririz. Adalet mizaniyle amelleri tartılınca hiç bir nefis azıcık bir şeyle zulüm olunmaz. Binaenaleyh; herkesin sevab ve azabtan istihkakı ne ise kendisini bulur, ziyade ve noksan olmaz. Şu halde eğer bir kimsenin ameli hardal danesinden bir cüzi miktarı olsa dahi biz onu getirir tartarız, onu hesaba alır ve ceza veririz. Biz hesap yönünden kâfiyiz. Zira; İlmimiz hepsini ihata eder ve adaletimiz her şeye galiptir. Binaenaleyh; herkes iyi ve kötü ameline göre ceza görecektir. Şu halde her şahsın bu dünyada amelini mizan-ı şeriatla tartması lâzımdır ki, âhirette rüsva olmasın. Mutlaka mizanın, behemehal adaleti temin etmeyip bazen adaletin hilafı harekette de bulunduğundan mizanı İlâhi behemehal adalet üzere olacağına işaret için Vacip Tealâ bu âyette mizanı, adaletle tavsif etmiştir. Mizandaki hikmet; Herkese kendi amellerini göstermek suretiyle «benim amelim az veya çok» demek gibi bir takım itizara ve itiraza, dedikoduya meydan vermemektir. Mizanın neticesi; Hasenatı ağır gelirse aziz olup necat bulmaktır. Eğer günahı ağır olursa zelil olup azaba müstahak olmaktır. İnsanın ameli a'raz kabilinden olup tartılmak şânmdan olmadığından esah olan rivayete nazaran insanın sevabı nûranî bir cisim, günahı da zulmânî bir cisim suretinde olup cism-i nuranî mizanın sağ gözüne, cism-i zuîmânî de sol gözüne konulmak suretiyle tartılacağı mervidir. Yahud tartılacak olan şey; A'mâl yazılı/olan defterlerdir. Mizan bir ise de amelleri tartılacak olan kimselerin çokluğuna binaen cemi' sığasiyle varid olduğu Hâzin'in.cümle-i beya-natindandır. Bu âyet âyetine muhalif değildir. Zira ikinci âyet; ehl-i küfür hakkındadır. Çünkü; onların küfürleri her amellerini ibtal ettiğinden, küfürleri mukabilinde terazinin gözüne konacak hasenatı olmadığından onlar için mizan ikamesine hacet yok demektir. Zira mizandan maksad; iki amelden hangisinin daha ziyâde olduğu bilinmektir. Kâfirlerde ise bu yoktur. Şu halde «onlar için mizan ikâme etmeyiz» demek «sevafolarmı tartmak için mizan ikame etmeyiz» demektir. «Hardal danesinden bir cüz olsa dahi insanın amelini getiririz» demek «ceza vermek için o makamda hazırlarız» demektir. Şu halde insan için vazife; bu dünyada amalini şeriata tatbik ederek mizancı şeriata vurmak ve şer'a muvaffak olanın tezyidine çalışmak ve şer'a muhalif olanı terketmekle mizan-ı İlâhide hasenatının ağır gelmesine gayret edip riza-yı İlâhiye nail olmak çarelerine tevessül etmektir. Hulâsa; âmâlin veznolunması için yevm-i kıyamette mizan kurulacağı ve hiç bir nefsin velevse azıcık bir şeyle olsun zulüm olunmayacağı, insanın âmâli, hardaldan bir dane ağırlığında olsa dahî mücazatmı ve mükâfatını görmek için huzur-u mizana, geleceği ve Cenab-ı Hakkın ilmi, herkesin amelini ihata ettiğine binaen Vaci-bül Vücûdun kullarını hesaba kâfi olduğu bu âyetten nıüstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ulûhiyete ve ahval-i âhirete müteallik b mim beyandan sonra enbiya-yı izamla ümmetleri arasmda

Enbiya 21:48

Yani; Habibim! Zatıma kasem ederim ki, Biz Musa ve biraderi Harun'a hakla batıl arasım ayırarak adaleti beyan eden Tevrat'ı onlara verdik ki, o Tevrat iman edenleri ^cehil ve hayret karanlıklarından ziya verir, aydınlığa çıkarır. O Tevrat müttekilere me-vizadır, o müttekiler şol kimseler ki, onlar Rablarım gözleriyle görmedikleri halde anilgıyap rablarından korkarlar. Binaenaleyh; Ef al ve hareketlerini Rablarının verdiği kitaba uydurur ve muhtaç oldukları mesailin kâffesini ondan ararlar. Çünkü; Tevrat'a ih-lâs üzere iman ettiklerinden ahkâmiyle amel eder ve haram olan şeylerden kaçarlar. Bununla beraber, kıyametin ahvalinden de gayet çok korkarlar. Biz Tevrat'ı Musa'ya ye biraderine verdiğimiz gibi şu Kur'an'ı da Muhammed (A.S.) a inzal ettik. O Kur'an'm iman edenlere hayrı çoktur ve ehl-i imâm doğru yola sevkeden bir mev'izedir. İşte bunları düşünmez de Kur'an'ı inkâr mı edersiniz? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette furkanla mu-rad; Tevrat olduğu gibi hakla batıl beynini tefrik eden Tevrat'ın delilleridir ve sair mucizat-ı Musa murad olunmak dahi muhtemeldir. Tevrat'tan intifa edeceklerin müttekiler olduğuna işaret için müttekilere mev'ize olduğu tasrih olunmuştur. Çünkü; âhiretten korkmayan, kıyamete itikad etmiyen ve muharremattan çekinmeyen, Tevrat'ın ahkâmiyle âmil olmadığından intifa edemiyeceğine binaen Tevrat'tan intifa müttekilere tahsis olunmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile müttekilerin kıyametten korkulan devam üzerine olduğuna işar"et için cümle-i ismiye suretiyle varid olmuştur. Çünkü; devam olmayan korkuya itibar olunmaz. Kur'an'm nazmı acîb, belagatı bedi\ edille-i aklîye ve nakliye üzerine şamil ve edna akıl sahibi indinde mu ciz olduğu cihetle inkârı caiz olmadığından inkâra cüret edenlerin hallerini takbih için inkâra delâlet eden istifhamla varid olmuştur ki, «Ey Inünkirler! Bu kadar fesahat ve belagatı meydanda olan Kur'an'ı İnkâra nasıl cesaret edersiniz?» demektir.

Enbiya 21:49

Yani; Habibim! Zatıma kasem ederim ki, Biz Musa ve biraderi Harun'a hakla batıl arasım ayırarak adaleti beyan eden Tevrat'ı onlara verdik ki, o Tevrat iman edenleri ^cehil ve hayret karanlıklarından ziya verir, aydınlığa çıkarır. O Tevrat müttekilere me-vizadır, o müttekiler şol kimseler ki, onlar Rablarım gözleriyle görmedikleri halde anilgıyap rablarından korkarlar. Binaenaleyh; Ef al ve hareketlerini Rablarının verdiği kitaba uydurur ve muhtaç oldukları mesailin kâffesini ondan ararlar. Çünkü; Tevrat'a ih-lâs üzere iman ettiklerinden ahkâmiyle amel eder ve haram olan şeylerden kaçarlar. Bununla beraber, kıyametin ahvalinden de gayet çok korkarlar. Biz Tevrat'ı Musa'ya ye biraderine verdiğimiz gibi şu Kur'an'ı da Muhammed (A.S.) a inzal ettik. O Kur'an'm iman edenlere hayrı çoktur ve ehl-i imâm doğru yola sevkeden bir mev'izedir. İşte bunları düşünmez de Kur'an'ı inkâr mı edersiniz? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette furkanla mu-rad; Tevrat olduğu gibi hakla batıl beynini tefrik eden Tevrat'ın delilleridir ve sair mucizat-ı Musa murad olunmak dahi muhtemeldir. Tevrat'tan intifa edeceklerin müttekiler olduğuna işaret için müttekilere mev'ize olduğu tasrih olunmuştur. Çünkü; âhiretten korkmayan, kıyamete itikad etmiyen ve muharremattan çekinmeyen, Tevrat'ın ahkâmiyle âmil olmadığından intifa edemiyeceğine binaen Tevrat'tan intifa müttekilere tahsis olunmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile müttekilerin kıyametten korkulan devam üzerine olduğuna işar"et için cümle-i ismiye suretiyle varid olmuştur. Çünkü; devam olmayan korkuya itibar olunmaz. Kur'an'm nazmı acîb, belagatı bedi\ edille-i aklîye ve nakliye üzerine şamil ve edna akıl sahibi indinde mu ciz olduğu cihetle inkârı caiz olmadığından inkâra cüret edenlerin hallerini takbih için inkâra delâlet eden istifhamla varid olmuştur ki, «Ey Inünkirler! Bu kadar fesahat ve belagatı meydanda olan Kur'an'ı İnkâra nasıl cesaret edersiniz?» demektir.

Enbiya 21:50

Yani; Habibim! Zatıma kasem ederim ki, Biz Musa ve biraderi Harun'a hakla batıl arasım ayırarak adaleti beyan eden Tevrat'ı onlara verdik ki, o Tevrat iman edenleri ^cehil ve hayret karanlıklarından ziya verir, aydınlığa çıkarır. O Tevrat müttekilere me-vizadır, o müttekiler şol kimseler ki, onlar Rablarım gözleriyle görmedikleri halde anilgıyap rablarından korkarlar. Binaenaleyh; Ef al ve hareketlerini Rablarının verdiği kitaba uydurur ve muhtaç oldukları mesailin kâffesini ondan ararlar. Çünkü; Tevrat'a ih-lâs üzere iman ettiklerinden ahkâmiyle amel eder ve haram olan şeylerden kaçarlar. Bununla beraber, kıyametin ahvalinden de gayet çok korkarlar. Biz Tevrat'ı Musa'ya ye biraderine verdiğimiz gibi şu Kur'an'ı da Muhammed (A.S.) a inzal ettik. O Kur'an'm iman edenlere hayrı çoktur ve ehl-i imâm doğru yola sevkeden bir mev'izedir. İşte bunları düşünmez de Kur'an'ı inkâr mı edersiniz? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette furkanla mu-rad; Tevrat olduğu gibi hakla batıl beynini tefrik eden Tevrat'ın delilleridir ve sair mucizat-ı Musa murad olunmak dahi muhtemeldir. Tevrat'tan intifa edeceklerin müttekiler olduğuna işaret için müttekilere mev'ize olduğu tasrih olunmuştur. Çünkü; âhiretten korkmayan, kıyamete itikad etmiyen ve muharremattan çekinmeyen, Tevrat'ın ahkâmiyle âmil olmadığından intifa edemiyeceğine binaen Tevrat'tan intifa müttekilere tahsis olunmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile müttekilerin kıyametten korkulan devam üzerine olduğuna işar"et için cümle-i ismiye suretiyle varid olmuştur. Çünkü; devam olmayan korkuya itibar olunmaz. Kur'an'm nazmı acîb, belagatı bedi\ edille-i aklîye ve nakliye üzerine şamil ve edna akıl sahibi indinde mu ciz olduğu cihetle inkârı caiz olmadığından inkâra cüret edenlerin hallerini takbih için inkâra delâlet eden istifhamla varid olmuştur ki, «Ey Inünkirler! Bu kadar fesahat ve belagatı meydanda olan Kur'an'ı İnkâra nasıl cesaret edersiniz?» demektir.

Enbiya 21:51

Vacip Tealâ Musa (A.S.) a Tevrat'ı verdiğini beyandan sonra İbrahim (A.S.) a vâki' olan ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor. Yarii; Biz Musa'dan evvel Hz. İbrahim'e akl-ı kâmil ve rüştü salâh verdik ve Biz ihsana ehil olduğunu bilirdik. Bizim verdiğimiz hidâyet üzerine nâsı din-i hakka davete başladı. Pederine ve kavmine mezheplerini red ve iptal etmek suretiyle dedi ki, «nedir şu suretler? Siz onlara ibâdet edip onların başlarında pervane gibi dolaşıyorsunuz. Halbuki onlar, şuur ve idraktan hâlî bir takım taş parçalarıdır. Sizin ibâdetinizden haberleri yoktur. Şu halde nasıl oluyor ki siz, aklınız ve fikrinizle bu gibi zelil şeylere ibadet edersiniz» demekle onları hamakatla itham etti. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim müşriklerin putlarını tahkir etmiştir. Zira temsil; Ruhtan hâli, şuur ve id-raktan beri olan surettir. Ruhu ve idraki olmayan şeylerde şeref olmadığı cihetle denilmiştir ki «nedir bu hakir şeyler ki, siz onlara kemâl-i tevazu'la ibadet edersiniz?» demektir. Bu söz hem ibadet edenleri, hem ibadet ettikleri ma'butlarım tahkir etmektir.

Enbiya 21:52

Vacip Tealâ Musa (A.S.) a Tevrat'ı verdiğini beyandan sonra İbrahim (A.S.) a vâki' olan ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor. Yarii; Biz Musa'dan evvel Hz. İbrahim'e akl-ı kâmil ve rüştü salâh verdik ve Biz ihsana ehil olduğunu bilirdik. Bizim verdiğimiz hidâyet üzerine nâsı din-i hakka davete başladı. Pederine ve kavmine mezheplerini red ve iptal etmek suretiyle dedi ki, «nedir şu suretler? Siz onlara ibâdet edip onların başlarında pervane gibi dolaşıyorsunuz. Halbuki onlar, şuur ve idraktan hâlî bir takım taş parçalarıdır. Sizin ibâdetinizden haberleri yoktur. Şu halde nasıl oluyor ki siz, aklınız ve fikrinizle bu gibi zelil şeylere ibadet edersiniz» demekle onları hamakatla itham etti. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim müşriklerin putlarını tahkir etmiştir. Zira temsil; Ruhtan hâli, şuur ve id-raktan beri olan surettir. Ruhu ve idraki olmayan şeylerde şeref olmadığı cihetle denilmiştir ki «nedir bu hakir şeyler ki, siz onlara kemâl-i tevazu'la ibadet edersiniz?» demektir. Bu söz hem ibadet edenleri, hem ibadet ettikleri ma'butlarım tahkir etmektir.

Enbiya 21:53

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in kendi kavmini tahkir ve mezheplerini reddettiğini beyandan sonra kavminin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. demekle cevap verdiler. İbrahim (A.S.) onların bu cevaplarını reddetmek üzere dedi ki:

Enbiya 21:54

demekle pederinin ve kavminin dalâletlerini beyan etti. İbrahim (A.S.) m bu sözü üzerine kavmi dediler ki:

Enbiya 21:55

İbrahim (A.S.) kavminin dalâleti ukalâ nazarında zahir olduğuna işaret için kavminin dalâletini zahir olmakla tavsif etmiştir. Çünkü; cemadat kabilinden- olan bir takım taş ve ağacı mabut ittihaz etmekten daha açık bir dalâlet olamaz.

Enbiya 21:56

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m davetini kavminin ciddiyete hamletmeyip lu'biyattan olmasını tevehhüm ettiklerini beyandan sonra kavmine vermiş olduğu, cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hz. İbrahim kavminin «sen hak olan bir şey mi getirdin, yoksa bizimle oyun oynayanlardan mısın?» demelerine cevap olarak dedi ki, «sizin zannmız gibi bende oyun ve istihza yoktur. Zira; umur-u dinde oyun olmaz ve size söylediğim sözler ciddidir. Binaenaleyh sizin ibâdet ettiğiniz putlar mabudunuz değildir, belki sizin rabbmız ve ma'budunuz semâvat ve arzın Rabbı ve halikıdır. Zira; Semavat ve arzın rabbı onları halketti, ben de böyle olduğuna- şehadet edenlerdenim. Çünkü; semâvat ve arzı halket-meye kaadir olan Allahü Tealâ kullarının menfeat ve mazarratlarını halk etmeğe dahi kaadirdir. Şu halde ibadete müstahak ta odur. Zira; kullarının hayır amellerine cevap vermeye ve şer amel-, lerine azab etmeye dahi kaadirdir ve kafi delillerle bu davamı is-bata ben de kaadirim» demekle kavmini ilzam ve iknaa çalıştı.

Enbiya 21:57

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavmi aklî delillere kanaat etmeyince fiilen onları ilzama başladığını hikâye tankıyla -beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; büyük put îtikadlarmca en büyük mabutları olduğu cihetle cevap vereceğini zannederlerdi. Yahud zamiri İbrahim (A.S.) a racıdir. Çünkü; Hz. İbrahim putlara adavetle şöhret almıştı. Binaenaleyh putlar kırılınca kendine rücu' edeceklerini ) me'mul ederdi. Fahri Râzi'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. İbrahim'in kavmi delâil-i kafiyeye kanaat etmeyince fiilen onları ilzam etmek ister ve gizlice onlar puthaneyi boş bıraktıkları zamanda bir hile ile putları kıracağını şiddetle kasdeder ve bayram günü onlar bayram yerine gidip puthane tenha kalınca girer ve maksadını icra eder. İşbu vakıa şöyle ceryan etmiştir; Bayram günü Hz. İbrahim'in pederi «bizim bayram yerine gitsen beğenirsin beraber gidelim» demişse de Hz. İbrahim (A.S.) puthaneyi alt üst etmek için fırsata muntazır olup bayram gününden daha ziyâde bir fırsat olmadığından bu fırsatı fevt etmemek üzere pederine hasta olduğunu beyan ederek gitmedi. Ahâli âdetleri veçhile puthane ve kasabayı terkederek bayram yerine gittiler. Fakat âdetleri herkes bayram yerine gitmeden evvel putların önlerine nefis yemekler korlar ve bayram yerinden doğru puthaneye gelir, putlara secde eder ve.ke-mâl-i ta'zimle o yemekleri yerlerdi, İşte onlar bayram yerine gidince Hz. İbrahim elinde balta ile puthaneye girer büyük puttan maadasını kırar ve puthaneyi demirci dükkânına döndürür, baltayı da. büyük putun boynuna takarak bırakıp gider. Putlar kendi nefislerini muhafazaya muktedir olamayınca ibâdet edenlere bir menfaat temin etmekten âciz olduklarını ahaliye bildirmekle ikaz etmek ister. Hepsinden ziyade ta'zim ettikleri büyük putu kırmamaktan maksadı; Ahâliyi ilzam etmekti. Çünkü «bunları kim kırdı?» dedikleri zaman «balta kimin boynunda ise o kırmıştır.» deyince onlar, «Büyük put bunları kıramaz» dedikleri zaman: «Bunları kırmaktan âciz olan bir şeye ne için ibâdet edersiniz?» demekle ilzam kolay olsun niyet-i halisesine binaen büyük putu terketti. Bayram yerinden avdetlerinde İbrahim (A.S.) m tasavvuru üzerine mubahese ceryan etmiştir.

Enbiya 21:58

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavmi aklî delillere kanaat etmeyince fiilen onları ilzama başladığını hikâye tankıyla -beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; büyük put îtikadlarmca en büyük mabutları olduğu cihetle cevap vereceğini zannederlerdi. Yahud zamiri İbrahim (A.S.) a racıdir. Çünkü; Hz. İbrahim putlara adavetle şöhret almıştı. Binaenaleyh putlar kırılınca kendine rücu' edeceklerini ) me'mul ederdi. Fahri Râzi'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. İbrahim'in kavmi delâil-i kafiyeye kanaat etmeyince fiilen onları ilzam etmek ister ve gizlice onlar puthaneyi boş bıraktıkları zamanda bir hile ile putları kıracağını şiddetle kasdeder ve bayram günü onlar bayram yerine gidip puthane tenha kalınca girer ve maksadını icra eder. İşbu vakıa şöyle ceryan etmiştir; Bayram günü Hz. İbrahim'in pederi «bizim bayram yerine gitsen beğenirsin beraber gidelim» demişse de Hz. İbrahim (A.S.) puthaneyi alt üst etmek için fırsata muntazır olup bayram gününden daha ziyâde bir fırsat olmadığından bu fırsatı fevt etmemek üzere pederine hasta olduğunu beyan ederek gitmedi. Ahâli âdetleri veçhile puthane ve kasabayı terkederek bayram yerine gittiler. Fakat âdetleri herkes bayram yerine gitmeden evvel putların önlerine nefis yemekler korlar ve bayram yerinden doğru puthaneye gelir, putlara secde eder ve.ke-mâl-i ta'zimle o yemekleri yerlerdi, İşte onlar bayram yerine gidince Hz. İbrahim elinde balta ile puthaneye girer büyük puttan maadasını kırar ve puthaneyi demirci dükkânına döndürür, baltayı da. büyük putun boynuna takarak bırakıp gider. Putlar kendi nefislerini muhafazaya muktedir olamayınca ibâdet edenlere bir menfaat temin etmekten âciz olduklarını ahaliye bildirmekle ikaz etmek ister. Hepsinden ziyade ta'zim ettikleri büyük putu kırmamaktan maksadı; Ahâliyi ilzam etmekti. Çünkü «bunları kim kırdı?» dedikleri zaman «balta kimin boynunda ise o kırmıştır.» deyince onlar, «Büyük put bunları kıramaz» dedikleri zaman: «Bunları kırmaktan âciz olan bir şeye ne için ibâdet edersiniz?» demekle ilzam kolay olsun niyet-i halisesine binaen büyük putu terketti. Bayram yerinden avdetlerinde İbrahim (A.S.) m tasavvuru üzerine mubahese ceryan etmiştir.

Enbiya 21:59

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m putları kırdığını beyandan ve putperestlerin bayram yerinden geldikten sonra çerayan eden vukuatı ve her taraftan söylenen sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani müşrikler bayram yerinden gelip âdetleri veçhile ibâdetlerini ve tazimlerini'yerine,getirerek yemeklerini yiyip zevk u sefadan sonra avdet edip puthaneye gelerek putları perişan görünce kemâl-i hayret ve taaccüple «bu fiil-i garibi ve emr-i fecii kim yaptı ve buna kim cür'et etti? Her kim cür'et ettiyse zaleme gü-ruhundandır» dediler ve onlarca dehşetengiz ve pek büyük vukuat karşısında kaldılar, aralarında feryad ü figan ederek failini aramaya başlayınca evvelden duygusu olanlardan bazıları İbrahim (A.S.) m evvelden beri putlara adavet edip putları zemmettiğini söylediler. O zamanda dünyanın büyük hükümdarlarından Nemrut'la er-kân-ı hükümeti ve eşraf-ı memleket içtima edip bu hususa dair müşavere ettiler. İbrahim (A.S.) ı getirmek ve istintak etmek üzere karar verdiler.

Enbiya 21:60

Vacip Tealâ verdikleri kararın hulâsasını hikâye etmek üzere buyuruyor Ve bunun üzerine İbrahim (A.S.) ı getirdiler.

Enbiya 21:61

Vacip Tealâ verdikleri kararın hulâsasını hikâye etmek üzere buyuruyor Ve bunun üzerine İbrahim (A.S.) ı getirdiler.

Enbiya 21:62

Yâni; putları kırılmış görünce failini taharri edip Hz. ibrahim olduğu zann üzerine İbrahim (A.S.) ı getirmeğe karar verdiler ve dediler ki «getirin İbrahim'i herkesin gözleri önünde. Me'mul ki nâsm gözleri görür, İbrahim'i bilirler ve bu fiili işlediğine şahadet ederler. Binaenaleyh; herkesin görebileceği bir derecede mele-i nâs da gelsin ki görsünler ve intikam almak icabederse herkes mabudunun intikamını almak üzere hazır bulunsunlar» dediler. Hz. İbrahim olduğu tahakkuk ederse her şahıs kendi mabudunun intikamını almakta nasibini istifa etsin ki, böyle bir fiile cesaret eden kimseden intikam almak hususunda hiç kimseyi nasibinden mahrum etmemeye karar verdiler ve bu rey üzerine ittifak ettiler. Binaenaleyh; erkân-ı hükümet, eşraf, ayan-ı memleket, avam ve havas hazır olarak verilen karar üzerine Hz. İbrahim'i getirdiler ve dediler ki «bizim mabutlarımıza bu hakareti sen -mi "işledin? Ey İbrahim! Zira mabutlarımıza adavet «den sensin» demekle istintak ettiler. lâfzında şahadet; hazır olmak manâsına olduğunda manâ-yı nazım: … demektir. Eğer şahadet etmek manâsına olursa manâ-yı nazım : … demektir. Çünkü; İbrahim (A.S.) m kırdığı zannolunmakta ise de yakînen kırdığını söyleyen olmadığından şahadete ihtiyaç olduğu cihetle «meleri nas da gelsin, görsünler belki bilen ve şahadet eden olur, biz de hükmümüzü o şahadet üzerine bina ederiz» demek istediler. Yahud nasın hazır olmaları yla murad; Hz. İbrahim'e verilecek ceza ve tertib olunacak ukubette herkes bulunsun ve görsün, böyle bir fiile cesaret edenlerin cezası ağır olduğunu bilsin ve âleme ibret olsun. Binaenaleyh; bir daha böyle bir cinayete cesaret eden bulunmasın demek istediler.

Enbiya 21:63

Vacip Tealâ kâfirlerin suallerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. demekle mezheplerinin, bâtıl olduğunu itiraf ettiler ve bu sözü birbirlerine söylemekten çekinmediler. Çünkü; kendi akıllarına rücu' edip her türlü hissiyat-ı fasideden tecerrüd ederek düşününce kendi elleriyle yaptıkları bir takım âciz cemadat parçasına ibadetin doğru olmadığını 'bildiler ve ikrara mecbur oldular.

Enbiya 21:64

Vacip Tealâ kâfirlerin suallerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. demekle mezheplerinin, bâtıl olduğunu itiraf ettiler ve bu sözü birbirlerine söylemekten çekinmediler. Çünkü; kendi akıllarına rücu' edip her türlü hissiyat-ı fasideden tecerrüd ederek düşününce kendi elleriyle yaptıkları bir takım âciz cemadat parçasına ibadetin doğru olmadığını 'bildiler ve ikrara mecbur oldular.

Enbiya 21:65

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim'in bu sözü, yani -«putların büyüğü küçüklerini kırdı» demesi yalan değildir. Zira; İbrahim (A.S.) büyüklerinin kırmasını söz söylemelerine talik etmiştir. Yani «Eğer söz söylemeye iktidarları varsa büyükleri işlemiştir» demek «söz söyleme iktidarları olmadığı cihetle büyüklerinin işlemediğini» beyanla kendi işlediğini zımnen ikrar etmiştir. Yahud Hz. İbrahim'in büyük puta çok tazim. ettiklerinden gazabı ziyade olduğu cihetle diğerlerini kırmasına sebeb olduğundan «büyük put kırdı» demek sebebine isnad kabilindendir. Çünkü; Bir fiil failine isnad olunduğu gibi sebebine isnad olunmak dahi adettir. Şu halde «büyük put kırmıştır» demek «onların kırılmasına büyük put 'sebeb oldu» demektir. Bu söz kâfirleri ilzam için tariz olduğundan yalan değildir. Yahud Zalimin zulmünden kurtulmak maslahatına binaen Cenab-ı Hâk o sözü söylemeğe izin vermiştir. Nekes; Bir şeyin dönmesidir. Bunlar evvelce akülariyle muhakeme edip mezheplerinin butlanını ikrar ettikten sonra hakka karşı mücadeleye davetleri bir şeyin altını üstüne çevirmek ve önü arkasına dönmek gibi olduğundan ( \jSj ) denilmiştir. Çünkü; inkârlarından eski itikadlarma ric'at etmişlerdir.

Enbiya 21:66

Vacip Tealâ, İbrahim (A.S.) m putlarının âciz olduğunu kâfirlere ikrar ettirdikten sonra onları tevbih ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İbrahim (A.S.) kâfirlere tevbih ve tekdir suretiyle dedi ki, «Ey kâfirler! Siz ma'butlarınızın âciz olduğunu, söz söylemeye ve kendilerini muhafazaya iktidarları olmadığını idrak etmez misiniz ki, Allah'ın dûnunda size menfaat ve mazarata muktedir olmayan bir takım cemadata ibâdet edersiniz, ibâdet ettiğiniz şeylerin aczini itiraf ettiniz. İbadetinize karşı menfaat ve ibâdeti terkinize karşı mazarrat vermeye kaadir olmadıklarını bildiğiniz halde nasıl ibadet ediyorsunuz?» demekle tekdir ettikten sonra sözüne şunu da ilâve etti ve dedi ki, «size ve Allah'ın başkası olarak ibâdet ettiğiniz bilcümle ma'butlarmıza helak vardır. Zira; lıer şeye kaadir olan Allah'a ibadeti terkle âcizlere ibâdetiniz sizin helakinizi muciptir. Bu gibi cinayetleri irtikâp eder de işlediğiniz şeylerin çirkinliğini düşünmez misiniz?» Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile lâfzı; İnsanın sevmediği bir şeyi gördüğünde sevmediğini izhar ve ilân için dudaklarından çıkarılan sedadır ki üfff denir. İşte İbrahim (A.S.) müşriklerin ilzam olunup kendilerinin zâlim olduklarını ikrardan sonra tekrar mücadele ve münakaşaya başlayıp şirk üzere İsrar ettiklerini görünce hallerini takbih makamında onları insafa davet için demiştir. Yani «Size ve ma'-budunuma üf ve teessüf» demektir. helak için dua manâsını dahî mutazarnmmdır. Yani, «bu hâl üzere devam ederseniz helak size ve ma'butlarımza mahsustur. Şu halde vaz geçin bundan» demektir. Müşriklerin batıl mezheplerinin şenaatini izhar ve çirkin olduğunu beyanda mübalâğa ve şiddet için iki kere zikrolunmuştur. Şu sözlerinde bir takım rumuzat ve işaratm muhtevi olduğu manâlardan gayri Hz. İbrahim müşrikleri dört cihetle tevbih etmiştir : Birincisi; Allah'ın gayri menfaat ve mazarrata muktedir olmayan şeylere İbadetlerini takbih etmiş ve bu hallerini tahkir için istifhamla «siz Allah'ın gayrıya mı ibadet edersiniz?» demiştir. İkincisi; Mazbutlarının menfaat ve mazarrata muktedir olmadığını beyanla tek'dir etmiştir. Üçüncüsü; Onlara ve ma'butlanna (üfff) demekle takbih etmiştir. Dördüncü; Akıllarını hüsn-ü istimal etmediklerini inkârla tekdir etmiştir.

Enbiya 21:67

Vacip Tealâ, İbrahim (A.S.) m putlarının âciz olduğunu kâfirlere ikrar ettirdikten sonra onları tevbih ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İbrahim (A.S.) kâfirlere tevbih ve tekdir suretiyle dedi ki, «Ey kâfirler! Siz ma'butlarınızın âciz olduğunu, söz söylemeye ve kendilerini muhafazaya iktidarları olmadığını idrak etmez misiniz ki, Allah'ın dûnunda size menfaat ve mazarata muktedir olmayan bir takım cemadata ibâdet edersiniz, ibâdet ettiğiniz şeylerin aczini itiraf ettiniz. İbadetinize karşı menfaat ve ibâdeti terkinize karşı mazarrat vermeye kaadir olmadıklarını bildiğiniz halde nasıl ibadet ediyorsunuz?» demekle tekdir ettikten sonra sözüne şunu da ilâve etti ve dedi ki, «size ve Allah'ın başkası olarak ibâdet ettiğiniz bilcümle ma'butlarmıza helak vardır. Zira; lıer şeye kaadir olan Allah'a ibadeti terkle âcizlere ibâdetiniz sizin helakinizi muciptir. Bu gibi cinayetleri irtikâp eder de işlediğiniz şeylerin çirkinliğini düşünmez misiniz?» Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile lâfzı; İnsanın sevmediği bir şeyi gördüğünde sevmediğini izhar ve ilân için dudaklarından çıkarılan sedadır ki üfff denir. İşte İbrahim (A.S.) müşriklerin ilzam olunup kendilerinin zâlim olduklarını ikrardan sonra tekrar mücadele ve münakaşaya başlayıp şirk üzere İsrar ettiklerini görünce hallerini takbih makamında onları insafa davet için demiştir. Yani «Size ve ma'-budunuma üf ve teessüf» demektir. helak için dua manâsını dahî mutazarnmmdır. Yani, «bu hâl üzere devam ederseniz helak size ve ma'butlarımza mahsustur. Şu halde vaz geçin bundan» demektir. Müşriklerin batıl mezheplerinin şenaatini izhar ve çirkin olduğunu beyanda mübalâğa ve şiddet için iki kere zikrolunmuştur. Şu sözlerinde bir takım rumuzat ve işaratm muhtevi olduğu manâlardan gayri Hz. İbrahim müşrikleri dört cihetle tevbih etmiştir : Birincisi; Allah'ın gayri menfaat ve mazarrata muktedir olmayan şeylere İbadetlerini takbih etmiş ve bu hallerini tahkir için istifhamla «siz Allah'ın gayrıya mı ibadet edersiniz?» demiştir. İkincisi; Mazbutlarının menfaat ve mazarrata muktedir olmadığını beyanla tek'dir etmiştir. Üçüncüsü; Onlara ve ma'butlanna (üfff) demekle takbih etmiştir. Dördüncü; Akıllarını hüsn-ü istimal etmediklerini inkârla tekdir etmiştir.

Enbiya 21:68

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) dan putlarını ve kendilerini tak bih ettiğini işitince gayret-i cahiliyeleri galeyan ederek Hz. İbre hım hakkında tertib ettikleri cezayı beyan etmek üzere tea buyuruyor. Zira; emekleri boşa gitti ve intikamlarıyla ihlâk etmek istedikleri zat-ı şerif selâmete çıktı, tasavvurlarından ve emeklerinden bir fayda hasıl olmadı. Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheblerinin batıl ve putlara ibadetin hamakat eseri büyük bir cinayet olduğunu beyan edip nemrut ve erkân-ı hükümet delâille mukabeleden aciz olunca İbrahim (A.S.) ı ihlâk edip vücûdunu imha etmeyi düşündüler. Bir çok müzâkereden sonra azabın şiddetli cihetini iltizâm ederek yakılmasına karar verdiler ve «yakın İbrahim'i, eğer mabutlarınıza yardım etmek isterseniz yardım edin mabutlarınıza ve onlara ihanet ve hakaret eden İbrahim'den intikamlarını alın» dediler ve ateşi yaktılar, İbrahim (A.S.) ı ateşe attılar. Biz, ateşe «Ey ateş! Tabiatında olan yakmayı terket ve İbrahim üzerine soğuk ve selâmet ol» demekle emrettik. Yakmamasını ve zarar etmemesini emrimiz üzerine ateşin yakmadığını görünce Hz. İbrahim'den intikam almak için hile yapmak istediler. Binaenaleyh; onların hile düşünmeleri üzerine biz onları pek ziyade zarar edenlerden kıldık. Çünkü; bütün çalışmaları semeresiz kaldı, emekleri boşa gitti ve kendi mazaratlarma neticelendi. Zira; ateşin Hz. İbrahim'i yakmaması onun hak olduğuna ve putların batıl üzerinde bulunduklarına delâlet ettiğinden İbrahim (A.S.) in derecesi yükseldi. Nemrut ve aVanınm halk nazarında haysiyetleri zail oldu. Binaenaleyh; dünyada âleme karşı rezil ve rüsva oldukları gibi âhirette de azabm şiddetlisine müstahak oldular. Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran vak'a şöyle ceryan etmiştir: Âyette beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) m indallah makbul olan fiilini onlar cinayet addederek azabın şiddetlisi olan ateşle yakmaya karar verdiler, İbrahim (A.S.) ı hapsettiler Irak'ta (Kevsa) isminde bir karye civarında etrafı cesim duvarlarla muhat ağıl şeklinde bir yer yaptılar ve hayvanlarla odun çekmeye başladılar. Kemal-i arzulârıyle bütün ahali odun çeker, hatta hasta olanlar şifa bulursa bir miktar odun alacağını nezreder, vefat edenler odun alınmasını artırır odun alırdı. Bu hâl muvakkat bir müddet devam etti ve yaptıkları .yer ziyadesiyle odunla doldu. Yedi gün ateş yaktılar sekizinci günü Hz. İbrahim'i mancınık vasıtasiyle ateşin ortasına attılar. İbrahim (A.S.) virdine devam eder. Cenab-ı Hakkın hitabı varit olmakla ateşin içi İbrahim (A.S.) için yeşillikle dolu bir bahçe olduğu ve Nemrud'un yüksek bir yerden bunu seyrettiği mervidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) üzerine ateşin nasıl soğuk olduğunda üç ihtimâl vardır : Birinci İhtimâl; Ateşin hararetini ve yakma halini Cenab-ı Hakkın izâle edip yalnız ziyası kalmak suretiyle hasıl olmuştur. Âyetin lâfzına muvafık olan da budur. Zira; Cenab-ı Hak ateşe soğuk olmasıyla emretmiştir. Şu halde Hz. İbrahim'in ateşten selâmetle çıkması Cenab-ı Hakkın ateşin .tesirini izâle etmesiyle olmuştur, bu ise baîd değildir. Zira;'ateşte yakma hassasını halk eden Halik yakmamak "hassasım dahi halketmeye kaadirdir, Bu hâl İbrahim (A.S.) m mucizesidir, fevkattabia, harikul'âdedir Binaenaleyh; Kudretullaha nisbetle istib'ad olunur bir şey değildir İkinci ihtimâl; Vacip Tealâ'nın Hz. İbrahim'in cisminde ateşin yakmasına mani olacak bir keyfiyet halk etmesiyh hasıl olmuştur. Binaenaleyh; semender denilen hayvanın ateş için de bulunup zarar görmediği gibi İbrahim (A.S.) da ateş içinde bu lundu velâkin ateşten zarar görmedi. Üçüncü ihtimâl; Vacip Tealâ'nın Hz. İbrahim'i* ateş arasında bir hail halketmesiyle hasıl olmuştur., Velhasıl Nerr rud'un İbrahim (A.S.) ı ateşe attığı ve ateşin İbrahim (A.S.) zarar etmediği kafidir. Çünkü; sarahat-ı Kur'an'la beyan! olunmuştur. Amma ateşin zarar etmemesinin keyfiyeti neden ibarettir? Bu ciheti zannidir. Esasen keyfiyetine taallûk eder bir hüküm de yoktur. Ateş sırf soğuk olsa İbrahim (A.S.) yaşayamıyacağpdan Cenab-ı Hak ateşe soğuk olmasiyle emrettikten sonra selâmetle dahi emretmiştir ki mutedil bir hâl üzere kemâl-i rahat ve ] selâmetle İbrahim (A.S.) m eğleştiği muhakkaktır. O madamda Hz. İbrahim'in yedi gün ikamet ettiği ve «dünyada en ziyâde telezzüz ettiğim o yedi gündür» buyurduğu mervidir. O günde dünya yüzünde bilûmum ateşlerin sönüp intifa olunmadığı dahi mervidir. İşte Hakkın batıl üzerine daima galebe ettiğini, Hakka delâlet ve irşat için çalışanları Cenab-ı Hakkın himaye eylediğini, batıl, olan şeylerin Hakka karşı muzmahil olduğunu, batılı irtikâp edenlerin âleme karşı rezil ve rüsva olduklarını, harikuladeleri embiya yedinde halketmekle düşmanlarına galebe ettirdiğini, mu-rad edince sıcak ateşi soğuğa tebdille selâmet kılmağa kadir olduğunu ve fesat üzere bina olunan şeyin neticesi fasid olduğunu beyan, kullarını irşad ve tarik-ı savaba ve itikad-ı hakka sevketmek için Cenab-ı Hak bu gibi tarihe ait olan garib vak'aları. Kur'an'da beyan etmiştir, ki ümmet-i Muhanımediye her birinden ibret alıp basiret üzere bulunsun ve fevaidinden hisseyab olsun.

Enbiya 21:69

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) dan putlarını ve kendilerini tak bih ettiğini işitince gayret-i cahiliyeleri galeyan ederek Hz. İbre hım hakkında tertib ettikleri cezayı beyan etmek üzere tea buyuruyor. Zira; emekleri boşa gitti ve intikamlarıyla ihlâk etmek istedikleri zat-ı şerif selâmete çıktı, tasavvurlarından ve emeklerinden bir fayda hasıl olmadı. Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheblerinin batıl ve putlara ibadetin hamakat eseri büyük bir cinayet olduğunu beyan edip nemrut ve erkân-ı hükümet delâille mukabeleden aciz olunca İbrahim (A.S.) ı ihlâk edip vücûdunu imha etmeyi düşündüler. Bir çok müzâkereden sonra azabın şiddetli cihetini iltizâm ederek yakılmasına karar verdiler ve «yakın İbrahim'i, eğer mabutlarınıza yardım etmek isterseniz yardım edin mabutlarınıza ve onlara ihanet ve hakaret eden İbrahim'den intikamlarını alın» dediler ve ateşi yaktılar, İbrahim (A.S.) ı ateşe attılar. Biz, ateşe «Ey ateş! Tabiatında olan yakmayı terket ve İbrahim üzerine soğuk ve selâmet ol» demekle emrettik. Yakmamasını ve zarar etmemesini emrimiz üzerine ateşin yakmadığını görünce Hz. İbrahim'den intikam almak için hile yapmak istediler. Binaenaleyh; onların hile düşünmeleri üzerine biz onları pek ziyade zarar edenlerden kıldık. Çünkü; bütün çalışmaları semeresiz kaldı, emekleri boşa gitti ve kendi mazaratlarma neticelendi. Zira; ateşin Hz. İbrahim'i yakmaması onun hak olduğuna ve putların batıl üzerinde bulunduklarına delâlet ettiğinden İbrahim (A.S.) in derecesi yükseldi. Nemrut ve aVanınm halk nazarında haysiyetleri zail oldu. Binaenaleyh; dünyada âleme karşı rezil ve rüsva oldukları gibi âhirette de azabm şiddetlisine müstahak oldular. Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran vak'a şöyle ceryan etmiştir: Âyette beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) m indallah makbul olan fiilini onlar cinayet addederek azabın şiddetlisi olan ateşle yakmaya karar verdiler, İbrahim (A.S.) ı hapsettiler Irak'ta (Kevsa) isminde bir karye civarında etrafı cesim duvarlarla muhat ağıl şeklinde bir yer yaptılar ve hayvanlarla odun çekmeye başladılar. Kemal-i arzulârıyle bütün ahali odun çeker, hatta hasta olanlar şifa bulursa bir miktar odun alacağını nezreder, vefat edenler odun alınmasını artırır odun alırdı. Bu hâl muvakkat bir müddet devam etti ve yaptıkları .yer ziyadesiyle odunla doldu. Yedi gün ateş yaktılar sekizinci günü Hz. İbrahim'i mancınık vasıtasiyle ateşin ortasına attılar. İbrahim (A.S.) virdine devam eder. Cenab-ı Hakkın hitabı varit olmakla ateşin içi İbrahim (A.S.) için yeşillikle dolu bir bahçe olduğu ve Nemrud'un yüksek bir yerden bunu seyrettiği mervidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) üzerine ateşin nasıl soğuk olduğunda üç ihtimâl vardır : Birinci İhtimâl; Ateşin hararetini ve yakma halini Cenab-ı Hakkın izâle edip yalnız ziyası kalmak suretiyle hasıl olmuştur. Âyetin lâfzına muvafık olan da budur. Zira; Cenab-ı Hak ateşe soğuk olmasıyla emretmiştir. Şu halde Hz. İbrahim'in ateşten selâmetle çıkması Cenab-ı Hakkın ateşin .tesirini izâle etmesiyle olmuştur, bu ise baîd değildir. Zira;'ateşte yakma hassasını halk eden Halik yakmamak "hassasım dahi halketmeye kaadirdir, Bu hâl İbrahim (A.S.) m mucizesidir, fevkattabia, harikul'âdedir Binaenaleyh; Kudretullaha nisbetle istib'ad olunur bir şey değildir İkinci ihtimâl; Vacip Tealâ'nın Hz. İbrahim'in cisminde ateşin yakmasına mani olacak bir keyfiyet halk etmesiyh hasıl olmuştur. Binaenaleyh; semender denilen hayvanın ateş için de bulunup zarar görmediği gibi İbrahim (A.S.) da ateş içinde bu lundu velâkin ateşten zarar görmedi. Üçüncü ihtimâl; Vacip Tealâ'nın Hz. İbrahim'i* ateş arasında bir hail halketmesiyle hasıl olmuştur., Velhasıl Nerr rud'un İbrahim (A.S.) ı ateşe attığı ve ateşin İbrahim (A.S.) zarar etmediği kafidir. Çünkü; sarahat-ı Kur'an'la beyan! olunmuştur. Amma ateşin zarar etmemesinin keyfiyeti neden ibarettir? Bu ciheti zannidir. Esasen keyfiyetine taallûk eder bir hüküm de yoktur. Ateş sırf soğuk olsa İbrahim (A.S.) yaşayamıyacağpdan Cenab-ı Hak ateşe soğuk olmasiyle emrettikten sonra selâmetle dahi emretmiştir ki mutedil bir hâl üzere kemâl-i rahat ve ] selâmetle İbrahim (A.S.) m eğleştiği muhakkaktır. O madamda Hz. İbrahim'in yedi gün ikamet ettiği ve «dünyada en ziyâde telezzüz ettiğim o yedi gündür» buyurduğu mervidir. O günde dünya yüzünde bilûmum ateşlerin sönüp intifa olunmadığı dahi mervidir. İşte Hakkın batıl üzerine daima galebe ettiğini, Hakka delâlet ve irşat için çalışanları Cenab-ı Hakkın himaye eylediğini, batıl, olan şeylerin Hakka karşı muzmahil olduğunu, batılı irtikâp edenlerin âleme karşı rezil ve rüsva olduklarını, harikuladeleri embiya yedinde halketmekle düşmanlarına galebe ettirdiğini, mu-rad edince sıcak ateşi soğuğa tebdille selâmet kılmağa kadir olduğunu ve fesat üzere bina olunan şeyin neticesi fasid olduğunu beyan, kullarını irşad ve tarik-ı savaba ve itikad-ı hakka sevketmek için Cenab-ı Hak bu gibi tarihe ait olan garib vak'aları. Kur'an'da beyan etmiştir, ki ümmet-i Muhanımediye her birinden ibret alıp basiret üzere bulunsun ve fevaidinden hisseyab olsun.

Enbiya 21:70

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) dan putlarını ve kendilerini tak bih ettiğini işitince gayret-i cahiliyeleri galeyan ederek Hz. İbre hım hakkında tertib ettikleri cezayı beyan etmek üzere tea buyuruyor. Zira; emekleri boşa gitti ve intikamlarıyla ihlâk etmek istedikleri zat-ı şerif selâmete çıktı, tasavvurlarından ve emeklerinden bir fayda hasıl olmadı. Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheblerinin batıl ve putlara ibadetin hamakat eseri büyük bir cinayet olduğunu beyan edip nemrut ve erkân-ı hükümet delâille mukabeleden aciz olunca İbrahim (A.S.) ı ihlâk edip vücûdunu imha etmeyi düşündüler. Bir çok müzâkereden sonra azabın şiddetli cihetini iltizâm ederek yakılmasına karar verdiler ve «yakın İbrahim'i, eğer mabutlarınıza yardım etmek isterseniz yardım edin mabutlarınıza ve onlara ihanet ve hakaret eden İbrahim'den intikamlarını alın» dediler ve ateşi yaktılar, İbrahim (A.S.) ı ateşe attılar. Biz, ateşe «Ey ateş! Tabiatında olan yakmayı terket ve İbrahim üzerine soğuk ve selâmet ol» demekle emrettik. Yakmamasını ve zarar etmemesini emrimiz üzerine ateşin yakmadığını görünce Hz. İbrahim'den intikam almak için hile yapmak istediler. Binaenaleyh; onların hile düşünmeleri üzerine biz onları pek ziyade zarar edenlerden kıldık. Çünkü; bütün çalışmaları semeresiz kaldı, emekleri boşa gitti ve kendi mazaratlarma neticelendi. Zira; ateşin Hz. İbrahim'i yakmaması onun hak olduğuna ve putların batıl üzerinde bulunduklarına delâlet ettiğinden İbrahim (A.S.) in derecesi yükseldi. Nemrut ve aVanınm halk nazarında haysiyetleri zail oldu. Binaenaleyh; dünyada âleme karşı rezil ve rüsva oldukları gibi âhirette de azabm şiddetlisine müstahak oldular. Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran vak'a şöyle ceryan etmiştir: Âyette beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) m indallah makbul olan fiilini onlar cinayet addederek azabın şiddetlisi olan ateşle yakmaya karar verdiler, İbrahim (A.S.) ı hapsettiler Irak'ta (Kevsa) isminde bir karye civarında etrafı cesim duvarlarla muhat ağıl şeklinde bir yer yaptılar ve hayvanlarla odun çekmeye başladılar. Kemal-i arzulârıyle bütün ahali odun çeker, hatta hasta olanlar şifa bulursa bir miktar odun alacağını nezreder, vefat edenler odun alınmasını artırır odun alırdı. Bu hâl muvakkat bir müddet devam etti ve yaptıkları .yer ziyadesiyle odunla doldu. Yedi gün ateş yaktılar sekizinci günü Hz. İbrahim'i mancınık vasıtasiyle ateşin ortasına attılar. İbrahim (A.S.) virdine devam eder. Cenab-ı Hakkın hitabı varit olmakla ateşin içi İbrahim (A.S.) için yeşillikle dolu bir bahçe olduğu ve Nemrud'un yüksek bir yerden bunu seyrettiği mervidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) üzerine ateşin nasıl soğuk olduğunda üç ihtimâl vardır : Birinci İhtimâl; Ateşin hararetini ve yakma halini Cenab-ı Hakkın izâle edip yalnız ziyası kalmak suretiyle hasıl olmuştur. Âyetin lâfzına muvafık olan da budur. Zira; Cenab-ı Hak ateşe soğuk olmasıyla emretmiştir. Şu halde Hz. İbrahim'in ateşten selâmetle çıkması Cenab-ı Hakkın ateşin .tesirini izâle etmesiyle olmuştur, bu ise baîd değildir. Zira;'ateşte yakma hassasını halk eden Halik yakmamak "hassasım dahi halketmeye kaadirdir, Bu hâl İbrahim (A.S.) m mucizesidir, fevkattabia, harikul'âdedir Binaenaleyh; Kudretullaha nisbetle istib'ad olunur bir şey değildir İkinci ihtimâl; Vacip Tealâ'nın Hz. İbrahim'in cisminde ateşin yakmasına mani olacak bir keyfiyet halk etmesiyh hasıl olmuştur. Binaenaleyh; semender denilen hayvanın ateş için de bulunup zarar görmediği gibi İbrahim (A.S.) da ateş içinde bu lundu velâkin ateşten zarar görmedi. Üçüncü ihtimâl; Vacip Tealâ'nın Hz. İbrahim'i* ateş arasında bir hail halketmesiyle hasıl olmuştur., Velhasıl Nerr rud'un İbrahim (A.S.) ı ateşe attığı ve ateşin İbrahim (A.S.) zarar etmediği kafidir. Çünkü; sarahat-ı Kur'an'la beyan! olunmuştur. Amma ateşin zarar etmemesinin keyfiyeti neden ibarettir? Bu ciheti zannidir. Esasen keyfiyetine taallûk eder bir hüküm de yoktur. Ateş sırf soğuk olsa İbrahim (A.S.) yaşayamıyacağpdan Cenab-ı Hak ateşe soğuk olmasiyle emrettikten sonra selâmetle dahi emretmiştir ki mutedil bir hâl üzere kemâl-i rahat ve ] selâmetle İbrahim (A.S.) m eğleştiği muhakkaktır. O madamda Hz. İbrahim'in yedi gün ikamet ettiği ve «dünyada en ziyâde telezzüz ettiğim o yedi gündür» buyurduğu mervidir. O günde dünya yüzünde bilûmum ateşlerin sönüp intifa olunmadığı dahi mervidir. İşte Hakkın batıl üzerine daima galebe ettiğini, Hakka delâlet ve irşat için çalışanları Cenab-ı Hakkın himaye eylediğini, batıl, olan şeylerin Hakka karşı muzmahil olduğunu, batılı irtikâp edenlerin âleme karşı rezil ve rüsva olduklarını, harikuladeleri embiya yedinde halketmekle düşmanlarına galebe ettirdiğini, mu-rad edince sıcak ateşi soğuğa tebdille selâmet kılmağa kadir olduğunu ve fesat üzere bina olunan şeyin neticesi fasid olduğunu beyan, kullarını irşad ve tarik-ı savaba ve itikad-ı hakka sevketmek için Cenab-ı Hak bu gibi tarihe ait olan garib vak'aları. Kur'an'da beyan etmiştir, ki ümmet-i Muhanımediye her birinden ibret alıp basiret üzere bulunsun ve fevaidinden hisseyab olsun.

Enbiya 21:71

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in ateşe konduğunu beyandan sonra ateşten halâs edip necat verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz Azimüşşan lûtfumuzla İbrahim (A.S.) a ve onun birader zadesi Lût (A.S.) a Nemrud'un ve kavminin şerlerinden necat verdik, onları inayetimizle bilcümle âlemlere mübarek kıldığımız bir arza gönderdik ve derecelerini âli kıldık. Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette mübarek olan arz ile murad; arz-ı Samdır. Çünkü; arz-ı Şam'da nehirler, meyveler vesair niam-ı İlâhiye bol olduğundan dünyaca hayr-ı kesir, bereket ve sair menfaatlar çok olduğu gibi arz-ı Şam ve etrafı, enbiya-yı izam ve evliya-yı kiramın makarrı ve vahy-i İlâhinin mahalli nüzulü ve kemâlât-i insaniyenin mebadisi olan şe-riatlerin ekseriyetle intişar ettiği yerler olduğu cihetle din hususunda dahi arz-ı Şam, arz-ı bereket ve hayırdır. Velhasıl dünyanın her yerinde mevcut nimetler ekseriyetle Şam arazisinde mevcuttur. Binaenaleyh; Şam ve Filistin arazisi dünya yüzünün en ziyâde feyizli ve bereketli yeri olup nazar-ı ilâhinin matufünaleyhi olduğu cihetle Vâcib Tealâ bu âyette arz-ı bereket olduğunu sarahetle beyan buyurmuştur. (Abdullah b, Amr b. el-As) (R.A.) Hazretlerinin rivayetine nazaran Resulüllah'm «bir hicretten sonra ikinci bir hicret elbette olur. O günde ehl-i arzın hayırlıları İbrahim (A.S.) in hicret ettiği yere hicrete mülâzemet ederler» buyurduğu Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır. İbrahim (A.S.) m vak'ası Babil hududu dahilinde olmuştur. Vakadan sbnra amcasının kerimesi Sare (R.A.) iman etmiş ve birader zadesi Hz. Lût üçü beraber dinlerinin selâmeti ve ihlâs üzere ibâdetlerini eda etmek maksadiyle Irak'tan Şam cihetine hicretle Hz. İbrahim (Harran) denilen yere gelerek bir müddet sonrs Mısır'a ve Mısır'dan arz-ı Filistin'de (Sebu') denilen yerde ve Hz Lût dahi (Sedum) demlen yerde ikâmet ettiler. Sebu' ile Sedurr arası bir konak mesafedir. İbrahim (A.S.) m hicretinden sonrs Vacip Tealâ Babil ahalisinin ekserisini sivri sinekle helak edip bu kısmının da rahatları münselip olmakla etraf-ı âleme dağıldıklar mervidir. Çünkü; İbrahim (A.S.) m davetine icabet etmemekle be raber çeşitli ezayı reva görüp akibet hicrete mecbur ettiklerine ce za olarak Allahü Tealâ onların bir kısmını mahlûkat içinde en aci addolunan sivri sinekle ihlâk ve diğer bir kısmının rahatlarını sel bile terk-i diyar etmeğe mecbur kılmakla mücazat etmiş ve dünyada Halilinin intikamım almıştır.

Enbiya 21:72

Vacip Tealâ Nemrud'un şerrinden kurtardıktan fonra İbrahim (A.S.) a verdiği nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz İbrahim (A.S.) in duasını müstecab kılarak oğlu İshak (A.S.) ona hibe etti ki gurbetin mihnetini izâle eylesin, bizim tarafımızdan fazl ü ihsan olarak Yakub (A.S.) ı dahi verdik, onların her birini nübüvvete ve risalete salih kıldık, binaenaleyh; bizim tarafımızdan kullarımızı irşad için ahkâm-ı şeriatı nâsa tebliğe me'mur resul oldular. Onların esrar-ı tevhide kabiliyet ve istidatları icabı nâsa muktedabih imamlar kıldık ki onlar bizim emrimizle nâsı doğru yola sevk ve dini hakka davet eder, tarik-ı müstakimi gösterirler. Zira; nâsın onlara iktidaları bizim emrimize müstenid olduğundan onlara iktida; bizim emrimize iktidadır. Onları muktedabih kıldıktan sonra biz onlara çeşitli hayırları işlemelerini ve umum ibadetlerini şer'a tevfik ederek yerine getirmelerini, bilhassa cemi-i azanın Canib-i Hakka teveccühünden ibaret, erkân-ı cevarihin birlikte ibâdetini mutazammm olan namazı ikâmeyi, masiva.dan kat-ı alâkayı mutazammm olan zekâtı vermelerini vahyettik ki vücutlarının şükrünü namazla, mallarının şükrünü zekâtla eda etsinler. Halbuki gerek İbrahim .ve gerek mahdumları bize ibâdet ederler. Binaenaleyh; bizim gayrimizi ibâdete müstahak görmezler, bütün zahir ve batınları ile bizim rızamızı arar ve ihlâs üzere amel eder oldular. Nafile; Atiyye-i mahsusadır. Zira; İbrahim (A.S.) bir oğlan için Rabbisine dua etmişti, Cenab-ı Hak duasını kabul etmekle İshâk (A.S.) ı vermişti. Duâ etmeden Yakub (A.S.) ı verdiğinden nafile denmiştir ki «İstediğinden ziyâde» demektir. Yahud nafile; Oğlunun oğlu yani torun demektir. Vacip Tealâ bu âyette İbrahim (A.S.) a verdiği nimetin beşini zikretmiştir: Birincisi; Evlâttır. Çünkü evlât nesli ibkâ ve insana muin ve nasır olduğu cihetle dünya nimetlerinin en büyüğüdür. ikincisi; Kendinin ve evlâdının sülâhadan olmalarıdır. Zira; insanın kendisiyle beraber evlâdının sülâhadan olmaları alâ-met-i saadet olduğu cihetle onun hakkında evlâdının selâhı .elbette büyük bir inayet-i İlâhiye eseridir. Üçüncüsü; Nasa muktedabih olmalarıdır. Zira; insanların kendileri tekemmül edip gayrılarm nevakısını ikmâlle doğru yola irşat etmek insan için mümkün olan mertebelerin en büyüğüdür. Dördüncüsü; İbâdat içinden fi'l-i hayrat, ıkâme-i sa-lavat ve i'ta-yı zekât gibi en büyüklerinin kendilerine vahyolun-masıdır. Çünkü; büyük ibâdetlerin ecri elbette büyük olur. Beşi n.c isi; Mertebe-i ubudiyette berdevam olmalarıdır. Çünkü; İnsanın hâl-i hayatında ibâdete muvaffak olarak rıza-yı İlâhiyi araması ubudiyetin birinci vazifelerindendir. Selâtla zekât fi'l-i hayratta dahil oldukları halde şeref ve meziyetlerine işaret için fi'l-i hayratı zikirden sonra selâtla zekât ayrıca zikrolunmuşlardır. Çünkü; Namaz ibâdet-i bedeniyenin efdali olduğu gibi zekât da ibâdet-i maliyenin efdali olup halka merhamet için meşru kılınmıştır. Hulâsa; Dünyaca İbrahim (A.S.) m pek büyük nimetlere nail olduğu, o nimetler de bedene ve mala müteallik bulunduğu ve onların şükrünü eda ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Enbiya 21:73

Vacip Tealâ Nemrud'un şerrinden kurtardıktan fonra İbrahim (A.S.) a verdiği nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz İbrahim (A.S.) in duasını müstecab kılarak oğlu İshak (A.S.) ona hibe etti ki gurbetin mihnetini izâle eylesin, bizim tarafımızdan fazl ü ihsan olarak Yakub (A.S.) ı dahi verdik, onların her birini nübüvvete ve risalete salih kıldık, binaenaleyh; bizim tarafımızdan kullarımızı irşad için ahkâm-ı şeriatı nâsa tebliğe me'mur resul oldular. Onların esrar-ı tevhide kabiliyet ve istidatları icabı nâsa muktedabih imamlar kıldık ki onlar bizim emrimizle nâsı doğru yola sevk ve dini hakka davet eder, tarik-ı müstakimi gösterirler. Zira; nâsın onlara iktidaları bizim emrimize müstenid olduğundan onlara iktida; bizim emrimize iktidadır. Onları muktedabih kıldıktan sonra biz onlara çeşitli hayırları işlemelerini ve umum ibadetlerini şer'a tevfik ederek yerine getirmelerini, bilhassa cemi-i azanın Canib-i Hakka teveccühünden ibaret, erkân-ı cevarihin birlikte ibâdetini mutazammm olan namazı ikâmeyi, masiva.dan kat-ı alâkayı mutazammm olan zekâtı vermelerini vahyettik ki vücutlarının şükrünü namazla, mallarının şükrünü zekâtla eda etsinler. Halbuki gerek İbrahim .ve gerek mahdumları bize ibâdet ederler. Binaenaleyh; bizim gayrimizi ibâdete müstahak görmezler, bütün zahir ve batınları ile bizim rızamızı arar ve ihlâs üzere amel eder oldular. Nafile; Atiyye-i mahsusadır. Zira; İbrahim (A.S.) bir oğlan için Rabbisine dua etmişti, Cenab-ı Hak duasını kabul etmekle İshâk (A.S.) ı vermişti. Duâ etmeden Yakub (A.S.) ı verdiğinden nafile denmiştir ki «İstediğinden ziyâde» demektir. Yahud nafile; Oğlunun oğlu yani torun demektir. Vacip Tealâ bu âyette İbrahim (A.S.) a verdiği nimetin beşini zikretmiştir: Birincisi; Evlâttır. Çünkü evlât nesli ibkâ ve insana muin ve nasır olduğu cihetle dünya nimetlerinin en büyüğüdür. ikincisi; Kendinin ve evlâdının sülâhadan olmalarıdır. Zira; insanın kendisiyle beraber evlâdının sülâhadan olmaları alâ-met-i saadet olduğu cihetle onun hakkında evlâdının selâhı .elbette büyük bir inayet-i İlâhiye eseridir. Üçüncüsü; Nasa muktedabih olmalarıdır. Zira; insanların kendileri tekemmül edip gayrılarm nevakısını ikmâlle doğru yola irşat etmek insan için mümkün olan mertebelerin en büyüğüdür. Dördüncüsü; İbâdat içinden fi'l-i hayrat, ıkâme-i sa-lavat ve i'ta-yı zekât gibi en büyüklerinin kendilerine vahyolun-masıdır. Çünkü; büyük ibâdetlerin ecri elbette büyük olur. Beşi n.c isi; Mertebe-i ubudiyette berdevam olmalarıdır. Çünkü; İnsanın hâl-i hayatında ibâdete muvaffak olarak rıza-yı İlâhiyi araması ubudiyetin birinci vazifelerindendir. Selâtla zekât fi'l-i hayratta dahil oldukları halde şeref ve meziyetlerine işaret için fi'l-i hayratı zikirden sonra selâtla zekât ayrıca zikrolunmuşlardır. Çünkü; Namaz ibâdet-i bedeniyenin efdali olduğu gibi zekât da ibâdet-i maliyenin efdali olup halka merhamet için meşru kılınmıştır. Hulâsa; Dünyaca İbrahim (A.S.) m pek büyük nimetlere nail olduğu, o nimetler de bedene ve mala müteallik bulunduğu ve onların şükrünü eda ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Enbiya 21:74

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerini beyandan sonra Lût (A.S.) a verdiği minnetlerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Onlar açıkta envai fuhşi-yatı irtikâptan utanmazlardı.

Enbiya 21:75

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerini beyandan sonra Lût (A.S.) a verdiği minnetlerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Onlar açıkta envai fuhşi-yatı irtikâptan utanmazlardı. Salâhın, insanı mehlekeden kurtarıp merhamet-i İlâhiyeyi celbe vesile olacağına bu âyette delâlet vardır. Binaenaleyh; ahalisi salâh üzere olan karyenin ma'mur ve abadan olup ahalisinin rahat ettiği ve fişk u fücurla meşgul olan karyelerin akibet harab olduğu âlemde her zaman görülen vukuat cümlesindendir. Hulâsa; Vacip Tealâ'nın Lût (A.S.) a hüküm ve ilim verdiği, habis olan fiilleri irtikâb eden karye ahalisinin şerrinden halâs ettiği, o karye ahalisinin taat-ı nahiyeden çıkmış kötü bir kavim oldukları ve Hz. Lût'un salâhı sebebiyle Cenab-ı Hakkın kendisini rahmet deryasına idhal ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:76

Vacip Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) m kıssalarına işi sonra Nuh (A.S.) m vak'asma işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekremerrusül! Biz İbrahim, İshâk ve Lût (A.S.) dan evvel Hz. Nuh'a necat verdik şol zamanda ki o- zamanda Nuh (A.S.) kavminin helaki için Rabbısına nida etti ve yalvardı. Binaenaleyh; biz onun duasını kabul ettik, kabulümüzün neticesi olarak biz Nuh'a ve onun ehline büyük kederi mucib ve insanları mühlik tufandan necat verdik. Onun bizden yardım istemesi üzerine bizim âyetlerimizi tekzib eden kavmin şerrinden halâs için ona yardım ettik. Zira; kavm-i Nuh âyetlerimizi tekzib edip şerre, münhemik kötü bir kavim olmuşlardı. Binaenaleyh; onların cemisini tufanla garkettik. Çünkü; onlar âyetlerimizi tekzible şerre inhimaki kendilerinde cem'etmişlerdi. Bu iki şeyi nefsinde cem'e-den kavmi ihlâk etmek âdât-ı İlâhiyemiz cümlesindendir. İşte şu adete binaen Nuh (A.S.) a yaptıkları zulmün intikamını onlardan aldık. Zira; zulmü nefsine âdet edip onunla ülfet eden kavim her zaman helake müstehaktır. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Nuh (A.S.) m nidası; kavminden şikâyetini, kendinin ve etbaınm halâsını ve kavminin he-lâkım mutazammm duadan ibaret olduğuna âyette delâlet vardır. Zira; Vacip Tealâ'mn duasını müstecab kıldığını beyandan sonra necat verdiğini, nusret ettiğini ve kavmini garkeylediğini beyan buyurması nidanın bunların cümlesini mutazammin olduğuna delâlet eder. Kerb-i azîmle murad; Kavminin tekzibinden hasıl olan gumum, humum ve tufanla kavminin garkolmasıdır.

Enbiya 21:77

Vacip Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) m kıssalarına işi sonra Nuh (A.S.) m vak'asma işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekremerrusül! Biz İbrahim, İshâk ve Lût (A.S.) dan evvel Hz. Nuh'a necat verdik şol zamanda ki o- zamanda Nuh (A.S.) kavminin helaki için Rabbısına nida etti ve yalvardı. Binaenaleyh; biz onun duasını kabul ettik, kabulümüzün neticesi olarak biz Nuh'a ve onun ehline büyük kederi mucib ve insanları mühlik tufandan necat verdik. Onun bizden yardım istemesi üzerine bizim âyetlerimizi tekzib eden kavmin şerrinden halâs için ona yardım ettik. Zira; kavm-i Nuh âyetlerimizi tekzib edip şerre, münhemik kötü bir kavim olmuşlardı. Binaenaleyh; onların cemisini tufanla garkettik. Çünkü; onlar âyetlerimizi tekzible şerre inhimaki kendilerinde cem'etmişlerdi. Bu iki şeyi nefsinde cem'e-den kavmi ihlâk etmek âdât-ı İlâhiyemiz cümlesindendir. İşte şu adete binaen Nuh (A.S.) a yaptıkları zulmün intikamını onlardan aldık. Zira; zulmü nefsine âdet edip onunla ülfet eden kavim her zaman helake müstehaktır. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Nuh (A.S.) m nidası; kavminden şikâyetini, kendinin ve etbaınm halâsını ve kavminin he-lâkım mutazammm duadan ibaret olduğuna âyette delâlet vardır. Zira; Vacip Tealâ'mn duasını müstecab kıldığını beyandan sonra necat verdiğini, nusret ettiğini ve kavmini garkeylediğini beyan buyurması nidanın bunların cümlesini mutazammin olduğuna delâlet eder. Kerb-i azîmle murad; Kavminin tekzibinden hasıl olan gumum, humum ve tufanla kavminin garkolmasıdır. Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m necatını ve kavminin ihlâkini beyandan sonra Davud ve Süleyman (A.S.) m nail oldukları nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; koyunla ekin sahibi niza' ederek muhakemeye gelmişlerdi. Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m necatını ve kavminin ihlâkini beyandan sonra Davud ve Süleyman (A.S.) m nail oldukları nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; koyunla ekin sahibi niza' ederek muhakemeye gelmişlerdi.

Enbiya 21:78

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran vak'anın ce-rayanı şöyledir: Bir kimsenin koyunu geceleyin diğer bir kimsenin ekinini veya bağını basar, harab eder. Sabahleyin koyun sahibiyle ekin sahibi münazaa eder ve muhakeme olmak üzere Hz. Davud'un huzuruna gelirler. Hz. Davud muhakeme neticesinde koyu nun, ekin sahibinin zararına mukabil verilmesiyle hükmeder. Hej iki taraf Davud'un huzurundan dışarı çıkınca mahkeme salonundî bulunan Süleyman (A.S.) hükmü işitir «ben hükme, me'mur olsam her iki taraf hakkında daha raenfaatlı şeyle hükmederdim» dediğini Davud (A.S.) duyar huzuruna çağırır ve daha faydalı olan hükümden sual eder. Hz. Süleyman koyunun menfaati ekin sahibine ekin de koyun sahibine teslim olunup koyun sahibi ekini su-layıp bekleyip eski haline getirinceye kadar ekin sahibi koyunun sütünden ve yoğurdundan faydalanıp ekin eski haline gelince koyunu ve ekini sahiblerine iade edip herkesin malına sahib olması şeklindeki hükmün daha faydalı olduğunu beyan eder. Hz. Davud da bu hükmün iki taraf hakkında daha faydalı olduğunu tasdik ve imza ve ilâmını oğlunun hükmü üzere tanzim ettirir. Bu âyette beyan olunan hüküm, Davud (A.S.) şeriatmdadır. Amma bizim şeriatımızda gece veya gündüzde başı boş hayvanın zararını Ödemek lâzım gelmez. Zira hadis-i şerifi muktazasınca dilsiz hayvanın cinayeti heder olduğunu beyanla Hanefiye ulaması indinde başı boş hayvanatın zararını ödemek hükmünü neshetmiştir. İmam-ı Şafii indinde hayvanatın gündüz yapmış olduğu zararı hayvan sahibinin Ödemesi lâzım gelmez. Zira; gündüz hayvanı başı boş mer'aya sürmek, ekini ve bağı sahibi beklemek âdet olduğundan hayvanın zararını ödemek yoktur. Eğer gecede zarar ederse geceleyin hayvanı muhafaza etmek ve ekini beklememek âdet olduğundan zararını ödemek lâzım gelir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Haram b. Sa'd) hazretlerinin rivayeti Şafii'nin beyanım te'yit etmektedir. Çünkü; ensardan bir kimsenin bahçesine bir deve girip bahçeyi ifsat etmesi üzerine huzur-u risalette cereyan eden muhakemede ziraat sahiplerinin gündüzle ziraatlerini muhafaza etmeleri ve hayvan sahiplerinin de geceyle hayvanlarını muhafaza eylemeleri lâzım ol-masiyle hükmettiğini (Haram) hazretleri rivayet etmiştir. İşte Imam-ı Şafii bu hadisle amel etmiş ve içtihadını buna bina etmiştir, Hanefi; içtihadını evvelki hadîse bina etmiştir. Amma İmam-ı Malik hayvanatın yanında sahibi olmazsa gecede ve gündüzde zararını ödemek lâzım gelmez ve yanmda sahibi bulunursa ödemek lâzım gelir demiştir. Şu halde Maliki .mezhebi Hanefi mezhebine bir cihetten muvafıktır. Bu âyet; enbiyadan içtihadın cevazına delâlet eder. Çünkü; Hz. Davud nasla hükmetmiş olsaydı oğlunun hükmü nassm hilâfına olduğu cihetle onu kabul etmeyip kendi hükmünden de dönmezdi. Şu halde kendi hükmünden dönmesi içtihatla hükmettiğine delâlet eder. O zaman Süleyman (A.S.) on bir yaşında henüz kendine vahiy gelmediğinden Cenab-ı Hakkın hükmü tefhimi ilham kabilinden olsa gerektir. Enbiya içtihatta hata ederlerse hatalarına taraf-ı İlâhiden beyan ve tenbih olunurlar ve hataları kararlaş-maz. Zira; hata üzere karar hatanın şeriat olmasını icab eder, bu ise caiz değildir. Binaenaleyh; Hz. Davut'un hatası derhal oğlu va-sıtasiyle beyan ve tenbih olunup hükmünden rucu' etti. Bu âyette harsla murad; ekin veya bağ olmak muhtemeldir, Süleyman (A.S.) m hükmü her iki taraf hakkında daha faydalıdır. Çünkü; ekin sahibinin zararına mukabil koyunun hasılatı verildiğinden hasılatın hasılata mukabil olup esas itibariyle herkesin malı kendine iade olunduğu cihetle zarar gören yoktur. Ama Davut (A.S.) m hükmü koyunun aslı ekin sahibinin hasılatına mukabil verildiğinden koyunun rakabesi ekinin fer'ine mukabil kılınmakla müsavat olmadığı gibi koyun sahibi de bilkülliye mutazarrır olup malı tamamen elinden çıkıyordu. Binaenaleyh; Hz. Davud'un hükmü usulü, zevaid'e mukabil kılmaktan ibaret olduğu cihetle akla mülayim değildi. Ama oğlunun hükmünde zaidi zaide mukabil kılındığından akla daha muvafık olduğu cihetle derhal oğlunun hükmüne rucu' etmiştir. Binaenaleyh; Bir meselede insan hatasını bilirse derhal rucu' edip isabet eden ciheti iltizâm etmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Davud (A.S.) m içtihadı ekinin zararını kıymetle takdir etmek ve koyunun kıymetini zararın kıymetiyle mukayese etmek olup zararın kıymeti koyunun kıymetine müsavi olduğu cihetle koyunun tamamen zarara mukabil verilmesiyle hükmetmişti, lâkin bu hükmün hata olduğunu anlayınca dönmüştür. nef§ ; Medarik'te beyan olunduğu veçhile gece vakti çobansız koyunun dağılıp mer'ada-otlaması manasınadır. Burada mer'ada otlarken bir kimsenin bağına veya ekinine girip onu ifsat etmek manasınadır. Çünkü hars; maruf olan ekin manâsına ise de salkımları meydana gelmiş bağ olduğu (İbni Ab-bas) hazretlerinden mervidir. Asıl mesele; Bir kavmin koyunu diğer bir kimsenin intifa edeceği hasılatını ifsat etmesidir ve bu da kafidir. Zira; âyet, bu ciheti natıktır. Amma hasılatın ekin veyahut bağ olması zannîdir. Hulâsa; Bir kavmin koyununun ifsat ettiği hasılat hakkında Davut (A.S.) hükmedip hükmünün hata olduğu badehu oğlu Süleyman (A.S.) a Cenab-ı Hakkın sahih olan. hükmü ilham edip pederinin kendi hükmünden rucu' ederek oğlunun hükmünü kabul ettiği ve Cenab-ı Hakkın her ikisine de hüküm ve ilim verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ Davut (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerden bazılarını beyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere :

Enbiya 21:79

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran vak'anın ce-rayanı şöyledir: Bir kimsenin koyunu geceleyin diğer bir kimsenin ekinini veya bağını basar, harab eder. Sabahleyin koyun sahibiyle ekin sahibi münazaa eder ve muhakeme olmak üzere Hz. Davud'un huzuruna gelirler. Hz. Davud muhakeme neticesinde koyu nun, ekin sahibinin zararına mukabil verilmesiyle hükmeder. Hej iki taraf Davud'un huzurundan dışarı çıkınca mahkeme salonundî bulunan Süleyman (A.S.) hükmü işitir «ben hükme, me'mur olsam her iki taraf hakkında daha raenfaatlı şeyle hükmederdim» dediğini Davud (A.S.) duyar huzuruna çağırır ve daha faydalı olan hükümden sual eder. Hz. Süleyman koyunun menfaati ekin sahibine ekin de koyun sahibine teslim olunup koyun sahibi ekini su-layıp bekleyip eski haline getirinceye kadar ekin sahibi koyunun sütünden ve yoğurdundan faydalanıp ekin eski haline gelince koyunu ve ekini sahiblerine iade edip herkesin malına sahib olması şeklindeki hükmün daha faydalı olduğunu beyan eder. Hz. Davud da bu hükmün iki taraf hakkında daha faydalı olduğunu tasdik ve imza ve ilâmını oğlunun hükmü üzere tanzim ettirir. Bu âyette beyan olunan hüküm, Davud (A.S.) şeriatmdadır. Amma bizim şeriatımızda gece veya gündüzde başı boş hayvanın zararını Ödemek lâzım gelmez. Zira hadis-i şerifi muktazasınca dilsiz hayvanın cinayeti heder olduğunu beyanla Hanefiye ulaması indinde başı boş hayvanatın zararını ödemek hükmünü neshetmiştir. İmam-ı Şafii indinde hayvanatın gündüz yapmış olduğu zararı hayvan sahibinin Ödemesi lâzım gelmez. Zira; gündüz hayvanı başı boş mer'aya sürmek, ekini ve bağı sahibi beklemek âdet olduğundan hayvanın zararını ödemek yoktur. Eğer gecede zarar ederse geceleyin hayvanı muhafaza etmek ve ekini beklememek âdet olduğundan zararını ödemek lâzım gelir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Haram b. Sa'd) hazretlerinin rivayeti Şafii'nin beyanım te'yit etmektedir. Çünkü; ensardan bir kimsenin bahçesine bir deve girip bahçeyi ifsat etmesi üzerine huzur-u risalette cereyan eden muhakemede ziraat sahiplerinin gündüzle ziraatlerini muhafaza etmeleri ve hayvan sahiplerinin de geceyle hayvanlarını muhafaza eylemeleri lâzım ol-masiyle hükmettiğini (Haram) hazretleri rivayet etmiştir. İşte Imam-ı Şafii bu hadisle amel etmiş ve içtihadını buna bina etmiştir, Hanefi; içtihadını evvelki hadîse bina etmiştir. Amma İmam-ı Malik hayvanatın yanında sahibi olmazsa gecede ve gündüzde zararını ödemek lâzım gelmez ve yanmda sahibi bulunursa ödemek lâzım gelir demiştir. Şu halde Maliki .mezhebi Hanefi mezhebine bir cihetten muvafıktır. Bu âyet; enbiyadan içtihadın cevazına delâlet eder. Çünkü; Hz. Davud nasla hükmetmiş olsaydı oğlunun hükmü nassm hilâfına olduğu cihetle onu kabul etmeyip kendi hükmünden de dönmezdi. Şu halde kendi hükmünden dönmesi içtihatla hükmettiğine delâlet eder. O zaman Süleyman (A.S.) on bir yaşında henüz kendine vahiy gelmediğinden Cenab-ı Hakkın hükmü tefhimi ilham kabilinden olsa gerektir. Enbiya içtihatta hata ederlerse hatalarına taraf-ı İlâhiden beyan ve tenbih olunurlar ve hataları kararlaş-maz. Zira; hata üzere karar hatanın şeriat olmasını icab eder, bu ise caiz değildir. Binaenaleyh; Hz. Davut'un hatası derhal oğlu va-sıtasiyle beyan ve tenbih olunup hükmünden rucu' etti. Bu âyette harsla murad; ekin veya bağ olmak muhtemeldir, Süleyman (A.S.) m hükmü her iki taraf hakkında daha faydalıdır. Çünkü; ekin sahibinin zararına mukabil koyunun hasılatı verildiğinden hasılatın hasılata mukabil olup esas itibariyle herkesin malı kendine iade olunduğu cihetle zarar gören yoktur. Ama Davut (A.S.) m hükmü koyunun aslı ekin sahibinin hasılatına mukabil verildiğinden koyunun rakabesi ekinin fer'ine mukabil kılınmakla müsavat olmadığı gibi koyun sahibi de bilkülliye mutazarrır olup malı tamamen elinden çıkıyordu. Binaenaleyh; Hz. Davud'un hükmü usulü, zevaid'e mukabil kılmaktan ibaret olduğu cihetle akla mülayim değildi. Ama oğlunun hükmünde zaidi zaide mukabil kılındığından akla daha muvafık olduğu cihetle derhal oğlunun hükmüne rucu' etmiştir. Binaenaleyh; Bir meselede insan hatasını bilirse derhal rucu' edip isabet eden ciheti iltizâm etmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Davud (A.S.) m içtihadı ekinin zararını kıymetle takdir etmek ve koyunun kıymetini zararın kıymetiyle mukayese etmek olup zararın kıymeti koyunun kıymetine müsavi olduğu cihetle koyunun tamamen zarara mukabil verilmesiyle hükmetmişti, lâkin bu hükmün hata olduğunu anlayınca dönmüştür. nef§ ; Medarik'te beyan olunduğu veçhile gece vakti çobansız koyunun dağılıp mer'ada-otlaması manasınadır. Burada mer'ada otlarken bir kimsenin bağına veya ekinine girip onu ifsat etmek manasınadır. Çünkü hars; maruf olan ekin manâsına ise de salkımları meydana gelmiş bağ olduğu (İbni Ab-bas) hazretlerinden mervidir. Asıl mesele; Bir kavmin koyunu diğer bir kimsenin intifa edeceği hasılatını ifsat etmesidir ve bu da kafidir. Zira; âyet, bu ciheti natıktır. Amma hasılatın ekin veyahut bağ olması zannîdir. Hulâsa; Bir kavmin koyununun ifsat ettiği hasılat hakkında Davut (A.S.) hükmedip hükmünün hata olduğu badehu oğlu Süleyman (A.S.) a Cenab-ı Hakkın sahih olan. hükmü ilham edip pederinin kendi hükmünden rucu' ederek oğlunun hükmünü kabul ettiği ve Cenab-ı Hakkın her ikisine de hüküm ve ilim verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ Davut (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerden bazılarını beyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere : buyuruyor. Binaenaleyh; bu -gibi garib şeylerden taaccüb etmeyin.

Enbiya 21:80

Yani; biz Hz. Davud'a bir çok nimetler verdik ve o nimetlerden birinde biz Davut'a dağları ve kuşları muti' kıldık. Zira; Da- vud (A.S.)1 teşbih ettiğinde dağlar ve kuşlar da beraber Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzih eder veytesbihle meşgul olurlar, hatta teşbihlerini Hz. Davud işitirdi ve biz bunun emsali acayibi işleriz. Binaenaleyh; enbiya ve bazı evliya gibi havas olan kullarımıza bu misilli harikaları ihsan ederiz. Şu halde bu gibi harikaları kudretimize nisbetle çok görüp taaccüb etmeyin. Davud'a ihsan ettiğimiz nimetlerden birisi de biz ona harb elbiselerini ve dünyada o zamana kadar emsali sebketmedik (zırh) sanatını talim ettik ki muharebede kılıç gibi demir aletlerle düşmanınızdan size isabet edecek şiddeti^ yaralardan o sanat sizi muhafaza etsin. Şu halde bu nimetlerimize şükreder misiniz? Beyzâvî'nin beyanı- veçhile dağların ve kuşların teşbihleri; lisan-ı hâl ile veyahut lisan-ı kaal iledir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın dağlara ve kuşlara Hz. Davud'un anlıyacağı bir lisan verip o lisanla teşbih etmeleri Kudretullaha nisbetle bait değildir ve lâfz-ı âyete muvafık olan da tekellümle teşbih etmeleridir. Çünkü; lisan-ı hâlle dağların cesametlerinin ve kuşların sadalarınm ve gökte uçmalarının Cenab-ı Hakkın kudretine delâlet manâsmca teşbih rau-rad olunsa ve bu manâca teşbihi Hz. Davud'a tahsis ederek onun hakkında nimet,saymakta bir manâ olmazdı. Zira lisan-ı hâlle tenzih manâsmca teşbih her erbab-ı ibretin fehmedeceği cihetle Davud (A.S.) a mahsus bir nimet olmaz. Halbuki Vacip Tealâ dağların ve kuşların Hz. Davud'a müsahhar olup beraber teşbih ettiklerini beyan ve nimet olduğunu tasrih etmiştir ki onların teşbihleri Hz. Davud'un işiteceği bir derecede olduğuna işarettir. Bina-" enaleyh; Davud (A.S.) la beraber dağların, taşların ve kuşların tesbihleriyle murad; Hz. Davud Allah'ı zikre ve teşbihe başlayınca onların da hazretle beraber teşbihe başlamaları ve Davud (A.S.) in da onların seslerini işitmesidir. Hatta Hz. Davud zikre başlayınca kuşların etrafına halka olarak zikirle feryad ü figan ettikleri mer-vidir.. Hz. Davud'a fütur gelip dinlediğinde dağların teşbihlerini dinlediği dahi mervidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Iebusle murad; demirden harb için yapılan ve zırh denilen bir gömlektir. Bunu vahyile dünyada ilk icad edenin Davud (A.S.) olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Şu halde geminin esası Hz. Nuh'un mucizesi olduğu gibi âlet-i Harbten zırhın esası da Hz, Davud'un mucizesidir. Çünkü; Davud (A.S.) in elinde demir hamur gibi yumuşayıp demirden ateşsiz istediği her şeyi yapmak âlemde Davud (A.S.) a müyesser olmuştur. Amma ateşte yumuşatmak sureti ve ateş va-sıtasiyle her usta yapabildiğinden mucize değildir. Zira; ateşle demiri eritmek âdettir, fakat demiri ateşsiz eritmek harikulade ve mucizedir. Hz. Davud'un Nübüvvetle beraber saltanata da malik olduğu cihetle saltanatı muhafaza edecek âleti ve düşmana müdafaa esbabını ikmâle sa'yi ve o zamanda mevcut hükümetlerde emsali sep-ketmedik zırhı Vacip Tealâ talim buyurduğunu beyanla zırhı Hz. Davud'un nimetleri sırasında saymıştır. Zırh evvel mucize olarak zuhur etmişse de sonraları dünyanın her tarafına dağılmış ve bir çok zaman dünyada en kavi âlet-i harb olarak bilinmiş ve bütün hükümetler nezdinde kabul görmüştür. Hatta yakm zamanlara kadar zırhı ibtal edecek âlet-i harb icad olunamamıştır. Amma beş altı asırdan beri top, tüfek ve sair alât-ı harb icad olunduğundan harbe âlet olmak noktasından zırhın hükmü kalmamıştır. Zira zaman milletler arasında alet-i müdafaayı değiştirmiştir. Bu âyet-i celile düşmandan nefsini muhafazanın esbabını hazırlamak ve düşünmek bir şahıs için lâzım olduğu gibi. hükümet için dahi düşünmek ve ihzar etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak Hz. Davud'a zırh sanatını talimle icad ettiğini beyân ettiği gibi zırhın muharebenin şiddetinden muhafaza hikmetine binaen icad olunduğunu dahi beyan buyurması âlet-i harbin ihzarı lâzım olduğunu beyan etmektir. Âlet-i harbi ihzar insanlar için büyük bir nimet olduğundan bu nimete şükretmekle emretmiştir. Zira; surette istifhamsa da manâda şükretmekle emirdir. Şu halde manâ-yı nazım: … demek olur. Binaenaleyh; âlet-i harbi ihzar etmenin hükümetler için en büyük vazife olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette bize beyan buyurmuştur. Zira; o zamanda reis-i hükümet Qİan Hz. Davud'un âlet-i harb olan zırhı yaptığını ve zırhm yapılmasındaki hikmetse harbte muhafaza ve müdafaa etmek olduğunu ve binaenaleyh şükre şayan bir nimet bulunduğunu Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize beyan etmesi «Siz de öyle yapın» demekten başka bir şey değildir. Binaenaleyh; âlet-i harbi ihzar; millet ve milleti temsil eden hükümet üzerine vaciptir. Çünkü; dîni, hükümeti ve milliyeti muhafaza etmek harbe ve harbte âlete tevakkuf ettiğinden âlet-i harbi ihzar hükümet üzerine terettüb eden en büyük vezaiftendir.

Enbiya 21:81

Vacip Tealâ Hz. Davud'a verdiği nimetlerden ba-dan sonra Süleyman (A.S.) a vermiş olduğu nimetl| beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Davud (A.S.) a dağları ve kuşları müsahhar kıldığımız gibi oğlu Süleyman (A.S.) a da çok sür'atli esen rüzgârı muti' ve emrine amade kıldık ki o rüzgâr Süleyman (A.S.) m emriyle bir arza doğru ceryan eder ki o arzda biz hayr-i kesir ve bereket-i amme halkettik. Halbuki biz her şeyi biliriz. Binaenaleyh; rüzgâr bizim ilmimiz ve irademiz iktizası ve hikmetimize muvafık olarak ceryan eder. . Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile âsıfe ; şiddetli esen rüzgârdır. Ve bazı yerde rüzgârın mülayim olduğunu beyâna münafi değildir. Çünkü; rüzgâr; Süleyman (A.S.) in emrine ve hu desine tabi olduğundan bazı kere şiddetini irâde eder, süratli gide] ve diğer zamanda ağır gitmesini irade eder emri veçhile mülayim olur, nefsinde rüzgâr şiddetli cereyan etse de gayet lâtif olup insanı izâç etmezdi. Rüzgârın götürdüğü taht-ı Süleymanm ipekten yapılmış hafif bir şey olduğu, gayet vasi' olup kendisiyle maiyeti erkânı ve lüzumu kadar askerin beraber bulunduğu mervidir. Tayyarenin icadı Süleyman (A.S.) m havada rüzgâr vasıtasiyle uçmasında şüphe edenlerin şüphesini kaldırmıştır. Çünkü; şu zamanda insanların havada uçması bizzat müşahede olununca Hz. Süleyman'ın havada uçmasında şüpheye ve istib'ada mahal kalmamıştır. Süleyman (A.S.).sabahtan kuşluğa kadar bir aylık mesafe ve öğleden sonra akşama kadar da bir aylık mesafe katedip Irak ve Ye-men'i dolaşarak akşam Şam'a kendi konağına geldiği mervidir. Bunların cümlesi bugün müşahede olunmuş şeylerdir. Binaenaleyh; fen terakki ettikçe Kur'an'da bazı mülhitlerin i'tiraz ettikleri mesail-i garibenin emsali re'yelayn görülmekle Kur'an'm sıtkı, düşmanları nazarında dahi tezahür etmektedir. İşte geminin .esası Nuh (A.S.) m ve zırhın esası Davud (A.S.) in mucizesi olduğu gibi tayyarenin esası da Süleyman (A.S.) m mucizesidir. Şu kadar ki şimdi tayyare motor vasıtasiyle hareket eder, Hz. Süleyman'ın tahtı ise rüzgâr vasıtasiyle hareket ederdi. Asıl mesele bir cism-i sakilin havada seyrü sefer edebilmesidir. Madem ki bu mümkün ve vakidir. Vasıta-i seyr ü sefer ister motor ister rüzgâr olsun farkı yoktur şu kadar ki Süleyman (A.S.) m havada seyr ü seferi daha mükemmel, daha mazbut ve daha vasi' olduğunda şüphe yoktur. Zira tayyare; henüz hal-i tekemmüle gelememiştir. Belki de Süleyman (A.S.) m mucizesi haline gelemiyecektir. Taht-ı Süleyman'ın bir çok şeyler götürmesi de baid değildir. Çünkü; bugün jeplin balonları elli kişi kadar götürebiliyor, bugün elli kişi götürenin yarın yüzü ve beş yüzü ve beş bini götüreceğinde tereddüde mahal var mıdır. Velhasıl Süleyman (A.S.) m tahtı rüzgâr vasıtasiyle havada uçtuğu kafidir. Zira; serahat-ı Kur'an'la sabittir. Binaenaleyh bunu inkâr; nass-ı Kur'an'ı inkâr olduğundan inkârı caiz değildir ve küfürdür. Amma tayerânm ve taht-ı Süleyman'ın keyfiyeti zannîdir. Çünkü; keyfiyetine dair kafi tafsilât yoktur ve keyfiyetine de hüküm 4aallûk etmez. Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m nail olduğu diğer nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor. Meselâ şişe, cam ve billurdan saraylar, salonlar ve o zamanda meşru ve cari olan büyük heykeller yaparlardı. Hatta değirmen ve ' hamam gibi şeyler Süleyman (A.S.) zamanında icad olunmuştur. Binaenaleyh Süleyman (A.S.) zamanında Benî İsrail hükümeti dünyanın en kuvvetli hükümeti olduğu gibi ahalisi de dünyanın en medeni ahâlisiydi. O zamanda bir çok sanayi-i garibe icad olundu ki beşeriyyet bugün bile onların birçoklariyle intifa etmektedir. O zamanda icad olunan sanayiden birçokları İsrailî hükümetin in-kiraziyle münkariz olmuş ve bugün beşeriyyet onları icada muvaffak" olamadığı gibi bir kısmını da icad etmişse de tayyarede beyan olunduğu veçhile o zamanki hal-i tekemmüle getirememiştir.

Enbiya 21:82

Çünkü. onların tabiatlarında hainlik mevcud olduğundan muhafaza etmesek tabiatları icabı fesattan hali kalmazlardı. Binaenaleyh; Biz onları hıfzederiz ki me'mur oldukları işlerinde devam üzere çalışsınlar ve amellerine fesad karıştırmasınlar. Bu âyette şeytanlar la murad; çinililerin kâfirleridir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Süleyman'a müsahhar olanlar kâfirleridir. Zira; mü'minler şeytan değildir. Binaenaleyh; mü'minler muti olduğundan onların itaatlarını beyanda bir fayda olmadığı cihetle itaatları beyan olunanların asileri olmaları lâzım gelir. Vacip Tealâ'nm şeytanları muhafazasiyle murad; Süleyman (A.S.) a muhalefetten kalblerine korku halk etmekle itaatlarını temin etmektir. Yahut yaptıklarını yıkmaktan muhafaza etmektir. Çünkü; cinlerin gündüz yaptıklarını gece yıkmak âdetleriydi. Ce-nab-ı Hak bu âdet-i kabineden onları menetmekle muhafaza etmiştir. Cinlerin esası ateşten halk olunması suya dalmaya mani değildir. Zira; Allahü Tealâ'nm iki zıttan birisiyle, aharı ihlâk etmemeye kudret-i kaahiresi kâfidir. Süleyman (A.S.) m bakıyyei ahvâli (Sure-i Nahil) de tafsilen beyan olunduğuna binaen burada bu kadarla iktifa olunmuştur.

Enbiya 21:83

Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) in bâzı nimetlerini beyandan sonra Eyyûb (A.S.)- m musibete sabrını ve sonra duasını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekremerrusül! Zikret Eyyub (Â.S.) m şol zamandaki haberini ki o zamanda Allahü Tealâ onu bazı mesaiple müptelâ kılmış ve bu iptiiâsı üzerine Rabbisine nida, tazarru' ve niyaz ederek dedi ki «Ey benim Rabbım! Beni bir takım zarar messetti ve bazı mesaibe mübtelâ oldum. Halbuki sen merhamet sahiplerinin en ziyade merhamet edenisin. Binaenaleyh bana merhamet eyle ve benim zararımı defet» bu niyazı üzerine biz duasını kabul ettik. Binaenaleyh; Ona isabet eden zararı kaldırdık ve Eyyûb (A.S.) a ehlini ve ehlinin bir mislini dahî kendi lûtfumuzdan ona ihsan olarak verdik ve onun haberini âbitlere ibret ve vaaz u nasihat kıldık ki herkes ondan ibret alsın ve mübtelâ olduğu mesai-bin defini rabbisinden istesin. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Eyyûb - (A.S.) Hz. İshak'm oğlu (Iys) neslindendir. Haremi (Mahar) veyahud (Ra-hime) Yusuf (A.S.) in oğlu (Mişa) veyahud (Efraim) neslindendir. Validesi Lût (A.S.) sülâlesindendir. Allahü Tealâ Eyyûb (A.S.) ı Nebi kıldı ve dünya ni'metlerinden evlâd ü emvale ve her türlü lezaiz-i dünyaya nail kıldıkdan sonra evlâdı üzerine dam yıkıldı helak oldu ve bü'umum emvaline âfet isabet etti telef oldu ve kendi vücudu hasta oldu. Lâkin hastalığı insanların nefretini mucib olan hastalıklardan değildi. Zira; enbiya-yı izam bilûmum nefreti mucib olan şeylerden mahfuzdurlar. Çünkü; enbiyanın nefreti mucib şeye mübtelâ olmaları bi'setden maksad olan halkla ih-tilâta ve tarik-ı müstakime da'vete münafi olduğundan hikmet-i bi'sete münafidir. Binaenaleyh; bazı kitaplarda Hazret-i Eyyub'un hastalığında mübalâğa suretiyle yazılan şeyler kat'iyyen yalandır. Evet! Mal ve evlâd cihetinden mübtelâ olduğu gibi bir müddet bedeni de alîl oldu. Bunların cümlesine kemâl-i, metanetle sabretti, asla şikâyet etmedi ve bu müddet içinde kavminden bazı kimseler «eğer Eyyûb (A.S.) kendinin iddiası gibi indellah makbul olsaydı Rabbisi onu bu ibtilâdan kurtarırdı» demeleri üzerine Cenab-ı Hakdan istirham etti. Binaenaleyh; Cena-ı Hak afiyetini iade ettiği gibi evlâd ü iyalini dahi iade ve belki evvelkinden kat kat fazlasını ihsan ettiğini bu âyette beyan etmişdir. Hulâsa; Eyyub (A.S.) m ba'zı mesaibe mübtelâ olub kurtulması için Rabbisinden istirham eylediği ve Allahü Tealâ'nın duasını kabul edib mesaibden halâs ederek evvelkinden daha ziyade afiyetini, evlâdını ve emvalini iade ettiği ve bu misilli vukuatı Kur'an'da beyan, insanlara vaaz ve ibret için olduğu ve mesaibe mübtelâ olan kimselerin mesaibin defini Cenab-ı Hakdan istirham etmeleri lâzım geldiği bu âyetden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:84

Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) in bâzı nimetlerini beyandan sonra Eyyûb (A.S.)- m musibete sabrını ve sonra duasını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekremerrusül! Zikret Eyyub (Â.S.) m şol zamandaki haberini ki o zamanda Allahü Tealâ onu bazı mesaiple müptelâ kılmış ve bu iptiiâsı üzerine Rabbisine nida, tazarru' ve niyaz ederek dedi ki «Ey benim Rabbım! Beni bir takım zarar messetti ve bazı mesaibe mübtelâ oldum. Halbuki sen merhamet sahiplerinin en ziyade merhamet edenisin. Binaenaleyh bana merhamet eyle ve benim zararımı defet» bu niyazı üzerine biz duasını kabul ettik. Binaenaleyh; Ona isabet eden zararı kaldırdık ve Eyyûb (A.S.) a ehlini ve ehlinin bir mislini dahî kendi lûtfumuzdan ona ihsan olarak verdik ve onun haberini âbitlere ibret ve vaaz u nasihat kıldık ki herkes ondan ibret alsın ve mübtelâ olduğu mesai-bin defini rabbisinden istesin. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Eyyûb - (A.S.) Hz. İshak'm oğlu (Iys) neslindendir. Haremi (Mahar) veyahud (Ra-hime) Yusuf (A.S.) in oğlu (Mişa) veyahud (Efraim) neslindendir. Validesi Lût (A.S.) sülâlesindendir. Allahü Tealâ Eyyûb (A.S.) ı Nebi kıldı ve dünya ni'metlerinden evlâd ü emvale ve her türlü lezaiz-i dünyaya nail kıldıkdan sonra evlâdı üzerine dam yıkıldı helak oldu ve bü'umum emvaline âfet isabet etti telef oldu ve kendi vücudu hasta oldu. Lâkin hastalığı insanların nefretini mucib olan hastalıklardan değildi. Zira; enbiya-yı izam bilûmum nefreti mucib olan şeylerden mahfuzdurlar. Çünkü; enbiyanın nefreti mucib şeye mübtelâ olmaları bi'setden maksad olan halkla ih-tilâta ve tarik-ı müstakime da'vete münafi olduğundan hikmet-i bi'sete münafidir. Binaenaleyh; bazı kitaplarda Hazret-i Eyyub'un hastalığında mübalâğa suretiyle yazılan şeyler kat'iyyen yalandır. Evet! Mal ve evlâd cihetinden mübtelâ olduğu gibi bir müddet bedeni de alîl oldu. Bunların cümlesine kemâl-i, metanetle sabretti, asla şikâyet etmedi ve bu müddet içinde kavminden bazı kimseler «eğer Eyyûb (A.S.) kendinin iddiası gibi indellah makbul olsaydı Rabbisi onu bu ibtilâdan kurtarırdı» demeleri üzerine Cenab-ı Hakdan istirham etti. Binaenaleyh; Cena-ı Hak afiyetini iade ettiği gibi evlâd ü iyalini dahi iade ve belki evvelkinden kat kat fazlasını ihsan ettiğini bu âyette beyan etmişdir. Hulâsa; Eyyub (A.S.) m ba'zı mesaibe mübtelâ olub kurtulması için Rabbisinden istirham eylediği ve Allahü Tealâ'nın duasını kabul edib mesaibden halâs ederek evvelkinden daha ziyade afiyetini, evlâdını ve emvalini iade ettiği ve bu misilli vukuatı Kur'an'da beyan, insanlara vaaz ve ibret için olduğu ve mesaibe mübtelâ olan kimselerin mesaibin defini Cenab-ı Hakdan istirham etmeleri lâzım geldiği bu âyetden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:85

Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) m sabrını beyandan sonra enbiyayı izamdan sabırla meşhur olanların sabırlarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekremerrusül! Enva-ı belâya sabırla hakkında cari olan kaza-yı İlâhîye rıza ile ma'ruf olan ceddin İsmail (A.S.) in haberini ve enva-ı maarifi, hakaayıkı tedris etmekle meşhur olan İdris (A.S.) in ve zamanında meşru' olan ibadât-ı İlâhiyenin cümlesini eda etmeyi tekeffül eden Zilkifl (A.S.) m haberlerini zikret ki onlardan her biri sâbirin zümresindendir. Binaenaleyh; haberlerini zikirle ümmetini sabre daVet et ve bunlardan her birinin kemâline vardığında biz onların cümlesini rahmetimiz deryasına idhâl ettik. Zira onlar; salâhla muttasıl olan zümredendirler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İsm.ail (A.S.) pederinin kendisini zebhine ve beyt-i şerifi binaya ve ekinsiz, otsuz, meyvesiz bir derede ikâmete sabretdiğinden Cenab-ı Hak sabrına mükâfat olarak her ni'meti verdiği gibi Hatem-ül enbiya efendimizi dahi onun neslinden halketmiştir. İdris (A.S.) da kavmini da'vet ve onlardan vaki' olan ezaya sabretdi ve da'vetine icabet etmediklerinden Allahü Tealâ'nın kavmini ihlâkden sonra semaya ref etdiği mervi-dir. Bakiyye-i- ahvali (sure-i Meryem) de beyan olunduğu cihetle burada bu kadarla iktifa olunmuşdur. Zilkifl'e gelince; nebi veya veli olduğunda ihtilâf varsa da ekser-i ulema nübüvvetine kaail olmuşlardır. Bu hususdaki ilim Cenab-ı Hakka mufavvazdır. Enbi-ya-yı Benî İsrail'den bir nebi vefat edeceğinde halkı toplar «ben vefat edeceğim ve lâkin geceleyin namaz kılar yorulmaz, gündüz oruç tutar usanmaz ve nas beyninde hükmeder gazab etmez. Bunları kim tekeffül ederse bu mülkü ona tevdi' edeceğim" demesi üzerine bir delikanlı «ben tefekkül ederim» der ve teahhüdünü ifa eder. İşte bu zata (Zilkifl) denmişdir. Bunların cümlesinin Vacip Tealâ sabr u salâh sıfatlanyle mut-tasıf olduklarını beyanla sena etdiği gibi salâhın, rahmet-i İlâhiye-ye sebeb olduğunu dahi beyanla ümmet-i Muhammediyeyi salâha da'vet etmiş ve rahmetin salâha bağlı olduğunu beyan buyurmuştur.

Enbiya 21:86

Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) m sabrını beyandan sonra enbiyayı izamdan sabırla meşhur olanların sabırlarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekremerrusül! Enva-ı belâya sabırla hakkında cari olan kaza-yı İlâhîye rıza ile ma'ruf olan ceddin İsmail (A.S.) in haberini ve enva-ı maarifi, hakaayıkı tedris etmekle meşhur olan İdris (A.S.) in ve zamanında meşru' olan ibadât-ı İlâhiyenin cümlesini eda etmeyi tekeffül eden Zilkifl (A.S.) m haberlerini zikret ki onlardan her biri sâbirin zümresindendir. Binaenaleyh; haberlerini zikirle ümmetini sabre daVet et ve bunlardan her birinin kemâline vardığında biz onların cümlesini rahmetimiz deryasına idhâl ettik. Zira onlar; salâhla muttasıl olan zümredendirler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İsm.ail (A.S.) pederinin kendisini zebhine ve beyt-i şerifi binaya ve ekinsiz, otsuz, meyvesiz bir derede ikâmete sabretdiğinden Cenab-ı Hak sabrına mükâfat olarak her ni'meti verdiği gibi Hatem-ül enbiya efendimizi dahi onun neslinden halketmiştir. İdris (A.S.) da kavmini da'vet ve onlardan vaki' olan ezaya sabretdi ve da'vetine icabet etmediklerinden Allahü Tealâ'nın kavmini ihlâkden sonra semaya ref etdiği mervi-dir. Bakiyye-i- ahvali (sure-i Meryem) de beyan olunduğu cihetle burada bu kadarla iktifa olunmuşdur. Zilkifl'e gelince; nebi veya veli olduğunda ihtilâf varsa da ekser-i ulema nübüvvetine kaail olmuşlardır. Bu hususdaki ilim Cenab-ı Hakka mufavvazdır. Enbi-ya-yı Benî İsrail'den bir nebi vefat edeceğinde halkı toplar «ben vefat edeceğim ve lâkin geceleyin namaz kılar yorulmaz, gündüz oruç tutar usanmaz ve nas beyninde hükmeder gazab etmez. Bunları kim tekeffül ederse bu mülkü ona tevdi' edeceğim" demesi üzerine bir delikanlı «ben tefekkül ederim» der ve teahhüdünü ifa eder. İşte bu zata (Zilkifl) denmişdir. Bunların cümlesinin Vacip Tealâ sabr u salâh sıfatlanyle mut-tasıf olduklarını beyanla sena etdiği gibi salâhın, rahmet-i İlâhiye-ye sebeb olduğunu dahi beyanla ümmet-i Muhammediyeyi salâha da'vet etmiş ve rahmetin salâha bağlı olduğunu beyan buyurmuştur.

Enbiya 21:87

Vacip Tealâ ba'zı enbiyanın sabrına işaretten sonra Yunus (A.S.) m vak'asma işaret etmek, üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Biraderin Yunus (A.S.) in şu zamandaki haberini zikret ki o zamanda kavminin îmanından me'yus olması üzerine gazab ederek kavminin içinden çıktı gitti. Zira; çok nasihat etti te'sirini göremedi ve küfür üzerine devamlarından hâsıl olan gazab, onu kavmini terkedib gitmeye şevketti. Binaenaleyh; çıktı gitti ve zannetti ki biz elbette ona bir darlık mukadder kılmadık ve kendisi muzayeka görmeyecek ve kavminden aralaşın-ca onların 'küfründen hasıl olan ruhunun daralması da geçecek. İşte şu zannı üzerine kavmini terkedip derya kenarına gelince iskelede hazır olan gemiye bindi ve lâkin kaderi karşısına .çıktı. Gemiden balığın karnına atladı ve şiddetli karanlıklar içinde kaldı. İşte o zulûmat içinde münacata başladı ve dedi ki «Yarabbî! Senden başka ma'budün bilhak yok, ancak sen varsın. Binaenaleyh; seni cemi' nekaişten tenzih ederim. Zira; senden izin gelmeksizin hicreti .ihtiyar etdiğimden nefsine zulmedenlerden oldum. Binaenaleyh; sen de yarabbî! Beni bir dar mahalle idhâl ettin ki senin lutf ü keremin olmadıkça ondan kurtulmak mümkün değildir. Şu halde bu makamdan halâsımı senden isterim» demesi üzerine biz _de duasını müstecab kıldık ve mübtelâ olduğu gamdan onu kurtardık. Yunus (A.S.) a necat verdiğimiz gibi bize düa eden bilûmum mü'minlere dahi necat verir darhkdan kurtarırız. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hazret-i Yunus kavmiyle beraber arz-ı-Filistin'de ikamet ederlerdi. Cenab-ı Hak onu (Ninova) ahalisine resul gönderip onları da'vet etti. Kabul etmeyip küfür üzere İsrar edince azab-ı İlâhinin geleceğini onlara beyan ettikten sonra (Ninova) ahalisine gazab ederek emr-i İlâhî gelmeden hicretle deniz kenarına geldi ve hazır olan bir gemiye binip bir müddet gittikten sonra rüzgâr kesildi, gemi durdu. Gemide bulunanlar burada Rabbisine kusur etmiş bir kimse olduğunu zannederek kur'a çekip Yunus (A.S.) in yedinde zuhur edince emr-i İlâhî gelmeden evvel hicretinde isabet olmadığını bildi, denize indi ve muhafazasına me'mur olan balığın karnım ibadetine mahal ittihaz etti. Bir müddet ikamet edip âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakka tezarru' ve niyaz ederek teşbihe devamı üzerine Rabbisi düasmı kabul ve kendisine necat verdi. Kavminin haline gelince : Yunus (A.S.) içlerinden gaybubet edip azab emmaresi görünmeye başlayınca tâib ü müstağfir oldular, Cenab-ı Hak da onları azabdan halâs etti. Resulullah'm «bir belâya mübtelâ olan kimse Yunus (A.S.) in istiğfarına devam ederse elbette Cenab-ı Hak duasını müstecab kılar» buyurduğu mervidir. Yunus (A.S.); balığın, denizin ve gecenin karanlıkları bir araya gelip bu üç zulmet içinde kaldığına işaret için zulümat lâfzı cemi' siygasiyle varid olmuş emr-i İlâhîye intizar etmeden hicret etmesi evlâyı terk kabilinden zelle olduğu için itab olunmuş ve belâya müstehak olan 'kavmin içinden çıkmakla kederden salim olacağını zannettiğinden daha ziyade kedere müptelâ* olmuştur. Bu nazm-ı Celildeki darlık manâsına olan kadr'dendir. Yani «Yunus (A.S.) kavminin içinden çıkınca biz onun üzerine darlık halketmeyeceğimizi zannetti, halbuki biz onun üzerine darlık halkettik. Onun zannı gibi kavminden kurtulunca darlıktan kurtulamadı» demektir. Yahut kaza ve kader manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … Şu halde bu âyette kudretten alınmış değildir. Zira; kudret manâsına olsa haşa Hazret-i Yunus'un Cenab-ı Hakkın kaadir olmadığını zannetmesi lâzım gelir, bu ise hatadır. Çünkü; bilûmum enbiya-yı kiram Cenab-ı Hakkın her şeye kaadir olduğunu bildiklerinden kudreti nefiy manâsına alınmak fasiddir. Hulâsa Yunus (A.S.) m kavmine gazab ederek hicretine dair emr-i İlâhî gelmeden hicret ettiği, izn-i- İlâhî olmadan kavmini terketmesi bir müddet balığın karnında ibadetine sebeb olduğu ve balığın karnında tevhid ve teşbihe devam ettiği, zellesinin istiğfarla afvini Cenab-ı Hakdan istirhamla zulümattan halâs olduğu ve belâya mübtelâ olup kusurunu i'tirafla dergâh-ı ülûhiyete iltica ve istiğfar eden kimsenin o belâdan halâs olacağı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:88

Vacip Tealâ ba'zı enbiyanın sabrına işaretten sonra Yunus (A.S.) m vak'asma işaret etmek, üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Biraderin Yunus (A.S.) in şu zamandaki haberini zikret ki o zamanda kavminin îmanından me'yus olması üzerine gazab ederek kavminin içinden çıktı gitti. Zira; çok nasihat etti te'sirini göremedi ve küfür üzerine devamlarından hâsıl olan gazab, onu kavmini terkedib gitmeye şevketti. Binaenaleyh; çıktı gitti ve zannetti ki biz elbette ona bir darlık mukadder kılmadık ve kendisi muzayeka görmeyecek ve kavminden aralaşın-ca onların 'küfründen hasıl olan ruhunun daralması da geçecek. İşte şu zannı üzerine kavmini terkedip derya kenarına gelince iskelede hazır olan gemiye bindi ve lâkin kaderi karşısına .çıktı. Gemiden balığın karnına atladı ve şiddetli karanlıklar içinde kaldı. İşte o zulûmat içinde münacata başladı ve dedi ki «Yarabbî! Senden başka ma'budün bilhak yok, ancak sen varsın. Binaenaleyh; seni cemi' nekaişten tenzih ederim. Zira; senden izin gelmeksizin hicreti .ihtiyar etdiğimden nefsine zulmedenlerden oldum. Binaenaleyh; sen de yarabbî! Beni bir dar mahalle idhâl ettin ki senin lutf ü keremin olmadıkça ondan kurtulmak mümkün değildir. Şu halde bu makamdan halâsımı senden isterim» demesi üzerine biz _de duasını müstecab kıldık ve mübtelâ olduğu gamdan onu kurtardık. Yunus (A.S.) a necat verdiğimiz gibi bize düa eden bilûmum mü'minlere dahi necat verir darhkdan kurtarırız. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hazret-i Yunus kavmiyle beraber arz-ı-Filistin'de ikamet ederlerdi. Cenab-ı Hak onu (Ninova) ahalisine resul gönderip onları da'vet etti. Kabul etmeyip küfür üzere İsrar edince azab-ı İlâhinin geleceğini onlara beyan ettikten sonra (Ninova) ahalisine gazab ederek emr-i İlâhî gelmeden hicretle deniz kenarına geldi ve hazır olan bir gemiye binip bir müddet gittikten sonra rüzgâr kesildi, gemi durdu. Gemide bulunanlar burada Rabbisine kusur etmiş bir kimse olduğunu zannederek kur'a çekip Yunus (A.S.) in yedinde zuhur edince emr-i İlâhî gelmeden evvel hicretinde isabet olmadığını bildi, denize indi ve muhafazasına me'mur olan balığın karnım ibadetine mahal ittihaz etti. Bir müddet ikamet edip âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakka tezarru' ve niyaz ederek teşbihe devamı üzerine Rabbisi düasmı kabul ve kendisine necat verdi. Kavminin haline gelince : Yunus (A.S.) içlerinden gaybubet edip azab emmaresi görünmeye başlayınca tâib ü müstağfir oldular, Cenab-ı Hak da onları azabdan halâs etti. Resulullah'm «bir belâya mübtelâ olan kimse Yunus (A.S.) in istiğfarına devam ederse elbette Cenab-ı Hak duasını müstecab kılar» buyurduğu mervidir. Yunus (A.S.); balığın, denizin ve gecenin karanlıkları bir araya gelip bu üç zulmet içinde kaldığına işaret için zulümat lâfzı cemi' siygasiyle varid olmuş emr-i İlâhîye intizar etmeden hicret etmesi evlâyı terk kabilinden zelle olduğu için itab olunmuş ve belâya müstehak olan 'kavmin içinden çıkmakla kederden salim olacağını zannettiğinden daha ziyade kedere müptelâ* olmuştur. Bu nazm-ı Celildeki darlık manâsına olan kadr'dendir. Yani «Yunus (A.S.) kavminin içinden çıkınca biz onun üzerine darlık halketmeyeceğimizi zannetti, halbuki biz onun üzerine darlık halkettik. Onun zannı gibi kavminden kurtulunca darlıktan kurtulamadı» demektir. Yahut kaza ve kader manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … Şu halde bu âyette kudretten alınmış değildir. Zira; kudret manâsına olsa haşa Hazret-i Yunus'un Cenab-ı Hakkın kaadir olmadığını zannetmesi lâzım gelir, bu ise hatadır. Çünkü; bilûmum enbiya-yı kiram Cenab-ı Hakkın her şeye kaadir olduğunu bildiklerinden kudreti nefiy manâsına alınmak fasiddir. Hulâsa Yunus (A.S.) m kavmine gazab ederek hicretine dair emr-i İlâhî gelmeden hicret ettiği, izn-i- İlâhî olmadan kavmini terketmesi bir müddet balığın karnında ibadetine sebeb olduğu ve balığın karnında tevhid ve teşbihe devam ettiği, zellesinin istiğfarla afvini Cenab-ı Hakdan istirhamla zulümattan halâs olduğu ve belâya mübtelâ olup kusurunu i'tirafla dergâh-ı ülûhiyete iltica ve istiğfar eden kimsenin o belâdan halâs olacağı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:89

Tealâ Yunus (A.S.) m vak'asını beyandan sonra Zeke-Â.S.) m münacatmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Zekeriya (A.S.) m bir oğlan istemek üzere Rabbisine'münacatta bulunduğu zamandaki halini zikret ki o zamanda Zekeriya dedi ki «ey beni envâ-ı ni'metiyle terbiye eden Rabbim! Beni yalnız terk etme ki ismim unutulmasın, bana halef olacak ve namımı ibka edecek bir oğlan ihsan et. Zira; sen her vakit lütfunu benden esirgemedin. Şu zamanda dahi esirgeme ve istediğimi vereceğini rahmetinden ümid ederim. Halbuki sen varislerin hayırlısısın. Zira; cümle mahlûkat fenaya gider, sen bakisin. Yarabbi! Bizim de ardımızda kalacak bir veled ver ki onun vesilesiyle bizim ismimiz yad olunsun». Zekeriya'nın bu minval üzere duasını kabul ettik ve oğlu (Yahya) (A.S.) ı kendisine hibe ettik ve yalnız bir oğlan vermekle iktifa etmedik. Çünkü; Zekeriya'nın zevcesini çocuk getirecek bir hâle ifrağla beraber ahlâkını güzel kılmakla ıslâh ettik. Binaenaleyh; zevcesi Zekeriya (A.S.) a tevazu' ve kemaliyle itaat ederdi, hareminden elem ve kederi yoktu. Zira; Zekeriya ve evlâd ü iyali hayrata sür'at, sevabımızı ümid eder ve azabımızdan korkar oldukları halde bize dua ederlerdi. Çünkü; onlar daima bizim gazabımızdan korktuklarından bir çok ni'metlerimize nail oldular. Zekeriya (A.S.) m Cenabı Hak'dan emr-i dinde kendine halef ve emr-i dünyada varis olacak bir çocuk istediğinde yaşı yüz ve hareminin yaşı doksansekiz olduğu (İbn-i Abbas) hazretlerinden mervidir. Cenab-ı Hakkın varislerin hayırlısı olduğunu beyanla Rabbisini sena ettiği gibi istediği çocuğu vermezse keder etmeyeceğine dahi işaret etmiştir. Çünkü; cümlenin varisi Cenab-ı Hak olunca herkesten sonra baki kalacağından kendisine varis, yani kendisinden sonra dahi vacib-ül vücub baki olacağına binaen kederi mucib bir şey yok demek istemiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Zekeriya (A.S.) .m zevcini ıslahla murad; âdette sinn-i şeyhuhate vasıl olmuş çocuk getirmek-, ten kalmış olan bir kadına çocuk getirmeye kaabiliyet vermek ve umur-u dinde zevcine muti' ve hal-i salâh üzere kılmaktır. Çünkü; İnsanın evlâd ü iyalinin umur-u dinde kendine muvafık olarak muavenette bulunmaları en büyük alâmet-i saadet olmasına binaen Cenab-ı Hak Hazret-i Zekeriya'nm zevcesini ıslahı ni'met sırasında beyan etmiştir. Hayrata müsaraatlarınm, dualarının kabulüne sebeb olduğunu beyanla duanm kabulünde dua eden kimsenin salâhı ve hayra müsaraatı şart olduğuna işaret etmiştir. Hayrata sa'yedenlerle murad; bu sûre'de zikrolunan enbiya-yı kiram olduğuna dair rivayet zayıftır. Zira âyetin siyak u sibakı hayrata müsareat edenlerle muradın Zekeriya ve evlâd ü iyali olduğuna delâlet eder. Zira bahis; Hazret-i Zekeriya ve ailesi hakkındadır. Şu kadar ki Cenab-ı Hakkın onları hayrata müsaraatla sena etmesi herkesi hayrata müsaraata terğib etmektir. Bu âyet-i celile; sekiz hükmü mütezammındır: Birincisi; Hazret-i Zekeriya'nın «Yardbbi! Beni yalnız terketme bir oğlan evlâdı ver» diyerek münacatta bulunmasıdır, ikincisi; Rabbisini varislerin hayırlısı olduğunu beyanla sena edib mahlûkatın helakinden sonra baki kalacağına işaret etmesidir. Üçüncüsü; Rabbisinin duasını nıüstecdb kılmasıdır. Dördüncüsü; İstediği oğlanı hibe etmesidir. Beşincisi; Zevcesini kendine muti' ve münkad kılarak ıslah edib, çocuk getirecek bir hâle ifrağ etmesidir. Altıncısı; Hazret-i Zekeriya ve evlâd ü iyalinin hayrata müsareatle Cenab-ı Hakkın ni'metlerine ve bilhassa dualarının kabulüne nail olmalarını beyanla kullarını hayrata teşvik etmesidir. Yedincisi; Sevabı ümid eder ve azabdan korkar oldukları halde duaya devam ettiklerini beyanla duanın adabına işaret etmesidir. Sekizincisi; Kemal-i tevazu'la aile-i Zekeriya'nın Rab-lerinden korktuklarını beyanla kullarına kahr-ı İlâhîden korkmak lâzım olduğunu beyan etmesidir.

Enbiya 21:90

Tealâ Yunus (A.S.) m vak'asını beyandan sonra Zeke-Â.S.) m münacatmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Zekeriya (A.S.) m bir oğlan istemek üzere Rabbisine'münacatta bulunduğu zamandaki halini zikret ki o zamanda Zekeriya dedi ki «ey beni envâ-ı ni'metiyle terbiye eden Rabbim! Beni yalnız terk etme ki ismim unutulmasın, bana halef olacak ve namımı ibka edecek bir oğlan ihsan et. Zira; sen her vakit lütfunu benden esirgemedin. Şu zamanda dahi esirgeme ve istediğimi vereceğini rahmetinden ümid ederim. Halbuki sen varislerin hayırlısısın. Zira; cümle mahlûkat fenaya gider, sen bakisin. Yarabbi! Bizim de ardımızda kalacak bir veled ver ki onun vesilesiyle bizim ismimiz yad olunsun». Zekeriya'nın bu minval üzere duasını kabul ettik ve oğlu (Yahya) (A.S.) ı kendisine hibe ettik ve yalnız bir oğlan vermekle iktifa etmedik. Çünkü; Zekeriya'nın zevcesini çocuk getirecek bir hâle ifrağla beraber ahlâkını güzel kılmakla ıslâh ettik. Binaenaleyh; zevcesi Zekeriya (A.S.) a tevazu' ve kemaliyle itaat ederdi, hareminden elem ve kederi yoktu. Zira; Zekeriya ve evlâd ü iyali hayrata sür'at, sevabımızı ümid eder ve azabımızdan korkar oldukları halde bize dua ederlerdi. Çünkü; onlar daima bizim gazabımızdan korktuklarından bir çok ni'metlerimize nail oldular. Zekeriya (A.S.) m Cenabı Hak'dan emr-i dinde kendine halef ve emr-i dünyada varis olacak bir çocuk istediğinde yaşı yüz ve hareminin yaşı doksansekiz olduğu (İbn-i Abbas) hazretlerinden mervidir. Cenab-ı Hakkın varislerin hayırlısı olduğunu beyanla Rabbisini sena ettiği gibi istediği çocuğu vermezse keder etmeyeceğine dahi işaret etmiştir. Çünkü; cümlenin varisi Cenab-ı Hak olunca herkesten sonra baki kalacağından kendisine varis, yani kendisinden sonra dahi vacib-ül vücub baki olacağına binaen kederi mucib bir şey yok demek istemiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Zekeriya (A.S.) .m zevcini ıslahla murad; âdette sinn-i şeyhuhate vasıl olmuş çocuk getirmek-, ten kalmış olan bir kadına çocuk getirmeye kaabiliyet vermek ve umur-u dinde zevcine muti' ve hal-i salâh üzere kılmaktır. Çünkü; İnsanın evlâd ü iyalinin umur-u dinde kendine muvafık olarak muavenette bulunmaları en büyük alâmet-i saadet olmasına binaen Cenab-ı Hak Hazret-i Zekeriya'nm zevcesini ıslahı ni'met sırasında beyan etmiştir. Hayrata müsaraatlarınm, dualarının kabulüne sebeb olduğunu beyanla duanm kabulünde dua eden kimsenin salâhı ve hayra müsaraatı şart olduğuna işaret etmiştir. Hayrata sa'yedenlerle murad; bu sûre'de zikrolunan enbiya-yı kiram olduğuna dair rivayet zayıftır. Zira âyetin siyak u sibakı hayrata müsareat edenlerle muradın Zekeriya ve evlâd ü iyali olduğuna delâlet eder. Zira bahis; Hazret-i Zekeriya ve ailesi hakkındadır. Şu kadar ki Cenab-ı Hakkın onları hayrata müsaraatla sena etmesi herkesi hayrata müsaraata terğib etmektir. Bu âyet-i celile; sekiz hükmü mütezammındır: Birincisi; Hazret-i Zekeriya'nın «Yardbbi! Beni yalnız terketme bir oğlan evlâdı ver» diyerek münacatta bulunmasıdır, ikincisi; Rabbisini varislerin hayırlısı olduğunu beyanla sena edib mahlûkatın helakinden sonra baki kalacağına işaret etmesidir. Üçüncüsü; Rabbisinin duasını nıüstecdb kılmasıdır. Dördüncüsü; İstediği oğlanı hibe etmesidir. Beşincisi; Zevcesini kendine muti' ve münkad kılarak ıslah edib, çocuk getirecek bir hâle ifrağ etmesidir. Altıncısı; Hazret-i Zekeriya ve evlâd ü iyalinin hayrata müsareatle Cenab-ı Hakkın ni'metlerine ve bilhassa dualarının kabulüne nail olmalarını beyanla kullarını hayrata teşvik etmesidir. Yedincisi; Sevabı ümid eder ve azabdan korkar oldukları halde duaya devam ettiklerini beyanla duanın adabına işaret etmesidir. Sekizincisi; Kemal-i tevazu'la aile-i Zekeriya'nın Rab-lerinden korktuklarını beyanla kullarına kahr-ı İlâhîden korkmak lâzım olduğunu beyan etmesidir.

Enbiya 21:91

Vacip Tealâ Zekeriya (A.S.) m bazı ahvalini beyandan sonra Meryem (R.A.) nın bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; babasız çocuğun doğması ve erkek görmeyen hatunun çocuk doğurması âdetin hilafı olduğu cihetle bizim kudretimize gerek Hazret-i Meryem ve gerek Oğlu, pek büyük alâmettir. Binaenaleyh Hazret-i İsa'nın bu minval üze^ re zuhuru; validesine keramet, kendine mu'cize ve âleme ibrettir; Çünkü; gerek Hazret-i Meryem ve gerek Oğlu, baba ve zevç gibi bir kimsenin taht-i terbiyesinde olmaksızın hüsn-ü hale malik olmaları ve nazar-ı âlemde herkese hayret verecek rif'at-ı şanları ve âlî mertebeleri elbette erbab-ı basirete ibret olacağında şübhe yoktur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette n e j h - i ruh ile murad; ihya etmektir. Yani «biz ruhumuzdan ona üfürdük» demek «ruh verdik' ihya ettik» demektir. Ruhun Cenab-ı Hakka izafeti, Hazret-i İsa'ya teşrif içindir. Yahud ruh ile murad; Cibril-i Emin'dir. Buna nazaran manâ~yı nazım:

Enbiya 21:92

Yani; şu beyan olunan ve tevhid esasına müstenid olan din-i İslâm millet-i vahide olduğu hâlde sizin milletiniz ve kıble-i teveccühünüz ve din-i fıtratmızdır, yaratılışınızdan maksad-ı aslî de o tevhid üzere bulunmanızdır, ben de sizi enva-ı ni'metlerle terbiye eden Rabbmızım. Binaenaleyh; bana îman ve ibadet ediniz. Zira; benim dinimden gayri size bir din olmadığı gibi benden gayri Rab-biniz de yoktur. Şu halde ancak bana ibadet etmeniz vaciptir ve esâsı i'tibariyle dininiz din-i İslâm ve milletiniz millet-i vahide olduğu halde insanlar arasında umur-u dinleri ihtilâf etti kıt'alara ve fırkalara dağıldı ve her fırka bir cemaat oldu. Hatta fırkalar ayrı ayrı mezhebler ihdas ettiklerinden herkes kendi mezhebiyle iftihar eder, diğerinin mezhebini ve i'tikadım beğenmez ve belki de ta'neder oldu. Halbuki fırkalardan her biri akıbet bizim huzur-u ma'nevimize rucu' ederler ve biz her birinin i'tikadma göre ceza veririz. Şu halde herkes kendi zamanında tevhid-i İlâhîye ve din-i Sübhanîye yapışmakla ve Hakkı bulmakla ve dinin muktezasını yerine getirmekle ve dinin harici bir şey irtikâb etmemekle mükelleftir. Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile enbiya-yı izamın cümlesi vahdaniyet-i İlâhiyede müttefik ve usûl-ü i'tikadda müttehid olduklarını ve cümlesinin i'tikadları din-i îslâm i'tikadı olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuş ve tevhid cihetinden ihtilâf edenleri zemmetmiş ve her fırkanın mercileri huzur-u İlâhî olduğunu beyanla din-i İslâmm gayri bir dine ve fırka-i İslâmiyenin gayri bir fırkaya temessük edenleri tehdid etrnişdir. Çünkü; indallah makbul olmayan dine yapışanların emekleri zayi' olduğu gibi sû-u ceza görecekleri de şüphesizdir. Binaenaleyh; âyetin âhirinde cümlesiyle huzur-u İlâhîye herkesin rucu' edeceklerini beyan etmek; tehdidi müş'ir ve tarîk-i Hakka da'veti mütezammmdır.

Enbiya 21:93

Yani; şu beyan olunan ve tevhid esasına müstenid olan din-i İslâm millet-i vahide olduğu hâlde sizin milletiniz ve kıble-i teveccühünüz ve din-i fıtratmızdır, yaratılışınızdan maksad-ı aslî de o tevhid üzere bulunmanızdır, ben de sizi enva-ı ni'metlerle terbiye eden Rabbmızım. Binaenaleyh; bana îman ve ibadet ediniz. Zira; benim dinimden gayri size bir din olmadığı gibi benden gayri Rab-biniz de yoktur. Şu halde ancak bana ibadet etmeniz vaciptir ve esâsı i'tibariyle dininiz din-i İslâm ve milletiniz millet-i vahide olduğu halde insanlar arasında umur-u dinleri ihtilâf etti kıt'alara ve fırkalara dağıldı ve her fırka bir cemaat oldu. Hatta fırkalar ayrı ayrı mezhebler ihdas ettiklerinden herkes kendi mezhebiyle iftihar eder, diğerinin mezhebini ve i'tikadım beğenmez ve belki de ta'neder oldu. Halbuki fırkalardan her biri akıbet bizim huzur-u ma'nevimize rucu' ederler ve biz her birinin i'tikadma göre ceza veririz. Şu halde herkes kendi zamanında tevhid-i İlâhîye ve din-i Sübhanîye yapışmakla ve Hakkı bulmakla ve dinin muktezasını yerine getirmekle ve dinin harici bir şey irtikâb etmemekle mükelleftir. Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile enbiya-yı izamın cümlesi vahdaniyet-i İlâhiyede müttefik ve usûl-ü i'tikadda müttehid olduklarını ve cümlesinin i'tikadları din-i îslâm i'tikadı olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuş ve tevhid cihetinden ihtilâf edenleri zemmetmiş ve her fırkanın mercileri huzur-u İlâhî olduğunu beyanla din-i İslâmm gayri bir dine ve fırka-i İslâmiyenin gayri bir fırkaya temessük edenleri tehdid etrnişdir. Çünkü; indallah makbul olmayan dine yapışanların emekleri zayi' olduğu gibi sû-u ceza görecekleri de şüphesizdir. Binaenaleyh; âyetin âhirinde cümlesiyle huzur-u İlâhîye herkesin rucu' edeceklerini beyan etmek; tehdidi müş'ir ve tarîk-i Hakka da'veti mütezammmdır.

Enbiya 21:94

Vacip Teaîâ esas i'tikad i'tibariyle milletin millet-i vahide olu] tefrikanın mezmum ve ibadeti Rabbi Tealâ'ya hasretmek vacip olduğunu ve herkesin huzur-u İlâhîye rucu' edeceğini beyandan sonra huzura rucu'dan maksad-ı aslîyi beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde hayrat ve amel-i salihe âid her ne işlerse biz onu yazmakla muntazam bir defterde hıfz ettiğimiz cihetle amelinden hiç bir zerresi zayi' olmaz ve hepsinin sevabını fazlasiyle alır. Şu kadar ki a'mâl-i salihanın kabulünün şartı, iman olduğundan imana mukârin olmayan amelin faydası olmayacağına işaret için Cenab-ı Hak mü'min olduğu halde işlenilen amelin zayi' olmayacağını beyan etmiştir. Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette ehl-i ta-atı taata terğib buyurmuştur. Zira amelinden hiç bir şeyin zayi olmayıp ecrini alacağını beyan etmek; mutîin itaatte devamına ve daha ziyade sa'yine sebeb olacağında şüphe yoktur. Zira; insan sa'-yinin semeresini göreceğine ümidi kavî olunca sa'yinde ciddiyyet üzere devam edeceği tabiîdir. Hulâsa; mü'min olduğu halde amel-i salih işleyen kimsenin ameli zayi' olmayacağı ve Allahü Tealâ'mn herkesin amelini yazdığı ve binaenaleyh; herkesin amelinin ecrinden hiç bir şey noksan olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Enbiya 21:95

Vacip Tealâ herkesin amelinin ecrini almak üzere huzur-u ma'nevisine rucu' edeceğini beyandan sonra helâkiyle hükmolunan karye ehalisinin küfründen rucu' etmeyeceğini beyan jetmek üzerebuyuruyor. Yani; bir- karye ki biz o karye ahalisinin zulümleri ve küfürleri sebebiyle helak olmalarına hükmettikten sonra onların bizim rızamızı icab eder amele dönmeleri ve tevbeye muvaffak olmaları mümteni' ve haramdır. Zira; onların küfürlerinden dönmeyeceklerine binaen biz helâkleriyle hükmettik. Binanealeyh; onların taib ve müstağfir olmaları ümidi yoktur. Yahud manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü küfür; mağfiret olunmayan cinayetten olduğu cihetle küfrüzere helak olan kimse âhir ette ehl-i salâh için hazırlanan derecat-ı âliyata nail olamaz, belki ebeden azab içinde kalır.

Enbiya 21:96

Vacip Tealâ insanların bu halleri kıyametin alâmetler:, edinceye kadar devam edeceğini ve alâmât-ı kıyametten Ye Me'cuc'un çıkacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. "Çünkü; inkâr ettikleri Ye'cuc ve Me'cuc'un çıkması ve sair alâmetlerin zuhuru onları hayrette bırakır. Zira; i'tikadlarmm hilafı zuhur edince şaşmak ve ne yapacağını bilmemek insanlarda her zaman cari olan ahvaldendir. -Ye'cuc ve Me'cuc insandan iki kabiledir. Onların çokluğu ve adedleri hakkında delil-i kat'î yoksa da bunlara müteallik âyetlerin işaretleri, pek çok olduklarına delâlet ve ehadis-i Nebeviye dahi bu ciheti tasrih etmektedir. Kıyametin kabilinde onlarla nâs arasında İskender'in yapmış olduğu şeddin açılmasiyle onların yayılan çekirgeler gibi âleme dağılıp bilâd-ı ma'mureleri tahrip edip nâs üzerine tuğyan edeceklerini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Gerçi son zamanlarda küre-i arzın vher tarafı keşfolu-nup mestur bir mahal kalmadığını iddia edenler varsa da elyevm kutb-u şimalî ve cenubî civarında keşfolunmadık bazı mahaller bulunduğu kaabil-i inkâr değildir. Ve oraları keşfetmek için bir çok zahmetlere katlanarak buzlar içinde seyahat etmek isteyenler de vardır. Bundan beşyüz sene mukaddem Amerika kıt'ası keşf olunmadan evvel de ayni veçhile dünyada keşfolunmadık bir mahal kalmamıştır diye iddia ediliyordu. Halbuki Kristof Kolomb tarafından Amerika'nın keşfi bu gibi iddiaları iptal ettiği gibi Ye'cuc ve Me'cuc'un zuhuriyle elyevm vuku' bulan iddianın butlanı da zahir olacağı tabiidir. Şu halde nass-ı kat'î ile sabit olan bir hükmü inkâr etmekte bir manâ yoktur. Binaenaleyh; Ye'cuc ve Me'cuc taifelerinin kıyametin kabilinde bugünkü malûmumuz olan kıt'a-lara çekirge gibi dağılıp bir çok yerleri yakıp yıkacakları kat'îdir. Şeddin keyfiyeti ve mikdarı (Sure-i Kehf) de mezkûrdur.

Enbiya 21:97

Vacip Tealâ insanların bu halleri kıyametin alâmetler:, edinceye kadar devam edeceğini ve alâmât-ı kıyametten Ye Me'cuc'un çıkacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. "Çünkü; inkâr ettikleri Ye'cuc ve Me'cuc'un çıkması ve sair alâmetlerin zuhuru onları hayrette bırakır. Zira; i'tikadlarmm hilafı zuhur edince şaşmak ve ne yapacağını bilmemek insanlarda her zaman cari olan ahvaldendir. -Ye'cuc ve Me'cuc insandan iki kabiledir. Onların çokluğu ve adedleri hakkında delil-i kat'î yoksa da bunlara müteallik âyetlerin işaretleri, pek çok olduklarına delâlet ve ehadis-i Nebeviye dahi bu ciheti tasrih etmektedir. Kıyametin kabilinde onlarla nâs arasında İskender'in yapmış olduğu şeddin açılmasiyle onların yayılan çekirgeler gibi âleme dağılıp bilâd-ı ma'mureleri tahrip edip nâs üzerine tuğyan edeceklerini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Gerçi son zamanlarda küre-i arzın vher tarafı keşfolu-nup mestur bir mahal kalmadığını iddia edenler varsa da elyevm kutb-u şimalî ve cenubî civarında keşfolunmadık bazı mahaller bulunduğu kaabil-i inkâr değildir. Ve oraları keşfetmek için bir çok zahmetlere katlanarak buzlar içinde seyahat etmek isteyenler de vardır. Bundan beşyüz sene mukaddem Amerika kıt'ası keşf olunmadan evvel de ayni veçhile dünyada keşfolunmadık bir mahal kalmamıştır diye iddia ediliyordu. Halbuki Kristof Kolomb tarafından Amerika'nın keşfi bu gibi iddiaları iptal ettiği gibi Ye'cuc ve Me'cuc'un zuhuriyle elyevm vuku' bulan iddianın butlanı da zahir olacağı tabiidir. Şu halde nass-ı kat'î ile sabit olan bir hükmü inkâr etmekte bir manâ yoktur. Binaenaleyh; Ye'cuc ve Me'cuc taifelerinin kıyametin kabilinde bugünkü malûmumuz olan kıt'a-lara çekirge gibi dağılıp bir çok yerleri yakıp yıkacakları kat'îdir. Şeddin keyfiyeti ve mikdarı (Sure-i Kehf) de mezkûrdur.

Enbiya 21:98

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerin helaklerine çağıracaklarını ve hayretlerini beyandan sonra nıa'budlariyle beraber Cehennemin yanacak odunları olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. sab ; hatab yani Cehennemde yanacak odun demektir, Varid ; gelmek manâsına ise de bir mahalle gelmeğe o mahalle girmek lâzım geldiğinden «siz Cehenneme geleceksiniz» demek «Cehenneme gireceksiniz» demektir. Zefir; Cehenneme girenlerin ah ü eninlerınden feryad ü figanlarından ve korkulan ile kalbleri boğazlarına takılıp müşkilâtla aldıkları nefeslerinden hâsıl olan çirkin sadalardır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Mekke'nin ekserisi Kâ'be-nin etrafında bulunup ve orada üçyüzaltmış put mevcud olduğu bir zamanda Resulullah bu âyeti ehl-i Mekke'ye hitaben kıraet edince (Abdullah b. Ezzeb'raî) «Yahudiler Uzeyr (A.S.) a ve Na-sara İsa (A.S.) a ve Sabiiye Meleklere ibadet etmediler mi? Onlar da mı ehl-i nardandır» dedi. Halbuki Abdullah'ın bu suali varid değildi. Çünkü âyette hitab; Mekke ahalisine olduğu cihetle mak-sad onların ma'budları olan putların Cehenneme dahil olacaklarını beyandır. Zira; Mekke'de Yehûd ve Narasa bulunmadığı gibi âyette m a lâfzı Uzeyr ve İsa (A.S.) gibi akıl sahiblerine şamil değildir. Farz-ı muhal olarak ma lâfzı akıl sahiblerine şamil olsa bile İsa, Uzeyr ve Melekler delâil-i akliye ve sem'iyye ile müstesnadırlar. Zira; onların cümlesinin günahdan ma'sum ve indellah makbul kullar olduğuna, Hazret-i İsa'nın ve Uzeyr'in nübüvvetlerine delâil-i kat'iyye mevcuddur. Binaenaleyh; onları Yehûd, Nasara ve Sabiiye ma'bud ittihaz etmişlerse de haklarında taraf-ı İlâhîden rnev'ud bir çok derecat-ı âliyat olduğundan onlar bu âyetin hükmünden hariçlerdir. Resulullah'm (İbn-i Zeb'arî) ye cevabı; «Belki onlar şeytana ibadet ettiler. Zira; bu gibi ibadetleri onlara şeytan emretti» buyurmuştur. Ma'budlar zevü'ukulden olmadıkları halde Cehenneme dahil oîmalarmdaki hikmet; onları ma'bud ittihaz eden âbidlerin azabında şiddetin ziyade olmasıdır. Çünkü; onlar ma'budlarımn şefaat edip azabdan kurtaracaklarını i'tikad ederken bil'akis şefaat etmek şöyle dursun kendileriyle beraber ma'budlarmm Cehennemde yandıklarını görmeleri ve her vakit onların yüzlerine bakmaları elbette onlara ibadetlerinden dolayı azablarınm şiddetine, hasret ve nedametlerinin ziyade olmasına sebeb olacağında şübhe yoktur. Kâfirler Cehennemde sağırlıkla dahi muazzeb olacaklarına binaen birbirinin sesini işitmezler. Zira; yekdiğerinin sesini işitmekle ünsiyet hasıl olacağı cihetle azab tehaffüf edeceğinden işit-mekden mahrum olacakları mervidir. Yahud herkesin ah ü figanları sebebiyle büyük bir gulgule hasıl olup kimin ne söylediği an-laşılamayacağmdan kendilerine menfeatli bir şey işitmezler demektir.

Enbiya 21:99

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerin helaklerine çağıracaklarını ve hayretlerini beyandan sonra nıa'budlariyle beraber Cehennemin yanacak odunları olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. sab ; hatab yani Cehennemde yanacak odun demektir, Varid ; gelmek manâsına ise de bir mahalle gelmeğe o mahalle girmek lâzım geldiğinden «siz Cehenneme geleceksiniz» demek «Cehenneme gireceksiniz» demektir. Zefir; Cehenneme girenlerin ah ü eninlerınden feryad ü figanlarından ve korkulan ile kalbleri boğazlarına takılıp müşkilâtla aldıkları nefeslerinden hâsıl olan çirkin sadalardır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Mekke'nin ekserisi Kâ'be-nin etrafında bulunup ve orada üçyüzaltmış put mevcud olduğu bir zamanda Resulullah bu âyeti ehl-i Mekke'ye hitaben kıraet edince (Abdullah b. Ezzeb'raî) «Yahudiler Uzeyr (A.S.) a ve Na-sara İsa (A.S.) a ve Sabiiye Meleklere ibadet etmediler mi? Onlar da mı ehl-i nardandır» dedi. Halbuki Abdullah'ın bu suali varid değildi. Çünkü âyette hitab; Mekke ahalisine olduğu cihetle mak-sad onların ma'budları olan putların Cehenneme dahil olacaklarını beyandır. Zira; Mekke'de Yehûd ve Narasa bulunmadığı gibi âyette m a lâfzı Uzeyr ve İsa (A.S.) gibi akıl sahiblerine şamil değildir. Farz-ı muhal olarak ma lâfzı akıl sahiblerine şamil olsa bile İsa, Uzeyr ve Melekler delâil-i akliye ve sem'iyye ile müstesnadırlar. Zira; onların cümlesinin günahdan ma'sum ve indellah makbul kullar olduğuna, Hazret-i İsa'nın ve Uzeyr'in nübüvvetlerine delâil-i kat'iyye mevcuddur. Binaenaleyh; onları Yehûd, Nasara ve Sabiiye ma'bud ittihaz etmişlerse de haklarında taraf-ı İlâhîden rnev'ud bir çok derecat-ı âliyat olduğundan onlar bu âyetin hükmünden hariçlerdir. Resulullah'm (İbn-i Zeb'arî) ye cevabı; «Belki onlar şeytana ibadet ettiler. Zira; bu gibi ibadetleri onlara şeytan emretti» buyurmuştur. Ma'budlar zevü'ukulden olmadıkları halde Cehenneme dahil oîmalarmdaki hikmet; onları ma'bud ittihaz eden âbidlerin azabında şiddetin ziyade olmasıdır. Çünkü; onlar ma'budlarımn şefaat edip azabdan kurtaracaklarını i'tikad ederken bil'akis şefaat etmek şöyle dursun kendileriyle beraber ma'budlarmm Cehennemde yandıklarını görmeleri ve her vakit onların yüzlerine bakmaları elbette onlara ibadetlerinden dolayı azablarınm şiddetine, hasret ve nedametlerinin ziyade olmasına sebeb olacağında şübhe yoktur. Kâfirler Cehennemde sağırlıkla dahi muazzeb olacaklarına binaen birbirinin sesini işitmezler. Zira; yekdiğerinin sesini işitmekle ünsiyet hasıl olacağı cihetle azab tehaffüf edeceğinden işit-mekden mahrum olacakları mervidir. Yahud herkesin ah ü figanları sebebiyle büyük bir gulgule hasıl olup kimin ne söylediği an-laşılamayacağmdan kendilerine menfeatli bir şey işitmezler demektir.

Enbiya 21:100

Vacip Tealâ kâfirlerin ve ma'budlarmm Cehenneme dahil olacaklarını beyandan sonra onların ma'budlarmdan bazısının bu âyetten müstesna olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin ibsdet ettikleri ma'budları Cehennemdedirler ve lâkin bazı Nasara'nm iftira olarak ma'bud ittihaz ettikleri Haz-ret-i İsa ve Yehud'un ma'bud ittihaz ettikleri Hazret-i Uzeyr ve bazı müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri melekler gibi bizim tarafımızdan kendilerine haslet-i hamide ve -seadet-i Uzma ve dere-cat-ı ülya ve ibadete tevfik ve Cennetle tebşir sebkeden saidler Cehennemden uzaklardır ki Cehennemde olanların ufacık bir sa-dalarını bile işitmezler. Maahaza ehl-i Cehennem son derece fezi' ve feryad ederler ve lâkin aralarında perde veyahud bu'd-u mesafe olduğundan Cehennem tarafından hafif bir sadayı bile işitmezler. Halbuki ehl-i Cennet 'Cennette nefislerinin arzu ettiği ni'met-ler içinde mütena'im ve dâimdirler ve asla rahat ve sunarlarına halel arız olmaz. Hatta o kadar ferah ve surur içinde olurlar ki âhiretin en şiddetli günü olan yevm-i kıyamette kabirden kalkıp mahşere gidildiği günün dehşeti bile onlara hüzün vermez. Ekser-i halâikın fezi' ve feryad ettikleri günde dahi onların sururlarma halel gelmeyince Cennette daha ziyade ni'metler içinde olacaklarında tereddüde mahal yokdur ve melekler onları istikbâl ederler ve «işte şu gün; dünyada rusül-ü kiram vasıtasiyle size vaad edilmiş ve bu ni'metlerin size verileceği tebşir olunmuştu» demekle melekler eh-li Cennete arz-ı ta'zimat ederler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile (İbn-i Zeb'arî) nin sualidir. Bu sebeb-i nüzule nazaran âyette beyan olunan evsaf; Hazret-i Isa ve Uzeyr ve melekler hakkındadır. Binaenaleyh; bu zevatı bazı insanlar ma'bud tanımışlarsa da bunlar âyet-i sabıkanın hükmünden ve Cehenneme duhulden müstesnadırlar. Hatta Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette (O1 ) ( "^ ) manasınadır. Şu halde âyetin manâsı: … demektir. Lâkin âyetlerde i'ti-bar; elfazm umumuna olduğu cihetle bu âyet bilûmum ehl-i imana şamil ve tebşiratı hâvidir. Çünkü; âyette Cenab-ı Hak ehl-i Cennet olan mü'mirilerin hallerinden beşini zikretmiştir: Birincisi; Cehennemden uzak olmalarıdır. İkincisi; Ehl-i Cehennemin ah ü eninlerini işitmemeleridir. Üçüncüsü; Cennette istedikleri ni'metler içinde mütena'irrı olmalarıdır. Dördüncüsü; Feza'-i ekberin günü olan yevm-i kıyamette asla mahzun olmamalarıdır. Beşincisi; Arz-ı tekrimat için meleklerin istikbâl etmesidir ki bu ahvâl her mü'minde caridir.

Enbiya 21:101

Vacip Tealâ kâfirlerin ve ma'budlarmm Cehenneme dahil olacaklarını beyandan sonra onların ma'budlarmdan bazısının bu âyetten müstesna olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin ibsdet ettikleri ma'budları Cehennemdedirler ve lâkin bazı Nasara'nm iftira olarak ma'bud ittihaz ettikleri Haz-ret-i İsa ve Yehud'un ma'bud ittihaz ettikleri Hazret-i Uzeyr ve bazı müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri melekler gibi bizim tarafımızdan kendilerine haslet-i hamide ve -seadet-i Uzma ve dere-cat-ı ülya ve ibadete tevfik ve Cennetle tebşir sebkeden saidler Cehennemden uzaklardır ki Cehennemde olanların ufacık bir sa-dalarını bile işitmezler. Maahaza ehl-i Cehennem son derece fezi' ve feryad ederler ve lâkin aralarında perde veyahud bu'd-u mesafe olduğundan Cehennem tarafından hafif bir sadayı bile işitmezler. Halbuki ehl-i Cennet 'Cennette nefislerinin arzu ettiği ni'met-ler içinde mütena'im ve dâimdirler ve asla rahat ve sunarlarına halel arız olmaz. Hatta o kadar ferah ve surur içinde olurlar ki âhiretin en şiddetli günü olan yevm-i kıyamette kabirden kalkıp mahşere gidildiği günün dehşeti bile onlara hüzün vermez. Ekser-i halâikın fezi' ve feryad ettikleri günde dahi onların sururlarma halel gelmeyince Cennette daha ziyade ni'metler içinde olacaklarında tereddüde mahal yokdur ve melekler onları istikbâl ederler ve «işte şu gün; dünyada rusül-ü kiram vasıtasiyle size vaad edilmiş ve bu ni'metlerin size verileceği tebşir olunmuştu» demekle melekler eh-li Cennete arz-ı ta'zimat ederler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile (İbn-i Zeb'arî) nin sualidir. Bu sebeb-i nüzule nazaran âyette beyan olunan evsaf; Hazret-i Isa ve Uzeyr ve melekler hakkındadır. Binaenaleyh; bu zevatı bazı insanlar ma'bud tanımışlarsa da bunlar âyet-i sabıkanın hükmünden ve Cehenneme duhulden müstesnadırlar. Hatta Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette (O1 ) ( "^ ) manasınadır. Şu halde âyetin manâsı: … demektir. Lâkin âyetlerde i'ti-bar; elfazm umumuna olduğu cihetle bu âyet bilûmum ehl-i imana şamil ve tebşiratı hâvidir. Çünkü; âyette Cenab-ı Hak ehl-i Cennet olan mü'mirilerin hallerinden beşini zikretmiştir: Birincisi; Cehennemden uzak olmalarıdır. İkincisi; Ehl-i Cehennemin ah ü eninlerini işitmemeleridir. Üçüncüsü; Cennette istedikleri ni'metler içinde mütena'irrı olmalarıdır. Dördüncüsü; Feza'-i ekberin günü olan yevm-i kıyamette asla mahzun olmamalarıdır. Beşincisi; Arz-ı tekrimat için meleklerin istikbâl etmesidir ki bu ahvâl her mü'minde caridir.

Enbiya 21:102

Vacip Tealâ kâfirlerin ve ma'budlarmm Cehenneme dahil olacaklarını beyandan sonra onların ma'budlarmdan bazısının bu âyetten müstesna olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin ibsdet ettikleri ma'budları Cehennemdedirler ve lâkin bazı Nasara'nm iftira olarak ma'bud ittihaz ettikleri Haz-ret-i İsa ve Yehud'un ma'bud ittihaz ettikleri Hazret-i Uzeyr ve bazı müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri melekler gibi bizim tarafımızdan kendilerine haslet-i hamide ve -seadet-i Uzma ve dere-cat-ı ülya ve ibadete tevfik ve Cennetle tebşir sebkeden saidler Cehennemden uzaklardır ki Cehennemde olanların ufacık bir sa-dalarını bile işitmezler. Maahaza ehl-i Cehennem son derece fezi' ve feryad ederler ve lâkin aralarında perde veyahud bu'd-u mesafe olduğundan Cehennem tarafından hafif bir sadayı bile işitmezler. Halbuki ehl-i Cennet 'Cennette nefislerinin arzu ettiği ni'met-ler içinde mütena'im ve dâimdirler ve asla rahat ve sunarlarına halel arız olmaz. Hatta o kadar ferah ve surur içinde olurlar ki âhiretin en şiddetli günü olan yevm-i kıyamette kabirden kalkıp mahşere gidildiği günün dehşeti bile onlara hüzün vermez. Ekser-i halâikın fezi' ve feryad ettikleri günde dahi onların sururlarma halel gelmeyince Cennette daha ziyade ni'metler içinde olacaklarında tereddüde mahal yokdur ve melekler onları istikbâl ederler ve «işte şu gün; dünyada rusül-ü kiram vasıtasiyle size vaad edilmiş ve bu ni'metlerin size verileceği tebşir olunmuştu» demekle melekler eh-li Cennete arz-ı ta'zimat ederler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile (İbn-i Zeb'arî) nin sualidir. Bu sebeb-i nüzule nazaran âyette beyan olunan evsaf; Hazret-i Isa ve Uzeyr ve melekler hakkındadır. Binaenaleyh; bu zevatı bazı insanlar ma'bud tanımışlarsa da bunlar âyet-i sabıkanın hükmünden ve Cehenneme duhulden müstesnadırlar. Hatta Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette (O1 ) ( "^ ) manasınadır. Şu halde âyetin manâsı: … demektir. Lâkin âyetlerde i'ti-bar; elfazm umumuna olduğu cihetle bu âyet bilûmum ehl-i imana şamil ve tebşiratı hâvidir. Çünkü; âyette Cenab-ı Hak ehl-i Cennet olan mü'mirilerin hallerinden beşini zikretmiştir: Birincisi; Cehennemden uzak olmalarıdır. İkincisi; Ehl-i Cehennemin ah ü eninlerini işitmemeleridir. Üçüncüsü; Cennette istedikleri ni'metler içinde mütena'irrı olmalarıdır. Dördüncüsü; Feza'-i ekberin günü olan yevm-i kıyamette asla mahzun olmamalarıdır. Beşincisi; Arz-ı tekrimat için meleklerin istikbâl etmesidir ki bu ahvâl her mü'minde caridir.

Enbiya 21:103

Vacip Tealâ kâfirlerin ve ma'budlarmm Cehenneme dahil olacaklarını beyandan sonra onların ma'budlarmdan bazısının bu âyetten müstesna olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin ibsdet ettikleri ma'budları Cehennemdedirler ve lâkin bazı Nasara'nm iftira olarak ma'bud ittihaz ettikleri Haz-ret-i İsa ve Yehud'un ma'bud ittihaz ettikleri Hazret-i Uzeyr ve bazı müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri melekler gibi bizim tarafımızdan kendilerine haslet-i hamide ve -seadet-i Uzma ve dere-cat-ı ülya ve ibadete tevfik ve Cennetle tebşir sebkeden saidler Cehennemden uzaklardır ki Cehennemde olanların ufacık bir sa-dalarını bile işitmezler. Maahaza ehl-i Cehennem son derece fezi' ve feryad ederler ve lâkin aralarında perde veyahud bu'd-u mesafe olduğundan Cehennem tarafından hafif bir sadayı bile işitmezler. Halbuki ehl-i Cennet 'Cennette nefislerinin arzu ettiği ni'met-ler içinde mütena'im ve dâimdirler ve asla rahat ve sunarlarına halel arız olmaz. Hatta o kadar ferah ve surur içinde olurlar ki âhiretin en şiddetli günü olan yevm-i kıyamette kabirden kalkıp mahşere gidildiği günün dehşeti bile onlara hüzün vermez. Ekser-i halâikın fezi' ve feryad ettikleri günde dahi onların sururlarma halel gelmeyince Cennette daha ziyade ni'metler içinde olacaklarında tereddüde mahal yokdur ve melekler onları istikbâl ederler ve «işte şu gün; dünyada rusül-ü kiram vasıtasiyle size vaad edilmiş ve bu ni'metlerin size verileceği tebşir olunmuştu» demekle melekler eh-li Cennete arz-ı ta'zimat ederler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile (İbn-i Zeb'arî) nin sualidir. Bu sebeb-i nüzule nazaran âyette beyan olunan evsaf; Hazret-i Isa ve Uzeyr ve melekler hakkındadır. Binaenaleyh; bu zevatı bazı insanlar ma'bud tanımışlarsa da bunlar âyet-i sabıkanın hükmünden ve Cehenneme duhulden müstesnadırlar. Hatta Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette (O1 ) ( "^ ) manasınadır. Şu halde âyetin manâsı: … demektir. Lâkin âyetlerde i'ti-bar; elfazm umumuna olduğu cihetle bu âyet bilûmum ehl-i imana şamil ve tebşiratı hâvidir. Çünkü; âyette Cenab-ı Hak ehl-i Cennet olan mü'mirilerin hallerinden beşini zikretmiştir: Birincisi; Cehennemden uzak olmalarıdır. İkincisi; Ehl-i Cehennemin ah ü eninlerini işitmemeleridir. Üçüncüsü; Cennette istedikleri ni'metler içinde mütena'irrı olmalarıdır. Dördüncüsü; Feza'-i ekberin günü olan yevm-i kıyamette asla mahzun olmamalarıdır. Beşincisi; Arz-ı tekrimat için meleklerin istikbâl etmesidir ki bu ahvâl her mü'minde caridir.

Enbiya 21:104

Vacip Tealâ ihlâs üzere iman edenlere yevm-i kıyametin fez'-i ekberi hüzün vermeyeceğini beyandan sonra ö günün ahvalinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yazıları muhafaza için defterin dürülüp ortadan kaldırıldığı gibi bizim âlem-i ulvîye mahlûkatm ihtiyacı kalmamasına binaen mahvettiğimiz gün ehl-i imanı kıyametin şiddeti mahzun etmez. Biz bu âlem-i mükevvenatı evvelen nasıl icad ettik ise âhirette de insanları öylece icad ve iade ederiz. Zira bizim bidayeten halk etmemizle öldükten sonra iade etmemiz arasında fark yoktur. Çünkü; bizim için hiç birinde güçlük olmadığından evvelen icad nasıl kolay ise saniyen iade dâhi öylece kolaydır ve biz insanları iade edeceğimizi vaad ettiğimizden bizim üzerimize vaad oldu. Binaenaleyh; va'dimizde hulf olmadığından elbette olacaktır. Zira; biz vaadimizi yerine getirir ve onu elbette işleriz. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaren Sicil; kulların amel defterlerini muhafaza eden bir meleğin ismidir. Buna nazaran; manâ-yı nazım: … demektir. T a y y ; bir şeyi. dürmektir ki açıp dağıtmanın zıddıdır. Bu makamda âlem-i ulvî insanların ihtiyacına mebni olunca dünyanın bazı hususatma esbab-ı âdiye olmak üzere nasıl halkettiyse müddet-i bekası hitam bulduğu gün defterin dürülüp ortadan kaldırıldığı gibi âlem-i ulvînin ortadan kaldırılacağını beyandır. Defterin dürülmesiyle beyan ve temsil; bizlere anlatmak içindir, yoksa bu âlem-i mükevve-natın cesameti nisbetinde mahv ü münkariz olmasının keyfiyeti elbette onun azameti nisbetinde olacağından biz bu gün onun yıkılmasında olacak dehşeti lâyıkiyle tasavvur edemeyiz. Şu kadar ki fanidir, yıkılacağına ve bu âlemin başka bir âleme tebeddül edeceğine imanımız kavidir. Tayy Medarik'de beyan olunduğu veçhile şu görülen hey'etin mahv ü münderis olmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Vacip Tealâ'nm insanları iadesinin keyfiyetinde iki mezheb vardır: Birincisi; Dağılmış olan eczayî cem'etmek suretiyle iade etmektir. İkincisi; Çürümüş ve yok olmuş kimseyi yeniden hal-ketmek suretiyledir. Gerçi ilm-i kelâmda bu mezheblerin sahibleri tarafından serdedilmiş ve bir çok mübahaseîer cereyan etmişse de bu âyet; ma'dumu iade suretiyle haşrolunacağma delâlet eder. Vacip Tealâ'nm haberinde yalan olmayıp elbette haber verilen şeyin vaki' olacağına işaret için vücüba delalet eden lafzıyla buyurmuştur ki elbette olacak demektir.

Enbiya 21:105

Vacip Tealâ insanların öldükten sonra iade olunacakla: yan ettiği gibi insanların iade olunacağının kütüb-ü sabıka zikrolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Zatıma yemin ederim ki biz, arz-ı Cennete salih kullarımızın varis olacağını levh-i mahfuzda yazdıktan sonra kütüb-ü semaviyenin cümlesine muhakkak yazdık. İşte şu sûre'nin evvelinden buraya gelinceye kadar beyan olunan tebşir'at ve teh-didat ve va'z u nasihattan ibadet eden kavme tebliğ-i kâmil vardır ve mütenassıh olan kavmiçin tebliğde noksan yoktur. Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Zebur-la murad; Kütüb-ü semaviyenin cümlesidir. Zikirle murad; Levh-i mahfuzdur \i kütüb-ü semaviyenin cümlesi ondan istinsah olunmuştur. Arz 'la murad arz-ı Cennettir. Zira; salih olan kullar Cehenneme giden facirlerin Cennetteki makamlarına varis olacaklardır, Yahud arz'la murad; arz~ı dünya ve bilhassa arz-% mukaddesdir. Şu halde arz-ı dünyaya Vacip Tealâ salih olan kullarını varis kılacağını bu âyetle vaad etmiştir. Binaenaleyh; bu ümmet salâhını kaybetmeyip ahlâk-ı hamideye sahib olduğu zamanda İran ve Rum diyarlarında ehl-i küfrün arazisinden bir çok yerlere varis olmuş ve bu âyetin sırrı zuhur etmiştir. Fakat sonraları salâhı terkedip ahlâk bozulmaya yüz tutunca ellerinde olan bir çok memleketler düşmanlar eline geçmiştir. Bunun sebebi ise salâhı terkle zevk u safaya dalıp fisk ü fücurla meşgul olmaktır. İşte ehl-i İslâm salâhla muttasıf oldukları zaman akıllara hayret verecek derecede ve az zaman içinde küre-i arzın bir çok yerlerini fethedip mâlik oldukları halde salâhı fesada tebdil edince ehl-i İslâm elinde olan bilâdın bir çoklarının düşman eline geçmesine yani salâhın, memleketin ve kuvvetin tezayüdüne ve fesadın da kuvvetin zail olup mülkün elden çıkmasına sebeb olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; âyetin sırrı re'yelayn müşahede olunmuştur ve tarih-i İslâm da buna şahittir. Kav m -i Âb i din ile murad; a'ma-lini tabi' olduğu şeriate tatbik ederek mükellef olduğu ubudiyette kusur etmeyen kavimdir. Yani «mükellef olduğu ibadette tekâsül etmeyip ubudiyetini edada daima Rabbisine merbut olan kavmi-çin şu beyanatta kifayet edecek tebligat var» demektir. Zeburla murad; Davud (A.S.) in kitabı olmak zahir olduğu gibi Kur'an olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Binaenaleyh; âyet-i celile ümmet-i Muhammedi salâha da'vet etmiştir ki salâh sayesinde vasi araziye malik olsunlar ve refahla vakit geçirsinler.

Enbiya 21:106

Vacip Tealâ insanların öldükten sonra iade olunacakla: yan ettiği gibi insanların iade olunacağının kütüb-ü sabıka zikrolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Zatıma yemin ederim ki biz, arz-ı Cennete salih kullarımızın varis olacağını levh-i mahfuzda yazdıktan sonra kütüb-ü semaviyenin cümlesine muhakkak yazdık. İşte şu sûre'nin evvelinden buraya gelinceye kadar beyan olunan tebşir'at ve teh-didat ve va'z u nasihattan ibadet eden kavme tebliğ-i kâmil vardır ve mütenassıh olan kavmiçin tebliğde noksan yoktur. Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Zebur-la murad; Kütüb-ü semaviyenin cümlesidir. Zikirle murad; Levh-i mahfuzdur \i kütüb-ü semaviyenin cümlesi ondan istinsah olunmuştur. Arz 'la murad arz-ı Cennettir. Zira; salih olan kullar Cehenneme giden facirlerin Cennetteki makamlarına varis olacaklardır, Yahud arz'la murad; arz~ı dünya ve bilhassa arz-% mukaddesdir. Şu halde arz-ı dünyaya Vacip Tealâ salih olan kullarını varis kılacağını bu âyetle vaad etmiştir. Binaenaleyh; bu ümmet salâhını kaybetmeyip ahlâk-ı hamideye sahib olduğu zamanda İran ve Rum diyarlarında ehl-i küfrün arazisinden bir çok yerlere varis olmuş ve bu âyetin sırrı zuhur etmiştir. Fakat sonraları salâhı terkedip ahlâk bozulmaya yüz tutunca ellerinde olan bir çok memleketler düşmanlar eline geçmiştir. Bunun sebebi ise salâhı terkle zevk u safaya dalıp fisk ü fücurla meşgul olmaktır. İşte ehl-i İslâm salâhla muttasıf oldukları zaman akıllara hayret verecek derecede ve az zaman içinde küre-i arzın bir çok yerlerini fethedip mâlik oldukları halde salâhı fesada tebdil edince ehl-i İslâm elinde olan bilâdın bir çoklarının düşman eline geçmesine yani salâhın, memleketin ve kuvvetin tezayüdüne ve fesadın da kuvvetin zail olup mülkün elden çıkmasına sebeb olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; âyetin sırrı re'yelayn müşahede olunmuştur ve tarih-i İslâm da buna şahittir. Kav m -i Âb i din ile murad; a'ma-lini tabi' olduğu şeriate tatbik ederek mükellef olduğu ubudiyette kusur etmeyen kavimdir. Yani «mükellef olduğu ibadette tekâsül etmeyip ubudiyetini edada daima Rabbisine merbut olan kavmi-çin şu beyanatta kifayet edecek tebligat var» demektir. Zeburla murad; Davud (A.S.) in kitabı olmak zahir olduğu gibi Kur'an olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Binaenaleyh; âyet-i celile ümmet-i Muhammedi salâha da'vet etmiştir ki salâh sayesinde vasi araziye malik olsunlar ve refahla vakit geçirsinler.

Enbiya 21:107

Vacip Tealâ Kur'an'da ve bilhassa bu sûre'de kifayet ederek ahkâm olduğunu beyandan sonra Kur'an'm sahibi olan Resulünün âlemlere rahmet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Biz seni ilel ü esbabtan hiç bir sebebe mebni göndermedik, illâ âlemleri irşad etmekle rahmet olmak için gönderdik. Zira senden sonra bir nebî ve şeriatinden sonra bir şeriat olmayacağı cihetle dünyanın âhirine kadar âlemlere rahmet olarak seni Resul gönderdik. Çünkü; sen daire-i risaleti ikmâl ve mekârim-i ahlâkı itmam ettiğin gibi dinin de umum edyânı nâ-sih olduğu cihetle sen ba'solunduktan sonra milletlerin tevhide vuslatı, rızaya nail olması ve necat bulması için senin dininle te-deyyün etmeleri zaruriyat-ı diniyedendir. Binaenaleyh; din-i İs-lâmm zuhurundan sonra tebaiyyet etmeyenler saadet-i uhreviye-den mahrumdurlar. Resulullah'm âleme rahmet olması Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hem din hem de dünya cihetindendir. Çünkü Resülullah nâsm cehalet ve dalâlet içinde olup tarik-ı savaba irşad edecek bir kimsenin bulunmadığı ve Hakkı arayanlara yol gösterecek kalmadığı bir zamanda ba'solunup nâsa "ahkâm-ı şeriatı beyan ve tarik-ı necata şevkle insanlara menfaat ve mazarrat olan şeyleri ta'rif ettiği cihetle emr-i dinde âleme rahmettir. Zira; nâs ve va'zmı kabul ve şeriatiyle amel ettikleri takdirde saadet-i âhirete nail olacaklarından ayn-ı rahmettir. Amma dünyada rahmet olması Din-i Muhammedi'ye yapışan bir kimse zili ü esaret ve katil gibi bir takım meh-lekeden halâs olduklarından ehl-i iman hakkında rahmet olduğu gibi Resulullah'm bi'setinden sonra mü'min ve kâfir bilûmum milletlerin kahren helak olmayıp azapları âhirete te'hir olunduğu cihetle kâfirler hakkında dahi ayp.-ı rahmettir. Resulüllah'm düşmana silâh çekmesi ve mukateleyle emrolunması âleme rahmet olmasına münafî değildir. Çünkü; kılıç ve kıtal kâfirleri îmana, asileri itaata ve ehl-i dalâli hidayete da'vet ettiğinden kılıç da aynı rahmettir.. Zira; bir takım muannid ve müte-merridleri daire-i salâha almak ve âlemi intizama koymak kılıçla hâsıl olduğundan kılıç dahi Allah'ın rahmeti cümlesindendir ki mazlumun zalimden intikamını almak ve nâs arasında icray-ı ahkâm ve adalet etmek ancak kılıçla olabilir. İntizamı muhafaza ve halkı bir noktada toplamak ve herkesi nafi' bir işe sevketmek ve milletin istirahatını te'min eylemek hep kılıçla olduğu cihetle kılıç ta insanlar için bir nevi' rahmettir. Resûlullah'm şeriatı ammenin rahatını te'min eden yolları gösterdiği için tedricen küre-i arzın ekserisine sirayet etmiştir. Şu kadar ki ahkâm-ı şer'iyeyi ehl-i imân şeriat diyerek kabul edip-onunla amel ettiği cihetle dünyada rahatını mucib olduğu gibi âhi-rette sevaba da nail olur. Amma diyanet-i Muhammediye'ye iman etmeyenler işlerine yarayan ahkâmı ma'kul bir düstur olmak üzere kabul ettiklerinden, yalnız adaleti mütezammm olduğu cihetle dünyaca rahatını te'min eder, Fakat âhirette ecrini görmez. Çünkü; ahkâm-ı şer'iye olduğuna îman etmedi ki ecir alsın. Meselâ Fransa'nın hukuka âid olan (Kodsivil) dedikleri kanun; fıkh-ı Ma-likî'den tercüme olunmuş bir kanundur. Ancak onu, muhkem ve adaleti te'min eder bir kanun tanırlar, şeriat-ı Muhammediye'yi tanımazlar. Binaenaleyh; o kanunla amel, dünyada rahatı mucib olur fakat âhirette sevab olmaz. Hulâsa; Resûlullah'm vücudu âleme rahmettir, amma o rahmetten istifade etmek isteyenler onun rahmet olduğunu tasdikle feyzinden istifade etmişlerdir, istifade etmek istemeyenler yarasa kuşunun güneşi inkârı gibi şeriat-ı Ahmediye'yi inkârla feyz u irfanından mahrum olmuşlardır.

Enbiya 21:108

Vacip Tealâ Resûlullah'm âleme rahmet olduğunu beyandan , sonra tebliğin hulâsasını beyan etmek üzere : Yani; Habibim! Senin âleme rahmet olduğun sabit olduktan sonra umum nâsa hitab ve tarik-ı tevhide da'vet suretiyle sen de ki;, «yalnız bana vahyolundu ve denildi ki, sizin ma'budunuz ancak ma'bud-u vâhiddir, şerik ve nazîrden münezzehtir; asla teaddüd kabul etmez. Binaenaleyh; siz bu ma'bud-u vâhid'e inkiyad ve1 iman eder misiniz? Madem ki ferd-i vâhiddir, ihlâs üzere iman ve inkiyad etmeniz lâzımdır». Ya Ekrem-er Rusül! Eğer onlar şu da'vete icabetten imtina' ederlerse sen onlara «ben size müsavat üzere i'lân-ı harbediyorum>ı demekle hâl-i harbe geçtiğim i'lân et ve de ki, «bundan sonra aramızda sulh yoktur, sizin ve bizim ilmimiz müsavidir ve bizim sizden evvel bir hazırlığımız olmadığı gibi sizin bilmediğiniz bit cihetten hiyanetliğimiz de yoktur. Amma size va-adolunan azabın zamanı yakın veya uzak olduğunu ben bilmiyorum. Binaenaleyh; yakındır veya uzaktır diye hükmedemem. Şu halde Cenab-ı Hakkm mühlet verdiğine mağrur olmayın ve mühleti haşa Cenab-ı Hakkm sizden gaflet ettiğine hamletmeyin». Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resûlullah'm müsavat üzere i'Iân edeceği şey ile murad; muharebe veya ahkâm-ı şer'iyeyi i'lânı olması muhtemeldir. Çünkü; Resûlullah'm halka tebliğ ettiği ahkâm cümle nâs hakkında müsavi olduğu gibi aynı ahkâmla Resûlullah da mükelleftir. Yahud i'Iân ile murad; yüksek sesle müsavat üzere i'lân ediyorum saklı bir şey yok demektir. Vaadolunan azap ile-murad; taraf-ı İlâhîden nazil olacak azap olmak ihtimali olduğu gibi harb olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım : … "demektir. cümlesi zahirde istifham ise de manâda emirdir. Şu halde' manâsı: … demektir.

Enbiya 21:109

Vacip Tealâ Resûlullah'm âleme rahmet olduğunu beyandan , sonra tebliğin hulâsasını beyan etmek üzere : Yani; Habibim! Senin âleme rahmet olduğun sabit olduktan sonra umum nâsa hitab ve tarik-ı tevhide da'vet suretiyle sen de ki;, «yalnız bana vahyolundu ve denildi ki, sizin ma'budunuz ancak ma'bud-u vâhiddir, şerik ve nazîrden münezzehtir; asla teaddüd kabul etmez. Binaenaleyh; siz bu ma'bud-u vâhid'e inkiyad ve1 iman eder misiniz? Madem ki ferd-i vâhiddir, ihlâs üzere iman ve inkiyad etmeniz lâzımdır». Ya Ekrem-er Rusül! Eğer onlar şu da'vete icabetten imtina' ederlerse sen onlara «ben size müsavat üzere i'lân-ı harbediyorum>ı demekle hâl-i harbe geçtiğim i'lân et ve de ki, «bundan sonra aramızda sulh yoktur, sizin ve bizim ilmimiz müsavidir ve bizim sizden evvel bir hazırlığımız olmadığı gibi sizin bilmediğiniz bit cihetten hiyanetliğimiz de yoktur. Amma size va-adolunan azabın zamanı yakın veya uzak olduğunu ben bilmiyorum. Binaenaleyh; yakındır veya uzaktır diye hükmedemem. Şu halde Cenab-ı Hakkm mühlet verdiğine mağrur olmayın ve mühleti haşa Cenab-ı Hakkm sizden gaflet ettiğine hamletmeyin». Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resûlullah'm müsavat üzere i'Iân edeceği şey ile murad; muharebe veya ahkâm-ı şer'iyeyi i'lânı olması muhtemeldir. Çünkü; Resûlullah'm halka tebliğ ettiği ahkâm cümle nâs hakkında müsavi olduğu gibi aynı ahkâmla Resûlullah da mükelleftir. Yahud i'Iân ile murad; yüksek sesle müsavat üzere i'lân ediyorum saklı bir şey yok demektir. Vaadolunan azap ile-murad; taraf-ı İlâhîden nazil olacak azap olmak ihtimali olduğu gibi harb olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım : … "demektir. cümlesi zahirde istifham ise de manâda emirdir. Şu halde' manâsı: … demektir.

Enbiya 21:110

Tealâ Resulüne bazı ahkâmını vahyettiğini ve resulünün azabın zamanını bilmediğini beyandan sonra kendinin ilmi her şeye lâhik olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; ilmi her şeye lâhik vejlminden hariç bir şey yoktur.

Enbiya 21:111

Şu halde azabın te'hirine mağrur olup Vacip Tealâ Mekke ahalisiyle Resûlullah arasında müfaahase uzayıb ehl-i Mekke'nin asla itaat cihetine meyletmediklerinden vukuat ve havadisin çoğalması üzerine resulüne istianeyle emrini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey rusül-ü kiramın Ekremi! Kâfirler küfrüzere ısrar edip söz dinlemeyince sen tezarru' tarikiyle de ki, «Ey beni envâ-ı ni'metleriyle terbiye eden Rabbim! Benimle kavmim beyninde hakk-ı sarih ve sabit olan adaletle hükmet ki hakikat anlaşılsın ve bizim Rabbimiz kullarına in'am sahibidir ve lûtfu boldur, kulla-rina muavenetini esirgemez. Binaenaleyh; kulları her zaman kendisinden müşriklerin muttasıf oldukları şerlerinden halâs için yardım taleb olunmaya lâyıktır ve bilhassa ey müşrikler! Sizin muttasıf olduğunuz yalan, iftira ve bühtan gibi serlerinizden kurtulmak için Vacip Tealâ'dan daha ziyade muavenet talep olunur». işte bu Ayet-i Celile bazı zamanda insan daraldığında ve bilûmum işlerde Vacip Tealâ'dan muavenet istemenin lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak Resulüne kendinin mün'im, rahim ve muavenet talebine lâyık olduğunu ta'lim buyurmuş ve bu ta'-lim ümmeti hakkında da bir ders olmuştur. Binaenaleyh; insan her işinde esbab-ı âdiyeye tevessülle beraber Rabbisinden yardım talep etmekten hâlî kalmaması lâzımdır. Çünkü; her şeyin halikı Cenab-ı Hak olduğu cihetle haliktan istimdad etmek elbette lâzımdır. Resûlullah'm duasını Rabbisi kabul ettiğinden müşriklerle Resulü beyninde adaletle hükm-ü İlâhî tecelli etmiş ve muavenet-i İlâhiye Resulüne yar olmuş ve Resulullah galib, müşrikler mağ-lûb olmakla akibet ceziret-ül arab'dan müşriklerin ırkı kesilmiştir.

Enbiya 21:112

Şu halde azabın te'hirine mağrur olup Vacip Tealâ Mekke ahalisiyle Resûlullah arasında müfaahase uzayıb ehl-i Mekke'nin asla itaat cihetine meyletmediklerinden vukuat ve havadisin çoğalması üzerine resulüne istianeyle emrini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey rusül-ü kiramın Ekremi! Kâfirler küfrüzere ısrar edip söz dinlemeyince sen tezarru' tarikiyle de ki, «Ey beni envâ-ı ni'metleriyle terbiye eden Rabbim! Benimle kavmim beyninde hakk-ı sarih ve sabit olan adaletle hükmet ki hakikat anlaşılsın ve bizim Rabbimiz kullarına in'am sahibidir ve lûtfu boldur, kulla-rina muavenetini esirgemez. Binaenaleyh; kulları her zaman kendisinden müşriklerin muttasıf oldukları şerlerinden halâs için yardım taleb olunmaya lâyıktır ve bilhassa ey müşrikler! Sizin muttasıf olduğunuz yalan, iftira ve bühtan gibi serlerinizden kurtulmak için Vacip Tealâ'dan daha ziyade muavenet talep olunur». işte bu Ayet-i Celile bazı zamanda insan daraldığında ve bilûmum işlerde Vacip Tealâ'dan muavenet istemenin lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak Resulüne kendinin mün'im, rahim ve muavenet talebine lâyık olduğunu ta'lim buyurmuş ve bu ta'-lim ümmeti hakkında da bir ders olmuştur. Binaenaleyh; insan her işinde esbab-ı âdiyeye tevessülle beraber Rabbisinden yardım talep etmekten hâlî kalmaması lâzımdır. Çünkü; her şeyin halikı Cenab-ı Hak olduğu cihetle haliktan istimdad etmek elbette lâzımdır. Resûlullah'm duasını Rabbisi kabul ettiğinden müşriklerle Resulü beyninde adaletle hükm-ü İlâhî tecelli etmiş ve muavenet-i İlâhiye Resulüne yar olmuş ve Resulullah galib, müşrikler mağ-lûb olmakla akibet ceziret-ül arab'dan müşriklerin ırkı kesilmiştir.

Hacc 22:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancak altı âyeti Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Yetmişsekiz âyeti hâvidir. Yani; vermiş olduğu teahhüdü unutmak şanından olan insanlar! Sizi terbiye eden Rabbinizin azabından korkun ve haram olan şeylerden ictinabla tâatine devam edin ki azabından kurtulasınız ve dünyada günahlarınız üzerine size vermiş olduğu mühlete mağrur olmayın. Zira; bu âlem-i mükevvenatı kahretmek için hazırlamış olduğu kıyametin harekesi pek büyük bir şey ki gayet şiddetlidir. Fahri Râzi,. Kazî ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile bu âyette zikrolunan zelzelenin zamanı kıyametin evvelinde olup şu gördüğümüz ve içinde bulunduğumuz âlem muvazenesini bu zelzele sebebiyle kaybederek güneşin mağribden doğacağı (İmam-ı Al-kame) ve (Şa'bî) den mervidir. Buna nazaran âyette beyan olunan zelzele; kıyametin alâmet-i kübrasmdandır ve az müddet zarfında kıyamet kaaim olup bu zelzele kıyamete mukaddeme olacaktır. (İmam-ı Mukâtil) ve (İbn-i Zeyd),in rivayetlerine nazaran âyette zikrolunan zelzele yle murad; kıyametin zelzelesidir ve âyetin zahiri bu ikinci rivayeti te'yid etmektedir. Çünkü saatle murad; kıyamettir. Şu halde »saatin zelzelesi» demek «kıyametin zelzelesi» demektir. İttika ile emir; haram şeylerden içtinabı ve ibâdâta sa'yile emri mütezammmdır. Zira; insanı, tesadüf edeceği büyük azaplardan ve dehşetli günlerden ve envai rnesaibden ve heyecanlı belâlardan kurtaracak takva olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ittika ile emri kıyametin zelzelesiyle ta'lil buyurmuştur. Aklı olanların kemâl-i ihtimamla düşünmeleri için kıyametin harekesinin pek büyük olduğunu beyan etmiştir. Yani «haramdan kaçın ve'ibadete devam edin ve aklınızla düşünün. Zira; kıyametin harekesi büyük» demektir. Şu halde bu âyet; ittikanın vacip olduğuna delâlet eder. Zira; takvanın bu gibi şiddetli zararlardan insanı muhafaza edip zararı defedeceğine işaret vardır. Zararların define çalışmak insan için vacip olduğu cihetle takvanın vacip olması lâzım gelir. Kıyametin zelzelesini idrakten ukul-ü beşer kaasır olduğuna işaret için Vacip Tealâ zelzeleden Şey ile ta'bir etmiş ve zelzelenin azametini izah etmekten ibarenin kaasır olduğunu iş'ar etmiştir. Gerçi kıyamette arzı tahrik edecek Vacip Tealâ ise de büyük hareke kıyamette olacağı için zelzele; kıyamet manâsına olan saate muzaf kılınmış ve «saatin zelzelesi» denmiştir. fâcip Tealâ kıyametin harekesinin şiddetli ^ereceği dehşetten bazılarını beyan etmek

Hacc 22:2

ilacağmı ve o gü-Izere buyuruyor. insanları sarhoş gibi kılar. Bin^Haleyh;' o şiddet Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Hatırında tut şol günü, o günde mku* bulacak zelzeleyi siz görürsünüz ki, o zelzelenin şiddetinden gocuğunu emziren her kadın kemâl-i şefkat ve merhametle beraber :endi derdinden çocuğunu unutur ve kemâl-i hayretinden kuca-jmdaki çocuk aklına bile gelmez ve her hamile olan hatun vakti tamam olmadan hamlini vaz'eder ve sen o günün şiddetinden insanları, aklı başından gitmiş sarhoş görürsün. Halbuki nefsel'emir-le onlar sarhoş değillerdir, ancak o günün şiddeti oniâri sarhoş jibi göstermiştir. Zira; Allah'ın azabı şiddetli olduğundan onları, ıkılları zail olmuş gibi gösterir. Bu âyette o günde zelzelenin şiddeti; üç şeyle isbat olunmuştur. Birincisi; Çocuk emziren kadının kendine arız olan \korku ve endişe sebebiyle çocuğundan gaflet etmesidir. İkincisi; Her hamile olan kadının vaktinden evvel hamlini vaz'etmesidir. Üçüncüsü; İnsanların, esbab-ı sekirden bir şey isti'mâl etmedikleri halde sarhoş olmalarıdır. Şu halde âyette «sen onları sarhon görürsün, halbuki sarhoş değillerdir» demek «sekir verecek bir şey isti'mâl etmediler» demektir. İbn-i Cerir, Taberî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu iki âyet (Beni Musaytalık) gazasında gece nazil olur ve Fahr-i Âlem Efendimiz ashabını çağırır, etrafına toplar âyetleri tebliğ eder. Ashab-ı Resûlullah âyette beyan olunan şiddetten müteessir olur, o günde insanların ma'ruz kalacakları ahvali düşündüklerinden sabah vakti konak mahalline ineceklerinde develerin yükünü indirmek ve çadır kurmak hatırlarına gelmez. Resûlullah «bu zelzelenin günü hangi gündür?» Duyurunca ashab-ı kiram «Allahü Tealâ ve Resulü bilir» demeleri üzerine Resûlullah ashabina hitaben «Allahü Tealâ, Hazret-i Âdem'e (kalk ya Âdem! Zür-riyetinden ehl-i Cehennemi Cehenneme ve ehl-i Cenneti Cennete şevket) der. Hazret-i Âdem (Ya Rabbî! Nasıl sevkedeceğim?) deyince (çoğunu Cehenneme ve azını Cennete şevket) hitab-ı izzeti varid olacağı» beyan buyurulmuştur. Ehl-i Cehennemin ehl-i Cennetten çok olacağı badi-i tereddüd değildir. Çünkü; tarihe ve Kur'-an'm beyanatına vukufu olanlar gerek ümem-i salifenin ve gerek bu ümmetin hâlini nazar-ı tedkike alınca her Nebinin ümmetinden iman edenlerin az ve iman etmeyenlerin çok olduğunda tereddüd etmez. Ve bilhassa ümem-i salifeden îman edenlerin adedinin pek az olduğu malûmdur. Meselâ Hazret-i Nuh bir çok seneler ümmetini Din-i Hakka da'vet ettiği halde da'vetine icabet eden kaç kimse olabildi. Hazret-i Hûd, Salih ve sair enbiya-yı izamın ümmetlerinde de hâl böyledir. Binaenaleyh; ümmetler içinde peygamberine en cok iman eden ümmet-i Muhammed'dir.

Hacc 22:3

Vâcip Tealâ kıyamet gününün dehşetinden insanları kurtaracak yegâne çare dttika olduğundan ittika ile emredib o günün şiddetinden ba'zılarmı beyandan sonra insanların bir kısmı mücadeleden ve Hakka muârazadan hâlî kalmadıklarım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'nm âhirette azabı ve yevm-i kıyametin dehşeti vardır, nasıl olmasın? Nâsdan ba'zıları Allah'ın zatında ve sıfatında aklî ve naklî delile ve ilme müstenid olmayarak mücer-red cehalet üzere mücadele ve muhasame eder, hatta mücadelesini o kadar ileri götürür ki Allah'ın zatını ve sıfatını inkâr eder ve her muannid olan şeytana ittiba' eder. Halbuki divan-ı İlâhî ve kaza-yı Sübhanî'de yazıldı ki şeytanı veli ittihaz eden kimseyi şeytan izlâl eder ve (Saîr) isminde olan Cehennemin azabına müste-hak olacak amelleri gösterir ve işletir, akıbet Cehenneme alır götürür. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şeytan; insanlardan şerre alet olan ve ebna-yı cinsini şerre da'vet eden kimselere de şamildir. Binaenaleyh; insanlar içinde şerre alet olanlara şeytan denmek sahihdir. Haksız ve delilsiz mücadelenin mezmum olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi hak aramak kasdiyle deliline ilimle beraber mücadele ve mübahasenin cevazına dahi delâlet eder. Merid ; hayırdan ârî ce mücerred fesada sâî ve muannid olan kimsedir. Binaenaleyh; şeytana ve askerine Merid denildiği gibi ins ü cinden şerre meyyal olanlara dahi şeytan-ı merid denilir. Taberî, Fahr-i Râzî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet müşriklerden (Nadr b. haris) hakkında nâzii olmuştur. Çünkü (Nadr) Allah'ın zatında ve sıfatında çok mücadele eder ve «melekler Allah'ın kızlarıdır, Kur'an evvel geçen ümmetlerin yalanlandı^ ve Allahü Tealâ çürümüş kemikleri ihyaya kaadir değildir» demekle Resulullah'la muhasama ederdi. Cenab-ı Hak (Nadr) ı ve onun emsali ancehlin Hakka i'tiraz edenleri zem ve bu misilli mücadeleden kullarını men'etmek için bu âyeti inzal buyurmuştur. Şu halde âyetin mazmunu Hakka i'tiraz ederek hava ve hevesine ittiba' eden ve ahkâm-ı şeriatı kendi şehevat-ı nefsa-niyesine uydurmak isteyenlerin cümlesine şamildir. Çünkü; ahkâm-ı dini arzusuna uydurmak ve hevesat-ı nefsaniyesine muvafık olmayanları i'tirazla reddetmek isteyen kimse şeytan'a ittiba' ve evham ü hayalâtla iştigal etmiştir. Zira; (Nadr) m «Kur'an yalandır evvel geçenlerin sözleridir)) dediği gibi her zamanda bu sözleri tekrar edenler pek çok bulunmuş ve bilhassa açıktan Kur'an'< iman etmeyenler bittabi' bu gibi iftiralardan çekinmemişlerdir.

Hacc 22:4

Vâcip Tealâ kıyamet gününün dehşetinden insanları kurtaracak yegâne çare dttika olduğundan ittika ile emredib o günün şiddetinden ba'zılarmı beyandan sonra insanların bir kısmı mücadeleden ve Hakka muârazadan hâlî kalmadıklarım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'nm âhirette azabı ve yevm-i kıyametin dehşeti vardır, nasıl olmasın? Nâsdan ba'zıları Allah'ın zatında ve sıfatında aklî ve naklî delile ve ilme müstenid olmayarak mücer-red cehalet üzere mücadele ve muhasame eder, hatta mücadelesini o kadar ileri götürür ki Allah'ın zatını ve sıfatını inkâr eder ve her muannid olan şeytana ittiba' eder. Halbuki divan-ı İlâhî ve kaza-yı Sübhanî'de yazıldı ki şeytanı veli ittihaz eden kimseyi şeytan izlâl eder ve (Saîr) isminde olan Cehennemin azabına müste-hak olacak amelleri gösterir ve işletir, akıbet Cehenneme alır götürür. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şeytan; insanlardan şerre alet olan ve ebna-yı cinsini şerre da'vet eden kimselere de şamildir. Binaenaleyh; insanlar içinde şerre alet olanlara şeytan denmek sahihdir. Haksız ve delilsiz mücadelenin mezmum olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi hak aramak kasdiyle deliline ilimle beraber mücadele ve mübahasenin cevazına dahi delâlet eder. Merid ; hayırdan ârî ce mücerred fesada sâî ve muannid olan kimsedir. Binaenaleyh; şeytana ve askerine Merid denildiği gibi ins ü cinden şerre meyyal olanlara dahi şeytan-ı merid denilir. Taberî, Fahr-i Râzî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet müşriklerden (Nadr b. haris) hakkında nâzii olmuştur. Çünkü (Nadr) Allah'ın zatında ve sıfatında çok mücadele eder ve «melekler Allah'ın kızlarıdır, Kur'an evvel geçen ümmetlerin yalanlandı^ ve Allahü Tealâ çürümüş kemikleri ihyaya kaadir değildir» demekle Resulullah'la muhasama ederdi. Cenab-ı Hak (Nadr) ı ve onun emsali ancehlin Hakka i'tiraz edenleri zem ve bu misilli mücadeleden kullarını men'etmek için bu âyeti inzal buyurmuştur. Şu halde âyetin mazmunu Hakka i'tiraz ederek hava ve hevesine ittiba' eden ve ahkâm-ı şeriatı kendi şehevat-ı nefsa-niyesine uydurmak isteyenlerin cümlesine şamildir. Çünkü; ahkâm-ı dini arzusuna uydurmak ve hevesat-ı nefsaniyesine muvafık olmayanları i'tirazla reddetmek isteyen kimse şeytan'a ittiba' ve evham ü hayalâtla iştigal etmiştir. Zira; (Nadr) m «Kur'an yalandır evvel geçenlerin sözleridir)) dediği gibi her zamanda bu sözleri tekrar edenler pek çok bulunmuş ve bilhassa açıktan Kur'an'< iman etmeyenler bittabi' bu gibi iftiralardan çekinmemişlerdir.

Hacc 22:5

Vacip Tealâ zatı ve sıfatı ile haşir hakkında bir ilme müstenid olmaksızın mücadele edenleri zemmettikten sonra haşrin imkânına delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; asâr-ı kudretimizi size beyan etmemiz için şu beyan olunan ahvâl üzere halk olunmanız irade olunmuştur, Yani; gaflet ve nisyan üzere mahlûk ve isyan u tuğyan üzere musir olan insanlar! Eğer Resulümüzün size beyan ettiği haşir ve ba'sda şübhe ediyorsanız bu şek size lâyık değildir. Zira; siz ibtida-yı hilkatımza nazar eder ve düşünürseniz öldükten sonra tekrar dirileceğinizde asla şübhe etmezsiniz. Çünkü; biz sizi evvelâ topraktan, sonra nutfeden halk ettik ki pederiniz Âdem topraktan halkolundu ve sonra siz bir damla sudan ibaret olan meni'den halkolundunuz. Binaenaleyh; «toprakla suya karışmış ve çürümüş kemikler tekrar insan olmaz» şeklindeki sözünüzün düşünmeksizin söylenmiş olduğunu bilirsiniz. Pederinizin sulbünden ananızın rahmine düşen nutfe ananızın rahminde uyuşmuş kan olur, sonra o kan murur-u zamanla et parçası olur ki uzuvları olmaz. Bir az sonra a'zası tamam olur ve insan şeklini alır. İşte şu minval üzere halen ba'de halin biz sizi halketdik ki size kemâl-i kudretimizi beyan edelim ve sizin için haşrin imkânında şübhe kalmasın Halbuki siz bu hâlleri düşünmeksizin haşri inkâra cesaret ediyorsunuz ve biz vakt-ı muayyenine kadar anaların rahimlerinde dilediğimiz mikdarı karar ettirir, vakt-i muayyeni geldiğinde de yol verir dünyaya çıkarırız. Şu halde ölmüş ve çürümüş kimseleri tekrar topraktan çıkarmakta mani' nedir ki şübhe ediyorsunuz? Taberî, Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bizim topraktan halk olunmamız la murad; pederimiz Adem'in topraktan halk olunması veyahud nutfenin asrı olan gıdanın topraktan halkolunmasıdır. Çünkü; evlâd-ı Adem her ne kadar nutfeden halk olunursa da nutfenin aslı gıda,-gıdanın aslı nebatat, nebatatın aslı su ile toprak olduğu cihetle cümle insanların esası; topraktır. Şu halde tehavvülât ve tedriç suretiyle toprak nutfeye inkilâb ediyor. Toprakla su arasında münasebet olmadığı halde toprağın nutfeye tehavvülü kudret-i İlâhiyenin kemaline delâlet eden delâil-i vazıha cümlesindendir. Kezalik suyun kana ve kanın ete tehavvülünde dahi hâl böyledir. Şu halde ibtida-yı hilkatinde insanlar kudret-i İlâhiyenin azametini gorüb dururken kabrinden dirilib kalkacağında niçin tereddüd ederler? Ayetde Muhali eka ; A'zası tam olarak doğanlar ve gayri muhallaka azası noksan olarak doğanlardır. Yahud Muhalleka; diri ve gayr-i Muhallake ölü olarak doğanlardır. Hangi manâ murad olunursa olunsun insanın hilkati Fail-i Muhtar'ın ihtiyariyle olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiatın iktizası olsa ya muhallaka veya gayr-i muhallaka olur. Zira; tabiatın iktizası değişmez. Ayette eceI-i müsemma ile murad; velâdet için ta'yin olunan vakittir. Velâdetin ekall-i müddeti; Hanefiye indinde altı ay ve ekser-i müddeti; iki senedir. Şafiiye indinde ekser-i müddeti; dört senedir. Yani bir çocuk validesinin rahminde Hane-fiye'ye göre iki, Şafiiye'ye göre dört sene kalabilir. ErzeI-i ömür; kuvâlanna za'f ve aklına halel gelib vücudunun aletleri lâyıkiyle işleyemez hâle gelen kocalık zamanıdır. Bu sinne reddolunmasınm hikmeti; evvelce bildiği şeyi bilmez bir hale gelmesi olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir, insanların ihtiyar ve şeyh-i fani olanlarının bünyelerinde zaaf ve akıllarında sehafet ve fehm ü idraklerine noksan arız olub hâl-i sahavetlerinin avdeti erzel-i ömürdür. Şu halde insanların vefatları; ikiye münkasem olub : Birincisi; Aklı ba§ında ve bünyesi sağlamken vefat etmektir. İkincisi; Pir-i fani olub bildiğini bilmez bir hale geldikten sonra vefat etmektir. Binanealeyh; insanın hilkatinde ve müddet-i ömründe uğramış olduğu tebeddülat ve bilhassa erzel-i ömre reddolunması haşrin imkânına açık bir delildir. Çünkü; insanın hâl-i bidayesinden hâl-i nihayesine kadar.görmüş olduğu te-gayyüratı halketmeğe kaadir olan Vacib-ül Vücud'un insanı öldükten sonra ihyaya da kaadir olacağı evleviyetle sabitdir. ErzeI-i ömür; kuvâlanna za'f ve aklına halel gelib vücudunun aletleri lâyıkiyle işleyemez hâle gelen kocalık zamanıdır. Bu sinne reddolunmasınm hikmeti; evvelce bildiği şeyi bilmez bir hale gelmesi olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir, insanların ihtiyar ve şeyh-i fani olanlarının bünyelerinde zaaf ve akıllarında sehafet ve fehm ü idraklerine noksan arız olub hâl-i sahavetlerinin avdeti erzel-i ömürdür. Şu halde insanların vefatları; ikiye münkasem olub : Birincisi; Aklı ba§ında ve bünyesi sağlamken vefat etmektir. İkincisi; Pir-i fani olub bildiğini bilmez bir hale geldikten sonra vefat etmektir. Binanealeyh; insanın hilkatinde ve müddet-i ömründe uğramış olduğu tebeddülat ve bilhassa erzel-i ömre reddolunması haşrin imkânına açık bir delildir. Çünkü; insanın hâl-i bidayesinden hâl-i nihayesine kadar.görmüş olduğu te-gayyüratı halketmeğe kaadir olan Vacib-ül Vücud'un insanı öldükten sonra ihyaya da kaadir olacağı evleviyetle sabitdir. Vacip Tealâ haşrin imkânına insanın hilkatinde ve müddet-i ömründe cereyan eden ahvâl-i acibeyle istidlali beyandan sonra arz üzerinde hasıl olan nebatat ile haşrin imkânına istidlal etmek üzere buyuruyor. Yani; bizim kudretimizin kemaline teaccübe hacet yoktur. Zira; sen yer yüzünü kurumuş ottan ve rutubetten es îr olmadığı, halde görürsün. Bundan sonra bizim kudretimiz ve irademiz ihyasına tealluk edince arzda hayat hassası üzere müştemil ve arzın ruhu mesabesinde olan yağmur suyunu biz arz üzerine sema canibinden indirdiğimizde arz harekete gelir ve kabarır ve her nevi' otlardan revnaklı ve nadratlı gayet güzellerini bitirir ve yer yüzü herkesin yüzüne güler bir hale gelir ki görenler mesrur olur. İşte şu âyetlerde beyan olunan gerek insanın ve gerek otların hilkatindeki sanayi-i garibe ve ahval-i acibenin cümlesi insanların vefatlarından sonra tekrar dirileceklerine delâlet" eder delâil-i kafiye cümlesindendir. Ölmüş ve kurumuş demektir. ihtizaz, titremek, deprenmek; hareket etmektir ki «otların bitmesiyle arz hareket etti» demektir. kabarmak, manasınadır. Be-hic; gayet letafetli ve revnaklı demektir.

Hacc 22:6

Vacip Tealâ haşrin imkânına delâlet eden delâilden insanın hilkatim ve arzın nebatatla ihyasını beyandan sonra serdolunan delillerin netice ve hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; __ insanın etvar-ı muhtelifede halkolunup birbirine zıd-dolarak ahvâl-i adîdeye tahvil olunması ve kurumuş arzın ihya olunması Allahü Tealâ'nın sabit ve mütehakkak olması sebebiyledir. Eğer sânii mevcud ve sabit olmamış olsaydı bunların hiç birisi vücud bulmazdı. Şu halde insanların ve otların vücudları Allahü Tealâ'nın vücuduna, vahdaniyetine ve ölmüşleri ihyaya kudretine delâlet eder. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ölmüş insanları ihyâ eder ve insanların ihya olunacakları kıyamet de gelecektir, onda asla şüphe yoktur ve kıyamet kaim olunca kabirlerinde olan mevtayı Allahü Tealâ kaldırır ve cümlesini amelleriyle mücazat eder. Bu âyette beyan olunan delillerin hulâsasını takrir şöyledir : Emvatı iade ve ihya mümkündür. Eğer mümkün olmasaydı hiç bir zamanda hayat bulmazdı. Halbuki ölüler, dünyada hayatla mutta-sıf idiler. Binanealeyh; emvatı ihya mümkündür. Çünkü; bir zamanda hayatı kabul eden cismin diğer zamanda dahi hayatı kabul edeceğinde şüphe olunmaz. Kezalik Vacip Tealâ malûmatın cümlesine âlim olduğu gibi makduratm cümlesine de kaadirdir. Binaenaleyh; emvatı ihyaya dahi kaadirdir. Yani ecsamda kaabiliyet olduğu gibi Cenab-ı.Hakta da kudret vardır. Binaenaleyh; haşr-i emvatta tereddüde mahal yoktur.

Hacc 22:7

Vacip Tealâ haşrin imkânına delâlet eden delâilden insanın hilkatim ve arzın nebatatla ihyasını beyandan sonra serdolunan delillerin netice ve hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; __ insanın etvar-ı muhtelifede halkolunup birbirine zıd-dolarak ahvâl-i adîdeye tahvil olunması ve kurumuş arzın ihya olunması Allahü Tealâ'nın sabit ve mütehakkak olması sebebiyledir. Eğer sânii mevcud ve sabit olmamış olsaydı bunların hiç birisi vücud bulmazdı. Şu halde insanların ve otların vücudları Allahü Tealâ'nın vücuduna, vahdaniyetine ve ölmüşleri ihyaya kudretine delâlet eder. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ölmüş insanları ihyâ eder ve insanların ihya olunacakları kıyamet de gelecektir, onda asla şüphe yoktur ve kıyamet kaim olunca kabirlerinde olan mevtayı Allahü Tealâ kaldırır ve cümlesini amelleriyle mücazat eder. Bu âyette beyan olunan delillerin hulâsasını takrir şöyledir : Emvatı iade ve ihya mümkündür. Eğer mümkün olmasaydı hiç bir zamanda hayat bulmazdı. Halbuki ölüler, dünyada hayatla mutta-sıf idiler. Binanealeyh; emvatı ihya mümkündür. Çünkü; bir zamanda hayatı kabul eden cismin diğer zamanda dahi hayatı kabul edeceğinde şüphe olunmaz. Kezalik Vacip Tealâ malûmatın cümlesine âlim olduğu gibi makduratm cümlesine de kaadirdir. Binaenaleyh; emvatı ihyaya dahi kaadirdir. Yani ecsamda kaabiliyet olduğu gibi Cenab-ı.Hakta da kudret vardır. Binaenaleyh; haşr-i emvatta tereddüde mahal yoktur.

Hacc 22:8

Vacip Tealâ emvatı ihya edeceğini beyandan sonra Hakka mu-araza edenlerin dünyada rüsvay ve ahirette muazzeb olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Nâsdan bazı kimse evamir-i İlâhiyeye ve din-i sübhani-yeye i'tiraz etmek üzere mücadele ve muhasama eder, bu mücadelesi zaruri bir ilme müstenid olmadığı gibi istidlale ve taraf-ı İlâhîden irşad suretiyle ilhama ve tarik-ı Hakka ,delâlet eder hidayete, ve vahyile gelmiş l?ulûb-u nâsı nurlandıran bir: kitaba müstenid değildir. Şu halde mücadelesi kör körüne cehl ü inada müste-niddir. Binaenaleyh; şu mücadeleye cesaret eden kimse zuafa-yı nâsı din-i İlâhîden ızlâl edip yoldan çıkarmak için tekebbür eder, boynunu döndürür ve belini büker olduğu halde hakkı kabulden i'raz eder. İşte Hakdan i'raz eden kimse için dünyada rüsvalık ve kıyamette yakıcı Cehennemin azabını tatmak vardır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet (Ebu Cehil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ebu Cehil; daima Resulul-lah'a muhasame ve emr-i İlâhîye muaraza eder ve hakkı kabulden tekebbür ederek hak olan söze boynunu döner ve yanını çekerdi ve bu muarazası da esbab-ı ilimden hiç birine müstenid değildi. Zira; onun âdeti daima ehl-i imana tekebbür etmek ve kendine tabi' olan cühelaya hakkı setretmekle zihinlerini iğfal etmek ve azdırmaktı. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette Ebu Cehl'i üç sıfatla zemmetmiştir. Birincisi; Emr-i İlâhîde mücadele etmesidir. İkincisi; Şu mücadelesi hiç bir ilme müstenid olmayıp mücerred cehline bina etmesidir. Üçüncüsü; Zuafa-yı nâsı iğfal ve ızlâl etmek için Hakdan kibirle boynunu döndürmesidir. İşte Ebu Cehil ve emsalinin şu fena amellerinin cezasının dünyada rüsvalık ve âhirette azab-ı Cehennem olacağı beyan olunmuştur. Gerçi âyet (Ebu Cehil) hakkında nazil olmuşsa da bu sıfatla müttasıf olanların cümlesine şamildir ve asf-ı saadetten bu an'a kadar hakka i'tiraz edenler ve zuafa-yı nâsı yoldan çıkarmak için çalışanlar hiç de eksik olmamıştır. Bu makule kimselerin akıbet dünyada rüsva oldukları gibi âhirette de azaba duçar olacakları bu âyetle sabittir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hakkı kabulden tekebbür edici, omuzunu döndürücü ve Hakkı istihfaf edici kimsedir. İşte bu gibi ahlâk-ı zemimesi- Ebu Cehlin imanı kabulüne mâni' olduğundan dünyada din aleyhine kurmuş olduğu tuzaklara kendi düştü ve akıbet yevm-i Bedir'de ehl-i îslâmm kılıcına lokma olarak canını Cehenneme ısmarladı gitti. Bu âyet-i celilenin bidayesi Haktan i'raz edenlerin i'razları hidayete ve kitaba müstenid olmadığını beyana mukaddime ve te'kid olmak üzere tekrar zikrolunmuştur. Yahud evvelki âyet mukallid-ler hakkında ve bu âyet mukallidlere tâbi' olanlar hakkında olmasına binaen.tekrar yoktur.

Hacc 22:9

Vacip Tealâ emvatı ihya edeceğini beyandan sonra Hakka mu-araza edenlerin dünyada rüsvay ve ahirette muazzeb olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Nâsdan bazı kimse evamir-i İlâhiyeye ve din-i sübhani-yeye i'tiraz etmek üzere mücadele ve muhasama eder, bu mücadelesi zaruri bir ilme müstenid olmadığı gibi istidlale ve taraf-ı İlâhîden irşad suretiyle ilhama ve tarik-ı Hakka ,delâlet eder hidayete, ve vahyile gelmiş l?ulûb-u nâsı nurlandıran bir: kitaba müstenid değildir. Şu halde mücadelesi kör körüne cehl ü inada müste-niddir. Binaenaleyh; şu mücadeleye cesaret eden kimse zuafa-yı nâsı din-i İlâhîden ızlâl edip yoldan çıkarmak için tekebbür eder, boynunu döndürür ve belini büker olduğu halde hakkı kabulden i'raz eder. İşte Hakdan i'raz eden kimse için dünyada rüsvalık ve kıyamette yakıcı Cehennemin azabını tatmak vardır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet (Ebu Cehil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ebu Cehil; daima Resulul-lah'a muhasame ve emr-i İlâhîye muaraza eder ve hakkı kabulden tekebbür ederek hak olan söze boynunu döner ve yanını çekerdi ve bu muarazası da esbab-ı ilimden hiç birine müstenid değildi. Zira; onun âdeti daima ehl-i imana tekebbür etmek ve kendine tabi' olan cühelaya hakkı setretmekle zihinlerini iğfal etmek ve azdırmaktı. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette Ebu Cehl'i üç sıfatla zemmetmiştir. Birincisi; Emr-i İlâhîde mücadele etmesidir. İkincisi; Şu mücadelesi hiç bir ilme müstenid olmayıp mücerred cehline bina etmesidir. Üçüncüsü; Zuafa-yı nâsı iğfal ve ızlâl etmek için Hakdan kibirle boynunu döndürmesidir. İşte Ebu Cehil ve emsalinin şu fena amellerinin cezasının dünyada rüsvalık ve âhirette azab-ı Cehennem olacağı beyan olunmuştur. Gerçi âyet (Ebu Cehil) hakkında nazil olmuşsa da bu sıfatla müttasıf olanların cümlesine şamildir ve asf-ı saadetten bu an'a kadar hakka i'tiraz edenler ve zuafa-yı nâsı yoldan çıkarmak için çalışanlar hiç de eksik olmamıştır. Bu makule kimselerin akıbet dünyada rüsva oldukları gibi âhirette de azaba duçar olacakları bu âyetle sabittir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hakkı kabulden tekebbür edici, omuzunu döndürücü ve Hakkı istihfaf edici kimsedir. İşte bu gibi ahlâk-ı zemimesi- Ebu Cehlin imanı kabulüne mâni' olduğundan dünyada din aleyhine kurmuş olduğu tuzaklara kendi düştü ve akıbet yevm-i Bedir'de ehl-i îslâmm kılıcına lokma olarak canını Cehenneme ısmarladı gitti. Bu âyet-i celilenin bidayesi Haktan i'raz edenlerin i'razları hidayete ve kitaba müstenid olmadığını beyana mukaddime ve te'kid olmak üzere tekrar zikrolunmuştur. Yahud evvelki âyet mukallid-ler hakkında ve bu âyet mukallidlere tâbi' olanlar hakkında olmasına binaen.tekrar yoktur.

Hacc 22:10

Vacip Tealâ Hakka i'tiraz edenlerin dünyada rüsva ve âhirette muazzeb olacaklarını beyandan sonra azabın sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü âdil olduğundan herkesin ameline göre göre ceza verdiği cihetle asla zulüm şaibesi olmaz. Binaenaleyh; ceza ile cürüm arasında nisbet-i âdileye riayet olunur. Abid lâfzı cemi' siğasiyle varid olduğundan zallâm mübalâğa siğasiyle varid olmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir, yoksa zulmün mübalâğasını nefyile asıl zulüm baki kalır manâsına değildir". Zira; Allahü Tealâ minküllilvücuh zulümden münezzehtir, Yani; dünyada bigayr-i ilmin mücadele eden âsî kimseye yevm-i kıyamette tahkir ve ihanet tarikıyla taraf-ı İlâhîden "Ey zâlim Şu azab; senin dünyada irtikâb ettiğin ve âhiret için kazandığır günahların sebebiyledir. Zira; Allahü Tealâ zâlim değildir» denir

Hacc 22:11

Vacip Tealâ din-i İlâhîde mücadele ve nâsı ızlâl edenlerin hâllerini beyandan sonra dininde şek üzetfe bulunanların hâllerini be-yan^etmek- üzere buyuruyor. Zira; dinine i'timadı yoktur. Yani; mün'imini nisyanla isyan etmek alel'ekser âdeti olan insanlardan /bazısı dinin bir canibi üzere şek ve ıztırablâ Allahü Te-alâ'ya ibâdet eder ve lâkin ibadetinde sebatı ve yakini olmaz ve dinin bir tarafında durur ve işine nasıl gelirse o tarafa dönmek kolay olsun için lâyikiyle dinine yapışmaz ve kenarında gezer içine girmez. Binaenaleyh; eğer o kimseye hayır isabet ederse dininden bilir, kalbi mutmain olur ve karar eder ve eğer bir fitne isabet ederse irtidad eder ve terkettiği küfür cihetine dönüverir. Binaenaleyh; dünyada canı heder-olmak ve âhirette azab görmekle zarar eder. İşte şu zarar; meydanda bir zarardır. Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet; Arab-dan Medine'ye hicret eden bir taife hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar bâdiyeden Medine'ye geldiklerinde bazılarının haremi oğlan ve kısrağı tay doğurup vücudu sıhhat bulub malı çoğalınca Din-i İslâmı fâl-i hayır addedip kalbi mutmain ve müsterih olarak Medine'de Din-i İslâm üzere sebat etti kaldı, ba'zılarmm da bunun aksine haremi kız doğurup kısrağı yavrulamayıb kendi hastalanarak ve maişeti daralınca Din-i İslâmdan teşe'üm ettiler ve geri gittiler. İşte Cenab-ı Hak bu makule dinine i'timadı olmayan kimselerin hallerini şol kimsenin haline teşbih eder ki, o kimse askerin bir tarafında bulunur; eğer askerde zafer ve galebe görürse içine girer ve eğer inhizam görürse derhal firar eder. Binaenaleyh; dinine i'timadı olmayan kimsenin hali askerin içine girmeyip kenarında bulunan kimsenin hâli gibi olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle tasvir etmiştir. Yahud âyet; münafıkların hallerini tasvir etmiştir. Zira; onlar yalnız imanın bir cüz'ü olan ikrarla iktifa eder, kalb-leriyle tasdik etmez, her işi iki taraflı tutar ve hangi taraf işlerine gelirse o tarafa dönüverirlerdi. Binaenaleyh; «onlar harf üzer e ibadet eder» denilmiştir ki, ibadetlerinin noksan ve i'tibardan sakıt olduğuna işaret olunmuştur. Çünkü harf; taraf ve cânib' manâsına olduğundan dinde ibadetin erkânı ve âleti olan lisan ve kalb-den birile iktifa etmek; bir canibinde bulunmak ve diğerini ter-ketmektir. İşte bu gibi münafıklar asr-ı saadete münhasır değil, belki her asırda bulunmuştur ki, müslümanlık onların ancak lisanlarında olur kalblerinde imandan eser olmaz. Binaenaleyh; bunlar müslü-mânlar yanında müslüman görünürlerse de kendi emsalleri yanında imandan eser görülmez. Çünkü; lisanında müslümanlığa inana-madığından kanaati yok ve kalbi de mutmain değildir. İşte bu kabil insanlar bu âyetin zemininde dahildirler. Hulâsa; dininde şek üzere bulunanları ve dinle dünya murad edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle zemmetmiş, dünya ve âhirette zarar göreceklerini beyan buyurmuştur.

Hacc 22:12

Vacip Tealâ dinine i'timat etmeyip terçddüd üzere bulunanların hallerinden ba'zılannı beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; dininde karar etmeyen kimse Allah'ın gayri bir takım taşdan ve ağaçdan yapılmış putlara ibadet eder ki, o puta ibadet eden kimseye put menfeat edemediği gibi ibadeti terk etse de mazarrata iktidarı yoktur. Binaenaleyh; kaadir ü kayyum olan Allahü Tealâ'ya ibadeti terkle ednâ mahlûkata ibadet etmek ancak dalâlettir ki, o dalâlet tarik-ı Hakka gayet uzaktır.

Hacc 22:13

Yani; Allahü Tealâ'ya ibadeti terkeden kimse şol kimseye ibadet eder ki, onun mazarratı menfaatinden daha yakındır ve ne fena oldu yardımcıları olan ma'budları ve ne kötü oldu âbidler ki, onlar bir takım âcizlere ibadet ederler. Bu âyette Nisâbûrî'nin beyanı veçhile zararı menfeatinden yakın olan kimse yle murad; kâfirlerin reisleridir. Çünkü onlara tabi' olan fukara güruhu reislerinde menfeat var zanneder ve onların reylerini tasvib ederler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların mazarratları menfeatlerinden daha çok olduğunu beyanla onlara itaatlerinin çirkin bir haslet olduğunu' beyan etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … Şu manâya nazaran ilk âyet putlara ibadetlerine aiddir. Zi| ra; putlarda asla menfeat ve mazarrat yoktur. İkinci âyet de, reis3 lerine itaatlerine aittir. Çünkü; onlara reislerinin mazarratı men| featinden daha evvel ve daha çoktur.

Hacc 22:14

Vacip Tealâ ehl-i dalâlin ibadetlerinin keyfiyetini beyandan sonra ehl-i hidâyetin ibadetlerinin keyfiyet ve menfeatlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ şol kimseleri Cennetine koyar ki, o kimseler Allah'a, resullerine ve âhirete iman ettiler ve yalnız imanla iktifa etmeyip, belki imanlarım amel-i sâlih işlemekle tesbit ve takrir ettiler. Binaenaleyh; onlar Allah'ın emrinin cümlesini yerine getirdiler ve nehyettiği şeylerin c'imlesinden ictinab ettiler. Şu halde onlar altından nehirler cereyan eden Cennetlere girmeye hak kazandıklarından Allahü Tealâ onları Cennete idhâl eder. Zira; Allahü Tealâ kullarının fevz ü felahına veya kahr ü helakine dair-istediğini işler. Şu kadar ki, mü'min iradesini imana sarfettiğinden Allahü Tealâ onun imanını halkeder ve imanının mükâfatım verir. Hulâsa; Cennete duhûlün, imana ve derecata nail olmanın, amel-i salihe tevakkuf ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.

Hacc 22:15

Vacip Tealâ ehl-i şirkin kimlere ibadet ettiklerini ve mü'min-leri Cennete idhâl edeceğini beyandan sonra münafıkların «Cenab-ı Hakkın, Resulüne yardım etmeyecek» dediklerini beyan etmek üzere : Yani; Allahü Tealâ dünya ve âhirette resulüne yardım eder. Eğer Allah'ın dünyada ve âhirette Resulüne elbette yardım etmeyeceğini zanneden kimse varsa evinin tavanına bir ip çeksin sonra' o iple kendini boğsun, görsün ki, bu kadar hile ve uğraşması Resulüne Allah'ın muavenetini giderir mi? Ve nazar etsin baksın ki hilesi buğzettiği şeyi def eder mi? Zira; Allahü Tealâ Habibine nusretini kesmez, velevse nusrete buğzeden kimse sema canibine çekmiş olduğu iple hiddetinden kendini boğsun öldürsün. Onun buğzu Allah'ın muavenetine mani' olamaz. Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette sebeb ile murad; iptir. Semâ ile murad; evin damıdır. Katı'la murad; boğulmaktır. Gayzettiği şeyle murad; Allah'ın Resulüne muaveneti ve nusretidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahud sema ile murad; Sema-yı dünyadır. Katı'la murad; kat-i mesafedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Taberî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i ce-liie (Gatfan) ve (Benî Esed) kabilelerinden bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah onları Islama da'vet edince onlar «bizim Yehud'la beynimizde muahede vardır. Allahü Tealâ'nın , Muhammed (S.A.) a yardım edeceğini zannetmeyiz. Şu halde İslâm oluruz da Allahü Tealâ da nusret etmezse Yehud'îa aramız açılır bize zahire ve hurma gibi erzak vermezler. Binaenaleyh; korkarız, îslâm olamayız» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut Resulullah'ın düşmanları ve hasudlan hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Resûlullah'm nusret olunduğunu arzu etmediklerinden vuku' bulan nusrete gazab ettikleri gibi elbette âkıbet-i emirde Allahü Tealâ nusret etmez ve Din-i Muhammedi de hitam bulur zannederlerdi. Onların ,bu zanlannı red için Allahü Tealâ âyeti inzalle bu gibi zandan vaz geçmelerini ve eğer vaz geçmezlerse gazabları hiç bir fayda temin etmiyeceğini beyan buyurmuştur. Sahih olan rivayet de bu olsa gerektir. Çünkü; âyetin manâsına en ziyade muvafık olan rivayet budur. Hulâsa; Allahü Tealâ'nın Resulüne ve şeriatına yardım etmeyeceğini zannedenlerin zanları doğru olmadığı ve Resûlullah'ır nusret olunduğuna buğzedenlerin bu hususta kendilerini boğup öldürseler dahi fayda etmeyeceği bu âyetten müstefad olan. fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:16

Vacip Tealâ Resulüne elbette nusret edeceğini beyandan sonra bil'fiil nusretinden ba'zılarım beyan etmek üzere buyuruyor.

Hacc 22:17

Vacip Tealâ Resûlullah hakkında su-u zan edenlerin zanlarım red ettikten sonra müminlerin ve sair milletlerin aralarını yevm-i kıyamette fasledeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ her mezhep sahibini bir ceza ile cezalandırır. Zira; erbab-ı dinden her birinin mezhebini diğerinden tefrik eder ve cinayetine göre ceza verir ve her birini diğerinden ayırır. Binaenaleyh; müzminleri Cennete ve îman etmeyenleri Cehenneme idhâl eder ve herkes müstehak olduğu cezayı görür. Zira; Allahü Tealâ her şeyi nezareti ve murakabesi altinda bulundurduğundan herkesin istihkakını bilir ve inüstehak olduğu cezayı verir. Taberî'nin beyanı ve bu âyette zikrolunan sarahat veçhile Din; altı olup beşi; şeytanî birisi; Rahmanidir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran netice i'tibariyle edyan; üçe münhasırdır : Birincisi; Bilûmum enbiyanın nübüvvetlerini tasdik eden din-i İslâmdır ve indellah marzî olan din-i Hak da İslâm dinidir. İkincisi; Enbiyadan bazısına îman eder, bazısına etmez, Yehudiyetle Nasraniyet gibi. Çünkü; onlar enbiyadan bazısına îman etmezler. Üçüncüsü; Hiç bir nebiye iman etmeyen Mecusi ve Sabiî ve müşrikler gibi. Çünkü; bunlar hiç bir nebiye îman etmezler ve hiç bir din tanımazlar. Bu âyette beyan olunduğu veçhile usul-ü mezahib altıdır. Bunlardan her biri kendi mezhebinin hak olduğunu iddia ederlerse de hak teaddüd etmeyip elbette bir olduğu cihetle 'Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette hak üzere olanlarla haksız olanların beyinlerini

Hacc 22:18

! Zira; Allah'ın zelil kıldığı kimseyi aziz kılan olmaz Yani; Habibim! Bilmedin mi? Gökte olan melekler ve yerde olan İns ü Çinnin cümlesi Allahü Tealâ'ya tevazu' ederler, secdeye kapanırlar ve kezalik gökte olan Ay, Güneş ve yıldızlar Allah'ın iradesine karşı secdeye kapanmış gibi inkıyad ederler, yerde olan dağlar, ağaçlar ve hayvanat cümlesi Allah'ın kendilerinde vaki' olan tasarrufatına itaat etmek suretiyle inkiyadlarmı izhar ederler, nâsdan çokları secde eder ve çokları secdeden imtina' ettikleri için üzerlerine azap vacip oldu. Ve eğer bir kimseye Allahü Tealâ şekavetle ihanet ederse ona saadetle ikram eden olamaz. Zira; Allahü Tealâ dilediğini işler. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran mükellef olmayan mahlûka-tın secdeleriyle murad; Taraf~ı İlâhîden kendilerine nazil olan avarız ve havadisi reddedemeyip kabul etmeleridir. Çünkü; emr-i İlâhîye muhalefet edememeleri mükellef olanların secdelerine müşabih olduğundan teşbih tarikiyle «secde eder» denilmiştir ki «emr-i İlâhîye itaat ederler» demektir. İnsanların da taraf-ı İlâhîden gelen her türlü avarızdan imtina' edemeyip elbette inkiyad ettikleri cihetle cümlesi secde ediyorlarsa da bazıları mükellef oldukları secdeden imtina' ve temerrüd ettikleri cihetle onların ekserisinin secde ettiklerini beyanla secde etmeyenlere ta'riz olunduğu gibi secde etmeyenler üzerine azabın vacip olduğu tasrih edilmiştir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu makamda manâsına yani rü'yet ; ilim manasınadır. Lâkin mahlûkatm Cenab-ı Hakka itaatleri manâsına secdeleri görmek şanından olan her kimse için malûm olduğuna işaret olmak üzere ilimden rü'yetle ta'bir olunmuştur. Yani yerinde denilmiştir ki «secde edercesine her mahlûkun Rab-bisine itaatini görmüş gibi görmek şanından olan her kimse bilir» demektir. Bu âyeti okuyan ve işiten kimsenin secde etmesi lâzımdır. Hulâsa; cümle mahlûkat irade-i İlâhiyeye karşı muhalefet edemeyip secde eder gibi Allah'a itaat ettikleri ve insandan bir çoklarının bilfiil secde edip bir kısmının da secdeden imtina' eyledikleri cihetle azaba müstehak oldukları ve Allah'ın ihanet, ettiği kimseye ikram eden bulunmayacağı ve kullarına ihanet ve ikramdan Allahü Tealâ dilediğini işlediği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Hacc 22:19

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetine cümle mahlûkatm inkıyadını beyandan sonra Mü'minlerle Yahudiler arasında vaki' olan nizaı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu iki fırka ki Mü'minlerle kâfirler ve bilhassa Yahudiler Rablerinin dininde, zâtında ve.sıfatında birbirlerine husumet ettiler. Çünkü; Yahudiler Mü'minlere «biz sizden evveliz ve Al-lahü Tealâ'ya elyakız, kitabımız ve nebimiz sizin kitabınız ve nebinizden evveldir. Binaenaleyh; biz sizden efdaliz» dediler. Mu'-minler de onlara karşı «biz kendi nebimize, sizin nebinize ve kitapların cümlesine îman edip tefrik etmediğimizden elbette biz efdaliz» dediler. Binaenaleyh; bunlardan kâfirler için ateşten elbiseler kesildi ve üzerlerinde olan gömlek gibi ateş her taraflarını ihata etti ve yalnız bununla iktifa olunmaz, belki üzerlerine sıcak su dökülür ki o sıcak su içlerine ve dışlarına te'sir eder. Binaenaleyh; içlerinde olan bağırsakları ve dışlarında olan derileri erir dökülür ve onlar azabın şiddetinden dolayı Cehennemden çıkmak istediklerinde onları men'etmek için üzerlerine musallat olan zebanilerin ellerinde demirden çomaklar var ki her ne zaman Cehennemden ve Cehennemin gamından kendilerini dışarı atmak istediklerinde o çomaklarla zebaniler tarafından Cehenneme iade olunurlar ve onlara «yakıcı Cehennemin azabını tadın» denir. Nasıl ki bu dünyada hapishanelerin kapılarında bekçiler vardır. O bekçiler kaçmak isteyenleri silâhla vurur kaçırmazlar. Cehennemde de zebaniler Cehennem ehlini muhafaza eder dışarı salmazlar. Şu halde dünyada canilerin cezaları için tertip olunan hapishaneler; âhir ette Cehnenemin ufacık bir modeli ve nümunesidirler. Ancak dünyadaki azapla âhiretteki azabın keyfiyet ve kemmiyyet noktasından birbirine kıyas kabul etmez derecede farklı olduğunda şüphe yoktur. Ni'metullah Efendi, Yehud'Uı Mü'minler arasında cereyan eden husumeti şöyle tafsil eder : Yahudiler Mü'minlere «Allah'ın halis kullan biziz. Zira; bizim dinimiz mukaddem ve nebimiz müşerreftir.. Çünkü; Kelîm-i Hudadır ve kitabımız efdaldir» demişlerdi. Mü'minler de bunlara karşı «Allah'ın has kulları biziz. Zira; bizim dinimiz umum edyanı nâsihdir ve nebimiz hâtem-ül enbiyadır ve mekârim-i ahlâkı mütemmimdir, kitabımız kütüb-ü sabıkanın ahkâmını cami'dir ve biz enbiyaya ve kitaplarına iman ettik ve sizin gibi bazılarını inkâr etmedik, siz bizim nebimizin hak olduğunu bilirsiniz fakat hasediniz imanınıza mani* oldu» demişlerdi. Cenab-ı Hak bu muhasameye işaretle Yehud'un küfürlerini ve duçar olacakları azablarını beyan için bu âyeti inzal etmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hamım; kaynar sudur. eritir döker demektir. Makma'ın cem'idir. Makma'; bir şeyi men' ve zecriçin demirden yapılmış kamçı makamında isti'mâl olunan çomak denilen bir şeydir. Yani «Cehenneme giren kâfirler için ateşten gömlek ve başlarından dökülür kaynar su ve zahirde derilerinin ve batında bağırsaklarının eriyip. dökülmesi ve zebanilerin ellerinde onları men' etmek için demirden çomaklar vardır ki onlar için her nevi' azap hazırlanmış» demektir. Hatta onlar kaçmak isteseler zebaniler tarafından iade olunurlar. Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğuna nazaran iade ile murad; ateşin hafifinden şiddetine iadedir, yoksa Cehennemden infisâl ederler veyahut infisâl etmek için teşebbüs ederler de iade olunurlar manâsına değildir. Çünkü; küfürle Cehenneme giren kimsenin ebeden Cehennemden infikâk etmeyeceği nusus-u kat'iy-yeyle sabittir. Binaenaleyh iadenin manâsı; hafif tabakalardan şiddetli tabakalara iadedir. Taberî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Kays b. Ubade) nin rivayetiyle bu âyet yevm-i Bedir'de muharebeye çıkan İslâm ve müşrik fırkalarının muhasamasmı beyan için nazil olmuştur. Çünkü; yevm-i Bedir'de müşriklerden (Utbe), (Şeybe), (Velid) meydana çıkarlar. Bunlara karşı ensardan bir taife mukabele edince i müşrikler «ensar bizim küfvümüz değildir. Bize Kureyş'den emsalimiz çıksın» demeleri üzerine emr-i Resûlullah ile (Hazret-i Ali) (Velid) e ve (Hazret-i Hamza) (Şeybe) ye ve (Ubeyde) hazretleri de (Utbe) ye karşı çıkarlar. Hazret-i Hamza (Şeybe) yi ve Ali (Velid) i derhal katlederler. Ve (Ubeyde) (Utbe) ile çarpışırken Hazret-i Hamza Utbe'nin ayağını keser. Utbe can acısiyle hemen müşriklerin kucağına düşer. İşte şu rivayete nazaran bu âyet iki fırkanın fi'len muhasamalarmı hikâye ediyor demektir.

Hacc 22:20

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetine cümle mahlûkatm inkıyadını beyandan sonra Mü'minlerle Yahudiler arasında vaki' olan nizaı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu iki fırka ki Mü'minlerle kâfirler ve bilhassa Yahudiler Rablerinin dininde, zâtında ve.sıfatında birbirlerine husumet ettiler. Çünkü; Yahudiler Mü'minlere «biz sizden evveliz ve Al-lahü Tealâ'ya elyakız, kitabımız ve nebimiz sizin kitabınız ve nebinizden evveldir. Binaenaleyh; biz sizden efdaliz» dediler. Mu'-minler de onlara karşı «biz kendi nebimize, sizin nebinize ve kitapların cümlesine îman edip tefrik etmediğimizden elbette biz efdaliz» dediler. Binaenaleyh; bunlardan kâfirler için ateşten elbiseler kesildi ve üzerlerinde olan gömlek gibi ateş her taraflarını ihata etti ve yalnız bununla iktifa olunmaz, belki üzerlerine sıcak su dökülür ki o sıcak su içlerine ve dışlarına te'sir eder. Binaenaleyh; içlerinde olan bağırsakları ve dışlarında olan derileri erir dökülür ve onlar azabın şiddetinden dolayı Cehennemden çıkmak istediklerinde onları men'etmek için üzerlerine musallat olan zebanilerin ellerinde demirden çomaklar var ki her ne zaman Cehennemden ve Cehennemin gamından kendilerini dışarı atmak istediklerinde o çomaklarla zebaniler tarafından Cehenneme iade olunurlar ve onlara «yakıcı Cehennemin azabını tadın» denir. Nasıl ki bu dünyada hapishanelerin kapılarında bekçiler vardır. O bekçiler kaçmak isteyenleri silâhla vurur kaçırmazlar. Cehennemde de zebaniler Cehennem ehlini muhafaza eder dışarı salmazlar. Şu halde dünyada canilerin cezaları için tertip olunan hapishaneler; âhir ette Cehnenemin ufacık bir modeli ve nümunesidirler. Ancak dünyadaki azapla âhiretteki azabın keyfiyet ve kemmiyyet noktasından birbirine kıyas kabul etmez derecede farklı olduğunda şüphe yoktur. Ni'metullah Efendi, Yehud'Uı Mü'minler arasında cereyan eden husumeti şöyle tafsil eder : Yahudiler Mü'minlere «Allah'ın halis kullan biziz. Zira; bizim dinimiz mukaddem ve nebimiz müşerreftir.. Çünkü; Kelîm-i Hudadır ve kitabımız efdaldir» demişlerdi. Mü'minler de bunlara karşı «Allah'ın has kulları biziz. Zira; bizim dinimiz umum edyanı nâsihdir ve nebimiz hâtem-ül enbiyadır ve mekârim-i ahlâkı mütemmimdir, kitabımız kütüb-ü sabıkanın ahkâmını cami'dir ve biz enbiyaya ve kitaplarına iman ettik ve sizin gibi bazılarını inkâr etmedik, siz bizim nebimizin hak olduğunu bilirsiniz fakat hasediniz imanınıza mani* oldu» demişlerdi. Cenab-ı Hak bu muhasameye işaretle Yehud'un küfürlerini ve duçar olacakları azablarını beyan için bu âyeti inzal etmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hamım; kaynar sudur. eritir döker demektir. Makma'ın cem'idir. Makma'; bir şeyi men' ve zecriçin demirden yapılmış kamçı makamında isti'mâl olunan çomak denilen bir şeydir. Yani «Cehenneme giren kâfirler için ateşten gömlek ve başlarından dökülür kaynar su ve zahirde derilerinin ve batında bağırsaklarının eriyip. dökülmesi ve zebanilerin ellerinde onları men' etmek için demirden çomaklar vardır ki onlar için her nevi' azap hazırlanmış» demektir. Hatta onlar kaçmak isteseler zebaniler tarafından iade olunurlar. Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğuna nazaran iade ile murad; ateşin hafifinden şiddetine iadedir, yoksa Cehennemden infisâl ederler veyahut infisâl etmek için teşebbüs ederler de iade olunurlar manâsına değildir. Çünkü; küfürle Cehenneme giren kimsenin ebeden Cehennemden infikâk etmeyeceği nusus-u kat'iy-yeyle sabittir. Binaenaleyh iadenin manâsı; hafif tabakalardan şiddetli tabakalara iadedir. Taberî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Kays b. Ubade) nin rivayetiyle bu âyet yevm-i Bedir'de muharebeye çıkan İslâm ve müşrik fırkalarının muhasamasmı beyan için nazil olmuştur. Çünkü; yevm-i Bedir'de müşriklerden (Utbe), (Şeybe), (Velid) meydana çıkarlar. Bunlara karşı ensardan bir taife mukabele edince i müşrikler «ensar bizim küfvümüz değildir. Bize Kureyş'den emsalimiz çıksın» demeleri üzerine emr-i Resûlullah ile (Hazret-i Ali) (Velid) e ve (Hazret-i Hamza) (Şeybe) ye ve (Ubeyde) hazretleri de (Utbe) ye karşı çıkarlar. Hazret-i Hamza (Şeybe) yi ve Ali (Velid) i derhal katlederler. Ve (Ubeyde) (Utbe) ile çarpışırken Hazret-i Hamza Utbe'nin ayağını keser. Utbe can acısiyle hemen müşriklerin kucağına düşer. İşte şu rivayete nazaran bu âyet iki fırkanın fi'len muhasamalarmı hikâye ediyor demektir.

Hacc 22:21

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetine cümle mahlûkatm inkıyadını beyandan sonra Mü'minlerle Yahudiler arasında vaki' olan nizaı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu iki fırka ki Mü'minlerle kâfirler ve bilhassa Yahudiler Rablerinin dininde, zâtında ve.sıfatında birbirlerine husumet ettiler. Çünkü; Yahudiler Mü'minlere «biz sizden evveliz ve Al-lahü Tealâ'ya elyakız, kitabımız ve nebimiz sizin kitabınız ve nebinizden evveldir. Binaenaleyh; biz sizden efdaliz» dediler. Mu'-minler de onlara karşı «biz kendi nebimize, sizin nebinize ve kitapların cümlesine îman edip tefrik etmediğimizden elbette biz efdaliz» dediler. Binaenaleyh; bunlardan kâfirler için ateşten elbiseler kesildi ve üzerlerinde olan gömlek gibi ateş her taraflarını ihata etti ve yalnız bununla iktifa olunmaz, belki üzerlerine sıcak su dökülür ki o sıcak su içlerine ve dışlarına te'sir eder. Binaenaleyh; içlerinde olan bağırsakları ve dışlarında olan derileri erir dökülür ve onlar azabın şiddetinden dolayı Cehennemden çıkmak istediklerinde onları men'etmek için üzerlerine musallat olan zebanilerin ellerinde demirden çomaklar var ki her ne zaman Cehennemden ve Cehennemin gamından kendilerini dışarı atmak istediklerinde o çomaklarla zebaniler tarafından Cehenneme iade olunurlar ve onlara «yakıcı Cehennemin azabını tadın» denir. Nasıl ki bu dünyada hapishanelerin kapılarında bekçiler vardır. O bekçiler kaçmak isteyenleri silâhla vurur kaçırmazlar. Cehennemde de zebaniler Cehennem ehlini muhafaza eder dışarı salmazlar. Şu halde dünyada canilerin cezaları için tertip olunan hapishaneler; âhir ette Cehnenemin ufacık bir modeli ve nümunesidirler. Ancak dünyadaki azapla âhiretteki azabın keyfiyet ve kemmiyyet noktasından birbirine kıyas kabul etmez derecede farklı olduğunda şüphe yoktur. Ni'metullah Efendi, Yehud'Uı Mü'minler arasında cereyan eden husumeti şöyle tafsil eder : Yahudiler Mü'minlere «Allah'ın halis kullan biziz. Zira; bizim dinimiz mukaddem ve nebimiz müşerreftir.. Çünkü; Kelîm-i Hudadır ve kitabımız efdaldir» demişlerdi. Mü'minler de bunlara karşı «Allah'ın has kulları biziz. Zira; bizim dinimiz umum edyanı nâsihdir ve nebimiz hâtem-ül enbiyadır ve mekârim-i ahlâkı mütemmimdir, kitabımız kütüb-ü sabıkanın ahkâmını cami'dir ve biz enbiyaya ve kitaplarına iman ettik ve sizin gibi bazılarını inkâr etmedik, siz bizim nebimizin hak olduğunu bilirsiniz fakat hasediniz imanınıza mani* oldu» demişlerdi. Cenab-ı Hak bu muhasameye işaretle Yehud'un küfürlerini ve duçar olacakları azablarını beyan için bu âyeti inzal etmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hamım; kaynar sudur. eritir döker demektir. Makma'ın cem'idir. Makma'; bir şeyi men' ve zecriçin demirden yapılmış kamçı makamında isti'mâl olunan çomak denilen bir şeydir. Yani «Cehenneme giren kâfirler için ateşten gömlek ve başlarından dökülür kaynar su ve zahirde derilerinin ve batında bağırsaklarının eriyip. dökülmesi ve zebanilerin ellerinde onları men' etmek için demirden çomaklar vardır ki onlar için her nevi' azap hazırlanmış» demektir. Hatta onlar kaçmak isteseler zebaniler tarafından iade olunurlar. Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğuna nazaran iade ile murad; ateşin hafifinden şiddetine iadedir, yoksa Cehennemden infisâl ederler veyahut infisâl etmek için teşebbüs ederler de iade olunurlar manâsına değildir. Çünkü; küfürle Cehenneme giren kimsenin ebeden Cehennemden infikâk etmeyeceği nusus-u kat'iy-yeyle sabittir. Binaenaleyh iadenin manâsı; hafif tabakalardan şiddetli tabakalara iadedir. Taberî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Kays b. Ubade) nin rivayetiyle bu âyet yevm-i Bedir'de muharebeye çıkan İslâm ve müşrik fırkalarının muhasamasmı beyan için nazil olmuştur. Çünkü; yevm-i Bedir'de müşriklerden (Utbe), (Şeybe), (Velid) meydana çıkarlar. Bunlara karşı ensardan bir taife mukabele edince i müşrikler «ensar bizim küfvümüz değildir. Bize Kureyş'den emsalimiz çıksın» demeleri üzerine emr-i Resûlullah ile (Hazret-i Ali) (Velid) e ve (Hazret-i Hamza) (Şeybe) ye ve (Ubeyde) hazretleri de (Utbe) ye karşı çıkarlar. Hazret-i Hamza (Şeybe) yi ve Ali (Velid) i derhal katlederler. Ve (Ubeyde) (Utbe) ile çarpışırken Hazret-i Hamza Utbe'nin ayağını keser. Utbe can acısiyle hemen müşriklerin kucağına düşer. İşte şu rivayete nazaran bu âyet iki fırkanın fi'len muhasamalarmı hikâye ediyor demektir.

Hacc 22:22

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetine cümle mahlûkatm inkıyadını beyandan sonra Mü'minlerle Yahudiler arasında vaki' olan nizaı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu iki fırka ki Mü'minlerle kâfirler ve bilhassa Yahudiler Rablerinin dininde, zâtında ve.sıfatında birbirlerine husumet ettiler. Çünkü; Yahudiler Mü'minlere «biz sizden evveliz ve Al-lahü Tealâ'ya elyakız, kitabımız ve nebimiz sizin kitabınız ve nebinizden evveldir. Binaenaleyh; biz sizden efdaliz» dediler. Mu'-minler de onlara karşı «biz kendi nebimize, sizin nebinize ve kitapların cümlesine îman edip tefrik etmediğimizden elbette biz efdaliz» dediler. Binaenaleyh; bunlardan kâfirler için ateşten elbiseler kesildi ve üzerlerinde olan gömlek gibi ateş her taraflarını ihata etti ve yalnız bununla iktifa olunmaz, belki üzerlerine sıcak su dökülür ki o sıcak su içlerine ve dışlarına te'sir eder. Binaenaleyh; içlerinde olan bağırsakları ve dışlarında olan derileri erir dökülür ve onlar azabın şiddetinden dolayı Cehennemden çıkmak istediklerinde onları men'etmek için üzerlerine musallat olan zebanilerin ellerinde demirden çomaklar var ki her ne zaman Cehennemden ve Cehennemin gamından kendilerini dışarı atmak istediklerinde o çomaklarla zebaniler tarafından Cehenneme iade olunurlar ve onlara «yakıcı Cehennemin azabını tadın» denir. Nasıl ki bu dünyada hapishanelerin kapılarında bekçiler vardır. O bekçiler kaçmak isteyenleri silâhla vurur kaçırmazlar. Cehennemde de zebaniler Cehennem ehlini muhafaza eder dışarı salmazlar. Şu halde dünyada canilerin cezaları için tertip olunan hapishaneler; âhir ette Cehnenemin ufacık bir modeli ve nümunesidirler. Ancak dünyadaki azapla âhiretteki azabın keyfiyet ve kemmiyyet noktasından birbirine kıyas kabul etmez derecede farklı olduğunda şüphe yoktur. Ni'metullah Efendi, Yehud'Uı Mü'minler arasında cereyan eden husumeti şöyle tafsil eder : Yahudiler Mü'minlere «Allah'ın halis kullan biziz. Zira; bizim dinimiz mukaddem ve nebimiz müşerreftir.. Çünkü; Kelîm-i Hudadır ve kitabımız efdaldir» demişlerdi. Mü'minler de bunlara karşı «Allah'ın has kulları biziz. Zira; bizim dinimiz umum edyanı nâsihdir ve nebimiz hâtem-ül enbiyadır ve mekârim-i ahlâkı mütemmimdir, kitabımız kütüb-ü sabıkanın ahkâmını cami'dir ve biz enbiyaya ve kitaplarına iman ettik ve sizin gibi bazılarını inkâr etmedik, siz bizim nebimizin hak olduğunu bilirsiniz fakat hasediniz imanınıza mani* oldu» demişlerdi. Cenab-ı Hak bu muhasameye işaretle Yehud'un küfürlerini ve duçar olacakları azablarını beyan için bu âyeti inzal etmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hamım; kaynar sudur. eritir döker demektir. Makma'ın cem'idir. Makma'; bir şeyi men' ve zecriçin demirden yapılmış kamçı makamında isti'mâl olunan çomak denilen bir şeydir. Yani «Cehenneme giren kâfirler için ateşten gömlek ve başlarından dökülür kaynar su ve zahirde derilerinin ve batında bağırsaklarının eriyip. dökülmesi ve zebanilerin ellerinde onları men' etmek için demirden çomaklar vardır ki onlar için her nevi' azap hazırlanmış» demektir. Hatta onlar kaçmak isteseler zebaniler tarafından iade olunurlar. Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğuna nazaran iade ile murad; ateşin hafifinden şiddetine iadedir, yoksa Cehennemden infisâl ederler veyahut infisâl etmek için teşebbüs ederler de iade olunurlar manâsına değildir. Çünkü; küfürle Cehenneme giren kimsenin ebeden Cehennemden infikâk etmeyeceği nusus-u kat'iy-yeyle sabittir. Binaenaleyh iadenin manâsı; hafif tabakalardan şiddetli tabakalara iadedir. Taberî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Kays b. Ubade) nin rivayetiyle bu âyet yevm-i Bedir'de muharebeye çıkan İslâm ve müşrik fırkalarının muhasamasmı beyan için nazil olmuştur. Çünkü; yevm-i Bedir'de müşriklerden (Utbe), (Şeybe), (Velid) meydana çıkarlar. Bunlara karşı ensardan bir taife mukabele edince i müşrikler «ensar bizim küfvümüz değildir. Bize Kureyş'den emsalimiz çıksın» demeleri üzerine emr-i Resûlullah ile (Hazret-i Ali) (Velid) e ve (Hazret-i Hamza) (Şeybe) ye ve (Ubeyde) hazretleri de (Utbe) ye karşı çıkarlar. Hazret-i Hamza (Şeybe) yi ve Ali (Velid) i derhal katlederler. Ve (Ubeyde) (Utbe) ile çarpışırken Hazret-i Hamza Utbe'nin ayağını keser. Utbe can acısiyle hemen müşriklerin kucağına düşer. İşte şu rivayete nazaran bu âyet iki fırkanın fi'len muhasamalarmı hikâye ediyor demektir.

Hacc 22:23

Vacip Tealâ iki hasımdan kâfirlerin hallerini beyandan sonrja hasm-ı ahar olan mü'minlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; cümle kullarına gûna gûn tecelli bahşeden-Allahü Tealâ zatına, sıfatına, Resullerine ve kitaplarına îman eden ve îmanlarını güzel amellerle tezyin ve takrir eden hâlis kullarını altından ırmaklar cereyan eden Cennetlerine idhâl eder ve ehl-i Cennet bâtınlarında olan i'tikad-ı Hakka mükâfat olarak zahirlerini altundan ma'mûl ve incilerle murassa' bileziklerle tezyin ederler ve onların libasları ipektir ve ehl-i Cennet yalnız bâtınlarının süruru ve dışlarının zinetleriyle kalmazlar belki sözün gayet güzeline irşad olunurlar ki onlar dünyada doğru söz söylemek, enbiyayı ve kitaplarını tasdik etmekle muttasıf oldukları gibi Cennette Allah'a şükretmek gibi kelimat-ı tayyibeyle meşgul olurlar ve Allah'ın Mah- ve marzî olan tarik-ı tevhidine irşad olunurlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu Âyet-i Celilede mü'minlerin âhirette dört veçhile dereceleri beyan olunmuştur ki kâfirlerin derekelerine mukabildir, Birincisi; Meskenlerinin Cennet olup Cennetin de akar sularla ferahfeza olmasıdır. Buna mukabil kâfirlerin meskenleri Cehennemdir. İkincisi; Altun ve incilerle ziynetlenmeleridir. Buna mukabil kâfirlerin başlarından sıcak su dökülecektir. Üçüncüsü; Giyeceklerinin ipek olmasıdır. Buna mukabil kâfirlerin gömleği ateşten olacaktır. Dördüncüsü; Güzel söze ve tarik-ı Hakka irşad olun+ malarıdır. Buna mukabil kâfirlerin, zebanilerin ateşten kamçılarına ma'ruz kalmalarıdır. Binaenaleyh; ehl-i- îmanın Cennette rahatları her cihetle te'min olunacaktır. Çünkü; insan her şeyden evvel rahat edecek bir meskene muhtaçtır. Meskeni bulduktan sonra ziynete heves eder ve güzel elbiselerle giyinmek ister. Bundan sonra güzel sözleri sever. İşte Cennette bunların cümlesinin mevcud olacağı bu âyette beyan olunmuştur. Şu halde «ehl-i Cennet her arzularına nail olacaklar» demektir. KavI-i tayyib le murad; Kelime-i Tevhid, Kur'an ve hamd ü senalarıdır. Yahut ehli- Cennetin nail olacakları tebşirat ve taltifata dair sözlerdir. Çünkü; meleklerin ehl-i Cenneti kıbel-i ilâhîden hediyyeler ve selâmlarla karşılayacakları diğer nusus-u ' Celileyle sabittir. Sırat-ı Hamidle muTad; Kendilerine zuhur edecek inkişafat-ı İlâhiyedir. Mü'minlerin hâl ü şanlarına ihtimam ve hüsn^ü hâllerinin kâfirlerin hallerine münafî olduğuna işaret için onları Cennete idhâl etmek Allahü Tealâ'ya isnad olunduğu ve umur-u Mü'minine ziyade i'tinaya işaret için tahkika delâlet eden ( ü' ) lâfzı' va-rid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandir. Hulâsa; Allahü Tealâ'nın mü'minleri Cennete idhâl edeceği ve mü'minlerin Cennette envâı ziynetle tezeyyün edecekleri ve elbiselerinin ipekten ma'mûl olacağı, sözün güzeline ve tarikin mem-duh olanına irşad olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir

Hacc 22:24

Vacip Tealâ iki hasımdan kâfirlerin hallerini beyandan sonrja hasm-ı ahar olan mü'minlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; cümle kullarına gûna gûn tecelli bahşeden-Allahü Tealâ zatına, sıfatına, Resullerine ve kitaplarına îman eden ve îmanlarını güzel amellerle tezyin ve takrir eden hâlis kullarını altından ırmaklar cereyan eden Cennetlerine idhâl eder ve ehl-i Cennet bâtınlarında olan i'tikad-ı Hakka mükâfat olarak zahirlerini altundan ma'mûl ve incilerle murassa' bileziklerle tezyin ederler ve onların libasları ipektir ve ehl-i Cennet yalnız bâtınlarının süruru ve dışlarının zinetleriyle kalmazlar belki sözün gayet güzeline irşad olunurlar ki onlar dünyada doğru söz söylemek, enbiyayı ve kitaplarını tasdik etmekle muttasıf oldukları gibi Cennette Allah'a şükretmek gibi kelimat-ı tayyibeyle meşgul olurlar ve Allah'ın Mah- ve marzî olan tarik-ı tevhidine irşad olunurlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu Âyet-i Celilede mü'minlerin âhirette dört veçhile dereceleri beyan olunmuştur ki kâfirlerin derekelerine mukabildir, Birincisi; Meskenlerinin Cennet olup Cennetin de akar sularla ferahfeza olmasıdır. Buna mukabil kâfirlerin meskenleri Cehennemdir. İkincisi; Altun ve incilerle ziynetlenmeleridir. Buna mukabil kâfirlerin başlarından sıcak su dökülecektir. Üçüncüsü; Giyeceklerinin ipek olmasıdır. Buna mukabil kâfirlerin gömleği ateşten olacaktır. Dördüncüsü; Güzel söze ve tarik-ı Hakka irşad olun+ malarıdır. Buna mukabil kâfirlerin, zebanilerin ateşten kamçılarına ma'ruz kalmalarıdır. Binaenaleyh; ehl-i- îmanın Cennette rahatları her cihetle te'min olunacaktır. Çünkü; insan her şeyden evvel rahat edecek bir meskene muhtaçtır. Meskeni bulduktan sonra ziynete heves eder ve güzel elbiselerle giyinmek ister. Bundan sonra güzel sözleri sever. İşte Cennette bunların cümlesinin mevcud olacağı bu âyette beyan olunmuştur. Şu halde «ehl-i Cennet her arzularına nail olacaklar» demektir. KavI-i tayyib le murad; Kelime-i Tevhid, Kur'an ve hamd ü senalarıdır. Yahut ehli- Cennetin nail olacakları tebşirat ve taltifata dair sözlerdir. Çünkü; meleklerin ehl-i Cenneti kıbel-i ilâhîden hediyyeler ve selâmlarla karşılayacakları diğer nusus-u ' Celileyle sabittir. Sırat-ı Hamidle muTad; Kendilerine zuhur edecek inkişafat-ı İlâhiyedir. Mü'minlerin hâl ü şanlarına ihtimam ve hüsn^ü hâllerinin kâfirlerin hallerine münafî olduğuna işaret için onları Cennete idhâl etmek Allahü Tealâ'ya isnad olunduğu ve umur-u Mü'minine ziyade i'tinaya işaret için tahkika delâlet eden ( ü' ) lâfzı' va-rid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandir. Hulâsa; Allahü Tealâ'nın mü'minleri Cennete idhâl edeceği ve mü'minlerin Cennette envâı ziynetle tezeyyün edecekleri ve elbiselerinin ipekten ma'mûl olacağı, sözün güzeline ve tarikin mem-duh olanına irşad olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir

Hacc 22:25

Vacip Teala kafirlerin ve mü’minlerin bazı hallerini beyan- Inra mescid-i harama ta'zim lâzımken kâfirlerm ehl-ı imam " ve mescid-i haramdan menettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Müşrikler ehl-i İslâmı, beyt-i şerifi ziyaretten, hac ve umre gibi ibadetten men'ettikleri için Cenab-ı Hak müşrikleri bu çeşr zulümden nehyetmiştir. SebiI-i İlâhî ile murad; Din-islâm ve Hicrettir. Çünkü; ibtida-yı İslâmda müşrikler ehl-i İslâm hicretten ve din-i İslama duhûlden menederlerdi. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Akif; beyt~i şerifte ikâme eden kimsedir. Amma o kimse gerek harmm ahalisinden ve gereks> hariçten ziyaret için gelmiş orada ikâmet etmekte olsun farkı yok tur. Binaenaleyh; ikâmete niyet edince yerli ve yabancı müsâvî dir. Bad ; Bedeviden müsaferetle gelmiş ziyaret edip gidece kimsedir. Şu kadar ki yalnız badiyeden gelenlere münhasır deği" dir, hariçten ve herhangi beldeden gelirse gelsin bilûmum müsefirlere şamildir. Binaenaleyh; mukim ve müsafir harem-i şerife nisbetle müsavi olduğu cihetle mü'min olarak haremi ziyaretten hiç bir kimse memnu' değildir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran harem-i şerife nisbetle nâsın müsavi olmalarıyla murad; Ta'zim ve hürmet etmek, namaz kılmak, tavaf etmek, hareme dahil olmak ve ibadetin faziletine nail olmakta müsavi olup yerlinin yabancıya nisbetle fazla bir istihkakı olmamaktadır. Âyette mescid-i haram ile murad; Harem-i Şerifin küllîsidir. Yalnız beyt-i şerif değildir. Haremde cümle nâs müsavî olduğundan İmam-ı A'zam indinde arz-ı Mekke hiç bir kimsenin mülkü olamaz. Eğer mülk olsa yerli ve yabancı müsavî olmazdı. Resûlullah'm hadis-i şerifi de arz-ı Mekke'nin cümleye müsavi olup hiç kimsenin mülkü olmayacağına delâlet eder. (İbn-i Ömer) in ve (Ömer b. Abdülaziz) in mezhepleri de budur. Amma İmam-ı Şafii indinde mescid-i haram ile murad; yalnız mescid-i şeriftir. Binaenaleyh; onun indinde arz-ı Mekke mülk olur ve alım satımı caizdir ve Hazret-i Ömer'in zaman-ı hilafetinde hapishane olmak üzere Mekke'den bir hane satın alması da alım satımın cevazına delâlet eder. İIhâd ; istikametten inhiraf etmektir. Binaenaleyh iIhâd ; şirketmek ve menhi olan avı avlamak, ih-ramsız Mekke'ye girmek ve yiyeceklerde ihtikâr etmek gibi bilûmum günahlara şâmildir. Çünkü; Harem-i Şerifte ibadetin sevabı büyük olduğu gibi günahların cezası da büyüktür. Zira; zaman ve mekânların ibadetin sevabında medhali olduğu gibi kabahatin ve cinayetin cezasında dahî medhali vardır. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran insan a'zasmdan bil'fiil sadır olan günahı sebebiyle azaba müstehak olduğu gibi günah işlemek murad etse fakat bilfiil günah işlemese Harem-i Şerifte olduğu cihetle yine azaba müstehak olur. Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin (İbn-i Abbas) hazretlerinden rivayetlerine nazaran bu Âyet-i Celile (Ebu Süfyan) ve arkadaşları haklarında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Resûlullah'ı ve eshabım Hacc ve Umre etmekten ve Harem-i Şerifde kurban kesmekten men'ettiler. Resûlullah o sene müşriklerle muharebeyi muvafık görmediğinden (Hüdeybiye) de musalaha akdetti, musalahanın su-ret-i akdi ve hâdisenin cereyanı (Sure-i Fetih) de mufassalan beyan olunduğu için burada (Hüdeybiye) vak'asını zikre hacet görülmemiştir. İşte müşriklerin Resûlullah'ı eshabiyle beraber mescid-i haramı ziyaretten men'etmeleri sebebiyle Cenab-ı Hak bu âyetle ehl-i şirki tehdid etmiş ve müşriklerin âdetleri yalnız ziyaret edecekleri ziyaretten men'etmekle kalmayıp din-i İslama duhulden dahî men'ettiklerini beyan buyurmuştur. Hulâsa; nâsı Kâ'be'yi ziyaretten ve İslama duhûlden men'eden kâfirlerin muazzeb olacakları, yerli ve yabancı Harem-i Şerife nis-betleri müsavi olduğu ve Harem-i Şerifte zulmü irtikâbla istikametten çıkan kimsenin herkesten ziyade azab-ı elimî tadacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:26

Vacip Tealâ Harem-i Şerifte yerli ve yabancı müsavi olduğu cihetle hiç kimsenin diğerini men'e hakkı olmadığını beyandan sonra Kâ'be-i muazzamayı Hazret-i İbrahim'in bina ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bizim mescidimize hürmet etmek lâzımdır. Zira; biz o mescidi lâyık olmadık şeylerin cümlesinden tathir ettik. Ya Ek-rem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda biz İbrahim (A.S.) a Beytin mahallini ta'yin ve onun binasını emirle Beyti ona merci' kıldık ve hiç bir şeyi bana şerik etmemesini, tavaf edenler, kıyamda ibadet edenler, eğilip rükû' edenler ve yere yatıp secde edenler için Beytimi tathir etmesini vahyettik. Ebussuud Efendinin beyanına nazaran İbrahim (A.S.) m Kâ'-be'yi binası, Kâ'be'nin ikinci binasıdır. Çünkü; Kâbe-i muazzama beş kere bina olunmuştur. Birincisini; Hazret-i Adem bina etmiş ve o bina tu-fan-ı Nuh'da kaybolmuştur. İkincisini; Bu âyette beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) bina etmiştir. Üçüncüsünü; Zaman-ı cahiliyede İslâmın zuhurundan evvel Kureyş bina etmişler ve bu binada Resûlullah da bulunmuştur. Dördüncüsünü; İbn-i Zübeyr hazretleri bina etmiş. Beşincisini de; Haccac-ı zalim bina etmiştir. Fahri Râzi ve Ni'metullah Efendinin beyanları veçhile birinci binanın eseri tufanla zail olup Beytten eser kalmamıştı. Cenab-ı Hak vahyile İbrahim (A.S.) a Beytin mahallini bildirir. İbrahim (A.S.) malûm olan mahallin üzerini açar ve Hazret-i Âdem'in vaz'ettiği temeli bulur ve o esas üzere tekrar beyti bina eder ve beytin binasında ancak rıza-yı Bâriyi kasdedip başka bir garazı şerik etmemesini tenbih için Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a «Bana şirketme» buyurmuştur, yoksa «haşa Hazret-i İbrahim'den şirket-mek mutesavver idi de şirkten nehyetti» manâsına değildir. Çünkü enbiyadan şirkin vukuu melhuz değildir. Beyi-i Şerifi tathir le murad; o makamda beytin eseri kalmadığı cihetle üzerine atılmış olan şeylerden temizlemektir. Âyette zikroiunan kıyam, rükû3 ve sücudla murad; Salâttır. Zira; Salâtta taharet "rnatlûb olduğu gibi erkânında dahî taharetin lüzumuna işaret için salâtm erkânı zikrolun-muştur. Hulâsa; Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a Beyti bina etmesini ve mahallini ta'yin ederek tavaf edenler ve namaz kılanlar için Beytin temiz olması lâzım olduğu cihetle beyti temizlemekle emrey-ledigi ve namazın cemî1 erkânında taharetin lüzumuna işaret ettiği ve Beyt-i Şerifi binadan maksadın; ancak rıza-yı Bârı olması icabettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:27

Vacip Tealâ İbrahim (A..S) a Beytin mahallini ta'yin edip tathir etmesini emrettiğini beyandan sonra nâsı, Beyt-i Şerifi ziyarete ve hacca davet etmesini emrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani- biz Hazret-i İbrahim'e Beyti bina ve. tathir etmesiyle emrettik 've bina ettikten sonra nâsı Hacca da'vet etmesiyle dahî emrettik ve dedik ki «Ya İbrahim! Sen nâsı yüksek sesle Hacca da'vet et ki, onlar yaya ve binitli oldukları halde uzak mahallerden gelsinler». Beyzâvî'nin beyanı veçhile Zamir; yol yürümekten zayıf düşmüş deve ki «uzak yoldan geldiğinden yorgun» demektir. Fecc ; iki dağ arasında gayet vasi' yol demektir. Amt fc ; derin ve uzak manâsına olduğundan fecc-i amik demek; uzak yol demektir. yaya ve piyade olan kimselerdir. Fahri Râzi ve NisâbÛrî'nin beyanlarına nazaran Haccı Hânla emir; Hazret-i İbrahirne'dir. Çünkü; İbrahim (A.S.) Beyti bina edince Cenab-ı Hak nâsı Hacca da'vet etmesini emretti. Bınaenaleyh (Cebel-i safa) veyahut (Cebel-i ebî Kubeys) üzerinde «Ey nâs! Allahü Tealâ şu Beyti haccetmenizi size farz kıldı» demekle Beyt-i Şerifi ziyaretle haccetmek indellah makbul bir ibadet olduğunu nâsa i'lân ve da'vet eder. İşte bu da'vete icabet eden hacceder ve icabet etmeyen haccetmez. Medarik'te beyan olunduğu veçhile yaya haccedenlerin zahmeti çok ve ecri ziyade olacağından şereflerine binaen yaya olanlar âyette takdim olunmuştur. Bu âyette Haccı i'lânla emir yani hitabı; Resûlul-lah*a olmak muhtemeldir. Buna nazaran Resulullah Haccet-ül ve-da'da nâsa mühim vesayada bulunduğu hutbesinde, nâsı hacca da'vet ve erkânını diyanet-i İslâmiyede Haccin ehemmiyetini beyanla bu emr-i İlâhînin manâsını eda etmiştir.

Hacc 22:28

Vacip Tealâ hacla emri beyandan sonra hacdan maksad-ı aslîyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz insanları Hacca da'vetle emrettik ki onlar dünyevî ve uhrevî menfeatleri, afv ü mağfiretleri ve birbirleriyle ülfet ve ünsiyetleri mevcud olan mübarek mahallere hazır olarak o mahallin bereketinden müstefid olsunlar ve tarik-ı tevhidde olan mena-fii ve uhuvvet-i İslâmiyyenin âsârı olan yekdiğeriyle ülfet ve ün-siyeti ve birbirleriyle tanışmakta olan fevaidi müşahede etsinler ve kelime-i tevhid altında birleştikleri gibi Kâ'be'ye teveccüh ve ziyarette cümlesinin bilâ fark müsavi olduklarını ve din-i İlâhîde zengin ve fakir hepsinin mertebesi bir olduğunu ve etraf-ı âlemde ehl-i İslâmın ahvalini bilsinler. Ve hayvanattan Allah'ın merzuk ettiği rızıklar üzerine ma'lûm olan günlerde Allah'ın ismini zikretsinler ki o hayvanlar ismullahîa tathir ve tezkiye olunsun ve zikirle hayvanları kurban edince etlerinden yemek sizin için mübahdır. Kendiniz yediğiniz gibi şiddetle fakir olanlara da yedi-rin ki it'am-ı taam cihetinden de Allah'a yaklaşasınız. ; Medârik'de beyan olunduğu veçhile menafi' ile murad; efal-i hacca müteallik menafi'-i diniyye ve dünyeviyyedir. Çünkü ibadet; nefsi îbtilâ ve imtihan için meşru' kılınmıştır. Zira; ibaj-det ve ibadetle imtihan yalnız bedenle olur :Oruç ve namaz gibi, yalnız malla olur : Zekât gibi. Amma hacda ibadet-i bedeniye ve ibadet-i maliye her ikisi de mevcud olduğu gibi müsaferet, evlâd u iyâlden ve ehibbadan müfarekat meşekkatlerine sabrı dahî mute-zammın olduğundan nefsi imtihan hususunda ibadetlerin cümlesine faik olduğu cihetle efdal-i ibadettir. Bu Âyette eyyam-ı ma'Iûmat ile murad; Zil-hiccenin evvelinden on gün bayram ve eyyam-ı teşriktir. Behime-i en'am ile murad; kurban caiz olan deve, koyun ve sığırdır. Allah'ın merzuk ettiği rızıkla murad; kurban ve sair emvaldir. Haccm farzolmasında iki hikmet bd-yan olunmuştur: Birincisi; Menafi-i diniyeye hazır olmaktır. İkincisi; Eyyam-ı muayyende Allah'ı zikretmektir. Çünkü; müşrikler eyyam-ı hacda kurbanlarının üzerine putlarının ismini zikrettiklerinden onlara rağmen Cenab-ı Hak ehl-i İslama kendi ism-i Celilini zikirle emretmiştir. Allah'ın ismini zikirle kesilen kurbanın etini yemekle emir; ibaha içindir. Binaenaleyh; kur-oan etini yemek mubahtır, vacip değildir. Zaman-ı cahiliyede müşrikler kurbanlarının etini yemeğe kibrederler ve tamamen fukaraya verirlerdi. Cenab-ı Hak onların hilâfına mü'nıinlere kurbanlarının etinden yemeği mubah kılmıştır. Şiddetle fakre mübtelâ olanlara ifam ettirmekle emir; vücub içindir. Zira; eşedd-i ihtiyaçla muhtaç olanları ihtiyaçtan kurtarmak elbette lâzımdır.

Hacc 22:29

Vacip Tealâ haccı bitirdikten sonra ehl-i îman için bu âyette üç vazife beyan etmiştir. Birincisi; Huccacın üzerlerinde bulunan kirleri temizlemeleridir. ikincisi; Nezirleri varsa onu eda eylemeleridir. Üçüncüsü; Beyti tavaf etmeleridir. Burada tavaf ile murad; tavaf-ı ziyarettir ki bu tavaf; Arafattan sonra haccın erkânından olan tavaf-ı ifaza ve farzdır. Binaenaleyh; bu tavafı terkle hac fasid olur. Zira bu âyette tavafla emir; vücub içindir. Tavaf; Üçdür: Birincisi; Tavaf-ı kudüm ki Mekke'ye yeni gelen kimsenin tavafıdır ve sünnetdir. j/cincisi; Tavaf-ı ziyarettir ki Arafattan sonra farz olan tavaf dır. Üçüncüsü; Tavaf-ı veda'dır ki Mekke'den ayrılacak kimsenin tavafıdır. Bunlardan maada nafile olarak herkes istediği kadar tavaf eder. Zira tavaf; ibadettir. Beyt-i Şerifi Cebabire'nin tesallûtundan azâd ettiği için Cenab-ı Hak Beyt-i Şerife atik demiştir. Yer yüzünde ibadet için evvel bina edildiğinden eski bir bevt ismine lâyıktır. Binaenaleyh; Beyt-i atik ünvaniyle yad olunmuştur. Hulâsa; uzak yollardan nâs gelsin için Hazret-i İbrahim'in haccı i'lâna me'mur olduğu ve haccın farzolunmasmdaki hikmeti Huccacın menafi'-i diniyelerine hazır olup eyyarn-ı ma'lûme olan Hac günlerinde kurbanları üzerine Allah'ın ismini zikretmeleri ol-du&u ve kurban etinden yemek mubah olup fukaraya ifam vacip olduğu ve ef'âl-i hacdan sonra üzerlerinde olan kirleri izale ve nezirlerini ifa ve Beyt-i Şerifi tavaf lâzım geldiği bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:30

Vacip Tealâ ef'âl-i haccm bazısını beyandan sonra ef'âl-i hac-cin mü'nıin için işlenmesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse hacc zamanında erkân-ı haccı eda sırasında hürmet olunması lâzım olan tekâlif-i İlâhiyeye ta'zimle hürmetini ihlâl etmeden ef'âl-i haccı ikmâl ve şer'an ta'zimi lâzım olan Kâ'-be'ye, Belde-i Harama ve Şehr-i Harama ta'zim ederse bu ikmâl ve ta'zim Rabbisi indinde onun için hayırlıdır. Sizin için hürmetine dair âyet tilâvet olunan şeylerden maada eti yenen hayvanâtın etini yemek ve sütünü içmek, yünüyle intifa' etmek ve Allah'a tekarrüb için kurban kesmek helâl kılındı. Allah'ın helâl kıldığı şeyler size helâl kılınınca necasete benzeyen putlara ibadetten ictinab edin. Zira; onlara ibadetten hasıl olan vizr ü vebal ayn-i necaset gibi fenadır ve siz Allah'a şirketmeyici olduğunuz halde ibadetinizde ihlâs ederek yalan sözden, iftiradan ve bühtandan ve sair batıl şeylerden ictinab edin ve Haktan batıla meyletmeyin. Kazî ve Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette kavl-izur ile murad; yalan şehadet olduğuna (Eymen b. Harim) den rivayet olunan bir hadisle istidlal olunmştur. Çünkü; Resulullah bir hutbesinde «yalan yere şehadet şirke muadildir» buyurup bu âyeti kıraet ettiğini (Eymen) hazretleri rivayet etmiştir. Tevhidin ve doğru sözün ehemm-i umurdan ve a'zam-ı hayrattan olduğuna işaret için Vacip Tealâ ta'zimi lâzım olan ta'-zimin hayırlı olduğunu beyandan sonra şirkten ve yalandan içtinabın vacip olduğunu dahi beyan etmiş ve putlardan içtinabın aza-im-i umurdan olduğuna işaret için putlara rics denmiştir. Çünkü rics ; necaset manasınadır. Putlar taştan, ağaçtan ve sair ma'-deniyattan olduğu cihetle ayınları necaset olmadığı halde necaset ta'biri, necasetten tabiatın nefret ettiği gibi putlardan da nefret etmek lâzım olduğuna işaret edilmiştir. Hulâsa; Allah'ın haram kıldığı şeylerin hürmetini i'tikad ederek ta'zim etmek hayırlı olduğu ve haram olduğu beyan olunanlardan maada hayvanâtın helâl olduğu ve ihlâs olduğu üzere tevhide devam edip bâtıla meyletmemek ve şirketmemek vacip olduğu ve putlara ibadetten ve yalandan sakınmak lâzım geldiği bu âyetten müstefad' olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:31

Vacip Tealâ şirkten ihtirazın lüzumunu beyandan sonra müşriklerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müşrik olan kimse nefsini şu iki helakten birine ben-; zeyen bir halle helak etti ki sanki semaya müşabih yüksek bir ; yerden yüz üstü düşüp helak olmakla leş yiyici ve yırtıcı kuşun götürüp tenha bir mahalde yediği kimse gibi mahvolur veyahud-semadan düşüp ma'mur olan yerlere inecekken rüzgâr onu uzak; ve şenlikten hâlî bir yere atmasiyle telef olan kimsenin telefi gibi; olur. Binaenaleyh; şu iki suretle telef olan kimsede hayat kalma-: yıp, kurtulmak ihtimali olmadığı gibi sirkeden müşrikin helak ve azaptan necat ihtimali de yoktur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile îman; ulviyette se-j maya benzer, imandan çıkan krase; semadan düşüb helak olan kimseye benzer. însanı imandan çıkarıp telefine sebeb olan şehe-j vat-ı nefsaniye;. semadan düşen şahsi kapıp giden yırtıcı kuşa ben\ zer ve o şahsı aldatıp şirkettiren şeytanlar; uzak vadilere atan rüzgara benzer ki tenha vadilerde yalnız başına kalmak enva-ı helaki mucib olduğu gibi şirk de enva-ı helaki muciptir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile semadan yüz üstüne düşmektir 0 kimseyi kuş kaptı götürdü manasınadır. uzak mekân demektir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet-i celile müşrik olan kimsenin hidayetten ve tarik-ı savaba isabetten gayet uzak olup helakinin keyfiyetini temsil ve tasvir için varid olmuş ve şirkin ne büyük bir mehlekeye sebep olduğunu beyanla insani-ları^tarik-ı tevhide da'vet etmiştir.

Hacc 22:32

Vacip Tealâ müşrikin halini tasvir ve helakini beyandan sonra helake lâyık ve müstehak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; erkân-ı hacda icrası lâzım olan merasim-i dîniyeye ta'-zimde kalblerinde Allah korkusu olan kimselerin tekvası vardır. Binaenaleyh; bu merasime ta'zim edenler Allah'dan korkanlardır. Zira; Allah'dan korkmayanlar bu merasime ta'zim etmek şöyle dursun ehemmiyet bile vermezler. Ve' sizin için bu merasimi vakt-ı muayyenine kadar edada bir çok menfeatlar vardır. Beyzâvî'nin ve Medârik'in beyanlarına nazaran şeair-i dîniye-den olan kurbanlara ta'zim; güzel, kıymetli ve pahası yüksek olmaktır. Çünkü; Resûlullah haccında yüz deve hediyye gönderdi ve onların içinde ganimetten alınan Ebu Cehl'in gayet kıymetdar ve burnu halkalı devesi de vardı. Hazret-i Ömer gayet kıymetli devesini kurban göndermiş hatta o devenin üçyüz dinar kıymeti olduğu ve üçyüz dinara talibi bulunduğu halde gönderildiği mer-vidir. Zira; kurban olunan hayvan ne kadar kıymetli olursa sevabının da o kadar çok olacağında şübhe yoktur. Âyette ecel- müsemma ile murad; Kurbanların kesileceği vakt-i muayyen demektir. Buna nazaran menafi' ile murad; menafi'-i dünyeviyedir ki kurban oluvöcaya kadar o hayvandan yapılan intija'dır. Yahut eceI–i müsemma ile murad; Vefat zamanıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … Hulâsa; şeair-i diniyeye riayetin tekvadan olduğu ve şeair-i dîniyede dünyevî ve uhrevî menfeatler bulunduğu ve kurbanların kesilecek mahalleri Kâ'be'nLi etrafı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ efâl-i hacdan bazılarım beyandan sonra haccır bu ümmete mahsus olmayıp ümem-i salifede de bulunduğunu be yanla ibadet-i haccı edaya ümmet-i Muhammedi tergıb etme! üzere buyuruyor. Yani; biz her ehl-i din için kurban kesilecek ve haccedilecek bir mahal halk ettik ki onlar merzuk oldukları behayimi kurban kestiklerinde Allah'ın ismini o kurban üzerine zikretsinler ve her ümmet ve ehl-i îman için kurbanla tekarrüb etmeyi vezaif-i dîni-yeden kılınca sizin cümlenizin ma'budunuz birdir. Şu halde ancak o ma'buda inkiyad etmek üzerinize Vaciptir. Binaenaleyh; kurbanlarınızın üzerine ma'budunuzun ismini zikretmeniz lâzımdır. Çünkü; Allah'ın gayrinin ismini zikretmek şirkolduğu gibi gayrin ismi zikrolunan kurban rızaya muhalif olmakla yenmesi caiz olmayan bir leş olacağı cihetle dünyevî ve uhrevî intifa'; ancak Allah'ın ismini zikir ve Allah'a inkiyad etmenize bağlıdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tekâlifin cemiisinde Allah'a inkiyad edip tekâlifi edada asla şirkin ve İhlasın hilafı bir şeyin şaibesi olmamak ehem olduğuna işaret için hasre delâlet eden takdimle buyurmuştur. Çünkü; nun mukaddem olması hasra delâlet ettiği gibi da kemâl-i inkiya- dın lüzumuna delâlet eder. Binaenaleyh; her ibadetinde abdin teveccüh-ü tâmmı ancak Rabbisine olduğu gibi kurbanla tekarrübde dahi teveccühü ancak Rabbisine olmak ve gayre olmamak lâzım olduğuna delâlet eder. Beyzâvî'nin beyanı veçhile mensğk ile murad; mahall-i kurban ve ibadet manasınadır. Her ümmet için ibadet mahalli halketmekten maksad; ma'budu tezekkür etmek olduğuna işaret için ibadet mahalli halketmesini Allah'ın ismini zikretmelerıyle ta'lıl etmiştir. Kurbanın koyun, deve ve sığırdan olması vacip olduğuna işaret için en'âm zikrolunmuştur. Vacip Tealâ efâl-i hacdan bazılarım beyandan sonra haccır bu ümmete mahsus olmayıp ümem-i salifede de bulunduğunu be yanla ibadet-i haccı edaya ümmet-i Muhammedi tergıb etme! üzere buyuruyor. Yani; biz her ehl-i din için kurban kesilecek ve haccedilecek bir mahal halk ettik ki onlar merzuk oldukları behayimi kurban kestiklerinde Allah'ın ismini o kurban üzerine zikretsinler ve her ümmet ve ehl-i îman için kurbanla tekarrüb etmeyi vezaif-i dîni-yeden kılınca sizin cümlenizin ma'budunuz birdir. Şu halde ancak o ma'buda inkiyad etmek üzerinize Vaciptir. Binaenaleyh; kurbanlarınızın üzerine ma'budunuzun ismini zikretmeniz lâzımdır. Çünkü; Allah'ın gayrinin ismini zikretmek şirkolduğu gibi gayrin ismi zikrolunan kurban rızaya muhalif olmakla yenmesi caiz olmayan bir leş olacağı cihetle dünyevî ve uhrevî intifa'; ancak Allah'ın ismini zikir ve Allah'a inkiyad etmenize bağlıdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tekâlifin cemiisinde Allah'a inkiyad edip tekâlifi edada asla şirkin ve İhlasın hilafı bir şeyin şaibesi olmamak ehem olduğuna işaret için hasre delâlet eden takdimle buyurmuştur. Çünkü; nun mukaddem olması hasra delâlet ettiği gibi da kemâl-i inkiya- dın lüzumuna delâlet eder. Binaenaleyh; her ibadetinde abdin teveccüh-ü tâmmı ancak Rabbisine olduğu gibi kurbanla tekarrübde dahi teveccühü ancak Rabbisine olmak ve gayre olmamak lâzım olduğuna delâlet eder. Beyzâvî'nin beyanı veçhile mensğk ile murad; mahall-i kurban ve ibadet manasınadır. Her ümmet için ibadet mahalli halketmekten maksad; ma'budu tezekkür etmek olduğuna işaret için ibadet mahalli halketmesini Allah'ın ismini zikretmelerıyle ta'lıl etmiştir. Kurbanın koyun, deve ve sığırdan olması vacip olduğuna işaret için en'âm zikrolunmuştur.

Hacc 22:33

Vacip Tealâ müşrikin halini tasvir ve helakini beyandan sonra helake lâyık ve müstehak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; erkân-ı hacda icrası lâzım olan merasim-i dîniyeye ta'-zimde kalblerinde Allah korkusu olan kimselerin tekvası vardır. Binaenaleyh; bu merasime ta'zim edenler Allah'dan korkanlardır. Zira; Allah'dan korkmayanlar bu merasime ta'zim etmek şöyle dursun ehemmiyet bile vermezler. Ve' sizin için bu merasimi vakt-ı muayyenine kadar edada bir çok menfeatlar vardır. Beyzâvî'nin ve Medârik'in beyanlarına nazaran şeair-i dîniye-den olan kurbanlara ta'zim; güzel, kıymetli ve pahası yüksek olmaktır. Çünkü; Resûlullah haccında yüz deve hediyye gönderdi ve onların içinde ganimetten alınan Ebu Cehl'in gayet kıymetdar ve burnu halkalı devesi de vardı. Hazret-i Ömer gayet kıymetli devesini kurban göndermiş hatta o devenin üçyüz dinar kıymeti olduğu ve üçyüz dinara talibi bulunduğu halde gönderildiği mer-vidir. Zira; kurban olunan hayvan ne kadar kıymetli olursa sevabının da o kadar çok olacağında şübhe yoktur. Âyette ecel- müsemma ile murad; Kurbanların kesileceği vakt-i muayyen demektir. Buna nazaran menafi' ile murad; menafi'-i dünyeviyedir ki kurban oluvöcaya kadar o hayvandan yapılan intija'dır. Yahut eceI–i müsemma ile murad; Vefat zamanıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … Hulâsa; şeair-i diniyeye riayetin tekvadan olduğu ve şeair-i dîniyede dünyevî ve uhrevî menfeatler bulunduğu ve kurbanların kesilecek mahalleri Kâ'be'nLi etrafı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ efâl-i hacdan bazılarım beyandan sonra haccır bu ümmete mahsus olmayıp ümem-i salifede de bulunduğunu be yanla ibadet-i haccı edaya ümmet-i Muhammedi tergıb etme! üzere buyuruyor. Yani; biz her ehl-i din için kurban kesilecek ve haccedilecek bir mahal halk ettik ki onlar merzuk oldukları behayimi kurban kestiklerinde Allah'ın ismini o kurban üzerine zikretsinler ve her ümmet ve ehl-i îman için kurbanla tekarrüb etmeyi vezaif-i dîni-yeden kılınca sizin cümlenizin ma'budunuz birdir. Şu halde ancak o ma'buda inkiyad etmek üzerinize Vaciptir. Binaenaleyh; kurbanlarınızın üzerine ma'budunuzun ismini zikretmeniz lâzımdır. Çünkü; Allah'ın gayrinin ismini zikretmek şirkolduğu gibi gayrin ismi zikrolunan kurban rızaya muhalif olmakla yenmesi caiz olmayan bir leş olacağı cihetle dünyevî ve uhrevî intifa'; ancak Allah'ın ismini zikir ve Allah'a inkiyad etmenize bağlıdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tekâlifin cemiisinde Allah'a inkiyad edip tekâlifi edada asla şirkin ve İhlasın hilafı bir şeyin şaibesi olmamak ehem olduğuna işaret için hasre delâlet eden takdimle buyurmuştur. Çünkü; nun mukaddem olması hasra delâlet ettiği gibi da kemâl-i inkiya- dın lüzumuna delâlet eder. Binaenaleyh; her ibadetinde abdin teveccüh-ü tâmmı ancak Rabbisine olduğu gibi kurbanla tekarrübde dahi teveccühü ancak Rabbisine olmak ve gayre olmamak lâzım olduğuna delâlet eder. Beyzâvî'nin beyanı veçhile mensğk ile murad; mahall-i kurban ve ibadet manasınadır. Her ümmet için ibadet mahalli halketmekten maksad; ma'budu tezekkür etmek olduğuna işaret için ibadet mahalli halketmesini Allah'ın ismini zikretmelerıyle ta'lıl etmiştir. Kurbanın koyun, deve ve sığırdan olması vacip olduğuna işaret için en'âm zikrolunmuştur. Vacip Tealâ efâl-i hacdan bazılarım beyandan sonra haccır bu ümmete mahsus olmayıp ümem-i salifede de bulunduğunu be yanla ibadet-i haccı edaya ümmet-i Muhammedi tergıb etme! üzere buyuruyor. Yani; biz her ehl-i din için kurban kesilecek ve haccedilecek bir mahal halk ettik ki onlar merzuk oldukları behayimi kurban kestiklerinde Allah'ın ismini o kurban üzerine zikretsinler ve her ümmet ve ehl-i îman için kurbanla tekarrüb etmeyi vezaif-i dîni-yeden kılınca sizin cümlenizin ma'budunuz birdir. Şu halde ancak o ma'buda inkiyad etmek üzerinize Vaciptir. Binaenaleyh; kurbanlarınızın üzerine ma'budunuzun ismini zikretmeniz lâzımdır. Çünkü; Allah'ın gayrinin ismini zikretmek şirkolduğu gibi gayrin ismi zikrolunan kurban rızaya muhalif olmakla yenmesi caiz olmayan bir leş olacağı cihetle dünyevî ve uhrevî intifa'; ancak Allah'ın ismini zikir ve Allah'a inkiyad etmenize bağlıdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tekâlifin cemiisinde Allah'a inkiyad edip tekâlifi edada asla şirkin ve İhlasın hilafı bir şeyin şaibesi olmamak ehem olduğuna işaret için hasre delâlet eden takdimle buyurmuştur. Çünkü; nun mukaddem olması hasra delâlet ettiği gibi da kemâl-i inkiya- dın lüzumuna delâlet eder. Binaenaleyh; her ibadetinde abdin teveccüh-ü tâmmı ancak Rabbisine olduğu gibi kurbanla tekarrübde dahi teveccühü ancak Rabbisine olmak ve gayre olmamak lâzım olduğuna delâlet eder. Beyzâvî'nin beyanı veçhile mensğk ile murad; mahall-i kurban ve ibadet manasınadır. Her ümmet için ibadet mahalli halketmekten maksad; ma'budu tezekkür etmek olduğuna işaret için ibadet mahalli halketmesini Allah'ın ismini zikretmelerıyle ta'lıl etmiştir. Kurbanın koyun, deve ve sığırdan olması vacip olduğuna işaret için en'âm zikrolunmuştur.

Hacc 22:34

Vacip Tealâ kullarının zat-i ülûhiyetine teslimiyet-i kâmileleri lâzım olduğunu beyandan sonra teslimiyete lâzım gelen tevazuun faydasını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onlar her gün vaktini fevtetmeksizin mükellef oldukları namazı yerine getirdiklerinden sevabla tebşire lâyıktırlar.

Hacc 22:35

Vacip Tealâ kullarının zat-i ülûhiyetine teslimiyet-i kâmileleri lâzım olduğunu beyandan sonra teslimiyete lâzım gelen tevazuun faydasını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onlar her gün vaktini fevtetmeksizin mükellef oldukları namazı yerine getirdiklerinden sevabla tebşire lâyıktırlar. Zira; onlar kendilerine mahsus olan rızıklarmın bir kısmını rıza-yı İlâhî için muhtaç olanlara vermekle fukarayı mesrur etmelerine mükâfat olarak tebşiratla mesrur olmaya müstehaktırlar. Yani; mütevazı' ve muti' olanları Habibim! Sen büyük sevabla tebşir et. Zira; onlar şol kimseler ki Allah'ın ismi zikrolunduğunda Allah'ın kahrından kalbleri korkar ve tüyleri ürperir. Çünkü; onlar Allah'ın asilerden intikam almaya kaadir olduğunu bilirler. Ve şol kimseler sevabla tebşire şayandırlar ki onlar kendilerine isabet eden belâya sabırla mükellef oldukları namazı ikame eder ve mer-zuk oldukları rızıklarmdan muhtaç olanlara infak ve hayrata sarf ederler. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile muhbitin; korkuyla beraber tevazu ve ihlâsla ibadete sa'yeden ve kalbi Allah'a mutmein olan kimselerdir. Çünkü ihbat ; tamamiyle Allah'a inkiyad etmektir. Tamamiyle inkiya d ise tevazu' ve hayre sa'y ve ihlâs üzere ibadet etmek ve Allah'ın, lüt-funa kalbi mutmein bulunmakla olacağı cihetle muhbit ancak şu sıfatlar kendisinde bulunan kimsedir. Allah'ın korkusu; insanda iki şey hasıl eder: Birincisi; Mekruhata ve mesaibe sabretmektir. İkincisi; İbadettir ki o da ya bedenle olur: namaz gibi. Yahut malla olur: fukaraya infak ve hayrata sarfetmek gibi. Ce-nab-ı Hak bu âyette bunların her cümlesini cem'eylemiştir. Binaenaleyh; sevabla tebşire lâyık olanların beş sıfatını zikretmiştir: Birincisi; Tevazu', İkincisi; Allahü Tealâ zikrolunduğunda kalbi titreyib korkmak, Üçüncüsü; Belâya sabretmek, Dördüncüsü; Namazını eda etmek, Beşincisi; Malının bazısını fukaraya ve hayrata sar-fetmektir. İşte şu sıfatlar kendisinde bulunan kimselerin büyük derecelerle tebşire lâyık olduklarını Çenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Vacip Tealâ kurbanla tekarrübün her ümmete meşru' olduğu gibi bu ümmete dahi meşru' olduğunu beyandan sonra hayvanat içinden kurban olmaya elyak olanları beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü| dünyada sütünü içer, yağını yer, yününü elbise yapar giyer ve üze| rine yükünüzü yükletir, biner istediğiniz yere gidersiniz ve kur| ban keser âhir ette ecre nail olursunuz. Binaenaleyh; develerde si| zin için hayri kesîr vardır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile- devenin bedeni yani cismi büyüU olduğundan bedene denmiştir. Âyette bedenin cem% dir. Savaf ; Bir ayağı bağlı üç ayağı üzerine kaim olarak ha^ lisan livechillâh kurban kesilen devedir. 2/am üzerine yatmaktır ki mevtinden kinayedir. Kaani ' ; kendi evinde oturup suale rağbet etmeyen fakirdir. Mu'ter ; dilenciliği ihtiyar eden fakirdir. Allahü Tealâ deveyi kurban etmeyi meşru' kıldığından deve^j nin kurban olması din-i İlâhînin alâmetlerinden olduğunu beyaî ettiği gibi kurbanlara ta'zim zat-ı ulûhiyetine delâlet eden ism-i zatîsine muzaf kılınarak denilmiştir. Kurban üzerine zikrolunan isim cümle-i şerîfesidir. Bu âyette kurban etini yemekle emir; ibaha içindir. Fakirlerden (kaani') olan (muter) olandan, yani dilenciliği irtikâb etmeyen îrtikâb edenden efdal olduğuna , işaret için kaani', mu'ter üzerine takdim olunmuştur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile- devenin bedeni yani cismi büyüU olduğundan bedene denmiştir. Âyette bedenin cem% dir. Savaf ; Bir ayağı bağlı üç ayağı üzerine kaim olarak ha^ lisan livechillâh kurban kesilen devedir. 2/am üzerine yatmaktır ki mevtinden kinayedir. Kaani ' ; kendi evinde oturup suale rağbet etmeyen fakirdir. Mu'ter ; dilenciliği ihtiyar eden fakirdir. Allahü Tealâ deveyi kurban etmeyi meşru' kıldığından deve^j nin kurban olması din-i İlâhînin alâmetlerinden olduğunu beyaî ettiği gibi kurbanlara ta'zim zat-ı ulûhiyetine delâlet eden ism-i zatîsine muzaf kılınarak denilmiştir. Kurban üzerine zikrolunan isim cümle-i şerîfesidir. Bu âyette kurban etini yemekle emir; ibaha içindir. Fakirlerden (kaani') olan (muter) olandan, yani dilenciliği irtikâb etmeyen îrtikâb edenden efdal olduğuna , işaret için kaani', mu'ter üzerine takdim olunmuştur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Hacc 22:36

Vacip Tealâ devede olan hayr-i kesîri beyandan sonra develerin insana itaatleri ni'met olduğundan o hi'metin şükrünü eda lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; devenin kuvvet ve metanetine karşı sizin kemâl-i za'fınızla beraber size itaat etmeleri sizin şükrünüzü icab eder ni'metlerdendir. Zira; devede olan cesamete nazaran eğer yırtıcı hayvan gibi itaatsiz olmuş olsaydı insandan yüz kişi bir araya gelse itaat ettirmek mümkün olamayacağı ma'lûm bir hakikattir. Hâl böyleyken elli veya yüz devenin bir kişiye itaati ancak Cenab-ı Hakkın insanlara büyük bir lûtfunun eseridir.

Hacc 22:37

Vacip Tealâ kurbanların alâmat-ı dinden bulunduğunu ve kurban üzerine ism-i İlâhînin zikri vacip olup etinden yemek mubah ve her türlü fukaraya ifam etmek meşru' olduğunu beyandan sonra kurbandan maksad rıza-yı Barî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'ya mücerred kurbanın eti ve kanı vasıl olmaz. Zira? Allahü Tealâ etlerin vusulünden ve o etlerle intifa' etmekten münezzehdir ve lâkin Allahü Tealâ'ya ibadete devam ve livechillâh kurbanla tekarrüb ve muharremattan kaçmmakdan ibaret olan tekvanız vasıl olur. Zira; ind-i ülûhiyetinde kabul olunan bunlardır, yoksa aynı et ve kan maksad-ı aslî değildir. Maksad aslî; rızaya muvafık ameldir. İşte Ailahü Tealâ ahkâmını beyan ve kurbanlarınızı kesmenin usulünü size ta'rif ettiği gibi sizin tekbirle zat-ı ulûhiyetine ta'zim ve başkalarının kaadir olamadığı şeylere Allah'ın kaadir olduğunu bilmeniz için o develeri kemâl-i cesamet ve kuvvetleriyle beraber size itaatli kıldı ki Allah'ın hidayetine teşekkür edesiniz. Habibim! Tebşir et şol kimseleri ki onlar ibadetlerine dikkat ve i'tina ile eda ve fukara güruhuna ifam etmekle ihsan ederler ve Rablerine ta'zimde asla kusur etmezler. Binaenaleyh; bütün ibadetlerini Rablerini görmüş gibi eda ettiklerinden ecr-i azimle tebşirata müstehaklardır. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet âdet-i cahili-yeyi red ve ibtâl için nazil olmuştur. Çünkü;, zamân-ı cahiliyede kurbanlarının kanlarını putlarına ve Kâ'be'nin duvarına sürmekle tekarrüb kasdederler ve kurbandan maksad «etini fukaraya vermek ve kanını Kâ'be'ye sürmekten ibarettir» demekle Kâ'be'nin duvarlarını telvis ve şu ef'âi-i kabîhalanm ibadet sayarlardı. Ce-nab-ı Hak kurbandan maksadın etiyle kanı olmadığını beyanla onların i'tikadlarını reddetmiş ve kurbandan maksadın emr-i İlâhîyi yerine getirmek olduğunu beyan buyurmuştur. Hulâsa; insanın intifaı ancak ameliyle olup kurban yapmış olduğu hayvanın etiyle ve kanıyle olmadığı ve Allahü Tealâ ecsa-mın vusulünden münezzeh olup kurbanla emirden maksad; ancak abdin emr-i ilâhîye imtisale sa'yeylemesi ve tekâlif-i İlâhîyeden , matlub ise kulun o teklife lâyikiyle ta'zim etmesi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:38

Vacip Tealâ ef'âl-i haccı, kurbanları ve kurbanda olan me-nafi'-i diniyye ve dünyeviyyeyi beyandan sonra bu gibi büyük faydaları iktisab etmek yolların emin olmasına mütevakkıf olup kâfirlerin müdahaleleri suretinde emn-i tarik olamayacağına binaen ehl-i imanın kalblejine arız olan korkularını izale etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i iman müşriklerin adavetlerinden ve yollarına müdahale edeceklerinden korkmasınlar. Zira; kullarının cümle işlerine ve hallerine muttali' olan Allahü Tealâ kâfirlerin serlerini Allah'a ve Resulüne iman eden mü'minlerden şiddetle defeder. Binaenaleyh; haccetmek isteyen ehl-i îman kâfirlerin şerlerinden telâş etmesinler. Çünkü; Allahü Tealâ emanete hiyanet ye tekâ- 3 lif-i İlâhîyeyi kabulden imtina' ve hiyanetini izharla ni'met-i İlâ-; hiyeye küfreden her kâfiri sevmez. Şu halde sevdiği mü'minlerij . sevmediği müşriklerin şerlerinden, fitne ve fesadlarmdan hıfzede-; ceğini Cenab-ı Hak kullarına bu âyetle vaadettiği gibi ehl-i ima-'; nın müşriklere galebe edeceklerini dahî tebşir; etmiştir. Kâfirler Allah'ı ikrar ettikleri halde-ibadetlerini gayre- yap-malariyle büyük hiyanette bulunduklarına işaret için hain olduk-* lan mübalâğa siğasiyle beyan olunduğu gibi Allah'ın büyük ni'-j metlerine müstağrak oldukları halde, şükrünü eda etmeyip cina-* yet-i azimede bulunduklarına işaret için siğa-i emi-mesi de mübalağa suretiyle varid olmuştur ki küfürde İsrar ve zU yade hain oldukları tasrih olunmuştur. Her ne zaman müşrikler mü'minleri ızrar kasdederlerse Cenab-ı Hak onların şerrini defedeceğine işaret için tekerrüre ve istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır. Vacip Tealâ kâfirlerin mü'minlere ezaları teşeddüd edince m| kateleye izin verdiğini beyan etmek üzere :

Hacc 22:39

buyuruyor. Yani; kâfirlerden vaki' olan envâı eza ve zulümle mazlum olan mü'minlere zalim olan kâfirlerle mukateleye taraf-ı İlâhîden ruhsat verildi. Halbuki Allahü Tealâ mü'minlere yardım etmeye kaadirdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın nusretini celbe vesile olan esbab-i maddiyeye ve âlât-ı harbiyeye ve esbab-ı ma'neviye olan ibadete tevessül eden ehl-i iman nusret-i îlâhîyeye mazhar olacaklardır. Kazî'riin, Hâzin'in ve Ni'metullah Efendinin beyanlarına nazaran bu âyet; ashab-ı Resûlullah hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah'ın hicretinden evvel Mekke müşrikleri ehl-i îmana çok eza ve zulmetmişler ve hatta dövüp yaralamak gibi zulümlere de cesaret eylemişlerdi. Mazlum olan ashab, Resûlullah'a şikâyet ederek kıtale izin isterler. Fakat Resûlullah henüz kıtale izin gelmediğini ve izn-i İlâhînin vüruduna kadar sabretmelerini tavsiye ederdi. Bu minval üzere kâfirlerin zulümleri arttı ve mü'minlerin feryadı tezayüd etti. Hatta kıtalden men' hakkında yetmiş küsur âyet nazil oldu ve Resûlullah'ın hicreti vuku' buldu ve ehl-i imana kuvvet geldi, Medine ehaîisi zahîr oldu. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyetle kıtale izin verdi. Bu izin; mukatele etmek üzere hücum edenlere müdafaaya ruhsattan ibarettir, yoksa kıtale mübaşeretle emir değildir. Müdafaaya ruhsatla beraber Vacip Tealâ mü'minlere nusretini de vaadetti. Kıtal hakkında ilk nazil olan âyetin bu âyet olduğu mervidir. Kıtalin meşruiyetine sebeb, ehl-i îmanın mazlum olmaları ve zulmün ref'i vacip olmasıdır. Cenab-ı Hakkın mazlumlara iane edeceğini vaadetmesi mazluma nusret edeceğine de-lil-i kavidir. Nimetullah Efendinin beyanına nazaran bu âyet, kıtali men' hakkında nazil olan âyetleri neshetmiş, zulm ü teaddî suretiyle üzerlerine gelenlere karşı müdafaaya ehl-i iman me'zun kılınmışlardır.

Hacc 22:40

Vacip Tealâ mazlum olan mü'minlerin kıtale me'zun olduklannı beyandan sonra fatde me'zun yan etmek üzere buyuruyor Yani; Allahü Tealâ evliyasına elbette nusret eder. Zira; Allah'ın velileri şol kimseler ki onlar vatanlarından ve kendi evlerinden bigayr-i hakkın zulümle çıkarıldılar. Halbuki onların beldelerinden çıkarılmalarına sebep; illâ kelime-i Tevhidle îmanlarını izhar ederek «Rabbimiz Allahü Tealâ'dır» demeleridir. Çünkü; onların, düşmanları nazarında kusurları, kelime-i tevhidi tekellümleridir. Kelime-i Tevhid ise onların ihracını icab etmek şöyle dursun belki beldelerinde tekarrurlarmı icab ederdi. Zira îman; ta'-zim ve tevkire vesiledir, yoksa tahkire vesile değildir ve eğer Allahü Tealâ nâsın bazısını bazısına musallat ederek şerri def etmemiş ve dostlarını düşmanlarına musallat kılmamış olsaydı Ismul lah çok zikrolunan ibadethaneler yıkılır harab olurdu. Zira; müş rikler, sair mütedeyyin milletleri istilâ etmek suretiyle Nasara'nm kiliselerini ve Yehûd'un namaz kıldıkları mahallerini ve Mü'min-lerin mescidlerini tahrib eder bir şey bırakmazlardı ve lâkin Allah'ın kullarına merhameti icabı bazısını diğeriyle defeder. Binaenaleyh; âlemde zulüm taammüm ve temadi etmez ve bazı millette bazı zaman vuku' bulan zulme karşı diğerini halkeder ve mazlum-' lan zalimlerin elinden kurtarır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna" nazaran âyetin manâsı şöyledir : … Savâmi ; Savmaanın cem'tdir. Savmaa ; sahralarda ve dağlarda ruhbanların ittihaz ettikleri ibadethaneleridir. Bîa ; Beldelerde Nasara'ya mahsus olan kiliselerdir. SaIevat; Yahudilere mahssu olan havralardır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nın nâsm bazısiyle bazısını defetmesi; ehl-i dini müşriklere musallat kılmakla olduğu gibi mü'minlere mukateleye izin ve nebilerine nusret vermekle dahî olur. Yahut mücahidler ve gaziler sebebiyle harbe gitmeyenleri ve kendi makbul olan kulları sebebiyle kötüleri, âbidler sebebiyle fasıkları ve ahiler sebebiyle bahilleri şerar-ı nâsın şer ve fitnelerinden muhafaza etmek suretiyle olduğu (İbn-i Abbas) hazretlerinden mervidir. (İbn-i Ömer) hazretleri Resûlullah'ın «Bir mü'min-i salih sebebiyle Cenab-ı Hakkın, bir çok kimseleri bir takım belâdan muhafaza eder» buyurup bu âyeti okuduğunu rivayet etmiş ve bu rivayet (İbn-i Abbas) hazretlerinin âyetin manâsında vaki' olan beyanını te'yid eylemiştir. Yani; İ'lâ-yı kelimetullah için mücahede ve emirlerine lâyı-kiyle imtisal ve nehyettiği şeylerden tamamiyle içtinab etmek suretiyle dinine nusret edenlere Allahü Tealâ elbette nusret eder. Çünkü; Allahü Tealâ nusret etmek murad ettiği kullarına nusret etmeye kaadirdir ve nusretten men'edecek kimse yoktur. Beyzâvfnin beyanı, veçhile Allahü Tealâ ashab-ı Resulullah'ı müşrikler üzerine musallat, Acem'in ve Kayser'in memleketlerine varis kılmakla şu âyette vaki' olan va'dini incaz buyurmuştur. Çünkü ashab-ı Resulullah âleme din-i İslâmı neşretmek ve tevhid-i Bârîyi ikrara herkesi da'vet eylemek ve ahkâm-ı şeriata tamamiyle temessük etmek suretiyle din-i İlâhîye nusret ettiklerinden Ce-nab-ı Hak 5 onlardan nusretini esirgememiş ve ilâ yevmilkıyam din-i İlâhîye nusret edeceğini suret-i kafiyede beyan etmiştir ve kıyamet gününe kadar dinine yardım edenler bulundukça nusre-tinin müstemirren devam edeceğine işaret için istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle buyurmuştur. Binaenaleyh; din-i İlâhîye nusret etmeyenlere nusret-i İlâhîye olmayacağına dahi âyet delâlet eder.

Hacc 22:41

Vacip Tealâ dinine yardım edenlere nusret edeceğini beyanan sonra din-i İlâhîye nusret edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. . Zira; kuldan sadır olan iş zahirde o kuldan sudur etmişse de hakikatte Halikı Hak Celle ve Aladır. Binaenaleyh; herkesin mülkü zail olur, lâkin Ce-nab-ı Hakkın mülkü zail olmaz. Yani; şol kimseler ki onlara biz arz üzerinde kudret versek ve müşrikleri kahr ü tedmir ederek galebeyle memleketlerinden çıkarsalar yine Allah'a itaat eder müşrikler gibi tuğyan etmezler. Binaenaleyh; üzerlerine farzolan namazı cemi' a'zalarıyla beraber bizim canib-i ma'nevimize teveccüh eder ve kibir gibi evsaf-ı ze-mimeden nefislerini tathir ederek kemal-i tevazu'la secdeye kapanırlar ve yanlız ibadet-i bedeniyeyle de iktifa etmezler, belki mallarından fukaranın hakkı olan zekâtı eda ederler ve himmetlerini ancak kendi nefislerini ıslâha hasredip yalnız şahıslanyle meşgul olmaz, belki ebna-yı cinslerini ıslâha dahî sa'y ederler. Binaenaleyh; ukalânın tahsin ettiği ma'rufatla emreder ve tab'an fe= na olan. münkerattan nehyile sair insanların noksanlarını ikmale çalışırlar. Halbuki herkesin her işlerinin akıbeti Allahü Tealâ'ya mahsustur. Zira; her şeyin Halikı odur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i Celile bigayr-i hakkın memleketlerinden çıkarılan muhacirin-i kirama mahsus ve onları medhiçin varid olmuştur. Kendilerine saltanat verilip şu âyette beyan olunan ahkânı-ı erbaayı tamamiyle icra eden; dört halife olduğu cihetle bu âyet hulefa-yı erbaanm imametlerine delâlet eder. Çünkü bu âyette beyan olunan ahkâm; lâyikiyle ve tamamen onların zamanlarında icra olunmuş ve bu fazilet onlara müyesser kılınmıştır. Zira; muhacirin ve ensar ve sair hulefadan bu ahkâmı tamamiyle icra etmek faziletine nail olan hulefa-yı erbaadan başka olmamıştır. Binaenaleyh; enlr-i bü'ma'ruf ve nehy-i anilmün-î<eri lâyikiyle icraya ancak hulefa-yı raşidin hazerâtı muvaffak olabilmiş ve memalik-i İslâmiye suret-i seriada onların zamanlarında tevessü' etmiştir. Çünkü; din-i İlâhîye nusretleri Allah'ın nusretini celbederek tam manâsıyla şeriat tealî etmiş, ulûm u maarif ileri gitmiştir. Ancak her zamanda mümkün olduğu kadar emr-i büma'ruf ile meşgul olanlar bulunur fakat tamamı icra olunmaz.

Hacc 22:42

Vacip Tealâ kâfirlerin ehl-i İslâmı bigayr-i hakkın memleketlerinden çıkardıklarını ve mü'minlsre mukateleye izin verdiğini ve dinine yardım edenlere nusret edeceğini ve din-i İlâhîye nusret edenlerin ikame-i salât, eda-yı zekât ve emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olduklarını beyandan sonra Resûlullah'ı tekzip edenlerin tekzipleri yeni bir âdet olmayıp eskiden beri câri olan bir âdet olduğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Ve işlerini inkârımız onların helaklerine sebeb olmadı mı? Ve inkârımızın eseri zuhur etmedi mi? Ve Resullerini tekzipleri onların ni'metlerinin nikmete ve rahatlarının mihnete ve kesretlerinin kıllete ve hayatlarının mevte ve imaretlerinin harabiye-te tebeddülüne sebeb olmadı mı? Ve Resullerimize vaadimizi îfâ etmedik mi? Habibim! Rusul-ü kiram biraderlerine vaadimizi îfâ edip düşmanlarını kahrettiğimiz gibi sana da va'dimizi îfâ ve düşmanlarını kahredeceğiz. Binaenaleyh; sabra mülâzemet etmelisin. Çünkü; düşmanlarına mühlet ve müsaade elbette bir hikmete mebniclir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hazret-i Musa'yı tekzip eden kendi kavmi olan Benî İsrail olmayıp kıbtüer olduğuna işaret için Hazret-i Musa'yı tekzipte kavim lâfzı varid olmamış ve Hazret-i Musa'nın mu'cizesi pek açık olduğundan onun tekzibinin gayet esna' olduğuna işaret için onu tekzip ayrıca zikrolunmuştur. Kâfirlerin küfürlerini tasrihle zem ziyade olsun için ism-i zamir makamında ism-i zahir olarak varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü; yerine denilse olurdu fakat küfürle zemmolunmazdı.

Hacc 22:43

Vacip Tealâ kâfirlerin ehl-i İslâmı bigayr-i hakkın memleketlerinden çıkardıklarını ve mü'minlsre mukateleye izin verdiğini ve dinine yardım edenlere nusret edeceğini ve din-i İlâhîye nusret edenlerin ikame-i salât, eda-yı zekât ve emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olduklarını beyandan sonra Resûlullah'ı tekzip edenlerin tekzipleri yeni bir âdet olmayıp eskiden beri câri olan bir âdet olduğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Ve işlerini inkârımız onların helaklerine sebeb olmadı mı? Ve inkârımızın eseri zuhur etmedi mi? Ve Resullerini tekzipleri onların ni'metlerinin nikmete ve rahatlarının mihnete ve kesretlerinin kıllete ve hayatlarının mevte ve imaretlerinin harabiye-te tebeddülüne sebeb olmadı mı? Ve Resullerimize vaadimizi îfâ etmedik mi? Habibim! Rusul-ü kiram biraderlerine vaadimizi îfâ edip düşmanlarını kahrettiğimiz gibi sana da va'dimizi îfâ ve düşmanlarını kahredeceğiz. Binaenaleyh; sabra mülâzemet etmelisin. Çünkü; düşmanlarına mühlet ve müsaade elbette bir hikmete mebniclir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hazret-i Musa'yı tekzip eden kendi kavmi olan Benî İsrail olmayıp kıbtüer olduğuna işaret için Hazret-i Musa'yı tekzipte kavim lâfzı varid olmamış ve Hazret-i Musa'nın mu'cizesi pek açık olduğundan onun tekzibinin gayet esna' olduğuna işaret için onu tekzip ayrıca zikrolunmuştur. Kâfirlerin küfürlerini tasrihle zem ziyade olsun için ism-i zamir makamında ism-i zahir olarak varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü; yerine denilse olurdu fakat küfürle zemmolunmazdı.

Hacc 22:44

Vacip Tealâ kâfirlerin ehl-i İslâmı bigayr-i hakkın memleketlerinden çıkardıklarını ve mü'minlsre mukateleye izin verdiğini ve dinine yardım edenlere nusret edeceğini ve din-i İlâhîye nusret edenlerin ikame-i salât, eda-yı zekât ve emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olduklarını beyandan sonra Resûlullah'ı tekzip edenlerin tekzipleri yeni bir âdet olmayıp eskiden beri câri olan bir âdet olduğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Ve işlerini inkârımız onların helaklerine sebeb olmadı mı? Ve inkârımızın eseri zuhur etmedi mi? Ve Resullerini tekzipleri onların ni'metlerinin nikmete ve rahatlarının mihnete ve kesretlerinin kıllete ve hayatlarının mevte ve imaretlerinin harabiye-te tebeddülüne sebeb olmadı mı? Ve Resullerimize vaadimizi îfâ etmedik mi? Habibim! Rusul-ü kiram biraderlerine vaadimizi îfâ edip düşmanlarını kahrettiğimiz gibi sana da va'dimizi îfâ ve düşmanlarını kahredeceğiz. Binaenaleyh; sabra mülâzemet etmelisin. Çünkü; düşmanlarına mühlet ve müsaade elbette bir hikmete mebniclir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hazret-i Musa'yı tekzip eden kendi kavmi olan Benî İsrail olmayıp kıbtüer olduğuna işaret için Hazret-i Musa'yı tekzipte kavim lâfzı varid olmamış ve Hazret-i Musa'nın mu'cizesi pek açık olduğundan onun tekzibinin gayet esna' olduğuna işaret için onu tekzip ayrıca zikrolunmuştur. Kâfirlerin küfürlerini tasrihle zem ziyade olsun için ism-i zamir makamında ism-i zahir olarak varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü; yerine denilse olurdu fakat küfürle zemmolunmazdı.

Hacc 22:45

Vacip Tealâ bir takım geçmiş milletleri resullerini tekzipleri sebebiyle ihlâk ettiğini beyandan sonra ihlâklerinin keyfiyetini jeyan etmek üzere buyuruyor. İ Yani; zalim oldukları için çok karyeleri ihlâk ettik demektir. İşte bu gibi beldelerin harap olmasına sebep; ahalisinin zâlim olmaları olduğunu beyanla Cenab-ı Hak kullarını zulümden men'le bu gibi harebeler-den ibrete da'vet etmiştir.

Hacc 22:46

Vacip Tealâ zâlimlerin karyelerini ihlâk etmekle harabelerinin kaldığını beyandan sonra insanlar için o karyelerden ibret almak vazife olduğunu beyan ve ibret almayanları tevbih etmek üzere buyuruyor. Yani, kâfirler ludretullahı inkâr ederler de yer yüzünde seyr ü sefer etmezler mi? Onlar seyr ü sefer ederlerse bu gibi harabelerin vukuatını, nasıl harap olduğunu ve harap olmalarına sebep ne olduğunu idrak edecek ve ibret alacak kalb hasıl olmalı idi. Eğer böyle bir kalb hâsıl olsaydı kudret-i İlâhîyeyi inkâr etmezlerdi veyahut bu gibi harabelerin sahibleri ümem-i mâziyenin hallerini işitecek ve resullerini tekzip edenlerin akibetlerinin ne olduğunu duyacak kadar kulakları olur da onlardan ibret alırlardı. Onların kıssaları gözleri görmekten kör değildir. Zira; gözleri görür ve lâkin sinelerinde olan kalbleri idrakten ve ibret almaktan kör oldu. Çünkü; kalpte ibret almaya salih idrak olmayınca gözüyle görmekte fayda olamaz. Binaenaleyh; mecnunlarla aklı olmayan hayvanlar da görürler, fakat idrak ve ibret olmadığı için görmekken hiç bir istifade edemezler. İşte vukuattan ibret almayan insanlar, hayvanat mesabesinde gözleri görür ve lâkin kalbleri kördür. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile ibret maksadiyle seyr ü sefere insanları terğib için sevkolünmuştur. Çünkü; insanlar alelekser seyr ü sefer ederler ve lâkin ibret maksatları olmaz. Binaenaleyh; seyr ü seferden maksad-ı aslî olan ibret hâsıl olmadığından Cenab-ı Hak seyr ü seferden maksad-ı aslî ibret olmak lâzım, olduğuna işaret için «onlar seyr ü sefer etmezler mi? Seyr ü sefer etseler de idrak edecek kalbler ve ümem-i salifenin ahvalini işitecek kulaKhâsıl olsa olmaz mı?» buyurmuştur ki «idrak edecek kalb ve işitecek kulak hâsıl olmayan seyr ü seferde matlub veçhile fayda yok» demektir. Şu halde ibretsiz seyr ü sefer edenlerin be-hayimin seyr ü seferinden farkı yoktur. Çünkü; «ibret almayan insanlar seyr ü sefer ettikleri halde seyr ü sefer etmediler mi? Eğer seyr ü sefer etselerdi idrak edecek kalbler ve işitecek kulaklar hasıl olur da ibret alırlardı» demek mevcud olan seyr ü seferlerini yok menziline indirmektir. Zira; bir işten maksad neyse hüküm ona göredir. Seyr ü seferden maksad-ı aslî olan ibret olmayınca seyr ü sefer de yok demektir. İnsanın kalbi sadrında olduğu halde kalbî zikirden sonra sadrı zikir; te'kid içindir. Hulâsa; seyr ü seferinde insanın ibret alması ve kalbiyle akıbeti düşünmesi ve harap olan karyelerin harap olmalarının sebebini tefekkür etmesi ve evvel geçen milletlerin hallerini işitmesi ve onlardan ibret almaş: lâzım olduğu gibi ibret almayanların beha giden farkları olmadığı zira; onların gözledi görürse de kalb-lerJİA kör olduğu bu âyetten müstefad olan fev^id cümlesindendir. Vacip Tealâ geçmiş milletlerin hâllerinden ibret almayanları tevbih ettikten sonra vahdaniyeti inkârda ısrarlarının neticesi olarak azabı isti'câl ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; vaad-i İlâhî behemehal vuku' bulur. Vacip Tealâ geçmiş milletlerin hâllerinden ibret almayanları tevbih ettikten sonra vahdaniyeti inkârda ısrarlarının neticesi olarak azabı isti'câl ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; vaad-i İlâhî behemehal vuku' bulur.

Hacc 22:47

Yani; Habibim! Senin, müşrikleri îman etmedikleri t'akdirde dünya'da ve âhiret'te azab-ı İlahîye duçar olacaklarını beyanla korkutman üzerine onlar senden alelacele azâbm gelmesini ister ve istihza suretiyle «haniya! Azap nerede kaldı? Gelecekse geliversin» derler. Halbuki Allah'ın azabı onlar üzerine elbette gelecektir.-Zira; küfrüzere ısrar ettikleri takdirde Allahü Tealâ onlar üzerine azabı vaadetti ve va'd-i İlâhîde ise elbette hulfolmaz, yerini bulur. Şu kadarki vakt-i merhununu bekler ve bir müddet lihik-metin onlara müsaade eder. .Çünkü; Cenab-ı Hak halım ve sabûr-dur. Binaenaleyh; kullarına mühlet verir, ukubetlerini ta'cîl etmez. Zira; Rabbin Tealâ'nm indinde bir gün sizin ta'dad ettiğiniz bin sene gibidir. İnsanlar indindeki bin senenin Cenab-ı Hakkın indinde bir gün gibi olduğunu beyan etmek; Vacip Tealâ'nm sabır ve teennisini ve âhirette Hakkı inkâr edenlerin azap günlerinin biri bu dünyanın bin senesine mukabil olduğunu beyan etmektir. Binaenaleyh; müşrikler azabı isti'câl etmesinler, elbette olacak. Zira; Allahü Tealâ indinde bir günle bin sene müsavi demektir, şu halde aklı olan azabı isti'câl etmez. Zira; azâbm şiddeti ve sikleti sebebiyle bir gün bin seneye mukabildir ve Allahü Ukalâ her ne zaman isterse intikama kaadir olduğundan te'hiri ileHiiç Mmse azaptan kurtulamaz. Binaenaleyh; bir günü bin sene miktarı olan azabı isti'câl etmek hamakattan başka bir şey değildir. Hulâsa; kâfirlerin Resûlullah'dan va'dolunan azâbm aceleten gelmesini istedikleri ve Allahü Tealâ'nm va'dinde hulfolmayıp elbette azâbm geleceği ve Allahü Tealâ indinde bir gün insanların saydıkları bin sene mikdarmda olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:48

Vacip Tealâ âsîlere vaadettiği azabın elbette vaki' olacağını ve azabı te'hir etmenin bilkülliye terkine sebep olmayacağını ve f| te'hirine mağrur glmamak lâzım olduğunu beyandan sonra azabı | bir müddet te'hir olunan çok Karyelerin helak olduğunu ve te'hir- | den bir fayda görülmediğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir çok karye ahalisine mühlet verdim. Halbuki onlar zulüm üzere devam ediyorlar ve azaplarının te'hirine mağrur oluyorlardı. Bu mühletten sonra onlar için ind-i Ulûhiyetimizde hazırlanan azapla ben onları muahaze ve ihlâk ettim ki azaplarının te'hirinden fayda görmediler. İşte Habibim! Senin düşmanlarının azabım te'hir edersek de terketmez elbette azap ederiz. Binaenaleyh; bu mühlete mağrur olmasınlar, bu dünyada küfre ve zulme devam ettikleri surette azapla helak olacakları gibi âhirette dahî merci'leri ancak benim huzur-u ma'nevimdir, başka müracaat edecek ve azaptan kurtaracak kimseleri yoktur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyet; küfürde ısrar ve zulme devam eden' kâfirleri tehdid ve azaplarının muhakkak olduğunu beyan için sevkolunmuş ve Allahü Tealâ'nm verdiği mühlete mağrur olmayıp o mühletten istifade etmek lâzım olduğunu beyanla intibaha daVet etmiştir. Çünkü; zalim oldukları halde bir çok karye ahalisine mühlet verdiğini ve mühletten sonra azapla muahaze ettiğini ve akıbet âhirette herkesin mercii Zat-ı Ulûhiyetin huzuru olduğunu beyan etmek; intibaha da'vetten başka bir şey değildir.

Hacc 22:49

Vacip Teâlâ kâfirlerin azabı isti'câl ettiğini ve bir çok karyelere mühlet verip akıbet ihlâk eylediğini beyandan sonra Resulüne inzara devam etmesini tavsiye etmek üzere buyuruyor. Ve da'vetineı icabet etmediklerinden me'yus olma, onların temerrüdlerinden nefsine fütur getirme. Binaenaleyh; azab-ı îlâhî ile onları korkutmaktan çekinme ki belki mütenassıh olurlar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Resûlullah nezir olduğu gibi beşîr dahî ise de âyette hitab müşriklere olduğundan yalnız Nezir oldugunu zikirle iktifa olunmuştur. -Çünkü; yukarıdan beri zikrolunan âyetler müşrikleri tehdid için sevkolunduğundan bu âyette nâsla murad; müşriklerdir ve müşriklerin şirklerine binaen inzara lâyık olan da onlardır.

Hacc 22:50

Vacip Tealâ Resulünün her halde inzare me'mur olduğunu beyandan sonra inzarm neticesinde hasıl olan ahvali beykn etmek üzere buyuruyor. Yani; Resulümüz kâfirleri inzara ve mü'minleri tebşire me'mur olup vazife-i me'muriyetini ifâ edince şol kimseler ki Resulümüze îrhan ettiler ve yalnız îmanla iktifa etmeyip amel-i salih işlemekle îmanlarım tezyin ve îmanla amel-i salihi cem'etmekle beraber rusül-ü kiramın lisanları üzere tebliğ olunan ahkâmı kabul ettiler. Onlar için günahlarını mağfiret ve amellerine mükâfat olarak güzel rızık vardır ve şol kimseler ki onlar ehl-i îmana müsabaka edercesine âciz kılmak üzere bizim âyetlerimizi iptale sa'-yettiler. İşte onlar Cehennemin sahibleri ve müdavimleridir. Çün-.kü; bunlar îman edenlerin önüne geçip onları âciz kılmağa ve. kendileri kabul etmedikleri gibi mü'minleri de kabul ettirmemeye çalıştıklarından istihkakları ancak Cehennemdir. Bu âyette amel-i salih; vacibi edaya ve haramı terke şamildir. Binaenaleyh; günahlarının mağfiret olunmasına ve güzel rızka müstehak olanlar bilûmum vâcibatı eda ile muharre-matı terkedenlerdir ve âhiret rızkının kisbe muhtaç olmayarak çok olup asla zarar şaibesi olmadığı gibi tükenmek korkusu da olmadığından Cenab-ı Hak âhiretin rızkını Kerem ile tavsif etmiştir. Zira; dünya ni'metleri bunun aksinedir. Binaenaleyh; keremle tavsifi değmez. Hulâsa; îman ve amel-i salihin rızk-ı kerime nail olmaya ve günahların mağfiret olunmasına sebep olduğu ve âyetleri ibtâl için mü'minlere mukabele ederek âciz kılmaya sa'yedenlerin Cehennem ashabı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:51

Vacip Tealâ Resulünün her halde inzare me'mur olduğunu beyandan sonra inzarm neticesinde hasıl olan ahvali beykn etmek üzere buyuruyor. Yani; Resulümüz kâfirleri inzara ve mü'minleri tebşire me'mur olup vazife-i me'muriyetini ifâ edince şol kimseler ki Resulümüze îrhan ettiler ve yalnız îmanla iktifa etmeyip amel-i salih işlemekle îmanlarım tezyin ve îmanla amel-i salihi cem'etmekle beraber rusül-ü kiramın lisanları üzere tebliğ olunan ahkâmı kabul ettiler. Onlar için günahlarını mağfiret ve amellerine mükâfat olarak güzel rızık vardır ve şol kimseler ki onlar ehl-i îmana müsabaka edercesine âciz kılmak üzere bizim âyetlerimizi iptale sa'-yettiler. İşte onlar Cehennemin sahibleri ve müdavimleridir. Çün-.kü; bunlar îman edenlerin önüne geçip onları âciz kılmağa ve. kendileri kabul etmedikleri gibi mü'minleri de kabul ettirmemeye çalıştıklarından istihkakları ancak Cehennemdir. Bu âyette amel-i salih; vacibi edaya ve haramı terke şamildir. Binaenaleyh; günahlarının mağfiret olunmasına ve güzel rızka müstehak olanlar bilûmum vâcibatı eda ile muharre-matı terkedenlerdir ve âhiret rızkının kisbe muhtaç olmayarak çok olup asla zarar şaibesi olmadığı gibi tükenmek korkusu da olmadığından Cenab-ı Hak âhiretin rızkını Kerem ile tavsif etmiştir. Zira; dünya ni'metleri bunun aksinedir. Binaenaleyh; keremle tavsifi değmez. Hulâsa; îman ve amel-i salihin rızk-ı kerime nail olmaya ve günahların mağfiret olunmasına sebep olduğu ve âyetleri ibtâl için mü'minlere mukabele ederek âciz kılmaya sa'yedenlerin Cehennem ashabı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:52

Vâcip Tealâ Resulünün kâfirleri inzara me'mur olduğunu beyandan sonra rusül-ü kiramın cümlesinin emr-i tebliğde müsavi olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; şeytanın ortaya attığı şüpheleri zail olur gider. Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Müşrikler tarafından vaki' olan ezaya ve bazı lâyık olmayarak hakkında «sâhirdir» veya «şairdir» gibi neşrettikleri eracife mahzun olma. Zira; bu gibi nalâyık halata ma'ruz kalmak sana mahsus bir âdet değildir. Çünkü; senden evvel enbiyadan bir nebi ve rusül-ü kiramdan hiç bir resul göndermedik, ancak o nebi veya resul ümmeti hakkında Rabbisinden bir şey isteyip ve kalbinde bunu temenni ettiğinde derhal şeytan o nebinin istediği ümniyesi hakkında bir takım vesvese atar ve yalanlar neşreder ve tarik-ı Hakka sülük ve o resule ittiba' etmek isteyenleri tenfire çalışır, fakat şeytanm vesveseyle nâs beyninde neşrettikleri yalanları Allahü Tealâ giderir ve kendi âyetlerini muhkem ve metin olarak yerleştirir. Binaenaleyh; şeytanın bu hususta sa'yi boşa gider. Zira; Allahü Tealâ kullarının hâllerini ve kaabiliyetlerini bilir ve onlar hakkında işlediği ef'ali hikmetine muvafıktır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile nebî ile resul arasında fark olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; resulü zikirden sonra nebiyi zikretmek beyinlerinde fark olduğuna delildir. Eğer müsavat olsa ayrı zikretmekte bir fayda olmazdı. Binaenaleyh resul; ehass, nebî; eamdır. Zira resul; yeni şeriat sahibi olur, amma ne-bîde yeni şeriat sahibi olmak lâzım değil belki kendinden evvel geçen resulün şeriatını tebliğe me'murdur. Bû âyetin sebeb-i nüzulünde müfessirm beyninde bir çok rivayet varsa da bunlardan oldukça hatadan salim addolunanı; güya Resulullah müşriklerin ezalarından mükedder ve dilgîr olduğu bir zamanda kalb-i nebevilerine Cenab-ı Hakkın müşriklere îman ve tevfik etmesini ve onlardan gazablarını tahfif edecek bazı âyet inzal olunması gelmiş ve o sırada sûresi nazil olmuş ve Resulullah da kıraete başlayarak âyetini okuyunca müşrikler Kur'an'da (Lat) ve (Uzza) gibi meşhur putlarının ismi zikrolunduğunu işittikleri zaman Kâ'be'nin etrafında bulunan müşrikler Resulullah tarafına teveccüh ederler ve Resûlullah da âyetin ahirinde tevekkuf ettiği sırada şeytan savt-ı bâlâ ile cümlelerini ortaya atar ve müşriklerin kulağına bunu koyar ve nâsm gürültüsü arasmda bu kelâmın nereden geldiğini kimse bilmez. Müşrikler Resûlullah okudu zanneder ve mesrur olurlar. Hatta sûre'nin âhirinde secde âyeti okununca Resûlullah ile beraber müşrikler de secde ederler. Hemen zaman geçmeksizin Cibril-i Emin şeytanın bu kelimâtı ilka ettiğini haber verir. Resûlullah mahzun olur. İşte Resûluliah'm hüznünü izale için bu âyetin nazil olduğu mervi ise de bu rivayet ve (Garanik) hakkındaki diğer rivayetler kat'iyyen yalandır ve bazı zındıklar tarafından tasni' olunmuş şeylerdir. Zira; enbiya-yı izam şeytanın bu gibi tesallu-tundan masun oldukları gibi şeytan da bu gibi ilkaattan memnu'-dur. Çünkü; Kur'an'a şeytanın böyle elfaz karıştırması aklen muhaldir. Zira; Resûlullah putları ortadan kaldırmak için ba'solun-duğu halde nasıl olur ki Kur'an'ın âyetleri arasında şeytan tarafından ilkaat olsun ve Resûluliah'm nefyine meb'us olduğu bir şey isbat olunsun. Bunu akıl tecviz eder mi ve eğer şeytan bu gibi şeylere kaadir olsa kelârri-ı Nebeviye emniyet olur mu ve şeriat tekarrür eder mi ve her okunan âyetler arasında şeytanın ilka ettiği ba'zı şey olmak ihtimali olmaz mı ve bu ihtimal ile şeriata emniyet olunur mu ve Cenab-ı Hak Kur'an'ı her türlü telbisattan hıfzedeceğini suret-i katiyede beyan etmedi mi? Şu halde nasıl oluyor ki böyle bir vak'anın vukuu tasavvur olunabilir. Bu gibi tel-bisatm- vukuunu tasavvur, şeriata ve şeriatın sahibine iftiradan başka bir şey olamaz. Amma âyetin manâsına gelince: Eveti Enbiya da beşerdir, ümmeti hakkında bir çok şeyler düşünürler ve husulünü arzu ederler. îşte o arzularına gerek insin ve gerek cin-nin şeytanları bir çok hîle ve desiseyle o resulün arzu ettiği şeyin husul bulmamasına çalışırlar ve bir. takım yalanlar neşrederler. Meselâ Resûlullah herkes kendinin sözünü dinleyip doğru olduğuna inanıp irşad olunmalarını arzu eder. İşte Resûluliah'm bu arzu ve ümniyesine karşı bir takına şeytanlar yalan söyleyerek «sihre-der» ve «kehanet yapar» gibi ilkaatta bulunmuşlar ve bir çok kimselerin îmanlarına da mani' olmuşlardı. Binaenaleyh; bu ahvâl; her nebinin ümmetinde dahî cari olduğunu beyanla Cenab-ı Hak Resulünü tesliye etmiştir ve âyetin sibakı ki, bundan evvel geçen âyetler de bu manâyı te'yid etmektedir. Zira Resûluliah'm nezir olduğunu beyan; müşrikleri inzar sırasında tesadüf edeceği müş| kilâta sabretmesini tavsiyeyi icab ettiğinden Cenab-ı Hak enbi? ya-yı sabıkanın cümlesinin bu gibi ezalara ma'ruz kaldıklarını beyanla Resulünü tesliye buyurmuştur. Velhasıl (Garanik) kıssası zındıkların tasniidir, esası yoktur. Çünkü; eğer aslı olsaydı kütüb-ü sitteden birinde bunun hakkında elbette bir rivayet mevcud olurdu. Halbuki Sıhahda böyle bir rivayet olmadığı gibi Kazı Bey-zâvî, Kazı îyaz, Hâzin ve Buhârî gibi efazıl-ı ümmet de hepsi birden bu kıssayı rededdiyorlar.

Hacc 22:53

Vacip Tealâ enbiya-yı izamın din-i hakkı tebliğ hususunda düşündüklerine şeytanın hariçte nâsa vesveseyle şüphe. ilka ettiğini beyandan sonra bu gibi vesvese likasından şeytanı men'etmediğinin hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ insanları iğfal etmekten ve vesvese ilka-siyle şübheye düşürmekten men'etmeye kaadirken şeytanı bu gibi iğfalâttan men'etmedi ki şeytanın iğfalini ve nâs arasına atmış olduğu şüpheyi şol kimselere fitne ve imtihan muamelesi kılsın ki onların kalblefinde nifak ve şek hastalığı vardır ve kalbleri katı olup hak sözü duymazlar. Çünkü; küfür ve nifak gibi hastalıklarla nefsine zulüm ve gayrileri ıdlâle çalışan zâlimler daima nifak ve haktan uzak ve şikak içindedirler. Binaenaleyh; onlar daima şeytanın tuzağına tutulmuş ve envâı ma'siyetle nefislerini telvis etmiş bir takım rızâ-yı İlâhîden merdud kimselerdir. Çünkü; bu gibi kalb hastalığına mübtelâ ve kalbi katı olan kimseler hakkı kabule meyletmediklerinden âdetleri daima hakka i'tiraz etmek ve fesad karıştırmak ve\zuafa-yı nâsı iğfal etmekle zulmü i'tiyad etmiş kim-, selerdir ve zamanımızda mevcud olan münafıkların halleri de aynı hâldir ki ehl-i îmanın zihinlerini teşviş etmek ve i'tikadına zaaf verecek sözleri ortaya atmaktır. Allahü Tealâ'nın şeytanı bir takım kullarını iğfal etmekten men'etmediğinin hikmeti; kalblerinde maraz-ı küfür ve nifak olup hakkı kabulden istinkâf edenlere ibtilâ olsun ve kendilerine min indillâh ilim verilen erbab-ı ilm ü kemâl Kur'an'm Rabbin Tealâ tarafından nazil ve hak olduğunu bilsinler içindir. İşte enva-ı maarifi ve hikmeti cami', emir ve nehiylerinin bir çok hikmetleri mü-tezammm olduğunu idrak etsinler de Kur'an'a îman ve kalbleri Kur'an'm ahkâmına itaat etsin. Çünkü ilim; îmana sebeptir. Şu halde Kur'an'm taraf-ı İlâhîden hak olarak nazil olduğunu bilince kalbleri Kur'an'a inkiyadla mutmain olur ve i'timadları ziyadele-nir. Kullarının esrarına muttali' olan Allahü Tealâ Resulünün getirmiş olduğu ahkâmın umumuna ihlâs üzere inkiyad eden mü'-minleri sırat-ı müstakim olan tarik-ı tevhidine hidayette kılar. Vacip Tealâ evvelki âyette kâfirleri, kalblerinde i'tikad hastalığı ve kasavet olmakla ve hakkı kabulden istinkâf etmeleriyle zemmettiği gibi bu âyette mü'minleri erbab-ı ilimden olmaları ve Kur'an'm hak olduğunu bilmeleri ve Kur'an'a iman edip itaat ve tevazu' etmeleriyle sena buyurmuştur. Şu halde şeytanın ilkası; kâfirlere su-u te'sir yaptığı gibi mü'minlere de hüsn-ü te'sir yaptığını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakkın şeytanın iğfalâtma müsaadesindeki hikmet; iyiyi kötüden, mü'müıi kâfirden, muti?i âsîden ve habîsi tayyipten temyiz ve tefrik etmektir. Hulâsa; şeytanın hakka karşı ba'zı vesvese ilkasma muktedir olup vesveseden men'olunmadığınm hikmeti iki şey olduğu ve. o iki şeyden, Birincisi; Kalbinde küfür, nifak ve kasavet olanlara fitne ve ibtilâ olması, İkincisi ise; ehl-i ilmin ve Kur'an'ın Rabb-i Tealâ'dan nazil olduğunu bilip şeytana mukabele etmeleri olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:54

Vacip Tealâ enbiya-yı izamın din-i hakkı tebliğ hususunda düşündüklerine şeytanın hariçte nâsa vesveseyle şüphe. ilka ettiğini beyandan sonra bu gibi vesvese likasından şeytanı men'etmediğinin hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ insanları iğfal etmekten ve vesvese ilka-siyle şübheye düşürmekten men'etmeye kaadirken şeytanı bu gibi iğfalâttan men'etmedi ki şeytanın iğfalini ve nâs arasına atmış olduğu şüpheyi şol kimselere fitne ve imtihan muamelesi kılsın ki onların kalblefinde nifak ve şek hastalığı vardır ve kalbleri katı olup hak sözü duymazlar. Çünkü; küfür ve nifak gibi hastalıklarla nefsine zulüm ve gayrileri ıdlâle çalışan zâlimler daima nifak ve haktan uzak ve şikak içindedirler. Binaenaleyh; onlar daima şeytanın tuzağına tutulmuş ve envâı ma'siyetle nefislerini telvis etmiş bir takım rızâ-yı İlâhîden merdud kimselerdir. Çünkü; bu gibi kalb hastalığına mübtelâ ve kalbi katı olan kimseler hakkı kabule meyletmediklerinden âdetleri daima hakka i'tiraz etmek ve fesad karıştırmak ve\zuafa-yı nâsı iğfal etmekle zulmü i'tiyad etmiş kim-, selerdir ve zamanımızda mevcud olan münafıkların halleri de aynı hâldir ki ehl-i îmanın zihinlerini teşviş etmek ve i'tikadına zaaf verecek sözleri ortaya atmaktır. Allahü Tealâ'nın şeytanı bir takım kullarını iğfal etmekten men'etmediğinin hikmeti; kalblerinde maraz-ı küfür ve nifak olup hakkı kabulden istinkâf edenlere ibtilâ olsun ve kendilerine min indillâh ilim verilen erbab-ı ilm ü kemâl Kur'an'm Rabbin Tealâ tarafından nazil ve hak olduğunu bilsinler içindir. İşte enva-ı maarifi ve hikmeti cami', emir ve nehiylerinin bir çok hikmetleri mü-tezammm olduğunu idrak etsinler de Kur'an'a îman ve kalbleri Kur'an'm ahkâmına itaat etsin. Çünkü ilim; îmana sebeptir. Şu halde Kur'an'm taraf-ı İlâhîden hak olarak nazil olduğunu bilince kalbleri Kur'an'a inkiyadla mutmain olur ve i'timadları ziyadele-nir. Kullarının esrarına muttali' olan Allahü Tealâ Resulünün getirmiş olduğu ahkâmın umumuna ihlâs üzere inkiyad eden mü'-minleri sırat-ı müstakim olan tarik-ı tevhidine hidayette kılar. Vacip Tealâ evvelki âyette kâfirleri, kalblerinde i'tikad hastalığı ve kasavet olmakla ve hakkı kabulden istinkâf etmeleriyle zemmettiği gibi bu âyette mü'minleri erbab-ı ilimden olmaları ve Kur'an'm hak olduğunu bilmeleri ve Kur'an'a iman edip itaat ve tevazu' etmeleriyle sena buyurmuştur. Şu halde şeytanın ilkası; kâfirlere su-u te'sir yaptığı gibi mü'minlere de hüsn-ü te'sir yaptığını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakkın şeytanın iğfalâtma müsaadesindeki hikmet; iyiyi kötüden, mü'müıi kâfirden, muti?i âsîden ve habîsi tayyipten temyiz ve tefrik etmektir. Hulâsa; şeytanın hakka karşı ba'zı vesvese ilkasma muktedir olup vesveseden men'olunmadığınm hikmeti iki şey olduğu ve. o iki şeyden, Birincisi; Kalbinde küfür, nifak ve kasavet olanlara fitne ve ibtilâ olması, İkincisi ise; ehl-i ilmin ve Kur'an'ın Rabb-i Tealâ'dan nazil olduğunu bilip şeytana mukabele etmeleri olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:55

Vacip Tealâ mü'minleri hidayette kıldığım beyandan sonra kâfirlerin ihtidaya iradelerini sarfetmeyip şek üzere bulunduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ki Allahü Tealâ'ya ve Resulüne küfrettiler ve kalblerinde olan maraz ve kasavet iktizası muktazây-ı hudud-u İlâhîyeden çıktılar ki onlar ansızın ölümleri, kıyamet veya kıyamet gününün azabı gelinceye kadar onlar Kur'an'da ve din-i İs-lâmda şek üzere olurlar ve kalblerinde olan gaflet icabı onların' şekki bu dünyada zail olmaz. Velhasıl küfrüzere bulunan kimse Kur'an'da ve Kur'an'ı getiren Resulde ve o Resulün ümniyesi hakkında şeytanın vesvesesinde şek üzere bulunur sekten kurtulamaz. Ancak o kimseyi iki şey; sekten kurtarır: Birincisi; Kıyamet günü veya ölüm, İkincisi; Yevm-i kıyametin azabıdır. Bu ikiden birisi hâsıl olunca onun şekki dahî zail olur. Çünkü; şekke mahal kalmaz ve her şey re'yel'ayn müşahede olur. Beyzâvî ve Taberî'nin beyanlarına nazaran yevm-i akiym ile murad; yevm-i muharebedir. Çünkü; muharebe günü anaların evlâdı katlolunup sanki analar doğurmamış gibi kaldıklarından muharebe gününe yevm-i akiym denilmiştir. Yahut yevm-i akiym ile murad; kıyamet günüdür. Çünkü; âsîler hakkında kıyamet günü tevbelerinin kabulü ve günahlarının affı veya kâfirlerin îmanlarının kabulü gibi menfaat meydana getirmediğinden yevm-i akiym denilmiştir. Yahut kıyamet gününden sonra gece ve gündüz olmadığından yevm-i akiym denilmiştir ki «kendinden sonra bir gün doğurmaz» demektir. Hulâsa; kâfirlere ölüm veyahut yevm-i akiym olan muharebe günü gelip katlolunmadıkça veya kıyamet gelip her şeyi gözleriyle görmedikçe din-i İslâm ve Kür'an ve Kur'an'ı getiren Resulden sekleri zail olmayacağı bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

Hacc 22:56

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra yevm-i akiy-min hükmünü beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler için yevm-i kıyamet, yevm-i akiymdir. Zira; yevm-i kıyamette kâfirlere menfeat verecek bir şey yoktur. Çünkü! o günde mülk-ü mutlak ve istiklâl üzere tasarruf-u tam; ulûhiyet-j te müstakil olan Allahü Tealâ'ya mahsustur. O günde Allah'tarij başka hiç bir şeyde tasarruf sahibi yoktur. Binaenaleyh; kullanj beyninde Allahü Tealâ adaletle hükmeder ve hükm-ü İlâhînin ne-j ticesi olarak îmanla amel-i salihi cem'edenler ni'meti bol Cennetti tedirler ve küfür edip âyetlerimizi tekzip edenler için ihanet ederi azap vardır. Zira; onlar âyetlere ve resullere ihanet ettiklerinej mukabil ihanet olunurlar. Çünkü ceza; amele göredir. Her vakit mülk, Allah'ın olduğu halde yevm-i kıyamette mülkj Allah'ın olduğu tasrih olunmuştur. Çünkü; Ebussuud Efendininj beyanı veçhile dünyada ariyet olarak mülk sahipleri bulunup Al*! lahü Tealâ dünyada kullarını tasarruf-u sûrîye mâlik kılmış ve bi| naenaleyh; bir müddet-i muvakkate mülk sahibi velev mecaz su^ retiyle olsun bulunabilir. Amma âhirette velev surette olsun tasarrufa malik hiç bir kimse olmadığından Cenab-ı Hak bu âyette âhil rette kendinden başka hiç bir veçhile tasarrufa mâlik bir kimse olmadığun beyan buyurmuştur.

Hacc 22:57

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra yevm-i akiy-min hükmünü beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler için yevm-i kıyamet, yevm-i akiymdir. Zira; yevm-i kıyamette kâfirlere menfeat verecek bir şey yoktur. Çünkü! o günde mülk-ü mutlak ve istiklâl üzere tasarruf-u tam; ulûhiyet-j te müstakil olan Allahü Tealâ'ya mahsustur. O günde Allah'tarij başka hiç bir şeyde tasarruf sahibi yoktur. Binaenaleyh; kullanj beyninde Allahü Tealâ adaletle hükmeder ve hükm-ü İlâhînin ne-j ticesi olarak îmanla amel-i salihi cem'edenler ni'meti bol Cennetti tedirler ve küfür edip âyetlerimizi tekzip edenler için ihanet ederi azap vardır. Zira; onlar âyetlere ve resullere ihanet ettiklerinej mukabil ihanet olunurlar. Çünkü ceza; amele göredir. Her vakit mülk, Allah'ın olduğu halde yevm-i kıyamette mülkj Allah'ın olduğu tasrih olunmuştur. Çünkü; Ebussuud Efendininj beyanı veçhile dünyada ariyet olarak mülk sahipleri bulunup Al*! lahü Tealâ dünyada kullarını tasarruf-u sûrîye mâlik kılmış ve bi| naenaleyh; bir müddet-i muvakkate mülk sahibi velev mecaz su^ retiyle olsun bulunabilir. Amma âhirette velev surette olsun tasarrufa malik hiç bir kimse olmadığından Cenab-ı Hak bu âyette âhil rette kendinden başka hiç bir veçhile tasarrufa mâlik bir kimse olmadığun beyan buyurmuştur.

Hacc 22:58

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette mülk ve hüküm kendi zâtına mahsus olduğunu beyandan sonra muhacirine mahsus olan va'dml beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ki Allah'ın rızasını aramak ve vazife-j dî-niyelerini yoluyla eda etmek üzere vatanlarım, ehibba, yaran, ak-'raba ve teallükatmı, mal ve menallerini terkle hicret ettiler ve sonra a'da-yı dinle muharebe esnasında şehîden katlolundular ya-hud ecel-i mev'udları gelmekle vefat ettiler. Onları Allahü Tealâ elbette Cennetle merzuk eder. Zira Allahü Tealâ; rızık verenlerin hayırlısıdır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hakikatta kullarına rızkın cümlesini ihsan eden Allahü Tealâ olup Allah'ın gayri rızık veren yoksa da surette insanların bazısı bazısının rızkına sebep olduğundan râzıklann hayırlısı varid olmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ başkalarının kaadir olamayacağı rızkı vermeye kaadir olduğundan ve rızkın cümlesinin esası Cenab-ı Haktan olup kullarına rızkı, fazl u ihsan olarak verip bir menfaat mukabilinde vermediği cihetle Allahü Tealâ'nm râzıklann hayırlısı plduğu beyan olunmuştur. Zira; insanların bazısı aharın rızkına sebep olursa da elbette bir menfeat mukabilinde verdiğinden hayırlı râzık denilemez. Çünkü; insanın başkasına vermiş olduğu nafaka ya vacip olur: Anaya, babaya, evlâd ü iyale ve sair üzerine nafakası vacip olanlara infak gibi. Yahud nafile olur : Fukaraya infak gibi. Eğer vacip olursa o .infaktan maksadı; uhdesine terettüb eden vücubdan kurtulmaktır. Eğer nafile olursa o infaktan maksadı; mukabilinde Allah'tan sevab Ve kullardan medh ü sena istemektir. Amma Allahü Tealâ rızkın halikı olduğu gibi rızkı ihsanı da hiç bir ivaz mukabilinde olmadığından elbette râzıklann hayırlısıdır. Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet; hicret edip düşmanla mücahedede beraber bulunanlardan şehîd olanlarla ecel-i mev'udu ile vefat edenlerin maksadları ve sa'y ü amelleri müsavi olduğundan âhirette mertebelerinin müsavi olacağına delâlet eder. Zira; âyette katlolunanlarla vefat edenlerin âhirette rızk-ı hasenle merzuk olacakları müsavi olarak beyan olunmuştur. Âyetin sebeb-i nüzulü de bunu te'yid eder. Çünkü ashaptan bazıları «Ya Reşûlallah! Şehid olanlar için hayır var, biliyoruz ve biz de seninle beraber mücahedede bulunduk. Bu hâl üzere vefat ettiğimizde bize ne gibi ecir vardır?» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. İşte şu sebeb-i nüzul dahî ecirde ikisinin mü-savî olmasına delâlet eder. Çünkü; ikisi de hicrette ve düşmanla mücahedede müsavat üzere bulunmuşlardır. Şu kadar ki birisi şehid diğeri gâzî olarak vefat ettiler. Binaenaleyh; ecir cihetinden beyinlerinde fark yoktur. Bu misilli âyat-ı beyyinat ve ehadis-i nebeviyatta şüheda hakkında beyan olunan vaadlerin kâffesi Fahri Râzi'nin beyanı veçhile günah-ı kebire irtikâb etmemek şartiyîe meşruttur. Zira mer-tebe-i şehadet; günah-ı kebireyi iskat edemez. Binaenaleyh; kebi-reyi irtikâb eden kimse şehid olsa dahî işlediği günah-ı kebire mukabilinde ceza görmemek lâzım gelmez. Zira kebire sahibleri; Allah'ın meşiyyetine müfevvazdır, dilerse affeder, dilerse günahı mikdarı azap eder. Kezalik mertebe-i şehadet; hukuk-u ibadı da iskat edemez. Binaenaleyh; hak sahibiyle ödeşmek ve helâîlaşmak lâzımdır. Rızkı hasenle murad; dünyada olursa Um ü fazıl ve amvâl-i ganimet ve âhirette ise Cennettir. Fakat bu âyette rızk-ı hasenle murad; Cennet ve Cennetin nimetleridir. Çünkü bu rızk-ı hasen; katlolunup veya vefat ettikten sonra olacağına binaen her halde âhirette olmak lâzımdır

Hacc 22:59

Vacip Tealâ fîsebilillâh hicret edip mücahede edenleri rızk-ı hasenle merzuk edeceğini beyandan sonra o rızkm mahallini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; fîsebilillâh hicret edip düşmanla mücahedede gördükleri meşakkat ve mihnet mukabili Cennetle ve Cennetin ni'metle-riyle merzuk oldukları gibi vatanlarını ve müzeyyen hanelerini ve yüksek konaklarını rıza-yı Bârı için terketmelerine mukabil Allahü Tealâ elbette onları bir meskene koyar ki o meskenden onlar razı olurlar. Zira; o meskende tab-ı beşerin seveceği ve onların istediği her şey vardır ve bir daha çıkmak da yoktur ve o mesken yıkılmak ve harap olmak gibi endişelerden hâlî olduğundan herkesin rahat edeceği bir mahaldir. Halbuki Allahü Tealâ onların istihkaklarını bilir ve razı olacakları rızkı verir ve ukubetlerini ta'cil etmez. Zira; halimdir. Vacip Tealâ hakikat-i halin bundan ibaret olduğunu beyan için buyuruyor. Zira; muhacirine va'dimiz muhakkaktır.

Hacc 22:60

Vacip Tealâ muhacirlerin nail olacakları dereceleri beyandan ,onrâ muhacirleri hicrete mecbur eden zâlimlerin hallerini beyan fetmek üzere buyuruyor. Yani; fîsebilillâh muhacirine âhirette ikram edeceğim gibi dünyada da onlardan nusretimi esirgemem. Zira; bir kimse zâlime zulmü miktarı mukabele eder ve kendine vaki' olan zulmün miktarını tecavüz etmez de sonra zâlim tarafından onun üzerine tekrar, zulmolunursa Allahü Tealâ o mazluma elbette nusret eder ve nusretini asla esirgemez. Zira; Allahü Tealâ kullarının kusurlarını affeder ve günahlarını mağfiretle muamele buyurur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin hükmü muhacirine mahsus olmayıp belki bilûmum mü'minlere şâmildir. Dövmek ve yaralamak gibi cürümler de kısasa mütealliktir. Binaenaleyh; evvelâ mazluma zâlim tarafından vaki' olan zulüm miktarı, mazlum zâlimden hakkını alır ziyadesine müsaade-i İlâhiye yoktur. Yani zâlimin zulmü mazluma bir tokat vurmaktan ibaretse mazlumun da zalime, — muktedir olursa — bir tokat vurmak hakkıdır, bir tokattan ziyade hakkı yoktur. Eğer ziyadesine tecavüz ederse o da evvelki zâlim gibi zâlim olur. Amma hakkı neyse onu istifa etmekle iktifa ettiği hâlde zâlim tekrar mazlum üzerine tuğyan ederse Allahü Tealâ o mazluma nusret eder, kudret verir zâlimden intikamım alır. imam Mukatil'den naklen Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet müşriklerden bir taife hakkında nazil olmuştur. Çünkü; müşriklerden bir taife Muharremden iki gün kaldığı bir zamanda kıtal etmek üzere ashabdan bazı kimselerin üzerine geldiklerinde müslümanlar müşriklere hitaben «bırakın kıtali. Zira; eşhür-ü hürümden iki gün kalmıştır. Şehr-i haramın hürmetini ihlâl etmeyin» demişlerse de müşrikler söz dinlemeyip kıtale devam edince mü'minler de mukabele-i bilmişle riayetle müdafaa ve sebat ederler. Allahü Teâlâ da mü'minlere nusret verir; müşrikleri def ve tenkil ederler. Lâkin bu kıtal eşhür-ü hürümden Muharrem ayının âhirinde vaki' olduğundan «acaba halimiz ne olur? Zira; şehr-i haramda kıtale başladık» diyerek ashabm endişe etmeleri üzerine onların bu endişelerini izale için Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurmakla-onlara düşmandan vaki' olan ikab mik-darı ikab edip müşrikler söz dinlemeyerek tecavüz etmelerine binaen Allahü Tealâ yardım ettiğini ve eşhür-ü hürümde vaki' olan kusurlarını affedeceğini beyanla ehl-i îmanın endişesini izale etmiştir. Hulâsa; insana vaki' olan zulüm mikdarı zâlimden intikam almak meşru* olup ziyadesine tecavüzün caiz olmadığı ve mazluma elbette Allah'ın nusret edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:61

Vacip Tealâ mazluma yardım edeceğini beyandan sonra nus-rete kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu mazluma nusretin sebebi Allahü Tealâ'nın dilediği şeyi icada kaadir olmasıdır. Zira; Cenab-ı Hak geceyi gündüze id-hâl eder ki gecenin bazı saati gündüze karışır. Binaenaleyh; gecenin saati noksan ve gündüzün saati ziyade olur ve gündüzü geceye idhâl eder ki gecenin miktarı uzar ve gündüzün miktarı kısalır. Sûre 22 : Hacc Şu halde Cenab-i Hak geceyle gündüzü halkettigi gibi bu iki şeyi birbirine zıd olduğu halde birinin bazı saatini diğerine kalbetmeğe ve birini diğeri üzerine galib kılmaya dahî kaadir olması mü'min-lere nusret vermeğe ve düşmanlarına galib kılmaya kudretine delâlet eder ve geceyle gündüzde cari olan ahvalden hiç bir şey ken-i dine gizli değildir. Zira; Allahü Tealâ işitecek şeylerin cümlesini işitir ve görülecek şeylerin hepsini görür. Allah’ım mazluma nusretinin ulüvv-ü mertebesine ve cümle nusretlerin fevkinde olduğuna işaret için mertebelerin yüksek vö uzağında isti'mâl olunan lâfzının varid olduğu Ebus suud Efendinin cümle-i beyanâtmdandır. Yani «şu gayet âlî ve mazlumlara vaki' olan yüksek nusretin- sebebi; Çenab-ı Hakkın kudret-i tammesi» demektir.

Hacc 22:62

Vacip Tealâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye kalbetmeye kaadir olduğunu beyanla nusrete kudretini beyandan sonra bunla n kalbetmeye kaadir olduğunun sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; zevalden münezzeh ezelen ve ebeden sabit ve daim ve aliyyülkebir olması zâtma münhasır olduğundan her şeye kaadir ve şanı cümleden a'lâ ve kahr u gazabı herkesten büyüktür. Binaenaleyh; mazlumlara nusrete kaadirdir, kudreti, zâlimlere gazabı ve mazlumlara nusreti dahî kendi azametiyle mütenasip ve büyüktür. Yani; Vacip Tealâ'nın kemâl-i kudret ve ilimle tavsif olunmasının sebebi; Allahü Tealâ'nm nefsinde sabit vacip lizatihi olmasıdır. Çünkü; vücudunun vacip ve kendinin vahid-i hakiki olması kendinden maada mevcudatın kâffesinin mucidi ve her birerlerine âlim olmasını icab eder ve ulûhiyetin zatına sübutu ilm-i tam ve kudret-i kâmil sahibi olmasını iktiza eder. Allah'ın dûnunda müşriklerin ibadet ettikleri putlar bâtıldır ve Allahü Tealâ cümle eşya üzerine âlî ve kendi için şerik olmaktan münezzeh ve çok büyüktür. Binaenaleyh; kahr u gazab cihetinden Allahü Tealâ'dan daha âlî bir kimse yoktur. Şu halde ibadete lâyık ve yardım istemeğe şayan olan ancak zat-ı Ulûhiyetidir.

Hacc 22:63

Vacip Tealâ ulviyyet, kibriyalık, hak ve sabit olmak cihetinden azamet ve kudretini beyandan sonra başka delille celâlet-i kadrini beyan etmek üzere buyuruyor. Onun gayri mevcudata hakiki bir mâlik olmadığından mevcudatın hepsinin halini bilir ve her cümlesine lütfeder.

Hacc 22:64

Vacip Tealâ ulviyyet, kibriyalık, hak ve sabit olmak cihetinden azamet ve kudretini beyandan sonra başka delille celâlet-i kadrini beyan etmek üzere buyuruyor. Onun gayri mevcudata hakiki bir mâlik olmadığından mevcudatın hepsinin halini bilir ve her cümlesine lütfeder. Yani; Habibim! Sen görmedin ve bilmedin mi? Hem gördün hem de bildin ki âsâr-ı bediaya ve sanayi-i garibeye kaadir olan Allahü Tealâ semâ canibinden yağmur suyunu yer yüzüne inzal etti. Binaenaleyh; kurumuş yer yüzü sabah vakti görülür ki nebatatla yeşil ve müzeyyen olur. Sanki ovalar ve dağlar yeşil bir kaftana bürünmüş gibi bakanlara arz-ı endam eder. Zira; Allahü Te-alâ'mn lûtf ü keremi cümle mevcudata şâmil ,ve eşyanın büyüğünde ve küçüğünde eseri görülür ve ilmi her şeyi ihata eder; Binaenaleyh; cümlesinden haberdardır ve ilminden hiç bir şey gaib olmaz. Çünkü; âlem-i ulvî ve âlem-i süflî olan göklerde ve yerde mevcud bilcümle mahlûkat onun mülküdür. Şu halde cümlesinde tasarruf-u hakiki ile mutasarrıf Odur. Halbuki Allahü Tealâ mevcudatın cümlesinden ganîdir ki kâffesi fenaya gider. Allah'a bir noksan târî olmaz. Zira; bakidir ve mahlûkata vaki' olan in'am ve ihsanı sebebiyle cümle mevcudatın lisanında mahmuddur. Beyzâvî ve Medârik'de beyan olunduğu veçhile yağmurun inzalinden sonra zaman zaman yer yüzünde rahmetin "eseri görülüp, feyz u bereketinin gün be gün teceddüd ve tezayüdüne işaret için rahmet-sebebiyle arzın yeşil olmasını beyan zımnında teceddüd ve istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuştur. Hulâsa; yer yüzünde hasıl olan yeşillik rahmet sebebiyle Ce-riab-ı Hakkın kullarına lûtfunun eseri olduğu ve Allahü Tealâ, kullarının ahvalinden ve sema canibinden inen yağmur tanelerinden ve o yağmur sebebiyle hasıl olan yeşilliklerden haberdar, yerde ve göklerde bilcümle mevcudatın malik-i hakikisi ve cümleden ganî ve ihtiyaçtan münezzeh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hacc 22:65

Vacip Tealâ vahdaniyet ve kudretine bazı aharı beyan etmek üzere delâlet eden delâilden buyuruyor. Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Sen görmedin mi? Allahü Tealâ yer yüzünde olan mahlûkatı size müsehhar ve bilhassa ekser-i hayvanatı size karşı zelil ve itaatli kıldı. Siz o hayvanatın etini yersiniz, onunla ekininizi eker, üzerine biner ve yükünüzü yükletir velhasıl bilcümle umurunuzda kullanır onlarla istirahatinizi te'min edersiniz. Şu halde, deve, manda ve at gibi sizden çok kuvvetli ve cesametli hayvanları size muti' kılması; Cenab-ı Hakkın kudret-i kaahiresine pek büyük bir delildir. Deryada Allah'ın kendi emriyle cereyan eden gemileri size müsahhar kılması vahdaniyetine ve küdret-i kaahiresine delâlette kâfidir. Çünkü; Allahü Tealâ suyu müsahhar kılıp da su gemiyi yüzünde tutmasa ve geminin rüzgârı muvafık surette esmese insanların su üzerinde gemüeri ve vapurları tutabilmesi ve istediği yerlere alıp götürebilmesi mümkün olabilir mi? Ve bazı kere fırtınaya tutulduğunda irade-i İlâhiye teallûk etmedikçe fırtınadan bir zerresini kim izale edebilir? Vapur ne kadar büyük olsa taşa ve kayaya çarpıp veya. dalga altında kalıp battığı gibi başka zamanda aynı deniz ve aynı mevki'de kemâl-i rahat ve sükûnetle vapurlar yollarına devam eder, kıl kıpırdamaz. Bunların cümlesi Vacip Tealâ'nın vâhid, kaa-dir ve fail-i muhtar olduğuna delâlet eder. Habibim! Görmedin mi? Allahü Tealâ arz üzerinde semayı ecsam-ı sakileden ve düşmek sânından olduğu halde tutup düşürmez ve üzerinizde kubbe mesabesinde tutar ki intizam-ı âleme ve bilhassa insanların maişetlerine halel gelmesin. Bunlar Rabbinizin size büyük ni-metleri olduğu cihetle şükrünü eda etmeniz lâzımdır. Çünkü; yağmurun gökten yağması, otların, ekinlerin, bağların ve bahçelerin yağmur sularıyla hâsıl olması ve insanlarla hayvanların bunlarla teayyüş etmesi insanların hayatına, tarz-ı teayyüşüiîe ve âlemin devamına hadim-i müstakildir. Semanın üstümüzde bulunması Cenab-ı Hakkın kudret-i kahire sahibi olduğuna delâlet eder. Semanın sukutu; ancak Allah'ın izniyle yevm-i kıyamette olacaktır. Allahü Tealâ insanlara hayvanları muti' kılmak; denizde gemileri yürütmek ve zahmetten kurtarmak ve bu vesileyle rahatlarını te'min ve maişetlerini teshil etmek ve üzerlerine semayı düşürmemek ve helakten kurtarmak suretiyle kullarını esirger ve merhamet eder. Çünkü şu beyan olunan ni'metleri ihsan etmesi; Vacip Tealâ'nın re'fet ve rahmetine açık delildir. Zira; cümle mahlûkatın bizzat veya bilvasıta insanlara itaatle hadim olması ve denizde gemilerin insanların menfeatlerine seyr ü sefer etmesi ve semanın sakil ve düşmek şanından olan bir cisim olduğu halde düşmemesi Allah'ın kullarına re'feti ve rahmeti cümîesindendir.

Hacc 22:66

Vacip Tealâ insana ihsan ettiği ni'metlerden ba'zılarını beyandan sonra bu ni'metlerin mevkufun aleyhi olan vücud ni'metini ve âhiret ni'metlerine mukaddime olan Ölümü beyan etmek üzere buyuruyor. Zira cins-i insan; meydanda olan ni'metleri şiddetle inkâr eder.

Hacc 22:67

Vacip Tealâ dünyaca kullarına verdiği ni'metleri, rauf ve rahim olduğunu ve insanlardan şükredenler varsa da şükretmeyen-lerin de bulunduğunu beyandan sonra tekâlif-i İlâhiyeyle vaki olan n'imetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. ; Yani; ümmetlerden her ümmet için biz bir ibadet ve o ibadeti eda etmek, için zaman ve mekân ta'yin ettik ki o zaman ve mekânda milletler kendi şeriatlerinde kendilerinin vazifedar oldukları ibadetlerini eda etmekle meşgul olurlar ve bu cümleden olarak bayramı meşru' kıldık ve o bayramda kurban kestirmelerini beyan ettik. Şu halde ya Ekrem-er Rusül! Sair milletler emr-i dinde sana münazaa etmesinler. Çünkü; her ümmette câri olan ahvalden dolayı sana i'tiraz etmekte bir manâ yoktur. Zira; her millet için bir şeriat ve o şeriatta ta'yin olunmuş ibadetler olduğu gibi senin ümmetin için bir şeriat ve o şeriatta da hususi ibadetler beyan olunmuştur. Nasıl ki sair ümmetler şeriatlerinde beyan olunan ibadeti kabul ve onunla amel ederler, senin ümmetin de aynı hâldedir. Hâl böyle olunca Habibim! Sen bilûmum nâsı din-i İlâhîye ve şe-riat-ı Muhammediyyene da'vet et. Zira; sen doğru ve sülük edenleri matlubuna isal eder bir din üzerindesin. Binaenaleyh; doğru bir din i'tiraz kabul etmez. Çünkü ahkâmı; akl-ı selim ve fikr-i müstakimin kabul edeceği şeylerdir. Akim kabul etmeyeceği bir teklif olmadığından inad ve istikbar ederek i'tiraz edenlere iltifat etmemek lâzımdır. Fahri Râzi, Kazî, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; müşriklerin müslümanlara hayvanatı kesmek hususunda i'tiraz etmeleridir. Çünkü; müşrikler mü'min-lere «size ne oluyor ki kendi elinizle öldürdüğünüz hayvanı yersiniz de Allah'ın öldürdüğü leşi yemezsiniz. İşte şu muameleniz akim hilafıdır» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin maksadları; savab aramak ve hakkı izhai için münazaa ve mübahase olmayıp belki cehalet ve inat üzere münazaa ettiklerinden Cenab-ı Hak onları münazaadan nehyetmiştir. Savab aramak maksadına bina olunmayan münazaa; her zaman haramdır ve Resûlullah'a da onlara iltifat etmemesini tavsiye ve tenbih vardır. Zira; meşru' olmayan münazaaya cevab ve onların nizama meydan vermekte fayda yoktur. Çünkü; müşriklerin garazları mükâbere ve ne kadar açık hakikat olsa da onu inkâr etmek olduğundan bu gibi muannidlere cevap vermemek evlâdır. Bu âyet-i celile; insanın mühmel halk olunmayip.elbette her asırda bir dinle tedeyyün etmekle mükellef olduklarına ve dinden hâlî bir zaman geçmediğine ve her zaman insanların bir dine muhtaç olduklarına delâlet eder. Çünkü; bu âyette Beyzâvî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şeriat manasınadır..«Her ümmet için bir şeriat olduğunu» beyan etmek «şeriatsız bir zaman ve bir ümmet geçmediğini» beyan etmektir. manasınadır. Yani «her ümmet için biz bir şeriat haikettik o ümmet o şeriatla amel ederler» demektir. Amma her asırda şeriat olmaktan her insanın o şeriata temessük etmiş bulunması lâzım gelmez. Zira; her zamanda din tutmaz bir takım dinsizler bulunabilir ve bunların bulunmasından o zamanda şeriatın olmaması lâzım gelmez. Hulâsa; her ümmet için bir şeriat olup o şeriatte ta'yin olunan ibadetlerle nâsın ibadet ve şeriatle amel ettikleri ve şeriat-ı Mu-hammediye diğer şeriatları neshedip umuma şamil ve umumun kabulü vacip olduğundan i'tiraz ve. münazaa caiz olmadığı ve ız-har-ı hak maksadına mebni olmayan mübahasenin haram ve ga-raz-ı fasidle münazaa edenlere cevab vermemek evlâ olduğunu ve Resûlullah'ın herkesi emr-i dine da'vetle me'mur bulunduğu ve din-i Muhammedînin matluba isal eder bir din olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendır.

Hacc 22:68

Vacip Tealâ garaz-ı fasid üzere emr-i dinde münazaa caiz olmadığını beyandan sonra mücadele edenlere ne gibi cevab verileceğini beyan etmek üzere buyuruyor. O zaman haklı v| haksız hükm-i İlâhî ile birbirinden ayrılır. Şu halde bu kadar kat'j delillere karşı teannüd edenlere söz dinletmek mümkün olmadıl ğından bu gibilerin hallerini kıyamette vuku' bulacak hükm-ü İlâ? hiye havale etmek lâzımdır. Binaenaleyh; din-i İslâmm hak olduğuna dair delâil-i kat'iyyeyi tafsil üzere beyandan sonra mücadelede bir faide olmadığından Cenab-ı Hak kâfirlere cevabı ilm-i İlâhiye tefviz etmesini Resulüne tavsiye etmiştir. Şu halde ahmak'a cevap, sükût denildiği gibi bu yolda hakkı inkârı âdet ede.n kimseler hidayetten gayet uzak oldukları için haklı cevabı duyurmak ihtimali yoktur. Zira; gayret-i cahiliyeleri kabardığından verilen cevabı insaf üzere dinlemezler ki kabul etsinler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette müşrikleri tehdid vardır. Ancak rıfıkla ve mülâyemetle tehdid olduğundan mücadele edenlere dahi rıfıkla muamele lâzım olduğuna işaret olunmuştur.

Hacc 22:69

Vacip Tealâ garaz-ı fasid üzere emr-i dinde münazaa caiz olmadığını beyandan sonra mücadele edenlere ne gibi cevab verileceğini beyan etmek üzere buyuruyor. O zaman haklı v| haksız hükm-i İlâhî ile birbirinden ayrılır. Şu halde bu kadar kat'j delillere karşı teannüd edenlere söz dinletmek mümkün olmadıl ğından bu gibilerin hallerini kıyamette vuku' bulacak hükm-ü İlâ? hiye havale etmek lâzımdır. Binaenaleyh; din-i İslâmm hak olduğuna dair delâil-i kat'iyyeyi tafsil üzere beyandan sonra mücadelede bir faide olmadığından Cenab-ı Hak kâfirlere cevabı ilm-i İlâhiye tefviz etmesini Resulüne tavsiye etmiştir. Şu halde ahmak'a cevap, sükût denildiği gibi bu yolda hakkı inkârı âdet ede.n kimseler hidayetten gayet uzak oldukları için haklı cevabı duyurmak ihtimali yoktur. Zira; gayret-i cahiliyeleri kabardığından verilen cevabı insaf üzere dinlemezler ki kabul etsinler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette müşrikleri tehdid vardır. Ancak rıfıkla ve mülâyemetle tehdid olduğundan mücadele edenlere dahi rıfıkla muamele lâzım olduğuna işaret olunmuştur.

Hacc 22:70

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini bildiğini ve yevmi kıyamette hükmedeceğini beyandan sonra kâfirlerin ahvalini bMjğini ısbat etmek üzere :buyuruyor. Binaenaleyh; olmuş olacak, geçmiş gelecek her ne varsa cümlesi ilm-i ilâhide mahfuz ve her şey nezd-i sübhanide malûmdur. Şu halde herkesin a'malini bilir ve ilmi veçhile cezasını verir. Vacip Tealâ kâfirlerin amellerini bildiğini amellerinin bâtıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; putların ma'bud olduğuna dair vahye müstenid delil-i semavî olmadığı gibi, akla müstenid' delil-i aklîleri dahi yoktur. Vacip Tealâ kâfirlerin amellerini bildiğini amellerinin bâtıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; putların ma'bud olduğuna dair vahye müstenid delil-i semavî olmadığı gibi, akla müstenid' delil-i aklîleri dahi yoktur.

Hacc 22:71

Gerçi onlar fena fiillerinden neş'et eden azaptan kurtaracak yardımcı ararlar fakat bulamazlar. Çünkü; ibadetlerini müstehak olmayan şeylere yaptıklarından nefislerine zulmettikleri cihetle onlara şefaat edecek bulunmaz. (Hulâsa; müşriklerin putlara ibadetlerinin meşruiyetine aklî ve naklî delil olmadığından dünyada mezheplerinin istinad edecek bir delili olmadığı gibi âhirette dahi o mezhebin neticesi olan azaptan kurtaracak bir yardımcıları olmaz. Çünkü bu âyet; üç hukmu hâvidir: . Birincisi; Müşriklerin ibadet ettikleri ma budlarının ma'bud olduğuna dair bir hüccet ve delilin olmamasıdır. İkincisi; İbadetlerinin ilme müstenid olmamasıdır. Üçüncüsü; zalimleri âhirette azabdan kurtaracak yardımcının bulunmamasıdır.

Hacc 22:72

Vacip Tealâ ibadetlerine aklî ve naklî delil olmadığını beyandan sonra delil-i naklî tilâvet olunduğunda kabul etmediklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın gayriye ibadat eden kafirlerin ibadetlerinin doğru olduğuna dair aklı ve naklî delilleri olmadığı cihetle yalnız taklide ve cehalete müstenid olarak bir takım âciz şeyleri ma'bud tanıyanlar üzerine bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda Habibim! Sen o kâfirlerin yüzlerinde inkâr alâmetlerini görür ve okunan âyetlerden istikrah ettiklerini bilirsin ki asla kabule rağbet göstermezler. Hatta o kadar buğz u gazab ederler ki onlara âyetlerimizi okuyanların hemen yakasından tutmaya ve boğazına sarılmaya yaklaşırlar. Ey Resul-ü Zişan! Bu kadar te-merrüd gösterenlere sen de ki «siz âyetleri kabul etmez de tilâvet edenlere buğzedince ben size tilâvet olunan âyetlerden kerahetinizden ve buğz u adavetinizden daha ziyade şer bir şey haber vereyim ki o şer; Cehennem ateşidir. O Cehennem ateşini küfürde ısrar ederek ölen kâfirlere Allahü Tealâ vaad etti. Ne kötü yerdir onların varacakları Cehennem ateşi. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an okunduğunda yüzlerinde kerahet görülen münkirle murad; yüzlerinin buruşması (eğib bükmeleri),, kerahet ve isteksizliğin görülmesi ve Kur'an'ı kabule tekebbür etmeleridir, yahud Allah'ın kelâmı olduğunu inkâr etmeleridir. Çünkü; kâfirlerin i'tikadlarmm butlanını beyan eden âyetleri gerek Kesûlullah ve gerek eshabı tilâvet ettiklerinde müşriklerin j'tikadlarınm .butlanını beyan ettiğinden işitenlerin yüzlerinde sevmemezlik görülür ve hemen mümkün olsa okuyanları mahvetmek isterler ve elleriyle tutup uğraşacak bir hâle gelirler. Ne zaman okunsa bu hâlin onlarda devam üzere görüldüğüne işaret için muzari' siğalariyle varid olmuştur. Doğru yolu gösterenlere buğz u adavet etmekten daha ziyade bir şenaat olmamakla beraber insanlarda cehalet saikasiyle bu gibi ah-val-i şenia her zaman görülmektedir ve bilhassa hava ve hevesine münhemik olan insanlar arzularının hilâfına olan ahkâm-ı şer'i yeden daima nefret gösterir ve buğzederler. Çünkü meşrebi; başı boş hayvan gibi istediğini işlemek olduğundan, insanları hill ü hürmet, adâb-ı hasene ve ahlâk-ı hamideyle takyid eden ahkâma her din erbabı içinde i'tiraz edenler bulunur. Şu halde bu âyet zaman-ı saadette mevcud müşriklere mahsus değildir. Zira; hakka ve şeriata buğzedenler her zaman mevcuttur. Setxv ; sıçrayıp ve elini uzatıp hasmın yakasından tutmak ve şiddetle sarılmak manasınadır. İşte okunan âyetlere kemâl-i buğz u adavetleri saikasiyle müşrikler hâl-i galeyana gelerek okuyanları muahaze etmek isterlerse de elleriyl çarpışmaya cesaret edemediklerine işaret için tekarruba 'delâlet eden varid olmuştur. Yani «bilfiil muahaze etmezler fakat muahaze etmeye yaklaşırlar» demektir, İşte bu halde olan kâfirlere tevbih ve tekdir suretiyle verilecek cevabı Cenab-ı Hak Resulüne ta'lim buyurmuştur. Binaenaleyh; kâfirler kendi i'tikadlarınca Kur'an'ı hâşâ şer addederek yüzlerini ekşittiklerinden Cenab-ı Hak (tSizin şer addettiğinizden daha şerri size haber vereyim» demekle kâfirleri tevbih etmesini Resulüne emretmiştir, yoksa hâşâ «Kur'an'da şer var da Cehennem ateşi ondan daha şer» manâsına değildir. Çünkü Kur'an; aynı şifa ve hayr-ı mahız ve her cihetle insanların menfeatlerini beyan eder sebeb-i necatlarıdır fakat kâfirler kendi i'tikadlarınca şer addettikleri için «sizin i'tikadımza nazaran Cehennem ateşi daha şer» demektir, yoksa hakikatta Kur'an'da şer tasavvur olunmaz. Yahud deki ism"i *§a" ret; onların gazab ve buğzlarına ve Kur'an'dan kendilerine akseden sıkıntıya ve telâşa işarettir. Çünkü; bu adavet, gazab ve endişe onlar hakkında serdir ve Cehennem ateşi daha serdir. Şu halde «hakkınızda şer olan buğz u adavetinizden daha şerrini size haber vereyim ki o da Cehennem ateşi» demektir. Vacip Tealâ kâfirlerin putlara ibadetleri an cehlin olduğunu beyandan sonra ma'bud ittihaz ettikleri putların kemâl-i aczini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani o ma'budlarımz yalnız oldukları halde tek bir sineği icada kaadir olamadıkları gibi hepsi bir araya toplanmış ve çalışmış olsalar yine bir sinek icadına kaadir olamazlar ve bu kadar âciz mahlûklara ibadetiniz muvafık-ı akl ü hikmet midir? Vacip Tealâ kâfirlerin putlara ibadetleri an cehlin olduğunu beyandan sonra ma'bud ittihaz ettikleri putların kemâl-i aczini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani o ma'budlarımz yalnız oldukları halde tek bir sineği icada kaadir olamadıkları gibi hepsi bir araya toplanmış ve çalışmış olsalar yine bir sinek icadına kaadir olamazlar ve bu kadar âciz mahlûklara ibadetiniz muvafık-ı akl ü hikmet midir?

Hacc 22:73

Zira; sinek onlardan daha muktedirdir. Çünkü sinekler uçmaya ve kaçmaya ve bir taraftan diğer tarafa nakl-i mekân etmeye ve menfeatini arayıp, mazarratından kaçmaya muktedirdir. Putlarda ise bunlardan hiç birisine iktidar yoktur. Veyahud … Yani; bilûmum putlar bir araya gelseler bir sineği icada kaadir olamazlar ve sinek de onlardan bir şey kapıp kaçmış olsa o putlar sinekten o şeyi almaya kaadir olamazlar. Şu halde nasıl oluyor ki bu kadar âciz bir takım mahlûklara ibadet ederler. Bazı rivayâta nazaran müşrikler putlarını zağferan ve onun emsali şeylerle cilaladıklarından sinekler onların cilasını yalamak için putların başlarına üşüşürler. Putlar ise onları kendilerinden defetmeğe kaadir değillerdir. Cenab-ı Hak putların bu acizlerini ve sineklerin o putlardan daha muktedir olduklarını tasvir etmekle ehl-i şirki insafa ve îmana da'vet etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette istima'la emir; tefekkürle emretmektir. Çünkü; düşünmeksizin yalnız işitmek hiç bir zamanda insana menfeat vermez, ancak insan duyduğu sözün . manâsında ve o sözün maksadında teemmül ve tefekkür ederse menfeat görür. Binanealeyh âyette darb-ı meseli istima'la emir; tefekkür etmekle emirdir

Hacc 22:74

Vacip Tealâ putlara ibadet eden müşriklerin lâyıkiyle takdir edemediklerini beyan etmek üzere buyuruyor Zira; mahlûkattan en âciz şeyleri şerik kıldıkları gibi ulûhiyetle münasebeti olmayan şeylere ilâh ismini verdiler. Halbuki Allahü Tealâ şerik ve nazirden münezzehidir. Yani; Allahü Tealâ'yı hakka ma'rifetle ma'rifet edemediler ve lâyık olduğu veçhile delâili tetkik ederek bilemediler. Zira; Allahü bilcümle mümkinatı halka kaadir ve cümle mevcudata galiptir. Böyle olduğu halde müşrikler Allah'ı takdir edemediklerinden en âciz mahlûkları Allahü Tealâ'ya şerik i'tikad ettiler. Bu âyette Vacip Tealâ kâfirleri son derece zemmetmiştir. Çünkü; hayvanatın en küçüğü olan sinekten daha aşağı mertebede olan cemadatı ma'bud ittihaz ettiklerini beyan; hamakatlarının son derecesini beyan etmektir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet Yehûd'dan bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar «Allahü Tealâ sema-vat ve arzı haîketmesiyle yoruldu» demeleri üzerine bu âyetin-nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet-i celile; ulûhiyeti lâyık olduğu sıfatlarla tavsif edemediklerini ve şan-ı ulûhiyete lâyık olmadık şeyler isnad etmekle iftirada bulunduklarını beyan etmiştir.

Hacc 22:75

Vacip Tealâ putlara ibadet eden müşrikleri zemmettikten sonra meleklere ibadet eden kâfirlerin mezheblerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ meleklerden istediğini resul ittihaz eder ve o resuller vasıtasiyle enbiya-yı kirama vahiy gönderir ve nâs-tan da resuller ihtiyar eder ki onlar sair hâsa Allah'ın emrini tebliğ ve Allah'ın ahkâmını neşr ü ta'mim ile kullarını tarik-ı Hakka da'vet ederler ve Allahü Tealâ da'vete icabet edenlerle etmeyenleri bilir. Zira; Allahü Tealâ kullarının münacatlarmı işitir ve tuttukları işlerini görür ve risalete lâyık olan ve olmayanları bildiği gibi kullarının geçmiş ve gelecek amellerini de bilir ve herkesin ameline göre ceza verir, kulların işlerinin cümlesi ancak Allahü Tealâ'ya raci'dir. -Binaenaleyh; hiç kimsenin i'tiraza salâhiyeti yoktur. Zira; ef'alinden mes'ûl değildir. Şu halde istediğini resul ittihaz eder, diğerini resul kılmaz. «Binaenaleyh niçin böyle oluyor?» demek hiç kimsenin haddi ve vazifesi olmadığından ef'âl-i İlâhiyeye i'tiraz edenler mes'uliyet-i uhreviyeden kurtulamazlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile melekleri ma'bud ittihaz edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle tevbih etmiştir. Çünkü; meleklerin ulviyeti Genab-ı Hakkın halkı ve ihtiyarıyla olduğu gibi melekler ubudiyetle muttasıf olup ma'budiyetle münasebetleri yoktur. Şu halde meleklere «Allah'ın kızlarıdır»- diyenler müşrik oldukları gibi «melekler bizi Allah'a yaklaştırsın diyerek ibadet ederiz» diyenler de müşriklerdir.

Hacc 22:76

Vacip Tealâ putlara ibadet eden müşrikleri zemmettikten sonra meleklere ibadet eden kâfirlerin mezheblerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ meleklerden istediğini resul ittihaz eder ve o resuller vasıtasiyle enbiya-yı kirama vahiy gönderir ve nâs-tan da resuller ihtiyar eder ki onlar sair hâsa Allah'ın emrini tebliğ ve Allah'ın ahkâmını neşr ü ta'mim ile kullarını tarik-ı Hakka da'vet ederler ve Allahü Tealâ da'vete icabet edenlerle etmeyenleri bilir. Zira; Allahü Tealâ kullarının münacatlarmı işitir ve tuttukları işlerini görür ve risalete lâyık olan ve olmayanları bildiği gibi kullarının geçmiş ve gelecek amellerini de bilir ve herkesin ameline göre ceza verir, kulların işlerinin cümlesi ancak Allahü Tealâ'ya raci'dir. -Binaenaleyh; hiç kimsenin i'tiraza salâhiyeti yoktur. Zira; ef'alinden mes'ûl değildir. Şu halde istediğini resul ittihaz eder, diğerini resul kılmaz. «Binaenaleyh niçin böyle oluyor?» demek hiç kimsenin haddi ve vazifesi olmadığından ef'âl-i İlâhiyeye i'tiraz edenler mes'uliyet-i uhreviyeden kurtulamazlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile melekleri ma'bud ittihaz edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle tevbih etmiştir. Çünkü; meleklerin ulviyeti Genab-ı Hakkın halkı ve ihtiyarıyla olduğu gibi melekler ubudiyetle muttasıf olup ma'budiyetle münasebetleri yoktur. Şu halde meleklere «Allah'ın kızlarıdır»- diyenler müşrik oldukları gibi «melekler bizi Allah'a yaklaştırsın diyerek ibadet ederiz» diyenler de müşriklerdir.

Hacc 22:77

Vâeip Tealâ İlahiyata ve nübüvvete müteallik mesaili beyandan sonra füru'-u a'male müteallik bazı mesaili beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'a, Resulüne ve âhirete îman eden mü'minler! Namazınızda rükû' ve secde edin ki Cenab-ı Hakka huzu\ tevazu' ve tezellül etmekle kulluğunuzu göstermiş olasınız. Ve sizi sayılmaz ve tükenmez ni'metlerjyle terbiye eden Rabbinize cemi' a'zamzla ihlâs üzere ibadet edin ve korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza nail olmak için nafile ibadet ve sıla-i rahim, fukaraya infak ve merhamet gibi hayırlar işleyin. Beyzâvî'nin beyanı veçhile kelimesi ibadet eden kimselerin felahı rica edip amellerine mağrur olmamalarına ve her ne kadar ibadet etseler ihlâsla kabule tevakkuf ettiğine işaret için varid olmuştur. Çünkü; amel rızaya muvafık olmadığında hiç bir faydası olmayıp ancak Allah'ın kabuliyle müfid olacağı ve herkes dergâh-ı ulûhiyette amelinin kabulünü bilmediği cihetle hiç kimsenin ameline i'timad etmemesi lâzım olup ancak felahını ve amelinin kabulünü Cenab-ı Haktan rica ve ümid etmesinin lüzumuna işaret için kelimesi varid olmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette hayırla murad; Sûa-i rahim ve mekârim-i ahlâka, güzel söze ve Allah'ın kullarına ihsanına, menaf-i ammeye aid hayrat ve mü-berratın cümlesine şamildir. Çünkü hayır işlemek; iki cihetle olur : Birincisi; Rabbisine hizmet ve emrine ta'zim etmektir. ikincisi;- Allah'ın kullarına şefkat ve merhametidir ki bu kısım hayır her nevi' iyiliğe şamildir. Şafii indinde bu âyeti okuyan ve dinleyen kimseye secde-i tilâvet lâzım ise de Hanefî indinde lâzım değildir. Çünkü; bu âyette secdenin rukû'la beraber zikrolunması secde ile muradın secde-i salât olup secde-i tilâvet olmadığına delâlet ettiğinden îmam-ı A'zam hazretleri secde-i tilâvet lâzım olmadığını beyan etmiştir. Rükû' ve sucûd la murad; Namazdır. Zira rükû' ve sücûd; Namazın mühim erkânından olduğu cihetle cüz'ünü zikirle küllünü murad etmek kabilinden maksud namazdır. Şu halde «rükû' ve sücûd edin» demek «Namaz kılın» demektir. Vacip Tealâ rükû', sücûd, ibadet ve hayırla emrettikten sonra cihadla emretmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile din-i İslâmın ahkâmı, beşerin eda edebileceği raddede kolaylık olduğundan «Ahkâmı İslâmiye külfetlidir, altından kalkamadık» diye i'tizara hiç kimsenin mecali yoktur. Binaenaleyh; -tekâlifi edadan imtina1 edenlerin özürleri makbul değildir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran dinde harec olmamak la murad; akkâmiyle amel etmek kolay olduğu gibi cümle günahlardan kurtulmaya çare bulunmaktır. Çünkü; din-i Islâmda çaresi bulunmadık bir günah yoktur. Meselâ günah, Allah'la kul arasında oİursa çare-i halâs tevbedir ve insanların birbirine karşı günahlarında çare-i halâs helâllaşmaktır. Kısas, diyet Ve bazı cinayete; kefaretle ve kül hakkından ise herkesin hakkını.vermekle halâs olur. Binaenaleyh; bir kimse günahsız âhi-rete gitmeğe sa'yederse şeriat-ı İslâmiyede vüs'at vardır. Hazret-i ibrahim umum müslümanların nesepte babaları değilse de müslümanların ma'neviyatta peder-i müşfikleri bulunan Resûlullah'm cedd-i a'lâsı ve pederi olduğu cihetle ümmetinin de pederi olmak lâzım geldiğinden bu âyette İbrahim (A.S.) in, müslümanların babası olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bir resulün ümmeti o resulün evlâdı hükmünde olduğu gibi o resul de ümmetinin babasıdır. Zira; insanın nesepte babası hayat-ı muvakkate olan dünyada vücuduna sebeb olduğu gibi resul de irşad ve ıslâh ettiği cihetle hayat-ı ebediyeye sebeb olur. Peygamberler ümmetlerinin hayırlı babalarıdır ve babanın babası insanın büyük babası olduğu gibi bir ümmetin resulünün babası dahi o ümmete büyük baba olacağında şüphe yoktur. İşte şu esasa binaen İbrahim (A.S.) in bu ümmetin babası olduğu beyan olunmuştur ve Resûlullah'm buyurduğu hadis-i şerifi dahî bu manâyı te'yid eder. Yani «Ben size ancak babanız gibiyim» demektir. Mü'-minlere bundan evvel müslim tesmiye edenin Hazret-i ibrahim olması ihtimali varsa da esah olan Cenab-ı Haktır. Çünkü; bundan evvel ümmet-i Muhammed'e müslim tesmiye edildiği beyan olunduğu gibi Kur'an'da dahî tesmiye olunduğu beyan olunmuştur. Kur'an'da müslim tesmiye eden Allahü Tealâ olunca Kur'an'dan evvel sair kitablarda da tesmiye edenin Allahü Tealâ olması lâzım gelir. Resûlullah'm ümmeti üzerine şehadeti kabul olunduğu gibi ümmetinin de sair ümmetlere şehadet edip şehadetlerinin kabul olacağını beyanla bu ümmetin celâlet-i şanını i'lân etmiştir. Vacip Tealâ rükû', sücûd, ibadet ve hayırla emrettikten sonra cihadla emretmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile din-i İslâmın ahkâmı, beşerin eda edebileceği raddede kolaylık olduğundan «Ahkâmı İslâmiye külfetlidir, altından kalkamadık» diye i'tizara hiç kimsenin mecali yoktur. Binaenaleyh; -tekâlifi edadan imtina1 edenlerin özürleri makbul değildir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran dinde harec olmamak la murad; akkâmiyle amel etmek kolay olduğu gibi cümle günahlardan kurtulmaya çare bulunmaktır. Çünkü; din-i Islâmda çaresi bulunmadık bir günah yoktur. Meselâ günah, Allah'la kul arasında oİursa çare-i halâs tevbedir ve insanların birbirine karşı günahlarında çare-i halâs helâllaşmaktır. Kısas, diyet Ve bazı cinayete; kefaretle ve kül hakkından ise herkesin hakkını.vermekle halâs olur. Binaenaleyh; bir kimse günahsız âhi-rete gitmeğe sa'yederse şeriat-ı İslâmiyede vüs'at vardır. Hazret-i ibrahim umum müslümanların nesepte babaları değilse de müslümanların ma'neviyatta peder-i müşfikleri bulunan Resûlullah'm cedd-i a'lâsı ve pederi olduğu cihetle ümmetinin de pederi olmak lâzım geldiğinden bu âyette İbrahim (A.S.) in, müslümanların babası olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bir resulün ümmeti o resulün evlâdı hükmünde olduğu gibi o resul de ümmetinin babasıdır. Zira; insanın nesepte babası hayat-ı muvakkate olan dünyada vücuduna sebeb olduğu gibi resul de irşad ve ıslâh ettiği cihetle hayat-ı ebediyeye sebeb olur. Peygamberler ümmetlerinin hayırlı babalarıdır ve babanın babası insanın büyük babası olduğu gibi bir ümmetin resulünün babası dahi o ümmete büyük baba olacağında şüphe yoktur. İşte şu esasa binaen İbrahim (A.S.) in bu ümmetin babası olduğu beyan olunmuştur ve Resûlullah'm buyurduğu hadis-i şerifi dahî bu manâyı te'yid eder. Yani «Ben size ancak babanız gibiyim» demektir. Mü'-minlere bundan evvel müslim tesmiye edenin Hazret-i ibrahim olması ihtimali varsa da esah olan Cenab-ı Haktır. Çünkü; bundan evvel ümmet-i Muhammed'e müslim tesmiye edildiği beyan olunduğu gibi Kur'an'da dahî tesmiye olunduğu beyan olunmuştur. Kur'an'da müslim tesmiye eden Allahü Tealâ olunca Kur'an'dan evvel sair kitablarda da tesmiye edenin Allahü Tealâ olması lâzım gelir. Resûlullah'm ümmeti üzerine şehadeti kabul olunduğu gibi ümmetinin de sair ümmetlere şehadet edip şehadetlerinin kabul olacağını beyanla bu ümmetin celâlet-i şanını i'lân etmiştir. Vacip Tealâ rükû', sücûd, ibadet ve hayırla emrettikten sonra cihadla emretmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile din-i İslâmın ahkâmı, beşerin eda edebileceği raddede kolaylık olduğundan «Ahkâmı İslâmiye külfetlidir, altından kalkamadık» diye i'tizara hiç kimsenin mecali yoktur. Binaenaleyh; -tekâlifi edadan imtina1 edenlerin özürleri makbul değildir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran dinde harec olmamak la murad; akkâmiyle amel etmek kolay olduğu gibi cümle günahlardan kurtulmaya çare bulunmaktır. Çünkü; din-i Islâmda çaresi bulunmadık bir günah yoktur. Meselâ günah, Allah'la kul arasında oİursa çare-i halâs tevbedir ve insanların birbirine karşı günahlarında çare-i halâs helâllaşmaktır. Kısas, diyet Ve bazı cinayete; kefaretle ve kül hakkından ise herkesin hakkını.vermekle halâs olur. Binaenaleyh; bir kimse günahsız âhi-rete gitmeğe sa'yederse şeriat-ı İslâmiyede vüs'at vardır. Hazret-i ibrahim umum müslümanların nesepte babaları değilse de müslümanların ma'neviyatta peder-i müşfikleri bulunan Resûlullah'm cedd-i a'lâsı ve pederi olduğu cihetle ümmetinin de pederi olmak lâzım geldiğinden bu âyette İbrahim (A.S.) in, müslümanların babası olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bir resulün ümmeti o resulün evlâdı hükmünde olduğu gibi o resul de ümmetinin babasıdır. Zira; insanın nesepte babası hayat-ı muvakkate olan dünyada vücuduna sebeb olduğu gibi resul de irşad ve ıslâh ettiği cihetle hayat-ı ebediyeye sebeb olur. Peygamberler ümmetlerinin hayırlı babalarıdır ve babanın babası insanın büyük babası olduğu gibi bir ümmetin resulünün babası dahi o ümmete büyük baba olacağında şüphe yoktur. İşte şu esasa binaen İbrahim (A.S.) in bu ümmetin babası olduğu beyan olunmuştur ve Resûlullah'm buyurduğu hadis-i şerifi dahî bu manâyı te'yid eder. Yani «Ben size ancak babanız gibiyim» demektir. Mü'-minlere bundan evvel müslim tesmiye edenin Hazret-i ibrahim olması ihtimali varsa da esah olan Cenab-ı Haktır. Çünkü; bundan evvel ümmet-i Muhammed'e müslim tesmiye edildiği beyan olunduğu gibi Kur'an'da dahî tesmiye olunduğu beyan olunmuştur. Kur'an'da müslim tesmiye eden Allahü Tealâ olunca Kur'an'dan evvel sair kitablarda da tesmiye edenin Allahü Tealâ olması lâzım gelir. Resûlullah'm ümmeti üzerine şehadeti kabul olunduğu gibi ümmetinin de sair ümmetlere şehadet edip şehadetlerinin kabul olacağını beyanla bu ümmetin celâlet-i şanını i'lân etmiştir.

Hacc 22:78

Vacip Tealâ insanı sair mahlûkattan mümtaz ve şerefli ve kendi zatını ma'rifete ehil kıldığını ve şehadetlerinin kabul olunacağını beyandan sonra enva-ı ibadatla Allah'a tekarrüb etmeleri lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ Kur'an'da ve Kur'an'dan evvel nazil olan kütüb-ü semaviyede sizin; müslim yani muti' bir millet olduğunuzu ve şehadetinizin kabulünü beyan edince cemi' a'zanizla Cenab-ı Hakka teveccüh ve ibadet-i bedeniyeden ibaret olan namazı ikame edin ve yalnız ibadet-i bedeniyeyle iktifa etmeyin. Belki ibadet-i maliyeden ibaret ve fukaranın hakkı olan zekâtı müstehak olanlara verin ve cümle umurunuzda Allah'ın inayetine iltica edin ve şeriatına yapışın ki nail olduğunuz İslâmiyetin şükrünü eda edesiniz. Zira; Allahü Tealâ Mevlânız ve yardımcınızdır; ne güzel Mevlâ ve ne güzel bir yardımcıdır Allahü Tealâ. Hulâsa; Allahü Tealâ'nın tevhidini i'lâ hususunda lâyıkıyle mücahedenin vacip olduğu ve zatini öğrenmeye Cenab-ı Hakkın insanları ehil kılıp ihtiyar ettiği ve din-i İslâmda güçlük olmadığı ve millet-i İslâmiyenin milleti İbrahim olduğu ve Hazret-i İbrahim'in Resulullah vasıtasiyle bu ümmetin babası bulunduğu ve Kur'an'dan evvel nazil olan kitaplarda ve Kur'an'da Cenab-ı Hakkın ümmetti Muhammed'e müslim tesmiye ettiği ve Resulul-lah'ın ümmeti üzerine ve ümmetinin de sair ümmetler üzerine şe-hadetîerinin kabul olunduğu ve erkân-ı şeraitine riayetle namazı ikame ve fukaranın hakkı olan zekâtı vermek ve cümle umurda Allah'ın inayetine yapışmak'vâcip ve Cenab-ı Hakkın ehl-i İslâmın yardımcısı olduğu bu âyetten müstef ad olan fevaid cümlesindendir.