Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Mü'minûn 23:1 – Nur 24:64

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Mü'minûn 23:1
  2. Mü'minûn 23:2
  3. Mü'minûn 23:3
  4. Mü'minûn 23:4
  5. Mü'minûn 23:5
  6. Mü'minûn 23:6
  7. Mü'minûn 23:7
  8. Mü'minûn 23:8
  9. Mü'minûn 23:9
  10. Mü'minûn 23:10
  11. Mü'minûn 23:11
  12. Mü'minûn 23:12
  13. Mü'minûn 23:13
  14. Mü'minûn 23:14
  15. Mü'minûn 23:15
  16. Mü'minûn 23:16
  17. Mü'minûn 23:17
  18. Mü'minûn 23:18
  19. Mü'minûn 23:19
  20. Mü'minûn 23:20
  21. Mü'minûn 23:21
  22. Mü'minûn 23:22
  23. Mü'minûn 23:23
  24. Mü'minûn 23:24
  25. Mü'minûn 23:25
  26. Mü'minûn 23:26
  27. Mü'minûn 23:27
  28. Mü'minûn 23:28
  29. Mü'minûn 23:29
  30. Mü'minûn 23:30
  31. Mü'minûn 23:31
  32. Mü'minûn 23:32
  33. Mü'minûn 23:33
  34. Mü'minûn 23:34
  35. Mü'minûn 23:35
  36. Mü'minûn 23:36
  37. Mü'minûn 23:37
  38. Mü'minûn 23:38
  39. Mü'minûn 23:39
  40. Mü'minûn 23:40
  41. Mü'minûn 23:41
  42. Mü'minûn 23:42
  43. Mü'minûn 23:43
  44. Mü'minûn 23:44
  45. Mü'minûn 23:45
  46. Mü'minûn 23:46
  47. Mü'minûn 23:47
  48. Mü'minûn 23:48
  49. Mü'minûn 23:49
  50. Mü'minûn 23:50
  51. Mü'minûn 23:51
  52. Mü'minûn 23:52
  53. Mü'minûn 23:53
  54. Mü'minûn 23:54
  55. Mü'minûn 23:55
  56. Mü'minûn 23:56
  57. Mü'minûn 23:57
  58. Mü'minûn 23:58
  59. Mü'minûn 23:59
  60. Mü'minûn 23:60
  61. Mü'minûn 23:61
  62. Mü'minûn 23:62
  63. Mü'minûn 23:63
  64. Mü'minûn 23:64
  65. Mü'minûn 23:65
  66. Mü'minûn 23:66
  67. Mü'minûn 23:67
  68. Mü'minûn 23:68
  69. Mü'minûn 23:69
  70. Mü'minûn 23:70
  71. Mü'minûn 23:71
  72. Mü'minûn 23:72
  73. Mü'minûn 23:73
  74. Mü'minûn 23:74
  75. Mü'minûn 23:75
  76. Mü'minûn 23:76
  77. Mü'minûn 23:77
  78. Mü'minûn 23:78
  79. Mü'minûn 23:79
  80. Mü'minûn 23:80
  81. Mü'minûn 23:81
  82. Mü'minûn 23:82
  83. Mü'minûn 23:83
  84. Mü'minûn 23:84
  85. Mü'minûn 23:85
  86. Mü'minûn 23:86
  87. Mü'minûn 23:87
  88. Mü'minûn 23:88
  89. Mü'minûn 23:89
  90. Mü'minûn 23:90
  91. Mü'minûn 23:91
  92. Mü'minûn 23:92
  93. Mü'minûn 23:93
  94. Mü'minûn 23:94
  95. Mü'minûn 23:95
  96. Mü'minûn 23:96
  97. Mü'minûn 23:97
  98. Mü'minûn 23:98
  99. Mü'minûn 23:99
  100. Mü'minûn 23:100
  101. Mü'minûn 23:101
  102. Mü'minûn 23:102
  103. Mü'minûn 23:103
  104. Mü'minûn 23:104
  105. Mü'minûn 23:105
  106. Mü'minûn 23:106
  107. Mü'minûn 23:107
  108. Mü'minûn 23:108
  109. Mü'minûn 23:109
  110. Mü'minûn 23:110
  111. Mü'minûn 23:111
  112. Mü'minûn 23:112
  113. Mü'minûn 23:113
  114. Mü'minûn 23:114
  115. Mü'minûn 23:115
  116. Mü'minûn 23:116
  117. Mü'minûn 23:117
  118. Mü'minûn 23:118
  119. Nur 24:1
  120. Nur 24:2
  121. Nur 24:3
  122. Nur 24:4
  123. Nur 24:5
  124. Nur 24:6
  125. Nur 24:7
  126. Nur 24:8
  127. Nur 24:9
  128. Nur 24:10
  129. Nur 24:11
  130. Nur 24:12
  131. Nur 24:13
  132. Nur 24:14
  133. Nur 24:15
  134. Nur 24:16
  135. Nur 24:17
  136. Nur 24:18
  137. Nur 24:19
  138. Nur 24:20
  139. Nur 24:21
  140. Nur 24:22
  141. Nur 24:23
  142. Nur 24:24
  143. Nur 24:25
  144. Nur 24:26
  145. Nur 24:27
  146. Nur 24:28
  147. Nur 24:29
  148. Nur 24:30
  149. Nur 24:31
  150. Nur 24:32
  151. Nur 24:33
  152. Nur 24:34
  153. Nur 24:35
  154. Nur 24:36
  155. Nur 24:37
  156. Nur 24:38
  157. Nur 24:39
  158. Nur 24:40
  159. Nur 24:41
  160. Nur 24:42
  161. Nur 24:43
  162. Nur 24:44
  163. Nur 24:45
  164. Nur 24:46
  165. Nur 24:47
  166. Nur 24:48
  167. Nur 24:49
  168. Nur 24:50
  169. Nur 24:51
  170. Nur 24:52
  171. Nur 24:53
  172. Nur 24:54
  173. Nur 24:55
  174. Nur 24:56
  175. Nur 24:57
  176. Nur 24:58
  177. Nur 24:59
  178. Nur 24:60
  179. Nur 24:61
  180. Nur 24:62
  181. Nur 24:63
  182. Nur 24:64

Mü'minûn 23:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüzoî âyeti hâvidir. Yani; muhakkak felaha dâhil oldu şol mü'minler ki onlar ke-mâl-i. tevazu' ve tezellül üzere kalbleriyle Rablerinden korkarak ve kemâl-i ihlâs üzere eda-yı salât ettiler. Binaenaleyh; şu evsafı haiz olan mü'minler korktuklarından kurtulup saadet-i ebediyye-ye nail olacaklardır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i îmanın felah ve necatı Rab-lerinin lûtfundan intizar ettiklerine işaret için intizara delâlet eden Kad lâfziyle varid olmuştur. Felah; Umduğuna nail olup korktuğu şeyden kurtulmak ve huşu'; KaU biyle Allah'tan korkmak, tevazu' ve tezeüul etmek ve a'za-yı ce-varihi sakin olup etraf a iltifat etmemektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyette mü'minlerin felah ve necatları; iki şeye ta'lik olunmuştur : Birincisi; îman, ikincisi;. Namazlarında huzu', huŞu' ve azatlarının sükûnetidir. Çünkü; bir hükmün müştak üzere ta'lik olunması me'-haz-ı iştikakın o hükme illet ve sebep olmasını iktiza eder. Şu halde bu âyette felâhyab olmak; mü'min olarak namazda haşi' olmaya ta'lik olunca me'haz-i iştikak olan îmanla huşuun felahlarına ve Cennette bekalarına sebep ve illet olmasına işaret olunmuştur. Binaenaleyh; fevz ü felaha nail olmak isteyen mü'minin namazda huşua ihtimam etmesi lâzımdır. Hatta ashab-ı Resulullah bu âyetin nüzulünden evvel namazda gözlerini semaya kaldırır ve etrafa iltifat ederken bu âyet nazil olduktan sonra gözlerini secde mevziinden ayırmadıkları (Ebu Hüreyre) hazretlerinden mervi-dir. İşte şu esasa binaen Medarik ve Hâzin'de huşu'; Namazda ma-sivayı bilkülliye terkle himmetini ve kalbini cem'etmek, gözünü secde mevziinden ayırmamak, sağına, soluna iltifat etmemek ve elile sakalını ve sair yerini oynamamaktan ibaret olduğunu beyan etmekle tefsir olunmuştur. Hatta Resulullah'm namazda sakalını oynatan bir kimseyi gördüğünde «Eğer şu adamın kalbinde huşu' olsa sair a'zasmda da huşu' olurdu» buyurduğu mervidir. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile huşu1; Namazın kabulünün ve sevabının şartıdır. Amma borcundan kurtulmasının şartı değildir. Çünkü; huşu' bulunmaksızın namazı eda eden kimse borcu olan farzı iskat eder ve lâkin huşu'la eda olmadığı için dergâh-ı Ulûhiyette güzel kabul ile kabul olunmaz. Binaenaleyh; sevab da olmaz. Çünkü; namazın mücerred sıhhati başka ve sıhhatiyle beraber kabulü başkadır. Zira; kütüb-ü fıkhiyyede beyan olunan şeraitle eda olunan namaz sahih olur. Yani; eda eden kimse borcun gûre 23 : Mü'minûn kurtulur fakat namaz sahih olmakla beraber Cenab-ı Hakkın Hprtffthmda kabul olunup rızasına muvafık ve mükâfata mustehak İması lâzım gelmez. Şu halde bir ibadetin sıhhati başka ve ind-i-İlâhide kabulü başkadır. Zira; kabul olan amel sahih olur ve lâkın sahih olan amelin kabul olması lâzım gelmez. . Bundan evvelki sûre'nin hatimesi salâtia ve zekâtla vuku bulduğundan bu sûre'nin bidayesinde salât ve zekatın ve sair mekâ-rimi ahlâkın fezailini zikrile ibtida olunduğu cihetle bidayenın diğer sûre'nin nihayesine tarnamiyle merbut olduğu Nisâbûrî'nın cümle-i beyanatmdandır.

Mü'minûn 23:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüzoî âyeti hâvidir. Yani; muhakkak felaha dâhil oldu şol mü'minler ki onlar ke-mâl-i. tevazu' ve tezellül üzere kalbleriyle Rablerinden korkarak ve kemâl-i ihlâs üzere eda-yı salât ettiler. Binaenaleyh; şu evsafı haiz olan mü'minler korktuklarından kurtulup saadet-i ebediyye-ye nail olacaklardır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i îmanın felah ve necatı Rab-lerinin lûtfundan intizar ettiklerine işaret için intizara delâlet eden Kad lâfziyle varid olmuştur. Felah; Umduğuna nail olup korktuğu şeyden kurtulmak ve huşu'; KaU biyle Allah'tan korkmak, tevazu' ve tezeüul etmek ve a'za-yı ce-varihi sakin olup etraf a iltifat etmemektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu âyette mü'minlerin felah ve necatları; iki şeye ta'lik olunmuştur : Birincisi; îman, ikincisi;. Namazlarında huzu', huŞu' ve azatlarının sükûnetidir. Çünkü; bir hükmün müştak üzere ta'lik olunması me'-haz-ı iştikakın o hükme illet ve sebep olmasını iktiza eder. Şu halde bu âyette felâhyab olmak; mü'min olarak namazda haşi' olmaya ta'lik olunca me'haz-i iştikak olan îmanla huşuun felahlarına ve Cennette bekalarına sebep ve illet olmasına işaret olunmuştur. Binaenaleyh; fevz ü felaha nail olmak isteyen mü'minin namazda huşua ihtimam etmesi lâzımdır. Hatta ashab-ı Resulullah bu âyetin nüzulünden evvel namazda gözlerini semaya kaldırır ve etrafa iltifat ederken bu âyet nazil olduktan sonra gözlerini secde mevziinden ayırmadıkları (Ebu Hüreyre) hazretlerinden mervi-dir. İşte şu esasa binaen Medarik ve Hâzin'de huşu'; Namazda ma-sivayı bilkülliye terkle himmetini ve kalbini cem'etmek, gözünü secde mevziinden ayırmamak, sağına, soluna iltifat etmemek ve elile sakalını ve sair yerini oynamamaktan ibaret olduğunu beyan etmekle tefsir olunmuştur. Hatta Resulullah'm namazda sakalını oynatan bir kimseyi gördüğünde «Eğer şu adamın kalbinde huşu' olsa sair a'zasmda da huşu' olurdu» buyurduğu mervidir. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile huşu1; Namazın kabulünün ve sevabının şartıdır. Amma borcundan kurtulmasının şartı değildir. Çünkü; huşu' bulunmaksızın namazı eda eden kimse borcu olan farzı iskat eder ve lâkin huşu'la eda olmadığı için dergâh-ı Ulûhiyette güzel kabul ile kabul olunmaz. Binaenaleyh; sevab da olmaz. Çünkü; namazın mücerred sıhhati başka ve sıhhatiyle beraber kabulü başkadır. Zira; kütüb-ü fıkhiyyede beyan olunan şeraitle eda olunan namaz sahih olur. Yani; eda eden kimse borcun gûre 23 : Mü'minûn kurtulur fakat namaz sahih olmakla beraber Cenab-ı Hakkın Hprtffthmda kabul olunup rızasına muvafık ve mükâfata mustehak İması lâzım gelmez. Şu halde bir ibadetin sıhhati başka ve ind-i-İlâhide kabulü başkadır. Zira; kabul olan amel sahih olur ve lâkın sahih olan amelin kabul olması lâzım gelmez. . Bundan evvelki sûre'nin hatimesi salâtia ve zekâtla vuku bulduğundan bu sûre'nin bidayesinde salât ve zekatın ve sair mekâ-rimi ahlâkın fezailini zikrile ibtida olunduğu cihetle bidayenın diğer sûre'nin nihayesine tarnamiyle merbut olduğu Nisâbûrî'nın cümle-i beyanatmdandır.

Mü'minûn 23:3

Vacip Tealâ felaha nail olacak mü'minlerin âdetleri namazda huşu' olduğunu beyandan sonra malâya'ni'yi terketmek daimi bir âdetleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; korktuğundan kurtulacak ve umduğuna nail olacak şol kimseler ki; daima malâya'ni'den ve sair küçük ve büyük günahlardan kaçınırlar, sözlerinde ye işlerinde dünyevî ve uhrevî fayda olmayan şeyleri terketmek âdetleridir. Şu halde bu gibi mü'min-lerde yalan söylemek, bir kimseye sövmek ve oyun oynamak gibi şeyler bulunmadığı gibi zaruret messetmeyen mubahı bile işlemeğe tenezzül etmezler ve lâğviyyata mübaşeret etmek ve rağbet göstermek ve sebebiyet vermek gibi bir teşebbüste bulunmadıklarına işaret için devama ve istimrara delâlet eden ism-i fail siğasıyla varid olmuştur. İnsanın saadete vusulü; işlenmesi lâzım olan şeyi işleyip terki lâzım şeyi terketmekle hasıl olduğundan Cenab-ı Hak felaha dahil olmaya lâyık olan kimselerin namazda huşu' üzere bulunmak ve lâğviyatı terketmek âdetleri olan kimseler olduğunu beyan buyurmuştur ki, vücubu eda ve haramı terketmek meziyyetini cem'et-tiklerini beyanla sena ettiği gibi ehl-i imanı bu misilli âdât-ı hase-neyi işlemeye terğib etmiştir. Çünkü bütün tekâlifin esası; bu ikiye münhasırdır ki vacibi işlemek ve haramı terk etmektir.

Mü'minûn 23:4

Vacip Tealâ işlenmesi lâzım olan salâtı işlediklerini ve terki lâzım olan lâğviyatı terketmeleriyle mü'm ini erin felâhyab olacaklarını beyandan sonra zekâtlarını vermekle fukaranın hukukuna da riayet ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü zekâtı terketmek; Allah'a isyan ve fukaranın hukukunu men'etmek olduğu cihetle mürüvveti ihlâl eder. Şu halde felâhyab olmak arzu eden mü'minler ibadet-i bedeniye olan namazı ve ibadet-i maliye olan zekâtı edaya kemâl-i i'tina ve ihtimamla seve seve devam ettiklerini, muharremattan ve sair faydasız şeylerden ihtiraz eylediklerini beyanla Cenab-ı Hak zekâtı edanın felaha sebeb olacağını beyan etmiştir. Zekât; Emvali, içinde bulunan bir takım habasetten tat-hir ettiğinden zekât denmiştir. Zira zekât; taharet manâsına ve tezkiye de tathir manâsına olduğundan emvalin zekâtını vermek; o malı fenalıktan temizlemektir. İşte şu taharet sebebiyle zekât; emvali afat-ı hariciyeden de muhafaza edeceğine dair bir çok ehadis-i celile dahi. mevcuddur.

Mü'minûn 23:5

Vacip Tealâ felaha dahil olacak mü'nıinlerin âdetleri ibadet-i bedeniye olan namazı ve ibadet-i maliye olan zekâtı edaya dikkatlerini ve faydasız lâğyiyyatı terkettiklerini beyandan sonra muhar-rematı terk ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; taraf-ı İlâhiden onlara izdivaç ve muamele-i zevciyeyle intifa1 helâl kılındığından onu işlemekle aklen ve şer'an mezmum olmazlar. Binaenaleyh; gerek menkûhasiyle ve gerek cariyesiyle intifa' eden kimse hiç bir kimse tarafından zemmolunmağa lâyık değildir. Zira; şehvetlerini kaza ettikleri mahal taraf-ı İlâhiden ta'yin olunmuştur.

Mü'minûn 23:6

Vacip Tealâ felaha dahil olacak mü'nıinlerin âdetleri ibadet-i bedeniye olan namazı ve ibadet-i maliye olan zekâtı edaya dikkatlerini ve faydasız lâğyiyyatı terkettiklerini beyandan sonra muhar-rematı terk ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; taraf-ı İlâhiden onlara izdivaç ve muamele-i zevciyeyle intifa1 helâl kılındığından onu işlemekle aklen ve şer'an mezmum olmazlar. Binaenaleyh; gerek menkûhasiyle ve gerek cariyesiyle intifa' eden kimse hiç bir kimse tarafından zemmolunmağa lâyık değildir. Zira; şehvetlerini kaza ettikleri mahal taraf-ı İlâhiden ta'yin olunmuştur.

Mü'minûn 23:7

Binaenaleyh; onlar için felah yoktur. Çünkü taraf-ı İlâhiden intifa'larına ta'yin olunan menkûha ile cariyenin gayriye tecavüz; hudud-u İlâhiyenin haricine tecavüz olduğu cihetle felahtan mahrum olmalarını mucib olur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile müt'anın yani bir müddet ta'yin edilerek nikâh olunan hatunun zevce idadından ma'-dud olmayıp haram olduğuna bu âyet c.^lâlet eder. Zira; bir veya iki ay yahut beş veya on gün intifa' etmek gibi bir müddet ta'yini İle nikâh sahih olmadığından muvakkat nikâhla nikâhlandığı hatun onu nikâh eden kimsenin zevcesi olamadığına binaen o hatundan intifa' haramdır. Zira hatun; ecnebiyedir. Hatta beyinlerinde irs bile cari olmaz. Binaenaleyh bu âyet; zevce ve cariyenin gayri velev muvakkat nikâhla olsun her kimden intifa' etse haram olduğuna delâlet etmiştir. , Nisâbûrî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zevce ve cariyeden intifa' hayz ve nifas gibi mevani'den salim olmak şartiyle meşruttur. Hatta Ni'metullah Efendinin beyanı veçhile zevce ve cariyesinden intifa' helâl ise de vücuda mazarrat verecek derecede ifrat etmek ve ihtiyacının fazlasını ihtiyarla nefsini yormak da haddini tecavüz olmakla ihtiraz etmek lâzımdır. Zira mazarrat olan bir şeyi irtikâb etmek; haramdır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın cariyesi mülk olduğundan sair memlûkler menzilesinde olduğuna işaret için ma lâfziyle ta'bir olunmuştur.

Mü'minûn 23:8

Vacip Tealâ felâhyab olacak mü'minlerin beşinci sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor. Zîra; tekâlif-i saireye riayet ettikleri gibi hukuk-u İlâ-hiyeye ve hukuk-u nâsı muhafazaya dikkat ve ihtimam ettiklerinden felaha nail olacaklardır. " Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile emanet; ikidir: Birincisi: Abdle Rabbi Tealâ beyninde bilûmum tekâlif-i İlâhiyedir. Binaenaleyh tekâlif-i İlâhiyenin cümlesine riayet; vaciptir. İkincisi: İnsanlar arasında vaki' olan emanetler ve beyinlerinde konuştukları sırlardır ki mü'minler bunların cümlesine riayet ederler. Çünkü îmanın muktazâsı emanete riayet etmektir. . Ahd ; insanın vermiş olduğu söz ve yapmış olduğu mukaveledir. Ahd; Allah'la kullan arasında olduğu gibi insanların birbirlerine karşı verdikleri sözler ve yaptıkları mukavelenameler de ahdde dahildir, mü'minler bunları ifa ederler. Hatta ahdleri kâfirlerle bile olsa sözlerini yerine getirirler ahdlerine riayet ederler ve bu vesileyle felaha nail olurlar. İnsanın bir hususa dair yapmış olduğu yemini ve nezri ve ukudat-ı şer'iyenin cümlesi ahdde dahildir. Binaenaleyh; bunların cümlesine riayet ve hukukunu ifa etmek felahın esbabı cümlesinden kılınmıştır. Kezalik insanın zevcesi ve evlâdı kendi nezdinde emanet olduğu cihetle onların hukukuna riayet vacip olduğu gibi akd-i nikâhla zevcenin muhafazasını ve hukukuna riayeti ve aralarından hâsıl olacak çocuğun meşakkatine tahammülü tekeffül ve teahhüd etmiş olduğundan teah-hüdünün muktezasmı ifa edip gazab ve tehevvürle üzerine vacip olan riayeti ihlâl etmemek lâzımdır ki uhdesine terettüb eden vü-cubu ifa etmekle felaha nail olsun.

Mü'minûn 23:9

Vacip Tealâ* felaha nıüstehak olan mü'minlerin altıncı larını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani- onlar evkât-ı ma'lûmede farzolan namazlatmm şartlarına, sünen ve adabına riayetle riyadan, ucüb ve suma gibi sevabını giderecek fena ahlâktan âri olarak edasına sür atle devam^eder-ler ve asla vaktini fevtetmezler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile s al ât ı muhafaza; devam manâsına olduğundan huşûa mugayir olduğu cihetle âyette tekrar yoktur. Çünkü huşu3; namaz kılan kimsenin tevazu' ve tezellül edip masivayı terkle himmetini canib-i hakka tevcih etmesidir. Amma bu âyette zikrolunan muhafaza; devam manâsına olduğu cihetle beyinlerinde mugayeret olduğu gibi hüküm de başka olduğundan tekrar yoktur. Zira; bir mü'min kıldığı vakit namazında huşu' etmesinden devam lâzım gelmediği gibi devam üzere eda-yı salât etmesinden matlûb olan huşu' üzere eda etmek de lâzım gelmediği cihetle namazda huşu' ile devam ayrı ayrı sıfatlar olup mükâfatları da başka başkadır. Binaenaleyh; sa-lâtı zikirde tekrar yoktur. Çünkü âyetin birinden maksad; salâtta huşua dikkat, diğerinden maksad; şeraitine riayetle beraber devamdır. Vacip Tealâ sûre'nin bidayesinden beri mü'minlerin ev-saf-ı memduhalarım beyanda namazla başlayıp namazla bitirmekle namazın azametine işaret etmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile namazın vakti tekerrür ettiği cihetle salata devam da tekerrür edeceğinden teceddüde, tekerrüre ve her zaman devamın lüzumuna işaret için teceddüd ve istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuş, felâh'a ve âhirette saadete sebebin her zaman namaza devam olduğuna işaret olunmuştur.

Mü'minûn 23:10

Vacip Tealâ felaha müstehak olan mü'minlerin evsafım beyandan sonra nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu evsafı cami' olup indellah makbul olan mü'minler şol kimseler ki onlar ancak firdevs-i a'lâya varisler ve varis denmeye lâyıklardır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile mirasın akıbeti varise müncer ol| duğu gibi Cennetin akıbeti bu gibi mü'mihlere müncer olacağmâj binaen firdevs-i a'lâya varis olacakları ve şu evsafı haiz olan mü'^j minlerin (Firdevs) isminde olan Cennette ebeden kalacakları beyan olunmuştur. Yani «o Cennetten çıkmak veyahud ölmek gibi bir şeylerle Cennet ellerinden gitmediği gibi bir âfet isabet etmek ve Cennet tahrib olunmak suretleriyle dahi Cennet ellerinden çıkmaz» demektir. Yahud mirasla murad; kâfirlerin Cennette olan yerlerine mü'minlerin vâris olmalarıdır. Çünkü; Nisâbûrî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Resûlullah'm «beni Âdem'den her ferdin âhirette Cennette ve Cehennemde yerleri vardır. Eğer bir kimse küfrüzere vefat ederse onun Cennette yerine mü'minler varis olur. Kezalik îman üzere vefat eden kimsenin Cehennemdeki yerine de kâfirler varis olum buyurup kelâm-ı Nebevilerini te'yid için bu âyeti okuduğu (Ebu Hüreyre) hazretlerinden mervidir. Şu halde bu hadis-i şerif; âyetteki veraset ile muradın ehl-i Cennetin Cehenneme gidenlerin Cennette olan makamlarına vâris olacakları olduğunu beyan ve tefsir etmiştir. Cennet evvelen pederimiz Âdem (A.S.) m meskeni olduğundan akıbet evlâdına intikal ettiği cihetten dahi mirasa müşabih olmasına binaen miras denilmiştir. Cennete varis olmak ahkâm-ı şer'iyeyi lâyıkiyle eda etmeye mütevakkıftır. Gerçi sûre'nin başından buraya kadar zikrolunan evsaf tafsil üzere ahkâm-ı şer'iyeyi cami' değilse de emanette tekâlifin küllisi dahil olduğu cihetle bilûmum ahkâm-ı şer'iye icma-len zikredilmiş ve binaenaleyh; Cennette müşriklerin yerlerine varis olmak cümle tekâlifi edaya muvaffak olan kimselere tahsis olunmuştur. Bu âyette şu evsafı cami' olmak mükellef olanlara nisbetledir. Binaenaleyh; «sabiler ve mecnunlar da Cennete girecekler, halbuki onlarda bu evsaf yok» denilemez. Zira; îman ve evsaf-ı sairenin Cennete girmenin şeraitinden olması aklı başında olup hadd-i bulûğuna vasıl olmuş ve tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef olanlar hakkındadır. Çünkü mükellef olup da îmanı olmazsa Cennete giremez. Firdevs: Cennetin derecelerinin en a'lâsıdır. Çünkü; Resûlullah'm «Cennette yüz derece vardır ve Firdevs bu derecelerin en yükseği ve a'lâsıdır ve Cennnetin nehirleri oradan taksim olur ve Arşürrahman onun üstündedir, Allah'tan isterseniz Fir-devs'i isteyin» buyurduğu (Ubade b. Samit) hazretlerinin riva-yetiyle tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur.

Mü'minûn 23:11

Vacip Tealâ felaha müstehak olan mü'minlerin evsafım beyandan sonra nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu evsafı cami' olup indellah makbul olan mü'minler şol kimseler ki onlar ancak firdevs-i a'lâya varisler ve varis denmeye lâyıklardır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile mirasın akıbeti varise müncer ol| duğu gibi Cennetin akıbeti bu gibi mü'mihlere müncer olacağmâj binaen firdevs-i a'lâya varis olacakları ve şu evsafı haiz olan mü'^j minlerin (Firdevs) isminde olan Cennette ebeden kalacakları beyan olunmuştur. Yani «o Cennetten çıkmak veyahud ölmek gibi bir şeylerle Cennet ellerinden gitmediği gibi bir âfet isabet etmek ve Cennet tahrib olunmak suretleriyle dahi Cennet ellerinden çıkmaz» demektir. Yahud mirasla murad; kâfirlerin Cennette olan yerlerine mü'minlerin vâris olmalarıdır. Çünkü; Nisâbûrî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Resûlullah'm «beni Âdem'den her ferdin âhirette Cennette ve Cehennemde yerleri vardır. Eğer bir kimse küfrüzere vefat ederse onun Cennette yerine mü'minler varis olur. Kezalik îman üzere vefat eden kimsenin Cehennemdeki yerine de kâfirler varis olum buyurup kelâm-ı Nebevilerini te'yid için bu âyeti okuduğu (Ebu Hüreyre) hazretlerinden mervidir. Şu halde bu hadis-i şerif; âyetteki veraset ile muradın ehl-i Cennetin Cehenneme gidenlerin Cennette olan makamlarına vâris olacakları olduğunu beyan ve tefsir etmiştir. Cennet evvelen pederimiz Âdem (A.S.) m meskeni olduğundan akıbet evlâdına intikal ettiği cihetten dahi mirasa müşabih olmasına binaen miras denilmiştir. Cennete varis olmak ahkâm-ı şer'iyeyi lâyıkiyle eda etmeye mütevakkıftır. Gerçi sûre'nin başından buraya kadar zikrolunan evsaf tafsil üzere ahkâm-ı şer'iyeyi cami' değilse de emanette tekâlifin küllisi dahil olduğu cihetle bilûmum ahkâm-ı şer'iye icma-len zikredilmiş ve binaenaleyh; Cennette müşriklerin yerlerine varis olmak cümle tekâlifi edaya muvaffak olan kimselere tahsis olunmuştur. Bu âyette şu evsafı cami' olmak mükellef olanlara nisbetledir. Binaenaleyh; «sabiler ve mecnunlar da Cennete girecekler, halbuki onlarda bu evsaf yok» denilemez. Zira; îman ve evsaf-ı sairenin Cennete girmenin şeraitinden olması aklı başında olup hadd-i bulûğuna vasıl olmuş ve tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef olanlar hakkındadır. Çünkü mükellef olup da îmanı olmazsa Cennete giremez. Firdevs: Cennetin derecelerinin en a'lâsıdır. Çünkü; Resûlullah'm «Cennette yüz derece vardır ve Firdevs bu derecelerin en yükseği ve a'lâsıdır ve Cennnetin nehirleri oradan taksim olur ve Arşürrahman onun üstündedir, Allah'tan isterseniz Fir-devs'i isteyin» buyurduğu (Ubade b. Samit) hazretlerinin riva-yetiyle tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur.

Mü'minûn 23:12

Vacip Tealâ ibadatla emrettikten sonra ibadet Vacip Tealâ'-nın vücudunu ma'rifete mevkuf olduğundan vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz insanı bir hulâsadan halkettik ki, o hulâsa çamurdan yapılmış bir hulâsadır. İşte insanı biz çamurdan alınma bir hulâsadan halketmemiz vücudumuza ve kudretimize delâlet eder, biz çamurdan halkettikten sonra o insanı muhkem bir karargâhta karar edici nutfe kıldık ki, pederinin sulbünden validesinin rahmine inzal ile onda karar ettirdik ve orada bulunduğu müddet,biz afetten mahfuz kıldık. Validesinin rahminde karar ettikten sonra o nutfeyi murur-u zamanla uyuşmuş kana tahvil ettik ve rahimde nutfe bir takım terbiyeden sonra kan halini iktisab eder. Bundan sonra biz o kanı et parçası kıldık ki tedriçle insan olmaya isti'dad gelsin ve aradan çok zaman geçmeksizin biz et parçasını kemik kıldık ve kemiği etiyle kisvelendirdik ki, kemikle et birbirine imtizaçla vücudda kıvam peyda ederek insan hâlini iktisab eylesin. Çünkü; insanın kıvamı kemikle hasıl olduğundan evvelâ kemik halkolunduktan sonra o ; kemiğin kırılma ve çatlama gibi âfetlerden muhafazası için insanın üzerinde olan elbise makamında kemiğin üzeri etle örtülmüş-, tür. Bundan sonra suret-i cismiyesi, damarlar, sinirler ve cümle - a'zanm yekdiğerine irtibat ve imtizacı hasıl olmakla mahlûk-u ahar ki, suret-i insan hasıl olur. Bunların cümlesi tedriç suretiyle hazırlandıktan sonra biz ruhunu vermekle nutfe et, kan ve kemiğin gayri mahlûk-u ahar olarak insanı icad ederiz. İşte insanın yaratılışında geçirmiş olduğu ahvalin her biri halikının vücuduna, vahdaniyetine ve kudretine delâlet eder. Çünkü çamurdan nutfenin husulü ve mürur-u zamanla anaların rahminde nutfenin kana tahavvülü, ba'dehu kanın ete tebeddülü, etin de kemik olması, kemiğin üzeri tekrar etle örtülmesi ve sonra a'zaların yekdiğerine imtizaciyle insan suretinin husul bulması düşündükçe insana hayret veren acayibat-ı nahiyedendir. Bu acayibatı cami' olan insanı bu minval üzere halkeden Allahü Tealâ yüce oldu ve teâlî etti. Zira; halikların ahseni ve takdir edenlerin a'lâsıdır. Çünkü; insanı suret-i bedia ve hilkat-i acibeyle hayvanat içinden mümtaz bir mevki' ihraz ve hilâfete liyakat kesbederek evsaf-ı kâmile, ah-lâk-ı fâzıla ve meziyyat-ı âliyeyle muttasıf kılarak mahlûkata ün-muzec, yani zübde ve hulâsa kılması elbette Halikının ahsenülha-lıkîn olmasını icabeder. Şu tavr-ı garib üzere icad olunan insanlar elbette ölecekler ve öldükten sonra yevm-i kıyamette kabirlerinden kaldırılacaklardır. Taberi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette insanla murad; Hazret-i Âdem'dir. Sülâle; hulâsa demektir. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Yahud insanla murad; evlâd-ı Âdem'dir, Sülâle yle murad; çamurdan halkolunan Âdem'den hâsıl olan nutfedir ki, nutfe; insanın özü ve hülâsası olduğundan sülâle denmiştir. Karar-ı mekîn \e murad, anaların rahimleridir. Çünkü nutfe; pederin sulbünden halkolunduktan sonra rahm-i üm-mehatta karar ve insan şeklini .orada iktisab ettiğinden validenin rahmi nutfeyi muhafaza için muhkem bir mahal olduğu beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyette halk- aharla murad; ruh verilmezden evvelki ahvaline muhalif bir suret iktisab etmesidir. Çünkü; bidayeten cemad idi, sonra hayvan oldu ve ilk Önce söylemezdi, sonra söyler oldu. Velhasıl evvelce mevcud olmayan hisleri sonra hâsıl olarak evvelki suretine muhalif bir suret iktisab ettiğinden h'alk-ı ahar denilmiştir. Bu âyette hâIık ; takdir edici manasınadır. Binaenaleyh «Allahü Tealâ Halikların ahseni» demek;" Allah'ın gayri bir çok halik olmasına delâlet etmez. Yani «Allahü Tealâ takdir eden mukaddirlerin ahseni» demektir.1 Çünkü; Allah'ın gayri halikın vücudu aklen ve şer'an muhaldir. Azab-ı kabir iadede dahil olduğundan Vacip Tealâ evve AIen icadı, saniyen imateyi ve salisen iadeyi zikretti de kabirde ihya edeceğini zikretmedi. Çünkü kabirde ihya; iadede dahil olduğu cihetle ayrıca zikre hacet yoktur.

Mü'minûn 23:13

Vacip Tealâ ibadatla emrettikten sonra ibadet Vacip Tealâ'-nın vücudunu ma'rifete mevkuf olduğundan vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz insanı bir hulâsadan halkettik ki, o hulâsa çamurdan yapılmış bir hulâsadır. İşte insanı biz çamurdan alınma bir hulâsadan halketmemiz vücudumuza ve kudretimize delâlet eder, biz çamurdan halkettikten sonra o insanı muhkem bir karargâhta karar edici nutfe kıldık ki, pederinin sulbünden validesinin rahmine inzal ile onda karar ettirdik ve orada bulunduğu müddet,biz afetten mahfuz kıldık. Validesinin rahminde karar ettikten sonra o nutfeyi murur-u zamanla uyuşmuş kana tahvil ettik ve rahimde nutfe bir takım terbiyeden sonra kan halini iktisab eder. Bundan sonra biz o kanı et parçası kıldık ki tedriçle insan olmaya isti'dad gelsin ve aradan çok zaman geçmeksizin biz et parçasını kemik kıldık ve kemiği etiyle kisvelendirdik ki, kemikle et birbirine imtizaçla vücudda kıvam peyda ederek insan hâlini iktisab eylesin. Çünkü; insanın kıvamı kemikle hasıl olduğundan evvelâ kemik halkolunduktan sonra o ; kemiğin kırılma ve çatlama gibi âfetlerden muhafazası için insanın üzerinde olan elbise makamında kemiğin üzeri etle örtülmüş-, tür. Bundan sonra suret-i cismiyesi, damarlar, sinirler ve cümle - a'zanm yekdiğerine irtibat ve imtizacı hasıl olmakla mahlûk-u ahar ki, suret-i insan hasıl olur. Bunların cümlesi tedriç suretiyle hazırlandıktan sonra biz ruhunu vermekle nutfe et, kan ve kemiğin gayri mahlûk-u ahar olarak insanı icad ederiz. İşte insanın yaratılışında geçirmiş olduğu ahvalin her biri halikının vücuduna, vahdaniyetine ve kudretine delâlet eder. Çünkü çamurdan nutfenin husulü ve mürur-u zamanla anaların rahminde nutfenin kana tahavvülü, ba'dehu kanın ete tebeddülü, etin de kemik olması, kemiğin üzeri tekrar etle örtülmesi ve sonra a'zaların yekdiğerine imtizaciyle insan suretinin husul bulması düşündükçe insana hayret veren acayibat-ı nahiyedendir. Bu acayibatı cami' olan insanı bu minval üzere halkeden Allahü Tealâ yüce oldu ve teâlî etti. Zira; halikların ahseni ve takdir edenlerin a'lâsıdır. Çünkü; insanı suret-i bedia ve hilkat-i acibeyle hayvanat içinden mümtaz bir mevki' ihraz ve hilâfete liyakat kesbederek evsaf-ı kâmile, ah-lâk-ı fâzıla ve meziyyat-ı âliyeyle muttasıf kılarak mahlûkata ün-muzec, yani zübde ve hulâsa kılması elbette Halikının ahsenülha-lıkîn olmasını icabeder. Şu tavr-ı garib üzere icad olunan insanlar elbette ölecekler ve öldükten sonra yevm-i kıyamette kabirlerinden kaldırılacaklardır. Taberi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette insanla murad; Hazret-i Âdem'dir. Sülâle; hulâsa demektir. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Yahud insanla murad; evlâd-ı Âdem'dir, Sülâle yle murad; çamurdan halkolunan Âdem'den hâsıl olan nutfedir ki, nutfe; insanın özü ve hülâsası olduğundan sülâle denmiştir. Karar-ı mekîn \e murad, anaların rahimleridir. Çünkü nutfe; pederin sulbünden halkolunduktan sonra rahm-i üm-mehatta karar ve insan şeklini .orada iktisab ettiğinden validenin rahmi nutfeyi muhafaza için muhkem bir mahal olduğu beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyette halk- aharla murad; ruh verilmezden evvelki ahvaline muhalif bir suret iktisab etmesidir. Çünkü; bidayeten cemad idi, sonra hayvan oldu ve ilk Önce söylemezdi, sonra söyler oldu. Velhasıl evvelce mevcud olmayan hisleri sonra hâsıl olarak evvelki suretine muhalif bir suret iktisab ettiğinden h'alk-ı ahar denilmiştir. Bu âyette hâIık ; takdir edici manasınadır. Binaenaleyh «Allahü Tealâ Halikların ahseni» demek;" Allah'ın gayri bir çok halik olmasına delâlet etmez. Yani «Allahü Tealâ takdir eden mukaddirlerin ahseni» demektir.1 Çünkü; Allah'ın gayri halikın vücudu aklen ve şer'an muhaldir. Azab-ı kabir iadede dahil olduğundan Vacip Tealâ evve AIen icadı, saniyen imateyi ve salisen iadeyi zikretti de kabirde ihya edeceğini zikretmedi. Çünkü kabirde ihya; iadede dahil olduğu cihetle ayrıca zikre hacet yoktur.

Mü'minûn 23:14

Vacip Tealâ ibadatla emrettikten sonra ibadet Vacip Tealâ'-nın vücudunu ma'rifete mevkuf olduğundan vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz insanı bir hulâsadan halkettik ki, o hulâsa çamurdan yapılmış bir hulâsadır. İşte insanı biz çamurdan alınma bir hulâsadan halketmemiz vücudumuza ve kudretimize delâlet eder, biz çamurdan halkettikten sonra o insanı muhkem bir karargâhta karar edici nutfe kıldık ki, pederinin sulbünden validesinin rahmine inzal ile onda karar ettirdik ve orada bulunduğu müddet,biz afetten mahfuz kıldık. Validesinin rahminde karar ettikten sonra o nutfeyi murur-u zamanla uyuşmuş kana tahvil ettik ve rahimde nutfe bir takım terbiyeden sonra kan halini iktisab eder. Bundan sonra biz o kanı et parçası kıldık ki tedriçle insan olmaya isti'dad gelsin ve aradan çok zaman geçmeksizin biz et parçasını kemik kıldık ve kemiği etiyle kisvelendirdik ki, kemikle et birbirine imtizaçla vücudda kıvam peyda ederek insan hâlini iktisab eylesin. Çünkü; insanın kıvamı kemikle hasıl olduğundan evvelâ kemik halkolunduktan sonra o ; kemiğin kırılma ve çatlama gibi âfetlerden muhafazası için insanın üzerinde olan elbise makamında kemiğin üzeri etle örtülmüş-, tür. Bundan sonra suret-i cismiyesi, damarlar, sinirler ve cümle - a'zanm yekdiğerine irtibat ve imtizacı hasıl olmakla mahlûk-u ahar ki, suret-i insan hasıl olur. Bunların cümlesi tedriç suretiyle hazırlandıktan sonra biz ruhunu vermekle nutfe et, kan ve kemiğin gayri mahlûk-u ahar olarak insanı icad ederiz. İşte insanın yaratılışında geçirmiş olduğu ahvalin her biri halikının vücuduna, vahdaniyetine ve kudretine delâlet eder. Çünkü çamurdan nutfenin husulü ve mürur-u zamanla anaların rahminde nutfenin kana tahavvülü, ba'dehu kanın ete tebeddülü, etin de kemik olması, kemiğin üzeri tekrar etle örtülmesi ve sonra a'zaların yekdiğerine imtizaciyle insan suretinin husul bulması düşündükçe insana hayret veren acayibat-ı nahiyedendir. Bu acayibatı cami' olan insanı bu minval üzere halkeden Allahü Tealâ yüce oldu ve teâlî etti. Zira; halikların ahseni ve takdir edenlerin a'lâsıdır. Çünkü; insanı suret-i bedia ve hilkat-i acibeyle hayvanat içinden mümtaz bir mevki' ihraz ve hilâfete liyakat kesbederek evsaf-ı kâmile, ah-lâk-ı fâzıla ve meziyyat-ı âliyeyle muttasıf kılarak mahlûkata ün-muzec, yani zübde ve hulâsa kılması elbette Halikının ahsenülha-lıkîn olmasını icabeder. Şu tavr-ı garib üzere icad olunan insanlar elbette ölecekler ve öldükten sonra yevm-i kıyamette kabirlerinden kaldırılacaklardır. Taberi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette insanla murad; Hazret-i Âdem'dir. Sülâle; hulâsa demektir. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Yahud insanla murad; evlâd-ı Âdem'dir, Sülâle yle murad; çamurdan halkolunan Âdem'den hâsıl olan nutfedir ki, nutfe; insanın özü ve hülâsası olduğundan sülâle denmiştir. Karar-ı mekîn \e murad, anaların rahimleridir. Çünkü nutfe; pederin sulbünden halkolunduktan sonra rahm-i üm-mehatta karar ve insan şeklini .orada iktisab ettiğinden validenin rahmi nutfeyi muhafaza için muhkem bir mahal olduğu beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyette halk- aharla murad; ruh verilmezden evvelki ahvaline muhalif bir suret iktisab etmesidir. Çünkü; bidayeten cemad idi, sonra hayvan oldu ve ilk Önce söylemezdi, sonra söyler oldu. Velhasıl evvelce mevcud olmayan hisleri sonra hâsıl olarak evvelki suretine muhalif bir suret iktisab ettiğinden h'alk-ı ahar denilmiştir. Bu âyette hâIık ; takdir edici manasınadır. Binaenaleyh «Allahü Tealâ Halikların ahseni» demek;" Allah'ın gayri bir çok halik olmasına delâlet etmez. Yani «Allahü Tealâ takdir eden mukaddirlerin ahseni» demektir.1 Çünkü; Allah'ın gayri halikın vücudu aklen ve şer'an muhaldir. Azab-ı kabir iadede dahil olduğundan Vacip Tealâ evve AIen icadı, saniyen imateyi ve salisen iadeyi zikretti de kabirde ihya edeceğini zikretmedi. Çünkü kabirde ihya; iadede dahil olduğu cihetle ayrıca zikre hacet yoktur.

Mü'minûn 23:15

Vacip Tealâ ibadatla emrettikten sonra ibadet Vacip Tealâ'-nın vücudunu ma'rifete mevkuf olduğundan vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz insanı bir hulâsadan halkettik ki, o hulâsa çamurdan yapılmış bir hulâsadır. İşte insanı biz çamurdan alınma bir hulâsadan halketmemiz vücudumuza ve kudretimize delâlet eder, biz çamurdan halkettikten sonra o insanı muhkem bir karargâhta karar edici nutfe kıldık ki, pederinin sulbünden validesinin rahmine inzal ile onda karar ettirdik ve orada bulunduğu müddet,biz afetten mahfuz kıldık. Validesinin rahminde karar ettikten sonra o nutfeyi murur-u zamanla uyuşmuş kana tahvil ettik ve rahimde nutfe bir takım terbiyeden sonra kan halini iktisab eder. Bundan sonra biz o kanı et parçası kıldık ki tedriçle insan olmaya isti'dad gelsin ve aradan çok zaman geçmeksizin biz et parçasını kemik kıldık ve kemiği etiyle kisvelendirdik ki, kemikle et birbirine imtizaçla vücudda kıvam peyda ederek insan hâlini iktisab eylesin. Çünkü; insanın kıvamı kemikle hasıl olduğundan evvelâ kemik halkolunduktan sonra o ; kemiğin kırılma ve çatlama gibi âfetlerden muhafazası için insanın üzerinde olan elbise makamında kemiğin üzeri etle örtülmüş-, tür. Bundan sonra suret-i cismiyesi, damarlar, sinirler ve cümle - a'zanm yekdiğerine irtibat ve imtizacı hasıl olmakla mahlûk-u ahar ki, suret-i insan hasıl olur. Bunların cümlesi tedriç suretiyle hazırlandıktan sonra biz ruhunu vermekle nutfe et, kan ve kemiğin gayri mahlûk-u ahar olarak insanı icad ederiz. İşte insanın yaratılışında geçirmiş olduğu ahvalin her biri halikının vücuduna, vahdaniyetine ve kudretine delâlet eder. Çünkü çamurdan nutfenin husulü ve mürur-u zamanla anaların rahminde nutfenin kana tahavvülü, ba'dehu kanın ete tebeddülü, etin de kemik olması, kemiğin üzeri tekrar etle örtülmesi ve sonra a'zaların yekdiğerine imtizaciyle insan suretinin husul bulması düşündükçe insana hayret veren acayibat-ı nahiyedendir. Bu acayibatı cami' olan insanı bu minval üzere halkeden Allahü Tealâ yüce oldu ve teâlî etti. Zira; halikların ahseni ve takdir edenlerin a'lâsıdır. Çünkü; insanı suret-i bedia ve hilkat-i acibeyle hayvanat içinden mümtaz bir mevki' ihraz ve hilâfete liyakat kesbederek evsaf-ı kâmile, ah-lâk-ı fâzıla ve meziyyat-ı âliyeyle muttasıf kılarak mahlûkata ün-muzec, yani zübde ve hulâsa kılması elbette Halikının ahsenülha-lıkîn olmasını icabeder. Şu tavr-ı garib üzere icad olunan insanlar elbette ölecekler ve öldükten sonra yevm-i kıyamette kabirlerinden kaldırılacaklardır. Taberi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette insanla murad; Hazret-i Âdem'dir. Sülâle; hulâsa demektir. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Yahud insanla murad; evlâd-ı Âdem'dir, Sülâle yle murad; çamurdan halkolunan Âdem'den hâsıl olan nutfedir ki, nutfe; insanın özü ve hülâsası olduğundan sülâle denmiştir. Karar-ı mekîn \e murad, anaların rahimleridir. Çünkü nutfe; pederin sulbünden halkolunduktan sonra rahm-i üm-mehatta karar ve insan şeklini .orada iktisab ettiğinden validenin rahmi nutfeyi muhafaza için muhkem bir mahal olduğu beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyette halk- aharla murad; ruh verilmezden evvelki ahvaline muhalif bir suret iktisab etmesidir. Çünkü; bidayeten cemad idi, sonra hayvan oldu ve ilk Önce söylemezdi, sonra söyler oldu. Velhasıl evvelce mevcud olmayan hisleri sonra hâsıl olarak evvelki suretine muhalif bir suret iktisab ettiğinden h'alk-ı ahar denilmiştir. Bu âyette hâIık ; takdir edici manasınadır. Binaenaleyh «Allahü Tealâ Halikların ahseni» demek;" Allah'ın gayri bir çok halik olmasına delâlet etmez. Yani «Allahü Tealâ takdir eden mukaddirlerin ahseni» demektir.1 Çünkü; Allah'ın gayri halikın vücudu aklen ve şer'an muhaldir. Azab-ı kabir iadede dahil olduğundan Vacip Tealâ evve AIen icadı, saniyen imateyi ve salisen iadeyi zikretti de kabirde ihya edeceğini zikretmedi. Çünkü kabirde ihya; iadede dahil olduğu cihetle ayrıca zikre hacet yoktur.

Mü'minûn 23:16

Vacip Tealâ ibadatla emrettikten sonra ibadet Vacip Tealâ'-nın vücudunu ma'rifete mevkuf olduğundan vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz insanı bir hulâsadan halkettik ki, o hulâsa çamurdan yapılmış bir hulâsadır. İşte insanı biz çamurdan alınma bir hulâsadan halketmemiz vücudumuza ve kudretimize delâlet eder, biz çamurdan halkettikten sonra o insanı muhkem bir karargâhta karar edici nutfe kıldık ki, pederinin sulbünden validesinin rahmine inzal ile onda karar ettirdik ve orada bulunduğu müddet,biz afetten mahfuz kıldık. Validesinin rahminde karar ettikten sonra o nutfeyi murur-u zamanla uyuşmuş kana tahvil ettik ve rahimde nutfe bir takım terbiyeden sonra kan halini iktisab eder. Bundan sonra biz o kanı et parçası kıldık ki tedriçle insan olmaya isti'dad gelsin ve aradan çok zaman geçmeksizin biz et parçasını kemik kıldık ve kemiği etiyle kisvelendirdik ki, kemikle et birbirine imtizaçla vücudda kıvam peyda ederek insan hâlini iktisab eylesin. Çünkü; insanın kıvamı kemikle hasıl olduğundan evvelâ kemik halkolunduktan sonra o ; kemiğin kırılma ve çatlama gibi âfetlerden muhafazası için insanın üzerinde olan elbise makamında kemiğin üzeri etle örtülmüş-, tür. Bundan sonra suret-i cismiyesi, damarlar, sinirler ve cümle - a'zanm yekdiğerine irtibat ve imtizacı hasıl olmakla mahlûk-u ahar ki, suret-i insan hasıl olur. Bunların cümlesi tedriç suretiyle hazırlandıktan sonra biz ruhunu vermekle nutfe et, kan ve kemiğin gayri mahlûk-u ahar olarak insanı icad ederiz. İşte insanın yaratılışında geçirmiş olduğu ahvalin her biri halikının vücuduna, vahdaniyetine ve kudretine delâlet eder. Çünkü çamurdan nutfenin husulü ve mürur-u zamanla anaların rahminde nutfenin kana tahavvülü, ba'dehu kanın ete tebeddülü, etin de kemik olması, kemiğin üzeri tekrar etle örtülmesi ve sonra a'zaların yekdiğerine imtizaciyle insan suretinin husul bulması düşündükçe insana hayret veren acayibat-ı nahiyedendir. Bu acayibatı cami' olan insanı bu minval üzere halkeden Allahü Tealâ yüce oldu ve teâlî etti. Zira; halikların ahseni ve takdir edenlerin a'lâsıdır. Çünkü; insanı suret-i bedia ve hilkat-i acibeyle hayvanat içinden mümtaz bir mevki' ihraz ve hilâfete liyakat kesbederek evsaf-ı kâmile, ah-lâk-ı fâzıla ve meziyyat-ı âliyeyle muttasıf kılarak mahlûkata ün-muzec, yani zübde ve hulâsa kılması elbette Halikının ahsenülha-lıkîn olmasını icabeder. Şu tavr-ı garib üzere icad olunan insanlar elbette ölecekler ve öldükten sonra yevm-i kıyamette kabirlerinden kaldırılacaklardır. Taberi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette insanla murad; Hazret-i Âdem'dir. Sülâle; hulâsa demektir. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Yahud insanla murad; evlâd-ı Âdem'dir, Sülâle yle murad; çamurdan halkolunan Âdem'den hâsıl olan nutfedir ki, nutfe; insanın özü ve hülâsası olduğundan sülâle denmiştir. Karar-ı mekîn \e murad, anaların rahimleridir. Çünkü nutfe; pederin sulbünden halkolunduktan sonra rahm-i üm-mehatta karar ve insan şeklini .orada iktisab ettiğinden validenin rahmi nutfeyi muhafaza için muhkem bir mahal olduğu beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyette halk- aharla murad; ruh verilmezden evvelki ahvaline muhalif bir suret iktisab etmesidir. Çünkü; bidayeten cemad idi, sonra hayvan oldu ve ilk Önce söylemezdi, sonra söyler oldu. Velhasıl evvelce mevcud olmayan hisleri sonra hâsıl olarak evvelki suretine muhalif bir suret iktisab ettiğinden h'alk-ı ahar denilmiştir. Bu âyette hâIık ; takdir edici manasınadır. Binaenaleyh «Allahü Tealâ Halikların ahseni» demek;" Allah'ın gayri bir çok halik olmasına delâlet etmez. Yani «Allahü Tealâ takdir eden mukaddirlerin ahseni» demektir.1 Çünkü; Allah'ın gayri halikın vücudu aklen ve şer'an muhaldir. Azab-ı kabir iadede dahil olduğundan Vacip Tealâ evve AIen icadı, saniyen imateyi ve salisen iadeyi zikretti de kabirde ihya edeceğini zikretmedi. Çünkü kabirde ihya; iadede dahil olduğu cihetle ayrıca zikre hacet yoktur.

Mü'minûn 23:17

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden insanın yaratılışında olan acayibatı beyandan sonra semevatm hilkatini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; mahlûkatm her zerresini ve bilumum efradını biz muhafaza ettiğimiz için mahlûkatm hiç birinden gafil değiliz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile seb' itaraik ile murad; yedi kat göklerdir. Birbiri üzerinde olduğundan taraik denilmiştir. Yahud; a'la-yı illiyyinde olan meleklerin icabında yeryüzüne inip çıkmalarında yolları olduğu için semevata tarikler, yani yollar denilmiştir. Semevat ciheti berekete esas ve yağmurlar o canipten yağıp rızkımız onunla husule geldiğinden semevatm fevkimizde bulunmasını Cenab-ı Hak bu âyette ni'met sırasında ta'dad etmiştir. «Biz mahlûkattan gafil değiliz» demek; «onları mühmel bir halde bırakmayız, zevalden ve ihtilâlden muhafaza eder ve her birinin nev'ine göre kemalâtmın nihayesine varıp mukadder olan ga-' yeyi buluncaya kadar emrini tedbir eder terbiyesini veririz» de inektir.

Mü'minûn 23:18

Vacip Tealâ vahdaniyete insanın ve semevatın hilkatiyle istidlalden sonra semevattan rahmetin inzaliyle dahi istidlal etmek üzere buyuruyor. Yani; biz lûtfumuzlâ sema canibinden muayyen bir miktar üzere yağmur suyunu indirerek o suyu arzın boşluklarına ve muhtaç olan yerlerine iskân ve idhâl ettik ki, onunla kulların ihtiyaçları te'min ve maişetleri teshil edilsin. Halbuki o suları arza idhâl ve iskân ettikten sonra biz onu gidermeye ve kurutmaya kaadiriz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yağmur sularının esası semadan olduğunu ve semadan bulutlara, bulutlardan yer yüzüne nazil olduğunu beyan edenler varsa da, esah olan yer yüzünden çıkarak havada teraküm eden buharın buluta tehavvülü ile buluttan yağmur sularını Allahü Tealâ'nm halkedip yer yüzüne inzal etmesidir.. Zira «Her şeyin fevkinde olan şey senin semandır.» hadis-i şerifi muktezası âli olan şeye altında olana nisbetle serria ıtlakı sahih olduğundan bu ve bunun emsali âyetlerde rahmet sularının semadan inzal olunduğu beyan olunmuştur ki, sema canibinden buluttan inzal olduğunu beyandır. Ancak suyun esası; bulutların soğuk havaya temasla bir kısmının suya in-kılâb etmesi suretiyle olsun yahud denizlerden bulutlara alınmak ve bulutlarda tasfiye olunup berrak ve tatlı su olduktan sonra mik-dar-ı muayyen üzere yer yüzüne inzal etmek suretiyle olsun Ce-nab-ı Hakkın halkiyle olduğunda şübhe yoktur. Amma halketmesi hangi suretle olsa Allah'ın kullarına pek büyük lûtfu olduğu cihetle rahmetin inzalini insanlara in'am .sırasında ta'dad etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın ihsanı olmadıkça bütün dünya halkı bir. araya gelse tek bir katresini icad edip yere düşüremezler ve keza-lik yağmur sularının esası ni'met olduğu gibi sema canibinden halkolunup arzın her tarafını ihtiyaç mikdarı ayrıca sulamak dahi ni'mettir. Zira; denizden almak suretiyle arzın her tarafını sulamak mümkün olamaz. Her yerde karaya nisbetle deniz daha alçak olduğundan denizden dağ başlarına su çıkarıp her yeri sulamak imkânsızdır. îşte Hallâk-ı Âlem kullarının maişetlerini te'min ve rızıklarmı teshil ve dünyanın her tarafını feyz ü bereketinden müs-tefid ve kullarını ihsanından hisseyab etmek için yağmur sularını buhar suretiyle bulutlara ve bulutlardan küre-i arzın her tarafına ihtiyaç mikdarı inzal etmek veyahud semadan buluta ve buluttan yer yüzüne mikdar-ı muayyen üzere göndermek suretlerinden hangi şekilde halketmiş olsa Cenab-ı Hakkın Fâil-i Hakiki, Kaadir-i Mutlak ve Hallâk-ı Âlem olduğuna delâlet eder. Çünkü; kıtlık senelerde görüldüğü veçhile ufacık bir yağmur damlalarına insanlar hasret olur, fakat tek bir katresini halkedebilmek kimin haddidir? Şu halde bir yağmur tanesini halkedecek bir kimse bulunamayınca daha büyüklerini halkedecek Allah'tan başka halikın bulunmayacağı evleviyetle sabittir. Bu âyet-i celile suların esası sema canibinden olduğuna delâlet ettiği gibi semadan nazil olan suların bir kısmını da Cenab-ı Hakkın yer altında mahzenlerde iskân edip istediği yerlere hikmetine muvafık surette pınarlar cereyan ettirdiğine dahî delâlet eder.

Mü'minûn 23:19

Vacip Tealâ suyun esası ni'met olduğunu beyandan sonra sı ile hâsıl olan ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; semadan yağmur sularını inzal edince o su sebebiyle hurma ve üzümden bahçeler halkettik ki, o bahçelerde bir çok meyveler vardır, o meyvelerden yemekle siz teğaddi eder ve es-bab-ı maişetinizi o meyvelerle temin edersiniz ve o rahmet suları sebebiyle Tûr-u Sina dağından biten mübarek ağacı biz icad ettik ki, o ağaç zeytin yağıyla biter ve taam yiyenlerin ekmeğine katık olur. Yani, o mübarek ağaç bir meyve verir ki, o meyvede hem yağ hem de ekmeğe katık olmak sıfatları cem'olunmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bahçelerde meyve ağaçları çok olduğu halde, üzümle hurmanın menfeatlerinin çokluğuna ve meyvelerinin teaddüdüne binaen bu iki ağacı zikretmiştir. Zira; üzümle hurmanın meyvesi ve menfeati her ağaçtan ziyadedir. Çünkü; hurmadan ve üzümden yaşları ki, rutab ve ineb ve kuruları temir, zebib ve pekmezleri ve daha sair bir çok mütenevvi' ni'metleri mevcuttur. İşte bu kadar kesret ve menfaat başka meyvelerde yoktur ve hurmanın yaprağından zenbiller ve ipler örüldüğü ve bu cihetle de faydalı olduğu cümlenin ma'lûmu-dur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu iki ağacın meyvelerini kesretle tavsif ve bunların meyveleri bir zamana mahsus olmayıp, belki fusul-ü er'baanın kâffesinde mevcud olduğu cihetle de menfeati umumî olduğuna işaret etmiştir. Beyzâvî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile Tûr-u Sina ile murad; (Mısır) ve (Eyle) arasında Hazret-i Musa'ya vahiy nazil olan cebel-i mübarektir. Yahud Filistin'de meyve ağacı ve bilhassa zeytin ağacı çok olan bir dağdır. Şecere yle murad; zeytin ağacıdır. Çünkü; yağla biten ve yağ bitiren ve ekseriyet i'tibariyle meyvesi ekmeğe katık olan zeytin ağacıdır. Zeytin ağacının insanlara menfeati çok olduğu cihetle ta'zime şayan olduğuna işaret için ta'zime delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Zeytin ağacı ekser iklimde mevcud olduğu halde ilk menşei Tûr dağı olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette Tûr dağında icad ettiğini beyan etmiştir. Tufandan sonra dünya yüzünde ilk meydana gelen ve dünyada en çok yaşayan ağacın zeytin ağacı olduğu mervidir. oiter demek; «meyvesi yağlı olur» demektir. Sıbığ ; katık manasınadır ki, zeytin demektir. Yani «Biz Tûr-u Sina'da bir ağaç icad ettik ki, o ağaç yağ ve katık olmak sıfatlarını cami' bir meyve bitirir,» demektir. İşte şu meyvelerin cümlesi Vacip Tealâ'nm vücuduna, vahdaniyetine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; bir bahçenin suyu, toprağı ve havası bir olduğu, gibi ecram-ı felekiyenin ağaçların cümlesine nisbeti dahi müsavi olduğu halde zeytin ağacının yağlı ve hurma ağacının tatlı meyve bitirmesi fâil-i muhtarın ihtiyar ve tercihiyle olduğuna delâlet eder. Zira;; tabiat vasıta-siyle olsaydı tabiatın muktezası yağlı veya tatlı olup başka olmamak icab ederdi. Çünkü; tabiatın iktizası değişmez elbette icabı neyse o olur. Halbuki bir bahçede, aynı toprak ve suda yağlı, tatlı, ekşi ve acı her türlü meyvelerin hâsıl olması halikının fâil-ı muhtar olduğuna birer burhan-ı kâfidir. Hulâsa; semadan inzal ettiği yağmur suları sebebiyle Cenab-ı Hakkın hurma ve üzümden bahçeler ve bahçelerde insanların in-tifa'larına mahsus bir çok meyveler halkettiği ve o meyvelerden insanların yiyerek teğaddi edip maişetlerini te'min ettikleri, yağ ve katıkla biten zeytin ağacını Cenab-ı Hakkın ilk Tûr-u Sina'da halkettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:20

Vacip Tealâ suyun esası ni'met olduğunu beyandan sonra sı ile hâsıl olan ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; semadan yağmur sularını inzal edince o su sebebiyle hurma ve üzümden bahçeler halkettik ki, o bahçelerde bir çok meyveler vardır, o meyvelerden yemekle siz teğaddi eder ve es-bab-ı maişetinizi o meyvelerle temin edersiniz ve o rahmet suları sebebiyle Tûr-u Sina dağından biten mübarek ağacı biz icad ettik ki, o ağaç zeytin yağıyla biter ve taam yiyenlerin ekmeğine katık olur. Yani, o mübarek ağaç bir meyve verir ki, o meyvede hem yağ hem de ekmeğe katık olmak sıfatları cem'olunmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bahçelerde meyve ağaçları çok olduğu halde, üzümle hurmanın menfeatlerinin çokluğuna ve meyvelerinin teaddüdüne binaen bu iki ağacı zikretmiştir. Zira; üzümle hurmanın meyvesi ve menfeati her ağaçtan ziyadedir. Çünkü; hurmadan ve üzümden yaşları ki, rutab ve ineb ve kuruları temir, zebib ve pekmezleri ve daha sair bir çok mütenevvi' ni'metleri mevcuttur. İşte bu kadar kesret ve menfaat başka meyvelerde yoktur ve hurmanın yaprağından zenbiller ve ipler örüldüğü ve bu cihetle de faydalı olduğu cümlenin ma'lûmu-dur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu iki ağacın meyvelerini kesretle tavsif ve bunların meyveleri bir zamana mahsus olmayıp, belki fusul-ü er'baanın kâffesinde mevcud olduğu cihetle de menfeati umumî olduğuna işaret etmiştir. Beyzâvî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile Tûr-u Sina ile murad; (Mısır) ve (Eyle) arasında Hazret-i Musa'ya vahiy nazil olan cebel-i mübarektir. Yahud Filistin'de meyve ağacı ve bilhassa zeytin ağacı çok olan bir dağdır. Şecere yle murad; zeytin ağacıdır. Çünkü; yağla biten ve yağ bitiren ve ekseriyet i'tibariyle meyvesi ekmeğe katık olan zeytin ağacıdır. Zeytin ağacının insanlara menfeati çok olduğu cihetle ta'zime şayan olduğuna işaret için ta'zime delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Zeytin ağacı ekser iklimde mevcud olduğu halde ilk menşei Tûr dağı olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette Tûr dağında icad ettiğini beyan etmiştir. Tufandan sonra dünya yüzünde ilk meydana gelen ve dünyada en çok yaşayan ağacın zeytin ağacı olduğu mervidir. oiter demek; «meyvesi yağlı olur» demektir. Sıbığ ; katık manasınadır ki, zeytin demektir. Yani «Biz Tûr-u Sina'da bir ağaç icad ettik ki, o ağaç yağ ve katık olmak sıfatlarını cami' bir meyve bitirir,» demektir. İşte şu meyvelerin cümlesi Vacip Tealâ'nm vücuduna, vahdaniyetine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; bir bahçenin suyu, toprağı ve havası bir olduğu, gibi ecram-ı felekiyenin ağaçların cümlesine nisbeti dahi müsavi olduğu halde zeytin ağacının yağlı ve hurma ağacının tatlı meyve bitirmesi fâil-i muhtarın ihtiyar ve tercihiyle olduğuna delâlet eder. Zira;; tabiat vasıta-siyle olsaydı tabiatın muktezası yağlı veya tatlı olup başka olmamak icab ederdi. Çünkü; tabiatın iktizası değişmez elbette icabı neyse o olur. Halbuki bir bahçede, aynı toprak ve suda yağlı, tatlı, ekşi ve acı her türlü meyvelerin hâsıl olması halikının fâil-ı muhtar olduğuna birer burhan-ı kâfidir. Hulâsa; semadan inzal ettiği yağmur suları sebebiyle Cenab-ı Hakkın hurma ve üzümden bahçeler ve bahçelerde insanların in-tifa'larına mahsus bir çok meyveler halkettiği ve o meyvelerden insanların yiyerek teğaddi edip maişetlerini te'min ettikleri, yağ ve katıkla biten zeytin ağacını Cenab-ı Hakkın ilk Tûr-u Sina'da halkettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:21

Vacip Tealâ vahdaniyetini ve fâil-i muhtar olduğunu yağmurların semadan inzali ve o yağmur suları ile bahçelerin ve meyvelerin hâsıl olmasiyle isbat ettikten sonra hayvanatla dahi isbat etmek üzere buyuruyor. Yani; kendine verilen ni'metlerden ibret almak isti'dadmı haiz olan insanlar! Sizin için hayvanattaki, deve, koyun ve* sığır'da ibrete şayan alâmetler vardır. Zira; biz sizi o hayvanatın karnından çıkan halis sütle sularız ki, o sütün mi'denizde hazmı kolay ve vücudunuza nâfi'dir.'Şu halde siz bunu düşünüp vahdaniyetimize ve kudret-i kâmile sahibi olduğumuza istidlal ederek verdiğimiz ni'-metlerin şükrünü edâ etmelisiniz. Çünkü süt; kan, su ve insanın sevmediği bir takım şeylerden ayrıldığı halde bu kadar halis ve berrak olarak memeden çıkması ve ayrıldığı şeylerden bir eser bulunmaması kudretullaha pek büyük bir delildir. Binaenaleyh; bundan ibret almak lâzımdır. Sizin için hayvanatın yününden, kıllarından ve neslinden bir çok menfeatler vardır ve cümle menfeat-lerinden birisi ve pek kuvvetlisi o hayvanatın etinden yersiniz, karada hayvanlar, denizde gemiler üzerine biner ve 'yüklerinizi yükletirsiniz. Hayvanatın menafiine müteallik bahis (sure-i Nahl) de mufassalen beyan olunduğu için burada bu kadarla iktifa olunmuştur.

Mü'minûn 23:22

Vacip Tealâ vahdaniyetini ve fâil-i muhtar olduğunu yağmurların semadan inzali ve o yağmur suları ile bahçelerin ve meyvelerin hâsıl olmasiyle isbat ettikten sonra hayvanatla dahi isbat etmek üzere buyuruyor. Yani; kendine verilen ni'metlerden ibret almak isti'dadmı haiz olan insanlar! Sizin için hayvanattaki, deve, koyun ve* sığır'da ibrete şayan alâmetler vardır. Zira; biz sizi o hayvanatın karnından çıkan halis sütle sularız ki, o sütün mi'denizde hazmı kolay ve vücudunuza nâfi'dir.'Şu halde siz bunu düşünüp vahdaniyetimize ve kudret-i kâmile sahibi olduğumuza istidlal ederek verdiğimiz ni'-metlerin şükrünü edâ etmelisiniz. Çünkü süt; kan, su ve insanın sevmediği bir takım şeylerden ayrıldığı halde bu kadar halis ve berrak olarak memeden çıkması ve ayrıldığı şeylerden bir eser bulunmaması kudretullaha pek büyük bir delildir. Binaenaleyh; bundan ibret almak lâzımdır. Sizin için hayvanatın yününden, kıllarından ve neslinden bir çok menfeatler vardır ve cümle menfeat-lerinden birisi ve pek kuvvetlisi o hayvanatın etinden yersiniz, karada hayvanlar, denizde gemiler üzerine biner ve 'yüklerinizi yükletirsiniz. Hayvanatın menafiine müteallik bahis (sure-i Nahl) de mufassalen beyan olunduğu için burada bu kadarla iktifa olunmuştur.

Mü'minûn 23:23

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra bu delillerden ibret almayan milletlerin hâllerini beyanla ümmet-i Muhammediyyeyi intibaha da'vet etmek üzere buyuruyor. Yani; Nuh (A.S.) in kavmi cadde-i adaletten inhiraf edip ıslaha muhtaç olduklarında onları ıslah ve tarik-ı selâmete irca' için biz onlara Nuh (A.S.) ı peygamber olarak gönderdik. Binaenaleyh Nuh (A.S.) irşada başladı ve nasihat suretiyle dedi ki »Ey kavmim! Allahü Tealâya ibadet edin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı ma'bud yoktur, ancak ibadete müstehak ma'bud odur. Şu halde ibadetinizi ona hasredip onun gayrıya ibadet etmeyin, Allah'ın gayriyi ma'bud ittihaz eder de Allah'tan korkmaz mısınız? Korkmalısınız. Zira; Allah'ın gayrı ibadete lâyık olmayan şeyleri ma'bud ittihaz etmek; kahr-ı İlâhiyi nıucib olduğundan Allah'tan gayrı ma'bud ittihaz eden kimsenin kahr-ı İlâhiden korkması lâzımdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S,) in daVeti; vahda-niyet-i İlâhiyeyi ta'rifi mutezammındır. Zira; Allah'a ibadete da'vet edince ibadet olunacak zatın bilinmesi lâzım olduğundan Nuh (A.S.) ibadete da'vet edince ma'budun vahid-i hakiki olduğunu ilâve ederek «sizin için Allah'ın gayrı ma'budunuz yoktur.» dedi ve ma'budun, bilhak olan Allah'a ibadetin vacip olduğunu beyandan sonra ibadetten imtina' edenleri tehdid ederek «Allah'a ibadeti terkeder de, korkmaz mısınız?» demekle ibadeti terkeden kim senin korkması lâzım olduğuna işaret etti. Çünkü; insan nail olduğu ni'meti veren mün'imine şükretmezse ni'metin zevalinden korkması lâzımdır. Şu halde «size bu kadar ni'metleri ihsan eden Al-lahü Tealâ'ya şükretmezseniz Allahü Tealâ o ni'metleri sizden alır ve sizi de ihlâk eder. Binaenaleyh; gayre ibadet ederseniz helak olursunuz» manâsını iş'ar etmekle tehdid etmiştir. Âyet-i Celile; dört hüküm üzere müştemildir : Birincisi; Hazret-i Nuh'un kavmine resul olarak geldiği. İkincisi; Kavmini Allah'a ibadete da'vet ettiği. Üçüncüsü; Allah'ın gayrı ibadete ehil ve müstehakktn olmadığı. Dördüncüsü; Allah'ın gaynyı ma'bud ittihaz eclenle-rin Allah'ın kahrından korkmaları lâzım olduğunu beyandır.

Mü'minûn 23:24

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'un da'veti üzerine kavminin söyle-sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :

Mü'minûn 23:25

Yani; emr-i İlâhî üzerine Nuh (A.S.) kavmine risaletini ilânla Allah'ın vahdaniyetini beyan ve ibadetine da'vet edince kavm-i Nuh'un kâfirlerinden ileri gelen büyükleri kendilerinin sözlerini dinleyen avam tabakasına hitaben dediler ki «şu risalet da'vasmda bulunan zat sizin gibi beşerdir, belki sizin kadar malı ve etbaı yoktur. Şu halde sizin üzerinize bir fazileti ve meziyyeti olmadığı halde tefevvuk ve sizin üzerinize tefaddul etmek murad eder. Yani; fazilet da'vasmda bulunmak ve kendinin metbu' ve sizin tâbi' olmanızla kesb-i şeref etmek ister ve söylediği sözleri vahy-i İlâhi diye size dinletmekle kendine bir paye vermek fikrindedir. Eğer Allahü Tealâ bizi ıslâh ve irşad için resul göndermek istemiş olsaydı gökten melekler inzal eder ve bizi onlarla irşad ederdi. Çünkü; meleklerin Allah'a kurbiyetleri daha ziyade olduğundan onların risaîete liyakatleri daha fazladır. Maahaza biz beşerden resul olduğunu atalarımızdan işitmedik. Binaenaleyh; Nuh (A.S.) m da'va ettiği beşerden beşere risalet ne zaman-ı sabıkta ve ne de zaman-ı lâhîkta yoktur, belki Hazret-i Nuh'un kendine cinnet isabet etmiş ve'dimağına halel gelmiş fcir recül-ü mecnundur. Bir müddet gözetin; ya ölür veya aklı başına gelir ifakat bulur siz de kurtulursunuz. Şu halde vakt-i merhunu gelinceye kadar sabretmeniz lâzımdır» demekle zuafa-yı nâsı iğfal ve zihinlerini teşviş ettiler. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ kavm-Nuh'un risalette beş veçhile şüphelerini beyan etmiştir : Birinci §übheIeri : Beşeriyeti risalete mündfi addetmeleridir Halbuki risalette maksad-ı aslî olan ümmeti da'vette ünsiyet iktiza edip ünsiyet ise resulün ümmetinin cinsinden olma-siyle olacağına binaen risaletin iktiza ettiği hikmet; beşere resul, beşerden olmaktır. İşte kavm-i Nuh bu hikmeti düşünmeyerek «beşerin cümlesi fehm ü idrakte, fakr u gınada, hastalık ve sağlıkta ve sair avarız-ı beşeriyede müsavidir. Binaenaleyh; hiç bir beşerin diğeri üzerine tefevvuk ve fazilet da'vasma hakkı yoktur» dediler. İkinci şüpheleri: Halkı irşad için risalete melekler daha evlâdır. Zira; meleklerin ilimleri ve kuvvetleri ziyade olduğundan onların risaletlerine i'tiraz eden olmaz herkes kabul eder. Binaenaleyh; «eğer Allahü Tealâ bizi irşad için resul göndermiş olsaydı her halde melek gönderirdi. Halbuki göndermedi. Şu halde Hazret-i Nuh'un resul olmadığına ve bizim için Allah'ın resul göndermediğine ilm-i yakın vardır» dediler. Üçüncü şüpheleri; beşerin, risalet da'vasında bulunarak tevhide da'vet edip putlara sebbettiğini evvel geçen babalarından işitmevıeleridir. Çünkü; kavm-i Nuh babalarını taklide pek düşkün olduklarından mezhepleri ancak taklit idi. Şu halde pederleri putperest olup onların zamanında tevhide da'vet eder bir nebi zuhur etmediğini iddia ile pederleri zamanında vuku' bulmadığından inkâr ettiler. Dördüncü şüpheleri: Nuh (A.S) onların âdetlerinin hilâfına da'vet ettiğinden aklının muhtel olduğuna hükmettiler. Zira; onların me'lûf oldukları şirkin hilafı olan tevhide da'-vetini cinnete hamlettiler. Beşinci şüpheleri: Hazret-i Nuh'a isnad ettikleri cinnetin ya zail olup ifakat bulmasını veyahud vefatını beklemelerini birbirleriyle tavsiye ettiler. Yahud bir müddet intizarı tavsiye etmekten maksatları «eğer da'vasi gibi nebi ise Allahü Tealâ yardım eder ve dininin tealisini görür, biz de ittiba' ederiz ve eğer nebi değilse Allahü Tealâ onu ifna eder rahat oluruz» demektir.

Mü'minûn 23:26

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'un kavminin şüphelerini ve Hakka karşı inadlarmı beyan ettiği gibi Nuh (A.S.) in bab-ı ulûhiyetine tezarruunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Nuh (A.S.), kavminin bir takımına lâyık sözlerini ve mübtelâ oldukları şirkte ısrarlarını görüp söz dinlemeyeceklerini bilerek imanlarından me'yus olunca kavminin halinden bahsederek Cenab-ı Hakkın dergâhına iltica ile dedi ki «Ey benim Rabbim! Kavmimin beni tekziblerine mukabil bana nusret et. Zira; ben tebliğde kusur etmedim ve lâkin onlar kabul etmediler ve bana bir takım cinnet, sefahet ve cehalet gibi şan-ı nübüvvete lâyık olmadik sıfatlar isnad etmekle iftirada bulundular. Yarabbi! İmdadına muhtacım, kavmimin tekziplerine karşı bana yardım et.» demekle tezarru'da bulununca biz duasını müstecab kıldık ve derhal Hazret-i Nuh'a vahyettik ve dedik ki, «Sen bizim hıfz u himayemizde, ilham ve vahiy tarikleriyle talimimiz dairesinde bir gemi yap, kavminden korkma, onların gemiyi yaparken sana vaki' olan ezalarından müteessir olma, gemiyi ikmâl ettikten sonra bizim onları ihlâkle emrimiz gelib ekmek tandırı su ile feveran edib kaynamaya başladığında sen her hayvan nev'inden bir erkek ve bir dişi ikişer tane gemiye koy ki hayvanatın nesli münkariz olmasın, dinde ve nesepte sana tabi' olan evlâdü iyalini ve iman eden mü'-minleri gemiye koy, illâ ehlinden helake müstehak olup hükm-ü İlâhimiz sebkedenleri gemiye koyma. Zira; onların ihlâki mukadderdir» demekle Nuh (A.S.) a talimat verdik. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hazret-i Nuh'un Rabbisinden yardım istemekten maksadı; evvelce taraf-ı İlâhiden helaklerine dair vuku* bulan vaadin husulünü istemektir. Tennur ile mu-rad; Hazret-i Âdem'in ekmek tandın olduğu mervidir. Çünkü, bazı rivayete nazaran bir taştan ma'mûl olan Hazret-i Adem'in ekmek tandırı vefatından sonra elden ele intikal ederek Hazret-i Nuh'a gelmiş ve Nuh (A.S.) da teberrüken ekmek tandırı ittihaz etmişti. Allahü Tealâ Hazret-i Nuh'a «Ne zaman ki, tennurden su cereyan ederse azabın gelmesine alâmettir, hemen gemiye bin»1 emrini verdiğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; ekmek tandırından suyun kaynamaya başladığını haremi görüp Hazret-i Nuh'a haber verince emr-i İlâhiye imtisal ederek hemen gemiye binmişlerdir. Hazret-i Nuh'un gemiye bindiği mevkiin neresi olduğunda ihtilâf olup kat'î bir delil yoksa da Fahri Râzi'nin beyanına nazaran (Küfe) nin mescidinin mevkii olduğu veyahud Şam'da (Ayn-i Virde) denilen mahal olduğu veyahut (Hind) de olduğu mervidir. Hazret-i Nuh'un ehlinden gemiye binmekten memnu' olan oğİu (Kenan) ile validesidir. Binaenaleyh; bunlar küfrü iman üzerine tercihle sebeb-i necat olan gemiye binmekten mahrum olmakla helak olmuşlardır. Gemiye binenler seksen kişi olup, bunlar da Hazret-i Nuh'un (Sam, Ham, Yafes) namında üç oğlu ile bunların üç haremleri ve Nuh (A.S.) in kendi ve diğer haremi olarak sekiz kişi ile-i Nuh'tan ve yetmiş iki kişi de mü'min ve mü'mine olduğu mervidir.

Mü'minûn 23:27

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'un kavminin şüphelerini ve Hakka karşı inadlarmı beyan ettiği gibi Nuh (A.S.) in bab-ı ulûhiyetine tezarruunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Nuh (A.S.), kavminin bir takımına lâyık sözlerini ve mübtelâ oldukları şirkte ısrarlarını görüp söz dinlemeyeceklerini bilerek imanlarından me'yus olunca kavminin halinden bahsederek Cenab-ı Hakkın dergâhına iltica ile dedi ki «Ey benim Rabbim! Kavmimin beni tekziblerine mukabil bana nusret et. Zira; ben tebliğde kusur etmedim ve lâkin onlar kabul etmediler ve bana bir takım cinnet, sefahet ve cehalet gibi şan-ı nübüvvete lâyık olmadik sıfatlar isnad etmekle iftirada bulundular. Yarabbi! İmdadına muhtacım, kavmimin tekziplerine karşı bana yardım et.» demekle tezarru'da bulununca biz duasını müstecab kıldık ve derhal Hazret-i Nuh'a vahyettik ve dedik ki, «Sen bizim hıfz u himayemizde, ilham ve vahiy tarikleriyle talimimiz dairesinde bir gemi yap, kavminden korkma, onların gemiyi yaparken sana vaki' olan ezalarından müteessir olma, gemiyi ikmâl ettikten sonra bizim onları ihlâkle emrimiz gelib ekmek tandırı su ile feveran edib kaynamaya başladığında sen her hayvan nev'inden bir erkek ve bir dişi ikişer tane gemiye koy ki hayvanatın nesli münkariz olmasın, dinde ve nesepte sana tabi' olan evlâdü iyalini ve iman eden mü'-minleri gemiye koy, illâ ehlinden helake müstehak olup hükm-ü İlâhimiz sebkedenleri gemiye koyma. Zira; onların ihlâki mukadderdir» demekle Nuh (A.S.) a talimat verdik. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hazret-i Nuh'un Rabbisinden yardım istemekten maksadı; evvelce taraf-ı İlâhiden helaklerine dair vuku* bulan vaadin husulünü istemektir. Tennur ile mu-rad; Hazret-i Âdem'in ekmek tandın olduğu mervidir. Çünkü, bazı rivayete nazaran bir taştan ma'mûl olan Hazret-i Adem'in ekmek tandırı vefatından sonra elden ele intikal ederek Hazret-i Nuh'a gelmiş ve Nuh (A.S.) da teberrüken ekmek tandırı ittihaz etmişti. Allahü Tealâ Hazret-i Nuh'a «Ne zaman ki, tennurden su cereyan ederse azabın gelmesine alâmettir, hemen gemiye bin»1 emrini verdiğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; ekmek tandırından suyun kaynamaya başladığını haremi görüp Hazret-i Nuh'a haber verince emr-i İlâhiye imtisal ederek hemen gemiye binmişlerdir. Hazret-i Nuh'un gemiye bindiği mevkiin neresi olduğunda ihtilâf olup kat'î bir delil yoksa da Fahri Râzi'nin beyanına nazaran (Küfe) nin mescidinin mevkii olduğu veyahud Şam'da (Ayn-i Virde) denilen mahal olduğu veyahut (Hind) de olduğu mervidir. Hazret-i Nuh'un ehlinden gemiye binmekten memnu' olan oğİu (Kenan) ile validesidir. Binaenaleyh; bunlar küfrü iman üzerine tercihle sebeb-i necat olan gemiye binmekten mahrum olmakla helak olmuşlardır. Gemiye binenler seksen kişi olup, bunlar da Hazret-i Nuh'un (Sam, Ham, Yafes) namında üç oğlu ile bunların üç haremleri ve Nuh (A.S.) in kendi ve diğer haremi olarak sekiz kişi ile-i Nuh'tan ve yetmiş iki kişi de mü'min ve mü'mine olduğu mervidir.

Mü'minûn 23:28

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'a vaki' olan hitabının bâk yan etmek üzere buyuruyor. Zira; ni'met-i necata mukabil şükretmeniz vaciptir. Hazret-i Nuh'la beraber gemide bulunan mü'minler de hamde-deceklerse de, kelâmın ihtidasında hitab, yalnız Nuh (A.S.) a olduğundan, yalnız Nuh'a hitab olunmuştur ve metbu' olduğu cihetle metbua emrin, tâbi'lere de emir olması i'tibariyle, hanıdle emir; cümlesine emirdir. Garktan halâsları kafi olduğu için suret-i kat'-iyyede necatları beyan olunmuştur. însanın nail olduğu ihsan; ni'-met olup şükrünü edâ etmek vacip olduğu gibi belâdan kurtulmak da ni'met olup şükretmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder, Düşmandan kurtulmak ni'metlerin büyüğü olduğu cihetle Vâcip Tealâ kavm-i zâlimin şerrinden kurtulmasına mukabil Hazret-i Nuh'a hamdetmesiyle emretmiştir. Eğer düşmanın şerrinden kurtulmak ni'met olmasa Cenab-ı Hak hamdle emretmezdi.

Mü'minûn 23:29

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'un kavminin ihlâkine dua ve Zat-ı ulûhiyetine hamdetmesiyle emrettiğini beyandan sonra daha mühim olan şeyleri istemesini emretmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ibret almak şanından olan kimseler elbette ibret alırlar. Yani; gemiye binmekle garkolmaktan kurtulmak nasıl bir ni'-metse gemiden selâmet ve saadetle temiz, bereketli ve istirahat edecek bir mahalle inmek de ayrıca bir ni'met olduğundan «Ya Nuh! Sen dergâh-ı ulûhiyetten hayırlı ve bereketli bir yere inmeni istirham et, istediğin ve matlûbuna muvafık bir isimle Rabbini sena et ki, duan kabul olunsun. Binaenaleyh; Yarabbi! Sen beni mübarek bir yere indir. Zira; sen; inzal edenler var farz olunsa onların cümlesinden hayırlısın» demekle tezarru'da bulun. Şu halde insan bir şeyin bidayesinde duaya muhtaç olduğu gibi nihayesinde dahi hayre nail olmasını Cenab-ı Haktan temenni etmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Kezalik insanların Rablerinden menzilin hayırlısını istemeleri ehem ve elzem olduğuna Ceriab-ı Hak bu âyette tenbih ve tavsiye etmiştir. Çünkü; insanların dünya ve âhirette menzile ihtiyaçları aşikâr olduğu ve menzilden hâlî olmak imkânı olmadığı cihetle hayırlısını istemek elbette elzemdir. Zira istirahat; hayırlı olandadır. İşte Nuh (A.S.) in vak'asmda : mü'rninlerin halâsında ve müşriklerin helakinde ve o zamana kadar emsali sebketmeyen geminin yapılmasında ve ateşle ekmek pişen tennurden zıddı olan suyun kaynamasında kemâl-i kudret-i İlâhiyeye delâlet ve alâmetler vardır. Halbuki hâl ü şan bu misilli acayibi icadla Allahü Tealâ kullarını imtihan eder ve âsileri helak etmesindeki hikmet, de diğerlerine ibret olmasıdır. Binaenaleyh bu gibi geçmiş vukuatı Kur'-an'da beyan etmek; ümmet-i Muhammedi intibaha daVet ve ibretin lüzumuna dair ders vermektir. Çünkü; âsilerin isyanlarının helake ve mü'minlerin imanlarının necata sebeb olduğunu düşünen bir âkil elbette sebeb-i necata tevessül eder.

Mü'minûn 23:30

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'un kavminin ihlâkine dua ve Zat-ı ulûhiyetine hamdetmesiyle emrettiğini beyandan sonra daha mühim olan şeyleri istemesini emretmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ibret almak şanından olan kimseler elbette ibret alırlar. Yani; gemiye binmekle garkolmaktan kurtulmak nasıl bir ni'-metse gemiden selâmet ve saadetle temiz, bereketli ve istirahat edecek bir mahalle inmek de ayrıca bir ni'met olduğundan «Ya Nuh! Sen dergâh-ı ulûhiyetten hayırlı ve bereketli bir yere inmeni istirham et, istediğin ve matlûbuna muvafık bir isimle Rabbini sena et ki, duan kabul olunsun. Binaenaleyh; Yarabbi! Sen beni mübarek bir yere indir. Zira; sen; inzal edenler var farz olunsa onların cümlesinden hayırlısın» demekle tezarru'da bulun. Şu halde insan bir şeyin bidayesinde duaya muhtaç olduğu gibi nihayesinde dahi hayre nail olmasını Cenab-ı Haktan temenni etmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Kezalik insanların Rablerinden menzilin hayırlısını istemeleri ehem ve elzem olduğuna Ceriab-ı Hak bu âyette tenbih ve tavsiye etmiştir. Çünkü; insanların dünya ve âhirette menzile ihtiyaçları aşikâr olduğu ve menzilden hâlî olmak imkânı olmadığı cihetle hayırlısını istemek elbette elzemdir. Zira istirahat; hayırlı olandadır. İşte Nuh (A.S.) in vak'asmda : mü'rninlerin halâsında ve müşriklerin helakinde ve o zamana kadar emsali sebketmeyen geminin yapılmasında ve ateşle ekmek pişen tennurden zıddı olan suyun kaynamasında kemâl-i kudret-i İlâhiyeye delâlet ve alâmetler vardır. Halbuki hâl ü şan bu misilli acayibi icadla Allahü Tealâ kullarını imtihan eder ve âsileri helak etmesindeki hikmet, de diğerlerine ibret olmasıdır. Binaenaleyh bu gibi geçmiş vukuatı Kur'-an'da beyan etmek; ümmet-i Muhammedi intibaha daVet ve ibretin lüzumuna dair ders vermektir. Çünkü; âsilerin isyanlarının helake ve mü'minlerin imanlarının necata sebeb olduğunu düşünen bir âkil elbette sebeb-i necata tevessül eder.

Mü'minûn 23:31

Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un vak'asma işaretten sonra diğer kavimlerden bazılarının hallerine işaret etmek üzere buyuruyor. demekle tehdid etti. Yani; kavm-i Nuh'u garkettikten sonra sefine-i Nuh'ta necat bulanların neslinden biz Âd ve Semûd kavimleri gibi bir çok kavimler icad ettik. Onlar cadde-i adaletden çıktı. Tarik-ı tevhidi terkettiklerinden ıslaha ihtiyaç görülünce biz onlara kendilerinden Hud ve Salih (A.S.) gibi resuller gönderdik ve irşadla-rına me'mur ettik ve gönderdiğimiz resul emrimiz veçhile onlara «Allah'a ibadet edin, Allah'ın gayrıya ibadet etmeyin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı hak olarak ma'bud yoktur. Binaenaleyh; ancak ibadete müstehak olan Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. Allah'a şirkeder de Allah'ın azabından ve intikamından korkmaz mısınız? Eğer tevhidi kabul ile şirki terke-derseniz tevhîd; seb,eb-i necatınız olur. Amma şirk üzere ısrar ederseniz Allah'tan korkun» demekle o resul kavmini tarik-ı hakka ircaa çalıştı. Gerçi bu âyette kavm ile murad; Âd veya Semûd ve resul ile murad; Salih veya Hûd Hazretlerinden birisi olduğunda ihtilâf varsa da esah olanı ta'yin için zihin yormakta bir fayda yoktur. Zira; âlemde bir çok milletlerde bu ahvâl carî olduğundan şu veya bu kavim demeğe hacet yoktur. Çünkü; bilûmum enbiya-y.ı izam hazeratmın şeriatlerinde : Birinci teklif; Tevhid ve Allah'a ibadettir ve bunları terkedenleri tehdid etmektir. Binaenaleyh; bu âyette k av m ile murad; hangi kavim .ve resul ile murad; hangi resul olursa olsun o resulün kavmine teklifi şu üç şeyle olmuştur ki, Haz-ret-i Nuh'un kavmine vaki olan teklifin aynıdır : Birincisi; Allah'a ibadettir. İkincisi; Allah'ın gayrı Trta'budun olmamasıdır. Üçüncüsü; Allah'tan korkmak lâzım olmasıdır.

Mü'minûn 23:32

Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un vak'asma işaretten sonra diğer kavimlerden bazılarının hallerine işaret etmek üzere buyuruyor. demekle tehdid etti. Yani; kavm-i Nuh'u garkettikten sonra sefine-i Nuh'ta necat bulanların neslinden biz Âd ve Semûd kavimleri gibi bir çok kavimler icad ettik. Onlar cadde-i adaletden çıktı. Tarik-ı tevhidi terkettiklerinden ıslaha ihtiyaç görülünce biz onlara kendilerinden Hud ve Salih (A.S.) gibi resuller gönderdik ve irşadla-rına me'mur ettik ve gönderdiğimiz resul emrimiz veçhile onlara «Allah'a ibadet edin, Allah'ın gayrıya ibadet etmeyin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı hak olarak ma'bud yoktur. Binaenaleyh; ancak ibadete müstehak olan Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. Allah'a şirkeder de Allah'ın azabından ve intikamından korkmaz mısınız? Eğer tevhidi kabul ile şirki terke-derseniz tevhîd; seb,eb-i necatınız olur. Amma şirk üzere ısrar ederseniz Allah'tan korkun» demekle o resul kavmini tarik-ı hakka ircaa çalıştı. Gerçi bu âyette kavm ile murad; Âd veya Semûd ve resul ile murad; Salih veya Hûd Hazretlerinden birisi olduğunda ihtilâf varsa da esah olanı ta'yin için zihin yormakta bir fayda yoktur. Zira; âlemde bir çok milletlerde bu ahvâl carî olduğundan şu veya bu kavim demeğe hacet yoktur. Çünkü; bilûmum enbiya-y.ı izam hazeratmın şeriatlerinde : Birinci teklif; Tevhid ve Allah'a ibadettir ve bunları terkedenleri tehdid etmektir. Binaenaleyh; bu âyette k av m ile murad; hangi kavim .ve resul ile murad; hangi resul olursa olsun o resulün kavmine teklifi şu üç şeyle olmuştur ki, Haz-ret-i Nuh'un kavmine vaki olan teklifin aynıdır : Birincisi; Allah'a ibadettir. İkincisi; Allah'ın gayrı Trta'budun olmamasıdır. Üçüncüsü; Allah'tan korkmak lâzım olmasıdır. Vacip Tealâ bazı kavme gönderdiği resulün o kavme tebliğ ettiği ahkâmı beyandan sonra kavminin cevablarım beyan etmek üzere buyuruyor. Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler ve dediler ki:

Mü'minûn 23:33

Yani; resulün kavmine vaki' olan tebliğine kendi kavminden küfreden ve âhirete mülakatı, hasrı, neşri, hesap ve cezayı ve bilûmum ahvâl-i âhireti tekzib eden büyükler ve ileri gelip sözü dinlenenler ve bizim kendilerine hayat-ı dünyada emval ve evlâd vermekle bir çok ni'met verdiğimiz kimseler dediler ki «şu size nübüvvet da'vasında bulunan kimse olmadı, ancak sizin gibi beşer oldu. Binaenaleyh; beşeriyetten başka bir sıfatı ve hâli yoktur. Çünkü; sizin yediğinizden ve içdiğinizden o da yer içer. Şu halde her hususta sizin gibi yer, içer bir beşerdir. Beşerden başka bir şey olmayınca sizin üzerinize fazilet daVasına hakkı yoktur. Allah'a yemin ederiz ki, eğer siz kendiniz gibi bir beşere itaat eder, emrini tutar ve nehyinden kaçarsanız bu surette elbette siz zararlamrsı-nız. Çünkü; kendi mislinize itaatle nefsinizi zelil kılmış olursunuz» demekle ileri gelenler kendilerine ittiba' eden zuafayı iğfal ve zihinlerini teşvişle kendilerini irşad için çalışan resule ittiba'dan men'etmeğe sa'yettiler. İnsanlar arasında her zaman, ileri gelen büyüklerde ve refahla yaşayan-zenginlerde, fukara ve avam güruhunu iğfale çalışmak ve akaaid-i hakkayı terkle akaaid-i batıla telkin etmek ve mez-heb-i sahihten hataya sevkeylemek aleîekser câri olduğu görülmüştür. Zira; Allah'ın kendilerine verdiği ni'met onları tuğyana sevkettiğinden diğer insanları da kendileri gibi tuğyana sevket-mekten hâli kalmadıkları ve Allah'ın kendilerine verdiği kuvveti su-i isti'mâl ettikleri görülür. Vacip Tealâ bu âyette âsî kavmi cinayetin eşna'ı olan küfrü irtikâb ve âhireti tekzib ve dünyaya lüzumundan ziyade muhabbet etmeleriyle zemmetmiştir. Ve bu sıfatlar kimlerde bulunsa elbette mezmumdur. Hulâsa; kavmi ıslah.için gönderilen resulün kavminin küfrü irtikâb ve âhireti tekzib eden büyüklerin, beşeriyeti risalete mü-nafi addederek avam tabakasını iğfal ettikleri, yemek yemenin ve su içmenin resul hakkında kabahat olduğunu beyanla dahî eki ü şürbün risalete münafi olduğunu iddia eyledikleri ve «beşerin beşere itaati zarardan başka bir şey olmadığından eğer itaat ederseniz elbette zarar edersiniz» diyerek fukara güruhunu imandan men'ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:34

Yani; resulün kavmine vaki' olan tebliğine kendi kavminden küfreden ve âhirete mülakatı, hasrı, neşri, hesap ve cezayı ve bilûmum ahvâl-i âhireti tekzib eden büyükler ve ileri gelip sözü dinlenenler ve bizim kendilerine hayat-ı dünyada emval ve evlâd vermekle bir çok ni'met verdiğimiz kimseler dediler ki «şu size nübüvvet da'vasında bulunan kimse olmadı, ancak sizin gibi beşer oldu. Binaenaleyh; beşeriyetten başka bir sıfatı ve hâli yoktur. Çünkü; sizin yediğinizden ve içdiğinizden o da yer içer. Şu halde her hususta sizin gibi yer, içer bir beşerdir. Beşerden başka bir şey olmayınca sizin üzerinize fazilet daVasına hakkı yoktur. Allah'a yemin ederiz ki, eğer siz kendiniz gibi bir beşere itaat eder, emrini tutar ve nehyinden kaçarsanız bu surette elbette siz zararlamrsı-nız. Çünkü; kendi mislinize itaatle nefsinizi zelil kılmış olursunuz» demekle ileri gelenler kendilerine ittiba' eden zuafayı iğfal ve zihinlerini teşvişle kendilerini irşad için çalışan resule ittiba'dan men'etmeğe sa'yettiler. İnsanlar arasında her zaman, ileri gelen büyüklerde ve refahla yaşayan-zenginlerde, fukara ve avam güruhunu iğfale çalışmak ve akaaid-i hakkayı terkle akaaid-i batıla telkin etmek ve mez-heb-i sahihten hataya sevkeylemek aleîekser câri olduğu görülmüştür. Zira; Allah'ın kendilerine verdiği ni'met onları tuğyana sevkettiğinden diğer insanları da kendileri gibi tuğyana sevket-mekten hâli kalmadıkları ve Allah'ın kendilerine verdiği kuvveti su-i isti'mâl ettikleri görülür. Vacip Tealâ bu âyette âsî kavmi cinayetin eşna'ı olan küfrü irtikâb ve âhireti tekzib ve dünyaya lüzumundan ziyade muhabbet etmeleriyle zemmetmiştir. Ve bu sıfatlar kimlerde bulunsa elbette mezmumdur. Hulâsa; kavmi ıslah.için gönderilen resulün kavminin küfrü irtikâb ve âhireti tekzib eden büyüklerin, beşeriyeti risalete mü-nafi addederek avam tabakasını iğfal ettikleri, yemek yemenin ve su içmenin resul hakkında kabahat olduğunu beyanla dahî eki ü şürbün risalete münafi olduğunu iddia eyledikleri ve «beşerin beşere itaati zarardan başka bir şey olmadığından eğer itaat ederseniz elbette zarar edersiniz» diyerek fukara güruhunu imandan men'ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:35

Vacip Tealâ resule i'tiraz edenlerin kelâmlarının bakiyyesini beyân etmek üzere buyuruyor. demekle avam güruhunun zihinlerini bu cihetle dahî teşvişe çalıştılar. Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler : j

Mü'minûn 23:36

Vacip Tealâ resule i'tiraz edenlerin kelâmlarının bakiyyesini beyân etmek üzere buyuruyor. demekle avam güruhunun zihinlerini bu cihetle dahî teşvişe çalıştılar. Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler : j

Mü'minûn 23:37

demekle zuafa-yı nâsı iğfal ettiler. Yani; küfrü irtikâb ve âhireti tekzib eden büyükler, nâsın orta halli ve fukara güruhunu iğfal için «risalet da'vasmda bulunan zat beşerdir, tıbkı sizin gibi yer, içer. Şu halde sizin üzerinize onun bir fazilet ve meziyyeti yoktur. Eğer itaat ederseniz zarar etmiş olursunuz» demekle resulün hâl ü sıfatının beşer olmasının risalete münafi olduğunu dermeyan ederek halkı iğfale çalıştıkları gibi resulün âhirete müteallik beyanatiyle dahî iğfale çalıştılar ve dediler ki; «O resul size vaad eder ve der mi ki siz ölüp toprak ve kemik olduğunuzda kabrinizden çıkarsınız? Bunu vaad eden ve söyleyen resulün sözüne inanır mısınız? Bu söz sizin vaad olunduğunuz kabrinizden kalkmanız ne kadar uzak oldu ki, aklı olan bunu kabul eder mi ve havsala-i beşer bunu alır mı? Elbette almaz. Zira; bizim için hayat yok, ancak hayat-ı dünya var. Çünkü; dünyada hayat bulur, dünyada ölürüz. Halbuki biz ba's olunmayacağız» demekle nâsı resule ittiba'dan men'ettiler. İşte şurası gariptir ki risaleti beşere münasib görmeyenler ülûhiyeti a'cez-i mahlûk olari putlara münasib görür ve ona ibadet ve âhireti inkâr ederler. Ev-velen yok iken Allah'ın icad ettiğini i'tiraf ettikleri halde var olup öldükten sonra ihya olunacaklarına inanmazlar. Halbuki âhiret olmasa adalet-i İlâhiye tamamiyle tecelli etmez. Zira; zalimin zulnü ve kavinin zayıfa tasallutu cezasız kalır. Bu ise hikmet ve adalete muhaliftir. Şu halde adaletin tamamiyle tecelligâhi olacak bir mahal lâzımdır ki işte o da dar-ı âhirettir.

Mü'minûn 23:38

Vacip Tealâ âsî ümmetlerin resullerine karşı müdafaalarından ve vaki' olan ta'nlarından bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kavmin eşrafının bu ta'ndan maksatları kendilerinin sözünü dinleyen nâsm aşağı tabakasını imandan men'etmektir. Çünkü; aşağı tabaka onların sözlerini dinleyip iktida ettiklerinden onlara «Bizim anladığımız bu recül, iman etmeye lâyık bir kimse değildir. Biz ona iman etmedik, isterseniz siz iman edin» gibi tenfi-ratta bulundular. Velhasıl beşeriyetin risalete rnünafi olduğunu ileri sürmekle ve âhiretin ahvalini havsala-i beşerin almadığını beyanla ve recül-ü müfteri demekle halkın zihnini teşviş ettiler.

Mü'minûn 23:39

Vacip Tealâ temerrüdün nihayesine varıp resulleri imanlarından me'yus olunca Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. demeMe Rabbisine iltica etti. Çünkü; insanların her zaman nusret-ı nahiyeye ihtiyaçlar! olduğu gibi bilhassa bazı umur-u muhımmede da-SJ. nusret-i İlâhiyeyi istemek âdet-i kadime ve enbıyamn dahi meslekleri olduğuna bu âyet delâlet eder. Bundan evvel aym elfazla Hazret-i Nuh'un ilticası da hikâye olunmuştu.

Mü'minûn 23:40

Vacip Tealâ resulün münacatım kabul ve sabırla beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kavmini ıslah için gönderilen resulün kavmine nasihat te'sir etmeyip imanlarından me'yus olarak Rabbisine ilticası uzerine Rabbisi dedi ki «Ey Resul-ü Mükerrem! Sen azıcık bir zaman sabret, onların azablarımn gelmesinde ta'cil etme. Biz intikamımızı alırız. Elbette onlar azabı müşahede edince nedamet edecekler. Zira; azaba alâmet ve aynı kahır olan dehşetli sayha semâ cihetinden bağteten zuhur edince onları sayha tuttu. Binaenaleyh; biz onların cesedlerini kuruttuk âdeta sel suyunun önünde ve köpüğü üzerinde giden ufacık çör çöp gibi kıldık ki, hiç ehemmiyetleri ve sıkletleri kalmadı. Şu halde helak ve mahv ü nâbedid oldular ve yalnız bu dünyada helak olmakla kalmadılar. Zira; onlar haklarında «hudud-u İlâhiyeyi tecavüzle zulmeden zâlimler rahmet-i İlâ-hiyeden uzak olsunlar» denildi. Şu halde dünyada helak oldukları gibi âhirette dahî rahmet-i İlâhiyeden uzak ve muazzep olacakları bu âyetle beyan olunmuştur. Gerçi bu âyette nedamet ettikleri beyan olunmuşsa da bu nedamet hâl-i yeiste olduğundan kabul olunmadığı cihetle kusurlarının affına sebeb olacak nâfi' bir nedamet değildir. Gusa ; Taberi ve Hâzin'in beyanları veçhile sel suyunun yüzünde giden yaprak ve ot kurularının kırıntılarından hâsıl olan hafif ve menfeattan âri değersiz şeylerdir. Yani «onları bihakkın sayha ahzedince biz onları ihlâk ettik ve asla menfeat olmayan ufacık toz ve toprak gibi kıldık» demektir. Küfürleri ve âhireti tekzibleri ve resullerine iftiraları sebebiyle zâlim olan kavmin rahmetten baîd olduklarını ihbar olmak ihtimali olduğu gibi aleyhlerine duâ olmak ihtimali de vardır. Helaklerini ve rahmetten uzak olduklarım ihbar olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Dua ve W net olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Her iki surete nazaran bu cümle kâfirleri istihfaf ve ihanet için varid olmuş bir fıkradır. Çünkü; dünyada helak olduklarını beyandan sonra âhirette niam-ı İlâhiyeden uzak ve mahrum olacaklarını dahî beyan veyahut baid olmalarına dua etmek elbette onların ihanetlerini müş'irdir.

Mü'minûn 23:41

Vacip Tealâ resulün münacatım kabul ve sabırla beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kavmini ıslah için gönderilen resulün kavmine nasihat te'sir etmeyip imanlarından me'yus olarak Rabbisine ilticası uzerine Rabbisi dedi ki «Ey Resul-ü Mükerrem! Sen azıcık bir zaman sabret, onların azablarımn gelmesinde ta'cil etme. Biz intikamımızı alırız. Elbette onlar azabı müşahede edince nedamet edecekler. Zira; azaba alâmet ve aynı kahır olan dehşetli sayha semâ cihetinden bağteten zuhur edince onları sayha tuttu. Binaenaleyh; biz onların cesedlerini kuruttuk âdeta sel suyunun önünde ve köpüğü üzerinde giden ufacık çör çöp gibi kıldık ki, hiç ehemmiyetleri ve sıkletleri kalmadı. Şu halde helak ve mahv ü nâbedid oldular ve yalnız bu dünyada helak olmakla kalmadılar. Zira; onlar haklarında «hudud-u İlâhiyeyi tecavüzle zulmeden zâlimler rahmet-i İlâ-hiyeden uzak olsunlar» denildi. Şu halde dünyada helak oldukları gibi âhirette dahî rahmet-i İlâhiyeden uzak ve muazzep olacakları bu âyetle beyan olunmuştur. Gerçi bu âyette nedamet ettikleri beyan olunmuşsa da bu nedamet hâl-i yeiste olduğundan kabul olunmadığı cihetle kusurlarının affına sebeb olacak nâfi' bir nedamet değildir. Gusa ; Taberi ve Hâzin'in beyanları veçhile sel suyunun yüzünde giden yaprak ve ot kurularının kırıntılarından hâsıl olan hafif ve menfeattan âri değersiz şeylerdir. Yani «onları bihakkın sayha ahzedince biz onları ihlâk ettik ve asla menfeat olmayan ufacık toz ve toprak gibi kıldık» demektir. Küfürleri ve âhireti tekzibleri ve resullerine iftiraları sebebiyle zâlim olan kavmin rahmetten baîd olduklarını ihbar olmak ihtimali olduğu gibi aleyhlerine duâ olmak ihtimali de vardır. Helaklerini ve rahmetten uzak olduklarım ihbar olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Dua ve W net olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Her iki surete nazaran bu cümle kâfirleri istihfaf ve ihanet için varid olmuş bir fıkradır. Çünkü; dünyada helak olduklarını beyandan sonra âhirette niam-ı İlâhiyeden uzak ve mahrum olacaklarını dahî beyan veyahut baid olmalarına dua etmek elbette onların ihanetlerini müş'irdir.

Mü'minûn 23:42

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in ve ondan sonra gönderdiği bazı r<§ sullerin ümmetleriyle cereyan eden mübahaseleri beyan ettiği gi bunlardan sonra ba'solunan enbiya-yı kiramdan bacılarının kıssa| lanm icmalen işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; Dünya, kıyamete kadar i'mar eden milletlerden hâlî olmaz. Elbette dünyayı i'mar edecek kavmin biri giderse diğeri gelir. Binaenaleyh; kavm-i Nuh tufanla ve kavm-i Hûd sayhayla helak olduktan sonra biz onların akibinde bir çok kavimler ve milletler icad ettik ve her birerlerine resuller gönderdik ve bizim indimizde marzi olan ahkâmı resullerimiz ümmetlerine tebliğ ettiler. Kabul edenler saadet-i dareyne vasıl oldu ve kabul etmeyenlerin her biri birer nevi' gazabla helak olup gittiler ve lâkin hiç bir ümmetin helaki mukadder olan vakt-i muayyeni üzerine tekaddüm ve teehhür etmez. Binaenaleyh; her ümmetin helaki muayyen olan zamanda elbette vücud bulur velev bir dakika olsun tehallüf etmez. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet maktul olan kimsenin ecel-i mukadderiyle öldüğüne delâlet eder. Zira; ecelinden evvel katlolunsa ecelin tekaddüm ve teehhür etmesi lâzım gelir. Halbuki tekaddüm ve teehhür bu âyete muhaliftir. Her şahsın bir eceli olduğu gibi her milletin dahi bir eceİ-i muayyeni olduğuna.ve inkırazının o ecele tekaddüm ve teehhür etmediğine delâlet eder. Her ümmetin helaki; isyanları ve zulümleri temadi edip bekalarında başkalarına menfeatleri olmayacağı ve helaklerinde gayre zararları dokunmayacağı tahakkuk ettiği bir helakleri başkalarına mazarratı mucib olsa o mazarrattan başkalarını vikaye için mazarrat mündefi' ve menfeat istifa olununcaya kadar bekalarına riayet olunmak lâzım gelirdi.

Mü'minûn 23:43

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in ve ondan sonra gönderdiği bazı r<§ sullerin ümmetleriyle cereyan eden mübahaseleri beyan ettiği gi bunlardan sonra ba'solunan enbiya-yı kiramdan bacılarının kıssa| lanm icmalen işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; Dünya, kıyamete kadar i'mar eden milletlerden hâlî olmaz. Elbette dünyayı i'mar edecek kavmin biri giderse diğeri gelir. Binaenaleyh; kavm-i Nuh tufanla ve kavm-i Hûd sayhayla helak olduktan sonra biz onların akibinde bir çok kavimler ve milletler icad ettik ve her birerlerine resuller gönderdik ve bizim indimizde marzi olan ahkâmı resullerimiz ümmetlerine tebliğ ettiler. Kabul edenler saadet-i dareyne vasıl oldu ve kabul etmeyenlerin her biri birer nevi' gazabla helak olup gittiler ve lâkin hiç bir ümmetin helaki mukadder olan vakt-i muayyeni üzerine tekaddüm ve teehhür etmez. Binaenaleyh; her ümmetin helaki muayyen olan zamanda elbette vücud bulur velev bir dakika olsun tehallüf etmez. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet maktul olan kimsenin ecel-i mukadderiyle öldüğüne delâlet eder. Zira; ecelinden evvel katlolunsa ecelin tekaddüm ve teehhür etmesi lâzım gelir. Halbuki tekaddüm ve teehhür bu âyete muhaliftir. Her şahsın bir eceli olduğu gibi her milletin dahi bir eceİ-i muayyeni olduğuna.ve inkırazının o ecele tekaddüm ve teehhür etmediğine delâlet eder. Her ümmetin helaki; isyanları ve zulümleri temadi edip bekalarında başkalarına menfeatleri olmayacağı ve helaklerinde gayre zararları dokunmayacağı tahakkuk ettiği bir helakleri başkalarına mazarratı mucib olsa o mazarrattan başkalarını vikaye için mazarrat mündefi' ve menfeat istifa olununcaya kadar bekalarına riayet olunmak lâzım gelirdi. Yani hariçte eserleri kalmadı, ancak hikâyeleri kaldı. Yani hariçte eserleri kalmadı, ancak hikâyeleri kaldı.

Mü'minûn 23:44

Yani; Ümem-i mütekaddimeden bazılarının inkırazından sonra biz adaletten inhirafla itaattan çıkan kavimlere araya fetret girmeksizin birbiri arkasında mütevaliyen resullerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete ıslah ve tarik-ı hakka da'vet için resul geldiyse kendilerini ıslah için gönderilen o resulü tekzib ettiler. Binaenaleyh; onların tekziblerine mukabil biz onları ihlâk ettik, fakat ihlâklerinde bazılarının helakini bazısına tâbi' kıldık ve onların küfriyatlarından yer yüzünü tathir ettik ve onların sebeb-i helaklerini ve ahval-i gayr-i lâyıka ve ef'al-i kabihalarını âleme kısas ve hikâye kıldık ki, âlemde ancak haberleri ve sözleri kaldı ve herkes konuşup onların hallerinden ve helaklerinden ibret aİ4 sınlar. Âsîleri biz ihlâk edince iman etmeyen kavim rahmet-i İlâ-? hiyeden baîd olmakla baîd oldu. Zira; hepsi helak oldu ve dünya dan ayrılıp gittiler. Bsyzâvî ve Medarik'te beyan olum duğu veçhile birbiri arkasında birer birer gelmektir. Çünkü rusül-i kiram; herkesin risaletine ta'yin olunan zamanda ümmetlerini ıslah için ba's olunmuşlardır ki, biri geldi tebligat ve ıslahatla meşgul oldu. O gitti sonra diğeri geldi. Velhasıl bu minval üzere det-vam etti gitti. Hulâsa; rusül-ü kiramın birbiri arkasında ba's olundukları ve her ümmete resulleri geldiğinde o resulü tekzib ettikleri ve onların tekziblerine mukabil tekzib edenlerin helakleri de birbiri arkasında vuku' bulduğu ve âlemde yalnız haberleri ve hikâyeleri kaldığı ve haklarında «iman etmeyen kavim rahmetten baîd olsun» denildiği ve âhirette ebeden muazzeb olarak kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir

Mü'minûn 23:45

Vacip Tealâ rusül-ü kiramın birbiri arkasından gönderildiğini icmalen beyandan sonra Hazret-i Musanın Firavun'a resul gönderildiğini tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu helaki beyan olunan akvamın inkirazmdan sonra biz Musa ve biraderi Harun (A.S.) ı kudretimize ve kemâl-i san'atı-miza delâlet eden âyetlerimizle ve Firavun'a galebe edecek mu'~ cize-i kat'iyyeyle Firavun'a, Firavun'un vükelâsına ve kavminin ileri gelenlerine resul olarak gönderdik ve onların ıslahına me'inur ettik. Vakta ki, Musa ve biraderi onları hakka ve tarik-ı tevhide da'vet ettiklerse de imanı kabulden ve Hazret-i Musa'ya ittiba'dan kendilerini büyük addettiler. Zira; kendi i'tikatlarmca ve o zamana nisbetle onlar âlî ve mütekebbir bir kavim idiler. Hatta Firavun rububiyet da'vasma kadar cesaret etmişti. Çünkü; o zamanda Mısır hükümeti dünyanın en kuvvetli hükümetlerinden ma'dud olduğundan bütün dünyaya nazaran Firavun ve kavmi nefislerinde bir büyüklük görüyorlar ve Musa (A.S.) a tâbi' olmayı kendilerine âr addediyorlardı. Bu sebepten imandan istikbar ettiklerini Cenab-ı Hak kavl-i münifiyle ve diğer akvam arasında kuvvetli addolunduklarını ve kendi zuumlarmca kendilerini pek yüksek farz ettiklerini nazm-i şerifiyle beyan buyurmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyatla murad; din-i hakka delâlet eden deliller ve Hazret-i Musa'nın mu'cizeleridir. Sultan ile murad; Firavun'a fiilen galebe eden denizin yol olması gibi büyük mu'cizelerdir. Çünkü; Musa (A.S.) in küçük ve büyük bir çok mu'cizeleri vardı. Yahud âyetler le murad; Beyzâvî'-nin beyanı veçhile Sure-i A'rafta beyan olunan Hazret-i Musa'nın mu'cizeler inden ma'dud olan dokuz alâmetler ve sultan-ı mübinle murad; Hasmı ilzam eden açık mu'cizelerdir: Asâ-yı Musa gibi. Çünkü asâ; Hazret-i Musa'nın mu'cizelerinin esası ve bilfiil Firavun'a galebeyi te'min eden mu'cizesidir. Asâ bir çok mu'cizelere vesile olmuştur. Meselâ yılan suretine inkilâb etmesi, sâhirlerin sihirlerini yutması, denize işaretle denizin yarılması, taşa vurmakla pınarın kaynaması ve saire gibi bir çok mu'cizelere asâ-yı Musa masdar olmuş ve sultan-ı mübin unvanını almıştır. Bu âyetde Firavun'un ve kavminin evsaf-ı mezmumelerinden ikisi beyan olunmuştur. Birincisi; istikbar, İkincisi; umur-u dünyada sair akvama nisbetle âli olmalarıdır ki bu iki sıfatları imanlarına mani' olmuştur. Binaen-levh şevket kuvvet ve servette makbul olan; insanı tuğyana ve Lana sevketmeyendir. Çünkü; insanın isyanına sebeb olan kuvvet ve servet; aynı isyan hükmündedir. Binaenaleyh; o misilli servetler ve kuvvetler mezmumdur.

Mü'minûn 23:46

Vacip Tealâ rusül-ü kiramın birbiri arkasından gönderildiğini icmalen beyandan sonra Hazret-i Musanın Firavun'a resul gönderildiğini tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu helaki beyan olunan akvamın inkirazmdan sonra biz Musa ve biraderi Harun (A.S.) ı kudretimize ve kemâl-i san'atı-miza delâlet eden âyetlerimizle ve Firavun'a galebe edecek mu'~ cize-i kat'iyyeyle Firavun'a, Firavun'un vükelâsına ve kavminin ileri gelenlerine resul olarak gönderdik ve onların ıslahına me'inur ettik. Vakta ki, Musa ve biraderi onları hakka ve tarik-ı tevhide da'vet ettiklerse de imanı kabulden ve Hazret-i Musa'ya ittiba'dan kendilerini büyük addettiler. Zira; kendi i'tikatlarmca ve o zamana nisbetle onlar âlî ve mütekebbir bir kavim idiler. Hatta Firavun rububiyet da'vasma kadar cesaret etmişti. Çünkü; o zamanda Mısır hükümeti dünyanın en kuvvetli hükümetlerinden ma'dud olduğundan bütün dünyaya nazaran Firavun ve kavmi nefislerinde bir büyüklük görüyorlar ve Musa (A.S.) a tâbi' olmayı kendilerine âr addediyorlardı. Bu sebepten imandan istikbar ettiklerini Cenab-ı Hak kavl-i münifiyle ve diğer akvam arasında kuvvetli addolunduklarını ve kendi zuumlarmca kendilerini pek yüksek farz ettiklerini nazm-i şerifiyle beyan buyurmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyatla murad; din-i hakka delâlet eden deliller ve Hazret-i Musa'nın mu'cizeleridir. Sultan ile murad; Firavun'a fiilen galebe eden denizin yol olması gibi büyük mu'cizelerdir. Çünkü; Musa (A.S.) in küçük ve büyük bir çok mu'cizeleri vardı. Yahud âyetler le murad; Beyzâvî'-nin beyanı veçhile Sure-i A'rafta beyan olunan Hazret-i Musa'nın mu'cizeler inden ma'dud olan dokuz alâmetler ve sultan-ı mübinle murad; Hasmı ilzam eden açık mu'cizelerdir: Asâ-yı Musa gibi. Çünkü asâ; Hazret-i Musa'nın mu'cizelerinin esası ve bilfiil Firavun'a galebeyi te'min eden mu'cizesidir. Asâ bir çok mu'cizelere vesile olmuştur. Meselâ yılan suretine inkilâb etmesi, sâhirlerin sihirlerini yutması, denize işaretle denizin yarılması, taşa vurmakla pınarın kaynaması ve saire gibi bir çok mu'cizelere asâ-yı Musa masdar olmuş ve sultan-ı mübin unvanını almıştır. Bu âyetde Firavun'un ve kavminin evsaf-ı mezmumelerinden ikisi beyan olunmuştur. Birincisi; istikbar, İkincisi; umur-u dünyada sair akvama nisbetle âli olmalarıdır ki bu iki sıfatları imanlarına mani' olmuştur. Binaen-levh şevket kuvvet ve servette makbul olan; insanı tuğyana ve Lana sevketmeyendir. Çünkü; insanın isyanına sebeb olan kuvvet ve servet; aynı isyan hükmündedir. Binaenaleyh; o misilli servetler ve kuvvetler mezmumdur.

Mü'minûn 23:47

Vacip Tealâ Hazret-i Musa ve biraderi Hazret-i Harun'u Firavun'a resul gönderdiğini ve onların imandan istikbar ettiklerini beyandan sonra Firavun'un ve kavminin söyledikleri sözleri ve tekzib edip helak olanlar zümresinden olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hazret-i Musa ve Harun onlara resul olarak gelib din-i hakka ve tarik-ı istikamete da'vet edince onlar kendi aralarında müşavere ettiler ve müşaverelerinin neticesi olarak dediler ki «bizim ulüvv-ü kadrimiz ve celâlet-i şanımızla beraber kendi emsalimiz iki beşere iman ve inkiyad eder miyiz? Halbuki onların neş'et ettikleri kavim ve kabileleri bize ibadet eder gibi kemâl-i tevazu'la hizmet ve itaat ediyorlar. Şu halde onlara hakimken şimdi bunlara iman etmekle mahkûm ve âmir iken me'mur mu olalım? Bu bize âr ve ayib değil mi?» demekle İmandan istinkâf ettiler, yalnız istinkâf la kalmadılar, tekzib de ettiler ve bu tekzible-riyle helak olan ümmetler zümresinden oldular. Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz Musa (A.S.) a zahiri ve batını ıslah edecek ve o zamanda ibadm cümle ahvaline kâfi olan Tevrat'ı verdik ki Musa'nın kavmi olan Benî İsrail ihtida etsinler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun ve kavminin Hazret-i Musa ve biraderinin nübüvvetlerinde şüphelerinden birisi; beşeriyet ve beşeriyetin ıcabatmda enbiya-yı kiramla kendi aralarındaki müşabehete binaen enbiyanın ahvalini kendi hallerine kıyas etmektir. Şu halde kendilerinin nebi olamadığı cihetle her beşerin nebi olamayacağına hükmetmişlerdir. Halbuki bu kıyaslarının fesadı meydandadır. Zira; nüfus-u beşeriye; asıl kuvâ ve idrakte müşterek-lerse de ancak o kuva ve idrakin derecelerinde küllî farkları vardır. Çünkü; zekâ, fetanet ve kuvve-i kudsiye cihetinden insanlar arasındaki dereceler müsavat kabul etmez. Hatta bazı kimseler ekser eşyada taallüme ve tefekküre bile muhtaç olmaksızın başkalarının bilmediği ve senelerce teallüm edip öğrenemediği şeyleri feraset ve fetanetiyle bilir. Bahusus nübüvvet; mevhibe-i İlâhiyedir. Allahü Tealâ istediği kuluna verir, hiç kimse «niçin verdin» diyemez. Bu âyette Tevrat'la ihtida; Benî İsrail'e aittir. Çünkü Tevrat;. Firavun'un garkından sonra nazil olmuştur. Binaenaleyh ihtida ile murad; Benî İsrail'in ihtidasıdır.

Mü'minûn 23:48

Vacip Tealâ Hazret-i Musa ve biraderi Hazret-i Harun'u Firavun'a resul gönderdiğini ve onların imandan istikbar ettiklerini beyandan sonra Firavun'un ve kavminin söyledikleri sözleri ve tekzib edip helak olanlar zümresinden olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hazret-i Musa ve Harun onlara resul olarak gelib din-i hakka ve tarik-ı istikamete da'vet edince onlar kendi aralarında müşavere ettiler ve müşaverelerinin neticesi olarak dediler ki «bizim ulüvv-ü kadrimiz ve celâlet-i şanımızla beraber kendi emsalimiz iki beşere iman ve inkiyad eder miyiz? Halbuki onların neş'et ettikleri kavim ve kabileleri bize ibadet eder gibi kemâl-i tevazu'la hizmet ve itaat ediyorlar. Şu halde onlara hakimken şimdi bunlara iman etmekle mahkûm ve âmir iken me'mur mu olalım? Bu bize âr ve ayib değil mi?» demekle İmandan istinkâf ettiler, yalnız istinkâf la kalmadılar, tekzib de ettiler ve bu tekzible-riyle helak olan ümmetler zümresinden oldular. Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz Musa (A.S.) a zahiri ve batını ıslah edecek ve o zamanda ibadm cümle ahvaline kâfi olan Tevrat'ı verdik ki Musa'nın kavmi olan Benî İsrail ihtida etsinler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun ve kavminin Hazret-i Musa ve biraderinin nübüvvetlerinde şüphelerinden birisi; beşeriyet ve beşeriyetin ıcabatmda enbiya-yı kiramla kendi aralarındaki müşabehete binaen enbiyanın ahvalini kendi hallerine kıyas etmektir. Şu halde kendilerinin nebi olamadığı cihetle her beşerin nebi olamayacağına hükmetmişlerdir. Halbuki bu kıyaslarının fesadı meydandadır. Zira; nüfus-u beşeriye; asıl kuvâ ve idrakte müşterek-lerse de ancak o kuva ve idrakin derecelerinde küllî farkları vardır. Çünkü; zekâ, fetanet ve kuvve-i kudsiye cihetinden insanlar arasındaki dereceler müsavat kabul etmez. Hatta bazı kimseler ekser eşyada taallüme ve tefekküre bile muhtaç olmaksızın başkalarının bilmediği ve senelerce teallüm edip öğrenemediği şeyleri feraset ve fetanetiyle bilir. Bahusus nübüvvet; mevhibe-i İlâhiyedir. Allahü Tealâ istediği kuluna verir, hiç kimse «niçin verdin» diyemez. Bu âyette Tevrat'la ihtida; Benî İsrail'e aittir. Çünkü Tevrat;. Firavun'un garkından sonra nazil olmuştur. Binaenaleyh ihtida ile murad; Benî İsrail'in ihtidasıdır.

Mü'minûn 23:49

Vacip Tealâ Hazret-i Musa ve biraderi Hazret-i Harun'u Firavun'a resul gönderdiğini ve onların imandan istikbar ettiklerini beyandan sonra Firavun'un ve kavminin söyledikleri sözleri ve tekzib edip helak olanlar zümresinden olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hazret-i Musa ve Harun onlara resul olarak gelib din-i hakka ve tarik-ı istikamete da'vet edince onlar kendi aralarında müşavere ettiler ve müşaverelerinin neticesi olarak dediler ki «bizim ulüvv-ü kadrimiz ve celâlet-i şanımızla beraber kendi emsalimiz iki beşere iman ve inkiyad eder miyiz? Halbuki onların neş'et ettikleri kavim ve kabileleri bize ibadet eder gibi kemâl-i tevazu'la hizmet ve itaat ediyorlar. Şu halde onlara hakimken şimdi bunlara iman etmekle mahkûm ve âmir iken me'mur mu olalım? Bu bize âr ve ayib değil mi?» demekle İmandan istinkâf ettiler, yalnız istinkâf la kalmadılar, tekzib de ettiler ve bu tekzible-riyle helak olan ümmetler zümresinden oldular. Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz Musa (A.S.) a zahiri ve batını ıslah edecek ve o zamanda ibadm cümle ahvaline kâfi olan Tevrat'ı verdik ki Musa'nın kavmi olan Benî İsrail ihtida etsinler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun ve kavminin Hazret-i Musa ve biraderinin nübüvvetlerinde şüphelerinden birisi; beşeriyet ve beşeriyetin ıcabatmda enbiya-yı kiramla kendi aralarındaki müşabehete binaen enbiyanın ahvalini kendi hallerine kıyas etmektir. Şu halde kendilerinin nebi olamadığı cihetle her beşerin nebi olamayacağına hükmetmişlerdir. Halbuki bu kıyaslarının fesadı meydandadır. Zira; nüfus-u beşeriye; asıl kuvâ ve idrakte müşterek-lerse de ancak o kuva ve idrakin derecelerinde küllî farkları vardır. Çünkü; zekâ, fetanet ve kuvve-i kudsiye cihetinden insanlar arasındaki dereceler müsavat kabul etmez. Hatta bazı kimseler ekser eşyada taallüme ve tefekküre bile muhtaç olmaksızın başkalarının bilmediği ve senelerce teallüm edip öğrenemediği şeyleri feraset ve fetanetiyle bilir. Bahusus nübüvvet; mevhibe-i İlâhiyedir. Allahü Tealâ istediği kuluna verir, hiç kimse «niçin verdin» diyemez. Bu âyette Tevrat'la ihtida; Benî İsrail'e aittir. Çünkü Tevrat;. Firavun'un garkından sonra nazil olmuştur. Binaenaleyh ihtida ile murad; Benî İsrail'in ihtidasıdır.

Mü'minûn 23:50

Vacip Tealâ Musa (A.S.) m Firavun'la vâki' olan mübahasesini icmalen beyandan sonra Hazret-i İsa'nın ve validesinin kud-ret-i İlâhiyeye alâmet olduklarım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Biz Azimüşşan Hazret-i Meryem'in oğlu İsa (A.S,) ı ve onun anası Meryem'i kemâl-i kudretimiz ve bedayi'-i hikmetimize delâlet eder alâmet kıldık. Zira; Hazret-i İsa babasız harikulade ve fevkattabia olarak zuhur edip hâl-i sabavette validesinin bera-etine şehadet etti. Kezalik validesinin erkek görmeksizin çocuk getirmesi ve kış gününde yaş meyvenin nezdinde bulunması gibi bir çok kerametlere ehil olması bizim kudretimize delâlet eder alâ-mat-ı azime cümlesindendir. Bir takım Yehûd'un mütekebbir ve gaddarları meskenlerinden çıkardıkları halde biz onları yüksek ve insanlara karargâh ve suyu tatlı bir mahalde iskân ettik. O mekân; iskâna gayet elverişli ve dünyaca istenilen her şey mevcuttu. Gerçi zahirde .Hazret-i İsa ile validesi ayrı ayrı alâmetler gibi iseler de Hazret-i İsa'nm babasız doğması ve validesinin erkeksiz doğurması ikisi bir alâmet olduğuna işaret- için Cenab-ı Hak ikisini bir alâmet olmak üzere beyan etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Rebve ; yüksek bir ma-haldir. Arz-ı Şam'da dünyaca âb u havası güzel, suyu tatlı, meyvesi bol ve rahat bir mahalde olduğunda şübhe yoktur. Zira; Cenab-ı Hak sena buyurmuştur. Hazret-i İsa'nın validesiyle beraber o yüksek mahalle gitmelerinin sebebi; zamanın bazı gaddarları tarafından vaki' olan eza ve tazyiktir. Çünkü; bazı kâhinlerin Yehûd'un gaddarlarının sebeb-i izmihlali Hazret-i İsa olacağım haber vermeleri üzerine Hazret-i İsa'yı tahariye başlayınca taraf-ı ilâhiden hicretleri emrolunmakla o mahall-i mübareke hicret etmişlerdi. Oniki sene orada kaldıkları ve ba'dehu kendi beldelerine avdet ettikleri mervidir. O zaman Hazret-i İsa tebliğe me'mur olmamıştı.

Mü'minûn 23:51

Vacip Tealâ Hazret-i İsa ve validesinin kudret-i İlâhiyeye alâmet olduğunu beyan ettiği gibi tümle enbiyanın mükellef oldukları a'mali dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey rusül-ü kiram! Size mubah kıldığımız ni'metlerden yiyin ve ind-i-İlâhimizde makbul ve marzrolan güzel ameller işleyin. Zira; ben sizin cümle a'malinizi bilir ve her birine mükâfat-ı hasene veririm. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile; her resulün şu hitaba mazhar olduğuna delâlet eder. Ancak her biri kendi zamanında ayrı ayrı hitab olunmuşlardır, yoksa bir zamanda mecmuuna birden hitab olunmuş değildir; Zira; enbiya-yı izam bir zamanda cem'olmadılar ki mecmuuna birden hitab olunsun. Şu halde ba'zı tayyibatı nefsine haram kılmakla rühbaniyyet iddiasında bulunanların iddialarını bu âyet reddetmiştir. Çünkü; hiç bir nebinin şeriatında tayyibatm haram olmadığına bu âyet delâlet eder. Medarik'te beyan olunduğu veçhile emir; ibaha içindir. Binaenaleyh; tayyibatı ekletmek mubahtır vacip değildir. Tayyibat ile murad; helâl, safi, vücudun kıvamına hadim ve intifamda günah olmayan hububat ve meyve nev'inden olan me'kûlât-tır. Vacip Tealâ âyetin ahirinde kullarının amelini bildiğini beyanla emrine muhalefetten ihtiraz etmek lâzım olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah'm «Allahü Tealâ tayyiptir, tayyibi kabul eder ve rusül-ü kirama emrettiği şeyle mü'minlere emreder ve bir kimse ki elini semaya kaldırır dua eder halbuki yediği, içtiği ve giydiği haramdır. Onun duası nasıl kabul olur» buyurduğu (Ebu Hüreyre) radiyallahu anh hazretlerinden mervi olduğu Hazin'de mezkûrdur. Rusül ile murad; Rusül-u kiramın cümlesinin olması zahirdir Çünkü tayyibatı yemek ve amel-i salih işlemekle emir; cemi' enbiyanın şeriatlerinde mevcud olduğundan rusül-ü kiramdan ba'zısma tahsise bir sebep yoktur. Amel-i salihden evvel helâl lokma vemek ve helâli amel-i salih üzere takdim etmek lâzım olduğuna işaret için tayyibatı yemekle emrin amel-i salih işlemekle Lir üzerine takdim olunduğu Nisabûrî'nin cümle-i beyanatm- 311 Hulâsa- cümle enbiyanın tayyibatı yemeye me'zun ve amel-i salih işlemekle me'mur oldukları-ve Allahü Tealâ'nin ilmi cümle-j sinin ameline lâhik olduğu bu âyetten müstefad olan fevaıd cum-ı lesindendir.

Mü'minûn 23:52

ekmektir. Vacip Tealâ i'tikadiyatın cümle enbiyanın şeriatinde bir olduğunu beyandan sonra nâsm i'tikadiyatta ihtilâf ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; esas i'tibariyle i'tikad-ı hakta mezheb ve millet bir olduğu halde nâsm din hususunda işleri ve i'tikatları dağıldı, parça parça oldu. Çünkü; bazısı Yahudi, bazısı Nasrani, bazı aharı Me-cusi ve putperest gibi bir çok i'tikad-ı batıl erbabı hasıl oldu. Esas i'tikad; hak olan din-i vâhid olduğu halde milel-i muhtelife ve ce-maat-i müteaddide meydana geldi ve hasıl olan milletler kendi mesleği ve dini ile mesrur olur. Çünkü; kendini hakîı ve gayrileri haksız gördüğünden intisab ettiği dinle iftihar eder ki onun hilâfini irtikâb etmek ihtimali olmaz. Binaenaleyh; batılı irtikâb eden kimseyi dahî batıldan döndürmek muhtemel olmayınca Habibim! Terket sen onları cehaletleri içinde vefat edinceye kadar. Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile lâfzm-daki hin ile murad; vefat edecekleri ve sekerat-ı mevtte azabı görecekleri zamandır. Gamre ; gaflet, cehalet, küfür ve dalâlettir. hizb ; fırka ve cemaat manasınadır. Yani «aslında millet bir olduğu halde nâsm i'tikadda mezhebleri ed-yan-ı muhtelife ve mezahib-i müşettete oldu ve her fırka kendi j dini ve mezhebiyle iftihar eder, nasihat kabul etmez, hak söz din-1 lemez. Hâl böyle olunca Habibim! Sen onları cehalet ve dalâletle-1 rinde ve vefat zamanları sekerat-ı mevtlerinde azabı muayene edip| hasret ve nedametleri hâsıl oluncaya kadar terket» demektir. Azabı muayene edecek zaman olunca sekerat~ı\ mevte, kabre, kıyamette muhasebe zamanına, Cehenneme velhâsıü azap muayene olunacak mevkilerin cümlesine şamil olup bâtıl mezhebe sülük edenleri tehdid ve Resûlullah'ı tesliye olduğu Ni-

Mü'minûn 23:53

ekmektir. Vacip Tealâ i'tikadiyatın cümle enbiyanın şeriatinde bir olduğunu beyandan sonra nâsm i'tikadiyatta ihtilâf ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; esas i'tibariyle i'tikad-ı hakta mezheb ve millet bir olduğu halde nâsm din hususunda işleri ve i'tikatları dağıldı, parça parça oldu. Çünkü; bazısı Yahudi, bazısı Nasrani, bazı aharı Me-cusi ve putperest gibi bir çok i'tikad-ı batıl erbabı hasıl oldu. Esas i'tikad; hak olan din-i vâhid olduğu halde milel-i muhtelife ve ce-maat-i müteaddide meydana geldi ve hasıl olan milletler kendi mesleği ve dini ile mesrur olur. Çünkü; kendini hakîı ve gayrileri haksız gördüğünden intisab ettiği dinle iftihar eder ki onun hilâfini irtikâb etmek ihtimali olmaz. Binaenaleyh; batılı irtikâb eden kimseyi dahî batıldan döndürmek muhtemel olmayınca Habibim! Terket sen onları cehaletleri içinde vefat edinceye kadar. Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile lâfzm-daki hin ile murad; vefat edecekleri ve sekerat-ı mevtte azabı görecekleri zamandır. Gamre ; gaflet, cehalet, küfür ve dalâlettir. hizb ; fırka ve cemaat manasınadır. Yani «aslında millet bir olduğu halde nâsm i'tikadda mezhebleri ed-yan-ı muhtelife ve mezahib-i müşettete oldu ve her fırka kendi j dini ve mezhebiyle iftihar eder, nasihat kabul etmez, hak söz din-1 lemez. Hâl böyle olunca Habibim! Sen onları cehalet ve dalâletle-1 rinde ve vefat zamanları sekerat-ı mevtlerinde azabı muayene edip| hasret ve nedametleri hâsıl oluncaya kadar terket» demektir. Azabı muayene edecek zaman olunca sekerat~ı\ mevte, kabre, kıyamette muhasebe zamanına, Cehenneme velhâsıü azap muayene olunacak mevkilerin cümlesine şamil olup bâtıl mezhebe sülük edenleri tehdid ve Resûlullah'ı tesliye olduğu Ni-

Mü'minûn 23:54

ekmektir. Vacip Tealâ i'tikadiyatın cümle enbiyanın şeriatinde bir olduğunu beyandan sonra nâsm i'tikadiyatta ihtilâf ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; esas i'tibariyle i'tikad-ı hakta mezheb ve millet bir olduğu halde nâsm din hususunda işleri ve i'tikatları dağıldı, parça parça oldu. Çünkü; bazısı Yahudi, bazısı Nasrani, bazı aharı Me-cusi ve putperest gibi bir çok i'tikad-ı batıl erbabı hasıl oldu. Esas i'tikad; hak olan din-i vâhid olduğu halde milel-i muhtelife ve ce-maat-i müteaddide meydana geldi ve hasıl olan milletler kendi mesleği ve dini ile mesrur olur. Çünkü; kendini hakîı ve gayrileri haksız gördüğünden intisab ettiği dinle iftihar eder ki onun hilâfini irtikâb etmek ihtimali olmaz. Binaenaleyh; batılı irtikâb eden kimseyi dahî batıldan döndürmek muhtemel olmayınca Habibim! Terket sen onları cehaletleri içinde vefat edinceye kadar. Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile lâfzm-daki hin ile murad; vefat edecekleri ve sekerat-ı mevtte azabı görecekleri zamandır. Gamre ; gaflet, cehalet, küfür ve dalâlettir. hizb ; fırka ve cemaat manasınadır. Yani «aslında millet bir olduğu halde nâsm i'tikadda mezhebleri ed-yan-ı muhtelife ve mezahib-i müşettete oldu ve her fırka kendi j dini ve mezhebiyle iftihar eder, nasihat kabul etmez, hak söz din-1 lemez. Hâl böyle olunca Habibim! Sen onları cehalet ve dalâletle-1 rinde ve vefat zamanları sekerat-ı mevtlerinde azabı muayene edip| hasret ve nedametleri hâsıl oluncaya kadar terket» demektir. Azabı muayene edecek zaman olunca sekerat~ı\ mevte, kabre, kıyamette muhasebe zamanına, Cehenneme velhâsıü azap muayene olunacak mevkilerin cümlesine şamil olup bâtıl mezhebe sülük edenleri tehdid ve Resûlullah'ı tesliye olduğu Ni-

Mü'minûn 23:55

Yani; biz bâtıl din ve i'tikad taşıyanlara mal ve evlâd gibi bir çok ni'metler veriyoruz. Onlar zannederler mi ki bizim verdiğimiz mal ve evlâd ile onlar için hayre sür'at ederiz? Böyle zan fâsiddir. Çünkü; bizim verdiğimiz ni'metler onlar haklarında istidraçtır, belki onlar istidraç olduğunu bilmezler. Zira; behayim gibi idrakten hâli oldukları için istidraçla ni'met ve hayrat beynini tefrik etmezler. Binaenaleyh; haklarında nifcmet olan şeyleri aynı ni'met zannederler. Hulâsa; bâtıl mezheb sahibleri haklarında mal ve evlâd gibi zahirde ni'met olan şeyleri hakiki ni'met zannettikleri halbuki onlar hakkında ni'met olmadığı ve ni'met olanı ve olmayanı bilmedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:56

Yani; biz bâtıl din ve i'tikad taşıyanlara mal ve evlâd gibi bir çok ni'metler veriyoruz. Onlar zannederler mi ki bizim verdiğimiz mal ve evlâd ile onlar için hayre sür'at ederiz? Böyle zan fâsiddir. Çünkü; bizim verdiğimiz ni'metler onlar haklarında istidraçtır, belki onlar istidraç olduğunu bilmezler. Zira; behayim gibi idrakten hâli oldukları için istidraçla ni'met ve hayrat beynini tefrik etmezler. Binaenaleyh; haklarında nifcmet olan şeyleri aynı ni'met zannederler. Hulâsa; bâtıl mezheb sahibleri haklarında mal ve evlâd gibi zahirde ni'met olan şeyleri hakiki ni'met zannettikleri halbuki onlar hakkında ni'met olmadığı ve ni'met olanı ve olmayanı bilmedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:57

Vacip Tealâ erbab-ı fışkın nail oldukları ni'metler, haklarında hayır olmayıp istidraç olduğunu beyan ettiği gibi hayre müsa-raat edenlerin sıfatlarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. larin hâl ü şanları hayrata sa'yle sairlerine sebkat etmektir.] Yani hayrata sa'yeden; mezahib-i batıla erbabı değildir, belki hayrata sa'yeden şol kimselerdir ki onlar Allah'ın azabından şiddetle korkan ve ibadete devam edenlerdir. Çünkü; Allah'tan lâyıkı vechüzere korkmak dünyada Allah'ın gazabından ve âhirette azabından korktuğuna binaen günahlardan kaçmasını ve hayrata sa'-yini mucib olur. Ve şol kimseler ki onlar Rablerinin âyetlerine îman ettiklerinden lâyıkıyla evamir ve nevahiyi kabul ve tasdik ettikleri cihetle mucibiyle amel etmekle hayrata sa'yederler ve şol kimseler ki onlar Rablerine şirketmedikleri cihetle ibadetlerinde riya etmedikleri gibi ibadetlerini ihlâs üzere eda etmekle hayrata sa'yederler. Ve şol kimseler ki onlar sadakât-ı mefruza ve nafileden verdiklerinin kabul olunup olunmayacağından kalbleri korkar ve Rablerinin huzuruna rucu' edeceklerini düşünür ve amellerinin rızaya muvafık olup olmadığını bilmediklerinden endişe eder ve korkularına binaen envâı hayrata sa'yederler. İşte şu ta'-dad olunan sıfatlan haiz olan kimseler envâı hayrata sa'yedenler-dir. Çünkü; onların Allah'tan korkmaları ve îman edip şirketme-meleri ve huzur-u İlâhiye rucu'larını ikrarla kalbleri titreyerek sadakalarını vermeleri aynı hayrat olduğu gibi hayrat-ı saireyi işlemeye dahi sevkeder. Binaenaleyh; onlar da hayrat işlemekte sairlerine sebkat ederler. Hayrata nail olacaklarda bu dört sıfatın bulunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve ehl-i îmanın bu sıfatlara dikkat ve i'tina etmeleri lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur. Mü'minlere lâyık olan dört sıfatdan, Birincisi; Malâya'niden ihtirazı mucib olan havful-lahtır. İkincisi; İbadette şirk-i hafi olan riyayı terketmektir. Üçüncüsü; İbadet-i maliye ve bedeniyesini edada rızaya muvafık olmamasından endişe edip amelinin kabul olunmaması korkusuyla beraber eda etmektir. Dördüncüsü; Cümle a'malin esası olan îmanı olmaktır. Bunların cümlesine sa'yin sebebi; onların huzur-u İlâhiye rucu'larım nazar-ı i'tibara almaları olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete îman edip amelinin cezasını göreceğini ve amel defterleri eline verilip sual olunacağını ve amelinin iyisi kötüsünden ayrılacağını i'tikad eden kimsenin elbette şu evsâfı iktisaba sa'yedip kesb-i hayrat için çalışacağında şüphe yoktur. Amma îmanında za'f olan veyahud âhirete hiç iman etmeyen kimse hiç bir kötülükten çekinmez. Şu halde mü'min-i kâmil; hem ibadet eder, hem Allah'tan korkar. Amma fasık ve facir; ibadet etmediği gibi Allah'tan da korkmaz. Hulâsa; insanları hayrata sevkeden esbabın Allah'tan korkmak, iman etmek, vahdaniyeti ikrarla şirketrriemek ve zekâtlarını riyasız eda ile a'malini ihlâs üzere işlemek olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:58

Vacip Tealâ erbab-ı fışkın nail oldukları ni'metler, haklarında hayır olmayıp istidraç olduğunu beyan ettiği gibi hayre müsa-raat edenlerin sıfatlarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. larin hâl ü şanları hayrata sa'yle sairlerine sebkat etmektir.] Yani hayrata sa'yeden; mezahib-i batıla erbabı değildir, belki hayrata sa'yeden şol kimselerdir ki onlar Allah'ın azabından şiddetle korkan ve ibadete devam edenlerdir. Çünkü; Allah'tan lâyıkı vechüzere korkmak dünyada Allah'ın gazabından ve âhirette azabından korktuğuna binaen günahlardan kaçmasını ve hayrata sa'-yini mucib olur. Ve şol kimseler ki onlar Rablerinin âyetlerine îman ettiklerinden lâyıkıyla evamir ve nevahiyi kabul ve tasdik ettikleri cihetle mucibiyle amel etmekle hayrata sa'yederler ve şol kimseler ki onlar Rablerine şirketmedikleri cihetle ibadetlerinde riya etmedikleri gibi ibadetlerini ihlâs üzere eda etmekle hayrata sa'yederler. Ve şol kimseler ki onlar sadakât-ı mefruza ve nafileden verdiklerinin kabul olunup olunmayacağından kalbleri korkar ve Rablerinin huzuruna rucu' edeceklerini düşünür ve amellerinin rızaya muvafık olup olmadığını bilmediklerinden endişe eder ve korkularına binaen envâı hayrata sa'yederler. İşte şu ta'-dad olunan sıfatlan haiz olan kimseler envâı hayrata sa'yedenler-dir. Çünkü; onların Allah'tan korkmaları ve îman edip şirketme-meleri ve huzur-u İlâhiye rucu'larını ikrarla kalbleri titreyerek sadakalarını vermeleri aynı hayrat olduğu gibi hayrat-ı saireyi işlemeye dahi sevkeder. Binaenaleyh; onlar da hayrat işlemekte sairlerine sebkat ederler. Hayrata nail olacaklarda bu dört sıfatın bulunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve ehl-i îmanın bu sıfatlara dikkat ve i'tina etmeleri lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur. Mü'minlere lâyık olan dört sıfatdan, Birincisi; Malâya'niden ihtirazı mucib olan havful-lahtır. İkincisi; İbadette şirk-i hafi olan riyayı terketmektir. Üçüncüsü; İbadet-i maliye ve bedeniyesini edada rızaya muvafık olmamasından endişe edip amelinin kabul olunmaması korkusuyla beraber eda etmektir. Dördüncüsü; Cümle a'malin esası olan îmanı olmaktır. Bunların cümlesine sa'yin sebebi; onların huzur-u İlâhiye rucu'larım nazar-ı i'tibara almaları olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete îman edip amelinin cezasını göreceğini ve amel defterleri eline verilip sual olunacağını ve amelinin iyisi kötüsünden ayrılacağını i'tikad eden kimsenin elbette şu evsâfı iktisaba sa'yedip kesb-i hayrat için çalışacağında şüphe yoktur. Amma îmanında za'f olan veyahud âhirete hiç iman etmeyen kimse hiç bir kötülükten çekinmez. Şu halde mü'min-i kâmil; hem ibadet eder, hem Allah'tan korkar. Amma fasık ve facir; ibadet etmediği gibi Allah'tan da korkmaz. Hulâsa; insanları hayrata sevkeden esbabın Allah'tan korkmak, iman etmek, vahdaniyeti ikrarla şirketrriemek ve zekâtlarını riyasız eda ile a'malini ihlâs üzere işlemek olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:59

Vacip Tealâ erbab-ı fışkın nail oldukları ni'metler, haklarında hayır olmayıp istidraç olduğunu beyan ettiği gibi hayre müsa-raat edenlerin sıfatlarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. larin hâl ü şanları hayrata sa'yle sairlerine sebkat etmektir.] Yani hayrata sa'yeden; mezahib-i batıla erbabı değildir, belki hayrata sa'yeden şol kimselerdir ki onlar Allah'ın azabından şiddetle korkan ve ibadete devam edenlerdir. Çünkü; Allah'tan lâyıkı vechüzere korkmak dünyada Allah'ın gazabından ve âhirette azabından korktuğuna binaen günahlardan kaçmasını ve hayrata sa'-yini mucib olur. Ve şol kimseler ki onlar Rablerinin âyetlerine îman ettiklerinden lâyıkıyla evamir ve nevahiyi kabul ve tasdik ettikleri cihetle mucibiyle amel etmekle hayrata sa'yederler ve şol kimseler ki onlar Rablerine şirketmedikleri cihetle ibadetlerinde riya etmedikleri gibi ibadetlerini ihlâs üzere eda etmekle hayrata sa'yederler. Ve şol kimseler ki onlar sadakât-ı mefruza ve nafileden verdiklerinin kabul olunup olunmayacağından kalbleri korkar ve Rablerinin huzuruna rucu' edeceklerini düşünür ve amellerinin rızaya muvafık olup olmadığını bilmediklerinden endişe eder ve korkularına binaen envâı hayrata sa'yederler. İşte şu ta'-dad olunan sıfatlan haiz olan kimseler envâı hayrata sa'yedenler-dir. Çünkü; onların Allah'tan korkmaları ve îman edip şirketme-meleri ve huzur-u İlâhiye rucu'larını ikrarla kalbleri titreyerek sadakalarını vermeleri aynı hayrat olduğu gibi hayrat-ı saireyi işlemeye dahi sevkeder. Binaenaleyh; onlar da hayrat işlemekte sairlerine sebkat ederler. Hayrata nail olacaklarda bu dört sıfatın bulunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve ehl-i îmanın bu sıfatlara dikkat ve i'tina etmeleri lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur. Mü'minlere lâyık olan dört sıfatdan, Birincisi; Malâya'niden ihtirazı mucib olan havful-lahtır. İkincisi; İbadette şirk-i hafi olan riyayı terketmektir. Üçüncüsü; İbadet-i maliye ve bedeniyesini edada rızaya muvafık olmamasından endişe edip amelinin kabul olunmaması korkusuyla beraber eda etmektir. Dördüncüsü; Cümle a'malin esası olan îmanı olmaktır. Bunların cümlesine sa'yin sebebi; onların huzur-u İlâhiye rucu'larım nazar-ı i'tibara almaları olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete îman edip amelinin cezasını göreceğini ve amel defterleri eline verilip sual olunacağını ve amelinin iyisi kötüsünden ayrılacağını i'tikad eden kimsenin elbette şu evsâfı iktisaba sa'yedip kesb-i hayrat için çalışacağında şüphe yoktur. Amma îmanında za'f olan veyahud âhirete hiç iman etmeyen kimse hiç bir kötülükten çekinmez. Şu halde mü'min-i kâmil; hem ibadet eder, hem Allah'tan korkar. Amma fasık ve facir; ibadet etmediği gibi Allah'tan da korkmaz. Hulâsa; insanları hayrata sevkeden esbabın Allah'tan korkmak, iman etmek, vahdaniyeti ikrarla şirketrriemek ve zekâtlarını riyasız eda ile a'malini ihlâs üzere işlemek olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:60

Vacip Tealâ erbab-ı fışkın nail oldukları ni'metler, haklarında hayır olmayıp istidraç olduğunu beyan ettiği gibi hayre müsa-raat edenlerin sıfatlarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. larin hâl ü şanları hayrata sa'yle sairlerine sebkat etmektir.] Yani hayrata sa'yeden; mezahib-i batıla erbabı değildir, belki hayrata sa'yeden şol kimselerdir ki onlar Allah'ın azabından şiddetle korkan ve ibadete devam edenlerdir. Çünkü; Allah'tan lâyıkı vechüzere korkmak dünyada Allah'ın gazabından ve âhirette azabından korktuğuna binaen günahlardan kaçmasını ve hayrata sa'-yini mucib olur. Ve şol kimseler ki onlar Rablerinin âyetlerine îman ettiklerinden lâyıkıyla evamir ve nevahiyi kabul ve tasdik ettikleri cihetle mucibiyle amel etmekle hayrata sa'yederler ve şol kimseler ki onlar Rablerine şirketmedikleri cihetle ibadetlerinde riya etmedikleri gibi ibadetlerini ihlâs üzere eda etmekle hayrata sa'yederler. Ve şol kimseler ki onlar sadakât-ı mefruza ve nafileden verdiklerinin kabul olunup olunmayacağından kalbleri korkar ve Rablerinin huzuruna rucu' edeceklerini düşünür ve amellerinin rızaya muvafık olup olmadığını bilmediklerinden endişe eder ve korkularına binaen envâı hayrata sa'yederler. İşte şu ta'-dad olunan sıfatlan haiz olan kimseler envâı hayrata sa'yedenler-dir. Çünkü; onların Allah'tan korkmaları ve îman edip şirketme-meleri ve huzur-u İlâhiye rucu'larını ikrarla kalbleri titreyerek sadakalarını vermeleri aynı hayrat olduğu gibi hayrat-ı saireyi işlemeye dahi sevkeder. Binaenaleyh; onlar da hayrat işlemekte sairlerine sebkat ederler. Hayrata nail olacaklarda bu dört sıfatın bulunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve ehl-i îmanın bu sıfatlara dikkat ve i'tina etmeleri lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur. Mü'minlere lâyık olan dört sıfatdan, Birincisi; Malâya'niden ihtirazı mucib olan havful-lahtır. İkincisi; İbadette şirk-i hafi olan riyayı terketmektir. Üçüncüsü; İbadet-i maliye ve bedeniyesini edada rızaya muvafık olmamasından endişe edip amelinin kabul olunmaması korkusuyla beraber eda etmektir. Dördüncüsü; Cümle a'malin esası olan îmanı olmaktır. Bunların cümlesine sa'yin sebebi; onların huzur-u İlâhiye rucu'larım nazar-ı i'tibara almaları olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete îman edip amelinin cezasını göreceğini ve amel defterleri eline verilip sual olunacağını ve amelinin iyisi kötüsünden ayrılacağını i'tikad eden kimsenin elbette şu evsâfı iktisaba sa'yedip kesb-i hayrat için çalışacağında şüphe yoktur. Amma îmanında za'f olan veyahud âhirete hiç iman etmeyen kimse hiç bir kötülükten çekinmez. Şu halde mü'min-i kâmil; hem ibadet eder, hem Allah'tan korkar. Amma fasık ve facir; ibadet etmediği gibi Allah'tan da korkmaz. Hulâsa; insanları hayrata sevkeden esbabın Allah'tan korkmak, iman etmek, vahdaniyeti ikrarla şirketrriemek ve zekâtlarını riyasız eda ile a'malini ihlâs üzere işlemek olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:61

Vacip Tealâ erbab-ı fışkın nail oldukları ni'metler, haklarında hayır olmayıp istidraç olduğunu beyan ettiği gibi hayre müsa-raat edenlerin sıfatlarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. larin hâl ü şanları hayrata sa'yle sairlerine sebkat etmektir.] Yani hayrata sa'yeden; mezahib-i batıla erbabı değildir, belki hayrata sa'yeden şol kimselerdir ki onlar Allah'ın azabından şiddetle korkan ve ibadete devam edenlerdir. Çünkü; Allah'tan lâyıkı vechüzere korkmak dünyada Allah'ın gazabından ve âhirette azabından korktuğuna binaen günahlardan kaçmasını ve hayrata sa'-yini mucib olur. Ve şol kimseler ki onlar Rablerinin âyetlerine îman ettiklerinden lâyıkıyla evamir ve nevahiyi kabul ve tasdik ettikleri cihetle mucibiyle amel etmekle hayrata sa'yederler ve şol kimseler ki onlar Rablerine şirketmedikleri cihetle ibadetlerinde riya etmedikleri gibi ibadetlerini ihlâs üzere eda etmekle hayrata sa'yederler. Ve şol kimseler ki onlar sadakât-ı mefruza ve nafileden verdiklerinin kabul olunup olunmayacağından kalbleri korkar ve Rablerinin huzuruna rucu' edeceklerini düşünür ve amellerinin rızaya muvafık olup olmadığını bilmediklerinden endişe eder ve korkularına binaen envâı hayrata sa'yederler. İşte şu ta'-dad olunan sıfatlan haiz olan kimseler envâı hayrata sa'yedenler-dir. Çünkü; onların Allah'tan korkmaları ve îman edip şirketme-meleri ve huzur-u İlâhiye rucu'larını ikrarla kalbleri titreyerek sadakalarını vermeleri aynı hayrat olduğu gibi hayrat-ı saireyi işlemeye dahi sevkeder. Binaenaleyh; onlar da hayrat işlemekte sairlerine sebkat ederler. Hayrata nail olacaklarda bu dört sıfatın bulunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve ehl-i îmanın bu sıfatlara dikkat ve i'tina etmeleri lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur. Mü'minlere lâyık olan dört sıfatdan, Birincisi; Malâya'niden ihtirazı mucib olan havful-lahtır. İkincisi; İbadette şirk-i hafi olan riyayı terketmektir. Üçüncüsü; İbadet-i maliye ve bedeniyesini edada rızaya muvafık olmamasından endişe edip amelinin kabul olunmaması korkusuyla beraber eda etmektir. Dördüncüsü; Cümle a'malin esası olan îmanı olmaktır. Bunların cümlesine sa'yin sebebi; onların huzur-u İlâhiye rucu'larım nazar-ı i'tibara almaları olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete îman edip amelinin cezasını göreceğini ve amel defterleri eline verilip sual olunacağını ve amelinin iyisi kötüsünden ayrılacağını i'tikad eden kimsenin elbette şu evsâfı iktisaba sa'yedip kesb-i hayrat için çalışacağında şüphe yoktur. Amma îmanında za'f olan veyahud âhirete hiç iman etmeyen kimse hiç bir kötülükten çekinmez. Şu halde mü'min-i kâmil; hem ibadet eder, hem Allah'tan korkar. Amma fasık ve facir; ibadet etmediği gibi Allah'tan da korkmaz. Hulâsa; insanları hayrata sevkeden esbabın Allah'tan korkmak, iman etmek, vahdaniyeti ikrarla şirketrriemek ve zekâtlarını riyasız eda ile a'malini ihlâs üzere işlemek olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:62

Vacip Tealâ mü'min-i muhlisin evsafını beyan ettiği gibi bu evsafın vüs' u takat dairesinde olduğunu dahî beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mü'minlerin evsaf-i sabıkaya sa'yetmeleri lâzımdır. Zira; biz hiç bir nefse takatinin fevkinde bir amel teklif etmeyiz. Binaenaleyh; kullarımıza teklif ettiğimiz ahkâm-ı şer'iyye kud-ret-i beşerin tahammül edebileceği bir nisbette olup tahammülün fevkinde bir şey yoktur ve bizim indimizde her insanın a'malini yazmağa müekkel olan meleklerin yazdıkları kitap vardır ki, o kitab doğruyu söyler ve herkesin amelini olduğu gibi haber verir. Binaenaleyh; kullar asla zulmolunmazlar. Çünkü; vakıa muhalif hiç bir şey yok ki, zulmolunsunlar. Zira; melekler defterine ne yazmışsa ona göre cezalandıklarından ibadetlerinin sevabından noksan veyahut günahlarının azabından ziyade olmaz ki, zulüm olsun. Belki o kâfirler küfürde şiddetle musir olduklarından onların kalpleri bizim kitabımızdan şiddetle gaflet ve cehalet içindedirler ve cehaletlerine binaen bu misilli kitapları da inkâr ederler. Halbuki insanm fevz ü felahı .ve sebeb-i necatı o kitapta yazılı olduğu gibi hâib ü hâsir olarak helaki ve ebeden azaba duçar olacağı da o. kitapta yazılıdır. Zira; insanm her ameli yazılı olduğundan sevab ve günah onda mevcuttur. Halbuki kâfirlerin şu beyan olunan mü'minlerin amelinin gayrı bir takım şirk, iftira alallah, rusül-ü kiramın da'vetlerini reddetmek ve âyetleri inkârla küfriyatta ısrar gibi amelleri vardır, Onlar ancak mu'tad üzere bunları işlerler.^ Hulâsa bu âyet; altı hükmü hâvidir. Birincisi; Cenab-ı Hakkın kullarına teklifi kulların kudreti nisbetinde olup kudret-i beşerin harici bir şeyle teklif etmemesidir. İkincisi; Herkesin amelleri yazılı ind-i İlâhide bir kitap olup o kitabîn hakkı söylemesidir. Üçüncüsü; Herkes defterinde yazılı amele göre ce&a görüp asla zulmolunmayacaklarıdır. Dördüncüsü; Kur'an'dan ve ahkâm-ı şer'iyeden kâfirlerin kalplerinin cehalet içinde olmasıdır. Beşincisi; Ehl-i küfrün mü'minlerin amellerinin gayrı küfriyata dair bir çok amelleri bulunmasıdır. Altıncısı; Kâfirlerin ancak bu gibi fena amelleri işlemek âdetleri olmasıdır.

Mü'minûn 23:63

Vacip Tealâ mü'min-i muhlisin evsafını beyan ettiği gibi bu evsafın vüs' u takat dairesinde olduğunu dahî beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mü'minlerin evsaf-i sabıkaya sa'yetmeleri lâzımdır. Zira; biz hiç bir nefse takatinin fevkinde bir amel teklif etmeyiz. Binaenaleyh; kullarımıza teklif ettiğimiz ahkâm-ı şer'iyye kud-ret-i beşerin tahammül edebileceği bir nisbette olup tahammülün fevkinde bir şey yoktur ve bizim indimizde her insanın a'malini yazmağa müekkel olan meleklerin yazdıkları kitap vardır ki, o kitab doğruyu söyler ve herkesin amelini olduğu gibi haber verir. Binaenaleyh; kullar asla zulmolunmazlar. Çünkü; vakıa muhalif hiç bir şey yok ki, zulmolunsunlar. Zira; melekler defterine ne yazmışsa ona göre cezalandıklarından ibadetlerinin sevabından noksan veyahut günahlarının azabından ziyade olmaz ki, zulüm olsun. Belki o kâfirler küfürde şiddetle musir olduklarından onların kalpleri bizim kitabımızdan şiddetle gaflet ve cehalet içindedirler ve cehaletlerine binaen bu misilli kitapları da inkâr ederler. Halbuki insanm fevz ü felahı .ve sebeb-i necatı o kitapta yazılı olduğu gibi hâib ü hâsir olarak helaki ve ebeden azaba duçar olacağı da o. kitapta yazılıdır. Zira; insanm her ameli yazılı olduğundan sevab ve günah onda mevcuttur. Halbuki kâfirlerin şu beyan olunan mü'minlerin amelinin gayrı bir takım şirk, iftira alallah, rusül-ü kiramın da'vetlerini reddetmek ve âyetleri inkârla küfriyatta ısrar gibi amelleri vardır, Onlar ancak mu'tad üzere bunları işlerler.^ Hulâsa bu âyet; altı hükmü hâvidir. Birincisi; Cenab-ı Hakkın kullarına teklifi kulların kudreti nisbetinde olup kudret-i beşerin harici bir şeyle teklif etmemesidir. İkincisi; Herkesin amelleri yazılı ind-i İlâhide bir kitap olup o kitabîn hakkı söylemesidir. Üçüncüsü; Herkes defterinde yazılı amele göre ce&a görüp asla zulmolunmayacaklarıdır. Dördüncüsü; Kur'an'dan ve ahkâm-ı şer'iyeden kâfirlerin kalplerinin cehalet içinde olmasıdır. Beşincisi; Ehl-i küfrün mü'minlerin amellerinin gayrı küfriyata dair bir çok amelleri bulunmasıdır. Altıncısı; Kâfirlerin ancak bu gibi fena amelleri işlemek âdetleri olmasıdır.

Mü'minûn 23:64

Vacip Tealâ kâfirlerin halleri küfürde ısrar ve imandan gaflet olduğunu beyandan sonra belâya mübtelâ olduklarında Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler maasiye musir olarak bizi tanımazlar. Hatta bizim onların zenginleriyle maldâr olub envâı ni'metimizle rahat olanlarını günahları sebebiyle belâ ile mübtelâ ve azapla müahaze edinceye kadar bu tanımamaları devam eder. Vakta ki, biz onları azapla müahaze edince görülür ki, derhal bize iltica eder ve yardım isterler. Halbuki rahat günlerinde bizim azabımız asla hatırlarına gelmiyordu, azabı görüb bize yalvarmaya başlayınca onları dergâhımızdan tardiçin deriz ki «bugün bize yalvarmayın. Zira; bizim tarafımızdan siz yardım olunmazsınız. Çünkü; şimdiye kadar müracaat etmediğiniz için yabancısınız» demekle reddeder ve deriz ki «muhakkak bizim âyetlerimiz Resulümüz vasıtasiyle sizin üzerinize tilâvet olundu. Size münasib olan elfazını kemâl-i dikkatle istima' ve meanisini mütalâa ile hak olduğunu tasdik edip amel etmek iken bilâkis siz âyetleri işitince ökçeniz üzerine arka--niza döner ve beyt-i şerifle kendinizi büyük addederdiniz ve geceleri beytin etrafında Kur'an'ı hikâye eder, sihirdir ve şiirdir demek gibi bir takım hezeyan söylersiniz. Ey müşrikler! Haliniz böyle olunca hangi yüzünüzle dergâhımıza müracaat edersiniz ve müracaata utanmaz mısınız? İyi ve rahat vaktinizde aramıyordunuz da başınıza bir iş geldiğinde mi müracaat edersiniz?» demekle müracaatlarını reddederiz. Tefsir-i Hâzin'de -beyan olunduğu veçhile azabla murad; bu âyette azdb-ı âhiret olduğuna dair rivayet varsa da dünyada kati ü esaret ve kıtlık gibi azab-ı dünya murad olduğu dahî mervi-dir. Çünkü; âsilere isyanları sebebiyle âhirette azab olacağı gibi dünyada dahi alelekser seyyiatın şeameti görülür. Bilhassa Re-sulullah ehl-i Mekke'nin kıtlıkla mübtelâ olmalarına duâ etti ve üç sene aleddevam kıtlık oldu ve çok perişan olup bütün cifeleri ve kemik parçalarını yedikleri mervidir. İşte insanlar hâl-i vüs'-atlerinde Allah'ı unutur ve bir belâya uğradıklarında Allah'a iltica ederler. Halbuki müzayaka zamanında müracaat edip kabul olunmak için her zaman müracaatın lâzım olduğuna ve müracaat etmeyip de belâ zamanında müracaat etmenin fayda etmeyeceğine işaret etmiştir. Velhasıl Rabbisine kemâl-i ihlâsla her zaman müracaat eden mü'minlerin müracaatlarını kabul edeceğine işaret olduğu gibi bol zamanında Allah'ı hatıru hayaline getirmeyip de müzayaka zamanında iltica edenlerin red olunacaklarına dahi delâlet vardır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak erbab-ı isyanın belâ zamanında müracaatlarını reddin üç veçhile esbabını beyan etmiştir : Birincisi; Kendilerini ıslah için âyetler tilâvet olunduğunda arkalarını dönmeleridir ki, Kur'an'dan uzak bulunurlar ve nefret üzere dururlar. Şu halde bu cümle nefretlerini beyan hakkında darb-ı meseldir. Çünkü; bir şeyden nefret edip uzak olan kimse hakkında Araplar «ökçesi üzerine döndü» derler. İşte şu âdete binaen kâfirlerin Kur'an'dan ve Kur'an'ı tilâvet eden Re-sulullah'tan nefretlerini Cenab-ı Hak arkalarını dönmeleriyle beyan buyuruyor ki, kemâl-i nefretlerinden kinayedir. İkincisi; Beyti şerife mücavir olmakla kibretmeleri ve Beyte iltica etmekle her şeyden halâs oluruz zannetmeleridir. Çünkü; onlar «Biz Kabe'nin etrafında komşuyuz. Binaenaleyh; bize hiç kimse galebe edemez ve her şeyden eminiz» derler ve ehl-i iman üzere tekebbür ederlerdi. İşte Cenab-ı Hak şu tekebbürlerinin bab-ı İlâhiden tartlarına sebeb olduğunu beyanla ümmet-i Muhammedi tevazua da'vet etmiştir. Üçüncüsü; Müsamerelerinde Kur'an'ı zemmetmeleridir. Müsamere; Geceleyin konuşmak ve eğlence yapmaktır. Çünkü ehl-i Mekke'nin âdetleri; akşamdan sonra beytin etrafına toplanarak bir takım .hikâyelerle meşgul oldukları zaman başlıca hikâyeleri Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmını eğlence yapmaları, inkâr etmeleri, evamir ve nevahisine i'tirazla Kur'an'a yakışmayan sihir ve şiirdir gibi hezeyanla meşgul olmalarıdır. Cenab-ı Hak onların bu gibi eğlencelerinin bab-j İlâhiden tardolunmalarma sebeb olduğunu beyanla bunlar gibi ahkâm-ı şer'iyeyi eğlence yapanların inayet-i nahiyeden mahrum olacaklarını beyan etmiştir. Gerçi şu tafsilâta nazaran âyet ehl-i Mekke'yi zemmediyorsa da zemmin sebebi olan sıfat ve ahlâk kimlerde bulunursa onlara ve Kur'an'a mu'teriz bulunan her kavme ve her şahsa şâmildir. Çünkü; i'tibar elfazm umumunadır, sebebin hususuna değildir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Mütref ; ni'met sahibi ve rahat olan kimsedir. Ci'r fezi' ve feryatla yardım için müracaat etmek ve yalvarmaktır. Nekes; arka arkaya gitmektir. Yani «Onlar fena amellerine devam ederler biz onlardan ni'met sahiblerini azabla ahzedinceye kadar. Vakta ki rahat olan ni'met sahihlerini biz azabla ahzedince derhal fezi' ve feryatla yardım istemeye başlar ve yalvarırlar. Fakat biz onlara «Bugün yalvarmayın. Zira; azabı muayene ettikten sonra bizden size bir yardım yok ve bizim kudretimize delâlet eden âyetlerimiz sizin üzerinize tilâvet olunduğunda siz ve beyt-i şerife civar olmakla kibreder olduğunuz halde arkasın arkaya dönmekle nefretinizi gösterir ve geceleri Kur'an'ı aranızda eğlence yapardınız» demekle taraf-ı ilâhiden nusret göremeyecekleri beyan olunur.

Mü'minûn 23:65

Vacip Tealâ kâfirlerin halleri küfürde ısrar ve imandan gaflet olduğunu beyandan sonra belâya mübtelâ olduklarında Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler maasiye musir olarak bizi tanımazlar. Hatta bizim onların zenginleriyle maldâr olub envâı ni'metimizle rahat olanlarını günahları sebebiyle belâ ile mübtelâ ve azapla müahaze edinceye kadar bu tanımamaları devam eder. Vakta ki, biz onları azapla müahaze edince görülür ki, derhal bize iltica eder ve yardım isterler. Halbuki rahat günlerinde bizim azabımız asla hatırlarına gelmiyordu, azabı görüb bize yalvarmaya başlayınca onları dergâhımızdan tardiçin deriz ki «bugün bize yalvarmayın. Zira; bizim tarafımızdan siz yardım olunmazsınız. Çünkü; şimdiye kadar müracaat etmediğiniz için yabancısınız» demekle reddeder ve deriz ki «muhakkak bizim âyetlerimiz Resulümüz vasıtasiyle sizin üzerinize tilâvet olundu. Size münasib olan elfazını kemâl-i dikkatle istima' ve meanisini mütalâa ile hak olduğunu tasdik edip amel etmek iken bilâkis siz âyetleri işitince ökçeniz üzerine arka--niza döner ve beyt-i şerifle kendinizi büyük addederdiniz ve geceleri beytin etrafında Kur'an'ı hikâye eder, sihirdir ve şiirdir demek gibi bir takım hezeyan söylersiniz. Ey müşrikler! Haliniz böyle olunca hangi yüzünüzle dergâhımıza müracaat edersiniz ve müracaata utanmaz mısınız? İyi ve rahat vaktinizde aramıyordunuz da başınıza bir iş geldiğinde mi müracaat edersiniz?» demekle müracaatlarını reddederiz. Tefsir-i Hâzin'de -beyan olunduğu veçhile azabla murad; bu âyette azdb-ı âhiret olduğuna dair rivayet varsa da dünyada kati ü esaret ve kıtlık gibi azab-ı dünya murad olduğu dahî mervi-dir. Çünkü; âsilere isyanları sebebiyle âhirette azab olacağı gibi dünyada dahi alelekser seyyiatın şeameti görülür. Bilhassa Re-sulullah ehl-i Mekke'nin kıtlıkla mübtelâ olmalarına duâ etti ve üç sene aleddevam kıtlık oldu ve çok perişan olup bütün cifeleri ve kemik parçalarını yedikleri mervidir. İşte insanlar hâl-i vüs'-atlerinde Allah'ı unutur ve bir belâya uğradıklarında Allah'a iltica ederler. Halbuki müzayaka zamanında müracaat edip kabul olunmak için her zaman müracaatın lâzım olduğuna ve müracaat etmeyip de belâ zamanında müracaat etmenin fayda etmeyeceğine işaret etmiştir. Velhasıl Rabbisine kemâl-i ihlâsla her zaman müracaat eden mü'minlerin müracaatlarını kabul edeceğine işaret olduğu gibi bol zamanında Allah'ı hatıru hayaline getirmeyip de müzayaka zamanında iltica edenlerin red olunacaklarına dahi delâlet vardır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak erbab-ı isyanın belâ zamanında müracaatlarını reddin üç veçhile esbabını beyan etmiştir : Birincisi; Kendilerini ıslah için âyetler tilâvet olunduğunda arkalarını dönmeleridir ki, Kur'an'dan uzak bulunurlar ve nefret üzere dururlar. Şu halde bu cümle nefretlerini beyan hakkında darb-ı meseldir. Çünkü; bir şeyden nefret edip uzak olan kimse hakkında Araplar «ökçesi üzerine döndü» derler. İşte şu âdete binaen kâfirlerin Kur'an'dan ve Kur'an'ı tilâvet eden Re-sulullah'tan nefretlerini Cenab-ı Hak arkalarını dönmeleriyle beyan buyuruyor ki, kemâl-i nefretlerinden kinayedir. İkincisi; Beyti şerife mücavir olmakla kibretmeleri ve Beyte iltica etmekle her şeyden halâs oluruz zannetmeleridir. Çünkü; onlar «Biz Kabe'nin etrafında komşuyuz. Binaenaleyh; bize hiç kimse galebe edemez ve her şeyden eminiz» derler ve ehl-i iman üzere tekebbür ederlerdi. İşte Cenab-ı Hak şu tekebbürlerinin bab-ı İlâhiden tartlarına sebeb olduğunu beyanla ümmet-i Muhammedi tevazua da'vet etmiştir. Üçüncüsü; Müsamerelerinde Kur'an'ı zemmetmeleridir. Müsamere; Geceleyin konuşmak ve eğlence yapmaktır. Çünkü ehl-i Mekke'nin âdetleri; akşamdan sonra beytin etrafına toplanarak bir takım .hikâyelerle meşgul oldukları zaman başlıca hikâyeleri Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmını eğlence yapmaları, inkâr etmeleri, evamir ve nevahisine i'tirazla Kur'an'a yakışmayan sihir ve şiirdir gibi hezeyanla meşgul olmalarıdır. Cenab-ı Hak onların bu gibi eğlencelerinin bab-j İlâhiden tardolunmalarma sebeb olduğunu beyanla bunlar gibi ahkâm-ı şer'iyeyi eğlence yapanların inayet-i nahiyeden mahrum olacaklarını beyan etmiştir. Gerçi şu tafsilâta nazaran âyet ehl-i Mekke'yi zemmediyorsa da zemmin sebebi olan sıfat ve ahlâk kimlerde bulunursa onlara ve Kur'an'a mu'teriz bulunan her kavme ve her şahsa şâmildir. Çünkü; i'tibar elfazm umumunadır, sebebin hususuna değildir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Mütref ; ni'met sahibi ve rahat olan kimsedir. Ci'r fezi' ve feryatla yardım için müracaat etmek ve yalvarmaktır. Nekes; arka arkaya gitmektir. Yani «Onlar fena amellerine devam ederler biz onlardan ni'met sahiblerini azabla ahzedinceye kadar. Vakta ki rahat olan ni'met sahihlerini biz azabla ahzedince derhal fezi' ve feryatla yardım istemeye başlar ve yalvarırlar. Fakat biz onlara «Bugün yalvarmayın. Zira; azabı muayene ettikten sonra bizden size bir yardım yok ve bizim kudretimize delâlet eden âyetlerimiz sizin üzerinize tilâvet olunduğunda siz ve beyt-i şerife civar olmakla kibreder olduğunuz halde arkasın arkaya dönmekle nefretinizi gösterir ve geceleri Kur'an'ı aranızda eğlence yapardınız» demekle taraf-ı ilâhiden nusret göremeyecekleri beyan olunur.

Mü'minûn 23:66

Vacip Tealâ kâfirlerin halleri küfürde ısrar ve imandan gaflet olduğunu beyandan sonra belâya mübtelâ olduklarında Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler maasiye musir olarak bizi tanımazlar. Hatta bizim onların zenginleriyle maldâr olub envâı ni'metimizle rahat olanlarını günahları sebebiyle belâ ile mübtelâ ve azapla müahaze edinceye kadar bu tanımamaları devam eder. Vakta ki, biz onları azapla müahaze edince görülür ki, derhal bize iltica eder ve yardım isterler. Halbuki rahat günlerinde bizim azabımız asla hatırlarına gelmiyordu, azabı görüb bize yalvarmaya başlayınca onları dergâhımızdan tardiçin deriz ki «bugün bize yalvarmayın. Zira; bizim tarafımızdan siz yardım olunmazsınız. Çünkü; şimdiye kadar müracaat etmediğiniz için yabancısınız» demekle reddeder ve deriz ki «muhakkak bizim âyetlerimiz Resulümüz vasıtasiyle sizin üzerinize tilâvet olundu. Size münasib olan elfazını kemâl-i dikkatle istima' ve meanisini mütalâa ile hak olduğunu tasdik edip amel etmek iken bilâkis siz âyetleri işitince ökçeniz üzerine arka--niza döner ve beyt-i şerifle kendinizi büyük addederdiniz ve geceleri beytin etrafında Kur'an'ı hikâye eder, sihirdir ve şiirdir demek gibi bir takım hezeyan söylersiniz. Ey müşrikler! Haliniz böyle olunca hangi yüzünüzle dergâhımıza müracaat edersiniz ve müracaata utanmaz mısınız? İyi ve rahat vaktinizde aramıyordunuz da başınıza bir iş geldiğinde mi müracaat edersiniz?» demekle müracaatlarını reddederiz. Tefsir-i Hâzin'de -beyan olunduğu veçhile azabla murad; bu âyette azdb-ı âhiret olduğuna dair rivayet varsa da dünyada kati ü esaret ve kıtlık gibi azab-ı dünya murad olduğu dahî mervi-dir. Çünkü; âsilere isyanları sebebiyle âhirette azab olacağı gibi dünyada dahi alelekser seyyiatın şeameti görülür. Bilhassa Re-sulullah ehl-i Mekke'nin kıtlıkla mübtelâ olmalarına duâ etti ve üç sene aleddevam kıtlık oldu ve çok perişan olup bütün cifeleri ve kemik parçalarını yedikleri mervidir. İşte insanlar hâl-i vüs'-atlerinde Allah'ı unutur ve bir belâya uğradıklarında Allah'a iltica ederler. Halbuki müzayaka zamanında müracaat edip kabul olunmak için her zaman müracaatın lâzım olduğuna ve müracaat etmeyip de belâ zamanında müracaat etmenin fayda etmeyeceğine işaret etmiştir. Velhasıl Rabbisine kemâl-i ihlâsla her zaman müracaat eden mü'minlerin müracaatlarını kabul edeceğine işaret olduğu gibi bol zamanında Allah'ı hatıru hayaline getirmeyip de müzayaka zamanında iltica edenlerin red olunacaklarına dahi delâlet vardır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak erbab-ı isyanın belâ zamanında müracaatlarını reddin üç veçhile esbabını beyan etmiştir : Birincisi; Kendilerini ıslah için âyetler tilâvet olunduğunda arkalarını dönmeleridir ki, Kur'an'dan uzak bulunurlar ve nefret üzere dururlar. Şu halde bu cümle nefretlerini beyan hakkında darb-ı meseldir. Çünkü; bir şeyden nefret edip uzak olan kimse hakkında Araplar «ökçesi üzerine döndü» derler. İşte şu âdete binaen kâfirlerin Kur'an'dan ve Kur'an'ı tilâvet eden Re-sulullah'tan nefretlerini Cenab-ı Hak arkalarını dönmeleriyle beyan buyuruyor ki, kemâl-i nefretlerinden kinayedir. İkincisi; Beyti şerife mücavir olmakla kibretmeleri ve Beyte iltica etmekle her şeyden halâs oluruz zannetmeleridir. Çünkü; onlar «Biz Kabe'nin etrafında komşuyuz. Binaenaleyh; bize hiç kimse galebe edemez ve her şeyden eminiz» derler ve ehl-i iman üzere tekebbür ederlerdi. İşte Cenab-ı Hak şu tekebbürlerinin bab-ı İlâhiden tartlarına sebeb olduğunu beyanla ümmet-i Muhammedi tevazua da'vet etmiştir. Üçüncüsü; Müsamerelerinde Kur'an'ı zemmetmeleridir. Müsamere; Geceleyin konuşmak ve eğlence yapmaktır. Çünkü ehl-i Mekke'nin âdetleri; akşamdan sonra beytin etrafına toplanarak bir takım .hikâyelerle meşgul oldukları zaman başlıca hikâyeleri Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmını eğlence yapmaları, inkâr etmeleri, evamir ve nevahisine i'tirazla Kur'an'a yakışmayan sihir ve şiirdir gibi hezeyanla meşgul olmalarıdır. Cenab-ı Hak onların bu gibi eğlencelerinin bab-j İlâhiden tardolunmalarma sebeb olduğunu beyanla bunlar gibi ahkâm-ı şer'iyeyi eğlence yapanların inayet-i nahiyeden mahrum olacaklarını beyan etmiştir. Gerçi şu tafsilâta nazaran âyet ehl-i Mekke'yi zemmediyorsa da zemmin sebebi olan sıfat ve ahlâk kimlerde bulunursa onlara ve Kur'an'a mu'teriz bulunan her kavme ve her şahsa şâmildir. Çünkü; i'tibar elfazm umumunadır, sebebin hususuna değildir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Mütref ; ni'met sahibi ve rahat olan kimsedir. Ci'r fezi' ve feryatla yardım için müracaat etmek ve yalvarmaktır. Nekes; arka arkaya gitmektir. Yani «Onlar fena amellerine devam ederler biz onlardan ni'met sahiblerini azabla ahzedinceye kadar. Vakta ki rahat olan ni'met sahihlerini biz azabla ahzedince derhal fezi' ve feryatla yardım istemeye başlar ve yalvarırlar. Fakat biz onlara «Bugün yalvarmayın. Zira; azabı muayene ettikten sonra bizden size bir yardım yok ve bizim kudretimize delâlet eden âyetlerimiz sizin üzerinize tilâvet olunduğunda siz ve beyt-i şerife civar olmakla kibreder olduğunuz halde arkasın arkaya dönmekle nefretinizi gösterir ve geceleri Kur'an'ı aranızda eğlence yapardınız» demekle taraf-ı ilâhiden nusret göremeyecekleri beyan olunur.

Mü'minûn 23:67

Vacip Tealâ kâfirlerin halleri küfürde ısrar ve imandan gaflet olduğunu beyandan sonra belâya mübtelâ olduklarında Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler maasiye musir olarak bizi tanımazlar. Hatta bizim onların zenginleriyle maldâr olub envâı ni'metimizle rahat olanlarını günahları sebebiyle belâ ile mübtelâ ve azapla müahaze edinceye kadar bu tanımamaları devam eder. Vakta ki, biz onları azapla müahaze edince görülür ki, derhal bize iltica eder ve yardım isterler. Halbuki rahat günlerinde bizim azabımız asla hatırlarına gelmiyordu, azabı görüb bize yalvarmaya başlayınca onları dergâhımızdan tardiçin deriz ki «bugün bize yalvarmayın. Zira; bizim tarafımızdan siz yardım olunmazsınız. Çünkü; şimdiye kadar müracaat etmediğiniz için yabancısınız» demekle reddeder ve deriz ki «muhakkak bizim âyetlerimiz Resulümüz vasıtasiyle sizin üzerinize tilâvet olundu. Size münasib olan elfazını kemâl-i dikkatle istima' ve meanisini mütalâa ile hak olduğunu tasdik edip amel etmek iken bilâkis siz âyetleri işitince ökçeniz üzerine arka--niza döner ve beyt-i şerifle kendinizi büyük addederdiniz ve geceleri beytin etrafında Kur'an'ı hikâye eder, sihirdir ve şiirdir demek gibi bir takım hezeyan söylersiniz. Ey müşrikler! Haliniz böyle olunca hangi yüzünüzle dergâhımıza müracaat edersiniz ve müracaata utanmaz mısınız? İyi ve rahat vaktinizde aramıyordunuz da başınıza bir iş geldiğinde mi müracaat edersiniz?» demekle müracaatlarını reddederiz. Tefsir-i Hâzin'de -beyan olunduğu veçhile azabla murad; bu âyette azdb-ı âhiret olduğuna dair rivayet varsa da dünyada kati ü esaret ve kıtlık gibi azab-ı dünya murad olduğu dahî mervi-dir. Çünkü; âsilere isyanları sebebiyle âhirette azab olacağı gibi dünyada dahi alelekser seyyiatın şeameti görülür. Bilhassa Re-sulullah ehl-i Mekke'nin kıtlıkla mübtelâ olmalarına duâ etti ve üç sene aleddevam kıtlık oldu ve çok perişan olup bütün cifeleri ve kemik parçalarını yedikleri mervidir. İşte insanlar hâl-i vüs'-atlerinde Allah'ı unutur ve bir belâya uğradıklarında Allah'a iltica ederler. Halbuki müzayaka zamanında müracaat edip kabul olunmak için her zaman müracaatın lâzım olduğuna ve müracaat etmeyip de belâ zamanında müracaat etmenin fayda etmeyeceğine işaret etmiştir. Velhasıl Rabbisine kemâl-i ihlâsla her zaman müracaat eden mü'minlerin müracaatlarını kabul edeceğine işaret olduğu gibi bol zamanında Allah'ı hatıru hayaline getirmeyip de müzayaka zamanında iltica edenlerin red olunacaklarına dahi delâlet vardır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak erbab-ı isyanın belâ zamanında müracaatlarını reddin üç veçhile esbabını beyan etmiştir : Birincisi; Kendilerini ıslah için âyetler tilâvet olunduğunda arkalarını dönmeleridir ki, Kur'an'dan uzak bulunurlar ve nefret üzere dururlar. Şu halde bu cümle nefretlerini beyan hakkında darb-ı meseldir. Çünkü; bir şeyden nefret edip uzak olan kimse hakkında Araplar «ökçesi üzerine döndü» derler. İşte şu âdete binaen kâfirlerin Kur'an'dan ve Kur'an'ı tilâvet eden Re-sulullah'tan nefretlerini Cenab-ı Hak arkalarını dönmeleriyle beyan buyuruyor ki, kemâl-i nefretlerinden kinayedir. İkincisi; Beyti şerife mücavir olmakla kibretmeleri ve Beyte iltica etmekle her şeyden halâs oluruz zannetmeleridir. Çünkü; onlar «Biz Kabe'nin etrafında komşuyuz. Binaenaleyh; bize hiç kimse galebe edemez ve her şeyden eminiz» derler ve ehl-i iman üzere tekebbür ederlerdi. İşte Cenab-ı Hak şu tekebbürlerinin bab-ı İlâhiden tartlarına sebeb olduğunu beyanla ümmet-i Muhammedi tevazua da'vet etmiştir. Üçüncüsü; Müsamerelerinde Kur'an'ı zemmetmeleridir. Müsamere; Geceleyin konuşmak ve eğlence yapmaktır. Çünkü ehl-i Mekke'nin âdetleri; akşamdan sonra beytin etrafına toplanarak bir takım .hikâyelerle meşgul oldukları zaman başlıca hikâyeleri Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmını eğlence yapmaları, inkâr etmeleri, evamir ve nevahisine i'tirazla Kur'an'a yakışmayan sihir ve şiirdir gibi hezeyanla meşgul olmalarıdır. Cenab-ı Hak onların bu gibi eğlencelerinin bab-j İlâhiden tardolunmalarma sebeb olduğunu beyanla bunlar gibi ahkâm-ı şer'iyeyi eğlence yapanların inayet-i nahiyeden mahrum olacaklarını beyan etmiştir. Gerçi şu tafsilâta nazaran âyet ehl-i Mekke'yi zemmediyorsa da zemmin sebebi olan sıfat ve ahlâk kimlerde bulunursa onlara ve Kur'an'a mu'teriz bulunan her kavme ve her şahsa şâmildir. Çünkü; i'tibar elfazm umumunadır, sebebin hususuna değildir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Mütref ; ni'met sahibi ve rahat olan kimsedir. Ci'r fezi' ve feryatla yardım için müracaat etmek ve yalvarmaktır. Nekes; arka arkaya gitmektir. Yani «Onlar fena amellerine devam ederler biz onlardan ni'met sahiblerini azabla ahzedinceye kadar. Vakta ki rahat olan ni'met sahihlerini biz azabla ahzedince derhal fezi' ve feryatla yardım istemeye başlar ve yalvarırlar. Fakat biz onlara «Bugün yalvarmayın. Zira; azabı muayene ettikten sonra bizden size bir yardım yok ve bizim kudretimize delâlet eden âyetlerimiz sizin üzerinize tilâvet olunduğunda siz ve beyt-i şerife civar olmakla kibreder olduğunuz halde arkasın arkaya dönmekle nefretinizi gösterir ve geceleri Kur'an'ı aranızda eğlence yapardınız» demekle taraf-ı ilâhiden nusret göremeyecekleri beyan olunur.

Mü'minûn 23:68

Vacip Tealâ müşriklerin nusretten mahrum olmalarının sebebi Kur'an'dan nefretle i'raz etmeleri olduğunu beyandan sonra Kur'an'dan i'razlarınm sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. lerinden mi

Mü'minûn 23:69

Vacip Tealâ müşriklerin nusretten mahrum olmalarının sebebi Kur'an'dan nefretle i'raz etmeleri olduğunu beyandan sonra Kur'an'dan i'razlarınm sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. lerinden mi

Mü'minûn 23:70

Vacip Tealâ müşriklerin nusretten mahrum olmalarının sebebi Kur'an'dan nefretle i'raz etmeleri olduğunu beyandan sonra Kur'an'dan i'razlarınm sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. lerinden mi

Mü'minûn 23:71

Yani; müşrikler Kur'an'ı inkâr ederler de Kur'an'ın elfazında olan letafeti ve manâsında olan hakayıkı ve kelimelerinin birbirine olan mutabakatını ve tertibinde olan garabeti düşünmediler mi? Ve düşünmeksizin reddetmek lâyık olur mu? Düşünmüş olsalardı Kur'an'ın takat-ı beşerden hariç, fesahat ve belagat üzerine müştemil olduğunu bilir ve îman ederlerdi. Çünkü; kendileri fesahat ve belagat sahibi erbab-ı lisandan idiler. Yoksa onlara babalarına gelmeyen bir kitap mı geldi ve o kitap onlara resul gelmeyeceğini mi söyler? Halbuki onların evvel geçen babalarına kitap geldi ve resul gönderildi. Onlardan îman edenler ve etmeyenler oldu. Binaenaleyh; resul göndermek, kitap inzal etmek yeni bir âdet değildir. Şu halde müşriklerin istinadı babalarını taklit olup edille ile istidlal olmadığından îman etmediler. Çünkü îman edince; babalarının dinini terketmek icab ettiğinden babalarının dinini terketmeyi kendilerine âr ve ayıb saydıkları için îman etmemişlerdir. Yahud onların îman etmemeleri resullerini bilmediler de bilmediklerine binaen mi inkâr ederler? Halbuki resullerini çocukluğunda ve büyüklüğünde, bildikleri gibi hasebini ve nesebini, sadakatini ve emanetini de bilirler. Zira; kendi kabile ve beldelerinde meydana geldiği için onlarca her hali malûm ve gizli bir hali olmadığı halde bilmedikleri bir kimse gibi inkâra kalkışmaları insafsızlığın nihayesi olduğundan taraf-ı İlâhiden «yoksa bilmiyorlar da ondan rnı inkâr ederler?» denmekle zem ve tekdir olunmuşlardır. Yahud onlar haşa Resûlullah'a cinnetle hükmettiklerinden mi îman etmediler? Halbuki Resulullah nübüvvetini izhar etmezden evvel akl ü zekâsı,, kiyaset ve feraseti ve ülüvv-ü kadri kendi aralarında müsellemdi. Sonra Resulullah nübüvvet da'vasmda bulunup şirk ve sair âdat-ı cahiliyeyi terketmelerini emredince aklında halel var cinnet var —haşa— ne söylediğini bilmez gibi bir takım iftiraya ve buğz u adavete cesaret ettiler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu cür'etlerinin sebebi ikidir : Birincisi; Avam-ı nâsı Resulullah'a itaattan men'et- Ikincisi; Kendi zuumlarınca nefislerinde gördükleri azamete karşı Resulullah'a itaati ve da'vetine icabeti âr addetmektir. Halbuki isnad ettikleri şeylerin cümlesi iftira ve bâtıldır, belki Resulullah onlara hak olan Kur'an ve vakıa mutabık bir din ile geldi ki, o din; ittiba' edenlerin çare-i necatlarıdır fakat ekserisi babalarını taklide düşkün olduklarından Kur'an'ı ve din-i hakkı sevmezler ve dine ittibaı mansıplarına münafi addederlerdi. Binaenaleyh; Resûlullah'a iman etmemek ve başkalarının imanına manf olmak için her türlü iftiraya cür'et ederler ve ağızlarına geleni söylemekten çekinmezlerdi. Eğer Hak, onların arzularına ittiba' etmiş olsaydı âlem fasid olurdu. Çünkü; arzuları şirketmek ve mü-teaddid âlihe bulunmaktadır. Müteaddid âlihenin vücudu ise âlemin fesadını muciptir. Müşriklerin arzuları şehevat-ı nefsaniyeye ittiba' ile enva'-ı mezalimi ika' etmek olduğu cihetle arzuları hemen mefsedetten ibarettir. Binaenaleyh; onların arzularına ittibaın âlemin harabına badi olacağında şüphe yoktur. Şu halde Hakkın, insanlarm arzusuna ittiba' etmesi âlemin intizamını ihlâl ettiği cihetle olamaz, belki biz onlara va'zolan ve menfeat veren Kur'an'ı Resulleri vasıtasiyle getirdik ve lâkin kendilerine şeref verecek dinden ve Kur'an'dan i'raz ederler. Müşriklerden ba'zıları hakkı sevmekle beraber kendi kabilelerinin levminden korkularına binaen hakkı terkettiklerine işaret için Vacip Tealâ bu âyette ekserisinin sevmediğini beyan etmiştir. Çünkü çokluğun sevmediğini beyan; azlığın Hakkı sevdiğini beyan etmektir ki insanlar her zaman ve her şeyde Öyledir. Zira; bir kısmı daima hak arar, ittiba' eder ve hakkı sever. Diğer bir kısmı tabiatında olan huşunet hasebiyle hakkı sevmesine mani' olur veyahud gözettiği bir menfaatini hakka münafi bulduğundan veyahud mansıbım muhafaza için hakkı sevmez ve bir kısım insanlar da kalbinde hakkı sever fakat bazı süfehanın levminden korktuğu için zahirde hakkı sevmez görünür ve sevdiğini izhar edemez. Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'dan i'razlarma dört şey sebep olduğunu beyan buyurmuştur. Birincisi; Kur'an'ın elfazını ve manâsım lâyıkiyle dü-şünmemeleridir. İkincisi; Babalarına gelmeyen bir kitabın kendilerine gelip risaletin aslı olmadığını beyan etmek ihtimalidir. Üçüncüsü; Resulullah'ı bildikleri halde bilmez gibi inkâr etmeleridir. Dördüncüsü; Resûlullah'a haşa cinnet isnad etmeleridir. İşte Kur'an'ı düşünmemeleri, kendilerine bir kitap gelmesiyle babalarına gelmemiş olmasından i'raz etmeleri Resuluîlah'ı bildikleri halde inkâr etmeleri ve Resûlullah'a cinnet isnad etmeleri hususları batıl olub Resulullah'm Hak olan Kur'an'la ve din-i İs-lâmla geldiğini beyanla Cenab-ı Hak kâfirlerin i'tikadlarını reddetmiştir. Tefsir-i Hâzin'in beyanı veçhile âyette hakla murad; Kur'an olduğuna nazaran manâ-yı âyet: … demek olur.

Mü'minûn 23:72

Yani; eğer sana fakr u faka isnadiyle kendilerinden ücret isteyeceğini zannederler de ücret korkusuna binaen îman etmezlerse bu zanları yanlıştır. Zira; senin onlardan ücret talebine ihtiyacın yok ve tenezzül etmezsin. Çünkü; Rabbin Tealâ'nm sana verdiği ücret her şeyden hayırlıdır, rızık hususunda arz ve ihtiyaç lâzım gelirse Allahü Tealâ'ya arz u ihtiyaç lâzımdır; Zira; Allahü Tealâ razıkların hayırhsıdır. Yani Allah'tan başka razık yoktur. Var farzolunsa Allahü Tealâ cümlesinden hayırlıdır. Çünkü; Allah'ın verdiği rızık hayırlı ve devamlı olduğu gibi çok da olur. Gerçi kulların bazısı bazısına atiyye vermek suretiyle rızkına sebep olursa da devamı olmadığı gibi onun da halikı Allahü Tealâ'dır. Resulullah'm ücret istemediği halde Cenab-ı Hakkın «Yoksa Habibim! Sen onlardan ücret mi istersin ki onlar îman etmezler?» demesi kâfirlerin başlarına vurmak ve onlar için i'tizara salih bir şey olmadığını beyan etmektir. Çünkü; Kur'an'm ulüvv-ü tabakasını düşündüler mi? Hayır! Onlara başka bir kitap geldi de talimat mı veriyor? Hayır! Resulü bilmezler de ondan mı inkâr ediyorlar? Hayır! Resulullah'ta cinnet var da onun için mi îman etmezsiniz? Hayır! Yoksa Resulullah onlardan ücret mi istiyor? Ha-^ır! Şu halde kâfirlerin adem-i imanlarına sebep addedecek bir özürleri yoktur.

Mü'minûn 23:73

Vacip Tealâ kâfirlerin mezheplerini ibtâl ettikten sonra Re-Sûlullah'ın getirmiş olduğu tarikin hak olduğunu beyan etmek dizere buyuruyor. Yani; kâfirler cadde-i adaletten inhiraf edip ıslaha muhtaç ol-Mukları cihetle Habibim! Vahyimiz icabı sen onları tarik-ı müstafim olan tarik-ı tevhide da'vet edersin ve lâkin şol kimseler ki on-nar âhirete îman etmezler. Onlar senin da'vet ettiğin tarik-ı tevhid \e istikametten udûl ederler. Çünkü âhir etten korkmak; îmanın ^rkân-ı mühimmesindendir. Binaenaleyh^ âhiret korkusu olmadıkından onlar senin da'vetini kabul etmezler. Zira hakkı aramaya insanları sevkeden en kuvvetli sebep; âhiret korkusudur. Bu korku ^ia onlarda yok ki hakkı arasınlar. Bu âyette Cenab-ı Hak Resulünü tarik-ı Hakka daVet ettiğini oeyanla sena ettiği ,gibi müşrikleri de âhirete îman etmemek ve faktan ayrılmakla zemmetmiştir. Çünkü Nekİb ; Ataktan sapmak ve Hakkın gayri bâtıl cihetine meyletmektir. Âhirete inanmayan ve âhiretten korkmayan bir kimse elbette haktan Çıkmaktan ve bâtılı irtikâptan çekinmez.

Mü'minûn 23:74

Vacip Tealâ kâfirlerin mezheplerini ibtâl ettikten sonra Re-Sûlullah'ın getirmiş olduğu tarikin hak olduğunu beyan etmek dizere buyuruyor. Yani; kâfirler cadde-i adaletten inhiraf edip ıslaha muhtaç ol-Mukları cihetle Habibim! Vahyimiz icabı sen onları tarik-ı müstafim olan tarik-ı tevhide da'vet edersin ve lâkin şol kimseler ki on-nar âhirete îman etmezler. Onlar senin da'vet ettiğin tarik-ı tevhid \e istikametten udûl ederler. Çünkü âhir etten korkmak; îmanın ^rkân-ı mühimmesindendir. Binaenaleyh^ âhiret korkusu olmadıkından onlar senin da'vetini kabul etmezler. Zira hakkı aramaya insanları sevkeden en kuvvetli sebep; âhiret korkusudur. Bu korku ^ia onlarda yok ki hakkı arasınlar. Bu âyette Cenab-ı Hak Resulünü tarik-ı Hakka daVet ettiğini oeyanla sena ettiği ,gibi müşrikleri de âhirete îman etmemek ve faktan ayrılmakla zemmetmiştir. Çünkü Nekİb ; Ataktan sapmak ve Hakkın gayri bâtıl cihetine meyletmektir. Âhirete inanmayan ve âhiretten korkmayan bir kimse elbette haktan Çıkmaktan ve bâtılı irtikâptan çekinmez.

Mü'minûn 23:75

Yani; eğer biz onlara lûtfetsek mübtelâ oldukları kıtlık, veba, zelzele ve fakr u faka gibi zararlarını üzerlerinden kaîdırsak onlar isyanlarında devam ederler ve bizim zarardan. kurtarmamız onları ikaz etmez. Çünkü; tıynetlerinde olan temerrüdleri onları îmandan men'etmekle haktan ayrılmağa sevkeder. Binaenaleyh; müteha.yyir olarak tuğyanlarında inad üzere devam ederler. Kâfirlere nekadar lûtfolsa küfürlerinde inad edeceklerine işaret için tuğyanlarında devamlarından Vacip Tealâ Lecac ile ta'bir etmiştir. Çünkü lecac; bir şeyde temadi edip uzatmaktır. Şu halde rahmet-i İlâhiye ve gazab-ı sübhaniyenin kulların haline göre nazil olacağına ve kulların isyandan feragat etmedikleri müddetçe rahmetin nazil olmayacağına bu âyet delâlet eder, Beyzâvî'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Resûlul-lah'm Kureyş'in aleyhine duası eseri şiddetli kıtlık kabile-i Ku-reyşi ihata edip son derece darlığa duçar oldukları bir zamanda (Ebu Süfyan) huzur-u risalete gelir ve «Ya Muhammed (Sallal-lahu Aleyhi ve Sellem) kendi kabilen Kureyş helak oluyor. Babalarını kılıçla Bedir vak'asında öldürdün oğlanları da kıtlık ve açlıkla ölüyor. Sen âleme rahmet olarak ba'solunduğunu söylüyorsun. Şu halde dua et Allahü Tealâ bu belâyı bizim üzerimizden kaldırsın» demesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.

Mü'minûn 23:76

Vacip Tealâ kâfirlerin zararını defetmek onların günahları terketmelerine sebep olmayacağını beyandan sonra bilfiil azapla muahaze dahi onların itaatlerine sebep olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her ne zaman muahaze olunsalar günaha ısrar ederler, asla mütenebbih olmazlar. Bu âyette ikinci azap la murad; kıtlık; olduğuna nazaran kıtlığın dünya ukubetlerinin pek büyüğü olduğuna işaret için Vacip Tealâ azabı, şiddetle tavsif etmiştir. Çünkü; insanları açlık kadar terbiye eden bir şey olmadığı cümlenin ma'lûmudur. Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette evvelki azapla murad; Kati ü esaret ve saire gibi azaplardır. Azab -1şedide murad; kıtlık ve açlıktır. Çünkü açlıkla azap; dünyaca her türlü azabın fevkinde, devamlı ve bütün kuvaya te'sir eden üzüntülü bir azap olduğundan âyette açlıkla azap şiddetle tavsif olunmaya şayandırTevazu' ve inkiyad etmediler demektir. Çünkü istikânet; tezellül ve tevazu' manasınadır. Dua ve niyaz ederek Rablerine iltica da etmezler demektir. Çünkü tezarru ; yalvarmak manasınadır. İsyanlarında devam edip asla mütenebbih olmadıklarına işaret için istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuştur. Mütehayyir ve her türlü hayırdan ümidlerini keserler demektir. Yani «Biz ehl-i şirki kati ü esaret gibi azapla muahaze ettiğimizde^onlar asla tevazu* etmediler ve itaat göstermediler ve azabın ref'i için tazarru' da etmezler. Binaenaleyh; bu halleri ve temerrüdleri devam eder hatta biz onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda her türlü kuvvetleri kesilir ve bütün a'sabları za'fa duçar olduğundan her hayırdan ümidlerini keserler» demektir.

Mü'minûn 23:77

Vacip Tealâ kâfirlerin zararını defetmek onların günahları terketmelerine sebep olmayacağını beyandan sonra bilfiil azapla muahaze dahi onların itaatlerine sebep olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her ne zaman muahaze olunsalar günaha ısrar ederler, asla mütenebbih olmazlar. Bu âyette ikinci azap la murad; kıtlık; olduğuna nazaran kıtlığın dünya ukubetlerinin pek büyüğü olduğuna işaret için Vacip Tealâ azabı, şiddetle tavsif etmiştir. Çünkü; insanları açlık kadar terbiye eden bir şey olmadığı cümlenin ma'lûmudur. Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette evvelki azapla murad; Kati ü esaret ve saire gibi azaplardır. Azab -1şedide murad; kıtlık ve açlıktır. Çünkü açlıkla azap; dünyaca her türlü azabın fevkinde, devamlı ve bütün kuvaya te'sir eden üzüntülü bir azap olduğundan âyette açlıkla azap şiddetle tavsif olunmaya şayandırTevazu' ve inkiyad etmediler demektir. Çünkü istikânet; tezellül ve tevazu' manasınadır. Dua ve niyaz ederek Rablerine iltica da etmezler demektir. Çünkü tezarru ; yalvarmak manasınadır. İsyanlarında devam edip asla mütenebbih olmadıklarına işaret için istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuştur. Mütehayyir ve her türlü hayırdan ümidlerini keserler demektir. Yani «Biz ehl-i şirki kati ü esaret gibi azapla muahaze ettiğimizde^onlar asla tevazu* etmediler ve itaat göstermediler ve azabın ref'i için tazarru' da etmezler. Binaenaleyh; bu halleri ve temerrüdleri devam eder hatta biz onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda her türlü kuvvetleri kesilir ve bütün a'sabları za'fa duçar olduğundan her hayırdan ümidlerini keserler» demektir.

Mü'minûn 23:78

Vacip Tealâ ehl-i şirkin her veçhile itaata meyletmediklerini beyandan sonra bundan evvelki âyette Rab lâfzının icmalen ifade ettiği terbiyenin bazı envamı tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ şol Zat-ı lâtiftir ki O zat işitilmesi lâzım olan şeyleri işitmeniz için size kulağınızı ve görülmesi lâzım olan şeyleri görmek için gözlerinizi ve düşünülecek şeyleri düşünmeniz için kalblerinizi halketti ki siz bunları hüsn-ü isti'malle dahili ve harici ma'kulât ve mahsusatı idrak ederek i'tikad-ı Hakka ve sı-rat-ı müstakime istidlal edesiniz. Bu ni'metlerin cümlesi şükrü vacip olan büyük ni'metlerden olduğu halde siz azıcık şükreder ve lâyık olduğu şükrünü yerine getirmezsiniz. Çünkü; bu ni'metlerin kadrini takdir edemediğinizden bunların her birini mevzi'-i lâyı-kma vaz' etmediğinizden vezaif-i diniye ve dünyeviyenizi lâyikiyle yerine getiremiyorsunuz. Zira her nimetin şükrü; o nimetin kadrini bilmek ve yerinde istimal etmektir. Binaenaleyh yerinde istimal olunmayan nimet; Zayi olduğu gibi bittabi şükrü de eda olunmaz. Şu halde sahibi küfran-ı nimet etmiş olur. Allahü Tealâ'nın insana vermiş olduğu azalar içinden mena-fi-i diniye ve dünyeviyeye hizmette göz, kulak ve kalbin faydası diğerlerinden ziyade olduğundan bu âyette bu üçünü zikirle tahsis olunduğu Medarik'in cümle-i beyanatmdandır. Gerçi insanın bütün uzuvları kendi hakkında pek büyük nimet ise de insanın sebebi saadeti olan îman; kalble hakkı tasdik ve lisanla ikrardan ibaret olup gözüyle hakkı görüp, kulağıyla duyup kabul etmek dinî ve dünyevî umur-u mühimmeden olduğu cihetle bunlar tasrih olunduğu gibi lâyik-ı veçhüzere şükrü eda olunmadığından Ce-nab-ı Hak kullarını tevbih etmiştir.

Mü'minûn 23:79

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar için Allahü Tealâ'nın sıfât-ı kâmile sahibi olduğunda şek ve tereddüt kapıları kapanmıştır. Zira; O Allahü Tealâ yer yüzünde sizi halketti ve tenasülle çoğalttı ve kürre-i arzda iskânı kabil olan yerlere dağıttı, döşedi. Allah'ın verdiği nimetlere şükür ve vazife-i diniyeyi eda edip etmediğinize dair sual etmek ve cezasını görmek için ancak onun canib-i mânevisine haşrolu-hursunuz. O Allahü Tealâ ki kullarını ihya ve imâte eder ve mevt sebebiyle dar-ı âhirete intikâl ettirir, amelinizin cezasını görürsünüz. Hayata benzeyen gündüz ve ölüme benzeyen gecenin ihtilâfı, tedbir ve tasarrufu onun yed-i kudretiyle hâsıl ve ona mahsustur. Bu gibi vahdaniyetime delâlet eden delilleri düşünmez misiniz ki bâtıl mezhepler ihtiyar ediyorsunuz?

Mü'minûn 23:80

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar için Allahü Tealâ'nın sıfât-ı kâmile sahibi olduğunda şek ve tereddüt kapıları kapanmıştır. Zira; O Allahü Tealâ yer yüzünde sizi halketti ve tenasülle çoğalttı ve kürre-i arzda iskânı kabil olan yerlere dağıttı, döşedi. Allah'ın verdiği nimetlere şükür ve vazife-i diniyeyi eda edip etmediğinize dair sual etmek ve cezasını görmek için ancak onun canib-i mânevisine haşrolu-hursunuz. O Allahü Tealâ ki kullarını ihya ve imâte eder ve mevt sebebiyle dar-ı âhirete intikâl ettirir, amelinizin cezasını görürsünüz. Hayata benzeyen gündüz ve ölüme benzeyen gecenin ihtilâfı, tedbir ve tasarrufu onun yed-i kudretiyle hâsıl ve ona mahsustur. Bu gibi vahdaniyetime delâlet eden delilleri düşünmez misiniz ki bâtıl mezhepler ihtiyar ediyorsunuz?

Mü'minûn 23:81

Zira; onlar evvel geçen en d münhemik olduklanndan delillere atf-ı nazar etmez er. Hadelaüle istidlal etmek vaciptir. Çünkü itikadda takM; muteber değildir.

Mü'minûn 23:82

Vacip Tealâ babalarının kelâmları misilli kelâmlarım hikâye etmek üzere buyuruyor. dediler. Yani; «bizim hayatımız münkariz ve vücudumuz toprak olup kemiklerimiz dağılarak her biri bir yerde kaldığında mı biz bahso-lunacağız? Haşa böyle şey olur mu? Bizim .için ancak hayat; ha-yat-ı dünyadır ve dünyanın arkasında başka hayat yoktur» demekle haşri tamamen inkâr ve toprak olmayı hayata münafi zannettiler. Halbuki dünyaya gelmeden evvel toprak olduklarını düşünmüş olsalardı bu inkâra cür'et etmezlerdi. Çünkü; insanın ma-ye-i asliyesi topraktan hasıl olan gıdadan tahassul eden nutfe olduğu için esası toprak olduğu halde dünyada hayat bulunca âhi-rette de, hayat bulacağı evleviyetle sabittir. Vacip Tealâ haşri inkâr edenlerin sözlerinin bakiyesini beya: etmek üzere buyuruyor. Yani; toprak olmanın hayata münafi olduğunu iddia ve haşri inkâr etmekle iktifa etmediler ve dediler ki, «biz risâlet davasiyle gelen zat tarafından haşirle vaadolunduğumuz gibi bundan evvel babalarımızda zamanlarının resulleri tarafından va'adolundular. Şu va'adolunan haşir ve yevm-i kıyamette kabirden kalkmak sözleri olmadı, illâ evvel geçenlerin yalanlarıdır. Zira; her gelen bununla va'adolunmuş. Maahâza her gelen bununla va'adolunduğu halde gidenlerden hiç bir geri gelen" de yoktur. Eğer söyledikleri sözlerin aslı olsaydı şimdiye kadar gidenlerden dirilip geri gelen olurdu. Halbuki kimsenin gelmemesi yalan olduğuna delildir.» İşte hava ve hevesine tâib olan ve şehevatı nefsaniyesine ittibaı akl-i selimin hükmüne tercih eden erbab-ı hava bu gibi sözleri söylemekten çekinmezler ve bu gibi, evhamına tabi olup hayalât üzere itiraz edenlerden dünya hiç bir zaman hâlî kalmamıştır.

Mü'minûn 23:83

Vacip Tealâ babalarının kelâmları misilli kelâmlarım hikâye etmek üzere buyuruyor. dediler. Yani; «bizim hayatımız münkariz ve vücudumuz toprak olup kemiklerimiz dağılarak her biri bir yerde kaldığında mı biz bahso-lunacağız? Haşa böyle şey olur mu? Bizim .için ancak hayat; ha-yat-ı dünyadır ve dünyanın arkasında başka hayat yoktur» demekle haşri tamamen inkâr ve toprak olmayı hayata münafi zannettiler. Halbuki dünyaya gelmeden evvel toprak olduklarını düşünmüş olsalardı bu inkâra cür'et etmezlerdi. Çünkü; insanın ma-ye-i asliyesi topraktan hasıl olan gıdadan tahassul eden nutfe olduğu için esası toprak olduğu halde dünyada hayat bulunca âhi-rette de, hayat bulacağı evleviyetle sabittir. Vacip Tealâ haşri inkâr edenlerin sözlerinin bakiyesini beya: etmek üzere buyuruyor. Yani; toprak olmanın hayata münafi olduğunu iddia ve haşri inkâr etmekle iktifa etmediler ve dediler ki, «biz risâlet davasiyle gelen zat tarafından haşirle vaadolunduğumuz gibi bundan evvel babalarımızda zamanlarının resulleri tarafından va'adolundular. Şu va'adolunan haşir ve yevm-i kıyamette kabirden kalkmak sözleri olmadı, illâ evvel geçenlerin yalanlarıdır. Zira; her gelen bununla va'adolunmuş. Maahâza her gelen bununla va'adolunduğu halde gidenlerden hiç bir geri gelen" de yoktur. Eğer söyledikleri sözlerin aslı olsaydı şimdiye kadar gidenlerden dirilip geri gelen olurdu. Halbuki kimsenin gelmemesi yalan olduğuna delildir.» İşte hava ve hevesine tâib olan ve şehevatı nefsaniyesine ittibaı akl-i selimin hükmüne tercih eden erbab-ı hava bu gibi sözleri söylemekten çekinmezler ve bu gibi, evhamına tabi olup hayalât üzere itiraz edenlerden dünya hiç bir zaman hâlî kalmamıştır.

Mü'minûn 23:84

Vacip Tealâ müşriklerin haşri inkârlarını beyan ettiği gibi öldükten sonra insanları ihya etmeye kaâdir olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Haşri inkâr edenlere «arz ve arz üzerinde olan mevcudat kimindir?» yollu sual; Allah'ın olduğunu beyanla verdikleri cevaplariyle kendilerini ilzam için sevkolunmuştur ki «siz nasıl oluyor ki bu âlem-i mükevvenatı ibtidaen Allah'ın halkettiğini ikrar edip duruyorsunuz da âlem-i uhrada ihya ve iadeyi inkâr edi-. yorsunuz? Bu, tenakuz değil midir ve bu gibi mutenakız sözleri söyler de düşünmez misiniz? Bir taraftan bu kadar âlemi halka kudret-i kâmile sahibi olduğunu iddia ederken diğer taraftan haşre aczini iddia etmek ikisi birbirine zıt ve münafi değil mi?» demek-' tir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu âyette kâfirleri bir kaç cihetle tevbih ve tahkir etmiştir : Birincisi; Arz kimin ve halikı kimdir? demekle cehaletlerine işaret etmiştir. İkincisi; İlminiz ve idrakiniz varsa haber verin bana bunu? demekle idrakten hâli olduklarını iş'ar etmiştir. . Üçüncüsü; Haşri inkâr eder de düşünmez misiniz? demekle düşüncesiz behaim menzilinde olduklarını beyanla tevbih etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak insana düşünmeye liyâkat ve iktidar vermişken o iktidarı sarfetmeyip mühmel ve muattal bırakmak tamiri gayri kabil bir hakikat olduğu cihetle kabahat ve nefsini behaim menziline tenzil etmektir. Zira; insanın behaimden farkı ve imtiyazı, tefekkürledir. Binaenaleyh; tefekkürü olmayan insanın behaimden farkı yoktur.

Mü'minûn 23:85

Vacip Tealâ müşriklerin haşri inkârlarını beyan ettiği gibi öldükten sonra insanları ihya etmeye kaâdir olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Haşri inkâr edenlere «arz ve arz üzerinde olan mevcudat kimindir?» yollu sual; Allah'ın olduğunu beyanla verdikleri cevaplariyle kendilerini ilzam için sevkolunmuştur ki «siz nasıl oluyor ki bu âlem-i mükevvenatı ibtidaen Allah'ın halkettiğini ikrar edip duruyorsunuz da âlem-i uhrada ihya ve iadeyi inkâr edi-. yorsunuz? Bu, tenakuz değil midir ve bu gibi mutenakız sözleri söyler de düşünmez misiniz? Bir taraftan bu kadar âlemi halka kudret-i kâmile sahibi olduğunu iddia ederken diğer taraftan haşre aczini iddia etmek ikisi birbirine zıt ve münafi değil mi?» demek-' tir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu âyette kâfirleri bir kaç cihetle tevbih ve tahkir etmiştir : Birincisi; Arz kimin ve halikı kimdir? demekle cehaletlerine işaret etmiştir. İkincisi; İlminiz ve idrakiniz varsa haber verin bana bunu? demekle idrakten hâli olduklarını iş'ar etmiştir. . Üçüncüsü; Haşri inkâr eder de düşünmez misiniz? demekle düşüncesiz behaim menzilinde olduklarını beyanla tevbih etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak insana düşünmeye liyâkat ve iktidar vermişken o iktidarı sarfetmeyip mühmel ve muattal bırakmak tamiri gayri kabil bir hakikat olduğu cihetle kabahat ve nefsini behaim menziline tenzil etmektir. Zira; insanın behaimden farkı ve imtiyazı, tefekkürledir. Binaenaleyh; tefekkürü olmayan insanın behaimden farkı yoktur.

Mü'minûn 23:86

Vacip Tealâ haşri inkâr edenleri delil-İKthâiie iljzâm etmek üzere buyuruyor. Çünkü; bunların halikı Allahü Tealâ olduğundan Allah'ındır demeye mecbur olurlar.

Mü'minûn 23:87

Yani; Habibinr! Haşri inkâr edenleri ilzam için sen de ki, «ey müşrikler! Siz hasrın imkânsızlığından bahsedersiniz.. Yedi kat göklerin ve onları ihata eden arş-ı âzamin maliki ve rabbisi kimdir, bu kadar cesametle bu âlem-i ulviyi kim halketti, yıldızlarla onu kim tezyin etti ve direksiz üzerinizde kim durdurdu?» Senin şu sualine karşı onlar «semâvatın ve arşın halikı ve rabbisi Allah'tır, mülk onundur ve âlem-i ulvide tasarruf ona mahsustur.» derler ve böyle demeye mecbur olurlar. Zira; Allah'ın gayri bir halik olmadığına sarahat-ı akıl delâlet ettiğinden edna aklı olan kimsenin bu âlemin halikı; Allahü Tealâ olduğunu ikrara mecburdur. Çünkü; hilafını iddiaya imkân yoktur. Onlar âlem-i ulvinin halikı Allahü Tealâ olduğunu ikrar edince sen onlara de ki, «siz haşri inkâr eder de Allah'tan korkmaz mısınız? Nasıl oluyor ki pek büyük ve cesim şeyleri halkettiğini ikrar ederken gayet zayıf ve ehven olan insanları ihya edemiyeceğinden bahseder ve Allahü Tealâ'ya hâşâ aciz nisbet edersiniz.»

Mü'minûn 23:88

Vacip Tealâ arz ve semâvatın halikı olduğunu kıyameti inkâr edenlere ikrar ettirmek suretiyle ilzam ettikten sonra bilcümle mevcudatın halikı ve maliki olduğunu ikrarlarıyla da ilzam etmek üzere buyuruyor. demekle sual edince :

Mü'minûn 23:89

Çünkü; mülk Allah'ın olup tasarrufu yed-i kud retinde olduğundan hiç kimsenin inkâra mecali yoktur.

Mü'minûn 23:90

Çünkü; Enbiyanın «Allah birdir ve ibâdete müstahaktır, Allah'ın gayri hiç bir kimsenin ve hiç bir şeyin ibâdete iştikakları yoktur, âhiret ve haşr ü neşir vardır» dedikleri hak ve doğrudur ve müşriklerin «putlar ibâdete muşta--hak ve melekler Allah'ın kızlarıdır ve âhiret yoktur» dedikleri yalan ve bâtıldır. Çünkü; davaları kendi evhamları üzerine müpte-nidir. Metin bir delile müstenid değildir.

Mü'minûn 23:91

Vacip Tealâ kâfirlerin yalancı olduklarını beyandan sonra yalanlarını tekid etmek üzere buyuruyor. Halbuki muharebe ve birinin diğerine galebe etmesi gibi bir şeylerin olmaması ilâhta taaddüt olmamasına delâlet eder. Yani; kâfirlerin «Allahü Tealâ veled ittihaz etti» dedikleri yalandır. Zira; Allahü Tealâ doğmadı ve doğurmadı. Binaenaleyh hiç bir veled ittihaz etmedi. Çünkü; veled; cismin levâzımındandır. Allahü Tealâ cisim değil ki cismin levazımından olan veled ittihaz etsin ve Allahü Tealâ ile beraber gerek âlemi icadı zamanında ve gerek icadından sonra bir ma'bud ve halik olmadı ve olamaz. Zira; Allah'la beraber ma'bud u ahar bulunmuş olsaydı her ma'bud kendi mahlûkuyla mümtaz olur, diğerinden ayrı gider, her ma'budun icad ettiği memleketi ve sair mahlûkatı ayrı ayrı birer iklim olur ve kendi iklimine sahip olur. Şu halde yekdiğeriyle «sen beri gittin ben öte geldim» demekle muharebe kapıları açılır ve bazısı bazısına galebe eder, âlemin intizamına halel gelir ve âlemde karar ve sükûnet olmazdı. Halbuki bu intizamın devam edip asla halel gehnediği malûmdur. Şu halde İlâhta taaddüt yoktur, müşriklerin isnad ettikleri şeylerden Allahü Tealâ münezzehtir ve ben de tenzih ederim. Hulâsa; Allah'ın velede ihtiyacı olmayıp veled ittihaz etmediği, kendisiyle beraber ma'bud-u aharın bulunmadığı, eğer başka ilâh olmuş olsaydı her ilâh kendi mahlûkuyla beraber olup bazısının bazısına galebe edeceği, halbuki âlemde öyle bir galebeyle nizâm-ı âleme bir halel gelmediği ye Allahü Tealâ'mn, kâfirlerin tavsif ettikleri nekaisten münezzeh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:92

Vacip Tealâ kâfirlerin isnâd ettikleri nekaisten münezzeh olduğunu delil-i âherle isbat etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allah'ın gayrileri gerçi hazır olan şeylerden bazılarını bilirlerse de gaaib olan şeyleri bilmediklerinden menfaatları tekâmül edemez ve bundan dolayı bir çok zarara uğradıkları dahi olur. Çünkü; akıbetini bilmi-yerek başlar. Şu halde gaaibi bilmeyen bir kimse hiç bir zaman gaaibi bilen kimseye şerik olamaz. Binaenaleyh; gaaibi bilen va-cib'ül vücud kendine nekâis isnad eden müşriklerin hallerini bilir ve onların cezalarını vereceğine bu âyetle işaret olunmuştur.

Mü'minûn 23:93

Vacip Tealâ müşriklerden kat'ı alâka ederek Rabbisine nıüna-catta bulunmasını resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; Resûlullah müşriklerin ezalarından düğir olunca Cenab-: Hak Resulüne «Ya Rabbi! Müşriklerin vaadolunduklan azabı bant göster ve beni kavm-i zalime mukarin kılma» demekle dua etme> sini tavsiye ettikten sonra onlara vaadettiği azabı Resulüne göster meğe kaadir olduğunu beyanla elbette göstereceğine işaret etmiş tir. Bundan sonra Cenab-ı Hak resulüne muharebeden daha keskiı ve daha güzel delillerle onların küfürlerini defetmesini emirle be raber kendisi Resulüne yaptıkları ezayı bildiğini beyanla intika mini alacağına işaret etmiştir. Vacip Tealâ Resulü masum olduğu cihetle zâlimlerle muazze olmıyacağını bildiği halde ubudiyetini izharla tevazuun ve Cenab-Hakka her şeyde ilticanın lüzumuna işaret için Resulüne zalirr lerle azap olunmamasını istirham etmesini emir buyurmuş ve t< zarru'da mübalağa için rabfa lâfzı iki kere' zikrolunmuştur. Kusur olmayan kimseleri bazı kere zalimlerin şeameti ihata ettiğine iş; ret için ümmetine talim olmak üzere Cenab-ı Hak Resulüne ti zarru'la emretmiştir. Çünkü; zâlimler içinde bulunan mazlumli zâlimlerin zulmüne sükût ettiklerinden zâlimlere nazil olan belâj ile onların da mübtelâ oldukları âlemde çok kere vuku bulan h disattandır. Medarik'te beyan olunduğu veçhile (tbni Abbas) hazretlerin rivayetine nazaran ahsenle murad; kelime-i tevhid ve seyieyle murad; şirktir. Buna nazaran tnanâ-yı nazım: … demektir. Binaenaleyh; sen onlardan iraz ve seyyielerine iyilikle müdâfaa ve mukabele et. Çünlcü; kötülüğe iyilikle mukabele olunursa onların temerrüd ve inad damarlarını yumuşatmak suretiyle insafa gelmek ihtimalleri vardır. Cenab-ı Hakkın Resulüne emri ümmetine dahi emir olduğu cihetle kötülüğe iyilikle emir, bizlere de emir olduğundan bizim de kötülüğe karşı iyilikle mukabele etmemiz lâzımdır. Lâkin Bey-zâvî'nin beyanı veçhile kötüye iyiliğin; dinde zaaf ve gevşeklik icab etmemesi şarttır. Çünkü; kötüye iyilik o kötünün kötülüğünün tezayüdüne ve tuğyanına sebep olursa o zaman kötülüğe kötülükle mukabele lâzımdır. Eğer ahsenle murad; emr-i bilma'ruf ve seyyieyle murad; münker olursa manâ-yı nazım; … demektir. Tefsir-i Hâzin'de bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olduğu rivayet olunmaktaysa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet, esah olan mensuh değil muhkemdir. Çünkü; Emr-i dine zarar vermiye-cek ve mürüveti ihlâl etmiyecek derecede fâsık olan kimselere mu-darat etmek meşru'dur. .Bu âyet de sûret-i meşruada müdarat ile emirdir. Zira; alelekser kötüye kötülükle mukabelenin neticesi fena olduğu ve müdaratm neticesi de iyi olduğu görülmektedir.

Mü'minûn 23:94

Vacip Tealâ müşriklerden kat'ı alâka ederek Rabbisine nıüna-catta bulunmasını resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; Resûlullah müşriklerin ezalarından düğir olunca Cenab-: Hak Resulüne «Ya Rabbi! Müşriklerin vaadolunduklan azabı bant göster ve beni kavm-i zalime mukarin kılma» demekle dua etme> sini tavsiye ettikten sonra onlara vaadettiği azabı Resulüne göster meğe kaadir olduğunu beyanla elbette göstereceğine işaret etmiş tir. Bundan sonra Cenab-ı Hak resulüne muharebeden daha keskiı ve daha güzel delillerle onların küfürlerini defetmesini emirle be raber kendisi Resulüne yaptıkları ezayı bildiğini beyanla intika mini alacağına işaret etmiştir. Vacip Tealâ Resulü masum olduğu cihetle zâlimlerle muazze olmıyacağını bildiği halde ubudiyetini izharla tevazuun ve Cenab-Hakka her şeyde ilticanın lüzumuna işaret için Resulüne zalirr lerle azap olunmamasını istirham etmesini emir buyurmuş ve t< zarru'da mübalağa için rabfa lâfzı iki kere' zikrolunmuştur. Kusur olmayan kimseleri bazı kere zalimlerin şeameti ihata ettiğine iş; ret için ümmetine talim olmak üzere Cenab-ı Hak Resulüne ti zarru'la emretmiştir. Çünkü; zâlimler içinde bulunan mazlumli zâlimlerin zulmüne sükût ettiklerinden zâlimlere nazil olan belâj ile onların da mübtelâ oldukları âlemde çok kere vuku bulan h disattandır. Medarik'te beyan olunduğu veçhile (tbni Abbas) hazretlerin rivayetine nazaran ahsenle murad; kelime-i tevhid ve seyieyle murad; şirktir. Buna nazaran tnanâ-yı nazım: … demektir. Binaenaleyh; sen onlardan iraz ve seyyielerine iyilikle müdâfaa ve mukabele et. Çünlcü; kötülüğe iyilikle mukabele olunursa onların temerrüd ve inad damarlarını yumuşatmak suretiyle insafa gelmek ihtimalleri vardır. Cenab-ı Hakkın Resulüne emri ümmetine dahi emir olduğu cihetle kötülüğe iyilikle emir, bizlere de emir olduğundan bizim de kötülüğe karşı iyilikle mukabele etmemiz lâzımdır. Lâkin Bey-zâvî'nin beyanı veçhile kötüye iyiliğin; dinde zaaf ve gevşeklik icab etmemesi şarttır. Çünkü; kötüye iyilik o kötünün kötülüğünün tezayüdüne ve tuğyanına sebep olursa o zaman kötülüğe kötülükle mukabele lâzımdır. Eğer ahsenle murad; emr-i bilma'ruf ve seyyieyle murad; münker olursa manâ-yı nazım; … demektir. Tefsir-i Hâzin'de bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olduğu rivayet olunmaktaysa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet, esah olan mensuh değil muhkemdir. Çünkü; Emr-i dine zarar vermiye-cek ve mürüveti ihlâl etmiyecek derecede fâsık olan kimselere mu-darat etmek meşru'dur. .Bu âyet de sûret-i meşruada müdarat ile emirdir. Zira; alelekser kötüye kötülükle mukabelenin neticesi fena olduğu ve müdaratm neticesi de iyi olduğu görülmektedir.

Mü'minûn 23:95

Vacip Tealâ müşriklerden kat'ı alâka ederek Rabbisine nıüna-catta bulunmasını resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; Resûlullah müşriklerin ezalarından düğir olunca Cenab-: Hak Resulüne «Ya Rabbi! Müşriklerin vaadolunduklan azabı bant göster ve beni kavm-i zalime mukarin kılma» demekle dua etme> sini tavsiye ettikten sonra onlara vaadettiği azabı Resulüne göster meğe kaadir olduğunu beyanla elbette göstereceğine işaret etmiş tir. Bundan sonra Cenab-ı Hak resulüne muharebeden daha keskiı ve daha güzel delillerle onların küfürlerini defetmesini emirle be raber kendisi Resulüne yaptıkları ezayı bildiğini beyanla intika mini alacağına işaret etmiştir. Vacip Tealâ Resulü masum olduğu cihetle zâlimlerle muazze olmıyacağını bildiği halde ubudiyetini izharla tevazuun ve Cenab-Hakka her şeyde ilticanın lüzumuna işaret için Resulüne zalirr lerle azap olunmamasını istirham etmesini emir buyurmuş ve t< zarru'da mübalağa için rabfa lâfzı iki kere' zikrolunmuştur. Kusur olmayan kimseleri bazı kere zalimlerin şeameti ihata ettiğine iş; ret için ümmetine talim olmak üzere Cenab-ı Hak Resulüne ti zarru'la emretmiştir. Çünkü; zâlimler içinde bulunan mazlumli zâlimlerin zulmüne sükût ettiklerinden zâlimlere nazil olan belâj ile onların da mübtelâ oldukları âlemde çok kere vuku bulan h disattandır. Medarik'te beyan olunduğu veçhile (tbni Abbas) hazretlerin rivayetine nazaran ahsenle murad; kelime-i tevhid ve seyieyle murad; şirktir. Buna nazaran tnanâ-yı nazım: … demektir. Binaenaleyh; sen onlardan iraz ve seyyielerine iyilikle müdâfaa ve mukabele et. Çünlcü; kötülüğe iyilikle mukabele olunursa onların temerrüd ve inad damarlarını yumuşatmak suretiyle insafa gelmek ihtimalleri vardır. Cenab-ı Hakkın Resulüne emri ümmetine dahi emir olduğu cihetle kötülüğe iyilikle emir, bizlere de emir olduğundan bizim de kötülüğe karşı iyilikle mukabele etmemiz lâzımdır. Lâkin Bey-zâvî'nin beyanı veçhile kötüye iyiliğin; dinde zaaf ve gevşeklik icab etmemesi şarttır. Çünkü; kötüye iyilik o kötünün kötülüğünün tezayüdüne ve tuğyanına sebep olursa o zaman kötülüğe kötülükle mukabele lâzımdır. Eğer ahsenle murad; emr-i bilma'ruf ve seyyieyle murad; münker olursa manâ-yı nazım; … demektir. Tefsir-i Hâzin'de bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olduğu rivayet olunmaktaysa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet, esah olan mensuh değil muhkemdir. Çünkü; Emr-i dine zarar vermiye-cek ve mürüveti ihlâl etmiyecek derecede fâsık olan kimselere mu-darat etmek meşru'dur. .Bu âyet de sûret-i meşruada müdarat ile emirdir. Zira; alelekser kötüye kötülükle mukabelenin neticesi fena olduğu ve müdaratm neticesi de iyi olduğu görülmektedir.

Mü'minûn 23:96

Vacip Tealâ müşriklerden kat'ı alâka ederek Rabbisine nıüna-catta bulunmasını resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; Resûlullah müşriklerin ezalarından düğir olunca Cenab-: Hak Resulüne «Ya Rabbi! Müşriklerin vaadolunduklan azabı bant göster ve beni kavm-i zalime mukarin kılma» demekle dua etme> sini tavsiye ettikten sonra onlara vaadettiği azabı Resulüne göster meğe kaadir olduğunu beyanla elbette göstereceğine işaret etmiş tir. Bundan sonra Cenab-ı Hak resulüne muharebeden daha keskiı ve daha güzel delillerle onların küfürlerini defetmesini emirle be raber kendisi Resulüne yaptıkları ezayı bildiğini beyanla intika mini alacağına işaret etmiştir. Vacip Tealâ Resulü masum olduğu cihetle zâlimlerle muazze olmıyacağını bildiği halde ubudiyetini izharla tevazuun ve Cenab-Hakka her şeyde ilticanın lüzumuna işaret için Resulüne zalirr lerle azap olunmamasını istirham etmesini emir buyurmuş ve t< zarru'da mübalağa için rabfa lâfzı iki kere' zikrolunmuştur. Kusur olmayan kimseleri bazı kere zalimlerin şeameti ihata ettiğine iş; ret için ümmetine talim olmak üzere Cenab-ı Hak Resulüne ti zarru'la emretmiştir. Çünkü; zâlimler içinde bulunan mazlumli zâlimlerin zulmüne sükût ettiklerinden zâlimlere nazil olan belâj ile onların da mübtelâ oldukları âlemde çok kere vuku bulan h disattandır. Medarik'te beyan olunduğu veçhile (tbni Abbas) hazretlerin rivayetine nazaran ahsenle murad; kelime-i tevhid ve seyieyle murad; şirktir. Buna nazaran tnanâ-yı nazım: … demektir. Binaenaleyh; sen onlardan iraz ve seyyielerine iyilikle müdâfaa ve mukabele et. Çünlcü; kötülüğe iyilikle mukabele olunursa onların temerrüd ve inad damarlarını yumuşatmak suretiyle insafa gelmek ihtimalleri vardır. Cenab-ı Hakkın Resulüne emri ümmetine dahi emir olduğu cihetle kötülüğe iyilikle emir, bizlere de emir olduğundan bizim de kötülüğe karşı iyilikle mukabele etmemiz lâzımdır. Lâkin Bey-zâvî'nin beyanı veçhile kötüye iyiliğin; dinde zaaf ve gevşeklik icab etmemesi şarttır. Çünkü; kötüye iyilik o kötünün kötülüğünün tezayüdüne ve tuğyanına sebep olursa o zaman kötülüğe kötülükle mukabele lâzımdır. Eğer ahsenle murad; emr-i bilma'ruf ve seyyieyle murad; münker olursa manâ-yı nazım; … demektir. Tefsir-i Hâzin'de bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olduğu rivayet olunmaktaysa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet, esah olan mensuh değil muhkemdir. Çünkü; Emr-i dine zarar vermiye-cek ve mürüveti ihlâl etmiyecek derecede fâsık olan kimselere mu-darat etmek meşru'dur. .Bu âyet de sûret-i meşruada müdarat ile emirdir. Zira; alelekser kötüye kötülükle mukabelenin neticesi fena olduğu ve müdaratm neticesi de iyi olduğu görülmektedir.

Mü'minûn 23:97

Vacip Tealâ Resulüne müşriklerle ne gibi muamele olacağını beyandan sonra istiazeyİe emretmek üzere buyuruyor. Yani ya Ekrem-er Rusül! Sen de ki «Ya Rabbi beni namazımda ve Kur'anı tilâvetimde ve sana arz-ı hâcât için münacatımda şeytanların vesvesesinden ve benim huzuruma onların hazır olmalarından sana iltica eder sığınırım» demekle dergâhımıza müracaat et. tBeyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile hemezat ;' şeytanın vesveseleridir. Şeytanın çok vesvese ettiğine ve vesvesesinin bir çok çeşitleri olduğuna işaret için cemi' sığa-siyle varid olmuştur. Çünkü; şeytanın kıyamete kadar insanları iğva edeceğine yemin ettiğinden mühim işlerde ve sekerat-ı mevt gibi müzayaka anlarında şaşırtmak için insanın etrafını çevirmekten ve defaatla müracaat etmekten hali kalmadığına binaen Cenab-ı Hak kullar için şeytanın şerrinden Rablarmm inayet ve himayesine iltica lâzım olduğunu talim etmiştir. Şu halde şeytan insanı azdırmak için her saatte fırsat gözetmekte olduğundan ona mukabele olmak üzere insan da her zaman Rabbisinden istirham üzere bulunmalı. Şu kadar ki burada hitab zahirde Resulüllah'a ise de hakikatte ümmetinedir. Zira; Resulüllah'ın ins ü cinnin şerrinden masuniyeti ve kendinin masum olması te'minat-ı İlâhiye altında olduğu halde Resulüne istiazeyİe emrediyor ki ümmetinin daha ziyade iltica ve istiazeye muhtaç olduklarını beyan etmektir. Binaenaleyh; insan için her zaman şeytanın şerrinden istiaze ve Rabbısına iltica etmek vazife-i diniyedir. Vacip Tealâ kâfirin küfrünün devam edeceği sini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; hasret ve nedamet her taraf mı ihata ettiğinden zaruri söylenen bir sözdür. Zira; ruhunu'kabza gelen meleklerin ruhunu almadan geri gitmeleri mümkün değildir. Fakat bir sözdür, o âsi kimse şaştığından onu söyler. Yani; kâfirlerin küfrü vefat edecekleri zamana kadar devam eder. Hatta onlardan birine Ölüm geldiğinde Cenab-ı Hakka iltica eder ve «Ya Rabbi! Beni dünyaya döndür ve bir müddet ruhumu kabzetme. Me'mul ki ben terkedeceğim dünyada zayi ettiğim îmanı ve sair a'mal-i salihayı işlerim» demekle ecelinin te'hirini ister. Halbuki hal ü şan onun istediği ve söylediği gibi değildir. Zira; «beni dünyaya döndür» demek; bir kelimedir ki o kelimeyi ancak o âsi olan kimse söyler fakat hiç tesiri olmadık bir sözdür. Çünkü; onun o dakikada ruhunun kabzına irade-i İlâhiye teallûk ettiğinden iradenin hilafını istemekte fayda yoktur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette deki hitap; Cenab-ı Hakkadır. Gerçi cemi* ise de vahid-i muazzamdan cem'ile tabir lisan-ı arâpta câridir, bu da o kabildendir. Şu halde «Ya Rabbi! Beni döndür» demektir ki ömrünün bir müddet daha uzamasını istemektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âsi olan kimse muhtazar iken melekler ruhunu kabza gelerek hasret her tarafını ihate edip azabı muayene ettiği zamanda şaştığından ömrünün bir müddet daha uzayıp ruhunu kabziçin gelen melekleri Cenab-ı Hakkın geri çağırmasını istirhamdan ibarettir. Yahud şu talep yevm-i kıyamette azab-ı Cehennemi müşahede ettiği zamanda vukuu bulacaktır, lâkin bu taleplerden hiç birisinin fayda etmiyeceğini beyan için Cenab-ı Hak «bu bir kelime-i mücerrededen ibarettir. Onu âsi olanlar söylerler ve bir faideyi müfid olmaz» buyurmuştur. Terkettiği şeyle murad; dünya ve dünyadan terkettiği emvalidir. Yâni «döndür beni Ya Rabbi! Dünyada amel-i salih işleyeyim ve terkettiğim emvalin zekâtını ve sadakasını vereyim işlediğim ve ifsad ettiğim amelleri islâh edeyim» demektir. Vacip Tealâ kâfirin küfrünün devam edeceği sini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; hasret ve nedamet her taraf mı ihata ettiğinden zaruri söylenen bir sözdür. Zira; ruhunu'kabza gelen meleklerin ruhunu almadan geri gitmeleri mümkün değildir. Fakat bir sözdür, o âsi kimse şaştığından onu söyler. Yani; kâfirlerin küfrü vefat edecekleri zamana kadar devam eder. Hatta onlardan birine Ölüm geldiğinde Cenab-ı Hakka iltica eder ve «Ya Rabbi! Beni dünyaya döndür ve bir müddet ruhumu kabzetme. Me'mul ki ben terkedeceğim dünyada zayi ettiğim îmanı ve sair a'mal-i salihayı işlerim» demekle ecelinin te'hirini ister. Halbuki hal ü şan onun istediği ve söylediği gibi değildir. Zira; «beni dünyaya döndür» demek; bir kelimedir ki o kelimeyi ancak o âsi olan kimse söyler fakat hiç tesiri olmadık bir sözdür. Çünkü; onun o dakikada ruhunun kabzına irade-i İlâhiye teallûk ettiğinden iradenin hilafını istemekte fayda yoktur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette deki hitap; Cenab-ı Hakkadır. Gerçi cemi* ise de vahid-i muazzamdan cem'ile tabir lisan-ı arâpta câridir, bu da o kabildendir. Şu halde «Ya Rabbi! Beni döndür» demektir ki ömrünün bir müddet daha uzamasını istemektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âsi olan kimse muhtazar iken melekler ruhunu kabza gelerek hasret her tarafını ihate edip azabı muayene ettiği zamanda şaştığından ömrünün bir müddet daha uzayıp ruhunu kabziçin gelen melekleri Cenab-ı Hakkın geri çağırmasını istirhamdan ibarettir. Yahud şu talep yevm-i kıyamette azab-ı Cehennemi müşahede ettiği zamanda vukuu bulacaktır, lâkin bu taleplerden hiç birisinin fayda etmiyeceğini beyan için Cenab-ı Hak «bu bir kelime-i mücerrededen ibarettir. Onu âsi olanlar söylerler ve bir faideyi müfid olmaz» buyurmuştur. Terkettiği şeyle murad; dünya ve dünyadan terkettiği emvalidir. Yâni «döndür beni Ya Rabbi! Dünyada amel-i salih işleyeyim ve terkettiğim emvalin zekâtını ve sadakasını vereyim işlediğim ve ifsad ettiğim amelleri islâh edeyim» demektir.

Mü'minûn 23:98

Vacip Tealâ Resulüne müşriklerle ne gibi muamele olacağını beyandan sonra istiazeyİe emretmek üzere buyuruyor. Yani ya Ekrem-er Rusül! Sen de ki «Ya Rabbi beni namazımda ve Kur'anı tilâvetimde ve sana arz-ı hâcât için münacatımda şeytanların vesvesesinden ve benim huzuruma onların hazır olmalarından sana iltica eder sığınırım» demekle dergâhımıza müracaat et. tBeyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile hemezat ;' şeytanın vesveseleridir. Şeytanın çok vesvese ettiğine ve vesvesesinin bir çok çeşitleri olduğuna işaret için cemi' sığa-siyle varid olmuştur. Çünkü; şeytanın kıyamete kadar insanları iğva edeceğine yemin ettiğinden mühim işlerde ve sekerat-ı mevt gibi müzayaka anlarında şaşırtmak için insanın etrafını çevirmekten ve defaatla müracaat etmekten hali kalmadığına binaen Cenab-ı Hak kullar için şeytanın şerrinden Rablarmm inayet ve himayesine iltica lâzım olduğunu talim etmiştir. Şu halde şeytan insanı azdırmak için her saatte fırsat gözetmekte olduğundan ona mukabele olmak üzere insan da her zaman Rabbisinden istirham üzere bulunmalı. Şu kadar ki burada hitab zahirde Resulüllah'a ise de hakikatte ümmetinedir. Zira; Resulüllah'ın ins ü cinnin şerrinden masuniyeti ve kendinin masum olması te'minat-ı İlâhiye altında olduğu halde Resulüne istiazeyİe emrediyor ki ümmetinin daha ziyade iltica ve istiazeye muhtaç olduklarını beyan etmektir. Binaenaleyh; insan için her zaman şeytanın şerrinden istiaze ve Rabbısına iltica etmek vazife-i diniyedir. Vacip Tealâ kâfirin küfrünün devam edeceği sini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; hasret ve nedamet her taraf mı ihata ettiğinden zaruri söylenen bir sözdür. Zira; ruhunu'kabza gelen meleklerin ruhunu almadan geri gitmeleri mümkün değildir. Fakat bir sözdür, o âsi kimse şaştığından onu söyler. Yani; kâfirlerin küfrü vefat edecekleri zamana kadar devam eder. Hatta onlardan birine Ölüm geldiğinde Cenab-ı Hakka iltica eder ve «Ya Rabbi! Beni dünyaya döndür ve bir müddet ruhumu kabzetme. Me'mul ki ben terkedeceğim dünyada zayi ettiğim îmanı ve sair a'mal-i salihayı işlerim» demekle ecelinin te'hirini ister. Halbuki hal ü şan onun istediği ve söylediği gibi değildir. Zira; «beni dünyaya döndür» demek; bir kelimedir ki o kelimeyi ancak o âsi olan kimse söyler fakat hiç tesiri olmadık bir sözdür. Çünkü; onun o dakikada ruhunun kabzına irade-i İlâhiye teallûk ettiğinden iradenin hilafını istemekte fayda yoktur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette deki hitap; Cenab-ı Hakkadır. Gerçi cemi* ise de vahid-i muazzamdan cem'ile tabir lisan-ı arâpta câridir, bu da o kabildendir. Şu halde «Ya Rabbi! Beni döndür» demektir ki ömrünün bir müddet daha uzamasını istemektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âsi olan kimse muhtazar iken melekler ruhunu kabza gelerek hasret her tarafını ihate edip azabı muayene ettiği zamanda şaştığından ömrünün bir müddet daha uzayıp ruhunu kabziçin gelen melekleri Cenab-ı Hakkın geri çağırmasını istirhamdan ibarettir. Yahud şu talep yevm-i kıyamette azab-ı Cehennemi müşahede ettiği zamanda vukuu bulacaktır, lâkin bu taleplerden hiç birisinin fayda etmiyeceğini beyan için Cenab-ı Hak «bu bir kelime-i mücerrededen ibarettir. Onu âsi olanlar söylerler ve bir faideyi müfid olmaz» buyurmuştur. Terkettiği şeyle murad; dünya ve dünyadan terkettiği emvalidir. Yâni «döndür beni Ya Rabbi! Dünyada amel-i salih işleyeyim ve terkettiğim emvalin zekâtını ve sadakasını vereyim işlediğim ve ifsad ettiğim amelleri islâh edeyim» demektir. Vacip Tealâ kâfirin küfrünün devam edeceği sini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; hasret ve nedamet her taraf mı ihata ettiğinden zaruri söylenen bir sözdür. Zira; ruhunu'kabza gelen meleklerin ruhunu almadan geri gitmeleri mümkün değildir. Fakat bir sözdür, o âsi kimse şaştığından onu söyler. Yani; kâfirlerin küfrü vefat edecekleri zamana kadar devam eder. Hatta onlardan birine Ölüm geldiğinde Cenab-ı Hakka iltica eder ve «Ya Rabbi! Beni dünyaya döndür ve bir müddet ruhumu kabzetme. Me'mul ki ben terkedeceğim dünyada zayi ettiğim îmanı ve sair a'mal-i salihayı işlerim» demekle ecelinin te'hirini ister. Halbuki hal ü şan onun istediği ve söylediği gibi değildir. Zira; «beni dünyaya döndür» demek; bir kelimedir ki o kelimeyi ancak o âsi olan kimse söyler fakat hiç tesiri olmadık bir sözdür. Çünkü; onun o dakikada ruhunun kabzına irade-i İlâhiye teallûk ettiğinden iradenin hilafını istemekte fayda yoktur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette deki hitap; Cenab-ı Hakkadır. Gerçi cemi* ise de vahid-i muazzamdan cem'ile tabir lisan-ı arâpta câridir, bu da o kabildendir. Şu halde «Ya Rabbi! Beni döndür» demektir ki ömrünün bir müddet daha uzamasını istemektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âsi olan kimse muhtazar iken melekler ruhunu kabza gelerek hasret her tarafını ihate edip azabı muayene ettiği zamanda şaştığından ömrünün bir müddet daha uzayıp ruhunu kabziçin gelen melekleri Cenab-ı Hakkın geri çağırmasını istirhamdan ibarettir. Yahud şu talep yevm-i kıyamette azab-ı Cehennemi müşahede ettiği zamanda vukuu bulacaktır, lâkin bu taleplerden hiç birisinin fayda etmiyeceğini beyan için Cenab-ı Hak «bu bir kelime-i mücerrededen ibarettir. Onu âsi olanlar söylerler ve bir faideyi müfid olmaz» buyurmuştur. Terkettiği şeyle murad; dünya ve dünyadan terkettiği emvalidir. Yâni «döndür beni Ya Rabbi! Dünyada amel-i salih işleyeyim ve terkettiğim emvalin zekâtını ve sadakasını vereyim işlediğim ve ifsad ettiğim amelleri islâh edeyim» demektir.

Mü'minûn 23:99

Binaenaleyh; dünyaya dönmekle zayi ettikleri amelleri tedarik etmeleri mümkün değildir. Yani; âsilerin sekerat-ı mevtinde dünyaya dönmelerini istemeleri faydasızdır. Zira; onların ruhları kabzolununca önlerinde ölümle kıyamet arasından ibaret olan bir berzah vardır. Binaenaleyh; onlar ba'solunacakları güne kadar hayat bulamazlar. Yevm-i ba'sta bir hayata rucu' ederler ki o da hayat-ı âhirettir. Şu halde Nisâbûrî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile «Yevm-i ba'sa kadar hayata ma'ni bir berzah var» demek bilkülliye ümitlerini kesmektir ki yevm-i ba'sta dünyaya ricat mümkün değildir. Çünkü; dünya yoktur ki dünyaya rücu' olsun. Vacip Tealâ yevm-i kıyamete işaretten sonra kıyamette cereyan edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; herkes kendi derdiyle meşguldür. Hatta baba evlâdın ve evlât babasının hâlinden sual etmesi mümkün olamaz.

Mü'minûn 23:100

Binaenaleyh; dünyaya dönmekle zayi ettikleri amelleri tedarik etmeleri mümkün değildir. Yani; âsilerin sekerat-ı mevtinde dünyaya dönmelerini istemeleri faydasızdır. Zira; onların ruhları kabzolununca önlerinde ölümle kıyamet arasından ibaret olan bir berzah vardır. Binaenaleyh; onlar ba'solunacakları güne kadar hayat bulamazlar. Yevm-i ba'sta bir hayata rucu' ederler ki o da hayat-ı âhirettir. Şu halde Nisâbûrî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile «Yevm-i ba'sa kadar hayata ma'ni bir berzah var» demek bilkülliye ümitlerini kesmektir ki yevm-i ba'sta dünyaya ricat mümkün değildir. Çünkü; dünya yoktur ki dünyaya rücu' olsun. Vacip Tealâ yevm-i kıyamete işaretten sonra kıyamette cereyan edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; herkes kendi derdiyle meşguldür. Hatta baba evlâdın ve evlât babasının hâlinden sual etmesi mümkün olamaz.

Mü'minûn 23:101

Yani; Emvâtın kabirlerinden kalkmaları için İsrafil sûra üfür-düğünde insanlar arasında o günde asla nesebe itibar olunmaz. Çünkü; O günün şiddeti icabı herkes kendi derdiyle meşgul oldukları cihetle beyinlerindeki karabete ve nesebe riayet olmadığı gibi birbirinin halini sormaya bile dermanları olamaz. Zira; herkesin kendi derdiyle meşguliyeti başkasının derdini sormaya zaman ve meydan bırakmaz ki sorabilsin. Bunun numuneleri umumî seferberlik zamanında görülmüştür ki hiç bir kimse diğerinin derdini sormaya vakit bulamamış ve herkes kendi derdiyle meşgul olmuştur. Halbuki dünya-meşguliyeti O günün şiddetine hiç kıyas kabul etmez. İşte O günde sevabının çok olmasıyla mizanı ağır olan kimseler kurtulacaktır. Kazî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kıyamette insanların birbirinin halinden sual edemiyecekleri beyan olunması diğer âyetlerdeki birbirinin hallerinden sual edeceklerini beyana münafi" değildir. Çünkü; kıyamette birçok dereceler, mev-kifler ve mutaadit merhaleler olduğu cihetle âyetler arasında tenakuz yoktur. Zira; bu dünyada olduğu gibi bazı mahallerde birbirinin halinden suale zaman bulamazlar ve diğer mahalde suale, ve konuşmaya vakit bulur. Ariz ve amik konuşurlar. Meselâ kabirlerinden kalkınca herkesi istilâ eden dehşet birbirinin halinden suale mâni olur. Bu âyet o zaman o mahalde sual edemiyeceklerini beyan eder. Hz. Âişe (R.A.) nın Resulüllah'tan rivayet ettiği bir hadiste Resulüllah «Nâs kıyamette üç mahalde zühul eder. Birincisi,; Herkesin kitabı eline verilirken, İkincisi; Ameli tartılırken, Üçüncüsü; .sırattan geçerken. Bu üç mevzide herkes kendi derdiyle meşgul olur, gayrin halinden bahse mecali olmaz» buyurmuştur. Amma sıratı geçip Cennete girince herkes yekdiğerinin halinden sual eder. Şu halde âhirette insanların birbirinin halinden sual edeceklerine dair olan âyetler kıyametin bazı mevkiflerine ve Cennete mahmuldür. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktun Zira: Tenakuzun şartı; kaziyyelerin zamanları ve mekânları bir olmaktır. Kıyamette insanların birbirinin halinden sual edip etmiyeceklerine dair olan âyetlerin zamanları ve mekânları ayrıdır. Beyzâvî'nin işareti veçhile bu âyette nesebi nefiy; nesebin menfeatım nefyetmektir. Binaenaleyh; neseb sebebiyle dünyada birbirlerine olan muavenet kabirden kalkınca olamıyacaktır. Şu halde neseple iftiharda da bir fayda yoktur. Hatta o günde oğul babadan ve baba oğuldan, kardeş kardeşten ve zevç zevceden firar ettikleri gibi o günde birinin diğerinden alacağı olsa onu almakla ferah eder asla hatır bilmez.

Mü'minûn 23:102

Vacip Tealâ. mizanı ağır olanların felah bulacaklarını beyandan sonra mizanı hafif olanların ehl-i Cehennem olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mizanla murad; a'malin tartıldığı mizan olduğu gibi nefsi a'mal olmak ihtimali de vardır. Çünkü; bazı ahadis-i celilede a'mal-i hasanenin suret-i hasenede bir cism-i nuranî olarak mizanın sağ tarafına ve a'mal-i kabihanm bir cismi zulmanî suretinde mizanın sol tarafına konarak tartılacağı ve hangi taraf gelirse ona itibar olunacağı mervidir. Kâfirlerin zararları nefs-i azaba müstahak olmakla olduğu gibi Cennetteki makamlarını Cehennem azabına değişmekle dahî hüsrandadırlar. Çünkü; her kulun Cennet ve Cehennemde birer makamı bulunup hangisine istihkak kesbederse diğerini terkedeceğine ve o terkettiği makama diğer birinin varis olacağına dair tafsilât bu sû-re'nin evvelinde sebketmistir.

Mü'minûn 23:103

Vacip Tealâ kâfirlerin hüsranını ve Cehennemde muhalled kalacaklarını beyan ettiği gibi Cehennemdeki suret-i kabihalarmı dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler Ceheneme girince yüzlerini şiddetle Cehennem ateşi yakar ki onların üst ve alt dudakları yerlerinden sıyrılır ve ateşin şiddetinden o deriler büzülür bir araya toplanır. Binaenaleyh; yüzlerinde ekşilik ve çirkinlik hâsıl olur, bakılmaz bir hale gelir. Bu halin ufacık bir numunesi kebapçının kızartmış olduğu başlarda görülür ve onlarda olan sırtanklık Cehennemde yanacak yüzlere bir numune olabilir. Mamaafih Cehennem ateşi dünya ateşiyle kıyas kabul etmediği gibi ölmüş hayvan başı da Cehennemde yanmış sağlam insan başına kıyas kabul etmez. şiddetle ateş yakar demektir. küIuh ; ateşin şiddetle yakmasından dudaklarını ve dişlerinin üzerinden sıyrılıp dişlerinin» açığa çıkmasıdır ki ona lisanımızda sırtarma ve pürterme denir.

Mü'minûn 23:104

Vacip Tealâ kâfirlerin hüsranını ve Cehennemde muhalled kalacaklarını beyan ettiği gibi Cehennemdeki suret-i kabihalarmı dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler Ceheneme girince yüzlerini şiddetle Cehennem ateşi yakar ki onların üst ve alt dudakları yerlerinden sıyrılır ve ateşin şiddetinden o deriler büzülür bir araya toplanır. Binaenaleyh; yüzlerinde ekşilik ve çirkinlik hâsıl olur, bakılmaz bir hale gelir. Bu halin ufacık bir numunesi kebapçının kızartmış olduğu başlarda görülür ve onlarda olan sırtanklık Cehennemde yanacak yüzlere bir numune olabilir. Mamaafih Cehennem ateşi dünya ateşiyle kıyas kabul etmediği gibi ölmüş hayvan başı da Cehennemde yanmış sağlam insan başına kıyas kabul etmez. şiddetle ateş yakar demektir. küIuh ; ateşin şiddetle yakmasından dudaklarını ve dişlerinin üzerinden sıyrılıp dişlerinin» açığa çıkmasıdır ki ona lisanımızda sırtarma ve pürterme denir.

Mü'minûn 23:105

Vacip Tealâ ehl-i Cehennemin hallerini beyan ettiği gibi Cehenneme girdiklerinde taraf-ı İlâhiden ehl-i Cehenneme tekdir suretiyle varid olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler Cehennem azabında yanıp ıztırapları tezâyüt edince Cenab-ı Hakka şikâyet ve feryat etmeleri üzerine taraf-ı İlâhiden tekdir tarikıyla denilir ki «Ey Ehl-i Cehennem bizim kudretimize ve emvatı hasredeceğimize, Cennete ve Cehenneme delâlet eden âyetlerimiz resuller vasıtasiyle sizin üzerinize tilâvet olunup tebliğ olunmadı mı, onların tebliğleri üzerine siz o âyetleri tekzip etmediniz mi, bu âyetler taraf-ı İlâhiden değildir, demediniz mi ve şu müptelâ olduğunuz azapları inkâr etmediniz mi? İşte o inkâr ettiğiniz azap şimdi size lâhik oldu. Binaenaleyh; sizin için necat yoktur» demekle bab-ı İlâhiden tart ve şikâyetleri reddo-lunur. Hulâsa; mizanı hafif olan kimsenin Cehennemde muhalled olarak yanacağı cihetle nefsine zarar ettiği, Cehennem ateşinin yüzlerini yakacağı, onların yüzlerinin derileri yüzülmek ve dişleri meydana çıkmakla pürtereceği ve taraf-ı İlâhiden «âyetlerimiz tilâvet olunup tekzip etmediniz mi?» denmekle tekdir olunacakları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:106

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem tekdir olun<ij müracaat edeceklerini beyan etmek üzere : Yani; kâfirler Vacip Tealâ'nm «benim âyetlerim sizin üzerinize tilâvet olunmadı mı ve siz tekzib etmediniz mi?» gibi tekdirini işittikten sonra tazarru tarikıyla derler ki «Ey bizi nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz! Dünyada şekavetimiz ve şehevat-ı nefsaniyemiz bizim üzerimize galebe, etti, nefsimizin arzusuna itti-ba ettik, yoldan çıkmış ve delâleti irtikâb etmiş bir kavniolduk. Kusurumuzu itiraf ediyoruz. Şu halde ey bizim Rabbimiz! Sen bizi Cehennemden çıkar. Eğer biz eski halimize avdetle şekaveti irtikâb edersek nefsimize zulmetmiş oluruz. Zira şekavet; azaba sebep olduğu cihetle şekaveti irtikâb etmek nefse zulüm ve aynı azaptır» demekle kusurlarını itirafla Cenab-ı Hakka yalvarır ve Cehennemden kurtulmalarını isterler.

Mü'minûn 23:107

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem tekdir olun<ij müracaat edeceklerini beyan etmek üzere : Yani; kâfirler Vacip Tealâ'nm «benim âyetlerim sizin üzerinize tilâvet olunmadı mı ve siz tekzib etmediniz mi?» gibi tekdirini işittikten sonra tazarru tarikıyla derler ki «Ey bizi nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz! Dünyada şekavetimiz ve şehevat-ı nefsaniyemiz bizim üzerimize galebe, etti, nefsimizin arzusuna itti-ba ettik, yoldan çıkmış ve delâleti irtikâb etmiş bir kavniolduk. Kusurumuzu itiraf ediyoruz. Şu halde ey bizim Rabbimiz! Sen bizi Cehennemden çıkar. Eğer biz eski halimize avdetle şekaveti irtikâb edersek nefsimize zulmetmiş oluruz. Zira şekavet; azaba sebep olduğu cihetle şekaveti irtikâb etmek nefse zulüm ve aynı azaptır» demekle kusurlarını itirafla Cenab-ı Hakka yalvarır ve Cehennemden kurtulmalarını isterler.

Mü'minûn 23:108

Vacip Tealâ onların istirhamlarını beyan ettiği gibi onlara vereceği cevabı da beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin Cehennemde Cenab-ı Hakka yalvarmalarına kar§1 onlan tahkir etmek üzere kemâl-i hakaret ve ihanetle .su, kût edin Cehennemde ve bana bir daha söz söylemeyin. Zira, sız Cehennemden çıkamıyacalmız gibi azabınız da tahfif ahmn**-Şu halde beyhude çağrışıp bağrışmayın ve siz kendi kusurunuzu itiraf ederken nasü oluyor ki azaptan kurtulmak istersiniz» demekle Cenab-ı Hak, müracaatlarını reddeder ve reddinin sebebinde şunu da beyan eder ve der ki »dünyada hal ü şanınız benim tolarımdan bir fırka bize yalvarır ve derlerdi ki (Ey bizim Rabbi-miz! Biz îman ettik. Binaenaleyh; bizi mağfiret et ve merhametinle ihsan et. Zira sen; ihsan edenlerin hayırlısısm) demekle tazarru' ederlerdi. «Onların bu tazarru'ları sebebiyle siz onları maskara ittihat etmiştiniz. Halbuki o vakit onlarla beraber sizin de îman etmeniz lâzımdı. îman etmediğiniz gibi îman edenleri de istihza ettiniz ve istihzanızı o kadar ileri götürdünüz ki onunla meşguliyetiniz bizim zikrimizi size unutturdu ve hatta siz onların ibadetlerine ve zikirlerine gülüyordunuz. Şimdi feryadınızda bir fayda yoktur. Zira; feryadınızın fayda edeceği zaman geçmiştir. Bu gün ben sizin istihza ettiğiniz kullarımı sabırları sebebiyle güzel ceza ile cezalandırdım. Çünkü onlar; ancak fevzü necat buluculardır» demekle ehl-i Cehennemin feryatlarını reddeder. Vacip Tealâ'nm bu cevabı kâfirlerin yalvarmalarına karşı azap üzerine azaptır. Çünkü; kâfirlerin âbidleri istihzaları, haklarında aynı azap olduğunu beyanla beraber onların, istihzalarının istihza ettikleri abitler hakkında terfi-i derecat olduğunu dahî beyan vardır. Halbuki onlar istihza ettikleri kimseleri insandan bile addetmez ve hiç bir şeyi münasip görmezlerdi. Şu halde kendi azapları olduğu gibi gayet ehemmiyetsiz addettikleri hasımlarını nimet içinde istedikleri nimetlerle mütenaim olarak görmek ve kendilerini felâket içinde perişan bir halde bulmak felâket üzerine felâkettir. Hisa ; köpeği hakaretle azarlamak ve havlamaktan men'etmektir. Burada ehl-i Cehennemi şiddetle tekdir ve sükût etmelerini emretmektir ki onların fezi' ve feryatlarının temadisine nihayet vermektir. (Abdullah b. Ömer) hazretleri «ehl-i Cehennem uzun müddet Cehennemin hazinedarına yalvardıktan sonra hazinedarın; (siz burada kalacaksınız) cevabını vereceği ve. badehu bu âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakka yalvarıp taraf-ı İlâhiden gazabla (sükût, edin söz söylemeyin) diye konuşmaktan men'olunurlar» buyurmuştur. İşte bu âyette beyan olunduğu veçhile her şeriatta o şeriatla amel eden ve şeriata sağlam sarılıp ahkâmını yerine getiren salîh kullar olduğu gibi onların zıddına bir takım fasıklar ve asiler dahî bulunur ki kendileri şeriat tanımadıkları gibi şeriatı tanıyanları ve ibadet edenleri istihza ve onların ibadetlerine gülmekten de hâli kalmazlar. Hatta o kadar merak ederler ki her işlerini terkederek şeriat aleyhine söz söylemek ve erbab-ı şeriatı eğlence yapmaktan zevk alırlar ve onunla vakit geçirirler ve bu muamelelerini kendilerine bir şeref addederler. Bu gibi ahval insanlar arasında her zaman âlemde cari olan şeylerdendir. Ve elyevm bu gibi insanlar vardır ve bu haller görülmektedir. Yani; abid ve fasık mevcut olup abitlerle eğlenmekle ve ibadetlerine gülmekle telezzüz eden fasıklar her yerde mevcuttur. Binaenaleyh; bu gibi ahkâm-ı şeriatla oynayanların âhirette nedametlerini ve görecekleri azap üzerine fczi' ve feryatlarına alacakları cevabı Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyan buyurmuştur ki bu gibi ahvale cür'et edenleri tehdit etmiştir.

Mü'minûn 23:109

Vacip Tealâ onların istirhamlarını beyan ettiği gibi onlara vereceği cevabı da beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin Cehennemde Cenab-ı Hakka yalvarmalarına kar§1 onlan tahkir etmek üzere kemâl-i hakaret ve ihanetle .su, kût edin Cehennemde ve bana bir daha söz söylemeyin. Zira, sız Cehennemden çıkamıyacalmız gibi azabınız da tahfif ahmn**-Şu halde beyhude çağrışıp bağrışmayın ve siz kendi kusurunuzu itiraf ederken nasü oluyor ki azaptan kurtulmak istersiniz» demekle Cenab-ı Hak, müracaatlarını reddeder ve reddinin sebebinde şunu da beyan eder ve der ki »dünyada hal ü şanınız benim tolarımdan bir fırka bize yalvarır ve derlerdi ki (Ey bizim Rabbi-miz! Biz îman ettik. Binaenaleyh; bizi mağfiret et ve merhametinle ihsan et. Zira sen; ihsan edenlerin hayırlısısm) demekle tazarru' ederlerdi. «Onların bu tazarru'ları sebebiyle siz onları maskara ittihat etmiştiniz. Halbuki o vakit onlarla beraber sizin de îman etmeniz lâzımdı. îman etmediğiniz gibi îman edenleri de istihza ettiniz ve istihzanızı o kadar ileri götürdünüz ki onunla meşguliyetiniz bizim zikrimizi size unutturdu ve hatta siz onların ibadetlerine ve zikirlerine gülüyordunuz. Şimdi feryadınızda bir fayda yoktur. Zira; feryadınızın fayda edeceği zaman geçmiştir. Bu gün ben sizin istihza ettiğiniz kullarımı sabırları sebebiyle güzel ceza ile cezalandırdım. Çünkü onlar; ancak fevzü necat buluculardır» demekle ehl-i Cehennemin feryatlarını reddeder. Vacip Tealâ'nm bu cevabı kâfirlerin yalvarmalarına karşı azap üzerine azaptır. Çünkü; kâfirlerin âbidleri istihzaları, haklarında aynı azap olduğunu beyanla beraber onların, istihzalarının istihza ettikleri abitler hakkında terfi-i derecat olduğunu dahî beyan vardır. Halbuki onlar istihza ettikleri kimseleri insandan bile addetmez ve hiç bir şeyi münasip görmezlerdi. Şu halde kendi azapları olduğu gibi gayet ehemmiyetsiz addettikleri hasımlarını nimet içinde istedikleri nimetlerle mütenaim olarak görmek ve kendilerini felâket içinde perişan bir halde bulmak felâket üzerine felâkettir. Hisa ; köpeği hakaretle azarlamak ve havlamaktan men'etmektir. Burada ehl-i Cehennemi şiddetle tekdir ve sükût etmelerini emretmektir ki onların fezi' ve feryatlarının temadisine nihayet vermektir. (Abdullah b. Ömer) hazretleri «ehl-i Cehennem uzun müddet Cehennemin hazinedarına yalvardıktan sonra hazinedarın; (siz burada kalacaksınız) cevabını vereceği ve. badehu bu âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakka yalvarıp taraf-ı İlâhiden gazabla (sükût, edin söz söylemeyin) diye konuşmaktan men'olunurlar» buyurmuştur. İşte bu âyette beyan olunduğu veçhile her şeriatta o şeriatla amel eden ve şeriata sağlam sarılıp ahkâmını yerine getiren salîh kullar olduğu gibi onların zıddına bir takım fasıklar ve asiler dahî bulunur ki kendileri şeriat tanımadıkları gibi şeriatı tanıyanları ve ibadet edenleri istihza ve onların ibadetlerine gülmekten de hâli kalmazlar. Hatta o kadar merak ederler ki her işlerini terkederek şeriat aleyhine söz söylemek ve erbab-ı şeriatı eğlence yapmaktan zevk alırlar ve onunla vakit geçirirler ve bu muamelelerini kendilerine bir şeref addederler. Bu gibi ahval insanlar arasında her zaman âlemde cari olan şeylerdendir. Ve elyevm bu gibi insanlar vardır ve bu haller görülmektedir. Yani; abid ve fasık mevcut olup abitlerle eğlenmekle ve ibadetlerine gülmekle telezzüz eden fasıklar her yerde mevcuttur. Binaenaleyh; bu gibi ahkâm-ı şeriatla oynayanların âhirette nedametlerini ve görecekleri azap üzerine fczi' ve feryatlarına alacakları cevabı Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyan buyurmuştur ki bu gibi ahvale cür'et edenleri tehdit etmiştir.

Mü'minûn 23:110

Vacip Tealâ onların istirhamlarını beyan ettiği gibi onlara vereceği cevabı da beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin Cehennemde Cenab-ı Hakka yalvarmalarına kar§1 onlan tahkir etmek üzere kemâl-i hakaret ve ihanetle .su, kût edin Cehennemde ve bana bir daha söz söylemeyin. Zira, sız Cehennemden çıkamıyacalmız gibi azabınız da tahfif ahmn**-Şu halde beyhude çağrışıp bağrışmayın ve siz kendi kusurunuzu itiraf ederken nasü oluyor ki azaptan kurtulmak istersiniz» demekle Cenab-ı Hak, müracaatlarını reddeder ve reddinin sebebinde şunu da beyan eder ve der ki »dünyada hal ü şanınız benim tolarımdan bir fırka bize yalvarır ve derlerdi ki (Ey bizim Rabbi-miz! Biz îman ettik. Binaenaleyh; bizi mağfiret et ve merhametinle ihsan et. Zira sen; ihsan edenlerin hayırlısısm) demekle tazarru' ederlerdi. «Onların bu tazarru'ları sebebiyle siz onları maskara ittihat etmiştiniz. Halbuki o vakit onlarla beraber sizin de îman etmeniz lâzımdı. îman etmediğiniz gibi îman edenleri de istihza ettiniz ve istihzanızı o kadar ileri götürdünüz ki onunla meşguliyetiniz bizim zikrimizi size unutturdu ve hatta siz onların ibadetlerine ve zikirlerine gülüyordunuz. Şimdi feryadınızda bir fayda yoktur. Zira; feryadınızın fayda edeceği zaman geçmiştir. Bu gün ben sizin istihza ettiğiniz kullarımı sabırları sebebiyle güzel ceza ile cezalandırdım. Çünkü onlar; ancak fevzü necat buluculardır» demekle ehl-i Cehennemin feryatlarını reddeder. Vacip Tealâ'nm bu cevabı kâfirlerin yalvarmalarına karşı azap üzerine azaptır. Çünkü; kâfirlerin âbidleri istihzaları, haklarında aynı azap olduğunu beyanla beraber onların, istihzalarının istihza ettikleri abitler hakkında terfi-i derecat olduğunu dahî beyan vardır. Halbuki onlar istihza ettikleri kimseleri insandan bile addetmez ve hiç bir şeyi münasip görmezlerdi. Şu halde kendi azapları olduğu gibi gayet ehemmiyetsiz addettikleri hasımlarını nimet içinde istedikleri nimetlerle mütenaim olarak görmek ve kendilerini felâket içinde perişan bir halde bulmak felâket üzerine felâkettir. Hisa ; köpeği hakaretle azarlamak ve havlamaktan men'etmektir. Burada ehl-i Cehennemi şiddetle tekdir ve sükût etmelerini emretmektir ki onların fezi' ve feryatlarının temadisine nihayet vermektir. (Abdullah b. Ömer) hazretleri «ehl-i Cehennem uzun müddet Cehennemin hazinedarına yalvardıktan sonra hazinedarın; (siz burada kalacaksınız) cevabını vereceği ve. badehu bu âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakka yalvarıp taraf-ı İlâhiden gazabla (sükût, edin söz söylemeyin) diye konuşmaktan men'olunurlar» buyurmuştur. İşte bu âyette beyan olunduğu veçhile her şeriatta o şeriatla amel eden ve şeriata sağlam sarılıp ahkâmını yerine getiren salîh kullar olduğu gibi onların zıddına bir takım fasıklar ve asiler dahî bulunur ki kendileri şeriat tanımadıkları gibi şeriatı tanıyanları ve ibadet edenleri istihza ve onların ibadetlerine gülmekten de hâli kalmazlar. Hatta o kadar merak ederler ki her işlerini terkederek şeriat aleyhine söz söylemek ve erbab-ı şeriatı eğlence yapmaktan zevk alırlar ve onunla vakit geçirirler ve bu muamelelerini kendilerine bir şeref addederler. Bu gibi ahval insanlar arasında her zaman âlemde cari olan şeylerdendir. Ve elyevm bu gibi insanlar vardır ve bu haller görülmektedir. Yani; abid ve fasık mevcut olup abitlerle eğlenmekle ve ibadetlerine gülmekle telezzüz eden fasıklar her yerde mevcuttur. Binaenaleyh; bu gibi ahkâm-ı şeriatla oynayanların âhirette nedametlerini ve görecekleri azap üzerine fczi' ve feryatlarına alacakları cevabı Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyan buyurmuştur ki bu gibi ahvale cür'et edenleri tehdit etmiştir.

Mü'minûn 23:111

Vacip Tealâ onların istirhamlarını beyan ettiği gibi onlara vereceği cevabı da beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin Cehennemde Cenab-ı Hakka yalvarmalarına kar§1 onlan tahkir etmek üzere kemâl-i hakaret ve ihanetle .su, kût edin Cehennemde ve bana bir daha söz söylemeyin. Zira, sız Cehennemden çıkamıyacalmız gibi azabınız da tahfif ahmn**-Şu halde beyhude çağrışıp bağrışmayın ve siz kendi kusurunuzu itiraf ederken nasü oluyor ki azaptan kurtulmak istersiniz» demekle Cenab-ı Hak, müracaatlarını reddeder ve reddinin sebebinde şunu da beyan eder ve der ki »dünyada hal ü şanınız benim tolarımdan bir fırka bize yalvarır ve derlerdi ki (Ey bizim Rabbi-miz! Biz îman ettik. Binaenaleyh; bizi mağfiret et ve merhametinle ihsan et. Zira sen; ihsan edenlerin hayırlısısm) demekle tazarru' ederlerdi. «Onların bu tazarru'ları sebebiyle siz onları maskara ittihat etmiştiniz. Halbuki o vakit onlarla beraber sizin de îman etmeniz lâzımdı. îman etmediğiniz gibi îman edenleri de istihza ettiniz ve istihzanızı o kadar ileri götürdünüz ki onunla meşguliyetiniz bizim zikrimizi size unutturdu ve hatta siz onların ibadetlerine ve zikirlerine gülüyordunuz. Şimdi feryadınızda bir fayda yoktur. Zira; feryadınızın fayda edeceği zaman geçmiştir. Bu gün ben sizin istihza ettiğiniz kullarımı sabırları sebebiyle güzel ceza ile cezalandırdım. Çünkü onlar; ancak fevzü necat buluculardır» demekle ehl-i Cehennemin feryatlarını reddeder. Vacip Tealâ'nm bu cevabı kâfirlerin yalvarmalarına karşı azap üzerine azaptır. Çünkü; kâfirlerin âbidleri istihzaları, haklarında aynı azap olduğunu beyanla beraber onların, istihzalarının istihza ettikleri abitler hakkında terfi-i derecat olduğunu dahî beyan vardır. Halbuki onlar istihza ettikleri kimseleri insandan bile addetmez ve hiç bir şeyi münasip görmezlerdi. Şu halde kendi azapları olduğu gibi gayet ehemmiyetsiz addettikleri hasımlarını nimet içinde istedikleri nimetlerle mütenaim olarak görmek ve kendilerini felâket içinde perişan bir halde bulmak felâket üzerine felâkettir. Hisa ; köpeği hakaretle azarlamak ve havlamaktan men'etmektir. Burada ehl-i Cehennemi şiddetle tekdir ve sükût etmelerini emretmektir ki onların fezi' ve feryatlarının temadisine nihayet vermektir. (Abdullah b. Ömer) hazretleri «ehl-i Cehennem uzun müddet Cehennemin hazinedarına yalvardıktan sonra hazinedarın; (siz burada kalacaksınız) cevabını vereceği ve. badehu bu âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakka yalvarıp taraf-ı İlâhiden gazabla (sükût, edin söz söylemeyin) diye konuşmaktan men'olunurlar» buyurmuştur. İşte bu âyette beyan olunduğu veçhile her şeriatta o şeriatla amel eden ve şeriata sağlam sarılıp ahkâmını yerine getiren salîh kullar olduğu gibi onların zıddına bir takım fasıklar ve asiler dahî bulunur ki kendileri şeriat tanımadıkları gibi şeriatı tanıyanları ve ibadet edenleri istihza ve onların ibadetlerine gülmekten de hâli kalmazlar. Hatta o kadar merak ederler ki her işlerini terkederek şeriat aleyhine söz söylemek ve erbab-ı şeriatı eğlence yapmaktan zevk alırlar ve onunla vakit geçirirler ve bu muamelelerini kendilerine bir şeref addederler. Bu gibi ahval insanlar arasında her zaman âlemde cari olan şeylerdendir. Ve elyevm bu gibi insanlar vardır ve bu haller görülmektedir. Yani; abid ve fasık mevcut olup abitlerle eğlenmekle ve ibadetlerine gülmekle telezzüz eden fasıklar her yerde mevcuttur. Binaenaleyh; bu gibi ahkâm-ı şeriatla oynayanların âhirette nedametlerini ve görecekleri azap üzerine fczi' ve feryatlarına alacakları cevabı Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyan buyurmuştur ki bu gibi ahvale cür'et edenleri tehdit etmiştir.

Mü'minûn 23:112

Vacip Tealâ kâfirlerin «bizi dünyaya bir daha dönderin» dediklerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Bu suale cevapta onlar:

Mü'minûn 23:113

Bu suali onlara soran Vacip Tealâ'dır veya-hud Vacip Tealâ tarafından me'mur olan meleklerdir.

Mü'minûn 23:114

Vacip Tealâ onların şu cevaplarına karşı sual eden kimsenin tekrar cevabını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; dünyada bir kimse ne kadar uzun müddet dursa âhiretin müddetine nisbetle hiç yok gibidir. Şu sual olunan müddet dünyada ömürlerinin müddeti midir veya kabirde yattıklarının müddeti midir? İhtilâf varsa da esah olan dünyada ömürlerinin müddetinden sual olduğu Fahr-i Râzi'-nin cümle-i beyanatmdandır.

Mü'minûn 23:115

Vacip Tealâ kıyamette insanlar üzerine câri olacak ahvali beyandan sonra kıyametin Vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey asiler! Siz kemâl-i gaflette devam eder de bizim sizi oyuncak ve abes olarak halkettiğimizi mi zannedersiniz? Bizim huzurumuza rucu etmiyeceğinizi ve işlediğiniz amalinizden sual olunmayacağınızı mı zanedersiniz? Bu zanlarınız bâtıldır. Zira; hiç bir şeyi abes olarak halketmediğimiz gibi bilhassa insanlar abes ve mühmel olarak halkolunmamıştır. Binaenaleyh; şeriatın ahkâmını kabul, ibâdat ve taâtla mükellef olduğunuz gibi her halde a'malini-zin hesabmı görmek ve cezasını almak için siz bizim huzurumuza geleceksiniz. Çünkü; eğer insanlar bizim huzurumuzda hesap vermese muti' ile âsi, sıddıkla zındık, mü'mnile kâfirin beyinlerinde fark olmamak lâzım gelir. Bu ise adalete münâfîdir. Çünkü; adalet mazlumun intikamını zâlimden almak, itaat edene sevap vermek ve âsiye azap etmektir. Yoksa iyi ve kötünün müsavi tutulması adalet değildir. Hulâsa; insanlar behayim gibi tekliften, sevap ve azaptan hâli olarak halkolunmayıp belki dar-ı dünyada teklif, dar-ı dünyadan dar-ı âhirete muhasebe vermek, amelinin cezasmı görmek için intikal etmek; itaat Edenlere sevap ve isyan edenlere azap olmak için halkolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Mü'minûn 23:116

Gerçi müşrikler Allah'ın gayri ma'butlar ittihâz eder ve ariyet olarak mülk sahipleri varsa da hiç birisine itibar yoktur. Binaenaleyh; cümlenin ibadetine müs-tehak Allahü. Tealâ olduğu gibi cümle mülk de Allah'ındır. Çünkü; Allahü Tealâ sabit, dâim ve zevali yoktur.

Mü'minûn 23:117

Vâcip Tealâ vahdaniyetini isbattan sonra şirkedenleri tehdit etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak sûre'nin bidayesin-de mü'minlerin felah bulacaklarını ve nihayesinde kâfirlerin felah bulmayacaklarını beyanla bidayetinde ve nihayetinde iki fırkanın encam-ı hallerini beyanda hüsn-ü münasebete riayet buyurmuştur. Âyet; üç hükmü hâvidir: Birincisi; Allah'dan başka ma'budun vücudunu itikad eden kimsenin başka mabudun vücudunu isbata delil bulamamasıdır. İkincisi; başka ma'budun vücudunu itikad eden kimsenin hesabının Rabbisi indinde olmasıdır. Üçüncüsü; kâfirlerin felah bulmamasıdır.

Mü'minûn 23:118

Vacip Tealâ Resulüne dua ile emretmek üzere buyuruyor.

Nur 24:1

Medine-i Münevverede nazil olan sûrelerdendir. Altmış iki veyahut altmış dört âyeti hâvidir. Kur'anı Cibril-i Emin levh-i mahfuzdan Resûluilah'a inzal ettikten veyahud Vacip Tealâ levh-i mahfuzdan müctemian semayı dünyaya indirip sema-yı dünyadan da iktizasına göre Cibril-i Emin, emr-i İlâhi üzere Resûluilah'a inzal ettiğine binaen Cenab-ı Hak «inzal ettik» buyurmuştur. Binaenaleyh; inzal tabirinden zat-ı ulûhiyet için cihet lâzım gelmez. Vacip Tealâ bu sûre'de bir çok ahkâmı seriye ve hudud-u İlâhiye beyan edeceğine işaret için sûre'nin evvelinde ahkâmı farz kıldığını ve sûre'nin ahirinde tevhidin delâilini beyan edeceğine işaret için bu sûre'de vahdaniyetine açıktan delâlet eden âyetleri inzal buyurduğunu bu âyette beyan etti. Şu halde bu sûre'nin itikadı ve ameli her iki cihete dair olan mesaili cami' olduğuna işaret olunmuştur. Sûre'yi inzal ve ahkâmını farz kılmak ve tevhide delâlet edecek delâili inzalden maksad-ı aslî, mükellefinin delâil ve ahkâmda teemmül ve tezekkür edip mucibiyle amel etmeleri olduğuna işaret için âyetin sonunda illet-i gaiye manâsını müfid olan kelimesi varid olmuştur ki «Sûre'yi ve âyetlerini inzalden gaye; sizin düşünmeniz ve mucibiyle amel etmeniz» demektir.

Nur 24:2

Vacip Tealâ bu sûre'de vacip kıldığı ahkâmdan birincisini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mü'minlerin kabayihi a'maiden ve bilhassa zina gibi fe-vahişin a'zammdan taharetleîi lâzımdır. Binaenaleyh; ey hakimler! Ekseri evkatta zinaya sebep olan zâniye hatunu ve zina eden erkeği şer'an zinaları sabit olup başlarından nikâh sebketmemiş bekâr güruhundan olurlarsa onlardan her birine yüzer değnek vurmakla çeldi şer'iyi icra edin ve ey hakimler! Eğer âhirete ve Allahü Tealâ'ya îman ederseniz haddi şer'iyi icranız esnasında onlara asla rikkat-ı kalbiniz olmasın. Eğer rikkat-ı kalble onlara çeldi terkederseniz âhirette siz muaheze olunursunuz. Binaenaleyh; dini İlâhinin ahkâmını icrada merhametiniz haddi şer'iyi terke sebep olmasın ve onların celdini icrada müzminlerden bir cemaat da hazır olsun ve had icra olunanların rüsvalığını görsünler ki başkalarına da ibret olsun. Beyzâvî'nin beyanı veçhile zinanm vukuuna ekseri zamanda ziynetlerini izhar etmek ve erkeklere görünmek suretiyle kadınların sebep olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette zâniyeyi zâni üzerine takdim buyurmuş ve cinayete sebep olmakta mukaddem olduğuna işaret etmiştir. Celd olunacak kimsenin hür, baliğ ve akıllı olması şarttır. Çünkü; zina eden kimse hür veya hürre olmaz da köle veya cariye'olursa hür olan kimseye vurulacak yüz değneğin yarısı ki yani ellişer değnek vurulur. Sabi ile mecnun mükellef olmadıklarından zina ederlerse had lâzım gelmez. Eğer zina edenler muhsın ve muhsına yani nikâh-ı sahihle halvet vukuu bulmuş kimselerden olurlarsa icma-ı ümmetle recmoiu-nurlar, yani taşla öldürülürler. Biri bakir diğeri muhsın olursa bakire olana yüz değnek vurulur ve muhsın olan recmolunur. Zinanın günah-ı kebâirden olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; zina eden kimseye hadd-i şer'i icrası lâzım olduğu gibi Cenab-ı Hak haddin icrasında şefkat ve merhamet etmekten nehyettiği ve onlara teşhir için hadd icra olunurken mü'minlerden bir ta'ifenin hazır olmasiyle bu âyette emir buyurduğu gibi diğer âyetlerde dahi zinayı şirke ve katl-i nefse mukarin olarak zikir buyurmuştur. Hadd-i şer'iyi icap eden zinanın insana olması şarttır. Çünkü; bahaime zinada İmam-ı Azam ve İmam-ı Malik'e göre ta'ziri şer'i lâzımdır had lâzım değildir. Zira hadd-i şer'i; nefsin meylettiği şeyden zecriçin meşru kılınıp bahaime zina ise nefsin meyledeceği şeylerden olmadığı cihetle had lâzım değil buyurmuşlardır. İmarn-ı Şafii bakiri ceîdettikten sonra bir sene de nefyetmek vacip olduğunu beyan etmiştir. Zira; Resulullah «bakir, bakire zina ederse yüz değnek vurulup bir sene de nefyolunacağmı» beyan buyurmuştur. Amma İmam-ı Azam «yüz değnek vaciptir, nefyetmek İmamın reyine müfevvazdır. İmam nefyinde maslahat görürse nefyeder görmezse nefyetmez» buyurmuşlardır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile esah olan İmam-i Azam mezhebidir. Çünkü; âyette zikrolunan yalnız celddir, nefiy yoktur., Eğer nefiy lâzım olsaydı âyette zikrolunurdu. Nefyi beyan eden hadis-i şerif haber-i ahaddır. Haber-i ahad ise âyete muarız olamaz. Maahâza zina eden erkeği nefiy lâzım olsa kadını nefyetmek de lâzım olurdu. Halbuki kadını nefyetmek fitne kapısını açmaktır. Zira; gurbette hatunun akrabası bulunmadığından kadını hıfzeden olmadığı cihetle istediği emelini icraya fırsat bulur. Bu ise fesada meydan vermektir, Akrabasıyla nefyolunsa kusursuz olan akrabasını hatunla nefyetmenin zulüm olacağında şüphe yoktur. Eğer yalnız erkek nefyolsa da kadın nefyolmasa ayni cinayette müsavi olan iki kişi için ceza müsavi olmadığı cihetle yalnız erkeği nefyetmek adalete münafidir. Şu halde zâni bekâr olunca yüz dayak vurmak vaciptir, nefyi vacip değildir. Çeldi icradan sonrası reisi hükümetin reyine müfevvazdır. Maslahata göre mücazat eder, buyurmuşlardır. Ayetin hükmü; her zâni'ye şamildir. Çünkü; müştak üzerine talik olunan' hükme illet, müştak olan lâfzın me'hazı iştikakı olduğuna nazaran bu âyette yüz celdenin illeti, zâni lâfzının me'hazı olan zinadır. Şu halde zina nerede ve kimde vaki olursa yüz celde onun hakkında icra olunur. Eğer zâni köle veya cariye olursa nısfı icra olunur. Çünkü hüküm; illetten ayrılmaz. Zinanın şer'an sabit olması; İmam-ı Azam indinde dört mecliste dört kere ikrarla yahut dört şahidin şahadetiyledir, Zira; Re-sulûllah (Muaz) hazretlerini dört kere ikrar etmedikçe recmiyle emretmedi. Amma İmam-ı Şafii indinde bir kere ikrar kâfidir. Çünkü; (Asıf) yani hizmetkâr kıssasında Resulullah «Kadın bir kere ikrar ederse recmedin» buyurmuştur. Şu halde bir kere ikrarın kâfi olup olmamasında rivayetin ihtilâfına binaen müctehidin-i kiram hazretleri ihtilâf etmişlerdir. Zira; İmam-ı Azam (Muaz) m kıssasıyla istidlal ediyor. Çünkü; onda Resulullah'ın bir ikrarla iktifa etmediği rivayet olunuyor. Şafii hazretleri (Asıf) kıssasiyle istidlal etmiştir. Çünkü; onda Resulullah'ın bir ikrarla iktifa ettiği rivayet olunuyor. Hududun icrası; reis-i hükümete ve onun tayin ettiği hakimlere ve icrasına me'mur ettiği me'murlara aittir. Binaenaleyh; haddi şer'iyi icra; hükümete ait bir vazife olduğundan ahad-i nass hadd-i şer'i icrasiyle mükellef değildir. Çünkü; şahit dinlemek, hüküm vermek, âlemin asayişini temin etmek ve zalimden mazlumun hakkını almak hükümete aittir. Kezalik hadd-i şer'iyi icra da hükümete aittir. Çeldi icranın keyfiyeti; değnek vasat bir halde ve acıtacak raddede olup celd olunacak kimsenin başı, yüzü, karnı, husyesi ve ferci, müstesna olduğu halde azasının her tarafına vurmak suretiyle olacağını ashab-ı kiramın rivayetlerine ibtina ederek fuka-ha-yı izam hazaratının beyanlarına atfen Fahri Râzi hazretlerinin cümle-i tafsilâtındandır. Hadd-i şer'i icra clunacak kadm hâmile olursa çocuk doğuncaya kadar te'hir olunur. Çünkü; çocuk doğmadan evvel icra olunsa bu, çocuk hakkında zulüm olacağından çocuğu ziya'dan muhafaza için çocuğun doğmasına intizar olunur. Zira; (Cüheyne) kabilesinden bir kadın Resulullah'a gelip «Ya Resulullah! Bana hadd-i şer'i lâzım geldi, icra buyur» dediğinde hatun hamile olduğu için Resulullah velisine «bunu götür, hamlini vazedince getir» buyurduğu ve velisinin götürüp hamlini vazedince emr-i Resulullah üzerine getirip Resulullah açılmaması için elbisesini üzerine bağlatıp recmolunduğu ve recmolunduktan sonra namazı kılınıp defnolun-duğu (İmran b. Husayn) hazretlerinden rnervidir. Hadd icra olunca yıkanır, kefenlenir, namazı kılınır ve ehl-i İslâm kabrine defnolunur. Zira; zinayı irtikâbından dolayı kâfir olması lâzım gelmez. Zina eden insanın azalarından yalnız bir uzuv ise de zinanın lezzetinden cümle aza müstefid olduğundan aldıkları lezzet mukabilinde azanın cümlesi tazip olunur. Binaenaleyh; diğer azalar kusursuz tazip olunduğu cihetle zulümdür denilemez. Çünkü; o lezzette hepsi müşterek olduğundan cezada dahi hepsi müşterek kılınır. Binaenaleyh; kusursuz azalar cezadide olmuş olmaz. Bu âyette ehl-i iman olanın hudud-u İlâhiyeyi terketmesi caiz olmayacağını Vacip Tealâ beyan buyurdu. Zira; «eğer Allah'a ve yevm-i âhir ete îmanınız varsa Allah'ın dininin ahkâmını icrada zâni ile zâniyeye merhamet etmeyin» buyurmuştur. Yani «onlara merhametiniz sebebiyle haddi terketmediğiniz gibi haddi icrada tahfif de etmeyin» demektir. Çünkü; cinayet eden bir kimseyi esirgemek başka birinin cinayetine sebebiyet vereceğinden fitne kapılarını açmakla âlemin intizamı ihlâl edilir. Zira; kötülere iyilik; daima iyilere zulümdür. Binaenaleyh; siyaset-i şer'iyenin icrası her zaman âlemin intizamına hadimdir. Teessüf olunur ki bir zamandan beri icra olunmadığından âlem fesatla dolduğu gibi hapishanelerde de millet ordular besliyor. Bu yüzden hânumanlar harap olmakla beraber hiç bir tesiri olmadığından gün be gün fesadın tezayüt ettiği görülüyor. Siyaşet-i şer'iye icra olunsa derhal te'siri görüleceği şüphesizdir. Ne olur erbab-ı umur bir de siyaset-i şer'-ieyyi icra ile tecrübe etseler. Avrupa kanunlarından tercüme olunma bir takım şeylerle amel edeceğiz diyerek uğraşmaktan daha kolay ve iyi değil mi? Şu bir âyet, zinanın Önünü almak hususunda binlerce kanundan daha müfid değil mi? Bu âyet-i celile ümmet-i Muhammedin namusunu ve ırzını muhafaza hususunu taht-ı temine almakta kâfi değil mi? Bu hususta hapishanelerde binlerce eşhas beslemekten şer'an sabit olanlara hükmü icra etmekle diğerlerini tahliye etmek ezher cihet mesalih-i nasa daha muvafık olmaz mı? Senede bir defa olsun memlekette subut-u şer'iyeyle bir şahsa hadd-i şer'i icra diğerlerine ibret yönünden kâfi olmaz mı ve binlerce vukuatın önü alınmaz mı? Bu âyette Cenab-ı Hak hadd-i şer'i icra olunurken mü'minler-den bir tai'fenin hazır bulunacağını emrediyor ki onlar gördükleri ahvali sairlerine teşhir etsinler ve zecir ziyade olsun. Biz şimdi canileri sandık içinde götürüp getirdiğimizi medeniyetten addederiz. Cani'ye merhamet edip onun namusunu muhafaza ederken onun cinayetle mağdur ettiği aileyi köşelerde süründürmek ve sızlandırmak medeniyet midir? O cani'ye «neyse beşerdir bir kusur yapmış bunu teşhir etmekte manâ yok» demekle diğerlerinin tama'larını artırmak medeniyet midir? O eani-i zâlimin rahatmı temin edip kusurunu affetmek âlemi rahatsız, etmiyor mu? Medeniyet zâlimleri esirgemek sebebiyle mazlumların rahatlarını selb etmek midir? Zâlimden zulmü miktarı intikam almak aklen ve şer'an mem-duh değil midir ki zina gibi en fena bir cinayeti irtikâp eden bir caniye değnek vurmak veya recmetmekten çekimliyor ve haşa medeniyete muhalif addediliyor. Cenab-ı Hak bizi tarik-ı müstakimden ayırmasın Hadd-i şer'iyi icra ederken hazır bulunan cemaatın üç kişiden aşağı olmıyacağı müfessirinin cümle-i beyanlarındandır. (Huzey-fe) hazretlerinin Resulullah'dan rivayet ettiği bir hadiste Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah zinanın dünyada ve âhirette bazı zararlarını beyan buyurmuştur. Dünyada zararı; zâninin mürüvvetini gidermesiy fakirlik iras etmesi ve Ömrünün noksan olmasıdır. Âhirette zararı; gazab-ı İlâhiyye duçar, hesabı şiddetli ve azab-ı Cehenneme dahil olmaktır.

Nur 24:3

Vacip Tealâ bu sûre'deki ahkâmdan Jjjrincisini beyandı ra ikincisini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; sâlih bir kimsenin zâniye olan bir hatunu nikahlaması fasıklara teşbih olduğu gibi halkın su-u zannını, dil uzatmasını, zem ve gıybetini mucib ve mevzi-i töhmetten hazer etmek lâzımken nefsini mevzi-i töhmete arzetmiş olup da nesebinde dedikoduyu mucib olacağından zaniyeyi nikâh mü'min-i müttekinin v< tab'-i selimin içtinap edeceği bir şey olduğuna âyet delâlet eder. Bu âyetin ahkâmında ulema ihtilâf etmişlerse de ekseriyeti beyanı veçhile bu âyet âyetiyle nıensuhtur. Binanealeyh; sâlih bir kimsenin tabiatı kabul ettiği surette tevbe etmiş olan zâniye kadını nikâh etmesi caizdir. Âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran muhacirin-i kiram Medine'ye geldiklerinde âdet-i cahiliye üzerine Medine'de açıktan zina ile maruf kadınlar olduğu gibi kapıları üzerinde âlemetleri de yarmış. Nefislerini kiraya verip o yolda bir çok servetlerde iktisap etmiş olduklarından muhacirinin fukarası âdet-i cahiliyede olduğu veçhile onlardan nikâh etmek arzu ederek Resulullah'tan istizan etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; İbtida-yı İslâmda afif. bir erkeğin zâniye bir hatunu veyahut afife bir hatunun zâni olan bir erkeği nikâh etmesi bu âyetle haram kılındı. Sonra diğer âyetle bu hürmet nesholunarak bu gibilerin nikâhlarının cevazına müsaade olunmuştur. Bundan evvelki âyette zinanın hükmünden bahsolunup zinaya ekseriyet i'tibariyle kadın sebep olduğundan zâniye takdim olunmuşsa da bu âyette nikâhtan bahsolunup nikâhta asıl olan erkek olduğu cihetle zâni takdim olunmuştur.

Nur 24:4

Vacip Tealâ bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan üçüncüsünü zikretmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ki onlar zinadan berî olan kadınlara bigay-rihakkm zina isnad ettikten sonra o hatunun zinasını isbat için âdil ve ehl-i mürüvvet ve emanet sahibi olan kimselerden dört şahit getiremediler. Onlara seksen değnek vurmakla celdedin ve ebeden onların şahadetlerini dâvalardan hiç bir dâva ve ahvalden hiç bir halde kabul etmeyin. Zira onlar; hudud-u İlâhiye haricine çıkmış bir takım fasıklardır. Fasıkm şehadeti fışkı icabı mürüvvet ve adaletini iskat ettiği için hiç bir yerde kabul olunmaz. Çünkü; onlar afife hatunlara iftira edip namusunu berbat ettiklerinden azab-ı ilâhiden necat bulamazlar. Ancak şol kimseler necat bulurlar ki onlar bu hatuna iftira ettikten sonra tevbe, istiğfar ve nedamet-i kâmileyle nedamet ettikleri gibi kendi hallerinden ifsad ettiklerini ıslâhla dergâh-ı ulûhiyetten kusurlarının affını istirham ettiler. îşte onlar azab-ı İlâhiden necat bulurlar. Zira; Allahü Tealâ onların kusurlarını afla mağfiret ve tevbelerini kabulle merhamet buyurucudur. Kaşif; Bir kimseye sen zânîsin demekle atmak ve söğ-mektir. Muhsin; Zinadan nefsini hıfzeden kimsedir. CeId Değnekle vurmaktır. İşte zina etmeyen bir kimseye «sen zânisin» demekle kazfeden yani atan kimseye seksen değnek vurulur. Bu âyette Hâzin'in beyanı veçhile zinadan beri olan bir kimseye zina isnadıyla kazfeden kimseye celdolunmanın şartı; zina is-nad olunan kimsenin muhsın, müslim, hür, âkil ve baliğ olup zinadan afife olmasıdır. Hatta ömründe bir kere zina ettiği sabit olan kimseye velev tevbe etmiş olsun kazfeden adama celd lâzım gelmez. Zina lafzıyla kazfetmek de şarttır. Zinanın gayri başka el-faz-ı galizayla meselâ «fasıksın, facirsin ve kötü bir adamsın» demekle söğmüş olsa celd lâzım olmaz, fakat tazir-i şer'i lâzımdır ve tazir de hâkimin takdirine bağlıdır. Kazfeden kimse kazfettiği adamın zinasını isbat ederse veya-hud kazfolunan adam zinasını ikrar ederse kaaziften hadd-i şer'i sakıt olur. Çünkü hadd-i kazif; iftira gibi sebeble olacağından is-batla veya ikrarla sözünde sadık olup iftira etmediği tebeyyün ettiği cihetle had sakıt olur. Kazfeden köle veya cariye olursa isbat edemedikleri surette seksen değneğin nısfı olan kırk değnek vurulur. Bu âyette kadınlara kâzif çok vukuu bulduğu cihetle kadınlara kazif zikrolunmuşsa da erkeklere kazfolunduğunda da hüküm böyledir. Meselâ afif olan bir erkeğe «sen zânîsin» diyen kimseye haddi- kazif lâzımdır. Kazfeden kimse tevbe ettikten sonra şahadetinin kabul olunmasını bazı ulema beyan etmişlerse de İmam-ı Azam indinde asla kabul olunmaz. Zira; Cenab-ı Hak «ebeden kabul etmeyin» buyurmuştur. Ahraz olan kimsenin işareti mahudesiyle kazfinden Şafii indinde had lâzım gelir, Hanefi indinde lâzım gelmez. Zira; şüpheden hâlî değildir. Şüphe ile hudud-u şer'iye mündefidir. Çünkü; işarette söylemek gibi sarahet olmadığından kazif olmamak ihtimali haddin icrasına manîdir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet kâfirlere de şamildir. Binaenaleyh; kâfir müslime kazfederse kâfire had lâzım gelir. Amma o adam kâfire kazfederse^had lâzım gelmez. Zira; kâfir küfrü sebebiyle muhsın değildir. Haddin lüzumunda ise makzufun muhsin olması şarttır. Pederi evlâdını kazfederse had lâzım gelmez. Hulâsa; ehl-i îmanın canı ve ırzının taarruzdan salim olduğu gibi namusunun da taarruzdan salim olduğu ve bigayri hakkın başkasının namusuna taarruz eden kimseye ceza olarak seksen değnek vurulacağı, şahadetlerinin ebeden kabul olunmayacağı ve fâsık olmasıyla hüküm olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

Nur 24:5

Vacip Tealâ bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan üçüncüsünü zikretmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ki onlar zinadan berî olan kadınlara bigay-rihakkm zina isnad ettikten sonra o hatunun zinasını isbat için âdil ve ehl-i mürüvvet ve emanet sahibi olan kimselerden dört şahit getiremediler. Onlara seksen değnek vurmakla celdedin ve ebeden onların şahadetlerini dâvalardan hiç bir dâva ve ahvalden hiç bir halde kabul etmeyin. Zira onlar; hudud-u İlâhiye haricine çıkmış bir takım fasıklardır. Fasıkm şehadeti fışkı icabı mürüvvet ve adaletini iskat ettiği için hiç bir yerde kabul olunmaz. Çünkü; onlar afife hatunlara iftira edip namusunu berbat ettiklerinden azab-ı ilâhiden necat bulamazlar. Ancak şol kimseler necat bulurlar ki onlar bu hatuna iftira ettikten sonra tevbe, istiğfar ve nedamet-i kâmileyle nedamet ettikleri gibi kendi hallerinden ifsad ettiklerini ıslâhla dergâh-ı ulûhiyetten kusurlarının affını istirham ettiler. îşte onlar azab-ı İlâhiden necat bulurlar. Zira; Allahü Tealâ onların kusurlarını afla mağfiret ve tevbelerini kabulle merhamet buyurucudur. Kaşif; Bir kimseye sen zânîsin demekle atmak ve söğ-mektir. Muhsin; Zinadan nefsini hıfzeden kimsedir. CeId Değnekle vurmaktır. İşte zina etmeyen bir kimseye «sen zânisin» demekle kazfeden yani atan kimseye seksen değnek vurulur. Bu âyette Hâzin'in beyanı veçhile zinadan beri olan bir kimseye zina isnadıyla kazfeden kimseye celdolunmanın şartı; zina is-nad olunan kimsenin muhsın, müslim, hür, âkil ve baliğ olup zinadan afife olmasıdır. Hatta ömründe bir kere zina ettiği sabit olan kimseye velev tevbe etmiş olsun kazfeden adama celd lâzım gelmez. Zina lafzıyla kazfetmek de şarttır. Zinanın gayri başka el-faz-ı galizayla meselâ «fasıksın, facirsin ve kötü bir adamsın» demekle söğmüş olsa celd lâzım olmaz, fakat tazir-i şer'i lâzımdır ve tazir de hâkimin takdirine bağlıdır. Kazfeden kimse kazfettiği adamın zinasını isbat ederse veya-hud kazfolunan adam zinasını ikrar ederse kaaziften hadd-i şer'i sakıt olur. Çünkü hadd-i kazif; iftira gibi sebeble olacağından is-batla veya ikrarla sözünde sadık olup iftira etmediği tebeyyün ettiği cihetle had sakıt olur. Kazfeden köle veya cariye olursa isbat edemedikleri surette seksen değneğin nısfı olan kırk değnek vurulur. Bu âyette kadınlara kâzif çok vukuu bulduğu cihetle kadınlara kazif zikrolunmuşsa da erkeklere kazfolunduğunda da hüküm böyledir. Meselâ afif olan bir erkeğe «sen zânîsin» diyen kimseye haddi- kazif lâzımdır. Kazfeden kimse tevbe ettikten sonra şahadetinin kabul olunmasını bazı ulema beyan etmişlerse de İmam-ı Azam indinde asla kabul olunmaz. Zira; Cenab-ı Hak «ebeden kabul etmeyin» buyurmuştur. Ahraz olan kimsenin işareti mahudesiyle kazfinden Şafii indinde had lâzım gelir, Hanefi indinde lâzım gelmez. Zira; şüpheden hâlî değildir. Şüphe ile hudud-u şer'iye mündefidir. Çünkü; işarette söylemek gibi sarahet olmadığından kazif olmamak ihtimali haddin icrasına manîdir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet kâfirlere de şamildir. Binaenaleyh; kâfir müslime kazfederse kâfire had lâzım gelir. Amma o adam kâfire kazfederse^had lâzım gelmez. Zira; kâfir küfrü sebebiyle muhsın değildir. Haddin lüzumunda ise makzufun muhsin olması şarttır. Pederi evlâdını kazfederse had lâzım gelmez. Hulâsa; ehl-i îmanın canı ve ırzının taarruzdan salim olduğu gibi namusunun da taarruzdan salim olduğu ve bigayri hakkın başkasının namusuna taarruz eden kimseye ceza olarak seksen değnek vurulacağı, şahadetlerinin ebeden kabul olunmayacağı ve fâsık olmasıyla hüküm olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.

Nur 24:6

Vacip Tealâ ecnebiye hatuna kazfı ve bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan üçüncüsünü beyandan sonra insanın kendi zevcesini kazfetmesinin ahkâmını beyandan ibaret olan dördüncü hükmü izah etmek üzere buyuruyor.

Nur 24:7

Vacip Tealâ ecnebiye hatuna kazfı ve bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan üçüncüsünü beyandan sonra insanın kendi zevcesini kazfetmesinin ahkâmını beyandan ibaret olan dördüncü hükmü izah etmek üzere buyuruyor.

Nur 24:8

Vacip Tealâ zevcin bu minval üzere şehadeti bittikten sonra zevcenin şehadetini beyan etmek üzere buyuruyor. Lisan-t şer'îde bu minval üzere tefrika; Lian denir. Hareminin zinası'üzerine zevcin dört şahidi varsa şahitlerle isbat eder. Liana hacet kalmaz. Binaenaleyh; zevç hadd-i kaziften kurtulur ve zevceye hadd-i zina icra olunur. Eğer şahidi olmazsa âyette beyan olunduğu veçhile zevç dört defa haremi fiîâneye isnad ettiği zinada doğru söylediğine yemin eder. Beşincide eğer yalan söylerse Allah'ın laneti kendi üzerine olacağını beyan eder ve bununla hadd-i kaziften kurtulur. Eğer zevce de beyan olunduğu veçhile yemin ederse hadd-i zinadan kurtulur. Eğer yeminden nükûl ederse haddi şer'i icra olunur. îmam-ı Azam indinde zevç zevceye kazif ederse lian icra olunur. Eğer zevç liandan nükûl ederse hadd-i şer'i icra olunmaz, lia-nı icra edinceye kadar hapsolunur. Kezâlik hatun liandan nükûl ederse haddolunmaz, belki lian icra edinceye kadar hapsolunur. Zira; hatunun nükûlü ikrar addolunamaz. Şu halde haddi icap eden iki şey ki, biri şehadet diğeri ikrardır. Hatunun nükûlünde her ikisi de olmadığından hadd-i şer'i caiz olamaz buyurmuşlardır. İmam-ı Şafii indinde lianın hükmü beştir: Zevç liam bitirince had mündefi olur. Hatunun karnında veled varsa veledin nesebini nefyetmiş ölür. Zevçle zevce beyninde ayrılık hasıl olduğu gibi ebeden içtima edemezler, birbirlerine hürmet-i ebediyeyle haram olurlar ve zevce üzerine had vacip olur. Eğer lian icra ederse hadd-i şer'iden halâs olur. Amma Imam-ı Azam indinde zevç, liandan sonra nefsini tekzip ederse nikâhı tedidle tekrar alabilir ve mücerret zevcin lia-nıyla tefrik vukuu bujmaz, hâkim tefrik eder veya zevç talak verir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü şöyledir : Ensardan (Uveymir) isminde bir zat hareminin üzerinde (Şüreyk) isminde bir zatı gördü. Şahit yok ne yapsın? Amcazadesi Asım'a keyfiyet-i hâli anlattı. Resulullah'dan ne yapmak lâzım geleceğini istifta etmesini rica etti. Asım geldi Resulullah'a üstü örtülü meseleyi arzetti. Resulullah kerih gördü. Âsim ısrar etti. Resulullah sükût buyurdu. Âsim gider (Uveymir)e hâli söyler. (Uveymir) huzur-u risalete kendi gelip arzeder. Resulullah «Ya dört şahit getireceksin veyahut sana haddi kazif icra olunacak» buyurunca (Uveymir) ayağa kalkar "Ya Resulallah! Şahidim yok fakat sözümde sâdıkım, iftira etmiyorum. Cenab-ı Hak beni had-din icrasından halâs buyursun» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyet nazil olunca Resulullah haremini getirmesini emretti. (Uveymir) haremimi getirdi. Salât-ı asriçin ezan-ı Muhammedi tilâvet olundu. İkindi namazı eda olunduktan sonra Resullulah Uvey-mir'e, «kalk ayak üzerine, Allah'tan kork amcazadelerine iftira etme» dedi. Çünkü; Uveymir'in haremi (Havle) nin ve zina eden (Şüreyk) in ve Resulullah'a istiftaya gönderdiği (Âsim) m hep amcazade oldukları mervidir. Uveymir ayak üzerine kalkar «ben Allah'a şehadet ve yemin ederim. Haremim Havle zâniyedir. Ben sözümde sadıkım. Zira; Şüreyk'i ben karnı üzerinde gördüm. Dört aydır yakın olmuyorum. Karnında çocuk var, benden değildir» dedi. Âyette beyan olunduğu veçhile dört defa yemin ve beşincide lanet etti. Haremi Havle'nin de aynı yemini icra ettiği mervidir. İbni Abbas Hazretlerinden sebeb-i nüzul hakkında mervi olan şöyledir: Kazif âyeti nazil olunca ensarm seyyidi (Sa'd b. Ubade) «bir kimse hareminin üzerinde yabancı bir. kimseyi görse şahit yok, şahit getirmeğe gitse zâni işini bitirir gider, haremine zâniye dese, değnek var bu nasıl olur?» dedi. Resulullah ensara hitaben «bakın Seyyidiniz ne diyor?» buyurdu. Ensar «Ya Resulallah! Re-cül-ü gayurdur levmetme» dediler. Sa'd hazretleri de «Ya Resulallah! ,Bu hüküm haktır, Allah'tandır ben biliyorum fakat müşkül bir mevkide kaldık taaccüp ediyorum.» demesi üzerine meclis dağılmadan Sa'd'in amcası oğlu (Hilâl b. Umeyye) gelir hareminin üzerinde yabancı bir erkek gördüğünü hikâye eder. Resulullah hikâyesini kerih görür. (Hilâl) «Ya Resulallah! Hikâyemi kerih gördün. Allah'a yemin ederim ki ben yalan söylemem, mesele vaki-dir» der. Resulullah «ya beyyine veyahud sana hadd-i şer'i icra edeceğim» deyince ensar cemolur ve «Sa'd'ın dediğine-müptelâ olduk» derler. Hilâl de «Ya Resulallah ben doğru söylüyorum umarım ki Allahü Tealâ benim için bir iyilik halk edecek» der. Resulullah kazif âyetinin ahkâmını icra etmek için Hadd-i şer'i ile emretmek üzere iken bu âyet nazil olur ve hemen (Hilâl) ile haremi arasında Han icra olunur.

Nur 24:9

Vacip Tealâ zevcin bu minval üzere şehadeti bittikten sonra zevcenin şehadetini beyan etmek üzere buyuruyor. Lisan-t şer'îde bu minval üzere tefrika; Lian denir. Hareminin zinası'üzerine zevcin dört şahidi varsa şahitlerle isbat eder. Liana hacet kalmaz. Binaenaleyh; zevç hadd-i kaziften kurtulur ve zevceye hadd-i zina icra olunur. Eğer şahidi olmazsa âyette beyan olunduğu veçhile zevç dört defa haremi fiîâneye isnad ettiği zinada doğru söylediğine yemin eder. Beşincide eğer yalan söylerse Allah'ın laneti kendi üzerine olacağını beyan eder ve bununla hadd-i kaziften kurtulur. Eğer zevce de beyan olunduğu veçhile yemin ederse hadd-i zinadan kurtulur. Eğer yeminden nükûl ederse haddi şer'i icra olunur. îmam-ı Azam indinde zevç zevceye kazif ederse lian icra olunur. Eğer zevç liandan nükûl ederse hadd-i şer'i icra olunmaz, lia-nı icra edinceye kadar hapsolunur. Kezâlik hatun liandan nükûl ederse haddolunmaz, belki lian icra edinceye kadar hapsolunur. Zira; hatunun nükûlü ikrar addolunamaz. Şu halde haddi icap eden iki şey ki, biri şehadet diğeri ikrardır. Hatunun nükûlünde her ikisi de olmadığından hadd-i şer'i caiz olamaz buyurmuşlardır. İmam-ı Şafii indinde lianın hükmü beştir: Zevç liam bitirince had mündefi olur. Hatunun karnında veled varsa veledin nesebini nefyetmiş ölür. Zevçle zevce beyninde ayrılık hasıl olduğu gibi ebeden içtima edemezler, birbirlerine hürmet-i ebediyeyle haram olurlar ve zevce üzerine had vacip olur. Eğer lian icra ederse hadd-i şer'iden halâs olur. Amma Imam-ı Azam indinde zevç, liandan sonra nefsini tekzip ederse nikâhı tedidle tekrar alabilir ve mücerret zevcin lia-nıyla tefrik vukuu bujmaz, hâkim tefrik eder veya zevç talak verir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü şöyledir : Ensardan (Uveymir) isminde bir zat hareminin üzerinde (Şüreyk) isminde bir zatı gördü. Şahit yok ne yapsın? Amcazadesi Asım'a keyfiyet-i hâli anlattı. Resulullah'dan ne yapmak lâzım geleceğini istifta etmesini rica etti. Asım geldi Resulullah'a üstü örtülü meseleyi arzetti. Resulullah kerih gördü. Âsim ısrar etti. Resulullah sükût buyurdu. Âsim gider (Uveymir)e hâli söyler. (Uveymir) huzur-u risalete kendi gelip arzeder. Resulullah «Ya dört şahit getireceksin veyahut sana haddi kazif icra olunacak» buyurunca (Uveymir) ayağa kalkar "Ya Resulallah! Şahidim yok fakat sözümde sâdıkım, iftira etmiyorum. Cenab-ı Hak beni had-din icrasından halâs buyursun» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyet nazil olunca Resulullah haremini getirmesini emretti. (Uveymir) haremimi getirdi. Salât-ı asriçin ezan-ı Muhammedi tilâvet olundu. İkindi namazı eda olunduktan sonra Resullulah Uvey-mir'e, «kalk ayak üzerine, Allah'tan kork amcazadelerine iftira etme» dedi. Çünkü; Uveymir'in haremi (Havle) nin ve zina eden (Şüreyk) in ve Resulullah'a istiftaya gönderdiği (Âsim) m hep amcazade oldukları mervidir. Uveymir ayak üzerine kalkar «ben Allah'a şehadet ve yemin ederim. Haremim Havle zâniyedir. Ben sözümde sadıkım. Zira; Şüreyk'i ben karnı üzerinde gördüm. Dört aydır yakın olmuyorum. Karnında çocuk var, benden değildir» dedi. Âyette beyan olunduğu veçhile dört defa yemin ve beşincide lanet etti. Haremi Havle'nin de aynı yemini icra ettiği mervidir. İbni Abbas Hazretlerinden sebeb-i nüzul hakkında mervi olan şöyledir: Kazif âyeti nazil olunca ensarm seyyidi (Sa'd b. Ubade) «bir kimse hareminin üzerinde yabancı bir. kimseyi görse şahit yok, şahit getirmeğe gitse zâni işini bitirir gider, haremine zâniye dese, değnek var bu nasıl olur?» dedi. Resulullah ensara hitaben «bakın Seyyidiniz ne diyor?» buyurdu. Ensar «Ya Resulallah! Re-cül-ü gayurdur levmetme» dediler. Sa'd hazretleri de «Ya Resulallah! ,Bu hüküm haktır, Allah'tandır ben biliyorum fakat müşkül bir mevkide kaldık taaccüp ediyorum.» demesi üzerine meclis dağılmadan Sa'd'in amcası oğlu (Hilâl b. Umeyye) gelir hareminin üzerinde yabancı bir erkek gördüğünü hikâye eder. Resulullah hikâyesini kerih görür. (Hilâl) «Ya Resulallah! Hikâyemi kerih gördün. Allah'a yemin ederim ki ben yalan söylemem, mesele vaki-dir» der. Resulullah «ya beyyine veyahud sana hadd-i şer'i icra edeceğim» deyince ensar cemolur ve «Sa'd'ın dediğine-müptelâ olduk» derler. Hilâl de «Ya Resulallah ben doğru söylüyorum umarım ki Allahü Tealâ benim için bir iyilik halk edecek» der. Resulullah kazif âyetinin ahkâmını icra etmek için Hadd-i şer'i ile emretmek üzere iken bu âyet nazil olur ve hemen (Hilâl) ile haremi arasında Han icra olunur.

Nur 24:10

Vacip Tealâ lian âyetini inzalle kullarına fazl u ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Sizin mütenebbih olmanız için ukubetinizi ta'cil buyurmaz.

Nur 24:11

Vacip Tealâ bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan beşincisini beyan etmek üzere buyuruyor Yani; o kimseler ki onlar. Hz. Âişe'nin celâlet-i şanını, ülüvv-ü gadrini ve kemâl-i ismetini bildikleri halde Âişe (R.A.) hakkında )üyük iftira getirenler sizden bir cemaattır. Ey iftira olunan Ne-biyy-i Muazzam, Ebu Bekr ve Âişe! Siz iftirayı hakkınızda şer zannetmeyin belki hayr-ı mahizdır. Çünkü; o iftira sebebiyle ecr-i cezile, sevab-ı azîme ve hayri kesire nail oldunuz. Taraharet ve iffetinize delâlet eden ayetler nazil olmakla kadriniz teali etti. Bizzat o töhmetten beraetinizi Cenab-ı Hak ilân etmekle, hakkınızda su-u zan edenler rezil ve rusva oldular. O iftira eden nıüfsit-lerden her birinin günahtan kesbettikleri cezaları.vardır ve bilhassa onlardan kibr ü gururu haktan iraz ettiren ve kelâmın büyüğünü taahhüt edip işâasma mütevelli olan (Abdullah b. Übey) ve emsali için azâb-ı azim vardır. Beyzâvî'nin beyanına nazaran iftira eden cemaat la murad; (Abdullah b. Übey), (Zeyd b. Rufaa), (Hasan b. Sabit), (Mastah) ve (Hamne bint-i Cahş) ve onlara tabi olanlardır. İftira haklarında hayır olanlar la murad; Resulullah, Ebu Bekir, Âişe, Aile-i Risaletpenah ve aile-i Ebu Be-kirdir. Haktan iraz eden ve azâb-ı azimle tehdit olunan; (Abdullah b. Übey) dir. Çünkü; Reis-i münafıkîn olan (İbni Übey) Re-sulullah'a adavetinden dolayı ilk defa yaymaya çalışan ve iftiraya cüret edip halk arasına söz dağıtan odur. Azab-ı azîm; dünya ve âhir ettedir. (İbni Übey) dünyada mak-hur, matrut ve herkes indinde nifakla meşhur kadirsiz, rezil rusva idi ve ona uyup iftirayı tasrih eden (Hassan) m gözleri kör, elleri çolak oldu. (Abdullah) ı ve (Hassan) la (Mastah) ı ve (Hamne) yi âyetin nüzulünden sonra Resulullah hadd-i kazifle celdetmiştir. Beyzâvî, Fahri Râzi ve sair tefsirlerde tafsilen beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Resulullah sefer murad ettiğinde ezvac-ı mutahharat arasında kur'a çeker, müsaferet hangisine isabet ederse Resulullah onu alır götürür. Âdet veçhile seferin birinde kur'a Hz. Âişe'ye tesadüf edip beraberinde götürmüşlerdi. Avdetlerinde Medine'ye bir konak kaldığında geceden kafile kalkacağına Resulullah nida ettirince Hz. Âişe kaza-yı hacete gider gelir ve boynunu yoklar ki boncukdan mamul gerdanlığı düşmüş. Ayak yoluna gitmiş olduğu yere onu aramaya gider ve gerdanlığı aramakla bir müddet vakit geçer ve bulur, gelir ki, konak yerinde kimse kalmamış-. Çünkü; Hz. Âişe henüz yaşı ufak olup hafifül vü-cud olduğundan şutûfe ve devesine me'mur olan zat şutûfun içindedir zanniyle deveyi yükletir, gider. Hz. Âişe'nin kaldığını kimse bilmez. Hz. Aişe konak yerinde kimseyi bulamayınca benim kafileden geri kaldığımdan haberdar olunca beni aramaya gelirler ümidiyle oturur, uyku galebe eder uyur. Sabah güneş doğarken (Saffan b. Muattal) gelir. Hz. Âişe'yi bilir ve devesinden iner.Hz. Aişe'yi devesine bindirir alır râhilenin arkasından ulaştırır. Çünkü; Resulullah'ın seferde âdetleri askerin bir konak gerisinde, teftiş etmek, düşenleri ve kalanları bulmak ve alıp getirip sahibine vermek için bazı kimseler tayin eder. Onlar askerin gerisinden gelirlerdi ve Saffan da o şekilde vazifeli idi. (Saffan) Hz. Âişe'yi getirince münafıklar ithama yol buldular, ifk ü iftirayı yaymaya başladılar. Nâs üç sınıf oldu : Bir sınıf; asla inanmadı reddettiler. Diğer bir sınıf; inandılar fakat susmayı tercih ettiler. Üçüncü bir sınıf da hemen yaydılar ve meclislerde sarahaten söylerlerdi. Bu hal bir ay kadar devam etti. Resulullah, Ebu Bekir ve Hz. Âişe işittiler, mahsun ve mükedder oldular. Hatta Hz. Âişe kederinden hasta olup çok göz yaşları akıtmıştır. Hz. Âige teessürünü beyan sadedinde «ben beriyim, Cenab-ı Hakkın beni tebrie edeceğini de ümid ederdim. Fakat ben nefsimi gayet hakir gördüğümden benim gibi hakire vahiy gelip de mütevâtir olarak kıyamete kadar berae-timin nassı Kur'an'la sabit olacağını ümid etmezdim. Binaenaleyh; Resulullah'a rü'ya suretiyle tebriem beyan olunsa derdim. Bu hal üzere iken lütf u kereminden Cenab-ı Hak tebriem hakkında on sekiz, âyet inzaliyle beraetimi âleme ilân etti. Ben de Allah'a hamd ü sena ve şükürler ettim. Dostlarımız mesrur, düşmanlarımız haib-ü hâsir oldular» buyurduğu mervidir. Bu halin iftira olduğunu yayan münafıklar da bilirlerdi. Çünkü; Enbiya-yı izam masum olup herkesi tarik-ı hakka şevke me'mur oldukları cihetle onların ailelerinde nasa nefret verecek tab-ı selime muhalif, herkesin sevmiyeceği bir şey bulunması hikmet-i bi'sete münafi olduğundan her nebinin ailesi bu gibi ithamlardan mahfuz ve himaye-i İlâhiye altında bulunmuşlardır. Binaenaleyh; Enbiya-yı izam haze-ratınm ailelerinden Nuh ve Lût (A.S.) m haremleri gibi kâfire olanları vardır. Fakat tab'ı beşerin istikrah edeceği ef'al-i kabihayı işleyenler yoktur.

Nur 24:12

Vacip Tealâ İfk meselesine işaret ettikten sonra ifk kıssasına karşı mü'minlerin alacağı vaziyeti, lâzım olan adabı ve münasip olan hali beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mü'minlere lâyık olan ihvan-ı dinlerine hüsnüzan etmek lâzım olup ta'netmekten lisanlarını çekmek ve ta'nedenlerin taanlarmı onlardan men'etmektir. Şu halde siz ifki işittiğiniz zaman niçin bu adaba riayet edip de onların iftiralarını reddetmediniz. Münasip olan reddetmeliydiniz. Zira; mü'min ve mü'mine-ler kendi nefislerine hayır zannettikleri gibi diğer mü'minlere de hayır zannetmeliydi, hayır zanneden mü'minler bu iftirayı işitince «açıktan bir iftiradır» dediler. Binaenaleyh; siz de işitince «bu iftiradır» demeliydiniz. Çünkü; Hz. Âişe'nin taharat-i tıyneti ve neeabet-i ismeti iftira olunmaktan âlâ ve ekmel idi. Beyzâvî'nin beyanı veçhile îmanın iktizası mü'mine, hüsn-ü zan ve hayır murad etmek olup taandan içtinap etmek olduğuna işaret için hitaptan gıybete ve zamirden ism-i zahire udûl olunmuştur. Çünkü! bedelinde denilse kifayet ederken zamiri ve hitabı terkle demek; îmanın ahlâk-ı haseneyi iktiza ettiğini beyan içindir. Zira; mü'min lâfzının ifade ettiği manâyı zamir ifade edemez. Âyet-i celile Fahri Kâzi'nin beyanı veçhile iftiraya inanan mü'minleri tevbih için sevkolunmuştur. Zira; mü'min anasına kaz-fetmez. Hz. Âişe'nin mü'minlerin anası olduğu nassla sabittir. Şu halde Hz. Aişe'ye taan 'anaya taan demektir. Çünkü; bir ümmetin peygamberi o ümmetin babası olduğu gibi o peygamberin haremi de o ümmetin anası olup âhâd-ı ümmete nikâh bile caiz olmadığı (Sure-i Ahzab) da gelecektir. Bu âyet; mü'minlerin şahs-ı vahid menzilesinde olduğuna delâlet eder. Zira; «mü'minler kendi nefislerine hayır zannederler» demek «ahar mü'mine hayır zannetmeleri de kendi nefislerine zandır. Çünkü; cümle mü'minler nefs-i vahid gibi» demektir. Binaenaleyh; vücuddan bir uzva isabet eden ağrıdan her uzuv elem-lendiği gibi bir mü'mine isabet eden elemden hepsinin elemlen-mesi lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Şu halde mü'minler beyninde hüsn-ü muaşerete âyet-i celilede ne kadar âlî bir tenbih vardır.

Nur 24:13

Vacip Tealâ ifk meselesini tasdik edenleri tevbih ettikten sonra tasdik edenleri ve bu gibi iftiraya kulak asanları menetmek üzere buyuruyor. Yani; ifk iftira edenlerin dâvalarını isbat etmeleri lâzımdı. İspat edemeyince indallah yalancılardır. Çünkü; davaya beyyine lâzımdır. Beyyinesiz dâvaya itibar yoktur. Binaenaleyh; Hz. Âişe'ye iftiraya cüret edenlerin davaları merduttur. Zira; beyyineyle ispat edemediler.

Nur 24:14

Çünkü; cür'et ettiğiniz cinayetiniz büyüktür. Elbette onun azabı da büyük olurdu. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette fazl-ı İlâhi ile murad; azabın te'hiri ile tevbenin kabulüdür. Eğer fazl-ı İlâhi olmamış olsaydı iftira edenler dünya ve âhirette haib ü hâsir olurlardı.

Nur 24:15

Zira; azabı ve gazabı mucibtir. Sizin zannı-nız gibi değildir. Siz günah değil zannediyordunuz, halbuki büyük günahtır. Çünkü; âhâd-i nasa iftira envai azabı mücib olunca, ha-vass-ı nâsa ve bilhassa ezvac-ı mutahharattan birine iftiranın daha büyük azapları mucib olacağı evleviyetle sabittir. Azabın iftira edenleri messetmesi Kazı ve Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette üç şeye talik olunmuştur : Birincisi; lisanlariyle birbirlerinden telâkki etmek, ikincisi; yakî-nen bilmedikleri şeyi söylemek, üçüncüsü; söyledikleri büyük günahı hafif addetmektir. Bunun her üçü de azabı muciptir. Çünkü; aslı olmayan bir. şeyi dinleyip onu ahzetnıek ve doğru olduğunu bilmediği bir şeyi başkasına söylemek ve günah olan bir şeyi küçümsemek caiz olmaz. Caiz olmayan bir şeyi caiz gibi işlemek elbette azabı muciptir. Hulâsa; kazfın günah-ı kebireden olduğu, büyük masiyeti işleyen kimsenin küçük zannetmesiyle tebeddül etmiyeceği ve mükellef üzerine vacip olanın; her haramı büyük addetmesi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:16

Mü'mine lâyık olan bu gibi iftirayı işitir işitmez Allah'a teşbihle iftira olduğunu beyan etmektir. Zira; şu bühtanı işiten kimsenin vücudunun titrememesi ve kulağının ıztıraba düşmemesi ve akılların hayret etmemesi mümkün olamaz. Hatta yayılmasına gayret eden münafıkların dahi, tarafı İlâhiden vücudlanna söylerken lerze arız olmaması mümkün değildir. Elbette kalbi titrer ve lâkin yine söyler. İşiten mü'minlerin bunu dinlemekten ve söylemekten imtina etmeleri vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile böyle şeylerden ihtirazı icab eden akıl ve din onlarda mevcud olduğu gibi bu sözün Resulullah'a eza olduğunu ve Resulullah'a ezanın bab-ı İlâhiden tartlarına sebeb olacağını biliyorlardı. Bu sözde fayda olmadığı gibi zarar muhakkaktı. Âkil olan kimsenin her zaman zarardan nefsini vikaye etmesi vaciptir. Maa-hâza hiç bir zarar yok farzolunsa bile beyhude vakit kaybetmektir. Âkil hiç bir zamanda vaktini zayi etmez ve nasm iyiliklerini söylemek ve kabahatlerini örtmek ahlâk-ı İlâhiyedendir. Âkil için ahlâk-ı İlâhiyeyle tahallûk etmek vaciptir. Binaenaleyh; şu beyan olunan şeylerin cümlesi bu gibi iftiraya tebaiyetten ihtiraz lâzım olduğunu isbat eder, Zevce-i Resulullah'a iftira etmenin cümle iftiranın fevkmda olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu haberi işitenlerin teşbihe mü-saraat etmeleri münasib olduğunu beyan buyurdu. Çünkü; umur-u azime ve garibeyi gördüğünde insanın teşbih etmek âdetidir ve bu iftiranın taaccübe şayan bir emr-i acîb olduğunu beyan olduğu gibi Zevce-i nebinin fena bir şey işlemiş olmasından ve şu müfterilerin zulümlerine razı olmasından Cenab-ı Hakkı tenzih vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile günahın azameti taallûkuna nisbetle Ölçüldüğünden burada bühtan olunan zatın azameti nisbetinde günahın büyük olduğu beyan olunmuştur.

Nur 24:17

Vacip Tealâ şu iftiraya kulak tutanların âdabı terkle vaki olan kusurlarından beşini zikirden sonra altıncısını zikretmek üzere buyuruyor. Yani; eğer mü'minseniz bu gibi bühtana avdet etmenizden men'etmek için Allahü Tealâ size vaazeder. Çünkü; müfteriyata avdetinizi Allahü Tealâ kerih görür ve kabayihe delâlet eden âyetleri size beyan eder. Zira; her şeyi bilir ve tedbiri hikmetten hâlî değildir. Çünkü; Hakimdir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile «mü'minseniz böyle şeye bir daha avdet etmemeniz için Allahü Tealâ size vaazeder» demek müzminlerin tuttukları işi başlarına vurmaktır. Bu gibi müfteriyatı söyleyenler dinleyip de inkâr etmiyenin ikisinin de cezada müsavi oldukları Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü ma'siyete rıza;, aynı ma'siyettir.

Nur 24:18

Vacip Tealâ şu iftiraya kulak tutanların âdabı terkle vaki olan kusurlarından beşini zikirden sonra altıncısını zikretmek üzere buyuruyor. Yani; eğer mü'minseniz bu gibi bühtana avdet etmenizden men'etmek için Allahü Tealâ size vaazeder. Çünkü; müfteriyata avdetinizi Allahü Tealâ kerih görür ve kabayihe delâlet eden âyetleri size beyan eder. Zira; her şeyi bilir ve tedbiri hikmetten hâlî değildir. Çünkü; Hakimdir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile «mü'minseniz böyle şeye bir daha avdet etmemeniz için Allahü Tealâ size vaazeder» demek müzminlerin tuttukları işi başlarına vurmaktır. Bu gibi müfteriyatı söyleyenler dinleyip de inkâr etmiyenin ikisinin de cezada müsavi oldukları Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü ma'siyete rıza;, aynı ma'siyettir.

Nur 24:19

Bu âyet, bir kimse fena bir sözü dağıtmasa da dağıtıldığına muhabbet etse ve sevinse günahta dağıtanlarla beraber olduğuna delâlet ettiği gibi ehl-i ifk'in izhar etmeleri üzerine nasıl ukubet olacaksa müzminlerin arasına fena sözün dağılmasına sevinenlere de ayni ukubet olacağına delâlet eder. Binaenaleyh; bir kimsenin mü'minlerin aza-yı cevarihinden eza görmeyip salim olmaları lâzım olduğu gibi kalbinden de eza görmeyip salim olmaları lâzımdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet şu beyan olunan sıfat üzere olan her şahsa şamildir. Gerçi sebeb-i nüzul ehl-i ifkin hâlleri ise de lâfzın umumu itibarile bu sıfatı haiz olanların cümlesine şâmildir. Azab-% dünya ile murad; Hadd-i şer'idir. Azab-ı âhirette kabir azabı da dahil olsa gerektir. Günah-ı azîm üzerine azmedip kalbinde yerleştirdiğinde dahî günah olacağına âyet delâlet eder. Çünkü; fahişenin işaasma muhabbet kalpte olduğu halde Cenab-ı Hakkın azab-ı elime sebeb olacağını beyan buyurması kalpte işlenmesi kastolunan sair günahların da hükmü böyle olduğuna delâlet-i vazıhayle delâlet eder.

Nur 24:20

Yani; eğer sizin üzerinize tevbe kapılarını açmakla ve işlediğiniz kusurlarınızı affetmekle Allah'ın rahmeti olmamış olsaydı ukubetinizi tacil eylemekle sizi rüsva.ve kalbinizde gizlediğiniz şeyleri izhar ederdi. Allahü Tealâ kusurunuzu afla esirgeyici ve tevbelerinizi kabulle merhamet buyurucudur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile cürmün azametine karşı Cenab-ı Hakkın lûtfu pek büyük olduğuna işaret ve te'kit için âyet tekrar zikrolunmuştur. Vacip Tealâ ehl-i ifkin maasilerini beyandan sonra bu gibi maasinin suduru şeytana mutabaatla olduğundan şeytana uymaktan nehyetmek üzere buyuruyor. Yani; ey mü'minler! Ehl-i ifkin şeytana tebaiyet ettikleri gibi siz de şeytanın hile ve desiselerine uymayın. Eğer bir kimse şeytanın isrine ittiba' ederse şeytan onu idlâl eder. Zira şeytan; daima insana kötülük ve münkeratla emreder.

Nur 24:21

Bu âyette her ne kadar mü'minler zikroiunmuşsa da nehiyden maksad; umum mükellefindir. Zira; şeytans iftiba'dan cümle insanlar memnudur. Çünkü şeytan; bütün insanlara düşmandır. Şu halde insanların şeytanın vesvesesine aldanmayıp şerrinden her zaman istiaze etmeleri lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle kullarına tavsiye buyurmuştur. Şu halde kullar için Cenab-ı Hakka karşı masiyetten ihtiraz etmek lâzımdır. Yani; Allah'ın fazl u ihsanı olmasaydı sizden hiç bir kimse ebeden şeytanın şerrinden kurtulamaz ve günahtan temizleneni ezdi fakat Allahü Tealâ dilediği kulunu şeytanın şerrinden tathir eder.

Nur 24:22

Vacip Tealâ ehl-i ifki te'dip ettikten sonra Ebu Bekir hazretlerinin ehl-i iftiradan bazı kimselere nafaka vermemesine dair yapmış olduğu yeminin münasip olmadığım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i ihsan, ihsanında devam etmeli, umur-u dinde ilim, irfan, ecrü mesubat, fazl u ihsan ve emr-i dünyada bolluk sahibi olanlar akrabalarından, sair fukaradan ve muhacirin-i kiramdan muhtaç olanlara ihsan etmiyeceğine dair yemin etmemelidirler ve muhtaç olanlardan vaki olan kusura afla onlara ezadan vaz geçmelidirler. Allah'ın size mağfiret etmesine muhabbet etmez misiniz ki ihsan etmiyeceğinize yemin edersiniz. Halbuki sizin affınız üzerine Aîlahü Tealâ size mağfiret ve onlara ihsanınız sebebiyle size ihsan eder. yani «yemin etmesin» demektir. Kazı, Fahri Râzi, Taberi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile; Ebu Bekir (R.A.) efendimiz hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Bekir'in teyzezadesi ve muhacirinin fukarası ve Bedir vakasına hazır olanlardan (Mastah) hazretleri Aişe (R.A.) a hakkında vâki olan ifk ü iftiraya iştirak etmiş ve ifk vakası söylenen bazı yerde güldüğünden Cenab-ı Hak bizzat Kur'an'-da Âişe-yi afife (R.A.) nın söylenen dedikodunun cümlesinden berî olduğunu beyan buyururken Ebu Bekir (R.A.) efendimiz çocukluğundan beri ihtiyacına binaen in'am ve ihsan etmiş olduğu teyzezadesi Mastahm ifk meselesine iştirakinden gücenmiş olduğu cihetle bir daha Masdaha ve ailesine infakta bulunmayacağına yemin etti. Mastaha ve ailesine «kalkın gidin benim evimden, bundan sonra ben sizden değilim siz de benden değilsiniz» dedi. Mas-tah bazı özür beyan ederek itizar etmişse de özürünü kabul etmedi. Onlar Ebu Bekir'in evinden me'yüsen çıkıp gittiler. Fakat gidecek yerleri de olmadığından sokak ortasında meydanda kalmaları üzerine Allahü Tealâ bu âyeti inzal buyurdu. Resulullah Ebu Bekir'i huzuruna celple nehy-i İlâhiyi kendine tebliğ edince Ebu Bekir (R.A.) tekbir alır, mesrur olur ve derhal hane-i saadetine avdet edip Mastahı ve Mastah'm cemaatini çağırır, «Allah'ın inzal ettiği ahkâmı aierre'si vela'yn kabul ettim. Benim sizi tardettiğim Allahü Tealâ'nm size gazab ettiği zamandaydı. Amma Allahü Tealâ. sizin kusurunuzu affedince merhaba biküm, evvelki gibi yiyin ve için, benim evime gelin, ben size evvelkinden ziyade ihsan edeceğim» dedi. Ayet-i celile Ebu Bekir hazretlerinin Umur-u dinde faziletine ve enbiyadan sonra efdal-i nas olduğuna delâlet eder. Zira; bu âyette Vacip Tealâ Ebu Bekir'in faziletini mekam-ı medihte beyan ve cemi' siğasıyla irat buyurması Ulüvv-ü şanına ve mertebe-i ul-yasına delâlet eder. Bir kimse bir şeye yemin ettiğinde o yemin ettiği şeyin hilafını hayırlı görürse o hayırlı gördüğü şeyi işleyip yemininden kefaret vermesi lâzım olduğuna âyet-i celilede delâlet vardır. Çünkü; Hz. Ebu Bekir infak etmemek üzere yemin etmişken Cenab-ı Hak yemininden nehiy ve nehyin zımnmda infakla emretmiştir. Çünkü bir şeyden nehiy o şeyin zıddıyla emirdir. Bu âyette Ebu Bekir'in Allahü Teaiâ'ya tazimine ve ebna^yı cinsine şefkat ve merhametine delâlet vardır. Şu halde insan için lâzım olan Allah'la ve halkla muamelesinin dürüst olmasıdır. Ebu Bekir'de bunun ikisi de mevcuttur ki Allahü Tealâ sena buyurmuştur.

Nur 24:23

Vacip Tealâ Ebu Bekir'i yeminden nehyettikten sonra fi'il-i fahişten beri taife-i nisvana zina isnad edenlerin dünya ve âhiret-te mel'un olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; cinayetleri gayet büyük olduğundan azapları da büyüktür. Çünkü; dünyada hadd-i kazif icra olunmak ve şehadetleri kabul olunmamak ve mü'minler nazarında menfur olmak gibi azaplara ve âhirette de envâı azaba duçar olacaklardır. Ancak bu âyet-i celile tevbe etmeyip musir olanlar hakkındadır. Tevbe edenler bu lanetten müstesnadırlar. Bazı müfessirîn, bu âyet; Hz. Âişe (R.A.) ya iftira edenlere mahsustur demişlerse de ekseri müfessirîn ve usuliyyun afife olan bütün kadınlara iftira edenlere şamil olduğunu beyan ve iltizam etmişlerdir. Gerçi ezvac-ı mutahharatm mertebelerine nazaran onlara iftira elbette diğerlerinden daha büyük cinayetse de bu âyetin elfazı umumidir. Binaenaleyh; zina ile iftira eden herkese şâmildir. Ol günde cinayet sahipleri cinayetlerini inkâr edince Allahü Tealâ onların lisanlarıyla sudur eden iftira ve sair maasilerini lisanlarına ve şer'in hilafı ellerinden sudur eden günahları ellerine ve ayaklarından sudur eden günahları ayaklarına söyletecek kudret verir ve her ne amel ettilerse aza-yı cevarihleri şehadet eder. Yahut aza-yı cavarihin şehadeti; Râzi ve Beyzâvî'nin beyanı veçhile her azadan dünyada sudur eden günahın eseri o azalar üzerinde zuhur etmesidir ki azaların şahadetlerinde azabın şiddetini tezyid vardır.

Nur 24:24

Vacip Tealâ Ebu Bekir'i yeminden nehyettikten sonra fi'il-i fahişten beri taife-i nisvana zina isnad edenlerin dünya ve âhiret-te mel'un olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; cinayetleri gayet büyük olduğundan azapları da büyüktür. Çünkü; dünyada hadd-i kazif icra olunmak ve şehadetleri kabul olunmamak ve mü'minler nazarında menfur olmak gibi azaplara ve âhirette de envâı azaba duçar olacaklardır. Ancak bu âyet-i celile tevbe etmeyip musir olanlar hakkındadır. Tevbe edenler bu lanetten müstesnadırlar. Bazı müfessirîn, bu âyet; Hz. Âişe (R.A.) ya iftira edenlere mahsustur demişlerse de ekseri müfessirîn ve usuliyyun afife olan bütün kadınlara iftira edenlere şamil olduğunu beyan ve iltizam etmişlerdir. Gerçi ezvac-ı mutahharatm mertebelerine nazaran onlara iftira elbette diğerlerinden daha büyük cinayetse de bu âyetin elfazı umumidir. Binaenaleyh; zina ile iftira eden herkese şâmildir. Ol günde cinayet sahipleri cinayetlerini inkâr edince Allahü Tealâ onların lisanlarıyla sudur eden iftira ve sair maasilerini lisanlarına ve şer'in hilafı ellerinden sudur eden günahları ellerine ve ayaklarından sudur eden günahları ayaklarına söyletecek kudret verir ve her ne amel ettilerse aza-yı cevarihleri şehadet eder. Yahut aza-yı cavarihin şehadeti; Râzi ve Beyzâvî'nin beyanı veçhile her azadan dünyada sudur eden günahın eseri o azalar üzerinde zuhur etmesidir ki azaların şahadetlerinde azabın şiddetini tezyid vardır.

Nur 24:25

Çünkü; Muame-le-i İlâhiyede cadde-i istikametten ve adalet-i hakikiyeden asla inhiraf olmadığını görünce Allahü Tealâ'nm hak olduğunu tasdike mecbur olurlar ve lâkin bu tasdikleri onlara fayda etmez. Zira; tasdikin mahalli dünyadır, âhiret değildir.

Nur 24:26

Vacip Tealâ ehl-i ifkin bazi aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Tayyip ve tâhir olanlara işaret olduğu cihetle ezvac-ı mutahharatm Resulullah'la beraber Cennette olacaklarına işaret ve onları tebşirdir. Çünkü; ezvac-ı mutahharattan ziyade tay-yibe ve Resulullah'tan daha ziyade tayyib olamaz. Tayyib olanlar için mağfiret ve rızk-ı kerim vaadolunduğundan ezvac-ı mutahha-rata rızk-ı kerim vaadolunmuştur. Rızk-ı kerim Cennette olacağı cihetle ezvac-ı nebiye Cennet vaadolunmuş demektir. Şu manâ âyette habis lâfzı zani ve tayyib lâfzı afif manâsına olduğuna nazarandır. Amma habis; kelâm-ı fahiş ve tayyib; güzel söz manâsına olduğuna nazaran ma-nâ-yı âyet: … demektir. Yahud … demektir. Şu halde galiz söz söylemenin şer'an çirkin olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; mü'min olan daima lisanını güzel sözlere alıştırmak adab-ı insaniye ve şer'iye cümle-sindendir. Çünkü murdar söz; temiz ağıza yakışmaz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran, bu âyet-i celile Hz. Âişe (R.A.) ya kazfedenleri zem içindir. Çünkü; Hz. Aişe tay-yibe ve münafıkların sözlerinden pâk ve nezih olduğundan sözün en âlâsı ona lâyıktır. Habislerden sudur eden habis sözler şan-ı Âişe'ye lâyık değildir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak Hz. Yusuf'u Züley-ha'nın ehlinden bir şâhidle, Hz. Musa'yı yahudilerin sözlerinden bir taşla ve Hz. Meryem'i oğlunun beşikte söylemesiyle tebrie ettiği gibi Hz. Âişe'yi de semâdan vahyettiği âyât-ı beyyinatla tebrie etmiştir.

Nur 24:27

Vacip Tealâ Hz. Âişe'nin nezahet ve taharetini beyanla ehl-i ifkin iftira ve bühtanlarını ilândan sonra bu hezeyanat-ı batıla ve müfteriyat-ı atılanın sebeb-i müstakili mubalât etmeden ihtilât etmek ve istizan etmeden başkasının evine girmek olduğundan izinsiz başkasının evine girmeyi nehyetmek üzere buyuruyor, Yani; Ey Allah'ın vahdaniyetini tasdik ve Resulünün risaleti-ne îman eden mü'minler! Sizin îmanınızın muktezasi adab-ı dini-yeyi muhafaza ve aranızda ihlâs üzere din kardeşliğini takrir etmektir. Binaenaleyh; siz kendi evlerinizin gayri ihvanınızın evlerine sahibinden izin alıp selâm verinceye kadar girmeyin ki onların sevmiyeceği bir şeye muttali olmıyasınız. Zira; ansızın girmekte ev sahibinin kerih göreceği bir şeye muttali olursunuz. Beyninizde olan muhabbet nefrete tebeddül eder. Binaenaleyh; ev sahibinden izin olmadıkça girmeyin ki beyninizde olan muhabbet zail olmasın. Zira; muhabbetin devamı sizin için hayırlıdır. Çünkü; evvelden beri tekarrür etmiş olan muhabbeti ve o muhabbet üzere terettüp eden fevaidi izale edecek bir halde bulunmak elbette iyi bir şey olamaz ve bu ahkâmın meşru kılınması sizin müte-nassıh olmanız ve beyninizde adab-ı sohbeti muhafaza etmeniz ve mukteza-yı mürüvvet ve adaletin haricine çıkmamanız içindir. Bu âyet nazil olunca eshaptan bir kimsenin Resulullah'a «valideme de mi istizan edeceğim?» deyip Resulullah'ın «evet!» buyurduğu mervidır. Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bir kimsenin başkasının evine girerken istizanın meşruiyetindeki hikmet; dörttür : Birincisi; başkasının, evine giren kimsenin sahibinin bir ayıbına muttali' olmamasıdır. İkincisi; füc'eten girişte gözünün bakması helâl olmayan bir kimseye isabet etmemesidir. Çünkü; füc'eten girerse ekseri ahvalde görüldüğü gibi ev halkından bazı kadınlara gözü isabet eder. Üçüncüsü; ev sahibinin âdeti veçhile başkasından sakladığı bir şeye vâkıf olmamasıdır. Çünkü; hariçten gelen bİF kimsenin istizan etmeden girmesinde ev sahibinin ona göstermiyeceği ve gördüğünde mahcup olacağı bir şeyin bulunması her zaman için muhtemeldir. Binaenaleyh; istizan meşru kılındı ki ev sahibini hacâletten ve giren kimseyi gayrin esrarına ittilâdan muhafaza olsun. Dördüncüsü; Bilâizin gayrin mülkünde tasarruftan men'dir. Çünkü; istizansız girişte bilâizin gayrin mülkünde tasarruf olduğundan haram olan gasb'a müşabehat vardır. Zira; ev sahibinin hakk-ı meşruuna izin olmadıkça tecavüz caiz olamaz. Ayetin tertibine nazaran ev sahibinden evvelâ istizanla istinas etmek sonra selâm vermek meşrudur. Çünkü; evde insan olup olmadığını bilmeyince selâm vermekte manâ yoktur. Binaenaleyh; evvelâ istinasla ev sahibini görmenin sonra selâm vermenin meşru olduğuna delâlet vardır. Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğuna nazaran ey sahibine mülâki olursa iptida selâm saniyen kelâmla istizan eder. Çünkü; evde mevcut kimse olduğunu bilip ona da mülâki olunca kelâm, üzerine selâmı takdim eder. (Ebu Hüreyre) nin Resulullah'tan rivayet ettiği bir hadiste Fahri Râzi'nin beyanı veçhile istizan; üçtür : B ir ine i istizanda ev sahibi sükût ederler. İkinci istizanda müsafire lâyikı veçhüzere hanelerini islâh ederler. Üçüncü istizanda duhule izin verirler yahud reddederler. Çünkü; Resulullah «üç kere istizan ettiğinizde girmenize izin vermezlerse İsrar etmeyin, dönün» buyurmuştur. İstizanın üç olmasında mehasin-i âdaba riayet, hüsn-ü ahlâk, gerek ev sahibinin ve gerek müsafirin rahatlarını temin vardır. Zira; herkesin kendi evinde müşahede ettiği veçhile birinci istizanda cevap vermeye ve duhule mani bir çok şeyler bulunur. Binaenaleyh; cevap verilemez. İkinci istizanda duhule maniin izalesine çalışılır. Üçüncü istizanda mani mündefi olursa izin verilir, mündefi olmazsa reddolunur ve ev sahibi müsafiri reddinden dolayı mesul olmaz. Çünkü; mülk sahibi gayrin duhulüne ister izin verir ister vermez, herkes mülkünde müstâkildir. Üç kere istizanın, Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile araları fasılalı olmak lâzımdır. Eğer fasılasız üç kere istizan ederse bir istizan hükmündedir. Binaenaleyh; sünnete riayet etmemiş olur. Çünkü sünnet; fasılayla istizandır. İstizanda şiddetli kapı çalmak ve ev sahibine acı acı bağırmak Fahri Râzi'nin beyanına nazaran haramdır. Çünkü; Vahşettir ve ev sahibine ezadır. Mü'mine ezanın ise haram olduğuna şüphe yoktur. Ev sahibinden istizanda hanenin içinde ev sahibinin sakındığı şeyi görmez bir şekilde kapının bir tarafına çekilmek mesnundur. Zira; Resul.ullah'ın bir ev sahibinden istizan ettiğinde kapının sağma veya soluna çekildiği mervidir. Bir kimsenin eİçi vasıtasiyle çağırması izindir. Binaenaleyh; elçi ile beraber geldiğinde tekrar izine hacet yoktur. Böylece yangın, sel, düşman veya hırsızların hücumu veya bir münkerâtın zuhuru gibi fevkalâde zamanlarda duhul; izne muhtaç değildir. Ev sahibini kurtarmak için izinsiz girmek caizdir. Cenab-ı Hak istizan etmek ve başkasının evine izin verildiği surette selâmla girmek hayırlı olduğunu beyan buyurdu. Çünkü; zaman-ı cahiliyede herkes istediği eve izin istemeden gider ve çok kere zevçle zevce yorgan altında bulunurlardı. Vacip Tealâ bu âdet-i keriheden menle mürüvvete ve insaniyete lâyık âdâb-ı ha-seneyle emir buyurdu. Çünkü bir şeyden nehyetmek; onun zıddıyla emirdir. Binaenaleyh; istizansız duhulden nehyetmek istizanla duhulü emretmektir. Şu halde bu âyet-i celilenin ahkâmında mü'minleri yekdiğerine su-u zandan vikaye, ifk ü iftira gibi bir takım yakışmıyan ahvaldan muhafaza ve mü'rninler arasında uhuvvet ve muhabbeti idame ve herkesin kalplerini ıztıraptan tahliye ve aharın mülkünde bilâizin tasarruftan men'le herkesin evini füc'eten taarruzdan te'min etmek gibi mesalih-i ibada riayet mevcuttur. Zamanımızda avrupanın insaniyetle kabil-i te'lif olmayan âdetlerini tahsin eden kimse acaba şu âyette beyan olunan adab-ı şer'iyenin ve şu hükm-ü İlâhinin temin ettiği mesalihin hangisini tabiat-ı beşere muhalif görüyor da bu gibi ahkâma haşa itiraz etmek istiyor. Bütün vaki olan iftira ve hâdiseler bilâperva erkek ve dişinin birbiriyle ihtilât etmesinden neşet etmez mi? Bir kimsenin başkasının haberi ve izni olmadan ansızın evine girmekteki mahzuru inkâra mecal var mı? Hulâsa; Bir kimse başka birinin evine girmek istediğinde hane sahibinin izni olmadan girmenin caiz olmadığı ve ev sahibinden izin istemek lâzım ve insanlar için hayırlı olduğu bu âyetin feva-idi cümlesindendir.

Nur 24:28

Vacip Tealâ bir kimsenin başkasının evine girmek isterse giriş için izin almak lâzım olduğunu bâdel beyan bir kimse bulunursa istizan etmek ve bulunmazsa yapılacak muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey mü'minler! Siz ihvanınızdan birinin hanesine duhul murad ettiğinizde istizan etmek vaciptir. Binaenaleyh; eğer siz o hanelerde istizan edecek bir kimse bulamazsanız size izin verilinceye kadar o hanelere girmeyin ki envâı töhmetten berî olasınız. Çünkü; izinsiz başkasının evine girmek sirkat ve zina gibi töhmetlerden hâli olmadığı gibi ev sahibi için bir takım ezayı mucîb olacağı da aşikâr olduğundan izinsiz girmeyip sabretmeniz lâzımdır. Eğer sabretmez girerseniz töhmette vaki olacağınız şüphesizdir. Mü'miniri töhmet mevkiinden sakınması vaciptir. Şu halde izin verecek bir kimse gelinceye kadar bekleyin girmeyin ve eğer ev sahibi tarafından bir kimse size «dönün, girmeye mezun değilsiniz» derse hemen alelacele dönün ki ev sahibine eza etmiyesiniz. Zira; duhule izin vermediğinin esbabını teftiş ve taharri etmek âdaba münafidir. Çünkü; insanın duhule mani ve söylenmiyecek bir çok , ahvali ve ihtiyacı olur. Binaenaleyh; duhul için İsrar caiz değildir ve «dönün» denildiğinde dönmek sizin için envâı töhmetten taharette ziyade ve maslahatınıza muvafık ve beyninizde olan muhabbetinizin devamına vesiledir. Allahü Tealâ sizin bilcümle işlediğiniz amelinizi ve emre imtisalinizi ve nehiyden içtinabınızı bilir ve. amelinize göre ceza verir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kapıya gelir de istizan etmeden kapı önünde ev sahibi çıkıncaya kadar beklerse buna kimse mani olmaz. Zira; îbn-i Abbas hazretlerinin ensar-ı kiramdan bazılarının kapısı önünde çıkıncaya kadar bekleyip hadis-i şerif ahzettiği ve ev sahibi çıkınca niçin istizan etmediğini sorduğunda «biz ilim talebinde bu minval üzere emroîunduk» dediği mervidir. İstizan için kapı önüne gelen kimsenin kapının deliğinden ve yarığından içeri bakması caiz değildir. Çünkü; içeri bakmak istizanın hikmetine münafidir. Zira bundan evvel beyan olunduğu veçhile istizandan maksad; ev sahibinin esrarına muttali olmamaktır.

Nur 24:29

Vacip Tealâ herkesi kendi evinden gayri eve izinsiz girmekten nehyettikten sonra izinsiz duhulü caiz olan mevkileri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimsenin mülkü ve meskeni olan mahallere duhulde sizin için istizan etmek lâzımdır. Amma hanlar, tekkeler ve yolcular için yol üzerinde yapılmış siperler gibi bir kimseye mesken olmayan evlere girmenizde günah yoktur. Hususiyle sıcaktan, soğuktan muhafaza ve malınızı sirkattan vikaye etmek gibi o hanelere duhulde sizin için menfaat olursa girmek lâzımdır. Çünkü; başkasına zarar vermemek şartiyle insanlar daima menfaatlarını aramakla me'murdur. Menfaat olup başka kimseye de mazarrat olmayan mahallere girmek meşrudur, Allahü Tealâ sizin gizli ve açık bütün ahvalinizi bilir ve ona göre mücazat eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette yol üzerinde yolcular için yapılan hanlar, siperler, tekkeler dahil olduğu. gibi örfen duhule izin verilen hamam, kasaba dahilinde olan hanlar, çarşıda dükkânlar, hatta köylerde ashab-ı hayratın yapmış olduğu müsafirhanelerin cümlesi dâhildir. Çünkü; bunlara girmeye örf ve âdette herkes me'zun olup ve girişte de bir kimsenin meskenine girişteki mahzurlar olmadığından istizana hacet olmadığını Cenab-ı. Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve kullarını bu gibi bir kimsenin mesken-i mahsusu olmayan yerlere duhule me'zun kılmıştır. Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi'nin beyanına nazaran gayrin hanesine duhulüne istizanla emreden âyet nazil olunca Ebu Bekir (R.A.) «Ya Resulallah! İstizana mutaâllik âyet nazil oldu. Mekke'yle Medine arasında Şam ve Yemen yolları üzerinde hanlar vardır. Ticaretimizde onlara müsafir olmak zarureti meydandadır. Bunlara nazil olmak da istizana muhtaç mıdır?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; Bir kimsenin mülkü olmayan ve içinde aile eğlenmi-yen hanlara girmekte beis olmadığı ve mülk olup da örf ü âdette herkese kapısı açık olan hanlar, hamamlar ve odalara bilâistizan girmekte bir mahzur-u şer'i olmadığı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Nur 24:30

Vacip Tealâ bilâperva ihtilâttan hasıl olan sakınmalara binaen gayrın evine duhulde istizan lâzım olduğunu beyandan sonra izinli, izinsiz ihtilâtta cümle ehl-i îmana lâzım olan adab-ı diniyeyi be-van etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Sen mü'minlere de ki «onlar daima gözlerini harama kapasınlar ki gözleri harama isabetle fitneye duçar olmasınlar. Binaenaleyh^ gittikleri yollarda gözlerini önlerinden ayırmasınlar ki şehevatı nefs an iyelerinin şerrinden emin olsunlar ve onlara emret ki; âlet-i zina olan avret mahallerini emarat-ı zinadan muhafaza etsinler bu suretle töhmet mevkilerinden ve zina isnadından hazer etmiş olsunlar. İşte şu gözlerini ve âlet-i mahudele-rini haramdan muhafaza onlar için taharette ziyade olduğu gibi kalplerinde olan îmana lâyıktır. Binaenaleyh; Bu taharete devamları lâzımdır. Zira; Allahü Tealâ onların işaretlerini ve muharre-mat tarafına gözlerini gezdirmelerini ve göz kapaklarını kaldırıp indirdiklerini ve sair arzu ettikleri muharremata sarf ettikleri fikirlerini bilir ve her amelleri üzerine mücazaat eder.» Amma şer'an bakması helâl olan haremine ve cariyesine bakmak caiz olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette bâ'za delâlet eden lâf-ziyle irad buyurmuştur. Çünkü gözün göreceği; ikidir: Biri; görmesi helâl olan diğeri; görmesi haram olandır. Âyetteki men'den maksad; muharremata nazardan men'olduğundan baz' manâsını müfid olan kelimesi var id olmuştur. Amma setri lâzım olan mahalli ma'hudesini muhafaza bieyyi halin lâzım olup o mahal için asla müsaade olmadığına işaret zımnında o mahalli muhafazada baz'a delâlet yoktur. Çünkü; göze bazı mahalde müsaade vardır : Meselâ satılık bir cariyeyi alacak müşteri için bakmak caiz olduğu gibi defaten gözü tesadüf eden nazardan kişi mes'ul değildir. Mahreminin saçma, arkasına ve dizinden aşağısına bakmak caizdir. Binaenaleyh; varid olmuştur ki «bazen gözünü kapayın» yani «bakması haram olan yerlerde kapayın» demektir. Gözün zinaya mukaddeme olup şehevat-ı nef-saniyeyi tahrike vesile ve fitneye badi olduğu' cihetle gözüyle nazarın fesadı zinaya mahal olan âletin fesadından ziyade olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette gözün muhafazasını mahalli zinanın muhafazası üzerine takdim buyurmuştur. Yani haramdan gözü kapamak zinadan nefsi muhafaza üzerine mukaddemdir. Zira; alelekser zinaya sebep, olan gözüyle görmektir. Amma îmanı olmayan kimseler bu ahkâma ittiba etmediklerinden dolayı muazzep olacaklarsa da bu ahkâmdan evvel onlar îmanla mükellef olup îmandan sonra furu-u a'malle mükellef olan mü'minler olduğu için Cenab-ı Hak bu âyette mü'minleri tahsis buyurmuştur. Çünkü; bu ahkâma temessükle intifa edecek mü'minlerdir. Kâfirler temessük etmedikleri cihetle intifa etmezler. Binaenaleyh; Bir erkek diğer bir erkeğin diziyle göbeğinin arasına bakması caiz değildir. Erkeğin avret mahalli; göbeğiyle dizi arasıdır. Kadının avret mahalli; yüzü, elleri bileklerine ve ayakları topuklarına kadar müstesna oldukları halde azasının her tarafı avret mahallidir. Ayette men'olunan avret mahalline bakmaktır. Avret mahallinin gayri yüzüne, eline ve ayağına bakmak fitneye badi olmazsa caizdir. Amma fitneye sebep olursa hiç bir veçhile bakmak caiz olmadığı gibi şehvetle velev" rical olsun hiç kimseye nazar caiz değildir. Amma bakmakta zaruret olursa müstesnadır. Meselâ tedavi için tabibin nazarı ve eda-yı şehâdet için hakimin nazarı ve zina edilirken şehâdet etmek isteyen kimsenin nazarı ve nikâh murad eden kimsenin alacağı hatuna nazarı ve fıkıhta beyan olunan sair zaru-riyet mevkiinde bakmak caizdir. Hulâsa; mü'minlerin gözlerini harama bakmaktan ve âlet-i tenasülîerini haramdan muhafaza etmeleri vacip ve bu muhafazanın onlara taharette ziyade olduğu ve eğer muhafazanın hilâfına bir şey işlerlerse Cenab-ı Hakkın ondan haberdar bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaıd cümlesindendir. Vacip Tealâ erkeklere gözlerim haramdan ve âlet-i mahude-lerini zinadan muhfaaza etmekle emrettikten sonra kadınlarda da aynı meselenin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Nebiyy-i zişan! Ehl-i îman olan nisvan güruhuna sen de ki a onlar erkek ve dişi herkesin avret mahalline bakmaktan gözlerini, muharremattan kendi vücutlarını, bilhassa âlet-i zina olan mahallerini zinadan ve zinanın mukaddematı olan yapışmak ve başkasına göstermek gibi şeylerden muhafaza etsinler. Hatta huliyyat, elbise, yüzük ve küpe gibi ziynetlerini açmasınlar, illâ o ziynetlerden zuhuru zaruri olan müstesnadır, meselâ parmağmdaki yüzüğün bazı ahvalde görülmesi zaruridir. Örtülerini (çarşaflarını) üzerlerine alsınlar ki onlar yabancıya gorünmesinler. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile erkeklerin gerek erkek ve gerek kadınların avret mahaline bakması caiz olmadığı gibi kadınların da erkek ve dişi hiç kimsenin avret mahaline bakması asla caiz olmaz. Erkeğin iştahla bakması caiz olmadığı gibi kadınların da iştahla yabancılara bakması caiz olamıyacağma âyet delâlet eder. Ziynetle nıurad; asıl yaradılışında olan güzellik midir, yoksa elbise, kına, yüzük ve küpe gibi hariçte olan ziynetler midir? Ulema ihtilâf etmişlerse de Fahri Râzfnin beyanına nazaran her ikisinin de murad edilmesi ihtimali ağleptir. Çünkü ziynet; hatunun hüsnünü ve yabancıların rağbetini celbedecek şey olduğundan yabancıların rağbetini celbetmek arîzi ziynetleri olduğu gibi hılketinde olan hüsnüyle olduğu da meydandadır. Binaenaleyh; her iki cihet de ziynette dahil olduğundan hatunlar gerek hilkat-larında olan hüsünlerini, gerek elbise ve saire gibi ziynetlerini zevçlerinden gayri yabancılara göstermekten bu âyetle men'olun-muşlardır. Ancak elleri, ayakları ve yüzleri gibi izharı zaruri olan şeyler müstesnadır. Çünkü; kadınlarda icab-ı hale ve zamana göre alış veriş ve sair muameleye muhtaç olduklarından muamelede tes-hilât için bu ta'dat olunan âzâlar avret mahalli addolunmadı. Ya-hud hatundan bu âzâlar da sair âzâlar gibi avret mahallidir velâkin zaruret olduğu için teshilen Iümuâmele bu azaların görünmesine müsaade-i şer'iye vardır. Hatuna izharı caiz olmayan ziynetlerini izhar etmek haram olduğu gibi izhar ettiğinde ricalin üzerine bakması dahi haram olduğu âyet-i sabıkadan müsteban olmuştur. Hatunların ziynetlerini setriçin çarşaf örtünmeleri lâzım ve vacip olduğu bu. âyetten sarahaten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Âyet-i celile; dört hükmü hâvidir: Birincisi; Kadınların haramdan gözlerini kapamalarıdır. İkincisi; Zinaya âlet olan mahallerini zinadan muhafaza etmeleridir. Üçüncüsü; Zaruret olmadıkça mahremlerinin gayriye ziynetlerini izhar etmemeleridir. Dördüncüsü; Üzerlerine çarşaf, Örtünmeleridir. Vacip Tealâ ziynetti zahireyi setirle emrettikten sonra ziynet-i hafiyeyi setir lâzım olup illâ on iki surette setir lâzım olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu ta'dat olunanların hiç birisinden ziynetini setretmek vacip değildir. Çünkü; ta'dat olunanlardan bazıları kocalarıdır. Onlara ziynetlerini izhar etmek vaciptir. Bazıları mahremdir onlardan setir lâzım değildir, bazıları mahrem değilse de cima'a iktidarları olmadığından ziyneti izhar etmenin -fitneye badi olması ihtimali yoktur. Müslüman olan hatunların müslüman hatunlarına görünmesi caiz olup kâfire hatunlara görünmesi caiz olmadığına işaret için Vacip Tealâ bu âyette müslüman hatunlara görünmelerini sarahaten beyan buyurdu ki kâfire hatunlara görünmemelerine tenbihtir. Amca ve dayısı hatunun mahremi, olduğu halde bu âyette onların zikrolunmamasımn hikmeti; bazı müfessirinin beyanı veçhile, onlara görünmekle onların da oğlanlarına anlatmaları ihtimalinden dolayı fitneye badi olması muhtemel bulunduğundandır. Yahud Beyzâvî'nin beyanı veçhile, onlar birader menzilesinde oldukları için zikrine hacet messetmemiştir. Bu âyet-i celilede âba' ile murad; baba, babanın ve ananın babaları, dede ve dedenin dedelerine ve ebna ile murad; oğlanlar, oğlanlarının oğlanlarına ve kızlarının oğlanlarına şamil olduğu gibi kardeşler le murad; yalnız baba bir ve yalnız ana bir ve baba, ana bir kardeşlerin cümlesine şamildir. Çünkü; mahremiyette öz kardeşle üvey kardeşin farkı yoktur. Şu ta'dat olunanlardan akraba bulunanlarıyla ihtilât ve sohbete ihtilât ve sohbete ihtiyaç messedip fitne endişesi dahî olmadığından onlarla hatunun sohbetine ve onların hatunun ziynetine nazarlarına bu âyetle müsaade-i İlâhiye varid olmuştur. Bu âyette nisa ile murad;'Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mü'mine olan hatunlardır. Yahudi, Nasranî, Mecusî ve Müşrike olan hatunların yanında ziynetini izhar etmek bu âyetle memnudur. Hz. Ömer'in, Mısır valisi (Ebu Ubeyde) hazretlerine ehl-i kitabın kadınlarını mü'mine olan hatunlarla hamama girmekten men'etmesini yazdığı ve emrettiği mervidir. . Gerçi hatun olmak itibariyle hepsi müsavi olup birbirinden korkacağı ve şüphe edeceği yoksa da dinleri başka ve ahlâkta birbirinden farkları olmaları itibariyle fena ahlâkın sirayeti ve âdetin te'siri olması ihtimaline binaen şeriat, müslüman kadınlarının onlarla ülfetini men'etmiştir-. Hatunun mülk-ü yeminle memlükesi bulunan cariyesinin nazarı sair hatunların ve mahreminin nazarları gibi caizdir. Amma kölesinin bu âyetin zahirine nazaran mahremi gibi ziynetine nazarı caiz olduğu ezvac-i mutahharattan Hz. Âişe, Ümmü Seleme ve Es-haptan Hz. Enes'den mervi ise de İmam-ı Azam hazretlerinin indinde hatunun kölesi yabancı bir kimse gibidir. Binaenaleyh; yabancının nazarı caiz olmayan azaya hatunun kölesinin de nazarı caiz olamaz. Zira; Resulullah «hatun için zîrahim mahremi ile müsafe-ret helâl olur, mahremi olmazsa müsaferet caiz olmaz» buyurmuştur. Hatunun kölesi kendinin zîrahim mahremi değildir. Binaenaleyh; İmam-ı Azam «sefer caiz olmayınca nazar da caiz olmaz» buyurmuşlardır. Köle her ne kadar hatunun mülkü olduğu halde nikâh caiz değilse de âzad ettikten sonra nikâh caiz olduğundan köle iig kölenin sahibi beyninde hürmet muvakkattir, müebbed değildir. Binaenaleyh; İmam-ı Azam indinde kölesi hatunun mahremi olamaz. Ve lâkin kölesi ile mükâlemesinde ve bazı umur ve hususunu emretmesinde beis yoktur. Zira; ihtiyaç vardır. Erkekten ulûlirbe olmayan tabîinle murad; mecnun, ma'tuh ve cima'a, iktidarı kalmamış ihtiyar, pîri fani olan kimselerdir. Hayası çekilmiş tavâşi, innin ve âleti kesilmiş olanlarda ihtilâf varsa da Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bunlar namahrem olduklarından sair erkekler gibidirler. İrbe ; ihtiyaç manâsına olduğundan demek nisvana ihtiyacı ve iştihası olmayanlar demektir. TıfıIla murad; Avret-i nisaya cimaa kaadir olmıyanlar ve taife-i nisvamn cimaa mütaallik ahvalini bilmeyen çocuklar demektir. Yani henüz baliğ olmayan sibyandan kadınların tesettürü lâzım değildir fakat bu gibi çocuklardan hatunun göbeğiyle dizi arasını örtmesi .lâzımdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ta'dat olunan on iki sınıfın hatunun ziynetine nazarına cevazında müştereklerse de onlar mertebede üç kısma ayrılırlar. Birincisi; Zevçtir. Onun için ihtiramı mahsus var ki hatundan, her cihetle menfaati ona helâldir. İkincisi; Baba, dede, oğul, birader, zevcinin babası, zevcinin oğlu, her zîrahim mahrem ve rıza'da neseb gibi olduğu halde bunlar için hatunun saçma, kollarına ve dizinden aşağı ayaklarına ve buna müşabih sair azalarına nazar etmeleri caizdir. Üçüncüsü; Erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmayanlarla hatunun kölesidir. Bunlarla konuşmak caizse de zîrahim mahrem mertebesinde olmadıklarından bunlar hatunun saçına ve hususi ziynetlerine bakamazlar. Binaenaleyh; hatun bunların yanında bu-, lunabilirse de bir derece mesture olarak bulunması efdaldir.

Nur 24:31

Vacip Tealâ hatunlar için lâzım olan vezaif-i setriyyeden bazılarını beyandan sonra başkalarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Gizli ziynetlerini bildirmek içjhi onlar ayaklarını yere vurmasınlar ki ziynetlerini kimse bilmesin çünkü ziynet-i nisvan; sefevatı galib olan kimselerin rağbetini mucib olmakla fitneye badi olur. Binaenaleyh; ziynetlerini izhar etmedikleri gibi izhar edecek muamelede dahi bulunmasınlar. Beyzâvfnin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyet-i celile; ziynete delâlet eden ziynetin sedasını işittirmekten nehyedince ziyneti izhardan nehyolacağı evleviyetle sabit olduğu gibi hatunun zaruret olmadıkça sadasmı yabancıların işiteceği kadar yükseltmesi dahi menhidir. Çünkü; sadanm fitneye badi olacağı meydandadır. Binaenaleyh; hatunun ezanı kerahettir. Zira; Ezan-ı Muhammedi; yüksek sese muhtaçtır. Kezalik şehvetle genç hatunun yüzüne bakmanın haram olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü âyette nehyin illeti; Fitneye badi olmaktır. Yüze bakmakla fitneye badi olmak daha ziyadedir. Zaman-ı cahiliyede kadınlar ayaklarına altın ve gümüşten bilezik takar ve yolda giderken herkese kendinin ziynetini belirtmek için ayaklarını pekçe basarlardı. O âdet-i keriheyi Cenab-ı Hakkın bu âyetle nehiy buyurduğu îbni Abbas hazretlerinden ve Imarn-ı Katade'den mervidir. Vacip Tealâ bu âyette ziyneti izhardan nehyile beraber ziynetin sadasmı izhardan da nehiy buyurdu ki ziynet yerjni izhar etmek asla caiz olmadığını beyanda mübalâğaya işaret olsun. Vacip Tealâ insanlar her ne kadar enir ü nehye itina etmeye çalışsalar dahi kusurdan hâlî olamıyacakları cihetle behemehal taksiratlarından nedamet-i külliyyeye muhtaç olduklarını beyan için umuma hitab olarak tevbeyle emir buyuruyor ki herkes vakî olan hatalarının affını istirhamla felaha ve saadete nail olsunlar. İşte bu âyet-i celilede Vacip Tealâ şu sırada bahaim menzilesinde Şehavat-ı nefsaniyesine münhemik olup tesettür-ü nisvana itiraz etmek isteyen bir takım gençlerin arzularını kökünden kesiyor. Çünkü; nisvana lâzım plan âdabı Çenab-ı Hak Kur'an'a îmanı olan mü'minler için tamamen bu ayette beyan buyuruyor. Amma İslâm kisvesinde asr-ı saadet münafıkları gibi içerisi küfriyatla dolu olan bazı kimseler avrupada görüp veya işittikleri muamele-i vahşiyaneleri darı İslâmda da tatbik etmek isterler. Güya hatunların mestura olması hürriyetlerini selbetmek ve onları esaret altında yaşatmak imiş gibi bir takım zayıf nazariyeler irad ederler. Şimdi biz onlardan sual eder ve deriz ki: «hatunlarda iffet ve taharet matlup mudur, değil midir?» Elbette zerre kadar aklı olan iffetin matlup ve memduh olduğunu ikrara mecburdur. İffet matlup olunca matlup olan iffeti muhafaza için hatunun bir erkeğe ihtiyacım da hiç bir kimse inkâr edemez. Zira; 'hatunlar ricale nis-betle her zaman ve her şeyde ki kesb-i ticaret, a'dâya müdafaa, uzak mesafelere yolculuk, bir hanede yalnızca ikâmet ve sair hu-susatta da aciz oldukları herkesçe malûmdur, inkâra da mecal yoktur. Binaenaleyh; kadının bir erkeğe ihtiyacı muhakkaktır. Şu halde her hatunun idame-i hayatında elbette bir erkeğe ihtiyacı der-kâr olunca o erkeğin hüsn-ü zannını ve muhabbetini celbetmek hatun için bir emr-i zarurîdir. Zira; dünyada refah u saadeti o kimsenin muhabbetinin bekasında ve hüsn-ü zanmnın devammdadır. Zevcin hüsn-ü zannmı idâme ise hatunun töhmet mevkilerinden sakınması ve su-u zanna badi olacak şeylerden imtina etmesiyle husul bulacağı bedihidir. Çünkü; Su-u zan altında kat'iyyen muhabbet devam, etmez. Muhabbet devam etmeyince imtizaç da devam etmeyeceğinden su-u zan akıbet ayrılığa badi olur, ekseriyet itibariyle tefrikten zaraı gören de hatun değil midir? Hatunun istediği yerde gezip istediği kimselerle görüşmesinde töhmet var mıdır, yok mudur? Eğer bunu arzu edenler istediğiyle görüşmesinde töhmet yoktur derlerse kendilerinin hiss-i insaniden mahrum olduklarını ispat etmiş olmazlar mı? Çünkü; hiss-i insaniden azıcık behresi olan kimse hatunun önüne gelen erkeklerle görüşmesinde töhmet ve su-u zan vaki olacağına elbette kail olur. Bu da inkârı gayri kabil bir hakikattir. Eğer görüşmekte töhmet ve su-u zan olacağını ikrar ederlerse insan için töhmet mevkiinden kaçınmak lâzım değil mi ve her fenalığa sebep ihtüât değil midir? Su-u zanna bâdı olacak şeyi hatunlar için teklife neden ihtiyaç görüyorlar? Su-u zanda bulunmakla sefil olacak hatun değil midir? Çünkü; su-u zan imtizaca halel verdiği cihetle ayrılığa sebep olduğundan o hatunun anası ve babası olduğu takdirde onların yanında yaşaması zevcinin maiyetinde hüsn-ü imtizaçla yaşamasına muadil olabilir mi? Eğer kimsesi yoksa bütün bütün sefalete mahkûm olmaz mı? Şu halde hatunun zevciyle beraber muhabbet üzere idame-i hayat etmesi mi hürriyettir, yoksa bir takım su-u zan altında sefaletle idame-i hayat etmesi mi hürriyettir? Elbette töhmet mevkilerinden kaçınmakla beraber kendi evinde bir aile reisi olarak zevcinin muhabbeti altında onun himayesi ve vesayetiyle yaşamanın saadet olduğunda şüphe var mıdır? Eğer tesettüre itiraz edenlerin maksatları erkek dişi karışsın herkes istediğiyle istediği zaman pervasızca buluşsun demekse bir hatunun nikâh, altında evlâd ü ensâl sahibi olarak onların her birinin muradını görüp evveli ve ahiri, gençlimi ve kocalığı bir yerde namusuyla yaşaması im hürriyettir, yoksa hayvanlar gibi şurada burada gezerek bir takım yabancı kimselerin taaruzuna maruz kalıp kocalığında kimse yüzüne bakmaz perişan bir hâl üzere hayatını ifna etmesi mi hürriyettir? Eğer itiraz edenlerin maksadları, hatun istediği yerde gezsin ve istediğiyle görüşsün kocası da ona su-u zan etmesin hayvan gibi onu beslesin demekse müslümanlığın ulüvv-ü cenabı bunu reddeder. Madem ki kadının emr-i taayyüşünü ve nefsini başkalarının taarruzundan himaye etmek için zevcine ihtiyacı vardır ve zevci de onun ihtiyacını defediyor. Bu nimet mukabili hatunun da haps-i nefsetmek külfetini ihtiyar etmesi lâzımdır. Halbuki hatunların mesture bulunması iffet ve ismetlerine delâlet ettiği için setri kendilerine mazarrat addetmek şöyle dursun belki izzet ve meziyet addederler. Çünkü; onlar Rablarının emrine' imtisalle ubudiyete devam etmekdeki saadeti itiraz eden kimselerden daha iyi takdir ederler. Amma hatunlardan bu meziyeti takdir edemeyip açık olarak istediği yerde gezmek istiyenler bulunabilirse de onlara itibar yoktur. Çünkü; o makûle nisvan nadirdir. Halbuki itibar; ekseriyetedir. Ekseriyet de setirle iftihar edenlerdedir. Kadınların serbest olmasını arzu eden kimseler «kadınların açık gezmesi iffetlerine mani değildir» diye biliyorlar. Evet! Açık gezmek iffete mani değildir. Zira; açıkta gezer ve afife de olur, bunu biz de inkâr etmeyiz. Lâkin şer-i şerifin setirle emrindeki hikmet; fitne yollarım kapamaktır. Çünkü; mesture olan bir hatunun kıyafetini kimse bilmez. Açık bir hatunun kıyafetini herkes gördüğü gibi genç ve güzel bir hatunu gören genç delikanlılardan o hatuna meyletmeyen yüzde kaç kişi bulunabilir? Hatun ise genç ve kendi zevcinden daha güzel delikanlıları gördüğünde kuvve-i şehavâniyesinin hareket etmediğini kim iddia edebilir. Ve kendi kocasına rağbetinin azalmıyacağma kim kanaat eder? Eğer bu iddiada bulunurlarsa kuvve-i beşeriyeyi inkâr etmiş olmazlar mı? Şu halde hatunun açık gezmesi fitneye vesile olmamış mı oldu? Amma bu hal arızî olup kadınların hepsi bu vesileyle fiil-i fahişi irtikâp etmez denilebilir. Evet! Bu da doğrudur fakat hatunların yüzde onu veya beşi bu vesileyle tarik-ı müstakimden çıkarsa fitne olmadı mı? Hikmet; bir şeyin cinsinde aranır, ferdinde aranmaz. Şu halde cins-i serbestide velev fertte olsun fitneye badi olmak bulununca a cins serbestliğin haram olması lâzım gelmez mi? Haram olan bir şeyin mukaddematı yani esbabı da haram olmaz mı? Binaenaleyh; Zinaya velev yüzde bir olsun sebeb olan açık gezmek haram olmaz mı? Ancak mesture olduğu halde dahi tarik-ı müstakimden çıkanlar da inkâr olunmaz, lâkin emr-i İlâhiye imtisalle esbab-ı muhafazayı yerine getirdikten sonra bu cihetten mesul olunmıyacağı gibi açıkta gezmek raddesinde de fitne olamıyacağı şüphesizdir. Vakt-ı merhununa kadar âlemin bekası insanlarla, insanlar da tenasülle, tenasül de tenakûhla olduğundan devr-i Âdem'den beri nikâhla^ emretmedik bir şeriat ve nikâhla izdivaç etmedik bir kavim geçmiş midir? Nikâhtan maksad; hatunun zevcine mahsus olup gayrin taarruzundan mahfuz kalması ve salim olması değil midir? Selâmet; hatunun istediği mahallerde rastgele gezmesinde midir, yoksa kendi evinde işiyle gücüyle meşgul olup zevcinden başka kimseyi görmemesinde midir? Fitneden salim ve zevcin kalbinin rahat olması hangisindedir? İnsafı olan düşünsün. Kezâlik nesebe itina lâzım mıdır, değil midir? İtinâ lâzım olduğunu kimse inkâr etmez, nesebin şüpheden vareste olması bunun hangisindedir. Şu halde tesettür-ü nisvana itiraz; Şehevat-ı nefsaniyeye tebaiyy-üen başka bir şey olmadığı gibi ahkâm-ı kuran'iyenin tahrifini arz-j ekmektir.

Nur 24:32

Vacip Tealâ muharremattan gözleri kapamak, zinadan ve zinaya vesile olacak esbaptan kaçınmak lâzım olduğunu beyandalı sonra helâle vesile olan nikâhla emretmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; hallerine göre rızık-larmı verir. Yani; nesebin ziyama sebep olan zina haram olunca siz nev-ı insanın bekasına ve insanlar beyninde ülfete, hüs-ü sohbete, çocuğun lâyıkiyle terbiyesine ve ziyâde-i şefkata yegâne hadim olan nikâha müsarat edin sizden zevci olmayan bekârları, köleleriniz ye cariyelerinizden nikâha sâlih ve dininde salah olanları siz nikâh edin ki, âlemin fesadına ve belki harabına nev-i insanın inkirazına badi olan zinaya meyletmesinler. Eğer onlar fakir olurlarsa Allahu Tealâ onları fazl u kereminden zengin eder. Zira; Allahü Teala cûd u kerem sahibi in'amı boldur, onların hallerini bilir. Binaenaleyh; hallerine muafık surette merzuk eder. İmam-ı Şafii «oruçla şehvetini kesmek ve ibâdetle meşgul olmak nikâhla iştigalden efdaldir» demişse de İmam-ı Azam "nikâhla iştigal nafile ibâdetle iştiğaldan efdaldir.» buyurmuştur. Zira nikâh; zinadan nefsi muhafaza ettiği için zararı defidir. Nafile ibâ-detse celb-i menfaattir. Halbuki def-i mazarrat; celb-i menfaattan evlâdır. Binaenaleyh; nikâhla iştigal etmek nafile ibâdetle iştigal etmekten efdaldir. Çünkü nikâh; ehl ü iyâl beyninde adaleti mu-tazammındır. Adaletle iştigal nafileyle iştiğaldan ve nikâh sünnet-i müekkede olduğu- cihetle sünnet-i müekkedeyle iştigal; sair nevafi ile iştigalden efdaldir, ancak nikâhın levazımına ve hüsn-ü imtizaca muktedirse. Amma iktidarı yoksa nikâhtan teberri ve oruca devamla iktifa etmek evlâdır. Zira; hukukunu ifa edemiyeceği şey'i iltizam etmek insan için kerahet, mucib-i ıztırap ve kederdir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbni Mes'ud) hazretlerinden İmam-ı Buharı ve Müslim'in bilittifak rivayet ettikleri bir hadisinde Resulullah «Ey delikanlı cemaatı! Sizden bir kimse nikâhın hukukunu îfaya kaadir olursa tezevvüç etsin. Zira tezev-vüç; gözü haramdan kapatır ve insanı zinadan muhafaza eder ve eğer nikâhın hukukunu ifaya kaadir olamazsa oruca devam etsin. Çünkü oruç; şehveti kesicidir» buyurmuştur. Bu âyette nikâhla emir; nedib içindir vücub için değildir. Kölenin ve cariyenin nikâhları efendilerine ait olup efendilerinin izni olmadan kendi nefislerini nikâh edemiy e çeklerine âyet delâlet eder. Eyâma ; Erkek ve dişi nikâh altında bulunmayan bekârlar demektir. İmam-ı Şafii indinde hatunun nikâhında velisinin izni şarttır. Amma İmam-ı Azam'a göre sabiler için velilerinin izni şartsa da baliğ olan. kimse velisinin izni olmadan nefsini nikâh edebilir. Bu âyet-i celile; nikâhın gınaya sebep olduğuna delildir. Zira; Vacip Tealâ nikâha rağbet edenler için zenginliği vaad buyuruyor. Nikâhta gına dahî bilfiil müşahittir. Nikâhta gınaya esbab-ı zahiriye de var ki zevçle zevcenin rızıkları içtima eder. İkisi teşrik-i mesaî ettikleri gibi zevç nikâh sebebiyle esbaba tevessül eder. Bekâr hali gibi olmaz ve aralarında hasıl olan çocukların rızıkları da inzimam etmekle mecmu' az çok bir yekûn teşkil eder. Binaenaleyh; Hz. Ömer «nikâhın gayrıdan gına talep eden kimseye ben teaccüp ederim» buyurmuştur. Şu halde fakr-ı halin nikâha mani olmıya-cağı ve nikâhın gınaya sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Vacip Tealâ hür, cariye ve köle cümle insanların nikâhlarını beyandan sonra nikâhtan âciz olanların hallerini beyan etmek Üzere buyuruyor. Yani; Fukara olup nikâhın esbabını tedarik edemiyenlere Allahü Tealâ kendi fazl u kereminden onları zengin edinceye kadar nefislerini iffete cebretsinler ve şehvetin meşakkatma sabır ve tahammülle iffete sa'y ve ikdam etsinler ki zinadan halâs olsunlar. Fukaranın nikâhının cevazını beyandan sonra mebadi-i nikâh-dan ve nafakadan aciz olanları bu âyet-i celile hallerine evlâ ve efdal olan şeye irşat etmiştir. Bu âyetlerde hüsn-ü terbiye ve insanın haline lâyık olan ahvali beyanda gayet intizam vardır. Çünkü; Vacip Tealâ evvelâ fitneden ve masiyet mevkilerinden muhafaza edecek olan gözleri kapamakla emretti ki gözüyle görmek fitneye ve zinaya vesile olacağını beyanla erkek ve dişinin gözlerini haramdan muhafaza etmelerini emirden sonra haramdan muğni kılan ve dini muhafaza eden nikâhla emir buyurdu. Badehu nikâhdan âciz olanlara da merdane bir surette nefs-i emmareye mukavemetle izzet-i nefis taşımalarını emretti ki nefsin kölesi olmakla zina gibi anî ve azıcık lezzet için bir takım rezaleti ve denâeti irtikâp mezelletinden halas olsunlar.

Nur 24:33

Vacip Tealâ köle ve cariyenin nikâhlarıyla efendilerine emrettikten sonra köle ve cariyeler hürriyetlerine talip olduklarında bedel-i kitabete kesmelerini emretmek üzere buyuruyor. Yani bedel-i kitabetten bir miktarını tenzille köleyi mesrur etmeniz emr-i men-duptur. Kitabet; Ukudat-ı şer'iyeden bir akittir ve sureti şöyledir; Köle veya cariye bir miktar para karşılığı azad olunmasını efendisinden talep eder. Efendisi de razı olursa meselâ yirmi veya otuz liraya üç aydan veya altı aydan gibi bir müddet tayin ederek «seni mükâtep ettim» dedikten sonra köle veya cariye «kabul ettim» demesiyle akid mün'akid olur. O müddet zarfında memlûk kazancına malik olur ve tayin olunan miktarı mevlâsına teslim ederse azad olur. Eğer teslim edemezse mevlâ muhayyerdir isterse akdi fesheder kölenin nkkıyeti avdet eder, isterse müddeti temdit eder köle bedel-i kitabete çalışır. Akid fesholunduğu surette köle veya cariyenin elindeki mal nıevlâmn olur. Kitabetle emir, nedb içindir vücub için değildir. Zira; Mevlâ mülkünde müstakildir. Binaenaleyh; rızası şarttır. Şu halde köle kitabete talib olmakla mevlâ mülkünden ferağata mecbur olmaz. Fakat âyetin muktazası müstahab olan kitabeti kabul etmektir. Hatta köle talib olmadan mevlâ bedel-i kitabeti kesebilir. Köle kabul ettiği surette akid mün'akid olur. Kölenin hüsn-ü hal sahibi Ve kazancıyla bedeli edaya iktidarı âyette şart kılındı ki tarafeyn mutazarrır olmasınlar. Bedel-i kitabetten bir miktarını mevlânın tenzil etmesi müstahab olduğunu da Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurdu. Akd-i kitabetin şartı; mevlânın âkil ve baliğ olmasıdır. Çünkü; Mecnun ve sabi akte ehil olmadıklarından pazarlıkları muteber değildir. Ayetin sebeb-i nüzulü; (Huveytap b. Abdül'uzza) nın bir kölesi bedel-i kitabete talib olup Huveytab'ın imtina etmesi üzerine âyet nazil olmuştur. Vacip Tealâ cariye ve kölelerin nikâhlarını ve bedel-i kitabetle hürriyetlerini iktisab edebileceklerini beyandan sonra cariyeleri zinaya ikrahın caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; mükrih olan kimse kerhen işlediği işte ma'füv ve mazurdur. Yani; Ey mü'minler! Cariyelerinizi zinaya ikrah etmeyin. Eğer onlar akıllarının kısalığı ve acizleriyle beraber zinadan nefislerini muhafaza murad ederlerse size icbar yakışmaz. Çünkü; aklın ve şer'in razı olmıyacağı efaldan onları muhafazaya siz daha lâyıksınız. Binanealeyh; istemediği halde sizin fiil-i fahişe onları sevketmeniz en çirkin kabahatlardarıdır. Şu halde menfaati dünyayı talep için bir takım afife cariyelerinizi fena fiile şevkle adaletten çıkmayın. Eğer bir kimse ikrah ederse ikrâhdan sonra Al-lahü Tealâ onları mağfiret edici ve merhamet buyurucudur. Zira; onlar mükreh oldukları cihetle af olunurlar. Velâkin ikrah edenleri Allahü Tealâ eşedd-i azapla muazzep kılar. Bu âyette Ebussuud Efendinin beyanı veçhile cariyeleri tahassun murad etmelerini beyan; efendilerine tariz ve tevbih içindir. Çünkü; cariyelerin şehvetleri galib, nefisleri zinayı âmir ve mahasin-i ahlâkı idrakten akılları kasır olduğu halde onlar iffet murad ederlerse efendilerinin iffet murad etmeleri daha evlâ iken bilâkis mevlâlarınm zinaya sevketmeleri daha şeni' demektir. Cariyelerin iffet murad etmelerini beyan âdet-i müstemirre olduğunu beyan içindir, yoksa cariyeler iffet murad etmezlerse ikrah caiz demek değildir. Zira; Her zaman ve mekânda' ve her halde zinaya sevketmek caiz değildir. Şu kadar ki cariyelerin zinaya meyli olursa efendilerin şevkinde ikrah olmaz. Çünkü; cariye zinayı birrıza kabul ederse bu surette cariye de efendi de asi olurlar. Bu gibi efâl-i kabihaya kendi mülkleri ve aileleri dahilinde himayeleri altında bulunanları icbar edenlerin denaet-i tabiatlarına işaret için bu kadar büyük vizr ü vebali irtikâpları her zaman zevaia maruz olan meta-ı dünyayı talep" zımnında olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bu kadar büyük bir günahı hasis bir miktar mal için irti-kâb etmek denaetten başka bir şey olamaz. Bu âyette zinanın pek büyük günâh olduğuna işaret için ik-râhdan sonra mükreh olan cariyelerin mağfiret-i ilâhiyeye muhtaç oldukları beyan olundu. Halbuki mükreh olan kimse kerhen işlemiş olduğu fiilden mesul olmaz lâkin zinanın şenaatma binaen her ne kadar kerhen işlemiş olsalar dahi mağfirete muhtaç olunca ikrah edenlerin halleri te'essüfe şayan bir haldir. Âyet-i celilenin nüzulü sebebi; Fahri Râzi, Kazî, Ebussuud ve Hâzin'in beyanlarına nazaran şöyledir : (Abdullah b. Übey) altı cariyesine çadır kurar ve zinaya icbar eder ki onların ücretleriyle temettü' etsin. Cariyeden ikisinin Resulullah'a şikâyet etmesi üzerine bu âyet-i celilenin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; cariyesini bir kimsenin zinaya ikrah etmesi caiz olmadığı ve ikrah ettiği surette cariyenin kerhen işlediği günahı Allah'ın mağfiret buyuracağı bü âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:34

Vacip Teâlâ sûre'nin bidayesinden beri zikrolunan ahkâmı beyandan sonra Kur'an'ı üç sıfatla tavsif etmek üzere buyuruyor. Bu âyette Vacip Tealâ Kur'an için üç sıfat beyan etti; Birincisi; Kur'an'ın âyetleri, helal ve haramı, insanğarın selâh ve necatlarını suret-i vazıhada beyan etmesidir. ikincisi; Ummefi Muhammediyeden evvel geçen ümmetlerin Tevrat'ta ve İncil'de beyan olunan hükümlere benzer hükümleri Kur'an'da beyan buyurması ve bu ümmetin halini onların hallerine müşabih olarak Kur'an'ın beyan etmesidir. Üçüncüsü; Kur'an'ın müttekilere mev'ize olmasıdır. Kur'an'ın cümle insanlara mev'ize olduğu halde âsileri isyandan men' için Vacip Tealâ Kur'an'ın müttekilere vaazolduğunu tahsis buyurdu. Çünkü; Kur'an'dan intifa edecek müttekilerdir, 'asiler değildir. Şu halde âyette âsileri ittikay'a terğib vardır. Yahut İFahri Kazî ve Beyzâvî'nin beyânları veçhile ây etler le murad; Bu'sûrenin âyetleridir ve mese île murad; Hz. Âişe'nin ifk ktssa-sıdır. Çünkü; Hz. Âişe'nin kıssası Ümem-i Salifeden Hz. Meryem ve Hz. Yusuf'un kıssalarına müşabih ve onların naziridir. Vacip Tealâ Kur'an'da mesel-i garib zikrettiğini beyandan iSonra bazı meseli garibi beyan' etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile nur; gözle görülür, ayla güneşten vesait ziya verici şeylerden mukabilinde olan cisme akseder bir keyfiyet olduğundan bu manâca nurun Vacip Tealâ'ya ıtlâkı sahih olmadığı cihetle te'yile muhtaçtır. Binaenaleyh «Allahü Tealâ semavat ve arzın nurunun sahibi» demektir. Çünkü; Vacip Tealâ her şeye malik ve her şeyin sahibi olduğu gibi nurun dahi sahibidir. Yahud nur; ihtidaya sebeb olduğu cihetle burada hidayet manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demek olur. Yahud … demektir. Çünkü; Bir kavmin reisine ve müdebbir-i umurlarına nur denmek araplar arasında caridir. Şu halde demek demektir. Yahud … demektir. Çünkü; hüsn-ü tertibe ve inüzam-ı acibe nur ıtlâkı vardır. Yahud nur; münevver manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: Çünkü kalb-i mü'min; vücudun vasatında bir pencere ve nur-u ilâhi kendisine mevdu olan mahalde billur ve nur-u İlâhi de ziya veren çarağ mesabesindedir. Yahud AIIah'ın nuru yla murad; Peygamberimiz (S.A.V.) Efendi-mizdir. Zira Peygamberimiz; dünyanın vasatından âlemi nurlandırıcı bir nur-u İlâhidir.

Nur 24:35

Bu âyette zeytin ağacının menafi-i kesiresine işaret olmak üzere zeytin ağacını bereketle tavsif etti. Çünkü zeytin yenir, yağı yanar ve ziyası gayet güzeldir. Hatta tufandan sonra dünya yüzünde ilk biten ağacın zeytin ağacı olduğu mervidir. Binaenaleyh; insanların ondan intifâı diğer ağaçlardan daha mukaddemdir. Zeytin ağacının şarka ve garba mensup olmaması, sabah ve akşam güneşlerinden mahrum değil her zaman güneş kendine isabet eder demektir. Çünkü; her vakit güneş isabet eden ağacın meyvesi gayet güzel ve ziyası çok olur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran şark ve garba mensub olmayan zeytinle murad dünyanın vasatında olmak-tır. Dünyanın vasatının da Şam-ı şerif olması muhtemeldir. Zira; Şam'ın zeytininin her yerin zeytininden nefis ve ala olduğu müşahede olunmaktadır. Çünkü dilediği kuluna din-i İslâmı tevfikle tarik-ı hakka isal eder. Çünkü dilediği kuluna din-i İslâmı tevfikle tarik-ı hakka isal eder.

Nur 24:36

EvIerle murad; Mescitlerdir. Zira yer yüzünde mescitler; Allah'a ibâdet -etmek için yapılmış ibadethanelerdir. Hatta gök yüzünden yıldızların ziyası bize göründüğü gibi yer yüzünden mescidlerin ziyası da ehl-i semaya yıldızlar gibi göründüğü (İbni Abbas) hazretlerinden mervidir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bazıları bu âyette büyutla murad; yer yüzünde enbiya-yı kiram tarafından bina olunan dört mescittir. Onlardan Kabe-i Muazzama; İbrahim ve İsmail (AS.) m binasıdır. Kudüs mescidi; Davut ve Süleyman (A.S.) xn binasıdır. Mescid-i Medine ve Mescid-i kubâ ise bizim peygamberimizin binasıdır. Çünkü bunların binasına ve tazimle şanlarının İlâsına Allahü Tealâ izin vermiştir. Bu mescidlerde tesbihle murad; salâvat-ı mefruzadır. Çünkü sabah vaktinde kılman namaz sabah namazıdır. Diğer dört vakit ise vakt-i asalda kılınır. Zira asîl; kustuktan sonra olup vaktin cümlesine ıtlak olunur. Allah'ın nurunun sıfatı demektir. Mi§kat; bir pencere ki duvarın dışına deliği olmayıp yalnız bulunduğu odanın içine nazırdır. Çünkü; menfezi yalnız bir tarafa olduğundan içinde yanan şem'anm ziyası ziyade olur. Mısbah ; çarağdır. Zücace ; billurdan kandildir. Yani «Allah'ın kullarını hidayette kılan nurunun misali; billurdan kandil içinde yanan çarağ kendisinde bulunan pencere gibidir. O billur içinde yanan çarağ kendinde bulunan pencerenin ziyası vasıtasiyle herkes etrafını görüp iyi ve kötüyü farkettiği gibi nur-u İlâhi vasıtasiyle herkes doğru yolu bilir». O çarağ; kendisinde bulunan billurdan kandil, sanki parlak bir yıldızdır ki yukarıda pencerede takılı olduğundan gökte yıldız gibi herkes görür, demektir. İstiyen onunla ihtida eder ve herkese nisbeti birdir, hiç bir kimse hakkında saklı değildir. Fakat o nurla tenevvür eden eder, etmeyen de etmez. Dürriy ; inci taneleri gibi parlak demektir. O çarağ hayrı kesir ve bereketi çok olan zeytin ağacının zeytinlerinden hasıl olan yağıyla yandınlır ki, O zeytin ağacı yalnız şarka veya garba mensup değil, belki şark ve garba nisbeti müsavi olduğundan daima güneşe maruz ve meyvesi tamamiyle olgun ve dolgun olduğu cihetle yağı gayet saf ve berraktır. Hatta o ağacın yağı o kadar halis ki ateş dokunmasa bile hemen ziya vermeğe yakındır. çar ağın nuru, billirûn nuru ve yağın saffeti ziya üzerine ziyadır. hte o nuruyla Allahü Tealâ dilediği kulunu doğru yola ulaştırır. Ve nasa hakikati anlatmak için Allahü Tealâ bu gibi misali beyan eder. Zira; Allahü Tealâ her şeyi bilir. Beyzâvî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile nurla murad; hidayettir. Şu halde demek; Allahü Tealâ,semavat ve arzın hadisi yani ehl-i sema ve ehl-i arzı hidayette kılar demektir ve bu temsil de hidayeti temsildir. Yani «Allah'ın kullarını hidayeti; vuzuh-u zuhurda hâlis zeytin yağından yandırümış, parlak yıldıza benzeyen billur içinde yanan çarağ kendinde bulunan mişkâta yani pencereye benzer ki o pencerenin ziyası sebebiyle herkesin etrafını görüp hayrı ve şerri farkettiği gibi hidayeti İlâhiyeyle dahi herkes hak ve batıl yolunu bilir ve hak olan yola ulaşır» demektir. O halde hidayet-i İlâhiye; doğru yolu göstermektir. Bu manâca hidâyetin cümle kullara nisbeti müsavidir ki şarka ve garka mail olmayıp daima şemse nisbeti müsavi olan zeytin ağacı gibi herkese nisbeti birdir ve lâkin o hidayetle ihtida eden eder. Hatta hidayet-i İlâhiye o kadar açıktır ki müstaid ve şiddet-i zekâya malik olanlar tefekkür ve taallüme muhtaç olmadan o hidayetle ihtida ederler ki ateş dokunmadan ziya vermeye müstaid olan zeytin yağı gibi parlaktır. Çünkü Allahü Tealâ'nm kullarını hidayeti; kitaplar inzal etmekle olur ki kütüb-ü semaviye; kelâm-i İlâhi olmakta ve mutazammin olduğu ahkâmda, hakka ve adalete delâlette nazar-ı insafla bakanlara güneş gibi parlaktır. Rusül-ü kiram ve onların mucizeleriyle de hidayette kılar ki gerek resuller ve gerek mucizeleri tarik-ı hakka delâlette şüphe bırakmıyacak derecede açıktır. Vahdaniyetine hidayeti âfakta ve enfüste deliller ve alâmetler vazetmekle olur ki cümlesinin vahdaniyete delâleti pek zahirdir. Şu halde Allah'ın hidayeti; nur, mü'minlerin ihtidaları da nur üzerine nurdur. Yahud nurla murad; Resulullah olduğuna nazaran (Kâab) hazretlerinin beyanı veçhile manâ~yı âyet şöyledir : … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Ubey b. Kâab) da bu âyete şöyle manâ vermiştir : …

Nur 24:37

Vacip Tealâ yer yüzünde mescidlerde isminin zikir ve zat-ı ulûhiyeti teşbih olunduğunu beyan ettikten sonra teşbih edenlerin kimler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yer yüzünde Allah'a teşbih eden kâmil erkeklerdir ve i tarik-ı İlâhiye sülük için eteklerini sıvamışlar, ihlâs üzere Rabla-3 rını tenzihe devam ederler, şanları gayet âlî ve tazime şayandır-| lar. Zira; O şan-ı âlî sahibi olan recülleri Allahü Tealâ'yı zikret-l mekten ve canib-i İlâhiye teveccühle dergâh-ı ulûhiyete iltica ey4] lemekten, selâvat-ı mefruza şeraitine riayetle evkatında eda etmek-İ ten ve zekât-ı mefruzalarmı vermekten, onları ticaret ve alış verigj gibi dünyaya ait muameleler asla menetmez. Zira; Onlar Allah'ım emrine imtisali her şey üzerine takdim ve her umurdan ehemmi-Ş yetîi addederler. Çünkü onlar çok büyük gün olan kıyamet gününü den korkarlar ki, o günde kalbler muztarib olur ve hayrette kalır^, gözlerin içi dışına çıkar, beyazlığı sarı ve göklüğe tebeddül eder| kalbler bilmediğini bilir, gözler görmediğini görür. Zira; kalbiiî şekki yakîne ve gözün perdesi açıklığa inkılâp eder. Zikirle meşgul olan ricalin şanlarına taazim için rical lâfzı bu âyette tazime delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran kadınların cuma ve cemaat için hazır olmaları vacip olmadığına işaret zımnında mescidde zikredenlerin erkekler olduğu tasrih olunmuştur, İnsanı ibadetten men'eden şey ekseriyetle ticaret ve alış veriş olduğuna işaret için ticaretin ibadetlerinden menetmediğini sarahaten beyan buyurmuştur. «Ticaret, alış veriş ve sair dünya işleri namazı kılmaya mani olmaz» demek «vaktinden te'hire sebeb olmaz» demektir. Çünkü;, vaktinden te'-hirle ikame olunan salata, ikame denilmez. Binaenaleyhi kame-i saIâtla murad; vaktinde eda olunandır. Zikir ve teşbihle meşgul olan erkeklerin amelleri yalnız iba-datı zahireye münhasır değildir, belki onlar kalbleriyle Allah'ın azabından korkarlar. Çünkü; bilirler ki ne kadar dikkat etseler şan-ı ulûhiyete lâyık ibadet edebilmek beşer için mümkün değildir. Binaenaleyh; yevm-i kıyametin ahvalinden endişe üzere bulunurlar. Bu azaptan korku ve telâşları her zaman mevcud olduğuna işaret için her zaman bulunmasına delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuştur. Yevm-i kıyamette kalbIerin ve gözlerin tekallüpleri yle murad; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kalb-lerin ve gözlerin muztarip olmasıdır veyahud dünyada olan ahvallerinin tebeddülüdür. Zira; kalb bilmediğini bilir ve göz de görmediğini görür. Yahud kalb necat ümid ederken helakten korkmaya münkalip olur, gözlerde defter-i a'malinin hangi taraftan geleceğini'bilmediğinden gâh sağ ve gâh sol tarafa döner ki, defterinin nereden geleceğini görsün. Veyahud kalbler o günde görülecek hevil ve şedaidin ıztırabından yerinden oynar gırtlağa gelir ve gözler göklüğe inkılâb eder.

Nur 24:38

Vacip Tealâ ibadetle meşgul olan kimseleri sena ettikten son ra o ricalin ibadetten gaye-i emellerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani ef'al-i ibad garazsız olmaz, elbette bir garaza müptenidir. Binaenaleyh; şu ricalin-zikir ve fikirle farz ve nafile namazı kılmaktan ve zekâtı eda etmekten garazları; Allahü Tealâ'nın amellerinin gayet güzelini ve daha kendi fazl u kereminden istihkaklarının fevkinde ziyade sevap vermesi içindir. Çünkü; Allahü Tealâ dilediği kulunu hesapsız ve ivazsız merzuk eder. Zira; Allah'ın kudreti kâmil ve ihsanı geniştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran amellerinin ah-seniyle cezadan murad; taâHannın küllisiyle ceza ve günahlarından mağfiret olunmasıdır. Yahud amellerinden daha güzel bir ceza ki birden ona3 ondan yedi yüze kadar sevap verilmesidir. Fazlu kereminden ziyadeyle murad; istihkaklarının fevkinde verilecek atâyâ-yı. İlâhiyedir, Dilediği kulunu hesapsız merzuk edeceğini beyan fazl u kereminden ziyade vereceğini ve bunu vermeye kudreti taammesi olduğunu ve ihsanının geniş olup hazinesine asla noksan gelmediğini tahkik ve takrirdir.

Nur 24:39

Vacip Tealâ mü'minlerin dünya ve âhirette halini beyandan sonra kâfirlerin hâlini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler küfürleri hallerinde kendi itikadlarınca amelden hâlî olmazlar. Binaenaleyh; O amellerinden sevap da ümid ederler velâkin ibadete esas olan îman olmadığından amelleri sıcak havada düz ovalar ve sahralarda seyr ü sefer ederken susamış olan kimselerin görüp su zannettikleri seraba benzer ki uzaktan gören onu akar bir su veya göl zanneder. Susuzluktan kemâl-i hararet kendini istiab eden kimse o serabı su zanniyle gördüğü yere kadar gelir, lâkin serabı gördüğü yerde suya benzeyen bir şey bulamadığı, gibi kâfir de amelinin sevabı var zanniyle^ıyamette gelip amelinin yok olduğunu görmekle beraber orada Allah'ın azabını bulur. Derhal Allahü Tealâ küfrünün cezasını verir ki ziyade ve noksan olmaz. Zira; Allahü Tealâ'mn hesabı seridir. Bir kimsenin hesabı diğer kimsenin hesabına mani olmaz. Derhal herkesin hesabı görülür ve herkes ameline göre cezasını bulur, asla noksan olmaz. Serap; Havanın hararetinden hasıl olma uzaktan su gibi görünen bir hayalden ibarettir. Vacip Tealâ mü'minin halini beyan için bîr darb-ı mesel irad edip mü'minin amelini nur'a teşbihle dünyada nur içinde ve âhirette nura benzeyen îmanı ve ameli sayesinde ebedi nimet-i İlâhiyeye nail olacağını beyanla mü'minin fevzü felah bulacağını izah ettikten sonra kâfirin halini de bu mi-sal-i acible izah buyurmuştur. Çünkü; kâfir kendi dini ve itikadı üzere işlediği amelini var zanniyle arsa-i mahşere gelip de sevap zannettiği şeyin ayni azab olduğunu görünce hasreti ziyade olmak- tan sanki susamış kimsenin serabı su zanniyle gelip suyu bulamadığı zaman harareti, gamı ve kederi tezayüd eden kimse gibi olacağını beyan buyurmuştur.

Nur 24:40

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini ikinci bir misâlle dahî beyan etmek üzere buyuruyor. Ki; Zira; deniz tına yaptığında dalga dalga üzerine teraküm ettiğinden deniz mamen dalgalarla örtülür. Binaenaleyh; Denizde olan gerek birbiri üzerine dalgalar ve gerek dalga üzerinde bulutun karanlıklarından bir fayda görülmeyip bir takım ıztırap ve endişeyi mucib olduğu ve kâfir de amelinden fayda görmediği gibi bir çok zararım da görecektir. Hatta amelinin esasını teşkil eden küfrün ebeden Cehennemde kalmasına sebeb olacağı kafidir. . Yani; kâfirlerin amelleri karanlık gecede muztarip ve muztar olan kimselerin amelleri gibidir ki, onlar gecenin karanlığında derin bir deryada bulunurlar. O denizi kemâl-i şiddetle dalga üzerine dalga örter. Bütün deniz dalgadan ibaret olduğundan dalgayla deniz örtülerek asla görülmez bir hale. gelmiştir. O dalgalar daha şiddetli ve daha kuvvetli gelip birbirine çarpar ve o dalgaların üzerini karanlık ve ağır bulutlar ihate etmiş ki o bulutlar da teraküm etmiş bazısı bazısının üzerinde bulunur. Hatta bir dereceye gelir ki gözünün hizasına elini çıkardığında elini göremez ve görmeye yakın bile olamaz. İşte' kâfirlerin amelleri, küfür ve tuğyanları, zulnı ü udvanları; derya-yı gaflette birbiri üzerine gelen dalgalar gibi Allah'a cehalet ve âyât-ı İlâhiyeyi mütalâadan gözlerini men'ettikleri için cehaletleri, kesif bulutlar gibi daimi üzerlerinde karar eder durur asla ziya yoktur. Binaenaleyh; bunlar amellerinden asla fayda görmezler. Çünkü; Allahü Tealâ'nın nur vermediği kimsenin asla nuru olmaz. Kâfirler cahalet ve gaflete münhe-mik ve musir olduklarından vahdaniyete delâlet eden alâmat-ı İlâhiyeyi görmedikleri için nur-u imana ihtida edemediklerinden Allahü Tealâ onları hidayette kılmadı. Allah'ın hidayette kılmadığı kimse için asla hidayet olmaz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu âyetteki teşbihin hulâsası; denizde üç karanlık vardır ki denizin karanlığı, dalganın karanlığı ve bulutun karanlığıdır. Kezalik kâfirde de üç zulmet vardır ki kalbinde itikadının zulmeti, lisanında sözünün zulmeti ve amelinin zulmetidir. Şu halde kâfirin hali şu beyan olunan denizin hali gibi demektir. Yahud kalbi; denize benzer. Menfaata istidadı var velâkin kalbinde olan cehalet, şek ve hayret denizin dalgalarına benzer ki dalganın denizi nizamından çıkarmasiyle menfaat-tan menettiği gibi kalbinde olan cehalet kalbini setirle menfaat-i imandan meneder. Su-u ihtiyar neticesi kalbinin üzerine vurulan mühür denizin üzerinde olan karanlık bulutlara benzer. Binaena-\l leyh; Denizin üzerinde zulûmat teraküm ettiği gibi kâfirin üzerinde de dalâletler teraküm eder. Bu âyette kâfirlerin amellerinin menfaatmdan hâlî olması seraba ve nur-u haktan ârî olduğu cihetle zulümata benzediğini beyan için zulûmat lâfziyle serap üzerine atfolunmuştur. Binaenaleyh; Denizde olan gerek birbiri üzerine dalgalar ve gerek dalga üzerinde bulutun karanlıklarından bir fayda görülmeyip bir takım ıztırap ve endişeyi mucib olduğu ve kâfir de amelinden fayda görmediği gibi bir çok zararım da görecektir. Hatta amelinin esasını teşkil eden küfrün ebeden Cehennemde kalmasına sebeb olacağı kafidir. . Yani; kâfirlerin amelleri karanlık gecede muztarip ve muztar olan kimselerin amelleri gibidir ki, onlar gecenin karanlığında derin bir deryada bulunurlar. O denizi kemâl-i şiddetle dalga üzerine dalga örter. Bütün deniz dalgadan ibaret olduğundan dalgayla deniz örtülerek asla görülmez bir hale. gelmiştir. O dalgalar daha şiddetli ve daha kuvvetli gelip birbirine çarpar ve o dalgaların üzerini karanlık ve ağır bulutlar ihate etmiş ki o bulutlar da teraküm etmiş bazısı bazısının üzerinde bulunur. Hatta bir dereceye gelir ki gözünün hizasına elini çıkardığında elini göremez ve görmeye yakın bile olamaz. İşte' kâfirlerin amelleri, küfür ve tuğyanları, zulnı ü udvanları; derya-yı gaflette birbiri üzerine gelen dalgalar gibi Allah'a cehalet ve âyât-ı İlâhiyeyi mütalâadan gözlerini men'ettikleri için cehaletleri, kesif bulutlar gibi daimi üzerlerinde karar eder durur asla ziya yoktur. Binaenaleyh; bunlar amellerinden asla fayda görmezler. Çünkü; Allahü Tealâ'nın nur vermediği kimsenin asla nuru olmaz. Kâfirler cahalet ve gaflete münhe-mik ve musir olduklarından vahdaniyete delâlet eden alâmat-ı İlâhiyeyi görmedikleri için nur-u imana ihtida edemediklerinden Allahü Tealâ onları hidayette kılmadı. Allah'ın hidayette kılmadığı kimse için asla hidayet olmaz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu âyetteki teşbihin hulâsası; denizde üç karanlık vardır ki denizin karanlığı, dalganın karanlığı ve bulutun karanlığıdır. Kezalik kâfirde de üç zulmet vardır ki kalbinde itikadının zulmeti, lisanında sözünün zulmeti ve amelinin zulmetidir. Şu halde kâfirin hali şu beyan olunan denizin hali gibi demektir. Yahud kalbi; denize benzer. Menfaata istidadı var velâkin kalbinde olan cehalet, şek ve hayret denizin dalgalarına benzer ki dalganın denizi nizamından çıkarmasiyle menfaat-tan menettiği gibi kalbinde olan cehalet kalbini setirle menfaat-i imandan meneder. Su-u ihtiyar neticesi kalbinin üzerine vurulan mühür denizin üzerinde olan karanlık bulutlara benzer. Binaena-\l leyh; Denizin üzerinde zulûmat teraküm ettiği gibi kâfirin üzerinde de dalâletler teraküm eder. Bu âyette kâfirlerin amellerinin menfaatmdan hâlî olması seraba ve nur-u haktan ârî olduğu cihetle zulümata benzediğini beyan için zulûmat lâfziyle serap üzerine atfolunmuştur. Binaenaleyh; Denizde olan gerek birbiri üzerine dalgalar ve gerek dalga üzerinde bulutun karanlıklarından bir fayda görülmeyip bir takım ıztırap ve endişeyi mucib olduğu ve kâfir de amelinden fayda görmediği gibi bir çok zararım da görecektir. Hatta amelinin esasını teşkil eden küfrün ebeden Cehennemde kalmasına sebeb olacağı kafidir. . Yani; kâfirlerin amelleri karanlık gecede muztarip ve muztar olan kimselerin amelleri gibidir ki, onlar gecenin karanlığında derin bir deryada bulunurlar. O denizi kemâl-i şiddetle dalga üzerine dalga örter. Bütün deniz dalgadan ibaret olduğundan dalgayla deniz örtülerek asla görülmez bir hale. gelmiştir. O dalgalar daha şiddetli ve daha kuvvetli gelip birbirine çarpar ve o dalgaların üzerini karanlık ve ağır bulutlar ihate etmiş ki o bulutlar da teraküm etmiş bazısı bazısının üzerinde bulunur. Hatta bir dereceye gelir ki gözünün hizasına elini çıkardığında elini göremez ve görmeye yakın bile olamaz. İşte' kâfirlerin amelleri, küfür ve tuğyanları, zulnı ü udvanları; derya-yı gaflette birbiri üzerine gelen dalgalar gibi Allah'a cehalet ve âyât-ı İlâhiyeyi mütalâadan gözlerini men'ettikleri için cehaletleri, kesif bulutlar gibi daimi üzerlerinde karar eder durur asla ziya yoktur. Binaenaleyh; bunlar amellerinden asla fayda görmezler. Çünkü; Allahü Tealâ'nın nur vermediği kimsenin asla nuru olmaz. Kâfirler cahalet ve gaflete münhe-mik ve musir olduklarından vahdaniyete delâlet eden alâmat-ı İlâhiyeyi görmedikleri için nur-u imana ihtida edemediklerinden Allahü Tealâ onları hidayette kılmadı. Allah'ın hidayette kılmadığı kimse için asla hidayet olmaz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu âyetteki teşbihin hulâsası; denizde üç karanlık vardır ki denizin karanlığı, dalganın karanlığı ve bulutun karanlığıdır. Kezalik kâfirde de üç zulmet vardır ki kalbinde itikadının zulmeti, lisanında sözünün zulmeti ve amelinin zulmetidir. Şu halde kâfirin hali şu beyan olunan denizin hali gibi demektir. Yahud kalbi; denize benzer. Menfaata istidadı var velâkin kalbinde olan cehalet, şek ve hayret denizin dalgalarına benzer ki dalganın denizi nizamından çıkarmasiyle menfaat-tan menettiği gibi kalbinde olan cehalet kalbini setirle menfaat-i imandan meneder. Su-u ihtiyar neticesi kalbinin üzerine vurulan mühür denizin üzerinde olan karanlık bulutlara benzer. Binaena-\l leyh; Denizin üzerinde zulûmat teraküm ettiği gibi kâfirin üzerinde de dalâletler teraküm eder. Bu âyette kâfirlerin amellerinin menfaatmdan hâlî olması seraba ve nur-u haktan ârî olduğu cihetle zulümata benzediğini beyan için zulûmat lâfziyle serap üzerine atfolunmuştur. Binaenaleyh; Denizde olan gerek birbiri üzerine dalgalar ve gerek dalga üzerinde bulutun karanlıklarından bir fayda görülmeyip bir takım ıztırap ve endişeyi mucib olduğu ve kâfir de amelinden fayda görmediği gibi bir çok zararım da görecektir. Hatta amelinin esasını teşkil eden küfrün ebeden Cehennemde kalmasına sebeb olacağı kafidir. . Yani; kâfirlerin amelleri karanlık gecede muztarip ve muztar olan kimselerin amelleri gibidir ki, onlar gecenin karanlığında derin bir deryada bulunurlar. O denizi kemâl-i şiddetle dalga üzerine dalga örter. Bütün deniz dalgadan ibaret olduğundan dalgayla deniz örtülerek asla görülmez bir hale. gelmiştir. O dalgalar daha şiddetli ve daha kuvvetli gelip birbirine çarpar ve o dalgaların üzerini karanlık ve ağır bulutlar ihate etmiş ki o bulutlar da teraküm etmiş bazısı bazısının üzerinde bulunur. Hatta bir dereceye gelir ki gözünün hizasına elini çıkardığında elini göremez ve görmeye yakın bile olamaz. İşte' kâfirlerin amelleri, küfür ve tuğyanları, zulnı ü udvanları; derya-yı gaflette birbiri üzerine gelen dalgalar gibi Allah'a cehalet ve âyât-ı İlâhiyeyi mütalâadan gözlerini men'ettikleri için cehaletleri, kesif bulutlar gibi daimi üzerlerinde karar eder durur asla ziya yoktur. Binaenaleyh; bunlar amellerinden asla fayda görmezler. Çünkü; Allahü Tealâ'nın nur vermediği kimsenin asla nuru olmaz. Kâfirler cahalet ve gaflete münhe-mik ve musir olduklarından vahdaniyete delâlet eden alâmat-ı İlâhiyeyi görmedikleri için nur-u imana ihtida edemediklerinden Allahü Tealâ onları hidayette kılmadı. Allah'ın hidayette kılmadığı kimse için asla hidayet olmaz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu âyetteki teşbihin hulâsası; denizde üç karanlık vardır ki denizin karanlığı, dalganın karanlığı ve bulutun karanlığıdır. Kezalik kâfirde de üç zulmet vardır ki kalbinde itikadının zulmeti, lisanında sözünün zulmeti ve amelinin zulmetidir. Şu halde kâfirin hali şu beyan olunan denizin hali gibi demektir. Yahud kalbi; denize benzer. Menfaata istidadı var velâkin kalbinde olan cehalet, şek ve hayret denizin dalgalarına benzer ki dalganın denizi nizamından çıkarmasiyle menfaat-tan menettiği gibi kalbinde olan cehalet kalbini setirle menfaat-i imandan meneder. Su-u ihtiyar neticesi kalbinin üzerine vurulan mühür denizin üzerinde olan karanlık bulutlara benzer. Binaena-\l leyh; Denizin üzerinde zulûmat teraküm ettiği gibi kâfirin üzerinde de dalâletler teraküm eder. Bu âyette kâfirlerin amellerinin menfaatmdan hâlî olması seraba ve nur-u haktan ârî olduğu cihetle zulümata benzediğini beyan için zulûmat lâfziyle serap üzerine atfolunmuştur.

Nur 24:41

Vacip Tealâ mü'minlerin kalblerinde olan nuru ve kâfirlerin kalblerinde olan zulûmatı temsil tarikiyle beyan ettikten sonra tevhide delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her cümlesini ilmi ihata etmiş ilminden bir zerresi ve bir ferdi hariç değildir.

Nur 24:42

Vacip Tealâ mü'minlerin kalblerinde olan nuru ve kâfirlerin kalblerinde olan zulûmatı temsil tarikiyle beyan ettikten sonra tevhide delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her cümlesini ilmi ihata etmiş ilminden bir zerresi ve bir ferdi hariç değildir. Binaenaleyh; Allah'ın gayri mercî yoktur. Çünkü; yerin, göklerin, dünya ve âhiretin mâliki, sahibi ve ilmi cümlesini muhit olunca cümlenin mercii ezelî ve ebedidir. Yani; kâfirler alâmâtla istidlâldan mahrumlardır. Habibim! Sen görmedin ve bilmedin mi? Gördün ve bildin ki göklerde ve yerde olan cümle mahlûkat, yerle gök arasında havada uçan kuşlar kanadlarını döşedikleri halde Allahü Tealâ'yı nekaisten ve im-kân-ı hudus gibi şan-ı ulûhiyete lâyık olmadık şeylerden tenzihle teşbih ve takdis ederler, onlardan her biri dualarını ve teşbihlerini bilirler. Allahü Tealâ da onların işledikleri ef alin cümlesini bilir. Ğeyzâvî'nin beyanına nazaran kuşlar havada bulunup ekseriya yerde ve gökte bulunmadıkları için Cenab-ı Hak bu âyette hayvanat içinde kuşları ayrıca zikir buyurduğu gibi kuşların rikkat-i kalbi celbedecek hallerini de beyan buyurdu. Zira; kuşların kanadlarını döşeyerek teşbihleri ve o halde Rablarına ilticaları tezellülün nihayesi olduğundan nazar-ı ibretle bakan kimsenin ağlamamak elinde değildir. Amma nazar-ı ibretten uzak olanların hatırlarına hiç bir şey gelmez. Bu ve bunun emsali âyetlerde ins ü cin ve meleklerin gayri mahlûkatm teşbihlerinde müfessirinin ve ulema-yi ehl-i dinin ihtilâfları vardır. Tesbihle murad; mükellef olmayan mahlû-katın, Vacip Tealâ'nın nekaisten münezzeh olmasına delâlet midir? Çünkü; her birinde saniin kudretine ve nekaisten münezzeh olduğuna binlerce deliller vardır, yoksa Vacip Tealâ bunların her birine nutuk verir ve teşbihi ilham eder de nutukla mı teşbih ederler? Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile bunların her birine Vacip Tealâ acayib ve garaibi, hiyel ü desaisi ve gûnâ gûn sanatları ilham buyurduğu görüldüğü gibi teşbihi dahi ilham ve nutuk suretiyle teşbih etmeleri -kudret-i İlâhiyeye nazaran uzak değildir. Bazıları bu âyette seIdtla murad; Benî Âdem'in selâtı ve tesbihle murad; Sair mahlûkatın teşbihidir demişlerse de seIâtla murad; dua olup duayı teşbih gibi Vacip Tealâ'nıri cümle mahlûka ilham etmesi de ihtimâlden uzak değildir. Hulâsa; yerde ve gökte olan cümle mahlûkat ve havada uçan kuşlar kanadlarını döşer oldukları halde Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzih ettikleri, her bir mahlûkun kendi duasını ve teşbihini bildikleri, Allahü Tealâ'nın bunlardan her birinin işlediklerini bildiği, yerin ve göğün mülkü Allah'ın olduğu ve herkesin merciinin ancak huzur-u Bari olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:43

Vacip Tealâ vahdaniyetine ikinci bir delili beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Sen habibim görmedin ve bilmedin mi? Hem gördü] hem de bildin ki, Allahü Tealâ yer yüzünden gök yüzüne çıkan buharın eczalarından hasıl olan bulutları araziden ve beldelerden dilediği arza ve beldeye sevkettikten sonra o bulutların parçalarının aralarını birbirine rabteder gök yüzü yekpare bir bulut olur. Sonra o bulutlar dağlar gibi birbiri üzerine yığılır birikir. Yağmur yağacak bir hale gelince sen görürsün ki yağmur taneleri o bulutun arasından çıkar ve Allahü Tealâ semada mevcud doludan teraküm etmiş dağlar mesabesinde bulutlardan dolu yağdırır. Dilediği kulunun ekinlerine, bağlarına ve bahçelerine isabetle ihlâk eder. Dilediği kulunun bağı ve bahçelerini ondan muhafaza ile başka mahallere sevkeder. O buluttan hasıl olan şimşek ziyası, şiddetinden hemen gözlerin ziyasını gidermeğe yakın olur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile birinci ihtida içindir. Zira; ibtidaen inzal sema cihetindendir. İkinci ba'z manasınadır. Zira; Nazil olan, o dağlara benziyen bulutların bazısmdandir. Üçüncü cins içindir. Zira o dağlar dolu cinsin-dendir. Buna nazaran âyetin manâsı: … demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunların her biri Allah'ın vücuduna, vahdaniyetine ve kudret-i kâmüesine delâlet eder. Çünkü; yerden havaya çıkan buharı bulut yapmak, o bulutun parçalarını toplamak, onların- arasından inci taneleri gibi yağmur inzal etmek, bazı kere yağmur yerine dolu yağdırmak, o dolu ile bazı kimselerin hasılatını harap ve bazılarını o afetten muhafaza etmek ve o rutubet içinden yıldırım denilen bir ateş ve şiddet-i zulmette gözlerin ziyasını izâle etmeye yakın bir ziya halketmek faili muhtarın fiiline delildir. Binaenaleyh; cümlesi halikın vücuduna birer ,burhan-ı kaatı'dır, tabiat vasıtasiyle değildir. Eğer tabiat vasıta-siyle olsa tabiatın muktazası yağmursa daima yağmur olur, dolu olmaz. Dolu ise daima dolu olur, yağmur olmaz. Çünkü; Tabiatın muktazası birdir, ayrı ayrı olmaz. Kezalik bulutun muktazası yağ-dırmaksa daima yağdırır ve eğer yağdırmamaksa daima yağdırmaz. Her yerde yağdırır veya her yerde yağdırmaz. Bazı yerde yağdırıp bazı yerde yağdırmamak fail-i muhtarın ihtiyariyledir. Kezalik bulutta bazı kere şimşek olup bazı kere olmaması fail-i muhtarın halketmesiyledir. Maahaza buluttan yağmur yağıp dururken bir de yıldırım denilen bir ateşin zuhuru Halik Tealâ'nın vücuduna pek büyük delildir. Çünkü; su ile ateş yekdiğerine zıd olduğu halde her ikisinin madde-i vahide olan buluttan tevellüd etmesi kudret-i kâmile eseridir. Tabiatla,husule gelmez. Yer yüzünde sırf taştan dağlar halkettiği gibi gök yüzünde de sırf buzdan ve doludan dağlar halketmesinde kudretullaha bir mani olmadığından âyette cibâli te'vile hacet yoktur.

Nur 24:44

Vacip Tealâ vahdaniyetine üçüncü delili beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ fail-i hakiki ve kaadir-i muhtardır. Zira; Allahü Tealâ geceyi gündüze, gündüzü geceye kalbeder; Binaenaleyh; Vakt-i muayyeninde biri gider arkasından diğeri gelir. Zulmet ziyaya ve ziya zulmete tebeddül eder. Alemde her ikisi de hükmünü icra ettiği gibi gündüzün hali sıcak gecenin hali soğuktur., İşte şu ahvalin cümlesinde ilm ü irfan, akl ü iz'an sahipleri için fail-i muhtarm vücuduna delâlet-i vazıha vardır. Çünkü; Tabiat icabı olsa tabiatın muktezası zulmetse daima zulmet ve ziya ise daima ziya olmasını icab edeceğinden âlem-i vahidde böyle iki zıddın birbirini takip-edip durmasında elbette kaadir-i muhtarın kudretiyle olduğuna bunlardan herbiri birer burhan-ı kaatı'dır. Hülâsa; gecenin gündüze ve gündüzün geceye kalbinde basiret, fikir ve irfan sahipleri için ibret olduğunu ve bu acayipten ibret almıyanlarm basiretten hali behayim menzilesinde oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:45

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden dördüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ her hayvanı kendine mahsus olan nutfeden halketti. Binaenaleyh; O hayvanattan bazıları yılan ve solucan gibi karnı üzerinde, bazıları insanlar ve kuşlar gibi iki ayakları üzerinde ve bazıları da behayim gibi dört ayakları üzerinde yürürler. Zira; Allahü Tealâ dilediği mahlûku istediği veçhile eczadan mü-rekkeb olsun, basit olsun her bîrinin azalan, suretleri, heyetleri, hareketleri, küvâları ve tabiatları birbirine benzemez bir halde icad eder. Çünkü; her şeyi ve her türlüsünü halka kaadir ve kudretine bir hail yoktur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran hayvanat la murad; yer yüzünde bizim görebildiğimiz hayvanlar olduğu için meleklerin nurdan ve cinnin ateşten halkolunmasiyle bu âyete sual varid olmaz. Onları biz görmediğimiz için âyette dâhil değillerdir. Çünkü; dâbb e ile murad; bizim gördüklerimizdir. Yahud her hayvanın esası sudur. Her ne kadar bazı hayvanat nutfenin gayrı bir maddeden halk olunursa da her şey su ile meydana geldiğinden o maddenin aslı da sudur. Şu halde cümle hayvanat esas itibariyle sudan halkolunduğundan bu âyet; cümle ziruha şamildir. Dâbbe lâfzı; hayvanattan akil sahibi olan ve olmayanlara şamil olduğundan akıl sahiplerini aklı olmayanlar üzerine tağlip için de ukalaya mahsus zamir varid olmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile karriı üzere yürümekte kudretullaha delâlet eden ziyade olduğundan karnı .üzerine yürüyenlerin zikri âyette takdim olunmuştur. Gerçi hayvanat .içinde örümcek ve akrep gibi dörtten çok ayakları olanlar varsa dâ dört ayaktan ziyadede her halde dört ayakla yürümek dahil olduğundan dört adedini zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; kırk ayakla yürürse dört ayak kırk içinde mevcud olduğundan yine dört ayak üzerinde yürüdü demek yalan olmaz. Yakud her ne kadar hayvanatın ayağı çok olsa da yürüdüğünde itimadı dört ayağına olup diğerleri o dörde tabi olduğundan dördü zikirle iktifa olmuştur. Bu âyette beyan olunduğu veçhile bir nutfeden envâı hayvanat halkolunduğu halde hiç birisi diğerine benzemediği gibi heyetleri, şekilleri, yürüyüşleri, tabiatları, tarz-ı maişetleri, kuvvet ve kudretleri ve her birinin diğerine karşı müdafaası başka başkadır. Şu halde bunların cümlesi bir asıldan oldukları halde muhtelif surette yaratılmaları fail-i muhtarın ihtiyarı ve kaadir-i mutlakm kudretiyle olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat muktezâsi olsa hepsi bir suret ve bir tabiat üzerine olması lâzım gelirdi. Zira; suyun tabiatı ne icab ederse o icabından tehalüf edemezdi. Lâkin te-favüt etmiştir. Şu. halde faili muhtarın ihtiyariyledir, tabiatın te'-siri yoktur. Hulâsa; her hayvanın aslı sudan halk olunduğu ve hayvanattan bazılarının karnı üzerine, bazılarının iki ve bazılarının dört ayak üzerine yürümeleri kudretullaha delil ve Allahü Tealâ'mn her şeyi halka kaadir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.

Nur 24:46

Vacip Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delilleri beyan ettikten sonra helâl ve haramı hidayet ve dalâleti beyan eden âyetler inzal eylediğini ve dilediği kullarını tarik-ı müstakime hidayette kıldığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; halkı irşad için envai delâili beyan edici âyetler inzal ettik. Zira; Allahü Tealâ tarik-ı hakka delâlet eden delillerle istidlal ve o delâile nazarı tevfik etmekle istediği kulunu Cennetine îsal eden doğru yola hidayette kılar ve kul da iradesini sarfla ta-rik-ı müstakime, dahil olup niam-ı ebediyeye ve saadet-i sermedi-yeye nail olur. Şu halde kul için vazife; delilleri tetkik edip ma-anisini mülâhazayla matluba vasıl olmasının esbabına tevessül etmektir. Hulâsa; Allahü Tealâ helâli ve haramı beyan eden âyetlerini inzalle kullarının vazife-i diniyelerini beyan ettiği ve kullarının iradelerini sarfetmeleri üzerine Allah'ın dilediği kullarını tarik-ı müstakime hidayette kılacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.

Nur 24:47

Vacip Tealâ âyetlerini inzal ettiğini beyandan sonra nasm üç kısma munkasem olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar âyetlerimizi nazar-ı itibara almayıp maani-sini teemmül etmediklerinden canlarından ve mallarından korktukları için yalnız lisanlarıyla «biz AllaH'a ve Resulüne îman ve itaat ettik» dedikten sonra fiiliyata gelince onlardan bir fırka Allah'ın ve Resulünün hükmünden iraz ederler. Zira; bunlar mü'min olmadılar. Çünkü; her ne kadar lisanla ikrar etmişlerse de kalplerinde îman yoktur, halbuki îmannf .yeri; kalptir, lisan onun tercümanıdır. Bu âyette îmanları olmadığına delil; hükm-ü İlâhiden iraz etmeleridir. Gerçi iraz eden münafıklardan bir fırka ise de o fırkanın irazına cümlesi razı oldukları için îman cümlesinden nefyolun-duğundan hepsinin mü'min olmamasiyle hükmolunmuştur. Çünkü; münafıkların cümlesi bir itikadda olduklarından Vacip Tealâ mec'~ muundan îmanı nefyetmiştir. Bu âyet; îmanın mahalli, kalb olduğuna delâlet eder. Eğer îman lisanda olsa bunlar lisanlariyle îman ettikleri için îmanları nefyolunmazdı, iman; kalble tasdik ve lisanla ikrardan mürekkeb olduğuna nazaran gerçi lisanlariyle ikrarları varsa da kalble tasdik olmadığından yalnız lisana itibar olunmamıştır.

Nur 24:48

Yani; yalnız lisanlariyle îman edip kalblerinde îman olmayan münafıklar bir hâdisede Allah'ın ve Resulünün hükmüne davet olunduklarında defaten görülür ki onlardan bir fırka hükm-ü Re-sulullah'tan iraz ederler. Halbuki; davet beyinlerinde olan niza'ı Resulullah'm hükümle kat'etmesi içindir. Medarik veBeyzâvî'nin beyanlarına nazaran âyet-i celile; Münafıklardan (Beşer) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Beşer) in bir yahudi ile arazi dadalarında yahudi muhakeme için «Resulul-lah'a gidelim» der. Beşer «Ben Resuluîlah'a gitmem. O bana buğze-der. (Kâb b. Eşref) e gidelim» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidirv Yahud (Muğiyre b. Vâil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ali ile Muğiyre'nin beyinlerinde müşterek bir tarlayı taksimden sonra Hz. Ali hissesini birrıza Muğiyre'ye satar. Muğiyre tarlayı kabzedince «sen tarlanın su çıkmıyan çoraklı tarafını satın aldın» der. Muğiyre tarladan dönmek ister. Hz. Ali kabız vuku bulduğundan dönmeye hakkı olmadığını iddia eder ve hu-zur-u Resulullah'ta muhakanSeye davet edince Muğiyre «Ben Re-sulullah'a gitmem. Zira; bana Resulullah zulmeder» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyet evvelki âyette beyan olunan haktan irazı tafsil ve onu izah etmiştir. Haktan imtina ettiklerini beyan için iraz lâfziyle münafıklar zemmolunmuşlardır. İrazlarmın devamına işaret için devama delâlet eden cümle-i ismiye varid olmuştur.

Nur 24:49

Vacip Teâlâ münafıkların sıfat-ı zemimelerinden ikinciyi beyan etmek için buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette lâfzı bundan evvel beyan olunan üç şıktan ikisini red içindir. Şöyle ki; onların kalbinde hastalık mı var? Veyahud senin adaletinden mi şek' ediyorlar? Veyahud Allah'ın ve Resulünün zulmedeceğinden mi korkuyorlar? Belki onlar Resulullah'ın adaletinden şekketmezler. Zira; her zaman adaletini görürler, Allah'ın ve Resulünün zulmedeceğinden de korkmazlar. Zira; onların adaletini de bilirler. Şu halde kalblerinde hastalık vardır. Çünkü;, onlar ancak zalimlerdir. İşte o kalblerinde olan hastalık sebebiyle huzur-u risaletine gelmezler. Ve kendileri zâlim oldukları cihetle haksızlıklarına yol arar ve tervicine hile düşünürler» demektir. Yani; eğer onların hak ellerinde olursa kemâl-i itaat ve inkıyatla ve kendi lehlerine hükmedeceğine itimad ederek alelacele huzur-u Resulullah'a gelirler. Çünkü; emelleri emval-i dünyaya münhasır olduğundan hemen acele gelmekle matluplarına nail olmak isterler. Onların kalblerinde nifak hastalığı ve küfür mü var? Yoksa evvelden îman ettiler de şimdi Allah'ın ve Resulünün adaletinden şek' mi ettiler? Yahud onlar Aliahü Tealâ'nın ve Resulünün kendilerine zulmetmesinden mi korkarlar? Haşa Aliahü Tealâ ve Resulü adaletten ayrılmazlar, hakla hükmederler. Onların hükümlerinde asla zulmolmaz, belki şu evsaf-ı zemimeyle mevsuf olanlar ancak zâlimlerdir. Zulüm onların emsalinden başkasına tecavüz etmez. Bu âyette Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesi lâfızda istifham ise de manâda haberdir. Zira; Aliahü Tealâ hakikati hali bildiği için Aliahü Tealâ'dan istifham-ı hakiki caiz olmaz. Çünkü sual; bilmiyen kimsenin şanıdır. Aliahü Tealâ her şeyi bildiği için suale ihtiyacı yoktur. Bu âyet-i celilede beyan olunan kalblerindeki maraz, şek ve Resulullah'ın onlara zulmetmesinden korkuları, hepsi bir manâya delâlet eder gibi görülürse de hakikatta her üçü de ayrı ayrı manâ ifade eder. Çünkü kalpte maraz; nifaklarına işarettir. Sekleri; imanın husulünden sonra arız olan şüphelerine işarettir. Haşa Resulullah'ın zulmetmesinden korkuları da onların dünya sebebiyle dini terkedecek dereceye baliğ olduklarına işarettir. Binaenaleyh; Vâcip Teaîâ bu üç sıfattan her birerleriyle ayrı ayrı münafıkları zem-metmiştir. Zira kalblerinde marazı beyanla nifaklarını ve şekle-' rini-beyanla; küfürlerini ve Resulullah'ın adaletini, emanetini ve istikametini bildikleri halde ona zulüm isnad etmeleriyle dünyayı din üzerine tercih ettiklerini beyanla fena hallerini âleme ilân buyurmuş ve münafıklar da kıyamete kadar mezmum olmuşlardır. Bu hâl ve sıfatta bulunan insanlar her zaman mezmum oldukları gibi hele şu zamanda haşa ahkâm-ı İlâhiyeyi beğenmiyerek bir takım avrupa kanunlarını hükm-ü İlâhi üzerine takdim ve tercih etmek istiyen kimseler asr-ı saadette bulunanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü; ahkâm-ı İlâhiyeden her biri ukul-ü beşere muvafık ve adalete mutabık olduğundan onun haricinde bir kanun aramak hamakattan başka bir şey değildir. Fakat ahkâm-ı şer'iyeye vukufu olmıyanlara bunu anlatmak imkânsızdır. Çünkü; anlamak istemezler. Bu âyette Vacip Tealâ hükm-ü Resululah'a razı olmayıp onun dışında hüküm isteyenlerin zalim olduklarını beyanla Resulüne zulüm isnad eden kimsenin her zaman zalim olduğunu beyan buyurmuştur.

Nur 24:50

Vacip Teâlâ münafıkların sıfat-ı zemimelerinden ikinciyi beyan etmek için buyuruyor. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette lâfzı bundan evvel beyan olunan üç şıktan ikisini red içindir. Şöyle ki; onların kalbinde hastalık mı var? Veyahud senin adaletinden mi şek' ediyorlar? Veyahud Allah'ın ve Resulünün zulmedeceğinden mi korkuyorlar? Belki onlar Resulullah'ın adaletinden şekketmezler. Zira; her zaman adaletini görürler, Allah'ın ve Resulünün zulmedeceğinden de korkmazlar. Zira; onların adaletini de bilirler. Şu halde kalblerinde hastalık vardır. Çünkü;, onlar ancak zalimlerdir. İşte o kalblerinde olan hastalık sebebiyle huzur-u risaletine gelmezler. Ve kendileri zâlim oldukları cihetle haksızlıklarına yol arar ve tervicine hile düşünürler» demektir. Yani; eğer onların hak ellerinde olursa kemâl-i itaat ve inkıyatla ve kendi lehlerine hükmedeceğine itimad ederek alelacele huzur-u Resulullah'a gelirler. Çünkü; emelleri emval-i dünyaya münhasır olduğundan hemen acele gelmekle matluplarına nail olmak isterler. Onların kalblerinde nifak hastalığı ve küfür mü var? Yoksa evvelden îman ettiler de şimdi Allah'ın ve Resulünün adaletinden şek' mi ettiler? Yahud onlar Aliahü Tealâ'nın ve Resulünün kendilerine zulmetmesinden mi korkarlar? Haşa Aliahü Tealâ ve Resulü adaletten ayrılmazlar, hakla hükmederler. Onların hükümlerinde asla zulmolmaz, belki şu evsaf-ı zemimeyle mevsuf olanlar ancak zâlimlerdir. Zulüm onların emsalinden başkasına tecavüz etmez. Bu âyette Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesi lâfızda istifham ise de manâda haberdir. Zira; Aliahü Tealâ hakikati hali bildiği için Aliahü Tealâ'dan istifham-ı hakiki caiz olmaz. Çünkü sual; bilmiyen kimsenin şanıdır. Aliahü Tealâ her şeyi bildiği için suale ihtiyacı yoktur. Bu âyet-i celilede beyan olunan kalblerindeki maraz, şek ve Resulullah'ın onlara zulmetmesinden korkuları, hepsi bir manâya delâlet eder gibi görülürse de hakikatta her üçü de ayrı ayrı manâ ifade eder. Çünkü kalpte maraz; nifaklarına işarettir. Sekleri; imanın husulünden sonra arız olan şüphelerine işarettir. Haşa Resulullah'ın zulmetmesinden korkuları da onların dünya sebebiyle dini terkedecek dereceye baliğ olduklarına işarettir. Binaenaleyh; Vâcip Teaîâ bu üç sıfattan her birerleriyle ayrı ayrı münafıkları zem-metmiştir. Zira kalblerinde marazı beyanla nifaklarını ve şekle-' rini-beyanla; küfürlerini ve Resulullah'ın adaletini, emanetini ve istikametini bildikleri halde ona zulüm isnad etmeleriyle dünyayı din üzerine tercih ettiklerini beyanla fena hallerini âleme ilân buyurmuş ve münafıklar da kıyamete kadar mezmum olmuşlardır. Bu hâl ve sıfatta bulunan insanlar her zaman mezmum oldukları gibi hele şu zamanda haşa ahkâm-ı İlâhiyeyi beğenmiyerek bir takım avrupa kanunlarını hükm-ü İlâhi üzerine takdim ve tercih etmek istiyen kimseler asr-ı saadette bulunanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü; ahkâm-ı İlâhiyeden her biri ukul-ü beşere muvafık ve adalete mutabık olduğundan onun haricinde bir kanun aramak hamakattan başka bir şey değildir. Fakat ahkâm-ı şer'iyeye vukufu olmıyanlara bunu anlatmak imkânsızdır. Çünkü; anlamak istemezler. Bu âyette Vacip Tealâ hükm-ü Resululah'a razı olmayıp onun dışında hüküm isteyenlerin zalim olduklarını beyanla Resulüne zulüm isnad eden kimsenin her zaman zalim olduğunu beyan buyurmuştur.

Nur 24:51

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra mü'minle-rin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ bu âyette hükm-ü İlâhiye itaat etmenin felaha se-beb olacağını beyanla hükm-ü Resulullah'a karşı ittihaz olunacak meslek bu olup mü'mine lâyık olan şer'-i şerife (semi'na ve eta'na) denilmek olduğunu iş'ar buyurmuş ve bunun dışında söz söylemek caiz olmadığını beyan etmiştir. Binanealeyh; kütüb-ü fıkhiyemiz-de beyan olunduğu veçhile hükm-ü şer'iye davet olunan kimsenin hükm-ü şer'iyi inkâr ederek icabetten imtina ederse tekfir olunacağını fukaha-yı izam hazaratı beyan buyurmuşlardır. Çünkü; mü'-min îmanıyla şer'a itaat edeceğini taahhüt ve iltizam ettiğinden hükm-ü şer'iye razı olmamak taahhüt ve iltizamından rucu' etmektir. Şu halde küfrü iltizam etmiş addolunur. Binaenaleyh; «ben fetvaya razı olmam» diyen kimsenin küfrüyle hükmolunur.

Nur 24:52

Şu halde insanın azaptan kurtulmasına sebep; Allah'ın ve Resulünün emrine itaat etmek, işlediği kusura karşı Allah'tan korkmak ve haramı irtikâp etmemekle ittikaya mütevakkıf olduğu bu âyetten müstefad' olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:53

Vacip Tealâ mü'minlerin senaya şayan hallerini beyandan son ra münafıkların lâyık olmayan ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklara eğer sen nıurad edersen gazaya çıkacaklarına dair şiddetle yemin ettiler. Ey Resulü mükerrem! Sen onlara de ki, «yalan yere yemin etmeyin. Sizden istenen yemin değildir, lâyıkiyle ma'ruf olan taattır. Zira; Allahü Tealâ sizin amelinizi bilir ve niyetinizden haberdardır. Binaenaleyh; her esrarınıza muttali olduğundan kalbinize muvafık surette amel etmeniz lâzımdır.» Münafıklar Resulullah'a «sen neredeysen biz de oradayız. Eğer sen muharebe için çıkarsan biz de çıkarız. Sen ikâmet edersen biz de ederiz. Ve eğer cihad emredersen mücahede ederiz. Hatta evlerinizden çıkın dersen çıkarız, mallarınız ve haremlerinizden geçin dersen geçeriz» derlerdi. Bununla beraber hükm-ü Resulullah'a muhalefet de ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle yeminlerinin ve sözlerinin yalan olduğunu beyan buyurmuştur. Taatı ma’rufla murad; nâs beyninde ma'ruf olan ve muhalefet eseri olmayan taattır. Hulâsa; münafıkların Resulullah'a itaat edeceklerine dair vermiş oldukları teminat ve etmiş oldukları yeminlerinde yalancı oldukları ve onlardan istenen yemin olmayıp ma'ruf olan taat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; insanların her şeyleri ciddi ve sözlerinin kalblerine muvafık olması lâzımdır, kalben muvafık olmayarak söylenen söz yalandır; Allahü Tealâ bunun hepsini bilir ve icabına göre cezasını verir. Vacip Tealâ makbul olanın yemin olmayıp itaat olduğunu beyandan sonra itaatla emretmek üzere buyuruyor. demekle itaatla emret.

Nur 24:54

Yani; ey Nebiyyi Muazzam! Sen o münafıklara «feraiz ve sünende Allahü Tealâ'ya ve Resulüne itaat edin. Zira; sizin dünya ve âhirette saadet ve selâmetiniz evamir ve nevahide sahib-i şeriata itaatmızdadır. İtaat etmezseniz felâhyap olamazsınız» de ve «eğer siz taatla emrolunduktan sonra taattan iraz ederseniz Re-sulullah üzerine tahammül ettiği emr-i risaletin taahhüdü ve sıkleti vardır ve sizin üzerinize tahammül etmekle beraber teklif olunduğunuz itaat ve icabet vardır. Resulullah'ın daveti üzerine icabet etmediğinizde vizr ü vebalı size aittir, meşakkatim siz çekeceksiniz, eğer itaat ederseniz maksadı aksânıza nail olup tarik-ı hakka ihtida edeceksiniz. Binaenaleyh; itaatiniz her serden halâs olmanıza sebeb olacaktır. Resulullah üzerine emr-i risaletin meşakkati vardır ve size tebliğ vazifesi ona aittir. Binaenaleyh; tebliğinde ta-raf-ı İlâhiden me'cur olur mes'ul olmaz. Zira; Resulullah için dinin ahkâmını beyan ederek açık tebliğ etmek vaciptir, başka şey lâzım değildir. Şu halde size yoluyla tebliğ ettikten sonra mesuliyet size aittir» de ki, onlar kendi vazifelerini ve Resulullah'ın vazifesini bilsinler, akıbet başlarına geleceği, düşünsünler. Zira; itaattan im-tinalarının zararları kendilerine aittir. Hulâsa; Allah'a ve Resulüne itaatin vücubu ve itaattan iraz edenlerin günahları kendilerine aid olup Resulullah'a aid olmadığı, eğer Resulullah'a itaat ederlerse hakkaa isabet etmiş olacakları ve Resulullah üzerine tebliğden başka bir vazife olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:55

Vacip Tealâ Resulüne îman ve itaat vacip olduğunu beyandan sonra îmanın bazı menfaatini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ey Resul-ü Muazzam! Sen risaletle hamil olduğun ahkâmı tebliğ et ve ey mü'minler! Siz de Resulünüzün emrine itaat ve davetine icabet edin. Zira; Allahü Tealâ îmanla amel-i şalini nefsinde cem'eden kimseleri elbette yer yüzünde halife kılıp arzın tasarrufunu onlara vereceğini ve onlardan evvel geçen ümmetlere hüküm, hilâfet ve arzda tasarrufa iktidar verdiği gibi bunlara da iktidar vereceğini vaad etti ve vaadini yeminle tekid ve takviye buyurdu, onlar için ihtiyar edip razı olduğu din-i İslâmı arz üzerinde kararlaştıracağını ve yardım etmekle âlî kılacağını da vaad etti. Ehli îmanın hallerini korkudan sonra emniyete, endişeden sonra istirahata ve ıztıraptan sonra itmi'nana tebdil edeceğini de vaad buyurdu. Halbuki onlar bana ihlâs üzere ibadet ederler ve asla hiç bir şeyi bana şerik kılmazlar. İşte şu îman ve ibadetlerine mükâfat olarak Allahü Tealâ onlara kuvvet ve kudret verir, dinlerini âlî kılar. Eğer bir kimse şu nimetler vücut bulduktan sonra küfran ederse işte onlar taat-ı İlâhiyeden çıkmış fasıklardır, Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet usul-ü itikadiyeden Vacip Tealâ'nm ilmine, kudretine, kelâmına, ibadete müstahak ma'-but olduğuna, vahid-i hakiki olup şerikten münezzeh bulunduğuna ve Resulullah'm nübüvvet davasının sıtkına delâlet eder. Çünkü; Allahü Tealâ'nm ilerideki vukuattan haber vermesi ve haberinin ayniyle zuhur etmesi; ilminin kemaline; ehl-i îmanı halife kılacağını haber verip haber verdiği veçhile halife kılması, kudretine ve vaad-i kelâmla olacağından vaadi, mütekellim olduğuna kullarının ancak kendine ibadet edip şirketmediklerini haber vermesi; ma'bud-u hakiki olup şerikten münezzeh olduğuna ve âyet gaaip-ten haberi mutazammın olduğu cihetle Resulullah'm davasının sıtkma delâlet eder. Taberi, Beyzâyî ve Hâzin'm beyanları veçhile bu âyette beyan olunan korkunun zevali ve emniyetin gelmesi Resulullah'm hicretinden sonra vâki' olmuştur. Zira; Resulullah Mekke'de ikâmet ettiği müddet daima ehl-i îman müşriklerden korku ve endişe üzere bulunurlardı. Hicret-i nebeviyeden sonra Medine'de İslâmiyet te-karrur ve ehl-i îman tekessür edince kıtal âyeti nazil oldu. Korku emniyete ve kalblerde olan ıztırap sükûnete tebeddül etti. Bundan evvel ashab-ı Resulullah silâhsız bir tarafa gidemezlerdi. Hatta bir gün ashaptan birisi «acaba bizim üzerimize de bir emniyet gelip de silâhsız yattığımızı görecek miyiz?" deyince Resulullah «evet! Allahü Tealâ mü'minlere kuvvet verecek ve sizden bir kimse bir çok insanlar içinde yanında hiç demir âleti olmadan arkası üstü yatacak ve kalbine korku gelmiyecek» buyurması üzerine bu âyeti inzalle Cenabı Hakkın ehl-i îmanı tebşir ettiği mervidir. Ahî-ren Cenab-ı Hak bu âyette beyan ettiği vaadim tamamen incaz etmiştir. Hatta ehl-i İslâm Kisramn memleketini ve hazinesini kamilen istilâ ettiler, Kayser'in bir çok memleketlerini aldılar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin eseri Hulefa-yı Raşid'in zamanında zuhur etmiştir. Zira; kemâliyle din-i İslâmı i'zâz ve ehl-i İslâmm korkularının emniyete tebeddülü ve vaad olunan şeylerin tamamen husulü ve vaad olunan kimselerin her şeraiti cami olması ancak hulefa-yı erbaada içtima etmiştir. Çünkü; Nisâbûrî'- nin beyanı veçhile lâfzında bulunan ba'z içindir. Şu halde manâ-yı nazım : … demektir, yoksa îmanla amel-i sâlihi cemedenlerin hepsi halife olacak manâsına değildir. Âyetin nüzulü zamanında mevcut olanlarda hilâfet bu dört zatın taliinde zuhur etmiştir. Hulâsa; îmanla amel-i sâlihi cemeden milletin hükümete ve arza mâlik olup dinlerinin ilâ olunacağı, onların korkularının emniyete tebeddül edeceği ve şu nimetlere küfredenlerin fasık oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:56

Vacip Tealâ Allah'a ve Resulüne itaatla emirden sonra itaati te'yid eden erkân-ı dinin bazısiyle emretmek üzere buyuruyor. Yani; salâtı eda, zekâtı ita ve Resule itaatinizi, rahmet-i İlâhiyeyi ümidinize binaen işleyin ki her cümlesinden ayrı ayrı sevaba nail olasınız.

Nur 24:57

Yani; habibim! Sen kâfirlerin servetlerine ve kuvvetlerine nazar ederek zannetme ki onlar yer yüzünde Allah'ı âciz kılarlar da Allah'ın azabı onlara ulaşmaz. Ve, onlar gazab-ı İlâhiden kurtulurlar zannetme. Zira; Allahü Tealâ'yı kimse âciz kılamaz. Allahü Tealâ dilediğinden dilediği zamanda intikam alır. Hiç bir şey kud-ret-i İlâhiyenin tesirine ma'ni olamaz. Şu halde dünyada küfürleri ve zulümleri sebebiyle Allahü Tealâ onları ihlâk eder, âhirette makamları ve meskenleri Cehennem ateşidir. Binaenaleyh; mercileri Cehennem ne kötü yerdir.

Nur 24:58

Vacip Tealâ ilahiyata .müteallik ahkâmını, delâilim ve iraz edenlerin hâllerini beyandan sonra bu sûre'nin evvelinde beyan buyurduğu ahkâma ilâve olarak bazı ahkâmı beyan zımnında buyuruyor. Yani; ey mü'minler; Sizin köleleriniz ve cariyelerinizden! hizmetinizde bulunanlar ve kendi çocuklarınızdan henüz baliğ olmayıp haneniz dahilinde ve haricinde bulunanlardan sizin yanınıza girmek için geceyle gündüzün üç vaktinde üç kere istizan etsinler: Birincisi; Sabah namazından evveldir. Zira;- sabah namazından evvel yatağınızdan kalkmak vakti olduğu cihetle açık bulunmak ihtimâline binaen istizansız girmek menhidir. İkincisi; Öğleden evvel uyanık zamanınızdaki elbisenizi uyku ve istirahat için çıkardığınız zaman olduğu cihetle görünmesini arzu etmediğiniz mahallinizin açık olması ihtimâline binaen o vakitte yanınıza girmek istiyen izinsiz girmesin. Üçüncüsü; Yatsı namazından sonra uyku ve halvet zamanınız olduğu için izinsiz girmek menhidir. Şu halde kölelerinize, cariyelerinize ve çocuklarınıza şu beyan olunan adab-ı şer'iyeyr öğretmelisiniz ki adabın hilâfında hareket etmesinler. Zira bu üç vakit; sizin için avret mahallinizin münkeşif olacağı zamandır. Binaenaleyh; bu vakitlerde kendinize dikkat edip halvetinizi muhafaza ederek esrarınıza muttali olacak kimseleri yanınıza almamalısınız. Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette hitap; erkeklere ise de kadınlara da şâmildir. Binaenaleyh; bu âyetin hükmünde kadın erkek cümlesi müsavidir. Şu halde bu üç vakitte erkek üzerine izinsiz giriş caiz olmadığı gibi kadınların yanına dâ girmek caiz değildir insanların ekseriya, âdetleri hu üç vakitte elbiselerini çıkarıp istirahat ettikleri için işbu üç vakte vakt-i avret denilmiştir. Zira bu vakitler; setrin muhtel olması galip olduğu zamandır. İmam-ı Âzam indinde sıbyânm bulûğu ihtilâmladır. İhtilâm olmazsa oğlan on sekiz, kız on yedi yaşında mükellef olurlar. Imam-ı Şafii, Ebû Yusuf ve İmam-t Muhammed'e göre ihtilâm olmazsa on beş yaşlarında mükellef olacakları Fahri Râzi ve Hâzin'in cümle-i beyanatlarındandır. Kütûb-ü fıkhiyemizde beyan olunan da budur. Ayet-i celilede istizana müteallik olan emre istihbâb için diyenler varsa da Fahri Râzi'nin beyanına .nazaran istizan emri vücub içindir. Fakat köle ve cariyeden baliğ olanlara istizan vaciptir. İs-tizânsız girerlerse vücubu terkettikleri için günahkâr olurlar. Amma balîğ olmayanlar hakkında emir babaları ve analarınadır, yoksa sıbyana değildir. Zira sıbyan; mükellef olmadıklarından istizanla emir, mükellef olanlara emirdir ki onların sıbyana istizanı talim etmeleri vaciptir. Talim etmezlerse günahkâr olurlar demektir, yoksa çocuklar için izin vacip manâsına değildir. Bu mesele; çocuklara namazla emir meselesi gibidir. Çünkü sıbyana namazla emir; emr-i teklifi olmayıp o teklif maslahata binaen babalarına ve analarına teklif olup anaların ve babaların sabilere namaz kılmala-riyle emretmeleri vacip olduğu gibi bu âyette beyan olunan istizanla emirden müstefad olan vücub analarına ve babalarına aittir. Zira; âyette beyan olunduğu veçhile sıbyanı terbiye etmezlerse mesuliyet onlara aittir. Bu üç vakitte avret mahallinin setri haleldar olduğunu beyan etmek; istizan vacip olduğunun hikmetini beyan etmektir. Kazı, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile; Hazret-i Ömer hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulullah (Mü-delliç b. Amrul Ensari) yi sabi olduğu halde Hz. Ömer'i çağırmak üzere gönderir. Müdelliç, Hz. Ömer'in hanesine girer uykudan uyandırır fakat Hz. Ömer açık bulunur çocuğun gördüğünü bildiği için «Allahü Tealâ bizim sabilerimizi ve hizmetçilerimizi şu vakitte istizansız yanımıza girmekten nehyetse bu nehyi arzu ve ona muhabbet ederim» dedi ve çocukla beraber huzur-u Resulullah'a geldi, gördü ki, bu âyet nazil olmuş. Allah'a hamdetti. Resullulah niçin hamdettiğini sual etti. Hz. Ömer'in böyle bir nehyi Cenab-ı Haktan taleb ettiğini haber verdiği (İbni Abbas) hazretlerinden mervidir. Şu halde bu âyet; Hz. Ömer'in arzusu üzerine nazil olan âyetlerden birisidir. Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile âyeti bu âyetle mensuhtur. Zira; âyetinde izinsiz her vakitte girmek menolundu. Bu âyette ise izin üç takta tahsis olundu. . Binaenaleyh; bu âyet nâsihtir» demişlerse de esah olan nâsih değildir. Zira; âyet-i sabıka mükellef olup hanenin haricinde olanlar hakkındadır ve hükmü bakidir. Bu âyet ise ev içinde aileden olan köleler, cariyeler, hizmetçiler ve çocuklar hakkındadır. Binaenaleyh; her iki âyetin hükümleri bakîdir. Şu halde evvelki âyetin muktezasına nazaran hanenin haricinden gelen ecnebi bir mükellefin her vakit istizan etmesi vaciptir. Hane dahilinde olanlar ikinci âyet muktezası üç vakitte istizan edeceklerdir. Vacip Tealâ üç vakitte istizansız duhûlün menhi olduğunu beyandan sonra üç vaktin gayride istizansız duhûlün cevazını beyan etmek üzere buyuruyor. girmesi ve çıkması çok olan kimselerdir. Üç vaktin gayride istizansız girmeye müsaadenin sebebinin; Çok girip çıkmaları olduğunu ifade etmiştir. Hulâsa; köle ve cariyenin ve baliğ olmadık çocukların sabah namazından evvel, yatsı namazından sonra ve kuşluk vakti yani uyku ve halvet zamanı ev içinde bulunan erkek ve kadınlardan hiç kimsenin yanma habersiz girmeleri caiz olmayıp izin almaya muhtaç oldukları ve bu üç vaktin dışında girip çıkmaya şiddetle ihtiyaç olduğundan izinsiz girip çıkmalarına müsaade-i şer'iyye olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:59

Vacip Tealâ çocukların izin almaya muhtaç olup olmadığı vakti beyandan sonra çocukların baliğ olduğunda riayeti vacip olan ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; baliğ oldukları zamandan bil'itibar kendilerinden evvel baliğ olanların hükmüne girdiklerinden evvel baliğ olanların her zaman istizana muhtaç oldukları gibi bunlar da her zaman istizana muhtaçtır. Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile şu üç vaktin dışında izinsiz girmek âdetleri olduğundan çocuklar baliğ olunca o âdetlerini, terkle izin almaya alıştırmak vaciptir. Binaenaleyh; erkeklerin her vakit izin talep ettikleri gibi yeni baliğ olanların da her zaman istizanları lâzımdır. Hatta validesinin bulunduğu odaya girmeye istizan lâzım olduğu İbni Müseyyeb hazretlerinden mer-vidir. Ayetin hükmü anaya, babaya ve cümleye şamildir. Şu halde her kimin yanına girmek isterse istizan vaciptir. Nasın bu âyetin hükmünden gafil olduklarını beyan zımnında İbn-i Abbas hazretlerinin «nasın üç âyetin hükmüyle ameli külliyyen terkettik-leri ve üç âyetten birisi bu âyettir» buyurduğu mervidir. Hulâsa; çocuklardan bulûğa erenlerin kendilerinden evvel baliğ olanların hane dahiline girmeye izin istemekle memur oldukları gibi onların da me'mur oldukları ve Allahü Tealâ'nm bu gibi ahkâmı kullarına inayet olarak beyan buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:60

Vacip Tealâ çocuklardan baliğ olanların istizana mecbur olduklarım beyan ettiği gibi ihtiyarlıktan dolayı şehveti kalmamış kadınların örtülerini Örtünmemelerinin de günâh olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kadınlardan erkeğe ve nikâha meyletmeyip şehevat-ı beşeriyeden alâkasını kesmiş olanlar için erkeklere ziynetlerini göstermemek şartiyle çarşaflarını terketmekte günah yoktur. Ma-haza Örtünmeleri onlar için terketmelerinden hayırlıdır. Çünkü; mesture bulunmak her töhmetten ârîdir. Allahü Tealâ ihtiyar kadınların erkeklerle konuştukları sözleri işitir ve niyetlerini bilir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran ihtiyar olmakla beraber azasında tenasüp olan ve güzelliği zail olmayıp ricalin iş-tihasına mahal olan kadınlar bu âyetin hükmünden hariçlerdir. Binaenaleyh; bu şekil kadınların her ne kadar ihtiyar olsalar dahi gençler gibi çarşaflarını örtünmeleri lâzımdır. Çünkü; bunlarda erkeklerin meylini celbedecek sebeb mevcud olduğundan onlar hakkında setir hükmü bakîdir. Hulâsa; ihtiyar kadınlarda fitneye badi olacak bir sebeb kalmadığına binaen onların çarşafsız gezmelerinde bir beis yoksa da çarşafla gezmeleri töhmetten külliyen beri olduğu cihetle haklarında hayır ve ziynetlerini izhar etmemek şart olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir

Nur 24:61

Vacip Tealâ ihtiyarlığına binaen nikâh arzusunda olmayan ka dınların ziynetlerini izhar etmiyerek çarşaf bürünmemelerini beyan ettiği gibi insanların yemek yemek hususunda kimlerin evinde külfetsiz yemek yiyeceklerini dahî beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kör, topal ve hastalar üzerine sizinle beraber yemek yemekte güçlük yoktur. Zira; bunların ma'zur olmaları sizinle beraber yemelerine mânı değildir. Çünkü; özürleri taraf-ı İlâhiden onlara verilmiş birer hediye olduğundan sizin onları hakir addetmeniz caiz olamaz. Kezalik sizin evlâd ü iyaliniz bulunan evlerinizde velevse haremlerinizin ve oğlanlarınızın malından olsun yemek yemenizde günâh yoktur. Zira; insanın gerek zevcesinin ve gerek oğlunun evi kendi evi ve malları kendi malı gibi olduğundan izin taleb etmeden bunların taamlarını yemekte beis yoktur. Peygamberimizin — Sen ve senin malın babanındır) hadis-i şerifi de bu manâyı teyid etmektedir. Yahud babalarınızın, analarınızın, biraderlerinizin, hemşirelerinizin, amcalarınızın, halalarınızın, dayılarınızın ve teyzelerinizin evlerinde yemek yemenizde beis yoktur. . Çünkü; bunların cümlesi arasında teklifsizlik, inbisat ve yekdiğerine karşı bir hürmet mevcut olduğundan meşakkat yoktur. Kezâlik sizin anahtarına malik olduğunuz efendinizin çiftliğinde ve koyun ağılında bulunduğunuz müddet efendinin malından yiyip içmenizde bir mani yoktur. Çünkü; hıfzına ve umurunun tesviyesine me'mur olduğunuz cihetle nafakanızı almak hakkınızdır. Çalmamak ve hanenize götürmemek şartiyle yiyebilirsiniz. Kezâlik dostunuzun evinden yemenizde beis yoktur. Çünkü; dostlar arasında bu gibi şeylerden memnun olmak âdet ve nas arasında maruf olduğundan töhmet yoktur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile sahibinin karine veya sarahaten izni olmasa bile ancak razı olacağı bilinmek şarttır. Zira; ayrı ayrı tabaktan yemekte nezafet daha ziyadedir. Binaenaleyh; her ikisine de mesağı şer'i vardır. Kerahet yoktur. Çünkü; insanların iki surete de ihtiyaçları olduğundan iktiza-yı hale göre amel etmeye bu âyetle Cenab-ı Hak müsaade buyurmuştur. İşte bu âyeti bilmiyenler ayrı ayrı tabakalarda yemek yemeye alafıran-galık derler ki sanki Islâmiyette cevaz yokmuş da frenklerin icad etmesiymiş gibi bulunurlar. Halbuki bir tencerede pişmiş yemeği ayrı kaplara taksimle her ferdin yemeğini bir sofrada kendi önüne koymak bu âyetle meşru olduğu gibi elyevm bedevi araplarda bile mevcuttur. Binaenaleyh; şu şekil üzere yemek yemek âdât-ı İslâ-miye cümlesindendir. Amma şimdiki usûl üzere yüksek ve şanlı masalar iptida-yı İslâm'da yoktu, ancak hulefa-yı Emeviye devrinde başlamış âdetlerden olduğu cihetle alafranga denilen resmin frenlerin icadı olmayıp bu merasim âdât-ı İslâmiyeden olduğundan alafranga -diyerek frenklere tahsisi doğru değildir. Gerçi sünnet olan sofra üzerinde yemektir, fakat masa üzerinde yemek de mubahtır. Bir mani-i şer'i yoktur. Zira; ayrı ayrı tabaktan yemekte nezafet daha ziyadedir. Binaenaleyh; her ikisine de mesağı şer'i vardır. Kerahet yoktur. Çünkü; insanların iki surete de ihtiyaçları olduğundan iktiza-yı hale göre amel etmeye bu âyetle Cenab-ı Hak müsaade buyurmuştur. İşte bu âyeti bilmiyenler ayrı ayrı tabakalarda yemek yemeye alafıran-galık derler ki sanki Islâmiyette cevaz yokmuş da frenklerin icad etmesiymiş gibi bulunurlar. Halbuki bir tencerede pişmiş yemeği ayrı kaplara taksimle her ferdin yemeğini bir sofrada kendi önüne koymak bu âyetle meşru olduğu gibi elyevm bedevi araplarda bile mevcuttur. Binaenaleyh; şu şekil üzere yemek yemek âdât-ı İslâ-miye cümlesindendir. Amma şimdiki usûl üzere yüksek ve şanlı masalar iptida-yı İslâm'da yoktu, ancak hulefa-yı Emeviye devrinde başlamış âdetlerden olduğu cihetle alafranga denilen resmin frenlerin icadı olmayıp bu merasim âdât-ı İslâmiyeden olduğundan alafranga -diyerek frenklere tahsisi doğru değildir. Gerçi sünnet olan sofra üzerinde yemektir, fakat masa üzerinde yemek de mubahtır. Bir mani-i şer'i yoktur. Bu âyet-i celilenin nüzulünde müfessirin ihtilâf etmişlerdir. İbni Abbas hazretlerinden âyet-i celilesi nazil olunca ashab-ı kiram «âmâ ile yemek yemek güçtür. Zira; yemeğin iyi yerini bilemez, hakkı kalır. Topalla yemek yemek de müşküldür. Zira; lâyıkıyla oturup rahat edemez, Hasta ise zayıf olduğundan lâyıkıyla yiyemediği cihetle hakkını yoluyla istifa edemez. Binaenaleyh; bunlarla bir sofrada bulunamayız. Zira; bize hakları geçer bâtıl olur, Allahü Tealâ ise bâtıl olarak emvali yemekten nehyediyor. Şu halde sahib-i Özür olan kimselerle yemek yemek bâtıldır.» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran âyetin manâsı: … demektir. Kendi haneleri yle murad; zevcelerinin haneleri ve evlâtlarının haneleridir. Zira; zevce ve veledin hanesi zevcine ve pederine nisbet olunabilir. Kezâlik babalarınızın veya analarınızın hanelerinde de yemek yemenizde beis yoktur. Zira; beyninizde külliyet ve cüz'iy-yet olduğu gibi siz onların haleflerisiniz. Binaenaleyh; beraber ye-rnek yemenizde bir mani yoktur. Birader ve hemşirelerinizle men-şeiniz birdir, amca ve halanızın hanelerinde istizansız yemek yemeye müsade-i şer'iye vardır. Dayınız ve teyzeniz validenizle bil menbadan neş'et ettikleri için onların hanelerinde yemek yeme. nizde güçlük olmadığı gibi kölelerinizin ve cariyelerinizin hanele rinde dahî yemek yemenizde zarar yoktur. Zira; onlar azad olun muş olsunlar veya olmasınlar siz onların veliyy-i nimetleri oldu ğunuzdan beyninizde irtibat-ı tam olduğu cihetle yemeklerini ye meniz caizdir. Yahud bir dostunuzun hanesinde yemek yemenizdı beis yoktur. Zira; beyninizde karabet-i nesebiyeden daha kuvveti münasebet-i mâneviye olduğundan diğerlerinde karabet sebebiyl izin var addolunarak sarahaten izne muhtaç olunmayıp karnı ,a olunca danışmadan karnını doyurmak caiz olduğu gibi sıddîkıı hanesinde de izin talep etmeden karnını doyurmaya müsaade-i şer iye vardır. Amma bu âyette taadat olunan on bir zattan maada bi kimsenin hanesinde hane sahibinin izni olmadan yemek yeneme; Zira; gayrilerle beyinlerinde münasebet olmadığı için izin olnu dıkça yemek mubah olmaz. Şu kadar ki bu âyette zikrolurimaya dede, baba menzilesinde olduğu gibi oğlunun oğlu da öz oğlu mt sabesindedir. Yemek yemenin âdabına gelince: Müctemian ve müteferrika yemek yemekte beis yoktur. Bir hanede ekl-i taam için müsaac olunup geldiğinizde taraf-ı İlâhiden hediye olup hane sahiplerine ziyade-i hayat olarak hayri mütazammm ve kederden safi selâm verin. Zira; selâmetle dua hane sahibine emniyet bahşettiği gibi vâki olan maddi ikramına mukabil mânevi mükâfat etmiş olacağınızdan selâmı terketmeyin. Yahud âyetin sebeb-i nüzulü, âmâlar, kötürümler ve hastalar; sağlam olan kimselerle yemek yemek istemezlerdi. Çünkü; herkes onları hakir gördüklerinden Cenab-ı Hak dergâh-ı ulûhiyetinde sağlamla mazur olanlar beyninde fark olmayıp cümlesinin müsavi olduğunu ilân için bu âyeti inzalle ma'zurlarm kalblerini tatyib buyurmuştur. Yahud ma'zur olanlar yemek yemek için sahih olan kimselere geldiklerinde sahih olan kimsenin yanında taam olmadığı cihetle şu taadat olunan akrabasından birinin hanesine götürürdü, ma'zur-lar «bizi başka mahalle götürdü diyerek incinmeleri üzerine bu âyet inzal olunmuştur. Bazıları âyet'in sebeb-i nüzulünü İbn-i Ab-bas'tan şöyle rivayet ettiler: Ashab-ı kiram gazaya gittiklerinde hanesinde kimsesi olmayan evinin anahtarını ahbabından birine teslimle evine vekil eder gider. Vekil olan zat hiç bir şey yemeden ev sahibi geldiğinde anahtarını verince görür ki hiç bir şey yenmemiş. Niçin yemediğini sual eder. İzni olmadığı için yemediğini beyan etmesi üzerine bu âyet nazil olur ki anahtarı teslimin izin olduğunu âyet-i celileyle Vacip Tealâ beyan buyurmuştur. Ayetten maksad; Şu taadat olunan kimselerin hanesine girdiğinizde kendileri olmasa dahi ekl-i taam etmek mubah demektir. Amma azık almak veyahud bir miktarını kendi hanesine götürmek caiz değildir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bir kimse kendi hanesine girdiğinde ailesine ve sair hanede bulunanlara ve kimse yoksa kendi nefsine selâm verir ve melekler de redd-i selâm ederler. Mescide girdiğinde de kendi nefsine selam vermenin meşru olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Hz. Enes, Resulullah bana «Ya Enes! Sana üç şey talim edeyim ki onlarla intifa edesin» buyurdu. Ben de «babam anam feda olsun Ya Resulallah! Talim buyur» dedim. Resulullah «Ya Enes! Ümmetimden rastladığın kimselere selâm ver ki ömrün uzasın. Evine girdiğinde selâm ver ki hayrın ve bereketin çok olsun ve kuşluk namazı kıl. Zira kuşluk namazı; Allah'a rucu edenlerin namazıdır» buyurdu. Hulâsa; JMazur olanların sahih olanlarla yemek yemelerinin cevazı akraba, dost, azadlı köle ve cariyelerin hanelerinde bilâ istizan karnı doyuncaya kadar yemek yemenin cevazı, sofrada müc-temian bir çanakdan yemekle ayrı ayrı çanaklardan yemenin cevazı ve bir eve girildiğinde selâm vermekte bereket-i. kesire olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Nur 24:62

Vacip Tealâ mü'minlerin malûl olanlarıyla yemek yemek caiz olduğunu beyandan sonra Resulullah'la muhafaza-i âdap etmenin ve hukukuna riayetle emrine inkıyadın lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mü'min-i kâmiller şol kimseler ki Allahü Tealâ'nın vahdaniyetine ve Resulünün risaletine îman ettiler de Resulullah'la beraber umur-u muslinimden bir emir üzerinde bulundular ki o emrin husulünde içtima şarttır. Cuma ve bayram namazları, muharebe ve mücahede ve bir emir hakkında müşavere gibi içtima icap eden umurda Resulullah'la beraber bulunduklarında Resulullah izin verinceye kadar maiyyeti Resulullah'tan ayrılmazlar. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Resulullah'tan istizan etmek îmanın kemâlinde dahildir, lâkin istizan etmekle gitmek lâzım gelmez. Zira; gitmek izn-i Resulullah'la olacağından Resulullah izin verirse gider vermezse gitmez. Hatta cuma günü Resulullah minbere çıkınca bir kimse mescitten bir hizmet için çıkmak isterse ayak üzere kalkarak Resulullah'a görünüp Resulullah izin verirse gittiği, vermezse gitmediği müfessirinin cümle-i beyanatm-dandır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile imamülmüslim'inle beraber ehl-i İslâmın ârâ ve efkâr sahipleri bir emri müşavere hususunda veya muharebe mevkiinde içtima ettiklerinde imama muhalefet ederek imamın huzurundan gitmezler, gitmek isteyen imamdan istizan eder. İmam, ister izin verir, isterse vermez. Ancak hatunun hayzı zuhur etmesi veyahud bir -erkeğin cünüp olması veyahud o makamda tahammülü kabil olmayan bir hastalık hadis olması gibi içtima'a bir mani zuhur ederse istizansız gidebilir. Zira a'zar-ı meşrua-i zaruriye; her şeyden müstesnadır. Binaenaleyh; zaruretler; muharrematı mubah kılar. İşte bu âyet-i celile umur-u müsliminden bir emr-i mühim üzerine içtima edildiğinde o meselede içtimaa halel vermemek ve hazır bulunanların kuvve-i mâneviyelerini kırmamak için meclisin sonuna kadar devamın lüzumunu ve eğer gitmek icab ederse o mecliste riyaset eden zattan izin almanın îman-ı kâmilin şartından olduğunu ehl-i îmana tavsiye etmiş ve reise kemâliyle ittibaın vücu-bunu beyan buyurmuştur.

Nur 24:63

Vacip Tealâ bir emir için huzur-u Resulullah'a içtima olunduğunda istizansız gitmediklerini ve- istizan etmenin îmanın kemâlinde dahil olduğunu beyandan sonra istizanın behemehal lâzım olduğunu ve istizan olunduğunda izin vermenin Re'y-i âli-i risalet-penahiye menut bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey mü'minler! Resulullah'ın sizi bir umura davetini beyninizde bazınızla bazınızı daveti gibi addetmeyin. Zira; Resulullah'ın davetine icabet etmek vaciptir. Çünkü davet-i Resuluîlah; sizin için elbette bir maslahatı ve menfaatinizi mutazammın olduğundan muhalefetiniz caiz değildir. Amma bazınızın bazınızı davetinizde icabet vacip değildir. Çünkü; menfaat muhakkak olmadığından bazen icabet eder bazen de icabetten istinkâf edersiniz. Allahü Tealâ sizden birbirinizin karaltısına saklanarak huzur-u Re-sulullah'tan gidenleri muhakkak bilir. Binaenaleyh; emr-i Resulullah'a muhalefet edenler dünyada mihnet ve âhirette azab-ı elîm isabetinden havf u hazer etsinler. Zira Resulullah'a muhalefet; helaki muciptir. Kazî'nin beyanına nazaran bu âyette dua-yı Resulullah'la mu-radın neden ibaret olduğunda üç ihtimal vardır: Birinci ihtimal; umur ve hususu müşavere veya bazı ahkâm-ı îlâhiyeyi tebliğ veyahud bazı şeyi tenbih ve tavsiye için ashabından bazı kimseleri çağırmaktır. Buna nazaran âyetin manâsı: … demektir. İkinci ihtimal; Resulullah'a nida etmek ve çağırmaktır. Buna nazaran âyetin manâsı': … demektir. Zira ref-i savtla söylemek, tazime münafidir. Üçüncü ihtimal; Resulullah'ın münacatıdır. Buna nazaran âyetin manâsı: … demektir. azar azar hafi surette birbirleri arkasından çık-mafc, bazısı bazısının arkasına saklanmak ve gizlenmektir. Çünkü; Resullulah'a muhalefet eden münafıklar mescitte huzur-u Resulullah'ta sıkılırlar birer ikişer mescid-i şeriften birbiri arkasına gizlenerek çıkarlardı. Şu halde âyet-i celile onları ve onların emsalini zem ve bu gibi muamelelerini takbih etmiştir. Allahü Tealâ bu suretle onların huzur-u Resulullah'tan gaybubetlerini bildiğini beyan etmesi; şu efal-i kabihaları üzerine mücazat edeceğini beyandır. Binaenaleyh; emr-i Resulullah'a muhalefet edenlerin dünya ve âhirette muazzep olacaklarım beyanla muhalefetten hazer etmek vacip olduğunu beyan; ilmi İlâhi üzerine tefri' olunmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ muhalefetlerini bilince muhalefet edenlere azab erişecektir. O azaptan hazer etmeleri vaciptir. Zira; Allahü Tealâ hazer etmelerini emir buyurdu. Bu emir ise vücub içindir.

Nur 24:64

Vacip Tcalâ emr-i Resulullah'a muhalefet üzere İsrar edenlere dünya ve âhirette azap edeceğini beyandan sonra o azabı ikaa kud-rot-i kâmile sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.