Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Furkan 25:1 – Şuara 26:227
İçindekiler
- Furkan 25:1
- Furkan 25:2
- Furkan 25:3
- Furkan 25:4
- Furkan 25:5
- Furkan 25:6
- Furkan 25:7
- Furkan 25:8
- Furkan 25:9
- Furkan 25:10
- Furkan 25:11
- Furkan 25:12
- Furkan 25:13
- Furkan 25:14
- Furkan 25:15
- Furkan 25:16
- Furkan 25:17
- Furkan 25:18
- Furkan 25:19
- Furkan 25:20
- Furkan 25:21
- Furkan 25:22
- Furkan 25:23
- Furkan 25:24
- Furkan 25:25
- Furkan 25:26
- Furkan 25:27
- Furkan 25:28
- Furkan 25:29
- Furkan 25:30
- Furkan 25:31
- Furkan 25:32
- Furkan 25:33
- Furkan 25:34
- Furkan 25:35
- Furkan 25:36
- Furkan 25:37
- Furkan 25:38
- Furkan 25:39
- Furkan 25:40
- Furkan 25:41
- Furkan 25:42
- Furkan 25:43
- Furkan 25:44
- Furkan 25:45
- Furkan 25:46
- Furkan 25:47
- Furkan 25:48
- Furkan 25:49
- Furkan 25:50
- Furkan 25:51
- Furkan 25:52
- Furkan 25:53
- Furkan 25:54
- Furkan 25:55
- Furkan 25:56
- Furkan 25:57
- Furkan 25:58
- Furkan 25:59
- Furkan 25:60
- Furkan 25:61
- Furkan 25:62
- Furkan 25:63
- Furkan 25:64
- Furkan 25:65
- Furkan 25:66
- Furkan 25:67
- Furkan 25:68
- Furkan 25:69
- Furkan 25:70
- Furkan 25:71
- Furkan 25:72
- Furkan 25:73
- Furkan 25:74
- Furkan 25:75
- Furkan 25:76
- Furkan 25:77
- Şuara 26:1
- Şuara 26:2
- Şuara 26:3
- Şuara 26:4
- Şuara 26:5
- Şuara 26:6
- Şuara 26:7
- Şuara 26:8
- Şuara 26:9
- Şuara 26:10
- Şuara 26:11
- Şuara 26:12
- Şuara 26:13
- Şuara 26:14
- Şuara 26:15
- Şuara 26:16
- Şuara 26:17
- Şuara 26:18
- Şuara 26:19
- Şuara 26:20
- Şuara 26:21
- Şuara 26:22
- Şuara 26:23
- Şuara 26:24
- Şuara 26:25
- Şuara 26:26
- Şuara 26:27
- Şuara 26:28
- Şuara 26:29
- Şuara 26:30
- Şuara 26:31
- Şuara 26:32
- Şuara 26:33
- Şuara 26:34
- Şuara 26:35
- Şuara 26:36
- Şuara 26:37
- Şuara 26:38
- Şuara 26:39
- Şuara 26:40
- Şuara 26:41
- Şuara 26:42
- Şuara 26:43
- Şuara 26:44
- Şuara 26:45
- Şuara 26:46
- Şuara 26:47
- Şuara 26:48
- Şuara 26:49
- Şuara 26:50
- Şuara 26:51
- Şuara 26:52
- Şuara 26:53
- Şuara 26:54
- Şuara 26:55
- Şuara 26:56
- Şuara 26:57
- Şuara 26:58
- Şuara 26:59
- Şuara 26:60
- Şuara 26:61
- Şuara 26:62
- Şuara 26:63
- Şuara 26:64
- Şuara 26:65
- Şuara 26:66
- Şuara 26:67
- Şuara 26:68
- Şuara 26:69
- Şuara 26:70
- Şuara 26:71
- Şuara 26:72
- Şuara 26:73
- Şuara 26:74
- Şuara 26:75
- Şuara 26:76
- Şuara 26:77
- Şuara 26:78
- Şuara 26:79
- Şuara 26:80
- Şuara 26:81
- Şuara 26:82
- Şuara 26:83
- Şuara 26:84
- Şuara 26:85
- Şuara 26:86
- Şuara 26:87
- Şuara 26:88
- Şuara 26:89
- Şuara 26:90
- Şuara 26:91
- Şuara 26:92
- Şuara 26:93
- Şuara 26:94
- Şuara 26:95
- Şuara 26:96
- Şuara 26:97
- Şuara 26:98
- Şuara 26:99
- Şuara 26:100
- Şuara 26:101
- Şuara 26:102
- Şuara 26:103
- Şuara 26:104
- Şuara 26:105
- Şuara 26:106
- Şuara 26:107
- Şuara 26:108
- Şuara 26:109
- Şuara 26:110
- Şuara 26:111
- Şuara 26:112
- Şuara 26:113
- Şuara 26:114
- Şuara 26:115
- Şuara 26:116
- Şuara 26:117
- Şuara 26:118
- Şuara 26:119
- Şuara 26:120
- Şuara 26:121
- Şuara 26:122
- Şuara 26:123
- Şuara 26:124
- Şuara 26:125
- Şuara 26:126
- Şuara 26:127
- Şuara 26:128
- Şuara 26:129
- Şuara 26:130
- Şuara 26:131
- Şuara 26:132
- Şuara 26:133
- Şuara 26:134
- Şuara 26:135
- Şuara 26:136
- Şuara 26:137
- Şuara 26:138
- Şuara 26:139
- Şuara 26:140
- Şuara 26:141
- Şuara 26:142
- Şuara 26:143
- Şuara 26:144
- Şuara 26:145
- Şuara 26:146
- Şuara 26:147
- Şuara 26:148
- Şuara 26:149
- Şuara 26:150
- Şuara 26:151
- Şuara 26:152
- Şuara 26:153
- Şuara 26:154
- Şuara 26:155
- Şuara 26:156
- Şuara 26:157
- Şuara 26:158
- Şuara 26:159
- Şuara 26:160
- Şuara 26:161
- Şuara 26:162
- Şuara 26:163
- Şuara 26:164
- Şuara 26:165
- Şuara 26:166
- Şuara 26:167
- Şuara 26:168
- Şuara 26:169
- Şuara 26:170
- Şuara 26:171
- Şuara 26:172
- Şuara 26:173
- Şuara 26:174
- Şuara 26:175
- Şuara 26:176
- Şuara 26:177
- Şuara 26:178
- Şuara 26:179
- Şuara 26:180
- Şuara 26:181
- Şuara 26:182
- Şuara 26:183
- Şuara 26:184
- Şuara 26:185
- Şuara 26:186
- Şuara 26:187
- Şuara 26:188
- Şuara 26:189
- Şuara 26:190
- Şuara 26:191
- Şuara 26:192
- Şuara 26:193
- Şuara 26:194
- Şuara 26:195
- Şuara 26:196
- Şuara 26:197
- Şuara 26:198
- Şuara 26:199
- Şuara 26:200
- Şuara 26:201
- Şuara 26:202
- Şuara 26:203
- Şuara 26:204
- Şuara 26:205
- Şuara 26:206
- Şuara 26:207
- Şuara 26:208
- Şuara 26:209
- Şuara 26:210
- Şuara 26:211
- Şuara 26:212
- Şuara 26:213
- Şuara 26:214
- Şuara 26:215
- Şuara 26:216
- Şuara 26:217
- Şuara 26:218
- Şuara 26:219
- Şuara 26:220
- Şuara 26:221
- Şuara 26:222
- Şuara 26:223
- Şuara 26:224
- Şuara 26:225
- Şuara 26:226
- Şuara 26:227
Furkan 25:1
Mekke-i mükerremede nazil olan sûrelerdendir. Yetmiş yedi âyeti havidir.
Yani; taazzum etti, yüce oldu, kullarına ihsan ettiği menafii ve sair hayr-i kesiri ve bereketini ukul-ü beşer idrakten aciz oldu, sıfatında, efâlinde cümle mevcudattan âlî oldu şol Allahü Tealâ ki o Allahü Tealâ kendi abdi ve habibi olan Muhammed (S.A.V.) üzerine hakla batıl ve helâlla haram beynini tefrik eden Kur'an'ı inzal etti ki, o abd Kur'an'la ins ü cin âlemlerini korkuta ve cümle âleme Peygamber ola ve herkesi din-i hakka davetle doğru yola irşad ede.
Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hayri çok, bereketi tükenmez, sıfatında ve efâlinde herkesten ziyade olmak manâsına olduğu cihetle Cenab-ı Hakka mahsus kelime-i tazimdir. Binaenaleyh lâfzı Allah'ın gayrıya ıtlak olunarak kullanılmaz.. Zira; Allah'a mahsus sıfat olunca onunla başka bir kimse tavsif olunamaz.
Taberi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile furkanla murad; Kur'an'dtr Zira Kur'an; ahkâmıyla hakla baül ve i'caziyle muhikle muptil beynini tefrik edip âyetleri birbirinden farklı ve birden nazil olmayıp müteferrik olarak yirmi üç senede nazil olduğundan furkan denilmiştir. Kur'an'm hayr-i kesir ve bereket-i amme üzerine müştemil ve enva-ı menafii mutazammın olduğuna işaret için Kur'an'ı inzalde zatını lâfziyle tavsif etmiştir. Binaenaleyh Kur'an; ulûm ve maarifi cami olduğu cihetle ilmin şerefine ve hayr-i azim olduğuna bu âyette delâlet vardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette âlemin ile mu-rad insle cindir. Gerçi âlem meleklere de şamilse de Resulullah meleklere meb'us olmadığından melekler Resuluilah'm inzar edeceği âlemde dahil değildir. Şu halde âlem; insle cinnin kıyamete kadar mevcud olacak efradına şamildir. Binaenaleyh; Resuluilah'm kıyamete kadar mevcut olacak mükellefine Peygamber olduğuna âyet delâlet eder.
Resuluilah'm ümmetini azâb-ı İlâhi ile inzarından hasıl olacak korku ve keder lâfzının delâlet ettiği hayr-i kesir ve bereket-i tammeye münafi değildir. Zira' Resuluilah'm inzarı; merhametli bir babanın evlâdını terbiye etmesi gibidir. Nasıl ki pederin evlâdını terbiyesinin evveli acı olup sonra o terbiyeden bir çok menfaat hasıl olduğu gibi Resuluilah'm inzarında da her ne kadar evvelinde korku ve endişe hasıl olursa da o inzar sebebiyle ihtida ederek amel-i sâlih işleyenlerin ileride bir çok hayrat, saadet ve menfaat-ı daimeye nail olacakları cihetle inzar sebebiyle hasıl olacak ıztırap, zarar o ihtida eden kimsenin menfaatma nisbetle gayet azdır. Binaenaleyh; inzardan hasıl olan korku hayr-i kesir zımnında zarar-ı cüz'iyi ihtiyar kabilindendir. Şu halde menafi-i diniyenin menafi-i dünyeviyeden ehemmiyetli olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ hayr-i kesir sahibi olduğunu beyandan sonra menafi-i diniyeyi beyan eden Kur'an'ı inzal ettiğini beyanla menafi-i diniyenin menfaatlar içinde ehemmiyetine tenbih etmiştir.
Furkan 25:2
Vacip Tealâ Resulünün âlemi inzar etmesi için Kur'an'ı inzalini beyandan sonra zat-i ulûhiyetinin Kur'an'ı inzalle âlemi İslaha kaadir olduğuna delâlet eden evsaf-ı İlâhiyeden bazısını zikretmek! üzere buyuruyor.
Şu halde kullarını İslah için istediği kuluna kitabını inzal eder hiç kimsenin müdahaleye selal hiyeti yoktur.
Yani; Kur'an'ı inzal eden Allahü Tealâ şol zattır ki yerin ve göklerin mülkü ve tasarrufu ona mahsustur. Binaenaleyh; âlem-i ulvî ve âlem-i süflî cümlesi vücudunda ve ecel-i muayyenine kadar bekasında Hâlık Tealânın inayetine muhtaçtır. Çünkü; mülk onun olup tasarrufunda müstakil olduğu için her ihtiyaçlarını defeden odur. Ve ondan istimdat ederler, Allahü Tealâ veled itti*' haz etmedi. Binaenaleyh; mülkünde veraset cari olmaz, veled ittijr hazma ihtiyaç da yoktur. Şu halde veraset ve sair suretlerle müfkünde asla şeriki olmadığından ulûhiyette ferd-i vahittir, mabudun bilhaktır ve onun gayrı, hakiki mabut olmadığından cümlenin ibadetine müstehak ancak odur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet, Hz. İsa Allah'ın oğlu diyen bazı Nasara'yı ve müşriklerden (Seneviye) taifesini reddetmiştir. Zira; onlar melekler Allah'ın kızlarıdır diye yalan söylemiş ve iftira etmişlerdir. Allahü Tealâ her şeyi halketti ve her şeyin hilkatinden maksad neyse ona göre vücudunu, suver ü eşkâlini, hüsnünü, âlâtü edavatım ve yaşayabileceği azalarım takdir ve cümlesini maksadına müsavi kıldı. Meselâ insanı şu gördüğümüz şekil ve suret üzere halketti, ondan maksat plan tekâlifi kabule, umur-u din ve dünyaya müteallik mesalihini tesviye ve idrak etmeye muktedir kıldı.
Kezalik her mahlûku maslahatına müsavi ve menfaatim bilip talip olur ve mazarratından kaçar bir hal üzere takdir etti. Binaenaleyh; mahlûkatm takdiri hilkatma müsavi olup asla tehallüf yoktur. İşte şu beyan olunan şeylerin cümlesi Vacip Tealâ'nın kullarına hayr-i kesiri ve bereket-i tammesidir. Çünkü; Vacip Tealâ evvelâ mahlûkatı halketti, saniyen her birinin ahvalini tedbir-i acib ile tedbir etti. Hatta bazılarını bir çok sanatlar icadına kaadir ve idrak-ı kâmile sahibi kıldı ve mahlûkattan bazılarını bazısına vasıta ve âlet kıldı ki bazısı mâlik ve bazısı memlûk olup yekdiğerine muavenet ve muzaheret etmekle âlemin intizamı lâyıkiyle cer-yan etsin. Bazısını zevceler kıldı ki yekdiğeriyle ülfet etsin ve mu-amele-i izdivaciyeyle zürriyetleri meydana gelsin, vakti merhunu-na kadar âlem ma'mur olsun ve intizam-ı âleme halel gelmesin.
Hulâsa; Semavat ve arzın mülkü Allah'a mahsus olup Allah'-dan başka hakiki bir mâlik olmadığı, Allah'ın veled ittihazından ve şerikten münezzeh olduğu ve cümle mahlûkatı maişetlerine elverişli halkedip miktar-ı muayyen üzerine takdir ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:3
Vacip Tealâ zatını ulûhiyete münasip celâl ve cemâl sıfatlariyle tavsif ettikten sonra Allah'ın gayri bir takım âciz mahlûklara! ibadet eden müşriklerin mezheplerini iptal etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ semavat ve arza mâlik ve ulûhiyet sıfat-lariyle bihakkın muttasıf mabudun bilhak olduğu halde müşrikler kendi elleriyle yaptıkları taş, ağaç, altun ve gümüş parçası gibi hakir şeyleri mabutlar ittihaz ettiler ki o mabutlar mahlûkattan edna bir şeyi belki bir zerresini bile halkedemedikleri gibi kendileri de mahlûklardır. Halbuki mabudun her şeyi halketmeye kudreti olması lâzım geldiği gibi kendinin de mahlûk olmaması elzemdir. Zira; mahlûk daima halikına muhtaç olduğundan ibadet olunmaya istihkakı olamaz. Binaenaleyh; onların mabutlarına ibadetleri bâtıldır. Çünkü; onların mabut ittihaz ettikleri şeyler ibadet edenlere menfaat ve mazarrat vermek şöyle dursun kendi nefislerinin menfaat ve mazarratına bile mâlik değillerdir. Şu halde onlara ibadette bir fayda yoktur. Kezalik onların mabutları insanları icada, öldürmeye ve öldükten sonra diriltip hesap ve ceza için kabrinden kaldırıp mahşere sevketmeye dahi kaadir ve mâlik değillerdir. Halbuki mabut ittihaz olunan zatın bunların cümlesine muktedir olması lâzımdır.
Bu âyette Vacip Tealâ ulûhiyetin levazımından dört şeyi beyan etmiştir :
Birincisi; Halik olup mahlûk olmamaktır.
İkincisi; def-i mazarrat ve celb-i menfaata kaadir olmaktır. Üçüncüsü; dünyada ihya ve imaleye kaadir olmaktır. Dördüncüsü; âhirette naşı haşre, hesap ve cezaya şevke muktedir olmaktır. Mabut olan zatın şu evsafla muttasıf olması lâzım olduğundan bu evsafla muttasıf olmayan putların mabut olmaya istihkakları olmadığını beyanla onlara ibadet edenlerin hamakatlarına işaret olunmuştur.
Furkan 25:4
Vacip Tealâ evvelen zatının kuvvet ve kudret sahibi olduğunu ve saniyen putperestlerin mezheplerinin bâtıl olduğunu beyandan sonra nübüvvet hakkında kâfirlerin şüphelerini izâle ile nübüvveti isbat etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Allah'ın kelâmına kul kelâmı demekle zulmettikleri gibi yalan söz de söylemiş oldular. Şu halde Resulullah'a «yalan söyledi» yollu sözleriyle kendileri hem zâlim hem de yalancı oldular.
Furkan 25:5
Yani; Allah'a ve Resulüne îman etmeyen şol kâfirler dediler ki; «Şu Kur'an olmadı, illâ yalandır Muhammed (S.A.V.) onu kendi nefsinden icat etti, meramını terviç etmek ve sözünü dinletmek için iftira ediyor ve bunu icatta başka kavim de muavenet etti» demekle Kur'an'a Ve Resulullah'a lâyık olmayan şeyi isnad ettiler. Fakat bu sözü söylemekle zulmettiler ve kendileri yalan getirdiler ve iftira ettiler. Çünkü; Kur'an tarafı İlâhiden vahyolduğu halde kelâm-ı İlâhi olduğunu inkâr ettiler. Binaenaleyh; Allah'ın kelâmını gayra isnad etmekle zulmettikleri gibi Resulullah'ın bir kimseden istiane etmediği halde «kavm-i ahar iane etti» demekle yalan söylediler ve. dediler ki «Muhammed (S.A.V.) in Kur'an diyerek getirdiği şey evvel geçenlerin kitaplarında yazılmış yalanlardır. Onlardan bir kâtibe yazdırdı, ve yazıldıktan sonra o yalanlar Muhammed (S.A.V.) üzerine sabah ve akşamda okunur ki hıfzetsin unutmasın. Çünkü; kendi okuyup yazma bilmediğinden tekrar okuyup ezberlemeye muhtaçtır. Binaenaleyh; başkalarının tekrar okumasiyle ezberledikten sonra taraf-ı İlâhiden geldi. Vahiydir diyerek halka dinletmek ister» demekle Resulullah'ın nübüvvetine ve Kur'an'a taanetmek istediler.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet «Nadr b. Haris» hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Nadr ve emsali müşrikler «Muhammed (S.A.V.) Kur'an'ı (Huveytab b. Abdül'uzza) nın kölesi (İdas) dan ve (Amir b. Hadramî) nin kölesi (Yesar) dan ve (Amir) in kölesi (Cebir) den alıyor. Zira; Kur'an'ın müştemil olduğu manâları eski kitaplardan hikâye ediyorlar ve lâfzını, onlardan aldığı manâya göre kendi uyduruyor» dediler. Çünkü; şu üç
köle ehl-i kitaptan oldukları cihetle Tevrat'ı ve İncil'i okur, onların ahkâmından bazı meclislerde Mekkelilere hikâye ettikleri zamanda Resulullah nübüvvetini izhar edince kölelerin îman etmeleri üzerine bu iftiraya cür'et ettiler. Cenab-ı Hakkın da onların sözlerini hikâye ve kendilerinin zâlim ve yalancı olduklarını beyan zımnında bu âyeti inzal ettiği mervidir. Bu âyette verilen cevap da kâfidir. Çünkü Kur'an; fesahat ve belagatta beşer kudretinden hariç olduğu cihetle kendileri muarazadan âciz kaldılar. Eğer insanların icad edeceği bir şey olsaydı kendileri icad ederlerdi ve başkasının yardımıyla mümkün olsaydı kendilerine yardım edecek binlerce fusaha ve büleğa mevcut idi. Şü halde kendilerinin bir şey yapamamaları Kur'an'ın vahy-i İlâhi olup taanedenlerin yalancı olduklarına delâlette kâfidir.
Bu âyetler beş hükmü hâvidir :
Birincisi; kâfirlerin Kur'an yalan ve iftira demeleridir, ikincisi; Kur'an'ı icatta kavm-i ahar Muhammed (S.A V.) e iane ediyor demeleridir. Üçüncüsü; bu sözleriyle kâfirle^ rin zâlim ve yalancı olmalarıdır. Dördüncüsü; Kur'an evvel geçenlerin kitaplarına Rüstem ve îsfendiyar hikâyeleri gibi yazdıkları satırları demeleridir. Beşincisi; Muhammed (S.A.V.) Kur'an'ı başka kitaplardan istinsah ettiriyor, unutmamak için akşam.ve sabah kendi üzerine okutturuyor ki ezber etsin ve başkalarına \ahiy diyerek tebliğ etsin demeleridir.
Furkan 25:6
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a söyledikleri lâyık olmayan sözlerini beyandan sonra Resulünün onlara vereceği cevabı beyan etmek üzere buyuruyor,
Yani; habibim! Müşriklerin kibir ve gururlarına delâlet ederi sözlerini ve Kur'an'a taanlarım işittikten sonra onlara cevapta^ «Kur'an'ı şol Allahü Tealâ inzal etti ki, O Allahü Tealâ yerde göklerde olan esrarı bilir. Binaenaleyh; sizi ona muarazadan âciz kılmıştır. Siz ise erbab-ı fesahat vt belagattan olmakla beraberi Kur'an'ı iptale hırsınız son dereceye varmışken kısa bir âyetiniri bile mislini getirmekten âciz kaldınız. Şu halde Kur'an'a taan eti mekten-utanmaz mısmz ve sizin bu halinizin gazab-ı İlâhiyi câliÖ olmasından korkmaz mısınız? Şu halde tâib ve müstağfir olun, Zitra; Allahü Tealâ tevbe edenleri yarlığar ve ibadetle dergâhına ilti| ca edenleri rahmetiyle hisseyap eder» demekle onları ilzam et.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette cevabın hulâsası; Kur'an'ın elfâzında olan fesahat beşerin icadının fevkinde olmasıyla Resulullah îcat etti yollu sözlerini reddettiği gibi Kur'an ilerde olacak bir takım gaipten haberleri mutazammın olduğu ve semavat ve arzda olan bir çok esrar üzere müştemil olduğu cihetle onu ancak semavat ve arzın ve cümle âlem-i melekûtun esrarını bilen Allahü Tealâ'nın inzal ettiği ve âlem-i melekûtun esrarına vakıf olmayan beşer tarafından îcadı mümkün olamadığından kâfirlerin «Muhammed (S.A.V.) îcat etti ve evvel geçenlerin satırlarıdır» sözlerinin butlanı meydandadır. Şu, halde ey müşrikler nasıl oluyor ki böyle vahi ve kizbi meydanda olan bir iddiaya cür'et edersiniz ve bu sözlerinizle ukubet-i İlâhiyeden korkmaz mısınız? demektir. Bu sözlerinin gazab-ı İlâhiyi mucip olup lâkin merhanıet-i İlâhiye te'hirine sebeb olduğuna ve tevbe ederlerse tevbeleri kabul olunup azabtan halâs olacaklarına Cenab-ı Hakkın gafur ve rahim olduğunu beyanla işaret ve tevbeye teşvik olunmuşlardır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gaipten haber, mesâlih-i ibadı lâyıkıyla temşiyet ve nizam-ı âlemi tedbir üzerine müştemil olan ahkâm gelmez, illâ her nevi malûmat üzere âlim olan zat tarafından gelebilir. Allahü Tealâ'nın cümle âlemin esrarına muttali olduğunu beyan etmek; Resulullah'a ve Kur'an'a taaneden kâfirlerin gizli taanlarım dahî bildiğini beyanla kâfirler tehdit olunmuştur.
Furkan 25:7
Vacip Tealâ kâfirlerin «Kur'an Resulullah'm icadı yahud evvel geçenlerin yazdıkları yalanlardır» sözlerine cevaptan sonra üçüncü şüphelerini ve cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve bir kısmı bu kadarla iktifa etmediler, dediler ki;
Furkan 25:8
Vacip Tealâ kâfirlerin «Kur'an Resulullah'm icadı yahud evvel geçenlerin yazdıkları yalanlardır» sözlerine cevaptan sonra üçüncü şüphelerini ve cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve bir kısmı bu kadarla iktifa etmediler, dediler ki;
Furkan 25:9
nübüvvetini bilmeye vesile
Yani; kâfirler Resulullah'a kemâl-i buğz ve şiddet-i adavetleri icabı dediler ki «şu risalet davasında bulunan zâta ne oldu ki bizim gibi yemek yer ve umur-u beytiyesini temşiyet için çarşılarda gezer. Şu halde bizlerden ve sair avâm-ı nastan farkı olmadığı meydanda iken bizim üzerimize tefevvukla risalet davasına kalkıyor. Bizim üzerimize risalet davası edecek zâtın bir fazilet ve meziyeti olmalı değil midir? Eğer davasında sadıksa keşke onun üzerine açıktan melek inzal olunaydı da onunla beraber bizi inzar edeydi, şüphesiz biz îman ederdik veyahud Habbısı tarafından kendisine bir hazine atılmış olaydı da onunla intifa ettiğini göreydik risaletinde şüphemiz olmazdı. Yahud her çeşit meyvası olan bir bahçesi olaydı da kendi ondan yiye ve başkalarına da yedireydi ve bu sayede halk kendine ittiba edeydi, biz de ittiba ederdik bunların hiç birisi olmadığı halde onun davasına biz nasıl inanalım. Eğer davası doğru olaydı bunlardan birisi olurdu» demekle Kur'-an'a taanda ve Resulullah'm nübüvvetini inkârda İsrar ettiler ve bu kadarla iktifa etmiyerek zuafay-ı naşı îmandan menetmek için zâlimler dediler ki «sizin tabi olduğunuz Muhammed (S.A.V.) sihrolunmuş bir kimsedir. Binaenaleyh; ittiba şayan değildir». İşte zalimler bu sözleriyle halkı iğfale çalıştılar. Cenab-ı Hak bunlara cevapta «Habibim! Nazar et bak ki, senin için nasıl misaller beyan ve nasıl sözler icad ediyorlar ve Kur'an vahiy değildir, Muhammed (S.A.V.) icat etti ve evvel geçenlerin kitaplarına yazılmış yalanlardır. Resul olsa yanında melek olurdu yahud zengin olup herkeşte bulunmayan bir bahçesi olurdu, bizim gibi yiyip içmez ve çarşılarda gezmezdi gibi bir takım vahi misallerle akıllarını yordular. Dalâlet ve hayrette kaldılar, kendilerinde bulunan bir takım evsaf-ı nalâyıkayı sana isnadla haşa mecnun demeye kadar cüret ettiler, bümediler ki nübüvvet bir mevhibe-i İlâhiyedir. Cenab-ı Hak dilediği kuluna verir ve onu sairlerinden mümtaz kılar.»
Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin şu şüpheleri hamakatlarının derece-i nihayede olduğuna delâlet eder. Çünkü; ru-sul-ü kiramın avam-ı nastan farkları umur-u cismaniye ve emval-i dünyeviyeyle. değil, belki ahva-li ruhaniye ve umur-u nefsaniye iledir. Binaenaleyh; emval ve evlât gibi dünya metaıyla hasıl olan meziyete itibar yoktur, belki avam-ı nastan enbiyanın farkları; kuvve-i kutsiye ve Cenab-ı Hakkın onları nübüvvete ihtiyar edip kullarını irşadı onlara tevdi etmekledir, yoksa nübüvvet şerefinin dünya metaıyla münasebeti yoktur. Fakat ehl-i şirkin bütün himmetleri ve nazarları hemen dünyaya münhasır olduğundan her şerefi dünya malında aramak âdetleri olduğu cihetle enbiyaya da umur-u dünya cihetinden itirazı âdet etmişlerdir. İşte bu gibi itirazlar zaman-ı saadete mahsus olmayıp her zamanda itiraz edenler bulunacağına binaen zaman-ı saadette vâki olan itirazları Cenab-ı Hak Kur'an'da beyan ve muterizleri zemmetmiştir ki, her zamanda itiraz edenlerin halleri onlara kıyasla kendileri ehl-i îman nazarında mezmun olsunlar. Hatta âhirette sağlam bir itikadı olmayan müslüman isminde ve kisvesindeki bir takım münafıklardan da bu gibi itiraza cür'et edenler vardır. Hususiyle şurada burada gezmiş tevfiksizlik her tarafını sarmış, hangi yola gideceğini şaşırmış yabancı milletlerin çirkin âdetlerini takdir ve tahsin etmeye yeltenir, kendi dininden haberi yok, başka bir dine mâl olamamış bir takım kimseler şuradan buradan işitmiş olduğu ve nefsinin arzusuna muvafık bulduğu bir kaç kelimeyle âdât-ı İslâmiye ve di-yanet-i Muhammediye aleyhinde bulunmak ister. Bu gibilere Cenab-ı Hak tevfik versin demekten başka bir şey yoktur. Diyanet aleyhinde bu gibi iftiralara cür'et edenlerin zâlim olduklarına işaret için zamir yerinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; yerinde denilse olabilirdi fakat zulümlerini tasrihle zemmolunmazlardı.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile son âyetin manâsı şöyledir :
…
demektir. Evet! Kuvve-i vahimesine it-tiba'la yoldan çıkan kimsenin daima yolsuz kaldığı ve tarik-ı da-lâli irtikâpta İsrar ettiği ve tarik-ı hakkı kabule bir gûna yanaşamadığı alelekser görülmektedir.
Furkan 25:10
Vacip Tealâ kâfirlerin şüphelerinin ikinci cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Seni bir çok nimetleriyle terbiye ve nübüvvetle taltif eden Allahü Tealâ'nın bereketi ve hayrı çok oldu. Binaenaleyh; dilerse senin için dünyada kâfirlerin sana «bir hazinesi olsa harcasa veya bir bahçesi olsa ondan yese» dediklerinden daha hayırlı altından nehirler akar ve pınarlar lemean eder bahçeler, saraylar ve konaklar halkeder. Çünkü; hayrı çok ve cümleden âlî olan zat bunları halketmeye kaadirdir. Fakat bunların nübüvvete medhâli yoktur.
İşte kâfirlerin Resulullah'm dünya metaına iltifat etmediğini vesile ittihaz ederek «şunlar olsaydı resul olduğunda şüphemiz kalmazdı ve lâkin bunlara mâlik olmadığı cihetle nübüvvet davası doğru değildir.» demelerine karşı Cenab-ı Hak dilerse Resulüne onların dediklerinden daha ziyadesini vereceğini beyanla onları reddetmiş ve bu gibi' nimetleri Resulü için âhirete te'hir ettiğine işaret buyurmuştur. Çünkü âhiret nimetleri; devamlı, şerefli, safî, kederden salim ve meşakkati yoktur.
Fahri-Râzi'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Resulullah'm kâfirlerin bu gibi naiâyık sözlerine mahzun olduğu bir zamanda bir melek geldi, selâm verdi «Ya Resulallah! Allahü Tealâ her şeyin anahtarlarını sana vermekle vermemek arasında seni muhayyer kıldı» deyince Resulullah'm «Rabbım bana cümlesini âhirette cemetsin» şeklinde cevabı üzerine bu âyetin nazil olduğu (İbni Abbas) hazretlerinden mervidir.
Furkan 25:11
Vacip Tealâ müşriklerin şüphelt mek üzere buyuruyor.
Yani; belki kâfirler evhamlarına ittiba ederek kıyameti ve kıyamet üzere terettüp edecek mesûbatı, derecat-ı âliyatı, müşriklere mev'ut olan ukubatı ve derakât-ı haviyeyi tekzip ettiklerinden Kur'an'ı ve risaleti inkâr ederler. Çünkü; kıyameti ve âhireti tekzip ettikten sonra kulları islâh için kitap inzal etmek ve resul göndermek abesten ibaret olur. Binaenaleyh; âhireti inkâr edenin kü-tüb-ü semaviyeyi ve enbiyanın nübüvvetlerini inkâr etmesi lâzım gelir. Zira; âhiret olmayınca bunlara lüzum kalmaz. Şu halde kıyameti tekzip edenlere biz Cehennem ateşi hazırladık. Bakalım âhiret var mıdır, yok mudur? Kitapların ve resullerin dedikleri doğru mudur, değil midir? Cehenneme girince inkâr edenler bilirler. Yani; «Habibim! Müşriklerin senin risaletini inkâr ettiklerine taaccüp etme. Zira; onlar vukuunda şüphe olmayan kıyameti inkâr ediyorlar. Şu halde senin beyanatını ve Allah'ın sana âhirette va-adettiği şeyleri tasdik ederler mi?» demektir.
Bu âyet Cehennemin el'an mahlûk ve âsiler için hazırlandığına ve müşriklerin şüpheleri bir şüphe-i ilmiye olmayıp mücerret âhireti inkârları üzerine bina kılınmış bir şüphe olduğuna dahi delâlet eder. Beyzâvî'nin beyanı veçhile alevi şiddetli olan ateştir. Yahud Cehennemin tabakalarından azabı şiddetli olan bir tabakanın ismidir ki, âhireti inkâr edenlerin o tabakada muazzep olacakları beyan olunmuştur.
Furkan 25:12
Vacip Tealâ kâfirler için ihzar olunan Cehennemin bas detini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i narı Cehennem uzaktan gördüğünde kâfirler Cehennem için şiddetli alevler ve gazaba delâlet eden gürültüler işitirler ki daha içine girmeden Cehennem âsîlere gazabını ve şiddetini gösterir. Zira; gazab-ı İlâhinin mahalli olduğundan Allah'ın azameti nisbetinde gazabının azametine delâlet eden mahabetli sedalar ve dehşetli gürültüler, korkunç ve acip haller ve Allah'ın kahrına delâlet eden alâmetler elbette mevcut olacağım beyanla Cenab-ı Hak âsîleri insafa davet etmiştir.
Furkan 25:13
Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennemden uzak bulundukları zamanda görecekleri ahvali beyandan sonra Cehenneme yakın olup içine girdiklerinde görecekleri ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Cehennemde helak çoktur. Meselâ saadetten mahrum olmak, ebeden Cehennemde kalmak, enva-ı azaba duçar olmak, açlık ve susuzluk gibi çeşitli sefalete maruz kalmak, elleri zincirle boyunlarına bağlı olmak, her zaman feryad ü figan içinde boğulmak, feryatlarını kimseye dinletememek ve zebaniler tarafından her zaman hakarete ma'ruz kalmak Cehennemde mevcut helakler cümlesindendir. Binaenaleyh; onlara «yalnız bir helake çağırmayın belki bir çok helake çağırın» denileceği beyan olunmuştur.
Yani; kâfirler elleri boğazlarına bağlı ve zincirlerle birbirine mukarin olarak Cehennemden gayet dar bir yere atıldıklarında orada onlar helake çağırırlar ve hüzn ü keder her taraflarını ihata ettiğinden onlar «gel ey helakimiz! Senin gelme zamanın geldi» derler. Onlar bu minval üzere helake çağırınca taraf-ı İlâhiden veya Cehennemin' zebanileri tarafından «bu gün siz yalnız bir helake çağırmayın belki,Cehennemde sayılmaz ve tükenmez bir çok helake çağırın» denilir ki bu söz onlar için azap üzerine azap olsun.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'a bu âyette beyan olunan Cehennemin darlığından sual olunduğunda Resulullah'ın «duvara çivinin çakıldığı gibi ehl-i Cehennem Cehenneme .çakılır» buyurduğu mervidir. Çünkü; ehl-i Cehennem Cehenneme bilihti-yar girmezler. Binaenaleyh; zebaniler onları zoru zoruna çivi gibi Cehennem ateşine çakarlar. (İmam-i Kelbi) Cehennemin darlığını şöyle tefsir etmiştir: «Cehenneme evvel girenleri alev yukarı kaldırır ve sonra girenleri zebaniler yukarıdan aşağı basarlar şu halde bu minval üzere sıkışırlar». Binaenaleyh; Cehennemde her nevi azapla muazzep oldukları gibi nefes alamaz derecede darlıkla dahi
muazzep olacakları bu âyette sarahaten beyan olunmuştur. şiddetle dar demektir.
Furkan 25:14
Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennemden uzak bulundukları zamanda görecekleri ahvali beyandan sonra Cehenneme yakın olup içine girdiklerinde görecekleri ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Cehennemde helak çoktur. Meselâ saadetten mahrum olmak, ebeden Cehennemde kalmak, enva-ı azaba duçar olmak, açlık ve susuzluk gibi çeşitli sefalete maruz kalmak, elleri zincirle boyunlarına bağlı olmak, her zaman feryad ü figan içinde boğulmak, feryatlarını kimseye dinletememek ve zebaniler tarafından her zaman hakarete ma'ruz kalmak Cehennemde mevcut helakler cümlesindendir. Binaenaleyh; onlara «yalnız bir helake çağırmayın belki bir çok helake çağırın» denileceği beyan olunmuştur.
Yani; kâfirler elleri boğazlarına bağlı ve zincirlerle birbirine mukarin olarak Cehennemden gayet dar bir yere atıldıklarında orada onlar helake çağırırlar ve hüzn ü keder her taraflarını ihata ettiğinden onlar «gel ey helakimiz! Senin gelme zamanın geldi» derler. Onlar bu minval üzere helake çağırınca taraf-ı İlâhiden veya Cehennemin' zebanileri tarafından «bu gün siz yalnız bir helake çağırmayın belki,Cehennemde sayılmaz ve tükenmez bir çok helake çağırın» denilir ki bu söz onlar için azap üzerine azap olsun.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'a bu âyette beyan olunan Cehennemin darlığından sual olunduğunda Resulullah'ın «duvara çivinin çakıldığı gibi ehl-i Cehennem Cehenneme .çakılır» buyurduğu mervidir. Çünkü; ehl-i Cehennem Cehenneme bilihti-yar girmezler. Binaenaleyh; zebaniler onları zoru zoruna çivi gibi Cehennem ateşine çakarlar. (İmam-i Kelbi) Cehennemin darlığını şöyle tefsir etmiştir: «Cehenneme evvel girenleri alev yukarı kaldırır ve sonra girenleri zebaniler yukarıdan aşağı basarlar şu halde bu minval üzere sıkışırlar». Binaenaleyh; Cehennemde her nevi azapla muazzep oldukları gibi nefes alamaz derecede darlıkla dahi
muazzep olacakları bu âyette sarahaten beyan olunmuştur. şiddetle dar demektir.
Furkan 25:15
Vacip Tealâ âsiler için ihzar olunan azabı beyandan sonra ehl-i nara lâhik olacak hasreti ve ehl-i Cennetin zevk u sefasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; mü'minlerin münacatlarmda her vakit Rablarından istedikleri Cennettir. Binaenaleyh bu vaadolunan Cennet; ehl-i îman tarafından daima istenilen ve sual olunan şeydir.
Yani; Ey Resul-ü Zişan! Kıyameti inkâr eden müşriklere tekdir tarikiyle sen de ki, «şu sıfatı beyan olunan Cehennem ve onda olan azaplar ve helakler mi hayırlıdır, yoksa müttekilere taraf-ı İlâhiden vaadolunan Cennetülhult mu hayırlıdır? O Cennet ki ona girerler ve nimetleri ebedidir, asla tagayyür yoktur. O Cennet müttekilerin amellerine ceza ve dünyada feda ettikleri lezzet-i faniye-ye bedeldir. Ve dünyadan gittikten sonra onların varacak mahal-leridir. Maahaza mûttekiler için abedî kalıcı oldukları halde istedikleri nimetler mevcut asla hasret yoktur. Zira bu vaad; Rabbın Tealâ üzerine vaad-i kavi idi».
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cehennemde asla hayır olmadığı halde "Cehennem mi hayırlı veya Cennet mi hayırlı?» demekle Cehenneme hayır isnat etmek kâfirlerin itikadlannı tezyif ve onları istihza ile beraber tekdir içindir, yoksa Cehennemde hayır var da Cennetin hayriyle mukayese olunsun manâsına değildir. Ayet, müttekilerin amellerine sevap vermek Allahü Tealâ üzerine vacip olmadığına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak Cennetin vaadolunduğunu beyan etti. Vaadolunan şeyse vaadeden kimse üzerine tefaddul ve ihsan olunur, vacip olmaz. Eğer vacip olsa vaad denmezdi ve vaad-i İlâhinin muhakkak olup tahallüf olmayacağına binaen vacip Tealâ bu âyette vaadinin müttekilerin amellerine ceza olacağını mazi siğasiyle irat etmiştir ki, muhakkak olduğuna işaret olsun. Cennette herkesin her istediği verilecek olunca ameli az olup aşağı derecede bulunanlar, ameli çok olup yüksek derecede bulunanların derecelerini istiyecekleri tabiidir. Her arzu ettikleri verilince az amel sahipleri çok amel sahiplerine müsavi olmaz mı? Şu halde çok amelle az amel beyninde fark ne olur? Eğer her istediği verilmezse bu âyete muhalif olmaz mı? Cennete girmiş olan bir peder Cehennemde muhallet olan oğlunun halâsını istemez mi? Bu âyetin muktazâsı her istediğini verince oğlunun Cehennemden halâsı muhallet olmasına münafi olmaz mı? Ve eğer halâs olmazsa arzu ettiğini vermediği cihetle bu âyete muhalif olmaz mı? gibi suâllere Fahri Râzi ve Kazfnin beyanları veçhile" cevap şöyledir: Ehl-i Cennetin edna mertebesinde bulunanlar kendi mertebelerinin lezzatı ve zevk u sefasiyle meşgul olduğundan yüksek tabakada olanların dereceleri hatırına gelmez ve onu istemez ki ednanın âlâya müsavi olması lâzım gelsin, kezâlik Cennette olan bir pederin Cehennemde olan oğlu ve sair akrabası hatırına gelmez ki onun halâsını istesin. Zira Cennet; dar-ı ferah ve sürür olduğundan keder ve elem verecek şeyleri ehl-i Cennetin aklından Cenab-ı Hak bilkülliye izale eder ki sürurları daim olsun ve ferahlarına haleî gelmesin. Çünkü; Cennette olan bir kimsenin Cehennemde olan evlât, ecdat ve sair akrabası hatırına gelse onlar için keder etmemek mümkün olamaz. Elbette keder edecektir, Cennet ise keder yeri değildir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ehl-i Cennete lütuf olmak üzere keder verecek şeyleri tamamen kalplerinden çıkarır ki rahatlan tam olsun. Bunun emsali dünyada çoktur: Meselâ insanın basma acınacak ve ağlanacak bir musibet gelir, bir iki gün acır, ağlar ve sonra unutur bir daha aklına gelmez. Güler oynar başka işleriyle meşgul olur. Eğer o acıyı unutmak olmasa o kimsenin işleri muattal olur lâkin lûtf-u Îİâhi imdadına erişir bir iki gün acıyıp ağladıktan sonra o şeyi unutur, işine başlar, sanki o musibet ona gelmemiş gibi bir hal kesbeder. İşte Cennete giren kimsenin
Cehenneme giden evlâdı ve akrabası için arsa-i mahşerde acır ağlarsa da ehl-i Cennet Cennete ve ehl-i Cehennem Cehenneme girdikten sonra Cennette olan kimsenin hatırından keder verecek şeyler tamamen zail ve zevk u sefasiyle meşgul olur. Amma ehl-i narın hasretleri artsın ve azapları ziyade olsun için ehl-i Cenneti seyr ü tamaşa ve ehl-i Cennetin sürurları ziyadelensin için ehl-i Cehennemin halini müşahede etmelerinden kendi evlâdı ve akrabası gibi acıyacakları kimseleri görmeleri lâzım gelmez.
Bu ve bunun emsali âyetler insanların her arzularına nail olmalarını Cennete hasrettiğinden bu dünyada insan için her emeline nail olmak mümkün değildir. Dünyada bütün arzusunu ikmâl etmiş bir fert tasavvur olunamaz. Çünkü; bütün emelini ikmâl etmiş zannettiğin her kimi tasavvur etsen ahvaline muttali olunca bilirsin ki hasıl olmamış yüzlerce arzu ve emeli vardır, velevse o kimse hükümdar olsun.
demek mü'minler tarafından istenmiş bir vaad demektir. Çünkü; mü'minler beş vakit ibadetleri akabinde Çenab-ı Hakkın rızasını ve Cennetini istemekten hâlî kalmazlar, Allahü Tealâ da mü'minlere Cennetini ve rızasını vaadetmiş ve kullar da daima istemişlerdir.
Furkan 25:16
Vacip Tealâ âsiler için ihzar olunan azabı beyandan sonra ehl-i nara lâhik olacak hasreti ve ehl-i Cennetin zevk u sefasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; mü'minlerin münacatlarmda her vakit Rablarından istedikleri Cennettir. Binaenaleyh bu vaadolunan Cennet; ehl-i îman tarafından daima istenilen ve sual olunan şeydir.
Yani; Ey Resul-ü Zişan! Kıyameti inkâr eden müşriklere tekdir tarikiyle sen de ki, «şu sıfatı beyan olunan Cehennem ve onda olan azaplar ve helakler mi hayırlıdır, yoksa müttekilere taraf-ı İlâhiden vaadolunan Cennetülhult mu hayırlıdır? O Cennet ki ona girerler ve nimetleri ebedidir, asla tagayyür yoktur. O Cennet müttekilerin amellerine ceza ve dünyada feda ettikleri lezzet-i faniye-ye bedeldir. Ve dünyadan gittikten sonra onların varacak mahal-leridir. Maahaza mûttekiler için abedî kalıcı oldukları halde istedikleri nimetler mevcut asla hasret yoktur. Zira bu vaad; Rabbın Tealâ üzerine vaad-i kavi idi».
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cehennemde asla hayır olmadığı halde "Cehennem mi hayırlı veya Cennet mi hayırlı?» demekle Cehenneme hayır isnat etmek kâfirlerin itikadlannı tezyif ve onları istihza ile beraber tekdir içindir, yoksa Cehennemde hayır var da Cennetin hayriyle mukayese olunsun manâsına değildir. Ayet, müttekilerin amellerine sevap vermek Allahü Tealâ üzerine vacip olmadığına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak Cennetin vaadolunduğunu beyan etti. Vaadolunan şeyse vaadeden kimse üzerine tefaddul ve ihsan olunur, vacip olmaz. Eğer vacip olsa vaad denmezdi ve vaad-i İlâhinin muhakkak olup tahallüf olmayacağına binaen vacip Tealâ bu âyette vaadinin müttekilerin amellerine ceza olacağını mazi siğasiyle irat etmiştir ki, muhakkak olduğuna işaret olsun. Cennette herkesin her istediği verilecek olunca ameli az olup aşağı derecede bulunanlar, ameli çok olup yüksek derecede bulunanların derecelerini istiyecekleri tabiidir. Her arzu ettikleri verilince az amel sahipleri çok amel sahiplerine müsavi olmaz mı? Şu halde çok amelle az amel beyninde fark ne olur? Eğer her istediği verilmezse bu âyete muhalif olmaz mı? Cennete girmiş olan bir peder Cehennemde muhallet olan oğlunun halâsını istemez mi? Bu âyetin muktazâsı her istediğini verince oğlunun Cehennemden halâsı muhallet olmasına münafi olmaz mı? Ve eğer halâs olmazsa arzu ettiğini vermediği cihetle bu âyete muhalif olmaz mı? gibi suâllere Fahri Râzi ve Kazfnin beyanları veçhile" cevap şöyledir: Ehl-i Cennetin edna mertebesinde bulunanlar kendi mertebelerinin lezzatı ve zevk u sefasiyle meşgul olduğundan yüksek tabakada olanların dereceleri hatırına gelmez ve onu istemez ki ednanın âlâya müsavi olması lâzım gelsin, kezâlik Cennette olan bir pederin Cehennemde olan oğlu ve sair akrabası hatırına gelmez ki onun halâsını istesin. Zira Cennet; dar-ı ferah ve sürür olduğundan keder ve elem verecek şeyleri ehl-i Cennetin aklından Cenab-ı Hak bilkülliye izale eder ki sürurları daim olsun ve ferahlarına haleî gelmesin. Çünkü; Cennette olan bir kimsenin Cehennemde olan evlât, ecdat ve sair akrabası hatırına gelse onlar için keder etmemek mümkün olamaz. Elbette keder edecektir, Cennet ise keder yeri değildir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ehl-i Cennete lütuf olmak üzere keder verecek şeyleri tamamen kalplerinden çıkarır ki rahatlan tam olsun. Bunun emsali dünyada çoktur: Meselâ insanın basma acınacak ve ağlanacak bir musibet gelir, bir iki gün acır, ağlar ve sonra unutur bir daha aklına gelmez. Güler oynar başka işleriyle meşgul olur. Eğer o acıyı unutmak olmasa o kimsenin işleri muattal olur lâkin lûtf-u Îİâhi imdadına erişir bir iki gün acıyıp ağladıktan sonra o şeyi unutur, işine başlar, sanki o musibet ona gelmemiş gibi bir hal kesbeder. İşte Cennete giren kimsenin
Cehenneme giden evlâdı ve akrabası için arsa-i mahşerde acır ağlarsa da ehl-i Cennet Cennete ve ehl-i Cehennem Cehenneme girdikten sonra Cennette olan kimsenin hatırından keder verecek şeyler tamamen zail ve zevk u sefasiyle meşgul olur. Amma ehl-i narın hasretleri artsın ve azapları ziyade olsun için ehl-i Cenneti seyr ü tamaşa ve ehl-i Cennetin sürurları ziyadelensin için ehl-i Cehennemin halini müşahede etmelerinden kendi evlâdı ve akrabası gibi acıyacakları kimseleri görmeleri lâzım gelmez.
Bu ve bunun emsali âyetler insanların her arzularına nail olmalarını Cennete hasrettiğinden bu dünyada insan için her emeline nail olmak mümkün değildir. Dünyada bütün arzusunu ikmâl etmiş bir fert tasavvur olunamaz. Çünkü; bütün emelini ikmâl etmiş zannettiğin her kimi tasavvur etsen ahvaline muttali olunca bilirsin ki hasıl olmamış yüzlerce arzu ve emeli vardır, velevse o kimse hükümdar olsun.
demek mü'minler tarafından istenmiş bir vaad demektir. Çünkü; mü'minler beş vakit ibadetleri akabinde Çenab-ı Hakkın rızasını ve Cennetini istemekten hâlî kalmazlar, Allahü Tealâ da mü'minlere Cennetini ve rızasını vaadetmiş ve kullar da daima istemişlerdir.
Furkan 25:17
Vacip Tealâ âhiretin ahvalinden bazılarını beyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Allah'ın gayri mabut ittihaz edenlere zikret şol günü ki o günde biz onları ve bâtıl mabutlarını hesap için mahşere cemederiz, onlar mabutlariyle beraber cemolun-ca Allahü Tealâ müşrikleri tevbih, nas arasında rüsva ve tahkir etmek için mabutlara hitaben «şu şirkle me'luf olan münkiri nimet ve zalim kullarını siz mi ıdlâl edip yoldan çıkardınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?» diye sorunca müşriklerin mabut ittihaz ettikleri şeyler cevapta «Yarabbi! Biz seni cemi' nekaisten tenzih ederiz ki senden başka bir dost ve veli ittihaz etmek bizim için münasip olmadı. Şu halde nasıl olur ki müşrikleri idlâl ederek Rabbımzı terk edin de bizi veli ittihâz edin diyebiliriz? Bizim böyle bir şeye cür'etimiz olmadı velâkin Yarabbi! Sen onlara ve babalarına müsaade ettin evlât ve emval verdin, bedenlerini afiyetle Ömürlerini uzun kıldın hatta onlar nimetlerine müstağrak olunca senin zikrini unuttular. Binaenaleyh; helak olan kavim zümresinden oldular» demekle her nevi ithamattan nefislerini tebrie ederler.
Beyzâvî'nin ve Nimetullah Efendinin beyanları veçhile Allah'ın gayri müşriklerin mabutları yla murad; melâike ile Isa ve Üzeyir (A.S.) ve yıldızlarla sair putlardır. Bunların içinden söz söylemeye kaadir olanlar «Cenab-ı Hakkın siz mi idlâl ettiniz bunları?» Sualine cevapları lisanlarıyladır. Amma söze kaadir olamıyan putlar Cenab-ı Hakkın hayat ve tekellüme kudret vermesiyle olacağı gibi onların cevaplarının lisan-ı halle olması dahi muhtemeldir. Bu sualin bizzat Vacip Tealâ tarafından olacağına âyette delâlet vardır. Ma'butlarda kabahat olmayıp bütün kabahatin ibadet eden müşriklerde olduğunu bildiği halde Cenab-ı Hakkın suali müşrikleri tevbih ve halka onların hallerini bil-drimektir. Bu âyette tesbi'h ; vaki olan sualden taaccüp manâsını mutazammın ve Cenab-ı Hakkı şirkten tenzih ve kendilerinin teşbihle muttasıf olduklarım beyan etmektir. Zira; sual olunan zevat bazı Nasara'nm mabut ittihaz ettiği Hz. İsa ve bazı Yehûd'un mabut ittihaz ettiği Hz. Üzeyr ve müşriklerden bir taifenin mabut ittihaz ettiği melekler olduğuna nazaran bunlar masum olup vazifeleri nâsı islâh ve irşat etmek ve Allah'ı takdisle teşbih etmek olduğundan onlara şu müşrikleri «siz mi ıdlâl ettiniz?» demek; taaccübü muciptir. Zira; onlarda asla ifsat ve ıdlâl olmaz. Sual olunanlar putlar ve yıldızlar olduğuna ve onlarda cemadat kabilinden bulunduğuna nazaran ıdlâl iktidarları olmadığı halde onlara «siz mi ıdlâl ettiniz?» demek; taaccüplerini rnucib olduğundan teşbihe müsaraat edecekleri beyan olunmuştur.
Anifen beyan olunduğu veçhile eğer putlar tekellüm suretiyle cevap verirlerse teşbihleri de tekellüm suretiyledir ve eğer cevapları lisan-ı hâl ile olursa teşbihleri de lisan-ı hâl iledir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin mal ve evlât gibi nimetleri tuğyanlarına sebeb olup başka bir kimse tarafından ıdlâl olunmadıklarını beyan için cevaplarına Cenab-ı Hakkın onlara nimet verdiğini dercedecekleri beyan olunmuştur.
helake müstahak bir kavim oldular demektir. Zira; helak manasınadır. Likirle murad; Allah'a, Kur'an'a ve enbiyaya îmanla beraber zikrullahtır. Yani «sen onlara nimet verdin. Onlar da sana, kitabına ve şeriatına îmanı ve zikrini unuttular» demektir. Çünkü; alelekser nimetin tuğyana sebeb olduğu ve bir çok ahitlerin nimete mustağrak olunca ibadetlerini kabahata ve taatlarıni maşiyete tebdil ettikleri görülmektedir.
Furkan 25:18
Vacip Tealâ âhiretin ahvalinden bazılarını beyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Allah'ın gayri mabut ittihaz edenlere zikret şol günü ki o günde biz onları ve bâtıl mabutlarını hesap için mahşere cemederiz, onlar mabutlariyle beraber cemolun-ca Allahü Tealâ müşrikleri tevbih, nas arasında rüsva ve tahkir etmek için mabutlara hitaben «şu şirkle me'luf olan münkiri nimet ve zalim kullarını siz mi ıdlâl edip yoldan çıkardınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?» diye sorunca müşriklerin mabut ittihaz ettikleri şeyler cevapta «Yarabbi! Biz seni cemi' nekaisten tenzih ederiz ki senden başka bir dost ve veli ittihaz etmek bizim için münasip olmadı. Şu halde nasıl olur ki müşrikleri idlâl ederek Rabbımzı terk edin de bizi veli ittihâz edin diyebiliriz? Bizim böyle bir şeye cür'etimiz olmadı velâkin Yarabbi! Sen onlara ve babalarına müsaade ettin evlât ve emval verdin, bedenlerini afiyetle Ömürlerini uzun kıldın hatta onlar nimetlerine müstağrak olunca senin zikrini unuttular. Binaenaleyh; helak olan kavim zümresinden oldular» demekle her nevi ithamattan nefislerini tebrie ederler.
Beyzâvî'nin ve Nimetullah Efendinin beyanları veçhile Allah'ın gayri müşriklerin mabutları yla murad; melâike ile Isa ve Üzeyir (A.S.) ve yıldızlarla sair putlardır. Bunların içinden söz söylemeye kaadir olanlar «Cenab-ı Hakkın siz mi idlâl ettiniz bunları?» Sualine cevapları lisanlarıyladır. Amma söze kaadir olamıyan putlar Cenab-ı Hakkın hayat ve tekellüme kudret vermesiyle olacağı gibi onların cevaplarının lisan-ı halle olması dahi muhtemeldir. Bu sualin bizzat Vacip Tealâ tarafından olacağına âyette delâlet vardır. Ma'butlarda kabahat olmayıp bütün kabahatin ibadet eden müşriklerde olduğunu bildiği halde Cenab-ı Hakkın suali müşrikleri tevbih ve halka onların hallerini bil-drimektir. Bu âyette tesbi'h ; vaki olan sualden taaccüp manâsını mutazammın ve Cenab-ı Hakkı şirkten tenzih ve kendilerinin teşbihle muttasıf olduklarım beyan etmektir. Zira; sual olunan zevat bazı Nasara'nm mabut ittihaz ettiği Hz. İsa ve bazı Yehûd'un mabut ittihaz ettiği Hz. Üzeyr ve müşriklerden bir taifenin mabut ittihaz ettiği melekler olduğuna nazaran bunlar masum olup vazifeleri nâsı islâh ve irşat etmek ve Allah'ı takdisle teşbih etmek olduğundan onlara şu müşrikleri «siz mi ıdlâl ettiniz?» demek; taaccübü muciptir. Zira; onlarda asla ifsat ve ıdlâl olmaz. Sual olunanlar putlar ve yıldızlar olduğuna ve onlarda cemadat kabilinden bulunduğuna nazaran ıdlâl iktidarları olmadığı halde onlara «siz mi ıdlâl ettiniz?» demek; taaccüplerini rnucib olduğundan teşbihe müsaraat edecekleri beyan olunmuştur.
Anifen beyan olunduğu veçhile eğer putlar tekellüm suretiyle cevap verirlerse teşbihleri de tekellüm suretiyledir ve eğer cevapları lisan-ı hâl ile olursa teşbihleri de lisan-ı hâl iledir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin mal ve evlât gibi nimetleri tuğyanlarına sebeb olup başka bir kimse tarafından ıdlâl olunmadıklarını beyan için cevaplarına Cenab-ı Hakkın onlara nimet verdiğini dercedecekleri beyan olunmuştur.
helake müstahak bir kavim oldular demektir. Zira; helak manasınadır. Likirle murad; Allah'a, Kur'an'a ve enbiyaya îmanla beraber zikrullahtır. Yani «sen onlara nimet verdin. Onlar da sana, kitabına ve şeriatına îmanı ve zikrini unuttular» demektir. Çünkü; alelekser nimetin tuğyana sebeb olduğu ve bir çok ahitlerin nimete mustağrak olunca ibadetlerini kabahata ve taatlarıni maşiyete tebdil ettikleri görülmektedir.
Furkan 25:19
Vacip Tealâ müşriklerin mabutlarının söyleyecekleri sözlerini beyandan sonra o sözlerin bunları tekzip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Dünyada ibadet ettiğiniz mabutlarınız sizi kendi sözlerinizle tekzip ettiler. Çünkü; kendilerinin mabut olmadıklarını beyanla sizin mabutlardır şeklindeki sözünüzün yalan olduğunu meydana koydular. Binaenaleyh; onlar hiç bir veçhile sizden azabı defe kaadir olamadıkları gibi bizzat ve bilvasıta sizden kaldırmaya yardım da edemezler ve eğer sizden bir kimse zulmederse biz o kimseye. Cehennemin azabından ibaret olan büyük azabı tattırırız. Zira zulüm; büyük cinayet olduğundan cezası olan azap da büyüktür.
Bu âyet; zulmeden her zalimin muazzep olacağına delâlet ederse de tevbe eder ve mazlumla helâllaşırsa ve bir sebebe mebnı aff-ı İlâhiye mazhar olursa bu suretlerde azaptan müstesnadır. Zalim zulmünün cezasını dünyada dahî görürse de. dünya azabı âhirete nisbetle ehven ve muvakkat olup müebbet olmadığından âhi-ret azabı büyük olmakla tavsif olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirlerin dedikleri yle murad; putlara ilâh demeleridir. Putların tekziple-r i yle murad; kendilerinin ilah olmayıp Allah'ın mahlûkları olduklarını beyan etmeleridir.
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a «yemek yer, çarşıda gezer» demekle taanettiklerine cevap vermişse de bu hâl yalnız Resulullah'a mahsus olmayıp cümle peygamberlerde mevcut olduğunu beyanla müşrikleri tekdiri mutazammın ikinci bir cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; enbiyanın avâm-ı nastan farkı zahirde görülmeyen ahval-ı maneviyededir, yoksa ah-val-i cismaniyeden ibaret olan yemekte ve çarşılarda yürümekte değildir. Binaenaleyh; ahval-i zahiriyye ve zaruriyat-ı beşeriyede enbiya-yı kiramın diğer insanlardan farkları yoktur. Şu halde zaruriyat-ı beşeriyeyi nübüvvete mani addetmek nübüvvetin neden ibaret olduğunu bilmemekten ve hamakattan başka bir şey değildir.
Furkan 25:20
Yani; sizin bazınızı bazınıza belâ ve fitne kıldık ki, o belâya sabredip etmediğinizi bilelim. Meselâ fukarayı ağniya ile müptelâ kılarız ki fakir ağniyaya bakarak haline sabredecek mi yoksa cezi' ve fezi* ederek fakrına sabırla alacağı ecirden mahrum mu olacak? Kezalik ağniyayı fukara ile müptelâ kılarız ki gınasına şükürle fukaraya merhamet ve. muavenet ederek ecir mi alacak ve-yahud istihfaf ve ihanetle gınasına şükürle alacağı ecirden mahrum mu olacak? Kezâlik hastaları sağlam olanlarla ve eşrafı edâni ve edaniyi eşrafla buk minval üzere müptelâ kılarız. Kezâlik resulleri ümmetleriyle müptelâ kılarız ki ümmetleri îman etmezler adavet ve eza ederler. Onların yüzünden çok meşakkat çekerler ve ümmetleri resullerle müptelâ kılarız ki îman edip saadet-i dâreyne nail olacakken bilâkis küfredip azab-ı ebediye duçar olurlar. Şu halde sizden her biriniz bulunduğunuz hale sabreder, sevaba nail olur musunuz yoksa sabretmeyip belâya mı giriftar olursunuz?
Tefsir-i Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; Kureyş'in zenginlerinden (Ebu Cehil) ve emsali gibi fukara-yı ashapla müptelâ olanlar haklarında nazil olmuştur. Çünkü; onlardan hatırlı olanlar ve servet sahipleri fukara-yı ashabı gördüklerinde unf ü şiddet gösterip derlerdi ki «Biz İslâm olsak bu fukara güruhu bizden evvel İslâm oldukları cihetle bizim üzerimize faziletleri ve meziyetleri olacak. Binaenaleyh; biz İslâm olmayız» demekle as-habtan fukara olanları îmanlarına mani saymakla müptelâ olmuşlardır.
Âyet-i celilenih lâfzı kaide-i külliyedir ki cümle insanların yekdiğeriyle müptelâ olduğuna delâlet eder. Zira; Nisâbûrî ve Ta-beri'de beyan olunduğu veçhile meselâ âmâ olan, «Allahü Tealâ dileseydi beni filân kimse gibi görür kılardı» ve hasta olan "Allahü Tealâ isteseydi beni filân kimse gibi sağlam kılardı» ve fakir olan "Allahü Tealâ isteseydi beni de filân gibi zengin kılardı» demekle her insan yekdiğeriyle müptelâdır. (Ebüdderda) hazretlerinin Re-sulullah'm «sultan raiyye yüzünden helak olur. Zira; adalet etmez, raiyye sultan yüzünden helak olur. Zira; yoluyla itaat etmez, şedit olan zayıf ve zayıf olan da şedit yüzünden helak olur» buyurup bu âyeti kıraat ettiği rivayeti de cümle insanların birbiri ile müptelâ olduğuna delâlet eder.
Furkan 25:21
Vacip Tealâ kâfirlerin Resûlullah'ın risaleti hakkındaki şüphelerinden bazılarını beyandan sonra dördüncü bir şüphelerini beyan etmek üzere :
Çünkü; îmanlarını Rablerini görmelerine yahud kendilerine melek nazil olmasına ta'lik ettiler. Binaenaleyh; lâyık olmadıkları mertebelere istihkak da'vasına kalkıştılar.
Yani; âhireti münkir olmalarına binaen bizim rızamıza veya azabımıza mülakatı ümid etmeyen müşrikler «Keşke bize melekler gelip şehadet etseler veya Rabbimizi açıkdan görsek de Muhammed (S.A.) in doğru söylediğine şehadet etse, biz de îman etsek» dediler. Habibim! Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki bunlar nefislerinde tekebbür ettiler. Zira; bu dünyada hâlis kullarımız için caiz olmayan şeyleri istemekle hadlerini tecavüz ettiler ve büyük tuğyanda bulundular.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Utüvv ; zulümde haddini ileri geçmektir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir. Zira; Allah'ı görmek istemeleri zulmün nihayesidir.1 Müşriklerin kibirleri kalplerinde gizli olup kendi büyüklükleri kendi i'tikatlarınca olduğuna işaret için bu âyette nefislerinde is-tikbar ettikleri beyan olunmuştur. Çünkü istihbar; büyük addetmektir. Şu halde büyük addetmekle büyük olmak lâzım gelmez.
Furkan 25:22
Vacip Tealâ müşriklerin dünyada kendilerine melek gelmesini arzu ettiklerini beyandan sonra âhirette melekleri göreceklerini ve gördüklerinde arzularının hilafı zuhur edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler dünyada görmek arzu ettikleri melekleri âhirette görürler fakat melekleri gördükleri günde mücrim olan müşrikler için asla müjde olmaz. Zira; gördükleri azap melekleri olup onları Cehenneme sevkiçin geldiklerini görünce tebşirattan mah-| rum olduklarını bilemelerine binaen kemâl-i hayret ve hasretle; «Biz Cennetle tebşirattan tamamiyle men' ve Cehennemde ebeden!
hapsolunduk» demekle eseflerini izhar ederler. Şu manâ kâfirlerin sözleri olduğuna nazarandır. Amma bu söz melleklerin sözü olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir:
…
demektir. Melekler bu sözleriyle kâfirleri tahkir ederler.
Kâfirler kendi amellerinin kabul olunduğu zanniyle sevap! ümid ettiklerinden melekler bunları bidayeten gördüklerinde amel4 lerinden istifade edemeyeceklerini beyanla cevap verecekleri vej hiç bir tebşirata nail olamayacakları zikrolunmuştur. Çünkü; Fahri. Râzi'nin beyanı veçhile kâfirler küfürlerinde dahî kendilerini hi-n dayette zannedip sevap bekledikleri gibi mazluma muavenet, fu-£j karaya yardım etmek, atiyye vermek, sıla-i rahim ve ebeveyne ria* yet eylemek gibi sahih amellerini dahî sevap ümidiyle işlerler fafj kat küfürleri cümlesini iptal ettiğinden ümidleri heba olur. Zirâi fasit üzere bina kılman amel; elbette fasittir. Binaenaleyh; melekf leri gördüklerinde her şeyde her şeyden evvel kemâl-i ye's ü has| retlerini mucip olan şeyle cevap verileceği beyan olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile mücrimIerle murad; müşrikler olduğuna nazaran onlar için hiç beşaret olmadığına^ işaret zımnında zamir mevziinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur ki tebşirattan mahrumiyetlerine sebep; cürümleri olduğu tasrih olunsun. Çünkü; yerinde denilse manâ sahih olurdu lâkin beşarete mani' cürümleri olduğu bilinmezdi. Meleklerin mücrimlere «Sizin için beşaret yok» diyeçekleri günde ihtilâf varsa da esah olan yevm-i kıyamettir.
demektir. Yani «Sizin üzerinize müjde ve Cennet haram olmakla haram oldu. Binaenaleyh; surur verecek .şeylerin cümlesinden mahrumsunuz» demek olur.
Bu âyet; üç hükmü havidir :
Birincisi; Kâfirlerin yevm-i kıyamette melekleri görecekleri,
ikincisi; Meleklerin mücrimlere sizin için asla sürür verecek beşaret yok diyecekleri,
Üçüncüsü; Mücrimlerin bu hali görüp biz sürür verecek şeylerin cümlesinden mahrumuz diyecekleridir.
Furkan 25:23
Vacip Tealâ kâfirlerin beşaretten mahrum olduklarımı beyandan sonra amellerinden asla fayda göremeyeceklerini Sarahaten beyan etmek üzere buyuruyor,.
Yani; kâfirler için beşaret olmadığını ve beşareti icab eden Cennetten mahrum olduklarını haber verdikten sonra onların hâl-i küfürlerinde mekârim-i ahlâk kabilinden müsafir kabul etmek, mazluma iane ve sıla-i rahim gibi amellerini kasdettik, yani o amellerine teveccüh ettik. Binaenaleyh; o amellerini güneşte görülen zerreler gibi faydasız kıldık ve iptal ettik.
Hebâ ; pencereden giren güneşin içinde görülen zerrelerdir. dağılmış demektir. Güneşin içinde görülen zerreleri insan ele gelecek bir şey zanniyle elini uzatır tutacağını sanarak tutamadığı gibi kâfirler de amellerini kabul olundu zanniyle sevap ümid ederek ellerini uzatırlar fakat ellerine bir şey geçmez. Çünkü; amelin kabulünün şartı olan îman olmadığından küfürleri sebebiyle amellerini iptal ettiğini ve fayda görmeyeceklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve güneşin içindeki zerrelerin bir araya toplanmasından intifa' mümkün olmadığı gibi bunların amelleriyle intifa' edemeyeceklerine de işaret etmiştir.
Bu âyette yani «biz kasdettik» manasınadır. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette kâfirlerin hâllerini hükümet reisine isyan eden kavmin haline teşbih olunmuştur. Zira; reise isyan eden kavmin isyanlarının sebebini ve kuvvetlerini her şeyden evvel reis kasdeder. Evvel emirde âsîlerin kuvvetini ve o esbabı izaleyi düşünür. Binaenaleyh; isyanın sebebini've kuvvetlerini kesip attıktaii sonra âsîleri tenkil ederek isyandan eser bırakmaz ve kavmin cezasını da verir. İşte Cenab-ı Hak kâfirlerin mekârim-i ahlâk kabilinden ve güvendikleri amellerini küfürleri sebebiyle iptal ettikden sonra cezalarını vereceğini beyan etmiştir.
Furkan 25:24
Yani; Allah'a, resullerine ve kitablarma îman eden ehl-i Cennet tekarrür edecekleri mekân cihetinden gayet hayırlı ve huriler ve gilmanlarla ülfet edip rahat edecekleri haneleri cihetinden gayet güzeldir. Zira; asla eza ve endişe yoktur.
Karar manâsına olup kararda uzun müddet konuşup görüşmeyi icab ettiğinden «ehl-i Cennet karar yönünden hayırlı» demek "konuşup görüşme cihetinden hayırlı» demektir. Mahall-i kaylûle demektir. KayIûIe ; kuşluk uykusudur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cennette uyku olmadığı cihetle bu makamda zevceler ve hurilerle halvet olup istirahat zamanı ve mekânı gayet güzel demektir. Ehl-i Cennetin hesaptan fariğ olup Cennete kuşluk vakti gireceklerine işaret için varid olduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatmdandır.
Furkan 25:25
Vacip Tealâ kâfirlerin melekleri göreceklerini ve amellerinin bâtıl olduğunu, ehl-i Cennetin o günde rahat; olacaklarını beyandan sonra kıyamette vaki' olacak vukuatı beyan etmek üzere buyuruyor.
semadan tulûül indirilmekle indi
Furkan 25:26
Yani, ey Resûl-ü mükerrem! Semanın bulutla yarılıp kesretle meleklerin tenzil olunacağı günü zikret ki o günde sabit ve hak olan mülk Allah'ındır. Zira, Rahman Tealâ'nm gayri bir mülk sahibi yoktur. Çünkü; Allah'ın gayri mülk sahiplerinin mülkü bil-külliye zail olur ve o gün küfürleri sebebiyle kâfirler üzerine nazil olacak azaptan dolayı onlar için gayet güç ve müşkül bir gün olur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enbiya-yı izam hazaratına melekler semadan kendileri için ta'yin olunan mahalden nazil olurdu. Kıyamette sema yarılınca semada olan meleklerin yer yüzüne, semanın her tarafından nazil olacaklarına ve melâike lâfzının umum meleklere şamil olduğuna ve kıyamette ins ü cinnin muhasebeleri de arz üzerinde olacağına âyette delâlet vardır. Çünkü; meleklerden bir kısmı insanların ve cinnilerin amel defterleriyle nazil olup amel defterleri sahiplerinin ellerine verileceğinden ve diğer âyetlerde dahî arzın deresi tepesi kalmayıp düz ve parlak bir ova şeklinde olacağını beyan; muhasebenin arz üzerinde olacağına delâlet eder. Bu arzın arsa-i mahşer olacağına, ins ü cinni ve semadan nazil olan melekleri istiab edecek miktarda genişleyeceğine dair bazı ehadis-i nebeviye vardır. Bu âyette o günün kâfirler üzerine müşkül olacağını beyanla mü'minler üzerine müşkül olmayacağına işaret olunmuştur.
Bu makamda gamam ile murad; Beyaz bir bulut ki semanın fevkinde zuhur edeceği ye o bulutla amel defterlerini hamil olan meleklerin nazil olacağı mervidir. Yahud cümle semanın fevkinde Cenab-ı Hakkın hdlkettiği bir bulut ki o bulutun semaya te-masiyle semanın yarılacağı mervidir ve lâfz-ı âyete muvafık olan da budur.
Hulâsa; semanın bulutla yarılacağı ve meleklerin semadan inecekleri ve o günde bilcümle mal, mülk ve hüküm Rahman Tea-lâ'ya sabit ve kâfirler üzerine o günün müşkül bir gün olacağı bu; âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:27
Vacip Tealâ, semanın yarılacağım ve meleklerin semadan sür'-atle indirileceğini ve o günün kâfirlere müşkül olacağını beyan dan sonra o günde zalimlerin kemâl-i hasret ve nedametlerini be yan etmek üzere buyuruyor.
Ve
sözüne şunu da ilâve eder ki :
Furkan 25:28
Vacip Tealâ, semanın yarılacağım ve meleklerin semadan sür'-atle indirileceğini ve o günün kâfirlere müşkül olacağını beyan dan sonra o günde zalimlerin kemâl-i hasret ve nedametlerini be yan etmek üzere buyuruyor.
Ve
sözüne şunu da ilâve eder ki :
Furkan 25:29
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Zikret sol günü ki o günde her rnün-kir-i zalim kemâl-i nedamet ve hasretinden ellerini ısırır ve der ki "Eyvah! Nolaydı ben mürşid-i kâmil muslıh-i âlem olan Resûlul-lah'la beraber beni dünyada hakka isal edecek ve âhirette şu gördüğüm azaptan kurtaracak bir doğru yol tutaydım». Bu sözleriyle dünyada tutmuş olduğu yolun hata olduğuna nedametini izhar ederek der ki «Ey benim helakim süVatle bana gel! Ah nolaydı keşke ben filân cahil müsrifi dost ittihaz etmemiş olaydım, Allah'a yemin ederim ki müfsid Kur'an geldikten sonra beni îmandan ve Kur'an'dan ıdlâl etti ve yoldan çıkardı»; Halbuki şeytan insanı daime mahcub eder ve halk nazarında rezil ve rüsva kılar.
Fahri Râzi, Taberi ve Beyzâvî'de beyan olunduğu veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : (Ukbe b. Ebi Muayt) her seferden geldiğinde komşularına bir ziyafet verirdi. Bir seferden geldiğinde âdeti veçhile ziyafet verdi ve Resûlullah'ı davet etti. Resûlullah'la dost olduğu için Resûlullah «Ya Ukbc! Kelime-i şehadeti okuyup îman etmedikçe ekmeğini yemem» buyurdu. (Ukbe) Resûlullah'ın teklifini kabul ederek kelime-i şehadeti okur ve îman eder. Resûlullah da ziyafetini teşrifle yemeğini yer. (Ukbe) nin gayet sevgili ahbabından (Ubey b. Half) Ukbe'ye- itab ederok «Dininden çıktın» demesi üzerine Ukbe «Ben dinimden çıkmadım fakat da'vet ettiğim müsafirin ekmeğimi yemeden evimden çıkmasına utandım. Binaenaleyh; müsafirin hatırı için kelime-i şehadeti okudum» deyince (Ubey) «Eğer Muhammed (S.A.) in yüzüne tükrüğünü atarsan bu sözüne inanırım ve illâ inanmam» demesi üzerine (Ukbe) irtidadmı (Ubey b. Half) e isbat etmek için bu cinayeti irtikâb eder, fakat Resûlullah namazda iken üflediği tükrük kendi yüzüne avdet eder ve yüzünü ateş gibi yakar ve katlolununcaya kadar yüzünde o yanık alâmeti bulunmuştur. (Ukbe) nin şu muamele-i mel'unanesi üzerine Resûlullah »Ya Ukbe! Sen Mekke'den çıkmazsın, illâ ben senin boynunu kılıçla vururum» dedi. Filvaki' (Ukbe) Mekke'den çıktı, Bedir'de esir oldu. Resûlullah'ın emri üzerine Hazreti Ali kılıçla boynunu vurdu ve nutk-u Resûlullah da yerini buldu ve (Ubey b. Half) dahî Resûlullah'ın bir darbesinden müteessir olarak Mekke'ye geldi ve Mekke'de canı Cehenneme gitti. Bu sebeb-i nüzule nazaran âyette zâIimle murad; Ukbe-dir. Falan ile murâd; Übeydir. Zikirle murad; Kelime-i şehadet ve imandır. Buna nazaran manâ-y% âyet:
…
demektir. Fakat bu misilli makamda i'tibar lâfzın umumuna olup sebeb-i nüzulün hususuna bakılmadığından âyet her zâlime ve günah üzerine birbirini ıdlâl eden kimselerin cümlesine şâmil olup her zâlim ve zâlime ittiba' edenler âfcirette nedametlerini izhar edeceklerdir ve bu muhavere hepsinde cereyan edecektir. Resûlullah'ın «kişi dostunun dini üzerine olur. Bi-nanealeyh; herkesin halini, muvazenede oturup kalkıp ülfet ettiği kimselere bakarak onların halleriyle muvazene edin» buyurduğu hadis-i şerifi de bu manâyı te'yid eder.
Dünyada bir şeye son derece nedamet eden kimsenin «eyvah» diyerek elini ısırmak âdet olduğu gibi bu âdetin âhirette de cereyan edeceğine bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; zâlim olan kimsenin âhirette zulmüne nedamet ederek ellerini ısıracağı ve «nolaydı Resulullah'la beraber doğru yol tu-taydım» diyeceği ve «nolaydı falan kimseyi dost ittihaz etmeyey-dim» diyerek nedamet eyleyeceği ve şeytanın insanı rüsva edeceğini beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:30
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an^-a- itirazlarından Resulullah'ın şikâyet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mekkeliler in Kur'an'a şiddetle i'tirazlarmdan müteessir olarak Resulullah «Yarabbi! Benim kavmim olan müşrikler şu insanın saadetini kâfil olan Kur'an'ı metruk ittihaz ettiler ve ahkâmına asla iltifat etmediler ve şanına lâyık olmadık şeyler isnad ettiler» demekle kavminden Rabbisine şikâyet etti.
Resulullah'ın bu şikâyetinin yovm-i kıyamette olacağını beyan edenler varsa da esah olan bu şikâyet dünyada vaki' olmuştur ve âyetin lâfzı da şikâyetin dünyada vukuna delâlet ettiğinden Fahri Râzi dünyada vukuunu tercih etmiştir.
Terk olunmuş manâsına ise de burada Kur'an'ı dinlememek ve iman etmemek ve ahkâmiyle amelden i'raz etmek manasınadır ki, «Kur'an'ı okumaz ve okuyanı dinlemez» demektir. Resulullah'ın «Bir kimse Kur'an'ı Öğrenir ve mushaf-ı şerifi başı üzerine takar okumasını terkederse Kur'an kıyamet gününde o kimseden Cenab-ı Hakka şikâyet eder» buyurduğu Hz. Enes'ten mervidir. Şu halde Kur'an'ı öğrenen kimsenin tilâvetine devamı lâzım olduğuna bu hadis-i şerif delâlet ettiği gibi terketmek caiz olmadığına da bu âyet delâlet eder.
Furkan 25:31
Vacip Teaiâ Resulünün bu şikâyeti üzerine Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Senin kavminden sana düşman olanlar kitabını dinlemeyip iman etmedikleri gibi her nebi için biz günahkâr ve mücrim olanlardan düşman halkettik. Onlar nebilerine su-u edepte bulundular ve seriatlerine iman etmediler ve sözlerini dinlemediler. Şu halde kavmin Kur'an'ı terk ve sana ada-vet-etmeleri zatına mahsus bir hâl değildir, belki cümle enbiyanın mübtelâ olduğu ahvaldendir. Binaenaleyh; sen kavminin adavetlerine mübalât etme. Zira; Rabbin Tealâ maksadına isal edecek yolu göstermekte ve dinine yardım etmekte ve düşmanlarmdar intikam almakta sana kâfidir, başka yardımcıya hacet yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hayrı ve şerri halkedenin, Al-lahü Tealâ olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; âyette Allahi Tealâ her nebi için düşman halkettiğini beyan buyurmuştur. Enbiyaya adavet ise küfürdür. Şu halde küfrün halikı; Allahü Tealî olduğunu beyan etmiştir. Zira; mü'min iradesini imana sarfedinct Allahü Tealâ h'ayr-ı mahz olan imanı halkettiği gibi kâfirler irade sini küfre sarfeclince şerr-i mahz olan küfrü dahi halkeder. Faka Allah'ın halkı; abdin iradesini sarf üzere terettüp ettiğinden ku mecbur olmaz ve Allahü Tealâ halketti diyerek mes'uliyetten d kurtulmaz. Zira; o küfrü, iradesini sarfla kesbeden kendisidir
Furkan 25:32
Vacip Tealâ Kur'an'a ve Resulünün nübüvvetine i'tiraz eden müşriklerin şüphelerinden beşincisini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler Resûlullah'ın nübüvvetinden ve Kur'an'm vahy-i münzel olduğundan şüphe ederek «Kur'an taraf-ı İlâhîden münzel değildir. Eğer taraf-ı İlâhîden münzel olsaydı Tevrat ve İncil gibi defaten nazil olurdu. Zira; âdet-i İlâhiye kitabı defaten inzal etmektir. Çünkü; Tevrat'ı Musa'ya ve İncil'i İsa'ya defaten inzal etti. Keşke Kur'an da-defaten inzal olunsaydı âdet-i İlâhiyeye muvafık olur biz de iman ederdik, şekkedecek bir şey kalmazdı» dediler. Ehl-i şirkin bu şüphelerini red ve ibtâl ve Resulünü tesPye etmek üzere Cenab-ı Hak «Habibim! Senin kalbini takviye ve Kur'an'Ia tesbit etmek için Kur'an'ı iktiza ettikçe müteferrik surette âyet beâyet, sûre besûre inzal ettik ki, size hıfzı kolay ve bihasb-el iktiza inzal olunmakla sizin nübüvvetinizi te'yid ziyade olsun. Zira; senin hâlin enbiya-yı sabıkanın hâline kıyas olunmaz. Çünkü; enbiya-yı sabıkanın ümmetleri okuyup yazmak bildiklerinden ve kendileri de okuyup yazdıklarından defaten kitabı kıraetle ümmetlerine ta'limde güçlük çekmezlerdi, sen okuyup yazmadığın için Kur'an'ı senin üzerine müteferrik surette inzal ettik ki, hıfzında ve ümmetine tebliğde meşakkat cekmeyesin ve biz Kur'an'ı Cibril vasıtasiyle aheste aheste tilâvet ettik ki, hurufatına riayet olunsun ve elfazında hata olmasın».
Kur'an'ın müteferrik surette inzal olunup ta defaten inzal olunmamasındaki hikmet; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sekizdir:
Birincisi; Resûlullah'ın ümmî olmasıdır. Çünkü; okuyup yazmakla meşgul olmayınca defaten nüzulde ezberlemek suu-betli olacağından Vacip Tealâ Habibine Kur'an'ı telâkki kolay olmak ve sehv ü galattan muhafaza etmek için müteferrik surette inzal etmiştir.
İkincisi.; Defaten nüzulde ihtimamın az olmasıdır. Zira; kitap her zaman yanında bulunduğundan icabında müracaat etmek üzere ezberlenmesine dikkat olunmaz. Halbuki, şeriat sahibinin kitabının ezberinde olması elbette fazla bir meziyettir.
Üçüncüsü; Defaten nüzulde halk için amel etmek müşkül olur. Zira; ahkâm-ı İlâhiyenin ekserisi, zaman-ı cahiliyede ülfet ettikleri âdetlerinin hilâfına olduğundan defaten âdetlerinin küllisini terketmek elbette nâs için ağır olacağı cihetle Cenab-ı Hak kullarına merhameten tedriç suretiyle inzal etmiştir. Çünkü; müteferrik suretle gelen tekâlifi kabul hususunda halka suhulet olacağı aşikârdır.
Dördüncüsü; Bu âyette beyan olunduğu veçhile müteferrik surette gelmekle Resûlullah'ın kalbinin takviye olunma-sıdır. Çünkü; Cibril'i zaman zaman görmekle kalb-i Nebevileri kuvvet bulduğu gibi tahammül ettiği vahy-i İlâhîyi edâ etmekte kavi ve cesur olacağı şübhesizdir ve kavmi tarafından .ezaya sabrı da ziyade olur. Zira; ara sıra Cibiil-i Emin'i görmekle metanetinin artacağında şüphe yoktur, iktizay-ı hâle ve zamana göre ahkâmın gelmesinde ümmeti nazarında nebinin kadri artacağı ve gelen ahkâma tedricen iman etmekle ümmetin çoğalmasında elbette kuvvetin fazla ve şeriatin intişarının kolay olacağı da şübhesizdir.
Beşincisi; müteferrik surette gelmesinde, her âyet mu'ciz olunca mecmuunun mu'ciz olacağında şüphe olmaz.
Altıncısı; Kur'an'ın vukuata göre nazil olmasında ümmetin basireti ziyade olur. Zira; ihtiyaç üzere bulunan şeyin ku-lûb-ü nâsta te'sir ve meziyyetinin ziyade olacağı şüphesizdir.
Yedincisi; Her âyet geldikçe muarızlarına müteferrik zamanlarda galebe etmesi Resûlullah'a, bütün dünya birleşseler ve muaraza etseler galebe edeceğine itmi'nan-ı kalp hâsıl olmasıdır.
Sekizincisi; Cibril-i Emin'in mansıb-ı sefaretini uzatmak vardır. Amma Kur'an birden nazil olsaydı Kur'an'dan sonra vahiy gelmeyeceği cihetle o mansıb-ı sefarete, hitam verilmiş olacağından vahyin müteferrik olarak gelmesi o mansıbın uzamasına vesile olmuştur ve vahy-i İlâhînin aralıklı gelmesiyle bereket-i İlâhiyenin nazil olması rahmet-i İlâhiye cümlesinden kulların müs-tefid olduklarında şüphe yoktur.
Bu âyette Kur'an'm tecvidine ve hurufatına riayetle tertiline dikkat lâzım olduğuna işaret vardır. Çünki; tertîI , aheste aheste kemâl-i vekar ve teenni ile bir şeyi hurufatına riayetle oku-m-aktır. Cenab-ı Hakkın Cibril vasıtasiyle Habibi üzerine tertil ettiğini beyanı; mü'minlerin Kur'an'm tecvidine ve secavendine dikkat etmeleri vacip olduğunu beyan etmektir.
Furkan 25:33
Vacip Tealâ müşriklerin şüphelerini beyandan sonra onların her zaman irad ettikleri ihtirazlarının butlanını bildirmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; her ne zaman onlar tarafından sana «şöyle olsaydı daha a'lâ olurdu» diyerek bir şey talebinde bulunurlarsa biz ondan daha a'lâ bir şeyle cevab veririz ki, daima sen galip olasın.
Hulâsa; kâfirler her ne zaman Kur'an'a i'tiraz sadedinde bir misâl getirseler Cenab-ı Hakkın, onların getirdiğinden ziyade bir misâl ile onları ilzam edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:34
Vacip Tealâ Kur'an'a i'tiraz edenler her ne suretle misâl getirseler Resulüne daha a'lâsmı vereceğini ve muarızlarını ilzam edeceğini beyandan sonra Kur'an'a i'tiraz edenlerin âhirette mekânlarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Resûlullah'ın nübüvvetine ve Kur'an'a i'tiraz edenle] şol kimseler ki, onlar Cehenneme yüzleri üzerine sevkolunurlar Zira; dünyadaki kibr ü gurur ve inadlarına ceza olarak âhirettt yüzleri üzerine sürüneceklerdir. İşte onların Cehennemde yerler ateş olduğu cihetle ziyade serdir. Çünkü; dünyada gitmiş olduklar yolları küfür olduğu cihetle dalâletin en ziyadesidir. Binaenaleyh eğer ayn-i insafla nazar etseler nübüvvete ve Kur'an'a asla i'tira: etmezler fakat onlarda çeşm-i insaf yoktur ve i'tiraza cür'et ederlei
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (Ebu Hüreyre) hazretlerinde] Resûlullah'ın «yevm-i kıyamette nâs üç sınıf üzere haşrolunur.
Birincisi; Hayvan üzerinde binidli gider.
İkincisi; Yaya olarak yürür.
Üçüncüsü; Yüzleri üzerinde sürünür» buyurduğu mervidir. İşte bu hadis-i şerif de bir kısım âsilerin yü; leri üzerine haşrolunup Cehenneme gideceklerine delâlet ede: «Yüzleri üzerine nasıl yürürler?» denildiğinde Resûlullah'ın «ayal lan üzerine yürütmeğe kaadir olan Allahü Tealâ yüzleri üzerine d yürütmeye kaadirdir» buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; yılanı yüzü üstüne yürüdüğü gibi bir kısım insanların yüzleri üzerine yi rüyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:35
Vacip Tealâ her nebi için düşman halkettiğini icmalen beyaı dan sonra bazılarını tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz her nebi için bir düşman halkettik. Ezcümle Musa için Firavun'u düşman kıldık. Çünkü; Biz Azimüşgan Musa (A.S.) a kullarımızın ahvaline kâfi ahkâmı cami' Tevrat'ı muhakkak verdik ve kullarımıza tebliğini emrettik ve Musa ile beraber biraderi Harun (A.S.) ı ona muîn kıldık ki, dinini terviç ve kitabını tebliğ hususunda biraderine yardım etsin, i'lâ-yı kelimetullahı ve din-i Musa'yı neşr ü ta'mimde beraber hareket ederek yekdiğerine muave-,net etsinler ve birbirine kuvvet-üzzahr olsunlar. Binaenaleyh; biz onlara «Şol bir kavme Resul olarak gidin ki, o kavim bizim âyetlerimizi tekzib ederek tarik-ı haktan çıktılar. Onlara risaletimizi tebliğ ve tarik-ı hakka davet edin» dedik. Musa ve biraderi Harun (A.S.) gittiler. Emrimiz vech üzere davet ettiler ve lâkin Firavun ve kavmi tarik-ı hakkı kabulden ve davete icabetten imtina', servet ve kuvvetlerine mağrur olarak istihza ve istihfaf ettiler. Binaenaleyh; biz de onları ihlâk ettik, yer yüzünde onlardan bir fert bile kalmadı cümlesi hak-i helake serildiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Hazret-i Harun'un biraderine vezir olduğunu beyan; diğer âyette nebi olduğunu beyana münafi değildir. Zira; vezaretle nübüvvet beyninde münafat yoktur. Çünkü; Hazret-i Harun nefsinde nebi olduğu gibi emr-i tebliğde biraderine muin ve zahîr olduğu cihetle onun veziridir.
Tedmit ; Acîp bir surette ihlâk etmektir. Firavun'un ve kavminin o kadar kuvvet ve şevketleri ve Benî İsrail'in onların nazarında sinek kadar ehemmiyetleri olmadığı halde bir kuşluk vakti Firavun ve askerinin denizde garkolmasıyla Beni İsrail'in saha-i selâmete çıkıvermesi ve Firavun hükümetinin mahv ü münkariz olması ve âlemde eseri kalmayıp bir hayalâttan ibaret oluver-mesi cidden garip bir şey olduğuna işaret için Cenab-ı Hak onların ihlâkinden garabet manâsını müş'ir olan tedmir ile ta'bir etmiş ve Firavun gibi cebabireyi ve kuvvetine istinad ederek zulüm ve teaddiyi âdet edenleri ibrete da'vet etmiştir ki, herkes bu acîp vak'ayı daima gözü önünde tutsun ve kendinin gazab-ı İlâhîden kurtulamayacağını bilsin ve hatt-ı hareketini ona göre ta'yin etsin. ^Hulâsa; Cenab-ı Hakkın, Hazret-i Musa'ya Tevrat'ı verdiği ve biraderini kendine vezir kıldığı ve âyetlerini tekzib eden kavm-i Firavn'a gidin hakka da'vet edin dediği ve onların giderek da'vet edip da'vete icabet etmedikleri ve akibet hatır u hayale gelmedik acip bir surette ihlâk ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:36
Vacip Tealâ her nebi için düşman halkettiğini icmalen beyaı dan sonra bazılarını tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz her nebi için bir düşman halkettik. Ezcümle Musa için Firavun'u düşman kıldık. Çünkü; Biz Azimüşgan Musa (A.S.) a kullarımızın ahvaline kâfi ahkâmı cami' Tevrat'ı muhakkak verdik ve kullarımıza tebliğini emrettik ve Musa ile beraber biraderi Harun (A.S.) ı ona muîn kıldık ki, dinini terviç ve kitabını tebliğ hususunda biraderine yardım etsin, i'lâ-yı kelimetullahı ve din-i Musa'yı neşr ü ta'mimde beraber hareket ederek yekdiğerine muave-,net etsinler ve birbirine kuvvet-üzzahr olsunlar. Binaenaleyh; biz onlara «Şol bir kavme Resul olarak gidin ki, o kavim bizim âyetlerimizi tekzib ederek tarik-ı haktan çıktılar. Onlara risaletimizi tebliğ ve tarik-ı hakka davet edin» dedik. Musa ve biraderi Harun (A.S.) gittiler. Emrimiz vech üzere davet ettiler ve lâkin Firavun ve kavmi tarik-ı hakkı kabulden ve davete icabetten imtina', servet ve kuvvetlerine mağrur olarak istihza ve istihfaf ettiler. Binaenaleyh; biz de onları ihlâk ettik, yer yüzünde onlardan bir fert bile kalmadı cümlesi hak-i helake serildiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Hazret-i Harun'un biraderine vezir olduğunu beyan; diğer âyette nebi olduğunu beyana münafi değildir. Zira; vezaretle nübüvvet beyninde münafat yoktur. Çünkü; Hazret-i Harun nefsinde nebi olduğu gibi emr-i tebliğde biraderine muin ve zahîr olduğu cihetle onun veziridir.
Tedmit ; Acîp bir surette ihlâk etmektir. Firavun'un ve kavminin o kadar kuvvet ve şevketleri ve Benî İsrail'in onların nazarında sinek kadar ehemmiyetleri olmadığı halde bir kuşluk vakti Firavun ve askerinin denizde garkolmasıyla Beni İsrail'in saha-i selâmete çıkıvermesi ve Firavun hükümetinin mahv ü münkariz olması ve âlemde eseri kalmayıp bir hayalâttan ibaret oluver-mesi cidden garip bir şey olduğuna işaret için Cenab-ı Hak onların ihlâkinden garabet manâsını müş'ir olan tedmir ile ta'bir etmiş ve Firavun gibi cebabireyi ve kuvvetine istinad ederek zulüm ve teaddiyi âdet edenleri ibrete da'vet etmiştir ki, herkes bu acîp vak'ayı daima gözü önünde tutsun ve kendinin gazab-ı İlâhîden kurtulamayacağını bilsin ve hatt-ı hareketini ona göre ta'yin etsin. ^Hulâsa; Cenab-ı Hakkın, Hazret-i Musa'ya Tevrat'ı verdiği ve biraderini kendine vezir kıldığı ve âyetlerini tekzib eden kavm-i Firavn'a gidin hakka da'vet edin dediği ve onların giderek da'vet edip da'vete icabet etmedikleri ve akibet hatır u hayale gelmedik acip bir surette ihlâk ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:37
Vacip Tealâ Hazret-i Musa'nın düşmanı olan Firavun'u ihlâk ettiğini beyandan sonra Hazret-i Nuh'un düşmanlarını ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî ve HâzhVin beyanları veçhile kavm-i Nuh yalnız Nuh (A.S.) ı tekzib etmişlerse de rusül-ü kiramdan birini tekzip hepsini tekzip makamında olduğundan rusül lâfzı cemi' suretinde va-rid olmuştur. Yahud Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Nuh nübüvveti ve risaleti bilkülliyye inkâr eden berahime taifesinden oldukları cihetle resullerin küllisini tekzip ettiklerine binaen rusül lâfzı cemi' suretinde varid olmuştur. Onların resullerini tekzipleri sebebiyle helak olmalarıyla cemi'-i nâsa alâmet kılındılar ki, resulünü tekzip eden her kavim kendinin felah bulamayacağını bilsin ve kavm-i Nuh'tan ibret alsın. Zira resulü tekzip; bir kavmin helakine sebep olunca her kavmin helakine sebep olacağında şüphe yoktur. Çünkü bir hükme illet ve sebep olan şey; her yerde o hükme illet ve sebeb olur. Binaenaleyh madem ki resulü tekzip; kavm-i Nuh'un helakine sebep oldu. Her kavmin helakine sebep olacağında da tereddüde mahal yoktur. Yalnız dünyada helakle ^kalmay ip âhirette de muazzeb olacakları beyan olunmuştur. Kavm-i Nuh'un küfr ü tuğyanda haddini tecavüz ettiklerini beyan için Cenab-ı Hak zâlim olduklarını tasrih ederek zulümlerini âleme ilân zımnında zamir mevziinde ism-i zahir olarak ( t>Mill ) lâfzını irad buyurmuştur. Çünkü;. yerinde «Kavm-i Nuh için biz azabı hazırladık» denilse olabilirdi. Fakat azablarmın sebebi olan zulümleri tasrih olunmamış olurdu ve bu vesileyle cümle zalimlerin akibetlerinin azab olacağı da tasrih olunmuştur.
Furkan 25:38
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un dünyada gark olunduklarını ve âhirette zulümlerinden nâşi azapları hazırlandığını beyanla resulünü tesliye ettiği gibi Âd ve Semûd gibi ümem-i salifeden helak olanların bazılarını da beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kureyş kavmi kasvet-i kalbin ve Resulullah'a buğz u adavetin nihayesine varmışlardı. Zira; onlar Şam cihetine ticaret için senede bir kaç defa seferlerinde Lût (A.S.) m kavminin harabeleri üzerine geldiler ki, o karyeye Cenab-ı Hak taş yağdırmakla ^ onları ihlâk etmişti. Kureyş kavmi senede bir kaç defa gördükleri | halde kalplerine asla rikkat gelmediği gibi sebeb-i helaklerini ta- | harrî edip asla mütenebbih de olmadılar. Belki onlar kıyameti ve ;| kabirlerinden kalkacaklarını ümid etmezler ki, mütenebbih olsun-1 lar. Çünkü; insanın tekâlifin nıeşekkatine tahammül etmesi âhiret ft; korkusuna binaendir. Şu halde âhirete iman etmeyen bu kadar kül-f feti ihtiyar etmez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Karye yle murad; karye-i Sefdûm ki, Lût (A.S.) m kavminin karyesidir ile mufrad; O karye ahalisi üzerine yağan taştan yağmurdur. Kureyş kav-| minin Şam yolu üzerinde her zaman mürur u uburlarmda onların I harabelerini görüp ibret almadıklarından ta'yip olunmuşlardır. rj Çünkü; bu gibi harabelerden ibret almayan kimseler her zaman| ta'yibe şayandırlar.
Furkan 25:39
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un dünyada gark olunduklarını ve âhirette zulümlerinden nâşi azapları hazırlandığını beyanla resulünü tesliye ettiği gibi Âd ve Semûd gibi ümem-i salifeden helak olanların bazılarını da beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kureyş kavmi kasvet-i kalbin ve Resulullah'a buğz u adavetin nihayesine varmışlardı. Zira; onlar Şam cihetine ticaret için senede bir kaç defa seferlerinde Lût (A.S.) m kavminin harabeleri üzerine geldiler ki, o karyeye Cenab-ı Hak taş yağdırmakla ^ onları ihlâk etmişti. Kureyş kavmi senede bir kaç defa gördükleri | halde kalplerine asla rikkat gelmediği gibi sebeb-i helaklerini ta- | harrî edip asla mütenebbih de olmadılar. Belki onlar kıyameti ve ;| kabirlerinden kalkacaklarını ümid etmezler ki, mütenebbih olsun-1 lar. Çünkü; insanın tekâlifin nıeşekkatine tahammül etmesi âhiret ft; korkusuna binaendir. Şu halde âhirete iman etmeyen bu kadar kül-f feti ihtiyar etmez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Karye yle murad; karye-i Sefdûm ki, Lût (A.S.) m kavminin karyesidir ile mufrad; O karye ahalisi üzerine yağan taştan yağmurdur. Kureyş kav-| minin Şam yolu üzerinde her zaman mürur u uburlarmda onların I harabelerini görüp ibret almadıklarından ta'yip olunmuşlardır. rj Çünkü; bu gibi harabelerden ibret almayan kimseler her zaman| ta'yibe şayandırlar.
Furkan 25:40
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un dünyada gark olunduklarını ve âhirette zulümlerinden nâşi azapları hazırlandığını beyanla resulünü tesliye ettiği gibi Âd ve Semûd gibi ümem-i salifeden helak olanların bazılarını da beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kureyş kavmi kasvet-i kalbin ve Resulullah'a buğz u adavetin nihayesine varmışlardı. Zira; onlar Şam cihetine ticaret için senede bir kaç defa seferlerinde Lût (A.S.) m kavminin harabeleri üzerine geldiler ki, o karyeye Cenab-ı Hak taş yağdırmakla ^ onları ihlâk etmişti. Kureyş kavmi senede bir kaç defa gördükleri | halde kalplerine asla rikkat gelmediği gibi sebeb-i helaklerini ta- | harrî edip asla mütenebbih de olmadılar. Belki onlar kıyameti ve ;| kabirlerinden kalkacaklarını ümid etmezler ki, mütenebbih olsun-1 lar. Çünkü; insanın tekâlifin nıeşekkatine tahammül etmesi âhiret ft; korkusuna binaendir. Şu halde âhirete iman etmeyen bu kadar kül-f feti ihtiyar etmez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Karye yle murad; karye-i Sefdûm ki, Lût (A.S.) m kavminin karyesidir ile mufrad; O karye ahalisi üzerine yağan taştan yağmurdur. Kureyş kav-| minin Şam yolu üzerinde her zaman mürur u uburlarmda onların I harabelerini görüp ibret almadıklarından ta'yip olunmuşlardır. rj Çünkü; bu gibi harabelerden ibret almayan kimseler her zaman| ta'yibe şayandırlar.
Furkan 25:41
Vacip Tealâ müşriklerin resulünü tekzipte ısrarlarını ve emr-i;f nübüvvette şüphelerini ve şüphelerine cevaplarını beyandan son-;v ra yalnız tekziple iktifa etmeyip Resululiah'ı istihzaya kadar cür'etfj ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya £krem-er Rusül! .Müşrikler seni gördüklerinde hakkında söz söylemezler. Ancak seni istihzaya ve istihfafa delâlet edecek sözleri söylerler ve şan-ı nebevine lâyık olmadık hakareti andırır muamele ittihaz ederek derler ki: «Şu nübüvvet da'vasında bulunan kimseyi mi Allahü Tealâ resul gönderdi. Yani resul olan ve Allah'ın risaletle gönderdiği şu mudur? Eğer biz ma'budlanmızm ibadetlerine sabr ü metanet etmemiş olsak ma'budlanmızm ibadetinden hemen hemen bizi elbette ıdlâl edecekti ve ıdlâl etmeye yaklaştı» demekle hem seni istihfaf hem de kendi din-i batıllarında inad ettiklerini beyanla iftihar ederler.
Vacip Tealâ küffai-ı Kureyş'in kemâl-i inad ve cehaletlerini bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir kimseyi istihza; iki şeyle olur :
Birincisi; Surettir. Resulullah'm sureti ise onların suretlerinden her cihetle güzel olduğu gibi, Resulullah da suretiyle onlardan temeyyüz da'vasında bulunmadı, belki kuvve-i kudsiye ve delâil cihetinden temeyyüz da'vasında bulundu.
ikincisi; Sıfat cihetinden olur. Resulullah'm sıfatı ise mu'cize izhar etmekle nübüvjvet da'vasmda bulunmaktadır. Onlar mu'cizeye muarazadan âciz kaldılar. Acizlerin şanı ise utanmaktır, yoksa istihza değildir. Şu halde istihzaya vesile olacak bir şey olmadığı halde istihzaya cür'et; mücerred inad ve cehalettir.
Müşrikler ma'budlarma son derece ta'zim ettiklerinden Resulullah'm ma'budlannın butlanını beyan için gayretini kendi zu-umlarınca ıdîâl addettikleri cihetle "Eğer biz sabretmemiş olsaydık az kaldı ıdlâl olunmaya yaklaşmıştık» dediler ve bu sözleri Resulullah'm onları din-i hakka da'vet etmek için çok çalıştığına delâlet eder.
Furkan 25:42
Vacip Tealâ müşriklerin Resulünü istihza .ettiklerini beyandan sonra onların mezheplerjini üç veçhile iptal ve tezyif etmek üzere buyuruyor.
Zira; behayim otlayacağı mer'ayı Bilir, karnı doyacak ve menfeat göreceği yere gider ve ale-fini veren sahibini bilir ona inkiyad eder.
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen onların istihzalarına mahzun olma. Zira; onlar kurtulmak mümkün olmayan azab-ı Cehennemi gördüklerinde dalâlette ziyade olan kimler olduğunu elbette bilirler ve o zaman dünyada yaptıkları muamelelerine nedamet ederler. Fakat fayda etmez. Onlar senin ıdlâl edeceğinden bahsederler. Halbuki kendi mezheblerinin ayn-i dalâlet olduğu meydana çıkar.
Habibim! Sen şehevat-ı nef saniyesini kendine ma'bud ittihaz eden kimseyi gördün mü? O şahs-ı leim Allah'a ibadet eder gibi nefsine ibadet edip dinini arzusuna bina ederek Halikına ibadeti terkeder-se onlar hakkı duymaz ve doğru yola gitmez ve delâil-i kat'iyyeyi görmez. Ey Resul-ü zişan! Sen onların şu hâllerini görür de nefsini ma'bud ittihaz eden kimseler üzerine vekil olur musun ve onları şirkten ve seni istihzadan ve sair günahlardan men'edebilir ve onlara bekçi olabilir misin? Hiç birine kaadir olamazsın. Zira; onlar nefislerinin kölesi olduklarından hevâ ve heveslerine tebaiy-yetten vaz geçemezler. Binaenaleyh; sen onların bu hallerine mahzun olma. Yoksa onların ekserisini işitir ve işittiğini düşünür mü sanırsın? Onlar, ancak behayim gibidirler, belki de tuttukları yol cihetinden behayimden daha aşağıdırlar. Zira; dalâletleri behayim-den ziyadedir. Çünkü behayim; sahibine itaat eder. Bunlarsa vü-cudlarmı ve rızıklarını veren Haliklarına itaat etmezler ve nefislerinin arzusunu Haliklarının ibadeti üzerine tercih ederler. Binâenaleyh; müşriklerin halleri behayimden çok aşağıdır. Çünkü behayim; menfeat ve mazarratını bilir, bunlarsa asla menfeat ve mazarrat bilmezler. Behayim i'tikad-ı hakkı bilmezse de batılı i'tikat da etmez.
Cenab-ı Hak bu âyette nefsine tebaiyetle tarik-ı haktan çıkanları son derece zemmetmiştir. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile lâfzında hemze teaccüb manâsını ifade eder. Zira; kâfirlerin Resulullah'a vaki' olan istihza yollu cinayetlerini beyandan sonra Resulullah'ı onların bu acip hallerinden teaccübe sevketmiş ve bu hallerini görüp teaccüb etmek vâcib menzilinde
olduğuna dahî tenbih etmiştir. de bulunan hemze istifham-ı inkârî'dir. Buna nazaran manâ-yı âyet: \Habibim! Bak bunların hallerini gör ve ondan teaccüb et. Zira sen; bunları şirkten men' edecek vekilleri değilsin. Çünkü; vazifen tebliğdir. Onların vazifeleri; iradelerini sarfla teklifi kabul etmektir. Halbuki hevâ ve hevesleri kabule mani'dir | demek olur.
İşte zamanımızda nevalarına tabi' olup ahkâm-ı şer'iyeyi kendi nefislerinin arzusuna uydurmak ve şehevat-ı nef saniyelerine muvafık te'vil ile hükm-ü şer'iyi elinde oyuncak etmek isteyenler
Şde bu âyetin zem ettiği kimselerdendir. Çünkü; nefislerinin kölesi Jolmakta ve nefislerinin arzusuna muhalif olan ahkâmı kabul etme-fmekte zaman-ı saadette i'tiraz edenlerle şimdikiler beyninde fark :,-yoktur. Zira âyet; onlara nasıl şâmilse bunlara da öylece şâmildir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran hevâ ve Ihevesle murad; insanın batıl olarak tebaiyyet ettiği şeydir. f:Hatta (Said b. Cebir) in «müşriklerden birisi taşdan nıa'mûl puta | ibadet ederken ondan daha güzel birini bulduğunda evvelkini ter-T:kederek ikinciye ibadete başlar ve bu hâl üzere bir çok ma'budlar fj değiştirir durur. Bu hâl teaccüb olunmayacak bir hamakat değildir. Resulullah'a ittiba' etmedikleri Resûlullah'm teklifinin havalarına muhalif olduğundandır» buyurduğu mervidir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile müşriklerin üçüncü âyetteki zemmi evvelkilerden daha şiddetlidir. Zira; inatlarından hakkı işitmez ve işittiklerini de tefekkür edip düşünmezler. Binaenaleyh; gaflet ve dalâlette darb-ı mesel olan bahayime teşbihten sonra bahayimden daha aşağı oldukları beyan olunmuştur. Şu halde bundan daha ziyade bir zem olamaz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunlardan bazılarının hakkı işite-I rek tefekkür edip îman ettiklerine işaret için ekserisinin işitmedi dikleri beyan olunmuştur ki bazılarının işitip hakkı kabul ettikle-*j rini beyandır.
Hulâsa; Resulullah'a «az kaldı dinimiz üzerine sabretmesey-dik bizi ıdlâl edecekti» diyenlerin Cehennem azabını gördüklerinde çok dalâlette olanın kim olduğunu bilecekleri ve müşriklerin kendi heva ve heveslerini ma'bud ittihaz ettikleri ve Resûlullah'm onları şirkten men'etmeye vekil olmadığı ve ekserisi hakki işitmez, tefekkür etmez bahayimden aşağı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:43
Vacip Tealâ müşriklerin Resulünü istihza .ettiklerini beyandan sonra onların mezheplerjini üç veçhile iptal ve tezyif etmek üzere buyuruyor.
Zira; behayim otlayacağı mer'ayı Bilir, karnı doyacak ve menfeat göreceği yere gider ve ale-fini veren sahibini bilir ona inkiyad eder.
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen onların istihzalarına mahzun olma. Zira; onlar kurtulmak mümkün olmayan azab-ı Cehennemi gördüklerinde dalâlette ziyade olan kimler olduğunu elbette bilirler ve o zaman dünyada yaptıkları muamelelerine nedamet ederler. Fakat fayda etmez. Onlar senin ıdlâl edeceğinden bahsederler. Halbuki kendi mezheblerinin ayn-i dalâlet olduğu meydana çıkar.
Habibim! Sen şehevat-ı nef saniyesini kendine ma'bud ittihaz eden kimseyi gördün mü? O şahs-ı leim Allah'a ibadet eder gibi nefsine ibadet edip dinini arzusuna bina ederek Halikına ibadeti terkeder-se onlar hakkı duymaz ve doğru yola gitmez ve delâil-i kat'iyyeyi görmez. Ey Resul-ü zişan! Sen onların şu hâllerini görür de nefsini ma'bud ittihaz eden kimseler üzerine vekil olur musun ve onları şirkten ve seni istihzadan ve sair günahlardan men'edebilir ve onlara bekçi olabilir misin? Hiç birine kaadir olamazsın. Zira; onlar nefislerinin kölesi olduklarından hevâ ve heveslerine tebaiy-yetten vaz geçemezler. Binaenaleyh; sen onların bu hallerine mahzun olma. Yoksa onların ekserisini işitir ve işittiğini düşünür mü sanırsın? Onlar, ancak behayim gibidirler, belki de tuttukları yol cihetinden behayimden daha aşağıdırlar. Zira; dalâletleri behayim-den ziyadedir. Çünkü behayim; sahibine itaat eder. Bunlarsa vü-cudlarmı ve rızıklarını veren Haliklarına itaat etmezler ve nefislerinin arzusunu Haliklarının ibadeti üzerine tercih ederler. Binâenaleyh; müşriklerin halleri behayimden çok aşağıdır. Çünkü behayim; menfeat ve mazarratını bilir, bunlarsa asla menfeat ve mazarrat bilmezler. Behayim i'tikad-ı hakkı bilmezse de batılı i'tikat da etmez.
Cenab-ı Hak bu âyette nefsine tebaiyetle tarik-ı haktan çıkanları son derece zemmetmiştir. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile lâfzında hemze teaccüb manâsını ifade eder. Zira; kâfirlerin Resulullah'a vaki' olan istihza yollu cinayetlerini beyandan sonra Resulullah'ı onların bu acip hallerinden teaccübe sevketmiş ve bu hallerini görüp teaccüb etmek vâcib menzilinde
olduğuna dahî tenbih etmiştir. de bulunan hemze istifham-ı inkârî'dir. Buna nazaran manâ-yı âyet: \Habibim! Bak bunların hallerini gör ve ondan teaccüb et. Zira sen; bunları şirkten men' edecek vekilleri değilsin. Çünkü; vazifen tebliğdir. Onların vazifeleri; iradelerini sarfla teklifi kabul etmektir. Halbuki hevâ ve hevesleri kabule mani'dir | demek olur.
İşte zamanımızda nevalarına tabi' olup ahkâm-ı şer'iyeyi kendi nefislerinin arzusuna uydurmak ve şehevat-ı nef saniyelerine muvafık te'vil ile hükm-ü şer'iyi elinde oyuncak etmek isteyenler
Şde bu âyetin zem ettiği kimselerdendir. Çünkü; nefislerinin kölesi Jolmakta ve nefislerinin arzusuna muhalif olan ahkâmı kabul etme-fmekte zaman-ı saadette i'tiraz edenlerle şimdikiler beyninde fark :,-yoktur. Zira âyet; onlara nasıl şâmilse bunlara da öylece şâmildir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran hevâ ve Ihevesle murad; insanın batıl olarak tebaiyyet ettiği şeydir. f:Hatta (Said b. Cebir) in «müşriklerden birisi taşdan nıa'mûl puta | ibadet ederken ondan daha güzel birini bulduğunda evvelkini ter-T:kederek ikinciye ibadete başlar ve bu hâl üzere bir çok ma'budlar fj değiştirir durur. Bu hâl teaccüb olunmayacak bir hamakat değildir. Resulullah'a ittiba' etmedikleri Resûlullah'm teklifinin havalarına muhalif olduğundandır» buyurduğu mervidir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile müşriklerin üçüncü âyetteki zemmi evvelkilerden daha şiddetlidir. Zira; inatlarından hakkı işitmez ve işittiklerini de tefekkür edip düşünmezler. Binaenaleyh; gaflet ve dalâlette darb-ı mesel olan bahayime teşbihten sonra bahayimden daha aşağı oldukları beyan olunmuştur. Şu halde bundan daha ziyade bir zem olamaz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunlardan bazılarının hakkı işite-I rek tefekkür edip îman ettiklerine işaret için ekserisinin işitmedi dikleri beyan olunmuştur ki bazılarının işitip hakkı kabul ettikle-*j rini beyandır.
Hulâsa; Resulullah'a «az kaldı dinimiz üzerine sabretmesey-dik bizi ıdlâl edecekti» diyenlerin Cehennem azabını gördüklerinde çok dalâlette olanın kim olduğunu bilecekleri ve müşriklerin kendi heva ve heveslerini ma'bud ittihaz ettikleri ve Resûlullah'm onları şirkten men'etmeye vekil olmadığı ve ekserisi hakki işitmez, tefekkür etmez bahayimden aşağı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:44
Vacip Tealâ müşriklerin Resulünü istihza .ettiklerini beyandan sonra onların mezheplerjini üç veçhile iptal ve tezyif etmek üzere buyuruyor.
Zira; behayim otlayacağı mer'ayı Bilir, karnı doyacak ve menfeat göreceği yere gider ve ale-fini veren sahibini bilir ona inkiyad eder.
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen onların istihzalarına mahzun olma. Zira; onlar kurtulmak mümkün olmayan azab-ı Cehennemi gördüklerinde dalâlette ziyade olan kimler olduğunu elbette bilirler ve o zaman dünyada yaptıkları muamelelerine nedamet ederler. Fakat fayda etmez. Onlar senin ıdlâl edeceğinden bahsederler. Halbuki kendi mezheblerinin ayn-i dalâlet olduğu meydana çıkar.
Habibim! Sen şehevat-ı nef saniyesini kendine ma'bud ittihaz eden kimseyi gördün mü? O şahs-ı leim Allah'a ibadet eder gibi nefsine ibadet edip dinini arzusuna bina ederek Halikına ibadeti terkeder-se onlar hakkı duymaz ve doğru yola gitmez ve delâil-i kat'iyyeyi görmez. Ey Resul-ü zişan! Sen onların şu hâllerini görür de nefsini ma'bud ittihaz eden kimseler üzerine vekil olur musun ve onları şirkten ve seni istihzadan ve sair günahlardan men'edebilir ve onlara bekçi olabilir misin? Hiç birine kaadir olamazsın. Zira; onlar nefislerinin kölesi olduklarından hevâ ve heveslerine tebaiy-yetten vaz geçemezler. Binaenaleyh; sen onların bu hallerine mahzun olma. Yoksa onların ekserisini işitir ve işittiğini düşünür mü sanırsın? Onlar, ancak behayim gibidirler, belki de tuttukları yol cihetinden behayimden daha aşağıdırlar. Zira; dalâletleri behayim-den ziyadedir. Çünkü behayim; sahibine itaat eder. Bunlarsa vü-cudlarmı ve rızıklarını veren Haliklarına itaat etmezler ve nefislerinin arzusunu Haliklarının ibadeti üzerine tercih ederler. Binâenaleyh; müşriklerin halleri behayimden çok aşağıdır. Çünkü behayim; menfeat ve mazarratını bilir, bunlarsa asla menfeat ve mazarrat bilmezler. Behayim i'tikad-ı hakkı bilmezse de batılı i'tikat da etmez.
Cenab-ı Hak bu âyette nefsine tebaiyetle tarik-ı haktan çıkanları son derece zemmetmiştir. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile lâfzında hemze teaccüb manâsını ifade eder. Zira; kâfirlerin Resulullah'a vaki' olan istihza yollu cinayetlerini beyandan sonra Resulullah'ı onların bu acip hallerinden teaccübe sevketmiş ve bu hallerini görüp teaccüb etmek vâcib menzilinde
olduğuna dahî tenbih etmiştir. de bulunan hemze istifham-ı inkârî'dir. Buna nazaran manâ-yı âyet: \Habibim! Bak bunların hallerini gör ve ondan teaccüb et. Zira sen; bunları şirkten men' edecek vekilleri değilsin. Çünkü; vazifen tebliğdir. Onların vazifeleri; iradelerini sarfla teklifi kabul etmektir. Halbuki hevâ ve hevesleri kabule mani'dir | demek olur.
İşte zamanımızda nevalarına tabi' olup ahkâm-ı şer'iyeyi kendi nefislerinin arzusuna uydurmak ve şehevat-ı nef saniyelerine muvafık te'vil ile hükm-ü şer'iyi elinde oyuncak etmek isteyenler
Şde bu âyetin zem ettiği kimselerdendir. Çünkü; nefislerinin kölesi Jolmakta ve nefislerinin arzusuna muhalif olan ahkâmı kabul etme-fmekte zaman-ı saadette i'tiraz edenlerle şimdikiler beyninde fark :,-yoktur. Zira âyet; onlara nasıl şâmilse bunlara da öylece şâmildir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran hevâ ve Ihevesle murad; insanın batıl olarak tebaiyyet ettiği şeydir. f:Hatta (Said b. Cebir) in «müşriklerden birisi taşdan nıa'mûl puta | ibadet ederken ondan daha güzel birini bulduğunda evvelkini ter-T:kederek ikinciye ibadete başlar ve bu hâl üzere bir çok ma'budlar fj değiştirir durur. Bu hâl teaccüb olunmayacak bir hamakat değildir. Resulullah'a ittiba' etmedikleri Resûlullah'm teklifinin havalarına muhalif olduğundandır» buyurduğu mervidir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile müşriklerin üçüncü âyetteki zemmi evvelkilerden daha şiddetlidir. Zira; inatlarından hakkı işitmez ve işittiklerini de tefekkür edip düşünmezler. Binaenaleyh; gaflet ve dalâlette darb-ı mesel olan bahayime teşbihten sonra bahayimden daha aşağı oldukları beyan olunmuştur. Şu halde bundan daha ziyade bir zem olamaz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunlardan bazılarının hakkı işite-I rek tefekkür edip îman ettiklerine işaret için ekserisinin işitmedi dikleri beyan olunmuştur ki bazılarının işitip hakkı kabul ettikle-*j rini beyandır.
Hulâsa; Resulullah'a «az kaldı dinimiz üzerine sabretmesey-dik bizi ıdlâl edecekti» diyenlerin Cehennem azabını gördüklerinde çok dalâlette olanın kim olduğunu bilecekleri ve müşriklerin kendi heva ve heveslerini ma'bud ittihaz ettikleri ve Resûlullah'm onları şirkten men'etmeye vekil olmadığı ve ekserisi hakki işitmez, tefekkür etmez bahayimden aşağı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:45
Vacip Tealâ haktan i'raz edenlerin cehillerini ve mezheplerinin fesadını beyan ettiği gibi saniin vücuduna ve kudretine delâlel | eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Nur gelmeyince karanlık bilinmediği gibi her şey zıddiyle bilinir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette gölge yle mu-rad; Şafakla güneşin doğması arasında mevcud olan gölgedir. Onun ni'met olması; gecenin karanlığı ile gündüzün ziyası arasında bir hâl-i lâtif olmasındandır. Çünkü zulmet; tabiatin nefret ettiği bir şey olduğu gibi güneşin ziyası da gözleri kamaştırır ve harareti sıkıntı verir, Amma gölgede bunun ikisi de olmadığından gölge ahvalin cümlesinin en güzelidir. Binaenaleyh; Cennette daima gölge olacağı diğer âyetlerden beyan olunmuştur. Gölgenin âlemi ihatasında esbab-ı âdiyenin medhali olmayıp ancak müessir; Vacib-ül
Vücudun meşiyyeti olduğuna tenbih için cümlesi cümle-i mu'teriza olarak varid olduğu Ruhülbeyan sahibinin cümlesi beyanatındandır. Biz gölgeyi tedricen izale ettik demektir. lâfziyle gölgeyi icad ve mahv ü izale edenin ancak Vacib-ül Vücud olduğuna ve güneşle zail olduktan sonra tekrar vücud bulması ve güneşi yükseltmekle gölgenin azalması ve Cenab-ı Hakkın istediği cihete döndürmesi Halikın vücuduna ve kudretine delil olup her mükellefin bu gibi delillerle Saniin vücuduna istidlal etmesi vacip olduğu bu âyetle beyan olunmuştur. Çünkü gölge; âlem cümlesinden olup hadis; tebeddül ve tegayyüre ma'ruz olduğundan elbette bir Saniin vücuduna delâlet eder. Zira; güneş gelip yer yüzünden gölge gidince bütün dünyada olan insanlar toplansalar ve çalışsalar sabah vaktinde olan gölgenin bir zerresini iade ve icad edemezler. Şu halde aklı olan kimseler için elbette bunun mucidini ve müessirin kim olduğunu aramak ve eserden müessire istidlal tarikiyle Saniin vücuduna istidlal etmek lâzımdır. Bu âyette hitap; zahirde her ne kadar Resûlullah'a ise de hakikatta cemi'i mükellefine raci'dir.
Furkan 25:46
Vacip Tealâ haktan i'raz edenlerin cehillerini ve mezheplerinin fesadını beyan ettiği gibi saniin vücuduna ve kudretine delâlel | eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Nur gelmeyince karanlık bilinmediği gibi her şey zıddiyle bilinir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette gölge yle mu-rad; Şafakla güneşin doğması arasında mevcud olan gölgedir. Onun ni'met olması; gecenin karanlığı ile gündüzün ziyası arasında bir hâl-i lâtif olmasındandır. Çünkü zulmet; tabiatin nefret ettiği bir şey olduğu gibi güneşin ziyası da gözleri kamaştırır ve harareti sıkıntı verir, Amma gölgede bunun ikisi de olmadığından gölge ahvalin cümlesinin en güzelidir. Binaenaleyh; Cennette daima gölge olacağı diğer âyetlerden beyan olunmuştur. Gölgenin âlemi ihatasında esbab-ı âdiyenin medhali olmayıp ancak müessir; Vacib-ül
Vücudun meşiyyeti olduğuna tenbih için cümlesi cümle-i mu'teriza olarak varid olduğu Ruhülbeyan sahibinin cümlesi beyanatındandır. Biz gölgeyi tedricen izale ettik demektir. lâfziyle gölgeyi icad ve mahv ü izale edenin ancak Vacib-ül Vücud olduğuna ve güneşle zail olduktan sonra tekrar vücud bulması ve güneşi yükseltmekle gölgenin azalması ve Cenab-ı Hakkın istediği cihete döndürmesi Halikın vücuduna ve kudretine delil olup her mükellefin bu gibi delillerle Saniin vücuduna istidlal etmesi vacip olduğu bu âyetle beyan olunmuştur. Çünkü gölge; âlem cümlesinden olup hadis; tebeddül ve tegayyüre ma'ruz olduğundan elbette bir Saniin vücuduna delâlet eder. Zira; güneş gelip yer yüzünden gölge gidince bütün dünyada olan insanlar toplansalar ve çalışsalar sabah vaktinde olan gölgenin bir zerresini iade ve icad edemezler. Şu halde aklı olan kimseler için elbette bunun mucidini ve müessirin kim olduğunu aramak ve eserden müessire istidlal tarikiyle Saniin vücuduna istidlal etmek lâzımdır. Bu âyette hitap; zahirde her ne kadar Resûlullah'a ise de hakikatta cemi'i mükellefine raci'dir.
Furkan 25:47
Vacip Tealâ Halikın vücuduna delâlet eden delillerden ikinciyi zikretmek üzere buyuruyor.
Yani Allahü Tealâ şol vahid-i hakikidir ki, kemâl-i lutfundan geceyi sizi setreden libasınız gibi kıldı ki, gece karanlığının her tarafınızı ihatası sebebiyle bir tarata gidemeyip rahat edesiniz ve uykuyu size ayn-ı rahat kıldı ki dimağınız ve azalarınız dinlenmekle, ibadet ve maişetiniz hususunda lâyıkiyle çalışasınız ve gündüzü yer yüzünde intişarınıza vesile kıld: ki, her işinizi yoluyla tesviye edesiniz.
Gecenin zulmeti insanı elbise gibi setrettiğinden gece libasa teşbih olunmuştur. Amma gecenin setri; libas mertebesinde olamadığından gece namazlarında setr-i avret için elbise lâzımdır. Zira namaz hususunda zulmet; elbise vazifesini ifa edemez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile uyku ölüme ve uykudan uyanmak haşre bir numunedir. Zira; insan uyku ile yatağa girmek, uyanıp yataktan kalkmak; ölüp kabre girmenin ve kıyamet olup kabirden kalkmanın aynıdır. Ve bunlarla mütenebbih olmak lâzımdır. İşte şu esasa binaen Lokman hekim oğluna nasihatinde «Ey oğlum! Uyuduğun gibi uyanırsın. Kezalik öldüğün gibi kabrinden kalkarsın» demiştir ki, uyku ile uykudan uyanmanın, ölümle haşre bir numune olduğuna işaret etmiştir.
Furkan 25:48
Vacip Tealâ Halikın vücduna diğer delili beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, yağmurun evvelinde kullarını tebşir eder olduğu halde, rüzgârları göndermekle mesrur eder. Binaenaleyh; rüzgârın halkolunması ve istediği mahalle gönderilmesi Halikın vücuduna açık bir delildir ve Biz Azi-müşşan kemâl-i kudretimizle sema canibinden gayet temiz suyu ölmüş meyte menzilinde olan kurumuş beldeleri ihya etmek, hayvanları ve çok insanları sulamak için inzal ettik ki, insanlar bu ni'metlerle vücud-u Halik'a istidlal etsinler ve bu ni'metlerin şükrünü edâ ile ecr ü mesubata nail olsunlar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile yağmur suyu ile her nevi1 taharet caiz olduğuna işaret için mübalâğa suretinde varid olmuştur. Çünkü ( Tahuran ) ; nefsinde suyun kendi temiz olduğu gibi gayrileri de temizler demektir.
Bu âyette rahmet suyunun iki cihetle menfeati beyan olunmuştur :
Birincisi; Yer yüzünü ihyası ve nebatatın onunla hâsıl olmasıdır.
İkincisi; Hayvanattan ve insanlardan ekserisinin yağmur suyuyla sulanmasıdır. Fakat insanın ve hayvanat-ı sairenin hayatlarına hadim olan kurumuş beldelerin nebatla ihyası olduğundan rahmet suyunun menfeatini beyanda ölmüş beldeyi ihyası takdim, insanların ve hayvanların bir kısmı nehirler ve pınarlardan sulandıkları için ekserisinin rahmet suyu ile sulandığı beyan olunmuştur. Çünkü; rahmet suyu ile idame-i hayat edenler badiyede haymenişin olan insanlar ve ıssız çöllerde vakit geçiren hayvanlardır. Şu halde ekseriyet onların zatına nisbetledir, yoksa akar sulardan içenlere nisbetle değildir. Zira; akar su ile teayyüş edenler daha çoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile temiz suyun menfaati çok ve neza-fette medhali ziyade olduğuna işaret ve insanların zahirlerini su ile temizledikleri gibi bâtınlarını da iman ve amel-i salihle temizlemek lâzım olduğuna tenbih için su taharetle tavsif olunmuştur ki, insan için zahir ve bâtın, maddî ve ma'nevi taharetin lüzumuna işarettir.
Hulâsa; Cenab-ı Hak kullarını tebşir ve mesrur etmek için yağmurun evvelinde latif rüzgârlar gönderdiği ve rahmet suyunu inzalden maksat kurumuş beldeleri, otlar ve ekinlerle ihya etmek, hayvanlardan ve insanlardan çoklarını sulamak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:49
Vacip Tealâ Halikın vücduna diğer delili beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, yağmurun evvelinde kullarını tebşir eder olduğu halde, rüzgârları göndermekle mesrur eder. Binaenaleyh; rüzgârın halkolunması ve istediği mahalle gönderilmesi Halikın vücuduna açık bir delildir ve Biz Azi-müşşan kemâl-i kudretimizle sema canibinden gayet temiz suyu ölmüş meyte menzilinde olan kurumuş beldeleri ihya etmek, hayvanları ve çok insanları sulamak için inzal ettik ki, insanlar bu ni'metlerle vücud-u Halik'a istidlal etsinler ve bu ni'metlerin şükrünü edâ ile ecr ü mesubata nail olsunlar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile yağmur suyu ile her nevi1 taharet caiz olduğuna işaret için mübalâğa suretinde varid olmuştur. Çünkü ( Tahuran ) ; nefsinde suyun kendi temiz olduğu gibi gayrileri de temizler demektir.
Bu âyette rahmet suyunun iki cihetle menfeati beyan olunmuştur :
Birincisi; Yer yüzünü ihyası ve nebatatın onunla hâsıl olmasıdır.
İkincisi; Hayvanattan ve insanlardan ekserisinin yağmur suyuyla sulanmasıdır. Fakat insanın ve hayvanat-ı sairenin hayatlarına hadim olan kurumuş beldelerin nebatla ihyası olduğundan rahmet suyunun menfeatini beyanda ölmüş beldeyi ihyası takdim, insanların ve hayvanların bir kısmı nehirler ve pınarlardan sulandıkları için ekserisinin rahmet suyu ile sulandığı beyan olunmuştur. Çünkü; rahmet suyu ile idame-i hayat edenler badiyede haymenişin olan insanlar ve ıssız çöllerde vakit geçiren hayvanlardır. Şu halde ekseriyet onların zatına nisbetledir, yoksa akar sulardan içenlere nisbetle değildir. Zira; akar su ile teayyüş edenler daha çoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile temiz suyun menfaati çok ve neza-fette medhali ziyade olduğuna işaret ve insanların zahirlerini su ile temizledikleri gibi bâtınlarını da iman ve amel-i salihle temizlemek lâzım olduğuna tenbih için su taharetle tavsif olunmuştur ki, insan için zahir ve bâtın, maddî ve ma'nevi taharetin lüzumuna işarettir.
Hulâsa; Cenab-ı Hak kullarını tebşir ve mesrur etmek için yağmurun evvelinde latif rüzgârlar gönderdiği ve rahmet suyunu inzalden maksat kurumuş beldeleri, otlar ve ekinlerle ihya etmek, hayvanlardan ve insanlardan çoklarını sulamak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:50
Vacip Tealâ yağmurun insanlar hakkında ni'met olduğunu beyan ettiği gibi rahmetin taksimatını ve beldelere nüzulünün keyfiyetini dahî beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar Kur'an'a ta'nla senin hakkını iptale çalışıyorlar. Sen de onlara muhalefette ve bâtıllarını izalede sa'yet.
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Zatıma yemin ederim ki, biz insanlara in'am, hâllerini ıslah ve maişetlerini tevsi1 etmek ve onların tezekkür edip ni'metlerimize şükretmeleri için onların beyinlerinde ve beldeleri aralarında yağmuru gezdirir ve taksim ederek muhtelif zamanlarda muhtelif beldelere yağmur inzal ederiz. Hatta inzalin keyfiyeti de birbirine muhaliftir. Zira; bazısı şiddetli, bazısı hafif, bazısı gürültülü, diğeri gürültüsüz, bazısının taneleri büyük, bazısının küçük olarak inzal ederiz ki, bu ni'metlerin kadrini bilsinler. Hâl böyleyken nâsın ekserisi şükürden i'raz ve ancak küfran-ı nimetlerini tezyid ederler. Çünkü; şükürden i'raz edenler rahmetin yağmasını yıldıza nisbet ettiklerinden Halik'a şükrü terk ve Halikın gayriye nisbetle küfürlerini tezyid ederler. Eğer biz dilemiş olsaydık her karyede ahalisini azapla korkutacak bir nebi ba'sederdik de senin üzerine emr-i risalette tahmil ettiğimiz şeyleı hafif ve tebliğ hususunda çekmiş olduğun meşakkat ehven olurdu Fakat basar-ı basiretine kuvvet vermekle umum karyelere seni resul gönderdik ve bu hususta rneşakkat-ı azîme tahmil ettik ki, senin için ihzar olunan derecat-ı sabrın sebebiyle kendine lâzım ki-lasın. Habibim! Umum karyelere seni nebi ba's edince küfür v( inatta tuğyan eden kâfirlere sen itaat ve onların arzularına uyrm ve onlarla Kur'an ve din-i İslâm, hususunda büyük cihadla müca hede et ki, sana itaat ve Kur'an'm feraiz ve vacibatını i'tikad ve ah
karniyle amele rağbet etsinler. Bu âyette Biz yağmun nâs beyninde tebdil ve tağyir ederiz demektir ki, anifen beyan olunduğu veçhile bazan bir beldeye ve bazan da o beldeden diğeı beldeye ve bazan şiddetli, bazan da şiddetini hiffete tebdil ve tağ yir ederiz demektir. Çünkü tasrif; tebdil ve tağyir ma'nâ-sınadır. Binaenaleyh; burada tebdil ve tağyire lâzım olan taksin manasınadır ki «Biz beldeler ve insanlar arasında rahmeti taksin ettik» demektir.
Fahri Râzi, Kazı, Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhil (Ibn-i Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran «Bir senenin yağmuru diğer seneden ziyade olmaz. Binaenaleyh; her senede yağan yağmur bir nisbettedir. Lâkin Allahü Tealâ yağmuru kulları beyninde taksim ettiğinden dilediği zaman dilediği beldeye sevk ve diğerinden men'edem dediği ve sözüne delil olarak (İbn-i Abbas) m bu âyeti okuduğu mervidir. Resulullah'm «Dünya yüzüne gece ve gündüzde yağmur yağmadık bir saat yoktur. Binaenaleyh; her saat ve her dakika semadan yağmur ve bereket yağar, lâkin Allahü Tealâ dilediği beldeye yağdırır ve istediği kullarını mesrur eder» buyurduğu mervidir. îbn-i Mes'ud Hazretlerinin ri-vayetiyle Resûlullah «Her sene semadan yağmur, mikdar-ı muayyen üzere nazil olur ve bir kavim isyan ederse Allahü Tealâ onların yağmurunu ıssız çöllere ve başka kavme ve beldelere tahvil eder» buyurmuştur. Çünkü; yağmurun yağması muhakkak olduğu gibi, insanların intifaa isti'dad ve istihkak kesbetmeleri de şarttır. Binaenaleyh; ma'siyetle istihkaklarını kaybedince kendileri için taksim olunan bereketin başka mahalle şevkiyle intifa'dan mahrü^ miyetleri dahi muhakkaktır. Şu halde insanlar için lâzım olan; va-zife-i ubudiyette devamla emr-i İlâhîye imtisal ve lutf-ü İlâhiyi istirham ve ni'met-i Süphaniyeye istihkak kesbetmenin çaresini düşünmektir.
Bu âyette Vacip Tealâ Resulüne ta'zim etmiştir. Çünkü; «İstemiş olsaydık her karyede bir resul ba'sederdik ve lâkin her karyede risalet vazifesini sana tevdi' ettik» demekle bilûmum nâsa resul olduğunu beyan etmek; şan-ı nebevilerine ta'zim ve bilcümle âlem üzerine tafdildir. Zira; bir çok kimselerin göreceği vazifeyi zat-ı Risaletpenahiye tahmil etmek elbette azamet-i şan ve celâlet-i kadrine delâlet eder. Binaenaleyh; Resulüne cihadı kebirle emretmiştir. Çünkü; her karyede bir resul ba's olunsa her resul kendi karyesi ahalisiyle mücahede edecekti. Resûlullah umuma resul olunca umumla mücahede Resulullah'm uhdesine terettüp ettiğinden Resuiullah'm mücahedesi, mücahede-i kebiredir. Şu halde mücahede yle murad; Risaleün vazifesini edada ve halkı din-i hakka da'vet hususunda kemâl~i gayretle sa'yetmektir. Gerçi cihadla muradın mukatele olmak ihtimali varsa da bu ihtimâl uzaktır. Çünkü kıtal ile emir; hicretten sonra varid olmuştur. Bu âyet ise Mekke'de nazil olmuştur. Şu kadar ki, delâil ve hüccetler irad ederek süfeha ile mücahede edip onları ilzama çalışmak kılıçla mücahede etmekten büyük olduğu için Resulullah'ın mücahede-sine mücahede-i kebire denmiştir.
Hulâsa; âlemin her zerresinde müessir-i hakikinin Vacip Tealâ olduğu gibi yağmurun her damlasında da müessirin Allahü Tealâ olduğu ve başka hiç bir şeyin te'siri olmadığı ve başka şeye te'-sir veren kimseye küfür lâzım geleceği bu âyetten müstefad olacak fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:51
Vacip Tealâ yağmurun insanlar hakkında ni'met olduğunu beyan ettiği gibi rahmetin taksimatını ve beldelere nüzulünün keyfiyetini dahî beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar Kur'an'a ta'nla senin hakkını iptale çalışıyorlar. Sen de onlara muhalefette ve bâtıllarını izalede sa'yet.
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Zatıma yemin ederim ki, biz insanlara in'am, hâllerini ıslah ve maişetlerini tevsi1 etmek ve onların tezekkür edip ni'metlerimize şükretmeleri için onların beyinlerinde ve beldeleri aralarında yağmuru gezdirir ve taksim ederek muhtelif zamanlarda muhtelif beldelere yağmur inzal ederiz. Hatta inzalin keyfiyeti de birbirine muhaliftir. Zira; bazısı şiddetli, bazısı hafif, bazısı gürültülü, diğeri gürültüsüz, bazısının taneleri büyük, bazısının küçük olarak inzal ederiz ki, bu ni'metlerin kadrini bilsinler. Hâl böyleyken nâsın ekserisi şükürden i'raz ve ancak küfran-ı nimetlerini tezyid ederler. Çünkü; şükürden i'raz edenler rahmetin yağmasını yıldıza nisbet ettiklerinden Halik'a şükrü terk ve Halikın gayriye nisbetle küfürlerini tezyid ederler. Eğer biz dilemiş olsaydık her karyede ahalisini azapla korkutacak bir nebi ba'sederdik de senin üzerine emr-i risalette tahmil ettiğimiz şeyleı hafif ve tebliğ hususunda çekmiş olduğun meşakkat ehven olurdu Fakat basar-ı basiretine kuvvet vermekle umum karyelere seni resul gönderdik ve bu hususta rneşakkat-ı azîme tahmil ettik ki, senin için ihzar olunan derecat-ı sabrın sebebiyle kendine lâzım ki-lasın. Habibim! Umum karyelere seni nebi ba's edince küfür v( inatta tuğyan eden kâfirlere sen itaat ve onların arzularına uyrm ve onlarla Kur'an ve din-i İslâm, hususunda büyük cihadla müca hede et ki, sana itaat ve Kur'an'm feraiz ve vacibatını i'tikad ve ah
karniyle amele rağbet etsinler. Bu âyette Biz yağmun nâs beyninde tebdil ve tağyir ederiz demektir ki, anifen beyan olunduğu veçhile bazan bir beldeye ve bazan da o beldeden diğeı beldeye ve bazan şiddetli, bazan da şiddetini hiffete tebdil ve tağ yir ederiz demektir. Çünkü tasrif; tebdil ve tağyir ma'nâ-sınadır. Binaenaleyh; burada tebdil ve tağyire lâzım olan taksin manasınadır ki «Biz beldeler ve insanlar arasında rahmeti taksin ettik» demektir.
Fahri Râzi, Kazı, Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhil (Ibn-i Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran «Bir senenin yağmuru diğer seneden ziyade olmaz. Binaenaleyh; her senede yağan yağmur bir nisbettedir. Lâkin Allahü Tealâ yağmuru kulları beyninde taksim ettiğinden dilediği zaman dilediği beldeye sevk ve diğerinden men'edem dediği ve sözüne delil olarak (İbn-i Abbas) m bu âyeti okuduğu mervidir. Resulullah'm «Dünya yüzüne gece ve gündüzde yağmur yağmadık bir saat yoktur. Binaenaleyh; her saat ve her dakika semadan yağmur ve bereket yağar, lâkin Allahü Tealâ dilediği beldeye yağdırır ve istediği kullarını mesrur eder» buyurduğu mervidir. îbn-i Mes'ud Hazretlerinin ri-vayetiyle Resûlullah «Her sene semadan yağmur, mikdar-ı muayyen üzere nazil olur ve bir kavim isyan ederse Allahü Tealâ onların yağmurunu ıssız çöllere ve başka kavme ve beldelere tahvil eder» buyurmuştur. Çünkü; yağmurun yağması muhakkak olduğu gibi, insanların intifaa isti'dad ve istihkak kesbetmeleri de şarttır. Binaenaleyh; ma'siyetle istihkaklarını kaybedince kendileri için taksim olunan bereketin başka mahalle şevkiyle intifa'dan mahrü^ miyetleri dahi muhakkaktır. Şu halde insanlar için lâzım olan; va-zife-i ubudiyette devamla emr-i İlâhîye imtisal ve lutf-ü İlâhiyi istirham ve ni'met-i Süphaniyeye istihkak kesbetmenin çaresini düşünmektir.
Bu âyette Vacip Tealâ Resulüne ta'zim etmiştir. Çünkü; «İstemiş olsaydık her karyede bir resul ba'sederdik ve lâkin her karyede risalet vazifesini sana tevdi' ettik» demekle bilûmum nâsa resul olduğunu beyan etmek; şan-ı nebevilerine ta'zim ve bilcümle âlem üzerine tafdildir. Zira; bir çok kimselerin göreceği vazifeyi zat-ı Risaletpenahiye tahmil etmek elbette azamet-i şan ve celâlet-i kadrine delâlet eder. Binaenaleyh; Resulüne cihadı kebirle emretmiştir. Çünkü; her karyede bir resul ba's olunsa her resul kendi karyesi ahalisiyle mücahede edecekti. Resûlullah umuma resul olunca umumla mücahede Resulullah'm uhdesine terettüp ettiğinden Resuiullah'm mücahedesi, mücahede-i kebiredir. Şu halde mücahede yle murad; Risaleün vazifesini edada ve halkı din-i hakka da'vet hususunda kemâl~i gayretle sa'yetmektir. Gerçi cihadla muradın mukatele olmak ihtimali varsa da bu ihtimâl uzaktır. Çünkü kıtal ile emir; hicretten sonra varid olmuştur. Bu âyet ise Mekke'de nazil olmuştur. Şu kadar ki, delâil ve hüccetler irad ederek süfeha ile mücahede edip onları ilzama çalışmak kılıçla mücahede etmekten büyük olduğu için Resulullah'ın mücahede-sine mücahede-i kebire denmiştir.
Hulâsa; âlemin her zerresinde müessir-i hakikinin Vacip Tealâ olduğu gibi yağmurun her damlasında da müessirin Allahü Tealâ olduğu ve başka hiç bir şeyin te'siri olmadığı ve başka şeye te'-sir veren kimseye küfür lâzım geleceği bu âyetten müstefad olacak fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:52
Vacip Tealâ yağmurun insanlar hakkında ni'met olduğunu beyan ettiği gibi rahmetin taksimatını ve beldelere nüzulünün keyfiyetini dahî beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar Kur'an'a ta'nla senin hakkını iptale çalışıyorlar. Sen de onlara muhalefette ve bâtıllarını izalede sa'yet.
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Zatıma yemin ederim ki, biz insanlara in'am, hâllerini ıslah ve maişetlerini tevsi1 etmek ve onların tezekkür edip ni'metlerimize şükretmeleri için onların beyinlerinde ve beldeleri aralarında yağmuru gezdirir ve taksim ederek muhtelif zamanlarda muhtelif beldelere yağmur inzal ederiz. Hatta inzalin keyfiyeti de birbirine muhaliftir. Zira; bazısı şiddetli, bazısı hafif, bazısı gürültülü, diğeri gürültüsüz, bazısının taneleri büyük, bazısının küçük olarak inzal ederiz ki, bu ni'metlerin kadrini bilsinler. Hâl böyleyken nâsın ekserisi şükürden i'raz ve ancak küfran-ı nimetlerini tezyid ederler. Çünkü; şükürden i'raz edenler rahmetin yağmasını yıldıza nisbet ettiklerinden Halik'a şükrü terk ve Halikın gayriye nisbetle küfürlerini tezyid ederler. Eğer biz dilemiş olsaydık her karyede ahalisini azapla korkutacak bir nebi ba'sederdik de senin üzerine emr-i risalette tahmil ettiğimiz şeyleı hafif ve tebliğ hususunda çekmiş olduğun meşakkat ehven olurdu Fakat basar-ı basiretine kuvvet vermekle umum karyelere seni resul gönderdik ve bu hususta rneşakkat-ı azîme tahmil ettik ki, senin için ihzar olunan derecat-ı sabrın sebebiyle kendine lâzım ki-lasın. Habibim! Umum karyelere seni nebi ba's edince küfür v( inatta tuğyan eden kâfirlere sen itaat ve onların arzularına uyrm ve onlarla Kur'an ve din-i İslâm, hususunda büyük cihadla müca hede et ki, sana itaat ve Kur'an'm feraiz ve vacibatını i'tikad ve ah
karniyle amele rağbet etsinler. Bu âyette Biz yağmun nâs beyninde tebdil ve tağyir ederiz demektir ki, anifen beyan olunduğu veçhile bazan bir beldeye ve bazan da o beldeden diğeı beldeye ve bazan şiddetli, bazan da şiddetini hiffete tebdil ve tağ yir ederiz demektir. Çünkü tasrif; tebdil ve tağyir ma'nâ-sınadır. Binaenaleyh; burada tebdil ve tağyire lâzım olan taksin manasınadır ki «Biz beldeler ve insanlar arasında rahmeti taksin ettik» demektir.
Fahri Râzi, Kazı, Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhil (Ibn-i Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran «Bir senenin yağmuru diğer seneden ziyade olmaz. Binaenaleyh; her senede yağan yağmur bir nisbettedir. Lâkin Allahü Tealâ yağmuru kulları beyninde taksim ettiğinden dilediği zaman dilediği beldeye sevk ve diğerinden men'edem dediği ve sözüne delil olarak (İbn-i Abbas) m bu âyeti okuduğu mervidir. Resulullah'm «Dünya yüzüne gece ve gündüzde yağmur yağmadık bir saat yoktur. Binaenaleyh; her saat ve her dakika semadan yağmur ve bereket yağar, lâkin Allahü Tealâ dilediği beldeye yağdırır ve istediği kullarını mesrur eder» buyurduğu mervidir. îbn-i Mes'ud Hazretlerinin ri-vayetiyle Resûlullah «Her sene semadan yağmur, mikdar-ı muayyen üzere nazil olur ve bir kavim isyan ederse Allahü Tealâ onların yağmurunu ıssız çöllere ve başka kavme ve beldelere tahvil eder» buyurmuştur. Çünkü; yağmurun yağması muhakkak olduğu gibi, insanların intifaa isti'dad ve istihkak kesbetmeleri de şarttır. Binaenaleyh; ma'siyetle istihkaklarını kaybedince kendileri için taksim olunan bereketin başka mahalle şevkiyle intifa'dan mahrü^ miyetleri dahi muhakkaktır. Şu halde insanlar için lâzım olan; va-zife-i ubudiyette devamla emr-i İlâhîye imtisal ve lutf-ü İlâhiyi istirham ve ni'met-i Süphaniyeye istihkak kesbetmenin çaresini düşünmektir.
Bu âyette Vacip Tealâ Resulüne ta'zim etmiştir. Çünkü; «İstemiş olsaydık her karyede bir resul ba'sederdik ve lâkin her karyede risalet vazifesini sana tevdi' ettik» demekle bilûmum nâsa resul olduğunu beyan etmek; şan-ı nebevilerine ta'zim ve bilcümle âlem üzerine tafdildir. Zira; bir çok kimselerin göreceği vazifeyi zat-ı Risaletpenahiye tahmil etmek elbette azamet-i şan ve celâlet-i kadrine delâlet eder. Binaenaleyh; Resulüne cihadı kebirle emretmiştir. Çünkü; her karyede bir resul ba's olunsa her resul kendi karyesi ahalisiyle mücahede edecekti. Resûlullah umuma resul olunca umumla mücahede Resulullah'm uhdesine terettüp ettiğinden Resuiullah'm mücahedesi, mücahede-i kebiredir. Şu halde mücahede yle murad; Risaleün vazifesini edada ve halkı din-i hakka da'vet hususunda kemâl~i gayretle sa'yetmektir. Gerçi cihadla muradın mukatele olmak ihtimali varsa da bu ihtimâl uzaktır. Çünkü kıtal ile emir; hicretten sonra varid olmuştur. Bu âyet ise Mekke'de nazil olmuştur. Şu kadar ki, delâil ve hüccetler irad ederek süfeha ile mücahede edip onları ilzama çalışmak kılıçla mücahede etmekten büyük olduğu için Resulullah'ın mücahede-sine mücahede-i kebire denmiştir.
Hulâsa; âlemin her zerresinde müessir-i hakikinin Vacip Tealâ olduğu gibi yağmurun her damlasında da müessirin Allahü Tealâ olduğu ve başka hiç bir şeyin te'siri olmadığı ve başka şeye te'-sir veren kimseye küfür lâzım geleceği bu âyetten müstefad olacak fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:53
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delil-i aharı beyi ıek üzere buyuruyor.
Zira; insanların gözlerinin göremeyeceği bir sır halketti ki, hiç biri diğerine galebe edemez bir halde kıldı.
Yani; ey kâfirler! Rabbinizden nasıl gaflet eder ve halinizi ıslah için göndermiş olduğu Resulünün da'vetinden niçin imtina' edersiniz? Halbuki o Allahü Tealâ şol kaadir ü kayyumdur ki, iki denizi veya denize benzeyen iki büyük suyu ki, o sulardan birisi gayet tatlı, içenleri kandırır ve diğeri gayet acı ve tuzlu içilmez bir hâldedir. Bunları birbirine karıştırdı. Bununla onların arasına kudretiyle bir mâni' halketti ki, her nekadar surette karışmışlarsa da hakikatta karışmamışlardır. Zira; arada insanların görenıeyeçekleri mâni' vardır. Binaenaleyh; denizlerin suları hakikatta bir birine karışmaz hatta yekdiğerine karşı istiaze etmek suretiyle derler veyahud ve demektir. Yani «ikisinin arasına gözlerin görmesinden memnu' bir perde halketti» demektir.
Fahri Râzi, Beyzâvî ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile iki denizden tatlı su ile murad; Nü, Fırat ve Tuna gibi büyük nehirler ve acı su ile murad; denizler olması ihtimali vardır. Çünkü, büyük nehirleri denizlere isal eder karıştırır ve lâkin zahirde karışırlarsa da, bâtında onların birbirine ka-rışıp birinin eczasının o birini mahvetmesine mâni' vardır. Zira; her birinin zerreleri ayrı ayrı mevcudiyetlerini muhafaza eder ki, birinin eczası diğerine kalbolmaz.
İşte bu âyet Halikın fail-i muhtar olduğuna delâlet etler. Çünkü; tatlılık ve acılık arzın veya suyun tabiatı icabı olsa her suyun her yerde tatlı veya acı olması lâzım gelirdi. Zira tabiat; her yerde müsavi olduğundan onun iktizasının da müsavi olması zaruridir. Halbuki bazı yerde tatlı, bazı yerde acı olması Halikının fail-i muhtar olup istediğini tatlı ve istediğini acı olarak ihtiyar ettiğine delâlet eder.
Furkan 25:54
Vacip Tealâ vahdaniyetine de]il-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; bir nutfeden iki nevi' insanı halketmeye kaadir olan her şeye kaa-dir olur.
Yani; Allahü Tealâ nutfe gibi hakîr bir sudan sertlik ve yumuşaklıkta a'zalarınm her biri yekdiğerinden ayrı ve tab'an eczaları muhtelif insanı halketti ki, a'zasmdan yalnız bir uzvunda olan imtizacını ve eczaların yekdiğerine olan irtibatını hail ve keşfetmekten bilcümle hükema âciz ve hayrettedirler. Ve insanı; iki kısım kıldı:
Birincisi; Evlâd~ı zükûrdur ki, insanın kendine nisbet olunduğundan o kısma nesep denilmiştir.
ikincisi; Nisvan cihetinden hâsıl olan karabet ve nev'-i insanın bekâsını te'min için zevçle zevce beyninde hâsıl olan ülfeti muhafaza ettiğinden kadına sıhr denilmiştir. Halbuki insanın her iki kısmını ayni nutfeden halketmek fail-i muhtarın vücuduna delâlet eder. Çünkü; tabiatin iktizasiyle olsa hepsi ya erkek veya kadın olurdu. Kezalik şekillerinin de bir siyak üzere olması lâzım gelirdi. Zira; nutfenin tabiati neyse her yerde iktizasının bir olması zaruridir. Vacip Tealâ bir maddeden muhtelif a'za sahibi beşeri halka ve o beşeri birbirine muhalif iki kılmaya ve belki ba'zı zamanda bir nutfeden ve bir batından, biri erkek diğeri dişi ikisini birden halka kaadirdir.
Kayın pedere denirse de burada /cadın vasıtasiyle hâsıl olan karabet manasınadır. Şu halde âyette neseple murad; Erkek ve sıhrla murad; Kadın ve onun vesilesiyle hâsıl olan karabet ve münasebettir. Binaenaleyh; «Allahü Tealâ beşeri nesep ve sıhr kıldı.» demek «erkek, kadın, zevç ve zevce kıldı» demektir.
Furkan 25:55
Vacip Tealâ vahdaniyetine dalâlet eden bazı delâili zikirden sonra putlara ibadetle şirkedenlerin mezheplerini ibtâl etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'mn ulüvv-ü gani ve kemâl-i kudretiyle menfaat ve mazarratı halka kaadirken Allah'a ibadeti terkle Allah'ın gayri bir takım putlara ibadet ederler ki, o putlara ibadet ettikleri surette onlara menfeat ve ibadeti terkettikleri surette mazarrat edemezler. Çünkü; âcizlerdir. Halbuki ma'budun, julûhiye-tin levazımından olan kudret-i tamme sahibi olması lâzımdır, ve kâfir Rabbisi aleyhine şeytana muin olur. Zira Rabbisine ma'siyet; şeytana muavenettir ve Habibim! Bizim seni irsalimiz olmadı, ancak iman edenleri Cennetle tebşir ve kâfirleri Cehennemle korkutmak için oldu. Zira; kâfirler delâils nazar edip hakkı aramadıkla-
rından Cehenneme müstehaklardır. arka yani muin manasınadır. Binaenaleyh; Allah'a isyanla şeytana muavenet ettiğinden Rabbisi aleyhine zahir denmiştir. «Rabbisi aleyhine» demek «Rabbisinin dini aleyhine» demektir. Çünkü; kâfirler din-i İlâhî aleyhine birbirine muavenet ederler ve din-i İlâhînin iptaline çalışmaktan hiç bir zaman hâlî kalmazlar.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette manâsına olması dahî muhtemeldir. Buna nazaran ma-nâ-yı nazım:
…
demektir.
Hulâsa; kâfirlerin Allah'ın gayri bir takım âciz mahlûklara, menfeat ve mazarrat şanından olmayan hakir şeylere ibadet ettikleri ve Rabbisinin gayriye ibadetle şeytana arka ve muin oldukları ve Resulullah'ı göndermekten maksadın; iman edenleri tebşir ve küfredenleri inzar etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:56
Vacip Tealâ vahdaniyetine dalâlet eden bazı delâili zikirden sonra putlara ibadetle şirkedenlerin mezheplerini ibtâl etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'mn ulüvv-ü gani ve kemâl-i kudretiyle menfaat ve mazarratı halka kaadirken Allah'a ibadeti terkle Allah'ın gayri bir takım putlara ibadet ederler ki, o putlara ibadet ettikleri surette onlara menfeat ve ibadeti terkettikleri surette mazarrat edemezler. Çünkü; âcizlerdir. Halbuki ma'budun, julûhiye-tin levazımından olan kudret-i tamme sahibi olması lâzımdır, ve kâfir Rabbisi aleyhine şeytana muin olur. Zira Rabbisine ma'siyet; şeytana muavenettir ve Habibim! Bizim seni irsalimiz olmadı, ancak iman edenleri Cennetle tebşir ve kâfirleri Cehennemle korkutmak için oldu. Zira; kâfirler delâils nazar edip hakkı aramadıkla-
rından Cehenneme müstehaklardır. arka yani muin manasınadır. Binaenaleyh; Allah'a isyanla şeytana muavenet ettiğinden Rabbisi aleyhine zahir denmiştir. «Rabbisi aleyhine» demek «Rabbisinin dini aleyhine» demektir. Çünkü; kâfirler din-i İlâhî aleyhine birbirine muavenet ederler ve din-i İlâhînin iptaline çalışmaktan hiç bir zaman hâlî kalmazlar.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette manâsına olması dahî muhtemeldir. Buna nazaran ma-nâ-yı nazım:
…
demektir.
Hulâsa; kâfirlerin Allah'ın gayri bir takım âciz mahlûklara, menfeat ve mazarrat şanından olmayan hakir şeylere ibadet ettikleri ve Rabbisinin gayriye ibadetle şeytana arka ve muin oldukları ve Resulullah'ı göndermekten maksadın; iman edenleri tebşir ve küfredenleri inzar etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:57
Vacip Tealâ kâfirlerin şirk üzdre devam ettiklerini beyanj İnra Resûlullah'm onlara karşı sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
mad et, kâfirlerin ahvaline mübalât etme.]
Furkan 25:58
Yani; ya Ekrem-er Rusül! San kâfirlere de ki, "Ey kâfirler! Benim sizi din-i hakka da'vetim üzerine sizden ücret istemem. Ancak mahnı fisebilillâh infak edip hayrata sarfetmek isteyen kimseyi de men'etmem. Zira iman ve ibadetle ve malını hayrata sarfla Allah'a tekarrüb için Rabbisine bir doğru yol tutmak isteyen kimse men'olunmaz ve sizi hak yoluna sevkettiğim için bana da sevap vardır. Binaenaleyh; teklifimi kabul ve da'vetime icabet edin» demekle ellerinde olan mallarına dünyevî bir tama'la olmadığım beyan et ki, bu cihetten kalpleri müsterih olsun ve asla ölüme mahkûm olmayan, Hayy ve Bakî olan Allahü Tealâ'ya her işini tefvizle i'timad et ve ölmek şanından olan kimselere i'timat etme. Zira; ölecek kimseye i'timad edenlerin âkibet elleri boşa çıkar ve aldanır. Çünkü; i'timad ettiği kimse vefat edince ümidlerinin zayi' ve emeklerinin heba olacağı şüphesizdir. Sen Rabbini sena eder olduğun halde cemi'-i nekaisten tenzih ve sıfât-ı kemaliyeyle tavsif et ki, sana vermiş olduğu ni'metlerin şükrünü eda etmiş olasın. Çünkü; Rabbin Tealâ gizli ve aşikâr kullarının günahlarına muttali' olmak cihetinden kâfidir. Binaenaleyh; kâfirlerin serlerini defetmek hususunda başka muine hacet yoktur.
Hulâsa; Resûlullah'ın şeriatını ümmetine tebliğde ücret-i maddiye talebinde bulunmadığı ve Rabbisine doğru yol tutmak ve rızasına vasıl olmak için malını sarfeden kimse sarfe me'zun olup müdahale caiz olmadığı ve cümle umurda Hayy ve Bakî olan Allahü Tealâ'ya itimat lâzım ve Allahü Tealâ'yı sıfât-ı kemaliyeyle sena ve nekaisten tenzih etmek Vacip ve Allahü Tealâ'nın kullarının cümle günahlarından haberdar olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Furkan 25:59
Vacip Tealâ Zatına itimatla emrettikten sonra itimada şayan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile ile murad; Vacip Tea iddir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Yahud ile murad; Cibril'dir. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Yahud ile murad; ehl-i kitaptan bir âlimdir. Çünkü; müşrikler Rahman ismini (Müseylemetülkezzab) a ıtlak ettiklerinden Vacip Tealâ'ya ıtlakını tecviz etmezlerdi. Bu gibi şeylerde müşriklerin ehl-i kitaba itimatları olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i kitaptan bir âlime Rahman isminin esma-yı hüsna'dan olup olmadığını suâl etmesini habibine emretti ki «ehl-i kitabın verdiği haberi müşrikler dinlesin ve seni tasdik etsinler» demektir, yoksa Resulullah bilmediğinden ehl-i kitaba soracak manâsına değildir. Şu halde Rahman isminin Allah'ın gayriye ıtlakı caiz olmadığını bildirmek için suâl etmesini emretmiştir. Çünkü; Resulullah söylese de dinlemediklerinden bir ehl-i kitap âliminin Resulullah'ı tasdik etmesini duyunca onların tasdik 'etmeleri ihtimâline binaen suâl ile emrolunmuştur.
Bu âyette kahr ü galebe manasınadır. İstivanın Cenab-ı Hakka isnadında te'vil lâzım olduğuna dair tafsil selbet-tiğinden iadesine lüzum görülmemiştir.
Semevat ve arzın icadından evvel eyyam mevcud olmadığından burada altı günle murad; altı günün miktarıdır. Bir anda bu âlemi halketmeye kaadirken altı gün mikdarı bir müddette halketmesi kullarına teenniyi ta'lim etmektir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âlemin'icadının hitamı Cum'a gününe tesadüf ettiğinden Cum'a günü müslümanlara bayram kılınmıştır. Nasıl ki icada başlanılan müddetin pazardan itibar olunduğu cihetle pazar günü Na-sara'ya bayram olmuştur. «Yani hnlkolunan miktarın bidayesi hafta iptidasından ve hitamı hafta başına tesadüf ettiğinden günler halkolunup şu görülen intizam üzere cereyana başlayınca hitamın zamanı cum'aya tesadüf etti» demektir. Bu hususa dair tafsilât bazı ehadis-i nebeviyeyle de te'yid olunmuştur.
Furkan 25:60
Yani Resûlullah tarafından müşriklere «menfeat ve mazarrat vermeyen bir takım âciz mahlûkata ibadet etmeyin, belki Rahman Tealâ'ya secdeyle ibadet edin» denildiğinde onlar «Rahman dediğin kimdir? Biz bilmeyiz. Bilmediğimiz halde senin emrettiğin şeye secde edelim mi?» dediler ve Resûlullah'ın onlara secde emri nefretlerini ziyade etti. Binaenaleyh; nasihat-ı Resûlullah onlara te'sir etmedi, belki aksi te'sir hâsıl etti. Halbuki emre imtisal; vazife-i ubudiyettendi.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet nazil olunca Resûlullah (S.A.) Efendimizle beraber (Ebu Bekir), (Ömer), (Osman), (Ali), (Osman b. Maz'un) ve (Amr b. Anbase) (R.A.) Efendilerimiz de secde etmişler ve müşrikler de bir tarafa çekilip istihza ederek bırakıp gitmişlerdir. Bu âyet okunduğunda okuyana ve iş> tenlere secdenin sünnet olduğu Tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyana tmdandır.
Furkan 25:61
Vacip Tealâ kâfirlerin secdeden nefretlerini beyandan sonra Zat-ı Ulûhiyetinin secdeye lâyık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; bir kimsenin ehadühüma'da fevtettiği ameli diğerinde kaza etmesi mümkündür. Şu halde biri diğerine bedeldir ve Cenab-ı Hak bu âlem-i mükevvenatı şu intizam üzere halketti ki, tezekkür ve teemmül etmek veya şükreylemek murad eden kimse düşünsün gece ve gündüzle sel gibi akıp gelen ni'metlere şükretsin, zamanını boş boşuna geçirmesin ve bu vesileyle ebedi saadete nail olsun. Şu halde geceyi ve gündüzü şu minval üzere halketmekten maksad-ı aslî; insanların mütteiz olup düşünmeleri ve nail ocukları ni'metlere şükretmeleri olduğuna bu âyet delâlet eder.
Esas manâsına nazaran yüksek saraylar ve köşk-Zerse de burada semada bulunan bir takım makamlardır ki yıldızların bulundukları mahalleridir. Çünkü; semada büyük yıldız yedidir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile şemsin ve kamerin birer makamı ve diğer beşinin ikişer makamları vardır. Şu halde yedi yıldızın oniki burcu vardır ve burçlar da şunlardır «(Hamel), (Sevr), (Cevza), (Seretan), (Esed), (Sünbüle), (Mîzan), (Akrep), (Kavs), (Cedi), (Deliv), (Hut) dur. Yıldızlara gelince (Şems), (Kamer), (Merih), (Zühre), (Utârid), (Müşteri) ve (Zuhal) dir. Bunlardan (Seretan) Kamerin, (Esed) Şemsin makamı olduğu gibi (Hamel) ile (Akreb) Merihin ve (Sevr) le (Mîzan) Zührenin ve (Cevza) ile (Sünbüle) Utâridin, (Kavs) ile (Hut) Müşterinin, (Cedi) ile (Deliv) Zühalin makamıdır.
Hilfe ; Bir şeyin diğerinin yerine gelmesidir. Binaenaleyh; gece ve gündüzden her biri gidip diğeri onun yerine geldiğinden hilfe denmiştir ki birbirinin halefi demektir. Hazret-i Ömer (R.A.)a birisi gelip «Ya Ömer! Bu gece yatsı namazı beni fevtetti» dediğinde Hazret-i Ömer «Gece geçirdiğin namazı gündüz ikmâl ve kaza et. Zira; Allahü Tealâ geceyle gündüzü yekdiğerine halef kıldı» buyurmuştur. İbn-i Abbas Hazretleri de bu âyetin manâsında «Bir kimse gece ve gündüzden" birinde feraiz veya vacibat veyahud nıu'tad olan evrad ve ezkârından birini geçirirse diğerinde kaza eder. Zira; birisi diğerinin halefidir» buyurduğu mervidir. Velhasıl bu âlemi şu intizam üzere halkedip gece ve gündüzden her birini diğerine halife kılmakla kullarının rahat, maişet ve ibadetlerini teshil eden Hallâkm o kulların secde ve sair ibadetlerine ehil olduğuna bu âyet delâlet eder.
Furkan 25:62
Vacip Tealâ kâfirlerin secdeden nefretlerini beyandan sonra Zat-ı Ulûhiyetinin secdeye lâyık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; bir kimsenin ehadühüma'da fevtettiği ameli diğerinde kaza etmesi mümkündür. Şu halde biri diğerine bedeldir ve Cenab-ı Hak bu âlem-i mükevvenatı şu intizam üzere halketti ki, tezekkür ve teemmül etmek veya şükreylemek murad eden kimse düşünsün gece ve gündüzle sel gibi akıp gelen ni'metlere şükretsin, zamanını boş boşuna geçirmesin ve bu vesileyle ebedi saadete nail olsun. Şu halde geceyi ve gündüzü şu minval üzere halketmekten maksad-ı aslî; insanların mütteiz olup düşünmeleri ve nail ocukları ni'metlere şükretmeleri olduğuna bu âyet delâlet eder.
Esas manâsına nazaran yüksek saraylar ve köşk-Zerse de burada semada bulunan bir takım makamlardır ki yıldızların bulundukları mahalleridir. Çünkü; semada büyük yıldız yedidir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile şemsin ve kamerin birer makamı ve diğer beşinin ikişer makamları vardır. Şu halde yedi yıldızın oniki burcu vardır ve burçlar da şunlardır «(Hamel), (Sevr), (Cevza), (Seretan), (Esed), (Sünbüle), (Mîzan), (Akrep), (Kavs), (Cedi), (Deliv), (Hut) dur. Yıldızlara gelince (Şems), (Kamer), (Merih), (Zühre), (Utârid), (Müşteri) ve (Zuhal) dir. Bunlardan (Seretan) Kamerin, (Esed) Şemsin makamı olduğu gibi (Hamel) ile (Akreb) Merihin ve (Sevr) le (Mîzan) Zührenin ve (Cevza) ile (Sünbüle) Utâridin, (Kavs) ile (Hut) Müşterinin, (Cedi) ile (Deliv) Zühalin makamıdır.
Hilfe ; Bir şeyin diğerinin yerine gelmesidir. Binaenaleyh; gece ve gündüzden her biri gidip diğeri onun yerine geldiğinden hilfe denmiştir ki birbirinin halefi demektir. Hazret-i Ömer (R.A.)a birisi gelip «Ya Ömer! Bu gece yatsı namazı beni fevtetti» dediğinde Hazret-i Ömer «Gece geçirdiğin namazı gündüz ikmâl ve kaza et. Zira; Allahü Tealâ geceyle gündüzü yekdiğerine halef kıldı» buyurmuştur. İbn-i Abbas Hazretleri de bu âyetin manâsında «Bir kimse gece ve gündüzden" birinde feraiz veya vacibat veyahud nıu'tad olan evrad ve ezkârından birini geçirirse diğerinde kaza eder. Zira; birisi diğerinin halefidir» buyurduğu mervidir. Velhasıl bu âlemi şu intizam üzere halkedip gece ve gündüzden her birini diğerine halife kılmakla kullarının rahat, maişet ve ibadetlerini teshil eden Hallâkm o kulların secde ve sair ibadetlerine ehil olduğuna bu âyet delâlet eder.
Furkan 25:63
Vacip Teaîâ geceyle gündüzü şu intizam üzere halketmekten maksad-ı aslî kulların hak ve hakikat hususunda teemmül edip nail oldukları ni'metlere şükretmek olduğunu beyandan sonra şükreden kulların evsafını beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve onların fena sizlerinden müteessir olup fenalıkla mukabele etmezler Ve intikam almak caizse de intikama da meyletmezler. Çünkü; tıynetlerinin temizliği icabı hilimle muamele eder ve gazaplarını hazımla kaza-yı İlâhînin cereyanına rıza ve teslimiyetle iktifa ederler. Binaenaleyh; gündüzle bunların kendi halleri ve ebna-yı cinsleriyle muameleleri bu minval üzeredir.
Furkan 25:64
Beyzâvî, Nisâbûrî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile ibâ-dın rahmine izafeti tahsis ve ehl-i îmana ta'zim ve şereflerine işaret içindir. Çünkü; kâfir, mü'min, muti' ve âsi herkes Allah'ın kulları oldukları halde mü'minleri seçmek mücerred onların şanlarına ta'zim içindir.
Vacip Tealâ secdeden nefret eden müşriklerin hâllerini beyandan sonra secdeye muhabbet eden ehl-i îmanın bu sûre'de dokuz sıfatlarını beyan etti:
Birincisi; Gündüzleri tevazu'la yürümek, bir kimseye eza etmemek, herkesle hoş geçinip münazaa etmemek ve malâyani ile iştigalle vekar ve "haysiyetine halel getirmemektir.
İkincisi; Kendilerine fena sözlerle hitab eden cahillerin ezalarına tahammül edip selâmetle dua ve mülâyemetle mukabele etmektir.
Üçüncüsü; Geceyle rıza-yı İlâhîyi tahsil için namaz kılmak ve secde etmektir. Diğer sıfatları bundan sonraki âyetlerde beyan olunmuştur. Şu manâ mübteda haber olduğuna nazarandır. Amma ekser müfessirinin beyanları veçhile mübteda sıfat ve haberi; sûrenin ahirinde cümlesi olduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir :
Furkan 25:65
Hâlis kullar leyi ü nehar ihlâs üzere a'mâl-i salihaya sa'y ü gayretleri ve Rablerine teveccüh-ü tamlarıyla beraber Rablerinin gazap ve intikamından korkarlar. Zira; amellerine asla itimad etmezler. Binaenaleyh; ancak lûtf-u İlâhiden istimdad eder ve derler ki «Yarabbi! Bizden azab-ı Cehennemi kaldır. Zira azab-ı Cehennem; ehl-i Cehennemden ayrılmaz bir şer ve tükenmez bir helaktir. Çünkü Cehennem; mekarr u mekam yönünden gayet kötüdür» demekle Cehennemin şerrinden Rablerine iltica ederler..
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cehennemin âsilere mazarrat-% mahza olduğuna işaret için azabı- Cehenneme Garam denilmiştir. Çünkü garam; menfeat rayihası olmayan bir mazarrattır. Bu âyette müstekar ehl-i imana ve mekam kâfirlere masruftur. Zira; Ehl-i iman Cehenneme girerlerse de imanlarının mükâfatını görmek için Cehennemden halâs ve Cennete gideceklerine binaen onlar haklarında müstekar; kâfirler ebedi kalacaklarına binaen onlar haklarında mekam denilmiştir.
Furkan 25:66
Hâlis kullar leyi ü nehar ihlâs üzere a'mâl-i salihaya sa'y ü gayretleri ve Rablerine teveccüh-ü tamlarıyla beraber Rablerinin gazap ve intikamından korkarlar. Zira; amellerine asla itimad etmezler. Binaenaleyh; ancak lûtf-u İlâhiden istimdad eder ve derler ki «Yarabbi! Bizden azab-ı Cehennemi kaldır. Zira azab-ı Cehennem; ehl-i Cehennemden ayrılmaz bir şer ve tükenmez bir helaktir. Çünkü Cehennem; mekarr u mekam yönünden gayet kötüdür» demekle Cehennemin şerrinden Rablerine iltica ederler..
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cehennemin âsilere mazarrat-% mahza olduğuna işaret için azabı- Cehenneme Garam denilmiştir. Çünkü garam; menfeat rayihası olmayan bir mazarrattır. Bu âyette müstekar ehl-i imana ve mekam kâfirlere masruftur. Zira; Ehl-i iman Cehenneme girerlerse de imanlarının mükâfatını görmek için Cehennemden halâs ve Cennete gideceklerine binaen onlar haklarında müstekar; kâfirler ebedi kalacaklarına binaen onlar haklarında mekam denilmiştir.
Furkan 25:67
Vacip Tealâ halis kullarının evsaf-ı memduhalarmdan b\ cisini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani Rahman Tealâ'mn halis kulları şol kimseler ki, onlar muhtaç olanlara ye nafakası vacip olan evlâd ü iyallerine infak ettiklerinde şer'an ve aklen mezmum olan israf derecesine varmaz ve haddini tevacüz etmezler ve hadd-i lâyıkından noksan da vermezler, mezmum olan ifratla tefrit arasında bir hadd-i vusta ihtiyar ve adalet üzere' inf aka dikkat ederler.
Hâzin'in beyânına nazaran bu âyet ashab-ı Resulullah'ın sıfatlarını beyan hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar telezzüz ve tena'um için yemezler, belki açlığı defi' ve ibadete kuvvet gelsin için yerler ve elbiselerini hüsn ü ctmâl için giymezler, belki setr-i avret için giyerlerdi. Hazret-i Ömer'in «İnsana nefsinin her istediğini alıp yemek israf yönünden kâfidir» buyurduğu da bu manâyı te'yid eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette israj ; ma'siyete sarfetmek ve taktir; vacip olan zekât ve fitre gibi hakkul-lahı ve nafakası lâzım olanların nafakalarını men'etmektir. Buna nazaran manâ-yı nazım : (Allah'ın halis kulları şol kimselerdir ki, onlar mallarını ma'siyete ,sarfetmezler ve sarfı vacip olan_ mahallerden mallarını esirgemezler demektir.
Taktir; Bir şeyi lüzumundan eksik yapmak ve iyalinden lazım olan nafakayı noksan etmekle onlar üzerine güçlük ihdas etmektir. adalet manasınadır. Adalet; iki tarafı müstakim ve müsavi olduğundan adalete kavam denilmiştir.
Furkan 25:68
Vacip Tealâ halis kulların üzere buyuruyor.
Çünkü nüfus-u beşeriyeden her nefis; Allah'ın vahdaniyetini ikrara mahal olduğundan bünye-i insaniyeyi yıkmanın Allah'ın ta'mirini emrettiği şeyi tahrip olduğu cihetle hiç bir veçhile caiz olamaz. Ancak kısas ve-yahud harbî olmak suretiyle katline izn-i şer'î lâhik olmakla kat-lolunur.
…
Çünkü zina; muhafazası matlûp olan nesebi zayi' ettiğinden haram olan şeylerin en kötüsüdür. Zira zina; insanların nutfesinin yekdiğerine karışmakla nesebi şüpheden vikaye için Allah'ın vaz' etmiş olduğu kanunun haricinde bir muamele olduğundan ma'siyetlerin en çirkinidir.
Furkan 25:69
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ halis kulların usul-ü i'tikada riayetlerini Allah'la beraber ilâh-ı âhara,ibadet etmediklerini beyanla işaretten sonra kötülüklerin anası olan katil ve zinayı da onlardan nefyetmiştir ki, imanın kemâli bu iki ile olduğuna ve mev'ud olan ecr ü.mesubata nail olmak imanı muhafazayla beraber menhiyatı terke muhtaç olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; bir kimse beyan olunan menhiyatı irtikâpla beraber ibadet etmekle Rahman Tealâ'nın abd-i halisi olamaz. Binaenaleyh; mü'min-i kâmil olmak için her iki ciheti cem' etmek lâzım olduğu bu âyette sarahaten beyan olunmuştur. Bu âyetlerde beyan olunan ahlâk-ı hamidenin zıddını irtikâp eden kâfirlere ta'riz vardır. Nüfus-u insaniyenin katil suretiyle ifnası ebeden haram'olup ancak katlini mucip esbaptan birisiyle katlin mubah olduğuna işaret için hakka mukarin olarak vuku* bulan katlin müstesna olduğu beyan olunmuştur.
Esam ; Günahın cezası, yahud nefs-i günah veyahud Cehennemde bir derenin ismidir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Fahri Râzi'nin. beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; İbn-i Mesud hazretlerinin Resûlullah'tan hangi günahın büyük olduğunu suâl etmesidir. Çünkü İbn-i Mes'ud Resûlullah'a «Hangi günah büyüktür? Ya Resulallah!» deyince Resulullah «Şirketmektir» buyurmuştur. «Bundan sonra hangisi büyüktür?» deyince «Rızık korkusuna binaen evlâdını öldürmektir» buyurdu. «Bundan sonra han-higi büyüktür?» sualine cevap olarak Resulullah «Komşunun haremine, zina etmektir» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; âyet-i celile Resûlullah'm kelâmını tasdik etmiştir.
Furkan 25:70
Vacip Tealâ şu günahları işleyenlerin hallerini beyandan son-,ra tevbe edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şirk, katil ve zina gibi cinayeti irtikâp edenler hakir olarak muazzeb olurlar, illâ şol kimseler ki, işlediği günahlara nedamet eder, Allah'ın gazabından korkar ve irtikâp ettiği günahların affını Rabbisinden istirham ve şirkten vaz geçerek Allah'ın^ vahdaniyetine iman ve kalbinde olan imanını amel-i salih işlemekle tahkik ve tesbit etti. İşte şu evsafı haiz olan kimselerin günahlarını Allahü Tealâ sevaba tebdil eder. Zira; Allahü Tealâ tevbe edenlerin tevbeierini kabul ile mağfiret eder ve amellerine sevab vermekle merhamet buyurur.
Derecat-ı Cennete nail olmak için iman kâfi olmayıp amel-i salih lâzım olduğuna işaret için imandan sonra amel-i salih zikrolunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile seyyiatın hasenata tebdilinde dört cihetle tevcih vardır ;
Birincisi; Dünyada hâl-i küfürde işledikleri günahları Cenab-ı Hak hâl-i İslâm'da a'mâl-i salihaya tebdil eder. Meselâ şirki tevbesiyle imana ve mü'mini katli hâl-i İslâmda müşrikleri katle ve zinayı iffete tebdil eder. Buna nazaran Vacip Tealâ tâib ve müs-tağfir olan kimseyi şu a'mâl-i salihaya muvaffak kılacağını bu âyetle vaad ediyor demektir. Binaenaleyh bu âyet-i celile; kötü amellerin yerine iyi ameller geleceğini beyan etmiştir.
İkincisi; Tevbe sebebiyle günahları tamamen mahvol-duğu gibi tevbe ibadet olduğu cihetle sevap yazılır.
Üçüncüsü; Seyyiat gider yerine sevap gelir.
Dördüncüsü; Tevbe sebebiyle ukubat gider yerine derecat gelir, demektir.
Furkan 25:71
Bu âyette şart tevbe ve ceza da tev-bedir. Binaenaleyh; «şartla ceza ikisi bir şey olduğundan hüküm sahih olmaz» yollu i'tirâz varid olmaz. Zira şart; ma'siyetten rücu' manâsına tevbe olup ceza da Allah'ın dergâhına kusurunun affını istirhamla rücu' manâsına olduğundan şartla cezanın manâları ayrı ayrı olduğu cihetle suâl varid değildir. Bundan evvelki âyette tevbe; şirkten ve sair günahlardan rücû' manâsına olup bu âyette tevbe; Allah'a rücu' manâsına olduğundan tevbelerin mercileri başkadır. Binaenaleyh; tekrar yoktur.
Furkan 25:72
Vacip Tealâ halis kullarının yedinci sıfatlarını beyan, üzere buyuruyor.
Yani; Allah'ın halis kullarının ahlâk-ı hamidelerinden biri de yalan yere şehadet etmedikleri gibi batıl olan bir şey üzerine yollan tesadüf ettiğinde de ona iltifat etmeksizin geçmekle nefislerine ikram ederler. Çünkü; batıl üzere hazır olmak aynı ma'siyet olduğundan ona iltifat etmeden geçip giden kimse kendini ma'siyetten muhafaza ettiği cihetle nefsine ikram etmiş olur.
Hâzin'de beyan olunduğu veçhile yalan yere şehadet eden kimseye.Hz. Ömer'in kırk değnek vurarak yüzünü karalayıp çarşıda gezdirdiği mervidir. Çünkü; şehadetiyle gayrin hakkını ibtâl edip ihkak-ı hakka yegâne medar olan şehadeti ihlâl etmek a'zam-ı cinayettir. Zûr ile murad; Yalan ve yalanın mevkiidir. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Lâğivle murad; faydasız her şeydir. Binaenaleyh; insanın dünya ve âhiretine fayda vermeyecek oyun mahallerinin hepsi bu âyette dahildir. Çünkü; faydasız ve beyhude vakit geçireceği mahalle hazır olmak insanı avare ve muattal kıldığı gibi defter-i a'maline bir takım sey-yiat dahi yazılacağı cihetle bu gibi mahallere iltifat etmeyen kimseleri Cenab-ı Hak mü'min-i kâmil adâdından ma'dud kılmakla sena buyurmuştur ki, bunun aksini iltizam eden indellah elbette mez-mumdur. Şu halde lâğviyat; terki vacip olan oyunlara, fahiş sözlere ve galiz lisanlara şamildir.
Furkan 25:73
Vacip Tealâ mü'min-i kâmillerin sekizinci sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte bu âdette Allah'ın azametine delâlet eden âyetlerden göz yumanlara ta'riz vardır.
Furkan 25:74
Vacip Tealâ ınü'minlerin ahlâk-ı hamidesinden dokuzuncuyu beyan etmek üzere buyuruyor
Çünkü; mü'min için evlâd ü iyalinin Allah'a muti' ve umur-u dinde salâhlarını görmekten daha ziyade rahat eçlip mesrur olacağı bir şey olamaz. Zira; evlâd ü iyalin salâhı, Cennette beraber olacaklarına delil olduğundan elbette evlâd ve etbaının salâhının kalben istirahatini mucip olacağı şüphesizdir. Ve dualarına şunu da ilâve ederler: (Yarabbi! Bizim evlâd ü iyalimizi muti' kıldığın gibi bizi haram olan şeylerden ictinab edip azabından korkan müttekilere mukteda bih kıl ki, biz onları irşada muvaffak olalım) demekle münacatlarına hitam verirler. Bu âyette umur-u dinde riyaset istemenin caiz olduğuna delâlet vardır. Çünkü; ehl-i imanın şu minval üzere dualarını Cenab-ı Hakkın evsaf-ı memdu-hadan addettiği gibi umur-u dinde riyaset talebi İbrahim (A.S.) dan dahi vâki' olduğu diğer âyette musarrahtır.
Furkan 25:75
Vacip Tealâ mü'minlerin evsafını beyandan sonra bu sıfatları haiz olan mü'minlerih nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; hastalık, fakr u.zaruret ve Ölüm gibi şeyler olmadığından daima rahatlardır. Binaenaleyh; ehl-i Cennetin cemi'-i afattan salim olacaklarına işaret için Vacip Tealâ selâm ihda ve hediyyeyle taltif edeceğini ve Cennetin en yüksek tabakalarında olacaklarını beyanla kullarını şu sıfatları kesbetmeye terğib etmiştir.
Furkan 25:76
Vacip Tealâ mü'minlerin evsafını beyandan sonra bu sıfatları haiz olan mü'minlerih nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; hastalık, fakr u.zaruret ve Ölüm gibi şeyler olmadığından daima rahatlardır. Binaenaleyh; ehl-i Cennetin cemi'-i afattan salim olacaklarına işaret için Vacip Tealâ selâm ihda ve hediyyeyle taltif edeceğini ve Cennetin en yüksek tabakalarında olacaklarını beyanla kullarını şu sıfatları kesbetmeye terğib etmiştir.
Furkan 25:77
Vacip Tealâ, kullarının ibadetlerine ihtiyacı olmadığım ve kullarına ibadetle emrin onların menfeatleri için olduğunu ve kâfirlerin cezaları elbette lâzım geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Benim Rabbim sizi İslama ve imana da'vet etmemiş olsaydı sizi icadda ne işleyecekti ve işlenecek ne gibi şey olurdu. Zira; sizin i'tibarınız imanla ve imana da'vetledir. Çünkü; insanın şerefi, Allah'a ma'rifet ve imanladır. Binaenaleyh; ma'rifeti olmayan insanın sair hayvanattan farkı yoktur. Şu halde insanın halk olunmasındaki hikmet; imana da'vet olunmasıdır» demekle nasi-hatta bulun. Yahud manâ-yı âyet:
…
demektir.
Şuara 26:1
Âhirinde dört âyetten maadası Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur, İki yüz yirmi yedi âyeti havidir.
Bu lâfız,, Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbni Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran esmd-i İlâhiyeden bir isimdir ve Allahü Tealâ tarafından kaşem olunmuştur. Buna nazaran manâsı:
…
demektir. Yahut es-ma-i Kur'an'dan bir isimdir. Nimetullah Efendinin beyanına nazaran harfleri Resûlullah'ın isimlerine işarettir. Meselâ harfi talip, salim ve harfi mahiy ismine işarettir. Buna nazaran manâsı:
…
demektir.
Yani; Habibim! ismine yemin ederim ki şu okunacak âyetler i'çazdan zahir ve sıhhati bahir olan kitabın âyetleridir.
Kur'an vahdaniyeti İlâhiyeyi ve sair insana lâzım olan ahkâmı ve fevaid-i diniye ve dünyeviyeyi tamanıiyle beyan ve izhar ettiğinden kitap lâfzı mübin ile tavsif olunmuştur. Çünkü Kur'an; kıyamete kadar benî beşer üzerine cereyan edecek hadisatm ahkâmını tamamiyle beyan eder. Binaenaleyh; bilûmum havadisin ahkâmını Kur'an'dan istinbat etmek kabil olduğundan fukaha-yı izam ehadis-i nebeviyenin muavenetini ilâve ederek Kur'an'dan istinbat ve kütüb-ü fıkhiyeye dercetmişlerdir.
Yani; Ey Nebiyyi Muhterem! Nefsine şefkat et. Eğer nefsine şefkat etmezsen kavmin sana iman ve kitabını tasdik etmedikleri için kederinden nefsini ihlâk etmen me'muldür. Binaenaleyh; sen onların adem-i imanlarına hüznetme. Zira; senin umurunu te'yit ve şanına tazim için sana kitab-ı mübini gönderdik. Şu halde sana lâzım olan vahyolunan ahkâmı cümle insanlara mümkün olduğu kadar bizzat veya bilvasıta tebliğ etmektir ki, iman edip etmediklerine bakmadan tebliğ etmekle vazife-i mevduam ifa etmiş olduğundan nefsini itlaf edecek derecede esef etmene lüzum yoktur. Çünkü; senin esefin onların imanlarına sebep olamıyacağı cihetle faydasız esefte manâ yoktur.
Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü Re-sûlullah kavminin iman ederek azaptan kurtulmalarını son derece arzu edip Mekkelilerin halleri arzu-yu nebevilerinin hilâfına zuhur ettiğinden gayet muztarip ve mükedder olmasına binaen Cenab-ı Hak o kadar esef lâzım olmayıp ancak Allah'ın kelâmını tebliğ kâfi olduğunu beyanla Resulünü tesliye için bu âyeti inzal etmiştir.
Bu âyet gerçi Resûlullah'a hitap ve onu tesliye için nazil olmuşsa da fasıkların hallerine şiddetle hüznedip nefsine meşakkat verenleri dahî tesliye ve hüzünde ifrattan men'etmiştir. Çünkü; her zamanda insanların sulâhası; süfeha ve fesaka güruhunun, bilhassa kefere ve zalemenin hallerine esef ve buğzederler. Sulâha için buğz-u fillah bir meziyet ve ayn-i ibadetse de onların hallerine hüzün ve kederde ileri gidip muztarip olacak ve vücuduna meşakkat verecek kadar ifrat etmek lâzım olmadığına bu âyet delâlet etmiştir.
Şuara 26:2
Âhirinde dört âyetten maadası Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur, İki yüz yirmi yedi âyeti havidir.
Bu lâfız,, Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbni Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran esmd-i İlâhiyeden bir isimdir ve Allahü Tealâ tarafından kaşem olunmuştur. Buna nazaran manâsı:
…
demektir. Yahut es-ma-i Kur'an'dan bir isimdir. Nimetullah Efendinin beyanına nazaran harfleri Resûlullah'ın isimlerine işarettir. Meselâ harfi talip, salim ve harfi mahiy ismine işarettir. Buna nazaran manâsı:
…
demektir.
Yani; Habibim! ismine yemin ederim ki şu okunacak âyetler i'çazdan zahir ve sıhhati bahir olan kitabın âyetleridir.
Kur'an vahdaniyeti İlâhiyeyi ve sair insana lâzım olan ahkâmı ve fevaid-i diniye ve dünyeviyeyi tamanıiyle beyan ve izhar ettiğinden kitap lâfzı mübin ile tavsif olunmuştur. Çünkü Kur'an; kıyamete kadar benî beşer üzerine cereyan edecek hadisatm ahkâmını tamamiyle beyan eder. Binaenaleyh; bilûmum havadisin ahkâmını Kur'an'dan istinbat etmek kabil olduğundan fukaha-yı izam ehadis-i nebeviyenin muavenetini ilâve ederek Kur'an'dan istinbat ve kütüb-ü fıkhiyeye dercetmişlerdir.
Yani; Ey Nebiyyi Muhterem! Nefsine şefkat et. Eğer nefsine şefkat etmezsen kavmin sana iman ve kitabını tasdik etmedikleri için kederinden nefsini ihlâk etmen me'muldür. Binaenaleyh; sen onların adem-i imanlarına hüznetme. Zira; senin umurunu te'yit ve şanına tazim için sana kitab-ı mübini gönderdik. Şu halde sana lâzım olan vahyolunan ahkâmı cümle insanlara mümkün olduğu kadar bizzat veya bilvasıta tebliğ etmektir ki, iman edip etmediklerine bakmadan tebliğ etmekle vazife-i mevduam ifa etmiş olduğundan nefsini itlaf edecek derecede esef etmene lüzum yoktur. Çünkü; senin esefin onların imanlarına sebep olamıyacağı cihetle faydasız esefte manâ yoktur.
Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü Re-sûlullah kavminin iman ederek azaptan kurtulmalarını son derece arzu edip Mekkelilerin halleri arzu-yu nebevilerinin hilâfına zuhur ettiğinden gayet muztarip ve mükedder olmasına binaen Cenab-ı Hak o kadar esef lâzım olmayıp ancak Allah'ın kelâmını tebliğ kâfi olduğunu beyanla Resulünü tesliye için bu âyeti inzal etmiştir.
Bu âyet gerçi Resûlullah'a hitap ve onu tesliye için nazil olmuşsa da fasıkların hallerine şiddetle hüznedip nefsine meşakkat verenleri dahî tesliye ve hüzünde ifrattan men'etmiştir. Çünkü; her zamanda insanların sulâhası; süfeha ve fesaka güruhunun, bilhassa kefere ve zalemenin hallerine esef ve buğzederler. Sulâha için buğz-u fillah bir meziyet ve ayn-i ibadetse de onların hallerine hüzün ve kederde ileri gidip muztarip olacak ve vücuduna meşakkat verecek kadar ifrat etmek lâzım olmadığına bu âyet delâlet etmiştir.
Şuara 26:3
Âhirinde dört âyetten maadası Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur, İki yüz yirmi yedi âyeti havidir.
Bu lâfız,, Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbni Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran esmd-i İlâhiyeden bir isimdir ve Allahü Tealâ tarafından kaşem olunmuştur. Buna nazaran manâsı:
…
demektir. Yahut es-ma-i Kur'an'dan bir isimdir. Nimetullah Efendinin beyanına nazaran harfleri Resûlullah'ın isimlerine işarettir. Meselâ harfi talip, salim ve harfi mahiy ismine işarettir. Buna nazaran manâsı:
…
demektir.
Yani; Habibim! ismine yemin ederim ki şu okunacak âyetler i'çazdan zahir ve sıhhati bahir olan kitabın âyetleridir.
Kur'an vahdaniyeti İlâhiyeyi ve sair insana lâzım olan ahkâmı ve fevaid-i diniye ve dünyeviyeyi tamanıiyle beyan ve izhar ettiğinden kitap lâfzı mübin ile tavsif olunmuştur. Çünkü Kur'an; kıyamete kadar benî beşer üzerine cereyan edecek hadisatm ahkâmını tamamiyle beyan eder. Binaenaleyh; bilûmum havadisin ahkâmını Kur'an'dan istinbat etmek kabil olduğundan fukaha-yı izam ehadis-i nebeviyenin muavenetini ilâve ederek Kur'an'dan istinbat ve kütüb-ü fıkhiyeye dercetmişlerdir.
Yani; Ey Nebiyyi Muhterem! Nefsine şefkat et. Eğer nefsine şefkat etmezsen kavmin sana iman ve kitabını tasdik etmedikleri için kederinden nefsini ihlâk etmen me'muldür. Binaenaleyh; sen onların adem-i imanlarına hüznetme. Zira; senin umurunu te'yit ve şanına tazim için sana kitab-ı mübini gönderdik. Şu halde sana lâzım olan vahyolunan ahkâmı cümle insanlara mümkün olduğu kadar bizzat veya bilvasıta tebliğ etmektir ki, iman edip etmediklerine bakmadan tebliğ etmekle vazife-i mevduam ifa etmiş olduğundan nefsini itlaf edecek derecede esef etmene lüzum yoktur. Çünkü; senin esefin onların imanlarına sebep olamıyacağı cihetle faydasız esefte manâ yoktur.
Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü Re-sûlullah kavminin iman ederek azaptan kurtulmalarını son derece arzu edip Mekkelilerin halleri arzu-yu nebevilerinin hilâfına zuhur ettiğinden gayet muztarip ve mükedder olmasına binaen Cenab-ı Hak o kadar esef lâzım olmayıp ancak Allah'ın kelâmını tebliğ kâfi olduğunu beyanla Resulünü tesliye için bu âyeti inzal etmiştir.
Bu âyet gerçi Resûlullah'a hitap ve onu tesliye için nazil olmuşsa da fasıkların hallerine şiddetle hüznedip nefsine meşakkat verenleri dahî tesliye ve hüzünde ifrattan men'etmiştir. Çünkü; her zamanda insanların sulâhası; süfeha ve fesaka güruhunun, bilhassa kefere ve zalemenin hallerine esef ve buğzederler. Sulâha için buğz-u fillah bir meziyet ve ayn-i ibadetse de onların hallerine hüzün ve kederde ileri gidip muztarip olacak ve vücuduna meşakkat verecek kadar ifrat etmek lâzım olmadığına bu âyet delâlet etmiştir.
Şuara 26:4
Vacip Tealâ bundan evvelki âyette Resulüne kavminin iman etmediklerini esefle «Nefsini ihlâk edeceksin, bu kadar esefte fayda yoktur. Şu halde şiddetle hüznetme» demekle kâfirlerin iman etmediklerine tahassürden zımnen nehyetmişti. İşte o nehyin illetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Sen kavm-i Kureyş'in iman etmediklerine şiddetle teessüf etme. Zira; eğer imanlarım istesek biz onlar üzerine semadan bir alâmet inzal ederiz ki, o alâmet onları imana mecbur eder. Yahut bir beliyye veririz ki, c beliyye onları imana mecbur eder. Binaenaleyh; onların boyunlari o âyete tamamiyle inkiyâd eder olur. Fakat onlar iradelerini imana sarfetmedikleririden bizim irademiz imanlarına taallûk etmedi, belki adem-i imanlarına taallûk etti. Şu halde onların iman etmediklerine senin için keder lâzım değildir.
onların boyunları demektir. Çünkü; insanın bir emre inkıyadının eseri boynunda zuhur ettiğinden âyette itaatları boyunlarına isnat olunmuştur. Huzu'; itaatin san tabakasıdır ki, işte itaat o kadar olur onun fevkinde itaat olmaz. Şu halde âyette her ne kadar boyunları itaat eder denmişse de kendi şahısları itaat eder demektir. Yani eğer Allahü Tealâ onların imanlarını murad etseydi üzerlerine semadan onları imana mecbur edecek bir âyet inzaliyle imana icbar ederdi. Binaenaleyh; onların cümlesi o âyete inkıyad ederlerdi ve lâkin imanda muteber olan ihtiyarî olduğundan onları imana icbar ötmedi. Çünkü; icbar etse iman-ı icbarî muteber olmazdı.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile a'nakla murad; kavmin reisleri olması muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: |Eğer biz istesek onlar üzerine semadan âyet inzal ederdik. Onların reisleri o âyete son derece itaat ve etba'ları da onlara inkıyat ederler ve cümlesi mü'min olurlar ve hepsi o âyet altında titrer dururlardı. Lâkin ihtiyarlarıyla olmadığından imanları1 muteber olmıyacağma binaen âyet inzal etmedik | demektir. Te'fsir-i Taberi'de bu manâyı teyid eden bir rivayet de mevcuttur. Binaenaleyh; bu ihtimale nazaran reisleri zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; insanlar daima rüesaya tâbi1 olduklarından rüesa iman etmiş olsalardı cümlesi iman ederlerdi. Halbuki reisleri riyasetlerini muhafaza için hakkı setrederek zuafa-yı naşı aldattılar. Bu gibi hilelere âlemde her zaman vukuat şahittir. Zira; Avam-ı naşı aldatmak için her zaman ileri gelenler hile, düşünmekten hâlî kalmamışlardır. Reisler sulâhadan olduğunda nâs derhal salâh kesbet-miş, reisler mubâlatsız olunca nas da derhal mubâlatmzhğa dökülüp neticede bir takım belâya ile terbiye olduklarına tarih şahittir.
Şuara 26:5
Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmemelerinin temerrüt, şiddet ve inatlarından ileri geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşriklerin imana iradelerini sarfetmediklerinden irademiz onların imanlarına taallûk etmedi. Binaenaleyh; küfür üzerine musir oldular. Ve her ne zaman Rahman Tealâ tarafından nefislerinde olan fenalığı kaldırmak ve onları salâha davet etmek üzere yeni bir âyet gelmedi, illâ onlar o âyetten kaçarlar ve asla kulak asmaz ve kabulü tarafına katiyyen meyletmezler. Kemâl-i temerrütlerine binaen o âyeti tekzip ederler. Hatta tekzibe de kanaat etmiyerek istihzaya kadar da cesaret ederler. Halleri Allah'ın âyetlerini istihzaya kadar cür'et olunca elbette istihza ettikleri âyetlerin hak ve kabule şayan olduğunun haberleri onlara gelir ve o zaman âyetlerin itaat'a şayan olduğunu bilirler. Fakat fayda etmez. Çünkü; azab-ı ilâhî nazil olduktan sonra hatasını bilip nedamet etmek fayda etmez.
Müşriklerin muamelelerinin şenaatma ve cinayetlerinin azametine işaret için esma-i hüsnadan lutf u ihsanı müş'ir olan Rahman ismi varid olmuştur. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile mutlaka canib-i İlâhiden geldiği beyan olunan âyetlerden yüz döndürmek kabahat ve cinayet olduğu gibi in'amı ve ihsanı müş'ir olan Rahman Tealâ tarafından gelen âyetlerden yüz döndürmek daha büyük cinayet ve şeneat olduğuna işaret için Rahman ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü muhsin olan zat tarafından gelen ve İslahlarına ait olan âyetten i'raz; elbette kabahatin büyüğüdür.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile zikirle murad; mev'ize üzerine müştemil Kur'an'dan bir taifedir. Muhdesle murad; yeni inzal olunmuş demektir. Yani «Kur'an'dan yeni inzal olunmuş bir mev'ize geldiğinde onlar elbette o mev'izeden i'raz eder yüz döndürürler, tekzipte İsrar ederler, hatta İsrarları istihzaya müncer olur ve istihzaya kadar cüret edince yakında o istihza ettikleri zikrin hak veya batıl olduğunun haberleri onlara gelir ve onlar da tasdika ve ta'zime şayan ve mucibiyle amel etmeye lâyık olduğunu bilirler» demektir.
Şuara 26:6
Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmemelerinin temerrüt, şiddet ve inatlarından ileri geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşriklerin imana iradelerini sarfetmediklerinden irademiz onların imanlarına taallûk etmedi. Binaenaleyh; küfür üzerine musir oldular. Ve her ne zaman Rahman Tealâ tarafından nefislerinde olan fenalığı kaldırmak ve onları salâha davet etmek üzere yeni bir âyet gelmedi, illâ onlar o âyetten kaçarlar ve asla kulak asmaz ve kabulü tarafına katiyyen meyletmezler. Kemâl-i temerrütlerine binaen o âyeti tekzip ederler. Hatta tekzibe de kanaat etmiyerek istihzaya kadar da cesaret ederler. Halleri Allah'ın âyetlerini istihzaya kadar cür'et olunca elbette istihza ettikleri âyetlerin hak ve kabule şayan olduğunun haberleri onlara gelir ve o zaman âyetlerin itaat'a şayan olduğunu bilirler. Fakat fayda etmez. Çünkü; azab-ı ilâhî nazil olduktan sonra hatasını bilip nedamet etmek fayda etmez.
Müşriklerin muamelelerinin şenaatma ve cinayetlerinin azametine işaret için esma-i hüsnadan lutf u ihsanı müş'ir olan Rahman ismi varid olmuştur. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile mutlaka canib-i İlâhiden geldiği beyan olunan âyetlerden yüz döndürmek kabahat ve cinayet olduğu gibi in'amı ve ihsanı müş'ir olan Rahman Tealâ tarafından gelen âyetlerden yüz döndürmek daha büyük cinayet ve şeneat olduğuna işaret için Rahman ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü muhsin olan zat tarafından gelen ve İslahlarına ait olan âyetten i'raz; elbette kabahatin büyüğüdür.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile zikirle murad; mev'ize üzerine müştemil Kur'an'dan bir taifedir. Muhdesle murad; yeni inzal olunmuş demektir. Yani «Kur'an'dan yeni inzal olunmuş bir mev'ize geldiğinde onlar elbette o mev'izeden i'raz eder yüz döndürürler, tekzipte İsrar ederler, hatta İsrarları istihzaya müncer olur ve istihzaya kadar cüret edince yakında o istihza ettikleri zikrin hak veya batıl olduğunun haberleri onlara gelir ve onlar da tasdika ve ta'zime şayan ve mucibiyle amel etmeye lâyık olduğunu bilirler» demektir.
Şuara 26:7
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'dan i'raz ettiklerini beyan ettiği gibi kudretine delâlet eden delillerden bazılarını dahî beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve onların meydanda olan hakikata iman etmediklerine habibim! Sen mahzun olma. Zira:
Şuara 26:8
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'dan i'raz ettiklerini beyan ettiği gibi kudretine delâlet eden delillerden bazılarını dahî beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve onların meydanda olan hakikata iman etmediklerine habibim! Sen mahzun olma. Zira:
Şuara 26:9
Binaenaleyh; rahmeti icabr onların azabını ta'cil etmez ve vakt-i merhununa kadar te'hir eder ki, düşünüp mütenebbih olsunlar. Eğer mütenebbih olur iman ederlerse gazab-ı İlâhiden kurtulmuş olurlar, mütenebbih olmazlarsa mazur olmasınlar. Çünkü; müsaade etmeden helakte, onlar «bize müsaade olsaydı düşünür, hakikati bulur, iman ederdik» demek ihtimalini kesmek için Cenab-ı Hak onlara.mühlet verir.
Beyzâvî ve Ebussuut Efendinin beyanları veçhile Vacip Tealâ yer yüzünde halketmiş olduğu her türlü nimetlerin menafi-i ke-sîre ve bereket-i taammesi olduğuna işaret için her nevi nebatatı kerem sıfatiyle tavsif etmiştir. Gerçi yer yüzünde mevcut nebatat ve sair mahlûkatta bir çok mazarrath olanlar varsa da o mazaratlı gördüğümüz şey de elbette birçok menfaati mutazammmdır». Fakat biz bilmeyiz ve bizim bilmememizden faydası ve menfaati olmaması lâzım gelmez. Çünkü; Allahü Tealâ'nın halkettiği şeylerin cümlesinde bizim bilmediğimiz menfaatlar ve hikmetler mevcuttur. Zira; nebatattan bazıları bizzat insana nâfi' olduğu gibi bazı diğeri de bilvasıta nâfi' olur. Meselâ bazı otlar doğrudan doğruya yense insan için öldürücü zehir olduğu halde hayvanat yiyince süte inkılâp ettiği halde ayn-i menfaat ve şifa olduğu meydanda bir hakikattir ki, inkârı gayri kabildir. Binaenaleyh^.Allahü Tealâ'-nın halketmiş olduğu mahlukata tevdi ettiği if ay da ve menfaatiarın azametine işaret için yüksek mertebeye işarete mevzu' olan kelimesi varid olmuştur. Her sıaııf nebatatta olan acîp ve garip esrar-ı ilâhiye imanı icap edip, küfürden men'e delâletleri büyük olduğuna işaret için lâfzı tazime delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur.
Vacip Tealâ'nın ihsanı kudret-i kâmilesi nisbetinde olduğuna işaret için kudretine delâlet eden izzeti rahmeti üzerine takdim etmiştir. Zira; kudret sahibi olan bir zat her şeyi ihsana kaadir olduğundan elbette aciz olan bir kimsenin ihsanına nisbet kabul etmez ve elbette kudretle beraber ihsanda te'sir ziyade olur.
Zevç; nebatattan her sınıf demektir. Kerim; memduh ve menfaati çok demektir. kelimesi kesrete ve kelimesi her ferde delâlet ettiğinden tafsil üzere enva-ı nebatatı bitirdiğini beyanla Vacip Tealâ kudretinin azametine tenbih ve müşrikleri tefekküre davet etmiştir.
Hulâsa; insanların yer yüzüne nazar edip Cenab-ı Hakkın bereketi çok ve menfaati büyük olarak bitirmiş olduğu otlardan ibret alması lâzım geldiği ve bunların her birinde kudretullahın kemâline büyük delâletler bulunduğu; bununla beraber nasın ekserisinin iman etmedikleri. Allahü Tealâ'nın cümleye galip, intikama kaadir olduğu ve merhameti icabı azablarını te'hir ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:10
Vacip Tealâ kâfirlerin küfrüzere ısrarlarını ve Kur'an*dan yüz döndürdüklerini ve vahdaniyete delâlet eden delillere nazar etmediklerini beyan ettiği gibi bu hallerin bu ümmete mahsus olmayıp geçmiş ümmetlerde de mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Sen kavmine Musa (A.S.) la kavmi S beyninde ceryan eden ahvali ve şol zamanı beyan et ki, o zamanda |Rabbın Tealâ Musa (A.S.) a nida etti ve dedi ki: «Ya Musa! Zailim olan kavm-i Firavn'a gel» demekle gelmesini emir*ve «Onlar |bu kadar zulmü irtikâp ederler de Allah'dan korkmazlar mı?» delmekle Hz. Musa'yı onlara tebliğe me'mur etti. Çünkü; Firavunla I kavminin yer yüzünde fesat ve zulmü neşir ve tamim ettikleri gibi jİBenî İsrail üzerine de zulüm ve tasallutlarını artırmışlardı. Hatta | oğlan çocuklarını Öldürüp kız çocuklarını bırakırlardı. Bu ise Beni İsrail'in inkırazlarına sebep ve haysiyetlerine tecavüzdü, işte şu minval üzere arz üzerinde istediği zulmü icra eden kavme evvelâ sorulacak şeyin ittika, yani Allah'tan korkup korkmadıklarını sormak olduğunu beyan etti. hitap suretiyle kıraat olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın onlara neden ittika etmediklerini ve Allah'ın azabından korkmak lâzımken neden korkmadıklarını ve gazab-ı İlâhiden kurtulmayı ne ile temin ettiklerini ve neye güvendiklerini sormaya me'mur olmuştur. Bu kıssayı zikirden maksad; Resulullah'ı tesliye ve iman etmiyenleri imana davet etmektir. Çünkü vak'anın hulâsası; kavm-i Firavn, peygamberlerini tekziple helak oldukları gibi siz de resulünüzü tekzipte devam ederseniz helak olursunuz demekten ibarettir.
daki hemze; İstifham-ı inkârı ve tevbih içindir. Yani «Onlar Allah'tan korkmazlar mı ve korkmamak bir emr-i münker değil mi ve ınünkeri niçin irtikâp ederler?)) demektir.
Hulâsa; Hz. Musa'ya Cenab-ı Hakkın nida edip «Gel Firavun kavmine! İmana davet et» dediği, kavm-i Firavn'ın zâlim ve gaddar olduğu, Allah'tan korkmadıkları ve korkmamakla tevbih olundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:11
Vacip Tealâ kâfirlerin küfrüzere ısrarlarını ve Kur'an*dan yüz döndürdüklerini ve vahdaniyete delâlet eden delillere nazar etmediklerini beyan ettiği gibi bu hallerin bu ümmete mahsus olmayıp geçmiş ümmetlerde de mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Sen kavmine Musa (A.S.) la kavmi S beyninde ceryan eden ahvali ve şol zamanı beyan et ki, o zamanda |Rabbın Tealâ Musa (A.S.) a nida etti ve dedi ki: «Ya Musa! Zailim olan kavm-i Firavn'a gel» demekle gelmesini emir*ve «Onlar |bu kadar zulmü irtikâp ederler de Allah'dan korkmazlar mı?» delmekle Hz. Musa'yı onlara tebliğe me'mur etti. Çünkü; Firavunla I kavminin yer yüzünde fesat ve zulmü neşir ve tamim ettikleri gibi jİBenî İsrail üzerine de zulüm ve tasallutlarını artırmışlardı. Hatta | oğlan çocuklarını Öldürüp kız çocuklarını bırakırlardı. Bu ise Beni İsrail'in inkırazlarına sebep ve haysiyetlerine tecavüzdü, işte şu minval üzere arz üzerinde istediği zulmü icra eden kavme evvelâ sorulacak şeyin ittika, yani Allah'tan korkup korkmadıklarını sormak olduğunu beyan etti. hitap suretiyle kıraat olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın onlara neden ittika etmediklerini ve Allah'ın azabından korkmak lâzımken neden korkmadıklarını ve gazab-ı İlâhiden kurtulmayı ne ile temin ettiklerini ve neye güvendiklerini sormaya me'mur olmuştur. Bu kıssayı zikirden maksad; Resulullah'ı tesliye ve iman etmiyenleri imana davet etmektir. Çünkü vak'anın hulâsası; kavm-i Firavn, peygamberlerini tekziple helak oldukları gibi siz de resulünüzü tekzipte devam ederseniz helak olursunuz demekten ibarettir.
daki hemze; İstifham-ı inkârı ve tevbih içindir. Yani «Onlar Allah'tan korkmazlar mı ve korkmamak bir emr-i münker değil mi ve ınünkeri niçin irtikâp ederler?)) demektir.
Hulâsa; Hz. Musa'ya Cenab-ı Hakkın nida edip «Gel Firavun kavmine! İmana davet et» dediği, kavm-i Firavn'ın zâlim ve gaddar olduğu, Allah'tan korkmadıkları ve korkmamakla tevbih olundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:12
Vacip Tealâ'nm Musa (A.S.) a kavm-i Firavn'a resul olduğunu beyan etmesi üzerine Hz. Musa'nın cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözüne şunu da ilâve edip dedi ki :
Şuara 26:13
Yani; Allahü Tealâ Musa (A.S.) a «Gel Firavun tarafına1 davet et onu» deyince Musa (A.S.) hitab-ı İlâhiye cevaben «Ey benim Rabbım! Beni onların tekzip etmelerinden muhakkak korkarım ve onların tekziplerinden dilim söylemez ve kalbim darabr, lâyıkıyla tebliği eda edemem. Binaenaleyh; Cibril-i Emini biraderim Harun'a gönder ki, emr-i tebliğde sana yardım etsin ve onlar için benim üzerimde bir katil dâvası vardır. Korkarım beni katlederler» demekle Cenab-ı Haktan muavenet istedi. Çünkü; Musa (A.S.) m evvelce lisanında rekâket olduğundan onların yolsuz muamelelerini gördükçe kalbine arız olacak ıztıraptan müteessiren bilkülliye söyleyemiyeceğinden korktuğunu izhar ve kalbinin ıztı-rabı lisanına bir kat daha ağırlık vereceğini dermeyan etti. Söyle-yemiyeceği bir zamanda sözünü ikmâl ve tebliği lâyikıyle icra etmek için biraderinin kendine yardımcı olmasını istedi, haksız bir dâvaları olduğunu ve o dâvanın hakikatini tetkik etmeden zulüm etmelerinden korktuğunu beyan etti. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa biraderinin resul olmasını üç şey üzere ibtina etti: Birincisi; tekziplerinden korkması, ikincisi; tekziplerinden müteessir olarak kalbinin daralması, Üçüncüsü; kalbinde hasıl olan darlıktan lisanının söylemez bir hale gelmesidir. Zira; bu üç hâl bir araya gelince kalbine metanet verecek ve noksanı ikmâl edecek bir yardımcıya ihtiyacı zaruri olduğundan biraderinin yardımcı olması lüzumunu bu üç sebep üzerine bina etmiştir. Yoksa Hz. Musa'nın maksadı, hâşâ emr-i risaloti telâkkide taallül ve tereddüt değildir, belki tahmil olunanın azametini düşünerek maiyetine bir muin istemekten ibaret ve emr-i risalete lâyık olduğu kadar ehemmiyet vermektir.
Hz. Musa'nın bu âyette beyan ettiği zenb le murad; Kur'an'm müteaddid âyetlerinde beyan olunan katil meselesidir. Çünkü; Hz. Musa Mısır'dan (Medyen)e gitmeden evvel Benî İsrail'den birisiyle kavga eden bir kıptîyi haksız ve zâlim gördüğünden bir tokat vurunca kipti ölmüştü. Kıptînin katli hataen vuku' bulduğu cihetle Musa (A.S.) hakkında zenb değilse de kiptiler günah itikat ettiklerinden onların zu'm-u batıllarınca zenb denilmiştir. Şimdi Musa (A.S.) »Ya Rabbi! Evvelce bir hatadan dolayı onların benim üzerimde bir dâvaları vardır. Korkarım o dâva ile b&ni muaheze ederler» demekle Rabbısının muavetini istirham etti.
Şuara 26:14
Yani; Allahü Tealâ Musa (A.S.) a «Gel Firavun tarafına1 davet et onu» deyince Musa (A.S.) hitab-ı İlâhiye cevaben «Ey benim Rabbım! Beni onların tekzip etmelerinden muhakkak korkarım ve onların tekziplerinden dilim söylemez ve kalbim darabr, lâyıkıyla tebliği eda edemem. Binaenaleyh; Cibril-i Emini biraderim Harun'a gönder ki, emr-i tebliğde sana yardım etsin ve onlar için benim üzerimde bir katil dâvası vardır. Korkarım beni katlederler» demekle Cenab-ı Haktan muavenet istedi. Çünkü; Musa (A.S.) m evvelce lisanında rekâket olduğundan onların yolsuz muamelelerini gördükçe kalbine arız olacak ıztıraptan müteessiren bilkülliye söyleyemiyeceğinden korktuğunu izhar ve kalbinin ıztı-rabı lisanına bir kat daha ağırlık vereceğini dermeyan etti. Söyle-yemiyeceği bir zamanda sözünü ikmâl ve tebliği lâyikıyle icra etmek için biraderinin kendine yardımcı olmasını istedi, haksız bir dâvaları olduğunu ve o dâvanın hakikatini tetkik etmeden zulüm etmelerinden korktuğunu beyan etti. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa biraderinin resul olmasını üç şey üzere ibtina etti: Birincisi; tekziplerinden korkması, ikincisi; tekziplerinden müteessir olarak kalbinin daralması, Üçüncüsü; kalbinde hasıl olan darlıktan lisanının söylemez bir hale gelmesidir. Zira; bu üç hâl bir araya gelince kalbine metanet verecek ve noksanı ikmâl edecek bir yardımcıya ihtiyacı zaruri olduğundan biraderinin yardımcı olması lüzumunu bu üç sebep üzerine bina etmiştir. Yoksa Hz. Musa'nın maksadı, hâşâ emr-i risaloti telâkkide taallül ve tereddüt değildir, belki tahmil olunanın azametini düşünerek maiyetine bir muin istemekten ibaret ve emr-i risalete lâyık olduğu kadar ehemmiyet vermektir.
Hz. Musa'nın bu âyette beyan ettiği zenb le murad; Kur'an'm müteaddid âyetlerinde beyan olunan katil meselesidir. Çünkü; Hz. Musa Mısır'dan (Medyen)e gitmeden evvel Benî İsrail'den birisiyle kavga eden bir kıptîyi haksız ve zâlim gördüğünden bir tokat vurunca kipti ölmüştü. Kıptînin katli hataen vuku' bulduğu cihetle Musa (A.S.) hakkında zenb değilse de kiptiler günah itikat ettiklerinden onların zu'm-u batıllarınca zenb denilmiştir. Şimdi Musa (A.S.) »Ya Rabbi! Evvelce bir hatadan dolayı onların benim üzerimde bir dâvaları vardır. Korkarım o dâva ile b&ni muaheze ederler» demekle Rabbısının muavetini istirham etti.
Şuara 26:15
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın şu münacaatı üzerine emrini beyan ötmek üzere buyuruyor:
Şu halde her zaman muavenetimiz sizinle beraberdir ve size bir zarar kasdederlcrse biz onların ellerini tutar belâlarını sizden defederiz. Sizin onların şevket ve kuvvetlerine bakarak korkmanız caiz olamaz. Zira; onların kudretleri sizi katle kâfi delildir."
Şuara 26:16
ve onların âbâ ve ecdadının beldeleri olan Şam cihetine gitmelerine mani olmayın ve kuvvetinden asla perva etmeyin» demekle Cenab-ı Hak Musa ve biraderinin hattı hareketlerini tayin etmiştir.
Vacip Tealâ onların mubahaselerini işittiğini beyanla şeeaat-larını tezyit ve nusretini vaadetti, akibet Firavun'u ve kavmini garkedip Hz. Musa ile kavmini saha-i selâmete çıkarmakla vaadim incaz etmiştir. Evvelemirde zulmün kaldırılması, vacip olduğundan Benî İsrail'e ruhsat vermesiyle onların üzerinden zulmünün kaldırılması ve Şam cihetine gitmelerine müsaade etmesi Firavun'a teklif olunmuştur. Yusuf (A.S.) dan sonra Benî İsrail'in Mısır'da dörtyüz sene kaldıkları ve Hz. Musa'nın risaletle Mısır'a geldiğinde Benî İsrail'in adedi âltıyüz bine baliğ olduğu Ruhul Beyan sahibinin cümle-i beyanatmdandır.
Vacip Tealâ'nm emri üzerine Musa (A.S.) Mısır'a gelip bira-deriyle birleşerek beraberce vakit kaybetmeden Firavun'un kapısına geldiler ve istizan ettiler. Firavun müsaade edip içeriye girince '(Biz Allah'ın resulleriyiz, seni tarik-ı hakka davete, gelttik» dediler.
Şuara 26:17
ve onların âbâ ve ecdadının beldeleri olan Şam cihetine gitmelerine mani olmayın ve kuvvetinden asla perva etmeyin» demekle Cenab-ı Hak Musa ve biraderinin hattı hareketlerini tayin etmiştir.
Vacip Tealâ onların mubahaselerini işittiğini beyanla şeeaat-larını tezyit ve nusretini vaadetti, akibet Firavun'u ve kavmini garkedip Hz. Musa ile kavmini saha-i selâmete çıkarmakla vaadim incaz etmiştir. Evvelemirde zulmün kaldırılması, vacip olduğundan Benî İsrail'e ruhsat vermesiyle onların üzerinden zulmünün kaldırılması ve Şam cihetine gitmelerine müsaade etmesi Firavun'a teklif olunmuştur. Yusuf (A.S.) dan sonra Benî İsrail'in Mısır'da dörtyüz sene kaldıkları ve Hz. Musa'nın risaletle Mısır'a geldiğinde Benî İsrail'in adedi âltıyüz bine baliğ olduğu Ruhul Beyan sahibinin cümle-i beyanatmdandır.
Vacip Tealâ'nm emri üzerine Musa (A.S.) Mısır'a gelip bira-deriyle birleşerek beraberce vakit kaybetmeden Firavun'un kapısına geldiler ve istizan ettiler. Firavun müsaade edip içeriye girince '(Biz Allah'ın resulleriyiz, seni tarik-ı hakka davete, gelttik» dediler.
Şuara 26:18
Vacip Tealâ Musa ve Harun (A.S.) in Firavun'u din-i hakka davetleri üzerine Firavun'un sözünü bevan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı rivayete nazaran Firavun Musa (A.S.) m.girmesine bir sene müsaade etmemiş, Hz. Musa da girip görüşmek ve risaletini tebliğ etmek için devam üzefe kapısını çalmıştır. Bir seneden sonra Firavun müsaade etmiş ve demiştir ki, «Bırakın gelsin hiç olmazsa oyuncak eder eğleniriz». İşte Firavun Hz. Musa'yı oyuncak ittihaz "etmek üzere huzuruna gelmesine ruhsat vermiştir. Hz. Musa gedince âyette beyan olunduğu veçhile evvelâ nimetlerini saymış ve saniyen kendine karşı Musa (A.S.) in işlediği katil hatasını pek büyük addederek beyan etmiştir. Çünkü; Hz. Musa'nın katlettiği kıptî Firavun'un ekmekçisi olduğundan bu katli ağza alınmaz ve söylenmez derecede büyük bir hata addederek «Bu fiili, sen işledin» demekle vuku' bulan fiilin tasrihini münasip görmeyerek kinaye suretiyle beyan etmiş ve bu sözünde büyüklerin âdetlerine riayet etmiştir. Çünkü büyüklerin âdetleri; küçük gördüğü kimseye itap edecekleri zamanda evvelâ nimetlerini saymak ve saniyen kabahatini beyanla itap etmektir.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Firavun'un Musa (A.S.) a «Sen kâfirlerdensin» demekten maksadı; dört veçhile tevcih olunur:
Birincisi; Sev benim nimetimi inkâr ederlerdensin demektir. Çünkü; küfür; nimeti inkâr manasınadır.
İkincisi; Firavun Hz. Musa'nın halini bilmediği ve Musa (A.S.) onun sarayında eğleştiği cihetle kendi dininde zan-netmesidir ki, sen bize kâfirsiniz diyorsun halbuki sen de bizim gibi kâfirlerdensin demek istemiştir. Halbuki Musa (A.S.) onun sarayında bulunduğunda dinini reddederdi. Fakat Firavun'un haberi yoktu.
Üçüncüsü; Sen küfrân-ı nimeti kendine âdet eden kimselerdensin ki, benim havass-ı bendegânımdan birini katlettin demektir.
Dördüncüsü; Firavun benim ulühiyetime kâfirsin demek istemiştir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. Musa Mısır'dan (Medyen) e gitmeden evvel suret-i alâniyede Firavun'un dinine ta'nederdi. Firavun dinine ta'nettiğini bildiğinden kendi zu'm-u batılına nazaran «sen kâfirlerdensin» diyerek hitap etmek istemiştir.
Şuara 26:19
Vacip Tealâ Musa ve Harun (A.S.) in Firavun'u din-i hakka davetleri üzerine Firavun'un sözünü bevan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı rivayete nazaran Firavun Musa (A.S.) m.girmesine bir sene müsaade etmemiş, Hz. Musa da girip görüşmek ve risaletini tebliğ etmek için devam üzefe kapısını çalmıştır. Bir seneden sonra Firavun müsaade etmiş ve demiştir ki, «Bırakın gelsin hiç olmazsa oyuncak eder eğleniriz». İşte Firavun Hz. Musa'yı oyuncak ittihaz "etmek üzere huzuruna gelmesine ruhsat vermiştir. Hz. Musa gedince âyette beyan olunduğu veçhile evvelâ nimetlerini saymış ve saniyen kendine karşı Musa (A.S.) in işlediği katil hatasını pek büyük addederek beyan etmiştir. Çünkü; Hz. Musa'nın katlettiği kıptî Firavun'un ekmekçisi olduğundan bu katli ağza alınmaz ve söylenmez derecede büyük bir hata addederek «Bu fiili, sen işledin» demekle vuku' bulan fiilin tasrihini münasip görmeyerek kinaye suretiyle beyan etmiş ve bu sözünde büyüklerin âdetlerine riayet etmiştir. Çünkü büyüklerin âdetleri; küçük gördüğü kimseye itap edecekleri zamanda evvelâ nimetlerini saymak ve saniyen kabahatini beyanla itap etmektir.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Firavun'un Musa (A.S.) a «Sen kâfirlerdensin» demekten maksadı; dört veçhile tevcih olunur:
Birincisi; Sev benim nimetimi inkâr ederlerdensin demektir. Çünkü; küfür; nimeti inkâr manasınadır.
İkincisi; Firavun Hz. Musa'nın halini bilmediği ve Musa (A.S.) onun sarayında eğleştiği cihetle kendi dininde zan-netmesidir ki, sen bize kâfirsiniz diyorsun halbuki sen de bizim gibi kâfirlerdensin demek istemiştir. Halbuki Musa (A.S.) onun sarayında bulunduğunda dinini reddederdi. Fakat Firavun'un haberi yoktu.
Üçüncüsü; Sen küfrân-ı nimeti kendine âdet eden kimselerdensin ki, benim havass-ı bendegânımdan birini katlettin demektir.
Dördüncüsü; Firavun benim ulühiyetime kâfirsin demek istemiştir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. Musa Mısır'dan (Medyen) e gitmeden evvel suret-i alâniyede Firavun'un dinine ta'nederdi. Firavun dinine ta'nettiğini bildiğinden kendi zu'm-u batılına nazaran «sen kâfirlerdensin» diyerek hitap etmek istemiştir.
Şuara 26:20
Vacip Tealâ Firavu'uri sözüne Musa (A.S.) m cevabını beyajn etmek üzere buyuruyor.
Ve şunu da ilâve edip dedi ki:
Çünkü; zâlimsiniz. Hata ile kasdî olan efal beynini tefrik etmezsiniz. Binaenaleyh; derhal tecziyeye kıyam edeceğinizi bildiğim için sizden firar etmeyi ehven gördüm.»
Şuara 26:21
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın dalâlet le muradı; zühul ve gaflettir. Yani »Benim kıptîye vurduğum bir yumruktur. O bir yumruğun katle sebep olacağından gaflet ettim»
demektir. Şu halde demek demektir. Buna nazaran Musa (A.S.) Firavun'a »Bu fiil benim firarımı icap etmezdi. Fakat sizin zulmedeceğinizi bildiğimden firar ettim. Siz bana kötülük etmek istediniz. Allahü Tealâ ona mukabil benim sânımı ilâ etti. Zira; bana nübüvvet verip sizi ıslâha me'mur etti» demekle Firavun'un zâlim olduğunu kendine bilâ perva söyledi. Yahut Beyzavî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile burada Hz. Musa'nın dalâlet \q muradı; nisy andır. Yani «katil fiili vukuu bulduğu zaman ben dâllinden idim» demek «kıptîye vurduğum bir yumruğun katle müeddî olacağını unutanlardandım» demektir. Firavun'un saydığı nimetlerin cevabını Hz. Musa te'hir etti. Zira; resul olan bir zatın indinde mün'im ve gayri mün'im cümlesi müsavi olduğu cihetle Firavun'un kelâmından itham etmek istediği katil meselesine cevabı ehemmiyetli addederek onun cevabını takdim etti ki, ithamdan nefsini tebrie etsin. Bundan sonra Firavun'un tadat ettiği nimetlere cevabı münasip görüp dedi ki :
Şuara 26:22
Yani; Firavun'un Hz. Musa'ya seni terbiye edip büyütmedim mi ve benim evimde bir çok seneler eğleşip ömrünün çoğunu orada geçirmedin mi? diye saydığı şeylerin hakikatta nimet olmayıp belki ayn-i nikmet olduğunu ve nimet zannettiği şeyde Firavun'un zâlim ve gaddar olduğunu kendine tebliğ suretiyle Musa (A.S.) dedi ki «Ey Firavun! Şu senin saydığın şey ki, onu benim üzerime nimet olarak kaydediyorsun., işte o nimet dediğin şey aslen hür olan Benî İsrail'i senin köle kılıp meşakkatli hizmetlerde kemâl-i ihanetle onları istihdamından ibarettir ve benim sarayına gelmeme sebep de senin zulmündan neş'et etmiştir. Zira; sen Benî İsrail'in oğlan çocuklarını katletmemiş olsaydın ben senin sarayına müsafir olur muydum. Beni anamla babam beslemezler miydi? Şu halde ey Firavun! Bize nimet saydığın şey ayn-i azap değil midir? Eğer zulmündan korkumuz olmasaydı senin küfriyatla dolu olan sarayında bir gün değil bir saat bile kalır mıydım?» demekle Firavun'un nimet dediği şeyin ayn-ı zulümden ibaret olduğunu kemâl-i selâbetle beyan etti ve Firavun da buna karşı mebhut oldu. Binaenaleyh; bu hususa dair bir şey diyemediğinden, başka>bahse intikâl ediverdi.
Fahri Râzi'nin beyânı veçhile, kâfirin küfrü, vâki' ol an nimetin şükrüne istihkakına bu âyet delâlet eder. Zira; Hz. Musa Firavun'un nimet saydığı şeylere «nimet değildir, belki ayn-i zulüm ve azaptır» diye mukabele etti de «nimettir ama sen kâfir olduğun için onun şükrüne müstehak değilsin» demedi. Yani nimet olsaydı şükre istihkakını nefyetmezdi. Şu halde «kâfirin bazı kimselere yapmış olduğu in'amın sevabını, küfrü iptal eder, fakat in'am ettiği kimseler tarafından şükre ve medh ü senaya istihkakını iptal etmez» demektir. İnsanın insana şükrü gördüğü iyiliğin kadrini bilmek ve iyiliği yapan kimseyi medh ü sena etmek ve ihanet etmemektir. Binaenaleyh insanların lütuf gördüğü kimsenin kadrini takdir etmesi; o nimetin şükrü olduğundan bu cihete dikkatle beyinlerinde muhabbetin idamesine gayret etmek lâzımdır. Zira insanlar arasında mulîabbet; çok iyiliklere vesile olacağından her şahsın bu cihete itinası ehl-i İslâm için büyük bir sermaye ve tükenmez bir hazinedir.
Şuara 26:23
Vacip Tealâ; Firavun Hz. Musa'nın sözünde olan metanetine ve kendinde olan selâbet ve şeceatma nazar ederek oyuncak olarak, gülmek, istihza etmekle baştan savılacak bir şey olmadığını ve gayet ehemmiyetli olduğunu anladığı cihetle Musa (A.S.) m asıl davasına itiraza başladığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Musa (A.S.) «Biz âlemlerin Rabbisinin resulleriyiz» deyince Firavun «Sen kim oluyor ve ne cesaretle risalet davasında bulunuyorsun ve daha dün biz seni büyütmedik mi?» gibi şeyleri söylemişse de onlarla Hz. Musa'yı ilzam edemiyeceğini aklayınca «âlemlerin Rabbisi dediğiniz kimdir. Onun hakikati nedir ve ona bizi niçin davet edersin?» demekle evvelâ ilahiyattan mubahaseye girişti.
Şuara 26:24
Vacip Tealâ Firavun'un bu sualine Hz. Musa'nın cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun'un sualine Musa (A.S.) cevapta «Ey Firavun! Alemlerin Rabbısı şu gördüğünüz âlem-i ulvî ve süflî ve onların beyninde olan cümle mevcudatın halikı ve rabbısıdır. Eğer eşyanın hakikatına ilm ü irfanınız varsa bunu bilirsiniz» demekle Firavun'un cehalet ve hamakatına işaret etti. Çünkü; semavat, arz ve onların arasında mevcut olan eşyanın cümlesi mümkün ve mürekkep olduğundan elbette vacip lizatihi bir fail-i muhtarın eseri olduğu meydanda bir hakikatken henüz onu tahkik edip bilmemek hamakat ve cehaletten başka bir şey değildir demek istedi.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Firavun'un suali; Vacip Tealâ'nın künhünden ve hakikatmdandır. Hz, Musa'nın cevabı; asarı ve ef'aliyle cevaptır. Çünkü; Allahü Tealâ'nın künhünü bilmek beşer için mümkün olmadığından âsârıyla tarif ve bu cihetle de Firavun'un vazifesizliğini beyanla Firavun'a haddini bilmesini tavsiye etmiştir. Zira dünyada beşer için bilinmesi mümkün olmayan şeyi sual etmek; haddini ve aczini bilmemektir. Binaenaleyh; Hz. Musa beşerin idrakinin ihata edebileceği bir surette tarif etmekle Firavun'u vazifesine davet etti.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Firavun Allahü Tealâ'yı bilir fakat mülk ve riyaset için küfrü ihtiyar ederdi. Yahud «Her şeyin faili eflâktir» diyen dehriîerdendi. Yahud; Hulûliye mezhebinden olup kendine ulûhiyetin hululünü itikat ettiğinden ulûhiyet davasına kadar cesaret etmişti. Binaenaleyh; Musa (A.S.) da Allahü Tealâ cümle mahlûkatın rabbısı olduğunu beyanda Firavun'un da rabbısı olduğunu Firavun'a tefhimle ulûhiyet davasında sahtekârlığını meydana koymuştur.
Şuara 26:25
Vacip Tealâ Firavun'un bu cevapta hayrette kalıp kendisine arız olan şaşkınlık eseri olarak irad ettiği sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun Musa (A.S.) in vermiş olduğu cevaptan taaccüp ve istihza tarikiyle etrafında olan cemaatı da taaccübe sevk ve zihinlerini başka vadiye tahvil etmek için kavminin eşrafından huzurunda bulunan ayan ve erkânına «İşitmiyor musunuz Musa'nın sözünü? Ben Rabbısmm mahiyetinden sual ettim o bana asarından haber verdi. Cevabı sualime muvafık değildir» demekle meclistekilerin zihinlerini tağlit etmek istedi ki, bahsi mugalâtayla bitirsin. Çünkü; Hz. Musa'nın sözünde bir te'sir-i beliğ gördüğünden cemaatın meyletmesinden ve harice sirayetinden korktu ve Hz. Musa'nın muhik olduğunu anlatmak istemedi.
Şuara 26:26
Vacip Tealâ Firavun'un sözünden sonra Hz. Musa'nın, sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun Musa (A.S.) m «Alemlerin Rabbısı semavat ve arzın rabbısıdır» diye vermiş olduğu cevabı kavmine bir hata gibi gösterip semavat ve arzın hakikatim insanlar için bilmek biraz uzak olduğundan Musa (A.S.) herkesin inkâr edemiyeceği bir delile intikâl etti ki, o delil her şahsın kendi vücududur. Çünkü; herkes kendi vücudunun bir takım et ve kemikten ve sair eczadan mürekkep olduğunu, sonradan meydana geldiğini bilince bir mucid-i hakikinin icadıyla olduğunu ikrar etmesi lâzım olduğundan bu hakikati inkâr, mücerret inattan ibaret olacağı cihetle Musa (A.S.) «Alemlerin Kabbısı sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın rabbısıdır» demekle Firavun'a «Senin de rabbmdır. Binaenaleyh; senin rubûbiyet dâvasında bulunman sahtekârlıktır» dedi.
Hâzin ve Ebussuud'un beyanlarına ve İbni Abbas Hazretlerinden bir rivayete nazaran bu mubahasenin cereyanı esnasında Firavun'un merasim için hazırlanmış büyük salonunda kolları bilezikli erbab-ı rütbeden ve memleketin eşrafından beş yüz kişi hazırmış. Çünkü; Firavun Hz. Musa tarafından Mısır'a ve etrafına dağılmış havadisin önünü almak ümidiyle mecliste bir çok kimseler bulundurdu ki, Hz. Musa'yı ilzam etsin ve bunu herkes bilsin, Hz. Musa'nın bir daha sesi çıkmasın. Bu cihetleri düşündü fakat maksadının aksi husule geleceğini düşünmedi.
Şuara 26:27
Vacip Tealâ Musa (A.S.) m şu deliline Firavun cevap bulamayınca Hz. Musa'nın sânına lâyık olmadık bir takım iftiraya cüret ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; benim sualime cevap vermiyor, ağzına ne gelirse onu söylüyor. Suale muvafık cevap vermediği cihetle âdab-ı kelâma riayet edemiyor. Bu ise mecnûn şanıdır.» Firavun bu sözleriyle cemaatın sözlerini tağlit etmek istedi ve bahsi Hz. Musa'nın şahsına atlattı. Halbuki Hz. Musa Allah'ın aşariyle ve efaliyle cevap verdi ki, eserden müessire intikal mubahesede cümle ukalanın kabul ettiği bir tarik-ı vazıhtır. Lâkin Firavun ya o usulü bilmedi veyahud bilmek işine gelmedi. Binaenaleyh; şân-ı nebevilerine lâyık olmadık bir takım isnadata kalkıştı. Çünkü mubahesede mugalata; eser-i acizdir. Firavun da cevaptan âciz olunca mugalata cihetini iltizam etmiştir.
Şuara 26:28
Vacip Tealâ Firavun'un aczini izhar etmesi üzerine Musa (A.S.) in üçüncü defada irad ettiği kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; Firavun'un Musa (A.S.) a «mecnundur» demesi üzerine daha açık ve vazıh bir delile intikal ederek Musa (A.S.) «Ey Firavun! Eğer düşünecek aklınız var da taakkûl ederseniz âlemlerin Rabbısı her gün güneşin doğduğu meşrikin ve indiği mağribin ve onların arasında olan mevcudatın rabbısıdır. Bunu inkâra mecaliniz yok. Zira; hergün gözünüzün önünde ceryan eden bir hâldir. Çükü güneş gelip âleme ziya veriyor. Bunu halkeden kimdir? Düşünmeniz lâzımdır. Güneş iniyor, karanlık geliyor, istirahat ediyorsunuz. Ziyayı giderip karanlığı getiren kimdir? Bunu idrakiniz lâzımdır. Eğer aklınız varsa bunları düşünmelisiniz. Niçin düşünmüyorsunuz? Ey Firavun! Şu minval üzere günleri, ayları ve yılları halketmekle fusûl-ü erbaayı, yani; yaz, kış, güz ve bahar mevsimlerini meydana getirmekle halkın mesalihini tesviye ve tedbir eden kimdir, sen misin?» demekle Firavun'u rüsvâ etti. Çünkü; Firavun güneşi ben halkediyorum diyemezdi.
Şuara 26:29
Vacip Tealâ Firavun'un Hz. Musa'nın bu sözüne gazapla teh-didatını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Musa (A.S.) Firavun'u kat'î delillerle vahdaniyeti ikrara davet edince, Firavun kemâl-i kibr ü gururu gazapla «Ya Musa! Eğer sen benden gayrı bir mabuda ibadet edersen elbette seni zin-dana koyar ve mahpuslar zümresinden kılarım» demekle tehdit etti.
Kazî, Medarik ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Firavun'un zindanının öldürmekten daha müşkül olduğu mervidir. Çünkü; Firavun'un hapishanesi birer adam alacak kadar kuyulardan müteşekkildi. Gazap ettiği kimseyi yalnız olarak o kuyuya indirir, göz görmez ve giren çıkmaz, ölünceye kadar orada kalırdı. Binaenaleyh Firavun'un zindanı; âlemi tehdide en büyük bir vesile olduğundan Hazret-i Musa'yı onunla tehdit etmiştir.
Şuara 26:30
Vacip Tealâ Musa (A.S.) in Firavun'un tehdidine ettiği kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; mucizeyi reddetse herkes cevaptan âciz olduğuna kanaat getirecekler diye mucizeyi reddetmek işine gelmedi. Zira; «Mucizeni tanımam» demek, açıktan izhar-ı aciz olduğundan mucize talebine karar verdi.
Şuara 26:31
Vacip Tealâ Musa (A.S.) in Firavun'un tehdidine ettiği kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; mucizeyi reddetse herkes cevaptan âciz olduğuna kanaat getirecekler diye mucizeyi reddetmek işine gelmedi. Zira; «Mucizeni tanımam» demek, açıktan izhar-ı aciz olduğundan mucize talebine karar verdi.
Şuara 26:32
Vacip Tealâ Musa (A.S.) m mucizesini meydana koyduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Asânm yılana inkılâbını görünce Firavun'un «Başka mucizelerin var mıdır» demesi üzerine :
Şuara 26:33
Firavun bu iki mucizeyi görünce şaşırdı.
Şuara 26:34
Vacip Tealâ asânm derhal yılan olması ve elinin güneş gibi bir hâl kesbetmesi tabiat'üstü olup insanların yapamıyacağı bir şey olduğunu bildiğinden başka diyecek bir şey bulamayınca Firavun'un «Bu sihirdir» dediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bununla da iktifa etmedi, etrafında bulunanların gayretlerini tahrik ve kanlarının galayanını icap edecek söze başladı ve dedi ki:
Şuara 26:35
Çünkü; Firavun'un zamanında sihir meşhur olduğundan derhal Hz. Musa'nın sözlerini kabulden halkı men'etmek için «Bu sihirdir. Fakat sihri iyi bilir» demekle halkı aldatmak istediği gibi maiyetinde
Umanların gazaplarını tahrike dahî çalıştı. Zira; insanların her zaman kanını tahrik eden iki şeydir : Birincisi; emr-i din, ikincisi; memleketidir. Binaenaleyh; Firavun «Bu sâhir, sihir sebebiyle sizi vatanınızdan çıkarmak ister» dedi ve işi istişareye havale etti. Halbuki Firavun ulûhiyet dâvasında bulunur ve diğerleri kendinin kulları addolunurken şimdi koca Firavun kullarının reyine müracaata muhtaç oldu, düşünmedi ki rubûbi-yetle kulların reyine müracaat beyninde münasebet yoktur. Bununla beraber Musa (A.S.) m galebe edeceğine ve mülk ü memleketini alacağına da işaret ediyordu. Çünkü; «Sizi arzınızdan çıkaracak» demek «Mülkünüzü elinizden alacak» demekti. Mülkü al-maksa galebeyi müstelzimdir. Binaenaleyh; hem memleketin gideceğini düşünüyor, hem de bir çaresini arıyordu.
Şuara 26:36
Vacip Tealâ Firavun'un maiyetindeki erkânın reyine müracaat ettiğini beyandan sonra erkânın reylerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun maiyetinde olan cemaata «Bunlar hakkında ne gibi tedbir lâzımdır? Hapis, katil veya memleketten tardetmek hususlarından hangisini ihtiyar edelim?» demesi üzerine, erkân-ı hükümeti ve Firavun'un cemaatı «Bunların tecziyesini te'hir etmek muvafıktır. Zira; alelacele katledersen fitneye bâdı olur, hem de halk senin âciz olduğunu zannederler. Binaenaleyh; katilleri hususunda acele etme. Musa'yı ve biraderini durdur. Etraf ü eknafta olan kasabalara adamlar gönder. Onlar sana iyi bilen ve sihir ilminde mahir olan her sâhiri getirsinler. Sâhirler bunlarla imtihan olsunlar. Herhalde biz galebe eder ve bu işin önünü bu suretle alırız» diyerek Firavun'un ıztırabını bir derece teskinle güya bir ted-bir-i musip yapmış oldular. Firavun da bu reyi doğru görerek etrafa zabtiyeler gönderdi ve her sâhiri getirmelerini emretti. Zannettiler ki, çoklukla galebe ederiz. Halbuki irade-yi İlâhiyeye karşı kulların çokluğunun karınca kadar bile te'sir edemiyeceğini bilemediler.
Şuara 26:37
Vacip Tealâ Firavun'un maiyetindeki erkânın reyine müracaat ettiğini beyandan sonra erkânın reylerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun maiyetinde olan cemaata «Bunlar hakkında ne gibi tedbir lâzımdır? Hapis, katil veya memleketten tardetmek hususlarından hangisini ihtiyar edelim?» demesi üzerine, erkân-ı hükümeti ve Firavun'un cemaatı «Bunların tecziyesini te'hir etmek muvafıktır. Zira; alelacele katledersen fitneye bâdı olur, hem de halk senin âciz olduğunu zannederler. Binaenaleyh; katilleri hususunda acele etme. Musa'yı ve biraderini durdur. Etraf ü eknafta olan kasabalara adamlar gönder. Onlar sana iyi bilen ve sihir ilminde mahir olan her sâhiri getirsinler. Sâhirler bunlarla imtihan olsunlar. Herhalde biz galebe eder ve bu işin önünü bu suretle alırız» diyerek Firavun'un ıztırabını bir derece teskinle güya bir ted-bir-i musip yapmış oldular. Firavun da bu reyi doğru görerek etrafa zabtiyeler gönderdi ve her sâhiri getirmelerini emretti. Zannettiler ki, çoklukla galebe ederiz. Halbuki irade-yi İlâhiyeye karşı kulların çokluğunun karınca kadar bile te'sir edemiyeceğini bilemediler.
Şuara 26:38
Vacip Teâlâ sâhirlenHğeldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yollarda ve çarşılarda tellâllar nida etti ve halkın cümlesinin yevm-i muayyende tâyin olunan saat ve mahalde içtima etmeleri emrolundu. Çünkü; Firavun ve avenesi galebe edeceklerini ümit ederlerdi. Seyr ü tamaşa ederek sâhirlerin galebesini görmeleri için herkesin toplu bulunması ve bir tarafa gitmemesi emrolundu.
Şuara 26:39
Vacip Teâlâ sâhirlenHğeldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yollarda ve çarşılarda tellâllar nida etti ve halkın cümlesinin yevm-i muayyende tâyin olunan saat ve mahalde içtima etmeleri emrolundu. Çünkü; Firavun ve avenesi galebe edeceklerini ümit ederlerdi. Seyr ü tamaşa ederek sâhirlerin galebesini görmeleri için herkesin toplu bulunması ve bir tarafa gitmemesi emrolundu.
Şuara 26:40
Çünkü; saharenin dini Firavun'un dini olduğundan «sâhirlere ittiba ederiz» demek «Firavun'un dinine sahip oluruz» demekti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yevm-i malûm la mu-rad; Firavun'la Hz. Musa beyninde kararlaştırdıkları bayram günüdür ki, yevm-i ziynette içtima edecekleri ve yevm-i ziynetin bayram günü olduğu ve o günde kuşluk vakti içtima olunacağı (Sure-i Tâhâ) daki âyette beyan olunmuştu. İşte o vakitte halkın toplanması Firavun tarafından emrolundu. Çünkü; Firavun sâhir-lere itimat ederek Allah'a karşı (hâşâ) galabesine iyi ümitleniyordu ve bilmiyordu ki âleme karşı rezil olacak ve yanmış olan şem'a-i saltanatı sönecek ve enkazı kıyamete kadar âleme ibret olacak. Firavun'un kendisi de biran evvel müddet-i saltanatının hitam bulmasını tacil ediyor ve eline kazma kürek alarak temelinden devirmek istiyordu. Çünkü; insanların işi daima kadere karşı çırpınmak ve ecele karşı bir adım ileri varmaktır. Firavun da ayni halde acele ediyordu.
Şuara 26:41
Vacip Tealâ sihirbazların gelip Firavunla muhavere el rini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde her vakit bana musahip olacağınız gibi ihsanımı da bol bol alırsınız. Günden güne ikbâliniz artacaktır» demekle sâhirlere büyük vaatlarda bulundu. Onlar da bu vaada razı oldular ve meydan-ı muarazaya giriştiler.
Şuara 26:42
Vacip Tealâ sihirbazların gelip Firavunla muhavere el rini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde her vakit bana musahip olacağınız gibi ihsanımı da bol bol alırsınız. Günden güne ikbâliniz artacaktır» demekle sâhirlere büyük vaatlarda bulundu. Onlar da bu vaada razı oldular ve meydan-ı muarazaya giriştiler.
Şuara 26:43
Sâhirler bu sözleriyle Firavun'a ubudiyetlerini izhar ettiler ve kendileriyle iplerinin ve asalarının çokluğuna güvenerek galebe edeceklerine cezimlerini yeminleriyle takviye ettiler. Bilmediler ki, zayıf hak, kuvvetli batıla galebe eder. Bazı rivayete nazaran sâhirler pek çok oldukları gibi, her birinin mütaaddit ipleri ve asaları da bulunduğundan dağ, taş halkın gözünde yılanla doldu. Gerçi âyetlerde adet üzere sarahat yoksa da sâhirlerin adedinin pek çok oluğuna delâlet vardır. Çünkü; sahare cemi' suretinde varid olduğu gibi etrafta bulunan kasabalara adamlar gönderildiği ve bütün sâhirlerin toplandığı beyan olunmuştur. Şu halde bütün memleket dahilinde bir çok sâhir olduğu şüphesizdir. Zira; her birini celb için adamlar gitti ve getirdiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ipler cıva ile cilalanmış ve asaların içi ovulup civa konulmuş olduğundan güneş kızınca civanın hareketiyle ipler ve a&âlar yılanlar gibi hareket edip halkın gözüne bir çok yılan göründüğünden galebe edeceklerine ümit etmişlerdik Fakat bütün ümitleri boşa gitti; akibetleri helâka müncer oldu.
«Hz. Musa'nın sâhirlere (Atın elinizde bulunan atacağınız şeyi) demesi sihirle emirdir, sihirle emir ise bâtılı işlemekle emir olunduğundan Musa (A.S.) için caiz olmaz?» şeklinde varid-i hatır olan suale şöyle cevap verilir: Musa (A.S.) m emri; Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile izhar-ı hak için emirdir. Zira; onlar ellerindeki âletlerini yere atıp hünerlerini icra etmedikçe hak zahir olmıyacağını bildiğinden hakkı izhar için onlara emretmiştir, Yahud «Eğer muhik iseniz atacağınız şeyi atın» demektir, yoksa bâtılla emir değildir. Yahud emir; onlan tehdid içindir ki, «haydi yapacağınızı yapın, başınıza geleceği de düşünün» demektir.
Şuara 26:44
Sâhirler bu sözleriyle Firavun'a ubudiyetlerini izhar ettiler ve kendileriyle iplerinin ve asalarının çokluğuna güvenerek galebe edeceklerine cezimlerini yeminleriyle takviye ettiler. Bilmediler ki, zayıf hak, kuvvetli batıla galebe eder. Bazı rivayete nazaran sâhirler pek çok oldukları gibi, her birinin mütaaddit ipleri ve asaları da bulunduğundan dağ, taş halkın gözünde yılanla doldu. Gerçi âyetlerde adet üzere sarahat yoksa da sâhirlerin adedinin pek çok oluğuna delâlet vardır. Çünkü; sahare cemi' suretinde varid olduğu gibi etrafta bulunan kasabalara adamlar gönderildiği ve bütün sâhirlerin toplandığı beyan olunmuştur. Şu halde bütün memleket dahilinde bir çok sâhir olduğu şüphesizdir. Zira; her birini celb için adamlar gitti ve getirdiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ipler cıva ile cilalanmış ve asaların içi ovulup civa konulmuş olduğundan güneş kızınca civanın hareketiyle ipler ve a&âlar yılanlar gibi hareket edip halkın gözüne bir çok yılan göründüğünden galebe edeceklerine ümit etmişlerdik Fakat bütün ümitleri boşa gitti; akibetleri helâka müncer oldu.
«Hz. Musa'nın sâhirlere (Atın elinizde bulunan atacağınız şeyi) demesi sihirle emirdir, sihirle emir ise bâtılı işlemekle emir olunduğundan Musa (A.S.) için caiz olmaz?» şeklinde varid-i hatır olan suale şöyle cevap verilir: Musa (A.S.) m emri; Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile izhar-ı hak için emirdir. Zira; onlar ellerindeki âletlerini yere atıp hünerlerini icra etmedikçe hak zahir olmıyacağını bildiğinden hakkı izhar için onlara emretmiştir, Yahud «Eğer muhik iseniz atacağınız şeyi atın» demektir, yoksa bâtılla emir değildir. Yahud emir; onlan tehdid içindir ki, «haydi yapacağınızı yapın, başınıza geleceği de düşünün» demektir.
Şuara 26:45
Vacip Tealâ Firavun'un cemetmiş olduğu sâhirlerin sihirlerini icra ettiklerini beyandan sonra nöbetin Hz. Musa'ya gelip mucizesini izhar ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; sâhirler asâ-yı Musa'nın yılana inkılâbını ve kendi sihir ettikleri ipleri ve asaları yutmasının sihir olmayıp bir emr-i, semavi ve mucize olduğunu idrakle vakit geçirmeden hemen secdeye kapandılar, Musa ve biraderi Harun'un hakkaa nebi olduklarını ikrarla Firavun'a' suret-i kafiyede cevap verdiler ve bu suretle bâtıl ilimleriyle istifade ederek hakka vasıl oldular.
Yani; sâhirler sihirlerini icra edip Musa ve Harun (A.S.) seyr ü tamaşa edip nöbet onlara gelince emri İlâhi üzere Hz. Musa asasını yere bırakınca derhal asâ onların hile ve yalanla yapmış oldukları sihirlerini lokma edip yutması üzerine sâhirler bunun sihir olmayıp hak olduğunu bilip geçmiş kabahatlarma istiğfar ederek hemen yüzlerini türab-ı mezellete sürmek üzere secdeye kapanıp dediler ki «Biz âlemlerin Rabbısı olan Rabb-ı Musa ve Harun'a iman ettik ve bunun mucize olduğunu bildik, şüphemiz kalmadı». Sâhirler bu sözleriyle Firavun'u reddettiler.
Firavun rubûbiyet dâvasında olduğundan ile muratları; Firavun olmak ihtimalini kaldırmak için âlemlerin Rabbi söyle muradları; Hz. Musa ve Harun'un Rabbısı olduğunu tasrihle maksatları Firavun'a iman olmadığını ilân ettiler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın asası ağzını açıp bütün sâhirlerin iplerini ve asalarını yutunca Hz. Musa .asasını eline alarak eski haline avdet edip yutmuş olduğu şeylerden bir eser görünmeyince sahare bunun hak olduğunu bildiler ve şüpheleri kalmadı. Firavun'a da bu yolda cevap verdiler. Zjra asa; o kadar ipleri ve asaları yuttuğu halde cüssesi asla büyümediği gibi, eski hâlinden bir değişiklik görülmemesi de ayrıca bir mucizedir. Yani asânm yılana tahavvülü mucize olduğu gibi o kadar şeyleri yuttuğu halde cüssesinde değişiklik olmaması da ikinci bir mucizedir. Çünkü; yalnız galebe etmekle onların âletleri ellerinde kalsaydı halkın nazarında asa-yı Musa'nın da sihir olmak şüphesi zail olmazdı. Çünkü «İki kimsenin yarışmasında elbette birinin galip diğerinin mağlûp olması âdettir, bu da o kabildendir» denmek li-san-ı nâsa kolay olur ve Firavun da böyle te'vil etmeye bir yol bulurdu. Lâkin asâ-yı Musa yalnız galebeyle iktifa etmedi, hasmını büsbütün mahvetti ortadan kaldırdı, dereler ve tepeler dolusu sihirlerden bir eser bırakmadı. Binaenaleyh; sihir olmadığını âleme ilân etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile sihirin en nihayesi halkın gözünü boyamak ve tahayyülâttan ibaret olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi her fende mahir olan kimsenin elbette menfaat göreceğine de delâlet eder. Çünkü; sâhirler sihrin en yüksek tabakasına âşinâ ve onun üstünde sihir olamıyacağını bildiklerinden Hz. Musa'nın mucizesinin sihir olmadığını ve emr-i İlâhi ile olduğunu bildiler ve ilimleri ihtidalarına sebep olmuştur.
Şuara 26:46
Vacip Tealâ Firavun'un cemetmiş olduğu sâhirlerin sihirlerini icra ettiklerini beyandan sonra nöbetin Hz. Musa'ya gelip mucizesini izhar ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; sâhirler asâ-yı Musa'nın yılana inkılâbını ve kendi sihir ettikleri ipleri ve asaları yutmasının sihir olmayıp bir emr-i, semavi ve mucize olduğunu idrakle vakit geçirmeden hemen secdeye kapandılar, Musa ve biraderi Harun'un hakkaa nebi olduklarını ikrarla Firavun'a' suret-i kafiyede cevap verdiler ve bu suretle bâtıl ilimleriyle istifade ederek hakka vasıl oldular.
Yani; sâhirler sihirlerini icra edip Musa ve Harun (A.S.) seyr ü tamaşa edip nöbet onlara gelince emri İlâhi üzere Hz. Musa asasını yere bırakınca derhal asâ onların hile ve yalanla yapmış oldukları sihirlerini lokma edip yutması üzerine sâhirler bunun sihir olmayıp hak olduğunu bilip geçmiş kabahatlarma istiğfar ederek hemen yüzlerini türab-ı mezellete sürmek üzere secdeye kapanıp dediler ki «Biz âlemlerin Rabbısı olan Rabb-ı Musa ve Harun'a iman ettik ve bunun mucize olduğunu bildik, şüphemiz kalmadı». Sâhirler bu sözleriyle Firavun'u reddettiler.
Firavun rubûbiyet dâvasında olduğundan ile muratları; Firavun olmak ihtimalini kaldırmak için âlemlerin Rabbi söyle muradları; Hz. Musa ve Harun'un Rabbısı olduğunu tasrihle maksatları Firavun'a iman olmadığını ilân ettiler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın asası ağzını açıp bütün sâhirlerin iplerini ve asalarını yutunca Hz. Musa .asasını eline alarak eski haline avdet edip yutmuş olduğu şeylerden bir eser görünmeyince sahare bunun hak olduğunu bildiler ve şüpheleri kalmadı. Firavun'a da bu yolda cevap verdiler. Zjra asa; o kadar ipleri ve asaları yuttuğu halde cüssesi asla büyümediği gibi, eski hâlinden bir değişiklik görülmemesi de ayrıca bir mucizedir. Yani asânm yılana tahavvülü mucize olduğu gibi o kadar şeyleri yuttuğu halde cüssesinde değişiklik olmaması da ikinci bir mucizedir. Çünkü; yalnız galebe etmekle onların âletleri ellerinde kalsaydı halkın nazarında asa-yı Musa'nın da sihir olmak şüphesi zail olmazdı. Çünkü «İki kimsenin yarışmasında elbette birinin galip diğerinin mağlûp olması âdettir, bu da o kabildendir» denmek li-san-ı nâsa kolay olur ve Firavun da böyle te'vil etmeye bir yol bulurdu. Lâkin asâ-yı Musa yalnız galebeyle iktifa etmedi, hasmını büsbütün mahvetti ortadan kaldırdı, dereler ve tepeler dolusu sihirlerden bir eser bırakmadı. Binaenaleyh; sihir olmadığını âleme ilân etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile sihirin en nihayesi halkın gözünü boyamak ve tahayyülâttan ibaret olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi her fende mahir olan kimsenin elbette menfaat göreceğine de delâlet eder. Çünkü; sâhirler sihrin en yüksek tabakasına âşinâ ve onun üstünde sihir olamıyacağını bildiklerinden Hz. Musa'nın mucizesinin sihir olmadığını ve emr-i İlâhi ile olduğunu bildiler ve ilimleri ihtidalarına sebep olmuştur.
Şuara 26:47
Vacip Tealâ Firavun'un cemetmiş olduğu sâhirlerin sihirlerini icra ettiklerini beyandan sonra nöbetin Hz. Musa'ya gelip mucizesini izhar ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; sâhirler asâ-yı Musa'nın yılana inkılâbını ve kendi sihir ettikleri ipleri ve asaları yutmasının sihir olmayıp bir emr-i, semavi ve mucize olduğunu idrakle vakit geçirmeden hemen secdeye kapandılar, Musa ve biraderi Harun'un hakkaa nebi olduklarını ikrarla Firavun'a' suret-i kafiyede cevap verdiler ve bu suretle bâtıl ilimleriyle istifade ederek hakka vasıl oldular.
Yani; sâhirler sihirlerini icra edip Musa ve Harun (A.S.) seyr ü tamaşa edip nöbet onlara gelince emri İlâhi üzere Hz. Musa asasını yere bırakınca derhal asâ onların hile ve yalanla yapmış oldukları sihirlerini lokma edip yutması üzerine sâhirler bunun sihir olmayıp hak olduğunu bilip geçmiş kabahatlarma istiğfar ederek hemen yüzlerini türab-ı mezellete sürmek üzere secdeye kapanıp dediler ki «Biz âlemlerin Rabbısı olan Rabb-ı Musa ve Harun'a iman ettik ve bunun mucize olduğunu bildik, şüphemiz kalmadı». Sâhirler bu sözleriyle Firavun'u reddettiler.
Firavun rubûbiyet dâvasında olduğundan ile muratları; Firavun olmak ihtimalini kaldırmak için âlemlerin Rabbi söyle muradları; Hz. Musa ve Harun'un Rabbısı olduğunu tasrihle maksatları Firavun'a iman olmadığını ilân ettiler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın asası ağzını açıp bütün sâhirlerin iplerini ve asalarını yutunca Hz. Musa .asasını eline alarak eski haline avdet edip yutmuş olduğu şeylerden bir eser görünmeyince sahare bunun hak olduğunu bildiler ve şüpheleri kalmadı. Firavun'a da bu yolda cevap verdiler. Zjra asa; o kadar ipleri ve asaları yuttuğu halde cüssesi asla büyümediği gibi, eski hâlinden bir değişiklik görülmemesi de ayrıca bir mucizedir. Yani asânm yılana tahavvülü mucize olduğu gibi o kadar şeyleri yuttuğu halde cüssesinde değişiklik olmaması da ikinci bir mucizedir. Çünkü; yalnız galebe etmekle onların âletleri ellerinde kalsaydı halkın nazarında asa-yı Musa'nın da sihir olmak şüphesi zail olmazdı. Çünkü «İki kimsenin yarışmasında elbette birinin galip diğerinin mağlûp olması âdettir, bu da o kabildendir» denmek li-san-ı nâsa kolay olur ve Firavun da böyle te'vil etmeye bir yol bulurdu. Lâkin asâ-yı Musa yalnız galebeyle iktifa etmedi, hasmını büsbütün mahvetti ortadan kaldırdı, dereler ve tepeler dolusu sihirlerden bir eser bırakmadı. Binaenaleyh; sihir olmadığını âleme ilân etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile sihirin en nihayesi halkın gözünü boyamak ve tahayyülâttan ibaret olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi her fende mahir olan kimsenin elbette menfaat göreceğine de delâlet eder. Çünkü; sâhirler sihrin en yüksek tabakasına âşinâ ve onun üstünde sihir olamıyacağını bildiklerinden Hz. Musa'nın mucizesinin sihir olmadığını ve emr-i İlâhi ile olduğunu bildiler ve ilimleri ihtidalarına sebep olmuştur.
Vacip Tealâ sâhirlerin iman ettiklerini beyandan sonra Fira-vun'un sâhirlere yapmış olduğu muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Şuara 26:48
Vacip Tealâ Firavun'un cemetmiş olduğu sâhirlerin sihirlerini icra ettiklerini beyandan sonra nöbetin Hz. Musa'ya gelip mucizesini izhar ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; sâhirler asâ-yı Musa'nın yılana inkılâbını ve kendi sihir ettikleri ipleri ve asaları yutmasının sihir olmayıp bir emr-i, semavi ve mucize olduğunu idrakle vakit geçirmeden hemen secdeye kapandılar, Musa ve biraderi Harun'un hakkaa nebi olduklarını ikrarla Firavun'a' suret-i kafiyede cevap verdiler ve bu suretle bâtıl ilimleriyle istifade ederek hakka vasıl oldular.
Yani; sâhirler sihirlerini icra edip Musa ve Harun (A.S.) seyr ü tamaşa edip nöbet onlara gelince emri İlâhi üzere Hz. Musa asasını yere bırakınca derhal asâ onların hile ve yalanla yapmış oldukları sihirlerini lokma edip yutması üzerine sâhirler bunun sihir olmayıp hak olduğunu bilip geçmiş kabahatlarma istiğfar ederek hemen yüzlerini türab-ı mezellete sürmek üzere secdeye kapanıp dediler ki «Biz âlemlerin Rabbısı olan Rabb-ı Musa ve Harun'a iman ettik ve bunun mucize olduğunu bildik, şüphemiz kalmadı». Sâhirler bu sözleriyle Firavun'u reddettiler.
Firavun rubûbiyet dâvasında olduğundan ile muratları; Firavun olmak ihtimalini kaldırmak için âlemlerin Rabbi söyle muradları; Hz. Musa ve Harun'un Rabbısı olduğunu tasrihle maksatları Firavun'a iman olmadığını ilân ettiler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın asası ağzını açıp bütün sâhirlerin iplerini ve asalarını yutunca Hz. Musa .asasını eline alarak eski haline avdet edip yutmuş olduğu şeylerden bir eser görünmeyince sahare bunun hak olduğunu bildiler ve şüpheleri kalmadı. Firavun'a da bu yolda cevap verdiler. Zjra asa; o kadar ipleri ve asaları yuttuğu halde cüssesi asla büyümediği gibi, eski hâlinden bir değişiklik görülmemesi de ayrıca bir mucizedir. Yani asânm yılana tahavvülü mucize olduğu gibi o kadar şeyleri yuttuğu halde cüssesinde değişiklik olmaması da ikinci bir mucizedir. Çünkü; yalnız galebe etmekle onların âletleri ellerinde kalsaydı halkın nazarında asa-yı Musa'nın da sihir olmak şüphesi zail olmazdı. Çünkü «İki kimsenin yarışmasında elbette birinin galip diğerinin mağlûp olması âdettir, bu da o kabildendir» denmek li-san-ı nâsa kolay olur ve Firavun da böyle te'vil etmeye bir yol bulurdu. Lâkin asâ-yı Musa yalnız galebeyle iktifa etmedi, hasmını büsbütün mahvetti ortadan kaldırdı, dereler ve tepeler dolusu sihirlerden bir eser bırakmadı. Binaenaleyh; sihir olmadığını âleme ilân etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile sihirin en nihayesi halkın gözünü boyamak ve tahayyülâttan ibaret olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi her fende mahir olan kimsenin elbette menfaat göreceğine de delâlet eder. Çünkü; sâhirler sihrin en yüksek tabakasına âşinâ ve onun üstünde sihir olamıyacağını bildiklerinden Hz. Musa'nın mucizesinin sihir olmadığını ve emr-i İlâhi ile olduğunu bildiler ve ilimleri ihtidalarına sebep olmuştur.
Vacip Tealâ sâhirlerin iman ettiklerini beyandan sonra Fira-vun'un sâhirlere yapmış olduğu muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Şuara 26:49
Yani; sâhirler iman edince^ Firavun halka karşı hacaletini bil-dirmemeyi ve halkın zihnine arız olan şüpheyi izâle etmeyi düşünerek sâhirleri tehdide başladı ve dedi ki, «Ey sâhirler! Ben izin vermeden evvel siz Musa'ya iman ettiniz. Zira; Musa, sizin şol büyüğümüzdür ki, size sihir talim eden üstadınızdir ve nâs beyninde bizi rüsva etmek üzere gizli ittifakınızın ahkâmını icra ettiniz. Binaenaleyh; imanınız hakiki iman değildir ve imanınızın acısını ben size gösteririm. Yakında imanınızın akıbetini bilirsiniz» dedi. Bununla da iktifa etmedi ve sâhirlere tehdidini tafsil ederek dedi ki; «Elbette ben sizin sağ elinizle sol ayağınızı keser, hepinizi birden asarım ki, herkese ibret olsun ve bize muhalefet caiz olmadığını, muhalefet edenlerin derhal cezalarını göreceklerini bilsin ve kalbinde muhalefet fikrini taşıyanlar o fikirden vazgeçsinler» demekle umum halka tehdidatta bulundu ve bu sözleriyle nâsm daire-i ita-attan çıkmaları ihtimalini Önlemek istedi ve eski satvetini muhafaza için bir nümayiş yaptı. Çünkü; sahtekârların âdetleri bu gibi yerde halka karşı daima gayreti elden koymamaktır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sözleriyle Firavun Hz. Musa'dan halkı tenfir için dört şeye teşebbüs etti:
Birincisi; Ben izin vermeden siz ona iman ettiniz demek evvelden ona imana meyletmişsiniz ki tahkik etmeden iman ediverdiniz. Binaenaleyh; imanınız tahkika müstenid ve muteber değildir demek istedi.
ikincisi; Musa sizin büyüğünüzdür. Size sihir talim etti demekle evvelden beyninizde gizli bir ittifak neticesi olarak bizi mahcup etmek için mağlûp oldunuz ve imanınız muvazaadır, hakiki iman değildir demek istedi.
Üçüncüsü; Siz elbette yakında bilirsiniz demekle tehdit etti.
Dördüncüsü; Tehdidini, el ve ayaklarını kesmekle tafsil ve bu cezayı yapacağını yeminle te'kit etti ki, muhalefetten herkes çekinsin.
Şuara 26:50
Vacip Tealâ Firavun'un tehdidine karşı sâhirlerin cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :
Şuara 26:51
Bu âyete nazaran sâhirler; Firavun'a iki cihetle cevap verdiler: Birincisi; senin tehdidin bize zarar vermez ve te'siri yoktur dediler. İkincisi; bizim imanımız muvazaa değil, hakikidir. Binaenaleyh; Rabbımızm hatalarımızı affedeceğine ümidimiz kavidir demekle Firavun'u reddettiler. «Zarar yok» demeleri «âhiret azabına nisbetle zarar yok» demektir. «Biz mü'minlerin evveliyiz» demekten maksatları «O gün orada hazır olanlardan evvel iman edenleriz» demektir ki, Firavun'un tafrasından bunlardan evvel iman eden olmadığına işaret etmişlerdir.
Şuara 26:52
Vacip Tealâ Firavun'un iman etmiyeceği tahakkuk edince Musa (A.S.) a Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkmasını emrettiğini beyan etmek .üzere buyuruyor.
Yani; Musa (A.S.) Mısır'da çok zaman eğleşip her zaman Fi-ravun'u ve etbaını tevhide davet etmişse de tesir etmeyince helake müstahak olduğu tahakkuk etmesi üzerine Vacip Tealâ Hz. Musa'ya geceyle Mısır'dan hareket etmesini vahyile emretti ve Firavun'un askeriyle beraber takip edeceğini ele haber verdi. Haber verildiği gibi vuku buldu.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile Hz. Musa birkaç gün evvel Benî İsrail'e Mısır'dan hareket edileceğim haber vererek tedarik üzere bulunmalarını emretti. Benî İsrail hareket edecekleri gece bizim bayramımız var, diyerek kıptî evlerinde bulunan hülliyatı almışlar ve o gece Benî İsrail'in hareketlerini teshil için Cenab-ı Hak kıptüerin hanelerinde hastalık ve bazılarında ölüm ve sair meşguliyetler halketti ki, herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan Benî İsrail selâmetle çıkıp gittiler, kıptîlerden hiç bir ferdin haberi olmadı. Çünkü; Firavun'un şerrinden halâs için çıkıp gitmelerini Cenab-ı Hak irade ettiği için elbette hareketlerini teshil etmiştir.
Hz. Musa'nın Mısır'da tebliğ müddeti otuz sene olduğu ve Mısır'dan (Medyen) e gittiğinde otuz yaşında bulunduğu, (Medyen) de on sene ikâmet edip Mısır'dan hareketinde yetmiş yaşında olduğu ve elli sene de Mısır'dan hareketinden sonra muammer olup yüz yirmi yaşında vefat ettiği mervidir. Sure-i Ârâfta tafsil olunduğu üzere Hz. Musa'nın tebliği zamanında Firavun'u ve kavmini insafa ve tenebbühe davet edecek kaht u gala, kurbağa ve çekirge gibi bir çok musibetler zuhur etti. Fakat hiç birinden mütenebbih olmadılar. Çünkü; Firavun ve kavminin sefahat devri olduğundan onların izmihilâli zamanı yaklaşmıştı. Binaenaleyh; vaz u nasihat, tebliğ ve musibet hiç biri kendilerine te'sir etmiyordu. Zira; helake mahkûm olan her millette ahvalin böyle ceryan ettiğini tarih isbat etmektedir ki, safahata kendini kaptırmış olan mîlletlerden islâh-ı hâl ederek nefsini muhafaza etmiş bir millet âlemde enderdir.
Şuara 26:53
Vacip Tealâ emri veçhile Hazret-i Musa'nın Benî İsrail'i alıp Mısır'dan çıktığını ve Firavun'un tedbirini ve Benî İsrail'i takibini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Musa (A.S.) emr-i İlâhiye imtisalen Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkınca Firavun takip için tedarikata başladı ve memleketi dahilinde hükmünün nafiz olduğu şehirlere zaptiyeler gönderip askerini silâh altına davet etti, askerlerin kuvvey-i maneviyelerini takviye ve tezyit için hasmın, yani firar eden Benî İsrail'in azlığından ve kendinin gazaplandığmdan ve firarilere karşı kuvvetli olduklarından bahsederek dedi ki, «Firar edenler bize nisbetle bir fırka-i kaliledir. Binaenaleyh; bizim kuvvetimize karşı mukabele edecek bir halde değillerdir. Hemen az bir zaman içinde işlerini bitirir geri döneriz. Gerçi takip etmesek de olabilirse de onlar bize muhalefetle bizi gazaplandırdılar ve reyimiz hilâfında hareketle gayzımızı celpettiler. Eğer muhalefet edenlerin ırkını kesip tez .elden çaresini aramazsak hükümetimiz tezelzüle uğrar ve muhalefet edenler çoğalır. Halbuki biz kuvvetli" bir cemiyet ve şevketli bir hükümetiz. Bu gibi düşmanlara karşı ihtiyatlı bulunur şerlerinden hazer ederiz» demekle askerini ve ümerasını teşci etti.
Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Firavun, bu sözleri askerin toplanmasından sonra büyük bir meydanda vü-zera, vükelâ, eşraf ve erkân-ı belde huzurunda askere hitaben bir kürsü üzerinde irad ettiği nutkunda söylemiştir. Esasen asker cem'-ine göndermiş olduğu adamlarına da bu yolda talimat verip nesa-yihte bulunmalarını emrettiği mervidir. Bu nutkundan maksadı; askere ve ahâliye metanet-i kalp vermektir ve mühim işlerde bu gibi nutuklar hükümet reislerinin âdetleri olduğundan Firavun da ordusuyla hareketten evvel bu âdete tebaan bir nutuk irad etmiştir.
Firavunun nutkunun hulâsası; İkidir:
Birincisi; Benî İsrail'i killetle ve zilletle zemmedip askerini teşci etmesidir.
İkincisi; Kendilerinin kuvvetli ve askerinin çok olması ve bu gibi umur-u mühimmede ihtiyatlı bulunup tezelden önünü almak âdetleri cümlesinden olması ve şu hareketin lüzumsuz olmayıp asker cemHni ve ordunun hareketini icap eden mesaüden olduğunu beyan etmesidir. Halbuki Fahri Râzfnin, İbni Abbas Hazretlerinin rivayetine istinaden beyanına nazaran. Benî İsrail'in yirmi ile altmış arasında bulunan ve mukateleye muktedir olan altıyüz bin kişisi mevcutmuş. Fakat Firavun'un askerine nisbetle gayet az olmasına binaen Benî İsrail'i az olmalarıyla zemmederek askerini teşcia esas ittihaz etmiştir. Binaenaleyh; ümera-yı askeriye için daima kendi askerinin kuvvetli olduğundan ve hasmının zaafından bahisle askerini teşci' etmesinin mühim bir vazife olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira Genab-ı Hakkın Kur*an'da bize beyan etmesi; talim etmek ve askere bu yolda nutuk irad eylemenin eski bir âdet-i lâzımeden olduğunu bize anlatmaktır.
Firavun nutkunda Benî İsrail'in muhalif hareketlerine gazap ettiğinden bahisle, muhalif harekette bulunanların tecziyesi hükümet için lâzım olduğunu anlatmak istemiştir. Lâkin muhalefetin haklı bir muhalefet olup haklı muhalefetin ise cezayı müstelzim olmadığını kale almamıştır. Çünkü; bu cihetten bahsetmek işine gelmiyordu. Halbuki Benî İsrail'in muhalefeti zulme ve şirke karşı muhalefet olduğundan kendinin zulmü ve şirki terkle daire-î salâha dâhil olması en mühim bir vazifeydi. İşte bu mühim vazifeyi terkle satvetine istinaden işe başlaması helakini mucip olmuştur. Firavun'un esna-yı hareketinde, maiyetinde Benî israil'in adedinden kat kat fazla askerle hareket ettiğine, nutkunda söylemiş olduğu sözleri delâlet eder. Zira; o zamanda dünyada mevcut hükümetlerin en kuvvetlisi ve az zamanda bir çok asker cem'ine muktedir Mısır hükümeti olduğundan az zaman içinde tedarikât-ı har-biyesini ikmâl ederek bir çok kuvvetle hareket etmişti. Tedarikât-ı harbiyesi mükemmel olduğuna da nutkunda düşmandan ha-zer üzere ihtiyatlı bulunduğundan dahî bahsetmesi delâlet eder. Çünkü düşmana karşı ihtiyatın manâsı; zamanına göre harbe aşina asker ve mühimmat-ı harbiye hazırlamaktır. Zira; askerden ve mühimmat-ı harbiyeden gafil bir hükümet düşmana karşı ihtiyat etmiş olmaz.
Şuara 26:54
Vacip Tealâ emri veçhile Hazret-i Musa'nın Benî İsrail'i alıp Mısır'dan çıktığını ve Firavun'un tedbirini ve Benî İsrail'i takibini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Musa (A.S.) emr-i İlâhiye imtisalen Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkınca Firavun takip için tedarikata başladı ve memleketi dahilinde hükmünün nafiz olduğu şehirlere zaptiyeler gönderip askerini silâh altına davet etti, askerlerin kuvvey-i maneviyelerini takviye ve tezyit için hasmın, yani firar eden Benî İsrail'in azlığından ve kendinin gazaplandığmdan ve firarilere karşı kuvvetli olduklarından bahsederek dedi ki, «Firar edenler bize nisbetle bir fırka-i kaliledir. Binaenaleyh; bizim kuvvetimize karşı mukabele edecek bir halde değillerdir. Hemen az bir zaman içinde işlerini bitirir geri döneriz. Gerçi takip etmesek de olabilirse de onlar bize muhalefetle bizi gazaplandırdılar ve reyimiz hilâfında hareketle gayzımızı celpettiler. Eğer muhalefet edenlerin ırkını kesip tez .elden çaresini aramazsak hükümetimiz tezelzüle uğrar ve muhalefet edenler çoğalır. Halbuki biz kuvvetli" bir cemiyet ve şevketli bir hükümetiz. Bu gibi düşmanlara karşı ihtiyatlı bulunur şerlerinden hazer ederiz» demekle askerini ve ümerasını teşci etti.
Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Firavun, bu sözleri askerin toplanmasından sonra büyük bir meydanda vü-zera, vükelâ, eşraf ve erkân-ı belde huzurunda askere hitaben bir kürsü üzerinde irad ettiği nutkunda söylemiştir. Esasen asker cem'-ine göndermiş olduğu adamlarına da bu yolda talimat verip nesa-yihte bulunmalarını emrettiği mervidir. Bu nutkundan maksadı; askere ve ahâliye metanet-i kalp vermektir ve mühim işlerde bu gibi nutuklar hükümet reislerinin âdetleri olduğundan Firavun da ordusuyla hareketten evvel bu âdete tebaan bir nutuk irad etmiştir.
Firavunun nutkunun hulâsası; İkidir:
Birincisi; Benî İsrail'i killetle ve zilletle zemmedip askerini teşci etmesidir.
İkincisi; Kendilerinin kuvvetli ve askerinin çok olması ve bu gibi umur-u mühimmede ihtiyatlı bulunup tezelden önünü almak âdetleri cümlesinden olması ve şu hareketin lüzumsuz olmayıp asker cemHni ve ordunun hareketini icap eden mesaüden olduğunu beyan etmesidir. Halbuki Fahri Râzfnin, İbni Abbas Hazretlerinin rivayetine istinaden beyanına nazaran. Benî İsrail'in yirmi ile altmış arasında bulunan ve mukateleye muktedir olan altıyüz bin kişisi mevcutmuş. Fakat Firavun'un askerine nisbetle gayet az olmasına binaen Benî İsrail'i az olmalarıyla zemmederek askerini teşcia esas ittihaz etmiştir. Binaenaleyh; ümera-yı askeriye için daima kendi askerinin kuvvetli olduğundan ve hasmının zaafından bahisle askerini teşci' etmesinin mühim bir vazife olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira Genab-ı Hakkın Kur*an'da bize beyan etmesi; talim etmek ve askere bu yolda nutuk irad eylemenin eski bir âdet-i lâzımeden olduğunu bize anlatmaktır.
Firavun nutkunda Benî İsrail'in muhalif hareketlerine gazap ettiğinden bahisle, muhalif harekette bulunanların tecziyesi hükümet için lâzım olduğunu anlatmak istemiştir. Lâkin muhalefetin haklı bir muhalefet olup haklı muhalefetin ise cezayı müstelzim olmadığını kale almamıştır. Çünkü; bu cihetten bahsetmek işine gelmiyordu. Halbuki Benî İsrail'in muhalefeti zulme ve şirke karşı muhalefet olduğundan kendinin zulmü ve şirki terkle daire-î salâha dâhil olması en mühim bir vazifeydi. İşte bu mühim vazifeyi terkle satvetine istinaden işe başlaması helakini mucip olmuştur. Firavun'un esna-yı hareketinde, maiyetinde Benî israil'in adedinden kat kat fazla askerle hareket ettiğine, nutkunda söylemiş olduğu sözleri delâlet eder. Zira; o zamanda dünyada mevcut hükümetlerin en kuvvetlisi ve az zamanda bir çok asker cem'ine muktedir Mısır hükümeti olduğundan az zaman içinde tedarikât-ı har-biyesini ikmâl ederek bir çok kuvvetle hareket etmişti. Tedarikât-ı harbiyesi mükemmel olduğuna da nutkunda düşmandan ha-zer üzere ihtiyatlı bulunduğundan dahî bahsetmesi delâlet eder. Çünkü düşmana karşı ihtiyatın manâsı; zamanına göre harbe aşina asker ve mühimmat-ı harbiye hazırlamaktır. Zira; askerden ve mühimmat-ı harbiyeden gafil bir hükümet düşmana karşı ihtiyat etmiş olmaz.
Şuara 26:55
Vacip Tealâ emri veçhile Hazret-i Musa'nın Benî İsrail'i alıp Mısır'dan çıktığını ve Firavun'un tedbirini ve Benî İsrail'i takibini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Musa (A.S.) emr-i İlâhiye imtisalen Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkınca Firavun takip için tedarikata başladı ve memleketi dahilinde hükmünün nafiz olduğu şehirlere zaptiyeler gönderip askerini silâh altına davet etti, askerlerin kuvvey-i maneviyelerini takviye ve tezyit için hasmın, yani firar eden Benî İsrail'in azlığından ve kendinin gazaplandığmdan ve firarilere karşı kuvvetli olduklarından bahsederek dedi ki, «Firar edenler bize nisbetle bir fırka-i kaliledir. Binaenaleyh; bizim kuvvetimize karşı mukabele edecek bir halde değillerdir. Hemen az bir zaman içinde işlerini bitirir geri döneriz. Gerçi takip etmesek de olabilirse de onlar bize muhalefetle bizi gazaplandırdılar ve reyimiz hilâfında hareketle gayzımızı celpettiler. Eğer muhalefet edenlerin ırkını kesip tez .elden çaresini aramazsak hükümetimiz tezelzüle uğrar ve muhalefet edenler çoğalır. Halbuki biz kuvvetli" bir cemiyet ve şevketli bir hükümetiz. Bu gibi düşmanlara karşı ihtiyatlı bulunur şerlerinden hazer ederiz» demekle askerini ve ümerasını teşci etti.
Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Firavun, bu sözleri askerin toplanmasından sonra büyük bir meydanda vü-zera, vükelâ, eşraf ve erkân-ı belde huzurunda askere hitaben bir kürsü üzerinde irad ettiği nutkunda söylemiştir. Esasen asker cem'-ine göndermiş olduğu adamlarına da bu yolda talimat verip nesa-yihte bulunmalarını emrettiği mervidir. Bu nutkundan maksadı; askere ve ahâliye metanet-i kalp vermektir ve mühim işlerde bu gibi nutuklar hükümet reislerinin âdetleri olduğundan Firavun da ordusuyla hareketten evvel bu âdete tebaan bir nutuk irad etmiştir.
Firavunun nutkunun hulâsası; İkidir:
Birincisi; Benî İsrail'i killetle ve zilletle zemmedip askerini teşci etmesidir.
İkincisi; Kendilerinin kuvvetli ve askerinin çok olması ve bu gibi umur-u mühimmede ihtiyatlı bulunup tezelden önünü almak âdetleri cümlesinden olması ve şu hareketin lüzumsuz olmayıp asker cemHni ve ordunun hareketini icap eden mesaüden olduğunu beyan etmesidir. Halbuki Fahri Râzfnin, İbni Abbas Hazretlerinin rivayetine istinaden beyanına nazaran. Benî İsrail'in yirmi ile altmış arasında bulunan ve mukateleye muktedir olan altıyüz bin kişisi mevcutmuş. Fakat Firavun'un askerine nisbetle gayet az olmasına binaen Benî İsrail'i az olmalarıyla zemmederek askerini teşcia esas ittihaz etmiştir. Binaenaleyh; ümera-yı askeriye için daima kendi askerinin kuvvetli olduğundan ve hasmının zaafından bahisle askerini teşci' etmesinin mühim bir vazife olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira Genab-ı Hakkın Kur*an'da bize beyan etmesi; talim etmek ve askere bu yolda nutuk irad eylemenin eski bir âdet-i lâzımeden olduğunu bize anlatmaktır.
Firavun nutkunda Benî İsrail'in muhalif hareketlerine gazap ettiğinden bahisle, muhalif harekette bulunanların tecziyesi hükümet için lâzım olduğunu anlatmak istemiştir. Lâkin muhalefetin haklı bir muhalefet olup haklı muhalefetin ise cezayı müstelzim olmadığını kale almamıştır. Çünkü; bu cihetten bahsetmek işine gelmiyordu. Halbuki Benî İsrail'in muhalefeti zulme ve şirke karşı muhalefet olduğundan kendinin zulmü ve şirki terkle daire-î salâha dâhil olması en mühim bir vazifeydi. İşte bu mühim vazifeyi terkle satvetine istinaden işe başlaması helakini mucip olmuştur. Firavun'un esna-yı hareketinde, maiyetinde Benî israil'in adedinden kat kat fazla askerle hareket ettiğine, nutkunda söylemiş olduğu sözleri delâlet eder. Zira; o zamanda dünyada mevcut hükümetlerin en kuvvetlisi ve az zamanda bir çok asker cem'ine muktedir Mısır hükümeti olduğundan az zaman içinde tedarikât-ı har-biyesini ikmâl ederek bir çok kuvvetle hareket etmişti. Tedarikât-ı harbiyesi mükemmel olduğuna da nutkunda düşmandan ha-zer üzere ihtiyatlı bulunduğundan dahî bahsetmesi delâlet eder. Çünkü düşmana karşı ihtiyatın manâsı; zamanına göre harbe aşina asker ve mühimmat-ı harbiye hazırlamaktır. Zira; askerden ve mühimmat-ı harbiyeden gafil bir hükümet düşmana karşı ihtiyat etmiş olmaz.
Şuara 26:56
Vacip Tealâ emri veçhile Hazret-i Musa'nın Benî İsrail'i alıp Mısır'dan çıktığını ve Firavun'un tedbirini ve Benî İsrail'i takibini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Musa (A.S.) emr-i İlâhiye imtisalen Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkınca Firavun takip için tedarikata başladı ve memleketi dahilinde hükmünün nafiz olduğu şehirlere zaptiyeler gönderip askerini silâh altına davet etti, askerlerin kuvvey-i maneviyelerini takviye ve tezyit için hasmın, yani firar eden Benî İsrail'in azlığından ve kendinin gazaplandığmdan ve firarilere karşı kuvvetli olduklarından bahsederek dedi ki, «Firar edenler bize nisbetle bir fırka-i kaliledir. Binaenaleyh; bizim kuvvetimize karşı mukabele edecek bir halde değillerdir. Hemen az bir zaman içinde işlerini bitirir geri döneriz. Gerçi takip etmesek de olabilirse de onlar bize muhalefetle bizi gazaplandırdılar ve reyimiz hilâfında hareketle gayzımızı celpettiler. Eğer muhalefet edenlerin ırkını kesip tez .elden çaresini aramazsak hükümetimiz tezelzüle uğrar ve muhalefet edenler çoğalır. Halbuki biz kuvvetli" bir cemiyet ve şevketli bir hükümetiz. Bu gibi düşmanlara karşı ihtiyatlı bulunur şerlerinden hazer ederiz» demekle askerini ve ümerasını teşci etti.
Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Firavun, bu sözleri askerin toplanmasından sonra büyük bir meydanda vü-zera, vükelâ, eşraf ve erkân-ı belde huzurunda askere hitaben bir kürsü üzerinde irad ettiği nutkunda söylemiştir. Esasen asker cem'-ine göndermiş olduğu adamlarına da bu yolda talimat verip nesa-yihte bulunmalarını emrettiği mervidir. Bu nutkundan maksadı; askere ve ahâliye metanet-i kalp vermektir ve mühim işlerde bu gibi nutuklar hükümet reislerinin âdetleri olduğundan Firavun da ordusuyla hareketten evvel bu âdete tebaan bir nutuk irad etmiştir.
Firavunun nutkunun hulâsası; İkidir:
Birincisi; Benî İsrail'i killetle ve zilletle zemmedip askerini teşci etmesidir.
İkincisi; Kendilerinin kuvvetli ve askerinin çok olması ve bu gibi umur-u mühimmede ihtiyatlı bulunup tezelden önünü almak âdetleri cümlesinden olması ve şu hareketin lüzumsuz olmayıp asker cemHni ve ordunun hareketini icap eden mesaüden olduğunu beyan etmesidir. Halbuki Fahri Râzfnin, İbni Abbas Hazretlerinin rivayetine istinaden beyanına nazaran. Benî İsrail'in yirmi ile altmış arasında bulunan ve mukateleye muktedir olan altıyüz bin kişisi mevcutmuş. Fakat Firavun'un askerine nisbetle gayet az olmasına binaen Benî İsrail'i az olmalarıyla zemmederek askerini teşcia esas ittihaz etmiştir. Binaenaleyh; ümera-yı askeriye için daima kendi askerinin kuvvetli olduğundan ve hasmının zaafından bahisle askerini teşci' etmesinin mühim bir vazife olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira Genab-ı Hakkın Kur*an'da bize beyan etmesi; talim etmek ve askere bu yolda nutuk irad eylemenin eski bir âdet-i lâzımeden olduğunu bize anlatmaktır.
Firavun nutkunda Benî İsrail'in muhalif hareketlerine gazap ettiğinden bahisle, muhalif harekette bulunanların tecziyesi hükümet için lâzım olduğunu anlatmak istemiştir. Lâkin muhalefetin haklı bir muhalefet olup haklı muhalefetin ise cezayı müstelzim olmadığını kale almamıştır. Çünkü; bu cihetten bahsetmek işine gelmiyordu. Halbuki Benî İsrail'in muhalefeti zulme ve şirke karşı muhalefet olduğundan kendinin zulmü ve şirki terkle daire-î salâha dâhil olması en mühim bir vazifeydi. İşte bu mühim vazifeyi terkle satvetine istinaden işe başlaması helakini mucip olmuştur. Firavun'un esna-yı hareketinde, maiyetinde Benî israil'in adedinden kat kat fazla askerle hareket ettiğine, nutkunda söylemiş olduğu sözleri delâlet eder. Zira; o zamanda dünyada mevcut hükümetlerin en kuvvetlisi ve az zamanda bir çok asker cem'ine muktedir Mısır hükümeti olduğundan az zaman içinde tedarikât-ı har-biyesini ikmâl ederek bir çok kuvvetle hareket etmişti. Tedarikât-ı harbiyesi mükemmel olduğuna da nutkunda düşmandan ha-zer üzere ihtiyatlı bulunduğundan dahî bahsetmesi delâlet eder. Çünkü düşmana karşı ihtiyatın manâsı; zamanına göre harbe aşina asker ve mühimmat-ı harbiye hazırlamaktır. Zira; askerden ve mühimmat-ı harbiyeden gafil bir hükümet düşmana karşı ihtiyat etmiş olmaz.
Şuara 26:57
Vacip Tealâ Firavun'un kemâl-i debdebe ve daildla Mısır'dan hareketini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; bütün rahatlarını ve mallarını terkle Benî İsrail'i takip için yola çıktılar.
Şuara 26:58
Vacip Tealâ Firavun'un kemâl-i debdebe ve daildla Mısır'dan hareketini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; bütün rahatlarını ve mallarını terkle Benî İsrail'i takip için yola çıktılar.
Şuara 26:59
Vacip Tealâ Firavun'un kemâl-i debdebe ve daildla Mısır'dan hareketini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; bütün rahatlarını ve mallarını terkle Benî İsrail'i takip için yola çıktılar.
Şuara 26:60
Çünkü; Halâsımızı bana vaadetti. Vaadında hulf olmaz. Elbette bizi kurtaracaktır» demekle maiyetinde bulunanları tesliye etti. Firavun'un amcazadesi iman ettiğinden Hz. Musa ile beraber olup Hz. Musa "Rabbım bana hidayet eder ve kurtulacak bir yol gösterir» deyince «nereye gideceksin önümüz deniz ,arkamız düşmandır» demesi üzerine Musa (A.S.) in şu duayı okuduğunu (İbni Mes'ut) Hazretleri Resûlullah'dan rivayet eder ve der ki «Resulul-lah'tan işittikten sonra o duayı asla terketmedim. O dua şudur :
Yani «Ey Rabbim! Medh ü sena ve şükür ancak sana mahsustur. Ve şikâyet ancak sana müntehi olur ve senden başka düşmandan şikâyet ederek arzuhal edecek bir kimse yoktur ve yardım talep olunmak sana münhasırdır ve bir yerden diğer yere tahavvül ve düşmana karşı kuvvet ve kudret olmadı. Ancak senin inayetinle oldu» demektir.
Cenab-ı Hak Mısır'ın o zamanda gayet ma'mur ve dünyaca her türlü sefa ve esbab-ı rahat mevcut olduğuna ve ahalisinin son derece servet ü saman sahibi, gönül eğlenecek bağlar, bahçeler, akar pınarlar, köşkler ve sarayları mevcut bulunduğuna bu âyetle işaret ettiği gibi hak olan davete icabet etmiyenlerin de nimetleri her zaman zevale maruz ve kendilerinin helake müstahak olduklarına da işaret etmiştir.
Benî İsrail'in Mısır'ın emlâkına vâris olmalarıyla murad; Tef-sir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile, Firavun'un helakinden sonra Mısır'a avdetle vâris olmak ihtimali varsa da bu ihtimal zayıftır. Çünkü; avdetlerine dair âyette sarahet olmadığı gibi, başkaca bir delil de yoktur. Şu halde Benî İsrail'in vâris o I -ması yla murad; onların nesillerinin vâris olmasıdır. Binaenaleyh; Benî İsrail Hz. Süleyman zamanında Mısır'a tamamen malik olmuşlardır.
Şuara 26:61
Çünkü; Halâsımızı bana vaadetti. Vaadında hulf olmaz. Elbette bizi kurtaracaktır» demekle maiyetinde bulunanları tesliye etti. Firavun'un amcazadesi iman ettiğinden Hz. Musa ile beraber olup Hz. Musa "Rabbım bana hidayet eder ve kurtulacak bir yol gösterir» deyince «nereye gideceksin önümüz deniz ,arkamız düşmandır» demesi üzerine Musa (A.S.) in şu duayı okuduğunu (İbni Mes'ut) Hazretleri Resûlullah'dan rivayet eder ve der ki «Resulul-lah'tan işittikten sonra o duayı asla terketmedim. O dua şudur :
Yani «Ey Rabbim! Medh ü sena ve şükür ancak sana mahsustur. Ve şikâyet ancak sana müntehi olur ve senden başka düşmandan şikâyet ederek arzuhal edecek bir kimse yoktur ve yardım talep olunmak sana münhasırdır ve bir yerden diğer yere tahavvül ve düşmana karşı kuvvet ve kudret olmadı. Ancak senin inayetinle oldu» demektir.
Cenab-ı Hak Mısır'ın o zamanda gayet ma'mur ve dünyaca her türlü sefa ve esbab-ı rahat mevcut olduğuna ve ahalisinin son derece servet ü saman sahibi, gönül eğlenecek bağlar, bahçeler, akar pınarlar, köşkler ve sarayları mevcut bulunduğuna bu âyetle işaret ettiği gibi hak olan davete icabet etmiyenlerin de nimetleri her zaman zevale maruz ve kendilerinin helake müstahak olduklarına da işaret etmiştir.
Benî İsrail'in Mısır'ın emlâkına vâris olmalarıyla murad; Tef-sir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile, Firavun'un helakinden sonra Mısır'a avdetle vâris olmak ihtimali varsa da bu ihtimal zayıftır. Çünkü; avdetlerine dair âyette sarahet olmadığı gibi, başkaca bir delil de yoktur. Şu halde Benî İsrail'in vâris o I -ması yla murad; onların nesillerinin vâris olmasıdır. Binaenaleyh; Benî İsrail Hz. Süleyman zamanında Mısır'a tamamen malik olmuşlardır.
Şuara 26:62
Çünkü; Halâsımızı bana vaadetti. Vaadında hulf olmaz. Elbette bizi kurtaracaktır» demekle maiyetinde bulunanları tesliye etti. Firavun'un amcazadesi iman ettiğinden Hz. Musa ile beraber olup Hz. Musa "Rabbım bana hidayet eder ve kurtulacak bir yol gösterir» deyince «nereye gideceksin önümüz deniz ,arkamız düşmandır» demesi üzerine Musa (A.S.) in şu duayı okuduğunu (İbni Mes'ut) Hazretleri Resûlullah'dan rivayet eder ve der ki «Resulul-lah'tan işittikten sonra o duayı asla terketmedim. O dua şudur :
Yani «Ey Rabbim! Medh ü sena ve şükür ancak sana mahsustur. Ve şikâyet ancak sana müntehi olur ve senden başka düşmandan şikâyet ederek arzuhal edecek bir kimse yoktur ve yardım talep olunmak sana münhasırdır ve bir yerden diğer yere tahavvül ve düşmana karşı kuvvet ve kudret olmadı. Ancak senin inayetinle oldu» demektir.
Cenab-ı Hak Mısır'ın o zamanda gayet ma'mur ve dünyaca her türlü sefa ve esbab-ı rahat mevcut olduğuna ve ahalisinin son derece servet ü saman sahibi, gönül eğlenecek bağlar, bahçeler, akar pınarlar, köşkler ve sarayları mevcut bulunduğuna bu âyetle işaret ettiği gibi hak olan davete icabet etmiyenlerin de nimetleri her zaman zevale maruz ve kendilerinin helake müstahak olduklarına da işaret etmiştir.
Benî İsrail'in Mısır'ın emlâkına vâris olmalarıyla murad; Tef-sir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile, Firavun'un helakinden sonra Mısır'a avdetle vâris olmak ihtimali varsa da bu ihtimal zayıftır. Çünkü; avdetlerine dair âyette sarahet olmadığı gibi, başkaca bir delil de yoktur. Şu halde Benî İsrail'in vâris o I -ması yla murad; onların nesillerinin vâris olmasıdır. Binaenaleyh; Benî İsrail Hz. Süleyman zamanında Mısır'a tamamen malik olmuşlardır.
Şuara 26:63
Vacip Teaİâ Firavun'un Mısır'dan çıktığını ve iki taraf askerinin birbirini gördüğünü ve Benî İsrail'in endişe ettiklerini beyandan sonra Benî İsrail'in halâsını ve Firavun'un gark olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani Musa'ya necet verdikten sonra Firavun'u maiyetiyle beraber gark ettik.
Şuara 26:64
Vacip Teaİâ Firavun'un Mısır'dan çıktığını ve iki taraf askerinin birbirini gördüğünü ve Benî İsrail'in endişe ettiklerini beyandan sonra Benî İsrail'in halâsını ve Firavun'un gark olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani Musa'ya necet verdikten sonra Firavun'u maiyetiyle beraber gark ettik.
Şuara 26:65
Vacip Teaİâ Firavun'un Mısır'dan çıktığını ve iki taraf askerinin birbirini gördüğünü ve Benî İsrail'in endişe ettiklerini beyandan sonra Benî İsrail'in halâsını ve Firavun'un gark olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani Musa'ya necet verdikten sonra Firavun'u maiyetiyle beraber gark ettik.
Şuara 26:66
Vacip Teaİâ Firavun'un Mısır'dan çıktığını ve iki taraf askerinin birbirini gördüğünü ve Benî İsrail'in endişe ettiklerini beyandan sonra Benî İsrail'in halâsını ve Firavun'un gark olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani Musa'ya necet verdikten sonra Firavun'u maiyetiyle beraber gark ettik.
Şuara 26:67
Maahaza bu gibi vukuattan insanların ibret almaları ve emr-i İlâhiye muhalefet etmemeleri lâzımdır.
Yani; Musa (A.S.) deniz kenarına gelip Firavun'un askeri arkadan yaklaştıklarında Benî İsrail'in endişeye düşmeleri üzerine Musa (A.S.) halâslarına dair istirhamda bulununca biz Musa'ya vahyettik ve dedik ki, «Sen asanı denize vur». Emrimiz üzerine Musa asasını denize vurmasını mütaakip deniz Benî İsrail'in oniki kabilesine oniki yol oldu ve denizin o yollar arasındaki parçaları büyük dağlar gibi birbiri üzerine yığıldı ve orada biz Benî İsrail'e Firavun'un askerini yaklaştırdık ki, Benî İsrail'in geçtiğini görsünler ve cesaret alsınlar, biz Musa (A.S.) a ve maiyetinin cemisine necat verip Firavun'un şerrinden kurtardık ve Firavunla askerini gark ettik, Musa (A.S.) m mucizelerinden daha büyüğü bütün me-hâlikten necatlarına sebeb olduğunu onlara re'yelayn gösterdik. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın bu minval üzere geçmesinde beş cihetten mucize vardır : Suyun parçalanıp yol olması; suyun salâbetli bir dağ gibi birbiri üzerine yığılıp durması; Benî israil geçinceye kadar Firavun'un askerinin zulmet içinde hapsolup kalması; dağlar gibi parçaların aralarından geçerken suyun billur gibi olup Benî İsrail'in birbirini görmesi; ve Firavun ve askerinin tamamen denizin içine girinceye kadar suların selâ-betini kaybetmemesidir.
deki biz yaklaştırdık o mekânda demektir. Firavun ve askeridir. Kimin kime yaklaştığında üç ihtimâl vardır :
Birincisi; Firavun ve askerinin Benî İsrail'e yaklaşmasıdır. Çünkü; Firavun ve askerinin Benî İsrail'e karışacak derecede yaklaşıp, lâkin bir dumanla hasıl olan karanlık onları bir müddet tevkif eyleyerek Benî İsrail'in selâmetle geçtikleri mervidir.
ikincisi; Firavun'un askerinin bazısının bazısına yaklaşmasıdır. Çünkü maksat; denize toplu olarak girip hariçte bir fert kalmadan hepsinin birden helak olmasıdır.
Üçüncüsü; O me'kânda olan Firavun ve askerinin Ölüme yaklaşmalarıdır. Çünkü; Benî İsrail geçti, Firavun ve askeri onların izine düştü ve denizin ihatasıyla birden helak oldular. Bu manâların üçünün de cem'inde bir mâni yoktur. Zira; Firavun'un askeri hem Benî İsrail'e hem de kendi fırkaları ve alaylarının birbirine yaklaştığı gibi ölümleri de vuku bulmuştur.
Mısır ahalisinden Hz. Musa'ya iman eden Firavun'un haremi (Asiye) ve akrabasından (Hazkıyl) isminde bir kimse — bazı âyetlerde Hz. Musa'ya muavenette bulunduğu beyan olunan zat olsa gerektir — ve (Meryem) isminde bir kadından başka iman eden olmadığı Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur ki, sâhirlerden başka demektir.
Şuara 26:68
Binaenaleyh; nasıl ki Musa'nın düşmanmdan intikamını aldı, senin düşmanlarından da intikamım alır, sana da nusret ve muvanetle merhamet eder.
Bu âyet; Resulullah'ı tesliye ;ve düşmanlarını tehdit etmiştir. Çünkü Aziz ismi; düşmanlarına galebeye ve Ra/tim ismi; dostlarına merhamet edeceğine açık surette delâlet eder.
Şuara 26:69
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hz. Musa ile Firavun'un vukuatlarını beyandan sonra İbrahim (A.S.) m kavmiyle vaki' olan muba'haselerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Ceddiniz İbrahim (A.S.) m kavmiy-le ve bilhassa pederiyle olan mubahesesini müşrikler üzerine sen tilâvet et. Şol zamanda ki, o zamanda İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin batıl olduğunu onlara anlatmak üzere derin bir mu-baheseye girişerek pederine ve pederinin mezhepdaşlarma «Sizin ibadet ettiğiniz şey'in mahiyeti nedir ve neye ibadet edersiniz?» dedi. İbrahim (A.S.) m bu sualine cevap olarak onlar da «Biz putlara ibadet ederiz. Gündüzleri onların ibadetlerine devam ve hizmetlerini yerine getiririz» dediler. İbrahim (A.S.) putperest olduklarını bilirdi. Fakat onlarla bir mubahese kapısı açarak o vesileyle ilzam etmek ve ibadet ettikleri şeylerin ibadete istihkakları olmadığını bildirmek ve din-i hakka davet emr-i mühimmine binaen bu suali irat etmiştir. Bu suale cevapta «Yalnız putlara ibadet ederiz» demek kâfi iken putlara ibadetleriyle mesrur olduklarını ve onlara hizmetle iftihar ettiklerini izhar için putların hizmetlerine gündüzleri devam ettiklerini cevaplarına ilâve ettiler.
Gündüzleri putlara ibadet üzere ikâmet eder ayrılmayız demektir. Çünkü âkif ; ibadet etmek için nefsini bir yerde hapseden kimsedir. Şu halde «Biz putlara âkif oluruz» demek Onlara ibadet için nefsimizi hapsederek onların basında ikâmet ederiz» demektir.
Şuara 26:70
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hz. Musa ile Firavun'un vukuatlarını beyandan sonra İbrahim (A.S.) m kavmiyle vaki' olan muba'haselerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Ceddiniz İbrahim (A.S.) m kavmiy-le ve bilhassa pederiyle olan mubahesesini müşrikler üzerine sen tilâvet et. Şol zamanda ki, o zamanda İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin batıl olduğunu onlara anlatmak üzere derin bir mu-baheseye girişerek pederine ve pederinin mezhepdaşlarma «Sizin ibadet ettiğiniz şey'in mahiyeti nedir ve neye ibadet edersiniz?» dedi. İbrahim (A.S.) m bu sualine cevap olarak onlar da «Biz putlara ibadet ederiz. Gündüzleri onların ibadetlerine devam ve hizmetlerini yerine getiririz» dediler. İbrahim (A.S.) putperest olduklarını bilirdi. Fakat onlarla bir mubahese kapısı açarak o vesileyle ilzam etmek ve ibadet ettikleri şeylerin ibadete istihkakları olmadığını bildirmek ve din-i hakka davet emr-i mühimmine binaen bu suali irat etmiştir. Bu suale cevapta «Yalnız putlara ibadet ederiz» demek kâfi iken putlara ibadetleriyle mesrur olduklarını ve onlara hizmetle iftihar ettiklerini izhar için putların hizmetlerine gündüzleri devam ettiklerini cevaplarına ilâve ettiler.
Gündüzleri putlara ibadet üzere ikâmet eder ayrılmayız demektir. Çünkü âkif ; ibadet etmek için nefsini bir yerde hapseden kimsedir. Şu halde «Biz putlara âkif oluruz» demek Onlara ibadet için nefsimizi hapsederek onların basında ikâmet ederiz» demektir.
Şuara 26:71
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hz. Musa ile Firavun'un vukuatlarını beyandan sonra İbrahim (A.S.) m kavmiyle vaki' olan muba'haselerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Ceddiniz İbrahim (A.S.) m kavmiy-le ve bilhassa pederiyle olan mubahesesini müşrikler üzerine sen tilâvet et. Şol zamanda ki, o zamanda İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin batıl olduğunu onlara anlatmak üzere derin bir mu-baheseye girişerek pederine ve pederinin mezhepdaşlarma «Sizin ibadet ettiğiniz şey'in mahiyeti nedir ve neye ibadet edersiniz?» dedi. İbrahim (A.S.) m bu sualine cevap olarak onlar da «Biz putlara ibadet ederiz. Gündüzleri onların ibadetlerine devam ve hizmetlerini yerine getiririz» dediler. İbrahim (A.S.) putperest olduklarını bilirdi. Fakat onlarla bir mubahese kapısı açarak o vesileyle ilzam etmek ve ibadet ettikleri şeylerin ibadete istihkakları olmadığını bildirmek ve din-i hakka davet emr-i mühimmine binaen bu suali irat etmiştir. Bu suale cevapta «Yalnız putlara ibadet ederiz» demek kâfi iken putlara ibadetleriyle mesrur olduklarını ve onlara hizmetle iftihar ettiklerini izhar için putların hizmetlerine gündüzleri devam ettiklerini cevaplarına ilâve ettiler.
Gündüzleri putlara ibadet üzere ikâmet eder ayrılmayız demektir. Çünkü âkif ; ibadet etmek için nefsini bir yerde hapseden kimsedir. Şu halde «Biz putlara âkif oluruz» demek Onlara ibadet için nefsimizi hapsederek onların basında ikâmet ederiz» demektir.
Şuara 26:72
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in ikinci sualini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) m pederi ve kavmi «Biz putlara ibade ederiz» deyince İbrahim (A.S.) putların ibadete istihkakı olmadı ğım anlatmakla mezheplerinin fesadını beyan etmek üzere onlar; «Siz putlara ibadet edersiniz de mühim işlerinizde dua edip onlar çağırdığınız zaman duanızı işitirler mi yahud ibadet ettiğinizdı dünyada rızkınızı verip âhirette sevap vermek gibi size menfaa ederler mi veya ibadeti terkettiğinizde rızkınızı kesmek ve aza; etmek gibi mazarrat ederler mi?» deyince, onlar putların menfaa ve mazarrata muktedir olmadıklarını ve çağırdıklarında sozlerir işitmediklerini bildikleri için bu cihete göz yumarak hemen taklid iltica ettiler ve dediler ki «Şu sual ettiğin şeylerden onlarda hi birisi yoktur. Biz babalarımızı ve bütün büyüklerimizi putlara ibni det ederler bulduğumuzdan ve böylece işler gördüğümüzden bi de onları taklit ederiz ve mesleklerinden dönmeyiz» dediler.'
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; taklidi mezmun olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; taklit caiz olsaydı II rahim (A.S.) onlara «Kimi taklit ediyorsunuz ve putlara ibadeti kimin tarikma ittiba ettiniz?» derdi. Halbuki delilden sual eti taklitten sual etmedi. İşte Hz. İbrahim'in delilden suali taklid: mezmum olduğuna delâlet eder.
Şuara 26:73
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in ikinci sualini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) m pederi ve kavmi «Biz putlara ibade ederiz» deyince İbrahim (A.S.) putların ibadete istihkakı olmadı ğım anlatmakla mezheplerinin fesadını beyan etmek üzere onlar; «Siz putlara ibadet edersiniz de mühim işlerinizde dua edip onlar çağırdığınız zaman duanızı işitirler mi yahud ibadet ettiğinizdı dünyada rızkınızı verip âhirette sevap vermek gibi size menfaa ederler mi veya ibadeti terkettiğinizde rızkınızı kesmek ve aza; etmek gibi mazarrat ederler mi?» deyince, onlar putların menfaa ve mazarrata muktedir olmadıklarını ve çağırdıklarında sozlerir işitmediklerini bildikleri için bu cihete göz yumarak hemen taklid iltica ettiler ve dediler ki «Şu sual ettiğin şeylerden onlarda hi birisi yoktur. Biz babalarımızı ve bütün büyüklerimizi putlara ibni det ederler bulduğumuzdan ve böylece işler gördüğümüzden bi de onları taklit ederiz ve mesleklerinden dönmeyiz» dediler.'
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; taklidi mezmun olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; taklit caiz olsaydı II rahim (A.S.) onlara «Kimi taklit ediyorsunuz ve putlara ibadeti kimin tarikma ittiba ettiniz?» derdi. Halbuki delilden sual eti taklitten sual etmedi. İşte Hz. İbrahim'in delilden suali taklid: mezmum olduğuna delâlet eder.
Şuara 26:74
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in ikinci sualini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) m pederi ve kavmi «Biz putlara ibade ederiz» deyince İbrahim (A.S.) putların ibadete istihkakı olmadı ğım anlatmakla mezheplerinin fesadını beyan etmek üzere onlar; «Siz putlara ibadet edersiniz de mühim işlerinizde dua edip onlar çağırdığınız zaman duanızı işitirler mi yahud ibadet ettiğinizdı dünyada rızkınızı verip âhirette sevap vermek gibi size menfaa ederler mi veya ibadeti terkettiğinizde rızkınızı kesmek ve aza; etmek gibi mazarrat ederler mi?» deyince, onlar putların menfaa ve mazarrata muktedir olmadıklarını ve çağırdıklarında sozlerir işitmediklerini bildikleri için bu cihete göz yumarak hemen taklid iltica ettiler ve dediler ki «Şu sual ettiğin şeylerden onlarda hi birisi yoktur. Biz babalarımızı ve bütün büyüklerimizi putlara ibni det ederler bulduğumuzdan ve böylece işler gördüğümüzden bi de onları taklit ederiz ve mesleklerinden dönmeyiz» dediler.'
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; taklidi mezmun olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; taklit caiz olsaydı II rahim (A.S.) onlara «Kimi taklit ediyorsunuz ve putlara ibadeti kimin tarikma ittiba ettiniz?» derdi. Halbuki delilden sual eti taklitten sual etmedi. İşte Hz. İbrahim'in delilden suali taklid: mezmum olduğuna delâlet eder.
Şuara 26:75
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m tekrar "sualini ve onları üz mim beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) pederinin ve kavminin itikatlarına dair sorduğu suale onlar ancak taklitle cevap verince İbrahim (A.S.) kendisinin hak olan itikadını beyan ederek onları davet etmek üzere dedi ki, «Siz teemmül edip bildiniz mi sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın ibadet ettiğiniz şeyleri? Onlar benim düşma-nımdır. Fakat âlemlerin Rabbısı benim yardımcım ve ma'budum-dur. Zira; onun gayri yardımcı bir ma'but yoktur ve sizin ma'but-larmız hep bâtıldır), demekle ma'butlarımn ibadete istihkâmı olmadığını ve onlara muhabbetlerinin âhirette adavete inkilâp edeceğini ve ancak ma'but ittikadma lâyık âlemlerin Rabbısı olduğunu pederine ve kavmine tebliğ etti.
Üz. İbrahim'in «Sizin ma'budunuz benim düşmanımdır» demekten maksadı; (.İbadet edenler düşmanımdır» demekti. Yahud «Sizin, düşmanınızdır» demek istedi. Lâkin nasihatta te'sir ziyade olması için kendi nefsinden başladı ve onlara ta'riz etti. Çünkü; putlardan zarar görecek olanlar putlara ibadet edenlerdir ve putlara ibadet edenler putlardan ukaladan ziyade zarar göreceklerine ve putları ukala sırasında gözettiklerine binaen Hz. İbrahim onların düşman olduklarını beyan etmiştir. Yoksa, taş ve ağaç kabilinden olan putların adavet şanlarından değildir. Yahud; âhirette Ce-nab-ı Hak putlara iisan verip ibadet edenlerle beyinlerinde mu-hasama ceryan edeceğine binaen putlara düşman tâbir etmiştir.
Şuara 26:76
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m tekrar "sualini ve onları üz mim beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) pederinin ve kavminin itikatlarına dair sorduğu suale onlar ancak taklitle cevap verince İbrahim (A.S.) kendisinin hak olan itikadını beyan ederek onları davet etmek üzere dedi ki, «Siz teemmül edip bildiniz mi sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın ibadet ettiğiniz şeyleri? Onlar benim düşma-nımdır. Fakat âlemlerin Rabbısı benim yardımcım ve ma'budum-dur. Zira; onun gayri yardımcı bir ma'but yoktur ve sizin ma'but-larmız hep bâtıldır), demekle ma'butlarımn ibadete istihkâmı olmadığını ve onlara muhabbetlerinin âhirette adavete inkilâp edeceğini ve ancak ma'but ittikadma lâyık âlemlerin Rabbısı olduğunu pederine ve kavmine tebliğ etti.
Üz. İbrahim'in «Sizin ma'budunuz benim düşmanımdır» demekten maksadı; (.İbadet edenler düşmanımdır» demekti. Yahud «Sizin, düşmanınızdır» demek istedi. Lâkin nasihatta te'sir ziyade olması için kendi nefsinden başladı ve onlara ta'riz etti. Çünkü; putlardan zarar görecek olanlar putlara ibadet edenlerdir ve putlara ibadet edenler putlardan ukaladan ziyade zarar göreceklerine ve putları ukala sırasında gözettiklerine binaen Hz. İbrahim onların düşman olduklarını beyan etmiştir. Yoksa, taş ve ağaç kabilinden olan putların adavet şanlarından değildir. Yahud; âhirette Ce-nab-ı Hak putlara iisan verip ibadet edenlerle beyinlerinde mu-hasama ceryan edeceğine binaen putlara düşman tâbir etmiştir.
Şuara 26:77
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m tekrar "sualini ve onları üz mim beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) pederinin ve kavminin itikatlarına dair sorduğu suale onlar ancak taklitle cevap verince İbrahim (A.S.) kendisinin hak olan itikadını beyan ederek onları davet etmek üzere dedi ki, «Siz teemmül edip bildiniz mi sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın ibadet ettiğiniz şeyleri? Onlar benim düşma-nımdır. Fakat âlemlerin Rabbısı benim yardımcım ve ma'budum-dur. Zira; onun gayri yardımcı bir ma'but yoktur ve sizin ma'but-larmız hep bâtıldır), demekle ma'butlarımn ibadete istihkâmı olmadığını ve onlara muhabbetlerinin âhirette adavete inkilâp edeceğini ve ancak ma'but ittikadma lâyık âlemlerin Rabbısı olduğunu pederine ve kavmine tebliğ etti.
Üz. İbrahim'in «Sizin ma'budunuz benim düşmanımdır» demekten maksadı; (.İbadet edenler düşmanımdır» demekti. Yahud «Sizin, düşmanınızdır» demek istedi. Lâkin nasihatta te'sir ziyade olması için kendi nefsinden başladı ve onlara ta'riz etti. Çünkü; putlardan zarar görecek olanlar putlara ibadet edenlerdir ve putlara ibadet edenler putlardan ukaladan ziyade zarar göreceklerine ve putları ukala sırasında gözettiklerine binaen Hz. İbrahim onların düşman olduklarını beyan etmiştir. Yoksa, taş ve ağaç kabilinden olan putların adavet şanlarından değildir. Yahud; âhirette Ce-nab-ı Hak putlara iisan verip ibadet edenlerle beyinlerinde mu-hasama ceryan edeceğine binaen putlara düşman tâbir etmiştir.
Şuara 26:78
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m âlemlerin Rabbısı ma'budün bilhak olduğunu beyandan sonra Rabbi Tealâ'mn ibadete iştikakını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin bâtıl ve m'ez-heb-i savabın âlemlerin Rabbısım, ma'budün bilhak ittihaz etmek olduğunu beyandan sonra âlemlerin Rabbısmm ibadete' iştikakını beyan zımnında Vacip Tealâ'mn sıfât-ı alîyyesinden beşini zikretti ve «Âlemlerin Rabbısı şol zattır ki, o zat beni anasır-ı erbaadan mürekkep olarak halketti. Binaenaleyh; beni tarik-ı hakka vasıl olacak esbap halkiyle hidayette kılar» demekle menafi-i diniye ve dünyeviyenin her cüz'ünün Cenab-ı Hak'tan olduğuna işaret etti. Çünkü; insan, saadet-i diniye ve dünyeviyeye vücut sayesinde nail olduğu cihetle vücut olmasa cemi' saadetten mahrum ve asla matlûbuna vâsıl olamaz. Şu halde insanın bütün saadete vusulü; mevcut olması ve Allah'ın hidayette kılmasiyle olduğundan bu iki kelimeyle Hz. İbrahim bütün saadete işaret etmiştir. Zira; Vacip Te-alâ her mahlûku dünya ve âhiret menfaatine hidayette kılar. Binaenaleyh; hidayet-i hilkatinden nihayet-i eceline kadar Allah'ın hidayeti herkesin imdadına yetişir, Meselâ insanın bidaye-i hilkatinde anasının rahmindeyken rahimden akan kanlarla teğaddiye hidayette kıldığı gibi dünyaya geldiğinde validesinin memesini aramak ve ondan süt emmeye hidayette kılar ve büyüyüp ömründen kat'-ı meratip ettikçe her mertebeye ve türlü türlü zamanına göre hidayetler tevali eder ve buluğ zamanında Cennetin yollarını ve nimetleriyle telezzüz etmenin yollarını gösterir, resulleri ve kitapları vasıtasiyle terğip eder, Cehennemin yollarına sülük edenleri Cehennemden tenfir eyler. Binaenaleyh; Cennetin yolunu tutan ebedî saadete ve rızaya vasıl olur; Cehennemin yollarını tutan gazab-ı İlâhiye uğrar. Şu halde hidayet; insanlar için taraf-ı.İlâhiden feyezan eden pek büyük bir nimettir.
Hz. İbrahim Allah'ın halk ettiğini ve hidayette kıldığını beyanla ibadete istihkakını isbat ettikten sonra insanların dünyada yaşayabilmeleri yemek ve içmekle olduğu cihetle bu iki nimeti ihsan edenin.Vacip Tealâ olduğunu zikirle dahi Allah'ın ibadete istihkakını beyan sadedinde «Benim Rabbım yemek yedirir ve su içirir, sizin putlarınızın bunlardan hiç birine kaadir olmadıkları cihetle ibadete istihkakları yoktur» dedi.
Yemek ve içmekle insan hayatını idame edenin Vacip Tealâ olduğunu beyandan sonra insana ânz olan belâyayı defedenin de Vâcibülvücut olduğunu beyanla ibadete istihkakını beyan buyurdu ve «Ben hasta olduğumda benim Rabbım bana şifa verir. Halbuki sizin putlarınız size şifa verir mi ve hastalığınızdan şifa vermeye kudreti olmayan acizlere niçin ibadet edersiniz?» demekle müşrikleri tevbih etti.
Cenab-ı Hakkın insanları öldürüp diriltmesiyle de ibadete müstahak olduğunu beyan etti. Çünkü; insan ne kadar.uzun yaşa-sa Öleceğine ve öldükten sonra —fasl-ı hukuk etmek ve herkesin amelinin cezasını görmek için — hayat bulacağına ve onları öldürüp diriltenin Allahü Tealâ olduğuna ve putların bunlardan hiç bir şeye kaadir olamadıklarına işaretle Cenab-ı Hakkın ma'budün bilhak olduğunu ve âhiretin vukuunu isbat etmiş ve ölüp dirildikten sonra cümlenin arzu ettiği mağfireti ve günahları affı ihsan edenin Vacip Tealâ olduğunu beyanla Cenab-ı Hakkın ibadete iştikakım beyan eylemiştir ki, şu beyanında Hz. İbrahim insanın hîn-i icadından ölümüne kadar ve öldükten sonra hayat bulup ilelebet feyezan eden bilcümle nimetlerin Cenab-ı Hakkın ihsanı olduğunu ve putların bu nimetlerde asla medhalleri olmadığını beyanla kâfirleri ilzam ve iskât eylemiş ve Allahü Tealâ hataları dünyada mağfiret ederse de eserinin yevm-i kıyamette zuhur edeceğine binaen İbrahim (A.S.) hataların yevm-i kıyamette mağfiret edileceğini beyan etmiştir.
Şuara 26:79
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m âlemlerin Rabbısı ma'budün bilhak olduğunu beyandan sonra Rabbi Tealâ'mn ibadete iştikakını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin bâtıl ve m'ez-heb-i savabın âlemlerin Rabbısım, ma'budün bilhak ittihaz etmek olduğunu beyandan sonra âlemlerin Rabbısmm ibadete' iştikakını beyan zımnında Vacip Tealâ'mn sıfât-ı alîyyesinden beşini zikretti ve «Âlemlerin Rabbısı şol zattır ki, o zat beni anasır-ı erbaadan mürekkep olarak halketti. Binaenaleyh; beni tarik-ı hakka vasıl olacak esbap halkiyle hidayette kılar» demekle menafi-i diniye ve dünyeviyenin her cüz'ünün Cenab-ı Hak'tan olduğuna işaret etti. Çünkü; insan, saadet-i diniye ve dünyeviyeye vücut sayesinde nail olduğu cihetle vücut olmasa cemi' saadetten mahrum ve asla matlûbuna vâsıl olamaz. Şu halde insanın bütün saadete vusulü; mevcut olması ve Allah'ın hidayette kılmasiyle olduğundan bu iki kelimeyle Hz. İbrahim bütün saadete işaret etmiştir. Zira; Vacip Te-alâ her mahlûku dünya ve âhiret menfaatine hidayette kılar. Binaenaleyh; hidayet-i hilkatinden nihayet-i eceline kadar Allah'ın hidayeti herkesin imdadına yetişir, Meselâ insanın bidaye-i hilkatinde anasının rahmindeyken rahimden akan kanlarla teğaddiye hidayette kıldığı gibi dünyaya geldiğinde validesinin memesini aramak ve ondan süt emmeye hidayette kılar ve büyüyüp ömründen kat'-ı meratip ettikçe her mertebeye ve türlü türlü zamanına göre hidayetler tevali eder ve buluğ zamanında Cennetin yollarını ve nimetleriyle telezzüz etmenin yollarını gösterir, resulleri ve kitapları vasıtasiyle terğip eder, Cehennemin yollarına sülük edenleri Cehennemden tenfir eyler. Binaenaleyh; Cennetin yolunu tutan ebedî saadete ve rızaya vasıl olur; Cehennemin yollarını tutan gazab-ı İlâhiye uğrar. Şu halde hidayet; insanlar için taraf-ı.İlâhiden feyezan eden pek büyük bir nimettir.
Hz. İbrahim Allah'ın halk ettiğini ve hidayette kıldığını beyanla ibadete istihkakını isbat ettikten sonra insanların dünyada yaşayabilmeleri yemek ve içmekle olduğu cihetle bu iki nimeti ihsan edenin.Vacip Tealâ olduğunu zikirle dahi Allah'ın ibadete istihkakını beyan sadedinde «Benim Rabbım yemek yedirir ve su içirir, sizin putlarınızın bunlardan hiç birine kaadir olmadıkları cihetle ibadete istihkakları yoktur» dedi.
Yemek ve içmekle insan hayatını idame edenin Vacip Tealâ olduğunu beyandan sonra insana ânz olan belâyayı defedenin de Vâcibülvücut olduğunu beyanla ibadete istihkakını beyan buyurdu ve «Ben hasta olduğumda benim Rabbım bana şifa verir. Halbuki sizin putlarınız size şifa verir mi ve hastalığınızdan şifa vermeye kudreti olmayan acizlere niçin ibadet edersiniz?» demekle müşrikleri tevbih etti.
Cenab-ı Hakkın insanları öldürüp diriltmesiyle de ibadete müstahak olduğunu beyan etti. Çünkü; insan ne kadar.uzun yaşa-sa Öleceğine ve öldükten sonra —fasl-ı hukuk etmek ve herkesin amelinin cezasını görmek için — hayat bulacağına ve onları öldürüp diriltenin Allahü Tealâ olduğuna ve putların bunlardan hiç bir şeye kaadir olamadıklarına işaretle Cenab-ı Hakkın ma'budün bilhak olduğunu ve âhiretin vukuunu isbat etmiş ve ölüp dirildikten sonra cümlenin arzu ettiği mağfireti ve günahları affı ihsan edenin Vacip Tealâ olduğunu beyanla Cenab-ı Hakkın ibadete iştikakım beyan eylemiştir ki, şu beyanında Hz. İbrahim insanın hîn-i icadından ölümüne kadar ve öldükten sonra hayat bulup ilelebet feyezan eden bilcümle nimetlerin Cenab-ı Hakkın ihsanı olduğunu ve putların bu nimetlerde asla medhalleri olmadığını beyanla kâfirleri ilzam ve iskât eylemiş ve Allahü Tealâ hataları dünyada mağfiret ederse de eserinin yevm-i kıyamette zuhur edeceğine binaen İbrahim (A.S.) hataların yevm-i kıyamette mağfiret edileceğini beyan etmiştir.
Şuara 26:80
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m âlemlerin Rabbısı ma'budün bilhak olduğunu beyandan sonra Rabbi Tealâ'mn ibadete iştikakını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin bâtıl ve m'ez-heb-i savabın âlemlerin Rabbısım, ma'budün bilhak ittihaz etmek olduğunu beyandan sonra âlemlerin Rabbısmm ibadete' iştikakını beyan zımnında Vacip Tealâ'mn sıfât-ı alîyyesinden beşini zikretti ve «Âlemlerin Rabbısı şol zattır ki, o zat beni anasır-ı erbaadan mürekkep olarak halketti. Binaenaleyh; beni tarik-ı hakka vasıl olacak esbap halkiyle hidayette kılar» demekle menafi-i diniye ve dünyeviyenin her cüz'ünün Cenab-ı Hak'tan olduğuna işaret etti. Çünkü; insan, saadet-i diniye ve dünyeviyeye vücut sayesinde nail olduğu cihetle vücut olmasa cemi' saadetten mahrum ve asla matlûbuna vâsıl olamaz. Şu halde insanın bütün saadete vusulü; mevcut olması ve Allah'ın hidayette kılmasiyle olduğundan bu iki kelimeyle Hz. İbrahim bütün saadete işaret etmiştir. Zira; Vacip Te-alâ her mahlûku dünya ve âhiret menfaatine hidayette kılar. Binaenaleyh; hidayet-i hilkatinden nihayet-i eceline kadar Allah'ın hidayeti herkesin imdadına yetişir, Meselâ insanın bidaye-i hilkatinde anasının rahmindeyken rahimden akan kanlarla teğaddiye hidayette kıldığı gibi dünyaya geldiğinde validesinin memesini aramak ve ondan süt emmeye hidayette kılar ve büyüyüp ömründen kat'-ı meratip ettikçe her mertebeye ve türlü türlü zamanına göre hidayetler tevali eder ve buluğ zamanında Cennetin yollarını ve nimetleriyle telezzüz etmenin yollarını gösterir, resulleri ve kitapları vasıtasiyle terğip eder, Cehennemin yollarına sülük edenleri Cehennemden tenfir eyler. Binaenaleyh; Cennetin yolunu tutan ebedî saadete ve rızaya vasıl olur; Cehennemin yollarını tutan gazab-ı İlâhiye uğrar. Şu halde hidayet; insanlar için taraf-ı.İlâhiden feyezan eden pek büyük bir nimettir.
Hz. İbrahim Allah'ın halk ettiğini ve hidayette kıldığını beyanla ibadete istihkakını isbat ettikten sonra insanların dünyada yaşayabilmeleri yemek ve içmekle olduğu cihetle bu iki nimeti ihsan edenin.Vacip Tealâ olduğunu zikirle dahi Allah'ın ibadete istihkakını beyan sadedinde «Benim Rabbım yemek yedirir ve su içirir, sizin putlarınızın bunlardan hiç birine kaadir olmadıkları cihetle ibadete istihkakları yoktur» dedi.
Yemek ve içmekle insan hayatını idame edenin Vacip Tealâ olduğunu beyandan sonra insana ânz olan belâyayı defedenin de Vâcibülvücut olduğunu beyanla ibadete istihkakını beyan buyurdu ve «Ben hasta olduğumda benim Rabbım bana şifa verir. Halbuki sizin putlarınız size şifa verir mi ve hastalığınızdan şifa vermeye kudreti olmayan acizlere niçin ibadet edersiniz?» demekle müşrikleri tevbih etti.
Cenab-ı Hakkın insanları öldürüp diriltmesiyle de ibadete müstahak olduğunu beyan etti. Çünkü; insan ne kadar.uzun yaşa-sa Öleceğine ve öldükten sonra —fasl-ı hukuk etmek ve herkesin amelinin cezasını görmek için — hayat bulacağına ve onları öldürüp diriltenin Allahü Tealâ olduğuna ve putların bunlardan hiç bir şeye kaadir olamadıklarına işaretle Cenab-ı Hakkın ma'budün bilhak olduğunu ve âhiretin vukuunu isbat etmiş ve ölüp dirildikten sonra cümlenin arzu ettiği mağfireti ve günahları affı ihsan edenin Vacip Tealâ olduğunu beyanla Cenab-ı Hakkın ibadete iştikakım beyan eylemiştir ki, şu beyanında Hz. İbrahim insanın hîn-i icadından ölümüne kadar ve öldükten sonra hayat bulup ilelebet feyezan eden bilcümle nimetlerin Cenab-ı Hakkın ihsanı olduğunu ve putların bu nimetlerde asla medhalleri olmadığını beyanla kâfirleri ilzam ve iskât eylemiş ve Allahü Tealâ hataları dünyada mağfiret ederse de eserinin yevm-i kıyamette zuhur edeceğine binaen İbrahim (A.S.) hataların yevm-i kıyamette mağfiret edileceğini beyan etmiştir.
Şuara 26:81
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m âlemlerin Rabbısı ma'budün bilhak olduğunu beyandan sonra Rabbi Tealâ'mn ibadete iştikakını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin bâtıl ve m'ez-heb-i savabın âlemlerin Rabbısım, ma'budün bilhak ittihaz etmek olduğunu beyandan sonra âlemlerin Rabbısmm ibadete' iştikakını beyan zımnında Vacip Tealâ'mn sıfât-ı alîyyesinden beşini zikretti ve «Âlemlerin Rabbısı şol zattır ki, o zat beni anasır-ı erbaadan mürekkep olarak halketti. Binaenaleyh; beni tarik-ı hakka vasıl olacak esbap halkiyle hidayette kılar» demekle menafi-i diniye ve dünyeviyenin her cüz'ünün Cenab-ı Hak'tan olduğuna işaret etti. Çünkü; insan, saadet-i diniye ve dünyeviyeye vücut sayesinde nail olduğu cihetle vücut olmasa cemi' saadetten mahrum ve asla matlûbuna vâsıl olamaz. Şu halde insanın bütün saadete vusulü; mevcut olması ve Allah'ın hidayette kılmasiyle olduğundan bu iki kelimeyle Hz. İbrahim bütün saadete işaret etmiştir. Zira; Vacip Te-alâ her mahlûku dünya ve âhiret menfaatine hidayette kılar. Binaenaleyh; hidayet-i hilkatinden nihayet-i eceline kadar Allah'ın hidayeti herkesin imdadına yetişir, Meselâ insanın bidaye-i hilkatinde anasının rahmindeyken rahimden akan kanlarla teğaddiye hidayette kıldığı gibi dünyaya geldiğinde validesinin memesini aramak ve ondan süt emmeye hidayette kılar ve büyüyüp ömründen kat'-ı meratip ettikçe her mertebeye ve türlü türlü zamanına göre hidayetler tevali eder ve buluğ zamanında Cennetin yollarını ve nimetleriyle telezzüz etmenin yollarını gösterir, resulleri ve kitapları vasıtasiyle terğip eder, Cehennemin yollarına sülük edenleri Cehennemden tenfir eyler. Binaenaleyh; Cennetin yolunu tutan ebedî saadete ve rızaya vasıl olur; Cehennemin yollarını tutan gazab-ı İlâhiye uğrar. Şu halde hidayet; insanlar için taraf-ı.İlâhiden feyezan eden pek büyük bir nimettir.
Hz. İbrahim Allah'ın halk ettiğini ve hidayette kıldığını beyanla ibadete istihkakını isbat ettikten sonra insanların dünyada yaşayabilmeleri yemek ve içmekle olduğu cihetle bu iki nimeti ihsan edenin.Vacip Tealâ olduğunu zikirle dahi Allah'ın ibadete istihkakını beyan sadedinde «Benim Rabbım yemek yedirir ve su içirir, sizin putlarınızın bunlardan hiç birine kaadir olmadıkları cihetle ibadete istihkakları yoktur» dedi.
Yemek ve içmekle insan hayatını idame edenin Vacip Tealâ olduğunu beyandan sonra insana ânz olan belâyayı defedenin de Vâcibülvücut olduğunu beyanla ibadete istihkakını beyan buyurdu ve «Ben hasta olduğumda benim Rabbım bana şifa verir. Halbuki sizin putlarınız size şifa verir mi ve hastalığınızdan şifa vermeye kudreti olmayan acizlere niçin ibadet edersiniz?» demekle müşrikleri tevbih etti.
Cenab-ı Hakkın insanları öldürüp diriltmesiyle de ibadete müstahak olduğunu beyan etti. Çünkü; insan ne kadar.uzun yaşa-sa Öleceğine ve öldükten sonra —fasl-ı hukuk etmek ve herkesin amelinin cezasını görmek için — hayat bulacağına ve onları öldürüp diriltenin Allahü Tealâ olduğuna ve putların bunlardan hiç bir şeye kaadir olamadıklarına işaretle Cenab-ı Hakkın ma'budün bilhak olduğunu ve âhiretin vukuunu isbat etmiş ve ölüp dirildikten sonra cümlenin arzu ettiği mağfireti ve günahları affı ihsan edenin Vacip Tealâ olduğunu beyanla Cenab-ı Hakkın ibadete iştikakım beyan eylemiştir ki, şu beyanında Hz. İbrahim insanın hîn-i icadından ölümüne kadar ve öldükten sonra hayat bulup ilelebet feyezan eden bilcümle nimetlerin Cenab-ı Hakkın ihsanı olduğunu ve putların bu nimetlerde asla medhalleri olmadığını beyanla kâfirleri ilzam ve iskât eylemiş ve Allahü Tealâ hataları dünyada mağfiret ederse de eserinin yevm-i kıyamette zuhur edeceğine binaen İbrahim (A.S.) hataların yevm-i kıyamette mağfiret edileceğini beyan etmiştir.
Şuara 26:82
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m âlemlerin Rabbısı ma'budün bilhak olduğunu beyandan sonra Rabbi Tealâ'mn ibadete iştikakını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin bâtıl ve m'ez-heb-i savabın âlemlerin Rabbısım, ma'budün bilhak ittihaz etmek olduğunu beyandan sonra âlemlerin Rabbısmm ibadete' iştikakını beyan zımnında Vacip Tealâ'mn sıfât-ı alîyyesinden beşini zikretti ve «Âlemlerin Rabbısı şol zattır ki, o zat beni anasır-ı erbaadan mürekkep olarak halketti. Binaenaleyh; beni tarik-ı hakka vasıl olacak esbap halkiyle hidayette kılar» demekle menafi-i diniye ve dünyeviyenin her cüz'ünün Cenab-ı Hak'tan olduğuna işaret etti. Çünkü; insan, saadet-i diniye ve dünyeviyeye vücut sayesinde nail olduğu cihetle vücut olmasa cemi' saadetten mahrum ve asla matlûbuna vâsıl olamaz. Şu halde insanın bütün saadete vusulü; mevcut olması ve Allah'ın hidayette kılmasiyle olduğundan bu iki kelimeyle Hz. İbrahim bütün saadete işaret etmiştir. Zira; Vacip Te-alâ her mahlûku dünya ve âhiret menfaatine hidayette kılar. Binaenaleyh; hidayet-i hilkatinden nihayet-i eceline kadar Allah'ın hidayeti herkesin imdadına yetişir, Meselâ insanın bidaye-i hilkatinde anasının rahmindeyken rahimden akan kanlarla teğaddiye hidayette kıldığı gibi dünyaya geldiğinde validesinin memesini aramak ve ondan süt emmeye hidayette kılar ve büyüyüp ömründen kat'-ı meratip ettikçe her mertebeye ve türlü türlü zamanına göre hidayetler tevali eder ve buluğ zamanında Cennetin yollarını ve nimetleriyle telezzüz etmenin yollarını gösterir, resulleri ve kitapları vasıtasiyle terğip eder, Cehennemin yollarına sülük edenleri Cehennemden tenfir eyler. Binaenaleyh; Cennetin yolunu tutan ebedî saadete ve rızaya vasıl olur; Cehennemin yollarını tutan gazab-ı İlâhiye uğrar. Şu halde hidayet; insanlar için taraf-ı.İlâhiden feyezan eden pek büyük bir nimettir.
Hz. İbrahim Allah'ın halk ettiğini ve hidayette kıldığını beyanla ibadete istihkakını isbat ettikten sonra insanların dünyada yaşayabilmeleri yemek ve içmekle olduğu cihetle bu iki nimeti ihsan edenin.Vacip Tealâ olduğunu zikirle dahi Allah'ın ibadete istihkakını beyan sadedinde «Benim Rabbım yemek yedirir ve su içirir, sizin putlarınızın bunlardan hiç birine kaadir olmadıkları cihetle ibadete istihkakları yoktur» dedi.
Yemek ve içmekle insan hayatını idame edenin Vacip Tealâ olduğunu beyandan sonra insana ânz olan belâyayı defedenin de Vâcibülvücut olduğunu beyanla ibadete istihkakını beyan buyurdu ve «Ben hasta olduğumda benim Rabbım bana şifa verir. Halbuki sizin putlarınız size şifa verir mi ve hastalığınızdan şifa vermeye kudreti olmayan acizlere niçin ibadet edersiniz?» demekle müşrikleri tevbih etti.
Cenab-ı Hakkın insanları öldürüp diriltmesiyle de ibadete müstahak olduğunu beyan etti. Çünkü; insan ne kadar.uzun yaşa-sa Öleceğine ve öldükten sonra —fasl-ı hukuk etmek ve herkesin amelinin cezasını görmek için — hayat bulacağına ve onları öldürüp diriltenin Allahü Tealâ olduğuna ve putların bunlardan hiç bir şeye kaadir olamadıklarına işaretle Cenab-ı Hakkın ma'budün bilhak olduğunu ve âhiretin vukuunu isbat etmiş ve ölüp dirildikten sonra cümlenin arzu ettiği mağfireti ve günahları affı ihsan edenin Vacip Tealâ olduğunu beyanla Cenab-ı Hakkın ibadete iştikakım beyan eylemiştir ki, şu beyanında Hz. İbrahim insanın hîn-i icadından ölümüne kadar ve öldükten sonra hayat bulup ilelebet feyezan eden bilcümle nimetlerin Cenab-ı Hakkın ihsanı olduğunu ve putların bu nimetlerde asla medhalleri olmadığını beyanla kâfirleri ilzam ve iskât eylemiş ve Allahü Tealâ hataları dünyada mağfiret ederse de eserinin yevm-i kıyamette zuhur edeceğine binaen İbrahim (A.S.) hataların yevm-i kıyamette mağfiret edileceğini beyan etmiştir.
Şuara 26:83
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m halikını senadan sonra duâsmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde duâ edecek kimseler için duâsmı yalnız bir cihete hasretmeyip her iki cihete duâ etmesi lâzım olduğuna işaret etmiştir. Hz. İbrahim'in şu duasının kabulü eseri bütün milletler ve erbab-ı edyan nübüvvetini tasdik ve zikr-i cemilinde bulunurlar. Hatta ümmet-i Muhammed beş vakit namazda selavât-ı şerife ihda ederler.
Hz. İbrahim şu duasında hüsn-ü tertibe riayet etmiştir. Binaenaleyh; ilim amelden eşref ve mukaddem olduğundan ilim talebini amel talebi üzerine takdim etmiştir. Zira; kuvve-i nazariye — ilim — kuvve-i ameliye üzerine mukaddemdir. Kendinden sonra gelenlerin lisanlarında sehâ olunmasını istedi ki, hüsn-ü duaya mazhar olmakla Allah indinde derecatınm âlî olmasına ve artmasına sebep olsun. Yahud Iisan- ısıt ile muradı; ziir-riyetinden Allah'ın kullarını Allah'ın emrine davet edecek kimselerin bulunmasıdır. İşte bu manâca lisan-ı sıtka da muvaffak olmuştur ki, ekser-i enbiya-yı kiram onun neslinden zuhur etmiştir.
Şuara 26:84
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m halikını senadan sonra duâsmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde duâ edecek kimseler için duâsmı yalnız bir cihete hasretmeyip her iki cihete duâ etmesi lâzım olduğuna işaret etmiştir. Hz. İbrahim'in şu duasının kabulü eseri bütün milletler ve erbab-ı edyan nübüvvetini tasdik ve zikr-i cemilinde bulunurlar. Hatta ümmet-i Muhammed beş vakit namazda selavât-ı şerife ihda ederler.
Hz. İbrahim şu duasında hüsn-ü tertibe riayet etmiştir. Binaenaleyh; ilim amelden eşref ve mukaddem olduğundan ilim talebini amel talebi üzerine takdim etmiştir. Zira; kuvve-i nazariye — ilim — kuvve-i ameliye üzerine mukaddemdir. Kendinden sonra gelenlerin lisanlarında sehâ olunmasını istedi ki, hüsn-ü duaya mazhar olmakla Allah indinde derecatınm âlî olmasına ve artmasına sebep olsun. Yahud Iisan- ısıt ile muradı; ziir-riyetinden Allah'ın kullarını Allah'ın emrine davet edecek kimselerin bulunmasıdır. İşte bu manâca lisan-ı sıtka da muvaffak olmuştur ki, ekser-i enbiya-yı kiram onun neslinden zuhur etmiştir.
Şuara 26:85
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m halikını senadan sonra duâsmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde duâ edecek kimseler için duâsmı yalnız bir cihete hasretmeyip her iki cihete duâ etmesi lâzım olduğuna işaret etmiştir. Hz. İbrahim'in şu duasının kabulü eseri bütün milletler ve erbab-ı edyan nübüvvetini tasdik ve zikr-i cemilinde bulunurlar. Hatta ümmet-i Muhammed beş vakit namazda selavât-ı şerife ihda ederler.
Hz. İbrahim şu duasında hüsn-ü tertibe riayet etmiştir. Binaenaleyh; ilim amelden eşref ve mukaddem olduğundan ilim talebini amel talebi üzerine takdim etmiştir. Zira; kuvve-i nazariye — ilim — kuvve-i ameliye üzerine mukaddemdir. Kendinden sonra gelenlerin lisanlarında sehâ olunmasını istedi ki, hüsn-ü duaya mazhar olmakla Allah indinde derecatınm âlî olmasına ve artmasına sebep olsun. Yahud Iisan- ısıt ile muradı; ziir-riyetinden Allah'ın kullarını Allah'ın emrine davet edecek kimselerin bulunmasıdır. İşte bu manâca lisan-ı sıtka da muvaffak olmuştur ki, ekser-i enbiya-yı kiram onun neslinden zuhur etmiştir.
Şuara 26:86
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m nefsi için saadet-i diniye ve dünyeviye talebini beyandan sonra nas içinde kendine en ziyade yakın olan pederine duasını âlâ tarikilhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Mü'min ve müslim olmayan kimsenin mağfirete nail olamıya-cağı cihetle İbrahim (A.S.) in pederi için mağfiret talep etmesi pederinin İslâm olmasını talep etmektir. Şu halde demek «Yarabbi! Pederimi hidayette kılmakla ve iman tevfik etmekle mağfiret et» demektir. Yahud Şeriat-ı İbrahim'de, müşrike mağfiretle duâ caiz olmasına mebni pederine mağfiretle duâ ve pederinin müşrik olmasından dalâleti irtikâp eden zümreden olduğunu tasrih etmiştir ki, tarik-ı haktan hariç demektir. Menfaat vermeyen malla murad; hayrata sarfolunma-yan maldır. Menfaat vermeyen evIâtla murad; tarik-ı hayra irşat olunmayan evlâttır. KaIb-i selimle gelen kimse yle murad; malım hayrata sarf ve evlâdına din-i hakkı talim ve tarik-ı hayra irşatla kalbi, mal ve evlâdın fesadından salim olan kimsedir. Binaenaleyh kaIb-i selim; dininde cehalâttan ve ahlâk-ı fasideden, mal ve evlâdın şerrinden salim ve pâk olarak huzur-u ilâhiye gelen kimsedir. Şu halde malını hayrata sarf ve evlâdına ahkâm-ı diniyeyi talim eden ve em-raz-ı cehliye ve ahlâk-ı redîeden salim olarak âhirete gelen kimsenin malından ve evlâdından menfaat göreceğine bu âyet delâlet eder.
Vacip Tealâ'dan bir şey istiyecek kimsenin duadan evvel Vacip Tealâ'yı medh ü sena etmesi duanın kabulünün şartlarından olduğuna da delâlet eder. Çünkü; Hz. İbrahim dünya ve âhirete müteallik isteklerini talepten evvel Rabbisini lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra duaya başlamıştır. Allahü Tealâ'nm bize bu minval üzere Kur'an'da beyanı bu mesleğin savap olduğuna delil-i kavidir. Binaenaleyh duaya başlayacak kimse; evvelâ Allah'ı sena ve sonra duâ etmelidir. Fatiha-i Şerifede de bu minval üzere varid olmuştur.
Şuara 26:87
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m nefsi için saadet-i diniye ve dünyeviye talebini beyandan sonra nas içinde kendine en ziyade yakın olan pederine duasını âlâ tarikilhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Mü'min ve müslim olmayan kimsenin mağfirete nail olamıya-cağı cihetle İbrahim (A.S.) in pederi için mağfiret talep etmesi pederinin İslâm olmasını talep etmektir. Şu halde demek «Yarabbi! Pederimi hidayette kılmakla ve iman tevfik etmekle mağfiret et» demektir. Yahud Şeriat-ı İbrahim'de, müşrike mağfiretle duâ caiz olmasına mebni pederine mağfiretle duâ ve pederinin müşrik olmasından dalâleti irtikâp eden zümreden olduğunu tasrih etmiştir ki, tarik-ı haktan hariç demektir. Menfaat vermeyen malla murad; hayrata sarfolunma-yan maldır. Menfaat vermeyen evIâtla murad; tarik-ı hayra irşat olunmayan evlâttır. KaIb-i selimle gelen kimse yle murad; malım hayrata sarf ve evlâdına din-i hakkı talim ve tarik-ı hayra irşatla kalbi, mal ve evlâdın fesadından salim olan kimsedir. Binaenaleyh kaIb-i selim; dininde cehalâttan ve ahlâk-ı fasideden, mal ve evlâdın şerrinden salim ve pâk olarak huzur-u ilâhiye gelen kimsedir. Şu halde malını hayrata sarf ve evlâdına ahkâm-ı diniyeyi talim eden ve em-raz-ı cehliye ve ahlâk-ı redîeden salim olarak âhirete gelen kimsenin malından ve evlâdından menfaat göreceğine bu âyet delâlet eder.
Vacip Tealâ'dan bir şey istiyecek kimsenin duadan evvel Vacip Tealâ'yı medh ü sena etmesi duanın kabulünün şartlarından olduğuna da delâlet eder. Çünkü; Hz. İbrahim dünya ve âhirete müteallik isteklerini talepten evvel Rabbisini lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra duaya başlamıştır. Allahü Tealâ'nm bize bu minval üzere Kur'an'da beyanı bu mesleğin savap olduğuna delil-i kavidir. Binaenaleyh duaya başlayacak kimse; evvelâ Allah'ı sena ve sonra duâ etmelidir. Fatiha-i Şerifede de bu minval üzere varid olmuştur.
Şuara 26:88
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m nefsi için saadet-i diniye ve dünyeviye talebini beyandan sonra nas içinde kendine en ziyade yakın olan pederine duasını âlâ tarikilhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Mü'min ve müslim olmayan kimsenin mağfirete nail olamıya-cağı cihetle İbrahim (A.S.) in pederi için mağfiret talep etmesi pederinin İslâm olmasını talep etmektir. Şu halde demek «Yarabbi! Pederimi hidayette kılmakla ve iman tevfik etmekle mağfiret et» demektir. Yahud Şeriat-ı İbrahim'de, müşrike mağfiretle duâ caiz olmasına mebni pederine mağfiretle duâ ve pederinin müşrik olmasından dalâleti irtikâp eden zümreden olduğunu tasrih etmiştir ki, tarik-ı haktan hariç demektir. Menfaat vermeyen malla murad; hayrata sarfolunma-yan maldır. Menfaat vermeyen evIâtla murad; tarik-ı hayra irşat olunmayan evlâttır. KaIb-i selimle gelen kimse yle murad; malım hayrata sarf ve evlâdına din-i hakkı talim ve tarik-ı hayra irşatla kalbi, mal ve evlâdın fesadından salim olan kimsedir. Binaenaleyh kaIb-i selim; dininde cehalâttan ve ahlâk-ı fasideden, mal ve evlâdın şerrinden salim ve pâk olarak huzur-u ilâhiye gelen kimsedir. Şu halde malını hayrata sarf ve evlâdına ahkâm-ı diniyeyi talim eden ve em-raz-ı cehliye ve ahlâk-ı redîeden salim olarak âhirete gelen kimsenin malından ve evlâdından menfaat göreceğine bu âyet delâlet eder.
Vacip Tealâ'dan bir şey istiyecek kimsenin duadan evvel Vacip Tealâ'yı medh ü sena etmesi duanın kabulünün şartlarından olduğuna da delâlet eder. Çünkü; Hz. İbrahim dünya ve âhirete müteallik isteklerini talepten evvel Rabbisini lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra duaya başlamıştır. Allahü Tealâ'nm bize bu minval üzere Kur'an'da beyanı bu mesleğin savap olduğuna delil-i kavidir. Binaenaleyh duaya başlayacak kimse; evvelâ Allah'ı sena ve sonra duâ etmelidir. Fatiha-i Şerifede de bu minval üzere varid olmuştur.
Şuara 26:89
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m nefsi için saadet-i diniye ve dünyeviye talebini beyandan sonra nas içinde kendine en ziyade yakın olan pederine duasını âlâ tarikilhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Mü'min ve müslim olmayan kimsenin mağfirete nail olamıya-cağı cihetle İbrahim (A.S.) in pederi için mağfiret talep etmesi pederinin İslâm olmasını talep etmektir. Şu halde demek «Yarabbi! Pederimi hidayette kılmakla ve iman tevfik etmekle mağfiret et» demektir. Yahud Şeriat-ı İbrahim'de, müşrike mağfiretle duâ caiz olmasına mebni pederine mağfiretle duâ ve pederinin müşrik olmasından dalâleti irtikâp eden zümreden olduğunu tasrih etmiştir ki, tarik-ı haktan hariç demektir. Menfaat vermeyen malla murad; hayrata sarfolunma-yan maldır. Menfaat vermeyen evIâtla murad; tarik-ı hayra irşat olunmayan evlâttır. KaIb-i selimle gelen kimse yle murad; malım hayrata sarf ve evlâdına din-i hakkı talim ve tarik-ı hayra irşatla kalbi, mal ve evlâdın fesadından salim olan kimsedir. Binaenaleyh kaIb-i selim; dininde cehalâttan ve ahlâk-ı fasideden, mal ve evlâdın şerrinden salim ve pâk olarak huzur-u ilâhiye gelen kimsedir. Şu halde malını hayrata sarf ve evlâdına ahkâm-ı diniyeyi talim eden ve em-raz-ı cehliye ve ahlâk-ı redîeden salim olarak âhirete gelen kimsenin malından ve evlâdından menfaat göreceğine bu âyet delâlet eder.
Vacip Tealâ'dan bir şey istiyecek kimsenin duadan evvel Vacip Tealâ'yı medh ü sena etmesi duanın kabulünün şartlarından olduğuna da delâlet eder. Çünkü; Hz. İbrahim dünya ve âhirete müteallik isteklerini talepten evvel Rabbisini lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra duaya başlamıştır. Allahü Tealâ'nm bize bu minval üzere Kur'an'da beyanı bu mesleğin savap olduğuna delil-i kavidir. Binaenaleyh duaya başlayacak kimse; evvelâ Allah'ı sena ve sonra duâ etmelidir. Fatiha-i Şerifede de bu minval üzere varid olmuştur.
Şuara 26:90
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmini din-i hakka davet ettiğini, dünyevî ve uhrevî menafii için duâ ettiğini beyandan sonra hakkı kabul eden müttekilerle kabul etmeyip küfür üzere İsrar edenlerin âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor,
'
Şuara 26:91
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmini din-i hakka davet ettiğini, dünyevî ve uhrevî menafii için duâ ettiğini beyandan sonra hakkı kabul eden müttekilerle kabul etmeyip küfür üzere İsrar edenlerin âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor,
'
Şuara 26:92
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmini din-i hakka davet ettiğini, dünyevî ve uhrevî menafii için duâ ettiğini beyandan sonra hakkı kabul eden müttekilerle kabul etmeyip küfür üzere İsrar edenlerin âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor,
'
Şuara 26:93
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmini din-i hakka davet ettiğini, dünyevî ve uhrevî menafii için duâ ettiğini beyandan sonra hakkı kabul eden müttekilerle kabul etmeyip küfür üzere İsrar edenlerin âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor,
'
Şuara 26:94
Yani; şirkten ve sair günahlardan kaçman mü'min müttekile-re, arsa-i mahşerde makamlarını görmekle ferahları ziyade olması için Cennet onların görecekleri derecede yaklaştırılır ki, Cenneti seyr ü temaşa etmekle sevinçleri artsın. Dünyada tarik-ı haktan ayrılmış ve şehavat-ı nefsaniyesine tebaiyetle bir takım küfri-yatı ve sair günahları irtikâp eden kâfirlere Cehennem izhâr olunur; gösterilir ki, hasretleri ve hüzn ü elemleri ziyade olsun., onlar da varacakları mekânlarını görür ve bilirler. Kâfirler Cehennemi görünce taraf-ı İlâhiden onları tekdir için Allah'tan başka olarak ibadet ettiğiniz ma'butlarmız nerededir? Çağırın onları. Gelip, sizi azaptan kurtarsınlar, onların şefaat edeceklerini itikat ediyordunuz. Şimdi itikadınız veçhile onlar size yardım ediyorlar mı ve ya-hud kendilerinden azabı def edebilirler mi?» denir. Böyle sual olunduktan sonra âsilerle âsilerin ibadet ettikleri putlar ve iblisin askerleri cemisi birbiri üzerine tepeleri aşağı Cehenneme atılırlar, hiç bir fert hariç kalmaz. Çünkü; dünyada cümlesi nasıl şirk üzerinde içtima' ettilerse âhirette de cümlesi birden Cehenneme atılırlar. Zira amelde iştirak; azapta iştiraki icap eder.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile iblisin askerleri yle murad; gerek kendi zürriyetinden ve gerek âdem oğlundan kıyamete kadar ona tabi olanlar ve onun askerleridir. Binaenaleyh; tâbi' ve metbu' cümlesinin Cehenneme dahil olacaklarını beyanla Cenab-ı Hak iblisin tâbilerini tehdit etmiştir,
yüzleri üzerine atılırlar demektir. Çünkü kebb ; yüz üstüne atılmaktır. Kebkebe ; bunun tekrarı-dır ki lâfzın tekrarı manâda da tekrarı icap eder. Binaenaleyh; müşrikler Cehenneme atıldıklarında döne döne Cehennemin alt tabakasına varıncaya kadar kiraren ve miraren yüzleri üzerine döneceklerine işaret için varid olduğu Zemahşerînin cümle-i beyanatındandır. Zira; dünyada da yüksek mahalden düşen kimsenin hali buna şahittir. Çünkü; yüksek yerden düşen kimse tabana ininceye kadar döne döne düşer, bir siyak üzere;inmez.
ğavâ ; azmak manasınadır. Kâfirler] tarik-ı hakkın haricinde azgınlık ettiklerinden kâfirlere gâvûn denmiştir ki, azgın kâfirler demektir.
Şuara 26:95
Yani; şirkten ve sair günahlardan kaçman mü'min müttekile-re, arsa-i mahşerde makamlarını görmekle ferahları ziyade olması için Cennet onların görecekleri derecede yaklaştırılır ki, Cenneti seyr ü temaşa etmekle sevinçleri artsın. Dünyada tarik-ı haktan ayrılmış ve şehavat-ı nefsaniyesine tebaiyetle bir takım küfri-yatı ve sair günahları irtikâp eden kâfirlere Cehennem izhâr olunur; gösterilir ki, hasretleri ve hüzn ü elemleri ziyade olsun., onlar da varacakları mekânlarını görür ve bilirler. Kâfirler Cehennemi görünce taraf-ı İlâhiden onları tekdir için Allah'tan başka olarak ibadet ettiğiniz ma'butlarmız nerededir? Çağırın onları. Gelip, sizi azaptan kurtarsınlar, onların şefaat edeceklerini itikat ediyordunuz. Şimdi itikadınız veçhile onlar size yardım ediyorlar mı ve ya-hud kendilerinden azabı def edebilirler mi?» denir. Böyle sual olunduktan sonra âsilerle âsilerin ibadet ettikleri putlar ve iblisin askerleri cemisi birbiri üzerine tepeleri aşağı Cehenneme atılırlar, hiç bir fert hariç kalmaz. Çünkü; dünyada cümlesi nasıl şirk üzerinde içtima' ettilerse âhirette de cümlesi birden Cehenneme atılırlar. Zira amelde iştirak; azapta iştiraki icap eder.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile iblisin askerleri yle murad; gerek kendi zürriyetinden ve gerek âdem oğlundan kıyamete kadar ona tabi olanlar ve onun askerleridir. Binaenaleyh; tâbi' ve metbu' cümlesinin Cehenneme dahil olacaklarını beyanla Cenab-ı Hak iblisin tâbilerini tehdit etmiştir,
yüzleri üzerine atılırlar demektir. Çünkü kebb ; yüz üstüne atılmaktır. Kebkebe ; bunun tekrarı-dır ki lâfzın tekrarı manâda da tekrarı icap eder. Binaenaleyh; müşrikler Cehenneme atıldıklarında döne döne Cehennemin alt tabakasına varıncaya kadar kiraren ve miraren yüzleri üzerine döneceklerine işaret için varid olduğu Zemahşerînin cümle-i beyanatındandır. Zira; dünyada da yüksek mahalden düşen kimsenin hali buna şahittir. Çünkü; yüksek yerden düşen kimse tabana ininceye kadar döne döne düşer, bir siyak üzere;inmez.
ğavâ ; azmak manasınadır. Kâfirler] tarik-ı hakkın haricinde azgınlık ettiklerinden kâfirlere gâvûn denmiştir ki, azgın kâfirler demektir.
Şuara 26:96
Vacip Tealâ âsilerin Cehenneme atılacaklarını ve atılmalnın keyfiyetini beyandan sonra Cehennemde cereyan edecek sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ona ibadet eder gibi size ibadet ettik. Sizin gibi âciz taş ve ağaç parçasına ibadet elbette dalâlettir. Zira; mahlûkatıri en âcizlerini Vacip Tealâ'ya müsavi kılmanın tarik-ı haktan hariç olduğu meydandadır.»
Şuara 26:97
Vacip Tealâ âsilerin Cehenneme atılacaklarını ve atılmalnın keyfiyetini beyandan sonra Cehennemde cereyan edecek sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ona ibadet eder gibi size ibadet ettik. Sizin gibi âciz taş ve ağaç parçasına ibadet elbette dalâlettir. Zira; mahlûkatıri en âcizlerini Vacip Tealâ'ya müsavi kılmanın tarik-ı haktan hariç olduğu meydandadır.»
Şuara 26:98
Vacip Tealâ âsilerin Cehenneme atılacaklarını ve atılmalnın keyfiyetini beyandan sonra Cehennemde cereyan edecek sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ona ibadet eder gibi size ibadet ettik. Sizin gibi âciz taş ve ağaç parçasına ibadet elbette dalâlettir. Zira; mahlûkatıri en âcizlerini Vacip Tealâ'ya müsavi kılmanın tarik-ı haktan hariç olduğu meydandadır.»
Şuara 26:99
- Çünkü; bizi yoldan çıkaran onlardır. Zira; bizim tarik-ı dalâli irtikâbımız onlara ittibâ' ve onları taklit etme-mizdendir. Eğer taklit etmemiş olsaydık yoldan çıkmazdık» de-mekle ıdlâl eden mücrimleri itham edeceklerdir.
Şuara 26:100
Yani; ehl-i Cehennem, Cehenneme girince birbirleriyle muha-sama eder oldukları halde kendilerinin dalâlette olduklarına yemin edecekleri ve elbette açık dalâlet içinde olduklarını ikrar edip putlara «(Biz sizi âlemlerin Rabbisine müsavi kıldık. Sizlere ibadet ettik» diyecekleri ve «Bizi idlâl etmedi. Ancak mücrimler idlâl etti» diyerek mücrimlere atf-ı cürm edecekleri gibi bir şâfi' ve işe yarar sadakatli akrabaları olmadığını beyanla Cehennemden halâsın çaresi olmadığını bildiklerinden dünyaya dönmek imkânı olsa da biz de mü'min olsak diyecekleri bu âyetlerden müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Çünkü; insanın azaptan halâsı kendi zâtında olan ihlâsladır. Eğer ihlâsla kurtulamazsa bir şâfiin şefatiyle olabilir. Bunların cümlesinden ümidi kesince nedametlerini izhar ederek «Ah ne olsa olsa da dünyaya bir daha dönsek ve aklımızı başımıza alarak iman eden mü'minler zümresinden olsak" demekle tahassürlerini izhâr ederler.
Çünkü; İbrahim (A.S.) m mubahasesinin tertibi gayet muntazam ve takriri gayet güzel olduğundan azıcık idraki olan kimse düşününce kelâmında olan usul-ü itikadiye ve ulum-u ameliyeye dair vaazını derhal kabul eder ve davetine icabette asla tereddüt etmez.
Şuara 26:101
Yani; ehl-i Cehennem, Cehenneme girince birbirleriyle muha-sama eder oldukları halde kendilerinin dalâlette olduklarına yemin edecekleri ve elbette açık dalâlet içinde olduklarını ikrar edip putlara «(Biz sizi âlemlerin Rabbisine müsavi kıldık. Sizlere ibadet ettik» diyecekleri ve «Bizi idlâl etmedi. Ancak mücrimler idlâl etti» diyerek mücrimlere atf-ı cürm edecekleri gibi bir şâfi' ve işe yarar sadakatli akrabaları olmadığını beyanla Cehennemden halâsın çaresi olmadığını bildiklerinden dünyaya dönmek imkânı olsa da biz de mü'min olsak diyecekleri bu âyetlerden müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Çünkü; insanın azaptan halâsı kendi zâtında olan ihlâsladır. Eğer ihlâsla kurtulamazsa bir şâfiin şefatiyle olabilir. Bunların cümlesinden ümidi kesince nedametlerini izhar ederek «Ah ne olsa olsa da dünyaya bir daha dönsek ve aklımızı başımıza alarak iman eden mü'minler zümresinden olsak" demekle tahassürlerini izhâr ederler.
Çünkü; İbrahim (A.S.) m mubahasesinin tertibi gayet muntazam ve takriri gayet güzel olduğundan azıcık idraki olan kimse düşününce kelâmında olan usul-ü itikadiye ve ulum-u ameliyeye dair vaazını derhal kabul eder ve davetine icabette asla tereddüt etmez.
Şuara 26:102
Yani; ehl-i Cehennem, Cehenneme girince birbirleriyle muha-sama eder oldukları halde kendilerinin dalâlette olduklarına yemin edecekleri ve elbette açık dalâlet içinde olduklarını ikrar edip putlara «(Biz sizi âlemlerin Rabbisine müsavi kıldık. Sizlere ibadet ettik» diyecekleri ve «Bizi idlâl etmedi. Ancak mücrimler idlâl etti» diyerek mücrimlere atf-ı cürm edecekleri gibi bir şâfi' ve işe yarar sadakatli akrabaları olmadığını beyanla Cehennemden halâsın çaresi olmadığını bildiklerinden dünyaya dönmek imkânı olsa da biz de mü'min olsak diyecekleri bu âyetlerden müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Çünkü; insanın azaptan halâsı kendi zâtında olan ihlâsladır. Eğer ihlâsla kurtulamazsa bir şâfiin şefatiyle olabilir. Bunların cümlesinden ümidi kesince nedametlerini izhar ederek «Ah ne olsa olsa da dünyaya bir daha dönsek ve aklımızı başımıza alarak iman eden mü'minler zümresinden olsak" demekle tahassürlerini izhâr ederler.
Çünkü; İbrahim (A.S.) m mubahasesinin tertibi gayet muntazam ve takriri gayet güzel olduğundan azıcık idraki olan kimse düşününce kelâmında olan usul-ü itikadiye ve ulum-u ameliyeye dair vaazını derhal kabul eder ve davetine icabette asla tereddüt etmez.
Şuara 26:103
Zira; idrak-lan kısa ve şehevat-ı nefsaniyelerine ittibaları ziyade olduğundan ibrahim'in vaazı onlara tesir etmedi.
Şuara 26:104
Binaenaleyh; düşmanlarından intikamını alır ve dostlarını ihsanına müstağrak kılar.
Şuara 26:105
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın mubahaselerini beyan ettiği gibi Hz. Nuh'un mubahasesini da hî beyan etmek üzere buyuruyor.
Rusül-ü kiram ümmetlerine cemi' enbiyaya iman etmelerini emrettikleri cihetle birini tekzip, hepsini tekzip demek olduğundan Hz. Nuh'u tekziple cümle resulleri tekzip etmiş olduklarına binaen kavm-i Nuh'un da resullerin cümlesini tekzip ettikleri beyan olunmuştur. Nuh (A.S.) onlara gayet beliğ nasihatta bulundu ve Allah'tan korkmak lâzım olup korkmamanın bir emr-i münker olduğunu onlara tebliğ etti. Çünkü; kavm-i Nuh mukallit olup muka lit de tehditten korktuğu için tehdidini nasihatma mukaddime kili rak sair nesayih üzerine takdimle yani «Siz A lah'tan korkmaz mısınız?» dedi. Bundan sonra nefsini iki sıfat tavsif etti: Birincisi; taraf-ı ilâhiden gönderilmiş resi olması, ikincisi; emin olmasıdır. Çünkü; Nuh (A.S.) nı büvvetini izhar etmeden evvel kavmi içinde emanetle meşhur o duğundan keenne kavmine dedi ki, «Ben bundan evvel sizin ind nizde emin olduğum halde, siz şimdi beni niçin tasdik etmez \ neden itham edersiniz-? Yoksa ben değiştim mi ve evvelden beri bi diğiniz ve emin tanıdığınız Nuh değil miyim ve evvel sözüme im mrdımz da şimdi neden iman etmez ve inanmazsınız?» demek] kavmini hasetle itham etti ve «Hâl böyle olunca Allah'tan korku ve bana itaat edin» demekle kavmini tarik-ı hakka davet eyled Sözüne şunu da ilâve edip dedi ki:
Şuara 26:106
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın mubahaselerini beyan ettiği gibi Hz. Nuh'un mubahasesini da hî beyan etmek üzere buyuruyor.
Rusül-ü kiram ümmetlerine cemi' enbiyaya iman etmelerini emrettikleri cihetle birini tekzip, hepsini tekzip demek olduğundan Hz. Nuh'u tekziple cümle resulleri tekzip etmiş olduklarına binaen kavm-i Nuh'un da resullerin cümlesini tekzip ettikleri beyan olunmuştur. Nuh (A.S.) onlara gayet beliğ nasihatta bulundu ve Allah'tan korkmak lâzım olup korkmamanın bir emr-i münker olduğunu onlara tebliğ etti. Çünkü; kavm-i Nuh mukallit olup muka lit de tehditten korktuğu için tehdidini nasihatma mukaddime kili rak sair nesayih üzerine takdimle yani «Siz A lah'tan korkmaz mısınız?» dedi. Bundan sonra nefsini iki sıfat tavsif etti: Birincisi; taraf-ı ilâhiden gönderilmiş resi olması, ikincisi; emin olmasıdır. Çünkü; Nuh (A.S.) nı büvvetini izhar etmeden evvel kavmi içinde emanetle meşhur o duğundan keenne kavmine dedi ki, «Ben bundan evvel sizin ind nizde emin olduğum halde, siz şimdi beni niçin tasdik etmez \ neden itham edersiniz-? Yoksa ben değiştim mi ve evvelden beri bi diğiniz ve emin tanıdığınız Nuh değil miyim ve evvel sözüme im mrdımz da şimdi neden iman etmez ve inanmazsınız?» demek] kavmini hasetle itham etti ve «Hâl böyle olunca Allah'tan korku ve bana itaat edin» demekle kavmini tarik-ı hakka davet eyled Sözüne şunu da ilâve edip dedi ki:
Şuara 26:107
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın mubahaselerini beyan ettiği gibi Hz. Nuh'un mubahasesini da hî beyan etmek üzere buyuruyor.
Rusül-ü kiram ümmetlerine cemi' enbiyaya iman etmelerini emrettikleri cihetle birini tekzip, hepsini tekzip demek olduğundan Hz. Nuh'u tekziple cümle resulleri tekzip etmiş olduklarına binaen kavm-i Nuh'un da resullerin cümlesini tekzip ettikleri beyan olunmuştur. Nuh (A.S.) onlara gayet beliğ nasihatta bulundu ve Allah'tan korkmak lâzım olup korkmamanın bir emr-i münker olduğunu onlara tebliğ etti. Çünkü; kavm-i Nuh mukallit olup muka lit de tehditten korktuğu için tehdidini nasihatma mukaddime kili rak sair nesayih üzerine takdimle yani «Siz A lah'tan korkmaz mısınız?» dedi. Bundan sonra nefsini iki sıfat tavsif etti: Birincisi; taraf-ı ilâhiden gönderilmiş resi olması, ikincisi; emin olmasıdır. Çünkü; Nuh (A.S.) nı büvvetini izhar etmeden evvel kavmi içinde emanetle meşhur o duğundan keenne kavmine dedi ki, «Ben bundan evvel sizin ind nizde emin olduğum halde, siz şimdi beni niçin tasdik etmez \ neden itham edersiniz-? Yoksa ben değiştim mi ve evvelden beri bi diğiniz ve emin tanıdığınız Nuh değil miyim ve evvel sözüme im mrdımz da şimdi neden iman etmez ve inanmazsınız?» demek] kavmini hasetle itham etti ve «Hâl böyle olunca Allah'tan korku ve bana itaat edin» demekle kavmini tarik-ı hakka davet eyled Sözüne şunu da ilâve edip dedi ki:
Şuara 26:108
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın mubahaselerini beyan ettiği gibi Hz. Nuh'un mubahasesini da hî beyan etmek üzere buyuruyor.
Rusül-ü kiram ümmetlerine cemi' enbiyaya iman etmelerini emrettikleri cihetle birini tekzip, hepsini tekzip demek olduğundan Hz. Nuh'u tekziple cümle resulleri tekzip etmiş olduklarına binaen kavm-i Nuh'un da resullerin cümlesini tekzip ettikleri beyan olunmuştur. Nuh (A.S.) onlara gayet beliğ nasihatta bulundu ve Allah'tan korkmak lâzım olup korkmamanın bir emr-i münker olduğunu onlara tebliğ etti. Çünkü; kavm-i Nuh mukallit olup muka lit de tehditten korktuğu için tehdidini nasihatma mukaddime kili rak sair nesayih üzerine takdimle yani «Siz A lah'tan korkmaz mısınız?» dedi. Bundan sonra nefsini iki sıfat tavsif etti: Birincisi; taraf-ı ilâhiden gönderilmiş resi olması, ikincisi; emin olmasıdır. Çünkü; Nuh (A.S.) nı büvvetini izhar etmeden evvel kavmi içinde emanetle meşhur o duğundan keenne kavmine dedi ki, «Ben bundan evvel sizin ind nizde emin olduğum halde, siz şimdi beni niçin tasdik etmez \ neden itham edersiniz-? Yoksa ben değiştim mi ve evvelden beri bi diğiniz ve emin tanıdığınız Nuh değil miyim ve evvel sözüme im mrdımz da şimdi neden iman etmez ve inanmazsınız?» demek] kavmini hasetle itham etti ve «Hâl böyle olunca Allah'tan korku ve bana itaat edin» demekle kavmini tarik-ı hakka davet eyled Sözüne şunu da ilâve edip dedi ki:
Şuara 26:109
demekle nasihat vı tarik-ı hakka davetinde ücret-i maddiye istemediğini, nasihat vı davetinin ağraz-ı dünyeviye şaibesinden ârî olduğunu, ücret-i ma neviyesinin Cenab-ı Hakka ait olup maneviyata kavminin karışa mıyacağını beyanla kavmini itaata davet etti. îttika ile emir; su rette tekrar gibi görülürse de hakikatta tekrar yoktuf\ Çünkü Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelki âyetin manâsı; «Bana muha lefetten korkun. Zira; ben Allah'ın emin resulüyüm» demektir İkinci âyetin manâsı; «Bana muhalefettön korkun. Zira; ben sizden ücret istemiyorum» demektir. Şu halde ittika ile emrin mer-çileri başka başkadır.
Şuara 26:110
demekle nasihat vı tarik-ı hakka davetinde ücret-i maddiye istemediğini, nasihat vı davetinin ağraz-ı dünyeviye şaibesinden ârî olduğunu, ücret-i ma neviyesinin Cenab-ı Hakka ait olup maneviyata kavminin karışa mıyacağını beyanla kavmini itaata davet etti. îttika ile emir; su rette tekrar gibi görülürse de hakikatta tekrar yoktuf\ Çünkü Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelki âyetin manâsı; «Bana muha lefetten korkun. Zira; ben Allah'ın emin resulüyüm» demektir İkinci âyetin manâsı; «Bana muhalefettön korkun. Zira; ben sizden ücret istemiyorum» demektir. Şu halde ittika ile emrin mer-çileri başka başkadır.
Şuara 26:111
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m nasihati üzerine kavminin müda-falarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde ben hükmü, zahire bina ederim ve imanlarını kabul ve kendilerini muhubb-i sadıkım bilirim. Sizin onlara erazil, güruhundan demenize asla iltifat etmem» dedi.
Şuara 26:112
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m nasihati üzerine kavminin müda-falarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde ben hükmü, zahire bina ederim ve imanlarını kabul ve kendilerini muhubb-i sadıkım bilirim. Sizin onlara erazil, güruhundan demenize asla iltifat etmem» dedi.
Mü'minlere muhabbet eder ve sizin gibi iman etmiyenleri azab-ı İlâhi ile korkuturum ve korkutmam da zahir ve delâili meydandadır. Binaenaleyh; kimsenin şüphesi yoktur» dedi.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Nuh'a iman edenler; fukara güruhundan ve sanayi-i hasise erbabından oldukları cihetle zengin ve mansıp sahipleri onları beğenmediklerinden Hz. Nuh'a onları başından tard etmesini teklif etmeleri üzerine Hz. Nuh «Ben iman edenleri sizin arzunuzla huzurumdan tard eder olmadım. Zira; şeref ve serv.etin imanda methali yoktur. Binaenaleyh; bir fakir mü'min indallah milyonlarca zengin kâfirlerden hayırlıdır. Şu halde benim vazifem zengin ve fakir her kim olursa olsun iman edenlerin imanlarını kabul ve iman etmiyenleri azapla korkutmaktır» demekle kavminin tekliflerini reddetti.
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmine vermiş olduğu cevap üze rine Hz. Nuh'u tehdit ettiklerini beyan etmek üzere
Şuara 26:113
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m nasihati üzerine kavminin müda-falarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde ben hükmü, zahire bina ederim ve imanlarını kabul ve kendilerini muhubb-i sadıkım bilirim. Sizin onlara erazil, güruhundan demenize asla iltifat etmem» dedi.
Mü'minlere muhabbet eder ve sizin gibi iman etmiyenleri azab-ı İlâhi ile korkuturum ve korkutmam da zahir ve delâili meydandadır. Binaenaleyh; kimsenin şüphesi yoktur» dedi.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Nuh'a iman edenler; fukara güruhundan ve sanayi-i hasise erbabından oldukları cihetle zengin ve mansıp sahipleri onları beğenmediklerinden Hz. Nuh'a onları başından tard etmesini teklif etmeleri üzerine Hz. Nuh «Ben iman edenleri sizin arzunuzla huzurumdan tard eder olmadım. Zira; şeref ve serv.etin imanda methali yoktur. Binaenaleyh; bir fakir mü'min indallah milyonlarca zengin kâfirlerden hayırlıdır. Şu halde benim vazifem zengin ve fakir her kim olursa olsun iman edenlerin imanlarını kabul ve iman etmiyenleri azapla korkutmaktır» demekle kavminin tekliflerini reddetti.
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmine vermiş olduğu cevap üze rine Hz. Nuh'u tehdit ettiklerini beyan etmek üzere
Şuara 26:114
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m nasihati üzerine kavminin müda-falarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde ben hükmü, zahire bina ederim ve imanlarını kabul ve kendilerini muhubb-i sadıkım bilirim. Sizin onlara erazil, güruhundan demenize asla iltifat etmem» dedi.
Mü'minlere muhabbet eder ve sizin gibi iman etmiyenleri azab-ı İlâhi ile korkuturum ve korkutmam da zahir ve delâili meydandadır. Binaenaleyh; kimsenin şüphesi yoktur» dedi.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Nuh'a iman edenler; fukara güruhundan ve sanayi-i hasise erbabından oldukları cihetle zengin ve mansıp sahipleri onları beğenmediklerinden Hz. Nuh'a onları başından tard etmesini teklif etmeleri üzerine Hz. Nuh «Ben iman edenleri sizin arzunuzla huzurumdan tard eder olmadım. Zira; şeref ve serv.etin imanda methali yoktur. Binaenaleyh; bir fakir mü'min indallah milyonlarca zengin kâfirlerden hayırlıdır. Şu halde benim vazifem zengin ve fakir her kim olursa olsun iman edenlerin imanlarını kabul ve iman etmiyenleri azapla korkutmaktır» demekle kavminin tekliflerini reddetti.
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmine vermiş olduğu cevap üze rine Hz. Nuh'u tehdit ettiklerini beyan etmek üzere
Şuara 26:115
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m nasihati üzerine kavminin müda-falarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde ben hükmü, zahire bina ederim ve imanlarını kabul ve kendilerini muhubb-i sadıkım bilirim. Sizin onlara erazil, güruhundan demenize asla iltifat etmem» dedi.
Mü'minlere muhabbet eder ve sizin gibi iman etmiyenleri azab-ı İlâhi ile korkuturum ve korkutmam da zahir ve delâili meydandadır. Binaenaleyh; kimsenin şüphesi yoktur» dedi.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Nuh'a iman edenler; fukara güruhundan ve sanayi-i hasise erbabından oldukları cihetle zengin ve mansıp sahipleri onları beğenmediklerinden Hz. Nuh'a onları başından tard etmesini teklif etmeleri üzerine Hz. Nuh «Ben iman edenleri sizin arzunuzla huzurumdan tard eder olmadım. Zira; şeref ve serv.etin imanda methali yoktur. Binaenaleyh; bir fakir mü'min indallah milyonlarca zengin kâfirlerden hayırlıdır. Şu halde benim vazifem zengin ve fakir her kim olursa olsun iman edenlerin imanlarını kabul ve iman etmiyenleri azapla korkutmaktır» demekle kavminin tekliflerini reddetti.
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmine vermiş olduğu cevap üze rine Hz. Nuh'u tehdit ettiklerini beyan etmek üzere
Şuara 26:116
buyuruyor.
Zira; şu davanda musir olur ve şeriat unvanında getirdiğin şeyden dönmez ve terketmezsen biz seni taşla öldürürüz.» demekle Hz. Nuh'u şiddetle tehdit ettiler. Çünkü recimle öldürmek; mevtin en fenasıdır. Binaenaleyh; en fena ölümle öldüreceklerini söylediler ve bilmediler ki, Hz. Nuh himaye-i İlâhiye altındadır, katline elleri değmiyecek ve onu katille tehdit ederken kendileri en fena ölümle ölmeye mahkûmlardır.
Şuara 26:117
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un tehditlerini beyandan Nuh'un zat-ı ulûhiyetine istirhamını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu haberi, Cenab-ı Hakka şikâyet tarikiyledir, ihbar tarikiyle değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak her şeyi bildiğinden Nuh (A.S.) m ihbarına ihtiyacı yoktur. Necatla dua; onların şerrinden ve onlara nazil olacak azaptan, yani her ikisinden de necat istemektir. Çünkü; onlar şiddetle tehdit ettikleri gibi onlara nazil olacak azabı da biliyordu. Binaenaleyh; ikisine birden duadır.
Şuara 26:118
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un tehditlerini beyandan Nuh'un zat-ı ulûhiyetine istirhamını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu haberi, Cenab-ı Hakka şikâyet tarikiyledir, ihbar tarikiyle değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak her şeyi bildiğinden Nuh (A.S.) m ihbarına ihtiyacı yoktur. Necatla dua; onların şerrinden ve onlara nazil olacak azaptan, yani her ikisinden de necat istemektir. Çünkü; onlar şiddetle tehdit ettikleri gibi onlara nazil olacak azabı da biliyordu. Binaenaleyh; ikisine birden duadır.
Şuara 26:119
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m duası üzerine necat verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
ki, o gemi her türlü eşyadan ve her nevi hayvandan birer çift bulunmakla dolu idi. O dolu gemi ile onları gark olmaktan halâs ettik.
Şuara 26:120
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m duası üzerine necat verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
ki, o gemi her türlü eşyadan ve her nevi hayvandan birer çift bulunmakla dolu idi. O dolu gemi ile onları gark olmaktan halâs ettik.
Şuara 26:121
dendir.
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m kavmiy olan mubahaselerini ve kavminin akıbetini beyandan sonra E Hûd'un kavmiyle olan mubahasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde me'luf olduğunuz günahları terkedin, benim sözümü dinleyin. Zira; ben içinizden neş'et ettim. Binaenaleyh; ahvalim ve emanet sahibi olduğum ve yalan irtikâp etmediğim sizce malumdur. Size tebligatım ancak sizin menfaatiniz içindir» dedi ve sunu da ilâve etti :
Şuara 26:122
dendir.
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m kavmiy olan mubahaselerini ve kavminin akıbetini beyandan sonra E Hûd'un kavmiyle olan mubahasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde me'luf olduğunuz günahları terkedin, benim sözümü dinleyin. Zira; ben içinizden neş'et ettim. Binaenaleyh; ahvalim ve emanet sahibi olduğum ve yalan irtikâp etmediğim sizce malumdur. Size tebligatım ancak sizin menfaatiniz içindir» dedi ve sunu da ilâve etti :
Şuara 26:123
dendir.
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m kavmiy olan mubahaselerini ve kavminin akıbetini beyandan sonra E Hûd'un kavmiyle olan mubahasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde me'luf olduğunuz günahları terkedin, benim sözümü dinleyin. Zira; ben içinizden neş'et ettim. Binaenaleyh; ahvalim ve emanet sahibi olduğum ve yalan irtikâp etmediğim sizce malumdur. Size tebligatım ancak sizin menfaatiniz içindir» dedi ve sunu da ilâve etti :
Şuara 26:124
dendir.
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m kavmiy olan mubahaselerini ve kavminin akıbetini beyandan sonra E Hûd'un kavmiyle olan mubahasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde me'luf olduğunuz günahları terkedin, benim sözümü dinleyin. Zira; ben içinizden neş'et ettim. Binaenaleyh; ahvalim ve emanet sahibi olduğum ve yalan irtikâp etmediğim sizce malumdur. Size tebligatım ancak sizin menfaatiniz içindir» dedi ve sunu da ilâve etti :
Şuara 26:125
dendir.
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m kavmiy olan mubahaselerini ve kavminin akıbetini beyandan sonra E Hûd'un kavmiyle olan mubahasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde me'luf olduğunuz günahları terkedin, benim sözümü dinleyin. Zira; ben içinizden neş'et ettim. Binaenaleyh; ahvalim ve emanet sahibi olduğum ve yalan irtikâp etmediğim sizce malumdur. Size tebligatım ancak sizin menfaatiniz içindir» dedi ve sunu da ilâve etti :
Şuara 26:126
dendir.
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m kavmiy olan mubahaselerini ve kavminin akıbetini beyandan sonra E Hûd'un kavmiyle olan mubahasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde me'luf olduğunuz günahları terkedin, benim sözümü dinleyin. Zira; ben içinizden neş'et ettim. Binaenaleyh; ahvalim ve emanet sahibi olduğum ve yalan irtikâp etmediğim sizce malumdur. Size tebligatım ancak sizin menfaatiniz içindir» dedi ve sunu da ilâve etti :
Şuara 26:127
dendir.
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m kavmiy olan mubahaselerini ve kavminin akıbetini beyandan sonra E Hûd'un kavmiyle olan mubahasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde me'luf olduğunuz günahları terkedin, benim sözümü dinleyin. Zira; ben içinizden neş'et ettim. Binaenaleyh; ahvalim ve emanet sahibi olduğum ve yalan irtikâp etmediğim sizce malumdur. Size tebligatım ancak sizin menfaatiniz içindir» dedi ve sunu da ilâve etti :
Şuara 26:128
Yani; Hud (A.S.) kavminin bazı fena âdetlerini beyanla ta-rik-ı müstakime davet etti ve «Siz her yüksek mahalle oyun oynamak ve gelip geçen yolcuları alay etmek için yüksek binalar mı yaparsınız ve dünyada ebedî kalmanız için kireçlerle dondurulmuş yüksek ve muhkem saraylar yapmak için lüzumundan ziyade sa-naatlı binalar, mı ittihâz edersiniz?» demekle kavmini beyhude ömür geçirmekle itham etti. Çünkü kavm-i Hud'un âdetleri; yüksek mahallere yol üzerlerine kâşaneler gibi binalar yaparlar, onunla iftihar edip, gelip geçen yolcularla eğlenirler ve onları alay ederlerdi. Dünyada muhalled kalacak ve ölmiyecek gibi büyük saraylar yaparlar ve türlü çiçekler ve saire ittihaz etmekle beyhude ömür ifna ederlerdi. Bu gibi değersiz şeylerle meşgul olmakla Hud (A.S.) onları itham ve bu gibi lüzumsuz şeyleri terk etmelerini tavsiye etti.
Ri'a : yüksek mahal demektir. abesle iştigal edersiniz demektir. Mesâni ' , su yolları ve havuzlar veya kireçle yapılmış sanatlı konaklar demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların yüksek mahalle alâmet bina etmeleriyle murad; Yol üzerine alâmetler yapmak, kuleler yapıp yolcuları görmek, onlarla istihza edip eğlenmek ve bilhassa Hud (A.S.) ı ziyarete.gelenlere eziyet etmek için yaptıkları binalardır. Hz. Hud kavmini bu gibi faydasız şeylerle meşgul olmalarına binaen tevbih etmiştir. .Buna nazaran manâ-yı âyet:
Çünkü; Allah'ın kullarını te'dip için vazetmiş olduğu kanunun haricinde te'dip etmek beşer için caiz olamaz. Siz ise en fena işkencelerle muaheze edersiniz» demekle kavmini muaheze etti.
Yani; Âd kavminin kendi işlerinde lüzumsuz yolsuzluklar olduğu gibi ebnayı cinslerine muameleleri de yolsuzdur. Zira; onlar kendilerinden başkasına cebabire muamelesi yaparlar ve asla insafları olmazdı.
Cebbar; mütekebbir, zulümkâr, Öldürdüğünü gazapla öldürür ve dövdüğünü gazapla döver asla insafı ve merhameti olmaz demektir. Batış; şiddetle tutmaktır ki, ya kılıç veya kamçıyla muaheze etmektir. Şu halde «Siz tuttuğunuzu merhametsiz ve insafsızca tutarsınız» demektir.
Kavm-i Âdın ahlâk-ı zemimelerinden birincisi; oyun mahalleri yapıp oyunlarla vakit geçirmek, yolcuları istihza etmek ve güvercinle oynamaktır. İkincisi; yüksek binalar yapmak ve bununla tekebbür ve iftihar etmektir. Üçüncüsü; Ebna-yı cinslerine insafsızca muamele yapmaktır. İşte Cenab-ı Hak Kur'an'da kavm-i Âd'm bu gibi ahlâk-i zemimelerini beyan etmekle bizi bu gibi ahlâk-ı zemimeden men' ve ümmet-i muham-mediyeye bunlardan hazer etmek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir.
Şuara 26:129
Yani; Hud (A.S.) kavminin bazı fena âdetlerini beyanla ta-rik-ı müstakime davet etti ve «Siz her yüksek mahalle oyun oynamak ve gelip geçen yolcuları alay etmek için yüksek binalar mı yaparsınız ve dünyada ebedî kalmanız için kireçlerle dondurulmuş yüksek ve muhkem saraylar yapmak için lüzumundan ziyade sa-naatlı binalar, mı ittihâz edersiniz?» demekle kavmini beyhude ömür geçirmekle itham etti. Çünkü kavm-i Hud'un âdetleri; yüksek mahallere yol üzerlerine kâşaneler gibi binalar yaparlar, onunla iftihar edip, gelip geçen yolcularla eğlenirler ve onları alay ederlerdi. Dünyada muhalled kalacak ve ölmiyecek gibi büyük saraylar yaparlar ve türlü çiçekler ve saire ittihaz etmekle beyhude ömür ifna ederlerdi. Bu gibi değersiz şeylerle meşgul olmakla Hud (A.S.) onları itham ve bu gibi lüzumsuz şeyleri terk etmelerini tavsiye etti.
Ri'a : yüksek mahal demektir. abesle iştigal edersiniz demektir. Mesâni ' , su yolları ve havuzlar veya kireçle yapılmış sanatlı konaklar demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların yüksek mahalle alâmet bina etmeleriyle murad; Yol üzerine alâmetler yapmak, kuleler yapıp yolcuları görmek, onlarla istihza edip eğlenmek ve bilhassa Hud (A.S.) ı ziyarete.gelenlere eziyet etmek için yaptıkları binalardır. Hz. Hud kavmini bu gibi faydasız şeylerle meşgul olmalarına binaen tevbih etmiştir. .Buna nazaran manâ-yı âyet:
Çünkü; Allah'ın kullarını te'dip için vazetmiş olduğu kanunun haricinde te'dip etmek beşer için caiz olamaz. Siz ise en fena işkencelerle muaheze edersiniz» demekle kavmini muaheze etti.
Yani; Âd kavminin kendi işlerinde lüzumsuz yolsuzluklar olduğu gibi ebnayı cinslerine muameleleri de yolsuzdur. Zira; onlar kendilerinden başkasına cebabire muamelesi yaparlar ve asla insafları olmazdı.
Cebbar; mütekebbir, zulümkâr, Öldürdüğünü gazapla öldürür ve dövdüğünü gazapla döver asla insafı ve merhameti olmaz demektir. Batış; şiddetle tutmaktır ki, ya kılıç veya kamçıyla muaheze etmektir. Şu halde «Siz tuttuğunuzu merhametsiz ve insafsızca tutarsınız» demektir.
Kavm-i Âdın ahlâk-ı zemimelerinden birincisi; oyun mahalleri yapıp oyunlarla vakit geçirmek, yolcuları istihza etmek ve güvercinle oynamaktır. İkincisi; yüksek binalar yapmak ve bununla tekebbür ve iftihar etmektir. Üçüncüsü; Ebna-yı cinslerine insafsızca muamele yapmaktır. İşte Cenab-ı Hak Kur'an'da kavm-i Âd'm bu gibi ahlâk-i zemimelerini beyan etmekle bizi bu gibi ahlâk-ı zemimeden men' ve ümmet-i muham-mediyeye bunlardan hazer etmek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir.
Şuara 26:130
Yani; Hud (A.S.) kavminin bazı fena âdetlerini beyanla ta-rik-ı müstakime davet etti ve «Siz her yüksek mahalle oyun oynamak ve gelip geçen yolcuları alay etmek için yüksek binalar mı yaparsınız ve dünyada ebedî kalmanız için kireçlerle dondurulmuş yüksek ve muhkem saraylar yapmak için lüzumundan ziyade sa-naatlı binalar, mı ittihâz edersiniz?» demekle kavmini beyhude ömür geçirmekle itham etti. Çünkü kavm-i Hud'un âdetleri; yüksek mahallere yol üzerlerine kâşaneler gibi binalar yaparlar, onunla iftihar edip, gelip geçen yolcularla eğlenirler ve onları alay ederlerdi. Dünyada muhalled kalacak ve ölmiyecek gibi büyük saraylar yaparlar ve türlü çiçekler ve saire ittihaz etmekle beyhude ömür ifna ederlerdi. Bu gibi değersiz şeylerle meşgul olmakla Hud (A.S.) onları itham ve bu gibi lüzumsuz şeyleri terk etmelerini tavsiye etti.
Ri'a : yüksek mahal demektir. abesle iştigal edersiniz demektir. Mesâni ' , su yolları ve havuzlar veya kireçle yapılmış sanatlı konaklar demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların yüksek mahalle alâmet bina etmeleriyle murad; Yol üzerine alâmetler yapmak, kuleler yapıp yolcuları görmek, onlarla istihza edip eğlenmek ve bilhassa Hud (A.S.) ı ziyarete.gelenlere eziyet etmek için yaptıkları binalardır. Hz. Hud kavmini bu gibi faydasız şeylerle meşgul olmalarına binaen tevbih etmiştir. .Buna nazaran manâ-yı âyet:
Çünkü; Allah'ın kullarını te'dip için vazetmiş olduğu kanunun haricinde te'dip etmek beşer için caiz olamaz. Siz ise en fena işkencelerle muaheze edersiniz» demekle kavmini muaheze etti.
Yani; Âd kavminin kendi işlerinde lüzumsuz yolsuzluklar olduğu gibi ebnayı cinslerine muameleleri de yolsuzdur. Zira; onlar kendilerinden başkasına cebabire muamelesi yaparlar ve asla insafları olmazdı.
Cebbar; mütekebbir, zulümkâr, Öldürdüğünü gazapla öldürür ve dövdüğünü gazapla döver asla insafı ve merhameti olmaz demektir. Batış; şiddetle tutmaktır ki, ya kılıç veya kamçıyla muaheze etmektir. Şu halde «Siz tuttuğunuzu merhametsiz ve insafsızca tutarsınız» demektir.
Kavm-i Âdın ahlâk-ı zemimelerinden birincisi; oyun mahalleri yapıp oyunlarla vakit geçirmek, yolcuları istihza etmek ve güvercinle oynamaktır. İkincisi; yüksek binalar yapmak ve bununla tekebbür ve iftihar etmektir. Üçüncüsü; Ebna-yı cinslerine insafsızca muamele yapmaktır. İşte Cenab-ı Hak Kur'an'da kavm-i Âd'm bu gibi ahlâk-i zemimelerini beyan etmekle bizi bu gibi ahlâk-ı zemimeden men' ve ümmet-i muham-mediyeye bunlardan hazer etmek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir.
Şuara 26:131
Vacip Tealâ Hz. Hûd'un nasihat ettiği sözleri etmek üzere buyuruyor
demekle Hûd (A.S.) şu nimetleri veren Allahü Tealâ'ya iman lâzım olduğunu ve iman etmedikleri, takdirde azap olunacaklarını beyanla tehdit etti. Çünkü; Cenab-ı Hak nasıl ki, in'ama kaadirse öylece intikama da kaadirdirl
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm evvelâ bildikleri nimetlerle imdat ettiğini Hûd (A.S.) icmalen beyandan sonra nimetinin devam edeceğine tenbih için imdadını bazı cesim nimetlerle tafsil etti ki, onun şükrü; şirk ve sair maasiden ittika ve iman etmektir. Eğer ittika olmazsa imdadın kesileceğine dahi işaret et mistir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile nimeti tafsilde hüsn-ü tertibe riayet vardır. Çünkü; insanın maişetine başlıca hadim olan deve, koyun ve sığır gibi hayvanat olduğu cihetle evvelâ hayvanatı zikretti. Hayvanatın muhafazası evlâtla olduğundan hayvanatı zikirden sonra oğlan evlâdiyle imdat ettiğini beyan buyurdu. Yalnız insanın maişetiyle iktifa etmedi, belki insanın telezzüz ve tefekküh ettiği bağlar ve bahçelerle imdat ettiğini dahî zikirle imana terğip etti Bağlar ve bahçelerin meyvasımn tekemmülü suya muhtaç olduğundan akar sularla imdat ettiğini dahî beyan etti ki, noksansız nimetleri mukabilinde kusursuz iman lâzım olduğuna işaret etmiştir. İmdat; ihsan edip vermek manâsına olduğundan «Bunların cümlesini size veren Allahü Tealâ'ya iman edin» demektir. İman etmedikleri surette kıyamette muazzep olacaklarına dahî işaretle sözüne hitam verdi ki Hz. Hûd nasihatında noksan bir cihet bırakmadı.
Şuara 26:132
Vacip Tealâ Hz. Hûd'un nasihat ettiği sözleri etmek üzere buyuruyor
demekle Hûd (A.S.) şu nimetleri veren Allahü Tealâ'ya iman lâzım olduğunu ve iman etmedikleri, takdirde azap olunacaklarını beyanla tehdit etti. Çünkü; Cenab-ı Hak nasıl ki, in'ama kaadirse öylece intikama da kaadirdirl
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm evvelâ bildikleri nimetlerle imdat ettiğini Hûd (A.S.) icmalen beyandan sonra nimetinin devam edeceğine tenbih için imdadını bazı cesim nimetlerle tafsil etti ki, onun şükrü; şirk ve sair maasiden ittika ve iman etmektir. Eğer ittika olmazsa imdadın kesileceğine dahi işaret et mistir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile nimeti tafsilde hüsn-ü tertibe riayet vardır. Çünkü; insanın maişetine başlıca hadim olan deve, koyun ve sığır gibi hayvanat olduğu cihetle evvelâ hayvanatı zikretti. Hayvanatın muhafazası evlâtla olduğundan hayvanatı zikirden sonra oğlan evlâdiyle imdat ettiğini beyan buyurdu. Yalnız insanın maişetiyle iktifa etmedi, belki insanın telezzüz ve tefekküh ettiği bağlar ve bahçelerle imdat ettiğini dahî zikirle imana terğip etti Bağlar ve bahçelerin meyvasımn tekemmülü suya muhtaç olduğundan akar sularla imdat ettiğini dahî beyan etti ki, noksansız nimetleri mukabilinde kusursuz iman lâzım olduğuna işaret etmiştir. İmdat; ihsan edip vermek manâsına olduğundan «Bunların cümlesini size veren Allahü Tealâ'ya iman edin» demektir. İman etmedikleri surette kıyamette muazzep olacaklarına dahî işaretle sözüne hitam verdi ki Hz. Hûd nasihatında noksan bir cihet bırakmadı.
Şuara 26:133
Vacip Tealâ Hz. Hûd'un nasihat ettiği sözleri etmek üzere buyuruyor
demekle Hûd (A.S.) şu nimetleri veren Allahü Tealâ'ya iman lâzım olduğunu ve iman etmedikleri, takdirde azap olunacaklarını beyanla tehdit etti. Çünkü; Cenab-ı Hak nasıl ki, in'ama kaadirse öylece intikama da kaadirdirl
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm evvelâ bildikleri nimetlerle imdat ettiğini Hûd (A.S.) icmalen beyandan sonra nimetinin devam edeceğine tenbih için imdadını bazı cesim nimetlerle tafsil etti ki, onun şükrü; şirk ve sair maasiden ittika ve iman etmektir. Eğer ittika olmazsa imdadın kesileceğine dahi işaret et mistir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile nimeti tafsilde hüsn-ü tertibe riayet vardır. Çünkü; insanın maişetine başlıca hadim olan deve, koyun ve sığır gibi hayvanat olduğu cihetle evvelâ hayvanatı zikretti. Hayvanatın muhafazası evlâtla olduğundan hayvanatı zikirden sonra oğlan evlâdiyle imdat ettiğini beyan buyurdu. Yalnız insanın maişetiyle iktifa etmedi, belki insanın telezzüz ve tefekküh ettiği bağlar ve bahçelerle imdat ettiğini dahî zikirle imana terğip etti Bağlar ve bahçelerin meyvasımn tekemmülü suya muhtaç olduğundan akar sularla imdat ettiğini dahî beyan etti ki, noksansız nimetleri mukabilinde kusursuz iman lâzım olduğuna işaret etmiştir. İmdat; ihsan edip vermek manâsına olduğundan «Bunların cümlesini size veren Allahü Tealâ'ya iman edin» demektir. İman etmedikleri surette kıyamette muazzep olacaklarına dahî işaretle sözüne hitam verdi ki Hz. Hûd nasihatında noksan bir cihet bırakmadı.
Şuara 26:134
Vacip Tealâ Hz. Hûd'un nasihat ettiği sözleri etmek üzere buyuruyor
demekle Hûd (A.S.) şu nimetleri veren Allahü Tealâ'ya iman lâzım olduğunu ve iman etmedikleri, takdirde azap olunacaklarını beyanla tehdit etti. Çünkü; Cenab-ı Hak nasıl ki, in'ama kaadirse öylece intikama da kaadirdirl
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm evvelâ bildikleri nimetlerle imdat ettiğini Hûd (A.S.) icmalen beyandan sonra nimetinin devam edeceğine tenbih için imdadını bazı cesim nimetlerle tafsil etti ki, onun şükrü; şirk ve sair maasiden ittika ve iman etmektir. Eğer ittika olmazsa imdadın kesileceğine dahi işaret et mistir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile nimeti tafsilde hüsn-ü tertibe riayet vardır. Çünkü; insanın maişetine başlıca hadim olan deve, koyun ve sığır gibi hayvanat olduğu cihetle evvelâ hayvanatı zikretti. Hayvanatın muhafazası evlâtla olduğundan hayvanatı zikirden sonra oğlan evlâdiyle imdat ettiğini beyan buyurdu. Yalnız insanın maişetiyle iktifa etmedi, belki insanın telezzüz ve tefekküh ettiği bağlar ve bahçelerle imdat ettiğini dahî zikirle imana terğip etti Bağlar ve bahçelerin meyvasımn tekemmülü suya muhtaç olduğundan akar sularla imdat ettiğini dahî beyan etti ki, noksansız nimetleri mukabilinde kusursuz iman lâzım olduğuna işaret etmiştir. İmdat; ihsan edip vermek manâsına olduğundan «Bunların cümlesini size veren Allahü Tealâ'ya iman edin» demektir. İman etmedikleri surette kıyamette muazzep olacaklarına dahî işaretle sözüne hitam verdi ki Hz. Hûd nasihatında noksan bir cihet bırakmadı.
Şuara 26:135
Vacip Tealâ Hz. Hûd'un nasihat ettiği sözleri etmek üzere buyuruyor
demekle Hûd (A.S.) şu nimetleri veren Allahü Tealâ'ya iman lâzım olduğunu ve iman etmedikleri, takdirde azap olunacaklarını beyanla tehdit etti. Çünkü; Cenab-ı Hak nasıl ki, in'ama kaadirse öylece intikama da kaadirdirl
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm evvelâ bildikleri nimetlerle imdat ettiğini Hûd (A.S.) icmalen beyandan sonra nimetinin devam edeceğine tenbih için imdadını bazı cesim nimetlerle tafsil etti ki, onun şükrü; şirk ve sair maasiden ittika ve iman etmektir. Eğer ittika olmazsa imdadın kesileceğine dahi işaret et mistir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile nimeti tafsilde hüsn-ü tertibe riayet vardır. Çünkü; insanın maişetine başlıca hadim olan deve, koyun ve sığır gibi hayvanat olduğu cihetle evvelâ hayvanatı zikretti. Hayvanatın muhafazası evlâtla olduğundan hayvanatı zikirden sonra oğlan evlâdiyle imdat ettiğini beyan buyurdu. Yalnız insanın maişetiyle iktifa etmedi, belki insanın telezzüz ve tefekküh ettiği bağlar ve bahçelerle imdat ettiğini dahî zikirle imana terğip etti Bağlar ve bahçelerin meyvasımn tekemmülü suya muhtaç olduğundan akar sularla imdat ettiğini dahî beyan etti ki, noksansız nimetleri mukabilinde kusursuz iman lâzım olduğuna işaret etmiştir. İmdat; ihsan edip vermek manâsına olduğundan «Bunların cümlesini size veren Allahü Tealâ'ya iman edin» demektir. İman etmedikleri surette kıyamette muazzep olacaklarına dahî işaretle sözüne hitam verdi ki Hz. Hûd nasihatında noksan bir cihet bırakmadı.
Şuara 26:136
Vacip Tealâ Hz. Hûd'un nasihatini beyandan sonra k cevapların beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; bize hiç tesiri yoktur. Zira; biz senin sözünü dinlemeyiz, emrine imtisal etmeyiz» demekle iman etmiyeeeklerine kafi cevap verdiler ve dediler ki;
Şuara 26:137
Zira; biz dünyaya geliriz: Evvel gelenler gibi. Ve ölürüz: Evvel ölenler gibi. Kabirden kalkmak, hesap olunmak ve azap olmak gibi şeyler yoktur. Şu halde biz senin vaazınla eslâfımızm adat ve ahlâkını terk edemeyiz» dediler.
Şuara 26:138
Zira; biz dünyaya geliriz: Evvel gelenler gibi. Ve ölürüz: Evvel ölenler gibi. Kabirden kalkmak, hesap olunmak ve azap olmak gibi şeyler yoktur. Şu halde biz senin vaazınla eslâfımızm adat ve ahlâkını terk edemeyiz» dediler.
Şuara 26:139
Ihlâklerinin tekzipleri üzerine terettüp ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla vârid olmuştur. Yani «Biz kavm-i Hûd'u ihlâk ettik. Zira; onlar Hûd'u tekzip ettiler. Hangi kavim ki, Hûd'u tekzip ederse biz onları ihlâk ederiz. Şu halde kavm-i Hûd'u biz ihlâk ederiz» demektir.
cümlesinde bir kaç ihtimal var-jjdır : birincisi ; lâfzı nın m zam-hniyle kıraat olunursa" manâsı: |Bizim şu âdetimiz bizden evvel geçen babalarımızın âdetidir. Onlar nasıl yaşadılar, köşkler ve saraylar yapıp Öldülerse biz de öyle yaşar ve Ölürüz. Senin sözünle
biz âdetimizi terk edemeyiz] demektir. Eğer lâfzı nın m fethiyle kıraat olunursa mânası :
…
demektir.
Şuara 26:140
Binaenaleyh; Kureyş'in hallerinden müteessir olma. Zira; Rabbın Tealâ onlardan intikamını alır, sana iman eden müminlere ihsan etmekle rahmetinden hisseyap eder.
Şuara 26:141
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hûd (A.S.) m kavmine nasihatim ve kavmi kabul etmeyip helak olduklarını beyandan sonra Salih (A.S.) m ümmetiyle vâki' olan vak'asını beyan zımnında buyuruyor.
Binaenaleyh; sizi, ahvalinizi islâh edecek ef'âl-i haseneye terğip ve halinizi ifsat ve a'nıalinizi iptal edecek ef'al-i kabihadan tenfir ederim.»
Şuara 26:142
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hûd (A.S.) m kavmine nasihatim ve kavmi kabul etmeyip helak olduklarını beyandan sonra Salih (A.S.) m ümmetiyle vâki' olan vak'asını beyan zımnında buyuruyor.
Binaenaleyh; sizi, ahvalinizi islâh edecek ef'âl-i haseneye terğip ve halinizi ifsat ve a'nıalinizi iptal edecek ef'al-i kabihadan tenfir ederim.»
Şuara 26:143
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hûd (A.S.) m kavmine nasihatim ve kavmi kabul etmeyip helak olduklarını beyandan sonra Salih (A.S.) m ümmetiyle vâki' olan vak'asını beyan zımnında buyuruyor.
Binaenaleyh; sizi, ahvalinizi islâh edecek ef'âl-i haseneye terğip ve halinizi ifsat ve a'nıalinizi iptal edecek ef'al-i kabihadan tenfir ederim.»
Şuara 26:144
Size ahkâmını tebliğ için bana ecr-i uhrevî verecektir.» demekle onlardan ücret-i maddiye istemediğini beyan etti.
Enbiya-yı izam hazar atını göndermekten maksad; Cenab-ı Hakkın kullarını tarik-ı hakka davetle itaat edenleri sevaba yaklaştırmak ve günahtan uzaklaştırmaktır. Cümle enbiya bu maksatta müttefik olduklarını ve tebliğden hırs, emel-i dünya ve ücret gibi hasis şeyler maksut olmayıp ruh-u mesele itaat ve ittika" olduğunu beyan için bu sûre'de -beyan olunan rusül-ü kiramın kıssaları itaat ve fttika ile emir suretinde başlamıştır.
Şuara 26:145
Size ahkâmını tebliğ için bana ecr-i uhrevî verecektir.» demekle onlardan ücret-i maddiye istemediğini beyan etti.
Enbiya-yı izam hazar atını göndermekten maksad; Cenab-ı Hakkın kullarını tarik-ı hakka davetle itaat edenleri sevaba yaklaştırmak ve günahtan uzaklaştırmaktır. Cümle enbiya bu maksatta müttefik olduklarını ve tebliğden hırs, emel-i dünya ve ücret gibi hasis şeyler maksut olmayıp ruh-u mesele itaat ve ittika" olduğunu beyan için bu sûre'de -beyan olunan rusül-ü kiramın kıssaları itaat ve fttika ile emir suretinde başlamıştır.
Şuara 26:146
Şu sayılan nimetler içinde terkolunur kalır mısınız? Öyle zannederseniz zannımz yanlıştır. Zira; sizden evvel geçenler de sizin gibi zannetmişlerdi. Halbuki hiç bir ferdi bulunduğu nimet içinde kaldı mı ki, siz kalasınız.))
Şuara 26:147
Şu sayılan nimetler içinde terkolunur kalır mısınız? Öyle zannederseniz zannımz yanlıştır. Zira; sizden evvel geçenler de sizin gibi zannetmişlerdi. Halbuki hiç bir ferdi bulunduğu nimet içinde kaldı mı ki, siz kalasınız.))
Şuara 26:148
Şu sayılan nimetler içinde terkolunur kalır mısınız? Öyle zannederseniz zannımz yanlıştır. Zira; sizden evvel geçenler de sizin gibi zannetmişlerdi. Halbuki hiç bir ferdi bulunduğu nimet içinde kaldı mı ki, siz kalasınız.))
Şuara 26:149
Hemen huzuzat-ı nefsaniyenizle meşgul olursunuz. Yiyecek, içecek ve giyeceğinizi düşünür, öleceğiniz asla hatırınıza gelmez. Halbuki bunların her birinden ayrılacak, terkede-cek ve âhirette hepsinden sual olunacaksınız.»
Şuara 26:150
Binaenaleyh; işleri yalnız fesattan ibaret ve salâh şaibesi yoktur» demekle Salih (A.S.) kavmini salâh'a davetle müfsitlerin emrine itaattan neh-yetti ve nimetlerini beyanla o nimetin muhafazasının salâh ile olacağına da tenbihatta bulundu.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette müfsitlerle Hz. Salih'in muradı; bu sûre'nin akibindeki (Sure-i Nemil) de beyan olunan Salih (A.S.) in devesini itlaf ve Hazrete su-u kast eden kavm-i Salih'ten dokuz kabilenin reisleri dokuz müsriftir, yahud mutlaka müşriklerdir. Bunların daima işleri ifsattan ibaret olup ıslâh emaresi olmadığına işaret için Hz. Salih ifsatlarını be-' yandan sonra muslih olmadıklarını ilâve etmiş ve nimetlerini beyanla nimetin devamı ittika ve peygamberlerinin emrine itaatla olup müsriflerin emrine itaat nimetin zevaline sebep olacağına işaret etmiştir. Bağları ve bahçeleri zikirden sonra hurmanın sair meyvalar üzerine şerefine işaret için hurma ağaçları bahçede dahil olduğu halde ayrıca zikrolunmuştur.
Fârih ; neşat ve ferahla yaşayan kimsedir ki, hazakatla iş gören ve rahatla maişet edip maişet yüzünden meşakkat görmeyen kimseye denir. İşte kavm-i Semûd'un kemâl-i refahla bütün nimet-i dünyaya nail olduklarına ve nimetler içinde yaşadıklarına işaretle kendilerinin şükre devam etmeleri lâzım olduğuna tenbih etmiş ve bunları Cenab-ı Hakkın Kur'an'da üm-met-i Muhammed'e hikâyesi aynı ahvalin insanlarda her zaman câri olup nimet sahiplerinin nimetlerini muhafazaları ittikaya ve peygamberlerine itaata mevkuf olduğuna ve zamanlarında mevcut olan müfsit ve müsriflere itaat etmek nimetlerinin zevaline ve akıbet helaklerine sebep olacağına işaretle Cenab-ı Hak kullarını salâha davet etmiştir.
Hulâsa; insanların dünyaca nail oldukları nimetler içinde kalacaklarını zannetmelerinin hata olduğu, kavm-i Semûd'un maharet ve hazakatle dağlardan ve taşlardan evler yonttukları, kemâl-i rahatla taayyüş ettikleri, insanlar için vazifenin, Allah'a ittika ve resullerine itaat etmek olduğu, müsriflere itaat etmenin caiz olmadığı ve müfsitlerin âdetlerinin daima ifsat olup ıslâh cihetini iltizam etmedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:151
Binaenaleyh; işleri yalnız fesattan ibaret ve salâh şaibesi yoktur» demekle Salih (A.S.) kavmini salâh'a davetle müfsitlerin emrine itaattan neh-yetti ve nimetlerini beyanla o nimetin muhafazasının salâh ile olacağına da tenbihatta bulundu.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette müfsitlerle Hz. Salih'in muradı; bu sûre'nin akibindeki (Sure-i Nemil) de beyan olunan Salih (A.S.) in devesini itlaf ve Hazrete su-u kast eden kavm-i Salih'ten dokuz kabilenin reisleri dokuz müsriftir, yahud mutlaka müşriklerdir. Bunların daima işleri ifsattan ibaret olup ıslâh emaresi olmadığına işaret için Hz. Salih ifsatlarını be-' yandan sonra muslih olmadıklarını ilâve etmiş ve nimetlerini beyanla nimetin devamı ittika ve peygamberlerinin emrine itaatla olup müsriflerin emrine itaat nimetin zevaline sebep olacağına işaret etmiştir. Bağları ve bahçeleri zikirden sonra hurmanın sair meyvalar üzerine şerefine işaret için hurma ağaçları bahçede dahil olduğu halde ayrıca zikrolunmuştur.
Fârih ; neşat ve ferahla yaşayan kimsedir ki, hazakatla iş gören ve rahatla maişet edip maişet yüzünden meşakkat görmeyen kimseye denir. İşte kavm-i Semûd'un kemâl-i refahla bütün nimet-i dünyaya nail olduklarına ve nimetler içinde yaşadıklarına işaretle kendilerinin şükre devam etmeleri lâzım olduğuna tenbih etmiş ve bunları Cenab-ı Hakkın Kur'an'da üm-met-i Muhammed'e hikâyesi aynı ahvalin insanlarda her zaman câri olup nimet sahiplerinin nimetlerini muhafazaları ittikaya ve peygamberlerine itaata mevkuf olduğuna ve zamanlarında mevcut olan müfsit ve müsriflere itaat etmek nimetlerinin zevaline ve akıbet helaklerine sebep olacağına işaretle Cenab-ı Hak kullarını salâha davet etmiştir.
Hulâsa; insanların dünyaca nail oldukları nimetler içinde kalacaklarını zannetmelerinin hata olduğu, kavm-i Semûd'un maharet ve hazakatle dağlardan ve taşlardan evler yonttukları, kemâl-i rahatla taayyüş ettikleri, insanlar için vazifenin, Allah'a ittika ve resullerine itaat etmek olduğu, müsriflere itaat etmenin caiz olmadığı ve müfsitlerin âdetlerinin daima ifsat olup ıslâh cihetini iltizam etmedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:152
Binaenaleyh; işleri yalnız fesattan ibaret ve salâh şaibesi yoktur» demekle Salih (A.S.) kavmini salâh'a davetle müfsitlerin emrine itaattan neh-yetti ve nimetlerini beyanla o nimetin muhafazasının salâh ile olacağına da tenbihatta bulundu.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette müfsitlerle Hz. Salih'in muradı; bu sûre'nin akibindeki (Sure-i Nemil) de beyan olunan Salih (A.S.) in devesini itlaf ve Hazrete su-u kast eden kavm-i Salih'ten dokuz kabilenin reisleri dokuz müsriftir, yahud mutlaka müşriklerdir. Bunların daima işleri ifsattan ibaret olup ıslâh emaresi olmadığına işaret için Hz. Salih ifsatlarını be-' yandan sonra muslih olmadıklarını ilâve etmiş ve nimetlerini beyanla nimetin devamı ittika ve peygamberlerinin emrine itaatla olup müsriflerin emrine itaat nimetin zevaline sebep olacağına işaret etmiştir. Bağları ve bahçeleri zikirden sonra hurmanın sair meyvalar üzerine şerefine işaret için hurma ağaçları bahçede dahil olduğu halde ayrıca zikrolunmuştur.
Fârih ; neşat ve ferahla yaşayan kimsedir ki, hazakatla iş gören ve rahatla maişet edip maişet yüzünden meşakkat görmeyen kimseye denir. İşte kavm-i Semûd'un kemâl-i refahla bütün nimet-i dünyaya nail olduklarına ve nimetler içinde yaşadıklarına işaretle kendilerinin şükre devam etmeleri lâzım olduğuna tenbih etmiş ve bunları Cenab-ı Hakkın Kur'an'da üm-met-i Muhammed'e hikâyesi aynı ahvalin insanlarda her zaman câri olup nimet sahiplerinin nimetlerini muhafazaları ittikaya ve peygamberlerine itaata mevkuf olduğuna ve zamanlarında mevcut olan müfsit ve müsriflere itaat etmek nimetlerinin zevaline ve akıbet helaklerine sebep olacağına işaretle Cenab-ı Hak kullarını salâha davet etmiştir.
Hulâsa; insanların dünyaca nail oldukları nimetler içinde kalacaklarını zannetmelerinin hata olduğu, kavm-i Semûd'un maharet ve hazakatle dağlardan ve taşlardan evler yonttukları, kemâl-i rahatla taayyüş ettikleri, insanlar için vazifenin, Allah'a ittika ve resullerine itaat etmek olduğu, müsriflere itaat etmenin caiz olmadığı ve müfsitlerin âdetlerinin daima ifsat olup ıslâh cihetini iltizam etmedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:153
Vacip Tealâ Hz. Salih'in nasihatma karşı kavminin cevabını beyan.etmek üzere buyuruyor.
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :
Şuara 26:154
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Salih'in «Alâmet getir» demekten maksatları; mucize istemek ve istediklerini getiremez zanniyle Hz, Salih'i âciz kılarız zannetmeleridir. Salih (A.S.) ne gibi mucize istediklerini onlardan sual etti. Onlar da taştan on aylık botlanmış bir devenin çıkmasını istediler. Cibril-i Emin'in tarifiyle Salih (A.S.) iki rekât namaz kılıp Cenab-ı Hakka dua etti. Cenab-ı Hak da kavminin arzuları veçhile taştan stedikleri surette deveyi çıkarmakla nübüvvetini tasdik etti.
Şuara 26:155
Vacip Tealâ deveyle kavmi beyninde Salih (A.S.) suyu nöbete bağladığını ve deveye zarar kasdetmemelerini tenbih etmişken dinlemeyip deveyi itlaf ettiklerini ve akıbet helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Salih (A.S.) m kavminin istedikleri gibi mucize olarak taştan deve zuhur edince Hz. Salih emr-i İlâhi ile meşhur kuyunun suyunu nöbete bağladı ve dedi ki «İşte şu sizin istediğiniz devedir. Fakat kuyunun suyundan devenin bir gün su hakkı vardır. Muayyen bir gün de sizindir. Binaenaleyh; herkes nöbetini bilsin ve nöbetini tecavüz etmiyerek hakkına razı olsun ve siz deveye dövmek ve öldürmek gibi bir kötülükle dokunmayın ki, sizi büyük günün azabı ahzetmesin». Bu kadar tenbihatı dinlemiyerek deveyi öldürdüler ve azabın emmareleri görünmesi üzerine sabah vakti nedamet eder oldular. Fakat nedametleri fayda etmedi. Çünkü; azabın emmaresini müşahede ettiler. Binaenaleyh; onları azap ah-zetti.'
Gelecek azabın azametine işaret için Hz. Salih azabın geleceği günü azametle tavsif etmiş ve deveyi öldürünce derhal azabın geldiğine işaret için bilâmüsaade takibe delâlet eden lâfziyle varid. olmuştur.
Yevm-i azîm îe muradın; yevm-i kıyamet olması muhtemeldir. Buna nazaran, azab-ı âhiretle tehdit etmiştir. Yahud; dünyada onlara azabın geleceği gündür. Buna nazaran azabın şiddetine işaret etmiştir. Deveyi sinirlerini keserek Öldüren (Kıdar) isminde bir kimse ise de (Kıdar) a "Öldür» dediklerinde (Kıdar) «Ben öldürürüm. Eğer cümleniz razı olursanız» deyip kavmin cümlesi »Razıyız» demeleri üzerine Öldürmesine binaen deveyi öldürmek kavmin cümlesine isnat olunarak cemi' sıyga-siyle varid olmuştur. Hatta Medarik'te beyan olunduğuna nazaran dul kadınların ve âkil çocukların reyine varıncaya kadar müracaat edip cümlesinin reyi alındıktan sonra öldürmüştür. Binaenaleyh; deyenin Öldürülmesine razı olmayan bir fert bile kalmamasına binaen deveyi cümlesi öldürdüler denilmiştir. Nedametleri azap korkusuna mebni olup tevbe olmadığından nedametleri azabın define sebep olamamıştır. Yahut, nedametleri tevbe idi ve lâkin bu nedamet azabı müşahede ettikten sonra olduğundan kabul olunmamıştır.
Şuara 26:156
Vacip Tealâ deveyle kavmi beyninde Salih (A.S.) suyu nöbete bağladığını ve deveye zarar kasdetmemelerini tenbih etmişken dinlemeyip deveyi itlaf ettiklerini ve akıbet helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Salih (A.S.) m kavminin istedikleri gibi mucize olarak taştan deve zuhur edince Hz. Salih emr-i İlâhi ile meşhur kuyunun suyunu nöbete bağladı ve dedi ki «İşte şu sizin istediğiniz devedir. Fakat kuyunun suyundan devenin bir gün su hakkı vardır. Muayyen bir gün de sizindir. Binaenaleyh; herkes nöbetini bilsin ve nöbetini tecavüz etmiyerek hakkına razı olsun ve siz deveye dövmek ve öldürmek gibi bir kötülükle dokunmayın ki, sizi büyük günün azabı ahzetmesin». Bu kadar tenbihatı dinlemiyerek deveyi öldürdüler ve azabın emmareleri görünmesi üzerine sabah vakti nedamet eder oldular. Fakat nedametleri fayda etmedi. Çünkü; azabın emmaresini müşahede ettiler. Binaenaleyh; onları azap ah-zetti.'
Gelecek azabın azametine işaret için Hz. Salih azabın geleceği günü azametle tavsif etmiş ve deveyi öldürünce derhal azabın geldiğine işaret için bilâmüsaade takibe delâlet eden lâfziyle varid. olmuştur.
Yevm-i azîm îe muradın; yevm-i kıyamet olması muhtemeldir. Buna nazaran, azab-ı âhiretle tehdit etmiştir. Yahud; dünyada onlara azabın geleceği gündür. Buna nazaran azabın şiddetine işaret etmiştir. Deveyi sinirlerini keserek Öldüren (Kıdar) isminde bir kimse ise de (Kıdar) a "Öldür» dediklerinde (Kıdar) «Ben öldürürüm. Eğer cümleniz razı olursanız» deyip kavmin cümlesi »Razıyız» demeleri üzerine Öldürmesine binaen deveyi öldürmek kavmin cümlesine isnat olunarak cemi' sıyga-siyle varid olmuştur. Hatta Medarik'te beyan olunduğuna nazaran dul kadınların ve âkil çocukların reyine varıncaya kadar müracaat edip cümlesinin reyi alındıktan sonra öldürmüştür. Binaenaleyh; deyenin Öldürülmesine razı olmayan bir fert bile kalmamasına binaen deveyi cümlesi öldürdüler denilmiştir. Nedametleri azap korkusuna mebni olup tevbe olmadığından nedametleri azabın define sebep olamamıştır. Yahut, nedametleri tevbe idi ve lâkin bu nedamet azabı müşahede ettikten sonra olduğundan kabul olunmamıştır.
Şuara 26:157
Vacip Tealâ deveyle kavmi beyninde Salih (A.S.) suyu nöbete bağladığını ve deveye zarar kasdetmemelerini tenbih etmişken dinlemeyip deveyi itlaf ettiklerini ve akıbet helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Salih (A.S.) m kavminin istedikleri gibi mucize olarak taştan deve zuhur edince Hz. Salih emr-i İlâhi ile meşhur kuyunun suyunu nöbete bağladı ve dedi ki «İşte şu sizin istediğiniz devedir. Fakat kuyunun suyundan devenin bir gün su hakkı vardır. Muayyen bir gün de sizindir. Binaenaleyh; herkes nöbetini bilsin ve nöbetini tecavüz etmiyerek hakkına razı olsun ve siz deveye dövmek ve öldürmek gibi bir kötülükle dokunmayın ki, sizi büyük günün azabı ahzetmesin». Bu kadar tenbihatı dinlemiyerek deveyi öldürdüler ve azabın emmareleri görünmesi üzerine sabah vakti nedamet eder oldular. Fakat nedametleri fayda etmedi. Çünkü; azabın emmaresini müşahede ettiler. Binaenaleyh; onları azap ah-zetti.'
Gelecek azabın azametine işaret için Hz. Salih azabın geleceği günü azametle tavsif etmiş ve deveyi öldürünce derhal azabın geldiğine işaret için bilâmüsaade takibe delâlet eden lâfziyle varid. olmuştur.
Yevm-i azîm îe muradın; yevm-i kıyamet olması muhtemeldir. Buna nazaran, azab-ı âhiretle tehdit etmiştir. Yahud; dünyada onlara azabın geleceği gündür. Buna nazaran azabın şiddetine işaret etmiştir. Deveyi sinirlerini keserek Öldüren (Kıdar) isminde bir kimse ise de (Kıdar) a "Öldür» dediklerinde (Kıdar) «Ben öldürürüm. Eğer cümleniz razı olursanız» deyip kavmin cümlesi »Razıyız» demeleri üzerine Öldürmesine binaen deveyi öldürmek kavmin cümlesine isnat olunarak cemi' sıyga-siyle varid olmuştur. Hatta Medarik'te beyan olunduğuna nazaran dul kadınların ve âkil çocukların reyine varıncaya kadar müracaat edip cümlesinin reyi alındıktan sonra öldürmüştür. Binaenaleyh; deyenin Öldürülmesine razı olmayan bir fert bile kalmamasına binaen deveyi cümlesi öldürdüler denilmiştir. Nedametleri azap korkusuna mebni olup tevbe olmadığından nedametleri azabın define sebep olamamıştır. Yahut, nedametleri tevbe idi ve lâkin bu nedamet azabı müşahede ettikten sonra olduğundan kabul olunmamıştır.
Şuara 26:158
Vacip Tealâ deveyle kavmi beyninde Salih (A.S.) suyu nöbete bağladığını ve deveye zarar kasdetmemelerini tenbih etmişken dinlemeyip deveyi itlaf ettiklerini ve akıbet helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Salih (A.S.) m kavminin istedikleri gibi mucize olarak taştan deve zuhur edince Hz. Salih emr-i İlâhi ile meşhur kuyunun suyunu nöbete bağladı ve dedi ki «İşte şu sizin istediğiniz devedir. Fakat kuyunun suyundan devenin bir gün su hakkı vardır. Muayyen bir gün de sizindir. Binaenaleyh; herkes nöbetini bilsin ve nöbetini tecavüz etmiyerek hakkına razı olsun ve siz deveye dövmek ve öldürmek gibi bir kötülükle dokunmayın ki, sizi büyük günün azabı ahzetmesin». Bu kadar tenbihatı dinlemiyerek deveyi öldürdüler ve azabın emmareleri görünmesi üzerine sabah vakti nedamet eder oldular. Fakat nedametleri fayda etmedi. Çünkü; azabın emmaresini müşahede ettiler. Binaenaleyh; onları azap ah-zetti.'
Gelecek azabın azametine işaret için Hz. Salih azabın geleceği günü azametle tavsif etmiş ve deveyi öldürünce derhal azabın geldiğine işaret için bilâmüsaade takibe delâlet eden lâfziyle varid. olmuştur.
Yevm-i azîm îe muradın; yevm-i kıyamet olması muhtemeldir. Buna nazaran, azab-ı âhiretle tehdit etmiştir. Yahud; dünyada onlara azabın geleceği gündür. Buna nazaran azabın şiddetine işaret etmiştir. Deveyi sinirlerini keserek Öldüren (Kıdar) isminde bir kimse ise de (Kıdar) a "Öldür» dediklerinde (Kıdar) «Ben öldürürüm. Eğer cümleniz razı olursanız» deyip kavmin cümlesi »Razıyız» demeleri üzerine Öldürmesine binaen deveyi öldürmek kavmin cümlesine isnat olunarak cemi' sıyga-siyle varid olmuştur. Hatta Medarik'te beyan olunduğuna nazaran dul kadınların ve âkil çocukların reyine varıncaya kadar müracaat edip cümlesinin reyi alındıktan sonra öldürmüştür. Binaenaleyh; deyenin Öldürülmesine razı olmayan bir fert bile kalmamasına binaen deveyi cümlesi öldürdüler denilmiştir. Nedametleri azap korkusuna mebni olup tevbe olmadığından nedametleri azabın define sebep olamamıştır. Yahut, nedametleri tevbe idi ve lâkin bu nedamet azabı müşahede ettikten sonra olduğundan kabul olunmamıştır.
Zira; peygamberlerinin nasihatini dinlememeleri helaklerine sebep olduğundan, peygamberinin sözünü dinlemiyen her millette bu hâlin ceryan edeceğine ve akibet helak olacağına delâlet eder.
Şuara 26:159
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Âlemde hiç bir kimsenin irtikâp etmediği livata gibi fena bir fiili irtikap etmeyin. Eğer bu fiilinize devam ederseniz helak olursunuz. Ve ben size menfaatinizi gösteriyorum. Dinleyin beni, vaz geçin azabınızı mucip olan efalinizden ve gazab-ı İlâhiden nefsinizi sakının,)-
Şuara 26:160
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Âlemde hiç bir kimsenin irtikâp etmediği livata gibi fena bir fiili irtikap etmeyin. Eğer bu fiilinize devam ederseniz helak olursunuz. Ve ben size menfaatinizi gösteriyorum. Dinleyin beni, vaz geçin azabınızı mucip olan efalinizden ve gazab-ı İlâhiden nefsinizi sakının,)-
Şuara 26:161
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Âlemde hiç bir kimsenin irtikâp etmediği livata gibi fena bir fiili irtikap etmeyin. Eğer bu fiilinize devam ederseniz helak olursunuz. Ve ben size menfaatinizi gösteriyorum. Dinleyin beni, vaz geçin azabınızı mucip olan efalinizden ve gazab-ı İlâhiden nefsinizi sakının,)-
Şuara 26:162
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Âlemde hiç bir kimsenin irtikâp etmediği livata gibi fena bir fiili irtikap etmeyin. Eğer bu fiilinize devam ederseniz helak olursunuz. Ve ben size menfaatinizi gösteriyorum. Dinleyin beni, vaz geçin azabınızı mucip olan efalinizden ve gazab-ı İlâhiden nefsinizi sakının,)-
Şuara 26:163
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Âlemde hiç bir kimsenin irtikâp etmediği livata gibi fena bir fiili irtikap etmeyin. Eğer bu fiilinize devam ederseniz helak olursunuz. Ve ben size menfaatinizi gösteriyorum. Dinleyin beni, vaz geçin azabınızı mucip olan efalinizden ve gazab-ı İlâhiden nefsinizi sakının,)-
Şuara 26:164
Vacip Tealâ Hz. Lût'un kavminin fena fiillerini inkâr suretiyle irad ettiği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor,
Zira; hem nefsinize hem de başkalarına zulmediyorsunuz. Çünkü; âlemde emsali sebketmedik çirkin bir fiili irtikap edersiniz ki, Allah'tan korkmadığmız gibi kullardan da utanmıyorsunuz» demekle kavmini tekdir etti.
Bu âyet kadınlara dahî Hvatanın hürmetine delâlet eder. Çünkü lâfzında bulunan ba'z manâsına delâlet ettiğine nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir ki, kavm-i Lût'un zevcelerine livata ettiklerine ta'riz ve onları tevbihtir. Binaenaleyh; ricale livata haram olduğu gibi — ve levse kendi haremi olsun — nisvana dahî livatı-mn haram olduğuna delâlet eder.
Şuara 26:165
Vacip Tealâ Hz. Lût'un kavminin fena fiillerini inkâr suretiyle irad ettiği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor,
Zira; hem nefsinize hem de başkalarına zulmediyorsunuz. Çünkü; âlemde emsali sebketmedik çirkin bir fiili irtikap edersiniz ki, Allah'tan korkmadığmız gibi kullardan da utanmıyorsunuz» demekle kavmini tekdir etti.
Bu âyet kadınlara dahî Hvatanın hürmetine delâlet eder. Çünkü lâfzında bulunan ba'z manâsına delâlet ettiğine nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir ki, kavm-i Lût'un zevcelerine livata ettiklerine ta'riz ve onları tevbihtir. Binaenaleyh; ricale livata haram olduğu gibi — ve levse kendi haremi olsun — nisvana dahî livatı-mn haram olduğuna delâlet eder.
Şuara 26:166
Vacip Tealâ Hz. Lût'un kavminin fena fiillerini inkâr suretiyle irad ettiği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor,
Zira; hem nefsinize hem de başkalarına zulmediyorsunuz. Çünkü; âlemde emsali sebketmedik çirkin bir fiili irtikap edersiniz ki, Allah'tan korkmadığmız gibi kullardan da utanmıyorsunuz» demekle kavmini tekdir etti.
Bu âyet kadınlara dahî Hvatanın hürmetine delâlet eder. Çünkü lâfzında bulunan ba'z manâsına delâlet ettiğine nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir ki, kavm-i Lût'un zevcelerine livata ettiklerine ta'riz ve onları tevbihtir. Binaenaleyh; ricale livata haram olduğu gibi — ve levse kendi haremi olsun — nisvana dahî livatı-mn haram olduğuna delâlet eder.
Şuara 26:167
Vacip Tealâ Lut (A.S.) in şu nasihatına karşı kavmini^ ledikleri sözlerini hikâye etmek üzere buyuruyor.
Zira; sen bize ta'n etmekte devam edersen elbette biz seni karyeden nefy ederiz.» demekle tehdit ettiler.
Yani; Lût (A.S.) kavmini müptelâ oldukları fena fiilden şiddetle menetmeye çalışınca onlara asla tesir etmediği gibi şiddetli tehdide kalkıştılar ve ya Ya Lût! Vaz geç bize müdahaleden. Eğer vaz geçmezsen elbette sen karyeden çıkarılanlardan biri olursun. Zira; sen bize ta'n etmekte devam edersen biz de seni bu beldede oturtmayız» dediler ve muktedir olurlarsa karyelerinden nefy etmeye karar verdiler. Çünkü onların âdetlerinin; sevmedikleri kimseyi karyelerinden nefyetmek olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; «Biz seni çıkarırız» demediler, belki «karyeden çıkarılanlar var, sen de onlardan olursun» dediler. Binaenaleyh; bundan evvel karyelerinden çıkardıkları kimseler olduğuna işaret etmişlerdir. Şu halde insanların muktedir oldukları surette sevmedikleri kimseyi nefyetmeleri yeni icat olunmuş bir şey değil, belki eski bir âdettir,
Şuara 26:168
Vacip Tealâ, kavminin tehdidine karşı Hz. Lût'un cevabını be van etmek üzere buyuruyor.
Ve Rabbısına iltica ederek dedi -ki: et»
Şuara 26:169
Çünkü günaha rıza; aynı günah olduğundan o fiilin failleriyle beraber cezaya müstahak oldu. Binaenaleyh; helak olanlar içinde kaldı ve azaptan kurtulmadı.
KaaIi : şiddetle buğz edici manasınadır. Yani «Ben sizin amelinize şiddetle buğz edenlerdenim. Amelinize buğz etmekten ve sizi men'e çalışmaktan vaz geçemem. Zira; ameliniz her zaman buğz etmeye lâyıktır ve siz de elinizden geleni geri koymayın demek istedi. Gâbirin ; geride kalanlar ve helakleri mukadder olanlar demektir. Binaenaleyh; Hz. Lût'un haremi Lût'la be4 raber yola çıkmayıp karyede kaldığına âyette delâlet vardır. Çün-;] kü; kavmin ameline razı ve onları sever ve Hz. Lût'a buğz ve ezaÜj etmekten de geri durmazdı. Herkesin sevdiği kimseyle haşr oluna-â cağına binaen sevdikleriyle beraber kaldı ve onlarla birlikte helaki oldu. Gerçi Hz. Lût'un haremi ise de nur-u nübüvvetten istifadesi kabiliyeti olmadığından Hz. Lût'un feyzinden mahrum olmuş ve-! ebeden hüsran içinde kalmıştır.
Şuara 26:170
Vacip Tealâ Hz. Lût'a ve ehline necat verdikten sonra kimini ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar üzerine yağan şey taş olduğu gibi herkese isabet edecek taşta onun ismi yazılıydı ve isabet ettiğini derhal ihlâk ederdi. Hatta onlardan memleket haricinde bulunanlara dahî isabet etti. -
Şuara 26:171
Vacip Tealâ Hz. Lût'a ve ehline necat verdikten sonra kimini ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar üzerine yağan şey taş olduğu gibi herkese isabet edecek taşta onun ismi yazılıydı ve isabet ettiğini derhal ihlâk ederdi. Hatta onlardan memleket haricinde bulunanlara dahî isabet etti. -
Şuara 26:172
Vacip Tealâ Hz. Lût'a ve ehline necat verdikten sonra kimini ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar üzerine yağan şey taş olduğu gibi herkese isabet edecek taşta onun ismi yazılıydı ve isabet ettiğini derhal ihlâk ederdi. Hatta onlardan memleket haricinde bulunanlara dahî isabet etti. -
Şuara 26:173
Vacip Tealâ Hz. Lût'a ve ehline necat verdikten sonra kimini ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar üzerine yağan şey taş olduğu gibi herkese isabet edecek taşta onun ismi yazılıydı ve isabet ettiğini derhal ihlâk ederdi. Hatta onlardan memleket haricinde bulunanlara dahî isabet etti. -
Şuara 26:174
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmiyle vâki' olan mubahese-sini beyan etmek üzere buyuruyor.
Eyke ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen civarında meşe ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir mahaldir. Medyen ahâlisiyle nesepte münasebetleri olmadığından Şuayb (A.S.) a onların kardeşleri denilmemiştir. Cenab-ı Hak Şuayb'ı (Medyen) ahalisine resul kıldığı gibi (Eyke) ahailsine de resul kılmıştı. Çünkü; Medyen ahalisi gibi Eykeliler de kile ve terazilerinde noksan vermeye başladıklarından Vacip Tealâ Hz. Şuayb'ı hem Medyen'e, hem de Eyke'ye resûi gönderdi. Onları ıslâha me'mur etti. Şuayb (A.S.) da vazifesine başladı, onlara risaletini tebliğ etti, ittika ve itaata davet edip' dedi ki:
Şuara 26:175
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmiyle vâki' olan mubahese-sini beyan etmek üzere buyuruyor.
Eyke ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen civarında meşe ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir mahaldir. Medyen ahâlisiyle nesepte münasebetleri olmadığından Şuayb (A.S.) a onların kardeşleri denilmemiştir. Cenab-ı Hak Şuayb'ı (Medyen) ahalisine resul kıldığı gibi (Eyke) ahailsine de resul kılmıştı. Çünkü; Medyen ahalisi gibi Eykeliler de kile ve terazilerinde noksan vermeye başladıklarından Vacip Tealâ Hz. Şuayb'ı hem Medyen'e, hem de Eyke'ye resûi gönderdi. Onları ıslâha me'mur etti. Şuayb (A.S.) da vazifesine başladı, onlara risaletini tebliğ etti, ittika ve itaata davet edip' dedi ki:
Şuara 26:176
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmiyle vâki' olan mubahese-sini beyan etmek üzere buyuruyor.
Eyke ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen civarında meşe ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir mahaldir. Medyen ahâlisiyle nesepte münasebetleri olmadığından Şuayb (A.S.) a onların kardeşleri denilmemiştir. Cenab-ı Hak Şuayb'ı (Medyen) ahalisine resul kıldığı gibi (Eyke) ahailsine de resul kılmıştı. Çünkü; Medyen ahalisi gibi Eykeliler de kile ve terazilerinde noksan vermeye başladıklarından Vacip Tealâ Hz. Şuayb'ı hem Medyen'e, hem de Eyke'ye resûi gönderdi. Onları ıslâha me'mur etti. Şuayb (A.S.) da vazifesine başladı, onlara risaletini tebliğ etti, ittika ve itaata davet edip' dedi ki:
Şuara 26:177
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmiyle vâki' olan mubahese-sini beyan etmek üzere buyuruyor.
Eyke ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen civarında meşe ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir mahaldir. Medyen ahâlisiyle nesepte münasebetleri olmadığından Şuayb (A.S.) a onların kardeşleri denilmemiştir. Cenab-ı Hak Şuayb'ı (Medyen) ahalisine resul kıldığı gibi (Eyke) ahailsine de resul kılmıştı. Çünkü; Medyen ahalisi gibi Eykeliler de kile ve terazilerinde noksan vermeye başladıklarından Vacip Tealâ Hz. Şuayb'ı hem Medyen'e, hem de Eyke'ye resûi gönderdi. Onları ıslâha me'mur etti. Şuayb (A.S.) da vazifesine başladı, onlara risaletini tebliğ etti, ittika ve itaata davet edip' dedi ki:
Şuara 26:178
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmiyle vâki' olan mubahese-sini beyan etmek üzere buyuruyor.
Eyke ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen civarında meşe ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir mahaldir. Medyen ahâlisiyle nesepte münasebetleri olmadığından Şuayb (A.S.) a onların kardeşleri denilmemiştir. Cenab-ı Hak Şuayb'ı (Medyen) ahalisine resul kıldığı gibi (Eyke) ahailsine de resul kılmıştı. Çünkü; Medyen ahalisi gibi Eykeliler de kile ve terazilerinde noksan vermeye başladıklarından Vacip Tealâ Hz. Şuayb'ı hem Medyen'e, hem de Eyke'ye resûi gönderdi. Onları ıslâha me'mur etti. Şuayb (A.S.) da vazifesine başladı, onlara risaletini tebliğ etti, ittika ve itaata davet edip' dedi ki:
Şuara 26:179
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmiyle vâki' olan mubahese-sini beyan etmek üzere buyuruyor.
Eyke ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen civarında meşe ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir mahaldir. Medyen ahâlisiyle nesepte münasebetleri olmadığından Şuayb (A.S.) a onların kardeşleri denilmemiştir. Cenab-ı Hak Şuayb'ı (Medyen) ahalisine resul kıldığı gibi (Eyke) ahailsine de resul kılmıştı. Çünkü; Medyen ahalisi gibi Eykeliler de kile ve terazilerinde noksan vermeye başladıklarından Vacip Tealâ Hz. Şuayb'ı hem Medyen'e, hem de Eyke'ye resûi gönderdi. Onları ıslâha me'mur etti. Şuayb (A.S.) da vazifesine başladı, onlara risaletini tebliğ etti, ittika ve itaata davet edip' dedi ki:
Şuara 26:180
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmiyle vâki' olan mubahese-sini beyan etmek üzere buyuruyor.
Eyke ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen civarında meşe ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir mahaldir. Medyen ahâlisiyle nesepte münasebetleri olmadığından Şuayb (A.S.) a onların kardeşleri denilmemiştir. Cenab-ı Hak Şuayb'ı (Medyen) ahalisine resul kıldığı gibi (Eyke) ahailsine de resul kılmıştı. Çünkü; Medyen ahalisi gibi Eykeliler de kile ve terazilerinde noksan vermeye başladıklarından Vacip Tealâ Hz. Şuayb'ı hem Medyen'e, hem de Eyke'ye resûi gönderdi. Onları ıslâha me'mur etti. Şuayb (A.S.) da vazifesine başladı, onlara risaletini tebliğ etti, ittika ve itaata davet edip' dedi ki:
Şuara 26:181
«Müstakim ve doğru olan teraziyle tartın ve noksan] tera^le tartmayın."]
Şuara 26:182
«Müstakim ve doğru olan teraziyle tartın ve noksan] tera^le tartmayın."]
Şuara 26:183
Yani; Şuayb (A.S.) resul olduğu Eyke ahalisine dört nevi tebligatta bulundu:
Birincisi; Kilenizi tam ölçüyle verin ve noksan vermeyin ki, nasın hukukuna tecavüz etmiyesiniz, doğru terazi ve kantarla tartın ki, nâsa hiyanetlik etmiş olmıyasınız.
İkincisi; Nasın mallarının narhını aşağı indirmeyin. Yani; halkın hukukunu hiç bir veçhile noksan etmeyin ve hiç bir suretle tecavüzatta bulunmayın.
Üçüncüsü; Yer yüzünü ifsat etmeyin dedi. Yani «Yol kesmek ve gayrin malını nehb ü gârât etmek, ekinlerini ve sair hasılatlarını hayvanata yedirmek ve ağaçlarını kesmek gibi fesattan vaz geçin» demiştir.
Dördüncüsü; İttika ile emirdir. Bu emir; evvelki ve-sayanın cümlesine şâmil ve onların ruhu mesabesindedir. Çünkü ittika bilcümle feraiz ve vacibatı edaya bilûmum muharrematı terke ve ahlâk-ı hamîdenin cümlesini iltizama şâmil olduğundan ittika ile emir cümlesini camidir. Binaenaleyh; Hz. Şuayb'm bundan evvel kavmine tebliğ ettiği evamir ve nevahinin hulâsası mesabesinde- olan ittika ile sözüne hitam verdi.
Bu âyette tam ölçmek ve tartmakla emir; vücup ifade ettiğinden noksan vermenin haram olduğu sabit olmuştur. Zira; vücu-bu terk etmek haramdır. Kezalik noksandan nehiy vaki olup nehiy de hürmet ifade ettiğinden noksan vermekle halkın hukukuna tecavüzün haram olduğu iki cihetle sabit olmuş ve hürmeti te'kit olunmuştur. Yalnız kile ve terazide ziyade vermek hususuna dair bir şey varid olmamışsa da Fahri Râzi ve Medarik'te beyan olunduğu voçhile, bir kimse kendi rızasiyle kilede ve terazide ziyade verirse iyilik etmiş olduğundan caizdir. Çünkü; rızasıyla malını başkasına vermekten hiç. bir kimse memnu' değildir. Amma noksan vermek başkasının hakkına tecavüz olduğu cihetle bigayri hakkın, gayrin hukukuna tecavüzden herkes memnundur. Zira; insanların meşru olan her hakları mehfuzdur. Binaenaleyh; bir kimsenin izni olmadan onun 'mülkünde ve sair hukukunda başka bir kimsenin tecavüzü, tasarrufu ve müdahelesi caiz olamaz. Kezalik Hz. Şuayb fesattan nehy ile bütün insanların zarardan mahfuz olmaları usulünü ve ahali beyninde intizamı tesis etmek istemiştir. Gerçi şu ahkâm; Şuayb (A.S.) dan hikâye olunrnuşsa da bize de aynı şeriattır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın Kur'an'da ve Resulünün hadîsinde beyan ettikleri enbiya-i sabıkanın şeriatlarının bize de ayni şeriat olduğu kavaid-i şeriyemiz iktizasındandır. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) m şu tebligatı bizim için şeriat olup mucibiyle amel vaciptir. Çünkü Allahü Tealâ'mn Kur'an'da bize beyanı bizim için de emirdir.
Hulâsa; muamelât-ı nasta kileyi tam ölçmek ve terazide tam tartmak vacip olup noksanı haram olduğu, bu gibi hukuk-u nâsı irtikâp eden kimsenin akıbeti berbat olacağı, nâsm malının narhını aşağı tenzil etmek caiz olmadığı ve yeryüzünde her suretle ifsat ve halkı rahatsız etmenin her cihetten memnu' ve cümle insanların Halik Tealâ'ya ittikalan vacip olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:184
Yani; Şuayb (A.S.) resul olduğu Eyke ahalisine dört nevi tebligatta bulundu:
Birincisi; Kilenizi tam ölçüyle verin ve noksan vermeyin ki, nasın hukukuna tecavüz etmiyesiniz, doğru terazi ve kantarla tartın ki, nâsa hiyanetlik etmiş olmıyasınız.
İkincisi; Nasın mallarının narhını aşağı indirmeyin. Yani; halkın hukukunu hiç bir veçhile noksan etmeyin ve hiç bir suretle tecavüzatta bulunmayın.
Üçüncüsü; Yer yüzünü ifsat etmeyin dedi. Yani «Yol kesmek ve gayrin malını nehb ü gârât etmek, ekinlerini ve sair hasılatlarını hayvanata yedirmek ve ağaçlarını kesmek gibi fesattan vaz geçin» demiştir.
Dördüncüsü; İttika ile emirdir. Bu emir; evvelki ve-sayanın cümlesine şâmil ve onların ruhu mesabesindedir. Çünkü ittika bilcümle feraiz ve vacibatı edaya bilûmum muharrematı terke ve ahlâk-ı hamîdenin cümlesini iltizama şâmil olduğundan ittika ile emir cümlesini camidir. Binaenaleyh; Hz. Şuayb'm bundan evvel kavmine tebliğ ettiği evamir ve nevahinin hulâsası mesabesinde- olan ittika ile sözüne hitam verdi.
Bu âyette tam ölçmek ve tartmakla emir; vücup ifade ettiğinden noksan vermenin haram olduğu sabit olmuştur. Zira; vücu-bu terk etmek haramdır. Kezalik noksandan nehiy vaki olup nehiy de hürmet ifade ettiğinden noksan vermekle halkın hukukuna tecavüzün haram olduğu iki cihetle sabit olmuş ve hürmeti te'kit olunmuştur. Yalnız kile ve terazide ziyade vermek hususuna dair bir şey varid olmamışsa da Fahri Râzi ve Medarik'te beyan olunduğu voçhile, bir kimse kendi rızasiyle kilede ve terazide ziyade verirse iyilik etmiş olduğundan caizdir. Çünkü; rızasıyla malını başkasına vermekten hiç. bir kimse memnu' değildir. Amma noksan vermek başkasının hakkına tecavüz olduğu cihetle bigayri hakkın, gayrin hukukuna tecavüzden herkes memnundur. Zira; insanların meşru olan her hakları mehfuzdur. Binaenaleyh; bir kimsenin izni olmadan onun 'mülkünde ve sair hukukunda başka bir kimsenin tecavüzü, tasarrufu ve müdahelesi caiz olamaz. Kezalik Hz. Şuayb fesattan nehy ile bütün insanların zarardan mahfuz olmaları usulünü ve ahali beyninde intizamı tesis etmek istemiştir. Gerçi şu ahkâm; Şuayb (A.S.) dan hikâye olunrnuşsa da bize de aynı şeriattır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın Kur'an'da ve Resulünün hadîsinde beyan ettikleri enbiya-i sabıkanın şeriatlarının bize de ayni şeriat olduğu kavaid-i şeriyemiz iktizasındandır. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) m şu tebligatı bizim için şeriat olup mucibiyle amel vaciptir. Çünkü Allahü Tealâ'mn Kur'an'da bize beyanı bizim için de emirdir.
Hulâsa; muamelât-ı nasta kileyi tam ölçmek ve terazide tam tartmak vacip olup noksanı haram olduğu, bu gibi hukuk-u nâsı irtikâp eden kimsenin akıbeti berbat olacağı, nâsm malının narhını aşağı tenzil etmek caiz olmadığı ve yeryüzünde her suretle ifsat ve halkı rahatsız etmenin her cihetten memnu' ve cümle insanların Halik Tealâ'ya ittikalan vacip olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:185
Vacip Tealâ Hz. Şuayb'm şu nasihatları üzerine kavminin cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Şuayb (A.S.) a yalan isnad edince Hz. Şuayb'm semadan azap geleceğini beyanla tehdit etmesi üzerine «Sözün doğruysa semâdan bir parça düşür de bizi ihlâk et» diyerek'istihza ettiler. İnsanlarda me'luf oldukları âdetlerinin hilafını söyliyen kimseyi tekziple iftira etmek âdet hükmünde olduğundan ekseri enbiyanın ümmetleri, nebilerini sihirle, yalanla ve beşeriyetin risalete münafi olmasiyle müdafaa ve itham etmişlerdir. Hz. Şuayb'm kavminin de ayni mesleği takip ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; insanlar arzularının hilafını kabulden daima istinkâf ederler. Bu hâl ümmet-i Muhammed'de dahî câridir. Binaenaleyh; ta asr-ı saadetten zamanımıza gelinceye kadar ah-kâm-ı şer'iyenin sefahetten men' eden ahkâmına itiraz edenlerden hiç hâli kalmamış. Fakat hiç tesiri de olmamıştır ve olamaz. Çünkü; kanun-u İlâhiyi tağyir etmek hiç kimsenin haddi değildir. Meğer kendi tağyir ede. Amma, ahkâmiyle amel edenler azalır veya çoğalır. Bu cihet şeriatın metanetine halel getirmez. Zira; ahkâ-mıyla amel ihtiyarîdir. Tevfika mazhar olanlar amel eder, olmayanlar bir takım şeytanın vesvesesiyle evham ve hayalata sapar. Çünkü; şeytanın da nasibi var, Cehennemin de insanlardan kısmeti vardır. Binaenaleyh; iradesini hayra veya şerre sarf edenler kıyamete kadar bulunacaktır.
Şuara 26:186
Vacip Tealâ Hz. Şuayb'm şu nasihatları üzerine kavminin cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Şuayb (A.S.) a yalan isnad edince Hz. Şuayb'm semadan azap geleceğini beyanla tehdit etmesi üzerine «Sözün doğruysa semâdan bir parça düşür de bizi ihlâk et» diyerek'istihza ettiler. İnsanlarda me'luf oldukları âdetlerinin hilafını söyliyen kimseyi tekziple iftira etmek âdet hükmünde olduğundan ekseri enbiyanın ümmetleri, nebilerini sihirle, yalanla ve beşeriyetin risalete münafi olmasiyle müdafaa ve itham etmişlerdir. Hz. Şuayb'm kavminin de ayni mesleği takip ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; insanlar arzularının hilafını kabulden daima istinkâf ederler. Bu hâl ümmet-i Muhammed'de dahî câridir. Binaenaleyh; ta asr-ı saadetten zamanımıza gelinceye kadar ah-kâm-ı şer'iyenin sefahetten men' eden ahkâmına itiraz edenlerden hiç hâli kalmamış. Fakat hiç tesiri de olmamıştır ve olamaz. Çünkü; kanun-u İlâhiyi tağyir etmek hiç kimsenin haddi değildir. Meğer kendi tağyir ede. Amma, ahkâmiyle amel edenler azalır veya çoğalır. Bu cihet şeriatın metanetine halel getirmez. Zira; ahkâ-mıyla amel ihtiyarîdir. Tevfika mazhar olanlar amel eder, olmayanlar bir takım şeytanın vesvesesiyle evham ve hayalata sapar. Çünkü; şeytanın da nasibi var, Cehennemin de insanlardan kısmeti vardır. Binaenaleyh; iradesini hayra veya şerre sarf edenler kıyamete kadar bulunacaktır.
Şuara 26:187
Vacip Tealâ Hz. Şuayb'm şu nasihatları üzerine kavminin cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Şuayb (A.S.) a yalan isnad edince Hz. Şuayb'm semadan azap geleceğini beyanla tehdit etmesi üzerine «Sözün doğruysa semâdan bir parça düşür de bizi ihlâk et» diyerek'istihza ettiler. İnsanlarda me'luf oldukları âdetlerinin hilafını söyliyen kimseyi tekziple iftira etmek âdet hükmünde olduğundan ekseri enbiyanın ümmetleri, nebilerini sihirle, yalanla ve beşeriyetin risalete münafi olmasiyle müdafaa ve itham etmişlerdir. Hz. Şuayb'm kavminin de ayni mesleği takip ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; insanlar arzularının hilafını kabulden daima istinkâf ederler. Bu hâl ümmet-i Muhammed'de dahî câridir. Binaenaleyh; ta asr-ı saadetten zamanımıza gelinceye kadar ah-kâm-ı şer'iyenin sefahetten men' eden ahkâmına itiraz edenlerden hiç hâli kalmamış. Fakat hiç tesiri de olmamıştır ve olamaz. Çünkü; kanun-u İlâhiyi tağyir etmek hiç kimsenin haddi değildir. Meğer kendi tağyir ede. Amma, ahkâmiyle amel edenler azalır veya çoğalır. Bu cihet şeriatın metanetine halel getirmez. Zira; ahkâ-mıyla amel ihtiyarîdir. Tevfika mazhar olanlar amel eder, olmayanlar bir takım şeytanın vesvesesiyle evham ve hayalata sapar. Çünkü; şeytanın da nasibi var, Cehennemin de insanlardan kısmeti vardır. Binaenaleyh; iradesini hayra veya şerre sarf edenler kıyamete kadar bulunacaktır.
Şuara 26:188
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavminin imanından olunca Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Buı sözüyle onlara gelecek azabın pek büyük olduğunu beyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashâb-ı Eyke resullerini tekzipte devam edince Hz. Şuayb Cenab-ı Hakka Tefviz-i umur etti ve azaplarının vakt-i merhunu gelince yedi gün bunlar üzerine sıcak şiddetlendi. Hatta o kadar ki, hararetten akan sular kaynadı, rüzgâr esmedi, takatları kesildi ve serinlik arama için dağlara iltica ettiler. Yedinci gün Vacip Tealâ siyah bir bulut halk edip herkes onun gölgesine can atarak cümlesi bulutun altına toplanınca buluttan ateş yağar ve cümlesi helak olur. Çünkü semâdan bir parça inmesini istediler. İstedikleri veçhile semâdan inen ateş parçasiyle helak oldular. Zira; bu sözden maksatları istihza olduğundan istihzaları kendi ayaklarına dolaşmış ve istihza ettikleri şeyle âlem-i dünyaya feci bir surette veda ile Cehennemin yoluna revan olmuşlardır. Binaenaleyh; Hz. Şuayb'm meb'us olduğu iki kabileden (Medyen) ahalisi Cibril'in sayhasiyle ve (Eyke) ahalisi de semadan inen ateşle helak olmuşlardır.
Bu sûre'de Resûlullah'ı tesliye için beyan olunan bazı enbiyanın vekayi-i mühimmeleri nihayet buldu ve cümlesinin âhirinde Cenab-ı Hak bu vak'alarda ümmet-i Muhammed için ibret olduğuna tenbih etmekle beraber bu helak olanların helakleri günahlarından neş'et ettiğini beyanla ehl-i nücumun sözlerini dahî reddetmiştir. Çünkü; onlar bu gibi havadisleri yıldızlara nisbet eder ve bazı yıldızların bazı âhere temasını veyahud bazı yıldızların bazı burçda bulunmasını sebep addederler. Halbuki bu fikrin butlanı zahirdir. Çünkü; eğer yıldızın te'siriyle olsa o yıldız bulundukça o eserin bulunması lâzjrn gelir. Halbuki emir bilâkistir. Çünkü; yıldız, var, teması var, fakat eser yoktur.
Helakleri bulutun gölgesi altında olduğundan o güne yevmizzılle denmiştir. Çünkü zille; gölge manasınadır.
saika ve emsali
ile şu Eyke ahalisinin buluttan nazil oii ateşlerle helaklerinde kudrcl-i İlâhiycye delâirt eder a] me vardır.] Çünkü; bulutun sânı rutubet vi- yağmur' yağdırmak iken bilâkis yağmurun zıddı olan ateşin yağması elbette alâmet-i azimedir. Bunun ufacık modeli her zaman görülmektedir ki. gürültülü ve yağmurlu havalarda inen saikalar Eyke ahalisine'yağan ateşin bir nümunesidir. Binaenaleyh; bu gibi harikalar kudre-tullaha nisbetle gayet ehvendir. O halde insanlar kusurunu itiraf ederek daima Cenab-ı Hakkın gazabından rahmetine ve inayetine iltica etmelidir.
Şuara 26:189
Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavminin imanından olunca Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Buı sözüyle onlara gelecek azabın pek büyük olduğunu beyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashâb-ı Eyke resullerini tekzipte devam edince Hz. Şuayb Cenab-ı Hakka Tefviz-i umur etti ve azaplarının vakt-i merhunu gelince yedi gün bunlar üzerine sıcak şiddetlendi. Hatta o kadar ki, hararetten akan sular kaynadı, rüzgâr esmedi, takatları kesildi ve serinlik arama için dağlara iltica ettiler. Yedinci gün Vacip Tealâ siyah bir bulut halk edip herkes onun gölgesine can atarak cümlesi bulutun altına toplanınca buluttan ateş yağar ve cümlesi helak olur. Çünkü semâdan bir parça inmesini istediler. İstedikleri veçhile semâdan inen ateş parçasiyle helak oldular. Zira; bu sözden maksatları istihza olduğundan istihzaları kendi ayaklarına dolaşmış ve istihza ettikleri şeyle âlem-i dünyaya feci bir surette veda ile Cehennemin yoluna revan olmuşlardır. Binaenaleyh; Hz. Şuayb'm meb'us olduğu iki kabileden (Medyen) ahalisi Cibril'in sayhasiyle ve (Eyke) ahalisi de semadan inen ateşle helak olmuşlardır.
Bu sûre'de Resûlullah'ı tesliye için beyan olunan bazı enbiyanın vekayi-i mühimmeleri nihayet buldu ve cümlesinin âhirinde Cenab-ı Hak bu vak'alarda ümmet-i Muhammed için ibret olduğuna tenbih etmekle beraber bu helak olanların helakleri günahlarından neş'et ettiğini beyanla ehl-i nücumun sözlerini dahî reddetmiştir. Çünkü; onlar bu gibi havadisleri yıldızlara nisbet eder ve bazı yıldızların bazı âhere temasını veyahud bazı yıldızların bazı burçda bulunmasını sebep addederler. Halbuki bu fikrin butlanı zahirdir. Çünkü; eğer yıldızın te'siriyle olsa o yıldız bulundukça o eserin bulunması lâzjrn gelir. Halbuki emir bilâkistir. Çünkü; yıldız, var, teması var, fakat eser yoktur.
Helakleri bulutun gölgesi altında olduğundan o güne yevmizzılle denmiştir. Çünkü zille; gölge manasınadır.
saika ve emsali
ile şu Eyke ahalisinin buluttan nazil oii ateşlerle helaklerinde kudrcl-i İlâhiycye delâirt eder a] me vardır.] Çünkü; bulutun sânı rutubet vi- yağmur' yağdırmak iken bilâkis yağmurun zıddı olan ateşin yağması elbette alâmet-i azimedir. Bunun ufacık modeli her zaman görülmektedir ki. gürültülü ve yağmurlu havalarda inen saikalar Eyke ahalisine'yağan ateşin bir nümunesidir. Binaenaleyh; bu gibi harikalar kudre-tullaha nisbetle gayet ehvendir. O halde insanlar kusurunu itiraf ederek daima Cenab-ı Hakkın gazabından rahmetine ve inayetine iltica etmelidir.
Şuara 26:190
Vacip Tealâ bu sûre'de enbiya-yı izam hazaratinm vekayi-i mühimmelerinden bazılarını beyandan sonra bu vak'alarm hak olup Kur'an'm mûciz ve Fahri Kâinatın nübüveti sâdık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ şu sûre'de beyan ettiği vak'alarla nübüv-vet-i Muhammediyeyi tasdik ve teyit etmiştir. Zira; Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından inzal olunduğunu ve Cibril-i Emin'in Kur'an'la nazil olduğunu ve Resulullah'm ümmetlerini inzar eden enbiya zümresinden bulunduğunu beyan; Kur'an'da şu beyan olunan kıssaların taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu ve Kur'an'm inzal olunacağının kütüb-ü sabıkada mezkûr olduğunu, halbuki Eesûlullah'ın bir kitap mütaîeâ etmeden, ve bir muallimden taal-lüm etmeden ayniyle vukuatı haber vermesinin müeyyed min in-dillah olduğunu beyan etmektir. Kur'an'ın, insanların terbiyesine kâfi olduğuna işaret için âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu beyan etmiştir. Fakat Kur'an'ın Resûlullah'a vasıtasız nazil olması ihtimaline binaen vasıtayla nazil olduğunu beyan için Vacip Tealâ «Habibim! Senin kalbine Kur'an, Ruh-u Emin olan Cibril ile nazil oldu» buyurmuştur. Cibvü-i Emin nâsm umur-u dinde necatlarına sebep olan vahye müekkel olduğu cihetle hayat-ı bedene vesile olur ruh mesabesinde olduğundan Cibrile Ruh-u Emin denmiştir. Enbiya-yı kiramla Vacip Tealâ arasında cer-yan eden emanete ehil olduğundan Cibril (A.S.) Emin unvanını ihraz etmiştir. Kur'an'm Resulullah'm kalbinde asla tegayyür kabul etmez derecede mevsuk olduğuna işaret için Resulullah'm kalbine nazil olduğu beyan olunmuştur. Mükâlemeye muhatap olanın kalp olup sair azanın kalbe muti' olduğuna işaret için Kur'an'ın Cibril vasıtasiyle kalbe inzal olunduğu beyan olunmuşcur. .Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile maanî kabilinden olan şey evvelâ ruha ve ruhtan sonra kalbe intikal eder. Zira; kalple ruh beyninde tealluk vardır. Badehu kalpten dimağa aksetmekle dimağda nakşeder,
Kalbin muhatap olması bu ve bunun emsali âyetlerle ve eha-dis-i Nebeviyeyle ve akim delaletiyle sabittir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'm kalp üzerine nazil olduğunu bu âyette beyan ettiği gibi diğer âyetlerde Kur'an'dan müteessir olacak olanın da kalp olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah bir hadisinde «Agâh olun! Bedende bir et parçası vardır. Eğer o et parçası salih olursa bütün aza salih olur ve eğer o et parçası fasit olursa bütün aza fasit olur» buyurmuştur. İşte bu hadis de idrak mahallinin kalp olduğuna delâlet eder. Kalbin muhatap olmasına aklın delâletine gelince: Kalp; insanın gumum, humum, ferah ve sürürünün mahallidir. Binaenaleyh; kalpte ferah olursa bütün aza ferahlı ve neşatlı olur. Eğer kalpte keder olursa cümle azada keder olur ve ahval tebeddül eder. Şu halde kalp cümle azanın reisi ve mükellef olan hitaba İlâhiyi idrakin mahallidir. Gerçi «Aklın madeni dimağdır» diyenler varsa da esah olan aklın madeni kalptir. Dimağ kalbin âletidir. Kalbin akla maden ve idrake menba ve sair azanın emîri olmasına vücudun ortasında bulunması ve sair azaya vücutta cereyan eden kanları taksim etmesi de delâlet eder. Çünkü; hükümdarlar ve valilerin hükmedeceği memleketin ortasında bulunmaları âdettir. Vasatta bulunmak her tarafa hükümde ve emirlerini neşir ve tamimde kolaylık olduğu gibi kendisi de afattan ve düşmanın taarruzundan salim olur. Amma hükemanm dediği gibi «Eğer aklın madeni dimağ olsa dimağ iklim-i bedenin bir tarafında bulunduğundan dimağın mahalli, reisin ikâmet edeceği bir mahal değildir.))
«Maden-i akıl ;dimağdır» diyenlerin delilleri üçtür:
Birinci delilleri; Havâss~ı hamse-i zahirenin menfezlerinin dimağa olmasıdır. Ehl-i şeriat tarafından «Havassın dimağa hadim olup dimağın da kalbe hadim olmasiyle» cevap verilmiştir. Yani; her ne kadar havassın, yani; göz, kulak, ağız, burun ve bunların deliklerinin dimağa doğru gidip idrak ettikleri şeyleri dimağa götürüyorlarsa da dimağın tamamiyle hakim olmasına delâlet etmez. Zira; bunlar dimağa hadim, dimağ da bunlardan aldığı malûmatı kalbe vermek suretiyle kalbin hadimidir. Binaenaleyh dimağ; kalbin baş veziri makammdadır.
İkinci 'delilleri; Harekât-ı ihtiyariyede âlet olan asabın dimağa nafiz olup dimağda nihayet bulmasıdır. Buna ehl-i şeriat tarafından; «Kalp idrak etmiş olduğu şeyin eserini dimağa verir ve dimağ da kendine nafiz olan âsâp vasıtasiyle azayı tahrik eder. Dimağın azayı tahrike vasıta olması mahall-i idrak olmasını icap etmez» demekle cevap verilmiştir. Çünkü tahrikin sebebini dimağa gönderen; kalptir. !
Üçüncü delilleri; Dimağa âfet isabet edince aklın muhtel olmasıdır. Buna da ehl-i şeriat tarafından «kalbin sair azada te'sirinin şartı, dimağın selâmetidir. Zira; dimağ; kalbin idrakine vasıtadır» demekle cevap verilmiştir. Binaenaleyh; akim mahalli dimağ olmasına dair hükemanm delilleri mecruhtur. Akim mahalli kalp olduğuna Kur'an, ahadis-i şerife ve edille-i akliye delâlet etmektedir. Şu kadar ki, idrakte dimağın dahi medhali vardır. Zira; bir hükümdarın nedim-i hassı o hükümdarın umur u hususunu anlamakta ecnebi gibi olamaz. Şu halde dimağ, kalbe hadim olduğu cihetle kalbin idrak ettiği bir çok şeyleri idrak ettiği gibi birçok şeyleri de kalbe aksettirir. Binaenaleyh; dimağ da idraktan hâli değildir. Kalbin vücud-u insanda hâkim olduğuna fenn-i teşrih dahi delâlet etmektedir. Zira; insanın vücudundan evvel meydana gelen cüz'ün kalp olduğu gibi en sonra ruhtan ayrılan da kalptir. Şu halde evvel vücut bulup en sonra hayattan ayrılması da kalbin iklim-i bedende hâkim olmasına delâlet eder.
Şuara 26:191
Vacip Tealâ bu sûre'de enbiya-yı izam hazaratinm vekayi-i mühimmelerinden bazılarını beyandan sonra bu vak'alarm hak olup Kur'an'm mûciz ve Fahri Kâinatın nübüveti sâdık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ şu sûre'de beyan ettiği vak'alarla nübüv-vet-i Muhammediyeyi tasdik ve teyit etmiştir. Zira; Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından inzal olunduğunu ve Cibril-i Emin'in Kur'an'la nazil olduğunu ve Resulullah'm ümmetlerini inzar eden enbiya zümresinden bulunduğunu beyan; Kur'an'da şu beyan olunan kıssaların taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu ve Kur'an'm inzal olunacağının kütüb-ü sabıkada mezkûr olduğunu, halbuki Eesûlullah'ın bir kitap mütaîeâ etmeden, ve bir muallimden taal-lüm etmeden ayniyle vukuatı haber vermesinin müeyyed min in-dillah olduğunu beyan etmektir. Kur'an'ın, insanların terbiyesine kâfi olduğuna işaret için âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu beyan etmiştir. Fakat Kur'an'ın Resûlullah'a vasıtasız nazil olması ihtimaline binaen vasıtayla nazil olduğunu beyan için Vacip Tealâ «Habibim! Senin kalbine Kur'an, Ruh-u Emin olan Cibril ile nazil oldu» buyurmuştur. Cibvü-i Emin nâsm umur-u dinde necatlarına sebep olan vahye müekkel olduğu cihetle hayat-ı bedene vesile olur ruh mesabesinde olduğundan Cibrile Ruh-u Emin denmiştir. Enbiya-yı kiramla Vacip Tealâ arasında cer-yan eden emanete ehil olduğundan Cibril (A.S.) Emin unvanını ihraz etmiştir. Kur'an'm Resulullah'm kalbinde asla tegayyür kabul etmez derecede mevsuk olduğuna işaret için Resulullah'm kalbine nazil olduğu beyan olunmuştur. Mükâlemeye muhatap olanın kalp olup sair azanın kalbe muti' olduğuna işaret için Kur'an'ın Cibril vasıtasiyle kalbe inzal olunduğu beyan olunmuşcur. .Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile maanî kabilinden olan şey evvelâ ruha ve ruhtan sonra kalbe intikal eder. Zira; kalple ruh beyninde tealluk vardır. Badehu kalpten dimağa aksetmekle dimağda nakşeder,
Kalbin muhatap olması bu ve bunun emsali âyetlerle ve eha-dis-i Nebeviyeyle ve akim delaletiyle sabittir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'm kalp üzerine nazil olduğunu bu âyette beyan ettiği gibi diğer âyetlerde Kur'an'dan müteessir olacak olanın da kalp olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah bir hadisinde «Agâh olun! Bedende bir et parçası vardır. Eğer o et parçası salih olursa bütün aza salih olur ve eğer o et parçası fasit olursa bütün aza fasit olur» buyurmuştur. İşte bu hadis de idrak mahallinin kalp olduğuna delâlet eder. Kalbin muhatap olmasına aklın delâletine gelince: Kalp; insanın gumum, humum, ferah ve sürürünün mahallidir. Binaenaleyh; kalpte ferah olursa bütün aza ferahlı ve neşatlı olur. Eğer kalpte keder olursa cümle azada keder olur ve ahval tebeddül eder. Şu halde kalp cümle azanın reisi ve mükellef olan hitaba İlâhiyi idrakin mahallidir. Gerçi «Aklın madeni dimağdır» diyenler varsa da esah olan aklın madeni kalptir. Dimağ kalbin âletidir. Kalbin akla maden ve idrake menba ve sair azanın emîri olmasına vücudun ortasında bulunması ve sair azaya vücutta cereyan eden kanları taksim etmesi de delâlet eder. Çünkü; hükümdarlar ve valilerin hükmedeceği memleketin ortasında bulunmaları âdettir. Vasatta bulunmak her tarafa hükümde ve emirlerini neşir ve tamimde kolaylık olduğu gibi kendisi de afattan ve düşmanın taarruzundan salim olur. Amma hükemanm dediği gibi «Eğer aklın madeni dimağ olsa dimağ iklim-i bedenin bir tarafında bulunduğundan dimağın mahalli, reisin ikâmet edeceği bir mahal değildir.))
«Maden-i akıl ;dimağdır» diyenlerin delilleri üçtür:
Birinci delilleri; Havâss~ı hamse-i zahirenin menfezlerinin dimağa olmasıdır. Ehl-i şeriat tarafından «Havassın dimağa hadim olup dimağın da kalbe hadim olmasiyle» cevap verilmiştir. Yani; her ne kadar havassın, yani; göz, kulak, ağız, burun ve bunların deliklerinin dimağa doğru gidip idrak ettikleri şeyleri dimağa götürüyorlarsa da dimağın tamamiyle hakim olmasına delâlet etmez. Zira; bunlar dimağa hadim, dimağ da bunlardan aldığı malûmatı kalbe vermek suretiyle kalbin hadimidir. Binaenaleyh dimağ; kalbin baş veziri makammdadır.
İkinci 'delilleri; Harekât-ı ihtiyariyede âlet olan asabın dimağa nafiz olup dimağda nihayet bulmasıdır. Buna ehl-i şeriat tarafından; «Kalp idrak etmiş olduğu şeyin eserini dimağa verir ve dimağ da kendine nafiz olan âsâp vasıtasiyle azayı tahrik eder. Dimağın azayı tahrike vasıta olması mahall-i idrak olmasını icap etmez» demekle cevap verilmiştir. Çünkü tahrikin sebebini dimağa gönderen; kalptir. !
Üçüncü delilleri; Dimağa âfet isabet edince aklın muhtel olmasıdır. Buna da ehl-i şeriat tarafından «kalbin sair azada te'sirinin şartı, dimağın selâmetidir. Zira; dimağ; kalbin idrakine vasıtadır» demekle cevap verilmiştir. Binaenaleyh; akim mahalli dimağ olmasına dair hükemanm delilleri mecruhtur. Akim mahalli kalp olduğuna Kur'an, ahadis-i şerife ve edille-i akliye delâlet etmektedir. Şu kadar ki, idrakte dimağın dahi medhali vardır. Zira; bir hükümdarın nedim-i hassı o hükümdarın umur u hususunu anlamakta ecnebi gibi olamaz. Şu halde dimağ, kalbe hadim olduğu cihetle kalbin idrak ettiği bir çok şeyleri idrak ettiği gibi birçok şeyleri de kalbe aksettirir. Binaenaleyh; dimağ da idraktan hâli değildir. Kalbin vücud-u insanda hâkim olduğuna fenn-i teşrih dahi delâlet etmektedir. Zira; insanın vücudundan evvel meydana gelen cüz'ün kalp olduğu gibi en sonra ruhtan ayrılan da kalptir. Şu halde evvel vücut bulup en sonra hayattan ayrılması da kalbin iklim-i bedende hâkim olmasına delâlet eder.
Şuara 26:192
Vacip Tealâ bu sûre'de enbiya-yı izam hazaratinm vekayi-i mühimmelerinden bazılarını beyandan sonra bu vak'alarm hak olup Kur'an'm mûciz ve Fahri Kâinatın nübüveti sâdık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ şu sûre'de beyan ettiği vak'alarla nübüv-vet-i Muhammediyeyi tasdik ve teyit etmiştir. Zira; Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından inzal olunduğunu ve Cibril-i Emin'in Kur'an'la nazil olduğunu ve Resulullah'm ümmetlerini inzar eden enbiya zümresinden bulunduğunu beyan; Kur'an'da şu beyan olunan kıssaların taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu ve Kur'an'm inzal olunacağının kütüb-ü sabıkada mezkûr olduğunu, halbuki Eesûlullah'ın bir kitap mütaîeâ etmeden, ve bir muallimden taal-lüm etmeden ayniyle vukuatı haber vermesinin müeyyed min in-dillah olduğunu beyan etmektir. Kur'an'ın, insanların terbiyesine kâfi olduğuna işaret için âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu beyan etmiştir. Fakat Kur'an'ın Resûlullah'a vasıtasız nazil olması ihtimaline binaen vasıtayla nazil olduğunu beyan için Vacip Tealâ «Habibim! Senin kalbine Kur'an, Ruh-u Emin olan Cibril ile nazil oldu» buyurmuştur. Cibvü-i Emin nâsm umur-u dinde necatlarına sebep olan vahye müekkel olduğu cihetle hayat-ı bedene vesile olur ruh mesabesinde olduğundan Cibrile Ruh-u Emin denmiştir. Enbiya-yı kiramla Vacip Tealâ arasında cer-yan eden emanete ehil olduğundan Cibril (A.S.) Emin unvanını ihraz etmiştir. Kur'an'm Resulullah'm kalbinde asla tegayyür kabul etmez derecede mevsuk olduğuna işaret için Resulullah'm kalbine nazil olduğu beyan olunmuştur. Mükâlemeye muhatap olanın kalp olup sair azanın kalbe muti' olduğuna işaret için Kur'an'ın Cibril vasıtasiyle kalbe inzal olunduğu beyan olunmuşcur. .Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile maanî kabilinden olan şey evvelâ ruha ve ruhtan sonra kalbe intikal eder. Zira; kalple ruh beyninde tealluk vardır. Badehu kalpten dimağa aksetmekle dimağda nakşeder,
Kalbin muhatap olması bu ve bunun emsali âyetlerle ve eha-dis-i Nebeviyeyle ve akim delaletiyle sabittir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'm kalp üzerine nazil olduğunu bu âyette beyan ettiği gibi diğer âyetlerde Kur'an'dan müteessir olacak olanın da kalp olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah bir hadisinde «Agâh olun! Bedende bir et parçası vardır. Eğer o et parçası salih olursa bütün aza salih olur ve eğer o et parçası fasit olursa bütün aza fasit olur» buyurmuştur. İşte bu hadis de idrak mahallinin kalp olduğuna delâlet eder. Kalbin muhatap olmasına aklın delâletine gelince: Kalp; insanın gumum, humum, ferah ve sürürünün mahallidir. Binaenaleyh; kalpte ferah olursa bütün aza ferahlı ve neşatlı olur. Eğer kalpte keder olursa cümle azada keder olur ve ahval tebeddül eder. Şu halde kalp cümle azanın reisi ve mükellef olan hitaba İlâhiyi idrakin mahallidir. Gerçi «Aklın madeni dimağdır» diyenler varsa da esah olan aklın madeni kalptir. Dimağ kalbin âletidir. Kalbin akla maden ve idrake menba ve sair azanın emîri olmasına vücudun ortasında bulunması ve sair azaya vücutta cereyan eden kanları taksim etmesi de delâlet eder. Çünkü; hükümdarlar ve valilerin hükmedeceği memleketin ortasında bulunmaları âdettir. Vasatta bulunmak her tarafa hükümde ve emirlerini neşir ve tamimde kolaylık olduğu gibi kendisi de afattan ve düşmanın taarruzundan salim olur. Amma hükemanm dediği gibi «Eğer aklın madeni dimağ olsa dimağ iklim-i bedenin bir tarafında bulunduğundan dimağın mahalli, reisin ikâmet edeceği bir mahal değildir.))
«Maden-i akıl ;dimağdır» diyenlerin delilleri üçtür:
Birinci delilleri; Havâss~ı hamse-i zahirenin menfezlerinin dimağa olmasıdır. Ehl-i şeriat tarafından «Havassın dimağa hadim olup dimağın da kalbe hadim olmasiyle» cevap verilmiştir. Yani; her ne kadar havassın, yani; göz, kulak, ağız, burun ve bunların deliklerinin dimağa doğru gidip idrak ettikleri şeyleri dimağa götürüyorlarsa da dimağın tamamiyle hakim olmasına delâlet etmez. Zira; bunlar dimağa hadim, dimağ da bunlardan aldığı malûmatı kalbe vermek suretiyle kalbin hadimidir. Binaenaleyh dimağ; kalbin baş veziri makammdadır.
İkinci 'delilleri; Harekât-ı ihtiyariyede âlet olan asabın dimağa nafiz olup dimağda nihayet bulmasıdır. Buna ehl-i şeriat tarafından; «Kalp idrak etmiş olduğu şeyin eserini dimağa verir ve dimağ da kendine nafiz olan âsâp vasıtasiyle azayı tahrik eder. Dimağın azayı tahrike vasıta olması mahall-i idrak olmasını icap etmez» demekle cevap verilmiştir. Çünkü tahrikin sebebini dimağa gönderen; kalptir. !
Üçüncü delilleri; Dimağa âfet isabet edince aklın muhtel olmasıdır. Buna da ehl-i şeriat tarafından «kalbin sair azada te'sirinin şartı, dimağın selâmetidir. Zira; dimağ; kalbin idrakine vasıtadır» demekle cevap verilmiştir. Binaenaleyh; akim mahalli dimağ olmasına dair hükemanm delilleri mecruhtur. Akim mahalli kalp olduğuna Kur'an, ahadis-i şerife ve edille-i akliye delâlet etmektedir. Şu kadar ki, idrakte dimağın dahi medhali vardır. Zira; bir hükümdarın nedim-i hassı o hükümdarın umur u hususunu anlamakta ecnebi gibi olamaz. Şu halde dimağ, kalbe hadim olduğu cihetle kalbin idrak ettiği bir çok şeyleri idrak ettiği gibi birçok şeyleri de kalbe aksettirir. Binaenaleyh; dimağ da idraktan hâli değildir. Kalbin vücud-u insanda hâkim olduğuna fenn-i teşrih dahi delâlet etmektedir. Zira; insanın vücudundan evvel meydana gelen cüz'ün kalp olduğu gibi en sonra ruhtan ayrılan da kalptir. Şu halde evvel vücut bulup en sonra hayattan ayrılması da kalbin iklim-i bedende hâkim olmasına delâlet eder.
Şuara 26:193
Vacip Tealâ bu sûre'de enbiya-yı izam hazaratinm vekayi-i mühimmelerinden bazılarını beyandan sonra bu vak'alarm hak olup Kur'an'm mûciz ve Fahri Kâinatın nübüveti sâdık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ şu sûre'de beyan ettiği vak'alarla nübüv-vet-i Muhammediyeyi tasdik ve teyit etmiştir. Zira; Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından inzal olunduğunu ve Cibril-i Emin'in Kur'an'la nazil olduğunu ve Resulullah'm ümmetlerini inzar eden enbiya zümresinden bulunduğunu beyan; Kur'an'da şu beyan olunan kıssaların taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu ve Kur'an'm inzal olunacağının kütüb-ü sabıkada mezkûr olduğunu, halbuki Eesûlullah'ın bir kitap mütaîeâ etmeden, ve bir muallimden taal-lüm etmeden ayniyle vukuatı haber vermesinin müeyyed min in-dillah olduğunu beyan etmektir. Kur'an'ın, insanların terbiyesine kâfi olduğuna işaret için âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu beyan etmiştir. Fakat Kur'an'ın Resûlullah'a vasıtasız nazil olması ihtimaline binaen vasıtayla nazil olduğunu beyan için Vacip Tealâ «Habibim! Senin kalbine Kur'an, Ruh-u Emin olan Cibril ile nazil oldu» buyurmuştur. Cibvü-i Emin nâsm umur-u dinde necatlarına sebep olan vahye müekkel olduğu cihetle hayat-ı bedene vesile olur ruh mesabesinde olduğundan Cibrile Ruh-u Emin denmiştir. Enbiya-yı kiramla Vacip Tealâ arasında cer-yan eden emanete ehil olduğundan Cibril (A.S.) Emin unvanını ihraz etmiştir. Kur'an'm Resulullah'm kalbinde asla tegayyür kabul etmez derecede mevsuk olduğuna işaret için Resulullah'm kalbine nazil olduğu beyan olunmuştur. Mükâlemeye muhatap olanın kalp olup sair azanın kalbe muti' olduğuna işaret için Kur'an'ın Cibril vasıtasiyle kalbe inzal olunduğu beyan olunmuşcur. .Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile maanî kabilinden olan şey evvelâ ruha ve ruhtan sonra kalbe intikal eder. Zira; kalple ruh beyninde tealluk vardır. Badehu kalpten dimağa aksetmekle dimağda nakşeder,
Kalbin muhatap olması bu ve bunun emsali âyetlerle ve eha-dis-i Nebeviyeyle ve akim delaletiyle sabittir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'm kalp üzerine nazil olduğunu bu âyette beyan ettiği gibi diğer âyetlerde Kur'an'dan müteessir olacak olanın da kalp olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah bir hadisinde «Agâh olun! Bedende bir et parçası vardır. Eğer o et parçası salih olursa bütün aza salih olur ve eğer o et parçası fasit olursa bütün aza fasit olur» buyurmuştur. İşte bu hadis de idrak mahallinin kalp olduğuna delâlet eder. Kalbin muhatap olmasına aklın delâletine gelince: Kalp; insanın gumum, humum, ferah ve sürürünün mahallidir. Binaenaleyh; kalpte ferah olursa bütün aza ferahlı ve neşatlı olur. Eğer kalpte keder olursa cümle azada keder olur ve ahval tebeddül eder. Şu halde kalp cümle azanın reisi ve mükellef olan hitaba İlâhiyi idrakin mahallidir. Gerçi «Aklın madeni dimağdır» diyenler varsa da esah olan aklın madeni kalptir. Dimağ kalbin âletidir. Kalbin akla maden ve idrake menba ve sair azanın emîri olmasına vücudun ortasında bulunması ve sair azaya vücutta cereyan eden kanları taksim etmesi de delâlet eder. Çünkü; hükümdarlar ve valilerin hükmedeceği memleketin ortasında bulunmaları âdettir. Vasatta bulunmak her tarafa hükümde ve emirlerini neşir ve tamimde kolaylık olduğu gibi kendisi de afattan ve düşmanın taarruzundan salim olur. Amma hükemanm dediği gibi «Eğer aklın madeni dimağ olsa dimağ iklim-i bedenin bir tarafında bulunduğundan dimağın mahalli, reisin ikâmet edeceği bir mahal değildir.))
«Maden-i akıl ;dimağdır» diyenlerin delilleri üçtür:
Birinci delilleri; Havâss~ı hamse-i zahirenin menfezlerinin dimağa olmasıdır. Ehl-i şeriat tarafından «Havassın dimağa hadim olup dimağın da kalbe hadim olmasiyle» cevap verilmiştir. Yani; her ne kadar havassın, yani; göz, kulak, ağız, burun ve bunların deliklerinin dimağa doğru gidip idrak ettikleri şeyleri dimağa götürüyorlarsa da dimağın tamamiyle hakim olmasına delâlet etmez. Zira; bunlar dimağa hadim, dimağ da bunlardan aldığı malûmatı kalbe vermek suretiyle kalbin hadimidir. Binaenaleyh dimağ; kalbin baş veziri makammdadır.
İkinci 'delilleri; Harekât-ı ihtiyariyede âlet olan asabın dimağa nafiz olup dimağda nihayet bulmasıdır. Buna ehl-i şeriat tarafından; «Kalp idrak etmiş olduğu şeyin eserini dimağa verir ve dimağ da kendine nafiz olan âsâp vasıtasiyle azayı tahrik eder. Dimağın azayı tahrike vasıta olması mahall-i idrak olmasını icap etmez» demekle cevap verilmiştir. Çünkü tahrikin sebebini dimağa gönderen; kalptir. !
Üçüncü delilleri; Dimağa âfet isabet edince aklın muhtel olmasıdır. Buna da ehl-i şeriat tarafından «kalbin sair azada te'sirinin şartı, dimağın selâmetidir. Zira; dimağ; kalbin idrakine vasıtadır» demekle cevap verilmiştir. Binaenaleyh; akim mahalli dimağ olmasına dair hükemanm delilleri mecruhtur. Akim mahalli kalp olduğuna Kur'an, ahadis-i şerife ve edille-i akliye delâlet etmektedir. Şu kadar ki, idrakte dimağın dahi medhali vardır. Zira; bir hükümdarın nedim-i hassı o hükümdarın umur u hususunu anlamakta ecnebi gibi olamaz. Şu halde dimağ, kalbe hadim olduğu cihetle kalbin idrak ettiği bir çok şeyleri idrak ettiği gibi birçok şeyleri de kalbe aksettirir. Binaenaleyh; dimağ da idraktan hâli değildir. Kalbin vücud-u insanda hâkim olduğuna fenn-i teşrih dahi delâlet etmektedir. Zira; insanın vücudundan evvel meydana gelen cüz'ün kalp olduğu gibi en sonra ruhtan ayrılan da kalptir. Şu halde evvel vücut bulup en sonra hayattan ayrılması da kalbin iklim-i bedende hâkim olmasına delâlet eder.
Şuara 26:194
Vacip Tealâ bu sûre'de enbiya-yı izam hazaratinm vekayi-i mühimmelerinden bazılarını beyandan sonra bu vak'alarm hak olup Kur'an'm mûciz ve Fahri Kâinatın nübüveti sâdık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ şu sûre'de beyan ettiği vak'alarla nübüv-vet-i Muhammediyeyi tasdik ve teyit etmiştir. Zira; Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından inzal olunduğunu ve Cibril-i Emin'in Kur'an'la nazil olduğunu ve Resulullah'm ümmetlerini inzar eden enbiya zümresinden bulunduğunu beyan; Kur'an'da şu beyan olunan kıssaların taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu ve Kur'an'm inzal olunacağının kütüb-ü sabıkada mezkûr olduğunu, halbuki Eesûlullah'ın bir kitap mütaîeâ etmeden, ve bir muallimden taal-lüm etmeden ayniyle vukuatı haber vermesinin müeyyed min in-dillah olduğunu beyan etmektir. Kur'an'ın, insanların terbiyesine kâfi olduğuna işaret için âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu beyan etmiştir. Fakat Kur'an'ın Resûlullah'a vasıtasız nazil olması ihtimaline binaen vasıtayla nazil olduğunu beyan için Vacip Tealâ «Habibim! Senin kalbine Kur'an, Ruh-u Emin olan Cibril ile nazil oldu» buyurmuştur. Cibvü-i Emin nâsm umur-u dinde necatlarına sebep olan vahye müekkel olduğu cihetle hayat-ı bedene vesile olur ruh mesabesinde olduğundan Cibrile Ruh-u Emin denmiştir. Enbiya-yı kiramla Vacip Tealâ arasında cer-yan eden emanete ehil olduğundan Cibril (A.S.) Emin unvanını ihraz etmiştir. Kur'an'm Resulullah'm kalbinde asla tegayyür kabul etmez derecede mevsuk olduğuna işaret için Resulullah'm kalbine nazil olduğu beyan olunmuştur. Mükâlemeye muhatap olanın kalp olup sair azanın kalbe muti' olduğuna işaret için Kur'an'ın Cibril vasıtasiyle kalbe inzal olunduğu beyan olunmuşcur. .Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile maanî kabilinden olan şey evvelâ ruha ve ruhtan sonra kalbe intikal eder. Zira; kalple ruh beyninde tealluk vardır. Badehu kalpten dimağa aksetmekle dimağda nakşeder,
Kalbin muhatap olması bu ve bunun emsali âyetlerle ve eha-dis-i Nebeviyeyle ve akim delaletiyle sabittir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'm kalp üzerine nazil olduğunu bu âyette beyan ettiği gibi diğer âyetlerde Kur'an'dan müteessir olacak olanın da kalp olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah bir hadisinde «Agâh olun! Bedende bir et parçası vardır. Eğer o et parçası salih olursa bütün aza salih olur ve eğer o et parçası fasit olursa bütün aza fasit olur» buyurmuştur. İşte bu hadis de idrak mahallinin kalp olduğuna delâlet eder. Kalbin muhatap olmasına aklın delâletine gelince: Kalp; insanın gumum, humum, ferah ve sürürünün mahallidir. Binaenaleyh; kalpte ferah olursa bütün aza ferahlı ve neşatlı olur. Eğer kalpte keder olursa cümle azada keder olur ve ahval tebeddül eder. Şu halde kalp cümle azanın reisi ve mükellef olan hitaba İlâhiyi idrakin mahallidir. Gerçi «Aklın madeni dimağdır» diyenler varsa da esah olan aklın madeni kalptir. Dimağ kalbin âletidir. Kalbin akla maden ve idrake menba ve sair azanın emîri olmasına vücudun ortasında bulunması ve sair azaya vücutta cereyan eden kanları taksim etmesi de delâlet eder. Çünkü; hükümdarlar ve valilerin hükmedeceği memleketin ortasında bulunmaları âdettir. Vasatta bulunmak her tarafa hükümde ve emirlerini neşir ve tamimde kolaylık olduğu gibi kendisi de afattan ve düşmanın taarruzundan salim olur. Amma hükemanm dediği gibi «Eğer aklın madeni dimağ olsa dimağ iklim-i bedenin bir tarafında bulunduğundan dimağın mahalli, reisin ikâmet edeceği bir mahal değildir.))
«Maden-i akıl ;dimağdır» diyenlerin delilleri üçtür:
Birinci delilleri; Havâss~ı hamse-i zahirenin menfezlerinin dimağa olmasıdır. Ehl-i şeriat tarafından «Havassın dimağa hadim olup dimağın da kalbe hadim olmasiyle» cevap verilmiştir. Yani; her ne kadar havassın, yani; göz, kulak, ağız, burun ve bunların deliklerinin dimağa doğru gidip idrak ettikleri şeyleri dimağa götürüyorlarsa da dimağın tamamiyle hakim olmasına delâlet etmez. Zira; bunlar dimağa hadim, dimağ da bunlardan aldığı malûmatı kalbe vermek suretiyle kalbin hadimidir. Binaenaleyh dimağ; kalbin baş veziri makammdadır.
İkinci 'delilleri; Harekât-ı ihtiyariyede âlet olan asabın dimağa nafiz olup dimağda nihayet bulmasıdır. Buna ehl-i şeriat tarafından; «Kalp idrak etmiş olduğu şeyin eserini dimağa verir ve dimağ da kendine nafiz olan âsâp vasıtasiyle azayı tahrik eder. Dimağın azayı tahrike vasıta olması mahall-i idrak olmasını icap etmez» demekle cevap verilmiştir. Çünkü tahrikin sebebini dimağa gönderen; kalptir. !
Üçüncü delilleri; Dimağa âfet isabet edince aklın muhtel olmasıdır. Buna da ehl-i şeriat tarafından «kalbin sair azada te'sirinin şartı, dimağın selâmetidir. Zira; dimağ; kalbin idrakine vasıtadır» demekle cevap verilmiştir. Binaenaleyh; akim mahalli dimağ olmasına dair hükemanm delilleri mecruhtur. Akim mahalli kalp olduğuna Kur'an, ahadis-i şerife ve edille-i akliye delâlet etmektedir. Şu kadar ki, idrakte dimağın dahi medhali vardır. Zira; bir hükümdarın nedim-i hassı o hükümdarın umur u hususunu anlamakta ecnebi gibi olamaz. Şu halde dimağ, kalbe hadim olduğu cihetle kalbin idrak ettiği bir çok şeyleri idrak ettiği gibi birçok şeyleri de kalbe aksettirir. Binaenaleyh; dimağ da idraktan hâli değildir. Kalbin vücud-u insanda hâkim olduğuna fenn-i teşrih dahi delâlet etmektedir. Zira; insanın vücudundan evvel meydana gelen cüz'ün kalp olduğu gibi en sonra ruhtan ayrılan da kalptir. Şu halde evvel vücut bulup en sonra hayattan ayrılması da kalbin iklim-i bedende hâkim olmasına delâlet eder.
Şuara 26:195
Vacip Tealâ bu sûre'de enbiya-yı izam hazaratinm vekayi-i mühimmelerinden bazılarını beyandan sonra bu vak'alarm hak olup Kur'an'm mûciz ve Fahri Kâinatın nübüveti sâdık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ şu sûre'de beyan ettiği vak'alarla nübüv-vet-i Muhammediyeyi tasdik ve teyit etmiştir. Zira; Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından inzal olunduğunu ve Cibril-i Emin'in Kur'an'la nazil olduğunu ve Resulullah'm ümmetlerini inzar eden enbiya zümresinden bulunduğunu beyan; Kur'an'da şu beyan olunan kıssaların taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu ve Kur'an'm inzal olunacağının kütüb-ü sabıkada mezkûr olduğunu, halbuki Eesûlullah'ın bir kitap mütaîeâ etmeden, ve bir muallimden taal-lüm etmeden ayniyle vukuatı haber vermesinin müeyyed min in-dillah olduğunu beyan etmektir. Kur'an'ın, insanların terbiyesine kâfi olduğuna işaret için âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu beyan etmiştir. Fakat Kur'an'ın Resûlullah'a vasıtasız nazil olması ihtimaline binaen vasıtayla nazil olduğunu beyan için Vacip Tealâ «Habibim! Senin kalbine Kur'an, Ruh-u Emin olan Cibril ile nazil oldu» buyurmuştur. Cibvü-i Emin nâsm umur-u dinde necatlarına sebep olan vahye müekkel olduğu cihetle hayat-ı bedene vesile olur ruh mesabesinde olduğundan Cibrile Ruh-u Emin denmiştir. Enbiya-yı kiramla Vacip Tealâ arasında cer-yan eden emanete ehil olduğundan Cibril (A.S.) Emin unvanını ihraz etmiştir. Kur'an'm Resulullah'm kalbinde asla tegayyür kabul etmez derecede mevsuk olduğuna işaret için Resulullah'm kalbine nazil olduğu beyan olunmuştur. Mükâlemeye muhatap olanın kalp olup sair azanın kalbe muti' olduğuna işaret için Kur'an'ın Cibril vasıtasiyle kalbe inzal olunduğu beyan olunmuşcur. .Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile maanî kabilinden olan şey evvelâ ruha ve ruhtan sonra kalbe intikal eder. Zira; kalple ruh beyninde tealluk vardır. Badehu kalpten dimağa aksetmekle dimağda nakşeder,
Kalbin muhatap olması bu ve bunun emsali âyetlerle ve eha-dis-i Nebeviyeyle ve akim delaletiyle sabittir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'm kalp üzerine nazil olduğunu bu âyette beyan ettiği gibi diğer âyetlerde Kur'an'dan müteessir olacak olanın da kalp olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah bir hadisinde «Agâh olun! Bedende bir et parçası vardır. Eğer o et parçası salih olursa bütün aza salih olur ve eğer o et parçası fasit olursa bütün aza fasit olur» buyurmuştur. İşte bu hadis de idrak mahallinin kalp olduğuna delâlet eder. Kalbin muhatap olmasına aklın delâletine gelince: Kalp; insanın gumum, humum, ferah ve sürürünün mahallidir. Binaenaleyh; kalpte ferah olursa bütün aza ferahlı ve neşatlı olur. Eğer kalpte keder olursa cümle azada keder olur ve ahval tebeddül eder. Şu halde kalp cümle azanın reisi ve mükellef olan hitaba İlâhiyi idrakin mahallidir. Gerçi «Aklın madeni dimağdır» diyenler varsa da esah olan aklın madeni kalptir. Dimağ kalbin âletidir. Kalbin akla maden ve idrake menba ve sair azanın emîri olmasına vücudun ortasında bulunması ve sair azaya vücutta cereyan eden kanları taksim etmesi de delâlet eder. Çünkü; hükümdarlar ve valilerin hükmedeceği memleketin ortasında bulunmaları âdettir. Vasatta bulunmak her tarafa hükümde ve emirlerini neşir ve tamimde kolaylık olduğu gibi kendisi de afattan ve düşmanın taarruzundan salim olur. Amma hükemanm dediği gibi «Eğer aklın madeni dimağ olsa dimağ iklim-i bedenin bir tarafında bulunduğundan dimağın mahalli, reisin ikâmet edeceği bir mahal değildir.))
«Maden-i akıl ;dimağdır» diyenlerin delilleri üçtür:
Birinci delilleri; Havâss~ı hamse-i zahirenin menfezlerinin dimağa olmasıdır. Ehl-i şeriat tarafından «Havassın dimağa hadim olup dimağın da kalbe hadim olmasiyle» cevap verilmiştir. Yani; her ne kadar havassın, yani; göz, kulak, ağız, burun ve bunların deliklerinin dimağa doğru gidip idrak ettikleri şeyleri dimağa götürüyorlarsa da dimağın tamamiyle hakim olmasına delâlet etmez. Zira; bunlar dimağa hadim, dimağ da bunlardan aldığı malûmatı kalbe vermek suretiyle kalbin hadimidir. Binaenaleyh dimağ; kalbin baş veziri makammdadır.
İkinci 'delilleri; Harekât-ı ihtiyariyede âlet olan asabın dimağa nafiz olup dimağda nihayet bulmasıdır. Buna ehl-i şeriat tarafından; «Kalp idrak etmiş olduğu şeyin eserini dimağa verir ve dimağ da kendine nafiz olan âsâp vasıtasiyle azayı tahrik eder. Dimağın azayı tahrike vasıta olması mahall-i idrak olmasını icap etmez» demekle cevap verilmiştir. Çünkü tahrikin sebebini dimağa gönderen; kalptir. !
Üçüncü delilleri; Dimağa âfet isabet edince aklın muhtel olmasıdır. Buna da ehl-i şeriat tarafından «kalbin sair azada te'sirinin şartı, dimağın selâmetidir. Zira; dimağ; kalbin idrakine vasıtadır» demekle cevap verilmiştir. Binaenaleyh; akim mahalli dimağ olmasına dair hükemanm delilleri mecruhtur. Akim mahalli kalp olduğuna Kur'an, ahadis-i şerife ve edille-i akliye delâlet etmektedir. Şu kadar ki, idrakte dimağın dahi medhali vardır. Zira; bir hükümdarın nedim-i hassı o hükümdarın umur u hususunu anlamakta ecnebi gibi olamaz. Şu halde dimağ, kalbe hadim olduğu cihetle kalbin idrak ettiği bir çok şeyleri idrak ettiği gibi birçok şeyleri de kalbe aksettirir. Binaenaleyh; dimağ da idraktan hâli değildir. Kalbin vücud-u insanda hâkim olduğuna fenn-i teşrih dahi delâlet etmektedir. Zira; insanın vücudundan evvel meydana gelen cüz'ün kalp olduğu gibi en sonra ruhtan ayrılan da kalptir. Şu halde evvel vücut bulup en sonra hayattan ayrılması da kalbin iklim-i bedende hâkim olmasına delâlet eder.
Şuara 26:196
Vacip Tealâ bu sûre'de enbiya-yı izam hazaratinm vekayi-i mühimmelerinden bazılarını beyandan sonra bu vak'alarm hak olup Kur'an'm mûciz ve Fahri Kâinatın nübüveti sâdık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ şu sûre'de beyan ettiği vak'alarla nübüv-vet-i Muhammediyeyi tasdik ve teyit etmiştir. Zira; Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından inzal olunduğunu ve Cibril-i Emin'in Kur'an'la nazil olduğunu ve Resulullah'm ümmetlerini inzar eden enbiya zümresinden bulunduğunu beyan; Kur'an'da şu beyan olunan kıssaların taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu ve Kur'an'm inzal olunacağının kütüb-ü sabıkada mezkûr olduğunu, halbuki Eesûlullah'ın bir kitap mütaîeâ etmeden, ve bir muallimden taal-lüm etmeden ayniyle vukuatı haber vermesinin müeyyed min in-dillah olduğunu beyan etmektir. Kur'an'ın, insanların terbiyesine kâfi olduğuna işaret için âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu beyan etmiştir. Fakat Kur'an'ın Resûlullah'a vasıtasız nazil olması ihtimaline binaen vasıtayla nazil olduğunu beyan için Vacip Tealâ «Habibim! Senin kalbine Kur'an, Ruh-u Emin olan Cibril ile nazil oldu» buyurmuştur. Cibvü-i Emin nâsm umur-u dinde necatlarına sebep olan vahye müekkel olduğu cihetle hayat-ı bedene vesile olur ruh mesabesinde olduğundan Cibrile Ruh-u Emin denmiştir. Enbiya-yı kiramla Vacip Tealâ arasında cer-yan eden emanete ehil olduğundan Cibril (A.S.) Emin unvanını ihraz etmiştir. Kur'an'm Resulullah'm kalbinde asla tegayyür kabul etmez derecede mevsuk olduğuna işaret için Resulullah'm kalbine nazil olduğu beyan olunmuştur. Mükâlemeye muhatap olanın kalp olup sair azanın kalbe muti' olduğuna işaret için Kur'an'ın Cibril vasıtasiyle kalbe inzal olunduğu beyan olunmuşcur. .Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile maanî kabilinden olan şey evvelâ ruha ve ruhtan sonra kalbe intikal eder. Zira; kalple ruh beyninde tealluk vardır. Badehu kalpten dimağa aksetmekle dimağda nakşeder,
Kalbin muhatap olması bu ve bunun emsali âyetlerle ve eha-dis-i Nebeviyeyle ve akim delaletiyle sabittir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'm kalp üzerine nazil olduğunu bu âyette beyan ettiği gibi diğer âyetlerde Kur'an'dan müteessir olacak olanın da kalp olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah bir hadisinde «Agâh olun! Bedende bir et parçası vardır. Eğer o et parçası salih olursa bütün aza salih olur ve eğer o et parçası fasit olursa bütün aza fasit olur» buyurmuştur. İşte bu hadis de idrak mahallinin kalp olduğuna delâlet eder. Kalbin muhatap olmasına aklın delâletine gelince: Kalp; insanın gumum, humum, ferah ve sürürünün mahallidir. Binaenaleyh; kalpte ferah olursa bütün aza ferahlı ve neşatlı olur. Eğer kalpte keder olursa cümle azada keder olur ve ahval tebeddül eder. Şu halde kalp cümle azanın reisi ve mükellef olan hitaba İlâhiyi idrakin mahallidir. Gerçi «Aklın madeni dimağdır» diyenler varsa da esah olan aklın madeni kalptir. Dimağ kalbin âletidir. Kalbin akla maden ve idrake menba ve sair azanın emîri olmasına vücudun ortasında bulunması ve sair azaya vücutta cereyan eden kanları taksim etmesi de delâlet eder. Çünkü; hükümdarlar ve valilerin hükmedeceği memleketin ortasında bulunmaları âdettir. Vasatta bulunmak her tarafa hükümde ve emirlerini neşir ve tamimde kolaylık olduğu gibi kendisi de afattan ve düşmanın taarruzundan salim olur. Amma hükemanm dediği gibi «Eğer aklın madeni dimağ olsa dimağ iklim-i bedenin bir tarafında bulunduğundan dimağın mahalli, reisin ikâmet edeceği bir mahal değildir.))
«Maden-i akıl ;dimağdır» diyenlerin delilleri üçtür:
Birinci delilleri; Havâss~ı hamse-i zahirenin menfezlerinin dimağa olmasıdır. Ehl-i şeriat tarafından «Havassın dimağa hadim olup dimağın da kalbe hadim olmasiyle» cevap verilmiştir. Yani; her ne kadar havassın, yani; göz, kulak, ağız, burun ve bunların deliklerinin dimağa doğru gidip idrak ettikleri şeyleri dimağa götürüyorlarsa da dimağın tamamiyle hakim olmasına delâlet etmez. Zira; bunlar dimağa hadim, dimağ da bunlardan aldığı malûmatı kalbe vermek suretiyle kalbin hadimidir. Binaenaleyh dimağ; kalbin baş veziri makammdadır.
İkinci 'delilleri; Harekât-ı ihtiyariyede âlet olan asabın dimağa nafiz olup dimağda nihayet bulmasıdır. Buna ehl-i şeriat tarafından; «Kalp idrak etmiş olduğu şeyin eserini dimağa verir ve dimağ da kendine nafiz olan âsâp vasıtasiyle azayı tahrik eder. Dimağın azayı tahrike vasıta olması mahall-i idrak olmasını icap etmez» demekle cevap verilmiştir. Çünkü tahrikin sebebini dimağa gönderen; kalptir. !
Üçüncü delilleri; Dimağa âfet isabet edince aklın muhtel olmasıdır. Buna da ehl-i şeriat tarafından «kalbin sair azada te'sirinin şartı, dimağın selâmetidir. Zira; dimağ; kalbin idrakine vasıtadır» demekle cevap verilmiştir. Binaenaleyh; akim mahalli dimağ olmasına dair hükemanm delilleri mecruhtur. Akim mahalli kalp olduğuna Kur'an, ahadis-i şerife ve edille-i akliye delâlet etmektedir. Şu kadar ki, idrakte dimağın dahi medhali vardır. Zira; bir hükümdarın nedim-i hassı o hükümdarın umur u hususunu anlamakta ecnebi gibi olamaz. Şu halde dimağ, kalbe hadim olduğu cihetle kalbin idrak ettiği bir çok şeyleri idrak ettiği gibi birçok şeyleri de kalbe aksettirir. Binaenaleyh; dimağ da idraktan hâli değildir. Kalbin vücud-u insanda hâkim olduğuna fenn-i teşrih dahi delâlet etmektedir. Zira; insanın vücudundan evvel meydana gelen cüz'ün kalp olduğu gibi en sonra ruhtan ayrılan da kalptir. Şu halde evvel vücut bulup en sonra hayattan ayrılması da kalbin iklim-i bedende hâkim olmasına delâlet eder.
Şuara 26:197
Vacip Tealâ Resulünün sâdık olduğuna delâlej eden ikiJBbii delili beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; lügat-ı arabm gayri bir lisanla olduğundan «Biz manâsım bilmiyoruz. Binaenaleyh; iman edemeyiz» derlerdi.
Yani; Mekke ahalisinin iman etmedikleri temerrütlerindendir. Çünkü; Yehûd ulemasının Tevrat'ta gördükleri evsaf üzere Re-sûlüllah'ı bilmeleri ve «Abdullah bin selâm» gibi bazılarının iman etmesi Hz. Muhamme,din hakkaa nebi olduğuna delâlet yönünden kâfidir. Bu delâlete kanaat etmiyen her türlü delile de kanaat etmez. Hatta biz Kur'an'ı Resûİullah'm ve arabm gayri milletlerden bir^kimse üzerine inzal etsek de o kimse Kur'an'ı kendi lisaniyle bunlar üzerine kıraat etseydi. Bunlar gerek Kur'an'a ve gerek Kur'an'ı inzal ettiğimiz kimseye iman edici olmadılar.
Şuara 26:198
Vacip Tealâ Resulünün sâdık olduğuna delâlej eden ikiJBbii delili beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; lügat-ı arabm gayri bir lisanla olduğundan «Biz manâsım bilmiyoruz. Binaenaleyh; iman edemeyiz» derlerdi.
Yani; Mekke ahalisinin iman etmedikleri temerrütlerindendir. Çünkü; Yehûd ulemasının Tevrat'ta gördükleri evsaf üzere Re-sûlüllah'ı bilmeleri ve «Abdullah bin selâm» gibi bazılarının iman etmesi Hz. Muhamme,din hakkaa nebi olduğuna delâlet yönünden kâfidir. Bu delâlete kanaat etmiyen her türlü delile de kanaat etmez. Hatta biz Kur'an'ı Resûİullah'm ve arabm gayri milletlerden bir^kimse üzerine inzal etsek de o kimse Kur'an'ı kendi lisaniyle bunlar üzerine kıraat etseydi. Bunlar gerek Kur'an'a ve gerek Kur'an'ı inzal ettiğimiz kimseye iman edici olmadılar.
Şuara 26:199
Vacip Tealâ Resulünün sâdık olduğuna delâlej eden ikiJBbii delili beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; lügat-ı arabm gayri bir lisanla olduğundan «Biz manâsım bilmiyoruz. Binaenaleyh; iman edemeyiz» derlerdi.
Yani; Mekke ahalisinin iman etmedikleri temerrütlerindendir. Çünkü; Yehûd ulemasının Tevrat'ta gördükleri evsaf üzere Re-sûlüllah'ı bilmeleri ve «Abdullah bin selâm» gibi bazılarının iman etmesi Hz. Muhamme,din hakkaa nebi olduğuna delâlet yönünden kâfidir. Bu delâlete kanaat etmiyen her türlü delile de kanaat etmez. Hatta biz Kur'an'ı Resûİullah'm ve arabm gayri milletlerden bir^kimse üzerine inzal etsek de o kimse Kur'an'ı kendi lisaniyle bunlar üzerine kıraat etseydi. Bunlar gerek Kur'an'a ve gerek Kur'an'ı inzal ettiğimiz kimseye iman edici olmadılar.
Şuara 26:200
Yani; biz iman eden mü'minlerin kalblerine Kur'an'ı rdhal ettiğimiz gibi mücrimlerin kalblerine de idhâl ettik. Zira; mü'min-ler üzerine kıraat olunduğu gibi ayniyle mücrimler üzerine de kıraat olundu ve lâkin mü'minler saffet-i kalblerine binaen iman ettiler, müc'rimlerse temerrütlerine binaen azab-ı elimi görünceye kadar iman etmezler. Binaenaleyh; mücrimler idrak etmedikleri halde onlara ansızın azab-ı elim gelir. Onlar da «Bize mühlet yok mu ve azıcık bir müddet müsaade olunmaz mı?» derler.
Bazı rivayete nazaran Mekke'liler Medine'de bulunan Yehûd ı ulemasına Resûlullah'ın ahvalini haber vermek ve nebi olup olmadığını tahkik etmek üzere bir hey'et gönderdiler. O hey'et Medine'ye gelip Yehûd ulemasına Resûlullah'ın evsafını haber verince Yehûd uleması şemail-i nebeviyenin Tevrat'a muvafık olup âhir zaman nebisi olmak ihtimalini söylemişlerse de Mekkeliler kabul etmedikleri cihetle Cenab-ı Hak bu âyetlerle onları tevbih etmiştir.
Şuara 26:201
Yani; biz iman eden mü'minlerin kalblerine Kur'an'ı rdhal ettiğimiz gibi mücrimlerin kalblerine de idhâl ettik. Zira; mü'min-ler üzerine kıraat olunduğu gibi ayniyle mücrimler üzerine de kıraat olundu ve lâkin mü'minler saffet-i kalblerine binaen iman ettiler, müc'rimlerse temerrütlerine binaen azab-ı elimi görünceye kadar iman etmezler. Binaenaleyh; mücrimler idrak etmedikleri halde onlara ansızın azab-ı elim gelir. Onlar da «Bize mühlet yok mu ve azıcık bir müddet müsaade olunmaz mı?» derler.
Bazı rivayete nazaran Mekke'liler Medine'de bulunan Yehûd ı ulemasına Resûlullah'ın ahvalini haber vermek ve nebi olup olmadığını tahkik etmek üzere bir hey'et gönderdiler. O hey'et Medine'ye gelip Yehûd ulemasına Resûlullah'ın evsafını haber verince Yehûd uleması şemail-i nebeviyenin Tevrat'a muvafık olup âhir zaman nebisi olmak ihtimalini söylemişlerse de Mekkeliler kabul etmedikleri cihetle Cenab-ı Hak bu âyetlerle onları tevbih etmiştir.
Şuara 26:202
Yani; biz iman eden mü'minlerin kalblerine Kur'an'ı rdhal ettiğimiz gibi mücrimlerin kalblerine de idhâl ettik. Zira; mü'min-ler üzerine kıraat olunduğu gibi ayniyle mücrimler üzerine de kıraat olundu ve lâkin mü'minler saffet-i kalblerine binaen iman ettiler, müc'rimlerse temerrütlerine binaen azab-ı elimi görünceye kadar iman etmezler. Binaenaleyh; mücrimler idrak etmedikleri halde onlara ansızın azab-ı elim gelir. Onlar da «Bize mühlet yok mu ve azıcık bir müddet müsaade olunmaz mı?» derler.
Bazı rivayete nazaran Mekke'liler Medine'de bulunan Yehûd ı ulemasına Resûlullah'ın ahvalini haber vermek ve nebi olup olmadığını tahkik etmek üzere bir hey'et gönderdiler. O hey'et Medine'ye gelip Yehûd ulemasına Resûlullah'ın evsafını haber verince Yehûd uleması şemail-i nebeviyenin Tevrat'a muvafık olup âhir zaman nebisi olmak ihtimalini söylemişlerse de Mekkeliler kabul etmedikleri cihetle Cenab-ı Hak bu âyetlerle onları tevbih etmiştir.
Şuara 26:203
Yani; biz iman eden mü'minlerin kalblerine Kur'an'ı rdhal ettiğimiz gibi mücrimlerin kalblerine de idhâl ettik. Zira; mü'min-ler üzerine kıraat olunduğu gibi ayniyle mücrimler üzerine de kıraat olundu ve lâkin mü'minler saffet-i kalblerine binaen iman ettiler, müc'rimlerse temerrütlerine binaen azab-ı elimi görünceye kadar iman etmezler. Binaenaleyh; mücrimler idrak etmedikleri halde onlara ansızın azab-ı elim gelir. Onlar da «Bize mühlet yok mu ve azıcık bir müddet müsaade olunmaz mı?» derler.
Bazı rivayete nazaran Mekke'liler Medine'de bulunan Yehûd ı ulemasına Resûlullah'ın ahvalini haber vermek ve nebi olup olmadığını tahkik etmek üzere bir hey'et gönderdiler. O hey'et Medine'ye gelip Yehûd ulemasına Resûlullah'ın evsafını haber verince Yehûd uleması şemail-i nebeviyenin Tevrat'a muvafık olup âhir zaman nebisi olmak ihtimalini söylemişlerse de Mekkeliler kabul etmedikleri cihetle Cenab-ı Hak bu âyetlerle onları tevbih etmiştir.
Şuara 26:204
Vacip Tealâ kâfirlerin azab gelince mühlet isteyeceklerini qe-yanla tevbih ettiği gibi azabı istical etmeleriyle dahî tevbih etmfek üzere buyuruyor
Madem ki, azab gelince mühlet isteyecekler, şimdi niçin istical ederler? Müsaade istiyecekleri azabın aceleten gelmesini istemekte bir mâna yoktur. Çünkü; müşrikler Resûlul-iah'a «ne gelecekse semadan gelsin, vaadettiğin azabı getiriver sözün doğruysa» derlerdi. Halbuki ansızın azap geldiğinde mühlet istiyeceklerdir. Binaenaleyh; şu iki hâl arasında tenakuz vardır.
Çünkü; ya istical etmemeli veyahud istical edince mühlet isteme-melidir.
Şuara 26:205
Şu halde bunlara mühlet versek yine olacakları bu değil mi ve inatlarından vazgeçerler mi? Elbette geçmezler. Zira; bu kadar yaşadıklarında halleri neyse mühlet verildiğinde aynı halde bulunacaklarından onlara mühlet verip vermemek müsavidir.
Şuara 26:206
Şu halde bunlara mühlet versek yine olacakları bu değil mi ve inatlarından vazgeçerler mi? Elbette geçmezler. Zira; bu kadar yaşadıklarında halleri neyse mühlet verildiğinde aynı halde bulunacaklarından onlara mühlet verip vermemek müsavidir.
Şuara 26:207
Şu halde bunlara mühlet versek yine olacakları bu değil mi ve inatlarından vazgeçerler mi? Elbette geçmezler. Zira; bu kadar yaşadıklarında halleri neyse mühlet verildiğinde aynı halde bulunacaklarından onlara mühlet verip vermemek müsavidir.
Şuara 26:208
Çünkü; tarik-ı hakkı beyan eder bir resul göndermeden bir kavmi ihlâk etmedik ki, helak olanların itizarları olmasın. Zira; resul göndermeden ihlâk etmiş olsaydık onlar; bize «doğru yolu gösterecek bir resul gönderilmiş olsaydı biz hakkı kabul eder ve iman ede'nlerden olurduk, resul göndermeden bizi ihlâk etmek zulümdür» diyebilirlerdi. Fakat resul gönderip hakka davet ettiğimiz cihetle zâlim olmadık.
Hulâsa; müşrikler senelerce muammer oldukları halde iman etmedikleri^gibi onlara tekrar ömür verilse iman etmiyecekleri, sonra vaad olundukları azap geldiğinde ömürleri ve nimetlerinin onlardan azabı def edemiyeceği, bilûmum ihlâk olunan karye ahalisine hakkı beyan eden bir nebi göndermeden ihlâk olunmadıkları, her ümmete irşad eden bir nebinin geldiği, her ümmete doğru yolu gösteren bir nebi gelmesine binaen iman etmiyenler için itizar kapılarının kapandığı, onları ihlâkte Allahü Tealâ'nın zulm etmiş olmadığı, zira; günahları icabı helake müstahak olduk]-1"! bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:209
Çünkü; tarik-ı hakkı beyan eder bir resul göndermeden bir kavmi ihlâk etmedik ki, helak olanların itizarları olmasın. Zira; resul göndermeden ihlâk etmiş olsaydık onlar; bize «doğru yolu gösterecek bir resul gönderilmiş olsaydı biz hakkı kabul eder ve iman ede'nlerden olurduk, resul göndermeden bizi ihlâk etmek zulümdür» diyebilirlerdi. Fakat resul gönderip hakka davet ettiğimiz cihetle zâlim olmadık.
Hulâsa; müşrikler senelerce muammer oldukları halde iman etmedikleri^gibi onlara tekrar ömür verilse iman etmiyecekleri, sonra vaad olundukları azap geldiğinde ömürleri ve nimetlerinin onlardan azabı def edemiyeceği, bilûmum ihlâk olunan karye ahalisine hakkı beyan eden bir nebi göndermeden ihlâk olunmadıkları, her ümmete irşad eden bir nebinin geldiği, her ümmete doğru yolu gösteren bir nebi gelmesine binaen iman etmiyenler için itizar kapılarının kapandığı, onları ihlâkte Allahü Tealâ'nın zulm etmiş olmadığı, zira; günahları icabı helake müstahak olduk]-1"! bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:210
Vacip Tealâ Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu ve geçmiş ümmetlerin kitaplarında beyan olunduğu veçhile ümem-i salifenin ahvalini beyanla Resulünün risaletini tasdik ettikten sonra müşriklerin «Kur'an şeytan tarafından söylenir, Mu-hammed (S.A.) de Allahü Tealâ tarafından geldi diye bize haber verir» dediklerine cevap olmak üzere buyuruyor.
Yani; lâfzen ve manen mûciz olan Kur'an'Ia şeytanlar nâziİ olamazlar. Zira; Kur'an'm zahiri ve bâtını hidayettir. Şeytanların ise işleri daima dalâlettir. Zira; ben-i ademi ıdlâl etmekle meşgullerdir. Binaenaleyh hidayet-i mahza olan Kur'an: işleri daima dalâlet olan şeytanlar tarafından ilkâ olunamaz ve şeytan tarafından haber verilmesi ve şeytanın onunla nazil olması lâyık olmaz. Zira; onlar Kur'an'ı inzale kaadir olamazlar. Çünkü; onlar Kur'an'ı işitmekten memnulardır. Onların Kur'an'ı meleklerden işitmeleri için meleklerle zat ve sıfatlarında münasebet olması lâzımdır. Halbuki meleklerle şeytanlar arasında asla münasebet olmadığından semâdan tard olunmuşlar ve Kur'an'ı işitmekten menedilmişierdir. Hidayet ve irşat; tayyib nefisten, temyiz fıtrattan, fazla dirayetten ve saffet-i hilkattan neş'et eder. Halbuki şeytanların vücutlarında habaset, zekâlarında hamakat ve tabiatlarında hiyânet olduğundan kulların hidayet ve irşadına mahsus olan Kur'an'i nakil ve beyana muktedir olamayacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.
Ayet-i Celilerim sebeb-i nüzulü; kâfirler Kur'an'a muarazadan âciz olunca «Kur'an'm beşer kelâmı olmamasından Allahü Tealâ'-nm kelâmı olması lâzım gelmez, Zira: cinnilerin ve şeytanların sözleri olabilir ve onlar tarafından Muhammed (S.A.) e söylenip onun da bize Allahü Tcalâ'nın kelâmıdır diyerek dinletmek istemesi caizdir» demeleri üzerine onları red için Aliahü Tealâ'mn bu âyeti inzal ettiği mervidir.
Hulâsa: Kur'an'la şeytanın nazil olamıyacağı, Kur'an'ın şeytanların ağızlarına lâyık olmadığı, onların Kur'an'ı Resûlullah'a söylemeye muktedir olamadıkları ve Kur'an'ı işitmekten mahrum oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:211
Vacip Tealâ Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu ve geçmiş ümmetlerin kitaplarında beyan olunduğu veçhile ümem-i salifenin ahvalini beyanla Resulünün risaletini tasdik ettikten sonra müşriklerin «Kur'an şeytan tarafından söylenir, Mu-hammed (S.A.) de Allahü Tealâ tarafından geldi diye bize haber verir» dediklerine cevap olmak üzere buyuruyor.
Yani; lâfzen ve manen mûciz olan Kur'an'Ia şeytanlar nâziİ olamazlar. Zira; Kur'an'm zahiri ve bâtını hidayettir. Şeytanların ise işleri daima dalâlettir. Zira; ben-i ademi ıdlâl etmekle meşgullerdir. Binaenaleyh hidayet-i mahza olan Kur'an: işleri daima dalâlet olan şeytanlar tarafından ilkâ olunamaz ve şeytan tarafından haber verilmesi ve şeytanın onunla nazil olması lâyık olmaz. Zira; onlar Kur'an'ı inzale kaadir olamazlar. Çünkü; onlar Kur'an'ı işitmekten memnulardır. Onların Kur'an'ı meleklerden işitmeleri için meleklerle zat ve sıfatlarında münasebet olması lâzımdır. Halbuki meleklerle şeytanlar arasında asla münasebet olmadığından semâdan tard olunmuşlar ve Kur'an'ı işitmekten menedilmişierdir. Hidayet ve irşat; tayyib nefisten, temyiz fıtrattan, fazla dirayetten ve saffet-i hilkattan neş'et eder. Halbuki şeytanların vücutlarında habaset, zekâlarında hamakat ve tabiatlarında hiyânet olduğundan kulların hidayet ve irşadına mahsus olan Kur'an'i nakil ve beyana muktedir olamayacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.
Ayet-i Celilerim sebeb-i nüzulü; kâfirler Kur'an'a muarazadan âciz olunca «Kur'an'm beşer kelâmı olmamasından Allahü Tealâ'-nm kelâmı olması lâzım gelmez, Zira: cinnilerin ve şeytanların sözleri olabilir ve onlar tarafından Muhammed (S.A.) e söylenip onun da bize Allahü Tcalâ'nın kelâmıdır diyerek dinletmek istemesi caizdir» demeleri üzerine onları red için Aliahü Tealâ'mn bu âyeti inzal ettiği mervidir.
Hulâsa: Kur'an'la şeytanın nazil olamıyacağı, Kur'an'ın şeytanların ağızlarına lâyık olmadığı, onların Kur'an'ı Resûlullah'a söylemeye muktedir olamadıkları ve Kur'an'ı işitmekten mahrum oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:212
Vacip Tealâ Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu ve geçmiş ümmetlerin kitaplarında beyan olunduğu veçhile ümem-i salifenin ahvalini beyanla Resulünün risaletini tasdik ettikten sonra müşriklerin «Kur'an şeytan tarafından söylenir, Mu-hammed (S.A.) de Allahü Tealâ tarafından geldi diye bize haber verir» dediklerine cevap olmak üzere buyuruyor.
Yani; lâfzen ve manen mûciz olan Kur'an'Ia şeytanlar nâziİ olamazlar. Zira; Kur'an'm zahiri ve bâtını hidayettir. Şeytanların ise işleri daima dalâlettir. Zira; ben-i ademi ıdlâl etmekle meşgullerdir. Binaenaleyh hidayet-i mahza olan Kur'an: işleri daima dalâlet olan şeytanlar tarafından ilkâ olunamaz ve şeytan tarafından haber verilmesi ve şeytanın onunla nazil olması lâyık olmaz. Zira; onlar Kur'an'ı inzale kaadir olamazlar. Çünkü; onlar Kur'an'ı işitmekten memnulardır. Onların Kur'an'ı meleklerden işitmeleri için meleklerle zat ve sıfatlarında münasebet olması lâzımdır. Halbuki meleklerle şeytanlar arasında asla münasebet olmadığından semâdan tard olunmuşlar ve Kur'an'ı işitmekten menedilmişierdir. Hidayet ve irşat; tayyib nefisten, temyiz fıtrattan, fazla dirayetten ve saffet-i hilkattan neş'et eder. Halbuki şeytanların vücutlarında habaset, zekâlarında hamakat ve tabiatlarında hiyânet olduğundan kulların hidayet ve irşadına mahsus olan Kur'an'i nakil ve beyana muktedir olamayacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.
Ayet-i Celilerim sebeb-i nüzulü; kâfirler Kur'an'a muarazadan âciz olunca «Kur'an'm beşer kelâmı olmamasından Allahü Tealâ'-nm kelâmı olması lâzım gelmez, Zira: cinnilerin ve şeytanların sözleri olabilir ve onlar tarafından Muhammed (S.A.) e söylenip onun da bize Allahü Tcalâ'nın kelâmıdır diyerek dinletmek istemesi caizdir» demeleri üzerine onları red için Aliahü Tealâ'mn bu âyeti inzal ettiği mervidir.
Hulâsa: Kur'an'la şeytanın nazil olamıyacağı, Kur'an'ın şeytanların ağızlarına lâyık olmadığı, onların Kur'an'ı Resûlullah'a söylemeye muktedir olamadıkları ve Kur'an'ı işitmekten mahrum oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:213
Vacip Tealâ Kur'an'ı şeytanların getirmeye kaadir olamadıklarını beyandan sonra şeytanın insanlara ilkaa ettiği şirkin caiz olmadıkını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey halkı hakka davet eden Resul-ü Zişan! Sen ferd-i vâ-hîd olan Allahü Teaiâ ile beraber başka ma'buda dua edip çağırma ki, envai azapla' muazzep olanlardan olma. Eğer ilâh-ı ahara dua edersen muazzep olanlardan olursun. Binaenaleyh; Allah'la beraber mabud-u ahar ittihaz etme ki, muazzep olınıyasm.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; her ne kadar Resûlullah'a ise de murad müşriklere tarizdir. Çünkü; Resûlullah Allah'tan başka mabuda duâ etmekten ma'sumdur ve cümle halkı tevhide davet eden zat-ı şeriften (hâşâ) şirke dair bir şey sâdn olmadığı gibi Öyle bir şeyin sudurundan da münezzeh olduğu halde onu şirkten nehyetmek; ondan başkalarını nehyetmek suretiyle kullarını tevhide davet etmektir. Çünkü; Resûlullah cümle nasır efdalı ve Allah indinde kadri âlî olduğu hâlde Vacip Tealâ'mn ons hitap ederek «Allah'la beraber mabud-u âhara duâ etme. Eğer dui; edersen muazzep olursun» demesi ahâd-ı nâsa «siz şirk edersem; muazzep olacağınız evleviyetle sabit olur» demektir.
Şuara 26:214
Vacip Tealâ Resulüne ve Kur'an'a ta'n edenlerin ta'nların reddettikten sonra akraba ve taallükatını inzar etmesini emretme! üzere buyuruyor.
-ı
Şuara 26:215
Cenab-ı Hak Resulüne bu âyette üç şeyle emretmiştir :
Birincisi; pek yakın akraba ve taallükatını imar. İkincisi; iman eden mü'minlere tevazu' etmesi. Üçüncüsü; iman etmeyip isyan eden kimselerin amellerinden bera-etini ilân eylemesidir. Binaenaleyh; Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca Resûlullah Hz. Ali'ye yemek hazırlamasını emreder. Hz. Ali yemek hazırlayınca Abdulmuttalip oğlanlarını davet eder. O günde Abdulmuttalib'in neslinden erkek olarak kırk kişi bulunur. Hatta Resûlullah'm amcaları (Ebu Talip), (Hamza), (Abbas) ve (Ebu Lehep) de beraber bulunurlar. Yemek yedikten sonra cümlesi doyar. Resûlullah «Ey Abdulmuttalip oğulları! Ben size dünyanın ve âhiretin hayırlısı bir din getirdim. Bu dini ilâda bana yardım edecek hanginizdir» dedi. Fakat hiç bir yardım ederim diyen olmadı. Ancak Hz. Ali hepsinin küçüğü oluğu halde «Ya Resûlullah! %u dini ilâda ben senin vezirin olurum» der. Resûlullah onun boynuna sarılır ve «Bu benim biraderim ve vasîmdir. Siz buna ita.at edin» deyince orada bulunan cemaat gülüşürler ve Ebu Talib'e «Bak! Yeğenin sana oğlun Ali'ye itaat etmeni emrediyor» derler ve dağılırlar. Bundan sonra Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanlarına nazaran Resûlullah Sefa üzerine çıkar ve bütün Kureyş kabilelerinin isimlerini zikrederek çağırır. Ahali içtima eder. Ebu Leheb de hazır olduğu halde Resûlullah «.Ey Kureyş kabileleri! Ben size şu dağın arkasında malınızı yağma etmek üzere bir bölük atlı geliyor desem inanır mısınız?» deyince Kureyş'in hepsi bir ağızdan «Evet! Şimdiye kadar sende yalana tesadüf etmediğimizden inanırız» dediler. Resûlullah da «Ben size önünüzde göreceğiniz azapla korkutur ve sizi tarik-ı hakka davet ediyorum, iman edin bana» buyurdu. Orada hazır olan (Ebu Leheb) «Helak sana olsun, bizi buna mı çağırdın?» dedi', Cemaat da dağıldı. Bu vak'a üzerine (Tebbet) sûresinin Ebu Leheb hakkında nazil olduğu mervidir. İşte bu âyet-i celile insanın herkesten evvel akraba ve taallükatını İslaha çalışması vacip olduğuna delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ Resulüne akrabasını inzar etmesini emretti. Resulüne emir; ümmetine emirdir. Kezalik âyet-i ce-lüe; ehl-i imanın yekdiğerine karşı tevazu' edip tekebbür etmemesine ve hayırhâhâne ünsiyet etmesi lâzım olduğuna da delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hakkın Resulüne, mü'minler üzerine kanadını döşeyip tevazu'la emretmesi; ümmeti hakkında da emir olduğu cihetle müslümanlarm birbirine-merhamet kanatlarını döşeyip mülayim bulunmaları ve birbirine muavenet etmeleri lâzımdır. Amma, münafıklara muavenet ve tevazu' lâzım olmadığına işaret için ba'za delâlet eden lâfziyle varid olmuştur. Çünkü; Ressûlullah'a tebaiyet eden her mü'mine tevazu lâzımken «Bazı mü'minlere tevazu' et» demek «İhlâs üzere iman edenlere tevazu' et, imanında ihlâs olmayan münafıklara riayet etme» demektir. Binaenaleyh; mü'minler tarafından her zaman riayete şâ-yân olan; mü'min-i halis olanlardır; yoksa ismi Ali, Veli olup zahirde müslüman kisvesi altında bâtını küfriyatla dolu olan münafıklar muavenete şâyân değillerdir. Fakat icab-ı zamana göre mu-daratm vacip olduğu da olabilir. Çünkü; şeririn şerrinden ve müf-sidin fesadından nefsini muhafaza etmek her mü'min için bir va-zife-i muayenedir. Yahud Beyzâvî'nin 'beyanı veçhile Resûlullah'a tebaiyet eden, din için tebaiyet ettiği gibi başka bir maksada meb-ni dahî tebaiyet edenler olduğundan Resûlullah'm tevazu' ve riayetine şayan olanın din için tebaiyet edenler olduğunu beyan etmek üzere min-i beyaniye ile varid olmuştur.
Cenab-ı Hakkın Resulüne «Eğer sana isyan ederlerse onların amellerinden beraetini ilân et» demesi; ümmeti hakkında da ayn-ı emir olduğundan âsî olan fâsıklarm amelinden mü'minler onlara iştirak etmemekle fiilen beraat ettikleri gibi mümkün olduğu kadar onlara nasihat ve nehyetmek suretiyle kavlen dahî amellerinden beraetlerini ilân etmeleri lâzım olduğuna âyet delâlet eder Çünkü; âsilerden içtinap etmek muti' olan mü'minler için emr-ehemdir. Zira; Allah'tan korkmayanlardan korkmak lâzımdır.
Şuara 26:216
Cenab-ı Hak Resulüne bu âyette üç şeyle emretmiştir :
Birincisi; pek yakın akraba ve taallükatını imar. İkincisi; iman eden mü'minlere tevazu' etmesi. Üçüncüsü; iman etmeyip isyan eden kimselerin amellerinden bera-etini ilân eylemesidir. Binaenaleyh; Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca Resûlullah Hz. Ali'ye yemek hazırlamasını emreder. Hz. Ali yemek hazırlayınca Abdulmuttalip oğlanlarını davet eder. O günde Abdulmuttalib'in neslinden erkek olarak kırk kişi bulunur. Hatta Resûlullah'm amcaları (Ebu Talip), (Hamza), (Abbas) ve (Ebu Lehep) de beraber bulunurlar. Yemek yedikten sonra cümlesi doyar. Resûlullah «Ey Abdulmuttalip oğulları! Ben size dünyanın ve âhiretin hayırlısı bir din getirdim. Bu dini ilâda bana yardım edecek hanginizdir» dedi. Fakat hiç bir yardım ederim diyen olmadı. Ancak Hz. Ali hepsinin küçüğü oluğu halde «Ya Resûlullah! %u dini ilâda ben senin vezirin olurum» der. Resûlullah onun boynuna sarılır ve «Bu benim biraderim ve vasîmdir. Siz buna ita.at edin» deyince orada bulunan cemaat gülüşürler ve Ebu Talib'e «Bak! Yeğenin sana oğlun Ali'ye itaat etmeni emrediyor» derler ve dağılırlar. Bundan sonra Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanlarına nazaran Resûlullah Sefa üzerine çıkar ve bütün Kureyş kabilelerinin isimlerini zikrederek çağırır. Ahali içtima eder. Ebu Leheb de hazır olduğu halde Resûlullah «.Ey Kureyş kabileleri! Ben size şu dağın arkasında malınızı yağma etmek üzere bir bölük atlı geliyor desem inanır mısınız?» deyince Kureyş'in hepsi bir ağızdan «Evet! Şimdiye kadar sende yalana tesadüf etmediğimizden inanırız» dediler. Resûlullah da «Ben size önünüzde göreceğiniz azapla korkutur ve sizi tarik-ı hakka davet ediyorum, iman edin bana» buyurdu. Orada hazır olan (Ebu Leheb) «Helak sana olsun, bizi buna mı çağırdın?» dedi', Cemaat da dağıldı. Bu vak'a üzerine (Tebbet) sûresinin Ebu Leheb hakkında nazil olduğu mervidir. İşte bu âyet-i celile insanın herkesten evvel akraba ve taallükatını İslaha çalışması vacip olduğuna delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ Resulüne akrabasını inzar etmesini emretti. Resulüne emir; ümmetine emirdir. Kezalik âyet-i ce-lüe; ehl-i imanın yekdiğerine karşı tevazu' edip tekebbür etmemesine ve hayırhâhâne ünsiyet etmesi lâzım olduğuna da delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hakkın Resulüne, mü'minler üzerine kanadını döşeyip tevazu'la emretmesi; ümmeti hakkında da emir olduğu cihetle müslümanlarm birbirine-merhamet kanatlarını döşeyip mülayim bulunmaları ve birbirine muavenet etmeleri lâzımdır. Amma, münafıklara muavenet ve tevazu' lâzım olmadığına işaret için ba'za delâlet eden lâfziyle varid olmuştur. Çünkü; Ressûlullah'a tebaiyet eden her mü'mine tevazu lâzımken «Bazı mü'minlere tevazu' et» demek «İhlâs üzere iman edenlere tevazu' et, imanında ihlâs olmayan münafıklara riayet etme» demektir. Binaenaleyh; mü'minler tarafından her zaman riayete şâ-yân olan; mü'min-i halis olanlardır; yoksa ismi Ali, Veli olup zahirde müslüman kisvesi altında bâtını küfriyatla dolu olan münafıklar muavenete şâyân değillerdir. Fakat icab-ı zamana göre mu-daratm vacip olduğu da olabilir. Çünkü; şeririn şerrinden ve müf-sidin fesadından nefsini muhafaza etmek her mü'min için bir va-zife-i muayenedir. Yahud Beyzâvî'nin 'beyanı veçhile Resûlullah'a tebaiyet eden, din için tebaiyet ettiği gibi başka bir maksada meb-ni dahî tebaiyet edenler olduğundan Resûlullah'm tevazu' ve riayetine şayan olanın din için tebaiyet edenler olduğunu beyan etmek üzere min-i beyaniye ile varid olmuştur.
Cenab-ı Hakkın Resulüne «Eğer sana isyan ederlerse onların amellerinden beraetini ilân et» demesi; ümmeti hakkında da ayn-ı emir olduğundan âsî olan fâsıklarm amelinden mü'minler onlara iştirak etmemekle fiilen beraat ettikleri gibi mümkün olduğu kadar onlara nasihat ve nehyetmek suretiyle kavlen dahî amellerinden beraetlerini ilân etmeleri lâzım olduğuna âyet delâlet eder Çünkü; âsilerden içtinap etmek muti' olan mü'minler için emr-ehemdir. Zira; Allah'tan korkmayanlardan korkmak lâzımdır.
Şuara 26:217
Vacip Tealâ Kureyş kabilesi isyan ettiklerinde Resulüne bera atini ilân etmesini emredince beraetini ilânı takdirinde vukuu melhuz olan adavet ve hücumlarına karşı Resûlullah'ın alacağı vaziyeti tayin etmek üzere buyuruyor.
Zira; sana isyan edenlerin şerlerinden seni hıfzetmeye ve onların şerrini kendi aleyhlerine döndürmeye, dostlarına yardım ve lutl u ihsan etmeye kaadir-dir.
Şuara 26:218
Vacip Tealâ Kureyş kabilesi isyan ettiklerinde Resulüne bera atini ilân etmesini emredince beraetini ilânı takdirinde vukuu melhuz olan adavet ve hücumlarına karşı Resûlullah'ın alacağı vaziyeti tayin etmek üzere buyuruyor.
Zira; sana isyan edenlerin şerlerinden seni hıfzetmeye ve onların şerrini kendi aleyhlerine döndürmeye, dostlarına yardım ve lutl u ihsan etmeye kaadir-dir.
Şuara 26:219
Vacip Tealâ Kureyş kabilesi isyan ettiklerinde Resulüne bera atini ilân etmesini emredince beraetini ilânı takdirinde vukuu melhuz olan adavet ve hücumlarına karşı Resûlullah'ın alacağı vaziyeti tayin etmek üzere buyuruyor.
Zira; sana isyan edenlerin şerlerinden seni hıfzetmeye ve onların şerrini kendi aleyhlerine döndürmeye, dostlarına yardım ve lutl u ihsan etmeye kaadir-dir.
Şuara 26:220
Binaenaleyh; ona itimad-ı tam lâzımdır. Zira; düşmanlarından intikama kaadir ve her istediğini verir, dünyevî ve uhrevî saadete isale muktedir, işini bilir ve sözünü duyar bir ve-liyy-i mün'imdir.
Resûlullah'ın secde edenler hakkında takaltübü yle murad; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile, namaz kılanların ve ibadete sa'y edenlerin ahvalini teftiş etmesidir. Çünkü; Teheccüd namazı iptida-yi Islâmda farzken sonra nesholununca Resûlullah nesholunduğu gece ümmetinin ibadetlerine kemâl-i tamama binaen farziyeti nesholunan Teheccüt namazına mukabil ne gibi amelle meşgul olduklarını teftiş için ashabının evlerini dolaşıp her evi arının kovanı gibi zikrullah ve tilâvet-i Kur'an iniltisiyle dolu görüp mesrur olması üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzalle Resulünün halini tasvir etmiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Yahud takaIiüpe murad; Resûlullah'ın cemaata imam olduğunda ashabının hâlini murakabe etmesidir. Buna nazaran manâ-yı nazım : | Habibim! Rabbm Tealâ secde edenler içinde senin murakabe ve senin tasarrufunu görür] demektir. Çünkü; Resûlullah önünde olanları gördüğü gibi arkasında olanları da görürdü. Binaenaleyh; namaz içinde arkasındaki cemaatın halini nazar-ı murakabesinden uzak tutmazdı ve ehl-i sücudun ahvalini teftiş için gözünü gezdirirdi. İşte bu âyetle Cenab-ı Hak Resûlullah'ın şu halini tasvir etmiştir. Yahud tekallüple murad; umur-u dini temşi-yet için gezip dolaşmaktır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
Şuara 26:221
Zira; işittiklerini yalanla karıştırırlar.
Yani; ey müşrikler! Sizin zu'munuz gibi Kur'anla bana şeytan nazil olmuyor. Çünkü; şeytanın bana münasebeti yoktur. Şeytanın kimler üzerine nazil olduğunu ben size haber vereyim mi? Şeytanlar her yalancı ve günahkâr üzerine nazil olurlar ve meleklerden çalmakla işittikleri şeyi âlemi ıdlâl için dostlarının kulaklarına atarlar. Falcılara bir çok yalanlarla karıştırır haber verirler ki, bunlarla bir takım kimselerin itikadlarını bozsunlar ve âlemi ifsad etsinler. Zira; ekserisi yalancılardır. Çünkü; sirkatla işittiklerini yanlış telâkki ederler ve yanlış haber verirler. Zira; kemâl-i şirretlerinden fehimleri ve-işittiklerini lâyıkıyla hıfzetmeleri kısa olduğundan yanlış zaptedip yanlış haber verdikleri cihetle haber verdikleri şeylerin çokları yalan olur ve anladıklarını dostlarına anlatmakta da hıyanet ederler, azı çok ve çoğu az haber vermekten çekinmediklerinden ekserisi yalan olur.
Vacip Tealâ bundan evvel şeytanın Kur'an'la Resulü üzerine nazil olamadığını ve Kur'an'ı kıraata lâyık ve Kur'an'ı getirmeye iktidarı olmadığını beyan buyurması üzerine bu âyette iki cihetle Resûlullah üzerine şeytanın nazil' olamayacağını te'kid etmiştir.
Birincisi; şeytan'ın yalancı ve günahkârlar üzerine nazil olduğunu beyanla yalandan ve günahtan ma'sum olan Resulü üzerine nazil olamayacağını beyan etmesidir.
İkincisi; şeytanların sirkat suretiyle meleklerden aldıkları şeylerin yanına zan ve tahmin suretiyle bir çok şeyler ilâve ederek dostları olan yalancı günahkârların kulaklarına koyduklarından bir çokları yalan olur. Halbuki Kur'an'dan her ne beyan olunur, haber verilirse ayniyle zuhur eder, tek bir tanesi bile yalan olmamıştır. Şu halde eğer müşriklerin dedikleri gibi Kur'an şeytan tarafından haber verilseydi elbette yalan olması lâzım gelirdi. Halbuki Kur'an her neden haber vermişse cümlesi vakıa mutabıktır ve asla yalanı yoktur.
Şeytanların meleklerden bazı şeyleri işitmeleri: Resûlullah'm zuhurundan evvel semâya çıkar ve meleklerden işittiklerini yer yüzünde kendilerine âlet-i şerr ü fesad olan insanlara yalan yanlış karıştırarak haber verirlerdi. Lâkin Resûlullah'ın zuhurundan sonra semâdan tardolundukları cihetle semâya sirkat suretiyle çıkar, bazıları ateş parçasiyle helak olur ve bazıları kaçar kurtulur ve işittiği bir şey olsa bile yalaniyle beraber dostlarına haber vermekle bir çok kimselerin ftikadlarmı ifsad ederler. Çünkü; sirkat suretiyle gidip geldiklerinden lâyıkıyla dinleyemedikleri cihetle duyduklarını lâyıkiyle anlayamadıklarından ekserisi yalandır. Bunun emsali yer yüzünde insanlar arasında da caridir. Çünkü; insanlardan hırsızlar ekser mal sahibi tarafından men'olunur, eline bir şey geçmez boş döner, bazıları bir mikdar şey çalar kaçar, bazıları da mal sahibinin kurşunuyla maktul düşer. İşte Resûlullah'ın zuhurundan sonra şeyatin semâdan tard olununca insanları iğfal etmeye harîs olduklarından sirkat suretiyle meleklerden bir şey işitmek ve yanma bir çok yalan ilâvesiyle dostlarına haber vermek ve yer yüzünde yalanlarını neşr ü ta'mim etmek için semâya gidenlerin bazıları eli boş döner, bazıları bir iki kelime işitir kaçar ve bazıları da kaçarken ateş parçasiyle itlaf olunurlar-. Şu halde insanlar arasında câri olan ahvâl meleklerle şeytanlar arasında dahî cari demektir.
cümlesinde iki ihtimâl vardır:
Birincisi; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeytanlar melek-, lerden aldıkları haberi dostlarının kulaklarına atarlar demektir.
İkincisi; insanlardan ifk ü iftiraya cür'et edenler kulaklarını şeytana tutarlar ve şeytandan bir takım şeyler keşfederek halk beynine neşrederler. Binaenaleyh; ekserisi yalandır.
Şuara 26:222
Zira; işittiklerini yalanla karıştırırlar.
Yani; ey müşrikler! Sizin zu'munuz gibi Kur'anla bana şeytan nazil olmuyor. Çünkü; şeytanın bana münasebeti yoktur. Şeytanın kimler üzerine nazil olduğunu ben size haber vereyim mi? Şeytanlar her yalancı ve günahkâr üzerine nazil olurlar ve meleklerden çalmakla işittikleri şeyi âlemi ıdlâl için dostlarının kulaklarına atarlar. Falcılara bir çok yalanlarla karıştırır haber verirler ki, bunlarla bir takım kimselerin itikadlarını bozsunlar ve âlemi ifsad etsinler. Zira; ekserisi yalancılardır. Çünkü; sirkatla işittiklerini yanlış telâkki ederler ve yanlış haber verirler. Zira; kemâl-i şirretlerinden fehimleri ve-işittiklerini lâyıkıyla hıfzetmeleri kısa olduğundan yanlış zaptedip yanlış haber verdikleri cihetle haber verdikleri şeylerin çokları yalan olur ve anladıklarını dostlarına anlatmakta da hıyanet ederler, azı çok ve çoğu az haber vermekten çekinmediklerinden ekserisi yalan olur.
Vacip Tealâ bundan evvel şeytanın Kur'an'la Resulü üzerine nazil olamadığını ve Kur'an'ı kıraata lâyık ve Kur'an'ı getirmeye iktidarı olmadığını beyan buyurması üzerine bu âyette iki cihetle Resûlullah üzerine şeytanın nazil' olamayacağını te'kid etmiştir.
Birincisi; şeytan'ın yalancı ve günahkârlar üzerine nazil olduğunu beyanla yalandan ve günahtan ma'sum olan Resulü üzerine nazil olamayacağını beyan etmesidir.
İkincisi; şeytanların sirkat suretiyle meleklerden aldıkları şeylerin yanına zan ve tahmin suretiyle bir çok şeyler ilâve ederek dostları olan yalancı günahkârların kulaklarına koyduklarından bir çokları yalan olur. Halbuki Kur'an'dan her ne beyan olunur, haber verilirse ayniyle zuhur eder, tek bir tanesi bile yalan olmamıştır. Şu halde eğer müşriklerin dedikleri gibi Kur'an şeytan tarafından haber verilseydi elbette yalan olması lâzım gelirdi. Halbuki Kur'an her neden haber vermişse cümlesi vakıa mutabıktır ve asla yalanı yoktur.
Şeytanların meleklerden bazı şeyleri işitmeleri: Resûlullah'm zuhurundan evvel semâya çıkar ve meleklerden işittiklerini yer yüzünde kendilerine âlet-i şerr ü fesad olan insanlara yalan yanlış karıştırarak haber verirlerdi. Lâkin Resûlullah'ın zuhurundan sonra semâdan tardolundukları cihetle semâya sirkat suretiyle çıkar, bazıları ateş parçasiyle helak olur ve bazıları kaçar kurtulur ve işittiği bir şey olsa bile yalaniyle beraber dostlarına haber vermekle bir çok kimselerin ftikadlarmı ifsad ederler. Çünkü; sirkat suretiyle gidip geldiklerinden lâyıkıyla dinleyemedikleri cihetle duyduklarını lâyıkiyle anlayamadıklarından ekserisi yalandır. Bunun emsali yer yüzünde insanlar arasında da caridir. Çünkü; insanlardan hırsızlar ekser mal sahibi tarafından men'olunur, eline bir şey geçmez boş döner, bazıları bir mikdar şey çalar kaçar, bazıları da mal sahibinin kurşunuyla maktul düşer. İşte Resûlullah'ın zuhurundan sonra şeyatin semâdan tard olununca insanları iğfal etmeye harîs olduklarından sirkat suretiyle meleklerden bir şey işitmek ve yanma bir çok yalan ilâvesiyle dostlarına haber vermek ve yer yüzünde yalanlarını neşr ü ta'mim etmek için semâya gidenlerin bazıları eli boş döner, bazıları bir iki kelime işitir kaçar ve bazıları da kaçarken ateş parçasiyle itlaf olunurlar-. Şu halde insanlar arasında câri olan ahvâl meleklerle şeytanlar arasında dahî cari demektir.
cümlesinde iki ihtimâl vardır:
Birincisi; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeytanlar melek-, lerden aldıkları haberi dostlarının kulaklarına atarlar demektir.
İkincisi; insanlardan ifk ü iftiraya cür'et edenler kulaklarını şeytana tutarlar ve şeytandan bir takım şeyler keşfederek halk beynine neşrederler. Binaenaleyh; ekserisi yalandır.
Şuara 26:223
Zira; işittiklerini yalanla karıştırırlar.
Yani; ey müşrikler! Sizin zu'munuz gibi Kur'anla bana şeytan nazil olmuyor. Çünkü; şeytanın bana münasebeti yoktur. Şeytanın kimler üzerine nazil olduğunu ben size haber vereyim mi? Şeytanlar her yalancı ve günahkâr üzerine nazil olurlar ve meleklerden çalmakla işittikleri şeyi âlemi ıdlâl için dostlarının kulaklarına atarlar. Falcılara bir çok yalanlarla karıştırır haber verirler ki, bunlarla bir takım kimselerin itikadlarını bozsunlar ve âlemi ifsad etsinler. Zira; ekserisi yalancılardır. Çünkü; sirkatla işittiklerini yanlış telâkki ederler ve yanlış haber verirler. Zira; kemâl-i şirretlerinden fehimleri ve-işittiklerini lâyıkıyla hıfzetmeleri kısa olduğundan yanlış zaptedip yanlış haber verdikleri cihetle haber verdikleri şeylerin çokları yalan olur ve anladıklarını dostlarına anlatmakta da hıyanet ederler, azı çok ve çoğu az haber vermekten çekinmediklerinden ekserisi yalan olur.
Vacip Tealâ bundan evvel şeytanın Kur'an'la Resulü üzerine nazil olamadığını ve Kur'an'ı kıraata lâyık ve Kur'an'ı getirmeye iktidarı olmadığını beyan buyurması üzerine bu âyette iki cihetle Resûlullah üzerine şeytanın nazil' olamayacağını te'kid etmiştir.
Birincisi; şeytan'ın yalancı ve günahkârlar üzerine nazil olduğunu beyanla yalandan ve günahtan ma'sum olan Resulü üzerine nazil olamayacağını beyan etmesidir.
İkincisi; şeytanların sirkat suretiyle meleklerden aldıkları şeylerin yanına zan ve tahmin suretiyle bir çok şeyler ilâve ederek dostları olan yalancı günahkârların kulaklarına koyduklarından bir çokları yalan olur. Halbuki Kur'an'dan her ne beyan olunur, haber verilirse ayniyle zuhur eder, tek bir tanesi bile yalan olmamıştır. Şu halde eğer müşriklerin dedikleri gibi Kur'an şeytan tarafından haber verilseydi elbette yalan olması lâzım gelirdi. Halbuki Kur'an her neden haber vermişse cümlesi vakıa mutabıktır ve asla yalanı yoktur.
Şeytanların meleklerden bazı şeyleri işitmeleri: Resûlullah'm zuhurundan evvel semâya çıkar ve meleklerden işittiklerini yer yüzünde kendilerine âlet-i şerr ü fesad olan insanlara yalan yanlış karıştırarak haber verirlerdi. Lâkin Resûlullah'ın zuhurundan sonra semâdan tardolundukları cihetle semâya sirkat suretiyle çıkar, bazıları ateş parçasiyle helak olur ve bazıları kaçar kurtulur ve işittiği bir şey olsa bile yalaniyle beraber dostlarına haber vermekle bir çok kimselerin ftikadlarmı ifsad ederler. Çünkü; sirkat suretiyle gidip geldiklerinden lâyıkıyla dinleyemedikleri cihetle duyduklarını lâyıkiyle anlayamadıklarından ekserisi yalandır. Bunun emsali yer yüzünde insanlar arasında da caridir. Çünkü; insanlardan hırsızlar ekser mal sahibi tarafından men'olunur, eline bir şey geçmez boş döner, bazıları bir mikdar şey çalar kaçar, bazıları da mal sahibinin kurşunuyla maktul düşer. İşte Resûlullah'ın zuhurundan sonra şeyatin semâdan tard olununca insanları iğfal etmeye harîs olduklarından sirkat suretiyle meleklerden bir şey işitmek ve yanma bir çok yalan ilâvesiyle dostlarına haber vermek ve yer yüzünde yalanlarını neşr ü ta'mim etmek için semâya gidenlerin bazıları eli boş döner, bazıları bir iki kelime işitir kaçar ve bazıları da kaçarken ateş parçasiyle itlaf olunurlar-. Şu halde insanlar arasında câri olan ahvâl meleklerle şeytanlar arasında dahî cari demektir.
cümlesinde iki ihtimâl vardır:
Birincisi; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeytanlar melek-, lerden aldıkları haberi dostlarının kulaklarına atarlar demektir.
İkincisi; insanlardan ifk ü iftiraya cür'et edenler kulaklarını şeytana tutarlar ve şeytandan bir takım şeyler keşfederek halk beynine neşrederler. Binaenaleyh; ekserisi yalandır.
Şuara 26:224
Vacip Tealâ Kur'an'm şeytan tarafından gelmediğini ve Resulünün kâhin olmadığını beyandan sonra şair de olmadığını beyan etmek üzere : buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Sizin zu'm-u fasidiniz gibi Muhammed (S.A.) şair değildir. Zira; şairlerin etbâı bir takım azgın, tâğî, mü-tekebbir ve fasıklar olur. Muhammed (S.A.) a ittiba' edenler ise ehl-i rüşd ve ehl-i salâh olan müttekilerdir. Habibim! Sen görmedin mi? Şairler kemâl-i hayretle işlerine yarayan her vadiye giderler ve ağzına gelen her şeyi söylerler. Meselâ bir kimseyi medhet-tikten sonra zem ve zemmettikten sonra medheylemekten; tahkirden sonra ta'zim ve ta'zimden sonra tahkir etmekten çekinmezler ve ef'allerinde vaki' olan tenakuzdan-asla utanmazlar ve sözleriyle asla hak aramaz, işlerine nasıl gelirse öyle söylerler. Binaenaleyh; sözleri özlerine muvafık ve kavilleri fiillerine kat'iyyen mutabık olmaz. Zira; mukaddimelerinin ekserisi hakikati olmadık ha-yalât üzere bina olunur. Irz ve namusa taarruzdan, nesebe ta'ndan, 'yalan vaad ve bâtıl ile iftihardan, medhe lâyık olmayanları medih ve medhe müstehak olanları zemmetmekten çekinmezler. Amma Fahri Kâinat'ın şairlerle asla münasebeti yoktur. Zira; sözünün evveli âhirine ve işinin ibtidası intihasına muvafıktır. Çünkü; ib-tida-yı emirde Allah'ın kullarını Allah'ın rızasına da'vetle başladı ve intiha-yı emir de bu minval üzere câri oldu ve ahvalinde asla tehavvül vuku' bulmadı ve şairler gibi her saatta bir renge girmedi ve söylediği sözünden asla dönmedi ve işi sözüne, sözü özüne muvafık hareket etti. Şairler ise hep bunun aksinedir; söyler işlemez ve gayre emreder kendi tutmaz. Meselâ cûd u sehaya terğib eder kendi asla yanaşmaz ve buhulden herkesi! tenfir eder kendi buhulde ısrar eder. Ve bir kimseye medihde haddini tecavüz eder ve zemmederse iftira ve bühtandan ve namusuna- dokunacak şeyi söylemekten çekinmez. Amma Resûlullah kendi işleyemediği ve işleyemeyeceği şeyi gayre emretmez ve emrettiği şeyi evvel kendi işler ve evlâd ü iyaline işletir. Binanealeyh; Fahri Kâinatın şairlere benzer bir ciheti olmadığı gibi işinde ve sözünde dahî şairlerle münasebeti yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin «Kur'an'ın manâsı şeytandır» dediklerini bundan evvelki âyetlerle reddettiği gibi lâfzında şuarâ kelâmı diye ta'netmelerini red için Cenab-ı Hak bu âyetleri inzal buyurmuş ve Resûlullah'ın şair ve Kur'an'ın şiir olmadığını beyan ve bu iddiada bulunanları kemâl-i belagatla reddetmiştir.
Hulâsa;^ şâirlere ittiba' edenlerin dalâleti irtikâb eden kimseler olduğu ve şairlerin hayret içinde istedikleri vadide söz söyledikleri ve onların âdetleri; işlemedikleri şeyi söylemek ve âhara emretmek olduğu ve şu evsaf-ı zemimeden Resûlullah'ın berî olup şaire benzer bir ciheti olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:225
Vacip Tealâ Kur'an'm şeytan tarafından gelmediğini ve Resulünün kâhin olmadığını beyandan sonra şair de olmadığını beyan etmek üzere : buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Sizin zu'm-u fasidiniz gibi Muhammed (S.A.) şair değildir. Zira; şairlerin etbâı bir takım azgın, tâğî, mü-tekebbir ve fasıklar olur. Muhammed (S.A.) a ittiba' edenler ise ehl-i rüşd ve ehl-i salâh olan müttekilerdir. Habibim! Sen görmedin mi? Şairler kemâl-i hayretle işlerine yarayan her vadiye giderler ve ağzına gelen her şeyi söylerler. Meselâ bir kimseyi medhet-tikten sonra zem ve zemmettikten sonra medheylemekten; tahkirden sonra ta'zim ve ta'zimden sonra tahkir etmekten çekinmezler ve ef'allerinde vaki' olan tenakuzdan-asla utanmazlar ve sözleriyle asla hak aramaz, işlerine nasıl gelirse öyle söylerler. Binaenaleyh; sözleri özlerine muvafık ve kavilleri fiillerine kat'iyyen mutabık olmaz. Zira; mukaddimelerinin ekserisi hakikati olmadık ha-yalât üzere bina olunur. Irz ve namusa taarruzdan, nesebe ta'ndan, 'yalan vaad ve bâtıl ile iftihardan, medhe lâyık olmayanları medih ve medhe müstehak olanları zemmetmekten çekinmezler. Amma Fahri Kâinat'ın şairlerle asla münasebeti yoktur. Zira; sözünün evveli âhirine ve işinin ibtidası intihasına muvafıktır. Çünkü; ib-tida-yı emirde Allah'ın kullarını Allah'ın rızasına da'vetle başladı ve intiha-yı emir de bu minval üzere câri oldu ve ahvalinde asla tehavvül vuku' bulmadı ve şairler gibi her saatta bir renge girmedi ve söylediği sözünden asla dönmedi ve işi sözüne, sözü özüne muvafık hareket etti. Şairler ise hep bunun aksinedir; söyler işlemez ve gayre emreder kendi tutmaz. Meselâ cûd u sehaya terğib eder kendi asla yanaşmaz ve buhulden herkesi! tenfir eder kendi buhulde ısrar eder. Ve bir kimseye medihde haddini tecavüz eder ve zemmederse iftira ve bühtandan ve namusuna- dokunacak şeyi söylemekten çekinmez. Amma Resûlullah kendi işleyemediği ve işleyemeyeceği şeyi gayre emretmez ve emrettiği şeyi evvel kendi işler ve evlâd ü iyaline işletir. Binanealeyh; Fahri Kâinatın şairlere benzer bir ciheti olmadığı gibi işinde ve sözünde dahî şairlerle münasebeti yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin «Kur'an'ın manâsı şeytandır» dediklerini bundan evvelki âyetlerle reddettiği gibi lâfzında şuarâ kelâmı diye ta'netmelerini red için Cenab-ı Hak bu âyetleri inzal buyurmuş ve Resûlullah'ın şair ve Kur'an'ın şiir olmadığını beyan ve bu iddiada bulunanları kemâl-i belagatla reddetmiştir.
Hulâsa;^ şâirlere ittiba' edenlerin dalâleti irtikâb eden kimseler olduğu ve şairlerin hayret içinde istedikleri vadide söz söyledikleri ve onların âdetleri; işlemedikleri şeyi söylemek ve âhara emretmek olduğu ve şu evsaf-ı zemimeden Resûlullah'ın berî olup şaire benzer bir ciheti olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:226
Vacip Tealâ Kur'an'm şeytan tarafından gelmediğini ve Resulünün kâhin olmadığını beyandan sonra şair de olmadığını beyan etmek üzere : buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Sizin zu'm-u fasidiniz gibi Muhammed (S.A.) şair değildir. Zira; şairlerin etbâı bir takım azgın, tâğî, mü-tekebbir ve fasıklar olur. Muhammed (S.A.) a ittiba' edenler ise ehl-i rüşd ve ehl-i salâh olan müttekilerdir. Habibim! Sen görmedin mi? Şairler kemâl-i hayretle işlerine yarayan her vadiye giderler ve ağzına gelen her şeyi söylerler. Meselâ bir kimseyi medhet-tikten sonra zem ve zemmettikten sonra medheylemekten; tahkirden sonra ta'zim ve ta'zimden sonra tahkir etmekten çekinmezler ve ef'allerinde vaki' olan tenakuzdan-asla utanmazlar ve sözleriyle asla hak aramaz, işlerine nasıl gelirse öyle söylerler. Binaenaleyh; sözleri özlerine muvafık ve kavilleri fiillerine kat'iyyen mutabık olmaz. Zira; mukaddimelerinin ekserisi hakikati olmadık ha-yalât üzere bina olunur. Irz ve namusa taarruzdan, nesebe ta'ndan, 'yalan vaad ve bâtıl ile iftihardan, medhe lâyık olmayanları medih ve medhe müstehak olanları zemmetmekten çekinmezler. Amma Fahri Kâinat'ın şairlerle asla münasebeti yoktur. Zira; sözünün evveli âhirine ve işinin ibtidası intihasına muvafıktır. Çünkü; ib-tida-yı emirde Allah'ın kullarını Allah'ın rızasına da'vetle başladı ve intiha-yı emir de bu minval üzere câri oldu ve ahvalinde asla tehavvül vuku' bulmadı ve şairler gibi her saatta bir renge girmedi ve söylediği sözünden asla dönmedi ve işi sözüne, sözü özüne muvafık hareket etti. Şairler ise hep bunun aksinedir; söyler işlemez ve gayre emreder kendi tutmaz. Meselâ cûd u sehaya terğib eder kendi asla yanaşmaz ve buhulden herkesi! tenfir eder kendi buhulde ısrar eder. Ve bir kimseye medihde haddini tecavüz eder ve zemmederse iftira ve bühtandan ve namusuna- dokunacak şeyi söylemekten çekinmez. Amma Resûlullah kendi işleyemediği ve işleyemeyeceği şeyi gayre emretmez ve emrettiği şeyi evvel kendi işler ve evlâd ü iyaline işletir. Binanealeyh; Fahri Kâinatın şairlere benzer bir ciheti olmadığı gibi işinde ve sözünde dahî şairlerle münasebeti yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin «Kur'an'ın manâsı şeytandır» dediklerini bundan evvelki âyetlerle reddettiği gibi lâfzında şuarâ kelâmı diye ta'netmelerini red için Cenab-ı Hak bu âyetleri inzal buyurmuş ve Resûlullah'ın şair ve Kur'an'ın şiir olmadığını beyan ve bu iddiada bulunanları kemâl-i belagatla reddetmiştir.
Hulâsa;^ şâirlere ittiba' edenlerin dalâleti irtikâb eden kimseler olduğu ve şairlerin hayret içinde istedikleri vadide söz söyledikleri ve onların âdetleri; işlemedikleri şeyi söylemek ve âhara emretmek olduğu ve şu evsaf-ı zemimeden Resûlullah'ın berî olup şaire benzer bir ciheti olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Şuara 26:227
Vacip Tealâ şairleri zemmettikten sonra şairlerden dört sıfatla muttasıf olanları zemden istisna etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar vefatlarında gayet çirkin bir mahalle intikal ederler ve bu intikallerini yakında bilirler.
Bu âyette müstesna olan şairlerin dört sıfatı beyan olunmuştur :
Birincisi;' İman-ı kâmildir. Çünkü iman-ı kâmil; sahibini fena fiilden men'ettiğinden şair olsa da medh ü zemde haddini tecavüz etmez.
İkincisi; Amel-i salihtir. Çünkü; a'mâl-i salihaya muvaffak olan kimse gayrin namusuna ve nesebine dokunacak şeylerden hazer eder.
Üçüncüsü; Allahü Tealâ'yı çok zikretmek ve medh ü sena eylemek ve, Resulünü sena ile halkı Hakka-davet etmektir.
Dördüncüsü; Kendilerini zemmedenleri bilmukabele. intikam tarikiyle zemmetmektir. Fakat haddini tecavüz etmemek şarttır. Çünkü; Cenab-ı Hak «İntişar ederler» buyurdu. İntişar ise hakkı mikdarı intikam alıp ilerisine tecavüz etmemektir. Zira; hakkından ziyadesi zulümdür.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette istisna olunan şuara; (Abdullah b. Revaha), (Hassan b. Sabit), (Kâ'b b- Zü-heyr) ve (Kâ'b b. Malik) (R.A.) dür. Çünkü; bunların eş'arı tev-ftid, Allah'ı sena, kullarını taata terğip ve Resulünü medhe müteallik olduğundan memduhdur. Resulullah bunlara müşrikleri hicvetmelerini emretti ve dedi ki, «Kureyş müşriklerini hicvetmek okla vurmaktan daha te'sirlidir». Çünkü; onların mezheplerinin bâtıl, işlerinin çirkin, âdetlerinin fena olduğunu ve din-i İslâmın ulviyyetini âleme belagatla ilân müşrikler için ölümden daha müessirdi. Gerçi âyette zaman-ı saadette bulunan şuara-yı İslâmiye murad olunduğu beyan olunmuşsa da şu dört sıfatla müttasıf ve ilâyevmilkıyam bulunacak olan şuara-yı İslâmiye de bu istisnada dahildirler.
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için sûrenin âhirinde zâlimleri şiddetle tehdid etmiştir/Çünkü; Cenab-ı Hak Resulünü tesliye ve kalb-i Nebevilerinden elem ve kederi izale için bu sûrede bazı en-biya-yı sabıkanın ümmetleriyle mübahaselerini beyandan sonra Resulünün nübüvvetini isbat eder edille-i akliyeyi zikir ve müşriklerin Resulüne «Kur'an'ı şeytan haber veriyor, kâhindir ve şairdir» dediklerine cevabı ve kâhin ve şair olmadığını bir çok delillerle isbat edip Resûlullahla şairler beyninde farklar bulunduğunu ve Resûlullah'm şairlere benzer bir ciheti olmadığını beyandan sonra zâlimlerin nasıl mahalle intikal edip belâlarını bulacaklarını beyanla sûre'ye hitam vermiştir.