Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Neml 27:1 – Ankebut 29:69
İçindekiler
- Neml 27:1
- Neml 27:2
- Neml 27:3
- Neml 27:4
- Neml 27:5
- Neml 27:6
- Neml 27:7
- Neml 27:8
- Neml 27:9
- Neml 27:10
- Neml 27:11
- Neml 27:12
- Neml 27:13
- Neml 27:14
- Neml 27:15
- Neml 27:16
- Neml 27:17
- Neml 27:18
- Neml 27:19
- Neml 27:20
- Neml 27:21
- Neml 27:22
- Neml 27:23
- Neml 27:24
- Neml 27:25
- Neml 27:26
- Neml 27:27
- Neml 27:28
- Neml 27:29
- Neml 27:30
- Neml 27:31
- Neml 27:32
- Neml 27:33
- Neml 27:34
- Neml 27:35
- Neml 27:36
- Neml 27:37
- Neml 27:38
- Neml 27:39
- Neml 27:40
- Neml 27:41
- Neml 27:42
- Neml 27:43
- Neml 27:44
- Neml 27:45
- Neml 27:46
- Neml 27:47
- Neml 27:48
- Neml 27:49
- Neml 27:50
- Neml 27:51
- Neml 27:52
- Neml 27:53
- Neml 27:54
- Neml 27:55
- Neml 27:56
- Neml 27:57
- Neml 27:58
- Neml 27:59
- Neml 27:60
- Neml 27:61
- Neml 27:62
- Neml 27:63
- Neml 27:64
- Neml 27:65
- Neml 27:66
- Neml 27:67
- Neml 27:68
- Neml 27:69
- Neml 27:70
- Neml 27:71
- Neml 27:72
- Neml 27:73
- Neml 27:74
- Neml 27:75
- Neml 27:76
- Neml 27:77
- Neml 27:78
- Neml 27:79
- Neml 27:80
- Neml 27:81
- Neml 27:82
- Neml 27:83
- Neml 27:84
- Neml 27:85
- Neml 27:86
- Neml 27:87
- Neml 27:88
- Neml 27:89
- Neml 27:90
- Neml 27:91
- Neml 27:92
- Neml 27:93
- Kasas 28:2
- Kasas 28:3
- Kasas 28:4
- Kasas 28:5
- Kasas 28:6
- Kasas 28:7
- Kasas 28:8
- Kasas 28:9
- Kasas 28:10
- Kasas 28:11
- Kasas 28:12
- Kasas 28:13
- Kasas 28:14
- Kasas 28:15
- Kasas 28:16
- Kasas 28:17
- Kasas 28:18
- Kasas 28:19
- Kasas 28:20
- Kasas 28:21
- Kasas 28:22
- Kasas 28:23
- Kasas 28:24
- Kasas 28:25
- Kasas 28:26
- Kasas 28:27
- Kasas 28:28
- Kasas 28:29
- Kasas 28:30
- Kasas 28:31
- Kasas 28:32
- Kasas 28:33
- Kasas 28:34
- Kasas 28:35
- Kasas 28:36
- Kasas 28:37
- Kasas 28:38
- Kasas 28:39
- Kasas 28:40
- Kasas 28:41
- Kasas 28:42
- Kasas 28:43
- Kasas 28:44
- Kasas 28:45
- Kasas 28:46
- Kasas 28:47
- Kasas 28:48
- Kasas 28:49
- Kasas 28:50
- Kasas 28:51
- Kasas 28:52
- Kasas 28:53
- Kasas 28:54
- Kasas 28:55
- Kasas 28:56
- Kasas 28:57
- Kasas 28:58
- Kasas 28:59
- Kasas 28:60
- Kasas 28:61
- Kasas 28:62
- Kasas 28:63
- Kasas 28:64
- Kasas 28:65
- Kasas 28:66
- Kasas 28:67
- Kasas 28:68
- Kasas 28:69
- Kasas 28:70
- Kasas 28:71
- Kasas 28:72
- Kasas 28:73
- Kasas 28:74
- Kasas 28:75
- Kasas 28:76
- Kasas 28:77
- Kasas 28:78
- Kasas 28:79
- Kasas 28:80
- Kasas 28:81
- Kasas 28:82
- Kasas 28:83
- Kasas 28:84
- Kasas 28:85
- Kasas 28:86
- Kasas 28:87
- Kasas 28:88
- Ankebut 29:2
- Ankebut 29:3
- Ankebut 29:4
- Ankebut 29:5
- Ankebut 29:6
- Ankebut 29:7
- Ankebut 29:8
- Ankebut 29:9
- Ankebut 29:10
- Ankebut 29:11
- Ankebut 29:12
- Ankebut 29:13
- Ankebut 29:14
- Ankebut 29:15
- Ankebut 29:16
- Ankebut 29:17
- Ankebut 29:18
- Ankebut 29:19
- Ankebut 29:20
- Ankebut 29:21
- Ankebut 29:22
- Ankebut 29:23
- Ankebut 29:24
- Ankebut 29:25
- Ankebut 29:26
- Ankebut 29:27
- Ankebut 29:28
- Ankebut 29:29
- Ankebut 29:30
- Ankebut 29:31
- Ankebut 29:32
- Ankebut 29:33
- Ankebut 29:34
- Ankebut 29:35
- Ankebut 29:36
- Ankebut 29:37
- Ankebut 29:38
- Ankebut 29:39
- Ankebut 29:40
- Ankebut 29:41
- Ankebut 29:42
- Ankebut 29:43
- Ankebut 29:44
- Ankebut 29:45
- Ankebut 29:46
- Ankebut 29:47
- Ankebut 29:48
- Ankebut 29:49
- Ankebut 29:50
- Ankebut 29:51
- Ankebut 29:52
- Ankebut 29:53
- Ankebut 29:54
- Ankebut 29:55
- Ankebut 29:56
- Ankebut 29:57
- Ankebut 29:58
- Ankebut 29:59
- Ankebut 29:60
- Ankebut 29:61
- Ankebut 29:62
- Ankebut 29:63
- Ankebut 29:64
- Ankebut 29:65
- Ankebut 29:66
- Ankebut 29:67
- Ankebut 29:68
- Ankebut 29:69
Neml 27:1
Mekke-i Mükerremede nazil olan sûrelerdendir. Doksanüç veya DoksandÖrt âyeti eâmi'dir.
Bazı sûrelerin evvellerinde olan hurufatın te'vilini tecviz eden Halef mezhebine göre Esma-i İlâhiyeden bir isimdir ve yemindir. Buna nazaran manâ-yı nazım : | İsmine yemin ederim ki şu tilâvet olunan âyetler Kur'an'm ve Kitab-ı mübinin âyetleridir | demek olur. Yahud Ni'metullab Efendinin te'viline nazaran Resûlullah'ın talebine ve Saadet ve Siya-dete işaret ve münadidir. Buna göre manâ-yı nazım :
Kur'an bilûmum nâsa doğru yolu gösterdiği cihetle herkes hakkında hadi ise de bilfiil maksada isal etmek manâsmca hidayet mü'minlere mahsus olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette Kur'an'm hidayetini ehl-i imana tahsis etmiştir. Çünkü Kur'an; herkese ta-rik-ı hakkı gösterir ve lâkin o tariki ihtiyar eden ona iman edenlerdir. Amma tebşirat; elbette mü'minlere mahsustur. Zira; ehl-i küfre tebşirat olmaz. Çünkü; Kur'an'm tebşiratı; enva'ı saadat ve mesubat ve esnaf-ı hayrat ve berekâta nail ve ref'-i derecata vasıl olunacağına dair olup bunun cümlesi de ehli imana mahsus olduğundan Kur'an'm tebşiratı mü'minlere tahsis olunmuştur. Zira Kur'an; ahkâmına temessük edenleri tebşir eder. Şu halde; ahkâmına yapışmayanları tehdid eder, tebşir etmez. Binaenaleyh; kâfirler ahkâmiyle amel etmediklerinden Kur'an'm tebşiratma müs-tehak değillerdir.
Neml 27:2
Mekke-i Mükerremede nazil olan sûrelerdendir. Doksanüç veya DoksandÖrt âyeti eâmi'dir.
Bazı sûrelerin evvellerinde olan hurufatın te'vilini tecviz eden Halef mezhebine göre Esma-i İlâhiyeden bir isimdir ve yemindir. Buna nazaran manâ-yı nazım : | İsmine yemin ederim ki şu tilâvet olunan âyetler Kur'an'm ve Kitab-ı mübinin âyetleridir | demek olur. Yahud Ni'metullab Efendinin te'viline nazaran Resûlullah'ın talebine ve Saadet ve Siya-dete işaret ve münadidir. Buna göre manâ-yı nazım :
Kur'an bilûmum nâsa doğru yolu gösterdiği cihetle herkes hakkında hadi ise de bilfiil maksada isal etmek manâsmca hidayet mü'minlere mahsus olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette Kur'an'm hidayetini ehl-i imana tahsis etmiştir. Çünkü Kur'an; herkese ta-rik-ı hakkı gösterir ve lâkin o tariki ihtiyar eden ona iman edenlerdir. Amma tebşirat; elbette mü'minlere mahsustur. Zira; ehl-i küfre tebşirat olmaz. Çünkü; Kur'an'm tebşiratı; enva'ı saadat ve mesubat ve esnaf-ı hayrat ve berekâta nail ve ref'-i derecata vasıl olunacağına dair olup bunun cümlesi de ehli imana mahsus olduğundan Kur'an'm tebşiratı mü'minlere tahsis olunmuştur. Zira Kur'an; ahkâmına temessük edenleri tebşir eder. Şu halde; ahkâmına yapışmayanları tehdid eder, tebşir etmez. Binaenaleyh; kâfirler ahkâmiyle amel etmediklerinden Kur'an'm tebşiratma müs-tehak değillerdir.
Neml 27:3
Vacip Tealâ Kur'an'm mü'minlere enva'ı saadatı tebşir ettiğini beyandan sonra saadet ve ref'-i derecata nail olmayan mücerred iman kâfi olmayıp sair feraizi eda etmek lâzım olduğunu beyan zımnında buyuruyor
Yani; Kur'an şol mü'minler hakkında hidayet ve büşrâdır ki, o mü'minler taraf-ı İlâhîden kendilerine evkat-ı mahsusada farz kılman namazı şartlarına riayet ederek edâ eder ve asla istihfafla te'hir etmedikleri gibi bilcümle vaciplerini ve sünnetlerini yerine getirirler. Çünki; namazın Allah'a tekarruba ve ref'-i derecata sebep olacağını bildiklerinden kusur etmemeğe çalışırlar ve yalnız ibadet-i bedeniyeyle de iktifa etmezler, belki kendilerine farz olan zekâtı da eda etmekle fukaranın hakkını vermek suretiyle dünyaya muhabbetleri olmadığını izhar ederler. Halbuki onlar âhirete ilm-i yakinle iman ettiklerinden, dünyayı daima âhirete vesile ittihaz ederler. Binaenaleyh; her amellerini niyet-i halisayla eda ederler ve rıza-yı Bârîyi aramaktan geri durmazlar. Zira âhiret; ceza mahalli olduğundan âhirete iman eden kimse amelini teftişten ve nefsini muhasebeden hâlî kalmaz ve bilir ki, âhirette hepsinden suâl olunacak. Elbette gerek namaz gibi hakkullah olsun ve gerekse zekât gibi hakk-ı abde teallûk eden olsun cümlesine dikkat ve i'ti-na eder. Amma âhirete imanı olmayan kimse bunlardan hiç birisini ehemmiyete almadığı gibi ahkâm-ı diniyeden hiç birine müba-lât etmez, belki yırtıcı bir canavar gibi her yere saldırır, eline Yıe geçerse yer, içer ve kuvve-i şehevaniyesi ne isterse onu güzel görür ve aklına ne gelirse onu işler, menfaat ve mazarratını düşünmez. Çünkü; âhirete imanı olmadığından ikabet korkusu olmadığı cihetle haram helâl her' ne yaparsa kâr bilir geçer gider.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ kema-lât-ı insaniyenin ruhunu beyan etmiştir. Çünkü kemalât-ı insani-yenin esası; Üçtür ;
Birincisi; İman,
İkincincisi ; îbadet-i bedeniye ve maliye, Üçüncüsü; Âhirete inanmaktır. Tekâlif-i İlâ-hiyenin hepsi bu üçte dahildir. Zira; birinci mertebede insana lâzım olan iman olmazsa sair ibadetin hükmü olmadığı gibi mücer-red imanla iktifa etse de sair ibadette tekâsül etse Cennete girerse de âlî derecata nail olamaz. Şu halde imanın lüzumu kadar iba-dat-ı saire de lâzımdır. Âhirete imanı olmasa amellerinin hiç bir faydasını göremez. Binaenaleyh; Kur'an'm hidayetiyle ihtida ve tebŞiratiyle mübeşşer olmak için iman, ibadet-i bedeniyye ve maliye ve âhirete yakin üzere inanmak lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetinde beyan buyurmuştur. İmanla beraber ikame-i salât ve eda-yı zekât, edenlerin âhirete imanlarının kuvvetine ve sağlam iman bunları işleyenlere mahsus olup, bunları işlemeyenlerin imanları zayıf olduğuna işaret için cümlesinde zamir tekrar zikrolunmuştur. Yani «onlar âhirete ancak iman ederler» demektir.
Hulâsa; iman etmeyenlerin ve amel-i salih işlemeyenlerin ve âhirete yakini olmayanların Kur'an'da beyan olunan tebşirata müstehak olmadıkları, tebşirat ve derecata müstehak olanların ancak şu beyan olunan a'mali işleyenler olduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Neml 27:4
Vacip Tealâ tebşiratm mü'minlere mahsus olduğunu sonra kâfirlere nazil olacak azabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki, onlar âhireti tasdik etmezler. Biz kötü amellerini kendi ihtiyarlariyle kesb ettikleri için kendilerine güzel gösterir tezyin ederiz. Çünkü; iradelerini şerre sarf edince biz onlara işledikleri amellerini güzel gösterir ve kalblerine muhabbet ve nefislerine o amel için arzu halk ederiz ve onların su-u ihtiyarları sebebiyle şiddetli azaba müstehak olmaları için bir çok zaman müsaade eder ve bazı tenbih için imtihan da ederiz. Fakat müte-nebbih olmazlar, belki o fena amellerinden hâsıl olan azıcık bir lezzete aldanır ve başından vurulmuş sarhoş gibi mütereddid ve mütehayyir bir halde gezerler, nasihat dinlemezler ve kendi bildiklerine giderler. İşte âhirete iman etmeyip dalâlet ve gaflet içinde mütehayyir olanlar için dünyada bir takım emeller ve hülyalarla kötü azaplar vardır. Çünkü; bunların âhirete imanları olmayıp her emelleri dünyaya münhasır olduğu cihetle hiç bir şeyle müteselli olmazlar. Dünya uğrunda yanıp kül oldukları gibi bir takım azab-ı dünyaya dahi müptelâ olurlar ve âhirette nâs içinde en ziyade zarar görecek de bunlardır. Zira; âhirete iman etmeyerek Ömürlerinden maksad-ı aslî olan ecr ü mesubatı zayi' ettiklerinden sermayeden zarar gördükleri gibi hâsıl olacak ticareti de kaybetmişlerdir. Binaenaleyh;,iki cihetle zarar ettikleri gibi şiddetle azaba da müstehak olduklarından bundan daha ziyade zarar olamaz. Çünkü; menfeat yerine mazarrat kesbettiler. Bu zarardan kurtulamayacaklarına işaret için hasre delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur. Binaenaleyh âhirete iman etmeyenlerin azaplarının şiddetinden ibarettir ve her birerleri iman ettikleri surette nail olacakları derecatı küfürleri sebebiyle Cehennem ateşine değiştikleri için zararları herkesin zararından ziyade olduğuna işaret için ziyade ma'nâsmı müfid olan ism-i tafdîl üzere lâfzı varid olmuştur.
Hulâsa; âhirete iman etmeyenlerin ef'âl-i kabihaları kendi arzularına binaen güzel ve müzeyyen olduğu ve onların daima kötü amelleri peşinde mütehayyir olarak dolaştıkları ve kötü amellerine mukabil akıbet kötü azap görecekleri ve âhirette en ziyade zarar göreceklerin bunlar olduğu bu âyetten müsteiad olan fevaid cüm-lesindendir
Neml 27:5
Vacip Tealâ tebşiratm mü'minlere mahsus olduğunu sonra kâfirlere nazil olacak azabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki, onlar âhireti tasdik etmezler. Biz kötü amellerini kendi ihtiyarlariyle kesb ettikleri için kendilerine güzel gösterir tezyin ederiz. Çünkü; iradelerini şerre sarf edince biz onlara işledikleri amellerini güzel gösterir ve kalblerine muhabbet ve nefislerine o amel için arzu halk ederiz ve onların su-u ihtiyarları sebebiyle şiddetli azaba müstehak olmaları için bir çok zaman müsaade eder ve bazı tenbih için imtihan da ederiz. Fakat müte-nebbih olmazlar, belki o fena amellerinden hâsıl olan azıcık bir lezzete aldanır ve başından vurulmuş sarhoş gibi mütereddid ve mütehayyir bir halde gezerler, nasihat dinlemezler ve kendi bildiklerine giderler. İşte âhirete iman etmeyip dalâlet ve gaflet içinde mütehayyir olanlar için dünyada bir takım emeller ve hülyalarla kötü azaplar vardır. Çünkü; bunların âhirete imanları olmayıp her emelleri dünyaya münhasır olduğu cihetle hiç bir şeyle müteselli olmazlar. Dünya uğrunda yanıp kül oldukları gibi bir takım azab-ı dünyaya dahi müptelâ olurlar ve âhirette nâs içinde en ziyade zarar görecek de bunlardır. Zira; âhirete iman etmeyerek Ömürlerinden maksad-ı aslî olan ecr ü mesubatı zayi' ettiklerinden sermayeden zarar gördükleri gibi hâsıl olacak ticareti de kaybetmişlerdir. Binaenaleyh;,iki cihetle zarar ettikleri gibi şiddetle azaba da müstehak olduklarından bundan daha ziyade zarar olamaz. Çünkü; menfeat yerine mazarrat kesbettiler. Bu zarardan kurtulamayacaklarına işaret için hasre delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur. Binaenaleyh âhirete iman etmeyenlerin azaplarının şiddetinden ibarettir ve her birerleri iman ettikleri surette nail olacakları derecatı küfürleri sebebiyle Cehennem ateşine değiştikleri için zararları herkesin zararından ziyade olduğuna işaret için ziyade ma'nâsmı müfid olan ism-i tafdîl üzere lâfzı varid olmuştur.
Hulâsa; âhirete iman etmeyenlerin ef'âl-i kabihaları kendi arzularına binaen güzel ve müzeyyen olduğu ve onların daima kötü amelleri peşinde mütehayyir olarak dolaştıkları ve kötü amellerine mukabil akıbet kötü azap görecekleri ve âhirette en ziyade zarar göreceklerin bunlar olduğu bu âyetten müsteiad olan fevaid cüm-lesindendir
Neml 27:6
Vacip Tealâ, âhirete iman edenlerin derecelerine ve etmeyenlerin duçar olacakları vehamete işaretten sonra enbiya-yı izamdan bazılarının vak'alarını beyana mukaddime olmak üzere buyuruyor.
Yani; ey Resûl-ü Zişan! Kur'an müşriklerin dedikleri gibi' senin icadın değildir. Zira Kur'an; ilimle ve hikmetle müttasıf olan zat-ı Ulûhiyet tarafından sana vahy ile ilka olunur ve sen de lâyı-kiyle telâkki ve hıfz eder ve ahkâmını ümmetine tebliğ edersin.
Hakim; ilimle beraber ameliyatı muhkem ve metin olup hikmet ve maslahat üzere rautaazmmın olan zattır. Alîm; ulûm-u nazariyye ve ameliyye cümlesine şamil olduğu cihetle alîm, hakîm'den eamdır. Kur'an'ın ilmi; iki şeye münhasır olup birincisi; hikmet üzere müesses olan akaid ve şerayi'dir. ikincisi; kısas-ı enbiyadır. Ahkâmı cami' ve bazı mugayye-batı haber verdiğine ve cümle ahkâmı ve ihbarı doğru olduğuna işaret için Kur'an'm, Hakîm ve Alîm olan Allahü Tealâ tarafından inzal olunduğu beyan olunmuştur ki, Kur'an'a iman etmeyenlere ta'rizdir. Zira ilim ve hikmetle müttasıf olan zat-ı Bârî tarafından inzal olunan Kur'an'a iman; envai fevaidi mutazammm olduğu cihetle iman etmeyenler veya iman edip de ahkâmiyle amelde tekâsül edenler şu fevaidi fevt ettiklerinden tevbihe müstehak-lardır.
Neml 27:7
Vacip Tealâ Resulüne Kur'an'ı inzal ettiğini beyandan sonra Resûlullah'tan evvel geçen enbiyadan bazılarına da vahy ettiğini ve onların da taraf-ı İlâhîden kitap telâkki ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Musa (A.S.) m (Medyen) de Şuayb (A.S.) dan Mısır'a gitmek üzere izin alıp harem-i muhteremeleri ve hiz-nıetçileriyle beraber yola çıkıp Tur dağı civarına geldiğinde uzaktan gördüğü Nur-u İlâhî'den istif aza etmek üzere ehline «Siz burada durun. Ben bir ateş gördüm, size ateşden bir haber getireyim veyahud sizin ısınmanız için bir ateş parçası getiririm» dediği zamanı hatırına getir ki, müşriklerin ezalarına mahzun olmayasın. Çünkü; Hazret-i Musa gecenin karanlığında şiddetle fırtınaya tutulup gayet muztarip ve endişenâk olduğu bir zamanda nur-u İlâhîmiz imdadına eriştiği gibi müşriklerin ezalarından dolayı im-dad-ı Sübhaniyemiz sana da erişecektir. Binaenaleyh; mahzun olma.
Fahri Râzi ve Nimetullah Efendinin beyanlarına nazaran Haz-reti Musa'nın (Medyen) den hareketi kış günü olduğundan Tur civarında gecenin karanlığında şiddetli fırtınaya tutulup yolu şaşırmış, dehşetli, heyecanlı, kasvetengiz bir zamanda ıztırab-ı elîm içindeyken Tur dağında nur-u İlâhîyi görür ve ateş zanniyle âyette beyan olunduğu veçhile ehline «Ben ateşe doğru gideyim, ya ateşin yanında yol gösterecek bir adam bulur haber getiririm veya bir ateş parçası getiririm. Me'mûl ki, siz ısınırsınız» dedi. Fakat her nekadar ateşin yeri uzaksa da geleceğini vaad etmiştir ve iki matlûptan birini elde edeceğini ümid ederek ehline veda' etti ve iki matlûptan birine nail olacağına Cenab-ı Hakka i'timad ederek sözünü iki şık üzere bina eyledi. Çünkü âdet-i İlâhiye; kulunu ihtiyaçlarının cümlesinden me'yus etmez, bazısından me'yus ederse bazı âhara nail kılar. Binaenaleyh; Hazret-i Musa şu iki ihtiyaçtan birine bari nail olacağını ümid ederek gitti ve lâkin o nur-u ilâhiden müstefid olarak hem saltanat-ı dünya hem de izzet-i âhi-rete nail olacağını hatırına, getirmiyordu. Halbuki o nur-u İlâhi dünya ve âhiret saadetlerine nail olmasına sebep olmuş ve behem-mehâl ateş getireceğini bilmediğinden ricaya ve ümide delâlet eden kelimesiyle irad-ı kelâm etmiş ve mesafenin uzaklığına ; işaret için ile demiştir.
Neml 27:8
Vacip Tealâ, Hazret-i Musa Tur'da görmüş olduğu ateşe gidip geleceğini ehline söylediğini beyandan sonra Tur'a gelince zuhur eden tecelliyatını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Musa (A.S.) yoldan haber veyahud ateş parçası getirmek üzere ehlinden ayrılıp ateşe gelince Hazret-i Musa'ya ta'zim olmak üzere nida olunup denildi ki; «Ateşin bulunduğu yerde bulunan Musa ve etrafında bulunan melekler mübarek kılındın. Binaenaleyh; envai hayrat ve berekete müstağrak oldular ve âlemleri envai ni'metleriyle terbiye eden Allahü Tealâ cemi' nekaisten münezzehtir ki, kullarından istediğini istediği ni'metiyle taltif eder. Nasıl ki Hazret-i Musa'yı gecenin karanlığında nur-u nübüvvetle taltif etmişti.
Şu bereketle nida; taraf-ı İlâhîden Musa (A.S.) ı selâmla taltif ve tahiyye-i İlâhiyeyle tekrimdir. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette nâr ile murad; nur-u İlâhî*dir. Hazret-î Musa ateş zannettiğinden nurdan narla ta'bir etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bereket; Hazret-i Musa'ya ve o mevki'de bulunan meleklere ve o mahallin etrafında olan ahaliye ve bilâd-ı saireye, hatta Şam arazisine kadar şamildir. Binaenaleyh o mahallerin mahall-i bereket olması; bu gibi nur-u İlâhînin oralarda zuhur etmesi ve ekser-i enbiyanın o mahallerde ba'solunması, vahy-i İlâhînin mahall-i nüzulü ve Hazret-i Musa'ya tekellüm gibi nazar-ı İlâhînin oralarda tecelli etmesiyledir. İşte şu beyan olunan esbaba binaen arazi-i mukaddesenin bereketi ilâ yevmilkıyam bakî olacağından arz-ı Şam'a arz-ı bereket denilmiştir ve bu âyet de o mahallin mahall-i bereket olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; arazi-i mukaddesenin bereketi her yerden ziyade olduğu meydanda bir hakikattir.
O makamda zuhur eden emrin azametine ve celâlet-i kadrine işaret için Cenab-ı Hak zatını nekaisten tenzih etmiştir. Çünkü; cemi' nekaisten münezzeh olan Rabb-ı Tealâ tarafından gelen ihsan ve nübüvvet büyük olduğu gibi zuhur eden harikanın da elbette büyük olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; Vacip Tealâ Hazret-i Musa hakkında nazil olan bereketin noksandan ârî olduğunu beyan ve ilân için âyetin ahirinde nekaisten münezzeh olduğunu teşbihle beyan etmiştir.
Neml 27:9
Vacip Tealâ Tur'da Hazret-i Musa'ya bereketle nida ettiğini beyandan sonra sıfât-ı İlâhiyesini ta'rif ve mükâlemesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Musa! Hâl ü şan ben ulûhiyetle muttasıf olan Allah'ım. O Allahü Tealâ ki, cümle mevcudat üzerine galip ve işleri muhkem ve hikmet üzere müştemildir, Binaenaleyh; sana vaki' olan hitabımla müşerrefsin.
Bu âyet; Vacip Tealâ'nın Hazret-i Musa'ya vereceği mu'cize-lerin sıhhatma ve evham ü hayalâttan ârî olup kudret-i kaahire sahibi olan Zat-ı Ulûhiyetin halkettiğine bir mukaddimedir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o makamda nida Zat-ı Ulûhiyetin nidası olduğuna delil ve mu'cize ise ateşin yeşil ağaçta yanıp da ağacın yanmâmasıdır. Çünkü; âdet ateşin ağacı yakmasıdır ve daha bizim bilmediğimiz bazı harikalarla bilmiştir.
Nisâbûrfnin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ Hazret-i Musa'ya vereceği mu'cizelerin muhkem olup muarızların bozamayacaklarına işaret için hakîm olduğunu ve düşmanlarının Hazret-i Musa'ya bir zarar yapamayacaklarına işaret için azîz olduğunu beyanla Hazret-i Musa'nın kalbini takviye etmiştir. Çünkü; mu'ci-zeyi veren zat hakîm olunca verdiği mu'cizenin muhkem ve metin olup kulları bozamayacağı, aziz yani cümleye galip olunca düşmanları tarafından Resulüne el uzatılamayacağı şüpheden âridir.
Neml 27:10
Vacip Tealâ Ulûhiyetle zatını tavsiften soniM Hazret-i Mı râki' olan emrini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Tur'da Cenab-ı Hak Musa (A.S.) a hitab ederek Ulûhi-yetle muttasıf bir hakîm ve alîm olduğunu beyandan sonra Musa (A.S.) a mu'cizelerini göstermek üzere «Ya Musa! Asanı yere bırak» dedi. Emre imtisalen Musa (A.S.) asayı yere bırakınca sanki küçük bir yılan gibi asayı ciddiyetle hareket eder görünce Musa (A.S.) hâsıl olan heybete binaen arkasına döndü ve asayı ta'kip etmedi. Taraf-ı İlâhiden «Ya Musa! Korkma. Zira; benim huzurumda resuller korkmazlar, illâ zulm eden zâlimler korkar. Zulm ettikten sonra günahını sevaba tebdil eder ve günahına nedamet ve tevbeyle kötülüğü iyiliğe döndüren kimseler evvelki hatalarından korkmasınlar. Zira; ben günahları mağfiret ve tevbeleri kabul ile merhamet ederim» dedi.
Nübüvveti izhardan sonra enbiyadan an amdin günah sâdır . olmaz. Amma onlar hakkında evlâ olan bir şeyi terk etmek mertebelerine nisbetle küçük bir günah mesabesindedir ve onlardan sâdır olan zelle, te'vilde veya içtihadda hata kabilinden olduğu cihetle içtihadda hata taraf-ı İlâhiden vahy ile veya ilhamla beyan olunca o nebi hata ve zelleyi kendi hakkında günah addederek tevbe ve istiğfara müsareat eder. Nitekim Âdem (A.S.) içtihadda hata kabilinden olan şecere-i menhiyyeden yedikten sonra hata olduğu tebeyyün edince tevbe ve istiğfar etmişti. Sair enbiya-yı kiram hazeratı da her ne kadar vuku'.bulan hata ma'füv ise de man-sıb-ı nebevilerine nisbetle günah addederek istiğfar ederler. Çünkü; enbiya-yı izam ma'sum olup âdâb-ı İlâhiyeyi lâyıkıyle bildiklerinden onlardan günah ve zulüm sâdır olmaz. Şu kadar ki, onlar kendilerinin zellelerini mertebelerine nazaran büyük addederek zulüm ta'bir ettikleri vardır, yoksa hakikaten zulümden münezzehlerdir. Zira onların resul gönderilmelerindeki hikmet; âlemden zulmü kaldırmak olduğu cihetle Rableri onları zulümden muhafaza eder. Eğer zulümden mahfuz olmasalar avam-ı nâsa «Zulmetmeyin» diyemezler ve deseler te'siri olamaz. Çünkü; kendi zulmedip dururken başkasına zulmetme demekte bir manâ olmaz. Fakat «İyilerin haseneleri mukarreb olan kimselerin seyyiesi menzilinde!) denildiği gibi enbiyadan sadır olan hataya bu âyette zulüm ta'bir olunmuştur. Şu halde * manâ-yı nazım:
…
demektir.
Fakat şu manâ mürselîn'den müstesna olduğuna nazarandır. Amma Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ibtida-yı kelâm ve müstesna-yı münkatı' olduğuna nazaran manâyı nazım,:
…
demektir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hazret-i Musa'ya mu'cizesini göstermek için «Asanı yere bırak» dediği ve bırakınca küçük bir yılan suretinde gördüğü vakit Musa (A.S.) m korkup geriye döndüğü ve asayı ta'kip etmediği ve taraf-ı İlâhiden «Ya Musa! Korkma.
Zira; benim huzurumda resuller korkmaz, fakat âhad-ı nastan nefsine zulm edenler korkar. Şu kadar ki, tevbe ederlerse ben mağfiret ederim» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Neml 27:11
Vacip Tealâ Ulûhiyetle zatını tavsiften soniM Hazret-i Mı râki' olan emrini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Tur'da Cenab-ı Hak Musa (A.S.) a hitab ederek Ulûhi-yetle muttasıf bir hakîm ve alîm olduğunu beyandan sonra Musa (A.S.) a mu'cizelerini göstermek üzere «Ya Musa! Asanı yere bırak» dedi. Emre imtisalen Musa (A.S.) asayı yere bırakınca sanki küçük bir yılan gibi asayı ciddiyetle hareket eder görünce Musa (A.S.) hâsıl olan heybete binaen arkasına döndü ve asayı ta'kip etmedi. Taraf-ı İlâhiden «Ya Musa! Korkma. Zira; benim huzurumda resuller korkmazlar, illâ zulm eden zâlimler korkar. Zulm ettikten sonra günahını sevaba tebdil eder ve günahına nedamet ve tevbeyle kötülüğü iyiliğe döndüren kimseler evvelki hatalarından korkmasınlar. Zira; ben günahları mağfiret ve tevbeleri kabul ile merhamet ederim» dedi.
Nübüvveti izhardan sonra enbiyadan an amdin günah sâdır . olmaz. Amma onlar hakkında evlâ olan bir şeyi terk etmek mertebelerine nisbetle küçük bir günah mesabesindedir ve onlardan sâdır olan zelle, te'vilde veya içtihadda hata kabilinden olduğu cihetle içtihadda hata taraf-ı İlâhiden vahy ile veya ilhamla beyan olunca o nebi hata ve zelleyi kendi hakkında günah addederek tevbe ve istiğfara müsareat eder. Nitekim Âdem (A.S.) içtihadda hata kabilinden olan şecere-i menhiyyeden yedikten sonra hata olduğu tebeyyün edince tevbe ve istiğfar etmişti. Sair enbiya-yı kiram hazeratı da her ne kadar vuku'.bulan hata ma'füv ise de man-sıb-ı nebevilerine nisbetle günah addederek istiğfar ederler. Çünkü; enbiya-yı izam ma'sum olup âdâb-ı İlâhiyeyi lâyıkıyle bildiklerinden onlardan günah ve zulüm sâdır olmaz. Şu kadar ki, onlar kendilerinin zellelerini mertebelerine nazaran büyük addederek zulüm ta'bir ettikleri vardır, yoksa hakikaten zulümden münezzehlerdir. Zira onların resul gönderilmelerindeki hikmet; âlemden zulmü kaldırmak olduğu cihetle Rableri onları zulümden muhafaza eder. Eğer zulümden mahfuz olmasalar avam-ı nâsa «Zulmetmeyin» diyemezler ve deseler te'siri olamaz. Çünkü; kendi zulmedip dururken başkasına zulmetme demekte bir manâ olmaz. Fakat «İyilerin haseneleri mukarreb olan kimselerin seyyiesi menzilinde!) denildiği gibi enbiyadan sadır olan hataya bu âyette zulüm ta'bir olunmuştur. Şu halde * manâ-yı nazım:
…
demektir.
Fakat şu manâ mürselîn'den müstesna olduğuna nazarandır. Amma Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ibtida-yı kelâm ve müstesna-yı münkatı' olduğuna nazaran manâyı nazım,:
…
demektir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hazret-i Musa'ya mu'cizesini göstermek için «Asanı yere bırak» dediği ve bırakınca küçük bir yılan suretinde gördüğü vakit Musa (A.S.) m korkup geriye döndüğü ve asayı ta'kip etmediği ve taraf-ı İlâhiden «Ya Musa! Korkma.
Zira; benim huzurumda resuller korkmaz, fakat âhad-ı nastan nefsine zulm edenler korkar. Şu kadar ki, tevbe ederlerse ben mağfiret ederim» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Neml 27:12
Vacip Tealâ Hazret-i Musa'nı: İkinci mu'cizesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde daire-i itaate da'vet edecek bir resule muhtaç olduklarından seni onlara resul kıldım. Binaenaleyh; git, da'vet et tarik-ı hakka.» ferman-ı İlâhisi zuhur etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hazret-i Musa'nın dokuz mu'cizesi şunlardır : Asâ, Yed-i Beyzâ, jman etmedikleri surette kıtlık, Meyvelerinin noksan olması, Tufan, Çekirge, Kurbağa, Bit ve Nü suyunun onlar haklarında kana tahvil olunmasıdır. Bunların tafsilâtı Sure-i A'rafda geçtiği için burada tekrar tafsilâtına lüzum görülmemiştir.
Neml 27:13
Vacip Tealâ Hazret-i Musa'nın mu'cizeleriyle beraber Firavun'a gelip tebligatta bulunduğunu^ ve onların iman etmediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
^
Halbuki âyetler bizim kudretimize ve hikmetimize' ve Musa (A.S.) m daVasının şıdkma delâlet etmişlerdi.
Şu halde hak olduğunu bildikleri halde inkârları zulüm ve tekebbürdür.
Neml 27:14
Hakkı terkedip batııa meyleden ve nefesini tarik-ı hakkı kabulden daha âlî gören ve hakkı bildiği halde inad ve temerrüdle inkâr eden müfsidlerin halleri neye müncer olduğunu gör ki Kureyş müfsid-lerinin akıbetlerini bilesin.
Yani; Musa (A.S.) m açık ve herkesin harikulade olduğunu ve her gören kimsenin sıdk-ı da'vaya delâlet eder delâil cümlesinden olduğunu bileceği raddede zahir âyetlerimiz Musa (A.S.) vasıtasiyle Firavun ve kavmine gelince onlar «Musa (A.S.) in getirdiği şu görülen şeyler açık bir sihirdir ve sihir olduğu meydandadır» dediler ve sihir olmadığını yakinen bildikleri halde o âyetlerimizi zulüm olarak ve Hazret-i Musa'ya imandan kendilerini âli addederek inkâr ettiler. Binaenaleyh; dünyada garkla helak oldular. Şu halde Habibim! Bak gör ki, müfsidlerin akıbetleri ne oldu? Senin kavminden de onlar gibi temerrüd edip imandan istinkâfla yer yüzünü ifsad edenlerin akıbetleri bunlar gibi helak olduğundan onların ezalarına mahzun olma. Çünkü âdet-i İlâhiye; müfsitleri ihlâk etmek olduğu cihetle neticede bunları da ihlâk edecektir.
Neml 27:15
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Musa (A.S.) m kıssasına işaretten sonra Hazret-i Davud ve Süleyman (A.S.) m zamanlarında geçen vukuatın bazılarına işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; zatıma yemin ederim ki, biz Davud ve oğlu Süleyman (A.S.) a ahkâm-ı şer'iyeye ve umum ibadm ahvalini tedbire ilim verdik ki, onlar kullar beyninde cereyan edecek ahvali muhakemeye ve âdetlerinin zaptına, hudud-u şer'iyenin ikamesine, düşman hududlannm muhafazasına tamamiyle vakıf oldular ve Davud'a kuşların ve dağların teşbihlerine ve oğluna kuşların ve sair hayvanatın lisanlarına ilim verdik ve onlar da bu ni'metlerimize şükretmek üzere dediler ki, «Bilûmum elsineden sâdır olan hamd ü sena ve bilcümle cevarihten sâdır olan ibadat ferd-i vahid olup kâffe-i mahamide müstehak olan Allahü Tealâ'ya mahsustur» demekle şükrettiler «Ve o Allahü Tealâ ki, bizi mü'min kullarından çokları üzerine tafdil etti» demekle şükürlerini ikmâl ettiler.
Bu âyet; ilmin pek büyük ni'met ve ehl-i ilmin, ilmi olmayanlar üzerine bir şeref ve meziyyet sahibi . olduğuna delâlet eder. Çünkü; Hazret-i Davud ve Hazret-i Süleyman, ilmi cümle fezailin esası addettiklerinden her ni'metten evvel ilim üzerine şükür etmişlerdir. Şükrün ni'met mukabilinde olması ve onların da ilme şükretmeleri ilmin ni'met-i uzma olduğuna delalet eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âlim olan kimseyi bu âyet, ilmin şükrünü edaya terğib etmiştir. İlmin şükrü ise talebeye ta'lim ve nâsa ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğdir, tevazua da teşvik vardır. Kendinin bir çok kimseler üzerine fazilet ve meziyyetleri varsa da kendilerinin üzerine bir çok kimselerin faziletleri olduğunu i'tikad etmek lâzım olduğuna âyette işaret de vardır. Çünkü; Hazret-i Davud ve oğlu cümle evlâd-ı Adem üzerine tafdil olunduklarını beyan etmediler, belki bir çokları üzerine tafdil olunduklarını beyan ettiler ki, kendilerinden efdâl bazı -kimseler olduğuna işaret etmişlerdir.
Neml 27:16
Vacip Tealâ Hazret-i Davud'a ve Süleyman'a ilim verdiğini ve onların şükrettiklerini beyandan sonra bilhassa Süleyman (A.S.) a verdiği ni'metlerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Cenab-ı Hak pederine verdiği nübüvvetini ve sair ni'metleri verdiği gibi pederine ve başkalarına verilmeyen bir çok ni'metleri Süleyman (A.S.) a vermiştir. Meselâ ins ü cinnin itaati, rüzgârın inkıyadı ve kuşların lisanına vakıf olmak gibi pederine müyesser olmayan bir çok ni'metler kendine veriidi.
Yani; Davud (A.S.) vefat edince oğlu Süleyman (A.S.) mülküne ve hükümetine varis oldu ve nübüvvetini halka tasdik ettirmek için mu'cizesini beyan etmek üzere «Ey nâs! Taraf-ı İlâhîden vahyile kuşların lisanı bize ta'lim olundu ve bizim emsalimize verilmeyen her şeyden bize birer mikdar verildi. İşte şu ihsan; ancak Allah'ın bize bir lûtfudur» demekle mu'cizesini halka i'lân etti. Bu sözden maksadı; Allah'ın kendine verdiği ni'metleri zikirle halkı tarik-ı hakka da'vet ve da'vetine icabetin vacip olduğunu beyan etmektir. Kuşların sadasmda her nekadar harf yoksa da Süleyman (A.S.) m onların lisanlarına vakıf olması kuvve-i kudsiye ve il-hâm-ı İlâhiyeyle kuşun sadasmdan maksadını anlamak ve o sada-dan garazını bilmektir. Binaenaleyh; her kuşun sadasmdan maksadını anlamak Hazret-i Süleyman'ın mu'cizesi ve harikuladedir. Zira; âdette insanlar için kuşların maksatlarını anlamak yoktur. Bu, ancaK Süleyman (A.S.) a mahsus bir ihsan-ı İlâhîdir. Binaenaleyh; Hazret-i Süleyman her kuşun sadasmdan maksadını bilirdi. Hatta Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bir. gün tavus kuşu öttüğünde Süleyman (A.S.) ashabına ne dediğini sorar. Onlar «bilemeyiz ya Nebiyallah!» dediklerinde «Dünyada diyanetiniz gibi ûhirette ceza görürsünüz»' demek istediğini beyan buyurmuşlardır. Serçe öttüğünde «Ey günahkârlar;! Allah'a istiğfar edin» ve bağırtlak kuşu öttüğünde «Sükût eden selâmet bulur» ve horoz öttüğünde "Allah'ı zikredin ey gafiller!» dediğini haber vermiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hazret-i Süleyman'ın kendilerine verilen her şey ile muradı; nail oldukları şeylerin başkalarına verilenden daha çok olması ve o zamanda ahaliye verilmeyen şeylerin pek çoklarının onlara verilmesinden kinayedir. Yoksa »Dünyada mevcud olan her şey verildi" manâsına değildir. Süleyman (A.S.) in saltanatının kırk sene devam ettiği, mülkünün gayet vâsi' olduğu, dünyada ins ü cinnin, kuşların ve hayvanların, rüzgârın ve şeytanların kendine muti' oldukları \e zamanında sanayici. acibe ve fünûn-u garibe ihdas olunduğu Hâzin'in cümle-i beyanatindandır. Fakat bilâhere (Buht-u .Nasr) m Benî İsrail'i kahr u tedmiriyle hükümetlerinin ve san'atlarıyla beraber erbab-ı sanayi'de münkariz olduğundan maatteessüf sonra gelen akvam o sanayi'-i garibeye destres olamadıklarından o .sanayi'-i nefise nâ-bedid olup gitmiştir.
Neml 27:17
Vacip Tealâ Hazret-i Süleyman'ın pederinin saltanatına varis olduğunu ve zamanında verilmesi mümkün olan her şeyin kendilerine verildiğini beyandan sonra askerini cem'le bazı seyr ü seferinde cereyan eden vukuatı -beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A'.S.) m emri üzerine etraf ve eknaftan ve memalik-i muhtelifeden ins ü cinden ve kuşlardan tertib olunan askerler cem' olundu. Binaenaleyh; askerin evvel gelen sınıfları ümeray-ı askeriye tarafından ta'yin olunan mahallerde durduruldu. Zira; yalnız askerin cem'iyle iktifa olunmadı, nizam ve intizamına da dikkat olundu, her sınıf mevzı'-i muayyeninde safbeste olarak emre hazır oldu ve askerin evveli âhirine müsavi olarak harekete müheyya oldu ki, askerin hepsi bir yerde bulunsun ve fırkalar yekdiğerinden haberdar olsun. Çünkü; askerin müteferrik olması düşmanın galebesine sebep olduğundan her zaman toplu olması maslahata muvafıktır.
Hâzin'in, Nisâbûrî'nin ve Ni'metullah Efendinin beyanları veçhile Hazret-i Süleyman'ın ordu merkezinin yüz fersah mesafe olduğu ve bir fersah onikibin adım olup bundan yirmibeş fersahı ins'e, yirmibeşi cinn'e, yirmibeşi kuşlara ve diğer yirınibeşinin sair hayvanata tahsis olunduğu ve her nevi' askerin mahall-i muayyeninde vaziyet aldığı ve her nevi' askerin kendi cinsinden başbuğları, ümerası ve sair erkân-ı askeriyesi bulunarak herkes tarafından askerinin intizamına, ta'lim ü terbiyesine dikkat olunduğu ve cinnilere cesim tabla yaptırılıp havaya kalktığında o tabla üzerinde kalktığı ve Hazret-i Süleyman'ın kürsüsü ortada bulunup etrafında insanlardan vüzera ve vükelâsı, ulema, erbab-ı fen ve onun etrafında insandan askerler, 'onun etrafında cinniler, onun etrafında kuşlar ve kuşların etrafında sair hayvanat bulunduğu halde rüzgâra emreder rüzgârın da tablayı havaya kaldırıp istediği mahalle seyr ü sefer ettiği mervidir.
Esas; rüzgârın emr-i Süleyman'a muti olduğunu ve kürsüsünü havada götürdüğünü Cenab-ı Hak Kur'an'da beyan buyurmuş olup yalnız kürsüsünün mikdanna ve askerinin mecmuuna dair tafsilât Kur'an'da yoksa da zamanımızda icad olunarak günbegün ilerlemekte bulunan tayyareler Kur'an'ı tasdik ve Süleyman (A.S.) in kürsüsünün büyüklüğüne, askerinin çokluğuna ve hepsinin birden tabla üzerinde tayeran ettiğine dair tafsilâtı te'yid etmektedir. Bunları görenler Kur'an'm beyanatına inanmaya mecbur ve is-tib'ad etmesine akıl yormaz. Çünkü; bugün bilfiil mevcud olan bir şeyi inkâr etmek; mükâbere ve gülünçtür. Esasen ma'neviyatı ve bilhassa Kur'an'ı i'tikad eden kimse Kur'an'da zikrolunan şeye derhal itikad eder, istib'ad etmez. Lâkin maneviyata iman etmeyen ve diyanetle alâkası olmayan kimseler bu gibi hârikaların imkansızlığından bahisle mu'cizatı inkârla (hâşâ) enbiyaya ta.n etmeye yeltenirler. Fakat sanayi' vasıtasiyle havada tayeranı görünce kudret-i İlâhiyeyle Süleyman (A.S.) a ve onun emsali enbiya-yı izama verilen hârikalara dilini uzatmamak lâzım gelir. Çünkü; kudretullaha nisbetle bu gibi hârikaların hiç ehemmiyeti yoktur.
Hazret-i Süleyman'a ihsan olunan ni'metlerden birisi de bir kimsenin söylediği sözü rüzgârın kulağına isal etmesidir. Hatta bir jfün askeriyle havada tayeran ederken bir çiftçinin «Allahü Tealâ âl-i Davud'a verdiğini kimseye vermedi" diyerek kemâl-i teaccüi:le gıpta ettiğini işitmesi üzerine çiftçinin yanma inip «Sen tedbirine muktedir olmadığın şeyi isteme. Zira; mesalihini tedbir edemeyeceği şeyi istemek musibettir ve Allah'ın kulundan kabul ettiği bir teşbih, âl-i Davud'a verdiği dünya nimetlerinden efdaldir» buyurduğu Ni'metullah Efendinin cümle-i beyanatmdandır. Şu halde Hazret-i Süleyman, insanın daima hazmedebileceği ni'meti istemesi lâzım olduğuna işaret etmiştir.
Neml 27:18
Vacip Tealâ Hazret-i Süleyman'ın askerinin cem'ölunduğüpu beyandan sonra seyr ü seferinde vâki' olan bazı garaibi beyan M-mek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) askeriyle beraber sotore hareket edip karıncanın çok bulunduğu bir dereye gelerek inmek murad edince karıncaların reisi maiyyetinde bulunan efradı zarardan vikaye için nasihata başladı ve "Ey karıncalar! Çekilin meskenlerinize ki. Süleyman ve onun askeri bilmeyerek sizi çiğnemesinler. Zira; onlar bilmiş olsalar ehl-i takva olduklarından sizi incitmezler. Fakat cüs-soleriniz küçük olduğu cihetle dikkat etmeyince görülmezsiniz. Binaenaleyh; bilmeyerek ayak altında kalıp çiğnenirsiniz» demekle
kendi cinsine lenbihat icra etti.
Bu âyette (Vadi-i Nemi) in Taif'te olduğuna dair rivayet varsa da Beyzâvî'nin beyanı .veçhile Şam civarında olduğu mervidir.
Nasihat edenin karıncanın dişisi olduğuna işaret için mü-ennes suretiyle varid olmuş ve karınca ukalâya yakın bir mertebede olduğundan ukalâya hitap eder gibi hitap etmiştir. Yahud o zamanda Cenab-ı Hakkın söylemek ve söylenen sözü anlamak için karıncaya bir kudret vermesine binaen ukalâya mahsus olan bir
hitapla demiştir. Bu hitaptan anlaşıldığı veçhile karınca Hazret-i Süleyman'ın nebi olup cebir ve zulüm sahibi olmadığını ve o vadide karınca olduğunu bilmiş olsalar çiğnemeyeceklerini beyanla nasihaita bulundu ve eğer bir zarar gelirse bilmediklerinden geleceğini beyan etti. Binaenaleyh; karınca Hazret-i Süleyman'ı ve askerini adaletle tavsif ederek mansıb-ı nübüvvete iâyık olan âdabı yerine getirdi. Çünkü bÜ-medikleri halde sizi çiğnemesinler. Zira; bilmiş olsalar çiğnemezler dedi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile-^u- âyette yolda__yürüyen kim-şeye ihtiraz lâzım olmayıp yol içinde bulunanlara ihtiraz lâzım olduğuna ve karıncanın şu sözünde enbiyanın bigayri hakkin aharı incitmek gibi şeylerden ma'sum olduklarına delâlet vardır. Çünkü; karıncalara askerin gezeceği yerlerde bulunmayıp meskenlerine çekilmelerini tavsiye etmiştir ki, ihtiraz askere lâzım olmayıp askerin yolu üzerinde bulunanlara lâzım olduğuna işaret etti. Kcza-lik.bir kavmin reisinden matlûp olan; o kavmi zarardan himaye edip hayre delâlet etmek olduğuna dahi âyet delâlet eder. Çünkü; karınca hayvanat içinde en ufak bir hayvan olduğu halde reislerinin, maiyyetine hayırla nasihat ve zarardan muhafaza olunmalarını düşündüğünü Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi insanları ibrete da'vet ve ebna-yı cinsini hayır yola sevketmek lâzım olduğuna ve ebna-yı cinsini hayre sevketmeyen ve hayırhâ-hane nasihatta bulunmayan insanların karıncadan daha aşağı olduklarına işaret içindir. Şu halde bütün insanlara lâzım olan; raa-iyyetini hayra şevkle zarardan vikaye etmektir. Binaenaleyh; aile reisi ailesine, mahalle muhtarı mahalle ahalisine ve köy muhtarı köy ahalisine nasihat ve hayra delâlet etmekle mükelleftirler.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran karınca Hazret-i Süleyman'ın o vadiye ineceğini anlayınca ayak altında kalmak korkusuna binaen kaçarken ansızın korku arız olan kimseden ihtiyarsız çıkan sadâ gibi karıncadan bir sadâ ve bir vaveyla çıkınca diğer karıncaların ona tebaiyetle meskenlerine girmeleri tıpkı emir ve hitap gibi olduğundan emir suretinde ta'bir olundu diyerek tevcih edilmişse de zahir-i âyete muvafık olan karıncanın maiyyetine hitap ederek söylemesidir. Cenab-ı Hakkın karıncaya lisan verip söyletmesi Süleyman (A.S.) için bir mu'cize olduğu gibi bizlere de bu vesileyle yol gösterilmesi baid olmadığından te'viîe hacet yoktur. Binaenaleyh; karınca nasihat etmiş ve Hazret-i Süleyman da işitmiştir, âyet de açıktan buna delâlet etmektedir. Şu halde te'vili icab eder bir sebep, de yoktur.
Vacip Tealâ karıncanın bu sözünü işitmesi üzerine Hazret-i Süleyman'ın güldüğünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; karınca ufak bir mahlûk olduğu halde sözü, mühim tedbiri ve komşulariyle hüsn-ü muaşereti ve kardeşleriyle adab-ı sohbeti câmi'dir. Binaenaleyh; karıncaları helak olmaktan korumasına taaccüb etti ve güldü.
Neml 27:19
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
Yani; Süleyman (A.S.) karıncanın sözünden gülmeye meylederek tebessüm etti, yani gülümsedi ve karıncanın sözünü işitip anlamak ni'metini kendisine Cenab-ı Hakkın ihsan ettiğine süru-rundan hafifçe güldü ve dedi ki, «Ey benim Rabbim! Senin şol ni'metine şükretmeme beni bağla ve raptet ki, o ni'meti sen bana, babama ve anama in'am ettin ve sen razı olacağın amel-i salih işlememi bana ilham ve beni rahmetinle salih kulların zümresine idhâl et ki, amel-i salih işlemekle şu ni'metlerin şükrünü eda edeyim» demekle Rabbisine tezarru'da bulundu.
Hazret-i Süleyman'ın s alih in ile muradı; enbiya-yı izam ve onlara tabi' olan suleha'dır. Ebeveynine ihsan olunan ni'metleri Süleyman (A.S.) kendine ni'met addederek kendine verilen ni'-metlere şükrettiği gibi ebeveynine ihsan olunan ni'metlere de şükrünü beyan etti. Çünkü; ebeveynin şerefi evlâda şeref olup onların ni'metinden alelekser evlâd müstefid olduğundan onlarm ni'J-metinin evlâd hakkında da ni'met olduğuna işaret etti ve ni'mete şükretmeye ve amel-i salih işlemeye Cenab-ı Hak'tan muavenet istedi ve âhirette salihîn zümresinden olmasını dahi Rabbisinden istirham etti. Çünkü; her şeyin husulü muavenet-i İlâhiyeyle olacağından gerek şükrüne-ve gerek ameline muavenet-i îlâhiyeye müracaatla her şeyde muavenet-i İlâhiyeden istimdadın lüzumuna işaret etti ve âhirette Cennete girmenin rahmet-i İlâhiyeyle mümkün olacağına işaret için rahmet-i İlâhiyeyle Cennete duhulünü istirhamda bulundu. Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyanı; kendisinden istirham edecek olan kimsenin Süleyman (A.S.) m istirhamı gibi istirhamda bulunulması lâzım olduğunu beyandır.
Taberî, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile yani İlham manâsına «Ya Rabbi bana ni'metine şükretmemi ilham et» demektir. Beyzâvî ve Nisâbûrî'de beyan olunduğuna nazaran yani raptedip bağlamak manâsına «Ya Rabbi beni ni'metine şükretmem için raptet, bağla.ki, ben şükründen başka bir şeyle meşgul olmayayım» demektir.
Hulâsa; evvelen âhiret sevabına sebeb olacak amele teşebbüs edip saniyen sevab aramak ve amel-i saliha muvaffak olmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmek vezaif-i ubudiyetten olduğu ve insanın kendine ihsan olunan ni'mete şükretmesi vacip ve ebeveynin ni'meti evlâdı hakkında' ni'met olduğundan ebeveynin ni'metine evlâdın şükretmesi lâzım ve Cennette derecata nail olmak amel-i salihle olursa da Cennete girmenin fazl-ı İlâhî ile olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir,
Neml 27:20
Vacip Tealâ Hazret-i Süleyman'ın nail olduğu ni'mete şükrünü beyandan sonra bazı kuşlarla vâki' olan mükâlemeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) bazı seferinde hasbel'icap Hüdhüd'ü aradı ve ta'yin olunan vazifesi başında bulamadı ve Hüdhüd'ün vazifesini terkettiğine gazab ederek dedi ki, «Bana ne oldu ki ben Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa hizmetimden kaçıp kaybolanlardan mı oldu? Allah'a yemin ederim ki, eğer onu bulursam tüyünü yoldurmak ve cinsinin gayriyle hapsetmek suretiyle elbette şiddetli azap ederim yahud sairlerine ibret olmak üzere onu elbette boğazlarım veyahud kaybolmasındaki sebebi beyan hakkında açık ve şüpheden hâli erbab-ı ukulün kabul edeceği bir delil getirir» demekle Hüdhüd'ü araştırdı.
Hazret-i Süleyman'ın Hüdhüd'ü aramasmdaki hikmet" Hâzin ve Ni'metullah Efendi şöyle beyan ediyorlar : Süleyman (A.S.) Hüdhüd'ü su aramak vazifesinde kuîlanırmış. Çünkü Hüdhüd'ün hassası: bizim billur içinde suyu gördüğümüz gibi toprağın altında suyu görmekmiş. Binaenaleyh; toprak altında suyun uzak ve yakın olduğunu bildiğinden ihtiyaç zamanı onu gönderir, suyun yakın olan yerini ta'yin eder, derhal cinnilere emrederek kuyular kazılır ve az bir zaman içinde ordunun suyu te'min olunurmuş. İşte suya ihtiyaç olduğu bir zamanda Hüdhüd'ü arar bulamaz. Mükellef olduğu vazifesi başından izinsiz kaybolduğuna hiddet eder ve geldiğinde azap edeceğine veya bir özr-ü meşru' beyan ederse kabul edeceğine yemin eder.*
Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile azab-ı şedidde dört ihtimâl vardır ; Birincisi ; tüyünü yolup güneşe at-mak, İkincisi; cinsinin gayriyle hapsetmek, Üçüncüsü ; kendi akranına hizmetçi vermek, Dördüncüsü: ülfet ettiği kimselerden ayırmaktır. Çünkü; bunların her biri idraki olan. hayvan için azab-1. şediddir. İnsanın menfeati için hayvanın kesilmesi helâl olduğu gibi maslahat-ı siyesiyeye binaen Hüdhüd'e ta'zip etmenin de hela! olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; CeJ nab-ı Hak kuşları Hazret-i Süleyman'a muti' kılıp kuşlardan han^ gisini isterse bir vazifede istihdama me'zun olunca itaatta siyaset lazım olduğundan mükellef olduğu vazifeyi bilâ istizan terkedeni siyasete)! te'dip lâzım olduğuna da âyet delâlet eder. Binaenaleyh*; Hüdhüd; mükellef olduğu vazifesini terkedince makbul bir özrü, olmadığı takdirde azap edeceğine yemin etti. Çünkü; şeriatlerifı kâffesinde, hükümetlerin kanunlarında bilâ istizan vazifesini teijj-kedenlerin te'dibi kavaid-i meriyedendir. Ayni kaideye Hazretâ Süleyman riayet ediyordu. Hüdhüd; Serçe kuşu nev'inde\ ufacık bir kuştur. Hüdhüd'ün Hazret-i Süleyman tarafından bir v zifeyle mükellef olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; teki olmayınca te'dip ve ta'zip olmaz. Binaenaleyh: ta'zip edeceğini be> yan; mükellef olduğunu beyanı müstelzimdir.
Neml 27:21
Vacip Tealâ Hazret-i Süleyman'ın nail olduğu ni'mete şükrünü beyandan sonra bazı kuşlarla vâki' olan mükâlemeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) bazı seferinde hasbel'icap Hüdhüd'ü aradı ve ta'yin olunan vazifesi başında bulamadı ve Hüdhüd'ün vazifesini terkettiğine gazab ederek dedi ki, «Bana ne oldu ki ben Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa hizmetimden kaçıp kaybolanlardan mı oldu? Allah'a yemin ederim ki, eğer onu bulursam tüyünü yoldurmak ve cinsinin gayriyle hapsetmek suretiyle elbette şiddetli azap ederim yahud sairlerine ibret olmak üzere onu elbette boğazlarım veyahud kaybolmasındaki sebebi beyan hakkında açık ve şüpheden hâli erbab-ı ukulün kabul edeceği bir delil getirir» demekle Hüdhüd'ü araştırdı.
Hazret-i Süleyman'ın Hüdhüd'ü aramasmdaki hikmet" Hâzin ve Ni'metullah Efendi şöyle beyan ediyorlar : Süleyman (A.S.) Hüdhüd'ü su aramak vazifesinde kuîlanırmış. Çünkü Hüdhüd'ün hassası: bizim billur içinde suyu gördüğümüz gibi toprağın altında suyu görmekmiş. Binaenaleyh; toprak altında suyun uzak ve yakın olduğunu bildiğinden ihtiyaç zamanı onu gönderir, suyun yakın olan yerini ta'yin eder, derhal cinnilere emrederek kuyular kazılır ve az bir zaman içinde ordunun suyu te'min olunurmuş. İşte suya ihtiyaç olduğu bir zamanda Hüdhüd'ü arar bulamaz. Mükellef olduğu vazifesi başından izinsiz kaybolduğuna hiddet eder ve geldiğinde azap edeceğine veya bir özr-ü meşru' beyan ederse kabul edeceğine yemin eder.*
Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile azab-ı şedidde dört ihtimâl vardır ; Birincisi ; tüyünü yolup güneşe at-mak, İkincisi; cinsinin gayriyle hapsetmek, Üçüncüsü ; kendi akranına hizmetçi vermek, Dördüncüsü: ülfet ettiği kimselerden ayırmaktır. Çünkü; bunların her biri idraki olan. hayvan için azab-1. şediddir. İnsanın menfeati için hayvanın kesilmesi helâl olduğu gibi maslahat-ı siyesiyeye binaen Hüdhüd'e ta'zip etmenin de hela! olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; CeJ nab-ı Hak kuşları Hazret-i Süleyman'a muti' kılıp kuşlardan han^ gisini isterse bir vazifede istihdama me'zun olunca itaatta siyaset lazım olduğundan mükellef olduğu vazifeyi bilâ istizan terkedeni siyasete)! te'dip lâzım olduğuna da âyet delâlet eder. Binaenaleyh*; Hüdhüd; mükellef olduğu vazifesini terkedince makbul bir özrü, olmadığı takdirde azap edeceğine yemin etti. Çünkü; şeriatlerifı kâffesinde, hükümetlerin kanunlarında bilâ istizan vazifesini teijj-kedenlerin te'dibi kavaid-i meriyedendir. Ayni kaideye Hazretâ Süleyman riayet ediyordu. Hüdhüd; Serçe kuşu nev'inde\ ufacık bir kuştur. Hüdhüd'ün Hazret-i Süleyman tarafından bir v zifeyle mükellef olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; teki olmayınca te'dip ve ta'zip olmaz. Binaenaleyh: ta'zip edeceğini be> yan; mükellef olduğunu beyanı müstelzimdir.
Neml 27:22
Vacip Tealâ huzur-u Süleyman'a Hüdhüd'ün geldiğini ve gabubetinin sebebini beyan ettiğini zikretmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) hasbel'icap Hüdhüd'ü arayıp bulamadığından sonra uzak bir zaman geçmeksizin hemen az bir zaman durdu ve durduğu uzak bir müddet değildi. Binaenaleyh; Hüdhüd sür'atle geldi isbat-ı vücud etti. Süleyman (A.S.) in nereye gittiğini suâl etmesi üzerine Hüdhüd i'tizar ederek dedi ki, «Ya Nebiy-yallah! Senin ilmin lâhik olmayan bir şeye benim ilmim lâhik oldu ki, senin ve askerinden hiç kimsenin bilmediği bir şeyi ben tahkik ettim ve kavm-i Sebe'den bir haber-i yakinle sana geldim» dedikten sonra haberi beyan etmeye başladı, «Ben Sebe' kavmine malik ve onların padişahı bir hatun buldum ve o hatuna padişahlara lâzım olan her şey verilmiş ve o hatunun pek büyük sarayı ve köşkü . de vardır» demekle gaybubetini ve nereye gittiğini beyanla cevap verdi. Sebe' Kaktan neslinden ve (San'a) ya üç konak mesafede (Me'rib) şehrini bina eden şahsın ismidir. Binaenaleyh; o beldeye (Sebe') ve ahalisine (kavm-i Sebe') denilmiştir.
Hüdhüd'ün oraya gitmesinin sebebi; Hâzin, Beyzâvî ve Nisâ-bûrî'nin beyanlarına nazaran Süleyman (A.S:) beyt-i mukaddesin binasını ikmâlden sonra hacce niyet eder ve askeriyle beraber Mek-ke-i Mükerremede hacci edadan sonra bir gün sabah vakti Yemen cihetine hareket eder ve öğleden sonra (San'a) üzerine gelip manzarası gayet latif bir arz görünce namaz kılmak için indi. Fakat su bulamayınca derhal Hüdhüd'ü aradı bulamadı. Halbuki yukarıda beyan olunduğu veçhile Hüdhüd su teftişine me'mur idi. Meğer Hüdhüd havaya doğru bir cevelân yaptığında gayet güzel bir bahçede kendi gibi bir Hüdhüd'ü görür. Onunla bir mikdar musahabet edip geri gelmek üzere bahçeye iner. Orada bulunan Hüdhüd onun nereli olduğunu ve ne için gezdiğini sorar. Hüdhüd Süleyman (A.S.) m debdebe ve dârâtmı beyandan sonra Hazret-i Süleyman'in Hüdhüd'ü de ayni suali bahçede bulunan Hüdhüd'e sorar! O da bahçenin (Belkis) e ait olduğunu ve Belkis'in ahvalini tafsil eder, Belkis'in sarayını göstermek için alır götürür ve saray-ı Bel-kis'i temaşa eder gelir. Fakat bir müddet vakit geçer ve muttali' olduğu ahvali Hazret-i Süleyman'a haber vermekle kusurunun affını istirham ve bu vesileyle Hazret-i Süleyman'ın gazabını teskin eder, azaptan kurtulur. Çünkü; Süleyman (A.S.) m kelâmında kabule şayan bir i'tizarı olursa ve mühim bir haber getirirse affedd-ceği münderic olup Hüdhüd de bu haberi getirince yemini yeriiii buldu ve Hüdhüd'ün kusurunu affetti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Süleyman (A.S.) m nefsini hakir görmesine ve ilmini gayet az addetmesine tenbih vardıf. Zira; Hüdhüd'ün, küçük bir mahlûk olduğu halde onun bilmediğini bilmesi ve «Senin ihata etmediğin şeyi ben ihata ettim» demesi taraf-ı İlâhîden kendine bir tenbihtir.
Hüdhüd'ün vakıf olduğu hatunun ismi (Belkis) tir. Pederinin ismi Kahtan neslinden (Şurahbil) dir. Belkis'e verilen herşeyle murad; padişahlara lâyık olan mat, asker ve mühimmata harbiyeden her şeydir. Her nekadar Süleyman (A.S.) m saltanatı Belkis'ten çok fazlaysa da Belkis'in sarayı gibi bir saray yapmaya iltifat etmediğinden Hüdhüd Belkis'in sarayını azametle tavsif ederek demiştir. Yahud Hazret-i Süleyman'ın saltanatına göre sarayları vardı velâkin Hüdhüd'ün maksadı Belkis'e nisbetle sarayı büyük.demekti.
Kazî'nin beyanına nazaran Belkis'in sarayı; binası cihetinden o zamana nisbetle dünyanın en kıymettar saraylarından olup mücevheratla müzeyyen ve murassa' ve her türlü ziyneti hâvi idi. Gerçi âyette sarayı azametle tavsif varsa da binasının keyfiyetine ve tarz-ı mi'marisine ve ziynetine dair tafsilât yoktur. Ancak o zamanda en kıymetdar ve seyr ü temaşaye değer bir saray olduğuna işaret vardır.
Neml 27:23
Vacip Tealâ huzur-u Süleyman'a Hüdhüd'ün geldiğini ve gabubetinin sebebini beyan ettiğini zikretmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) hasbel'icap Hüdhüd'ü arayıp bulamadığından sonra uzak bir zaman geçmeksizin hemen az bir zaman durdu ve durduğu uzak bir müddet değildi. Binaenaleyh; Hüdhüd sür'atle geldi isbat-ı vücud etti. Süleyman (A.S.) in nereye gittiğini suâl etmesi üzerine Hüdhüd i'tizar ederek dedi ki, «Ya Nebiy-yallah! Senin ilmin lâhik olmayan bir şeye benim ilmim lâhik oldu ki, senin ve askerinden hiç kimsenin bilmediği bir şeyi ben tahkik ettim ve kavm-i Sebe'den bir haber-i yakinle sana geldim» dedikten sonra haberi beyan etmeye başladı, «Ben Sebe' kavmine malik ve onların padişahı bir hatun buldum ve o hatuna padişahlara lâzım olan her şey verilmiş ve o hatunun pek büyük sarayı ve köşkü . de vardır» demekle gaybubetini ve nereye gittiğini beyanla cevap verdi. Sebe' Kaktan neslinden ve (San'a) ya üç konak mesafede (Me'rib) şehrini bina eden şahsın ismidir. Binaenaleyh; o beldeye (Sebe') ve ahalisine (kavm-i Sebe') denilmiştir.
Hüdhüd'ün oraya gitmesinin sebebi; Hâzin, Beyzâvî ve Nisâ-bûrî'nin beyanlarına nazaran Süleyman (A.S:) beyt-i mukaddesin binasını ikmâlden sonra hacce niyet eder ve askeriyle beraber Mek-ke-i Mükerremede hacci edadan sonra bir gün sabah vakti Yemen cihetine hareket eder ve öğleden sonra (San'a) üzerine gelip manzarası gayet latif bir arz görünce namaz kılmak için indi. Fakat su bulamayınca derhal Hüdhüd'ü aradı bulamadı. Halbuki yukarıda beyan olunduğu veçhile Hüdhüd su teftişine me'mur idi. Meğer Hüdhüd havaya doğru bir cevelân yaptığında gayet güzel bir bahçede kendi gibi bir Hüdhüd'ü görür. Onunla bir mikdar musahabet edip geri gelmek üzere bahçeye iner. Orada bulunan Hüdhüd onun nereli olduğunu ve ne için gezdiğini sorar. Hüdhüd Süleyman (A.S.) m debdebe ve dârâtmı beyandan sonra Hazret-i Süleyman'in Hüdhüd'ü de ayni suali bahçede bulunan Hüdhüd'e sorar! O da bahçenin (Belkis) e ait olduğunu ve Belkis'in ahvalini tafsil eder, Belkis'in sarayını göstermek için alır götürür ve saray-ı Bel-kis'i temaşa eder gelir. Fakat bir müddet vakit geçer ve muttali' olduğu ahvali Hazret-i Süleyman'a haber vermekle kusurunun affını istirham ve bu vesileyle Hazret-i Süleyman'ın gazabını teskin eder, azaptan kurtulur. Çünkü; Süleyman (A.S.) m kelâmında kabule şayan bir i'tizarı olursa ve mühim bir haber getirirse affedd-ceği münderic olup Hüdhüd de bu haberi getirince yemini yeriiii buldu ve Hüdhüd'ün kusurunu affetti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Süleyman (A.S.) m nefsini hakir görmesine ve ilmini gayet az addetmesine tenbih vardıf. Zira; Hüdhüd'ün, küçük bir mahlûk olduğu halde onun bilmediğini bilmesi ve «Senin ihata etmediğin şeyi ben ihata ettim» demesi taraf-ı İlâhîden kendine bir tenbihtir.
Hüdhüd'ün vakıf olduğu hatunun ismi (Belkis) tir. Pederinin ismi Kahtan neslinden (Şurahbil) dir. Belkis'e verilen herşeyle murad; padişahlara lâyık olan mat, asker ve mühimmata harbiyeden her şeydir. Her nekadar Süleyman (A.S.) m saltanatı Belkis'ten çok fazlaysa da Belkis'in sarayı gibi bir saray yapmaya iltifat etmediğinden Hüdhüd Belkis'in sarayını azametle tavsif ederek demiştir. Yahud Hazret-i Süleyman'ın saltanatına göre sarayları vardı velâkin Hüdhüd'ün maksadı Belkis'e nisbetle sarayı büyük.demekti.
Kazî'nin beyanına nazaran Belkis'in sarayı; binası cihetinden o zamana nisbetle dünyanın en kıymettar saraylarından olup mücevheratla müzeyyen ve murassa' ve her türlü ziyneti hâvi idi. Gerçi âyette sarayı azametle tavsif varsa da binasının keyfiyetine ve tarz-ı mi'marisine ve ziynetine dair tafsilât yoktur. Ancak o zamanda en kıymetdar ve seyr ü temaşaye değer bir saray olduğuna işaret vardır.
Neml 27:24
Vacip Tealâ, Süleyman (A.S.) m gazayı sever ve bilhassa müşrikleri târik-ı tevhide da'vete muhabbet eder olduğundan Hüdhüd'ün bu haberini daha ziyade tafsil etmesini arzu ettiğinden Hüdhüd'e müsaade ve kavm-i Sebe'in diyanetlerini tahkik etmesi üzerine Hüdhüd'ün kelâmını hikâve etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hüdhüd Belkis'i ve Belkis'in sarayını tetkik ettiği gibi Belkis'in mezhebini dahi tetkik ettiğine binaen Süleyman (A.S.) a haber verip diyor ki «Ben Belkis'i ve kavmini Allah'ın gayri güneşe secde ederler buldum ve şeytan onlara a'mal-i kabihalarmı tezyin ederek doğru yoldan men'etmiş. Binaenaleyh: onlar şeytanın tezyinatına aldandıkça doğru yolu bulamazlar. Çünkü: eğri amellerini doğru zannettiklerinden tarik-ı müstakim aramazlar ki, ihtida etsinler. Şu halde onları ikaz edecek bir mürşid-i kâmil lâzımdır. »
Bu âyette kavm-i Sebe'in ihtida edememelerinin sebebi; şeytanın onları doğru yoldan men'etmesidir ve bu cümle onun neticesidir ve mantıkça kıyas-ı takriri şöyledir : «Kavm-i Sebe! İhtida edemezler. Zira; şeytan onları doğru yoldan men'etmiştir. Her kavim ki, şeytan onları doğru yoldan men'ede, onlar ihtida edemezler. Binaenaleyh; Kavm-i Sebe' ihtida edemezler» demektir. Şeytanın onları doğru yoldan men'inin illeti ve sebebi; amellerini tezyin etmesidir ve bu cümle onun neticesidir ve takriri şöyledir!: «Şeytan kavm-i Sebe'i doğru yoldan men'etti. Zira; şeytan onların a'mâl-i kabihalarmı tezyin etti. Her kavim ki, şeytan a'mal-i kabihalarmı tezyin ede, onları doğru yoldan men'eder. Şeytan kavm-i Sebe'i doğru yoldan men'etti» demektir.
Neml 27:25
Yani; şeytan kavm-i Sebe'in amellerini tezyin ederek doğru yoldan men'etti ki, Allahü Tealâ'ya secde etmesinler diye. O Allahü Tealâ ki, göklerde gizli esbab-ı rızıktan olan yağmur danele-rini ve yerlerde nebatatı meydana çıkarır ve onlara rızık kılar ve sizin gizlediğiniz ve izhar ettiğiniz şeylerin cümlesini biîir. Binaenaleyh; secdeye ve ibadete müstehak O'dur. O'nun gayri ibadete ehil olmadığından gayre ibadet -şirktir.
Bu âyette tahfifle veya harf-i nida olmak ve münadi olan kavim kelimesinin mahzuf olmasiyle kıraet vardır. Buna nazaran Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Allahü Tealâ'dan veya-hud Süleyman (A.S.) dan ibtida'-yı kelâm ve secdeyle emirdi^. Süleyman (A.S.) m kelâmı olduğuna nazaran vıanâ-yı nazım;:
…
demektir. Eğer Cenab-1 Hak'tan ibtida-yı kelâm farzolunursa manâ-yı nazıvı:
Arş-i a'zam, ecsamm evvel halk olunanı olduğu gibi ecsamm cümlesini de muhittir. Belkis'in arşı Belk-is'e ve onun emsali padişahlara nisbetle büyük olduğu gibi Allahü Tealâ'nm Arşı da cümle mahlûkata nisbetle büyüktür. Şu halde Arş-ı Bel-kis'e azîm denildiği gibi Arş-ı a'lâya da azîm denmesinde münafat yoktur. Çünkü Arş-ı Belkis'te azamet; Belkis'e nisbetledir ve Allah'ın Arşında azamet; cümle mahlûkata nisbetledir.
Bu âyetler Hüdhüd'ün kelâmı olduğuna nazaran Hüdhüd Ce-nab-ı Hakkın vahdaniyetini ikrarla tevhid ettiğine âyet delâlet, eder. Çünkü; Vacip Tealâ'nm vahdaniyetini, fail-i muhtar ve kudret-i kâmile sahibi olduğunu tasdikle iman eden bir kimse Allahü Tealâ'nm Hüdhüd'e Hazret-i Süleyman'la konuşmaya ve Allah'ı bilip vahdaniyetini ikrarla tevhid etmeye kudret vermesinde te-reddüd etmediği gibi bu gibi acayibata itiraz etmez. Amma Allah'ın kudretini tamamiyle tasdik etmeyen nefs-i habise sahibi olan bir kimse kendi miskin nefsine kıyasla Halikın izzetiyle mahlûkun zilleti beynini tefrik etmediğinden bu gibi nüfus-u kudsiye sahiplerinden zuhur eden tecelliyat-ı İlâhiyeye i'tiraz ederlerse de nefislerinde gizli olan nifaklarını izhar etmekten başka bir şey yapmış olmazlar.
Bu âyette beyan olunan iki kıraetin her hangisi tilâvet olunsa tilâvet eden ve işiten kimselere secde-i tilâvet vaciptir.
Neml 27:26
Yani; şeytan kavm-i Sebe'in amellerini tezyin ederek doğru yoldan men'etti ki, Allahü Tealâ'ya secde etmesinler diye. O Allahü Tealâ ki, göklerde gizli esbab-ı rızıktan olan yağmur danele-rini ve yerlerde nebatatı meydana çıkarır ve onlara rızık kılar ve sizin gizlediğiniz ve izhar ettiğiniz şeylerin cümlesini biîir. Binaenaleyh; secdeye ve ibadete müstehak O'dur. O'nun gayri ibadete ehil olmadığından gayre ibadet -şirktir.
Bu âyette tahfifle veya harf-i nida olmak ve münadi olan kavim kelimesinin mahzuf olmasiyle kıraet vardır. Buna nazaran Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Allahü Tealâ'dan veya-hud Süleyman (A.S.) dan ibtida'-yı kelâm ve secdeyle emirdi^. Süleyman (A.S.) m kelâmı olduğuna nazaran vıanâ-yı nazım;:
…
demektir. Eğer Cenab-1 Hak'tan ibtida-yı kelâm farzolunursa manâ-yı nazıvı:
Arş-i a'zam, ecsamm evvel halk olunanı olduğu gibi ecsamm cümlesini de muhittir. Belkis'in arşı Belk-is'e ve onun emsali padişahlara nisbetle büyük olduğu gibi Allahü Tealâ'nm Arşı da cümle mahlûkata nisbetle büyüktür. Şu halde Arş-ı Bel-kis'e azîm denildiği gibi Arş-ı a'lâya da azîm denmesinde münafat yoktur. Çünkü Arş-ı Belkis'te azamet; Belkis'e nisbetledir ve Allah'ın Arşında azamet; cümle mahlûkata nisbetledir.
Bu âyetler Hüdhüd'ün kelâmı olduğuna nazaran Hüdhüd Ce-nab-ı Hakkın vahdaniyetini ikrarla tevhid ettiğine âyet delâlet, eder. Çünkü; Vacip Tealâ'nm vahdaniyetini, fail-i muhtar ve kudret-i kâmile sahibi olduğunu tasdikle iman eden bir kimse Allahü Tealâ'nm Hüdhüd'e Hazret-i Süleyman'la konuşmaya ve Allah'ı bilip vahdaniyetini ikrarla tevhid etmeye kudret vermesinde te-reddüd etmediği gibi bu gibi acayibata itiraz etmez. Amma Allah'ın kudretini tamamiyle tasdik etmeyen nefs-i habise sahibi olan bir kimse kendi miskin nefsine kıyasla Halikın izzetiyle mahlûkun zilleti beynini tefrik etmediğinden bu gibi nüfus-u kudsiye sahiplerinden zuhur eden tecelliyat-ı İlâhiyeye i'tiraz ederlerse de nefislerinde gizli olan nifaklarını izhar etmekten başka bir şey yapmış olmazlar.
Bu âyette beyan olunan iki kıraetin her hangisi tilâvet olunsa tilâvet eden ve işiten kimselere secde-i tilâvet vaciptir.
Neml 27:27
Vacip Tealâ Belkis'in ahvaline dair Süleyman (A.S.) !a Hüdhüd'ün getirdiği haberi beyandan sonra Hazret-i Süleyman'ın sözlerini ve muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) Hüdhüd'ün sözlerini dinledi ve kelâmın mutazammm olduğu ilim ve hikmeti sıhhatine delil addederek Hüdhüd'ün i'tizarmı kabul ve kusurunu affetmişse de haberin mutazammm olduğu Belkis'e ait haberi tamamiyle tahkik etmek lâzım olduğunu ve henüz bu hususa dair kat'î bir haber olmadığını iş'ar etmek üzere dedi ki, "Sözünü dinlemiş ve sıhhatine hamlet-mişsek de biz elbette nazar eder bakarız. Senin sözün doğru mudur, yoksa sen yalancılardan mısın? Bu cihet tamamiyle tahkike muhtaçtır. Sen şu kitabımla Belkis'in sarayına git ve bu kitabı Belkis'e ve cemaatine at ve onların olduğu mahalden dön geri ve görmeyecekleri bir yere çekilerek sözlerini dinle. Ne gibi sözler ve tedbirlerle birbirine müracaat eder ve istişarelerinin hulâsası neye müncer olursa bana haber getir» demekle Hüdhüd'ün hareketini ta'yin etti.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ruhûlbeyanda zikrolunduğuna nazaran Hüdhüd mektubu gagasıyla götürüp, Belkis'in sarayının penceresinden girerek Belkis'in göğsüne koydu ve Hazret-i Süleyman'ın emri üzere geri çekildi ve pencerenin bir tarafına saklanarak, neticeye intizar etti. Belkis uykudan uyandı göğsünden nameyi alıp Mühr-ü Süleyman'ı görünce vücuduna bir titreme arız olup korku her tarafını ihata etmesi üzerine derhal vükelâsını toplayarak müzakereye başladı ve Hüdhüd de tamamen sözlerini duyacak kadar yakın bir pencerede ahz-i mevki' edip durdu.
Neml 27:28
Vacip Tealâ Belkis'in ahvaline dair Süleyman (A.S.) !a Hüdhüd'ün getirdiği haberi beyandan sonra Hazret-i Süleyman'ın sözlerini ve muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) Hüdhüd'ün sözlerini dinledi ve kelâmın mutazammm olduğu ilim ve hikmeti sıhhatine delil addederek Hüdhüd'ün i'tizarmı kabul ve kusurunu affetmişse de haberin mutazammm olduğu Belkis'e ait haberi tamamiyle tahkik etmek lâzım olduğunu ve henüz bu hususa dair kat'î bir haber olmadığını iş'ar etmek üzere dedi ki, "Sözünü dinlemiş ve sıhhatine hamlet-mişsek de biz elbette nazar eder bakarız. Senin sözün doğru mudur, yoksa sen yalancılardan mısın? Bu cihet tamamiyle tahkike muhtaçtır. Sen şu kitabımla Belkis'in sarayına git ve bu kitabı Belkis'e ve cemaatine at ve onların olduğu mahalden dön geri ve görmeyecekleri bir yere çekilerek sözlerini dinle. Ne gibi sözler ve tedbirlerle birbirine müracaat eder ve istişarelerinin hulâsası neye müncer olursa bana haber getir» demekle Hüdhüd'ün hareketini ta'yin etti.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ruhûlbeyanda zikrolunduğuna nazaran Hüdhüd mektubu gagasıyla götürüp, Belkis'in sarayının penceresinden girerek Belkis'in göğsüne koydu ve Hazret-i Süleyman'ın emri üzere geri çekildi ve pencerenin bir tarafına saklanarak, neticeye intizar etti. Belkis uykudan uyandı göğsünden nameyi alıp Mühr-ü Süleyman'ı görünce vücuduna bir titreme arız olup korku her tarafını ihata etmesi üzerine derhal vükelâsını toplayarak müzakereye başladı ve Hüdhüd de tamamen sözlerini duyacak kadar yakın bir pencerede ahz-i mevki' edip durdu.
Neml 27:29
Vacip Tealâ Belkis'in ahvaline dair Süleyman (A.S.) !a Hüdhüd'ün getirdiği haberi beyandan sonra Hazret-i Süleyman'ın sözlerini ve muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) Hüdhüd'ün sözlerini dinledi ve kelâmın mutazammm olduğu ilim ve hikmeti sıhhatine delil addederek Hüdhüd'ün i'tizarmı kabul ve kusurunu affetmişse de haberin mutazammm olduğu Belkis'e ait haberi tamamiyle tahkik etmek lâzım olduğunu ve henüz bu hususa dair kat'î bir haber olmadığını iş'ar etmek üzere dedi ki, "Sözünü dinlemiş ve sıhhatine hamlet-mişsek de biz elbette nazar eder bakarız. Senin sözün doğru mudur, yoksa sen yalancılardan mısın? Bu cihet tamamiyle tahkike muhtaçtır. Sen şu kitabımla Belkis'in sarayına git ve bu kitabı Belkis'e ve cemaatine at ve onların olduğu mahalden dön geri ve görmeyecekleri bir yere çekilerek sözlerini dinle. Ne gibi sözler ve tedbirlerle birbirine müracaat eder ve istişarelerinin hulâsası neye müncer olursa bana haber getir» demekle Hüdhüd'ün hareketini ta'yin etti.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ruhûlbeyanda zikrolunduğuna nazaran Hüdhüd mektubu gagasıyla götürüp, Belkis'in sarayının penceresinden girerek Belkis'in göğsüne koydu ve Hazret-i Süleyman'ın emri üzere geri çekildi ve pencerenin bir tarafına saklanarak, neticeye intizar etti. Belkis uykudan uyandı göğsünden nameyi alıp Mühr-ü Süleyman'ı görünce vücuduna bir titreme arız olup korku her tarafını ihata etmesi üzerine derhal vükelâsını toplayarak müzakereye başladı ve Hüdhüd de tamamen sözlerini duyacak kadar yakın bir pencerede ahz-i mevki' edip durdu.
Neml 27:30
Vacip Tealâ Belkis'in ahvaline dair Süleyman (A.S.) !a Hüdhüd'ün getirdiği haberi beyandan sonra Hazret-i Süleyman'ın sözlerini ve muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) Hüdhüd'ün sözlerini dinledi ve kelâmın mutazammm olduğu ilim ve hikmeti sıhhatine delil addederek Hüdhüd'ün i'tizarmı kabul ve kusurunu affetmişse de haberin mutazammm olduğu Belkis'e ait haberi tamamiyle tahkik etmek lâzım olduğunu ve henüz bu hususa dair kat'î bir haber olmadığını iş'ar etmek üzere dedi ki, "Sözünü dinlemiş ve sıhhatine hamlet-mişsek de biz elbette nazar eder bakarız. Senin sözün doğru mudur, yoksa sen yalancılardan mısın? Bu cihet tamamiyle tahkike muhtaçtır. Sen şu kitabımla Belkis'in sarayına git ve bu kitabı Belkis'e ve cemaatine at ve onların olduğu mahalden dön geri ve görmeyecekleri bir yere çekilerek sözlerini dinle. Ne gibi sözler ve tedbirlerle birbirine müracaat eder ve istişarelerinin hulâsası neye müncer olursa bana haber getir» demekle Hüdhüd'ün hareketini ta'yin etti.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ruhûlbeyanda zikrolunduğuna nazaran Hüdhüd mektubu gagasıyla götürüp, Belkis'in sarayının penceresinden girerek Belkis'in göğsüne koydu ve Hazret-i Süleyman'ın emri üzere geri çekildi ve pencerenin bir tarafına saklanarak, neticeye intizar etti. Belkis uykudan uyandı göğsünden nameyi alıp Mühr-ü Süleyman'ı görünce vücuduna bir titreme arız olup korku her tarafını ihata etmesi üzerine derhal vükelâsını toplayarak müzakereye başladı ve Hüdhüd de tamamen sözlerini duyacak kadar yakın bir pencerede ahz-i mevki' edip durdu.
Neml 27:31
Vacip Tealâ Belkis'in kelâmını ve name-i Süleymanı vükelâsına okuduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
m
…
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile mektup mühürlü olup mührü acayip üzere müştemil olduğu gibi lâfzı da ismullah üzerine müştemil olduğundan Belkis kitabı kerametle tavsif etmiş ve ferasetiyle bir nebi tarafından geldiğini ve ihtidaya da'vet olduğunu bildiğinden nâmeye ta'zim etmiş ve bu ta'zimi ihtidasına ve akibet Süleyman (A.S.) la izdivacına sebep olmuş ve bu vesileyle saadet-i dareyn'e nail olmuştur.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Resûlullah «Kitabın kerameti mührüdür» buyurmuş ve Belkis de kitabı mühründe gördüğü acayipten dolayı kerametle tavsif etmiştir. Binaenaleyh; mektubu mühürlemek sünnet-i enbiyadandır. Hatta bizim Peygamberimiz de nefsi için mühür ittihaz etmiştir ve mektuplarım mühürlemiştir ki, ibtidası Acem Melikine-yazdığı mektuptan başlamıştır. Fakat Acem Meliki name-i Resûlullah'ı tahkir ettiğinden akibet kendi hakir, mülkü perişan ve hükümeti münkariz olmuştur. Belkis mektubu hikâye ederken Hazret-i Süleyman'dan olduğunu beyanı takdim ettiğinden hikâye suretiyle âyette Süleyman takdim olunmuştur. Yoksa Süleyman (A.S.) m tahririnde Besmele mukaddem olduğu ekser müfessirinin cümle-i beyanatm-dandır.
. Enbiya'-yı izam hazretleri sözlerini daima maksada hasreder, fazla söz söylemezler. Binaenaleyh; Hazret-i Süleyman'ın şu kitabı gayet muhtasar olmakla beraber insana dünya ve âhirette lâzım olan mesailin cümlesini câmi'dir. Çünkü; insana lâzım olan evvelen i'tikat ve ameldir, i'tikadm amel üzerine mukaddem olduğuna işaret için Süleyman (A.S.) nâmesinde Besmeleyi takdimle Vacip Tealâ'nm vücudunu ve Ulûhiyetle muttasıf, ilim, kudret, irade ve ihsan sahibi bir halik-ı lemyezel olduğunu beyanla Zat-ı Ulûhiyete müteallik mesail-i i'tikadiyeyi icmalen beyan etmiştir. Zira Rahman ve Rahim olmak; sıfât-ı sübutiyenin cümlesini cami' olduğundan Hazret-i Süleyman Besmeleyle ibadetin ancak Allahü Tealâ'ya ,-Iup Allah'ın gayri ibadete müstehak bir kimse olmadığım beyan ve akaid-i hakkaya işaret etmiştir. Yalnız i'tikad-ı hakkı beyanla iktifa etmedi, belki amel-i salihin lüzumuna da işaret etti. Çünkü; kelimesi nefs-i emmareye ittiba'la hava ve hevesine tebaiyyetten ve tekebbürden nehyetmekle ahlâk-ı zemimeyi terkin lüzumuna işaret etmiştir ki, ahlâk-ı zemimeyi terk ve ahlâk-ı hamideyle ittisaf lâzım gelir. Müslim olarak gelmeleriyle emir; tamamiyle inkiyad ve lâzım gelen ibadeti eda, iman ve inki-yad ile nefsini kılıçtan muhafaza, hayat-ı dünya ve saadet-i uhra-ya nail olmaya çalışmalariyle emir ve tavsiyedir. Şu halde; bu iki cümleyle Süleyman (A.S.) onları imana ve inkiyada da'vet etti. Halbuki «Onlara karşı nebi olduğuna dair mu'cizesini izhar etmediğinden şu da'vet taklid ile iktifayı müstelzim olmaz mı ve usûl-ü i'tikat olan imanda taklid caiz olur mu ve mu'cizesini göstermeksizin Belkis'i ve kavmini kendine imana nasıl da'vet etti?» yolunda varid olan şu suale cevap : Hazret-i Süleyman mu'cizesini onlara karşı izhar ve da'vetini onun üzerine bina etti. Şu halde taklidle teklif etmedi. Çünkü; Süleyman (A.S.) m Beikis'e gönderdiği elçisi serçe kuşu nev'inden ufacık bir kuştur. Nisâbûrî ve Fahri Râ-zi'nin beyanları veçhile Belkis'in yatak odası yedi kapı içinde olup kapıların hepsini arkasından kilitler, hatta anahtarlarını yastığının altına koyduğundan bu nameyi insanın getirip Belkis'in bulunduğu odaya girmesi mümkün değildir. Şu halde böyle hikmetamiz, Ulûhiyetten haber verir, ameliyatla emreder ve ahlâkıyata işaretle tehzib-i ahlâka da'vet eyler bir nâmenin göğsü üzerinde bulunması semadan vahiy gelmiş gibi garaibi mutazammın olduğu cihetle mektubu gönderen zatın kuvve-i kudsiye sahibi pek büyük bir zat olmasına delâleti mu'cize yönünden kâfi olduğundan Belkis derhal kabul cihetine meyletmekle nâmeye ta'zim ve kerametle tavsif etmiştir. Halbuki esah rivayete nazaran Hüdhüd pencereden girip Belkis'in göğsüne nâmeyi koyacağında Belkis'i dakdakasiyle uyandırmış. Bu rivayete nazaran Belkis Hüdhüd'ün nâmeyi getirdiğini görmüş. Binaenaleyh; Hüdhüd'ün nâme getirmesinden daha ziyade bir mu'cize olur mu? Elbette olamaz. Çünkü; böyle bir kuşun elçilik yapması âdetin hilafıdır ve o kuşun, gönderen zata itaat etlerek tenbih olunan hizmetleri tamamiyle yerine getirmesi ve getirdiği nâmenin gayet kıymettar olması nâmeyi gönderen zatın nübüvvetine delâlet eder mu'cizat kabilinden olduğu cihetle Süleyman (A.S.) mu'cizesini izhar etmiş ve onları imana da'vet eylemiştir. Binaenaleyh; şu da'vette taklidle iktifa yok ki, suâl varid olsun.
Neml 27:32
Vacip Tealâ Belkis'in mektubu okudukta^ sonra hitaben irad ettiği sözleri ve vükelâsının üzere buyuruyor.
Bu âyette hükümdarla vükelâsı beyninde irtibat ve imtizaç ve yekdiğerine karşı sadakat ve vükelâsının hükümdara kemâliyle itaatleri lâzım olduğuna işaret vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak hükümdar olan Belkis'in vükelâsına maksadını izhar ederek işin ehemmiyetini anlatıp, meselenin hallini onlara havale ettiğini beyanla hükümdar tarafından vükelâya karşı olacak muameleyi beyan ettiği gibi vükelânın da şimdiye kadar vakit kaybetmeyip muharebe mü-himmatiyle meşgul olduklarını ve her türlü ihtimalâta karşı teda-rikâtta bulunduklarını, askeri ta'lim ve terbiyeyle şecaat ve cesarete alıştırdıklarını ve hükümete lâzım olan teşebbüslerden geri durmadıklarını ve hükümdar i'lân-ı harbetmek isterse hiç bir düşmandan çekinmeyeceklerini iş'arla cevap vermeleri vükelânın hükümdara karşı vazifelerini ve muharebe etmek tarafına meylettiklerine işaretle beraber işi akıbet reis-i hükümetin reyine havale ve hüsn-ü muaşeret ve kemâl-i itaatlerine dahi işaret etmekle bir hükümetin vükelâsı için lâzım olan vazifeyi beyan etmiştir. Çünkü; Belkis'in vükelâsına işi havaleden maksadı ikidir : Birincisi; vükelânın kalplerini tatyip etmek, ikincisi; onların reylerinden istifade etmekle beraber muavenet ve muzaheret beklemek ve memleket hakkındaki düşünce ve tedbirlerini anlamaktır. Kezalik vükelânın cevabının hulâsası da ikidir : Birincisi; eğer hükümdar muharebe etmek isterse muharebeye iktidarlarını ve hazır olduklarını beyan etmek, ikincisi; eğer hükümdarın maksadı musalâha ise ona da muvafakat edeceklerini beyanla hükümdara itaatlerini izhar etmektir. Esasen müzakere olunan meselenin de çaresi ikidir : ya muharebe ve yahud Hazret-i Süleyman tarafından vaki' olan teklifi kabul etmekle musalâhadır. Çünkü; teklifin icabı bu ikiden birini ihtiyar etmektir. Zamanımızda bu gibi teklifata nota denir ki, neticesi ya harp veya teklifi kabul etmekten ibarettir. îşte bu gibi vak'aları Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanı; ümmet-i Muhammed'e ders vermek ve hükümdarla vükelâsına lâzım olan vazifelerini ve emniyet-i mütekabile-nin lüzumunu beyan etmektir.
Neml 27:33
Vacip Tealâ Belkis'in mektubu okudukta^ sonra hitaben irad ettiği sözleri ve vükelâsının üzere buyuruyor.
Bu âyette hükümdarla vükelâsı beyninde irtibat ve imtizaç ve yekdiğerine karşı sadakat ve vükelâsının hükümdara kemâliyle itaatleri lâzım olduğuna işaret vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak hükümdar olan Belkis'in vükelâsına maksadını izhar ederek işin ehemmiyetini anlatıp, meselenin hallini onlara havale ettiğini beyanla hükümdar tarafından vükelâya karşı olacak muameleyi beyan ettiği gibi vükelânın da şimdiye kadar vakit kaybetmeyip muharebe mü-himmatiyle meşgul olduklarını ve her türlü ihtimalâta karşı teda-rikâtta bulunduklarını, askeri ta'lim ve terbiyeyle şecaat ve cesarete alıştırdıklarını ve hükümete lâzım olan teşebbüslerden geri durmadıklarını ve hükümdar i'lân-ı harbetmek isterse hiç bir düşmandan çekinmeyeceklerini iş'arla cevap vermeleri vükelânın hükümdara karşı vazifelerini ve muharebe etmek tarafına meylettiklerine işaretle beraber işi akıbet reis-i hükümetin reyine havale ve hüsn-ü muaşeret ve kemâl-i itaatlerine dahi işaret etmekle bir hükümetin vükelâsı için lâzım olan vazifeyi beyan etmiştir. Çünkü; Belkis'in vükelâsına işi havaleden maksadı ikidir : Birincisi; vükelânın kalplerini tatyip etmek, ikincisi; onların reylerinden istifade etmekle beraber muavenet ve muzaheret beklemek ve memleket hakkındaki düşünce ve tedbirlerini anlamaktır. Kezalik vükelânın cevabının hulâsası da ikidir : Birincisi; eğer hükümdar muharebe etmek isterse muharebeye iktidarlarını ve hazır olduklarını beyan etmek, ikincisi; eğer hükümdarın maksadı musalâha ise ona da muvafakat edeceklerini beyanla hükümdara itaatlerini izhar etmektir. Esasen müzakere olunan meselenin de çaresi ikidir : ya muharebe ve yahud Hazret-i Süleyman tarafından vaki' olan teklifi kabul etmekle musalâhadır. Çünkü; teklifin icabı bu ikiden birini ihtiyar etmektir. Zamanımızda bu gibi teklifata nota denir ki, neticesi ya harp veya teklifi kabul etmekten ibarettir. îşte bu gibi vak'aları Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanı; ümmet-i Muhammed'e ders vermek ve hükümdarla vükelâsına lâzım olan vazifelerini ve emniyet-i mütekabile-nin lüzumunu beyan etmektir.
Neml 27:34
Vacip Tealâ vükelânın cevaplarını beyandan som kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Belkis'in bu kelâmdan maksadı; vükelânın kudret-i zatîleri ki, cisimleri, şecaatleri ve kudret-i araziyeleri ki mühimmat-ı harbiyenin kâfi mik-darı mevcut olduğunu beyanla muharebeye rağbet göstermelerini tezyiftir ve muharebenin berakis olduğu surette akibetinin vehaf-metini beyanla kendisinin musalâhaya rağbetini izhar etmektir ve muharebenin vehametinin de; memleketi tahrib eylemek ve eizze-yi ezille kılmak olduğunu beyan etti. :
Hulâsa; Belkis'in vükelâsiyle istişaresini beyanla hükümdarla vükelâsı beyninde cereyan edecek muamelenin ve vükelâ ile hükümdarın beyinlerinde yekdiğerine karşı irtibatın ne derece olacağına dair meselenin ruhunu bu âyetlerde Vacip Tealâ'mn beyan ettiği ve bu vesileyle usûl-ü müzakere ve müşaverenin esasını tabiim buyurduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesinden-dir.
Neml 27:35
Vacip Tealâ Belkis'in musalâhaya rağbetini beyandan sonra kelâmına ilâve ettiği sözü de beyan etmek üzere buyuruyor,
Ve bu sözüyle hasmın halini anlamadan bir cihete karar vermenin hata olduğunu beyan etti. Belkis'in şu tedbiri kemâl-i fetanet ve dirayetine, memleketi idareye kudret-i kâmile ve rey-i saip sahibi olup umur-u memleketi zapt u muhafazaya ve vazife-i emareti sıyanete iktidar sahibi olduğuna delâlet eder ki, hükümdarların bu sıfatları haiz olmaları lâzımdır. Kezalik saltanatın siyasetine vakıf olduğuna ve bir hükümetin karşısında bulunan hükümetin halini bilmeksizin muharebe veya musalâhaya girişmesinin hatadan hâlî olmadığına ve binaenaleyh; her hükümetin vazifesi hasmını teftiş olduğuna dahi delâlet eder.
Beyzâvî'nin ve Ni'metullah Efendinin beyanlarına nazaran Belkis vükelâsından (Münzir b. Amr) nâmında bir zatı hediyyeyi götürecek cemaate reis ta'yin ederek gönderir. Hediyyenin tafsiline gelince : Nisvan elbisesinde oğlanlar ve oğlan elbisesinde cariyeler ve bir hokka içinde deliksiz bir inci ve bir boncuk ki, eğri delinmiş ve mücevherat, altun, gümüş ve sair kıymettar mallar ki o zamanda nefis ve kıymettar olan her şeyin mevcud olduğu mer-vidir. Belkis giden elçiye tenbih ederek der ki, «Eğer Süleyman (A.S.) nebi ise bu cariyelerle oğlanları daha siz geriden gelirken bilir ve tefrik eder ve inciyi doğrultur ve eğri boncuğa ipliği takar ve eğer bunları bilmez de gazaplı bulunursa bilin ki, padişahtır, nebi değildir. Eğer padişah olup nebi olmadığı tahakkuk ederse ben ondan korkmam». İşte Belkis bu gibi talimatla elçi heyetini yola çıkardı.
Neml 27:36
Vacip Tealâ Belkis'in elçilerinin hediyyelerle huzur-u ian'a geldiklerinde vuku' bulan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
elçi! Dön geri getirdiğiniz hediyyeye bizim ihtiyacımız yoktur.»]
Yani; Belkis'in elçisi Süleyman (A.S.) m huzuruna gelince Süleyman (A.S.) elçiye ve yanında bulunanlara hitap ederek dedi ki, «Siz bana ehl-i dünyanın gaye-i emelleri olan emvâl-i dünya ile mi imdad edeceksiniz ve onunla mı kendinizi sevdireceksiniz? Allah'ın bana verdiği ni'metler size verdiği ni'met-i dünyadan hayırlıdır. Binaenaleyh; benim sizin getirdiğiniz mala ihtiyacım yoktur, belki siz dünya malından ibaret olan hediyyenize mağrur olur ve onunla ferahlanırsınız. Çünkü; emeliniz dünya malına münhasır olup âhiretten haberiniz yoktur. Ey elçi! Git memleketine Belkis'e ve-kavmine söyle. Benim onlardan ve onların emsalinden matlûbum dünya malı değildir, ancak onlardan matlup olan iman ve şeriata inkiyattır. Şu halde eğer matlup olan imânı yerine getirip inkiyad etmezlerse elbette biz onlara mukabele edemeyecekleri bir askerle gelir ve hor ve hakir oldukları halde onları memleketlerinden çıkarırız)» demekle maksadını elçiye anlattı ve elçi de nebi olduğuna kanaat ederek avdet etti. Çünkü; Ni'metullah Efendinin, Kazı, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hazret-i Süleyman elçilere karşı gayet beşuş, güler yüz ve tatlı dille rae-lûl ü mahzun ve gayet yanık bir surette dünyaya ve âhirete müteallik sohbette* bulundu, memleketlerinden ve padişahlarının hâllerinden suâl etti. Belkis tenbihinde "Eğer mülayim bulunursa nebidir» demişti. Binaenaleyh; Hazret-i Süleyman'ın mertebe-i nübüvvete lâyık bir surette sohbeti bu maksadı temin etti. Yani nebi olduğunu isbat etti ve diğer imtihanlarından inciyi bir kurda deldirmek ve boncuğa ipliği taktırmak suretiyle hasıl oldu. Cariyelerle oğlanların beyinlerini tefrika gelince; Süleyman (A.S.) onlara ellerini ve yüzlerini yıkamakla emretti. Meğer cariyeler suyu bir ellerinden diğer ellerine ve sonra yüzlerine dökmekle yıkarlar amma oğlanlar nasıl suyu ellerine dökerse öylece doğru yüzlerine götürürler. Onları da bu cihetle tefrik edince Belkis'in tenbih ettiği imtihanın kâffesi hasıl oldu. Fakat Hazret-i Süleyman'ın debdebe ve daratıru ve saltanatta varlığını görünce bittabi' getirdikleri hediyyenin o saltanata nisbetle hiç bir kıymeti olmadığını bil-diler. Süleyman (A.S.) da âyette beyan olunduğu veçhile hediyye-lerini kabul etmeyip reddetti ve hatta bazı tehdidatta da bulundu. Çünkü; evvelce beyan olunduğu veçhile Hüdhüd sarayın penceresinde Belkis'in müşaveresini ve göndereceği hediyyelerini ve imtihan tenbihatını ve elçisini velhasıl Belkis'in sarayında bu hususa dair cereyan eden ahvali tamamiyle Süleyman (A.S.) a haber verdiğinden Süleyman (A.S.) gayet vasi' bir meydana kürsüler kurdurmuş ve ins ü cinden maiyyet askerlerinin saflarla bulunmalarını emretmiş ve saltanatın kuvvet ve kudretine âid ne kadar debdebe ve daratı varsa onları elçilerin görecekleri bir hale koymakla kemâl-i satvetini onlara izhar etmiştir. Teklifini kabul etmedikleri takdirde muharebeye hazır olduğunu i'lân etti. Binaenaleyh; bu vukuat bir hükümdardan diğer hükümdara elçi göndermenin ve gelen elçilere satvetini göstermenin meşru' olduğunu Kur'an'da beyana sebep olmuştur.
Belkis'in elçisi (Münzir b. Amr) geri gelip Hazret-i Süleyman'ın sohbetini ve ahvalini ve müşahedatım tamamiyle haber verince Belkis Süleyman (A.S.) in nebi olduğunu tasdik ederek muharebe doğru olmadığını ve musalâhayla itaat lâzım olduğunu vükelâsına tefhim ve Hazret-i Süleymanla yakın vakıtta huzuruna gelip müşerref olacağını beyan zımnında ikinci bir elçiyle bir nâme gönderdi ve kendi yol tedarikâtma başladı ve kürsüsünü sarayının yedi kapı içinde olan kendine mahsus köşkünde müteaddit bekçilerin taht-ı muhafazasında bıraktı ve yola çıktı.
Yani; Belkis'in elçisi Süleyman (A.S.) m huzuruna gelince Süleyman (A.S.) elçiye ve yanında bulunanlara hitap ederek dedi ki, «Siz bana ehl-i dünyanın gaye-i emelleri olan emvâl-i dünya ile mi imdad edeceksiniz ve onunla mı kendinizi sevdireceksiniz? Allah'ın bana verdiği ni'metler size verdiği ni'met-i dünyadan hayırlıdır. Binaenaleyh; benim sizin getirdiğiniz mala ihtiyacım yoktur, belki siz dünya malından ibaret olan hediyyenize mağrur olur ve onunla ferahlanırsınız. Çünkü; emeliniz dünya malına münhasır olup âhiretten haberiniz yoktur. Ey elçi! Git memleketine Belkis'e ve-kavmine söyle. Benim onlardan ve onların emsalinden matlûbum dünya malı değildir, ancak onlardan matlup olan iman ve şeriata inkiyattır. Şu halde eğer matlup olan imânı yerine getirip inkiyad etmezlerse elbette biz onlara mukabele edemeyecekleri bir askerle gelir ve hor ve hakir oldukları halde onları memleketlerinden çıkarırız)» demekle maksadını elçiye anlattı ve elçi de nebi olduğuna kanaat ederek avdet etti. Çünkü; Ni'metullah Efendinin, Kazı, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hazret-i Süleyman elçilere karşı gayet beşuş, güler yüz ve tatlı dille rae-lûl ü mahzun ve gayet yanık bir surette dünyaya ve âhirete müteallik sohbette* bulundu, memleketlerinden ve padişahlarının hâllerinden suâl etti. Belkis tenbihinde "Eğer mülayim bulunursa nebidir» demişti. Binaenaleyh; Hazret-i Süleyman'ın mertebe-i nübüvvete lâyık bir surette sohbeti bu maksadı temin etti. Yani nebi olduğunu isbat etti ve diğer imtihanlarından inciyi bir kurda deldirmek ve boncuğa ipliği taktırmak suretiyle hasıl oldu. Cariyelerle oğlanların beyinlerini tefrika gelince; Süleyman (A.S.) onlara ellerini ve yüzlerini yıkamakla emretti. Meğer cariyeler suyu bir ellerinden diğer ellerine ve sonra yüzlerine dökmekle yıkarlar amma oğlanlar nasıl suyu ellerine dökerse öylece doğru yüzlerine götürürler. Onları da bu cihetle tefrik edince Belkis'in tenbih ettiği imtihanın kâffesi hasıl oldu. Fakat Hazret-i Süleyman'ın debdebe ve daratıru ve saltanatta varlığını görünce bittabi' getirdikleri hediyyenin o saltanata nisbetle hiç bir kıymeti olmadığını bil-diler. Süleyman (A.S.) da âyette beyan olunduğu veçhile hediyye-lerini kabul etmeyip reddetti ve hatta bazı tehdidatta da bulundu. Çünkü; evvelce beyan olunduğu veçhile Hüdhüd sarayın penceresinde Belkis'in müşaveresini ve göndereceği hediyyelerini ve imtihan tenbihatını ve elçisini velhasıl Belkis'in sarayında bu hususa dair cereyan eden ahvali tamamiyle Süleyman (A.S.) a haber verdiğinden Süleyman (A.S.) gayet vasi' bir meydana kürsüler kurdurmuş ve ins ü cinden maiyyet askerlerinin saflarla bulunmalarını emretmiş ve saltanatın kuvvet ve kudretine âid ne kadar debdebe ve daratı varsa onları elçilerin görecekleri bir hale koymakla kemâl-i satvetini onlara izhar etmiştir. Teklifini kabul etmedikleri takdirde muharebeye hazır olduğunu i'lân etti. Binaenaleyh; bu vukuat bir hükümdardan diğer hükümdara elçi göndermenin ve gelen elçilere satvetini göstermenin meşru' olduğunu Kur'an'da beyana sebep olmuştur.
Belkis'in elçisi (Münzir b. Amr) geri gelip Hazret-i Süleyman'ın sohbetini ve ahvalini ve müşahedatım tamamiyle haber verince Belkis Süleyman (A.S.) in nebi olduğunu tasdik ederek muharebe doğru olmadığını ve musalâhayla itaat lâzım olduğunu vükelâsına tefhim ve Hazret-i Süleymanla yakın vakıtta huzuruna gelip müşerref olacağını beyan zımnında ikinci bir elçiyle bir nâme gönderdi ve kendi yol tedarikâtma başladı ve kürsüsünü sarayının yedi kapı içinde olan kendine mahsus köşkünde müteaddit bekçilerin taht-ı muhafazasında bıraktı ve yola çıktı.
Neml 27:37
Vacip Tealâ Belkis'in elçilerinin hediyyelerle huzur-u ian'a geldiklerinde vuku' bulan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve sözüne şunu da ilâve etti:
elçi! Dön geri getirdiğiniz hediyyeye bizim ihtiyacımız yoktur.»]
Yani; Belkis'in elçisi Süleyman (A.S.) m huzuruna gelince Süleyman (A.S.) elçiye ve yanında bulunanlara hitap ederek dedi ki, «Siz bana ehl-i dünyanın gaye-i emelleri olan emvâl-i dünya ile mi imdad edeceksiniz ve onunla mı kendinizi sevdireceksiniz? Allah'ın bana verdiği ni'metler size verdiği ni'met-i dünyadan hayırlıdır. Binaenaleyh; benim sizin getirdiğiniz mala ihtiyacım yoktur, belki siz dünya malından ibaret olan hediyyenize mağrur olur ve onunla ferahlanırsınız. Çünkü; emeliniz dünya malına münhasır olup âhiretten haberiniz yoktur. Ey elçi! Git memleketine Belkis'e ve-kavmine söyle. Benim onlardan ve onların emsalinden matlûbum dünya malı değildir, ancak onlardan matlup olan iman ve şeriata inkiyattır. Şu halde eğer matlup olan imânı yerine getirip inkiyad etmezlerse elbette biz onlara mukabele edemeyecekleri bir askerle gelir ve hor ve hakir oldukları halde onları memleketlerinden çıkarırız)» demekle maksadını elçiye anlattı ve elçi de nebi olduğuna kanaat ederek avdet etti. Çünkü; Ni'metullah Efendinin, Kazı, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hazret-i Süleyman elçilere karşı gayet beşuş, güler yüz ve tatlı dille rae-lûl ü mahzun ve gayet yanık bir surette dünyaya ve âhirete müteallik sohbette* bulundu, memleketlerinden ve padişahlarının hâllerinden suâl etti. Belkis tenbihinde "Eğer mülayim bulunursa nebidir» demişti. Binaenaleyh; Hazret-i Süleyman'ın mertebe-i nübüvvete lâyık bir surette sohbeti bu maksadı temin etti. Yani nebi olduğunu isbat etti ve diğer imtihanlarından inciyi bir kurda deldirmek ve boncuğa ipliği taktırmak suretiyle hasıl oldu. Cariyelerle oğlanların beyinlerini tefrika gelince; Süleyman (A.S.) onlara ellerini ve yüzlerini yıkamakla emretti. Meğer cariyeler suyu bir ellerinden diğer ellerine ve sonra yüzlerine dökmekle yıkarlar amma oğlanlar nasıl suyu ellerine dökerse öylece doğru yüzlerine götürürler. Onları da bu cihetle tefrik edince Belkis'in tenbih ettiği imtihanın kâffesi hasıl oldu. Fakat Hazret-i Süleyman'ın debdebe ve daratıru ve saltanatta varlığını görünce bittabi' getirdikleri hediyyenin o saltanata nisbetle hiç bir kıymeti olmadığını bil-diler. Süleyman (A.S.) da âyette beyan olunduğu veçhile hediyye-lerini kabul etmeyip reddetti ve hatta bazı tehdidatta da bulundu. Çünkü; evvelce beyan olunduğu veçhile Hüdhüd sarayın penceresinde Belkis'in müşaveresini ve göndereceği hediyyelerini ve imtihan tenbihatını ve elçisini velhasıl Belkis'in sarayında bu hususa dair cereyan eden ahvali tamamiyle Süleyman (A.S.) a haber verdiğinden Süleyman (A.S.) gayet vasi' bir meydana kürsüler kurdurmuş ve ins ü cinden maiyyet askerlerinin saflarla bulunmalarını emretmiş ve saltanatın kuvvet ve kudretine âid ne kadar debdebe ve daratı varsa onları elçilerin görecekleri bir hale koymakla kemâl-i satvetini onlara izhar etmiştir. Teklifini kabul etmedikleri takdirde muharebeye hazır olduğunu i'lân etti. Binaenaleyh; bu vukuat bir hükümdardan diğer hükümdara elçi göndermenin ve gelen elçilere satvetini göstermenin meşru' olduğunu Kur'an'da beyana sebep olmuştur.
Belkis'in elçisi (Münzir b. Amr) geri gelip Hazret-i Süleyman'ın sohbetini ve ahvalini ve müşahedatım tamamiyle haber verince Belkis Süleyman (A.S.) in nebi olduğunu tasdik ederek muharebe doğru olmadığını ve musalâhayla itaat lâzım olduğunu vükelâsına tefhim ve Hazret-i Süleymanla yakın vakıtta huzuruna gelip müşerref olacağını beyan zımnında ikinci bir elçiyle bir nâme gönderdi ve kendi yol tedarikâtma başladı ve kürsüsünü sarayının yedi kapı içinde olan kendine mahsus köşkünde müteaddit bekçilerin taht-ı muhafazasında bıraktı ve yola çıktı.
Yani; Belkis'in elçisi Süleyman (A.S.) m huzuruna gelince Süleyman (A.S.) elçiye ve yanında bulunanlara hitap ederek dedi ki, «Siz bana ehl-i dünyanın gaye-i emelleri olan emvâl-i dünya ile mi imdad edeceksiniz ve onunla mı kendinizi sevdireceksiniz? Allah'ın bana verdiği ni'metler size verdiği ni'met-i dünyadan hayırlıdır. Binaenaleyh; benim sizin getirdiğiniz mala ihtiyacım yoktur, belki siz dünya malından ibaret olan hediyyenize mağrur olur ve onunla ferahlanırsınız. Çünkü; emeliniz dünya malına münhasır olup âhiretten haberiniz yoktur. Ey elçi! Git memleketine Belkis'e ve-kavmine söyle. Benim onlardan ve onların emsalinden matlûbum dünya malı değildir, ancak onlardan matlup olan iman ve şeriata inkiyattır. Şu halde eğer matlup olan imânı yerine getirip inkiyad etmezlerse elbette biz onlara mukabele edemeyecekleri bir askerle gelir ve hor ve hakir oldukları halde onları memleketlerinden çıkarırız)» demekle maksadını elçiye anlattı ve elçi de nebi olduğuna kanaat ederek avdet etti. Çünkü; Ni'metullah Efendinin, Kazı, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hazret-i Süleyman elçilere karşı gayet beşuş, güler yüz ve tatlı dille rae-lûl ü mahzun ve gayet yanık bir surette dünyaya ve âhirete müteallik sohbette* bulundu, memleketlerinden ve padişahlarının hâllerinden suâl etti. Belkis tenbihinde "Eğer mülayim bulunursa nebidir» demişti. Binaenaleyh; Hazret-i Süleyman'ın mertebe-i nübüvvete lâyık bir surette sohbeti bu maksadı temin etti. Yani nebi olduğunu isbat etti ve diğer imtihanlarından inciyi bir kurda deldirmek ve boncuğa ipliği taktırmak suretiyle hasıl oldu. Cariyelerle oğlanların beyinlerini tefrika gelince; Süleyman (A.S.) onlara ellerini ve yüzlerini yıkamakla emretti. Meğer cariyeler suyu bir ellerinden diğer ellerine ve sonra yüzlerine dökmekle yıkarlar amma oğlanlar nasıl suyu ellerine dökerse öylece doğru yüzlerine götürürler. Onları da bu cihetle tefrik edince Belkis'in tenbih ettiği imtihanın kâffesi hasıl oldu. Fakat Hazret-i Süleyman'ın debdebe ve daratıru ve saltanatta varlığını görünce bittabi' getirdikleri hediyyenin o saltanata nisbetle hiç bir kıymeti olmadığını bil-diler. Süleyman (A.S.) da âyette beyan olunduğu veçhile hediyye-lerini kabul etmeyip reddetti ve hatta bazı tehdidatta da bulundu. Çünkü; evvelce beyan olunduğu veçhile Hüdhüd sarayın penceresinde Belkis'in müşaveresini ve göndereceği hediyyelerini ve imtihan tenbihatını ve elçisini velhasıl Belkis'in sarayında bu hususa dair cereyan eden ahvali tamamiyle Süleyman (A.S.) a haber verdiğinden Süleyman (A.S.) gayet vasi' bir meydana kürsüler kurdurmuş ve ins ü cinden maiyyet askerlerinin saflarla bulunmalarını emretmiş ve saltanatın kuvvet ve kudretine âid ne kadar debdebe ve daratı varsa onları elçilerin görecekleri bir hale koymakla kemâl-i satvetini onlara izhar etmiştir. Teklifini kabul etmedikleri takdirde muharebeye hazır olduğunu i'lân etti. Binaenaleyh; bu vukuat bir hükümdardan diğer hükümdara elçi göndermenin ve gelen elçilere satvetini göstermenin meşru' olduğunu Kur'an'da beyana sebep olmuştur.
Belkis'in elçisi (Münzir b. Amr) geri gelip Hazret-i Süleyman'ın sohbetini ve ahvalini ve müşahedatım tamamiyle haber verince Belkis Süleyman (A.S.) in nebi olduğunu tasdik ederek muharebe doğru olmadığını ve musalâhayla itaat lâzım olduğunu vükelâsına tefhim ve Hazret-i Süleymanla yakın vakıtta huzuruna gelip müşerref olacağını beyan zımnında ikinci bir elçiyle bir nâme gönderdi ve kendi yol tedarikâtma başladı ve kürsüsünü sarayının yedi kapı içinde olan kendine mahsus köşkünde müteaddit bekçilerin taht-ı muhafazasında bıraktı ve yola çıktı.
Neml 27:38
Vacip Tealâ, Belkis'in Hazret-i Süleyman'ın ikametgâhına bir konak mesafeye geldiğinde Süleyman (A.S.) m ondan evvel kürsüsünü getirecek bir kimse aradığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fakat Süleyman (A.S.) bunu biraz teehhürlü addederek daha sür'atli getirilmesini arzu etmesine binaen :
Neml 27:39
Vacip Tealâ, Belkis'in Hazret-i Süleyman'ın ikametgâhına bir konak mesafeye geldiğinde Süleyman (A.S.) m ondan evvel kürsüsünü getirecek bir kimse aradığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fakat Süleyman (A.S.) bunu biraz teehhürlü addederek daha sür'atli getirilmesini arzu etmesine binaen :
Neml 27:40
İfrit; Cinden habis ve münkir bir kimsedir. Süleyman (A.S.) bu gibileri hidemat-ı şakkada istihdam ederdi. İsmi (Zek-van) veya (Sahr) dır. İfritin mekam - % Süleyman ile muradı; hükümet konağıdır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hazret-i Süleyman sabahtan zeval vaktine kadar hükümet kürsüsünde oturur, mesalih-i ibad ve hükümetle meşgul olup zevalden sonra başka işlerle meşgul olduğundan İfritin «Ben makamından kalkmadan evvel arş-ı Belkis'i getiririm» demesi «hükümet konağından kalkmadan evvel getiririm» demekti. Binaenaleyh; Süleyman (A.S.) zamanı uzun saydı ve daha evvel gelmesini istemesi üzerine kitaptan ilmi olan (Asaf b. Berhiya) «Ben arş-ı Belkis'i gözünün kapağını sana reddetmeden yani gözünü açıp kapamadan getiririm» dedi ve emr-i Süleymanî üzere derhal getirdi. Arş-ı Belkis'i getiren zatın Cibril-i Emin olduğuna dair rivayet varsa da bu rivayet zayıftır. Esah olan Süleyman (A.S.) in vezir-i a'zamı ve teyzezadesi (Asaf b. Berhiya) dır. Asaf hazretleri kütüb-ü İlâhi-yeyi ve bilhassa Tevrat'ı tilâvetle meşgul hakayikını lâyıkıyla bilip mucibiyle amel eder, ism-i a'zamı bilir, duası müstecap bir zat olduğundan nereye gitse hayırla gelen bir zat-ı âl-i sıfat idi. Göz açıp yumuncaya kadar arş-ı Belkis'i getirmesi Asaf hakkında keramet ve Hazret-i Süleyman hakkında mu'cizedir. Çünkü; bir nebinin ümmetinde zuhur eden harikalar o nebinin şeriatinin sıhha-tma delâlet ettiği cihetle o nebi hakkında mu'cizedir. Keramet-i evliyanın hak olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Asaf Veli'dir, nebi değildir. Kitapla muradın; Levh-i vıahfuz olması muh-temelse de esah olan Kütüb-ü semaviyedir. Şu halde Asaf m kütüb-ü semaviyeye ilmi olduğunu beyanla Cenab-ı Hak Asaf ı sena etmiştir.
Süleyman (A.S.) m arş-ı Belkis'i getirmekten maksadı; Hüd-hüd vasıtasiyle göstermiş olduğu mu'cizelere bir mu'cize daha göstermekle eski mu'cizesini takviye ve kudretullaha delâlet eden acayibi Belkis'e müşahede ettirmekle tevhide da'vettir. Belkis'in mülkü olan arşı izni olmaksızın getirmek meselesine gelince : Belkis henüz gelip şeref-i imanla müşerref olmadığından ecnebiyye bir müşrike olduğu cihetle onun malını almak helâl olmasına binaen Hazret-i Süleyman arşının getirilmesini emretmiştir. Arş-ı Belkis'i kendi getirmeye muktedirken Asaf'a emretmesi; ümmeti ve bilhassa vüzerası içinde böyle sah'ib-i keramet kimselerin bulunduğunu âleme i'lân etmek ve Asaf'm kadrini yükseltmektir. Binaenaleyh hükümdarlara lâyık olan; reayası ve bilhassa vükelâsı içinde bulunan erbab-ı iktidarı takdir ile kadrini ilâ etmektir. Arş-ı Belkis'in Turfetülaynda hem Yemen'de hem de Kudüs'te bulunması bir cismin an-ı vahidde iki mekânda bulunması yönünden harikulade bir keramet olmuştur. Yoksa bir cismi bir mekândan diğer mekâna sür'atli ve sür'atsiz nakletmek her zamanda ve her şahıs tarafından yapılabileceğinden arş-ı Belkis'i yalnız nakletmek ciheti harikulade değildir.
Arş-ı Belkis Asaf vasıtasiyle derhal huzuruna gelip karar edince Süleyman (A.S.) bu misilli harikuladelerin kendi iktidariyle olmayıp ancak Allah'ın insanıyla olduğunu ikrarla şükrünü edaya müsareat ederek dedi ki «Rabbim beni imtihan için bu ni'metleri bana ihsan ediyor ki ben şükür mü edeceğim, yoksa ni'mete lâzım olan şükrü terkle küfran-ı ni'met mi edeceğim? Halbuki eğer bir kimse şükrederse şükrünün menfeatı kendine aittir. Zira; şükrü Allah'ın verdiği ni'mete karşı uhdesine terettüp eden vazifesini eda etmek ve ni'metinin tezayüdünü istemektir. Çünkü şükür; ni'-metin ziyadelenmesine sebeptir ve şükürle meşgul olan kimse ibadetle meşguldür. Çünkü; şükrü mün'imini zikirle sena etmekten ibaret ve bu da aynı ibadettir. Eğer bir kimse şükretmez de küfran-ı ni'met ederse zararı kendine aittir. Zira; Allahü Teaîâ onun şükründen ganidir ve ihtiyacı yoktur. Lâkin Allahü Tealâ kerimdir. Zira; kullarından dünyada şükredenlere ni'metini ihsan ettiği gibi şükretm ey enlerin de rızıklarını kesmez, onlara da ni'metinj ihsan eder. Çünkü; dünyada hayat rızıkla kaaim olduğundan dünyada yaşaması mukadder olan her kulun rızkını kesmez.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile (Asaf b. Berhiya) nın arş-i Belkis'i getirmesinin keyfiyyeti; Süleyman (A.S.) a «Aç gözünü bak Yemen cihetine» dedikten sonra ism-i a'zamla Rabbisine duâ eder ve duasının kabulüyle Rabbisi arş-ı Belkis'i mekânından kaybedip huzur-u Süleyman'da izhar eder. Yoksa Asaf Yemen'e giderek arkasına yüklenip getirmiş değildir, belki kuvve-i kudsiye ve kudretullaha iltica etmek suretiyle gelmiştir. Eflâkin ve bazı yıldızların harekesini bilen ve kudretullaha iman eden ve elektrikteki sür'ati gören arş-i Belkis'in bu kadar sür'atle
naklini uzak saymaz.
Neml 27:41
Vacip Tealâ Hazret-i Süleyman'ın, arş-ı Belkis'i getirttiğini beyandan sonra Belkis'i imtihan için arşını gösterdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani arş-i Belkis gelince Süleyman (A.S.) vükelâsına «Arş-ı Belkis'ı biraz değiştirin biz nazar edelim görelim arşını bilebilir mi, yoksa bilmeyenlerden mi olur?» dedi. Derhal kürsünün vaziyetini ve üzerinde olan mücevherattan bazılarını değiştirmekle tağyir ettiler. Vakta ki, Belkis geldi «Senin arşın da şu gördüğün arş gibi midir?» denildi. Belkis kürsüyü nazardan geçirdi ve «Sanki bu kürsü benim kürsümün aynıdır» dedi ve sözüne şunu da ilâve etti: «Bize bu mu'cizeden evvel kudret-i İlâhiyeye ve sizin nübüvvetinize ilim verildi. Binaenaleyh; bizler iman ettik ve müslim olduk» demekle itaatini izhar etti.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile arşı tağyirden Hazret-i Süleyman'ın maksadı; Belkis'in dirayet, fetanet, feraset ve kiyasetini imtihan etmekti. Çünkü; Belkis gelmeden evvel cinniler Hazret-i Süleyman'a onu hamakatla zemmettiklerinden Belkis'in aklının mikdarmı tecrübe için kürsüsünün dışının bilinmez bir hale getirilmesini emretti ki, bakalım Belkis'in onu bilecek kadar zekâs var mıdır, yoksa cinnilerin dedikleri gibi ahmak mıdır? Gerçi Bel kis padişah ise de padişahlık pederinden mevrus olduğu cihetle fe raseti ve fetanetine delil olmaz. Çünkü; memleketini vükelâsmıı idare etmesi ihtimaline' binaen tecrübeye lüzum görülmüştür. Bi naenaleyh; kürsünün kırmızı mücevheratını yeşile tebdil ve cüz'i ce heyetini değiştirmek suretiyle imtihan etti ve Belkis de kemâl-dirayet ve fetanet sahibi olduğundan derhal arşın kendinin arş olduğunu bildi fakat yedi kapı içinde kilitli ve bir çok muhafızla: ta'yin ederek bıraktığından kendi kürsüsü olmaması ihtimalini di hatırında tutarak teşbih tarikiyle elâstiki ve diplomasiye muvafı] bir cevap verdi ki, yalandan nefsini muhafaza etti. Çünkü; kat'iy yen odur dese belki değildir ve değildir dese belki odur. Binaena leyh; iki ciheti de idare edecek âkılâne bir cevap verdi ki, yalan dan, hamakattan ve her cihetle ittihamdan nefsini vikaye etti v< Süleyman (A.S.) m bu cevabı kabul ve takdir ettiğini bildiğindei Belkis derhal nübüvvetini tasdike müsareat etti ve «Bu gibi hâri kulade ve mu'cizelerle bizi imtihana hacet yoktur. Zira; şu göster miş oldurun mu'cizeleri izhardan evvel senin nübüvvetin hakkınd; bize ilim verildi. Binaenaleyh; müslim olarak sana itaat üzere gel dik» demekle imanını izhar ve Hazret-i Süleyman'a arz-ı mutavaa ta müsareat etti.
Neml 27:42
Vacip Tealâ bundan evvel Belkis'in hâl-i küfürde olduğum beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Belkis aklı ve dirayetiyle daha evvel iman ederdi faka Belkis'i imandan evvelce ibadet ettiği batıl ma'budu men'etti. Zira; Belkis iman etmeden evvel kâfir olan kavm-i Sebe'dendi. Binaenaleyh; ta genç yaşından bu ân'a kadar ülfet ettiği mezhebi ter-kedememişti.
Nimetullah Efendinin tevcihine nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Vacip Tealâ Hazret-i Süleyman'ın Belkis'i imtihanını beyandan sonra billurdan yapılmış bir avluya dahil olmasını emirle imtihan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve salona girmesi taraf-ı Sü-leymanîden emrolundu ve girmek üzere hazırlandı.
Neml 27:43
Vacip Tealâ bundan evvel Belkis'in hâl-i küfürde olduğum beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Belkis aklı ve dirayetiyle daha evvel iman ederdi faka Belkis'i imandan evvelce ibadet ettiği batıl ma'budu men'etti. Zira; Belkis iman etmeden evvel kâfir olan kavm-i Sebe'dendi. Binaenaleyh; ta genç yaşından bu ân'a kadar ülfet ettiği mezhebi ter-kedememişti.
Nimetullah Efendinin tevcihine nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Vacip Tealâ Hazret-i Süleyman'ın Belkis'i imtihanını beyandan sonra billurdan yapılmış bir avluya dahil olmasını emirle imtihan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve salona girmesi taraf-ı Sü-leymanîden emrolundu ve girmek üzere hazırlandı.
Neml 27:44
Bu suretle Belkis iman-ı ezelisini izhar etti ve Süleyman (A.S.) m bu cihetle imtihanı tamam oldu. Çünkü; Nisâbûrî'nin ve daha bazı müfessirinin beyanları veçhile cinniler tarafından garaz-ı fasid üzere Belkis'in inciklerinin insana benzemediğinden bahsetmeleri üzerine Hazret-i Süleyman sarayın ortasına billurdan bir salon yaptırır ve salonun altına sarnıç gibi su doldurur ve .suyun içine balık ve saire gibi su hayvanlarını koyar. Yeknazarda bakan billurdan altındaki suyu görünce salonu bir göl halinde görür. Binaenaleyh; Belkis'e salona gir emrini verip o da girmek üzere gelerek orasını su halinde görünce eteklerini suya girecek gibi sıvamaya mecbur olmuştu. Süleyman (A.S.) bu hali görünce salonun billurdan olduğunu ve etekleri sıvamaya hacet olmadığını derhal haber verdi ve cinnilerin azviyyatlarmm yalan olduğu herkesçe tebeyyün etti ve Belkis de bu azamet karşısında hemen dergâh-ı Ulûhiyete iltica ile kusurunu i'tiraf ederek iman ettiğini i'lân etti ve meşhur rivayete nazaran Hazret-i Süleyman Belkis'i tezevvüc ve mülkü üzerinde takrir edip memleketine gönderdi ve hukuk-u zevciyeti ifa etmek üzere aralık aralık Belkis'in sarayına gelerek birkaç gün ikamet ettiği mervidir. Gerçi âyette tezevvüc ettiğine dair sarahat yoktur ve bu husus; zan ifade eden bir rivayetten ibarettir. O halde El'ilmü indallah demet daha doğrudur. Benî îsrail devrinde billur ve sırça sanatının gayel ileri gittiğine ve sağlam yapılıp salonlara ve avlulara döşenecek kadar muhkem olduğuna âyet delâlet eder. Şimdi cesim ebniyele-rin damlarında ve salonlarında görülenler de bu kabil billurdur Billurun harikulade olarak ânı meydana gelmiş bir mu'cize oldu ğuna dair âyette sarahat yoktur. Binaenaleyh; o zamanın san'atiylt hasıl olduğu ve bu san'atm gayet mahirane ileri gittiği anlaşılmaktadır.
Neml 27:45
Vacip Tealâ Resulünü tesliye ve ümmetini ibrete da'vet etmek üzere Hazret-i Davud ve oğlunun bazı kıssalarını beyandan sonra Salih (A.S.) m kavmiyle kendi arasında cereyan eden vak'alarma işaret etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; biri Salih (A.S.) a «Mü'min»- diğeri «Kâfirdir» dediler. Şu halde mü'min olanlar kâfirleri ve kâfir olanlar mü'minleri sevmez, yekdiğeriyle münakaşa ederler. Zira; her fırka kendini haklı görür.
Yani; Semud kavminin zulm ü udvanları ve fisk u fücurları son dereceye varınca biz muhakkak olarak onlara Allah'a ibadet etmelerini emreder biraderleri Salih (A.S.) ı resul olarak gönderdik. Salih (A.S.) da onlara «Allah'a ibadet edin» deyip hakka davet edince birbirlerine husumet eder iki fırka oldular.
Neml 27:46
Yani; Salih (A.S.) kavmini tevhide da'vet edip onlar da iki fırka olunca Salih (A.S.) hallerine acımak ve şefkat etmek suretiyle kavmine dedi ki «Enva'ı saadetinizi mucip olan imandan evvel küfrü ve küfrün icap ettiği ukubeti neden isti'câl edersiniz? Ne olur merhamet olunmanız için Allah'a istiğfar etseniz ve istiğfarınızla merhamet-i İlâhiyeye mazhar olsanız» demekle nasihat-ta bulundu.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Salih (A.S.) onlara «İman edin. Eğer iman etmezseniz size Allah'ın azabı gelir. Binaenaleyh; azap gelmeden günahlarınıza tevbe edin» dediğinde onlar «Ya Salih! Eğer senin bu dediklerin doğruysa vaad ettiğin azap gelsin o zaman tevbe ederiz» demeleri üzerine Hazret-i Salih «Niçin hasene olan tevbeden evvel seyyie olan azabın aceleten gelmesini istersiniz?» demekle azabı isti'calleri üzerine tekdir etti. Şu manâya nazaran bu âyette hasene yle murad; tevbe, seyyie yle murad; azaptır, Yahud «Ne için gazabı mucip olan günahı işlersiniz de rahmet-i İlâhîyi ve lûtf-u Sübhaniyi müstelzim olan hayrat, hasenat ve ibadatı işlemezsiniz?» demektir. Buna nazaran seyyie yle murad; Ma'siyet ve hasene yle murad; ibadettir.
Neml 27:47
Vacip Tealâ Hazret-i Salih'in şu nasihati mukabelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Salih (A.S.) m nasihati üzerine kavmi dediler ki, «Ya Salih! Biz seninle ve sana iman eden maiyyetinle teşe'üm ederiz. Zira; bu dini icad edeli bizim başımız belâdan kurtulmuyor ve biz sizin sebebinizle uğursuz olduk, vekayi'-i acîbe ve nıesaib-i adide-den halâs olamadık. Bunların cümlesi sizdendir. Çünkü; siz böyle bir din meydana koymadan evvel bu belâlardan hiç birisine ma'ruz kalmazdık» demekle Hazret-i Salih'e unf u şiddet gösterdiler. Salih (A.S.) onların .şu mukabelelerini işitip imanlarından me'yus olunca dedi ki, «Ey kavmim! Sizin uğursuzluğunuz indallah yazılıdır. Zira; siz iradenizi küfre ve belâ icap edecek bir takım günahlara sarfettiğinizden Allahü Tealâ sizin başınıza gelecek belâları yazmıştır, belki siz bir kavimsiniz ki, hayr ü şer, izzet ü zillet, rahat ve şiddetle tecrübe olunuyorsunuz ve lâkin bilmiyorsunuz» demekle tege'ümün kendi ef alleri icabı olduğunu beyan etti. T air ; Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile teşe'ümdür. Yani sevilmedik şeyin husulüne sebep saydığı şeye tair denir. İşte kavm-i Semûd kıtlık ve mallarının telef olması gibi sevmedikleri bir takım âfetlerin husulüne Hazret-i Salih'in ortaya koyduğu din-i hakkı sebep saydıklarından «Biz sizinle tetayyür yani teşe'üm ederiz ve kötülüklere sebeb sizsiniz» demişlerdir.
Neml 27:48
Yani; Salih (A.S.) kavminin ıslâhına ne kadar çalıştıysa kavmi de o nisbette tuğyanlarını tezyid, hatta katline kadar cür'et ettiler. Zira; Salih (A.S.) m meskeni olan (Hicr) ismindeki kasabada dokuz kabile vardı. Onların âdetleri yer yüzünü ifsad etmekti, asla islâh etmezlerdi. Cümle-i fesatlarından birisi de gece vakti Hazret-i Salih'i ve evlâdını katle yemin etmeleridir. Çünkü; o dokuz kabilenin eşrafzadelerinden dokuz delikanlı komite teşkil ederek Hazret-i Salih'in ve ona tâbi' olan evlâd ü iyalinin katli hususunda müşavere ederek dediler ki «Bizim hepimiz Allahü Tealâ'ya yemin etsin ve yemininde desin ki, biz elbette gece Salih'e ve ehline beytutet edelim yani gece hücum ederek kendini ve evlâdını katledelim ve velisine diyelim ki, biz Salih'in ihlâk olunduğu mahalde bulunmadık ve bu sözümüzde biz sadıkız. Bu suretle diyetinden de kurtulalım» dediler. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile sözlerinde sâdık olmalarım şöyle tevcih ettiler : «Biz yalnız Salih'in helak olduğu mahalle varmadık. Dediğimiz doğrudur. Çünkü; biz Salih'in ve ehlinin mecmuunun helak olduğu mahalle vardık, yoksa yalnız Salih'in veyahud yalnız ehlinin ihlâk olunduğu mahalle varmadık dersek sadık oluruz» diye te'vil etmek istediler. Bu gibi tezviratın insanlarda eskiden beri âdet olduğu bu vak'ayla da anlaşılmaktadır.
Taberi'de beyan olunduğu veçhile emrolduğu surette manâ-yı nazım:
…
demektir. Eğer mazi ve haber suretinde kıraet olunursa manâ-yı nazım:
…
demektir. Yeminlerinin sureti; ikidir : Birincisi; geceyle hücum edip öldürmektir. İkincisi; biz Öldürmedik diyerek inkâr etmeleridir.
Biz elbette beytutet edelim demek geceyle ih~ lâkini kasdedelim demektir. Çünkü; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile beytutet; Geceyle düşmanı ihlâk etmek üzere kasdetmektir. «İfsad ederler islâh etmezler» demek «Hâlleri hemen ifsattır, asla salâh karışığı yok» demektir.
Yalan, insanlar nazarında her zaman fena bir şey olduğundan Semûd kavmi şirki ve resullerini katil gibi cinayetleri irtikâp ettikleri halde sözlerini yalandan vikaye etmek üzere bir takım te'-vilâtla tekellüf etmişlerdir.
Neml 27:49
Yani; Salih (A.S.) kavminin ıslâhına ne kadar çalıştıysa kavmi de o nisbette tuğyanlarını tezyid, hatta katline kadar cür'et ettiler. Zira; Salih (A.S.) m meskeni olan (Hicr) ismindeki kasabada dokuz kabile vardı. Onların âdetleri yer yüzünü ifsad etmekti, asla islâh etmezlerdi. Cümle-i fesatlarından birisi de gece vakti Hazret-i Salih'i ve evlâdını katle yemin etmeleridir. Çünkü; o dokuz kabilenin eşrafzadelerinden dokuz delikanlı komite teşkil ederek Hazret-i Salih'in ve ona tâbi' olan evlâd ü iyalinin katli hususunda müşavere ederek dediler ki «Bizim hepimiz Allahü Tealâ'ya yemin etsin ve yemininde desin ki, biz elbette gece Salih'e ve ehline beytutet edelim yani gece hücum ederek kendini ve evlâdını katledelim ve velisine diyelim ki, biz Salih'in ihlâk olunduğu mahalde bulunmadık ve bu sözümüzde biz sadıkız. Bu suretle diyetinden de kurtulalım» dediler. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile sözlerinde sâdık olmalarım şöyle tevcih ettiler : «Biz yalnız Salih'in helak olduğu mahalle varmadık. Dediğimiz doğrudur. Çünkü; biz Salih'in ve ehlinin mecmuunun helak olduğu mahalle vardık, yoksa yalnız Salih'in veyahud yalnız ehlinin ihlâk olunduğu mahalle varmadık dersek sadık oluruz» diye te'vil etmek istediler. Bu gibi tezviratın insanlarda eskiden beri âdet olduğu bu vak'ayla da anlaşılmaktadır.
Taberi'de beyan olunduğu veçhile emrolduğu surette manâ-yı nazım:
…
demektir. Eğer mazi ve haber suretinde kıraet olunursa manâ-yı nazım:
…
demektir. Yeminlerinin sureti; ikidir : Birincisi; geceyle hücum edip öldürmektir. İkincisi; biz Öldürmedik diyerek inkâr etmeleridir.
Biz elbette beytutet edelim demek geceyle ih~ lâkini kasdedelim demektir. Çünkü; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile beytutet; Geceyle düşmanı ihlâk etmek üzere kasdetmektir. «İfsad ederler islâh etmezler» demek «Hâlleri hemen ifsattır, asla salâh karışığı yok» demektir.
Yalan, insanlar nazarında her zaman fena bir şey olduğundan Semûd kavmi şirki ve resullerini katil gibi cinayetleri irtikâp ettikleri halde sözlerini yalandan vikaye etmek üzere bir takım te'-vilâtla tekellüf etmişlerdir.
Neml 27:50
Vacip Tealâ bu ittifaklarında inad ederek beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü;
hilenin neticesi felâket ve akibeti hüsrandır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nm Salih (A.S.) ı katletmek üzere ittifak edenlere mekrinde üc ihtimâl vardır:
Birincisi; Hazret-i Salih bir mağarayı mescid ittihaz edip geceleri orada ibadetle meşgul olurdu. Müfsidler Hazret-i Salih gelinco katletmek üzere akşamdan mağaraya girdiler. Maksatları evvelen mescidde Salih (A.S.) ı öldürüp sonra girip evlâd ü iyalini öldürmekti. Bilmiyorlardı ki kendilerini Allahü Tealâ Hazret-i Salih'ten evvel ihlâk edecek. Binaenaleyh; mağara üzerlerine yıkılmakla helak oldular.
İkincisi; Geceyle Salih (A.S.) m hanesine hücumla kendini ve evlâdını katletmekti. Bilmiyorlardı ki, orada Hazret-i Salih'i beklemek üzere hazır olan melekler onları Salih'ten evvel katledecekler. Binaenaleyh; melekler cnları taşla Öldürdüler. Ve müfsidler taşın atıldığını görürler, fakat taşı atanları göremezlerdi.
Üçüncüsü; Allahü Tealâ onların ittifakından Hazret-i Salih'i haberdar etti. Salih (A.S.) da ehl ü iyaliyle beraber saklandı. Onlar aramışlarsa da bulamadılar ve akibet cümlesi birden helak oldular. Helakleri kafidir. Zira âyet; helaklerine kat'î surette delâlet eder. Fakat helaklerinin keyfiyyetine dair sarahaten delâlet olmadığından helakin keyfiyyetine dair rivayet muhteliftir.
Mekir ; hile yapmak ise de Cenab-ı Hakkın hileye ihtiyacı olmadığından burada hileye benzer bir ihlâkle ihlâk ettik demektir. Çünkü mekir ; hasmın haberi olmaksızın yapılan hile olduğundan Cenab-ı Hak da bunları bilmedikleri ve me'mûl etmedikleri cihetten ihlâk ettiğinden «Onların mekrine karşı biz de mekrettik» demiştir ki, hilelerini helaklerine sebep kılmıştır.
Neml 27:51
Vacip Tealâ bu ittifaklarında inad ederek beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü;
hilenin neticesi felâket ve akibeti hüsrandır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nm Salih (A.S.) ı katletmek üzere ittifak edenlere mekrinde üc ihtimâl vardır:
Birincisi; Hazret-i Salih bir mağarayı mescid ittihaz edip geceleri orada ibadetle meşgul olurdu. Müfsidler Hazret-i Salih gelinco katletmek üzere akşamdan mağaraya girdiler. Maksatları evvelen mescidde Salih (A.S.) ı öldürüp sonra girip evlâd ü iyalini öldürmekti. Bilmiyorlardı ki kendilerini Allahü Tealâ Hazret-i Salih'ten evvel ihlâk edecek. Binaenaleyh; mağara üzerlerine yıkılmakla helak oldular.
İkincisi; Geceyle Salih (A.S.) m hanesine hücumla kendini ve evlâdını katletmekti. Bilmiyorlardı ki, orada Hazret-i Salih'i beklemek üzere hazır olan melekler onları Salih'ten evvel katledecekler. Binaenaleyh; melekler cnları taşla Öldürdüler. Ve müfsidler taşın atıldığını görürler, fakat taşı atanları göremezlerdi.
Üçüncüsü; Allahü Tealâ onların ittifakından Hazret-i Salih'i haberdar etti. Salih (A.S.) da ehl ü iyaliyle beraber saklandı. Onlar aramışlarsa da bulamadılar ve akibet cümlesi birden helak oldular. Helakleri kafidir. Zira âyet; helaklerine kat'î surette delâlet eder. Fakat helaklerinin keyfiyyetine dair sarahaten delâlet olmadığından helakin keyfiyyetine dair rivayet muhteliftir.
Mekir ; hile yapmak ise de Cenab-ı Hakkın hileye ihtiyacı olmadığından burada hileye benzer bir ihlâkle ihlâk ettik demektir. Çünkü mekir ; hasmın haberi olmaksızın yapılan hile olduğundan Cenab-ı Hak da bunları bilmedikleri ve me'mûl etmedikleri cihetten ihlâk ettiğinden «Onların mekrine karşı biz de mekrettik» demiştir ki, hilelerini helaklerine sebep kılmıştır.
Neml 27:52
Çünkü; bilûmum harabeler ayni insanlar taraflarından yapılmış olup onlar veya evlâtları tarafından irtikâp olunan cürüm, cinayet ve zulüm sebebiyle helak olup evleri harap olduğundan sonra gelenlere birer ders-i ibret olması ve onlar gibi bunlar da zulüm irtikâp ederlerse harap olacaklarını düşünmeleri lâzımdır.
Neml 27:53
Zira imanın neticesi; selâmet ve ekseri âfetlerden kurtulmaktır. Binaenaleyh; mü'minler necat buldu ve kâfirler helak oldu.
Ruhûl Beyan'da zikrolunduğuna nazaran Hazret-i Salih'e kavminden iman edip necat bulan onbin kimse Yemen'de elyevm (Haz-ramut) denilerv-beldeye hicret ettiler. Çünkü arz-ı zulümden arz-ı salâha hicret; sünnet-i enbiyadandır.
Hazret-i salih oraya varıp orada vefat ettiğinden o beldeye (Hazaramut) denir ki «hazır oldu ve öldü» demektir.
Neml 27:54
Vacip Tealâ Hazret-i Salih'in kavmiyle olan vukuatına işaretten sonra Hazret-i Lût'la kavmi beyninde cereyan eden mübahase-ye işaret etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; hemze, istifham-ı inkârı olduğu gibi suret-i alâniyede o fi'li irtikâp ettiklerini beyanla onlara zemmini tezyid etti. Zira cümle-i latifesi Fahri Râzi'nin beyanı veçhile üç ihtimali havidir: Birincisi; gözünüzle görerek o fi'li getirirsiniz demek onları son derece zemdir. Zira; onlar o kadar fena ahlâklı bir kavimdi ki, bu çirkin fi'li alâ meleinnâs işlemekten çekinmez ve hiç kimseden perva etmezlerdi.
İkincisi; siz gözünüzle görür olduğunuz halde işlersiniz demek «Sizden evvel âlemde bu fi'li irtikâp eden olmadığını ve Al-lahü Tealâ erkeği erkek için halketmediğinden bu filinizin hik-met-i İlâhiyeye muhalif olduğunu kalbinizle bildiğiniz halde işler, ilminizle amel etmiyorsunuz» demektir.
Üçüncüsü sizden evvel geçen asilerin ahvalini gözünüzle gördüğünüz halde ibret almıyorsunuz demektir. Binaenaleyh Lût (A.S.) m kelâmı; kavmini şiddetle tekdiri müş'irdir. demek Kalbinizle fi'linizin fena olduğunu bildiğiniz halde ilminizin mucibiyle amel etmez cahiller gibi amel eder sefihlersiniz demektir ki, dünyada insanlar için sefahatten aşağı bir sıfat olmadığından kavmini sefahetle tavsif etmiştir. Hatta kâfirler bile küfre razı olur, sefahete razı olmazlar. Binaenaleyh kâfir olan bir kimse malında tasarruftan men'olunmaz. Halbuki se fih olan mülkünde tasarruftan men'olunur ki, sefihler nazar-i seri atta behayim menziline tenzil olunurlar ve ukalâdan addolunmaz lar.
Neml 27:55
Vacip Tealâ Hazret-i Salih'in kavmiyle olan vukuatına işaretten sonra Hazret-i Lût'la kavmi beyninde cereyan eden mübahase-ye işaret etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; hemze, istifham-ı inkârı olduğu gibi suret-i alâniyede o fi'li irtikâp ettiklerini beyanla onlara zemmini tezyid etti. Zira cümle-i latifesi Fahri Râzi'nin beyanı veçhile üç ihtimali havidir: Birincisi; gözünüzle görerek o fi'li getirirsiniz demek onları son derece zemdir. Zira; onlar o kadar fena ahlâklı bir kavimdi ki, bu çirkin fi'li alâ meleinnâs işlemekten çekinmez ve hiç kimseden perva etmezlerdi.
İkincisi; siz gözünüzle görür olduğunuz halde işlersiniz demek «Sizden evvel âlemde bu fi'li irtikâp eden olmadığını ve Al-lahü Tealâ erkeği erkek için halketmediğinden bu filinizin hik-met-i İlâhiyeye muhalif olduğunu kalbinizle bildiğiniz halde işler, ilminizle amel etmiyorsunuz» demektir.
Üçüncüsü sizden evvel geçen asilerin ahvalini gözünüzle gördüğünüz halde ibret almıyorsunuz demektir. Binaenaleyh Lût (A.S.) m kelâmı; kavmini şiddetle tekdiri müş'irdir. demek Kalbinizle fi'linizin fena olduğunu bildiğiniz halde ilminizin mucibiyle amel etmez cahiller gibi amel eder sefihlersiniz demektir ki, dünyada insanlar için sefahatten aşağı bir sıfat olmadığından kavmini sefahetle tavsif etmiştir. Hatta kâfirler bile küfre razı olur, sefahete razı olmazlar. Binaenaleyh kâfir olan bir kimse malında tasarruftan men'olunmaz. Halbuki se fih olan mülkünde tasarruftan men'olunur ki, sefihler nazar-i seri atta behayim menziline tenzil olunurlar ve ukalâdan addolunmaz lar.
Neml 27:56
Vacip Tealâ Lût (A.S.) in kavmini tekdirine karşı onların cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Hemen bütün sözleri «âl-i Lût'u karyenizden çıkarın» demeleri olmuştur.
Yani; Lût (A.S.) m kavminin Hz. Lût'tan işittikleri nasihat-lara karşı cevapları olmadı, ancak «âl-i Lût'u karyenizden çıkarın» demekten ibaret oldu. Çünkü; şehevat-ı nef saniyeler ine tebaiyetle kemâl~i dalâlet ve gaflet içinde ısrar ettiklerinden hayır öğüt kulaklarına gitmiyordu, âl-i Lût'u çıkaracak olmalarının sebebi de onların temiz, kendilerinin mülevves olmalarıdır ki kendi delilleri kendi aleyhlerine olduğundan Özürleri kabahatlarmdan daha büyüktü. Çünkü; onlar «bizim kavmimizden taharet davasında bulunuyorlar. Binaenaleyh; bizimle münasebetleri yok» demek «biz fenayız, onlar iyilerdir. Şu halde bizim içimizde yakışmazlar» demektir. Lâkin sefih olup ne söylediklerini bilmediklerinden kendi aleyhlerine delil serdettiler, fakat farkında olmadılar. Çünkü irti-kâbettikleri fiilin fenalığını bilirlerse de maksatları; ahlâklarına müdahale eden bir kimse bulunma yar ak lâfsız. sözsüz meramlarını icra etmekti. Zira süfeha meclisinde bulunanlar; daima irtikâbet-tikleri cinayetin fenalığını bilirler lâkin yanlarında fikirlerine muhalif bir kimse bulundurmak istemezler ki sefahetlerinde olacak
rüsvalığı kimse bilmesin.
Neml 27:57
Çünkü; imreet-i Lût kavminin ef'âline razı bir kâfire olduğundan kavmiyle beraber helaki mukadder olduğu cihetle helakten kurtulamadı. Azapta kalmasıyla hükm-ü İlâhi lâ-hik oldu.
Neml 27:58
Çünkü; onlardan hiç kimse kalmadığı gibi hayvanattan da hiçbir şey kalmadı, hepsi helak oldu, gitti.
Neml 27:59
Vacip Tealâ enbiya-yı izam hazaratından bazılarının ümmetlerinin azab-ı dünyeviyeyle acip surette helaklerini beyandan sonra jümmet-i Muhammediye bu gibi helak olmadığından bizim nebimize Jhamd ü sena etmekle emrini beyan zımnında buyuruyor.
Yani; bizim sana bazı enbiyanın ümmetleriyle vâki olan hallerini beyanımızdan sonra sana vermiş olduğumuz nimetlerimize hamdet ve de ki «yani ins ü cinden ve umum kulların lisanlarından sadır olan hamd ü senanın kâffesi Allah'a mahsustur, Allah'ın gayrı hamde lâyık bir kimse yoktur». Böyle dedikten sonra enbiya biraderlerinin ümmetlerinden çekmiş oldukları zahmetlere mükâfat olmak üzere onlara selâmetle duâ et, «dünyada ve âhirette selâmet şol kimseler üzerine olsun ki o kimseler Allah'ın nübüvvet ve saffetle ihtiyar ettiği kullarıdır» demekle duada bulun ki uhuvvetin vazaifini ifa etmiş olasın. Bundan sonra müşriklerden suâl et, de ki «Kullarım saâdet-i dareyne îsâl ve bütün menfaat ve mazarratlarını halkeden Allahü Tealâ mı hayırlıdır, yoksa müşriklerin şirkettikleri âciz taş ve ağaç parçaları mı hayırlıdır?» Elbette kaadir ü kayyum ve hergeyi feyzeden Allahü Tealâ hayırlıdır. Bunu her âkilin idrak etmesi lâzım olduğundan bu suâl müşrikleri ilzam ve onları istihzadır. Binaenaleyh; âyetin cümle-i ahîresi müşriklerin reylerini tezyib için varid olmuştur. Çünkü; müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri putlarda asla hayır ve iktidar yok ki Vacip Tealâ ile mukayese olunsunlar. Şu halde müşriklere «Nasıl, Allahü Tealâ mı hayırlıdır, yoksa sizin ma'budla-rınız mı hayırlıdır?» demek onları istihzadan başka birşey değildir. Zira; ma'budlarmda asla iktidar olmadığını onlar da bilirler.
Hâzirî'de beyan olunduğuna nazaran Allah'ın ihtiyar ettiği kullarla murad; enbya-yı izam hazaratıdır veyahut enbiya ile beraber ümmetlerinin sulehasıdır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette hamidle emir; Resûlullah'a olduğu gibi Lût (A.S.) a olmak ihtimâli de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
Neml 27:60
demektir.
Vacip Tealâ müşrikleri ilzam için «Allah mı hayırlı, yoksa müşriklerin putları mı .hayırlı?» unvanında ir ad olunan suâlden sonra zat-ı ulûhiyetin hayırlı ve kudret-i kaahire sahibi olduğuna delâlet eden büyük delillerden bazısını zikretmek üzere:buyuruyor.
Yani; şehevatına ittibâ'la babalarını taklit eden müşriklerin âciz putları mı hayırlıdır, yoksa usul-ü âlem ve menâfim menbaı olan gökleri ve yeri halkeden, sizin için sema cihetinden yağmur sularını indirip behcet ve nadrat yani güzellik ve letafet sahibi olan bahçeleri, otları, ekinleri ve her türlü çiçekleri bitiren, bunların herbirini gûnâgûn renkler ve şekillerle meydana getiren Allahü Tealâ mı hayırlıdır? Elbette bunların cümlesini halkeden Allahü Tealâ hayırlıdır. Zira bunları halketmek Allah'a mahsustur, Allah'ın gayrı halkedecek yoktur. Çünkü; sizin için o bahçelerin tek bir ağacını bile bitirmek mümkün olamaz. Şu halde mükevvenâtı icad eden ve sanayii bedîaya kaadir olan Allahü Tealâ ile beraber ondan başka bir ma'bud var da hâşa Allahü Tealâ'ya yardım mı ediyor? Bu âlem-i mükevvenâtı halkeden Halika kim şerik olabilir? Belki Allah'la beraber ma'budun varlığını iddia edenler haktan batıla meyletmiş, yani hakkı bırakıp, batıla geçmiş bir kavimdir.
Vacip Tealâ bu âyette eşyayı bitirmek kendine mahsus olduğuna işaret için gaipten tekellüm suretine iltifat etmiştir. Çünkü; gaaib suretiyle geldiği halde tekellüm suretiyle gelmiştir.
Vacip Tealâ kudret-i kaahiresine delâlet eden delillerden bu makamda ikincisini beyan etmek üzere buyuruyor.
ma'burîlarıniz mı hayırsın arasında nehirler hal-
Neml 27:61
Yani; ey müşrikler! Sizin ibadet ettiğiniz hacer ve şecer parçalarından ibaret olan putlarınız mı hayırlıdır, yoksa yeryüzünü insanlara ve hayvanat-ı saireye karargâh ve mahall-i rahat olarak halkeden Allahü Tealâ mı hayırlıdır? Ö Allahü Tealâ ki yeryüzünü hayvanata mesken olmaya elverişli halkettiği gibi yeryüzünün aralarında hayvanata bilhassa maişetlerini ikmâl için nehirleri ve arzın sebat ve kararı için dağlan ve o dağlarda insanların menfaati için envâ'-ı maâdini, binlerce pınarları, hayvanat için otları halket-ti, iki deniz arasında acı suyla tatlı suyun birbirine karışmaması için mani' halketti. İşte bunların cümlesini halkeden hallâk elbette sizin âciz putlarınızdan hayırlıdır. Zira o putlardan hiçbirisi bunlardan bir zerre bile halkedemezler. Bunları halkeden Allah'la beraber başka bir ma'bud var, Allah'a muavenet etti de siz onu mu ma-bud ittihaz ediyorsunuz? Belki insanların ekserisi cahillerdir. Binaenaleyh; asla menfaat elinden gelmeyen, şuur ve idrakten hâlî olan hasis şeyleri ma'bud ittihaz ederler. Çünkü; ibadete müstehak olan zatla asla ibadete istihkakı olmayanları tefrik edecek kadar ilme mâlik değillerdir.
Bu âyette Cenab-ı Hak arzın insanlar için dört cihetle menfaa-l tını beyan etmiştir. Birincisi: Arzın insanlara karargâhı olmasıdır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile arzın karargâh olması yla murad; arzın tas gibi gaayet sert olarak] insana eziyet etmediği gibi su gibi cıvık olmadığından insanın aya-\ ğı batnıayıp ikisi arasında insanın yatıp oturmasına, ekip dikme-l sine elverişli olması, güvesin ziyasını tutmakla harareti kaabil olup\ nebatatı bitirmeye kaabiliyetli bulunmasıdır. Çünkü; eğer arz güneşi tutmaz bir halde olmuş olsaydı soğuktan ot bitmez, hayvanal yaşayamazdı, eğer hareketi insanların hissedeceği bir derecede olsaydı arz üzerinde insanların kararı mümkün olmazdı. Şemsin arz* bazı kere yaklaşıp bazan da uzaklaşmasıyla fusul-ü erbaanm husulü de insanlara karargâh olmasının başlıca hâdimidiî. Çünkü arz; insanların bitecekleri derecede müteharrik olsa insan daima muz-tarip olur, yaşamazdı. Buna zeizele anları şahittir, fusul-ü erbaî olmasa asla intifa1 olunmaz ve insanlar da yaşayamazdı.
Birincincisi; Arz üzerinde nehirlerin cereyan etmesidir\ Çünkü; arz üzerinde nehirlerin cereyanında insanlar için menfaal ma'lûmdur; nehirlerin kökü (menbaO arzda olduğu cihetle bunların menfaati arzın menfaatından ma'duddur, Oerıab-ı Hak nehirleri arzın menafimden saymakla kullarını o nehirlerden intifa1 etmeye terğib etmiştir.
Üçüncüsü: Arz üzerinde dağların bulunmasıdır. Çünkü; ekseriya bulutlar dağlarda oîup evvelâ rahmet dağlardan başlayarak ovalara yağmur dağlardan geldiği gibi insanların intifa' ettiği pınarlar ve madenler dağlarda olduğu cihetle insanın menafiine hadim olan gerek pınarlar, gerek mâdeniyat dağlarda olup dağlar dahî yer üzerinde olduğundan dağların menafii arzın menafimden ma'dud olmuş ve dağlardan intifa' edip muattal kalmamaya Vacip Tealâ kullarını terğib etmiştir. Pınarların dağlarda olmalarının sebebine gelince : Dağların toprağında buharı muhafaza edecek kadar salâbet olmasıdır. Çünkü; yerlerin altında teraküm eden buharı dağlaruı toprağının muhafaza edip buhar' teraküm ettikçe tekasüf ederek müsebbibül'esbap olan hallâk-ı âlem o tekasüf eden buharı suya tahvil eder. Binaenaleyh; inbiğin menfezi gibi toprağın -p.ras:ndan bir menfez bulmakla hemen merkezi olan yeryüzüne hücum eder bazan da menfez bulamayıp yerin altında o kadar da tazyik olmadığından toprak içinde mahpus olarak kalır. Amma ovalara gelince : Toprağında rehavet olup buharı muhafaza edemediğinden suya madde ve esas olacak buhar bulunmadığı cihetle ovalarda pınarlar nadirdir. Dağlarda bulutun çok olmasına gelince; dağlarda bulutu cezbedecek rutubetin çok olduğu gibi bulutu muhafaza edecek kadar soğuğun ve bulutun madde-i asliyesi olan buharın çok olmasıdır. Kezalik madeniyatm esası buhar olup buhar da dağlarda tahassun ettiğinden maden haline gelmesiyle müddet-i medideye muhtaç olduğu cihetle el değmedik sağlam toprak iktiza ettiğinden bunların cümlesi dağlarda bulunmasına binaen madeniyatm meskeni dağlardır.
Dördüncüsü; Acı suyla tatlı su arasında mani' bulunup birbirine karışmakla ifsad etmemesi ve denizlerin sularının acı olmasıdır. Çünkü; suların acısı tatlısına karışmakla yekdiğerini ifsad etse insanlar içecek su bulamadıkları gibi denizlerin sulan tatlı olsa taaffün edip insanların rahatlarını selbedeceği ve beiki emraz-ı umumiyeye ve tenasülün inkıtama sebep olacağı cihetle denizlerin suyunun acı olması insanlar hakkında lûtf-u İlâhidir. Binaenaleyh; insanların şu lûtf-u İlâhiye de ayrıca şükretmeleri ubudiyetin vazifelerindendir.
Neml 27:62
Vacip Tealâ yerleri, gökleri ve yerde olan menfeatleri halket-tiğini ve müşriklerin ma'budları bunlardan hiçbirini halka kaadir olmadıklarını beyanla müşrikleri tevbih ettikten sonra halkın ihtiyacını defi cihetinden dahî kudret-i kâmile sahibi olduğunu bei yan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Sizin şirkettiğiniz putlarınız mı hayırlıdır, yoksa mesaibden bir musibete veya fakir, hastalık gibi dert ve âlâmdan muztar olan ve halâsına çare arayan bir kimsenin duâ ettiği zaman duasını kabul edip musibetini afiyete, fakrını gınaya ve hastalığını sıhhata tebdil etmekle saha-i selâmete çıkaran kaadir ü kayyunı mu hayırlıdır? Elbette kullarının ihtiyacını defeden ve duasını kabul edip istediğini veren Allahü Tealâ bunlardan hiçbirine kaadir olamayan putlardan hayırlıdır. Binaenaleyh; ma'bu-dünbilhak odur, onun gayrı ibadete lâyık kimse yoktur, Allahü Tealâ size yeryüzünde tasarrufa kudret verdi, sizden evvel geçenlere halife kıldı. Şu halde size yeryüzünde ve bilhassa emlâkinizde tasarrufa kudret veren zat-ı^ eceli ü a'lâya ibadetiniz lâzımdır. Allah'la beraber başka bir ma'bud var mı ki gayra ibadet edersiniz ve size ânen fe ânen tevâlî eden nimetlerin kimden geldiğini düşünmeniz gaayet az olduğundan azizi ve kaviyi bırakıp âciz ve zelile ibadet edersiniz.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette muztar; cins olup aza ve çoğa şamil olduğundan «cins-i muztarm duasını kabul eder» demek «Muztar olanlardan bazılarının duasını kabul eder» demektir. Binaenaleyh; «Bazı âharm duası kabul olmuyor» diyerek suâl va-rid olmaz. Çünkü; Cenab-ı Hak üzerine duanın kabulü vacip değildir. Şu halde istediği kimsenin duasını kabul eder ve istemediğini kabul etmez, kabul edeceği şahıs ve zaman ma'lûm olmadığından herkes her zaman Rabbisine müracaata muhtaçtır. Maahaza şeraitine riayetle ihlâs ve ri_kkat-ı kalple vuku' bulan duanın alelekser
kabul olunduğu malûmdur, kabulüne muayyen bir zaman olmadığından bizim kabul olunmadı zannettiğimiz dualar kabul olunur da haberimiz olmaz yahut daha ileride kabul olunacak, lâkin biz acele ediyoruz.
Neml 27:63
Zira; karada ve deryada insanlara yol vermeye ve hidayette kılmaya kaadirdir. Putlar ise bunlardan hiçbirine kaadir değildir. Şu halde elbette kaadir olan Allahü Tealâ âcizlerden hayırlıdır.
Neml 27:64
Vacip Tealâ dünyaya müteallik olan nimetlerini beyanla kud-ret-i kaahire sahibi olduğunu beyandan sonra âhirete mütealliik^ni-metlerini beyanla da kudretini ispat etmek üzere
Ve senin bu sözün onları ilzam eder. Çünkü; Allah'ın gayrı bir ma'bud olduğuna delil getirmeleri muhaldir. Zira; yok ki getirebilsinler.
Vacip Tealâ bu âyette insanlar için ilci nimet zikretmiştir. Birincisi; öldükten sonra diriltip iade etmektir. Çünkü; nimet-i ebediyeye nail olmak mevte muhtaç olduğundan ehl~i îman için hayırlı ölüm pek büyük nimettir. Zira; ölümün köprüsünü geçmedikçe nimet-i ebediyeye nail olmak mümkün değildir. İkincisi: nzıktır. Çünkü nimet-i ebediyeye vusul; hayat-i dünyaya, hayat-ı dünya ise rızka muhtaç olduğundan iadeyi zikirden sonra insanları merzuk ettiğini- zikretmiştir.
Her dâva delile muhtaç olup delilsiz dâva mesmû' olmadığından ve bilhassa itikaadiyat elbette bir delile müstenid olmak lâzım olduğu cihetle Cenab-ı Hak müşriklerden dahi istemesini Resulüne emretmiştir.
Neml 27:65
Vacip Tealâ kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyandanfisonra ilminin kemâlini beyan etmek üzere buyuruyor.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet müşrikler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; müşrikler Resûlullah'a kıyametin kıyamından ve ba'sın ne zaman olacağından suâl etmeleri üzerine cevap makamında bu âyetin nazil olduğu mervıdir. Meda-rik'te beyan olunduğu veçhile Hz. Âişe (R.A.) «Yarınki günde olacak şeyi bilirim diyen.Allah'a büyük iftira etmiş olur» buyurmuştur.
Hulâsa; Allah'tan gayrı gaybı bilir bir fert olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Neml 27:66
Yani; Allahü Tealâ'nın gayrı ins ü cin ve melek gaybı bilmez ve kıyametin zamanından sorarlar. Bu dünyada ba'solunacakları zamanı bilmezler, belki onların ba'solundukları zamana ilimleri âhirette vâsıl oiur, belki bu dünyada onlar âhiret hakkında şek içindedirler. Hatta onlardan bazıları yalnız şekketmekle de iktifa etmezler, belki kıyametten ve ahval-i âhiretten büsbütün gaafillerdir. Binaenaleyh; kıyametin vukuunu inkâr ederler, delillerini idrake sarf-ı zihin etmezler, şiddetle tekzibe kalkarlar.
Bu âyet-i cclilede âhiretin varlığında tereddüd edenlerin mertebelerini Cenab-ı Hak beyan etmiştir. Çünkü; evvelâ ba'soluna-cakları vakti bilmediklerini, saniyen kıyametin vukuunu bilmediklerini, salisen şekkiçinde mütehayyir olduklarını, rabian bilkülliye gaafil ve münkir olduklarını beyan etmiştir. kıyamete ilimleri vukuundan sonra âhirete lâhik, inkâra mecalleri kalmaz demek olduğu gibi ve yani âhirette ilimleri nihayet bulur ve muzmahil olur gider manâsı dahî muhtemeldir. Çünkü; âhirete varıp re'yel'ayn müşahede edince ilimleri kemâline vâsıl olur ve bu hususa dair ilim nihayet bulur ve birşey nihayesine varınca yok olur. Yahut tedarik manasınadır ki bu hususa dair olan ilimleri birbiri arkasına tâbi' olur, hatta âhiret vücut bulup arkası kesilinceye kadar demektir. Çünkü; âhiret vuku bulup re'yel'ayn görülünce «vardı» veya «yoktu» demeye ihtiyaç kalmaz.
Neml 27:67
Vacip Tealâ haşrin vücudunu beyandan sonra hasrı inkâr edenlerin bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kıyameti bilkülliye inkâr eden kâfirler dediler ki «Biz ve babalarımız toprak olduktan sonra kabirlerimizden ihraç olunur muyuz, hayat bulup dünyadaki hayatımız gibi bir adam mı olacağız? Bunu akıl kabul eder mi? Muhakkak biz ve bizden evvel babalarımız şu haşirle Muhammed (S.A.) tarafından bizler ve başka nebi tarafından babalarımız vaadolunmuştuk. İşte şu vaadler olmadı, illâ evvel geçen ümmetlerin yalanlarından ve- kitaplarına yazılmış satırlarından ibarettir» demekle kıyameti tamamen inkâr ettiler
Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkârlarını beyandan sonra ra verilecek cevabı Resulüne ta'limle tesliye etmek üzere
Neml 27:68
Vacip Tealâ haşrin vücudunu beyandan sonra hasrı inkâr edenlerin bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kıyameti bilkülliye inkâr eden kâfirler dediler ki «Biz ve babalarımız toprak olduktan sonra kabirlerimizden ihraç olunur muyuz, hayat bulup dünyadaki hayatımız gibi bir adam mı olacağız? Bunu akıl kabul eder mi? Muhakkak biz ve bizden evvel babalarımız şu haşirle Muhammed (S.A.) tarafından bizler ve başka nebi tarafından babalarımız vaadolunmuştuk. İşte şu vaadler olmadı, illâ evvel geçen ümmetlerin yalanlarından ve- kitaplarına yazılmış satırlarından ibarettir» demekle kıyameti tamamen inkâr ettiler
Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkârlarını beyandan sonra ra verilecek cevabı Resulüne ta'limle tesliye etmek üzere
Neml 27:69
buyuruyor.
Zira; Allahü Tealâ sana kâfidir.
Yani; ey Resul-ü Zişan! Müşrikler kıyameti inkârlarında ısrar eder, havalarına tebaiyetten vazgeçmezlerse sen onlara de ki «Ey müşrikler! Sizin kıyameti inkârınız dünyaya muhabbet ve mansıbınıza rağbetiniz sebebiyledir. Şu halde siz seyredin yeryüzünde ve nazar-ı ibretle harabelere bakın, görün ki sizin gibi dünyaya hevesle âhireti inkâr edenlerin akıbetleri ne oldu? Hayretle seyr ü temaşa edin. Zira; akıbetiniz de onların akıbetlerinden başka bir-şey değildir» demekle tehdidden sonra habibim! Senden i'raz ve kıyameti inkâr etmelerinden sen onlar üzerine mahzun olma ve senin hakkında yapmış oldukları hilelerinden göğüs darlığı yapma. Sen kalbini geniş, yüzünü güler, beşereni beşuş tut. Zira; Allahü Tealâ senin yardımcında", onların şerrinden her vakit seni muhafaza eder. Binaenaleyh; sen onların ahvalinden müteessir olma.
Neml 27:70
buyuruyor.
Zira; Allahü Tealâ sana kâfidir.
Yani; ey Resul-ü Zişan! Müşrikler kıyameti inkârlarında ısrar eder, havalarına tebaiyetten vazgeçmezlerse sen onlara de ki «Ey müşrikler! Sizin kıyameti inkârınız dünyaya muhabbet ve mansıbınıza rağbetiniz sebebiyledir. Şu halde siz seyredin yeryüzünde ve nazar-ı ibretle harabelere bakın, görün ki sizin gibi dünyaya hevesle âhireti inkâr edenlerin akıbetleri ne oldu? Hayretle seyr ü temaşa edin. Zira; akıbetiniz de onların akıbetlerinden başka bir-şey değildir» demekle tehdidden sonra habibim! Senden i'raz ve kıyameti inkâr etmelerinden sen onlar üzerine mahzun olma ve senin hakkında yapmış oldukları hilelerinden göğüs darlığı yapma. Sen kalbini geniş, yüzünü güler, beşereni beşuş tut. Zira; Allahü Tealâ senin yardımcında", onların şerrinden her vakit seni muhafaza eder. Binaenaleyh; sen onların ahvalinden müteessir olma.
Neml 27:71
Yani; şiddetle inkârlarına binaen »Sizin sözünüz yalandır. Eğer doğru söylerseniz vaadettiğiniz kıyametin zamanını t edin>t demekle mukaabele ederler.
Neml 27:72
Vacip Tealâ onların bu mukaabele ve suâllerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; müsaade-i İlâhiyeden istifade edemezler. Çünkü; kullarının irtikâb ettikleri küfr ü tuğyan ve zulm ü udvan üzere derhal ihlâk etmeyip müsaade etmesi Allah'ın büyük ihsanıdır, bu ihsan üzere tevbe ve istiğfar etmekle şükretmek lâzımken bilâkis şükretmezler. Eğer müsaadenin nimet olduğunu bilerek tevbeye müsaraatla o nimetin şükrünü eda etseler azaptan kurtulurlar ve nimetten .müstefid olurlar, lâkin bu nimeti takdir edemediklerinden evvel, geçenler m.-ısıl helak ve azab-i ebedîye müstehak oldularsa'bunlar da aynı hale duçar olacaklardır.
kelimeleri âhad-ı nesin sözlerinde her ne kadar ricaya delâlet ederse de hükümdarların ve ümerânın sözlerinde kafi ve muhakkak manâsını ifade eder. Çünkü; ümerânın cüz'i bir işaretleri sarahaten beyan gibi olduğundan başkalarının kelâmında ricaya delâlet eden elfaz onların kelâmında kat'iyete delâlet eder. Kezalik Vacip Tealâ'nm kelâmında dahî hâl böyle olduğundan her ne kadar bu âyette kelimesi zikrolunmuşsa da Vacip Tealâ suret-i kafiyede kâfirlere azabın lâ-hik olacağını beyan etmiştir.
Neml 27:73
Vacip Tealâ onların bu mukaabele ve suâllerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; müsaade-i İlâhiyeden istifade edemezler. Çünkü; kullarının irtikâb ettikleri küfr ü tuğyan ve zulm ü udvan üzere derhal ihlâk etmeyip müsaade etmesi Allah'ın büyük ihsanıdır, bu ihsan üzere tevbe ve istiğfar etmekle şükretmek lâzımken bilâkis şükretmezler. Eğer müsaadenin nimet olduğunu bilerek tevbeye müsaraatla o nimetin şükrünü eda etseler azaptan kurtulurlar ve nimetten .müstefid olurlar, lâkin bu nimeti takdir edemediklerinden evvel, geçenler m.-ısıl helak ve azab-i ebedîye müstehak oldularsa'bunlar da aynı hale duçar olacaklardır.
kelimeleri âhad-ı nesin sözlerinde her ne kadar ricaya delâlet ederse de hükümdarların ve ümerânın sözlerinde kafi ve muhakkak manâsını ifade eder. Çünkü; ümerânın cüz'i bir işaretleri sarahaten beyan gibi olduğundan başkalarının kelâmında ricaya delâlet eden elfaz onların kelâmında kat'iyete delâlet eder. Kezalik Vacip Tealâ'nm kelâmında dahî hâl böyle olduğundan her ne kadar bu âyette kelimesi zikrolunmuşsa da Vacip Tealâ suret-i kafiyede kâfirlere azabın lâ-hik olacağını beyan etmiştir.
Neml 27:74
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Ahireti inkâr eden müşriklerden sen endişe etme ve hallerinden mahzun olma. Zira; onların hileleri sana zarar vermez. Çünkü; senin Rabbin Tealâ onların kalplerinde saklı olan buğz u adavetlerini ve senin hakkında düşündükleri hilelerini ve kendi lisanlarıyla izhar ettikleri adavetlerini bilir, onlara cezalarını verir, intikamını alır. Zira; semada ve arzda hiç bir gaaip olmadı, illâ o gaaip Rabbin Tealâ indinde mahfuz ve Levh-i Mahfuz kitabında yazılıdır. Şu halde geçmiş, gelecek, olmuş ve olacak her ne varsa cümlesi ilm-i İlâhide münderiç ve ilminden hariç bir şey yoktur. Binaenaleyh; onların azabının taahhuru hallerinin gizli olmasından değildir, belki Rabbin Tealâ indinde mukadder olan vaktine muallâk olduğundandır.
sıyğa-i mübalâğa olduğundan şiddetle gizli ve gaaip olmadı illâ onu Allahü Tealâ elbette bilir demektir.
Neml 27:75
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Ahireti inkâr eden müşriklerden sen endişe etme ve hallerinden mahzun olma. Zira; onların hileleri sana zarar vermez. Çünkü; senin Rabbin Tealâ onların kalplerinde saklı olan buğz u adavetlerini ve senin hakkında düşündükleri hilelerini ve kendi lisanlarıyla izhar ettikleri adavetlerini bilir, onlara cezalarını verir, intikamını alır. Zira; semada ve arzda hiç bir gaaip olmadı, illâ o gaaip Rabbin Tealâ indinde mahfuz ve Levh-i Mahfuz kitabında yazılıdır. Şu halde geçmiş, gelecek, olmuş ve olacak her ne varsa cümlesi ilm-i İlâhide münderiç ve ilminden hariç bir şey yoktur. Binaenaleyh; onların azabının taahhuru hallerinin gizli olmasından değildir, belki Rabbin Tealâ indinde mukadder olan vaktine muallâk olduğundandır.
sıyğa-i mübalâğa olduğundan şiddetle gizli ve gaaip olmadı illâ onu Allahü Tealâ elbette bilir demektir.
Neml 27:76
Vacip Tealâ dünyaya, âhirete ve vahdaniyetine müteallik olan mebahisi beyandan sonra nübüvveti ispat etmek üzere en büyük delil Kur'an olduğundan Kur'an'm rnu'ciz olduğunu beyan zımnında buyuruyor.
Yani; Kur'an kütüb-ü semaviyenin kâffesinin münderecatını camidir. Zira Kur'an; Benî İsrail üzerine onların ihtilâf ettikleri İsa ve Üzeyr (A.S.) in haklarında ve haşr-ı cismânî ve ruhanî gibi ihtilâf ettikleri mesailin çoklarını onlar üzerine beyan eder. Binaenaleyh Kur'an; mu'cizdir. Zira; ümem-i salifeye ait kıssaların Tevrat'a ve İncil'e muvafık olması Kur'an'm taraf-ı İlâhiden inzal olunduğuna delâlet eder. Çünkü; Resûlullah'ın ümmi olup bir muallimden taallüm etmediği gibi kütüb-ü sabıkayı da mütaâla eylemediği halde Kur'an'm beyanatının vakıa muvafık olması taraf-ı İlâhiden münzel olduğuna delil-i kâfidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Benî İsrail'in ihtilâf ettikleri mesaille murad; birbirine muhalif itikadlan, tağyir ve tahrif ettikleri meselelerdir. Çünkü; onların İsa (A.S.) in semaya çıkıp çıkmadığı ve tahrif ettikleri diğer meseleler hakkında ihtilâflarını Kur'an hail ü faslederek hakikati tamamıyla beyan etmiştir. Şu halde bunların noksansız beyanı; taraf-ı İlâhiden olduğunu ispata kâfidir.
Neml 27:77
Vacip Tealâ Kur'an'm mu'ciz olduğuna ikinci delili beyaı mek üzere buyuruyor.
Yani; Benî İsrail'in müşkülâtını halleden Kur'an hasra, neşre, kıyamete ve ahval-i âhiretin kâffesine ait aklî ve naklî delilleri müminlere gösterdiğinden müminleri doğru yola sevkeder hidayettir, Kur'an'm ahkâmı ukul-ü selimeye muvafık olup mucibiyle amel edenleri rıza-yı İlâhiye îsâl ettiğinden ahkâmıyla amel eden müminlere rahmettir. Kur'an'dan intifa' eden müminler olduğu cihetle Kur'an'm hidayet ve rahmet olması müminlere tahsis olunmuştur. Çünkü; kâfirler îman etmeyip intifâ'dan mahrum olduklarından onlar hakkında rahmet değildir.
Neml 27:78
Vacip Tealâ Kur'an'm dava-yı nübüvvetin sadık olduğuna delâletini beyandan sonra îman etmeyen kimseleri tehdit ve Resulünün hak üzerine olduğunu beyanla kâfirlerin mezheplerini tezyif etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; hata veya isabet edenleri Rabbin bilir ve beyinlerini hail ü fasleder. Şu halde senin için telâşa mahal yoktur. Yalnız Allah'a tevekkülünde devam et, onların adavetlerine mübâlât etme.
Neml 27:79
Vacip Tealâ Kur'an'm dava-yı nübüvvetin sadık olduğuna delâletini beyandan sonra îman etmeyen kimseleri tehdit ve Resulünün hak üzerine olduğunu beyanla kâfirlerin mezheplerini tezyif etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; hata veya isabet edenleri Rabbin bilir ve beyinlerini hail ü fasleder. Şu halde senin için telâşa mahal yoktur. Yalnız Allah'a tevekkülünde devam et, onların adavetlerine mübâlât etme.
Neml 27:80
Çünkü; hakkı işitmekten istinkâf ettikleri cihetle hakkı işitmeye iradelerini sar-fetmezler ki işitsinler, çağıranların sesini işitmemek için arkasını dönenlere söz duyurmak ihtimali olmadığından kâfirlerin hak sözü duymak ihtimali yoktur. Hatta okunan âyetleri duymak istemediklerinden bu âyette mevtaya teşbih olunmuşlardır. Çünkü; hayatın şanı işitmek ve onunla intifa' etmek olup onlar ise bu intifâ'dan mahrum olduklarından ayn-ı mevta gibidirler. Hüküm 've kaza ikisi bir manâya olursa da bu âyette hüküm; adalet manâsına olduğu cihetle âyette tekrar yoktur. Buna nazaran manâ-yı nazım: Habibim! Rabbin Tealâ onların beyninde adaletiyle hükmeder ve inkârlarının cezasını lâyıkıyla verir] demektir.
Neml 27:81
Binaenaleyh: onlara hakkı işittirip dalâleti terkettirenıezsin.
Binaenaleyh; müminier sözlerini dinler ve mucibiyle amel ederler..
Yani; habibim! Sen kalpleri kasavetle dolmuş ve basar-ı-basiretleri kapanmış âmâlar gibi olan kâfirlere nasihatini te'sir ettiremez, dalâletten kurtaramazsın, onlar intifa' etmek kasdıyla sözünü dinlemezler ki nasihatin te'sir etsin. Şu halde sen sözünü âyetlerimize îman eden müminlerden başkasına işittiremezsin. Zira; onlar sana muti olduklarından inkıyad üzere sözünü dinler ve intifa' ederler, insanlarda ekseriya alelade muhaverelerde bile bu hâl carîdir. Ankasdin dinlerse duy™- ve maksadı anlar, fakat anlamak istemezse dinler gibi görümir ve lâkin söylenen sözü sorsan orada yokmuş gibi hiçbir seydvj; haberi 'irnaz, iste kâfirlerin de aynı halde olduklarını Cenab-ı Hak bu iiyptte beyan buyurmuştur.
Neml 27:82
Vacip Tealâ kıyametin alâmetinden bazısını beyan eti üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda nas üzerine azap vacip olup bizim gazabımızın nüzulü ve kıyametin hululü yaklaştığında biz nas için yerden tekellüm eder bir büyük hayvan çıkarırız ki o hayvan kıyametin yakın olduğuna alâmet olur, o dâbbe; nâsa amellerinin iyisini, kötüsünü beyanla mümini ve kâfiri tefrik eder. İşte o zaman zuhur eder ki nas,bizim âyetlerimize îman etmemiş, belki inkâr ve ekserisini tekzibetmişlerdir. Çünkü; o dâbbenin mümini, kâfiri tefrikinden anlaşılır ki İslâm isminde birçok münafık vardır.
Taberî'de beyan olunduğuna nazaran dâbbetülarz; kıyametin alâmet-i .kübraşırıdandır. Nas arasında emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünkeri beyan eden bulunmadığı zamanda çıkacaktır, Taberî'nin rivayetine, Hâzin'in ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyette beyan olunan dâbbenin üç defa çıkıp kaybolacağı mervidir. Çünkü; bir defa Yemen'den çıkıp bâdiyede dâbbetülarz'm çıktığı şâyî olacak ve bu şüyu' Mekke'ye gelmeden kaybolacak, ikinci defa da bâdiye'den çıkacak ve çıktığı Mekke'de şâyî olup tekrar kaybolacak, üçüncü defada Mekke'de zelzele olup halk muz-tarip olduğu bir zamanda Mekke'de Safa denilen mahal yarılacak, oradan çıkarak nâsa tekellüm edecek ve müminle kâfir beynini tefrik edecek. İşte o zaman nâsın ekserisinin yakin üzere îman etmedikleri bilinecek, binaenaleyh; İslâm kisvesi altında "birçok münafık olduğu anlaşılacak. Fakat üç. defa çıkacağı rivayet olunmuş-sa da Kazî ve Fahri Râzi'de beyan olunduğuna nazaran esah olan rivayet Mekke'den, bir defa çıkacaktır. Çünkü; Resûlullah'tan dâb-betülarz'm çıkacağı memleketten suâl olunduğunda «İndallah hürmeti büyük olan Mescid-i Haram'dan çıkacağını» beyan buyurmuştur ki çıkmasında tekrar olacağını beyan etmemiştir. Eğer çıkmasında tekerrür olsaydı Rasûlullah beyan ederdi. Zira; çıkacağı beldeden suâl nerelerden çıkacağını beyanı icab ettiğinden tekerrür olsa behemehal beyan ederdi. Şu halde yalnız Mekke'den çıkacağını beyanla iktifa etmesi bir defa çıkacağına delil-i kavidir.
Dâbbetülarz'm cesametinde muhtelif rivayet varsa da cesametine hüküm taallûk etmediğinden bu makamda zikrine lüzum görülmemiştir. Çünkü mesele; kıyametin başlangıcında böyle bir hayvanın çıkıp, çıkmamasmdadır. Âyet-i celilede Cenab-ı Hak çıkacağını beyan ettiğinden böyle bir hayvanın çıkarak insanlara tekellüm edeceği kafidir. Çünkü; Kur'an'da çıkacağı beyan olunmuştur. Tekellümüne gelince; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran iki ihtimâl vardır. Birincisi: hakikatta söz söylemektir. Çünkü; nâsm iyi ve kötü amellerini kendilerine haber verecek ve müminle kâfir beynini tefrik edecek, hatta mescidde namaz kılan kimselerden bazısına "Sen ehl-i salât değilsin» diyecektir. İkincisi: tekellümle murad; kelimdir. Yani; noktalamaktır. Zira; ekser-i rivayete nazaran dâbbetülarz'm elinde asa-yı Mûsâ
ve mühr-ü Süleyman olacak ve asa ile müminin alnına yazılı bir beyaz nokta ve mühürle kâfirlerin burnunun ucuna yazılı bir siyah nokta basacaktır ve bu suretle müminle kâfirin beyni tefrik olunacağı mervidir.
Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmilesine îmanı olan kimse bu misilli acayibatı inkâra cesaret etmez. Zira; deve gibi acîp ve.fil gibi garip hayvanatın ve zelzele gibi dehşetengiz vak'alarla yer yarılıp büyük göllerin ve sair garaibin zuhurunu görüp dururken kıyametin evvelinde kıyamete alâmet olarak böyle bir acîp mahlûku hal-ketmekle Mekke gibi ümmülbilâd olan bir mahalde müminle kâfir beynini açıktan tefrik ettireceğini baîd addetmeye bir sebep yoktur. Ancak tıynetinde habaset olanlar şekavet-i asliyesini izhar için istib'âd ederler ve itiraza yeltenirler, yoksa asdak-ı makaal olan Fahri Kâinatın her dediği doğru da hâşâ bu ve bunun emsali bazı beyanatının yanlış olmak ihtimali var mıdır?
Hulâsa; kıyametin evvelinde kıyamete alâmet olarak Cenab-ı Hakkın böyle acip bir hayvan çıkaracağı ve o hayvanın nâsa tekellüm edip müminle kâfir beynini tefrik edeceği ve kıyametin evvelinde böyle bir hayvanın çıkacağını inkâr eden kimsenin bu âyeti inkâr etmiş olduğu cihetle tekfir olunacağı bu âyetten müs~ tefad olan fevaid cümlesindendir.
Neml 27:83
Vacip Tealâ kıyametin kabiylinde olacak bazı alâmeti beyan-;; dan sonra kıyamette vâki olacak bazı ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; âyetleri tekzibetmek ve beğenmemek o âyetlerin ahkâmından daha iyi bir amel icabeder. Binaenaleyh; siz ne gibi amel işledinizse söyleyin, bilelim» demekle kâfirleri iskât ve ilzam eder. Çünkü; onların tekzipleri cehaletten başka birşey olmadığından cevaba muktedir olamazlar. Zira; «filân ameli işledik" demeye mecalleri yoktur. Şu suâl «Âyetleri inkâr edince âyetlerden daha iyi bir amel vücuda getirmeliydi, inkârdan başka ne işlediniz? Daha iyi bir amel vücuda getirebildiniz mi? Getirdinizse söyleyin. Geti-remeyince inkârdan faydanız ne oldu?» demekten ibarettir. Çünkü; insan bir ameli beğenmeyip reddedince ondan daha alâ bir amele sa'yeünesi âdettir. Şu halde âyetleri reddedenlerin başka amelleri olmayınca tekdire müstehak olduklarından Cenab-ı Hak mahşerde onları tekdir ve terzil edeceğini bu âyetle beyan buyurmuştur.
Neml 27:84
Vacip Tealâ kıyametin kabiylinde olacak bazı alâmeti beyan-;; dan sonra kıyamette vâki olacak bazı ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; âyetleri tekzibetmek ve beğenmemek o âyetlerin ahkâmından daha iyi bir amel icabeder. Binaenaleyh; siz ne gibi amel işledinizse söyleyin, bilelim» demekle kâfirleri iskât ve ilzam eder. Çünkü; onların tekzipleri cehaletten başka birşey olmadığından cevaba muktedir olamazlar. Zira; «filân ameli işledik" demeye mecalleri yoktur. Şu suâl «Âyetleri inkâr edince âyetlerden daha iyi bir amel vücuda getirmeliydi, inkârdan başka ne işlediniz? Daha iyi bir amel vücuda getirebildiniz mi? Getirdinizse söyleyin. Geti-remeyince inkârdan faydanız ne oldu?» demekten ibarettir. Çünkü; insan bir ameli beğenmeyip reddedince ondan daha alâ bir amele sa'yeünesi âdettir. Şu halde âyetleri reddedenlerin başka amelleri olmayınca tekdire müstehak olduklarından Cenab-ı Hak mahşerde onları tekdir ve terzil edeceğini bu âyetle beyan buyurmuştur.
Neml 27:85
Vacip Tealâ mahşerde kâfirleri tevbih edeceğini bekandan sonra- onlar üzerine azap nazil olunca söz söylemeye kaadir olamayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; i'ti" zara mecalleri olmaz. Çünkü; onlar ateş içine yüzleri üzerine başlan aşağı feci bir surette atıldıklarından söz söylemeye kudretleri kalmaz ki azapla meşguliyetlerinden itizara zaman bulabilsinler. Bu âyet; kâfirlerin zulümleri sebebiyle duçar olacakları felâketleri beyanla kullarını zulümden tenfir ve zulme ısrar edenleri\ tehdit etmiştir.
Neml 27:86
Vacip Tealâ kâfirleri kudret-i İlâhiyeye delâlet eden âyetlere nazar etmediklerini beyanla tevbih etmek üzere buyuruyor.
\
Yani; müşrikler nazar edip ayn-ı ibretle bakmadılar mı bizimi bu kadar meydanda olan masnûâtımıza ve kudretimiz tahtında! makhur olduğunu görmediler mi? Hem gördüler, hem de bildilerj ve o masnûâtımız cümlesinden olarak geceleri nâsa istirahat ve sükûnet için karanlık halkettik ki insanlar uykuyla vücutlarını dinlendirsinler, dağdağa ve iştigalden fariğ olsunlar. Hâlî zihinle yarınki gün yapacakları şeyleri düşünsünler, gündüzü ziyalı halkettik ki nâsın seyrüseferine elverişli olsun, ticaret, ziraat gibi es-bab-ı maişetle meşgul olsunlar. İşte bu minval üzere halkettiğimiz mahlûka atımıza nazar edip bakmak lâzımken nazarı terkle küfrü-zere devam edenler azaba müstehaktırlar. Zira; bu gibi mahlûkaa-tımızda nazar-ı ibretle bakan kavm-i mümin için kudretimize ve âhirete alâmetler vardır. Çünkü; şu beyan olunan alâmetlere ke-mâl-i dikkat ve ihtimamla nazar eden kimseler için hasra ve neşre müteallik ahkâmı inkâr etmek şöyle dursun derhal tasdika müsa-raat ederler. Binaenaleyh; kâfirlerin tasdik etmedikleri, nazar-ı ibretle bakmadıklarından neş'et ettiğinden nazarı terkettikleri cihetle azaba müstehak olmuşlardır.
Neml 27:87
Vacip Tealâ kıyamette olacak ahvalin bazısını beyandan sonrj baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
lan çağıran davetçi tarafına gelirler.]
Yani; yevm-i kıyamette İsrafil tarafından sûr denilen şeye üfürülünce yerde ve gökte sakin olan cümle mahlûkat o sadanm şiddetinden ıztırap üzere fezi' ve feryad ederler. İllâ Allah'ın helaklerini murad etmediği has kulları feryad etmezler ve cümlesi ihya olunduktan sonra hor ve hakir oldukları halde mahşere gelirler. Yani; herkes hallâk-ı âlem huzuruna kemâl-i tazarru' ve tevazu üzere ezik büzük bir halde gelirler. Binaenaleyh; dünyada tekebbür eden cebabirede asla kibir emmaresi görülmez.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran sûr; bir borudur. Onu öttürmeye me'mur olan İsrafil (A.S.) dır. Ahâdis-i nebeviyede beyan olunduğu veçhile İsrafil sûra üç defa üfürecektir. Birincisi; kıyametin evvelinde üfürecek, halk fezi' ve feryad ede-çektir. İkincisi: kıyamette herkesi ihlâk için üfürecektir. Üçüncüsü: kıyametten sonra herkesi kabrinden kaldırmak için üfürecektir. Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyette nefh ile murad; fezi' için olandır. Yahut fezi 'İç murad; helak olduğuna nazaran helak için üfürülecek olandır. Çünkü; sûrun sadâsı o kadar şiddetli '.olacak ki onu işiten zîruhtan hiçbir ferdin kuvvet-i tabiiyesi tahammül edemeyeceğinden bir kere şada ile cümlesi helak olacaktır, illâ Allah'ın helakini murad etmediği kimseler müstesnadırlar. Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran helakten müstesna olanlar; Cibril-i Emin, İsrafil, Mikâil ve Azrail'dir. Çünkü, (İbn-i Abbas) tan nefha-i ûlâda bu dördün helak olmayacakları mervidir,
Neml 27:88
Vacip Tealâ sûr üfürülünce halkın fezi' ve feryed edeceğini beyandan sonra kıyamette vuku bulacak ahvalden baz-ı âharj^ be yan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Allah'ın bu gibi işlerinde akılları hayrette kılacak hikmetler ve maslahatlar vardır, fakat kulları bilemezler.
Lâkin kulları onun işlerinde olan hikmetlerin ekserisini bilmezler ve bilmediklerinde hayrette kalır, gûnâgûn mezheplere zehab ederler, muhtelif fırkalar hasıl olur.
manâsına yani: kıyamette sen dağlan görsen onları bir noktada durur zannedersin, halbuki onlar havada bulutun yürüdüğü gibi yürürler demektir. Çünkü; büyük cisimlerin hareketleri ne kadar seri olsa da ufak cisimlerin hareketleri, gibi bakınca iarkolunmadiğından onu görenler ilk görüşte hareket etmez, durur zanneder. Halbuki onlar seyr-i seriyle hareket eder.
yani «Herşeyi halketti, sağlam kıldı, muhkem yaptı ve güzel eyledi» demektir.
Neml 27:89
Vacip Tealâ alâmat-ı kıyameti beyandan sonra kıyamette cereyan edecek ahvalden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; onlar o günde ıztırap çekmezler.
Neml 27:90
denir ki hasretleri artsın, azap üzere azap olsun.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Kasene yle murad; kelime-i tevhid ve amelde ihlâstır. Buna nazaran man&yı nazım:
…
demektir. Fakat hasene lâfzı ibâdâtın cemime şâmil olup itibar lâfzın şümulüne olduğu cihetle haseneyle murad; ibada-tın cümlesidir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir. Çünkü; abdın dünyaaa şer'a muvafık işlediği her amelin âhirette sevabı olduğundan haseneyi kelime-i tevhide tahsise hacet yoktur. Kezalik seyyie de menhî olan her günaha şamildir. Binaenaleyh; günahla âhirete gelen kimse Cehennem ateşine müstehaktır. Ancak affa mazhar olanlar azaptan müstesnalardır.
Neml 27:91
Vacip Tealâ mebdei, maadı, nübüvveti ve kıyametin bazı alâmetini, ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'in halini beyandan sonra bunların cümlesi usûl-ü itikadiyeye müteallik olduğundan usul-ü itikadı beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; ihtidasından intifa' edecek kendisidir eğer bir kimse Kur'an'dan i'razla dalâleti irtikâb ederse habibim! Sen de ki «Ben ancak Allah'ın kullarını inzar edenlerdenim. Binanaleyh; vazifem sizi inzar edip ahkâmı tebliğ etmektir. Şu halde ben vazifemi ifa edince siz ister kabul edin, ister etmeyin» demekle onlara hakikati beyan et.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette belde yle murad; Mekke-i Mükerremedir. Vacip Tealâ her beldenin Rabbisi olduğu halde Mekke'ye izafetle Mekke'nin Rabbisi olduğunu tasrih; Mekke'ye tazım ve teşrif içindir. Çünkü; Allahü Tealâ Mekke beldesini cümle beldelerden efdal, eşref ve muhterem kıldı, o belde-i mükerremeye insanlar nazarında bir hürmet ve kıymet verdi ve bu faziletine binaen âyette o beldenin Rabbi olduğunu tasrih etti. Binaenaleyh; insanlar için o beldenin hürmetini kaldırmak ve şerefini gidermek mümkün olamaz. Zira; Allah'ın" verdiği şerefi kaldırmak kimin haddidir? O şerefi başka beldeye nakletmek dahî mümkün değildir. Nasıl ki (Ebrehe) Yemen'e nakletmek için çalıştı ve akıbet helakine sebeb olduysa o beldenin hürmetini kes-retmek için çalışanlar hep haip oldular. Çünkü; insanlardan bazıları deniyyüttabia olup himmeti ancak dünya ziynetine ve lezzetine masruf olanlar Mekke'nin kuru bir çölde huzuzat-ı dünyadan hâli bir mahal olduğundan şeref-i manevîsini idrakten âciz olan kimseler şerefi, sulu, bağlı ve bahçeli olan yerlerde zanneder ve Mekke'ye kendi hasis nazarıyla bakar, kıymetsiz görür ve o şerefin başka mahalle naklini mümkün farzeder. Fakat bu zannı hayalinde kalır, akıbet hüsran-ı ebedîye mazhar olur gider.
Cenab-ı Hak sûrenin bidayesinden buraya gelinceye kadar vuku bulan davetin tekemmül ettiğine işaret için Resulüne kendi haliyle meşgul olup Rabbisinin ibadetine müstağrak olduğunu beyan etmesini emretmiştir.
Neml 27:92
Vacip Tealâ mebdei, maadı, nübüvveti ve kıyametin bazı alâmetini, ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'in halini beyandan sonra bunların cümlesi usûl-ü itikadiyeye müteallik olduğundan usul-ü itikadı beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; ihtidasından intifa' edecek kendisidir eğer bir kimse Kur'an'dan i'razla dalâleti irtikâb ederse habibim! Sen de ki «Ben ancak Allah'ın kullarını inzar edenlerdenim. Binanaleyh; vazifem sizi inzar edip ahkâmı tebliğ etmektir. Şu halde ben vazifemi ifa edince siz ister kabul edin, ister etmeyin» demekle onlara hakikati beyan et.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette belde yle murad; Mekke-i Mükerremedir. Vacip Tealâ her beldenin Rabbisi olduğu halde Mekke'ye izafetle Mekke'nin Rabbisi olduğunu tasrih; Mekke'ye tazım ve teşrif içindir. Çünkü; Allahü Tealâ Mekke beldesini cümle beldelerden efdal, eşref ve muhterem kıldı, o belde-i mükerremeye insanlar nazarında bir hürmet ve kıymet verdi ve bu faziletine binaen âyette o beldenin Rabbi olduğunu tasrih etti. Binaenaleyh; insanlar için o beldenin hürmetini kaldırmak ve şerefini gidermek mümkün olamaz. Zira; Allah'ın" verdiği şerefi kaldırmak kimin haddidir? O şerefi başka beldeye nakletmek dahî mümkün değildir. Nasıl ki (Ebrehe) Yemen'e nakletmek için çalıştı ve akıbet helakine sebeb olduysa o beldenin hürmetini kes-retmek için çalışanlar hep haip oldular. Çünkü; insanlardan bazıları deniyyüttabia olup himmeti ancak dünya ziynetine ve lezzetine masruf olanlar Mekke'nin kuru bir çölde huzuzat-ı dünyadan hâli bir mahal olduğundan şeref-i manevîsini idrakten âciz olan kimseler şerefi, sulu, bağlı ve bahçeli olan yerlerde zanneder ve Mekke'ye kendi hasis nazarıyla bakar, kıymetsiz görür ve o şerefin başka mahalle naklini mümkün farzeder. Fakat bu zannı hayalinde kalır, akıbet hüsran-ı ebedîye mazhar olur gider.
Cenab-ı Hak sûrenin bidayesinden buraya gelinceye kadar vuku bulan davetin tekemmül ettiğine işaret için Resulüne kendi haliyle meşgul olup Rabbisinin ibadetine müstağrak olduğunu beyan etmesini emretmiştir.
Neml 27:93
Vacip Tealâ mebdei, maadı, nübüvveti ve kıyametin bazı alâmetini, ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'in halini beyandan sonra bunların cümlesi usûl-ü itikadiyeye müteallik olduğundan usul-ü itikadı beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; ihtidasından intifa' edecek kendisidir eğer bir kimse Kur'an'dan i'razla dalâleti irtikâb ederse habibim! Sen de ki «Ben ancak Allah'ın kullarını inzar edenlerdenim. Binanaleyh; vazifem sizi inzar edip ahkâmı tebliğ etmektir. Şu halde ben vazifemi ifa edince siz ister kabul edin, ister etmeyin» demekle onlara hakikati beyan et.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette belde yle murad; Mekke-i Mükerremedir. Vacip Tealâ her beldenin Rabbisi olduğu halde Mekke'ye izafetle Mekke'nin Rabbisi olduğunu tasrih; Mekke'ye tazım ve teşrif içindir. Çünkü; Allahü Tealâ Mekke beldesini cümle beldelerden efdal, eşref ve muhterem kıldı, o belde-i mükerremeye insanlar nazarında bir hürmet ve kıymet verdi ve bu faziletine binaen âyette o beldenin Rabbi olduğunu tasrih etti. Binaenaleyh; insanlar için o beldenin hürmetini kaldırmak ve şerefini gidermek mümkün olamaz. Zira; Allah'ın" verdiği şerefi kaldırmak kimin haddidir? O şerefi başka beldeye nakletmek dahî mümkün değildir. Nasıl ki (Ebrehe) Yemen'e nakletmek için çalıştı ve akıbet helakine sebeb olduysa o beldenin hürmetini kes-retmek için çalışanlar hep haip oldular. Çünkü; insanlardan bazıları deniyyüttabia olup himmeti ancak dünya ziynetine ve lezzetine masruf olanlar Mekke'nin kuru bir çölde huzuzat-ı dünyadan hâli bir mahal olduğundan şeref-i manevîsini idrakten âciz olan kimseler şerefi, sulu, bağlı ve bahçeli olan yerlerde zanneder ve Mekke'ye kendi hasis nazarıyla bakar, kıymetsiz görür ve o şerefin başka mahalle naklini mümkün farzeder. Fakat bu zannı hayalinde kalır, akıbet hüsran-ı ebedîye mazhar olur gider.
Cenab-ı Hak sûrenin bidayesinden buraya gelinceye kadar vuku bulan davetin tekemmül ettiğine işaret için Resulüne kendi haliyle meşgul olup Rabbisinin ibadetine müstağrak olduğunu beyan etmesini emretmiştir.
Kasas 28:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yalmz âyeti Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Seksen sekiz âyeti havıdır.
Şu lâfzın esmâ-i Ilâhiyeden bir isim olduğu (İbn-i Abbas) tan rivayet suretiyle Taberî'nin cümle-i beyanatmdandır. Yahut Kur'-anhn isimlerinden bir isimdir. Nimetullah Efendrnin beyanına nazaran ( f-k ) lâfzı Resûlullah'a nidadır ve her harfi bir isme işarettir. Meselâ yâ talibüssaâdetü'sbeöiyye, yâ sâlimüssır ve yâ münezzeh an rn.ûcibâtüddalâle demektir. Buna nazaran manâsı:
…
ki:
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kitapla murad; Levh-i Mahfuz olmak muhtemelse de esah olan Kur'an'dvr. Kur'an; insanlar için helâl ve haram olan şeyleri manâsıyla ve Allah'ın kelâmı, Resûlullah'ın nübüvvet davasında sadxk olduğunu fesahat ve belağatıyla, ehl~i salâh ve dalâlin hallerini ahkâmıyla ve ümem-i salife ve lahikanın hallerini hikayesiyle beyan ettiğinden kitab-ı mübin lafzıyla tavsif olunmuştur ki «O kitap şu ahkamı beyan eder» demektir. Binaenaleyh; Kur'an; kitab-ı mübin unvanını ihraz etmiştir.
Kasas 28:3
Yani; habibim! Sana îman eden kavmin dünya ve âhiret işlerinde ibret olması ve menfaatları uğrunda bazı ahkâmı istinbat etmeleri için Mûsâ (A.S.)' la Firavun'un haberlerinden bazısını senin üzerine hakka mukaarın olarak biz tilâvet ederiz ve bu tilâvetle beyan ettiğimiz haberler vakıa mutabık olduğundan senin nübüvvet davasında sadık olduğuna delâlet eder. Zira; sen ümmî olup bir kitap mütalâa etmediğin halde bu haberlerin vakıa mutabık olması sana vahy-i İlâhi olduğuna ve senin nübüvvet davasında sâdık bulunduğuna delâlet eder mucizat kabîlindendir. Binaenaleyh; bunların sıdkı senin sıdkma delâlet ettiğinden kavmin seni tasdik etmeleri vacip olduğu cihetle tasdik etmeyenler azab-ı ebedîye müs-tehak olmuşlardır. Mûsâ (A.S.) m ve Firavun'un haberlerinden intifa' edecekler Kur'an'a îman eden müminler olduğundan tilâvetten gaaye ve maksat âyette müminlere tahsis olunmuştur. Halbuki Kur'an'ın ahkâmı umumîdir, fakat, ondan.intifa' etmek kabul edenlere mahsus olduğundan kabul etmeyenlerin isimleri zikrolunmamıştır.
Kasas 28:4
Vacip Tealâ Hz. Mûsâ ile Firavun'un haberlerinden beyan) ceğini vaadettiği bazı haberi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun kendi memleketinin arzında tecebbür etti, hüî-kûmeti kuvvet ve şevket buldu. Hatta kendinde o kadar ulviyet gördü ki memleketi ahalisine «Ben sizin Rabbinizim» demeye kadar cür'et ve ehl-i Mısır'ı fırkalara taksim etti, istediği fırkayı is* tediği hizmette istihdam ederdi, fırkalardan' bir taifeyi gaayet zar yıf addederek, onların oğullarını öldürür, kızlarını ibkaa ederdi. Zira Firavun; yeryüzünü ifsadeden müfsidlerdendi.
Beyzâvfnin beyanı veçhile bu âyet; Vacip Tealâ Firavun'uâ haberini tilâvet edeceğini vaad edince «O tilâvet olunacak şey nef dir?» unvanında varid olan bir suâle cevaptır. A r z la. muradj arz-ı Mısır ki kendi hükümeti dahilinde bulunan memleketlerdir. Ahalisini fırkalara taksimle murad; her sınıfın hizmetini ayırmak ve her sınıfı kendi için ta'yin olunan hizmette kullanmaktır. Yahut bazısını ümera ve bazısını reaya kılmaktır ki ümera vasıtasıyla reayayı tav'an ve kerhen itaatta bulundursun, herkesi arzu ettiği hizmette istihdam etsin, kimse ses çıkarmasın. Yahut memleket ahalisini cemaatlara ayırmak ve onların arasına nifak u şikak koymak ve aralarında husumetler tevlid etmektir. Çünkü Firavun; onları birbiriyle uğraştırırdı ki ittifak edip Firavun aleyhine kıyam etmesinler, her fırka yalnız kalsın ve onların iftirakmdan Firavun istifade etsin. Bu gibi fesad-ı ahlâk, huzuzat-ı nefsaniyesine teba-iyet edip adaletten nasibi olmayan hükümdarların ekserisinde bulunmuştur. Çünkü; o misilli düşünceleri ancak kendi nefsi, hırsı ve emeli olduğundan memleketin imareti, ahalisinin refah ve saadeti hatırına bile gelmez.
Vacip Tealâ bu âyette Firavur/un evsaf-i zem i meşinden dördünü zikretmiştir. Birincisi: Firavundun arz üzerinde tekebbür etmesi. İkincisi: Meramını terviçte kolaylık olsun için ahali arasına tefrika koyması. Üçüncüsü: Benî İsrail'in oğullarını öldürüp kızlarını hayatta bırakması. Dördüncüsü: Kendinin müfsidlerden olmasıdır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Benî İsrail'in oğlanlarını Firavun'un boğazlamasının sebebinde üç rivayet vardır.
Birincisi: Bir kâhinin Benî İsrail'den doğacak bir oğlanın yediyle mülkünün zeval bulacağını ve hükümetinin münkariz olacağını haber vermesi üzerine Benî İsrail'den doğan oğlanların bilûmum katlolunmasını emretti. Binaenaleyh; bundan sonra doğan oğlanları öldürür, kızları ibkaa ederlerdi. Fakat bu emriyle Firavun âleme hamakatını ilân ediyordu. Çünkü; eğer kâhin doğru söyler itikaad ediyorsa kâhinin sözü oğlanın ölmeyeceği ve oğlan sebebiyle müklünün harab olmasıydı. Şu halde doğan çocukları öldüreceğim diyerek uğraşmasında bir fayda yoktu. Elbette olacak şey olacaktı. Eğer kâhini tasdik etmiyorsa katilde yine bir maksat yok demektir. Şu halde her iki surette bu fiili, hamakatını ispat etmişti ve lâkin kendinin bundan haberi yoktu.
İkincisi: Firavun'un bir rüyası sebep olmuştur. Çünkü; Firavun rüyasında; Beyt-i Mukaddes'ten bir ateş zuhur eder, kendi sarayını ve etrafında olan kıptî evlerini yakar, Benî İsrail evlerine sirayet etmez. Bu rüyasını bir muabbire hikâye eder. Mu-abbir «Benî İsrail'in geldiği cihetten bir kimse zuhur edip senin mülkünü tahrib edecek» demesi üzerine Benî İsrail'den doğacak oğlanların, öldürülmesini emretmiştir.
Üçüncüsü: Hz, Musa'dan evvel geçen peygamberler Mûsâ (A.S.) m Benî İsrail'den zuhur edip Firavun'u ve kavmini dine davet edeceğini ve akıbet helaklerine sebep olacağım haber vermişlerdi. Firavun'un bu haberi işitmesi Benî İsrail'in oğlanlarının katlini emretmesine sebep olmuştur. Binaenaleyh; doğan çocuk erkek olursa Öldürür, kız olursa ibkaa ederlerdi. İşte Hz. Mû-sâ'nın zuhuruna mani olmak için Benî İsrail'den pek çok sabiler
katlolundu. O zamanda Firavun'un aradığı ve öldürülmesi pek ziyade matlubu olan Hz. Mûsâ doğdu.ve aşağıda beyan olunacağı veçhile Firavun'un kucağına atıldı, onu herkesten ziyade sıyanet eden Firavun oldu. Çynkü; kader zuhur edince hazer fayda etmez.
Kasas 28:5
Vacip Tealâ Firavun'un cahilâng İlâhisini beyan sadedinde buyuruyor.
Binaenaleyh; Fir'avun'un kadere ve bizim muradımıza karşı tedbirinin faydası olmaz.
Yani; Firavun zulm ü taaddide nihayete vardı, Allah'ın kullarına cevr ü cefada haddini tecavüz etti. Binaenaleyh; biz Firavun ve kavmi tarafından zayıf addolunan Benî İsrail üzerine ihsan etmek ve bol nimet vermek isteriz ki onları etbâ' olduktan sonra metbû' ve Firavun nazarında hor ve hakir ve hademe güruhundan olduktan sonra aziz ve büyük adamlar, halkın muktedâbihleri ve şevketli hükümet sahibi kılmakla Firavun'un mülküne varis ve yeryüzünde kudret verip halk üzerinde sözlerinin nafiz olmasını murad ederiz. Bu muradımız veçhüzere Firavun'u ve etba'mı zelil ve Benî İsrail'i aziz kıldık ki Firavun hakkında esma-i hüsnadan Müzill isminin eseri zuhur ederek onları zelil ve Benî İsrail hakkında Muizz isminin sırrı zuhur etmiştir ki onları aziz kıldık.
Hulâsa; Firavun'un müttasıf olduğu evsaf-ı zemimesine karşı murad-ı İlâhinin Benî İsrail'i nimet sahibi ve âleme muktedâbih ve Firavun'un memleketine varis ve yeryüzünde kuvvet ve saltanat sahibi kılmak olup fakr u zilletten sonra Benî İsrail'i ganî ve kavı kılmak, acizden sonra kudret ve mihnetten sonra rahat vermek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Kasas 28:6
Vacip Tealâ Benî İsrail'i aziz ve Firavun'u zelil kılacağını beyan ettikten sonra Firavun'un korktuğu başına geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun bir taraftan kader-i İlâhinin önüne sed çekmek ister, diğer taraftan biz de onun kibir ve gururuna nihayet vermek murad ederiz. Binaenaleyh; Firavun'a ve onun hükümetinde başvekâleti ihraz etmiş olan akran ü emsaline fahr u mübahat eden veziri (Hâmân) ve onların mefsedetkârâne emirlerini telâkkiye hazır ve meramlarını icraya âlet olan askerlerine Benî İsrail tarafından korktukları şeyi göstermek murad ettik. Çünkü; onların korktukları şey Benî İsrail'in içlerinden bir zatın zuhuruyla galebe etmeleri ve onların elinde Mısır hükümetinin münkariz olmasıydı. Öylece oldu. Zira; Hz. Mûsâ zuhur etti, Benî İsrail'i Firavun'un esaretinden kurtardı, Firavun askeri ve etbâ'ıyla beraber gark ve Hz. Süleyman zamanında Benî İsrail Mısır arazisine tamamıyla varis oldu.
Kasas 28:7
Vacip Tealâ Benî İsrail'e birtakım nimet vereceğini beyandan sonra vaadetmiş olduğu nimetlerin iptidasını beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle validesini tesliye ve oğlunu muhafaza hususunda tedbiri kendine ta'rif etti.
Yani; Mûsâ (A.S.) m hayatına mani olmak için Firavun'un o kadar zalimane tedbirlerine karşı biz Mûsâ (A.S.) m dünyaya zuhurunda hayatını muhafaza ve Firavun'un zulmünden vikaaye hususunda validesine ilham suretiyle vahyettik, dedik ki «Sen Musa'yı emzir, onun ağlaması ve komşuların sesini işitip haber vermelerinden korktuğunda onu denize, yani denize benzeyen (Nil) suyuna bırak. Helakinden korkma ve senden ayrılmasına mahzun olma. Zira; biz onu sana elbette reddedeceğiz ve sen ona emzikçi olacaksın. Binaenaleyh; oğlundan ayrılığın uzun müddet devam etmeyecektir, biz onu Mısır ve Şam cihetine gönderilen resuller zümresinden kılacağız» demekle validesini mesrur kıldı.
Beyzâvî ve Nisâbûri'nin beyanları veçhile bu âyette vahiy; ilham manasınadır. Zira; Hz. Musa'nın validesi nebi olmayıp vahy ise enbiyaya mahsus olduğundan burada vahiy; ilham manasınadır. Yani kalbine öyle doğmuştur.
âkin bendeki şiddet-i muhabbet onu haber vermeye manidir, oğlunu muhafaza et» dedi. savuştu, gitti.
Kaabilenin çıktığını gören me'murlar hemen sür'atle haneye girmişler ve taharri etmek istemişlerse de validesi kaabilenin tavsiyesi üzerine Hz. Musa'yı saklamış ve tevellüde dair validesinde bir alâmet de görmeyince kaabîîenin niçin geldiğini sorarlar. Hz. Musa'nın validesi beyinlerinde dostluk olup dostluğa binaen muhabbet için geldiğini söyler. Me'murlar da d'.^ru telâkki eder, giderler. Gerçi Cenab-ı Hak hîn-i velâdetinde muhafaza etmişse de bu suretle muhafaza uzun müddet devam edemeyeceğinden denize bırakmasını validesine ilham ettiğini beyan etmiştir. Bu ilham üzere validesi dülgere gidip çocuk cesametinde bir sandık yapmasını söyleyince dülger işi anlar ve haber vermek isterse de haber vereceği vakit söyleyemez, ne haber vereceğini bilemez. Çünkü; irade-i İlâhiyeye karsı kim ne yapabilir mukadder olan şeyi bozmak ve ona karşı gelmek kimin ha-i^Mn1? Fa^.jt insanlar murad-ı İlâhiyi bilmediğinden kadere karşı tedbirlerle meşgul olurlar, lâkin laydasını göremezler. İşte bu gibi vak'aları Cenab-ı Hak Kur'an'da beyanla insanları ve bilhassa zalimleri ibrete davet etmiş ve kud-ret-i kaahiresine karşı hiç kimsenin birşey yapamayacağını beyanla herkesin daima kendine itimad etmesi lâzım olduğunu tavsiye etmiştir..Çünkü; Firavun'un o kadar satvet ve ceberutu karşısında âlem ses çıkaramaz bir halde zulmü herkesi titretmiş ve Hz. Mû-sâ'yı Öldürmek için hazineler sarfıyla me'murlar ta'yin etmişken bunun hepsi Cenab-ı Hakkın kaabileye Hz. Mûsâ hakkında vermiş olduğu muhabbet karşısında mahvolup gidiyor. Zira; bu kadar tedbire karşı kaabile oğlan olduğunu haber vermeye mecbur olduğu halde Hz. Musa'ya hasıl olan muhabbete nispetle Firavun'un cebir ve şiddeti hiç olduğu gibi validesine verdiği cesaretle o anda çocuğun saklanması ve me'murlar şiddetle taharri ve tazyike me'--mur oldukları halde sathî bir suâle verilen zayıf bir cevaba kanaat etmeleri insanları hayrette bırakan garaib-i ahvaldendir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Musa'nın validesine, iihaml
Kasas 28:8
Yani; validesi bir sandık içine koyup oğlu Musa'yı Nil'e bırakınca Nü, tâbut-u Musa'yı Firavun'un sarayı dahilinde olan bahçeye aldı, götürdü ve saray halkı onu buldular^ aldılar ki akıbet kendilerine düşman ve hüzün olsun. Çünkü; Firavun ve vezir-i a'zamı (Hâmân) ve onların askerleri zulüm ve gadretmekle hata eder ve günah işler olduklarından Allahü Tealâ onlara düşmanlarını kendi elleriyle terbiye ettirdi ve büyüttü.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un (Baraş) illetine müptelâ kızından başka bir evlâdı olmayıp kızının illetine tedavi hususunda etibbâ âciz kalıp kâhinlerle istişare ettiğinde kâhinler <ı Filân ayın filân gününde sabah vakti sandık içinde sarayınız dahilinde insan suretinde bir sabi zuhur edecek. Onun tükürüğünü sürerseniz kızınız >bu illetten kurtulacak» demeleri üzerine o gün Hz. Musa'nın zuhuruna intizar etmektelerdi. Binaenaleyh; o gün sabahtan Firavun ve haremi (Âsiye) sarayın bahçesinde kendine mahsus mahalde otururken Nil'in saraya gelen ırmağında sandığı bir ağaca takılmış gördüler ve aldılar, Firavun'un huzuruna getirdiler, açtılar ki Hz. Mûsâ nur-u nübüvvetle sandık içinde parlıyor. Derhal cümlesini muhabbet-i Mûsâ istilâ etti. Kâhinlerin tarifi üzere Hz. Musa'nın tükürüğünü Firavun'un kızının illetleri üzerine sürdüler. Biiznillâhi Tealâ illet zail olunca muhabbetleri bir kat daha tezayüd etti. Gerçi Firavun ve vükelâsı aradıkları çocuğun bu olmasını hatırlarından uzak tutmam ıslarsa da saray halkının ve Firavun'un muhabbeti katline mani oluyordu. İşte o gün o saatten itibaren Firavun tac ü tah'tmm harabına sebep olacak zatı kendi kucağında kemâl-i hürmetle büyütmeye başlamıştır. Fakat bu ne garip cilve-i İlâhiyedir ki bir taraftan bu çocuğu aramak için hazineler sarfediyor ve binlerce ma'sumlarm demini heder edip anaların, babaların yüreklerini deliyor, diğer taraftan aradığı çocuğu kendi eliyle terbiye ediyordu. Âlemde bunun emsaline çok tesadüf edilir. Ekseri zalimlerin, kendi düşmanlarını kendi ekmekleriyle besledikleri ve akıbet kendine bende addettikleri kimselerin elinde helak oldukları görülmektedir. Çünkü; Allahü Tealâ o zalimlerden intikamını başka suretle almaya kaadirken kendine bende olan ve zalimin güvendiği bir kimseyle intikamını almakta zalimin aczini herkese göstermek olduğu gibi ibret de ziyadedir.
Kasas 28:9
Vacip Tealâ saray halkının cümlesi Hz. Musa'ya muhabbet etmişlerse de bittabi Firavun'un hareminin Firavun üzerinde nüfuzunun te'siri ziyade olduğu cihetle cümlesinden ziyade hareminin katle mani olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve ilâveten şunu söyledi:
Yani; sandığı açıp Mûsâ (A.S.) ı görünce kendilerinde hasıl olan muhabbet üzerine saray halkının cümlesi çocuğun katline razı olmamışlarsa da içlerinden en ziyade te'sir-i nüfuza malik olan haremi ricaya cür'et etti ve «Bu çocuk bana ve sana göz nurudur; öldürmeyin bunu. Me'mûl ki o bize menfaat eder, biz ondan menfaat görürüz veyahut kendimize velet ittihaz ederiz» demekle Firavun'u katil fikrinden döndürdü. Gerçi bazı rivayete nazaran vükelâsı katline karar vermişlerse de kararları Âsiye'nin tesirine karşı hükümsüz kaldı, Firavun'un haremi de akıbet îman etmekle şu sa'yinin faydasını gördü. Firavun ve saray halkı katlinden feragat ettiler, aradıkları düşmanlarının bu olduğunu idrak edemediler, bu vesileyle o zamanda Benî İsrail'den hiç kimseye nasib olmayan bir surette Mûsâ (A.S.) Firavun'un sarayında kaldı. Ne acîp kudret-i İlâhiyedir ki böyle bir zatın dünyaya gelmemesi, gelirse de bekaa bulmaması için bir çok tedbirlere teşebbüs edip binlerce nüfus telef ederek bu hususta hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen, her türlü takayyüdat ve ihtiyata riayet eden Firavun, öldürmek için aradığ1. zatı alıp bağrına basıyor ve eliyle ekmek yedirip büyütüyor, saray halkının en ziyade mümtazlarından kılıyor.
yani «Şol zat-ı eceli ü a'lâyı nekaisten tenzih ederiz ki onun acaibatmda akıllar hayret eder».
Yani; sandığı açıp Mûsâ (A.S.) ı görünce kendilerinde hasıl olan muhabbet üzerine saray halkının cümlesi çocuğun katline razı olmamışlarsa da içlerinden en ziyade te'sir-i nüfuza malik olan haremi ricaya cür'et etti ve «Bu çocuk bana ve sana göz nurudur; öldürmeyin bunu. Me'mûl ki o bize menfaat eder, biz ondan menfaat görürüz veyahut kendimize velet ittihaz ederiz» demekle Firavun'u katil fikrinden döndürdü. Gerçi bazı rivayete nazaran vükelâsı katline karar vermişlerse de kararları Âsiye'nin tesirine karşı hükümsüz kaldı, Firavun'un haremi de akıbet îman etmekle şu sa'yinin faydasını gördü. Firavun ve saray halkı katlinden feragat ettiler, aradıkları düşmanlarının bu olduğunu idrak edemediler, bu vesileyle o zamanda Benî İsrail'den hiç kimseye nasib olmayan bir surette Mûsâ (A.S.) Firavun'un sarayında kaldı. Ne acîp kudret-i İlâhiyedir ki böyle bir zatın dünyaya gelmemesi, gelirse de bekaa bulmaması için bir çok tedbirlere teşebbüs edip binlerce nüfus telef ederek bu hususta hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen, her türlü takayyüdat ve ihtiyata riayet eden Firavun, öldürmek için aradığ1. zatı alıp bağrına basıyor ve eliyle ekmek yedirip büyütüyor, saray halkının en ziyade mümtazlarından kılıyor.
yani «Şol zat-ı eceli ü a'lâyı nekaisten tenzih ederiz ki onun acaibatmda akıllar hayret eder».
Kasas 28:10
Vacip Tealâ Âsiye'nin ricası ve kendinde hasıl olan fart-ı muhabbet üzere katilden feragat edildiğini beyandan sonra Hz. Mû-sâ'nm validesine arız olan hali beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve ahvali tarassut etmek üzere kızını gönderdi.
Çünkü; yani «Kaza geldiğinde göz kör olur, görmez» fahvâsinca Firavun'un felâketi yaklaştığından esbabını kendi hazırlıyordu.
Hz. Musa'nın arkasını ta'kib eden hemşiresi ana-baba bir hem-şiresidir ve ismi (Meryem) dir. Cenab-ı Kelimullah'm Mûsâ ismini (Âsiye^ tesmiye etmiştir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Asiye «Bunu öldürme, me'mûl ki menfaat görür veyahut evlât ittihaz ederiz» deyince Firavun'un «Benim ihtiyacım yoktur, senin olsun» demesi üzerine -Âsiye kendine velet ittihaz ettikten sonra ismine (Mûsâ) dedi. Niçin Mûsâ tesmiye ettiği suâl olunduğunda «(Mû) su ve (Sâ) da şecer manasınadır. Biz de bu çocuğu suyla ağaç arasında bulduğumuzdan Mûsâ tesmiye ettik» dediği mervidir.
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın emzikçilerden emmediğini ve hemşiresinin anasının emzikçi olacağını haber verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor,
Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) getirilen emzikçilerin me-| melerinden emmedi.
Kasas 28:11
Vacip Tealâ Âsiye'nin ricası ve kendinde hasıl olan fart-ı muhabbet üzere katilden feragat edildiğini beyandan sonra Hz. Mû-sâ'nm validesine arız olan hali beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve ahvali tarassut etmek üzere kızını gönderdi.
Çünkü; yani «Kaza geldiğinde göz kör olur, görmez» fahvâsinca Firavun'un felâketi yaklaştığından esbabını kendi hazırlıyordu.
Hz. Musa'nın arkasını ta'kib eden hemşiresi ana-baba bir hem-şiresidir ve ismi (Meryem) dir. Cenab-ı Kelimullah'm Mûsâ ismini (Âsiye^ tesmiye etmiştir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Asiye «Bunu öldürme, me'mûl ki menfaat görür veyahut evlât ittihaz ederiz» deyince Firavun'un «Benim ihtiyacım yoktur, senin olsun» demesi üzerine -Âsiye kendine velet ittihaz ettikten sonra ismine (Mûsâ) dedi. Niçin Mûsâ tesmiye ettiği suâl olunduğunda «(Mû) su ve (Sâ) da şecer manasınadır. Biz de bu çocuğu suyla ağaç arasında bulduğumuzdan Mûsâ tesmiye ettik» dediği mervidir.
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın emzikçilerden emmediğini ve hemşiresinin anasının emzikçi olacağını haber verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor,
Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) getirilen emzikçilerin me-| melerinden emmedi.
Kasas 28:12
dedi.
Yani; Mûsâ (A.S.) m validesine oğlunu kendine reddedeceğimizi vaadetmiştik. Bu vaadimiz yerini bulmadan evvel biz Mûsâ .üzerine validesinden başka emzikçilerin memelerini haram kıldık ve validesi gelmeden evvel getirdikleri emzikçilerden emmesini men'ettik. Binaenaleyh; o mahalde hazır bulunan hemşiresi saray halkının emzikçi aradıklarını görünce «Ben size bir hane ehli ha7 ber vereyim ve onları size göstereyim ki çocukları katlolunduğun-dan taze çocuk olsa emzirecekler, onlar öyle bir ailedir ki çocuğu kendilerine zammederler, emzirmesinde ve terbiyesinde kusur etmezler. Çünkü; onların cümlesi çocuğa hayır murad eder nâsıhlar-dır» dedi. Beyzâvî'nin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları, veçhile o mecliste hazır bulunan (Hâmân) Meryem'in bu sözünden Hz. Musa'ya karabeti olduğunu hisseder. «Bu çocuğu bu kadın biliyor, tutun bunu, hakikati haber versin» deyince Meryem «Benim maksadım aile, hükümdarın kulları olduklarından çocuğa hürmeti hükümdara hürmet bilirler. Binaenaleyh; çocuğa hayır murad ederler demektir» dedi. Ve bu sözüyle Hâmân'ın kelâmını reddetti, Hâmân'm sözü arada tesirsiz kaldı. Çünkü; vaad-i İlâhide hulfolmaz, elbette yerini bulacak olduğundan Firavun hükümetinde âmir-i mutlak ve sözü cümleye nafiz ve şerri âlemi titretmiş olan Hâmân pek acezeden gördüğü Meryem'in sözüyle mebhut oldu kaldı ve sözünü tekrar söyleyip emrini infaz edemedi. O sırada çocuk Firavun'un elinde ağlar, gelen emzikçi kadınların hiç birinden emmez. Binaenaleyh; saray halkı şaştı ve çocuğun (ağlamasını) durdurmaya bir çare bulamadıklarından Meryem'in bu sözünü minnet bildikleri cihetle Firavun hemen Meryem'in söylediği ha-tunu getirmelerini emretti. Meryem fırsatı ganimet bilerek sür'atla gitti, validesini getirdi. Mûsâ (A.S.) memesini aldı, sesini kesti. Saray halkı bundan memnun olmuşlarsa da Firavun tereddüde vardı. Biraz düşündükten sonra hatuna «Sen bu çocuğun nesi olursun? Bir çok kadınların memesini almadığı halde senden hiç nü-kûl etmeksizin memeni aldı. Herhalde bu çocukla bir münasebetin olsa gerektir» dedi. Hatun da "Benim rayiham güzeldir ve sütüm tatlıdır. Benim sütümden emmeyen çocuk olmaz» dedi. Firavun da bu söze inandı.
Kasas 28:13
Vacip Tealâ çocuğun emzirmesine ve terbiyesine ücret ta'yûı ederek çocuğu validesine teslim ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bizim Musa'yı validesine reddettiğimiz üç sebebe meb-nidir; Birincisi: Validesinin gözü dinlensin, ağıdını kessin. İkincisi: Oğlunun firakı üzerine devamlı mahzun olmasın. Üçüncüsü: Allah'ın vaadi hak olduğunu bilsin ve kalbini Rabbisine bağlasın.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Hz. Musa'nın validesine tariz vardır. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile Mûsâ (A.S.) m sandukası Firavun'un eline geçince vaad-i İlâhiyi unutarak sabırsızlıkla feryada başlamıştı ve az kalsın meseleyi herkese ilân ediyordu. Lâkin Cenab-ı Hakkın imdadıyla sükûnetini muhafaza edebilmiştir. Binaenaleyh bu âyette Cenab-ı Hak vaadinin hak olduğunu ve lâkin ekser-i nâsın bilmediğini beyanla ta'riz etmiştir. Zira; ta'rize müstehaktır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Mûsâ validesinin memesini alarak ağıdını kesip saray halkı memnun olunca her birerlerinin altın, gümüş, mücevherat ve saire hediye ettikleri mervidir. • Cenab-ı Hakkın inayeti yetişince herşey olur. Akşam yavrusunu t denize misafir vermekle mahzun, sabahleyin.Firavun'un eline geçtiğini işitmekle öldürecek zannıyla kalbi perişan ve nâle vü figan ' içinde kül kebab olduğu halde kuşluk vakti her afetten salim ve gönlü her cihetle rahat ve sürür içinde koca Firavun'un sarayı dahiisn.de herkesten iltifat görür, herbirjnden kıymettar hediyeler? alir. ve zayi oldu zannettiği ciğerparesini kucağında bulur. İşte Ce-ü-nab-ı Hakkın kitabında bunları bize beyanı bizim için binlerce vu-'; kuâta ders-i ibrettir.
Vacip Tealâ Hz. Musa'yı validesine tesliı eden ahvali beyan etmek üzere buyuruvor.
Kasas 28:14
Yani; Mûsâ ve validesinin ihsan sahibi olmalarına binaen biz güzel ceza ile cezalandırdığımız gibi bilûmum ihsan sahiplerini güzel cezalarla cezalandırırız. Çünkü ihsanın cezası; ancak ihsandım İnsanların ihsanı yla murad; ibadet ve taatında şer'a-| muvafık surette hareket etmektir. Binaenaleyh; şer'a muvafık su-i|. ;rette ibadet edenler hüsn-û cezaya müstehak ve nail olurlar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile eşüdd ; otuz yaşından kırka kadardır. Çünkü; otuzla kırk arasında insanın vücudu tekemmül ettiği gibi aklı da tekemmül ettiğinden Cenab-ı Hak bu sinne baliğ olduğunda ilim ve hikmet verdiğini beyan buyurmuştur. Hz. Mû-sâ'ya verilen hükümle murad, hikmet-i ilmiye ve iIimle murad; ilra-i fıkıh, dünyaya ve âhirete müteallik ilimdir. Yahut eşüddle murad; on sekizle otuz arasındadır. Çünkü; onsekiz yaşında kuvâ-yıcismânî tekemmül eder ve otuzuna kadar kuvveti tezayüd eder ve akıl da o nispette nema bulur. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir.
Hulâsa; Hz. Mûsâ rüşdüne baliğ olunca Vacip Tealâ'nın hikmet ve ilim ihsan ettiği ve erbab-ı ihsana daima güzel cezalar ve mükâfatlar verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesinden-dir.
Kasas 28:15
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m sinni kemâline vasıl olduktan sonra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Ruhulbeyan'da ve Nisâbûrî'de zikrolunduğuna nazaran Hz| Musa'nın kendi kabilesinden olan recül Sâmirî ve düşman olan; kıptî Firavundun mutfağında hizmetçilerdendi. Nizam sebebi, mutfağa odun götürmek için Sâmirîye cebrediyor, Sâmirî de götürmek istemediğinden beyinlerinde arbede çıktığı zaman Mûsâ (AjS.) geliyor. Sâmirî Hz. Musa'dan yardım isteyince niza'ı fasletmek için kıptîye bir yumruk vurduğunda Kıptînin eceli gelmiş ve ölmüş bulunur. Mûsâ (A.S.) m öldürdüğü kıptî müşrik olduğu cihetle demi mubahtı ve velâkin Mûsâ (A.S.) a öldürmesi emrolunmadığmdan istiğfar etmiştir. Katil kasdıyla vurmadığından demi mubah olmasa bile katli hatadır, ma'siyet değildir lâkin şu hatanın vukuuna istiğfar etmiştir. Kıptî mutfağa odunu meccanen ve zulmen götürt-mek istediği cihetle zalim ve İsrailî olan recül mazlum olup mazlumu zalimden kurtarmak vacip olduğundan Hz. Mûsâ mazlumu zalimden kurtarmak istemişti. Kıptînin eceli gelmiş olduğundan hata vuku buldu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın dahil olduğu Medine Firavun'un sarayı bulunan Mısır ki şimdiki Mısır'ın garbmdadır ve ismi (Menfis) tir, tufandan sonra arz-ı Mısır'da evvel bina kılınan şehirdir yahut (Aynüşşems) denilen mahaldir. Hz. Musa'nın nasın gafleti üzerine şehre girmesinde Fahri Râzi'nin beyanı veçhile üç ihtimâl vardır.
Birincisi: Cenab-ı Hakkın beyan buyurduğu veçhile Hz. Mûsâ rüşdüne baliğ oJup kendine ilim ve hikmet verilince Fi-ravun'uh dîninin batıl olduğunu bildi, ta'netmeye başladı ve Fi-ravun'un zulmünden bahseder oldu. Firavun ve kavmi tehdidet-tiklerinden Mûsâ (A.S.) açıkta gezemez bir hale geldi ve Benî İsrail'den hafî bir cemiyet teşkil etti. O cemiyet Hz. Musa'nın sözünü dinler ve gittiği yola giderlerdi. İşte o zamanda nâsın kuşluk uykusunda oldukları zaman veya akşamla yatsı arasında nâsın evlerine çekildikleri bir zamanda çarşıya girdi, bu niza'a tesadüf eyledi ve kıptı vefat etti.
cincisi: Mûsâ (A.S.) rüşdüne baliğ olduğunda Fira-vun'un bindiği atlara biner, giydiği elbiselerden giyer ve Fira-vun'un oğlu diye şöhret bulur. Bir gün Firavun'un bahçede ve ba-ric-i şehirde bulunan sarayından şehre gelir, o niza'a tesadüf eder, vukuat olur.
Üçüncüsü; Mûsâ (A.S.) hal-î sabavetinde asâ ile Firavun'un başına vurur, eliyle sakalını yolar. Firavun bundan huylanır, büyüdüğünde Firavun'a ta'na başlayınca Firavun saraydan ve memleketten çıkarılmasını emreder. Binaenaleyh; memleketten çıkarılır, bir müddet Mısır haricinde bulunur. Hatta isminin unutulur bir hale geldiği zaman nâsın kalabalığı kesildiği kuşluk vaktinde Mısır'ın çarşısına gelir, hâdise vâki olur. Çünkü; Türkçede «Akacak kan damarda durmaz» derler. Zira; kader zuhur edince hazer fayda etmez. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) m (Medyen) e mi-saferet zamanı gelmişti, onun da sebebi bu vukuat olacaktı. Oldu: o da (Medyen) e müsaferet etti.
Kasas 28:16
Vacip Tealâ hatanın vukuu üzerine Hz. Mûsâ'nm istiğfarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; kullarından ihsanını esirgemez.
Mûsâ (A.S.) m şu istiğfarı kıptî'yi katletmesinedir, iâkin bu istiğfar kıptîyi katli günah olduğuna delâlet etmez. Zira; maktul olan kıptı kâfirbillâh olduğundan katli mubahtı, kâfir olduğuna kelâmı delâlet eder. Çünkü mümin olan, Hz. Musa'nın düşmanından olmaz. Fakat Hz. Mûsâ katline me'mur olmadığından istiğfara lüzum görmüştür. Buna nazaran yani Kşu katil şeytan'ın amelinden» demek: «Kıptîyi katilde mendub olan tehirdi. Bu mendubu terkle aceleten katletmek şeytan'ın amelinden» demektir.
Yahut Fahri Râzi'nin beyanına nazaran istiğfarın manâsı «Yâ Rabbi! Ben kıptîyi katletmek sebebiyle nefsime zulmettim. Zira; Firavun duyarsa beni katleder. Şu halde yâ Rabbi! Bu haberi Firavun'dan bir müddet-i muvakkata setirle beni mağfiret et ki ben Firavun'un şerrinden kurtulayım» demektir. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) in halâsına sebep hasıl oluncaya kadar Firavun meseleye vaziyet edip ciddî bir taharriye başlamamıştır ki Mûsâ (A.S.) kurtulmuş, gitmiştir. Bu vukuat Hz. Mûsâ'nm nübüvvetini izhardan evvel^ olduğu cihetle enbiyadan günahın suduruna delâlet etmez.
Kasas 28:17
Vacip Tealâ Hz. Mûsâ'nin bundan sonraki münacatını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hak münacatını kabul edip az bir zaman kıbtî-nin katlini Firavun'a duyurmaymca Mûsâ (A.S.) yemin etti ve dedi ki «Yâ Rabbi! Senin bana verdiğin nimetleri in'âmm hakkı için yemin ederim ki elbette ben tevbe ederim. Binaenaleyh; mücrimlere yardımcı olmam». Buna nazaran Hz. Musa'nın yardım ettiği İsrailî'nin kâfir olduğu anlaşılır. Çünkü mücrimIerle murad; kâfirler olduğu gibi henüz Mûsâ (A.S.) nübüvvetini izhar edip din-i hakka davet etmemişti, mürur-u zamanla Benî İsrail âbâ ve ecdatlarının dînini unutmuşlar, ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Binaenaleyh; kâfir olmak ihtimali gaaliptir. Yahut mücrimlerle murad; ((Muavenetleri cürme sebep olan kimselere muavenet etmem» demektir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile zaleme ve fese-kaya muavenetin caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. İbn-i Ab-bas Hazretleri «Eğer Hz. Mûsâ bundan sonra mücrimlere muîn olmam sözüne inşaallah kelimesini ilâve etmiş olsaydı böyle bir/vak'-aya bir daha tesadüf etmezdi, lâkin inşaallah demediğinden ertesi sabah böyle vak'ayla bir daha müptelâ olmuştur» demişse de bu rivayet zayıftır. Zira; ertesi sabah tesadüf ettiği vak'ada muaveneti terkettiğini bundan sonraki âyet beyan etmiştir.
Kasas 28:18
Vacip Tealâ kıptîyi katlini ve münacatını beyandan sonra Hz. Musa'nın geçirmiş olduğu vukuattan baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle o kimseyi tekdir etti. Bu tekdiri nasihati da mutazammmdır. Çünkü; bir kimseye «Sen kötüsün» demek «Kötülüğü terket» demektir.
Kasas 28:19
Yani; Mûsâ (A.S.) kemâl-i havf ü telâşla sabahı bulup sabah vakti çarşıda dünkü İsrailîyi diğer bir kıptîyle niza' eder görünce İsrailî'nin tekrar yardım talebetmesi üzerine Mûsâ .(A.S.) her ikisine düşman olan kıptîye elini uzatınca kıptî dedi ki «Yâ Mûsâ! Dünkü gün bir adam öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldürmek istersin? Sen, ancak arz üzerinde zâlim olmaktan başka bir şey murad etmezsin. Ve sen iki kimse arasını ıslâh eden muslinlerden olmak da murad etmezsin» demekle dünkü vukuatı meydana koydu.
Şu beyan olunan manâ Hz. Musa'ya «Dünkü gün bir adam öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldüreceksin?» diyen kimsenin kıptî olduğuna nazarandır. Amma Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu sözü söyleyen Hz. Musa'dan muavenet isteyen İsrailî olmak muhtemeldir. Çünkü; Hz. Mûsâ muavenet isteyen kimseye «Sen azgın bir adamsın» demekle tekdir ettiğinden düşman olan kıptîyi tutmak üzere elini uzatınca dost olan İsrailt kendini tutacak zannıyla bu sözü söyledi, dedi ki «Sen dün bir kimse katlettiğin gibi bugün de beni mi katledeceksin? Senin muradın yeryüzünde ce-babireden olmaktır, yoksa maksadın ıslâh değildir» dedi. Bu tevcihe nazaran o zamana kadar dünkü kıptîyi kimin katlettiği henüz ma'Iûm değilmiş, Hz. Musa'dan muavenet gören İsrailî bu sırrı ifşa ediverdi.
Gerçi kıptînin katlolunduğu ma'lûmsa da lâkin kaatili henüz ma'Iûm değildi, hükümet tarafından kaatil taharri olunuyorsa da henüz bulamamışlardı. Çünkü; Mûsâ (A.S.) m vukuatı faslettiği zaman nâsm gafleti ve çarşının insandan hâlî olduğu zaman olmak sebebiyle İsrailîden başka kimin katlettiğini bilen yoktu. Gerçi Hz. Mûsâ duyulur zannıyla geceyi endişeyle geçirmişse de bilen olmadığından hükümet bulup çıkaramamıştı. Maatteessüf muavenet gören dost bu sırrı ifşa ediverdi ve niza' eden kıptî hükümete ihbar etti, maktulün evliyası da kısas talebettiler.
Kasas 28:20
Vacip Tealâ Firavun ve vükelâsının kısasa karar verdiklerini ve Hz. Musa'ya haber veren kimsenin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; maktul olan kıptînin evliyası tarafından kısas taleb olunması üzerine erkân-ı hükümet kısasa karar verdiler, bu haksız karara razı olmayan bir kimse sür'atla geldi ve Mûsâ (A:S.) a «Yâ Mûsâ! Memleketin uluları senin hakkında istişare ettiler, katline karar verdiler. Sen derhal kasabadan çık. Zira; ben sana hafî haber veren ve hayır yol gösterenlerdenim» dedi. Bunun üzerine Mûsâ (A.S.) zaman fevtetmeksizin hemen Medine'den çıktı, lâkin korkar olduğu halde arkasını da gözetirdi ve ara sıra gelen olup olmadığını bilmek için döner döner arkasına bakardı. O halinde Rab-bisine münacattan geri kalmazdı, diyordu ki «Yâ Rabbi! Bu zâlim kavmin şerrinden beni muhafaza ve halâs et». İşte Hz. Mûsâ Medine'den hem gidiyor, hem de bu suretle Rabbisine iltica ediyordu. Hz. Musa'nın şu duası kıptîyi katli mubah olduğuna delâlet eder.
Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile eğer kıptînin katli zulüm ve günah olsaydı bu kararı verenlerin haklı ve zâlim olmamaları lâzım gelirdi. Halbuki Hz. Mûsâ onların zâlim olduklarını beyan etmiştir ki kararlarının zulüm ve bu kararın haksız bir karar olduğuna işaret etmiştir.
Çünkü; kıptînin, müşrik olduğu cihetle katli mubah olmasına binaen kısas lâzım gelmediği gibi katlin hata olduğundan dahî kısas lâzım gelmezdi. Binaenaleyh; kısasla hüküm elbette zulümdü. Bununla beraber karar; tarafeyni dinlemek ve muhakeme etmekle olacağından muhakemesiz kararın elbette zulüm olacağında şüphe yoktur. İşte şu esaslara binaen zâlim oldukları cihetle Hz. Mûsâ «Yâ Rabbi! Şu zâlim kavmin elinden beni kurtar» demiştir.
Mûsâ (A.S.) m ikinci gün yardım etmek istediği İsrailî mazlum olduğundan kıptînin elinden kurtarmak istediği ve iyiliğe karşı İsrailînin kötülük edip sırrı ifşa ettiği Nimetullah Efendi'nin cümle-i beyanatmdandır. Nisâbûrî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile yani «Senin sebebinle istişare ediyorlar» demektir. İstişare eden kimseler esna-yı istişarede birbirine emrettiklerinden istişareden i'timarla tabir olunmuştur.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile hükümetin kararını Hz. Musa'ya haber veren kimsenin Firavun'un amcazadesi ki saray halkından ve erkân-ı memleketten, esrar-ı hükümete vâkıf olanlardandır. Lâkin kendisi temiz vicdanlı bir zat olduğundan bu haksız karara razı olmadığı cihetle haber vermiştir. Hatta Taberî'de beyan olunduğu veçhile verilen kararı icra etmek üzere Hz. Musa'yı bulmak için Firavun'un gönderdiği adamlardan evvel haberdar ekmek üzere Hz. Mûsâ tarafına alelacele sa'yederek geldiğini Cenab-ı Hak beyan buyurduğu gibi yolun kısa cihetini ihtiyar ettiği, isminin (Şem'ûn) veya (Sem'ân) olduğu dahî mervidir.
Hulâsa; Hz. Mûsâ'nm katline hükümetin karar verdiği, bu kararı haber vermek üzere Medine'nin uzak cihetinden bir kimsenin Mûsâ (A.S.) a gelip «Yâ Mûsâ! Vükelâ istişare ettiler ve senin katline karar verdiler. Hemen'sen şehirden çık. Ben sana nasihat edenlerdenim» dediği ve Hz. Mûsâ'nm korkar ve arkasına bakar olduğu halde hemen Medine'den çıktığı ve «Yâ Rabbi! Bu kavm-i zalimin şerrinden beni kurtar» dediği bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Kasas 28:21
Vacip Tealâ Firavun ve vükelâsının kısasa karar verdiklerini ve Hz. Musa'ya haber veren kimsenin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; maktul olan kıptînin evliyası tarafından kısas taleb olunması üzerine erkân-ı hükümet kısasa karar verdiler, bu haksız karara razı olmayan bir kimse sür'atla geldi ve Mûsâ (A:S.) a «Yâ Mûsâ! Memleketin uluları senin hakkında istişare ettiler, katline karar verdiler. Sen derhal kasabadan çık. Zira; ben sana hafî haber veren ve hayır yol gösterenlerdenim» dedi. Bunun üzerine Mûsâ (A.S.) zaman fevtetmeksizin hemen Medine'den çıktı, lâkin korkar olduğu halde arkasını da gözetirdi ve ara sıra gelen olup olmadığını bilmek için döner döner arkasına bakardı. O halinde Rab-bisine münacattan geri kalmazdı, diyordu ki «Yâ Rabbi! Bu zâlim kavmin şerrinden beni muhafaza ve halâs et». İşte Hz. Mûsâ Medine'den hem gidiyor, hem de bu suretle Rabbisine iltica ediyordu. Hz. Musa'nın şu duası kıptîyi katli mubah olduğuna delâlet eder.
Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile eğer kıptînin katli zulüm ve günah olsaydı bu kararı verenlerin haklı ve zâlim olmamaları lâzım gelirdi. Halbuki Hz. Mûsâ onların zâlim olduklarını beyan etmiştir ki kararlarının zulüm ve bu kararın haksız bir karar olduğuna işaret etmiştir.
Çünkü; kıptînin, müşrik olduğu cihetle katli mubah olmasına binaen kısas lâzım gelmediği gibi katlin hata olduğundan dahî kısas lâzım gelmezdi. Binaenaleyh; kısasla hüküm elbette zulümdü. Bununla beraber karar; tarafeyni dinlemek ve muhakeme etmekle olacağından muhakemesiz kararın elbette zulüm olacağında şüphe yoktur. İşte şu esaslara binaen zâlim oldukları cihetle Hz. Mûsâ «Yâ Rabbi! Şu zâlim kavmin elinden beni kurtar» demiştir.
Mûsâ (A.S.) m ikinci gün yardım etmek istediği İsrailî mazlum olduğundan kıptînin elinden kurtarmak istediği ve iyiliğe karşı İsrailînin kötülük edip sırrı ifşa ettiği Nimetullah Efendi'nin cümle-i beyanatmdandır. Nisâbûrî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile yani «Senin sebebinle istişare ediyorlar» demektir. İstişare eden kimseler esna-yı istişarede birbirine emrettiklerinden istişareden i'timarla tabir olunmuştur.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile hükümetin kararını Hz. Musa'ya haber veren kimsenin Firavun'un amcazadesi ki saray halkından ve erkân-ı memleketten, esrar-ı hükümete vâkıf olanlardandır. Lâkin kendisi temiz vicdanlı bir zat olduğundan bu haksız karara razı olmadığı cihetle haber vermiştir. Hatta Taberî'de beyan olunduğu veçhile verilen kararı icra etmek üzere Hz. Musa'yı bulmak için Firavun'un gönderdiği adamlardan evvel haberdar ekmek üzere Hz. Mûsâ tarafına alelacele sa'yederek geldiğini Cenab-ı Hak beyan buyurduğu gibi yolun kısa cihetini ihtiyar ettiği, isminin (Şem'ûn) veya (Sem'ân) olduğu dahî mervidir.
Hulâsa; Hz. Mûsâ'nm katline hükümetin karar verdiği, bu kararı haber vermek üzere Medine'nin uzak cihetinden bir kimsenin Mûsâ (A.S.) a gelip «Yâ Mûsâ! Vükelâ istişare ettiler ve senin katline karar verdiler. Hemen'sen şehirden çık. Ben sana nasihat edenlerdenim» dediği ve Hz. Mûsâ'nm korkar ve arkasına bakar olduğu halde hemen Medine'den çıktığı ve «Yâ Rabbi! Bu kavm-i zalimin şerrinden beni kurtar» dediği bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Kasas 28:22
Vacip Tealâ Hz. Mûsâ'nm şehirden çıktığını' beyand teveccüh ettiği ciheti ve oralarda geçirdiği hayatı beyan üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen; İbrahim (A.S.) m Medyen ismindeki oğlu bina ettiğinden Hz. Şuayb'in karyesine banisinin ismiyle Medyen denmiştir, Mısır'a sekiz konak mesafededir. (Medyen) Bâdiye'de olduğundan Firavun'un hükmü oralarda nafiz değildi. Hz Mûsâ Mısır'dan çıkınca Mısır'da büyümüş ve bir yer görmemiş olduğundan nereye gideceğini bilemediği halde üç yola tesadüf eder, Cenab-ı Hak'tan doğru yola sevketmesini ister. İşbu üç yolun ortada olanını tercih etmiş ve geriden ta'kib edenler gelmişlerse de iki tarafta olan yollara gittikleri ve binaenaleyh; (Medyen) e zararsız vâsıl olduğu mervidir. Çünkü; Fahri Râzi'nin (Ibn-i Abbas) hazretlerinden rivayeten beyanına nazaran Hz. Mûsâ Mısır'dan çıktığında (Medyen) i kasdetmemişti. Fakat teveccühü Medyen cihetineydi. Allah'a mütevekkil oldu ve, doğru yola sevketmesini istedi, bu ilticası üzerine Allahü Tealâ arz-ı Medyen'e şevketti. Bazı rivayette Mısır'dan çıkarken Medyen'i kasdetti ve âyette beyan olunduğu veçhile o cihete teveccüh eyledi. Çünkü; Medyen ahalisiyle kendi beyninde karabet olduğunu biliyordu. Zira; Medyen ahalisi Hz. İbrahim'in bir oğlunun, Benî İsrail de diğer bir oğlunun neslinden oldukları cihetle beyinlerinde arricazadelik olduğunu ve orada karar edebileceğini düşündü ve o cihete gitmesine de Allahü Tealâ hidayet etti. Çünkü hidayet; Allah'ındır. IJmaenaleyh; selâmetle yoluna devam etti, hiç kimse mani olamadı.
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Mısır'dan çıkıp Medyen'e teveccühünü beyandan sonra Medyen'e geldiğinde cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
'
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Mısır'dan çıkıp Medyen'e teveccühünü beyandan sonra Medyen'e geldiğinde cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
'
Kasas 28:23
Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın koyunları sulamasının keyfiyetinde ihtilâf vardır. Bazı rivayete nazaran ahalinin koyunlarını suladıkları kuyudan başka ağzı ağırca bir taşla kapanmış bir kuyunun ağzından taşı kaldırdı ve ahaliye kanş-maksızm o kuyudan suladı, fakat kuyunun ağzındaki taşı birkaç kimsenin kaldırması müşkül olduğu halde yalnız kaldırıvermesi gerek hatunların gerek sairlerinin nazar-ı hayretlerini celbetmiştir. Diğer bir rivayete nazaran ahâlinin arasına girdi, onları aralaştır-dı ve suladı. Yahut ahâli işini bitirdikten sonra suladı. Velhasıl Şuayb (A.S.) m koyununu suladığı kafi fakat keyfiyeti muhteliftir. Ancak Hz. Musa'nın aceleyle Mısır'dan azıksız- çıktığından yollarda ot ve ağaç yaprağıyla idame-i hayat ettiği mervidir. îşte açlığı nihayete vardığından gölgeye çekilince ihtiyacından bahsetmiştir. -
O iki hatuna gelince onlar Şuayb (A.S.) m kızları olduğu ve şeriat-ı Şuayb'da hayvanat sulamak için kadınların çıkmasında beis olmadığından Hz. Şuayb'm müsaade ettiği hu meseleyi tafsil eden âyetlerden anlaşılmaktadır. Bilhassa zaruretler her zaman ve her şeriatta müstesna teşkil eder. Bunların koyun sulamaya çıkmaları da zarurete mebni olduğuna sözleri delâlet eder. Çünkü; pederlerinin şeyh-i kebir olduğundan bahsetmeleri sulayacak kimseleri bulunmadığından kendilerinin çıkmasında zaruret olduğundan bahsetmektir.
Hulâsa; Hz. Musa'nın Medyen'e geldiği ve kuyu başında koyun sular bir cemaat bulup onlardan uzakta iki hatun koyunlarını kuyuya gelmekten men'eder oldukları halde bulduğu ve hallerinden suâl edip onlar da çobanlar sulayıp gidinceye kadar bekliye-ceklerini ve pederlerinin şeyh-i fânî olduğunu söyledikleri ve onların koyunlarını sulayıp gölgeye çekildiği ve o zaman Cenab-ı Hakka karşı ihtiyacından bahsettiği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Koyunlarını Mûsâ (A.S.) sulayınca âdetlerinin hilafı acele geldiklerinde Hz. Şuayb kerimelerinden suâl edip onlar da bir kimse gelip koyunlarını suladığından bahsetmeleri üzerine «Biriniz gidin, o adamı bana getirin» dedi.
Kasas 28:24
Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın koyunları sulamasının keyfiyetinde ihtilâf vardır. Bazı rivayete nazaran ahalinin koyunlarını suladıkları kuyudan başka ağzı ağırca bir taşla kapanmış bir kuyunun ağzından taşı kaldırdı ve ahaliye kanş-maksızm o kuyudan suladı, fakat kuyunun ağzındaki taşı birkaç kimsenin kaldırması müşkül olduğu halde yalnız kaldırıvermesi gerek hatunların gerek sairlerinin nazar-ı hayretlerini celbetmiştir. Diğer bir rivayete nazaran ahâlinin arasına girdi, onları aralaştır-dı ve suladı. Yahut ahâli işini bitirdikten sonra suladı. Velhasıl Şuayb (A.S.) m koyununu suladığı kafi fakat keyfiyeti muhteliftir. Ancak Hz. Musa'nın aceleyle Mısır'dan azıksız- çıktığından yollarda ot ve ağaç yaprağıyla idame-i hayat ettiği mervidir. îşte açlığı nihayete vardığından gölgeye çekilince ihtiyacından bahsetmiştir. -
O iki hatuna gelince onlar Şuayb (A.S.) m kızları olduğu ve şeriat-ı Şuayb'da hayvanat sulamak için kadınların çıkmasında beis olmadığından Hz. Şuayb'm müsaade ettiği hu meseleyi tafsil eden âyetlerden anlaşılmaktadır. Bilhassa zaruretler her zaman ve her şeriatta müstesna teşkil eder. Bunların koyun sulamaya çıkmaları da zarurete mebni olduğuna sözleri delâlet eder. Çünkü; pederlerinin şeyh-i kebir olduğundan bahsetmeleri sulayacak kimseleri bulunmadığından kendilerinin çıkmasında zaruret olduğundan bahsetmektir.
Hulâsa; Hz. Musa'nın Medyen'e geldiği ve kuyu başında koyun sular bir cemaat bulup onlardan uzakta iki hatun koyunlarını kuyuya gelmekten men'eder oldukları halde bulduğu ve hallerinden suâl edip onlar da çobanlar sulayıp gidinceye kadar bekliye-ceklerini ve pederlerinin şeyh-i fânî olduğunu söyledikleri ve onların koyunlarını sulayıp gölgeye çekildiği ve o zaman Cenab-ı Hakka karşı ihtiyacından bahsettiği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Koyunlarını Mûsâ (A.S.) sulayınca âdetlerinin hilafı acele geldiklerinde Hz. Şuayb kerimelerinden suâl edip onlar da bir kimse gelip koyunlarını suladığından bahsetmeleri üzerine «Biriniz gidin, o adamı bana getirin» dedi.
Vacip Tealâ Hz. Şuayb'm kerimelerinden birinin Hz. Musa'yı davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Kasas 28:25
Vacip Tealâ bu davete Hz. Mûsâ'i^M icabetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Şuayb (A.S.) kerimelerinden birini gönderip davet edince Mûsâ (A.S.) davete icabet etti, huzur-u Şuayb'a geldi, başından geçen hâdiseyi ve Mısır'dan firar ettiğini hikâye edince Şuayb (A.S.) «Korkma yâ Mûsâ! Zâlimlerin şerrinden halâs oldun. Zira; Firavun'un hükmü buralara nafiz değildir» demekle tesliye etti. Şu halde bir kimsenin başından geçen vekayii bir ehline hikâye etmesi meşru, hikâye edilen kimsenin tesliye ederek lâzım gelen muaveneti yapması bir emr-i müstahsen olduğuna âyette delâlet vardır.
Mûsâ (A.S.) m bu hatunun davetine icabeti davette sahs-ı vâ-hidin kelâmına itimad caiz olduğuna delâlet eder, Mûsâ (A.S.) koyunları Allahü Tealâ'nm rızasını tahsil etmek ve âhiret azığı olmak üzere suladığından davete icabeti ücret almak için değildir. Hatta Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) geldiğinde yemek sofrası hazırlanmış olduğundan «Buyurun! Yemek yiyin»
denildiğinde Hz. Musa'nın «( ty Sy-\ ) Biz ehl-i beytteniz, dinimizi dünyaya değişmeyiz ve âhiret için işlediğimiz amel mukabilinde dünya ücreti almayız» demesi üzerine Hz. Şüayb'ın «Bu sana ücret değildir, bizim âdetimiz her misafire böyledir ve misafire taam yedirmek bizim âbâ ve ecdadımızın sünnetidir» dediği mervidir. Hz. Şuayb'm bu te'minatı üzerine Mûsâ (A.S.) da taamdan yemiş ve açlık beliyesinden kurtulmuştur. Gerçi Hz. Şuayb'm karyesi Mısır'a sekiz günlük mesafede olduğundan Firavun hükümetinin kuvvetine nispetle hükmü oralara nafiz olması âdette lâzım gelirse de Firavun'un memleketi ve hükmü daha uzak memleketlere gitmiş olduğu halde Bâdiye cihetine ehemmiyet vermemiş ve memleketten addedip hükümetini o cihete uzatmadığından oralarda hükümet teşkilâtı olmamasına binaen Hz. Şuayb zalimlerin, şerrinden kurtulduğunu tebşir etti ve Mûsâ (A.S.) da müsterih oldu.
Kasas 28:26
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in huzur-u Şuayb'a gelip taam yedikten sonra beyinlerinde cereyan eden muhaveratı ve vâki olan akd-i izdivacı ve koyunu gütmek üzere yaptıkları mukaveleyi beyan etmek üzere buyuruyor
dedi.
Bu sözü söyleyen Hz. Şuayb'm büyük kerimesi ve ahiren Hz. Musa'nın, zevcesi olan (Safurâ) olduğu mervidir.
Kasas 28:27
o senin ken-
Yani kudretin fevkmda birşey teklif etmekle seni meşakkate koşmam.
Hz. Şuayb, kerimesinin mehri sekiz sene koyununu gütmek olacağını kafi söylediğinden akd-i sahihtir. Gerçi «On sene yaparsan o senin ihsanındır» demekle sözünde terdit varsa da o ter-dit sekiz sene üzerine vâki olan akid üzerine zaid ve sonradır. Binaenaleyh; akdi ihlâl etmez. Esasen terditle vâki olan akid de üc-ret-i ekall üzere vâki olduğundan terdit olsa bile akid sahihtir. Halbuki bu pazarlık sekiz sene üzerinedir. Sekizden yukarısı olursa Hz. Musa'nın ihsanı olacaktır. Ücretin mehir olacağını bazı fukaha bu âyetten içtihad etmişlerdir. Çünkü; Hz. Şuayb'm şeriatında caiz olduğunu Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi bizim için şeriat olduğuna delâlet eder.
Bir kimseye meşakkat; kudretinin fevkın-da iş teklif etmekle olduğundan Hz. Şuayb'm «Ben sana meşakkat teklif etmem» demesi «Kudretin fevkmda iş göstermem, koyunu gütmek hususunu re'yine bırakır ve sana suhulet gösteririm» demektir. Enbiya-yı izam hazaratınm âdetleri muâmelât-ı nasta kolaylık göstermektir, cümle ehl-i îmana yakışan da budur, «Sen beni suleha zümresinden bulursun» demek «Hüsn-ü muamele ve ahdini vefa edenlerden bulursun» demektir. Allah'ın tevkifına itimadına işaret için Şuayb (A.S.) sözüne inşaallah kelimesiyle hitam vermiştir.
Kasas 28:28
Vacip Tealâ şu akde Hz. Musa'nın razı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
demekle mukaavele-yi imza etti ve tarafeyn razı oldular. Şuayb (A.S.) da büyük kerimesi (Safurâ) yi tezvic etti.
Hz. Mûsâ işine başlayacağı zaman eline bir asâ vermesini Şuayb (A.S.) kerimesine emreder. Kerimesi evvelden beri bir arada duran asalardan birini alır, verecek olduğunda Hz. Şuayb o asanın verilmesine razı olmaz. Meğer o asâ Hz. Âdem'in Cennet'ten getirdiği asâ olup enbiya-yı izam hazaratmdan nakil suretiyle Şuayb (A.S.) m yed-i emanetine gelen ve kendisiyle teberrük olunan asayı mübareke olduğu için vermek istememiş ve kaç defa başka asâ almak üzere ellerini uzatmışlarsa da aynı asâ ellerine gelince Hz. Şuayb bunda bir acîp hikmet olduğunu tefekkür ederek verdiği mervidir. Binaenaleyh; asayı vermemek edemedi. Çünkü; asânm sahibi Mûsâ idi ve asânm bir çok harikalara âlet olacağı zaman gelmişti. Asâ-yı mübareke bu vesileyle sahibinin eline geçti.
Kasas 28:29
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın ikmâl-i müddet edip (Mısır'a avdet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ateşe veyahut yol gösterecek bir adama şiddetle ihtiyaç olduğu bir zamanda cebel-i Tûr'da zuhur eden nur-u İlâhiyi ateş zannıyla ailesine «Siz durun burada, ben gideyim, size ateş veya bir haber getireyim» diyerek evlâd ü iyalini Allah'a emanet edip ateşe yakın gelince hayr-i kesir sahibi olan buk'ada ve Musa'nın sağ canibine gelen derede ağacın arasından «Yâ Mûsâ! Muhakkak ben Allahü Tealâ'yım ve âlemlerin Rabbiyinm nidası zuhur etti ve böyle mübarek bir nida ile nida olundu.
Beyzâvfnin beyanı veçhile bu âyetteki lâfz-ı nida; (Sure-i Tâhâ) da beyan olunan lâfz-ı nidaya muhalifse de her iki âyette maksatta muhalefet olmadığından yekdiğerinin aynıdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hz. Musa'dan bu nidanın Allah'ın nidası olduğunu neyle bildiği suâl olunduğunda «Nidayı vücudumun her cjiz'üyle işittim. Vücudumun her cüz'ün-de kuvve-i sâmia halketmek Allah'a mahsus olduğundan mezkûr nidanın Allah'ın nidası olduğunu bildim» demiştir. Yahut yeşil ağaçla ateşi cemetmek Allah'a mahsus olmasıyla bilmiştir. Yahut Cenab-ı Hak ilm-i zarurî halketti ki nidanın taraf-ı İlâhiden olduğunu bildi. Binaenaleyh; nidanın Allah'ın nidası olduğuna başka delil istemedi.
Ehl-i sünnetten (Mansur-u Matüridî) mezhebinde ağaçtan işitilen kelâm zatullahla kaaim olan kelâm-ı kadim üzerine delâlet eden huruf ve asvattır. Yoksa zat-ı İlâhi ile kaaim olan kelâm-ı İlâhi değildir. Çünkü; kel£m-ı kadim üzerine delâlet eden huruf ve sadayı ağaçta halkıyla işittirmek caizdir ve öyle de olmuştur. Amma (Eş/arî) ye göre, zat-ı İlâhiyeyle kaaim olan kelâm-ı kadîmi işitmek mümkündür, fakat (Matüridiye) ye göre huruf ve asvat-tan ârî olan kelâm-ı kadimi işitmek mümkün değildir. Ancak insanların şada ve hurufla maksatlarını ifadeyi birbirine işittirdikleri gibi Cenab-ı Hak da kendi kelâmına delâlet eden huruf ve as-vatı halkla Hz. Musa'ya işittirmiştir. Kelâm-ı İlâhiye delâlet eden sadanm işitildiği ağacm hangi neviden olduğuna dair âyette sarahat yoktur. Fakat böğürtlen, sakız veya sarmaşık ağacı olduğuna dair rivayet varsa da kafi bir delil olmadığından ağacm nev'ini ta'yin etmektense sükût eylemek daha evlâdır. Çünkü; ağacı ta'-yine taallûk eder bir hüküm de yoktur. Şurası kafidir ki Tûr'da mübarek bir derenin kenarında bitmiş bir ağaçta zatıyla kaaim ke-lâm-ı kadimine delâlet eden sadayı halkla Cenab-ı Hak kelâmını Hz. Musa'ya işittirmiştir. Zira; Kur'ah'm müteaddid âyetlerinde Rabbimiz bize beyan etmiştir. Binaenaleyh; bu cihette şüphe yoktur ve şüphe etmek de caiz değildir.
Kasas 28:30
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın ikmâl-i müddet edip (Mısır'a avdet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ateşe veyahut yol gösterecek bir adama şiddetle ihtiyaç olduğu bir zamanda cebel-i Tûr'da zuhur eden nur-u İlâhiyi ateş zannıyla ailesine «Siz durun burada, ben gideyim, size ateş veya bir haber getireyim» diyerek evlâd ü iyalini Allah'a emanet edip ateşe yakın gelince hayr-i kesir sahibi olan buk'ada ve Musa'nın sağ canibine gelen derede ağacın arasından «Yâ Mûsâ! Muhakkak ben Allahü Tealâ'yım ve âlemlerin Rabbiyinm nidası zuhur etti ve böyle mübarek bir nida ile nida olundu.
Beyzâvfnin beyanı veçhile bu âyetteki lâfz-ı nida; (Sure-i Tâhâ) da beyan olunan lâfz-ı nidaya muhalifse de her iki âyette maksatta muhalefet olmadığından yekdiğerinin aynıdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hz. Musa'dan bu nidanın Allah'ın nidası olduğunu neyle bildiği suâl olunduğunda «Nidayı vücudumun her cjiz'üyle işittim. Vücudumun her cüz'ün-de kuvve-i sâmia halketmek Allah'a mahsus olduğundan mezkûr nidanın Allah'ın nidası olduğunu bildim» demiştir. Yahut yeşil ağaçla ateşi cemetmek Allah'a mahsus olmasıyla bilmiştir. Yahut Cenab-ı Hak ilm-i zarurî halketti ki nidanın taraf-ı İlâhiden olduğunu bildi. Binaenaleyh; nidanın Allah'ın nidası olduğuna başka delil istemedi.
Ehl-i sünnetten (Mansur-u Matüridî) mezhebinde ağaçtan işitilen kelâm zatullahla kaaim olan kelâm-ı kadim üzerine delâlet eden huruf ve asvattır. Yoksa zat-ı İlâhi ile kaaim olan kelâm-ı İlâhi değildir. Çünkü; kel£m-ı kadim üzerine delâlet eden huruf ve sadayı ağaçta halkıyla işittirmek caizdir ve öyle de olmuştur. Amma (Eş/arî) ye göre, zat-ı İlâhiyeyle kaaim olan kelâm-ı kadîmi işitmek mümkündür, fakat (Matüridiye) ye göre huruf ve asvat-tan ârî olan kelâm-ı kadimi işitmek mümkün değildir. Ancak insanların şada ve hurufla maksatlarını ifadeyi birbirine işittirdikleri gibi Cenab-ı Hak da kendi kelâmına delâlet eden huruf ve as-vatı halkla Hz. Musa'ya işittirmiştir. Kelâm-ı İlâhiye delâlet eden sadanm işitildiği ağacm hangi neviden olduğuna dair âyette sarahat yoktur. Fakat böğürtlen, sakız veya sarmaşık ağacı olduğuna dair rivayet varsa da kafi bir delil olmadığından ağacm nev'ini ta'yin etmektense sükût eylemek daha evlâdır. Çünkü; ağacı ta'-yine taallûk eder bir hüküm de yoktur. Şurası kafidir ki Tûr'da mübarek bir derenin kenarında bitmiş bir ağaçta zatıyla kaaim ke-lâm-ı kadimine delâlet eden sadayı halkla Cenab-ı Hak kelâmını Hz. Musa'ya işittirmiştir. Zira; Kur'ah'm müteaddid âyetlerinde Rabbimiz bize beyan etmiştir. Binaenaleyh; bu cihette şüphe yoktur ve şüphe etmek de caiz değildir.
Kasas 28:31
Vacip Tealâ ulûhiyetini beyanla nidadan sonra Hz. mucizesine ait nidasını beyan etmek üzere buyuruyor:
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile asâ, yılan suretinde harekete bağlayınca önüne gelen şeyleri yutmuş olduğu cihetle Hz. Mûsâ bu mehabbetten korktu ve arkasına dönüp, kaçmak istedi, lâkin te'minat-ı İlâhiyeyi hâvi nida geldi ve denildi ki «Yönünü asaya dön, kaçma ve asânm halinden korkma. Elinle tut. Eski haline avdet edecektir. Zira sen; zuhur eden harikalardan korkacaklardan değil, belki emîn olanlardansın» demekle cesaret verildi. İşbu asâ; Şuayb (A.S.) m hanesinden almış olduğu asadır ki ezelde bu asânm Musa'nın eline geçeceği ve bir çok harikalara âlet olacağı takdir olunduğundan zamanı geldi, hünerini icraya başladı. Gerçi asâ Şuayb (A.S.) a, ondan evvel birçok enbiya-yı izanı hazaratmdan naklolunmuş, gelmişse de onlarda bu gibi harikalara âlet olmamıştır. Zira; onlar asayı ezelde takdir olunan sahib-i hakîkîsi için muhafaza ediyorlardı. Bu harikaların, ancak sahib-i hakîkîsi olan Hz. Mûsâ yedinde zuhur edeceği mukadderdi. Gerçi asâ ile teberrük ederek ellerinde bulundururlardı, lâkin onların elleri Musa'nın eli değildi. Yani asâ o asâ idi, fakat el o el değildi. Binaenaleyh; bu harikalar Cenab-ı Hakkın fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Zira; asânm tabiatıyla olsaydı asadan bu harikaların her zaman ve her nebi yedinde zuhur etmesi lâzım gelirdi, halbuki böyle olmadı.
Kasas 28:32
Vacip Tealâ Hz. Musa'ya Tûr'da vâki olan nidanın üçüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor.,
Yani; Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) a asânm mucize olduğunu gösterdikten sonra ikinci mucizesini göstermek üzere dedi ki «Yâ Mûsâ! Elini koynuna sok, beyaz, güneş gibi parlar, görenlere hayret verir ve gözleri kamaştırır olduğu halde koynundan çıkar, fakat: bu beyazlık bir hastalık ve illet eseri değildir» denilince Mûsâ! (A.S.) emre imtisalen derhal elini koynuna koydu ve güneş gibi] parlar olduğu halde çıkarınca kendine bir korku arız olduğundan* korkan kimsenin korunmak için ellerini uzattığı gibi Mûsâ (A.S.)ş da ellerini uzatınca Vacip Tealâ o korkuyu izale zımnında «Yâ; Mûsâ! Sana arız olan korkuyu gidermek için ellerini koltuğuna koy» dedi. Çünkü; korkan kimsenin korunmak için ellerini açmasıi ve uzatması âdettir. Amma korkudan salim olan kimsenin elleri; koltuğu altında bağlı olduğundan Cenab-ı Hak «Yâ Mûsâ! Korkan: kimse gibi elini açma, belki korkudan emin olan kimse gibi elle4 rini bağla» demekle korkusunu izaleyle cesaret verdi. Bu cihetle her iki mucizeyle ünsiyet hasıl olunca buyurdu ki «Yâ Mûsâ! Ş\l asâ ile elinin beyazlığı Firavun ve onun cemaatına ve kavmine3 karşı senin için nübüvvet davasında sıdkına iki şahittir. Onlar bü mucizelerine mukaabele edemeyeceklerdir. Zira; onlar kavm-i fâ? sık oldukları cihetle bir resul tarafından irşada muhtaçlardır. Binaenaleyh; seni onlara resul olarak gönderiyorum» dedi.
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ Hzj Musa'ya arız olan korkuyu izale için elini göğsüne veyahut böğrü*1 ne koymasını emrettiğinden İbn-i Abbas Hazretleri «Korku ân? olan kimse elini göğsüne korsa korkusu zail olur» buyurmuştur.
Hulâsa; Mûsâ (A.S.) m Tûr dağında zuhur eden tecelliyat-ı ilâhiye ile müşerref ve asâ ile yed-i beyzâ nübüvvetinin sıdkma delâlet eder iki mucize olduğu ve o heybetten arız olan korkuyu izale için ellerini böğürlerine koymasına dair emr-i İlâhinin vürud ettiği ve Hz. Musa'nın kavm-i fasık olan kavm-i Firavun'u irşada me'mur resul olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümle-sindendir.
Kasas 28:33
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m resul olduğunu beyandan sonra Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ Mûsâ (A.S.) a «Sen Firavun'a ve cemaatına resulsün. Git, onları hakka davet et» deyince emr-i risaletin ehemmiyetini nazar-ı dikkata alarak i'tizar etmek ve yardım istemek üzere dedi ki «Yâ Rabbi! Ben onlardan hataen bir kimse öldürdüm ve esasen katlime karar verdiler, sen beni kurtardın. Binaenaleyh; eski kararlarını icra edip beni katletmelerinden korkarım, benim biraderim Harun lisânen benden daha açık ve meramını benden daha ziyade beyana muktedirdir. Şu halde onu da bana yardımcı olarak resul gönder ki hakikati hulâsa, delilleri takrir ve şüpheleri izale ederek beni tasdik etsin. Zira; onların beni tekziplerinden korkarım» demekle kendine muavenet etmek üzere
biraderinin resul olmasını istirham etti. ( loj -) Beyzâvî'nin beyanı veçhile muin ve nasır manasınadır. Yani «Kardeşimi benimle beraber gönder ki bana yardım ve beni tasdik etsin. Zira; davet eden iki kimse olursa sözleri kabule daha şayan olur» demektir;
Kasas 28:34
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m resul olduğunu beyandan sonra Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ Mûsâ (A.S.) a «Sen Firavun'a ve cemaatına resulsün. Git, onları hakka davet et» deyince emr-i risaletin ehemmiyetini nazar-ı dikkata alarak i'tizar etmek ve yardım istemek üzere dedi ki «Yâ Rabbi! Ben onlardan hataen bir kimse öldürdüm ve esasen katlime karar verdiler, sen beni kurtardın. Binaenaleyh; eski kararlarını icra edip beni katletmelerinden korkarım, benim biraderim Harun lisânen benden daha açık ve meramını benden daha ziyade beyana muktedirdir. Şu halde onu da bana yardımcı olarak resul gönder ki hakikati hulâsa, delilleri takrir ve şüpheleri izale ederek beni tasdik etsin. Zira; onların beni tekziplerinden korkarım» demekle kendine muavenet etmek üzere
biraderinin resul olmasını istirham etti. ( loj -) Beyzâvî'nin beyanı veçhile muin ve nasır manasınadır. Yani «Kardeşimi benimle beraber gönder ki bana yardım ve beni tasdik etsin. Zira; davet eden iki kimse olursa sözleri kabule daha şayan olur» demektir;
Kasas 28:35
Vacip Tealâ şu ilticası üzerine Hz. Musa {iğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mûsâ (A.S.) a Firavun'a ve kavmine resul olduğunu beyan edince Mûsâ (A.S.) biraderinin kendine refik olmasını tazarru' etmesi üzerine Cenab-ı Hak istediğini verdi ve dedi ki «Yâ Mûsâ! Seni biraderinle takviye ve sizin için kuvvet ve şevket hal-kederiz. Binaenaleyh; bizim âyetlerimiz sebebiyle onların zararı size vâsıl olamaz. Çünkü; verdiğimiz mucizelere muâraza edemeyecekleri cihetle siz ve size tâbi' olan ehl-i îman her zaman galipsiniz. Şu halde sizin için korku ve telâş yoktur» demekle galip olacaklarını tebşir etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın biraderinin refakatim istemesindeki sebep; kendinin lisanında rekâket olmasındandır. Harun'un fesahatini beyan etmesi dahî sebebin bu olduğuna delâlet eder. Hz. Musa'nın asası mucize olduğu gibi Firavun'un şerrini defe de kâfi olduğundan Vacip Tealâ bu âyette «Gidin onlara. Bizim âyetlerimiz sebebiyle onlarm zararı size ulaşmaz» demiştir. Çünkü; her ne zaman isterse Hz. Musa'nın asası bir ejderha suretine girdiğinden düşmanları üzerine gelemezdi. Zira; isterse Hz. Mûsâ asa ile istediğini ihlâk ederdi. Binaenaleyh; Firavun ve avanesi Hz. Musa'dan korkar, üzerine varmaktan çekinirlerdi.
Bu âyette yalnız Hz. Mûsâ ile biraderine zararları vasıl olmayacağını beyan ettiğinden Firavun'un sâhirleri asmasıyla bu âyete itiraz varid olmaz. Çünkü; bu ikisine zararları vasıl olmayacağını beyan başkalarına da zararın vasıl olmayacağını beyanı lâzım gelmez ki itiraz varid olsun. Galebe yle murad; mucizeyle galebedir. Yahut ilende galebe olduğu cihetle bazı tâbi olanların mağ-lûb olmalarıyla suâl varid olmaz. Binaenaleyh; Hz. Musa'ya îman eden sahirlerin Firavun tarafından zulmen salbolunmaları bu âyette beyan olunan galebeye münafi değildir. Bu tevcihata ihtiyaç; sahirlerin salbolunduklarma nâzarandır. Bazı rivayete nazaran Firavun sâhirleri, «Sizi elbette asarım» demekle tehdidetmişse de salbedememiştir. Bu rivayete nazaran suâl terettüb etmediğinden
tevcihe de hacet yoktur.
Kasas 28:36
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Tûr'da emr-i İlâhisini telâkki ettiğini beyandan sonra ailesini alıp Mısır'a gelerek vâzîfe-i risaleti edaya başladığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mûsâ (A.S.) Tûr'da münacatını bitirip ailesiyle beraber Mısır'a gelince bizim kendisine hasmını ilzam ve risaletini tasdik için verdiğimiz 'âyetlerimiz ve açık hüccetlerimizle emr-i ilâhimizi tebliğ için Firavun'a ve etbâ'ma gelince onlar kemâl-i cehalet ve dalâlete dalmış olduklarından «Musa'nın getirdiği şu şey olmadı, illâ iftira olunmuş bir sihir oldu. Yani sihirden başka birşey değildir, biz babalarımızdan ve evvel geçen ecdadımızdan böyle birşey işitmedik. Zira; ma'bud bir olsun, kullarını ıslah için resul göndersin, onlar kavanin-i şer'iye vaz'etsin. Bu aklın harici birşeydir. Binaenaleyh; biz böyle birşey işitmedik» dediler. Çünkü; Firavun ve etbâ'ı gaayet cahil ve taklitte musir olduklarından o kadar açık mucizelere karşı babalarında böyle birşey görmediklerini beyanla müdafaa ettiler. Halbuki hakikatta mezheplerini bir delille istidlale muktedir değillerdi. Binaenaleyh; babalarım taklitle müdafaaya müsaraat ettiler. Onların şu müdafaalarından iman etmeyeceklerini bilince Mûsâ (A.S.) «Benim Rabbim hidayet ve rüşdle kendi tarafından gelen kimseyi herkesten ziyade bilir ve onlara envâ'-ı kerametle ikram eder ve âkıbet-i dâr yani âkıbet-i hamide kimin için olduğunu dahi bilir lâkin ey Firavun! Siz felah bulmaz ve saadet görmezsiniz. Zira; zâlimsiniz. Zalimler ise felâhyab olamazlar» demekle Firavun ve etbâ'ının zâlim olduklarım ve zulümleri felâketlerine sebep olacağını beyan etti.
Kasas 28:37
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Tûr'da emr-i İlâhisini telâkki ettiğini beyandan sonra ailesini alıp Mısır'a gelerek vâzîfe-i risaleti edaya başladığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mûsâ (A.S.) Tûr'da münacatını bitirip ailesiyle beraber Mısır'a gelince bizim kendisine hasmını ilzam ve risaletini tasdik için verdiğimiz 'âyetlerimiz ve açık hüccetlerimizle emr-i ilâhimizi tebliğ için Firavun'a ve etbâ'ma gelince onlar kemâl-i cehalet ve dalâlete dalmış olduklarından «Musa'nın getirdiği şu şey olmadı, illâ iftira olunmuş bir sihir oldu. Yani sihirden başka birşey değildir, biz babalarımızdan ve evvel geçen ecdadımızdan böyle birşey işitmedik. Zira; ma'bud bir olsun, kullarını ıslah için resul göndersin, onlar kavanin-i şer'iye vaz'etsin. Bu aklın harici birşeydir. Binaenaleyh; biz böyle birşey işitmedik» dediler. Çünkü; Firavun ve etbâ'ı gaayet cahil ve taklitte musir olduklarından o kadar açık mucizelere karşı babalarında böyle birşey görmediklerini beyanla müdafaa ettiler. Halbuki hakikatta mezheplerini bir delille istidlale muktedir değillerdi. Binaenaleyh; babalarım taklitle müdafaaya müsaraat ettiler. Onların şu müdafaalarından iman etmeyeceklerini bilince Mûsâ (A.S.) «Benim Rabbim hidayet ve rüşdle kendi tarafından gelen kimseyi herkesten ziyade bilir ve onlara envâ'-ı kerametle ikram eder ve âkıbet-i dâr yani âkıbet-i hamide kimin için olduğunu dahi bilir lâkin ey Firavun! Siz felah bulmaz ve saadet görmezsiniz. Zira; zâlimsiniz. Zalimler ise felâhyab olamazlar» demekle Firavun ve etbâ'ının zâlim olduklarım ve zulümleri felâketlerine sebep olacağını beyan etti.
Kasas 28:38
Vacip Tealâ Hz. Musa'nın kelâmından sonra Firavun'un söylediği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun Mûsâ (A.S.) m kelâmını dinledikten sonra hazır olan cemaata hitabederek «Ey ulu kişiler! Ben sizin için Mûsâ*-nın dediği gibi benden gayrı bir ma'bud olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Ateş yak benim için, çamurdan tuğla pişirt ve o tuğla ile yüksek bir kasır yap. Ben o kasrın üzerine çıkarak bakayım. Me'-mûl ki Mûsâ (A.S.) in ma'budunu bulurum ve ahvaline muttali olurum. Halbuki ben Musa'yı yalancılardan zannediyorum» demekle işi geçiştirmek ve aczini etrafında bulunanlara anlatmamak istedi.
Bu âyette, beyan olunduğu veçhile Firavun Hâmân'a tuğla yaptırmasını emretti. Fakat ondan evvel tuğla var mıydı? Burası malûm değildir. Şu halde tuğlanın Firavun'un icadı olması muhtemeldir. Binaenaleyh tuğla; dünyadaki icadlarm pek eskilerinden-dir. Zamanımızda dahi bu san'at revacını kaybetmemiş, ebniye ve imaret hususunda pek mühim âmillerden olduğu cihetle itinası lâzım olan sanayidendir. Çünkü; insanlar için ekmekten sonra sükna levâzım-ı beşeriyenin ikinci mertebesini teşkil ettiğinden tuğlanın ehemmiyeti aşikârdır. Hatta Firavun tuğla pişirmesini emrettikten sonra ebniyede isti'mâl edeceğine işaret için bir köşk yapılmasını ilâve etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Hâmân) derhal usta ve ameleyi topladı. Az zaman içinde tuğlayı pişirdi, Firavun'un emri veçhile bir kasır ve içinde esterle çıkılacak yol da yaptırdı ki, Firavun'un esterle inip çıktığı mervidir.
Firavun'un bu sözünde tenakuz vardır. Çünkü; kendinden başka ma'bud olduğunu bilmediğini ve öyle bir ma'bud olmadığını söylediği halde Hz. Musa'nın ma'budunu aramak için birtakım ebniye külfetiyle meşgul oldu ve Hâmân'a arz-ı ihtiyaç etti. Kendi zu'munca ilâh olunca icad edivermeliydi. Firavun'un itikadinca ilâh mevcut olsa semada bir cisim olacağından sema cihetinden aramaya karar verdi.
Beyzâyî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Firavun'un emrettiği bina rasathane olup bundan maksadı yıldızların ahvalini tarassut ve teftiş etmek ve bir ilâh olup resul göndermeye delâlet eder delil aramak ve devletinin inkırazına delâlet eder alâmet olup olmadığını tahkik etmek olduğu mervidir. Yahut Mûsâ (A.S.) «Benim Rabbim semâvât ve arzın Rabbidir» deyince semanın Rabbi semada olur zannıyla sema cihetinde aramaya kalkmıştır ve bilmemiştir ki, Rabbi Tealâ mekândan münezzehtir.
Kasas 28:39
Yani; Firavun gaayet cahil ve ahmak olduğundan biTesale kendisi ve ona tebaiyetle askeri kendilerini yeryüzünde haksız olarak büyük addettiler ve onlar zannettiler ki, bizim huzur-u manevîmize haşrolunup gelmezler. Çünkü; askerin tavr u hareketi melikin tavır vo hareketi üzere olmak âdettir. Halbuki onlar haşrolunup gelecek ve kibirlerinin cezasını göreceklerdir.
Kasas 28:40
Vacip Tealâ onların istikbarlarını beyandan sonra kibirlerinin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun ve askeri istikbar edip imandan imtina' edince biz kahr u gazabımızla onları azapla muaheze ve denize atmakla helak ettik. Yâ Ekrem-er Rusül! Sen nazar et, gör ki, zâlimlerin akıbetleri ne oldu. nehez ; eline ufacık çakılları alıp atmaktır. Şu halde Firavun ve askeri her ne kadar kendilerini büyük addetmişlerse de Cenabı Hak onları insanın elinin
ucuyla atmış olduğu çakıllara teşbihle tahkir için yani «Biz onları ufacık çakıllar gibi denize attık» buyurmuştur ki, âdeta ehemmiyetten ârî birşey gibi denize atüıverdiler, hatta az bir zaman içinde eserleri bile kalmadı» demektir. Çünkü; kibrin akıbeti felâket, zillet ve meskenettir.
Kasas 28:41
Yani; Firavun'u, vükelâsını ve kuvvetini muhafaza eden askerini biz âsîlere muktedâbih kıldık. Zira; onlar kendilerine ittibâ' eden âsîleri Cehennem ateşine davet ederler. Yani birtakım günahlara davet ederler ki, o günahlar Cehennem ateşine sebeptir.. Ve yevm-i kıyamette gerek tâbi', gerek metbû'lardan hiçbirisi bir kimse tarafından yardım olunmazlar. Çünkü; onlara şefaat edecek bir kimse bulunmaz.
Kasas 28:42
Yani; âsîlere muktedâbih olanlar yevm-i kıyamette nasıl yardım olunurlar? Elbette yardım görmezler. Zira; bu dünyada arkalarına biz lanet tâbi' kıldık. Şu halde onlar yevm-i kıyamette elbette yüzleri çirkin olarak huzurumuzdan ve ikramımızdan tardo-lunanlardandır. Çünkü; dünyada onlara melekler ve müminler ilâ-yevmükıyam lanet ettiklerinden dünyada elsine-i nâsta mel'un oldukları gibi âhirette de dergâh-ı ulûhiyetten tardolunurlar. Firavun ve etbâ'ı unf ü şiddetle tardolunduklan cihetle elbette yardım görmezler. Bilâkis ihanet ve hakaret görürler ki, dünyadaki tekebbürlerinin cezası hakarettir.
Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Firavun'a ve kavmine dünyada tâbi' olan lanetle murad; gazap ve hakaretle ihlâk ve ilâyevmilkıyamelsine-i nâsta zemle âleme ibret olmalarıdır. Makbuh olmaları yla murad; hakaretle ihlâk olundukları gibi âhirette ihanet-i lâzımeye ma'ruz olmalarıdır. Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran makbuhla murad; yüzleri siyah ve gözleri gök olmak gibi çirkin ve kâbih alâmetlerle indallah ve indennas menfur, ihsan-ı ilâhiden mahrum ve rahmetten matrud olmalarıdvr.
Kasas 28:43
Vacip Tealâ Firavun ve askerinin denize garkolunduklarını, lanete müstehak ve rahmet-i ilâhiyeden matrud olduklarını beyan ettiği gibi Hz. Musa'ya Tevrat'ı verdiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun, Âd ve Hûd kavimlerini birer gûnâ afetle biz ihlâk ettikten sonra Mûsâ (A.S.) a Tevrat'ı verdik ki, o Tevrat nâ-sın kalplerine ziya verir basirettir. Zira; o kitapta insanlar cehalet ve dalâletten kurtulurlar, ahkâmıyla amel edip menâfi-i diniye ve dünyeviyelerini o kitaptan istinbat ettiklerinden onlar hakkında
Tevrat ayn-ı nur ve basirettir. Tevrat insanlara doğru yolu gösterdiğinden ayn-ı hidayet ve ihsan-ı ilâhiye sebep olan amelleri beyan ettiğinden ayn-ı rahmettir. Çünkü; ahkâmıyla amel edince onları saâdet-i ebediyeye îsâl eder, bu kitabı biz Mûsâ (A.S.) a verdik ki, nâs düşünsünler, vaa'zıyla müttaiz, kemâl-i tefekkür ve tezekkürle ahkâmından müstefid olsunlar,
Hz. Musa'ya Tevrat'ın inzali Firavun'u ihlâkten sonra olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; kurûn-u ûlâda Firavun da dahildir. Zira; Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran kurun-u û I â ile murad; kavm-i Nuh, Hûd, Salih ile kavm-i Firavun'dur. Bunların cümlesi, helak olup eserleri kalmadığı bir zamanda Tevrat nazil olup nâs beyninde kavaid-i şer'iyeyi te'sisle adaleti neşretmiş ve doğru yolu göstermiştir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette Tevrat'ı nâsa basiret, hidayet ve rahmet olmakla tavsif ettiği £ibi Tevrat'ı inzalden maksat da nasm ahkâmım tezekkür edip muci-biyle amel etmeleri olduğunu beyan etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ Tevrat'ı inzalden sonra yevm-i Sebte riâyet etmeyenleri azab-ı dünya ile ihlâk etmiş ve onlardan sonra azab-ı dünya ile hiç bir kavmi ihlâk etmemiştir.
Kasas 28:44
Vacip Tealâ bu sûre'de Hz. Musa'nın hâl-i sahavetinden Tevrat inzal oluncaya kadar geçirmiş olduğu devreleri ve kurûn-u ûlâ-nın helakini, Tevrat'ın gelmesi halkın ihtiyacını te'min için olduğunu beyandan sonra bizim peygamberimizin bunları vahyıle bildiğini, Resûlullah'ın, Kur'an'm, nâsın ihtiyacına binaen gönderildiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Şu beyan ettiğimiz vukuuâtı senin bilmen nübüvvet davasında sadık olduğuna delâlet eder mucizedir. Çünkü; bu vukuat vâki olurken Tûr'da Musa'nın garp canibinde olmadığın gibi bu vukuuâtı müşahede için o makamda hazır olanlardan da olmadın ki, bu haberleri müşahede ettiğin veçhile haber vermiş olasın. Şu halde bunlar sana nispetle mugayyebattan haberdir. Bu ise ancak vahyile olabileceğinden elbette senin nübüvvetinin sıd-kına delâlet eder. Çünkü; geçmiş vukuuâtı bilmek vahyin gayrı olarak tarih mütalaasıyla veyahut bir üstazdan taallümle olursa da senin için bunlardan hiçbirisi olmadığından haber verdiğin şeylerin cümlesi ancak vahiyledir, vahyin gayrı esbab-ı ilimden bir.sebeple değildir. Binaenaleyh; müşriklerin nübüvvetin sıdkmda şüpheleri vahidir. Zira; şüphelerinde istinad edecek delilleri yoktur.
Kasas 28:45
Vacip Tealâ Resulünün şu vukuuâtı bilmesi vahyile olduğunu beyandan sonra vahyin sebeb-i müstakilli halkın ihtiyacı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Mûsâ ile senin aranızda birçok ümmetler hasıl oldu ve evvel geçen enbiyanın zamanı uzaymca şeriatlarının ahkâmı unutuldu, Allah'ın emri yerini bulmaz oldu. Şu halde yeni bir şeriat inzaline ihtiyaç görüldüğünden seni resul olarak gönderdik ve Kür'an'ı nâsın ihtiyacına binaen inzal ettik.
Binaenaleyh; senin kavmin bu cihetleri düşünerek seni tasdik etmeleri lâzımdır. Zira; Mûsâ (A,S.) la leyle-i münacatta beynimizde vuku bulan muhabbeti ve ahdi ve Şuayb (A.S.) la Mûsâ beyninde cere-yan-ı ahvali senin vahiyden başka neyle bilmem mümkündür? Kezalik Musa'dan sonra ve senden evvel geçen ümmetlerin ahvalini haber verdik, onların zamanında devletler tebeddül etti, zaman değişti, ahkâm-ı ilâhiye tağyir olundu ve nas dalâlet içinde kaldığı bir zamanda irşad ve ıslah için biz seni gönderdik. Bunları ganimet bilip derhal iman etmeleri lâzım değil mi? Halbuki fitne ve fesadın çoğaldığı, zülm ü udvandan herkesin bizar olduğu, ârâ-yı bâtıla ve efkâr-ı fâsidenin nâs üzerinde hakim olup yeni bir şeriat ve bir peygambere ihtiyaç messettiği bir zamanda biz seni gönderdik. Bu ihtiyacı takdir edip hüsn-ü kabul gösterecekken bilâkis te-merrüd etmeleri ayıp değil mi?
Kasas 28:46
Çünkü; İsa (A.S.) dan sonra ve senden evvel resul gelmeyen ümmetig inzar ve irşad etmeye ihtiyaç messettiğinden inzar maksadına binaen sen ümmetleri irşada me'mur kılındın.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İsa ile bizim peygamberimiz arasında resul gelmediğinden bu zamana fetret zamanı ve ahalisine de ehl-i fetret denmiştir ve bu müddet de ekser-i rivayete nazaran beşyüz seksen senedir. Şu halde kendilerine nezir yani peygamber gelmeyen ahaliyle murad; zaman-ı fetret ahalisidir. Yahut fc a v i m le murad; Resûlullah'ın kavmi olan kavm-i Arap-tır ki, onlara Resûlullah'tan evvel ve İsmail (A.S.) dan sonra bir resul gelmemiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Şu manâya nazaran Resûlullah'm kavm-i Arabi inzar için resul olmasından başkalarını inzara me'mur olmaması lâzım gelmez. Zira; bir kavme resul olduğunu zikretmek başkalarına resul olmamasını icabet-mediği gibi diğer âyetlerde Resûlullah'm âmme-i nasa peygamber olduğu musarrahtır. Birşeyi zikir; maadaya münafi olmamak kaidedir.
Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m üç halini zikretti. Birinci-s i ; Mısır'dan (Medyen) e giderek Hz. Şuayb nezdinde ikaameti, ikincisi; Medyen'den haxeket edip gece Cenab-ı Hakka mü-nacaatı, Firavun ve kavmini davete me'mur olduğu, üçüncü-s ü ; yine Tûr'da Cenab-ı. Hak'tan Tevrat'ı telâkki edip din-i Mû-sâ'yı takrir ve te'sisidir. Bunların hiçbirinde Resûlullah bulunmadığı halde vukuuâtı aynıyla noksansız haber vermesi vahyile bildiğine ve nübüvvet davasında sâdık olduğuna delâlet eder.
Bundan evvelki âyette Vacip Tealâ Resulüne hitaben «Habibim! Sen canib-i garbide olmadın» ve bu âyette «Tûr canibinde olmadın» buyurdu. Evvelki âyet; Hz. Mûsâ'nm Tûr'da birinci mü-nacaatı ve resul olduğunun kendine bildirildiği zamanı beyan eder. İkinci, yani bu âyet de Firavun'un helakinden sonra Tûr'da ikinci münâcâtı ve Tevrat'ı telâkki ettiği zamanı beyan eder. Binaenaleyh; tekerrür yoktur.
Kasas 28:47
Vacip Tealâ resul göndermenin birinci se'bebi nâsm ihtiyacı olduğunu beyan ettiği gibi ikinci sebebi nâsm i'tizarını kat'etmek ' olduğunu beyan zımnında buyuruyor.
Binaenaleyh; onların «Bize bir resul gelseydi iman eder, âyetlere tâbi' olur, mucibiyle amel 't' eder, bu azapları görmezdik» diyerek i'tizara ve itiraza mahal kal-& mamıştır. Çünkü; resul gönderince bu sözlerin kapısı kapanmıştır.
Kasas 28:48
Vacip Tealâ müşriklerin resul gelmemiş olsa i'tizar edecekle İ rini beyandan sonra resul geldiğinde iman etmediklerini beyan et | mek üzere buyuruyor.
Ve böyle demekle de kalmadılar.
Yani; âhirette azabı görünce «Ne olaydı, bize de resul gelmiş olsaydı da biz de iman edeydik» diyenlere vakta ki, hak olan resulümüz gelince dediler ki «Keşke Musa'ya yerilen mucizelerin misli buna da verileydi, hiç şüphemiz kalmaz, iman ederdik, lâkin mucizesi Hz. Musa'nın mucizesi gibi olmadığından iman etmedik» demekle mucizât-ı nebeviyenin kendilerine kanaat vermediğinden bahsettiler. Çünkü; sözlerinde sebatları yoktur. Onlar böyle derler de bunlardan evvel Mûsâ (A.S.) m kavmi Musa'ya verilen mucizelere küfretmediler mi? Kâfirlerin hepsi inat ve temerrütte müsavi değiller mi? Ve onlar Mûsâ ile biraderi Hârûn (A.S.) haklarında «Bunlar iki sâhirlerdir. Birbirine muavenet ve müzaheretle sihir icad ediyorlar, biz bunların her getirdiklerine kâfiriz. Zira; biz bu gibi şeyleri babalarımızdan duymadık; inananlayız» demediler mi?
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa'ya verilen §eyle murad; Tevrat'ın defaten nazil olması, asâ ve yed-i beyzâdır. Taraf -ı ilâhiden gelen hakla. murad; bizim resulümüz, Kur'an ve
sair mucizat'i nebeviyedir. cümlesindeki küfredenlerle murad da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile birkaç ihtimal vardır:
Birinci ihtimal; Hz. Musa'nın mucizesine küfreden Yahûdilerdir. Çünkü; Yahudiler Mekke ahalisine Hz. Musa'nın mucizesi gibi mucize istemelerini emretmişlerdi. Cenab-ı Hak "Onlar böyle emrederler de Hz. Musa'nın mucizesine onlar küfretmediler mi?» demekle Yahudileri tevbih etmiş ve Hz. Musa'nın mucizelerine küfrettiklerini beyanla rüsvâ kılmıştır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
İkinci ihtimal; Kureyş kabilesidir. Gerçi zaman-ı saadette bulunanlar Mûsâ (A.S.) zamanmda yoklarsa da o zamanda mevcut olan ecdatları iman etmediğinden onların adem-i iman-j lan bunlara isnad olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir.
Üçüncü ihtimal; Kureyş kabilesinin kendileridir. Çünkü; onlar Yahudilerden Resulullah'm nebi olup olmadığını ve: Tevrat'ta ne gibi evsafı olduğunu sordular. Yahudiler de Tevrat'ta olan evsafını haber verdiler ve aldıkları evsafın Resûlullah'ın evsafına muvafık olduğunu görünce «Hz. Mûsâ da (hâşâ) sâhirdi, Muhammed'in sâhir olduğu gibi. Bunlar iki sâhirlerdir, biz bunların küllisine kâfiriz» demekle Hz. Musa'ya da küfrettiler. Sonra R.esûlullah'tan Mûsâ (A.S.) m mucizesinin mislini isteyince Cenab-ı Hak «Mûsâ'nm mucizesini isterler de bundan evvel ona küfretmediler mi?» demekle Hz. Musa'ya dahi küfrettiklerini ilânla tevbih etmiştir. Fakat bu ihtimâlât içinde bu âyette Hz. Musa'ya küfredenlerle muradın Kureyş olması ihtimali ağleptir. Çünkü; onlar nübüvveti mu'tekid olmadıklarından hiçbir nebinin nübüvvetini tanımadıkları halde Hz. Mûsâ'nm mucizesi gibi mucize isteyince «Madem ki Mûsâ'nm mucizesini istiyorlar, ona küfretmediler mi?» demekle tevbih etmiştir. Çünkü evvelce kabul etmedikleri bir şeyin mislini isteyip kabul edeceklerini beyan etmek; işi tas'îb etmek ve yorgunluk vermekten ibaret sahtekârlık olduğu cihetle Mekke ahalisinin hâlleri tekdire şayan olduğundan Cenabı Hak tekdir etmiştir.
Kasas 28:49
Vacip Tealâ Resulünden müşriklerin Hz. Musa'nın mucizesinin mislini istediklerini beyandan sonra Resulüne onları ilzam tarikini tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Ey kâfirler! Tevrat'a ve Kur'an'a sihir deyip iman etmiyorsunuz. Haliniz böyle olunca canib-i ilâhiden bir kitap getirin ki, o kitap Kur'an'dan ve Tevrat'tan daha ziyade insanların menâ-fi-i diniye ve dünyeviyelerini ta'rif eder, doğru yolu gösterir olsun. Ben de o kitaba ittibâ' edeyim. Eğer sözünüz doğruysa'böyle bir kitap getirin, görelim» de ki onları ilzam edesin. Çünkü; onların böyle bir kitap getirebilmeleri muhaldir. Binaenaleyh; Resulul-lah'ın ittibâ'ı da muhaldir. Kezalik onların bu iki kitaba ta'nda sâdık olmaları dahi muhaldir. Zira bu âyette emir; emr-i ta'cizîdir ki, onlara «Böyle bir kitap getirin» demek onları ta'ciz içindir ve Resûlullah'ın nübüvvetinin sıdkına kafi delâlet eder delillerdendir. Çünkü; Kur'an'a ta'n ve muâraza eden bir kimseye «Kur'an'ı beğenmezsen ondan daha iyi ve nâfi* bir* kitap getir de biz ona itr tibâ' edelim» deyip onun da öyle bir kitap getirmemesi onun aczine ve kitap sahibinin sâdık olduğuna elbette delâlet eder. Zira; muarızlarını âciz bırakan şey elbette kuvvetli ve doğru olur.
Kasas 28:50
Vacip Tealâ müşrikleri iskât için Kur'an'dan ve Tevrat'tan daha nâfi bir kitap getirmesini emirden sonra onların bu emre cevap vermedikleri cihetle hallerinin en kötü bir hâl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Sen onlara «Kur'an'a ve Tevrat'a ta'nediyor-sunuz. Eğer sözünüz doğruysa bunlardan daha nâfi' bir kitap getirin de ben ona ittibâ' edeyim» deyince onlar öyle bir kitap getirmekten âciz olur, sana cevap veremezlerse sen bil ki, onlar ancak hava ve heveslerine ve arzu-yu emellerine tabî olmuşlardır. Çünkü; eğer onlar bir delile istinad ederek itiraz etmiş olsalardı elbette, o delilin muktezasını getirirlerdi. Şu halde sizin tarafınızdan teklif olunan kitabı getiremeyince sırf. kendi havalarıria ittibâ' ettikleri zahir olur. Allah'tan hidayet ve tevfik olmaksızın kendi havasına ittibâ' eden kimseden daha ziyade dalâleti irtikâb eden kim olur? Elbette havasına ittibâ' eden kimsenin dalâleti herkesten ziyade olur. Zira; havasına ittibâ'la nefsine zulmeden kavmi Allahü Tealâ hidayette kılmaz. Çünkü; onlar gaflet deryasına daldıklarından doğru yola gitmek hatırlarına gelmez ve iradelerini sarfetmez-ler ki, Allahü Tealâ onları hidayette kılsın. Çünkü; doğru yol aramayan elbette doğru yol bulamaz. Binaenaleyh; onlar iradelerini dalâlete sarfettiklerinden Cenab-ı Hak onların kesbettikleri dalâli halkeder.
Hulâsa; Resûlullah'm davetine icabet etmeyen ve Kur'an'a ta'nedip ondan daha iyisini getiremeyen kimsenin kendi havasına ittibâ' etmiş olacağı ve havasına ittibâ' eden kimseden daha ziyade dalâlette bir kimsenin olmadığı ve Allahü Tealâ'nm havasına ittibâ' eden zâlimleri hidayette kılmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Kasas 28:51
Vacip Tealâ Kur'an'a ta'nedenleri tefekküre davet etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşriklerin ve bilhassa hava ve heveslerine ittibâ' edenlerin asla i'tizara mecalleri yoktur. Zira; biz muhakkak Kur'an'ın âyetlerinin bazılarını bazılarına raptettik, insanlara nâfi' olan ahlâkı birer birer tafsil eyledik. Meselâ doğru yol tutan müminlerin, hallerini ve nail olacakları derecelerini beyan ettiğimiz gibi onun arkasında havasına ittibâ' eden kâfirlerin hallerini ve giriftar olacakları derekeleri ve âhiretin ahvalini beyan ettik. Dünyada olan bir kimseye re'yslayn âhireti görmüş gibi ahval-i âhireti ve her tarik erbabının makamlarını bildirdik, kezalik emir akibinde nehyi ve mev'izeyi ve nehiy akibinde ibretbahş olacak durub-u emsali ve herbirerlerini birer kıssa halinde o cürmü irtikâb edenlerin hallerini ve akıbetlerinin neye müncer olduğunu ve günahlardan her-birinin ne gibi felâketlere sebep olduğunu ve olacağını ve ehl-i da-lâlin dalâletleri üzerine azaplarını birer birer saydık ve sebeplerini meydana koyduk ki, herkes halini tatbikle işine yarayanı alsın ve hiçbir itiraza mecali kalmasın. Şu halde herkesin Kur'an'ın âyetlerini iyi düşünmeleri lâzımdır.
Kasas 28:52
Vacip Tealâ Resulünün risalesini te'yid eden deliller d ırmı beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an taraf-ı İlâhiden nazil olmuş bir kitap ve Muham-med (S.A.) in dava-yı nübüvvette sâdık olduğuna delâlet eden de-lâil cümlesindendir. Çünkü; onlar şol kimselerdir ki, biz onlara Kur'an'dan evvel Tevrat ve İncil gibi kitapları verdik, o kitapların mucibiyle amel ettiler. Onlar Kur'an nazil olduğunda ancak Kur'an'a iman eder ve derler ki, «Biz Kur'an'a iman ettik. Zira Kur'an; bizim Rabbimiz tarafından nazil olmuş haktır. Biz, buna imanda tereddüt etmeyiz. Çünkü; Kur'an'ın nüzulünden evvel bizim kitabımızda Kur'an'ın hak olduğu ve âhir zaman nebisinin ta-raf-ı İlâhiden gönderilmiş bir resul olduğu beyan olunduğu cihetle biz Kur'an'a daha evvel inkıyad etmiştik» demekle taraf-ı risalet-ten onlar üzerine Kur'an tilâvet olunduğunda hiç tereddüt etmeksizin imanlarını izhar ederler. Zira; onlar kendi kitaplarında olan ahkâmın cümlesini tasdik edip itikaadât-ı diniyesine ihtimam ettiklerinden ve kitaplarında olan ahkâmın bazısı da Kur'an'm hak olduğuna dair olduğu cihetle kendi kitaplarına imanla Kur'an'a da iman etmişlerdi. Kur'an nazil olup taraf-ı risaletten onlar üzerine tilâvet olunduğunda derhal tasdik ederler ve inkıyadlarını beyanda nükûl etmezler. İşte şu evsafı haiz olan ehl-i kitaba sabırları sebebiyle iki kere ecir verilir. Birincisi; Kur'an'dan evvel kitaplarına imanla Kur'an'a iman ettiklerindendir, İkincisi; Kur'an'ın nüzulünden sonra Kur'an'a imam tecdid etmeleridir. Onlar yalnız imanla iktifa etmezler. Zira; sevaplarıyla günahlarını defeder ve bizim kendilerine verdiğimiz rızıktan muhtaç olanlara infak da ederler. Çünkü; onlar kıbel-i ilâhiyeden gelen tekâlifin meşakkatına sabrettikleri gibi enva'-ı azabı ve rüsvalığı icabeden günahları sevap cihetini iltizamla terkederler. Yani emrin mucibini işlemekle menhiyyatı terkederler. Zira hasene ve emrin muk-tezası; envâ'-ı hayratı caliptir. Binaenaleyh; bunlardan muktezâ-yı beşeriyet bir kusur sâdır olursa derhal o kusuru tevbe ve istiğfarla izale etmekle beraber bir hasene işlerler ki, o hasene günahlarına kefaret olur. Haseneyle meşgul olur ve seyyiattan vazgeçerler. Ce-nab-ı Hak bu âyette iman eden ve iki kere ecre nail olan ehl-i kitabı; ahlâk-ı hamîdeden üç şeyle sena buyurdu. Birincisi; iman, ikincisi; haseneyle seyyieyi defetmek, üçüncüsü ; merzuk olduğu rıziktan hayrata infak etmektir.
Cenab-ı Hakkın bu üç sıfatla ehl-i kitabı sena buyurması in4 sanları bu sıfatları iktisaba teşvik etmektir. Bunlara iki kere ecirİ verilmesinin sebebi; bir kere bi'setten evvel Resûlullah'a iman ve bir kere de bi'setten sonra iman ettiklerindendir. Binaenaleyh iki şeriatla amel ettiklerinden iki ecre nail olmuşlardır. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resûlullah'm «İnsanlardan üç sınıf kimse iki ecir alırlar. Birincisi; ehl-i kitaptan bir kimse bir kere kendi kitabına ve nebisine, bir kere de Kur'an'a ve âhir zaman peygamberine iman ederse iki ecir alır. İkincisi; bir köle ki, hem efendisinin hakkını, hem de Cenab-ı Hakkın tekâlifini edâ ederse iki ecir alır. Üçüncüsü; bir kimsenin cariyesi olur, onu güzel terbiyeyle âzâd ve nikâh ederse iki ecir alır» buyurduğu hadis-i şerifi bu manâyı te'yid eder.
Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile âyetin se-beb-j nüzulü; ehl-i kitaptan iman edenler haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ca'fer'le beraber otuz ikisi Habeş'ten, sekiz kişi de Şam'dan geldi. Bu kırk kişi Resûlullah'a iman ettiler. Ehl-i İslâm'ın haline baktılar ve «Yâ Resulallah! Bizim memleketimizde malımız var, getirelim, ehl-i İslâmın ihtiyacına sarf edelim mi?» demekle istizan ettiler. Resûlullah da izin verdi ve sözlerini yerine getirince Cenab-ı Hakkın onları meth için bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Fakat bu misilli makamda itibar lâfzın umumuna olduğundan şu sıfatlar her kimde bulunursa o kimse bu âyetin hükmünde dahildir.
Kasas 28:53
Vacip Tealâ Resulünün risalesini te'yid eden deliller d ırmı beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an taraf-ı İlâhiden nazil olmuş bir kitap ve Muham-med (S.A.) in dava-yı nübüvvette sâdık olduğuna delâlet eden de-lâil cümlesindendir. Çünkü; onlar şol kimselerdir ki, biz onlara Kur'an'dan evvel Tevrat ve İncil gibi kitapları verdik, o kitapların mucibiyle amel ettiler. Onlar Kur'an nazil olduğunda ancak Kur'an'a iman eder ve derler ki, «Biz Kur'an'a iman ettik. Zira Kur'an; bizim Rabbimiz tarafından nazil olmuş haktır. Biz, buna imanda tereddüt etmeyiz. Çünkü; Kur'an'ın nüzulünden evvel bizim kitabımızda Kur'an'ın hak olduğu ve âhir zaman nebisinin ta-raf-ı İlâhiden gönderilmiş bir resul olduğu beyan olunduğu cihetle biz Kur'an'a daha evvel inkıyad etmiştik» demekle taraf-ı risalet-ten onlar üzerine Kur'an tilâvet olunduğunda hiç tereddüt etmeksizin imanlarını izhar ederler. Zira; onlar kendi kitaplarında olan ahkâmın cümlesini tasdik edip itikaadât-ı diniyesine ihtimam ettiklerinden ve kitaplarında olan ahkâmın bazısı da Kur'an'm hak olduğuna dair olduğu cihetle kendi kitaplarına imanla Kur'an'a da iman etmişlerdi. Kur'an nazil olup taraf-ı risaletten onlar üzerine tilâvet olunduğunda derhal tasdik ederler ve inkıyadlarını beyanda nükûl etmezler. İşte şu evsafı haiz olan ehl-i kitaba sabırları sebebiyle iki kere ecir verilir. Birincisi; Kur'an'dan evvel kitaplarına imanla Kur'an'a iman ettiklerindendir, İkincisi; Kur'an'ın nüzulünden sonra Kur'an'a imam tecdid etmeleridir. Onlar yalnız imanla iktifa etmezler. Zira; sevaplarıyla günahlarını defeder ve bizim kendilerine verdiğimiz rızıktan muhtaç olanlara infak da ederler. Çünkü; onlar kıbel-i ilâhiyeden gelen tekâlifin meşakkatına sabrettikleri gibi enva'-ı azabı ve rüsvalığı icabeden günahları sevap cihetini iltizamla terkederler. Yani emrin mucibini işlemekle menhiyyatı terkederler. Zira hasene ve emrin muk-tezası; envâ'-ı hayratı caliptir. Binaenaleyh; bunlardan muktezâ-yı beşeriyet bir kusur sâdır olursa derhal o kusuru tevbe ve istiğfarla izale etmekle beraber bir hasene işlerler ki, o hasene günahlarına kefaret olur. Haseneyle meşgul olur ve seyyiattan vazgeçerler. Ce-nab-ı Hak bu âyette iman eden ve iki kere ecre nail olan ehl-i kitabı; ahlâk-ı hamîdeden üç şeyle sena buyurdu. Birincisi; iman, ikincisi; haseneyle seyyieyi defetmek, üçüncüsü ; merzuk olduğu rıziktan hayrata infak etmektir.
Cenab-ı Hakkın bu üç sıfatla ehl-i kitabı sena buyurması in4 sanları bu sıfatları iktisaba teşvik etmektir. Bunlara iki kere ecirİ verilmesinin sebebi; bir kere bi'setten evvel Resûlullah'a iman ve bir kere de bi'setten sonra iman ettiklerindendir. Binaenaleyh iki şeriatla amel ettiklerinden iki ecre nail olmuşlardır. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resûlullah'm «İnsanlardan üç sınıf kimse iki ecir alırlar. Birincisi; ehl-i kitaptan bir kimse bir kere kendi kitabına ve nebisine, bir kere de Kur'an'a ve âhir zaman peygamberine iman ederse iki ecir alır. İkincisi; bir köle ki, hem efendisinin hakkını, hem de Cenab-ı Hakkın tekâlifini edâ ederse iki ecir alır. Üçüncüsü; bir kimsenin cariyesi olur, onu güzel terbiyeyle âzâd ve nikâh ederse iki ecir alır» buyurduğu hadis-i şerifi bu manâyı te'yid eder.
Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile âyetin se-beb-j nüzulü; ehl-i kitaptan iman edenler haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ca'fer'le beraber otuz ikisi Habeş'ten, sekiz kişi de Şam'dan geldi. Bu kırk kişi Resûlullah'a iman ettiler. Ehl-i İslâm'ın haline baktılar ve «Yâ Resulallah! Bizim memleketimizde malımız var, getirelim, ehl-i İslâmın ihtiyacına sarf edelim mi?» demekle istizan ettiler. Resûlullah da izin verdi ve sözlerini yerine getirince Cenab-ı Hakkın onları meth için bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Fakat bu misilli makamda itibar lâfzın umumuna olduğundan şu sıfatlar her kimde bulunursa o kimse bu âyetin hükmünde dahildir.
Kasas 28:54
Vacip Tealâ Resulünün risalesini te'yid eden deliller d ırmı beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an taraf-ı İlâhiden nazil olmuş bir kitap ve Muham-med (S.A.) in dava-yı nübüvvette sâdık olduğuna delâlet eden de-lâil cümlesindendir. Çünkü; onlar şol kimselerdir ki, biz onlara Kur'an'dan evvel Tevrat ve İncil gibi kitapları verdik, o kitapların mucibiyle amel ettiler. Onlar Kur'an nazil olduğunda ancak Kur'an'a iman eder ve derler ki, «Biz Kur'an'a iman ettik. Zira Kur'an; bizim Rabbimiz tarafından nazil olmuş haktır. Biz, buna imanda tereddüt etmeyiz. Çünkü; Kur'an'ın nüzulünden evvel bizim kitabımızda Kur'an'ın hak olduğu ve âhir zaman nebisinin ta-raf-ı İlâhiden gönderilmiş bir resul olduğu beyan olunduğu cihetle biz Kur'an'a daha evvel inkıyad etmiştik» demekle taraf-ı risalet-ten onlar üzerine Kur'an tilâvet olunduğunda hiç tereddüt etmeksizin imanlarını izhar ederler. Zira; onlar kendi kitaplarında olan ahkâmın cümlesini tasdik edip itikaadât-ı diniyesine ihtimam ettiklerinden ve kitaplarında olan ahkâmın bazısı da Kur'an'm hak olduğuna dair olduğu cihetle kendi kitaplarına imanla Kur'an'a da iman etmişlerdi. Kur'an nazil olup taraf-ı risaletten onlar üzerine tilâvet olunduğunda derhal tasdik ederler ve inkıyadlarını beyanda nükûl etmezler. İşte şu evsafı haiz olan ehl-i kitaba sabırları sebebiyle iki kere ecir verilir. Birincisi; Kur'an'dan evvel kitaplarına imanla Kur'an'a iman ettiklerindendir, İkincisi; Kur'an'ın nüzulünden sonra Kur'an'a imam tecdid etmeleridir. Onlar yalnız imanla iktifa etmezler. Zira; sevaplarıyla günahlarını defeder ve bizim kendilerine verdiğimiz rızıktan muhtaç olanlara infak da ederler. Çünkü; onlar kıbel-i ilâhiyeden gelen tekâlifin meşakkatına sabrettikleri gibi enva'-ı azabı ve rüsvalığı icabeden günahları sevap cihetini iltizamla terkederler. Yani emrin mucibini işlemekle menhiyyatı terkederler. Zira hasene ve emrin muk-tezası; envâ'-ı hayratı caliptir. Binaenaleyh; bunlardan muktezâ-yı beşeriyet bir kusur sâdır olursa derhal o kusuru tevbe ve istiğfarla izale etmekle beraber bir hasene işlerler ki, o hasene günahlarına kefaret olur. Haseneyle meşgul olur ve seyyiattan vazgeçerler. Ce-nab-ı Hak bu âyette iman eden ve iki kere ecre nail olan ehl-i kitabı; ahlâk-ı hamîdeden üç şeyle sena buyurdu. Birincisi; iman, ikincisi; haseneyle seyyieyi defetmek, üçüncüsü ; merzuk olduğu rıziktan hayrata infak etmektir.
Cenab-ı Hakkın bu üç sıfatla ehl-i kitabı sena buyurması in4 sanları bu sıfatları iktisaba teşvik etmektir. Bunlara iki kere ecirİ verilmesinin sebebi; bir kere bi'setten evvel Resûlullah'a iman ve bir kere de bi'setten sonra iman ettiklerindendir. Binaenaleyh iki şeriatla amel ettiklerinden iki ecre nail olmuşlardır. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resûlullah'm «İnsanlardan üç sınıf kimse iki ecir alırlar. Birincisi; ehl-i kitaptan bir kimse bir kere kendi kitabına ve nebisine, bir kere de Kur'an'a ve âhir zaman peygamberine iman ederse iki ecir alır. İkincisi; bir köle ki, hem efendisinin hakkını, hem de Cenab-ı Hakkın tekâlifini edâ ederse iki ecir alır. Üçüncüsü; bir kimsenin cariyesi olur, onu güzel terbiyeyle âzâd ve nikâh ederse iki ecir alır» buyurduğu hadis-i şerifi bu manâyı te'yid eder.
Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile âyetin se-beb-j nüzulü; ehl-i kitaptan iman edenler haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ca'fer'le beraber otuz ikisi Habeş'ten, sekiz kişi de Şam'dan geldi. Bu kırk kişi Resûlullah'a iman ettiler. Ehl-i İslâm'ın haline baktılar ve «Yâ Resulallah! Bizim memleketimizde malımız var, getirelim, ehl-i İslâmın ihtiyacına sarf edelim mi?» demekle istizan ettiler. Resûlullah da izin verdi ve sözlerini yerine getirince Cenab-ı Hakkın onları meth için bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Fakat bu misilli makamda itibar lâfzın umumuna olduğundan şu sıfatlar her kimde bulunursa o kimse bu âyetin hükmünde dahildir.
Kasas 28:55
Vacip Tealâ Resulüne iman eden ehl-i kitabın evsaf-ı hamide-lerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i kitaptan iman edenlerin ahlâk-ı hamidelerinden birisi de onlar dinî ve dünyevî maslahattan hâlî lüzumsuz bir söz işittiklerinde o sözden i'raz ederler, onu dinlemek ve beyhude vakit geçirtmekten nefislerini muhafaza eder ve rıza-yı ilâhiye muhalif sözleri işitmekten hazer ederler. Çünkü; onları menetmeye muktedir olamayınca nefislerinde olan taharet icabı bu misilli lâğ-viyatı irtikâb edenlere derler ki, «Bizim kendimize mahsus amelimiz var. Sa'yımızla hasıl olmuştur. Binaenaleyh; onun üzerine terettüb eden ceza bize aittir, size tecavüzü yoktur. Şu halde bizim amelimize müdahaleye hakkınız olamaz. Kezalik sizin de ameliniz var, kendi sa'ymızla hasıl olmuş, cezası da size aittir. Binaenaleyh; bizim tarafımızdan size selâmetle duâ var, münazaa ve mücadele yoktur. Şu halde beynimizde bir müddet-i muvakkata mütareke var. Sizin tevbeye muvaffak olmanıza duâ ederiz. Zira; biz sizin gibi cahillerle musahabet etmek istemeyiz» derler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i kitaptan iman edenlere kendi milletlerinden kötü söyleyen ve sebbedenlere âyette beyan olunduğu veçhile mukaabele ettikleri, hatta Yehûddan iman eden (Abdullah b. Selâm) Hazretlerinin, din-i Musa'yı terkettiğinden dolayı kendisini itham edip kötü söyleyen kinıselere «Selânı'la ve sizin de bizim de amelimiz var. Herkesin ameli kendine ait» demekle mukabele ettikleri mervidir.
Hulâsa; kötü söyleyenlerden kaçmak, iyilikle mukabele etmek indallah marzî ve cahilane muameleye karşı nazikâne mukabele etmek memduh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid ,cümlesin-dendir.
Kasas 28:56
Yani; Habibim! Sen muhabbet, ettiğin kimsenin din-i hakka dahil olup tarik-ı müstakime salik olmalarına her ne kadar haris olsan ve sa'yetsen doğru yola irşad edemezsin, lâkin kullarının istidad ve kaabiliyetini bilen Allahü Tealâ dilediği kuluna imanı tevfikle hidayette kılar ve hidayete dahil olan mühtedileri iyi bilir. Şu halde senin üzerine vacip olan tebliğdir. Zira; hidayet vermek ve doğru yola şevkle irşad etmek; irade-i İlâhiyeye bağlıdır.
.Fahri Râzi ve Medarik'in beyanlarına nazaran bu âyet Ebu Talip hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Talip maraz-ı mevtinde Kureyş'in delikanlılarına vasiyet etmiş ve demiştir ki «Ey gençler! Muhammed (S.A.) e iman edin, felah bulun». Bu sözü üzerine Resûlullah «Ey Amca! Gençlere vasiyet eder, nefsini terkedersin.
İman et. Hiç olmazsa bir kere de ki, onunla Allahü Tealâ huzurunda sana şehadet edeyim. Seni Cehennem'den kurtarayım» demiş, Ebu Talip de «Ey Yeğenim! Senin hakkaa nebi olduğunu bilirim, lâkin şimdi iman edersem Kureyş'in ta'yib edeceklerinden korkarım. Binaenaleyh; iman edemem» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi Ebu Talib'in iman ettiğine dair bazı rivayet mevcut olup bu âyet küfrüzere vefat ettiğine delâlet ederse de kafi bir delil olmayınca bir cihete hükmolunamaz. Zira; âyet kafidir. Lâkin Ebu Talip hakkında nazil olduğu zannîdir. Şu halde kafi bir hüküm vermek doğru olamaz.
Hidayetin iki manâsı vardır. Birincisi; Cennet'e davet etmek, doğru yolu göstermek ve delillerini beyan etmektir. Resûlullah bu manâca hidayetle me'murdur ki, herkese yol gösterir, Cennet'e davet eder ve herkesin tarik'-ı müstakime girmesine sa'yeder. ikincisi; bilfiil matluba îsâl, imana ithal ve iyi amellere tevfik etmektir. Bu manâca hidayet; Allah'a mahsustur. Şu halde bu âyette nefyolunan hidayet; bilfiil imana ithal etmek ma-nâsınca hidayettir. Binaenaleyh; bazı'âyette Resûlullah'a isnad olunan hidayet manâ-yı evvelce hidayettir. Şu halde âyetler beyninde münafat yoktur. Çünkü; Resûlullah'tan nefyolunan hidayetin manâsı başka, ispat olunan hidayetin manâsı başka olduğundan âyetler arasında tenakuz yoktur.
Hulâsa; matlûba îsâl etmek manâsmca hidayeti halkeden Allahü Tealâ olduğu ve kulların iradelerini sarfları üzerine Allahü Tealâ'nın dilediği kulunu hidayette kıldığı ve ihtida edenlerin hidayetlerini Allahü Tealâ'nın iyi bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir
Kasas 28:57
Vacip Tealâ müşriklerin bazı şüphelerine cevap verdikten sonra bazı âhara cevap vermek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Mekke'den bazıları dediler ki «Yâ Ekrem-er Rusül! Biz senin hak üzere olup getirdiğin dinin din-i hak olduğunu ya-kinen bildik, lâkin biz seninle beraber bu hidayete ittibâ' etsek bizi memleketimizden çıkarırlar. Zira; biz kavm-i Araptan olduğumuz cihetle Araba muhalefet edersek âdet-i cahiliye üzere kabail-i Arap gelir, nehb ü gaarât ederler» demeleri üzerine Cenab-ı Hak onları reddetti ve dedi ki «Onlar iman ederlerse akvam-ı Araptan korkarlar da düşünmezler mi? Biz onları Harem'de kararlaştırma-dık mı? O Harem ki, her korkudan emin ve bilkülliye mekârihten salim ve envâ'-ı hayratı caliptir. Böyle mübarek bir mahalli biz onlara mesken kılmadık mı? Ve o Harem ki, bizim tarafımızdan rızık olarak herşeyin meyvesi ve hulâsası ve en a'İâsı uzak beldelerden celbolunur, lâkin ekser-i nâs bu lutfumuzu bilmezler». Binaenaleyh; bu nimetin şükrünü edâ etmezler ve şeytan'ın vesvesesini dermeyan ederler de Cenab-ı Hakkın verdiği te'minatı tefekkür etmezler, nur-u imanın fevaidini bildikleri halde o nurun fevaidinden mahrum olmaya razı olurlar.
Fahri Râzi, Kazî, Medarik ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Abd-i Menaf) oğullarından (Haris) isminde bir kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Haris huzur-u Risalette «Yâ Muhanı-med! Biz biliriz, sen hak söylersin, fakat biz Arabın dinini terkle muhalefet eder, sana ittibâ' edersek, Arap bizimle muharebe eder ve memleketimizden çıkarırlar» dedi. Çünkü; Arapta yağmegerlik, nehb ü gaarât ve birbirlerini kati ü ifna etmek âdet olduğundan bu âdetten korktuklarından bahsetti ve Cenab-ı Hak bu düşüncenin yanlış olduğunu birkaç cihetten beyanla fikirlerini reddetti. 'Birincisi; Harem-i Şerifin bütün korkularından emin olması, ikincisi: . her tarafın rızkından oraya celbolunması ve rızık-lan himaye-i İlâhiye altında bulunması, üçüncüsü; küfür halinde refahla yaşadıkları halde Harem-i Şerif hürmetine bir de tevhid hürmetini zammederlerse daha ziyade rahatlarının me'mûl olmasıdır. Hatta o mahall-i mübarek en korkunç zamanlarda bile sair bilâda nisbetle emin olduğundan Cenab-ı Hakkın o belde halkını çok zaman düşmanlarına beslettiği görülmüştür.
Taha11uf; kapmak, kaçmak manasınadır. Burada «Biz hidayete ittibâ' edersek kapılır kaçırılırız» yani «Arap kavmi bizi kaparlar, kaçarlar» demek «Bizi yurdumuzdan çıkarırlar» demektir. celb ve cem'olunmaktır ki, «Her yerin rızkından oraya celbolunur» demektir.
Vacip Tealâ şu şüphelerine ikinci tir cevap olmak üzere buyuruyor.
Mekke ahalisini de onlar gibi tuğyan ettiklerinden ihlâk ederiz.
Kasas 28:58
Zira; onlar gitti, biz kaldık. Çünkü; onların arkalarında yurtlarına mutasarrıf olacak bir kimse kalmadı ki varis olsalar. Esasen onlar fâni, biz bakî olduğumuz cihetle varis gibi biz kaldık ve mülkümüzü istediğimize veririz.
Batır ; zengin olan kimsenin hakkullahı muhafaza etmeyip malında suiistimal ederek azgın olmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Velhasıl Mekke ahalisinin «Biz bu dinin hak olduğunu bildik, iman edeceğiz, lâkin kabail-i Arap bize hücum eder, evlerimizden çıkarırlar, imanımız nimetimizin zevaline sebep olur» demelerini Ce-nab-ı Hak evvelki âyetle reddettiği gibi bu âyetle dahî reddetmiş ve demiştir ki, «îman; nimetin devamına sebeptir, zevaline sebep değildir. Belki nimetin zevaline sebep; küfrüzere ısrar etmektir. Çünkü; Mekke ahalisi gibi nimetine mağrur olup nimetini muhafaza sebeb-i küfür olacağı zannıyla küfürde devam eden ümem-i salifeden çok karyeleri ihlâk ettik. Eğer Mekke ahalisi de nimetlere mağrur ve o nimeti muhafazayı küfre devamda zannederek ısrar ederlerse bunları da ihlâk ederiz» demekle «Biz iman edersek nimetimizin zevalinden korkarız» dediklerini reddetmiştir.
Kasas 28:59
Vacip Tealâ âsî olan çok karye ahalisini ihlâk ettiğini beyan edince «Mekke ahalisi âsî oldukları halde niçin ihlâk etmedi?» şeklinde varid olan suâle cevap olarak buyuruyor. .
Yani; umum kura ve kasabâtın merkezi bulunan karyede bir resul gönderip o resul bizim âyetlerimizi onlara tilâvet edip ahkâmımızı tebliğ ve din-i hakka davet edinceye kadar Rabbin Tealâ Habibim, karyeleri ihlâk eder olmadı ve nebinin bi'setinden sonra karye ahalisini helak eder olmadık. Ancak karye ahalisi zalim olursa ihlâk ederiz.
Rusül-ü kiram evvelâ o kavmin eşrafına, ukalâsına ve ahalinin reislerine tebliğe me'mur olduklarından ve kavmin ukalâsı büyük karyelerde bulunduklarına binaen Cenab-ı Hak karyelerin anası yerinde olan büyük karyede resul ba'setmeyince ahalisini ihlâk etmeyeceğini beyan etmiştir. Çünkü; büyük karyeye ve eşrafa resul olanın küçük karyelere ve avam-ı nasa resul olacağı evlevi-yetle sabittir. Zira; her şeyde küçüklerin daima büyüklere tâbi' olması âdettir. Şu halde metbûa resul olanın, tâbia resul olacağında şüphe yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resûlullah'm bi'setinden sonra şirke devam ettikleri halde Cenab-ı Hakkın Mekke ahalisini ihlâk etmediğine sebep; birçoklarının iman edip din-i İslama büyük hizmetler ifa edecekleri ve birçoklarının da nesillerinden dine hizmet edecek müminler gelecek olmasıdır. Küfürde pek şiddet gös* terenleri de Bedir vak'asmda ihlâk etmiştir. Bu âyet; helake sebebin zulüm olduğuna delâlet eder. Çünkü zulüm; insanların hayatlarını katettiği gibi rızıkrarına dahi mânidir. Zira rızık; şükürle kaaimdir. Halbuki zulümle şükür olmaz.
Kasas 28:60
Vacip Tealâ müşriklerin şüphelerinden bazı âhara cevap, vermek üzere buyuruyor
Yani; ey muhabbet-i dünya kalplerini bürümüş olan kimseler! Size esbab-ı dünyadan verilen şeyin küllisi hayat-ı dünyanın menfaati ve ziynetidir. Binanealeyh; onunla intifâ'mız ancak dünyada muammer oldukça olduğu cihetle ömrünüz hitam bulunca o menfaat ve lezzet de hitam bulur. Zira; hayatınız ve dünya her an tükenmek üzeredir. Dünya ise sükût edip yıkılmaya mahkûmdur. Şu halde menfaati ve ziyneti de zevale ma'ruzdur. Halbuki Allahü Tealâ indinde olan sevap ve âhirete müteallik amel hayırlı, devamlı ye bekalıdır, asla şer karışığı olmadığı gibi zeval ihtimali de yoktur. Hayr-ı mahız ve bakî olan sevabı, fânî ve mazarratla karışık olan lezzet-i dünyaya değişir de hiç taakkul etmez misiniz ki, a'lâyı ednâya ve bakîyi fâniye değişirsiniz ve aklınızı lâyık olduğu veçhile istimal etmezsiniz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âhiretin hayırlı olması; menfaatin büyük ve devamlı ve rızkının kederden salim olmasıyladir. Çünkü; dünyada insanın ömrü ne kadar uzun olsa yine akıbeti ölüm olduğu gibi nimeti ne kadar çok olsa mihnet ve meşakkatla karışık ve zevale ma'ruzdur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âhireti, dünya üzerine tercih etmeyen aldı olmayan kimsedir. Zira; aklı olan azı ter-keder, çoğu alır. Hatta İmam-ı Şafiî «Bir kimse aklı çok olan kimseye vasiyet etse âhiret ameliyle meşgul olanlara verilir» buyuruyor.
Bu âyet; dünyayı âhiret üzerine tercih edenlerin akılları olmadığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak dünyanın nimeti fânî ve âhiretin nimeti bakî olduğunu beyandan sonra taakkul etme-yenleri, yani aklıyla düşünmeyenleri tevbih etmiştir.
Kasas 28:61
Vacip Tealâ âhireti, dünya üzerine tercihin lüzumunu beyandan sonra âhireti ihtiyar eden kimsenin dünyayı ihtiyar eden kimseye müsavi olamayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müminle kâfir, mûtî'le^âsî birbirine müsavi olur mu zannedersiniz? Elbette müsavi olamazlar. Çünkü; bir kimse ki, biz imanına Cennetimizi ve ibadetine derecâtmı vaadettik ve o kimse vaadimizi tasdik ederek çalıştı ve vaadettiğimiz Cennet'e müste-hak olduğundan elbette vaadimize kavuştu. Zira; vaadimizde hulf yoktur. Şu halde Cennet ve dereceleri kendileri vaad olunup, o vaada mülâki olan mümin şol kimse gibi olur mu ve ona müsavi addolunur mu ki, biz o kimseye yalnız hayat-ı dünyanın menfaatini verdik, onunla intifa' etti, ona aldandı, bize iman ve ibadeti unuttu, hemen lezaiz-i cismâniyeyle iktifa etti ve vefatından sonra yevm-i kıyamette su-u a'mâli icabı Cehennem'e girmek üzere hazırlananlardan oldu.
Hulâsa; Allah'a iman eden, âhirete inanan ve âhiret için teda-rikâtta bulunan müminle Allah'a iman etmeyen, âhirete inanmayan ve teçlarikât-ı âhiretten gaafil olan kâfirin müsavi olamayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Kasas 28:62
Vacip Tealâ müminle, kâfirin müsavi olmayacağını ve mümine Cennet vaad olunduğundan ona mülâki olup kâfir de Cehen' girmek için hazırlananlardan olacağını beyandan sonra yevm-i kıyamette kâfirlerle Vacip Tealâ arasında cereyan eçlecek sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Onların dalâletiyle bizim dalâletimiz müsavidir. Çünkü; biz nasıl kendi ihtiyarımızla dalâleti irtikâb etmişsek onlar da kendi ihtiyarlarıyla dalâleti irtikâb ettiler. Zira; onları dalâlete icbar etmedik, fakat şerri ve çirkin amelleri tezyin etmekle azdırdık, aldattık, onlar da aldandılar. Binaenaleyh; Yâ Rabbi! Onlardan ve amellerinden biz sana iltica ile teberrî ettik. Zira; onlar dünyada bize ibadet eder olmadılar, belki kendi havalarına ve ner fişlerinin arzusuna ibadet ettiler. Şu halde bizimle onlar arasında münasebet kalmamıştır» demekle reisler kendilerine tâbi' olanlardan teberri ve kat'-i alâka ederler. Yahut bu sözü söyleyenler şeytanlardır. Şu halde şeytani dünyada iğfal ettikleri âsîlerden âhi-rette teberrî edeceklerini : :nab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir ki, insanlar gözlerini açsınlar, şeytan'm tuzağına tutulmasınlar. Bu muamelenin numunesi dünyada her zaman görülmektedir. Çünkü; bir kimse diğerini aldatır, birtakım hülyalarla önüne düşer, şaşırtır, Neticede iş ber'akis olunca sanki hiç methali yokmuş gibi işin içinden sıyrılır çıkar, hiç sahip olmaz ve «Kendi düştü, cezasını kendi çeksin. Ben vur dedimse öldür demedim ya. Aklı vardı, düşünüp yapmayaydı» demekle o tatlı ülfetleri ve güzel muhabbetleri bir iki söze feda eder gider. İşte bu gibi muameleler âhiretin nü-munesidir. Binaenaleyh; âhirette aynı muamelenin ceryan edeceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.
Kasas 28:63
Vacip Tealâ müminle, kâfirin müsavi olmayacağını ve mümine Cennet vaad olunduğundan ona mülâki olup kâfir de Cehen' girmek için hazırlananlardan olacağını beyandan sonra yevm-i kıyamette kâfirlerle Vacip Tealâ arasında cereyan eçlecek sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Onların dalâletiyle bizim dalâletimiz müsavidir. Çünkü; biz nasıl kendi ihtiyarımızla dalâleti irtikâb etmişsek onlar da kendi ihtiyarlarıyla dalâleti irtikâb ettiler. Zira; onları dalâlete icbar etmedik, fakat şerri ve çirkin amelleri tezyin etmekle azdırdık, aldattık, onlar da aldandılar. Binaenaleyh; Yâ Rabbi! Onlardan ve amellerinden biz sana iltica ile teberrî ettik. Zira; onlar dünyada bize ibadet eder olmadılar, belki kendi havalarına ve ner fişlerinin arzusuna ibadet ettiler. Şu halde bizimle onlar arasında münasebet kalmamıştır» demekle reisler kendilerine tâbi' olanlardan teberri ve kat'-i alâka ederler. Yahut bu sözü söyleyenler şeytanlardır. Şu halde şeytani dünyada iğfal ettikleri âsîlerden âhi-rette teberrî edeceklerini : :nab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir ki, insanlar gözlerini açsınlar, şeytan'm tuzağına tutulmasınlar. Bu muamelenin numunesi dünyada her zaman görülmektedir. Çünkü; bir kimse diğerini aldatır, birtakım hülyalarla önüne düşer, şaşırtır, Neticede iş ber'akis olunca sanki hiç methali yokmuş gibi işin içinden sıyrılır çıkar, hiç sahip olmaz ve «Kendi düştü, cezasını kendi çeksin. Ben vur dedimse öldür demedim ya. Aklı vardı, düşünüp yapmayaydı» demekle o tatlı ülfetleri ve güzel muhabbetleri bir iki söze feda eder gider. İşte bu gibi muameleler âhiretin nü-munesidir. Binaenaleyh; âhirette aynı muamelenin ceryan edeceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.
Kasas 28:64
Vacip Tealâ müşrikleri tekdir için Allahü Tealâ'ya şerik iti-kad ettiklerini ve şeriklerin nerelerde olduğunu - suâl edeceğini beyandan sonra müşriklere şeriklerini davet etmelerini emirle rüsvâ edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu manâ âyette zamiri; şeriklere râci olduğuna naza-randır. Amma zamir müşriklere râci olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
Bu manâ kelimesi temenni için olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile kelimesi şartiye ve cevabı mahzuf olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Müşriklere taraf-ı İlâhiden «Çağırın şeriklerinizi» demek istihza ve tehekküm içindir. Çünkü; onları itikadları üzerine rüsvâ etmektir. Kezalik dünyada bu muhaverenin emsali de çoktur. Zira; kötü kimseleri dost ittihaz edenlere evvelce halis dostları tarafından nasihat olunup o nasihati duymayan kimsenin başına bir iş geldiğinde kötü dostlar selâm vermezler, halis dostları da nasi-hat-ı sabıkalarına işaret etmek ve o kimseyle alay olmak üzere «çağır yaranlarını, yardım etsinler sana, nerede kaldı o muhabbetler» derler. Bu söz, o adamı istihzadır. Çünkü yaranların yardım etmek imkânı olmadığı gibi semtine bile uğramazlar. İşte Cenab-ı Hak Kur'an'da bu gibi muhaverelerin aynının kullarıyla kendi arasında ceryan edeceğini beyanla âsîleri ikaz ve insafa davet ediyor.
Kasas 28:65
Vacip Tealâ âhirette ceryan edecek diğer muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Onlar sizi amel-i saliha ve muharre-matı terke davet ettiler. Onların bu davetlerine siz ne gibi sözle mukaabele ettiniz?»
Çünkü; kemâl-i hayret ve dehşetlerinden akılları başlarından gider, birşey söylemeye iktidarları olmaz ki, cevaba tasaddi etsinler.
Kasas 28:66
Zira; iktidarları tamamen münselip olduğundan birbirine müracaatla bilmediklerini öğrenip cevap vermek cihetini de iltizam edemezler.-Çünkü; cümlesi hayret içinde şaşkın olurlar.
Yani; Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerden sual eder, der ki, «Siz rûsül-ü kirama ne yolda icabet ettiniz?» Bu suale karşı onlar üzerine bütün haberlerin kapıları kapanır, kalpleri kör ve dilleri tutuk olur. Binaenaleyh; kendileri bir cevaba muktedir olamadıkları gibi bilmedikleri, ciheti birbirlerinden sual de edemezler. Çünkü; kabahat sahibi her zaman mahcup olur ve söz söylemeye mecali olmaz, söylese hacaletine binaen yarım söyler.
Velhasıl şu üç âyette beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerden üç şeyi suâl edecektir. Birincisi; şeriklerden ve şeriklerinin nerede olduğundan suâldir. Bu suâlden maksat; fena itikadlarmdan dolayı onları tahkir etmektir. İkincisi; onlara şeriklerini davetle emredip şeriklerinin icabet etmemesiyle rezil olmalarıdır. Üçüncüsü; rusül-ü kirama neyle icabet ettikleridir ki, icabet etmediklerinden dolayı tevbih etmektir.
Kasas 28:67
Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalinden bazısını beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bir kimse ki, muktezâ-yı beşeriyet işlediği günahlardan tevbeyle Cenab-ı Hakkın dergâhına iltica ve Rabbisinden kusurunun affını istirham etti ve imanla amelini ihlâs üzere işledi. Böyle olan kimse muhakkak felaha dahil olanlardandır. Binaenaleyh; korktuğundan kurtulur, umduğuna nail olur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesinde üç ihtimal vardır. Birincisi; tahkik ve vücub için olmasıdır. Çünkü; kerim olan kimse «Me'mûl ki filân şey şöyle olacak veyahut şunu filâna vereceğim» derse o şey muhakkak olacak sayılır., Zira kerim; vaadinde hulfetrnez. Binaenaleyh; Allah'ın kelâmında (
tahkik içindir. İkincisi kelimesinin de delâlet ettiği rica manâsı tevbe eden kimseye râcidir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Üçüncüsü; kelimesi şart manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Kasas 28:68
Vacip Tealâ müminlerin hâllerini beyandan sonra kâfirlerin Resûlullah'a risaleti münasip görmediklerine cevap vermek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; istediğini halkında bir mani yoktur.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Seni envâ'-ı nimetleriyle terbiye edip kemâline îsâl eden Rabbin Tealâ istediğini haikeder, hiç kimse karışamaz, dilediği kulunu nübüvvete ihtiyar eder. Hiç kimsenin «Niçin bunu ihtiyar etti?» demeye hakkı yoktur, Allahü Tealâ onların reyine müracaattan müstağnidir ve nekaisten münezzeh olmak Allah'a mahsustur, Cenab-ı Hak onların şerik itikaad ettikleri şeylerin cümlesinden âlîdir.
nâfiye olmak ihtimaline nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Şu manâya nazaran lâfzı ihtiyar manasınadır. Amma lâfzı mevsûl olduğuna nazaran hayır manasınadır. Bu surette manâ-yı nazım:
…
demektir.
Hâzin ve Kâzî'nin beyanlarına nazaran bu âyetin sebebi nüzulü; kâfirlerin «Allahü Tealâ keşke Kur'an'ı Tâif'le Mekke karyelerinden bir büyük zat üzerine inzal etseydi" demeleri üzerine nazil olmuştur. Çünkü; müşrikler Tâif'te (Ebâ Mes'ud Sakafî) yi, Mekke'de (Velid b. Muğiyre) yi büyük bildiklerinden risaleti onlardan birine münasip gördükleri cihetle bu sözü söylemişlerdi. Zira; bu iki kimse zengin olduğundan risaletle emval-i dünya beyninde münasebet var zannederler ve risaleti bunlara münasip görürlerdi. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak emr-i risaletin temşiyeti onlara ait olmadığını ve emval-i dünya gibi nâs beyninde şeref addedilen şeylerle emr-i nübüvvet beyninde münasebet bulunmadığım ve nübüvveti dilediği kuluna ihsan ettiğini beyanla onların itikad-larını reddetmiştir.
Kasas 28:69
Vacip Tealâ risaleti dilediğine verdiğini ve müşriklerin kalplerine gelen gibi olmadığını beyandan sonra müşriklerin nübüvveti Resûlullah'a münasip görmediklerinin sebebi, mücered hasetlerinden olup bunu da zat-ı ulûhiyetin bildiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kâfirlerin Mekke'den ve Tâif'ten bir büyük kimsenin nebi olmasını arzuları mücerret haset ve sana buğz u adavetlerindendir. Zira; Rabbin Tealâ onların kalplerinde gizledikleri hasetlerini ve lisanlanyla söyledikleri fena sözlerini bilir. Binaenaleyh; emanet-i nübüvveti tevdi edeceği kulunu bilir ve onu ihtiyar eder. Şu halde kâfirlerin ehil görnvjleriyle bir kimse nübüvvete ehil olamaz. Ehil olsaydı Vacip Tealâ ona verirdi. Çünkü; Cenab-ı Hak herşeyi lâyıkıyla bilir ve emaneti ehline verir.
Kasas 28:70
Vacip Tealâ nübüvvete ehil olan kulunu bildiğini beyandan sonra evvel ve âhir hüküm kendine ait olup hükmüne hiç kimse-nin müdahaleye hakkı olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; cümle a'mâlinizin cezasını görürsünüz. Şu halde herkes ibadetini ihlâs üzere Allah'a hasretmelidir. Zira; evvel ve âhir cezasını tertibedecek ancak Allahü Tealâ olduğu cihetle onun gayrıya ibadet ayn-ı cinayettir.
Hulâsa; Vacip Tealâ'nm vâhid-i hakîkî ve ma'budünbilhak olduğu, dünya ve âhirette hamd ü sena ona mahsus olup ondan gayrı hamde lâyık bir kimse olmadığı ve hükmün küllisi ona münhasır olup ondan gayrı hiçbir kimseden hakîkî bir hüküm sâdır olamayacağı ve akıbet herkesin mercii huzur-u Bârî olacağı cihetle ondan gayrıya ibadetin en büyük cinayet olduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Kasas 28:71
Vacip Tealâ dünya ve âhirette zat-ı ülûhiyetinin hamde müs-tehak olduğunu icmalen beyandan sonra hamde istihkakının bazı esbap ve delilini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Allah'ın verdiği nimetleri inkârla hamde istihkakında gayrıları şerik kılan müşriklere sen de ki «Ey müşrikler! Reyiniz nedir? Haber verin bana. Eğer Allahü Tealâ sizin üzerinize ilâyevmilkıyam geceyi uzatır, güneşi size göstermez ve, gündüzü üzerinizden kaldırırsa size ziya veren güneşi getirecek Allah'tan gayrı nia'bud kimdir? Ve daima gece olursa ne yaparsınız, şirkeder de bu misilli nasihatları kulağınızı açıp dinlemez misiniz, can kulağıyla hiç tefekkür edip düşünmez misiniz? Gerçi kâfirler işitirlerse de işittikleri gibi amel etmediklerinden işitmeyen sağır mesabesinde olduklarına işaret için «İşitmez misiniz?» denilmekle tevbih olunmuşlardır. Çünkü; işitmek sânından olan bir kimseye «Kulağın duymadı mı?» demek dinlemediği cihetten onu itham etmektir.
Kasas 28:72
Vacip Tealâ hamde istihkakına ve mülk ikinci delili beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Sen kâfirlere hitabederek de ki «Geceyle gündüz sizin ahvalinizi ıslâh, dünya ve âhiret işlerinizi tesviye için halkolunmuş nimetler olduğundan bunların şükrünü edâ etmek üzere ihlâsla Allah'a ibadet etmeniz lâzımdır. Zira; insanın hayatı kisible kaaim olup kisib ise muamelâta, muamelât da nehara muhtaç olduğu cihetle hayat-ı beşeriyenin bekaası gündüzle kaaim olmasına binaen gündüz insanlar için Cenab-ı Hakkın en büyük lu-tûflarmdandır.'Binaenaleyh; bu nimetin şükrünü edâ vaciptir. Ke-zalik insanın vücuduna arız olan yorgunluğu gidermek için istirahata muhtaç olup istirahat da sükûnete mevkuf olduğundan gecenin zulmeti sa'yın inkıtâma ve insanların istirahatlarına elverişli halkolunduğundan gece insanlar hakkında şükrü vacip olan büyük nimetler cümlesindendir. Hâl böyle olunca «Ey müşrikler! Haber verin bana. Eğer Allahü Tealâ kıyamete kadar üzerinize neharı uzatır, geceyi kaybederse istirahatınız için size geceyi getirecek Allah'tan başka ma'bud var mıdır? Allah'tan başka bunları halket-meye kaadir bir ma'bud olmayınca ibadetinizi Allah'a hasretmeniz lâzım değil midir? Bu nimetleri görmez misiniz ki Allaha şirke-dersiniz? Niçin bu gibi hayatınıza ve istirahatınıza hadim olan nimetleri düşünmez de Allah'ın gayrı birtakım cemâdâtı ma'bud ittihaz edersiniz? i'
Kasas 28:73
Yani; gece ve gündüzü sizin maslahatınıza muvafık halkeden ma'bud un rahmeti cümlesinden olarak gecede istirahat etmeniz ve gündüzde rızkınızı aramanız için size geceyle gündüzü halketti. Me'mûl ki bu nimetlerin şükrünü edâ edersiniz. Gerçi neharda istirahat etmek ve gecede kesb-i ticaretle meşgul olmak mümkünce de ekseriyet itibarıyla geceye muvafık olan istirahat, gündüze muvafık olan da sa'y ü amel olduğundan Cenab-ı Hak herbirine münasip olanı zikretmiştir. Yoksa gecede behemehal yatmalı, gündüzde behemehal çalışmalı demek değildir. Fakat tabiatıyla gece. ticarette müşkülât vardır. Zira; karanlık birçok şeylere mani olduğu gibi ziya tedariki de masrafa muhtaçtır. Amma gündüzde bu gibi müşkülât yoktur. Binaenaleyh; geceye yakışan istirahat ve gündüze yakışan ticarettir.
Hâzin'in beyanı veçhile Cennette kisib ve sair suretle meşakkat olmadığından geceye ve gündüze ihtiyaç olmadığı cihetle Cen-net'te gece ve gündüz yoktur. Binaenaleyh; Cennet'te her zaman bu dünyanm sabah namazından sonra ve gün doğmadan evvelki vakti gibidir. Şu halde âlem-i âhiret sıcak ve soğuk gibi insanı rahatsız edecek ezalardan ârî, gaayet latîf, inşirahlı bir havaya ma-, lik ve kederden salimdir.
Kasas 28:74
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını bazı le beyandan sonra tarik-ı aharla dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Ayette şirkin gazab-ı ilâhiyi herşeyden ziyade calip olduğuna işaret vardır. Çünkü; tevhidin herşeyden ziyade rızayı dâî olması onun zıddı olan şirkin herşeyden ziyade gazabı calip olacağında şüphe yoktur.
Kasas 28:75
Yani; kıyamette nâs mahşere cem'olunca biz her ümmetten kendi üzerlerine birer şahit çıkarırız ve şahitler onların hayır ve şer amellerine şehadet ederler. Bunun üzerine biz onlara deriz ki, «Dünyada hak olduğunu dava ettiğimiz şirkin sıhhatına delillerinizi getirin». Onlar delil getirmekten âciz olunca ilm-i yakînle bilirler ki, hak Allahü Tealâ'nmdır ve dünyada ma'bud diyerek ibadetle iftira ettikleri şeyler onlardan kaybolur. Zira; ma'bud ittihaz ettikleri putları asla muavenet edemeyince hakikati tamamen anlarlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şekîtle murad; enbiya-yı izam hazaratıdır. Çünkü; her nebi kendine iman edenlere ve etmeyenlere, hatta kendinden sonra gelenlerin hallerine dahi şehadet eder. Zira; Pazartesi ve Perşembe akşamları ümmetin a'mâli o ümmetin nebisine arzolunduğu hadis-i nebevi ile sabittir. Çünkü; enbiya-yı izam kabirlerinde hayatta oldukları cihetle hal-i hayat ve hal-i vefatlarında ümmetlerinin a'mâline vakıflardır. Yahut e 7ı i t le murad; her zamanda ümmeti hayra davet eden kimselerdir.
Ruhul Beyan'da zikrolunduğu veçhile şirk yalnız girk-i zahiriye münhasır değildir. Belki şirk-i bâtını dahî olur. Çünkü; bazı kimse nefsinin .emrini Allah'ın emri üzerine tercih ve bazıları zevcesine itaati Allah'a itaat üzerine takdim ve bazıları da ticareti tekâlif-i İlâhiye üzerine tercih ederler. Bu sebeplerle ubudiyetini unuturlar. Bunlardan hiç birisi de yevm-i kıyamette menfaat vermez ve onlardan kaybolur. Evet! Ticaret lâzımdır, fakat o ticarete kudret veren Allah'a ubudiyeti terketmemek şarttır. Binaenaleyh; ticaretini ibadetine mani tutan kimsenin indallah i'tizarı makbul değildir.
Vacip Tealâ müşriklerin bazı ahvalini beyandan sonra Hz. Mûsâ'nm., münafıkı olan Kaarûn'un halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kaarûn Benî İsrail'den olduğu halde onlar üzerine tuğyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kaarûn Hz. Mûsâ'nm amcazadesi veyahut amcasıydı; Benî İsrail içinde Tevrat'ı Kaarûn'dan ziyade kıraat eden yoktu; sureti ğaayet güzel olduğundan lâkabına münevver demişlerdi, nâs beyninde âlim, fâdıl ve şerefli olduğu halde Hz. Musa'ya münafıklık ederdi. Fakat nifakını gizlemedi, akıbet izhar etti, sebebi de şöyledir : Allahü Tealâ Firavun'u garke-dip Benî İsrail'i saha-i selâmete çıkarınca Hârûn. (A.S.) Benî israil'in kurbanlarına nazır ta'yin olundu. Kurban yapmak için mukannen olan mahalle herkes kurban yapacakları hediyeyi getirir, Hz. Harun'a teslim eder, Hârûn (A.S.) onu mahall-i muayyenine kor, semadan bir ateş nazil olup o hediyeyi yakması kurbanın kabulüne delil olurdu. Kaarûn, Harun'a hased eder, Hz. Musa'ya «Sende ri-salet var, biraderinde kurban riyaseti var, bende birşey yoktur.
Ben bunu çekemem, bana da bir riyaset vermeli» demekle hasedini ortaya koydu. Hz, Mûsâ «Biraderime riyaseti ben vermedim. Allahü Tealâ verdi» deyince Kaarûn «Allahü Tealâ'nm verdiğine bana bir alâmet göster» demesi üzerine vahy-i İlâhi gelir. Hz. Mûsâ eşraftan kırk kişinin asâlarıyla beraber ibadet olunan kubbe altına gelmelerini emreder. Kaarûn da Hârûn (A.S.) da asâlarıyla gelir, kubbenin altında sabaha kadar beklerler. Sabahleyin Hârûn (A.S.) m badem ağacından asası, yeşil yaprak vermiş görürler. Mûsâ (A.S.) "İşte alâmet, buna ne dersin?» dediğinde Kaarûn «Bu senin sihrindir» demekle nifakını meydana koydu ve etbâ'ıyla beraber Hz. Musa'dan ayrıldı, açıktan eza ve tuğyana başladı, fukarayı istihfaf etmek ve haklarını vermeyip zulmeylemek ve kibr ü gururla herkese azamet satmak, nefsinde herkes üzerine faik bir meziyet görmek, kendine imtiyaz vermek üzere alemet-i farika olarak^elbisesini uzun giymek gibi şeylere teşebbüs etti.
Kasas 28:76
Tealâ Kaarûn'un bakiye-i halini beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte kavmi, bu sözlerle Kaarûn'a nasihatta bulundular.
Yani; Biz Azîmüşşan Kaarûn'a çok mal verdik, hatta verdiğimiz hazinenin anahtarlarını kuvvet sahibi bir cemaata götürmek ağır olur ve güç götürürlerdi.- Anahtarları taşımak, hazinelerin herbirini bilmek onlara meşakkat veriyordu. Bu hazineleri ona verdiğimizde kavmi ve bilhassa 'Hz. Mûsâ nasihat ettiler, dediler ki «Yâ Kaarûn! Dünya malına mağrur olup ferahlanma. Zira; Allahü Tealâ dünya malına ferah edenleri sevmez». Her ne kadar Kaarûn'a bu minval üzere nasihat etmişlerse de Kaarûn için dinlemek imkânı yoktu. Zira; her tarafını kibr ü gurur ve dünyaya muhabbet ihata etmiş olduğundan böyle nasihatlara kulak asmaz, kibrinden vazgeçmezdi. Akıbet gururu helakine sebep olmuş ve helaki nâs beyninde darb-ı mesel kalmıştır. Kaarûn'un l^avmi nasi-hatlarına devamla dediler ki:
Kasas 28:77
ihsan et, fukaranın
Yani; Kaarûn'un kavmi Kaarûn'a nasihat tarikıyla «Malını fukaraya tasadduk, sıla-i rahim ve-ehl-i imana muavenet gibi hayrata sarf etmekle âhiret sevabı iste ki, malından istifade etmiş olasın. Çünkü; maldan maksat hem dünyada hem de âhirette sahibinin intifa' etmesidir. Dünyada intifa'; nefsine ve sair infakı vacip olan evlâd ü iyal ve akrabaya infak etmektir. Âhirette intifa' ise fukaraya tasadduk etmek, düşman karşısına asker teçhiz eylemek, esliha ve sair mühimmat-ı harbiye almak, mescit, köprü, medrese gibi velhasıl âmmenin intifa' edeceği hayrata sarfetmektir. Ey Kaarûn! Malına o kadar mağrur olma, dünyadan nasibini- unutma. Zira; dünyadan insanların son nasipleri kefendir. Senin alacağın son nasibin dahi kefendir, Allah'ın sana bu hazineleri ihsan ettiği gibi sen de kullarına ihsan et ki, nimetin şükrünü eda etmiş olasın, hiçbir zaman yeryüzünde fesat arama. Zira; Allahü Tealâ yeryüzünü ifsad edenleri sevmez» dediler. Fakat Kaarûn bunlarla kafiyen âmil olmamıştır.
yani ağır olur ve götüren kimsenin ağırlığına binaen beli eğilir demektir. Usbe ; ondan kırka kadar bir cemaat demektir. Dünya malına gurur ve ferahın muhabbet-i İlâhiyeye mani olduğu beyan olunmuştur.-Çünkü dünyaya tamamıyla muhabbet; rıza-yı İlâhiye vesile olan ibadete mani olduğu cihetle Allah'ın muhabbetine vesile olacak ubudiyetin vazifesini terkedince elbette Allahü Tealâ o kulunu sevmez.
Vacip Tealâ Kaarûn'un şu nesayiha ehemmiyet vermediğini beyajı sadedinde söylediği sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Bende sizden ziyade bir meziyyet ve istihkak görmese vermezdi. Halbuki bende olan ilim. hüner ve san'at sayesinde verilmiştir. Zira; ilm~i simya, ticaret, san'at ve ziraat bende sizden ziyadedir. Binaenaleyh; ben bunları sizden ziyade bilmekle bu malı kazandım» dedi. Şu halde Kaarûn elinde bulunan mala herkesten ziyade kendinde bir ehliyet ve istihkak gördüğünü beyan etmiştir.
Kaarûn'un kendinde sairlerinden ziyade bulunduğunu iddia ettiği ilimle murad; Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran Tevrat'ın manâsına, ahkâmına, vücuh u fıkhına, rümuzat ve işaratına ilimdir. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile Benî İsrail içinde Tevrat'ı en ziyade bilirdi. Binaenaleyh; ilmine mağrur oldu, herkesten ziyade liyakat davasında bulundu ve bu sözü sarfetti. Yahut iIimle murad; ticarete, ziraata ve envd'-t mükâsebeye ilim ve arazide tasarrufu iyi bitmesidir. Çünkü; bunların cümlesi takdir-i ilâhiye muvafık olduğu surette esbab-ı gınadandır. Binaenaleyh; dünyada her zenginin servetinin esası tetkik olunursa ticaret, ziraat ve smaattır. Kaarûn da bunları iyi bildiğinden «Ben ilmim sayesinde maldar oldum» demiştir. Yahut iIimle murad; iVm-i simyadır. Çünkü; rivayet olunduğuna nazaran Kaarûn ilm-i simyaya vakıfmış. Hatta kalayı gümüşe ve bakırı altına tahvil edermiş. Servetinin esası ilm-i simyaya müstenid olup başka bilen de olmadığından «Bende olan ilim sayesinde bu servet bana verildi» demiştir.
Bu gibi madeniyatm bazı ecza ile başka birşeye tahavvülü ba-id olmadığı gibi bilfiil vukuu da bazı fen vasıtasıyla sabittir. Meselâ elektrikte görüldüğü veçhile suyun kuvveti bazı vesaitle ateşe ta-havvül ediyor^ kükürt çok olursa cıva vasıtasıyla gümüş madeninin altını gümüşten ve kurşundan daha çok olur. Bunların cümlesi kimyaya delâlet eder. Lâkin hariçte pek çok simya için uğraşanlar hep müflistir. Çünkü; sair madeniyatı altm ve gümüş yapmak için bir çare bulamamışlardır. Evet! Birçok kitaplar da yazmışlardır. Fakat hep nazariyattan ibarettir, fiiliyat sahasında bir şey meydana çıkamamıştır. Zira nazariyat; kalemle yazı ve dille diş {arasında kalır. Binaenaleyh; alelekser nazariyat fiiliyatta tesirini gösteremez, Velhasıl simyacılıkta nazariyattan başka birşey olmadığı ve fiiliyat sahasında te'sirini gösteremediği ma'lûmdur. Hikmete muvafık olan da budur. Çünkü; Cenab-ı Hak âlemin be-kaasmı muâmelât-ı nâsa, muâmelât-ı nâsı da altınla gümüşe raptettiğinden altınla gümüşü insanların nazarında gaayet kıymetli ve revaçlı kıldı ki, vakt-i merhununa kadar âlemin intizamı onunla devam etsin. Şu halde altın ve gümüş dünyanın kıvamına ve be-kaasına hadim olduğundan kıymetten düşecek kadar mebzul olması hikmete muhaliftir. Şu tafsilâta nazaran eğer Âllahü Tealâ ilm-i simyayı her fikir sarfeden kimseye verse herkes simyacı olur ve simya vasıtasıyla istediği kadar altın ve gümüş yapar, kolay bir san'at olduğu cihetle de herkes rağbet eder, her şahıs bir Kaa-rûn olur. Şu halde âlemde altınla gümüşün kıymeti kalmaz, alan, satan da bulunmaz ve muamelât da dönmez. Çünkü muamelâta vasıta olan semene rağbet kalmayınca muamelâtın kapıları kapanır, herkes alacağını alamaz, satacağını satamaz bir hale gelir ve âlemin harabına badi olur, hatta ekin eken bulunmaz. Çünkü; satacak olsa paraya ihtiyaç yok. para alsa kıymeti yok. Binaenaleyh; çiftçi kendi yiyeceği kadar eker. Çiftçi olmayanlar buğday alacak olsa para verecek, paranın ise kıymeti yok. Velhasıl şu hikmetlere ve daha ziyade bizim bilmediğimiz birçok hikmetlere mebni olmalıdır ki simya ile uğraşanların çoklarını Cenab-ı Hak fakırla müptelâ kılar ve madeniyatı altınla gümüşe tebdiline muvaffak kılmaz, yoksa tebdili mümkün olmadığından bulamıyorlar değildir, belki mümkündür. Fakat biıçok hikmetlere binaen Allahü Tealâ o ilmi insanlara vermiyor, ancak nazariyat sahasında kalıyor. Çünkü; fiilen vücudu; semenin kıymetini haleldar ettiğinden hikmete muhalif olduğu gibi sa'y ü amelin lüzumu kaaidesine dahi münafidir. Evet! Nadiren bazı kimsenin muvaffak olması baid değildir, fakat Kaarûn gibi akıbeti felâket olur. Çünkü; emeksiz mey-fCİana gelen servet; her zaman sahibini name'kul ef'âle sevkettiğin-den hakkında fitne-i azîme olur.
Hulâsa; ilmine mağrur olarak benlik davasında bulunmanın mezmum olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Kasas 28:78
Vacip Tealâ Kaarûn'un bu sözü üzerine tekdir etmek üzere buyuruyor.
Yani; tâği olan Kaarûn'un nai] olduğu nimetlerin kendi Um ü fazlı sayesinde istihkaakıyla .olduğunu iddiaya cür'et eder de bilmedi mi ki, Allahü Tealâ'nın Kaarûn'dan evvel kurun-u maziye-den malca ve evlâtça kendinden daha kuvvetli ve emval-i dünyayı cemetmesi daha ziyade olan kabileleri ihlâk ettiğini; gözünün önünde Firavun'la askeri helak olup gitmedi mi, Tevrat'ın âyetlerinden bu gibi şeyleri anlamadı mı? Eğer Kaarûn'un dediği gibi raal ve evlât herkesin istihkaakma merbut olsa maldar olan kimselerin inal sebebiyle gazab-ı İlâhiye maruz olmamaları lâzım gelirdi, halbuki emir bilâkistir. Şu halde hiç kimsenin serveti kendi istihkaakıyla değil, belki lûtf-u İlâhidir. Binanealeyh; kurun-u sabıkanın ihlâki gibi Kaarûn dahi ihlâk olunacağını hatırından çıkarmasın.
Alîahü Tealâ'nın düşmanlarından intikamının sür'at-ı nüfuzuna işaret için gazaba müstehak olan mücrimlerin günahlarından sual olunmayacağı beyan olunmuştur. Zira; ilm-i İlâhi, onlardan intikam almaya ve intikaamı mucip olan" günahlarını bilmeye kâfi olduğundan suâle ihtiyaç yoktur. Yahut mücrimler Cehennem'e gireceklerinde melekler tarafından onlar günahlarından suâl olunmazlar. Zira; simalarından cürümlerinin nev'ini bilirler. Binaenaleyh; suâle hacet kalmaz. Yahut «Günahlarını bilmek için suâl olunmazlar. Çünkü; ma'lûmdur, ancak tevbih ve tekdir için suâl olunurlar» demektir.
Kasas 28:79
Vacip Tealâ Kaarûn'un kavmi tarafından vâki olan nasihatları dinlemeyip ilmiyle ve malıyla iftihar ettiğini beyandan sonra gittikçe gururu tezayüd edip söz te'sir etmediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kaarûn'a nasihat te'sir etmedi. Binaenaleyh; birgün ke-mâl-i gurur ve sürurla ziyneti içinde müstağrak olduğu halde kavminin bulunduğu bir cemiyet karşısına çıktı, nâs onun ziynetini seyr ü temaşa ettiler o kavmi içinden yalnız dünyayı murad eden kimseler dediler ki «Ah! Ne olaydı, Kaarûn'a verilen dünya malının misli bize de verilseydi. Zira Kaarûn; dünyada nasib-i kâmil sahibidir» demekle tahassürlerini izhar ettiler.
Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kaarûn'un ziyneti; eğeri altıriâan ve sair mücevheratıyla müzeyyen ester üzerinde binitli ve elbisesi o zamanın en yüksek ve kıymetli kumaşlarından ve maiyetinde kendi kisvesinde dört bin atlı ve sağ tarafında gaayet müzeyyen üç yüz kölesi, sol tarafında üç yüz cariyesi hizmetine muntazır olarak- gelmesidir. İşte bu ihtişamı görüp de emeli dünyaya münhasır olanlar Kaarûn'a verilen nimetin mislinin kendilerine de verilmesini istediler. Zira; tab'-ı beşer; dünya malına meyyaldir. Kaarûn'un mertebesini-isteyenlerin mümin veya kâfir olduklarına dair âyette sarahat yoktur. Kaarûn'un halini arzu edenler arzularını hasetten kurtarmak için Kaarûn'a verileni aynen istemeyip mislini istedikleri Kazî'nin cümle-i beyanatm-dandır.
Kasas 28:80
Vacip Tealâ Kaarûn'un geldiği cemiyet içinde bir kısmı Kaarûn'un haline gıpta etmişlerse de diğer bir kısmının sevap istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kendilerine ilm-i ledünnî verilen ma'rifet-i kâmile sahipleri Kaarûn'un mertebesini isteyenlere dediler ki «Helak size olsun ey aklı kısa kimseler! Siz emelinizi dünyaya hasrediyorsunuz. Halbuki Allahü Tealâ'nın kullarına âhirette in'âm edeceği sevap dünya malından ve metâ'ından çok hayırlıdır. Fakat bu hayır; ancak iman edip imanın muktezası veçhile amel-i salih işleyen kimseler hakkındadır, bu misilli sevaba ve derecât-ı âliyata tekâ-lif-i İlâhiyenin meşakkatma sabredenlerden başkaları nail olamazlar. Zira; onlar Allah'ın ibadetine devam ve menhiyatı terke sabredip Allah'ın verdiği nimete kanaatla hiç kimsenin cah, mansıp ve servet ü samanına tahassür etmediklerinden derecat-ı âhirete müstehaklardır. Lâkin emelini dünyaya hasredenler âhireti unuttukları cihetle dünyada nail oldukları nimete aldanır, onunla kalır, âhirette me'yûş, mebhut, hayran ve fevtettikleri nimetlere tahassür ederek ebeden muazzap olurlar.
Kasas 28:81
Vacip Tealâ Kaarûn'un nasihat din edince helak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kaarûn'a kavmi çok nasihat etmişlerse de ıslah-ı nefset-meyince biz Kaarûn'u ve ..hanesini beraber günahı icabı yere batırdık. Allah'tan başka Kaarûn'un itimad ettiği ahbap ve yaranından Kaarûn'a yardım, eder bir cemaat bulunmadı, kendisi de o kadar hadem ü haşemle azaptan kaçıp kurtulamadı. Zira; intikaam-ı ilâhiden hiç bir âsî kurtulamaz.
Kaarûn'un helakine birçok sebepler varsa da Kazî, Taberi, Ni-sâbûrî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran son sebep şöyledir : Zekât âyeti ahkâmına tevfikan Hz. Mûsâ Kaarûn'dan malının zekâtını isteyince Kaarûn kendi vermekten imtina' ettiği gibi Benî İsrail'i teşvik eder ve «Size Hz. Mûsâ her ne emrettiyse tuttunuz. Şimdi de malınızı elinizden almak ister. Bunun çaresini düşünmeli» der. Çünkü; her türlü ezayı Hz. Musa'ya reva görmekten çekinmez bir münafıktı. Binaenaleyh; bir fahişeye Hz. Musa'ya bayram günü mele-i nâsta iftira etmek üzere bin dinar verir ve Kaarûn Hz. Musa'ya bu iftirayı yapmakla Benî İsrail'in zihnini iğfal ve itaattan çıkaracağım zannıyla ömrünün âhir günü bayram mevkiine kemâl-i azamet ve gururla gelir, Mûsâ (A.S.) vaazının zinaya müteallik bahsinde zina eden kimseyi recmederiz deyince Kaarûn »Sen zina edersen dahi hüküm öyle midir?» der. Hz. Mûsâ da «Evet. Benim hakkımda da hüküm böyledir w deyince Kaarûn «Benî İsrail senin hakkında filân hatunla zina etti diyorlar» dedi, hatunu çağırdı. Lâkin hatun doğruyu söyleyip Kaarûn'un iftira etmek üzere kendisine bin dinar verdiğini açıktan beyan etmekle Kaarûn'u rüsvâ ve Hz. Musa'yı tebrie etti. Cenab-ı Hakkın hakkı izhar ettiğine şükrolmak üzere Hz. Mûsâ secdeye kapandı, Kaarûn'un helakini Rabbisinden istedi. Cenab-ı Hak arzı Hz. Mûsâ'-nın emrine muti' kıldı. Benî İsrail Hz. Mûsâ tarafına geçti. Kaarûn'un yanında yalnız iki kişi kaldı. Mûsâ (A.S.) arza emretti. Kaarûn'un olduğu taraf hareket etti, Kaarûn yere battı. Benî İsrail'in süfehası «Hz. Mûsâ Kaarûn'un malına tama' etti. Helakine sebep oldu» demeleri üzerine Hz. Mûsâ kendiyle beraber Kaarûn'un bilcümle emvalinin batmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etti, bilûmum malı da beraber battı, herkes şerrinden kurtuldu. Çünkü: hiçbir eseri kalmadı, ancak helaki; ilâyevmilkıyam âleme darb-ı mesel olarak kaldı. Zira; nifakın neticesi helak ve felâkettir. İşte âlemde her zaman ehl-i imana karşı bir takım münafıklar bulunmaktadır. Müminlerin derecâtmı terfi' ve münafıkların de-rekâtını tezyid için Cenab-ı Hak daima iyileri kötülerle müptelâ kılar ve enbiyay-ı izam hazaratınm her birerleri de zamanlarında gûnâgûn münafıklarla müptelâ olmuşlardır. Onlar tarafından vuku bulan ezalara sabırla helaklerinin vakt-i merhununu beklemişlerdir. Kaarûn'un vak'asmda birçok mev'ize ve ibretâmiz meseleler olmasına binaen Kur'an'da Kaarûn'un vak'asını beyanla nasihat dinlemeyen ve kibr ü gururu kendine âdet eden, malının zekâtını vermeyen ve bigayrihakkm iftiraya cüret edenlerin akıbet birer gûnâ sebeplerle helak olacaklarını ümmet-i Muhammed'in bu vak'ayla istidlal, etmelerini ve bu gibi fena ahlâktan vazgeçmelerini Cenab-ı Hak bu vesileyle tavsiye etmiştir. Çünkü insanlardan, evvel geçenlerin sergüzeşti; sonra gelenlere birer ders-i ibrettir;?
Kasas 28:82
Vacip Tealâ Kaarûn'un helakini beyandan sonra kavminin mü-tenebbih olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte böyle demekle dünkü gün vâki olan temennilerine nedamet ettiler ve Kaarûn'un mertebesini istemenin hata olduğunu bildiler. Çünkü; dünkü gün Kaarûn'un refah ve saadetine gıpta edenler bugün o malın bâis-i felâket olduğunu görünce kemâl-i istiğrap ve taaccüple hatalarını itirafa ve Allah'ın lutfunu ikrara mecbur oldular.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile taaccüp manâsına olan ile teşbih manâsına olan den mürekkeptir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir: Yahut helak manâsına' olan veyk'den me'huzdür. Buna nazaran manâ-yı nazını:
…
demektir. (Vey) lâfzı Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın birşeyin vukuuna esefini izhar makaamınâa is-.ti'mâl olunur. Binaenaleyh; birşeyin vukuuna taaccüp ve esefini izhar için «Vay filân şey şöyle olmuş, ne acip» demekle esefini izhar eder.
Kasas 28:83
Vacip Tealâ Kaarûn'un helakini ve kavminden Kaarûn'un mertebesini isteyenlerin mütenebbih olduklarını beyandan sonra dâr-ı. âhiretin kimler için olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; habibim! Şu evsafı beyan olunan dar-ı âhiret ve Cennet-i A'lâ'yı şol kimseler için halkettik ki, onlar yeryüzünde ibadullah üzerine tasallut ve galebe murad etmedikleri gibi nâs üzerine zulüm ve cebirle mallarını almakla ve su-u akide telkin etmekle ahlâklarını ifsat dahi murad etmezler. Halbuki âkıbet-i haseneye ve yüksek derecata nail olmak muharremattan nefsini vikaaye ve iba-data devam ve nâs üzerine kibr ü gurur ve fesattan ittikaa eden kimselere mahsustur, yoksa Kaarûn gibi kibr ü gurur, zulm,ü ud-vanla yeryüzünü ifsad edenlere âkıbet-i hasene yoktur.
Kasas 28:84
Vacip Tealâ dâr-ı âhirette derecât-ı âliyenin kimlere mahsus olduğunu beyandan sonra müttekilerin nail olacakları sevabın hayırlı olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bir kimse, dâr-ı dünyada şer'in emrettiği ibadet-ı Deüe-niye ve maliyeye müteallik hasene işler ve indallah makbul olan amelle huzur-u Bârî'ye gelirse o kimse için amelinden daha hayırlı sevap vardır. Çünkü; âhirette nail olacağı derece amelinden fazla olacağı gibi kederden salim, devam ve bekaası da'vardır. Ve eğer bir kimse aklen ve şer'an kabih olan günahı işler, indallah müstek-reh ve örf ü âdette müstehcen olan günahla huzur-u Bârî'ye gelirse o günah isleyen kimseler cezalanmaz, ancak işlediği günahın miktarı bir ceza ile cezalanır. Çünkü; işlediği günahtan ziyade ceza zulüm olduğundan Cenab-ı Hak zulüm olarak ceza vermekten münezzehtir. Amma haseneye fazla ecir verme lütuf olduğundan Vacip Tealâ zatına lâyık olan lûtfunu kulundan esirgemez, fazla ihsan eder. Binaenaleyh; Vacip Tealâ hasene işleyen kuluna fazla derece vermekle taltif eder. Amma günah işleyenlere günahları miktarı ceza verir, fazla vermekle zulmetmez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette seyyieden kulları tenfir için zamir mevziinde ism-i zahir olarak seyyie varid olmuş ve iki kere zikrolunmuştur.
Gerçi dünyada kâfirin küfrü mütenâhî olup âhirette azabı gayr-ı mütenâhî ve ilelebed devam edeceği cihetle seyyie üzere cezası ziyade gibi görünürse de kâfirin küfrü niyet-i ebedî yani ebeden muammer olsa küfrüzere devama niyet ve kasıtla işlediğinden cürümle ceza beyninde müsavat vardır. Binaenaleyh; kâfirin küfrüne ebeden azap, cürmünden ziyade olduğu cihetle «Müsavat yoktur» denilemez. Çünkü; küfür cürmünü işlemeye azmi ebedî olduğundan o azmin cezası da ebedîdir.
Kasas 28:85
Vacip Tealâ âhirette rahat müttekilere mahsus olduğunu be-j yandan sonra hicret zamanı yol üzerine Resulullah'a arız olan bazı humumunu izale etmek üzere buyuruyor.
;
Yani; ey Resul-ü Zişan! Şol zat ki, sana Kur'an'ı verdi, tilâj vetini ve kullarına tebliğini sana emretti, emr ü nehiy ve ahkâ^ mıyla ameli sana vacip kıldı. Kur'an'ın hakayıkma seni vakıf kılan, enbiya-yı sabıkanın ve ümem-i maziyenin ahvalini ve -ibret bahşedecek durub-u emsali beyan eden zat-ı akdes elbette seni maâdm ve asıl belden olan Mekke'ye reddedecektir. Mekke'ye avdetinde Mekke ahalisine sen de ki «Benim Rabbirn doğru yola vasıl olup hidayetle gelen kimseyle yoldan çıkmış ve doğru yolu bu--lamamış açık dalâl içinde olan kimseyi herkesten ziyade bilir» dei mekle kendilerinin dalâl içinde olduklarını beyan et.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette maddla murad; Cenj net-i A'lâ ve Resulullah için mev'ûd olan makaam-ı mahmud ol| mak ihtimali varsa da âyetin sebeb-i nüzulüne muvafık oları maâdla murad; Mekke-i Mükerreme olmasıdır. Çünkü; Fahri Râzi, Hâzin, Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran Rasulullah Mekke'den Medine'ye hicretinde gaar-ı şerifte üç gün ikaametten sonra Medine'ye teveccühle yola çıkıp (Cuhfe) denilen mevkie geldiğinde Mekke'ye iştiyakını izhar.etmesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Çünkü; (Cuhfe) ye gelinceye kadar müşriklerin ta'kibetmeleri ihtimaline binaen Resulullah yolsuz mahallerden gelmiş ve (Cuhfe) ye gelince emniyet hasıl olmuş ve oraya nazil olup (Cuhfe) de Medine'den Mekke'ye doğru giden cesîm kervan yolunu görünce âbâ ve ecdadının yurdu, kendinin mevlidi ve beldesi olan Mekke'ye beşeriyette cibillî olan iştiyakını izhar edince bu âyetle Cibril-i Emin gelmiş ve «Yâ Resulallah! Merak etmeyin. Zira; Allahü Tealâ sizi elbette Mekke'ye iade edecek ve . belde-i asliyen olan Mekke şehri senin olacak» demekle tesliye ve bu âyeti tilâvet etmiştir. İşte bu rivayete nazaran bu âyette maddla murad; Mekke'dir. Ve âyetin sırrı Mekke'yi fetih günü zuhur etmiştir.'Zira; Resulullah kemâl-i izz ü vekarla ve sekinet ü saltanatla Mekke'ye girdi, dar-ı şirk olan Mekke'yi dâr-ı tevhid, dar-ı küfrü, dar-ı İslâm kıldı ve kâfirleri kahr u tedmir etti. Çünkü; bâtıl her ne kadar az bir zaman şu'lelenirse de elbette söner, devam etmez. Fakat sabr u metanetle mukabele edip vakt-i mer-hununu beklemek lâzımdır. Resulullah'm Mekke'yi fethi günü Mekke'nin izzeti ikbali ve azamet-i şanı yükseldiğine işaret için (maâd) lâfzı ta'zîme delâlet eden tenvinle nekre olarak vârid olmuştur. Âyet-i celile gaaipten haber verdiği cihetle Resulullah'm sıdk-ı nübüvvetine delâlet eden mucize kabilindendir ve âyetin meali aynıyla vâki olmuştur.
Kasas 28:86
Zira; bizim ] ilmimiz sana lâhiktır, kudretimiz onlardan intikaama da kâfidir, j Binaenaleyh; senin için endişe ve telâşa mahal kalmamıştır. Sen ;; hemen Kur'an'ı onlara tilâvet ve tebliğe devam et. Resulullah'm I kâfirlere arka olmayacağı ma'lûm olduğundan Resulullah'ı nehyetmek; ümmetine ehl-i küfre ve bilhassa harbî olanlara muâve-ij net caiz olmadığını beyan etmektir.
Kasas 28:87
Yani; ey Resul-ü Zişan! Âyât-ı İlâhiye sana inzal olunduktan! sonra kâfirlere müdarat ve onlarla ünsiyet seni o âyetleri tilâvet-* ten menetmesin. Zira; hükm-ü İlâhiye tebliğ te'hir kabul etmez^ ve ahkâmın icrasına umur-u dünya mani tutulmaz, âyetlerin teb-? şiratıyla kulları tebşir, inzaratıyla inzar ve Rabbin Tealâ'nm tevf hidine kullarını davet et ve elbette müşriklerden olma.
Bu âyette hitap; zahirde Resulullah'a ise de hakikatta ümmef tinedir. Çünkü; bu âyette vâki olan tekâlifin cümlesinde ResuluL-lah mükellef olduğu gibi ümmetin her ferdi de mükelleftir. B i )r vinci teklif; Resulullah'a ayât-ı Kur'aniyeyi tilâvette^, seni hiçbir şey menetmesin' buyurmuştur ki, ümmeti de tilâvetf Kur'an'la me'mur olduğu gibi tilâvete hiçbir şeyi mani tutmamakla da mükelleftir. Binaenaleyh; Kur'an'a ittibâ'a mani olacak büj-şey olmadığından ittibâ' etmeyenlerin bazı man; euuyıa /tizar-ları merduttur. İkinci teklif; tevhide, din~i hakka ve doğru yola kullarını davet etmesini Resulüne emretmiştir. Binaenaleyh; tarik-ı hakka kudreti nisbetinde davet ve doğru yolu ebnâ-yı cinsine göstermekle ümmetin her ferdi mükelleftir. Üçüncü teklif; müşriklerden olmaktan Resulünü nehiydir. Re-sulullah'm müşriklerden olmayacağı kafidir. Zira; cümle enbiya ma'sum oldukları cihetle şirkten berî oldukları gibi Resulullah da şirkten beridir. Şu halde Resulullah'ı şirkten nehyetmek; ümmetini nehyetmektir. Çünkü; Resulullah'a' «Sen müşriklerden olma» dernek "Sana tâbi' olan ümmetin müşriklerden olmasınlar» demektir,
Kasas 28:88
Vacip Tealâ bu üç teklifini beyandan sonra dördüncü teklifini bevan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resul-ü Zişan! Ferd-i vâhid olan Allahü Tealâ'ya ma'bud-u bâtılı şerik ittihaz etme. Çünkü; Allahü Tealâ'îım ülûhiye-tinde, zâtında, sıfatında ve mahlûkatta tasarrufunda şeriki yok, mülkünde müstakildir. Zira; ma'budünbilhak ve ibadete müste-hâk ondan başka bir kimse yoktur. Binaenaleyh; herşey mümkün olduğundan helak olur, illâ zat-ı ülûhiyet bakî kalır, dünyada ve âhirette hakîkî hüküm onundur. Şu halde akıbet rücû' olunacağınız mahal; onun huzur-u manevîsidir.
Bu âyette herşeyin helaki yle murad; herşeyin mümkün- olmasıdır. Çünkü; vücudu mümkün olan mahlûkat had| dizatmda muzmahil ve ma'dum mesabesindedir. Her zaman helake ma'ruz ve bekaası yoktur.
Ankebut 29:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olaiı sûrelerdendir. Altmış dokuz âyeti hâvidir.
Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile kâmile, liyafcatıriia, müeyyid minindillâh olduğuna işaret ve Resulullah'a hitaptır. Manası
…
demektir.
Yani; insanlar mallarında ve canlarında fitne olunmaksızın yalnız «Biz iman ettik» sözleriyle terkolunacaklarmı ve imtihan olunmayacaklarını mı zannederler? Eğer böyle zannederlerse bu misilli zan doğru değildir. Zira; mücerret «İman ettik» demek onları her belâdan kurtaramaz. Çünkü; insanlar ve bilhassa müminler tekâlif-i îlâhiyeden hasıl olacak meşakkatlarla, düşmanla mü-cahede ve muhaceretten hasıl olacak mihnetlerle, fakr u faka belasıyla, mallarında noksan, canlarında hastalık ve sair belâya ile müptelâ olurlar, onlara imtihan muamelesi yapılır ki, mümin, münafıktan seçilsin; sâdık, kâzipten ayrılsın, imanında sebat edenle etmeyip muztarip olanlar birbirinden farkolunsun ve herkes nazarında halleri ma'lûm olsun, mümin olanlar sabırla derecata ve münafık olanlar da nifaklarıyla Cehennem'ih derekâtına müstehak oldukları anlaşılsın. Evet! İmandı kâmil sahibini âhirette saha-i selâmete çıkarır, lâkin dünyada sahibini Müslümanlar nazarında bütün ehl-i İslâmın nail olduğu hukuka malik kılar, fakat her türlü belâdan kurtaramaz. Çünkü; dünya dâr-ı mihnet olduğundan müd nün ve kâfir her cümlesi hissesine isabet eden belâya ile imtihan! dan geçer. Şu kadar ki, mümin imanı sebebiyle o belânın âhiret-^ te mükâfatına nail olur ve sabrından sevap alır. Binaenaleyh; çok kere mümin-i kâmil fâsık-ı fâcirden daha ziyade belâya müptelâ olur ki, sabrıyla derecât-ı âliyâta nail olsun. İmanında kemâl olmayanlar da bazı belâya ile müptelâ olunca itikadını bozar, iman-, dan çıkar da haberi olmaz.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Mekke'de (Ammar b. Yâsir), (Ayaş), (Velid) ve (Seleme) gibi fukara-yı ashaba müşriklerin işkence etmelerinden Eesulullah'a şikâyet etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yani «Mü'min olmakla her belâdan kurtulmak lâzım gelmez» demektir. Yahut (Mehca' b. Abdullah) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Mehcâ') yevm-i Bedir'de en evvel şehid olan şüheda-yı İslâmiye-dendir. Yani «Mümin olmakla kâfirin silâhına hedef olmamak lâzım gelmez» demektir.
HâzhVde beyan olunduğuna nazaran Resulullah'm «(Mehca') şehitlerin büyüğüdür, Cennet'in kapısı bu ümmetin şühedasından ilk önce Mehca'a açılacaktır» buyurduğu mervidir. Peder ve validesinin (Mehca') .in şehadeti üzerine çok fezi' ve feryad etmelerine binaen bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; bir kimse mümin olmakla fitneye duçar olmamak ve fitneye tutulmamak lâzım gelmediği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Ankebut 29:3
Vacip Tealâ müminin imanı dünyanın levazımından olan be-lâyâdan kurtaramayacağını beyandan sonra insanları belâ ile müptelâ kılmak yeni bir âdet olmayıp evvelden beri kullarını imtihanın âdet-i İlâhiyeden olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bizim insanları müptelâ kılmamız ümmet-i Muhammede mahsus yeni bir âdet değildir. Zira; ümmet-i Muhammedden evvel geçen milletleri ve.- enbiya-yı kiramı dahî zamanlarında birtakım belâya ve meşakkatla müptelâ kıldık. Maahaza onlar da «Biz iman ettik» demekle imanlarını izhar ederlerdi, fakat onların «İman ettik» demeleriyle biz, onları iptilâsız mühmel olarak terketmedik,B onlar üzerine tekâlifimizi inzal ve ibadeti farz kıldık, muharrematı terketmelerini emrettik ki, imanında sâdık olanlar kâzip olanlardan ayrılsın. Çünkü; tekâlifle mükellef olunca münafıklar itaattan i'razla imanlarında sâdık olmadıklarını izhar ve imanında sabit olanlar da tekâlifin cümlesini kabul ederek mükellef olduğu vazifeyi edaya sür'at ederler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak imtihan muamelesini bilicrâ sâdık olanları kâzip olanlarından tefrik etmekle her iki fırkanın halini herkese ilân eder.
Medarik'te ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ imtihan etmeden evvel sâdık veya kâzip olanları bildiği halde bu âyette «İmtihanla bildi» demek «İmtihan ve iptilâ ile her iki fırkanın hallerini halka izhar etti» demektir. Çünkü; sâdık olan hâl-i zarrâ' ve hâl-i serrâ yani zarar ve sürür zamanlarının her ikisinde de sabır ve şükreder; kâzip olan da hâl-i ferahında şükrederse de hâl-i kederinde cezi\ fezi* ve feryad ü figanla herşeyi inkâra başlar. Bu âyette if'âl babından kıraat olunduğuna nazaran i'lâm yani bildirmek manasınadır. Şu halde matıâ-yı nazım:
…
demektir. Binaenaleyh; sâdık olanlar mesrur, kâzip olanlar me'yus olur; halk da onların hallerini görürler.
Hulâsa; insanların iptilâdan hâlî olmayıp mümin ve kâfir herkesin kendine göre iptilâsı bulunduğu ve iptilâ sebebiyle sâdık olanların kâzip olanlardan temeyyüz ettikleri yevm-i kıyamette Allahü Tealâ'nm sâdıklarının sıdkını ve kâziplerin kizbini ilânla herkese onların hallerini bildireceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:4
Vacip Tealâ kulların mücerret «İman ettik» demekle fitneden hâlî olmayıp herbirini birçok tekâlifle mükellef kıldığını beyandan sonra tekâlifi kabul etmeyenlerin muazzep olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
.
Yani;.şol kimseler ki, onlar şirk ve sair günahları işlerler ve bizi sebkederler, yani işlediklerini bildirmez, ilm-i İlâhiyi tecavüz eder ve ilm-i İlâhi amellerine lâhik olmayacağını mı zannettiler? Eğer günahları yanlarına kalacak ve intikaam-ı İlâhiden kurtulacaklarını zannederlerse bu zanları yanlış ve hükümleri fasittir. Zira; onların hükümleri pek çirkin bir hükümdür. Çünkü; günah üzere dünyada azap görmemekten âhirette de azap görmemek lâzım gelmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu, âyet «Seyyiat üzerine dünyada azap olmayınca âhirette dahî azap olmaz» diyenleri red için nazil olmuştur. Çünkü; kâfirlerden bir kısmı «Eğer seyyiat üzere âhirette azap olsaydı dünyada da olurdu. Dünyada olmaması ahi-rette de olmayacağına delâlet eder. Şu halde vaad-i İlâhî kullarını ibadete teşvik ve azabını beyan eden vaîdi günahtan korkutmak içindir» demeleri üzerine bu itikadda olanların itikadlarmın bâtıl olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle iptal etmiş ve şu ^hükümlerinin gaayet kötü bir hüküm olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhi-reti dünyaya kıyas etmek yanlış olduğu gibi hükümleri de delâil-i akliye ve şer'iyeden hiçbirine müstenit değildir. Delilsiz hüküm ise bilkülliye itibardan sakıttır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu hükmün gaayet çirkin bir hüküm olduğunu beyan etmiştir ki,.bu misilli hükümden herkes içtinab etsin.
Ankebut 29:5
Vâeip Tealâ dünyada nâsın mühmel olarak terkolunmayıp elbette mükellef olduklarını ve mükellef olduğu vazifeyi edadan is-tinkâf edenlerin muazzep olacaklarını beyandan sonra vazifesini eda edenlerin amelleri zayi olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bir kimse âhirete iman ve yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakka mülâki olacağını ümid ederse mülakat günü için amel-i sa-lih işlemekle hazırlansın. Zira; mülakat için Allah'ın ta'yin ettiği ecel-i muayj^en elbette gelecek ve o günde Cenab-ı Hak herkesi hazırladığı ameliyle mücazat edecektir. Zira; Allahü Tealâ cümle kullarının zikrini, duasını ve günaha dair olan sözlerini işitir, bilûmum işlerini, ihtiyaçlarını ve istediklerini, bilir.
Vacip Tealâ rızasına mülakat için ta'yin ettiği âhiret gününün geleceğine şüphe olmadığına işaret zımnında o günün geleceğini beyanda tahkika delâlet eden ve lâm-ı te'kidle buyurmuştur, ki «Muhakkak ve elbette gelecek, şüphe yok» demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette abdin âhirette nail olacağı derecata işaret vardır. Çünkü abdin amelinde mertebe; üçtür: 'Birincisi; kalbiyle itikaadiyatın küllisini tasdik etmektir. Tasdik; gözle görülmez, ancak Cenab-ı Hak ilmiyle bildiğinden âhirette kuluna tasdikma mukaabil gözlerin görmediği ve kalb-i beşere hutur etmedik nimetler ihsan edeceğine işaret için âhirette mülakat ümid edenlerin amellerini bildiğini beyan etmiştir, ikincisi; amel-i lisanı olup lisanla amel de mesmûât-tan olduğu cihetle kulakların duymadığı nimetleri vereceğine işaret için kullarının işitilmek sânından olan amel-i lisanîlerini işittiğini beyan etmiştir. Üçüncüsü; amel-i cevarihtir ki, azalarıyla işledikleri amellerini gördüğünü diğer nususla beyan buyurmuştur ki, gördüğü amellere mukaabil elbette mükâfat verecektir.
Hulâsa; yevm-i âhirete imanla Cenab-ı Hakkın rızasına mülakat ümid eden kimsenin o gün için amel hazırlaması lâzım olduğu ve mülakat için ta'yin olunan günün elbette geleceği ve Allahü Tealâ'nıh kullarının sözlerini işitip amellerini bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ kullarına teklifini beyandan sonra tekliften
Ankebut 29:6
Şu halde ibadetin menfaati; ancak ibadet eden kimseye aittir. Binaenaleyh; Allah'ın kullarına ibadetle teklifi merhamet ve hallerini ıslah içindir, yoksa kendi ihtiyacı için teklif etmiş değildir.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Cenab-ı Hakkın kullarına beşaret vardır. Zira; Vacip Tealâ âlemlerden ganî ve ihtiyaçtan berî olunca bütün mevcudatı bir şahsa vermiş olsa hiç noksan târî olmayacağı cihetle dünya ve âhirette istediği kadar nimeti istediği kuluna vermekte bir manî olmadığından abd Rabbin-den her nimeti ister, ümid eder. Rabbi de istediği kadar vermeye kaadirdir. Kezalik bu âyette kulları tehdit de vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak cümle eşyadan ganî olunca bütün eşyayı kahrıyla ihlâk ve bilhassa insanları azapla itlaf etmiş olsa hiç bir noksan târî olmadığı gibi ihlâkine bir manî de bulunmadığı cihetle abdin daima havf ve endişe etmesi lâzımdır ki, kusuruna binaen Allahü Tealâ'-nm her zaman onu ihlâk etmek ihtimali mevcuttur. Binaenaleyh; bu âyette kulları tebşir olduğu gibi tehdit de vardır.
Hulâsa; abdin ibadetinden menfaat ancak kendine ait ve Allahü Tealâ'nın cümle âlemden, bilhassa insanların ibadetinden ganî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:7
Vacip Tealâ amel eden kimsenin amelinden menfaat ancak kendine ait olduğunu icmalen beyandan sonra tafsîlen beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki, onlar Allah'a ve resulüne ihlâs üzere iman edip imanlarını amelleriyle isbat ettiler. Onların zaman-ı cehalet ve dalâlette işledikleri günahlarını biz elbette kefaret eder ve amel defterinden sileriz. Zira; küfrünü imanıyla ve sair günahı ameliyle izale ederiz ve amellerinin en güzel cezasıyla cezalandırırız. Yani müstehak oldukları sevabın kat kat fazlasmı veririz. Çünkü cezada hasen; ameline-göre cezadır. Şu halde a h s e n ; müstehak olduğu cezanın fazlasıyla mükâfattır. Binaenaleyh; imanıyla beraber amel-i salih işleyen kimselerin cezaları istihkaklarından fazla olacağını beyanla bu âyette Cenab-ı Hak kullarını ibadete terğib etmiştir. Ayette kâfirin ameline sevap olmayacağına dahî işaret vardır. Zira; ahsen-i ceza imanla meşrut olunca imanı olmayan kimse bab-ı İlâhide ecnebi olduğu cihetle hüsn-ü ceza olan atiye-i İlâhiyeye müstehak olamaz ki, fazlasına müstehak olsun. Çünkü; asıl amelin cezasına müstehak olamayınca fazlasına müstehak olamayacağı evleviyetle sabittir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet amelin imana mugaayir olduğuna delâlet eder. Zira; ameli iman üzerine atfetmek mugaayir olduğuna delildir. Çünkü; ma'tufun ma'tufunaleyhe mugaayir olması kavaid-i Arabiye iktizasmdandır. Kezalik âyet; amel-i salihin sevabının bakî olduğuna dahî delâlet eder. Fakat niyet-i halisa olmak şarttır. Çünkü; niyet-i halisayla işlenmeyen amelde fayda olmaz ki, bekaa bulsun. Âyette ceza; iki nevi zikrolundu. Zira, amel, ikidir: Birincisi; imandır ki, onun cezası; seyyiatı kefarettir. İkincisi; amel-i salihtir ki, onun cezası; ahsen-i ceza olan derecattır.
Hulâsa; imanla beraber amel-i salihin cezası günahlara kefaret olacağı- ve amel-i salih işleyen kimsenin fazlasıyla mükâfat göreceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:8
Vacip Tealâ kullarını amel-i saliha terğib ettikten sonra amel-i ilin cümlesinden olan ebeveyne ihsanla emretmek üzere buyuruyor.
Yani; biz insana iman ve amel-i salihle tekliften sonra validesine ve pederine ihsan etmesini tavsiye ettik. Zira; insanın ebeveyni vücuduna sebep olduklarından onların sebkeden hizmetlerine ve terbiyelerine mukaabil hüsn-ü muameleyle güzel hizmet edip incitmemesini insan üzerine vacip kıldık ve ihsan etmesini emrettik ki, ihsanında asla eza karışığı olmamak lâzımdır. Binaenaleyh; insanın ana ve babasını küçük görmesi ve hakareti andırır muamelede bulunması caiz olmadığı gibi ebeveyni huzurunda kemâl-i tevazu ve inkıyad üzere bulunmak vezaif-i şeı 'iyedendir. Şu halde insanın ebeveyninin bilûmum emirlerine itaati vaciptir. Ancak ebeveyni eğer o insana şirkle ve sair günahla emrederlerse itaat etmemek vaciptir. Zira; Halika ma'siyet olan şeyde mahlûka itaat caiz olamaz. Eğer ma'siyetle emirlerine itaat ederse mes'ûl olur. Zira; cümlenin mercii huzur-u Bârî'dir. Binaenaleyh; Ce-nab-ı Hak herkesin amelini kendine haber vereceğini beyan etmekle bu misilli itaattan kullarını tehdid etmiştir.
Vacip Tealâ suret-i meşrûada ebeveyne ihsanın mükemmel olmasına işaret için âyette lâfzını ta'zîme ve teksire delâlet eden tenvinle nekre olarak irad buyurmuştur. Şu halde evlât üzerine lâzım olan ebeveyne itaatin en yüksek tabakası olduğu gibi kemâl-i ta'zim üzere bulunmak da lâzımdır. Binaenaleyh; ebeveyne azıcık kusur, indallah pek büyük günahtır.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Sa'd b, Ebi Vakkas) ve anası (Hamiyye) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Sa'd) Hazretleri İslâm olunca validesi ona gücendi ve irtidad etmesini teklif ve İsrar etti. Hatta (Sa'd) eski dinine dönmezse ekmek yemeyip su içmeyeceğini söyledi ve birkaç gün yemedi, içmedi. Bir gün (Sa'd) Hazretleri «Ey anam! Eğer yüz canın olsa, birer birer çıksa ben din-î İslâm'ı terketmem. İster ekmek ye, ister yeme» dedi. Validesi irtidadından ümidini kesti ve ekmek yemeye başladı, onun üzerine bu âyet nazil oldu. Gerçi (Sa'd) m validesi (Sa'd) a gücendi lâkin, bu gücenmesi bigayrıhakkm (Sa'd) ı şirke davet için olup şirk ise rıza-yı İlâhinin hilâfına olduğundan rıza-yı İlâhi hilâfına davete icabet caiz olmadığını Cenab-ı Hak beyan etti ve dedi ki «Ey ebeveynine ihsanla me'mur olan insan! Eğer validen ve pederin senin ulûhiyete ilmin olmayan birşeye ibadet ve şirketmeyi sana emreder, bu hususta seninle mücahede eder, uğraşırlarsa onlara itaat etme ve rıza-yı İlâhi hilâfına tekliflerini kabul eyleme, sözlerini dinleme. Zira; cümlenizin mercii-niz banadır. Binaenaleyh; ben sizin herbirinizin amelinizi kendinize haber veririm. Şu halde amelinizi rızama muvafık işlemeniz lâzımdır. »
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette «İlmin olmayan şeye davet ederlerse itaat etme» buyurmasıyla insan için sıhhatini bilmediği birşeye ittibâ* caiz olmadığını beyan etmiştir. Âyetin zahiri haber ise de hakikatta manâsı emirdir. Yani «Biz insana valideyni hakkında vasiyet ettik ve dedik ki "Ey insan! Sen valideynine ihsan eder gibicesine ihsan et ki, ebeveynini hoşnut etmekle bizim rızamızı tahsil etmiş olasın» demektir.
Ankebut 29:9
Vacip Tealâ ebeveyn hakkında ahkâmım beyan zımnında insanın iki sınıfına işaret etmişti ki biri mümin, diğeri müşriktir. Şunlardan herbirinin ahkâmını beyan etmek üzere buyuruyor
Binaenaleyh; dininden döner ve kalbinde küfrünü gizlemeye başlar. Şu halde nâsın azıcık ezası küfrüne sebep olur.
Ankebut 29:10
Yani; imanla anıel-i salihe devam edenleri biz enbiya ve evliya cemaatı içine ithal eder ve onların girdikleri Cennet'e koyarız. Zira salâh; insanın mertebesinin nihayesi olduğundan suleha-dan olanları suleha ile beraber bulundururuz, nâstan bazıları «Biz Allah'a ve Resulüne iman ettik» deyip imanı izhardan sonra kâfirler tarafından eza olununca dünyada kâfirlerin iman üzere azaplarını Allah'ın ahirette küfrüzerine ateşle azabına müsavi kılar, dininden döner ve irtidad eder. Halbuki azab-ı âhiret ebedî ve. şiddetli olduğundan dünya azabına asla kıyas kabul etmez. Zatıma yemin ederim ki Habibim! Rabbin Tealâ tarafından size yardım gelirse onlar da «Biz de gazada sizinle beraberiz. Binaenaleyh; ganimette hakkımız vardır ve ahkâm-ı sair ede size müsaviyiz» derler, Müslümanlıktan bahseder ve bir hak davasında bulunurlar. Maahaza kendileri münafıklardır. Binaenaleyh; eğer muharebe ehl-i İslârnm aleyhine neticelenirse kâfirlerle beraber olur. Müslümanlar aleyhine idare-i kelâm ederler. Böyle söylerler de Allahü Tealâ âlemlerin ve bilhassa bunların kalplerinde olan küfrü herkesten ziyade bilir olmadı mı? Elbette bilir. Binanealeyh; bir müd-det-i muvakkatada Müslümanları aldatsalar da Allah'ı aldatamazlar. Elbette Allahü Tealâ müminleri ve münafıkları bilir, müminleri nusretiyle i'zaz, "kâfirleri ve münafıkları ihanetle izlâl ve bilhassa münafıkların nifaklarını meydana koymakla âleme ^rüsvâ eder. Kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile bir müminin hâl-i ikrahta kalbi iman dolu olarak kelime-i küfrü söylemesi imanına zarar vermez. Bu mesele bu âyete münafi değildir. Zira; mümin icbar sebebiyle her ne kadar kelime-i küfrü tekellüm ederse de kalbinde imanı sabittir. Amma bu âyette beyan olunan münafıklar kâfirlerden gördükleri eza üzerine lisanlarıyla irtidad ettikleri gibi kalpleriyle de irtidad ederler. Binaenaleyh; kalbinde imanı sabit olan müminin icbar sebebiyle kelime-i küfrü söylemesiyle, müna-fıkm kalbinde küfrüyle beraber lisanıyla kelime-i küfrü tekellümü müsavi olamaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet nâstan bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira; kâfirlerden, imanlarına binaen gördükleri eza üzerine «Dünyada iman üzerine azapla ahirette küfür üzerine azap beyninde fark yoktur. Şu halde dünyada iman edip kâfirlerin işkencelerine ma'ruz olacağımıza dünyada küfreder, ezadan kurtuluruz. Ahirette küfrün azabım çekeriz» dediler ve küfrü irtikâb ettiler. Âhiretin ebedî ve azabının şiddetli olduğunu unuttular. İşte bu misilli kimseleri zem için Allahü Tealâ bu âyeti inzal etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile salih olan mümini salihîn zümresine ithalin manâsı; onların girecekleri daireye girmektir ki, o daire de Cennet'tir. Amma eğer Cennet'e girmekte âhad-ı ümmet enbiya ile beraber olsalar da derecâta nail olmakta ve meratib-i âliyeye irtika etmekte bittabi' enbiya-yı izam hazaratıyla beraber olamazlar. Çünkü; mansıb-ı nübüvvetin dere çatı başka ve gaayet âlîdir. Binaenaleyh; âhad-ı ümmet o derecelere nail olamazlar.
Bu sûre'nin evvelinden buraya gelinceye kadar on âyetin Medine'de nazil olduğu mervidir. Zira; bu âyetlerde münafıklardan bahis vardır. Halbuki Mekke'de münafık yoktu. Çünkü; Mekke'de nâs iki kısımdı. Biri halis mümin, diğeri kâfir-i muannid ve mü-cahirdir ki, müslümanlardan korkuları olmadığından küfürlerini saklamaya ihtiyaç görmezlerdi.
Hulâsa; iman eden ve amel-i salih işleyenlerin salihîn zümresine dahil olacakları ve nâstan bir kısmı iman ederlerse de imanlarında sebat olmadığından kâfirlerden gördükleri eza üzerine ir-. tidad edip âhiret azabını dünya azabına müsavi kıldıkları ve halbuki onlar her ne kadar küfürlerini saklasalar da Allahü Tealâ'-nın kalplerinde olan nifakı ve müminle münafık olanları bildiği ve müminler için hasıl olan galebeye ve emval-i ganimete «Biz de sizinle beraberiz» diyerek iştirak etmek istedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:11
Yani; imanla anıel-i salihe devam edenleri biz enbiya ve evliya cemaatı içine ithal eder ve onların girdikleri Cennet'e koyarız. Zira salâh; insanın mertebesinin nihayesi olduğundan suleha-dan olanları suleha ile beraber bulundururuz, nâstan bazıları «Biz Allah'a ve Resulüne iman ettik» deyip imanı izhardan sonra kâfirler tarafından eza olununca dünyada kâfirlerin iman üzere azaplarını Allah'ın ahirette küfrüzerine ateşle azabına müsavi kılar, dininden döner ve irtidad eder. Halbuki azab-ı âhiret ebedî ve. şiddetli olduğundan dünya azabına asla kıyas kabul etmez. Zatıma yemin ederim ki Habibim! Rabbin Tealâ tarafından size yardım gelirse onlar da «Biz de gazada sizinle beraberiz. Binaenaleyh; ganimette hakkımız vardır ve ahkâm-ı sair ede size müsaviyiz» derler, Müslümanlıktan bahseder ve bir hak davasında bulunurlar. Maahaza kendileri münafıklardır. Binaenaleyh; eğer muharebe ehl-i İslârnm aleyhine neticelenirse kâfirlerle beraber olur. Müslümanlar aleyhine idare-i kelâm ederler. Böyle söylerler de Allahü Tealâ âlemlerin ve bilhassa bunların kalplerinde olan küfrü herkesten ziyade bilir olmadı mı? Elbette bilir. Binanealeyh; bir müd-det-i muvakkatada Müslümanları aldatsalar da Allah'ı aldatamazlar. Elbette Allahü Tealâ müminleri ve münafıkları bilir, müminleri nusretiyle i'zaz, "kâfirleri ve münafıkları ihanetle izlâl ve bilhassa münafıkların nifaklarını meydana koymakla âleme ^rüsvâ eder. Kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile bir müminin hâl-i ikrahta kalbi iman dolu olarak kelime-i küfrü söylemesi imanına zarar vermez. Bu mesele bu âyete münafi değildir. Zira; mümin icbar sebebiyle her ne kadar kelime-i küfrü tekellüm ederse de kalbinde imanı sabittir. Amma bu âyette beyan olunan münafıklar kâfirlerden gördükleri eza üzerine lisanlarıyla irtidad ettikleri gibi kalpleriyle de irtidad ederler. Binaenaleyh; kalbinde imanı sabit olan müminin icbar sebebiyle kelime-i küfrü söylemesiyle, müna-fıkm kalbinde küfrüyle beraber lisanıyla kelime-i küfrü tekellümü müsavi olamaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet nâstan bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira; kâfirlerden, imanlarına binaen gördükleri eza üzerine «Dünyada iman üzerine azapla ahirette küfür üzerine azap beyninde fark yoktur. Şu halde dünyada iman edip kâfirlerin işkencelerine ma'ruz olacağımıza dünyada küfreder, ezadan kurtuluruz. Ahirette küfrün azabım çekeriz» dediler ve küfrü irtikâb ettiler. Âhiretin ebedî ve azabının şiddetli olduğunu unuttular. İşte bu misilli kimseleri zem için Allahü Tealâ bu âyeti inzal etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile salih olan mümini salihîn zümresine ithalin manâsı; onların girecekleri daireye girmektir ki, o daire de Cennet'tir. Amma eğer Cennet'e girmekte âhad-ı ümmet enbiya ile beraber olsalar da derecâta nail olmakta ve meratib-i âliyeye irtika etmekte bittabi' enbiya-yı izam hazaratıyla beraber olamazlar. Çünkü; mansıb-ı nübüvvetin dere çatı başka ve gaayet âlîdir. Binaenaleyh; âhad-ı ümmet o derecelere nail olamazlar.
Bu sûre'nin evvelinden buraya gelinceye kadar on âyetin Medine'de nazil olduğu mervidir. Zira; bu âyetlerde münafıklardan bahis vardır. Halbuki Mekke'de münafık yoktu. Çünkü; Mekke'de nâs iki kısımdı. Biri halis mümin, diğeri kâfir-i muannid ve mü-cahirdir ki, müslümanlardan korkuları olmadığından küfürlerini saklamaya ihtiyaç görmezlerdi.
Hulâsa; iman eden ve amel-i salih işleyenlerin salihîn zümresine dahil olacakları ve nâstan bir kısmı iman ederlerse de imanlarında sebat olmadığından kâfirlerden gördükleri eza üzerine ir-. tidad edip âhiret azabını dünya azabına müsavi kıldıkları ve halbuki onlar her ne kadar küfürlerini saklasalar da Allahü Tealâ'-nın kalplerinde olan nifakı ve müminle münafık olanları bildiği ve müminler için hasıl olan galebeye ve emval-i ganimete «Biz de sizinle beraberiz» diyerek iştirak etmek istedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:12
Vacip Tealâ münafıkların ahvalini beyandan sonra kâfir mü-cahirlerin müminleri idlâl için sevkettikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler müminleri ıdlâle çalışırlar. Cümle-i idlâllerinJ den biri de müminlere dediler ki «Ey ahmak kişiler! Siz bizim ta-j rikımıza ittibâ' edin, putperest olun. Bizim mezhebimize ittibâ'ıj nızdan dolayı günah varsa biz o günahı götürürüz ve bundan neş'et edecek günahı bizim boynumuza atın. Zira; putperestlik âba ve ecdadımızın dinidir. Eğer o anda günah olsaydı onlar bunu irtikâb etmezlerdi» demekle ıdlâle sa'yettiler. Halbuki onlar müminlerin günahlarından bir zerre bile götüremezler. Zira; onlar elbette ya} iancılardır. Çünkü; âhireti mu'tekid olmadıklarından ehl-i imani
iğfal için bu sözleri söylerler, maksatları da istihza etmektir.işte bu âyetin sırrı her zaman zuhur etmektedir. Çünkü; kâj-firlerle münafıkların ehl-i imanı, âsîlerin ehl-i taatı, fasıkların ehl-i ittikaayı ve müfsitlerin ehl-i salâhı ifsat ve ıdlâlleri her zaman carîdir, yalnız asr-ı saadete münhasır değildir. Hele şu âyette beyan olunan tarz üzere «Sen şu işi işle de vebali varsa benim olsun» sözü ekser-i insanların lisanında çok zaman işitilir, imanı zayıf kimselere şeytan'm vesvesesi de inzimam edince yoldan çıkar, taatını ma'siyete tebdil eder. Çünkü; sözün insanlarda te'siri ve insanların sözle aldanması gayr-ı kaabil-i inkâr bir hakikattir. Amma imanı kavı olanlar hiçbir zaman bu gibi hezeyana aldanmak şöyle dursun bu sözleri red ve cerheder, asla imanına ve ibadetine halel getirmez.
Ankebut 29:13
Yani; müminleri idlâl için «Bizim dinimize ittibâ' edin, eğer ittibâ'ımz' günah olursa biz sizin günahınızı götürürüz» diyen müşrikler kendi şirk ve sair günahlarıyla beraber idlâl ettikleri kimseleri idlâl ettiklerinden hasıl olan günahın bir mislini dahî kendi günahlarına inzimam ederek götürürler, fakat onlar, ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının bir mislini yüklenmelerinden o kimselerin günahlarını yüklenmiş olmazlar. Şu halde kendi günahlarını ve ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislim yüklenirler, yoksa o kimselerin günahlarının aynını yüklenmezler ki bu âyet evvelki âyete münafi olsun, münafat yoktur, onlar ehl-i imanı ıdlâl etmelerinden ve Allah'a lâyık olmadık şeyleri isnatla iftiralarından ve sair günahlarından yevm-i kıyamette elbette suâl olunurlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların iftiralarında üç ihtimal vardır : Birincisi; mü'minleri ıdlâl için küfürde kata yoktur, eğer hata varsa o hatayı biz yükleniriz demeleridir. İkincisi; bu sözleri hasrı inkâr etmelerine mebni olduğu cihetle Hasrı inkâr etmeleridir. Üçüncüsü; sizin günahınızı yükleniriz demeleridir ki, bir kimsenin diğerinin hatasını götürmesi ihtimali yoktur. Zira; ( iS^ jjj ijj^j jjj Xj ) bir kimse âha-
nn vizr ü vebalini götürmez, bunlar yevm-i kıyamette sözlerinin hilafı zuhur edince herbirinden suâl olunur, denilir ki «Hani idlâl ettiğiniz kimselerin günahlarını niçin götürmezsiniz, iftiranıza sebep neydi, bu gibi iftiraya neden mecbur olmuştunuz?» İşte bu gibi şeylerle suâl olunurlar.
Bu âyette «Kendi günahlarının mislini günahlarıyla beraber götürürler» demek «Asıl günahları neyse onu götürecekleri gibi ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislini dahi asıl günahlarıyla beraber götürürler» demektir. Bu manâyı Resûlullah «Bir kimse'şer'a muhalif kötü-birşey icadederse ilâyevmilkıyam o kötü şeyi işleyen kimselerin o şeyi işlemelerinden hasıl olan günahm bir misli de icadeden kimsenin defter-i a'mâline yazılır» buyurduğunu ha-dis-i' şerifiyle izah etmiştir.
Hulâsa; ehl-i taatı ıdlâl eden kimsenin hem kendi günahını hem de ıdlâl ettiği kimselerin günahlarının birer mislini götürer ceği ve her birinden yevm-i kıyamette mes'ûl olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ kullarına teklifini ve mükellefin 'aksamım, mümine sevap vereceğim, kâfire azab edeceğini, kâfirlerin ehl-i imanı ne gibi sözlerle ıdlâl ettiklerini, ıdlâl edenlerin asıl günahlarıyla beraber ıdlâl ettikleri Kimselerin günahlarının mislini de götüreceklerini ve yevm-i kıyamette herbirinden suâl olunacaklarını beyandan sonra bu teklifin ümmet-i Muhammed'e mahsus olmayıp ümem-i saiifeden dahî carî olduğunu ve ehl-i küfrün peygamberlerine itirazları evvelden beri carî olan ahvalden bulunduğunu beyan etmek üzere :
Ankebut 29:14
buyuruyor.
Yani; kavm-i Nuh'un envâ'-ı fısk u fücur ve zuim ü tuğyanla isyan ve ceng ü cidalle meşgul oldukları zamanda onların ıslaha şiddetle muhtaç olmalarına binaen biz Nuh (A.S.) ı irşad için muhakkak resul olarak gönderdik, elli sene müstesna olarak bin sene onları hakka davet etti ve esna-yr davette onlar tarafından vâki olan ezalara sabır ve tahammül eyledi, daveti asla te'sir etmeyince zulme devam eder oldukları halde tûfân onları ahzetti ve cümlesi helak oldular. Biz Nuh (A.S.) ı ve onunla beraber ashab-ı sefineyi ki, gemide bulunanları tufanla helakten kurtardık, biz gemiyi ve onların helaklerine dâir olan hâdiseyi onlardan sonra gelen âlemlere ibret için alâmet kıldık ki herkes ibret alsınlar, zulüm ve saire gibi helaki mucip olan günahlardan vazgeçsinler.
Nisâbûrî, Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Nuh (A.S.) m ömrü bin elli senedir. Çünkü; kırk yaşında nübüvvetini izhar eylediği, dokuz yüz elli sene kavmini din-i hakka davet ettiği ve tufandan sonra altmış sene daha muammer olduğu cihetle mecmuu bin elli sene eder. Diğer rivayette bin dört yüz sene muammer olduğu mervidir. Gerçi bazı etibbâ ve hukema insanın Ömr-ü tabiisinin yüz yirmi sene olduğunu iddia ediyorlarsa da bu iddia ekser-i insanların ahvâline nazarandır. Herkesin kendi zamanının ahvaline göre hüküm vermesi bu gibi şeylerde âdettir. Yoksa o ekserin hilâfına bazı kimselerin fazla yaşamaları muhal olmadığı gibi harikulade olarak Hz. Nuh'un bin küsur sene yaşaması istib'âd olunacak bir mesele değildir ve âyet-i celile de etıbbanın davasını sarahaten reddetmiştir ve delâil-i akliye de âyetin mealine muvafıktır. Çünkü; insanın şu bünyeyle bekaası ve devamı zatında mümkündür. Eğer mümkün olmasa hiç devam edemezdi. Halbuki insanın bu cismiyle yetmiş, seksen sene ve daha ziyade muammer olduğu ekseriyetle görülmektedir. Şu halde insanın bu cisimle devamında müessir Vâcibül Vücud'un iradesidir. Binaenaleyh; seksen sene muammer olmasını irade buyurduğu gibi onun fevkinde iki yüz, beş yüz veya bin sene daha muammer olmasına iradesinin taallûkuna ne gibi mani tasavvur olunur? Eğer bünyenin zaafı mani olur denirse ömrüne göre bünyesini kavî halketme-sine ne gibi mani vardır? Yoksa ömr-ü tabiiin yüz yirmi sene olduğunu iddia edenler kudret ve. iradeyi Ilâhiyeye hâil mi olacaklar? Etibbânm bu iddiaları zamanımızda yüz otuz, yüz kırk sene muammer olanlarıyla dahi mecruhtur. Binaenaleyh bu iddia naklin hilâfına bir iddia olduğu gibi akim dahi hilâfmadır. Bundan başka ömür; insanlara bir atiye-i İlâhiyedir, bu atiye-i İlâhiyeyi kullarından menedecek kimdir? Allahü Tealâ istediği kuluna istediği kadar Ömür verir. Çünkü; fâil-i muhtardır. İstediğini işler, kimse karışamaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetler Resulullah'ı tesliye için nazil olmuştur, Tesliyede ve kâfirleri tehditte te'siri ziyade olacağına binaen müddet zikrolunmuştur. Yani «Habibim! Müşriklerin inat ve istikbarlarmdan ve sana reva gördükleri ezalarından mahzun olma. Zira; Nuh (A.S.) kavmini dokuzyüz elli sene davet ettiği halde gaayet az kimseler iman etti, Hz. Nuh da sabır ve sebat eyledi, ahkâm-ı îlâhiyeyi tebliğden hiçbir zaman hâlî kalmadı, kavminin ezalarını davete mani tutmadı. Şu halde senin zamanın Hz. Nuh'un zamanına nisbetle gaayet az ve kısadır. Binaenaleyh; senin de sabırla tebliğe devamın lâzımdır. Nuh (A.S.) sabretti, akıbet düşmanları helak oldu. Şu halde sen de sabret. Düşmanların helak olacaklardır. Binaenaleyh; müşrikler azaplarının te'hir olunduğuna mağrur olmasınlar. Zira; Nuh (A.S.) dokuzyüz elli sene tebliğe devam etti ve o müddette kavminin azabı te'hir olundu, bu te'hir onları azaptan kurtaramadı. Şu halde Habibim! Senin düşmanlarına azabın te'hiri onları azaptan kurtaramayacağı evlevi-yetle sabittir» demek olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette «Dokuz yüz elli sene davet etti» denilmeyip de istisna suretiyle «Elli sene müstesna olarak bin sene kavminin içinde meksetti» denilmesinde iki fayda vardır. Birincisi; istisna, tahkika delâlet eder. Çünkü; filân adam yüz sene yaşadı denilse bu sözün tahminî bir söz veyahut çok yaşadığından kinaye olması muhtemel olduğundan filhakika yüz sene muammer olduğuna delâlet etmez. Amma bir ay veya bir sene müstesna olarak yüz sene yaşadı denirse bu sözde zan ve tahmin olmaz. Ancak hakikat olur. Binaenaleyh; Hz. Nuh'un dokuz yüz elli sene kavmini davet ettiği hakikat olduğunu beyan için istisna suretiyle varid olmuştur. İkincisi; hakîkî bir uzun müddeti beyanla Resulünü fesliyedir. Enbiya-yı izam hazaratı içinden Hz. Nuh, kavmi tarafından pek çok eza görenlerdendir. Hatta Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran her davet ettikçe kavmi darp ve şetim gibi bir takım lâyık olmadık ef'âli reva görür, cahil ve mecnun gibi şan-ı nübüvvete yakışmaz sözleri söylemekten çekinmezlerdi. Hz. Nuh da bunların hiçbirinden müteessir olmaz, hemen vazifesine devam ederdi.
Ashab-ı sefinenin Nuh (A.S.) m oğlanları ve onların haremleri de dahil olduğu halde yetmiş sekiz veya seksen kimse olduğuna ve su çekilince gemi Musul civarında (Cûdî) denilen ufacık dağ üzerinde karar ettiğine dair tafsilât Sûre-i Hûd'da geçmiştir.
Ankebut 29:15
buyuruyor.
Yani; kavm-i Nuh'un envâ'-ı fısk u fücur ve zuim ü tuğyanla isyan ve ceng ü cidalle meşgul oldukları zamanda onların ıslaha şiddetle muhtaç olmalarına binaen biz Nuh (A.S.) ı irşad için muhakkak resul olarak gönderdik, elli sene müstesna olarak bin sene onları hakka davet etti ve esna-yr davette onlar tarafından vâki olan ezalara sabır ve tahammül eyledi, daveti asla te'sir etmeyince zulme devam eder oldukları halde tûfân onları ahzetti ve cümlesi helak oldular. Biz Nuh (A.S.) ı ve onunla beraber ashab-ı sefineyi ki, gemide bulunanları tufanla helakten kurtardık, biz gemiyi ve onların helaklerine dâir olan hâdiseyi onlardan sonra gelen âlemlere ibret için alâmet kıldık ki herkes ibret alsınlar, zulüm ve saire gibi helaki mucip olan günahlardan vazgeçsinler.
Nisâbûrî, Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Nuh (A.S.) m ömrü bin elli senedir. Çünkü; kırk yaşında nübüvvetini izhar eylediği, dokuz yüz elli sene kavmini din-i hakka davet ettiği ve tufandan sonra altmış sene daha muammer olduğu cihetle mecmuu bin elli sene eder. Diğer rivayette bin dört yüz sene muammer olduğu mervidir. Gerçi bazı etibbâ ve hukema insanın Ömr-ü tabiisinin yüz yirmi sene olduğunu iddia ediyorlarsa da bu iddia ekser-i insanların ahvâline nazarandır. Herkesin kendi zamanının ahvaline göre hüküm vermesi bu gibi şeylerde âdettir. Yoksa o ekserin hilâfına bazı kimselerin fazla yaşamaları muhal olmadığı gibi harikulade olarak Hz. Nuh'un bin küsur sene yaşaması istib'âd olunacak bir mesele değildir ve âyet-i celile de etıbbanın davasını sarahaten reddetmiştir ve delâil-i akliye de âyetin mealine muvafıktır. Çünkü; insanın şu bünyeyle bekaası ve devamı zatında mümkündür. Eğer mümkün olmasa hiç devam edemezdi. Halbuki insanın bu cismiyle yetmiş, seksen sene ve daha ziyade muammer olduğu ekseriyetle görülmektedir. Şu halde insanın bu cisimle devamında müessir Vâcibül Vücud'un iradesidir. Binaenaleyh; seksen sene muammer olmasını irade buyurduğu gibi onun fevkinde iki yüz, beş yüz veya bin sene daha muammer olmasına iradesinin taallûkuna ne gibi mani tasavvur olunur? Eğer bünyenin zaafı mani olur denirse ömrüne göre bünyesini kavî halketme-sine ne gibi mani vardır? Yoksa ömr-ü tabiiin yüz yirmi sene olduğunu iddia edenler kudret ve. iradeyi Ilâhiyeye hâil mi olacaklar? Etibbânm bu iddiaları zamanımızda yüz otuz, yüz kırk sene muammer olanlarıyla dahi mecruhtur. Binaenaleyh bu iddia naklin hilâfına bir iddia olduğu gibi akim dahi hilâfmadır. Bundan başka ömür; insanlara bir atiye-i İlâhiyedir, bu atiye-i İlâhiyeyi kullarından menedecek kimdir? Allahü Tealâ istediği kuluna istediği kadar Ömür verir. Çünkü; fâil-i muhtardır. İstediğini işler, kimse karışamaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetler Resulullah'ı tesliye için nazil olmuştur, Tesliyede ve kâfirleri tehditte te'siri ziyade olacağına binaen müddet zikrolunmuştur. Yani «Habibim! Müşriklerin inat ve istikbarlarmdan ve sana reva gördükleri ezalarından mahzun olma. Zira; Nuh (A.S.) kavmini dokuzyüz elli sene davet ettiği halde gaayet az kimseler iman etti, Hz. Nuh da sabır ve sebat eyledi, ahkâm-ı îlâhiyeyi tebliğden hiçbir zaman hâlî kalmadı, kavminin ezalarını davete mani tutmadı. Şu halde senin zamanın Hz. Nuh'un zamanına nisbetle gaayet az ve kısadır. Binaenaleyh; senin de sabırla tebliğe devamın lâzımdır. Nuh (A.S.) sabretti, akıbet düşmanları helak oldu. Şu halde sen de sabret. Düşmanların helak olacaklardır. Binaenaleyh; müşrikler azaplarının te'hir olunduğuna mağrur olmasınlar. Zira; Nuh (A.S.) dokuzyüz elli sene tebliğe devam etti ve o müddette kavminin azabı te'hir olundu, bu te'hir onları azaptan kurtaramadı. Şu halde Habibim! Senin düşmanlarına azabın te'hiri onları azaptan kurtaramayacağı evlevi-yetle sabittir» demek olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette «Dokuz yüz elli sene davet etti» denilmeyip de istisna suretiyle «Elli sene müstesna olarak bin sene kavminin içinde meksetti» denilmesinde iki fayda vardır. Birincisi; istisna, tahkika delâlet eder. Çünkü; filân adam yüz sene yaşadı denilse bu sözün tahminî bir söz veyahut çok yaşadığından kinaye olması muhtemel olduğundan filhakika yüz sene muammer olduğuna delâlet etmez. Amma bir ay veya bir sene müstesna olarak yüz sene yaşadı denirse bu sözde zan ve tahmin olmaz. Ancak hakikat olur. Binaenaleyh; Hz. Nuh'un dokuz yüz elli sene kavmini davet ettiği hakikat olduğunu beyan için istisna suretiyle varid olmuştur. İkincisi; hakîkî bir uzun müddeti beyanla Resulünü fesliyedir. Enbiya-yı izam hazaratı içinden Hz. Nuh, kavmi tarafından pek çok eza görenlerdendir. Hatta Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran her davet ettikçe kavmi darp ve şetim gibi bir takım lâyık olmadık ef'âli reva görür, cahil ve mecnun gibi şan-ı nübüvvete yakışmaz sözleri söylemekten çekinmezlerdi. Hz. Nuh da bunların hiçbirinden müteessir olmaz, hemen vazifesine devam ederdi.
Ashab-ı sefinenin Nuh (A.S.) m oğlanları ve onların haremleri de dahil olduğu halde yetmiş sekiz veya seksen kimse olduğuna ve su çekilince gemi Musul civarında (Cûdî) denilen ufacık dağ üzerinde karar ettiğine dair tafsilât Sûre-i Hûd'da geçmiştir.
Ankebut 29:16
Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m "kıssasına ic-malen işaretten sonra Hz. İbrahim'in kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz İbrahim (A.S.) ı resul olarak kavmine gönderdik. Zikret Habibim! Şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) kavmine "Allah'a ibadet edin ve Allah'tan korkun» dedi. Çünkü; kavmi müddet-i medide ibadet-i İlâhiyeden çıkmışlar ve zulm ü tuğyana dalmışlardı. Binaenaleyh; bir mürşid-i kâmile ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaçlarına binaen biz İbrahim (A.S.) ı onları irşad için gönderdik. O da onlara evamire imtisalle ibadet ve nevâhîden içtinapla ittikaa etmelerini emretti ve nasihatma şunu da ilâve etti, «İşte şu ibadet ve ittikaa; eğer bilirseniz sizin için her şeyden hayırlıdır». İbrahim (A.S.) bu sözünde ibadetle emrinde tevhide ve ittikaa ile emrinde şirki terketmelerine işaret etmiştir. Çünkü ibadetle emir; bilûmum vâcibatı eda ile emir olup vâcibatın en büyüğü ise tevhid olduğundan ibadetle emir; tevhidle emri muta-zammındır. Kezalik ittikaa ile emir; bilcümle muharrematı terkle emrolup muharrematm en büyüğü ise şirk olduğundan ittikaa ile emir; şirki terkle emirdir.
Hulâsa; Hz. İbrahim'in kavmine şu hitabında insana lâzım olan vazaif-i diniyenin cümlesini cemettiği ve vezaif-i diniyenin bilcümle vâcibatı eda ve muharrematı terkten ibaret ve bunların cümlesini ibadet ve ittikaa ile emrin cami, ibadet ve ittikaanm insanlar için herşeyden hayırlı olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Ankebut 29:17
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavmine birinci hitabesini beyandan sonra kavminin mezheplerinin butlanını beyan zımnında irâd ettiği delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onun huzurundan gayrı merciiniz yoktur. Şu halde her iyiliği ondan beklemeli, ibadetinizi ve şükrünüzü ona hasretme-lisiniz.
Yani; «Ey müşrikler! Siz ibadetinizi lâyık olduğu veçhüzere edâ etmiyorsunuz. Zira; Allah'ın gayrı taştan ve ağaçtan yapılmış putlara ibadet edersiniz. Halbuki onların ibadete istihkakları yoktur. Binaenaleyh; ibadete istihkaakı olmayan şeylere ma'bud demekle ve girketmekle iftira eder ve yalan söylersiniz. Halbuki sizin ibadet ettiğiniz şol şeyler ki, onlar size rızık vermeye malik değillerdir. Binaenaleyh; siz rızkınızı Allah'tan isteyin, ibadetinizi ve şükrünüzü ona hasredin. Çünkü; ancak merciiniz onun huzurudur. Binaenaleyh; ibadet ederseniz menfaatiniz, kabahat ederseniz azabınız onun huzurundadır. Halbuki sizin ibadet ettiğiniz putların menfaat ve mazarrata iktidarları yoktur. Binaenaleyh; onlara ibadette fayda şöyle dursun o ibadetiniz size ayn-ı azaptır» demekle mezheplerinin bâtıl olduğunu beyanla kavmini din-i hakka davet etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile putlardan rızık istemek ma'ruf olmadığına işaret için putlara nispet olunan rızık; nekre olarak ve Allahü Tealâ'dan rızık istemek ma'ruf olduğuna işaret için Allah'a nispet olunan rızık; ma'rife olarak varid olmuştur ki, her nevi rızkın Cenab-ı Hak'tan istendiğine dahî işaret vardır. Çünkü; lâfzında (elif, lâm) cins için olduğundan rızkın her nev'ine, azma ve çoğuna şamildir.
Hulâsa; müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri putların hiçbir şeye malik olmadıkları gibi rızıktan azıcık birşeyi bile ibadet edenlere vermeye de malik olmadıkları ve rızkın her nev'ini Allah'tan istemek lâzım ve binaenaleyh; o rızkın şükrünü ve ibadeti Allah'a hasretmek vacip olduğu, herkesin hata ve savap amelinin cezasını görmek için huzur-u Bârî'ye rücû' edeceği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:18
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmine tevhitle emrettiğini beyandan sonra emre imtisal etmeyip resulünü tekzib edenleri teh-did etmek üzere buyuruyor
|
Yani; «Ey kâfirler! Eğer siz beni tekzib eder, sözümü dinlemez ve nasihatimi kabul etmezseniz sizden evvel geçen kavm-i 'Hûd, Nûh, Salih ile sair peygamberan-ı zişanm ümmetleri de onları tekzib etmişlerdi, tekziplerinin zararı kendilerine ait oldu, resullerine bir zarar gelmedi. Binaenaleyh; resulleri onların tekziplerine ehemmiyet vermediler. Kezalik sizin tekzibinize ben de ehemmiyet vermem. Zira ben; taraf-ı İlâhiden size resulüm. Resul üzerine, ancak açıktan tebliğ etmek vacip oldu. Şu halde ben de anlayabileceğiniz bir lisanla size tebliğ ettim, vazifemi yerine getirdiğim için benim üzerime keder yoktur» demekle kavmine nasihat etti.
Fahri Râzi, Kaazî ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyet İbrahim (A.S.) in kelâmını hikâye ve onun kavmine hitabı olmak ihtimali olduğu gibi âyet cürnle-i muterize olarak Hz. İbrahim'in kavmiyle olan mübahasesi arasında bizim Nebimizin Kureyş kavmine vâki olan hitabını beyan olur, BeIâğ ; taraf-ı İlâhiden gelen ahkâmı ümmetine beyan etmektir. Mübin ; nkrolunan mesailin delillerini ve berahin-i kafiyesini ıkaame edip halka an-latmaktır. Binaenaleyh; bu âyet; beyanın yani nıesail üzerine delil ikaame etmenin ihtiyaç zamanından te'hiri caiz olmadığına delâlet eder. Çünkü; bir nebi mücerret mesaili beyanla iktifa edip delâili-ni serdetmese vazifesini edâ etmiş olmaz. Zira; vazifesi yalnız tebliğ değildir, belki delâili beyanla beraber tebliğdir. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette: buyurmadı, belki buyurdu. Binaenaleyh; halkın anlayamayacağı ve delâili beyan olunamayan tebliğ hükümsüzdür, Şu halde ulemanın vaazında dahi hüküm böyledir. Zira mücerret mesaili zikir; vaazda kâfi değildir, belki halkı uyandıracak delâil-i akliye ve nakliyesini beyanla meseleyi izah etmek vaazın üssüle-sasıdır. Beyzâvfnin beyanına nazaran beIdğ mübînle murad; asla şek kalmamak, şüpheleri izale etmek, gizli kapaklı birşey kalmayıp herşeyi açıkça beyan eylemek ve
Ankebut 29:19
Çünkü; bilûmum mevcudatı iptidaen icadı nasılsa sonra aynıyla iadesi de öyledir. Şu halde iptidaen icadda şüphe var> mı ki, iadede şüphe ediyorlar, belki iade iptidadan daha kolayda
Ankebut 29:20
Yani; ey müşrikler! Hasrın vuku bulacağını defaten mahlûkaatı bilmekle bilemedihizse yeryüzünde seyr ü sefer edin, görün ki, Allahü Tealâ mahlûkaatı nasıl icadetmiş. Mahlûkaatm o kadar çokluğuyla beraber onların ahvalini, herbir cinsin nevilerini, her ferdinde olan acayibi ve müştemil olduğu garaip üzere yaratılışlarını görün ki, hasrın vücuduna kanaat gelsin, onların herbirinden ; ibret alın ve halkın iptidaen icadında olan bedâyiden öldükten sonra tekrar icad olunacağına intikâl ve neş'et-i âhiretin vücut bulacağını ve Allah'ın kudretini itikaad edin. Zira^ Allahü Tealâ her-şeye kaadirdir ki, dünyada icada nasıl kaadirse âhirette de iadeye öylece kaadirdir ve kudret-i İlâhiye gayr-ı mütenahidir. Binaenaleyh; istediği gibi tasarruf eder. Şu halde iptidaen icadı nazar-ı : tetkikten geçiren bir kimse âhirette tekrar icad olunacağında şüphe etmez. Zira; âlemin her cüz'ü kudret-i kâmileye şahid-i âdildir.
Ankebut 29:21
Yani; Allahü Tealâ mülkünde mutasarrıf, müstakil ve her şeye kaadirdir. Binaenaleyh; dilediği kulunu kusur sebebiyle ta'zibeder, dilediği kuluna hidayeti tevfikle merhamet buyurur, dilediğine hırs verir ve hırsı sebebiyle dünyada rezil ve rüsvâ etmekle azabeder, dilediğine de kanaat vermekle merhamet eder. Zira kanaat sahibi; kanaati sayesinde herkes nazarında aziz ve muhterem olur.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile insanları Cenab-ı Hak su-u ahlâkla ta'zib ve hüsn-ü ahlâkla lûtf u ihsanına müstagrak ettiği gibi bazılarını emr-i İlâhiden i'raz, hava ve hevesine ittibâ'la ta'zib, bazılarını da emr-i İlâhîyi kabul, mucibiyle amel ve sünnet-i nebeviyeye temessükle merhamet eder. Bu âyet; fırka-i ahiresiyle ehl-i imanı tebşir ve ehl-i dalâli tehdid etmiştir. Çünkü; herkesin mercii ve reddolunacağı ancak huzur-u İlâhi olunca ehl-i iman el--bette mesrur, ehl-i dalâl elbette me'yııs olurlar. Çünkü; herkesin ameline göre ceza verecek orasıdır.
Ankebut 29:22
Vacip Tealâ ehl-i dalâlin azaptan halâs olamayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; cümlesi kabza-i kudret-i İlâhiyededir. Binaenaleyh; semanın en yüksek tabakasına ve arzın en derin mahallerine firar etseniz kudretin pençesinden kurtulmak imkânı yoktur. Elbette günahınızın cezasını göreceksiniz.
Binaenaleyh; ibadetinizi ancak Allah'a hasretmeniz lâzımdır. Zira; Allah'tan gayrisi ibadete sevap vermeye muktedir olamadığı gibi onlara ibadet ayn-ı azaptır.
İnsanın başkasını âciz kılması; iki şeyle olabilir: Birincisi; kaçıp elinden kurtulmakla olur. Kaçmak da ya semâ canibine veyahut arz canibine olur. Allahü Tealâ'nm kudreti her iki ciheti ihata ettiğinden âsî olan kimse hangi cihete firar etse azaptan kurtulamayacağını beyanla kullarını insafa ve itaata davet etmiştir. İkincisi; bir mahalle istinad etmek veya bir dostun yardımıyla azaptan kurtulabileceğinden bu cihetle de âsîlerin dostu ve yardımcıları olmadığını, ancak Allahü Tealâ'nın kullarına yardım edeceğini beyanla ibadetlerini zat-ı ulûhiyete hasretmelerini tavsiye etmiştir. Çünkü; yerden zuhur edecek ve gökten nazil olacak azap ve belâdan Allah'ın gayrı kurtaracak ve defedecek bir kimse olmayınca herkesin her şeyde Allah'a iltica etmesi ve ondan lütuf beklemesi ve kahrından korkması lâzımdır.
Hulâsa; hiçbir âsînin yere girmek veya semaya çıkmak suretiyle Allah'ı âciz kılıp azaptan kurtulamayacağı ve insanlar için Allah'tan başka'bir yardımcı ve dost olmadığı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:23
Vacip Tealâ âsîlerin hiçbir veçhile azaptan kurtulamayacaklarmı beyandan sonra kâfirlerin rahmet-i İlâhiyeden me'yus olduklarını beyan etmek' üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar azamet-i İlâhiye ve kudret-i sübhaniyeye delâlet eden âyetlere ve âhirette ehl-i iman için hazırlanan nimetlere mülâkaata küfrettiklerinden acıtıcı azaba müs-tehaklardır. Binaenaleyh; rahmet-i İlâhiyeden me'yus olmalarına mukaabil nimetten mahrum ve âhireti inkârlarına mukaabil azab-ı elînıle muazzep olacaklardır. Şu halde insanlar âyetleri tetkikle kudret-i İlâhiyeye istidlal ve bu dünyanın icad olunduğunu tetkik -le âhirete iman etmeli ki, azab-ı elimden kurtulmalı.
Ankebut 29:24
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmini tarik-ı hakka.davet edip envâ-ı nesayihle davetini te'yki ve kabul etmedikleri surette en-vâ-ı azapla helaklerine işaret ettiğini beyandan sonra İbrahim (A.S.) m bu kadar sa'y ü ikdamına karşı kavminin asla mütenas-sıh olmayarak' verdikleri cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) m kavmine nasihatinin te'siri olmayınca bu kadar beliğ vaazına karşı kavminin cevabı olmadı, illâ «Katledin İbrahim'i, vücudunu kaldırın ortadan veyahut yakın ateşte, sairlerine ibret olsun. Çünkü; dininize itiraz ettiğinden hadden katlolunmak lâzım olduğu gibi cürmü gayet büyük olduğundan ibret için yakmaya da lâyıktır» demekten ibaret oldu. Zira; onlar delâil-i muknia ile cevaba muktedir değillerdi. Binaenaleyh; de-lâilden acizleri icabı zulme tasaddi etmişlerdir. Onlar sözlerinden yakmak cihetini irtikâb edip ateşe atmışlarsa da Allahü Tealâ onu ateşten kurtardı. İşte şu ateşin mazarratından kurtarmakta Allah'ın kudretine pek büyük deliller vardır.
Gerçi İbrahim (A.S.) m serdettiği delâile karşı «Öldürün veyahut ateşte yakın» demeleri cevap olmadığı halde cevap denilmesine sebep; kemâl-i dalâletlerini ve cevaba muktedir olmadıklarını beyanla cevap denilmesi tehekkümdür. Yakmakla emreden; kavmin reisleri ve erkân-ı hükümet ise de avam-ı nâs da bu emre razı olduklarından bu söz kavmin umumuna isnad olunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm Hz. İbrahim'i ateşten kurtarmasının keyfiyetinde üç ihtimal vardır. Birincisi; ibrahim (A.S.) da bir hassa halketti ki, o hassa ateşin tesirine mani oldu. İkincisi; îbrahim (A.S.) hâli üzere ateşe atıldı, ateş de hali üzere terkolundu. Lâkin Allahü Tealâ Hz. İbrahim'den ateşin tesirini menetti. Üçüncüsü,; Cenab-ı Hak
ateşi soğuk kıldı. Bu üçüncü ihtimal (W ü-/' M ) âyetine muvafık olduğundan bu ciheti racihtir. Gerçi bazı erbabı fen ateşte soğukluk olmasını inkâr ederlerse de bu inkârları şu âyete muhalif olduğu gibi delâil-i akliyeye dahi muhaliftir. Çünkü; hararetin tezayüdü ve tenakusu görülmektedir. Meselâ; ateşi ne kadar çok yaksan körükle üfürmedikçe altını, gümüş ve sair madeniyatı eritmez. Şu halde körükle üfürülünce hararet tezayüd ediyor ki, madeniyatı eritiyor, üfürülmeyince eritememesi hararetin noksan olmasından olduğunda şüphe yoktur.
Buna maddiyattan dahî birçok misaller vardır ki, maden kömüründen hasıl olan ateşin hararetiyle odundan hasıl olan ateşin harareti kıyas kabul etmez derecede farklı olduğu cümlenin ma'-lûmudur. Şu halde ateşte hararet zatî değil, belki Cenab-ı Hakkın halkıyla arızîdir. Çünkü; zatî olsaydı ziyade ve noksanı kabul etmezdi. Halbuki kabul ediyor. Binaenaleyh; ateş, ateş olduğu halde insana te'sir etmeyecek derecede hararetinin tenakus etmesi mümkündür ki, bunu yani şu imkânı inkâr etmek aklın haricidir Er-bab-ı fennin beyanları, âdeti beyandır. Çünkü; âdette ateş insanı yakar, lâkin âyette beyan olunan Hz. İbrahim'in mu'cizatmdan harikuladedir. Âdetin hilafı hergeyi halketmek kudret-i İlâhiye tahtında olduğundan kudretullaha iman eden kimsenin bu gibi hârikalara itiraz etmeyeceğine işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde İbrahim (A.S.) a ateşin te'sir etmemesinde imanı olan kavim için alâmet olduğunu beyan etmiştir ki, «İmanı olmayan herşeye itiraz eder» demektir.
Ankebut 29:25
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m ateşten kurtulunca tekrar davete başladığını ve kavminin mezheplerinin batıl olduğunu ispat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; siz Allah'ın gayrı elinizle yapmış olduğunuz taştan ve ağaçtan ma'mûl birtakım cemadatı ma'bud ittihaz ettiniz ve bu ittihazınıza sebep de dünyada olan muhabbetinizdir. Halbuki dünyadan geçtikten sonra bu muhabbet zail olur. Binaenaleyh; âbidler ma'bud-lannıza küfreder. Zira; hakikat meydana çıkıp onlardan fayda olmadığım görünce putlara küfre ve lanete başlar ve «Bizi siz ıdlâl ettiniz demekle sebbedersiniz, fakat fayda etmez. Çünkü; merdiniz Cehennem'dir ve Cehennem'den kurtaracak yardımcınız da yoktur» demekle kavmini ikaza çalıştı.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyada muhabbetle murad; müşriklerle putlar arasındadır. Âbidler ma'budlarma «Bizi siz ıd-lal ettiniz» demekle lanet ettikleri gibi ma'budlar da onlara «Biz size, bize ibadet edin demedik. Sizin bize ibadetinizle biz de Ce-hennem'e atılacağız» demekle âbidlere lanet ederler.
Yahut dünyada muhabbetle murad; puta ibadet edenlerin aralarında olan muhabbettir. Çünkü; onların hepsi putperestlikte bir din erbabı olduklarından yekdiğerini kardeş tanır ve gaayet sıkı muhabbet ve birbirlerine putları tavsiye ederlerdi, fakat yevm-i kıyamet olunca hakikat meydana çıkar. Binaenaleyh; yekdiğerine atf-ı cürmederek lanete başlarlar. Çünkü; bâtıl üzere içtimain neticesi daima kavgadır, dünyada bir ma'siyet üzere içtimâ' edip neticede ma'siyetin cezası görülünce «Senden oldu, benden olmadı» gibi münazaalar hep bu kabilden âhirette olacak münazaalara birer numunedir ve âyete muvafık olan da putperestlerin birbirine muhabbetidir. 'Yahut âbâ ve ecdatlarına muhabbetlerine binaen onların mesleklerini taklid ettiklerinden âhirette onlara «Siz sebep oldunuz» demekle lanet edeceklerdir.
Ankebut 29:26
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavmine nasihati te'sir etme yince onların içinden hicret ettiğini ve yalnız Hz. Lût'un tâbi' ol duğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) m mucizelerini ve bilhassa ateşin yakmadığını bıraderzadesi Lût (A.S.) görünce herkesten evvel nübüvvetini tasdik etti ve İbrahim (A.S.) da kavm-i müşrik içinden hicret edeceğini beyan ederek dedi ki «Ben Rabbimin emrettiği ve rızasına muvafık olan mahalle hicret edeceğim. Zira; Rabbim gaalip ve kaahir bir hakîm-i mutlaktır. Binaenaleyh; benim düşmanlarımdan intikaamımı aılr» demekle hicrete karar verdi ve beraberinde haremi (Sara) ve biraderzadesi Lût (A.S.) da hicret etmişlerdir.
Hâzin'in beyanına nazaran Hz. İbrahim ve rüfekası Küfe civarında (Kevsa) denilen mahalden Şam civarında (Harran) denilen mahalle hicret etmişlerdir. Hicreti, emr-i İlâhi üzerine olduğuna ve Allah'in rızası için hicret ettiğine âyette delâlet vardır. Rı-za-yi İlâhi için evvel hicret eden Hz. İbrahim olduğundan rıza-yi İlâhiyi kasdederek dinini ihya için hicret edenler sünnet-i İbrahim'i ihya etmiş olurlar.
Ankebut 29:27
Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavminden görmüş olduğu cevr ü cefanın mükâfatını dünyada ve âhirette verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz İbrahim (A.S.) a oğlu İshak'ı ve hafidi Ya'kub'u hibe ve ikram olarak onun zürriyetine emanet-i nübüvveti ve kü-tüb-ü semaviyeyi tevdi ettik. Neslinden birçok enbiya halkettik. Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an gibi muazzam kitapları onun zür-riyetinden resullere ihsan eyledik, dünyada evlât ve elsine-i nâsta zikr-i cemil gibi mükâfatını verdik ve âhirette dahî muhakkak su-leha zümresindendir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette kitapla murad; cins olduğu cihetle kütüb-ü erbaaya şâmildir. Binaenaleyh; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an cümlesi Hz. İbrahim'in neslinden gelen ru-sül-ü kirama verilmiştir. Bundan dolayı cümle erbab-ı edyan Hz. ibrahim'e muhabbet ederler ve bilcümle ehl-i âlemin nübüvvetini tasdik ve kemâlâtmı teslim ettikleri; enbiya içinden ancak İbrahim (A.S.) olduğundan bütün milletler Hz. İbrahim'in senasında bulunurlar.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran İbrahim (A.S.) in dünyada ecri;, kavmi içinde yalnız olduğu halde ateşe atmalarına mukaabil kılletini kesrete tebdil ederek evlât ve ahfat verdi, zürriyetiyle dünyanın bir kısmını doldurdu, kavmi içinde akrabası dalâletteydiler. Ona mükâfat olarak zürriyetinin ekserisi hidayet üzere olduğu gibi birçok milletlerin ihtidasına sebep olacak enbiyanın ekserisini onun zürriyetinden halketti. Kavmi içinde Hz. İbrahim'in malı ve cahı yokken birçok mal ve öyle bir mansıp verdi ki, kadri ilâyevnıilkıyam cümleden âlîdir ve,bilhassa ümmet-i Muhammed beş vakit namazda duâsıyla meşguldür ve (Şeyhül mürselîn) denmekle âlem nazarmda şöhretyâb oldu. Şu sayılan nimetlerin cümlesi dünyaya mahsustur. Âhirette de insan için en yüksek mertebe olan suleha mertebesinde olacağı beyan olunmuştur.
Maksat; evlâd ü ahfatla taltif ettiğini beyan olduğundan ejv-lâdmdan yalnız İshak ve ahfadından Ya'kub (A.S.) ı zikirle iktifa olundu ve diğer evlâdı zikrolunmadı. Halbuki zürriyetini beyanda cümle evlâdı dâhildir. İbrahim (A.S.) dan sonra gelen nâsın birçokları Hz. İshak'm evlâdından gelen enbiyanın şeriatlarıyla amel etmişlerdi. Ba'dehu cümlesinde mevcut hisal-i hamîdeyi cami olan bizim nebimiz de İsmail (A.S.) neslinden geldi ve ilâyevmilkıyam jıâs onun şeriatıyla amel etmekle mükellef kılınmışlardın
Ankebut 29:28
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m ahvalinden bazılarım beyan fet tiği gibi Lût (A.S.) m kavmiyle vâki olan mübahasâtmı beyan at mek üzere buyuruyor.
Yani; biz Lût'u, kavmini irşat ve ıslah için resul olarak gönderdik. Zikret Habibim! Şol zamanı ki, o zamanda Lût (A.S.) kendi kavmine hitabederek dedi ki, «Ey kavmim! Siz fena yolda gidiyor ve fena bir fiil işliyorsunuz ki, o fahişeyi işlemekte âlemde sizi hiç bir kimse sebketmedi. Yani bu fiili işlemiş sizden evvel hiçbir şahıs bulunmadı. Binaenaleyh; tıynetinizde olan habaset icabı bu çirkin fiili siz icadettiniz» demekle kavmini tevbih etti ve bu fiili onlardan evvel işleyen olmadığmı beyanla bu fülin son derecede çirkin olduğunu beyanla kavmini zemmetti ve fahişeyi izah etmek üzere dedi ki:
Ankebut 29:29
(Nâdî); Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bir kavmin sohbet ve konuşmak için intihab ettikleri meclistir ki, köylerde odalar, kasabalarda kahvehaneler demektir. Şu halde âyetin sarahati ve müfessirînin beyanları veçhile kavm-i Lût rüsvalık ve fenalıkta nihayet derecede olan livatayı alenen meclislerde işlemekten çekinmedikleri gibi onu herkesin gözü önünde işlemekle iftihar eder ve bu gibi fuhşu saklamaya lüzum görmezlerdi. Halbuki bir günah nefsinde günah olduğu gibi onu âleme izhar etmek de ayrı bir günahtır. Hatta Hâzin'in ve Medarik'in beyanlarına nazaran bunlar meclislerinde birbirlerine livata etmekten çekinmezler, asla utanmazlar ve yol kenarına otururlar, gelip geçenlere çakıl taşı atmakla iz'aç ve istihza ederlerdi. Yol kenarında oturup gelip geçen yolculara attıkları çakıldan kimin çakılı isabet ederse o misafire tasalluta diğerlerinden ziyade o çakıl sahibi hak kazanmış olurdu. Ve o misafir o çakıl sahibinin hissesine isabet etmiş nasibi addolunurdu. Kat'-i sebiIle murad; kuttâ'-ı tarik gibi yol kesmek ve herkesin malını almak ve katil gibi şeylerdir. Çünkü; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bunların misafirlere livata etmek üzere yol kesmek âdetleri olduğu gibi soymak, vurmak, kırmak ve öldürmek için dahî yol keserlerdi. Yahut kat'-ı sebil le-murad; tarik-ı tenasül olan nisvandan çocuk gelen tariki katı3 yani terketmektir ki, «Siz tarik-ı tenasülü kat'eder de başka tarika mı sülük edersiniz» demektir.
Şehvet; sıfat-ı kabiha ve behaime yakışan bir şey olduğu halde dünyanın imarına me'mur olan insanda tenasülün ve nev'inin be^ kaasının lüzumuna binaen Cenab-ı Hak şehveti halkedip o şehveti] kaza edecek mahalli ta'yinle insanlar beyninde izdivacı meşru kıl^ dığından muayyen olan mahall-i tenasüle kaza-yı şehvetle ihtiyat cini defe mezun kıldı. Binaenaleyh; taraf-ı İlâhiden ta'yin olunan mahallin gayrıya kaza-yı şehvet haram olduğu cihetle livataya fahişe denmiştir. Gerçi zinada nesil meydana gelmek mümkünse de zinadan hasıl olan çocuğun nesebi ma'lûm olmadığından taht-ı himayesine alıp terbiye edecek kimse bulunmadığı cihetle zinanın; nev'-i insanın bekaasına hizmet şöyle dursun zıyaına sebep olduğundan zina da haram kılınmıştır ki, Allah'ın tayin ettiği hududu tecavüz olduğu gibi gayrın hukukuna da taarruz vardır.
Hulâsa; kavm-i Lût'un ahlâk-ı zemimeleri livata etmek, yo$ kesmek, yolcuları iz'âç ve istihza eylemek, meclislerinde şan-ı in-j' saniye yakışmayacak ef âl-i kabiha icra etmek, ıslık çalmak ve bir-j birinin yüzüne tükürmek gibi fena şeyler olduğu bu âyetten müs-*j tefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Hz. Lût'un şu tekdirine karşı kavminin yerdiği; cevabı beyan etmek üzere buyuruyor
vazgeçmez devam ederiz. Binaenaleyh; sen de dcğru söyleyenle! iensen bize isyanımız üzerine vaadettiğin azabı getir» dediler.
Ankebut 29:30
Vacip Tealâ şu cevapları üzerine Hz. Lût'un salâh-ı hâl kes-bedeceklerinden kat'ı ümid ederek tazarruunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; cevapları kafi olduğundan salâh ümidi kalmamıştı. Eğer salâh ümidi olmuş olsaydı aleyhlerine dua etmezdi. Zira; enbiyadan hiç bir nebi salâhı me'mûl olan kavmin helakine dua etmemiştir. Çünkü; onların kalpleri sabırla dolu ve hilimle müte-halli olduklarından salâhı me'mûl olan kimselerin kahrını istemezler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile azaplarının aceleten gelmesine lâyık olduklarına işaret için Hz. Lût kavmini beşer için en fena sıfat olan ifsatla tavsif etmiştir. Çünkü ifsat; hiç kimsenin şahsı için kabul etmediği bir sıfat-ı zeminledir ki, müşrikler bile kendilerinin bu sıfatla tavsif olunmalarına razı olmazlar.
Ankebut 29:31
Vacip Tealâ Lût'un duasını beyandan sonra duasının müste-cab olup kavminin helakine me'mur olan meleklerin Hz. İbrahim'in huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kavm-i Lût nehyolundukları ef'âl-i kabihayı terketme-yip devam ederek azaba istihkaklarıyla beraber kendileri de velev istihza suretiyle.olsun azabın gelmesini istemeleri üzerine bizim İbrahim (A.S.) a oğlu İshak'ı ve hafidi Ya'kub'u vereceğimizi tebşire me'mur olan resullerimiz şu beşaretle huzur-u İbrahim'e gelip vazife-i beşareti edadan sonra kavm-i Lût'u ihlâke dahi me'mur olduklarını ilâve tarikıyla dediler ki «Biz şu karye ahalisini ihiâk edeceğiz. Zira; o karye ahalisi evvelden beri zâlim oldukları gibi elyevm de zulme devam ediyorlar. Binaenaleyh; zulümleri helaklerine sebeptir» demekle me'muriyetîerinin ikinci safhasını beyan ettiler.
Hz. İbrahim'e gelen meleklerin iki sıfatları olup birincisi; eser-i rahmet olan beşaret, ikincisi; eser-i gazap olan ihlâktir. Fakat rahmet, gazap üzere sabık olmasına binaen beşareti ihlâk üzerine takdim etmişlerdir.
Ankebut 29:32
Vacip Tealâ meleklerin «Biz Hz. Lût'un karyesi ahalisini ih lâk edeceğiz» demeleri üzerine ibrahim (A.S.) in melekler muhaveresini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu sözleriyle Hz. Lût'un selâmet bulacağını ve onun için endişeyi mucip birşey olmadığını beyanla Hz. İbrahim'e te'minat verdiler.
Ankebut 29:33
Vacip Tealâ meleklerin Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cibril-i Emin ve refikleri Hz. İbrahim'in huzurundan çıkıp beşer suretinde ve güzel delikanlı kıyafetinde Hz. Lût'un huzuruna gelince Lût (A.S.) a kavminin suikasdmdan bir korku arız oldu, ne yapacağım şaştı, takati daraldı, misafirleri nasıl muhafaza edeceğini ve kavminin ellerinden nasıl kurtaracağını düşündü, mahzun oldu, velhasıl meleklerin gelmesini iyiliğe alâmet addetmedi. İşte melekler Hz. Lût'un bu telâşını görünce dediler ki «Ya Lût! Korkma ve mahzun olma. Zira; biz seni ve sana tâbi olan ehlini kurtaracağız, ancak sana tâbi olmayan haremin helak olacaklar zümresindendir. Çünkü; hükm-ü İlâhi onun helakine lâhik olduğundan helakten kurtarmak mümkün değildir» demekle Lût'u endişeden kurtardılar ve hakikati beyan ettiler.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile «misafirlerin halâslarına dair tedbirden takati kaasir oldu-» demektir. Çünkü; esasen kol manâsına ise de bu misilli makamda kuvvet ve kudret manasınadır. Binaenaleyh; «Filânır kolu uzun» demek «Kudreti ve kuvveti var» demektir. Şu hald€ bu cümle, bir hâdise hakkında tedbirden âciz manâsına darb-ı meseldir ki, «Lût (A.S.) m misafirlere kolu daraldı, onları kavminir su-u kasdmdan kurtarmak hususunda tedbirde kudreti kısa oldu Ne edeceğini çok'düşündü» demektir. Gerçi Hz. Lût'un harem kavmi gibi fiil-i fahişi işlememişse de kavmin fiiline razı olduğun dan ve misafirleri kavmine haber vermekle Hz. Lût'a hiyanet etti ğinden helak olanlar zümresinden oldu. Çünkü ma'siyete rıza; ayn-ma'siyettir.
Ankebut 29:34
Vacip Tealâ meleklerin Hz. Lût'u tesliyeden sonra me'muri yetlerini ve niçin geldiklerini beyan zımnında söyledikleri sözle rini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler Lût (A.S.) ı tesliyeden sonra vazife-i me'mu-riyetlerini beyan sadedinde dediler ki «Biz elbette bu karye ahalisinin itaat-ı İlâhiyeden çıkıp fısk u fücuru irtikâpları sebebiyle semadan onların helaklerine mahsus büyük bir azap inzal edeceğiz. Zira; onlar fıskları sebebiyle helake müstehak oldu» demekle kavm-i Lût'un helaki mukarrer olduğunu beyan ettiler ve zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, onların karyelerinde herkesin görebileceği derecede açık ve aklı olan kavim için alâmet terkettik ki, ibret almak şanından olan ukalâ ibret alsınlar.
Bu gibi mühim vak'alardan ibret alacak ve istifade edecek ukalâ olduğundan alâmeti, ukalâya tahsisle bu gibi vukuuâttan ibret almayanlar aklı olmayan behaim menziline tenzil olunmuşlardır.
Hâzin'in beyanı veçhile âyet-i beyyineyle murad; hanelerinin harabeleri ve semadan dökülen taşlardır, yahut beldelerini ihata eden siyah su ki, eiyevm (Bahr-i Lût) demekle meşhur ve meşhuttur.
Hulâsa; kavm-i Lût'un helakine sebep onların itaat-ı İlâhiyeden çıkıp fısk u fücurla ülfet etmeleri olduğu ve bu misilli vukuattan ibret alacak ukalâ olup aklı olmayan ve behaim menzilinde olanların istifade edemedikleri, halbuki bu gibi vukuuâtm bilûmum insanları ibrete davet için beyan olunduğu ve onlar gibi fa-sıklarm her zaman gazab-ı İlâhiden korkmaları lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:35
Vacip Tealâ meleklerin Hz. Lût'u tesliyeden sonra me'muri yetlerini ve niçin geldiklerini beyan zımnında söyledikleri sözle rini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler Lût (A.S.) ı tesliyeden sonra vazife-i me'mu-riyetlerini beyan sadedinde dediler ki «Biz elbette bu karye ahalisinin itaat-ı İlâhiyeden çıkıp fısk u fücuru irtikâpları sebebiyle semadan onların helaklerine mahsus büyük bir azap inzal edeceğiz. Zira; onlar fıskları sebebiyle helake müstehak oldu» demekle kavm-i Lût'un helaki mukarrer olduğunu beyan ettiler ve zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, onların karyelerinde herkesin görebileceği derecede açık ve aklı olan kavim için alâmet terkettik ki, ibret almak şanından olan ukalâ ibret alsınlar.
Bu gibi mühim vak'alardan ibret alacak ve istifade edecek ukalâ olduğundan alâmeti, ukalâya tahsisle bu gibi vukuuâttan ibret almayanlar aklı olmayan behaim menziline tenzil olunmuşlardır.
Hâzin'in beyanı veçhile âyet-i beyyineyle murad; hanelerinin harabeleri ve semadan dökülen taşlardır, yahut beldelerini ihata eden siyah su ki, eiyevm (Bahr-i Lût) demekle meşhur ve meşhuttur.
Hulâsa; kavm-i Lût'un helakine sebep onların itaat-ı İlâhiyeden çıkıp fısk u fücurla ülfet etmeleri olduğu ve bu misilli vukuattan ibret alacak ukalâ olup aklı olmayan ve behaim menzilinde olanların istifade edemedikleri, halbuki bu gibi vukuuâtm bilûmum insanları ibrete davet için beyan olunduğu ve onlar gibi fa-sıklarm her zaman gazab-ı İlâhiden korkmaları lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:36
Vacip Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) m ümmetlerine olan na-sihatlarını beyandan sonra Şuayb (A.S.) m ümmetiyle olan müba-hasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz Medyen ahalisine biraderleri Şuayb'ı resul olarak ıslah için gönderdik. Şuayb (A.S.) kavmine üç şey teklif etti; dedi ki «Ey kavmim! Siz Allah'a ibadet edin, şirkten vazgeçin. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Ancak ibadete ehil Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi Allah'a hasredin, yevm-i âhirete iman edin, o gün için sevap bekleyin, sevap verilecek ve âhirette fayda edecek ameller işleyin. Zira âhiretin azabı şiddetlidir. Binaenaleyh; azabından korkun ve ifsadeder olduğunuz halde yeryüzünde yürümeyin, mekîlât ve mevzunatta ziyade almak ve noksan vermekle halkın hukukuna tecavüzle ifsad etmeyin» demekle nasihat edince Şuayb'ı tekziple imandan içtinab etliler. Binaenaleyh; şiddetli seda ile zelzele oldu. Onları ih'lâk etti. Sabah vakti evlerinde ölü olarak bulundular. Çünkü; nasihat dinlemeyen kimsenin akıbeti helaktir.
Recfe ; zelzele manasınadır. Sadalı ve sadasız olur, hatta onları ihlâk için Cibril-i Emin'in sayhasıyla zelzele nasıl olduğu mervidir. Binaenaleyh; kavm-i Şuayb'm helaklerinin keyfiyetini-beyanda bazı âyette sayha, bazı âyette recfe zikrolunmuşsa da âyetler birbirine münafi değildir. Çünkü; recfeyle sayha birbirinin şümulüne girer. Zira; recfeyle sayha birbirine lâzım ve melzum kabilindendir. Şu halde ehl-i Medyen'in helakinde recfe ve sayha her ikisi de mevcut olduğundan helaklerini beyan hususunda bazı âyette recfe ve bazı. âyette sayha zikrolunmuştur.
Ankebut 29:37
Vacip Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) m ümmetlerine olan na-sihatlarını beyandan sonra Şuayb (A.S.) m ümmetiyle olan müba-hasesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz Medyen ahalisine biraderleri Şuayb'ı resul olarak ıslah için gönderdik. Şuayb (A.S.) kavmine üç şey teklif etti; dedi ki «Ey kavmim! Siz Allah'a ibadet edin, şirkten vazgeçin. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Ancak ibadete ehil Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi Allah'a hasredin, yevm-i âhirete iman edin, o gün için sevap bekleyin, sevap verilecek ve âhirette fayda edecek ameller işleyin. Zira âhiretin azabı şiddetlidir. Binaenaleyh; azabından korkun ve ifsadeder olduğunuz halde yeryüzünde yürümeyin, mekîlât ve mevzunatta ziyade almak ve noksan vermekle halkın hukukuna tecavüzle ifsad etmeyin» demekle nasihat edince Şuayb'ı tekziple imandan içtinab etliler. Binaenaleyh; şiddetli seda ile zelzele oldu. Onları ih'lâk etti. Sabah vakti evlerinde ölü olarak bulundular. Çünkü; nasihat dinlemeyen kimsenin akıbeti helaktir.
Recfe ; zelzele manasınadır. Sadalı ve sadasız olur, hatta onları ihlâk için Cibril-i Emin'in sayhasıyla zelzele nasıl olduğu mervidir. Binaenaleyh; kavm-i Şuayb'm helaklerinin keyfiyetini-beyanda bazı âyette sayha, bazı âyette recfe zikrolunmuşsa da âyetler birbirine münafi değildir. Çünkü; recfeyle sayha birbirinin şümulüne girer. Zira; recfeyle sayha birbirine lâzım ve melzum kabilindendir. Şu halde ehl-i Medyen'in helakinde recfe ve sayha her ikisi de mevcut olduğundan helaklerini beyan hususunda bazı âyette recfe ve bazı. âyette sayha zikrolunmuştur.
Vacip Tealâ Medyen ahalisinin helaklerini beyandan sonra Ad ve Semûd kavminin helaklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; Yemen cihetlerine müsaferetinizde harabelerinde yüksek ebniyelerin ve cesim kalelerin nasıl harap olduğunu nazar-ı ibretle görünce onların nasıl helak olduklarım bilirsiniz. Binaenaleyh; onlardan ibret almanız lâzımdır.
Vacip Tealâ Medyen ahalisinin helaklerini beyandan sonra Ad ve Semûd kavminin helaklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; Yemen cihetlerine müsaferetinizde harabelerinde yüksek ebniyelerin ve cesim kalelerin nasıl harap olduğunu nazar-ı ibretle görünce onların nasıl helak olduklarım bilirsiniz. Binaenaleyh; onlardan ibret almanız lâzımdır.
Ankebut 29:38
Maahaza resulleri vasıtasıyla onlar herşeyi gördüler, bildiler. Zira; resulleri herşeyi beyan etti, fakat kabul etmediler. Binaenaleyh; helake müstehak olarak helak oldular. Ey Mekke ahalisi! Eğer siz de resulünüzün sözünü dinlemez ve emrine. it~ tibâ' etmezseniz onlar gibi siz de helak olacaksınız.
Ankebut 29:39
Halbuki Kaarûn'a verdiğimiz malı, servet ü samanı dünyada kimseye vermedik, lâkin o malını mahalline sarf etmediği gibi malı sayesinde tuğyan etti, hayat-ı dünyaya son derece mağrur olup gururu helakine sebep oldu ve ilâyevmilkıyam nâsm lisanında darbımesel olarak kaldı. Kezalik Firavun son derece kuvvet ve şevkete malik, dünyanın en büyük hükümdarlarmdandı. Hatta şevketine mağrur olarak ulûhiyet davasına kadar cesaret etmişti. Biz onu ve onun başvekâletini ihraz edip bütün kuvvet ve kudretini isti'mâle kaadir olan veziri (Hâmân) ı ihlâk ettik. Şu halde ey Mekke ahalisi! Sizin onlara nispetle malınız ve kuvvetiniz yok mesabesindedir. O kadar kuvvet ve servete malik olanları ihlâk edince sizi ihlâk edeceğimiz evleviyetle sabittir-. Binaenaleyh; sizi ıslah ve irşad için gönderi-len resulünüze ittibâ' ve emrine itaat etmekle sebeb-i necat ve ça-rei selâmet aramanız lâzımdır.
Çünkü onların ietik-barları elbette helaklerini mucipti. Binaenaleyh; ibadetten istik-barları zili ü hakaarete ve azab-ı ebedîye müstehak olmalarına se-bep olmuştur.
Geride kalanlar demektir. «Onlar sabikîn olmadılar» demek «Allah'ın azabını ileri geçip de Allah'ın azabı onlan
ulaşamaz bir halde geride kalmadı» demektir ki, azaptan hiç bû veçhile kurtulamayacaklarını beyan etmektir.
Ankebut 29:40
Vacip Tealâ herbirinin azaptan kurtulamayıp helak oldukla rını beyan etmek üzere buyuruyor.
rüzgâr gönderdik.
bazılarını şiddetli sayha tuttu, onunla
ihlâk ettik.]
Binaenaleyh; helakleri istihkaklarıy-ladır. Çünkü ömürleri oldukça zulümden hâli kalmadılar.
Şu helak oldukları beyan olunan akvamın cümlesi zulümde devam ettiklerine işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Bunlardan herbirinin helaklerine dair tafsilât sebkettiği için tekrara lüzum görülmemiştir.
Binaenaleyh; helakleri istihkaklarıy-ladır. Çünkü ömürleri oldukça zulümden hâli kalmadılar.
Şu helak oldukları beyan olunan akvamın cümlesi zulümde devam ettiklerine işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Bunlardan herbirinin helaklerine dair tafsilât sebkettiği için tekrara lüzum görülmemiştir.
Binaenaleyh; helakleri istihkaklarıy-ladır. Çünkü ömürleri oldukça zulümden hâli kalmadılar.
Şu helak oldukları beyan olunan akvamın cümlesi zulümde devam ettiklerine işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Bunlardan herbirinin helaklerine dair tafsilât sebkettiği için tekrara lüzum görülmemiştir.
Ankebut 29:41
Vacip Tealâ ehl-i şirkin helak olduklarını beyan ettiği gibi mesleklerinin gaayet zayıf ve bâtıl olduğunu dahi beyan zımnında buyuruyor.
Yani; şol kimselerin sıfatları ve hal ü şanları ankebutun sıfatı ve hal ü şanı gibidir ki, onlar Allah'ın gayrı putları kendilerine menfaat edecek zannıyla dostlar ittihaz etmişlerdi. İşte onlar tıpkı ankebut gibidirler. Zira; kendi tükürüğünden ev yapar, sonra onu terkeder, diğerini yapar ve daima Ömrünü bu minval üzere ifna eder. Halbuki o evleri yapmakta emeği hep boştur ki, o evler soğuktan, sıcaktan onu muhafaza edemediği cihetle hiç faydasını görmez. Çünkü; evlerin en gevşek ve zayıfı ankebutun evidir. Eğer onlar bilmiş olsalar örümceğin evine benzeyen itikadda bulunmazlardı. Zira; Allah'ın gayrı putları ma'bud ittihaz edenlerin emekleri boştur. Çünkü; onlar âbâ ve ecdatlarını taklid eder ve "onu bırakır, diğerini taklid eder. Halbuki cümlesi bâtıldır, hiçbirinde fayda yoktur. Çalışmaları zâyidir. Zira; aklî ve naklî bir delile müstenid olmadığından indallah makbul değildir. Binaenaleyh; ankebutun evinden daha gevşek ve faydasız birşey olmadığı gibi kâfirlerin amellerinden daha gevşek birşey yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu temsilde letafet vardır. Çünkü; içinde, barınmak için örümcek ev yapar, emek çeker, fakat gaayet zayıf olduğundan hane sahibinin ufak bir süpürgesiyle silinir, hanümanı harab olup evinden eser kalmadığı gibi kendi de alelekser eviyle beraber helak olur. İşte putları veli ittihaz edenler senelerce itikadları ve çekmiş oldukları zahmetleri örümceğin evi gibi hep heba olur ve o ameliyle beraber kendileri de azab-ı ebedîye duçar olmakla helak olur giderler.
Hz. Ali'den örümceği ve evlerini hanede terketmek fakır iras ettiği mervi olduğu gibi (İbn-i Ömer) Hazretleri de «örümcek şey-tan'dan mesholunmuştur. Öldürün» buyurmuştur.
Ankebut 29:42
Vacip Tealâ müşriklerin itikaad ve amellerinin örümcek yuvası gibi faydasız olduğunu beyandan sonra müşrikleri tehdidet-mek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; kullarından kendinin gayrı ma'bud ittihaz edenleri ve ma'budlarmı bilir, onları ma'budlarıyla beraber ihlâkle intikam almaya kaadirdir. Lâkin onlara istidrac olarak müsaade eder ki, «Bize biraz mühlet verilseydi düşünür ihtida ederdik» demesinler. Şu manâ âyette lâfzı istifhamiye olduğuna nazarandır. Amma âyette lâfzı nafiye olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. ,
Ankebut 29:43
Yani; hayvanattan en zayıf olan örümceğin yuvasına kâfirlerin amellerini temsil ve daha bunun emsali darb-ı meselleri biz nâsa misal suretiyle beyan ederiz ki, nâs amellerinin neden ibaret olduğunu açık surette bilsinler, ondan ibret alsınlar. Halbuki durub-u emsalin faydasını idrak etmez, illâ eşyayı kemahüve hakkuhu düşünen âlimler idrak ederler. Binaenaleyh; ilm ü irfanı olmayanlar durub-u emsalden bir manâ çıkaramazlar.
Bu âyette Allah'ın gayrıya ibadet eden müşrikleri cehille itham ve ta'riz vardır. Çünkü; Medarik'in beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın Kur'an'da sinekle, Örümcekle bazı. meseleyi temsil etmesine müşrikler ta'nedip «Muhammed (S.A.) in Rabbisi misal getirecek bir şey bulamadı. Binaenaleyh; hayvanatın en küçük ve ha-.kiri olan örümcek ve sineği misal getirip onlarla temsil ediyor» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Halbuki bu gibi hayvanlarla temsilde kendilerinin bunlardan, daha aşağı olduğunu beyanla tahkir olunduklarını idrak etmezler, bu misilli durub-u emsali istihza ederlerdi. Cenab-ı Hak da onların ilm ü irfan sahibi olmadıklarını ve o hayvanlardan daha aşağı mertebede olduklarını beyan ve ta'riz için «Durub-u emsalin faydasını anlamaz, ancak ilm ü irfan sahipleri anlar» demekle kendilerinin ilm ü irfandan bîbehre olduklarını beyan etmiştir. Ufacık hayvanatla darb-ı mesele müteallik tafsilât Sure-i Bakara'da geçmiştir
Vacip Tealâ müşriklerin amelleri Örümcek yuvası gibi olduğunu beyandan sonra ehl-i imanı tesliye etmek üzere
Ankebut 29:44
buyuruyor.
Yani; hiçbir kâfir iman etmese kâfirin küfrü müminin imanı-mna şek iras etmez. Zira; semâvât ve arzı hakkıyla Allah'ın hal-ketmesinde müminler için alâmet-i azîme vardır. Delâile ehemmiyet verip ondan maksada istidlal ederek intifa' eden müminler olup kâfirlerin bu gibi intifâ'dan mahrum olduklarına işaret için Cenab-ı Hak bu misilli âyetlerde müminlere alâmet olduğunu tasrih etmiştir.
Hulâsa; Allahü Tealâ'mn semavât ve arzı sabit ve mukarrer hakka mukafiiı olarak şu intizam üzere halketmesinde ehl-i iman için vahdaniyet-i İlâhiye ve kudret-i sübhaniyeye delâlet-i kafiyeyle delâlet eder alâmet olduğu ve ehl-i insafa asla şek bırakmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:45
Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini zat-ı ulûhiyetin vücuduna delâlet eden delilleri beyandan sonra bazı ahkâmını ümmetine tebliğ etmesini Resulüne emretmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er RusüU Sen müşriklerin inat üzere küfre devamlarına müteessif olma ve Kur'an'dan sana vahyolunan âyetlerin elfazmı tilâvet ve ahkâmını onlara tebliğ et ki, kalbine şifa ve gönlüne ferah olsun, sen şerait ve erkânına riayet ederek namazı edaya devam et. Zira namaz fiili; kabih olan fahşadan ve şer'an fena addolunan münkerattan seni nehyeder. Çünkü, namaz; insanın kalbinde huşu' ve azasında inkıyad icabettiğinden insanları fena şeylerden meneder, Allah'ın zatı cümlenin halikı ve büyüğü olduğu cihetle zikrullah herşeyden büyük ve ibadetlerin efdalidir. Allahü Tealâ sizin cümle ef'âlinizi bilir, amelinize göre cezanızı verir. Binaenaleyh; şu beyan olunan ibadetlere sa'yetme-niz lâzımdır. Zira; ibadetiniz kadar ecre nail olacaksınız.
Bu âyette tilâvetle emir; Resûlullah'a ise de Resûlullah'a emir | ümmetine dahî emirdir. Çünkü; Kur'an'da ahkâm-ı fıkhiye; durub-u emsal ve ibretbahşolacak ümem-i salifenin ahvalini beyan ' olduğundan Kur'an'm tekrar be tekrar tilâvetinde ferah ve sürür ; ve her defa tilâvetinde fayda hasıl olur. Çünkü; Fahri Râzi'nin be- \ yanı veçhile insanın mütalâa edeceği kitap; üç kısımdır: Birincisi; yalnız hikâyeden ibaret olur. İnsan onu bir kere oku- 5. makla iktifa' eder. İkincisi; bir kitap ki yalnız bir fennin ;; kavaidini ve mesailini mutazammın olur. İnsan onu hıfzetmek için | tekrar be tekrar okur ve talip bulunursa gayra okutur. Üçüncüsü; bir kitap ki hem kendi nefsine hem de gaynlara tilâvetinde fayda olur. Binanealeyh; tekrar be tekrar okunmasında okuyana ve dinleyenlere fayda olur ve tekrarı melal ve fütur vermez. İşte o kitap da Kur'an'dır. Çünkü Kur'an; maddî ve manevî cümle âleme şifa ve doğru yolu gösterip irşadı mutazammın olduğundan Cenab-ı Hak devam üzere tilâvetle emretmiştir.
İnsanın ameli üçtür. Birincisi; kalbin ameli ki iti-kaddır. İkincisi; amel-i lisan ki zikrullahtır. Üçüncüsü; namaz gibi bütün azanın amelidir. İtikaad-ı hak kalpte sabit olup tekrar emre hacet olmadığından tekrarı vacip olan zikrullah ve namazla emirle bu âyette iktifa olunmuştur.
«Namaz insanı fahşâ' ve münkerattan nasıl nehyeder?» Fahri Râzi'nin beyanına nazaran namazın insanı fahşâdan meninin keyfiyetinde üç ihtimal vardır:
Birinci ihtimal; huzur-u kalple Allah'ın emrini yerine getirmek ve rızasını tahsil etmek için namaz kılan kimse Cenab-ı Hakkm bende-i hâssı olduğundan nefsi hasis ve şeytan gibi bab-ı İlâhiden matrudlarm ma'siyete teşvikine tebaiyet etmeyi kendine âr ve ayıp addettiğinden gerek şeytan'ı ve gerek nefsini reddeder. Bu cihetle namaz; onu fena şeylerden muhafaza eder. Bunun nazîri muazzam bir padişaha hizmet eden kimse o padişahın nimet ve insanıyla yaşayıp dururken padişahın hizmetini terkederek âdi bir kimsenin hizmetini ihtiyarla kendini rezil ettiği gibi. Namaz kılan kimse de Allah'a kulluk ederken şeytan'm iğfalâtma aldanmakla şeytan'ın kulu olmayı irtikâb etmez. Namaza devam eden ehl-i imanda bu hâl her zaman müşahede olunmaktadır. Amma nadiren hem namaza hem de fuhşiyata devam edenler de görülürse de nadire hüküm taallûk etmez. Maamafih namaza devam eden kimseyi akıbet namazı menhiyattan menedeceğine dair Fahri Kâinat'tan bir hadis-i şerif mervidir. Çünkü; ensardan bir delikanlı beş vakit namazı Resûlullah'la beraber edâ ettiği halde fuhşiyata musir olduğu Resûlullah'a haber verildiğinde Re-sûlullah «Namazı yakında onu fuhşiyattan nehyeder» buyurup çok zaman geçmeksizin o delikanlının tâib ü müstağfir olduğu mervidir. Şu halde «Namaza devam eden kimseyi elbette namaz ıslah eder» demektir.
İkinci ihtimal; kazuratla meşgul olan kimsenin güzel elbisesi üzerinde o kazuratın bulunmasına razı olmayıp elbise üzerinden onu izaleye çalıştığı gibi namaza devam eden kimse kazurat mesabesinde olan fuhşiyatı kendine münasip görmez. Çünkü; namaz takva libasının en güzeli olduğundan yevmiye beş defa bu libasla tezeyyün eden kimae bir takım necaset kabilinden olan fuhşiyatı- kendine münasip görmeze Çünkü; mescide gidip Allah derken taşra çıkıp hay huy demek kendine lâyık olmadığım birgün elbette namazı onu tefekküre sevkeder. Nitekim de namaza devam edenlerin diğerlerinden ziyade hâl-i salâha malik oldukları inkârı gayr-ı kaabil bir hakikattir.
Üçüncü ihtimal; namaza devam eden kimse Al-lahü Teaîâ'ya te hususiyet iktisab etmekle ashab-ı yemin mertebesini ihraz ettiğinden ashab-ı şimal derekesine tenezzülünü ica-beden fevahişi irtikâb'etmekten Cenab-ı Hak onu muhafaza eder demektir.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette zikrullah la murad; namaz olmak ihtimali vardır. Zira zikrullah; namazın umdesi olduğundan namazın insanı fahşâdan nehyettiğine illet ve sebep olmak üzere zikrullahtan ibaret olan namaz cümle ibadetten büyük denilmiştir. .
Hulâsa; Kur'an'ı tilâvete ve namazı ikaameye devamın lüzumu ve namazın insanı fuhşiyattan nehyettiği ve zikrullahın her-şeyden büyük olduğu ve Allahü Tealâ'nm insanların efâlini tamamen bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:46
Vacip Tealâ müşrikleri irşadın tarikini beyandan sonra ehi-i kitabı irşadın tarikim beyan zımnında buyuruyor.
Yani; ey ehl-i iman! Rabbinizin emrini yerine getirdikten sonra ehl-i kitabın kitabullahı muhafazaya dikkat edip kitaptan ahkâm istinbat eden ulemasıyla şiddetli ve gılzatlı mübahase etmeyin, illâ gaayet güzel tariklar intihab ederek mübahase edin ki, onlarda olan huşunete liynetle ve gazaplarını hazımla nıukaabele edin. Çünkü; onlar insaf ve adalet üzere hareket edince sizin de şiddeti terkedip mülayim bulunmanız lâzımdır.. Ancak ehl-i kitaptan şol kimseler ki, cizye ve haraç vermekten imtinâ'la, Allah'a veled isnadetmekle «Ve Allah'ın (hâşâ) eli bağlıdır» demekle zulmettiler. Onlarla şiddetli mübahase ve onları ilzam ve iskât edin, zulm ü udvandan vazgeçinceye kadar uğraşın. Zira; haksıza hakkı . kabul ettirinceye kadar çalışmak lâzımdır.
Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette milcadeIe -iha seneyle murad; Kur'an'ı onlara tefhim, âyetleriyle hakka davet, delillerini mülâyemetle beyan ve onların fikirlerini defaten istihfaf ederek dalâlete nispet etmemektir. Çünkü: ehl-i kitap bir kitaba iman ettikleri cihetle müşriklere kıyas olunmaz. Elbette Allah'ın kelâmından, ahkâmından, enbiyanın ahvalinden ve vahy-i İlâhiden haberdar olduklarından kendileri âlimane ve insafla hareket ederler. Şu halde onların bu hareketlerine karşı ulemâ-yı İs-lâmiyenin mücadeleyi terkederek âdâb-ı münazaraya riâyetle hakimane mübahase edip hakkı meydana koymaya çalışması lâzımdır. Amma onlardan birtakım muannidler cizye kabul etmez ve Hz. İsa (hâşâ) Allah'ın oğlu demek gibi zulümde devam -edenlerle şiddetli mücadele lâzımdır ki, onları ilzamla tarik-ı istikaamete davet edilsin.
Zalimlerle murad; cizyeden imtina' eden ve zimmeti kabul etvıeyen ve ahdi nakzedenler olduğuna nazaran manâ-yı nazım : Ey müminler! Siz cizye ve zimmeti kabul edenlerle -gaayet mülayim ve tatlı lisanla mübahase edin. Ancak, ehl-i kitaptan şol kimseler ki, onlar zimmetten çıktılar ve cizyeden imtina' ve ahdi nakzetmekle zulmettiler. Onlarla şiddetli mücadele edin, hatta icabederse kılıca sarılınj demektir. Binaenaleyh.bu âyet; ehl-i küfürle mübahasenin cevazına ve mübahasenin usulünü ve itikaadi-yatın esasını tahkik için vaz'olunan ilm-i kelâmı taallümün lüzumuna ye âdâb-ı münazaranın kavaidine riayet lâzım olduğuna delâlet eder. Bu âyetin muharebe âyetiyle mensuh olduğunu beyan edenler varsa da âyette zimmîlerle mücadelenin güzelini intihab etmekle emir olduğu gibi zimmetten çıkanlarla şiddetli'mücadeleyle dahi emir olup şiddetli mücadele ise kılıçla muharebe olduğundan mensuh değildir, belki muharebeyi emreden âyete muvafıktır. Binaenaleyh; mensuh demeye ihtiyaç yoktur.
Vacip Tealâ ehl-i kitapla güzel mübahasenin cevazını beyandan sonra mücadelenin tanklarını beyan etmek üzere
buyuruyor,
Yani; ehl-i kitap kendi kitaplarından size bir mesele haber verirlerse siz onları tasdik veya tekzib etmeyin, onlara şöyle mukaabele edin, deyin ki «Biz, Rabbimiz tarafından kullarını ıslah için bize ve size inzal olunan kitaplara iman ettik. Nasıl iman etmeyelim? Bizim ve sizin ma'budumuz birdir, ayrılık yoktur. Şu halde kitabın cümlesini inzal eden ancak o ma'buddur. Binaenaleyh; biz o ma'budun emirlerine ve kitaplarına kemâl-i ehemmiyetle inkıyad ederiz» deyin ki, onların hiddetlerini teskin etmiş olasınız. Şu halde âyette ehl-i kitaba ta'riz vardır. Çünkü; onlar ruhbanlarını erbab ittihaz ettiklerinden Allah'a inkıyadları İâyıkı veçhüzere değildir.
Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İmam-ı Buhârî'nin (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah "Ehl-i kitap kitaplarından size birşey haber verdiklerinde tasdik veya tekzib etmeyin. Belki âyet-i kerimesini nihayetine kadar kıraat edin» buyurmuştur. Çünkü; onların haber verdikleri şey doğruysa tekzib caiz olmadığı gibi batılsa tasdik de caiz olmaz ve onları incitmek de caiz değildir. Binaenaleyh; eslem-i tarik «Biz kendi kitabımıza ve sizin kitabınıza iman ettik» demektir. Çünkü; bazı rivayette Yahudiler Tevrat'ı İbranice okur, ehl-i İslama Arapçaya tercümeyle beyan ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyette onlara suret-i hasenede mukaabele etmek lâzım olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh; Müslümanlarla muahedesi olup muharip olmayan ehl-i kitaba bu âyette beyan olunduğu veçhile üslûb-u hakîmaneyle mukaabele ve mülâyemetle müdafaa olunması tonbih ve tavsiye buyurulmuştur.
Ankebut 29:47
Vacip Tealâ ehl~i kitaba karşı nasıl söyleneceğini beyandan sonra Kur'an'ı Resulüne inzal ettiğini ve ehl-i kitaptan Kur'an'a iman edenler ve etmeyenler bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
demektir.
Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile kendilerine kitap verilen ehl-i kitap la raurad; zaman-ı saadetten evvel geçmiş olan ehl-i kitaptır. Çünkü; onların cümlesi kitaplarının beyanı veçhile gerek Resûlullah'a ve gerek Kur'an'a iman ederlerdi. Binaenaleyh; bu âyette ehl-i kitabın Kur'an'a iman ettikleri beyan olunmuştur. Amma Resûlullah'm zuhuru ve Kur'an'm nüzulü üzerine birçokları hased ederek iman etmemişlerdir ve bir kısmının da iman ettiğini Cenab-ı Hak cümle-i lâti-fesiyle beyan buyurmuştur. Şu halde ehl-i kitabın cümlesinin Kur'an'a imanı inzalden evvel kitaplarının beyanı veçhile imandır. Bazılarının imanı yla murad; Resûlullah'ın bi'setinden
sonra imandır.
Ankebut 29:48
Vacip Tealâ Kur'an'ı inzalini beyandan sonra Kur'an'm vah-yolduğunu ispat için Resûlullah'm Kur'an vahyolunrcıazdan evvelki ahvalinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Vu derlerdi ki. Muhammed (S.A.) kütüb-ü sabıkadan istinsah etti ve eski kitapları okudu. Bu ahkâmı onlardan öğrendi. Binaenaleyh: getirdiği vahiy değildir. İşte bu sözleriyle müşrikler ta'ne-derlerdi. Şu halde vahiyden evvel okuyup yazmak olmayınca bu ^ibi isnadâta cür'et edenler olmuşsa da dinletememişlerdir. Çünkü; bu isnadın esbabından okumak ve yazmak gibi birşoy olmadığından herkes nazarında yalan olduğu zahirdir. Halbuki Kur'an şek ve şüpheye mahal değildir. Zira: Kur'an'm nazm-ı bedii, ma-nâ-yı garibi ve üslûb-u hakimi mu'ciz ve harikuladedir. Binaenaleyh: erbab-ı akıl Kur'un'ın vahyolduğunda tereddüd etmez. Amma akıl müflisi ve kendini ukalâdan zanneden hunıakaa ve süfeha güruhu şekkeder. ve i'razda bulunur.
Beyzâvİ'nin beyanı veçhile Kur'an'dn sek edenlerin kâfirler olduklarına isarcl için Cenab-ı Hak buyurmuştur ki,
şek icabeder esbap bulunmayarak şekkeltiklerinden mubtıl uhva-. nivla zemmolunmuslardır.
Ankebut 29:49
Yani; ey Resul-ü Zişan! Müşrikler senin nübüvvetinde şekkederler, başka mucize isterler de bizim Cibril vasıtasıyla senin üzerine inzal ettiğimiz kitap onlar üzerine tilâvet olunuyor. Nübüvvetine delâlet eder mucize yönünden onlara kâfi olmadı mı? Halbuki Kuran başka mucizeden müstağnidir. Zira; bütün muarızları âciz kıldığından mucizelerin etem ve ekmelidir, her zaman ve her sa-atta meydan-ı mübarezede mu'terizierine meydan okuyup duruyor. Binaenaleyh; her zaman her beldede ilâyevmilkıyam sabit ve nazil olduğu gün gibi herkesi mağlûp edip duruyor, kafiyen inkıraz bulmaz ve galebesini kaybetmez. Amma mucizât-ri saire böyle değildir. Zira; onlar bazı zamanda mevcut, diğer zamanda münkariz olur. Kezalik bir beldede mevcut, diğer beldede yok olur. Meselâ asâ-yı Musa'nın mucize olması Hz. Musa'nın hayatıyla meşrut olduğu gibi Hz. Musa'nın hayatında dahi icab-ı hale göre harikulade halini iktisabeder. Yoksa Kur'an gibi her an, her saat mucize olmaz. Şu halde Kur'an gibi bir mucize meydandayken onun gayrı bir mucize istemek inat ve eser-i hamakattır. Zira; Kur'an'm inzalinde ve bizzat Kur'an'da iman edenler için rahmet-i azîme ve nasihat-ı vefire vardır. Çünkü; Kur'an, iman eden insanları saâdet-i dareyne îsâl eder. Binaenaleyh; Kur'an taraf-ı İlâhide kullarına büyük ihsandır. Kur'an'a iman etmeyip mucize olduğuna kabul etmeyen kâfirler hakkında rahmet olmak şöyle dursun helaklerine bâdı olduğundan onlar haklarında iman etmediklerinden felâkettir. Çünkü; Kur'an'dan intifa' etmek imanla mukayyeddir. Şu halde iman etmeyen intifa' edemez.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette Resûlullah'm nübüvvetinin umumî olduğuna işaret vardır. Zira; Resûlullah'm mucizesi umumî olarak zuhur etmiştir. Meselâ Kur'an'ı işitmedik bir kavim olmadığı gibi Kur'an'm vasıl almadığı bir belde dahi yoktur. Binaenaleyh; Resûlullah'm nübüvvet davası her yerde sabit ve mucizesi her yerde bariz ve muarazasmdan herkes âciz olduğundan herkesin iman etmesi vaciptir. Çünkü; Kur'an'ı mucizelik-ten iskaat eden onun mislini veya bir kısa sûresini getirebilmeli Getiremeyince hak olduğunu bilip davetine icabet etmek vaciptir
Ankebut 29:50
Vacip Tealâ Kur'an'm mucize yönünden kâfi olduğunu beyan dan sonra şu mucizeyle sabit olan risalete iman etmeyenleri tehdk etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; sizin benim nübüvvetimi inkâr nızm hiç te'siri yoktur. Çünkü; Aîlahü Tealâ benim resul olduğı mu, sizin inadınızı, benim size Kur'an'ı tebliğ ettiğimi ve sizin ne gibi mukaabelede bulunduğunuzu bilir ve şehadet eder. Şu halde siz ister tasdik edip saadete nail olun, isterseniz tekzib edin şekaa-veliniz üzere dâim olun. Bana asla zararı yoktur. Zira; AUahü Tea-lâ yerde ve göklerde olan cümle esrarı ve bilhassa sizin ve benim halimizi bilir, saklı birşey yoktur" demekle onları ilzam et.
Ankebut 29:51
Vacip Tcalâ müşrikler, ehl-i kitap ve Resulü arasında cereyan ecîe-n ahvali beyandan sonra gerek müşriklerin ve gerek ehl-i kitabın mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sol kimseler ki, onlar şeytan'a iman ve onun emrine imtisal, hava ve heveslerine tebaiyetle Allah'ın gayrıya ibadetle küfrettiler. İşte onlar imanı küfre değiştiklerinden zarar ettiler ve zarar ancak onlara aittir. Çünkü; onların küfründen Allah'a bir noksan arız olmadığı gibi küfürlerinin zararı kendilerinin gayrıya tecavüz de etmez. Şu halde küfürlerinin zararı kendilerine münhasırdır.
Ankebut 29:52
Vacip Tcalâ müşrikler, ehl-i kitap ve Resulü arasında cereyan ecîe-n ahvali beyandan sonra gerek müşriklerin ve gerek ehl-i kitabın mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sol kimseler ki, onlar şeytan'a iman ve onun emrine imtisal, hava ve heveslerine tebaiyetle Allah'ın gayrıya ibadetle küfrettiler. İşte onlar imanı küfre değiştiklerinden zarar ettiler ve zarar ancak onlara aittir. Çünkü; onların küfründen Allah'a bir noksan arız olmadığı gibi küfürlerinin zararı kendilerinin gayrıya tecavüz de etmez. Şu halde küfürlerinin zararı kendilerine münhasırdır.
Ankebut 29:53
Vacip Tealâ kâfirlerin azabı isti'câl ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde acele etmesinler. Çünkü; er geç azap elbette gelecektir. Fakat ta'yin olunan zamanı bekler. Bina^ enaleyh; kâfirlerin isticallerinin te'siri yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bağteten gelecek azabın yevm-Bedir gibi azab-ı dünya olmak ihtimali olduğu gibi herkesin mevt olmak ihtimali de vardır. Çünkü; herkesin eceli ma'lûm olsa ece linin vaktini bildiğinden tevbeye itimad eder, envâ'-ı fısk u fücun işlerdi ve yeryüzünü zulm ü tuğyan kaplardı. Binaenaleyh; Cenab-Hak herkesin ecelini gizli kıldı ki, her saatte eceline muntazır olsun
Hâzin'in beyanına nazaran bu âyet (Nadr b. Haris) hakkınd; nâzii olmuştur. Çünkü; (Nadr) m «Eğer sözünde sadıksan yâ Mu hammed! Bizim üzerimize semadan taş yağdır» demesi üzerine b' âyetin nazil olduğu mervidir.
Ankebut 29:54
Yani; kâfirler kendi mezheplerinin hak olduğunu ve onunl azaptan kurtulup selâmet bulacaklarını ümid ederek Habibim! Ser den azabın aceleten gelmesini isterler. Halbuki taraf-ı İlâhiden 01 lara mev'ûd ve hazır olan Cehennem o kâfirleri elbette ihata ed( çektir ve bugün Cehennem'de onların yerleri muayyendir. Çünki bu dünyada Cehennom'in tabakalarını icabeden seyyiât her taraflarını ihata etmiştir. Şu halde onları bu dünyada Cehennem bilfiil ihata etmemişse de bilkuvvc ihata etmiş demektir. Zira: onların irtikâb ettikleri cinâyâl ayn-ı Cehennem'dir.
Kâfirlerden hiç bir fert hariç kalmayıp Cehennem'in cümlesini ihata edeceğine işaret için her ferde şâmil olan ihata lafzı va-rid olduğu gibi ihatanın sebebi, küfür olduğunu beyan için ism-i
zamir yerinde ism-i zahir olarak lâfzı dahi varid olmuştur. Çünkü; kâfirlerin zikri geçtiğinden yerinde gelse manâ sahih olurdu ve lâkin Cchcnnem'e istihkaklarının sebebi küfür olduğuna işaret olmazdı. Şu halde kâfirleri Cehennem'in ihatasının .sebebi küfürleri olduğunu beyan için lâfzı gelmiştir.
Ankebut 29:55
Vacip Tealâ Cehennem azabının kâfirleri ihatasının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde o günü ve o günde ihata edecek azabı bunların hatırlarına getir ki, müte-nebbih olsunlar.
Yani; kâfirlerin üstlerinden ve altlarından her taraflarını Cehennem azabı bürüdüğü zaman Cehennem onları ihata edecektir. Şu beyan olunan azap cisimlerine mahsustur ve yalnız bununla kalmayıp azab-ı ruhanî ile dahî muazzep olacaklardır. Zira; taraf-ı İlâhiden onlara «Tadın amelinizin azabını» denilecektir. Binaenaleyli, bu söz onlara ihanetle elem-i ruhaniyi muciptir, vüHI|larımn hiçbir zaman azaptan hâlî kalmayacağına işaret için lâfzı varid olmuştur. Çünkü ğaşiy : birşeyi tamamıyla selre-dip örtmek manasınadır. Binaenaleyh; »Onları azap setreder» demek «Azaptan hâlî bir cihetleri ve zamanları olmaz» demektir.
Ankebut 29:56
Vacip Tealâ müşriklerin ve chl-i kitabın ayrı ayrı hallerini ve herbirerlerinin itaata rağbet etmedikleri cihetle azab-ı Cchcnnem'e müstehak olduklarını ve Cehennem, azabı her taraflarını ihata edeceğini beyandan sonra kâfirlerin ehl-i imana ezaya musir olmalarına binaen Cenab-ı Hak hicrete müsaade ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey benim Allah'a ve Resulüne iman eden halis kullarım! Eğer siz imanınızın muktezası olan amelinizi şeriatınızın beyanı veçhile edâ etmeye bir beldede fırsat bulamaz ve muktedir olamazsanız o beldede karar etmeyin, belki o beldeden ibadetinizi edaya müsait diğer bir beldeye hicret edin. Zira; benim arzım vâ-si'dir. Her nereye gitseniz sizi istiab eder. Şu halde huzur-u kalple eda-yı ibadet edebileceğiniz bir beldeye nakletmeye me'zunsunuz. Binaenaleyh; her yerde ve her beldede ibadetinizi ancak bana hasredin.
Tefsir-i Taberi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin manâsı şöyle olmak muhtemeldir:
…
demektir. Al-lahü Tealâ arzın vüs'atım beyanla rızkın vüs'atma işaret etmiştir. Yani «Ey mümin kullarım! Eğer bir beldede ibadetinizi edada güçlük görürseniz ibadet kolay olan diğer beldeye gidin. Pederlerinizden mevrus olan mallarınızdan ve ülfet ettiğiniz beldelerinizden ayrıldığınıza mahzun olmayın. Çünkü; arzım geniş, rızkım bol ve her tarafı benim mülkümdür. Siz de benim kullarım olduğunuz için her nereye giderseniz Allah'ın kulları Allah'ın mülküne gidecektir. Şu halde her nereye gitseniz ibadetinizi bana hasretmeniz lâzımdır. Zira'; benim mülkümde sakin olup nimetlerimden yiyip rahat edeceğiniz cihetle ibadetinizi mülkün ve nimetin sahibine tahsis etmeniz «vacip» demektir.
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile beldelerde ve arzın kıt'alarmda tefavüt vardır. Çünkü; bazı beldede fitne ve fesat az olduğundan ibadet suhuletle eda olunur. Zira; ahalisi salâha maildir. Bazı beldede şer ve fesat çok olduğundan ibadeti edada müşkülât çekilir. Binaenaleyh; ahalisi salâha meyyal olan beldeyi in-tihab etmek elbette evlâdır. (Sehil) Hazretleri «Âyetin manâsı bir beldede bid'atlar ve ma'siyetler zuhur ederse o beldeden daha itaatli bir beldeye nakletmek lâzım» buyurmuştur. Binaenaleyh; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dar-1 harpte oturmak haramdır, ancak dar-ı İslama çıkmaya müsaade olur ve dar-ı İslâmda rahat olacağını bilirse.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet Mekke'de kalan zuafâ-yı müminin hakkında nazil olmuştur. Yani «Mekke'de imanınızı izhar ve ibadet etmekte müzayaka görürseniz Medine'ye hicret edin. Zira; -arzım geniş» demektir. Yahut «Biz Mekke'den hicret edersek sefalet çeker, fakr-ı hâle duçar oluruz» diyenler haklarında nazil olmuştur. Yani «Korkmayın, hicret edin. Zira; arzım vâsi' ve rızkım bol, aç kalmazsınız» demektir. Nisâbû-rî'de beyan olunduğu veçhile ibadın zat-ı ülûhiyetten kinaye olan mütekellim zamirine muzaf olması ehl-i imanı teşrif ve müşriklere ta'riz içindir.
Hulâsa; din hususunda hicret edecek kimsenin rızk-için endişe etmemesi lâzım olduğu ve her nereye gitse rızkı kendini bulacağı ve Allah'ın arzı ve rızkı bol olup cümlesini istiâb ettiği ve her nerede bulunsa ibadeti Allah'a hasretmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ankebut 29:57
Vacip Tealâ ehl-i imana hicretle emredip hicret ise memleketlerini, ahibbâyı ve ihvanı terki mucip olduğu cihetle ehl-i imana hicret kerih olmasına binaen insanların en kerih gördükleri mevtin bile vukuunu beyanla müminleri tesliye ve kederlerini tehvin etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müminler! Siz nefsinize tebaiyet edip ahbab ü yaran, akraba, taallûkaattan ve memleketten ayrılmayı mucip olan hicreti kerih görmeyin, ancak kalbinizi bana raptedin. Zira her nefis; ölümü tadacaktır, ölümün acısını tattıktan sonra elbette bizim hu-zur-u manevîmize reddolunacaksınız. Binaenaleyh; hicretten endişe etmemek lâzımdır. Çünkü; âkıbet-i emirde bu dünyadan hicret kafidir ve terketmesi ağır olan vatan, ahbab ü yaran cümlesi ter-kolunacaktır.
Bu âyet-i celile her şahsın öleceğini beyanla ibadete teşvik için bir düstur-u hakimdir ki, her şahıs için her zaman ve her yerde cereyanı kafidir. Binaenaleyh; her şahıs kendi nefsi için tatbik edip demeli ki «Ben bir nefsim. Her nefis Ölümü tadacak. Binaenaleyh; ben de ölümü tadacağım». İşte böyle deyip ibadete sa'yet-melidir. Bu kaaide; sûğrâ sehletülhusul tarikıyla efrad-ı insanın kâffesinde carîdir. Meselâ «Zeyd bir nefistir. Her nefis ölümü tadacaktır, Zeyd ölümü tadacaktır.» demektir.
Ankebut 29:58
Vacip Tealâ bilûmum kullarının huzuruna rücû' edeceklerini beyandan sonra huzuruna rücû' eden müminlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cennet'te ikaamet edecek ve güzel ecre nail olacak âmiller şol kimseler ki, onlar umum tekâlif-i İlâhiyenin meşakkatma ve düşmanlarının ezalarına, vatanlarından hicrete, akran, ahbap ve| akrabalarının firkatına sabrettiler. Yalnız sabırla da iktifa etmedi-! ler, belki ancak Rablerine her işlerinde itimad ettiler. Binaenaleyh;! onlar ancak Allah'a rapt-ı kalbedip mâsivâdan alâkayı kestiler kij herşeyi Allah'tan beklerler, Allah'ın gayndan birşey beklemezler.
"Elbette biz onları ikaamet edecekleri bir men-§ zile inzal ederiz» demektir. ğurfenin cem'idir. Ğurje ; âlî köşk ve yüksek saray dernektir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâfirlerin her taraflarını Cehermem'in ihaü edeceğini beyan eden âyete mukaabildir. Yani «Müşriklerin her| taraflarını Cehennem ateşi ihata ettiği gibi müminlerin de her taraflarım Cennet-i A'lâ'nın nimetleri ve yüksek sarayları ihata edecek)-, demektir.
Ankebut 29:59
Vacip Tealâ bilûmum kullarının huzuruna rücû' edeceklerini beyandan sonra huzuruna rücû' eden müminlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cennet'te ikaamet edecek ve güzel ecre nail olacak âmiller şol kimseler ki, onlar umum tekâlif-i İlâhiyenin meşakkatma ve düşmanlarının ezalarına, vatanlarından hicrete, akran, ahbap ve| akrabalarının firkatına sabrettiler. Yalnız sabırla da iktifa etmedi-! ler, belki ancak Rablerine her işlerinde itimad ettiler. Binaenaleyh;! onlar ancak Allah'a rapt-ı kalbedip mâsivâdan alâkayı kestiler kij herşeyi Allah'tan beklerler, Allah'ın gayndan birşey beklemezler.
"Elbette biz onları ikaamet edecekleri bir men-§ zile inzal ederiz» demektir. ğurfenin cem'idir. Ğurje ; âlî köşk ve yüksek saray dernektir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâfirlerin her taraflarını Cehermem'in ihaü edeceğini beyan eden âyete mukaabildir. Yani «Müşriklerin her| taraflarını Cehennem ateşi ihata ettiği gibi müminlerin de her taraflarım Cennet-i A'lâ'nın nimetleri ve yüksek sarayları ihata edecek)-, demektir.
Ankebut 29:60
Vacip Tealâ ehl-i imanın sabrını ve tevekkülünü beyandan sonra sabra ve tevekküle sebep olan şeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey hicrette rızıktan korkan müminler! Siz rızık için mahzun olup endişe çekmeyin. Zira; Allahü Tealâ rızkınızı elbette verecektir. Çünkü; yeryüzünde hareket eden hayvanattan pek çokları şuur ve idrakten âciz olduğundan rızkım kesbedemediği gibi eline geçen rızkı yanında alıp götüremez. Halbuki Allahü Tealâ hem o hayvanı hem de sizi merzuk ediyor. Şu halde rızık için hicreti terketmekte ve keder eylemekte bir manâ yoktur. Binaenaleyh; bu gibi şeyleri dilinizle söylemediğiniz gibi kalbinizle de düşünmeyin. Zira; Allahü Tealâ sözünüzü işitir ve kalbinizde olan esrarınızı bilir. Binaenaleyh; rızkınızda ve sair hususatınızda Allah'a itimad edin ve işinizi ona ısmarlayın. Çünkü; ihtiyacınızı defe kaadir odur, onun gayrı yoktur. Esbab-ı rızka teşebbüs etmek tevekküle mâni değildir. Binaenaleyh; çiftçinin hububatı ekmesi ayn-ı tevekküldür, Çünkü; hububatı eker, ekinin bitmesini Allah'tan bekler ve kalbini Allah'a bağlar. Zira; Allah'tan başka ekini bitirmeye kaadir kimse olmadığım bilir. Hayvanat içinden karınca, fare ve insandan başka rızkını saklar ve toplar bir hayvan olmadığı Medarik'in cümle-i beyanatmdandır. Şu halde hayvanat içinde insandan ve karıncayla fareden daha ziyade haris bulunmadığı ve akıbet korkusu ancak bunları istilâ ettiği anlaşılmaktadır.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanlarına nazaran Mekke'de iman eden müminleri müşriklerin pek çok işkence etmelerine karşı Resûlullah Medine'ye hicret etmelerine işaret edince «Biz diyar-ı gurbette nasıl maişet edelim? Oturacak evimiz, istifade edecek malımız, ticaret edecek paramız, halimizi bilecek akraba ve ahbabımız yok.» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde-onların bu sözlerini redle Cenab-ı Hak «Hayvanattan çokları gittikleri yere rızkını götüremezler ve lâkın her nereye gitseler onları ve sizi Allahü Tealâ merzuk eder. Binaenaleyh; hicret edeceğiniz mahalle rızkınızı götüremediğinizden korkmayın. Allahü Tealâ sizi merzuk eder» buyurmuş ve hicret edenlerin aç kalmayacaklarını beyanla hicrete teşvik etmiştir.
Ankebut 29:61
Vacip Tealâ müminlerin hallerini "ve nail olacakları dereceleri ve herkesin rızkını veren kendisi olduğunu beyandan sonra kâfirlerin hallerini ve iftiralarını bey.an etmek üzere buyuruyor.
Yerin ve göklerin halikı Allahü Tealâ olduğunu bilince ibadetlerini ona hasretmek lâzımken Allah'a itaati terketmeleri ne kadar garip birşeydir ki, tevhidi terkedip şirki irtikâb ederler. İşte bu halleri şayan-ı taaccüp ve istiğraptır. Çünkü; Allah'ın azamet ve kudretini bilerek onu terkedip ehass-i mevcudat olan putlara ibadet etmeleri taaccüp olunmayacak birşey değildir.
Ankebut 29:62
Vacip Tealâ mahlûkaatını zikredip mahlûkat içinden bilhassa insanın bekaası rızka muhtaç olduğundan rizka müteallik bazı ahkâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; rızık kulların arzularına tâbi' değildir, belki Allah'ın iradesine ve meşiyetine tâbi'dir. Zira; Allahü Tealâ kullarından istediğinin rızkını bol, istediğinin dar verir. Çünkü; Allahü Tealâ herkesin mesalihini, mefasidini ve rızkının miktarını bilir ve muhtaç olan kulunun esbabına teşebbüsü üzerine rızkım nasibi miktarı halkeder. Şu kadar ki, rızıkta kullar için esbaba tevessül lazımsa da sebebin rızıkta te'sir-i tâmmı yoktur. Lâkin abdin iradesini sarfla esbabına tevessül ettikten sonra rızkın husulü irade-i İlâhiyeye menuttur. Binaenaleyh; insan çok zamanda birçok esbaba tevessül ettiği halde eline hiçbir şe}^ geçmez ve şiddetle müzayaka içinde kalır. Eğer esbapta te'siri olsaydı daima halkolunur ve hiçbir sebep te'sirsiz kalmazdı, lâkin vukuuât bunun aksine şahittir.
Ankebut 29:63
Vacip Tealâ rızkın esbabını halik kendi olduğuı rikleri ikaz etmek üzere buyuruyor.
Zira; sözleri şirke münafidir.
«Yani; habibim! Semadan yağmur suyunu inzai eden kim olduğunu, ruhtan hâlî ceset menzilinde olan toprağı kuruduktan sonra o yağmur suyuyla kimin ihya ettiğini sen onlardan sorsan bütün mevcudatın mucidi Allahü Tealâ olduğunu ikrara mecbur olarak derler ki »Gerek yağmuru yağdıran, gerek ölmüş arzı ihya eden ancak Allahü Tealâ'dır». Ve bu sözleriyle kendilerini Uzam ederler de haberleri olmaz. Çünkü; onlar Allah'ın mahlûkaatından gaayet âdı birtakım âciz taş ve ağaç parçasına ibadet edip onları Allah'a şerik itikaad ettikleri cihetle sözleri efâllerine münafidir. Şu halde kendi sözleriyle tuttukları meslekleri arasında -tenakuz vardır. Zira; bir taraftan Allah'ın azametini ikrar, diğer taraftan gaayet âciz mahlûklara ibadet etmeleri elbette tenakuzdur. Binaenaleyh; bunların kendi kendilerini ilzam etmeleri şayan-ı şükran olmasına binaen Habibim! Sen Allah'a hamdet, de ki Yani «Hamd ü sena ehl-i şirki kendi sözleriyle ilzam eden Allahü Tealâ'ya mahsustur». Bil ki, Habibim! Onların ekserisi söyledikleri sözün manâsının, kendilerini ilzam ettiğini idrak etmezler. Çünkü; sözleriyle ikrarlarını putlara ibadetleriyle inkâr ederler ve bu kaj dar açık tenakuzu anlamazlar, bu ise âkil şanı değildir. Çünkü;' âkilin şanı söylediği sözü düşünüp mucibiyle amel etmektir. Şu halde söylediği sözün manâsını düşünmediklerinden aklı olmayan behâim menzilindedirler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette hamd; müşriklerin hakkı itiraf etmelerine binaen olduğu gibi bu misilli dalâletten Cenab-ı Hakkın muhafazası üzerine olmak ihtimali dahi vardır. Buna nazaran '(Ekserisi idrak etmezler» demek «Habibim! Sen bu hale hamdet, fakat senin niçin hamdettiğini onların ekserisi bilmezler» demektir.
Ankebut 29:64
Vacip Tealâ kendinin halik olup kullarının rızkını verdiğini ve kâfirlerin bu hali ikraıiarıyla beraber Allah'ın gayrıya ibadet ettiklerini beyandan sonra gayra ibadetlerinin sebebi dünyaya meyi ü rağbetleri olduğunu ve dünyanın ise hiç değeri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşriklerin ve sair âsîlerin mağrur oldukları hayat-ı dünyanın bekaası olmayıp zevale ma'ruz olduğu cihetle olmadı, ancak boşu boşuna bir meşguliyet ve oyuncaktan ibaret oldu. Çünkü; dünya çocukların bir oyun ittihaz edip bir miktar oynadıktan sonra bıkıp bozup dağıldıkları gibi insanlar da dünyada az bir müddet döner dolaşır, meşgul olur, sonra vefat eder. Topladığı mallar dağılır, evlâtlar ayrılır, yerinde kimse kalmaz herbiri ayrı bir yere gider. Halbuki dar-ı âhiret hayat-ı ebediyedir inkıtâ'ı yoktur. Zira; ölüm yok, herşey devamlı, âfât ve avarızdan salim ve süruru daimdir. Eğer ehl-i dünya âhiretin devamını bilselerdi dünyayı âhiret üzerine tercih etmezlerdi. Dünyanın indallah kadri olmadığına işaret için hakaarete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Yani »Şu değersiz, hakir dünya oyuncaktan ibaret'' demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyelte lâfzında hayvan; hayat manâsına masdardir. Âhiretin hayatında mübalâğa için hayat yerinde hayevan varid olmuştur. Zira: hayevanın manâsında hayata lâzım olan hareke ve ıztırap manâsı mevcut olduğundan dar-ı âhiretin hayatını beyanda hayat üzerine hayevan tercih olunmuştur. Şu halde âyetin manâsı: | Dünyanın zevali sür'atli olduğundan ehı-i dünyanın kararı olmayıp az bir zaman muammer olduktan sonra mevtle iniikaal zarurî olduğundan adetâ hayat-ı dünya çocukların oyunları gibidir. Amma dar-ı âhiret böyle değildir. Çünkü; oradan başka bir mahalle intikal- olmadığından herşey hakîkî ve hayatı sermedîdir demektir.
La'b ile lehiv beyninde fark; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Lab ; batılı irtikâptır. Lehiv ise haktan i'razdır. Her. oyunda batılı irtikâp olur ki, faydasız olan şey nazar-ı.Şeri'de hep bâtıldır. Oyun; haktan i'razı dahi mutazammındır. Çünkü; oyun zamanı oyunla meşgul olan kimse hakla meşgul olamaz.
İşte dünyada bu manânın her ikisi de mevcut olduğundan lehv ü la'b ile tavsif olunmuştur. Çünkü; dünyaya teveccüh-ü tamla ibadetten hâli geçirdiği zaman haktan i'raz ettiği cihetle dünya lehivdir. Dünyaya teveccüh; menfaattan ârî olan şeyi bir müddet-i muvakkata ihtiyar etmiş olduğu cihetle o dünya la'btır. Binaenaleyh; bu âyette dünyaya lehv ü la'b denmiştir. Şu manâlar dünyadan bir maksad-ı sahih murad etmeyip hemen dünyayı nefsine âlet ettiği takdirde demektir. Amma şeriatın ta'rifi veçhüzere umur-u dünyayı vazifesi olan ubudiyete mani tutmamak suretiyle helâlinde mal kazanmak meşru ve memduhtur. Yani »Dünyayı âhiretin derecâtma vesile kılmalı, yoksa emeli yalnız |dünyaya hasrederek âhiretin fevtine sebep kılmamah» demektir.
Ankebut 29:65
Vacip Tealâ ibadeti terke sebep olan hayat,-ı dünyaya rağbet ve bütün emeli ona hasretmek olduğunu beyan ettiği gibi tevhidi terke sebep dünyaya şiddetle muhabbet olduğunu dahî beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dünyaya lüzumundan ziyade şiddetle muhabbet ederek âhireti bilkülliye arkaya atıp nisyan eden kimseler denizde gemiye bindiklerinde onlar dini haîisenliveçhillâh kılar oldukları halde Allah'a münacat eder yalvarırlar ve şirki tamamen terkederek. arı duru Müslüman olurlar, putlara ibadet hatırlarından geçmez. Binaenaleyh; ihlâs üzere ubudiyet ederler. Çünkü; deryada olan helakten ve şiddetten Allah'ın gayrı kurtaracak bir kimse olmadığını bildiklerinden ancak Allah'a iltica ederler. Vakta ki, biz onlara necat verip karaya çıkardık mı? Derhal hal-i aslîlerine avdetle bir de görülür ki, şirkederler. Deryada olan ilticalarını unutup, şirke devam ederler.
Bu âyet; ehl-i şirkin bir hâl üzere bulunmayıp başları sıkıldığında tevhid, sıkıntıları geçince şirke avdet ettiklerini beyanla zem için varid olmuştur. Şirke devam ettiklerine işaret için istimrara delâlet eden muzari suretiyle varid olmuştur. Bu hâl alelekser gemide fırtınaya tutulan insanlarda görülür ki, gemide şiddeti görünce müslim, kâfir cümlesi son ilticanın Cenab-ı Hakka olduğunu bilir ve hepsi birden «Allah Allah» sadasını bârigâh-ı ehadiyete arzederler. O şiddet geçince bir de görülür ki, herkes eski dininde devam ediyor.
Ankebut 29:66
Vacip Tealâ onların niçin şirkettiklerini beyan etmek buyuruyor.
Yani; onların sirke devamları bizim onlara verdiğimiz nimet-i necata ve emval-i dünyaya küfretmek ve putlara ibadetle bir müddet birbirlerine muhabbet ve dünya metâ'ıyla intifa' eylemek içindir. Onların halleri böyle olunca su küfür ve dalâletlerinin akıbetini bilirler ve yakında şirkin azabını görürler. Şu manâ daki ta'lü için olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile emir olmak ihtimaline nazaran emri ehl-i küfrü tehdit içindir. Çünkü; hakikatta küfürle emir caiz değildir. Şu halde âyetin manâsı: ] Bizim verdiğimiz nimetlere, onlar küfür ve o nimetlerle intifa' etsinler. Küfürlerinin acısını elbette yakında bilirleri demektir. Yani «Onlar küfretsinler bakalım, ne yapacaklar. Akıbet zararını görürler» demek olur.
Makaam-ı tehditte bu misilli kelâmın isti'mâli insanların muhaverelerinde dahi çoktur. Meselâ bir kimse diğerini şarap içmekten menetmek için birçok nasihatta bulunur. Fakat şarabı isti'mal eden kimseye nasihatinin asla te'sir etmediğini görünce hiddet eder ve tehdid etmek üzere «Haydi şarabını iç, zevkine bak! Sen yakında onun zararını görürsün. Fakat badeharabülbasra. O vakit nedamet edersin. Amma nedamet fayda etmez» demekle hiddetini "izhar eder. Şimdi bu kimsenin «Haydi şarabını iç» demesi hakîkî bir emir değildir, belki onu tehdid için söylenmiş bir söz olduğu gibi bu âyette Cenab-ı Hak ehl-i küfrü tehdit için buyurmuştur. Yani onlara nasihat edildi, dinlemediler. Karada şirkeder, gemiye biner, şiddeti görünce hakîkî bir mümin gibi ihlâs üzere Allah'a yalvarır. Gemiden çıkıp selâmeti bulunca eski haline avdetle şirkine devam eder. İşte bu gibilere Cenab-ı Hak gazabını izhar ederek «Küfretsinler onlar bizim nimetlerimize ve telezzüz etsinler, fakat akıbet zararını görürler» buyurmuştur ki, küfürle emir değildir, belki onları tehdit için bir emirdir.
Ankebut 29:67
Vâcip Tealâ ehl-i küfrün gemide korku içinde bulundukları hallerini beyan ettiği gibi hâl-i emniyette bulundukları hallerini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
«Nâs etraflarından kapılıp kaçırılıyor, Araplar birbirlerini nehb ü gaarat ve katlediyoıiaı veya esir alıp götürüyorlar. Bunları onlar görmüyorlar mı? Kendilerinin beldelerini bu gibi vahşiyane cinayetlerden emin kıldığımızdan mı putları bize şerik kılıyorlar» demektir. Şu halde Mekke ahalisi etraflarında olan kabaile nisbetle envâ'-ı nimet .içinde oldukları halde o nimetlerin kadrini bilip şükrünü eda etmek lâzımken bilâkis onlar küfrün en fenası olan şirki irtikâpla nimet-i îlâhiyeye küfredip bâtıl putlara iman etmeleri tevbih ve tekdire şayan olduğuna işaret için istifhavı-ı inkârı ile varid'olmuştur.
Ankebut 29:68
Toalâ müşriklerin zulümleri nihayete vardığını emiek u/ere buyuruyor.
Yani; Ailahü Tealâ'ya şirk ve veled isnadetmekle yalan olarak iftira eden kimseden daha ziyade zâlim kim olur? Veyahut hak olan resul ve kitap kendine geldiğinde o hakkı tekzib ederek iman etmeyen kimseden daha ziyade zulmü irtikâb eden kim olur? El-betto bu gibi cinayetleri irtikâb eden kimseden daha ziyade zâlim olamaz. Bu misilli cinayetleri irtikâb eden kâfirler için Cehennem1-de ikaamet mahalli olmadı mı? Elbette onların, Allah'a iftira ve Resulünü tekziplerinin cezası olarak Cehennem'de mahalleri vardır.
Ehl-i küfrün Cehennem'de makamları; kendi istihkakları ve Cehennem'e girmelerine sebep; küfürleri olduğuna işaret için ehl-i küfrün -isimleri lafzıyla varid olmuştur.
Ankebut 29:69
Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki, bizim dinimize yardım ve Resulümüze muavenet için müşriklerle mücahede ettiler. Elbette o mücahede edenlere mükâfat olmak üzere biz onları hidayette kılar ve amellerine sevap veririz ve nza-yı İlâhimize onları îsâl edecek tarik-ı müstakimi tevfik ederiz. Zira; Allah'ın muaveneti mücahede ve sair taâtı eda ile ihsan edenlerle beraberdir.
Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te (Fazl b. İyaz) dan naklen beyan olunduğuna nazaran mücahedeyle murad; ilim talebi için sa'y ü gayrettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: |Şol kimseler ki, onlar ilim tahsili için sa'y ü gayret ettiler. Elbette biz onları tah-sil-i ilim tarikında hidayette kılarız | demektir.
Mücahede yle murad; sünnet-i nebeviyeyi ikaame, ilimle amel ve günahına tevbe etmek manâsına olmak muhtemeldir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran manâ-yı âyet: Şol kimseler ki, onlar bizim vahdaniyetimize delâlet eden delillere nazarda ve meânîsini teemmülde sa'y ü gayretle takatlarım sarfettiler. Elbette biz onları itikaad-ı sahiha îsâl ederiz j demektir. Muhsininle murad; ibadâtı şeraitine riayet ederek eda eden kimselerdir.