Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Rum 30:1 – Sebe' 34:54

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Rum 30:1
  2. Rum 30:2
  3. Rum 30:3
  4. Rum 30:4
  5. Rum 30:5
  6. Rum 30:6
  7. Rum 30:7
  8. Rum 30:8
  9. Rum 30:9
  10. Rum 30:10
  11. Rum 30:11
  12. Rum 30:12
  13. Rum 30:13
  14. Rum 30:14
  15. Rum 30:15
  16. Rum 30:16
  17. Rum 30:17
  18. Rum 30:18
  19. Rum 30:19
  20. Rum 30:20
  21. Rum 30:21
  22. Rum 30:22
  23. Rum 30:23
  24. Rum 30:24
  25. Rum 30:25
  26. Rum 30:26
  27. Rum 30:27
  28. Rum 30:28
  29. Rum 30:29
  30. Rum 30:30
  31. Rum 30:31
  32. Rum 30:32
  33. Rum 30:33
  34. Rum 30:34
  35. Rum 30:35
  36. Rum 30:36
  37. Rum 30:37
  38. Rum 30:38
  39. Rum 30:39
  40. Rum 30:40
  41. Rum 30:41
  42. Rum 30:42
  43. Rum 30:43
  44. Rum 30:44
  45. Rum 30:45
  46. Rum 30:46
  47. Rum 30:47
  48. Rum 30:48
  49. Rum 30:49
  50. Rum 30:50
  51. Rum 30:51
  52. Rum 30:52
  53. Rum 30:53
  54. Rum 30:54
  55. Rum 30:55
  56. Rum 30:56
  57. Rum 30:57
  58. Rum 30:58
  59. Rum 30:59
  60. Rum 30:60
  61. Lukman 31:1
  62. Lukman 31:2
  63. Lukman 31:3
  64. Lukman 31:4
  65. Lukman 31:5
  66. Lukman 31:6
  67. Lukman 31:7
  68. Lukman 31:8
  69. Lukman 31:9
  70. Lukman 31:10
  71. Lukman 31:11
  72. Lukman 31:12
  73. Lukman 31:13
  74. Lukman 31:14
  75. Lukman 31:15
  76. Lukman 31:16
  77. Lukman 31:17
  78. Lukman 31:18
  79. Lukman 31:19
  80. Lukman 31:20
  81. Lukman 31:21
  82. Lukman 31:22
  83. Lukman 31:23
  84. Lukman 31:24
  85. Lukman 31:25
  86. Lukman 31:26
  87. Lukman 31:27
  88. Lukman 31:28
  89. Lukman 31:29
  90. Lukman 31:30
  91. Lukman 31:31
  92. Lukman 31:32
  93. Lukman 31:33
  94. Lukman 31:34
  95. Secde 32:1
  96. Secde 32:2
  97. Secde 32:3
  98. Secde 32:4
  99. Secde 32:5
  100. Secde 32:6
  101. Secde 32:7
  102. Secde 32:8
  103. Secde 32:9
  104. Secde 32:10
  105. Secde 32:11
  106. Secde 32:12
  107. Secde 32:13
  108. Secde 32:14
  109. Secde 32:15
  110. Secde 32:16
  111. Secde 32:17
  112. Secde 32:18
  113. Secde 32:19
  114. Secde 32:20
  115. Secde 32:21
  116. Secde 32:22
  117. Secde 32:23
  118. Secde 32:24
  119. Secde 32:25
  120. Secde 32:26
  121. Secde 32:27
  122. Secde 32:28
  123. Secde 32:29
  124. Secde 32:30
  125. Ahzab 33:1
  126. Ahzab 33:2
  127. Ahzab 33:3
  128. Ahzab 33:4
  129. Ahzab 33:5
  130. Ahzab 33:6
  131. Ahzab 33:7
  132. Ahzab 33:8
  133. Ahzab 33:9
  134. Ahzab 33:10
  135. Ahzab 33:11
  136. Ahzab 33:12
  137. Ahzab 33:13
  138. Ahzab 33:14
  139. Ahzab 33:15
  140. Ahzab 33:16
  141. Ahzab 33:17
  142. Ahzab 33:18
  143. Ahzab 33:19
  144. Ahzab 33:20
  145. Ahzab 33:21
  146. Ahzab 33:22
  147. Ahzab 33:23
  148. Ahzab 33:24
  149. Ahzab 33:25
  150. Ahzab 33:26
  151. Ahzab 33:27
  152. Ahzab 33:28
  153. Ahzab 33:29
  154. Ahzab 33:30
  155. Ahzab 33:31
  156. Ahzab 33:32
  157. Ahzab 33:33
  158. Ahzab 33:34
  159. Ahzab 33:35
  160. Ahzab 33:36
  161. Ahzab 33:37
  162. Ahzab 33:38
  163. Ahzab 33:39
  164. Ahzab 33:40
  165. Ahzab 33:41
  166. Ahzab 33:42
  167. Ahzab 33:43
  168. Ahzab 33:44
  169. Ahzab 33:45
  170. Ahzab 33:46
  171. Ahzab 33:47
  172. Ahzab 33:48
  173. Ahzab 33:49
  174. Ahzab 33:50
  175. Ahzab 33:51
  176. Ahzab 33:52
  177. Ahzab 33:53
  178. Ahzab 33:54
  179. Ahzab 33:55
  180. Ahzab 33:56
  181. Ahzab 33:57
  182. Ahzab 33:58
  183. Ahzab 33:59
  184. Ahzab 33:60
  185. Ahzab 33:61
  186. Ahzab 33:62
  187. Ahzab 33:63
  188. Ahzab 33:64
  189. Ahzab 33:65
  190. Ahzab 33:66
  191. Ahzab 33:67
  192. Ahzab 33:68
  193. Ahzab 33:69
  194. Ahzab 33:70
  195. Ahzab 33:71
  196. Ahzab 33:72
  197. Ahzab 33:73
  198. Sebe' 34:1
  199. Sebe' 34:2
  200. Sebe' 34:3
  201. Sebe' 34:4
  202. Sebe' 34:5
  203. Sebe' 34:6
  204. Sebe' 34:7
  205. Sebe' 34:8
  206. Sebe' 34:9
  207. Sebe' 34:10
  208. Sebe' 34:11
  209. Sebe' 34:12
  210. Sebe' 34:13
  211. Sebe' 34:14
  212. Sebe' 34:15
  213. Sebe' 34:16
  214. Sebe' 34:17
  215. Sebe' 34:18
  216. Sebe' 34:19
  217. Sebe' 34:20
  218. Sebe' 34:21
  219. Sebe' 34:22
  220. Sebe' 34:23
  221. Sebe' 34:24
  222. Sebe' 34:25
  223. Sebe' 34:26
  224. Sebe' 34:27
  225. Sebe' 34:28
  226. Sebe' 34:29
  227. Sebe' 34:30
  228. Sebe' 34:31
  229. Sebe' 34:32
  230. Sebe' 34:33
  231. Sebe' 34:34
  232. Sebe' 34:35
  233. Sebe' 34:36
  234. Sebe' 34:37
  235. Sebe' 34:38
  236. Sebe' 34:39
  237. Sebe' 34:40
  238. Sebe' 34:41
  239. Sebe' 34:42
  240. Sebe' 34:43
  241. Sebe' 34:44
  242. Sebe' 34:45
  243. Sebe' 34:46
  244. Sebe' 34:47
  245. Sebe' 34:48
  246. Sebe' 34:49
  247. Sebe' 34:50
  248. Sebe' 34:51
  249. Sebe' 34:52
  250. Sebe' 34:53
  251. Sebe' 34:54

Rum 30:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti lîdir. Bu misilli surelerin evvellerinde bulunan harflere müteallik mebahis defaatle beyan olunduğu cihetle burada tekrarına lüzum görülmemiştir. Yani; ey ibadete müdavim ve nübüvvete lâyık olan insan-ı kâmil! Rûm askeri kendi arazilerinin yakın mahalli olan Şam civarlarında Fars askeri tarafından mağlûp kılındılar, ey müminler! Siz Rûm askerînin mağlûp olmasına me'yus olmayın. Zira; onlar mağlûp olduktan sonra üçle dokuz sene arasında yani pek yakın bir müddette Rûm askeri Fars askeri üzerine gaalip olurlar. Binaenaleyh; siz şimdi' mağlûp olduklarına me'yus olmayın. Beyzâvî, Hâzin, Medarik ve Taberi'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; Fars askerinin Rûm askerine galebesi üzerine Mekke müşriklerinin ehl-i imana karşı izhar-ı şadümanî etmeleridir. Çünkü; Kisrâ ile Kayser arasmda muharebe açılır. O vakitte iki memleket arasında hudut olan Şam ve Filistin civarlarında ki, arz-i Araba en yakın mahalde Acem ordusuyla Rûm ordusu muharebe ederler.. Rûm ordusunun mağlûp olduğu Mekke'de şayi olunca müşrikler ehl-i imana «Rumlar sizin gibi kitabî, ehl-i Faris bizim gibi kitap tanımaz ümmidirler. Şu halde bizim gibi ümmî olan ehl-i Fürs sizin gibi kitabî olan ehl-i Rûm'a nasıl galebe ettilerse bizimle muharebe ederseniz biz de size galebe ederiz» demekle müminlere şamata edince müminlerin mahzun ve me'yus olmaları üzerine ehl-i imanı mesrur etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyetin nazil olması üzerine Ebubekir Hazretleri Kureyş'in meclisine gider ve der ki «Siz ehl-i Fürsün galebesine memnun olduz .ve lâkin bu ferahınızın müddeti gaayet azdır. Zira; yakında ehi-ı Rûm'un Fürs üzerine galebe edeceğine dair âyet nazil oldu.» Hz. Sıddıyk'm bu sözü üzerine (Übeyy b. Half) «Yalan söyledin» der. Ebubekir Hazretleri «Sensin yalancı, beynimizde mübahase edelim» demesi üzerine üç sene zarfında Rûm askeri Fürs üzerine galebe ederse (Übeyy b. Half) Ebubekir Hazretlerine on deve ve eğer Rûm galebe etmezse Ebubekir Hazretleri (Übeyy b. Half) e on deve vermek üzere beyinlerinde bir mukaaveleye girişirler. Bu mukaaveleyi Ebubekir Hazretleri Resûlullah'a haber verince Resûlullah « üçle dokuz arasına delâlet eder. Sen git müddeti uzat, deveyi çoğalt» buyurur. Ebubekir Hazretleri gider, müddeti dokuz seneye ve deveyi de yüze iblâğ eder ve o minval üzere mukaaveleyi imza ve yekdiğerinden kefil almak suretiyle kararlaştırırlar. Bu mukaveleden yedi sene sonra vuku bulan muharebede Rumlar ehl-i Fâris üzerine galebe eder. Hatta Rumlar ehl-i Fâris'in payitahtına kadar giderler, Binanealeyh; müminler ferahnak ve müşrikler de me'yus olurlar, Ebubekir Hazretleri mu-kaavele mucibi (Übeyy b. Half) in veresesinden yüz deveyi alır, huzur-u Risalete gelir ve «Yâ Resulallah! Al bunu sadaka et» demesi üzerine Resulullah bu yüz deveyi fukaraya tasadduk eder. Gerçi bu mukaavele kumar ise de şu vak'a kumarın haram olduğunu beyan eden âyet nazil olmazdan evvel olduğu cihetle Resulullah müsaade etmişti. Ehl-i Fürs'ün mağlûp olduğu zaman (Übeyy b. Haîf) Uhud vak'asında Resûlullah'tan aldığı bir yaradan müte-essiren Mekke'de vefat edip cam Cehennem'e gittiğinden Ebubekir Hazretleri mukaavelenin muktezası olan develeri vereseye intikaal eden terekesinden almış ve verese de bilâtereddüt vermişlerdir. Rumların ehl-i Fürse galebesinin sebebi; Acem askerinin kumandam (Şehriman) isminde bir kimsenin bazı esbaba mebni firar ederek Rûm askerine karışıp ehl-i Fâris'in plânlarını haber vermesi ve (Şehriman) m Rûm ordusuna fırka kumandam olması olduğu mervidir. Rumların ehl-i Fürse galebeleri hicretin yedinci senesi (Hudeybiye) de Resulullah'a vasıl olmuştur. Şu halde bu âyet; Resûlullah'ın nübüvvetine delâlet eden mucizât-ı nebeviye kabilindendir. Zira; âyet; ileride olacak bir vak'ayı haber verdiği cihetle gaipten haber olduğu gibi haber verdiği veçhile vak'amn zuhuru mucizeden başka birşey değildir. Bu âyette Ebubekir Hazretlerinin mukaavelesiyle İmam-ı A'zam Hazretleri dar-ı harpte riba v.s. gibi ukuud-u fasidenin cevazım istidlal etmişlerse de sair eimme bu vak'anm, kumarın haram kılınmasından evvel olmasıyla cevap vermişler ve ukuud-ü fasidenin her yerde fasit olduğuna hükmetmişlerdir. Vacip Tealâ ehl-i Fürsün- galebesinden sonra Rumların galebe edeceklerini ba'delbeyan evvel ve âhir hüküm kendinin olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Rûm'un Fürs üzerine galebesinden, evvel ve sonra hükmün cümlesi Allah'ındır. Zira; gaalip olduklarında onları gaalip kılan ve mağlûp olduklarında onları mağlûb eden Allahü Tealâ'-dır. Çünkü; cümlesi irade-i İlâhiye neticesi olduğu cihetle Allah'ın gayrının hiç te'siri yoktur ve herşeyde te'sir Allah'a münhasırdır. Binaenaleyh; insanlar vazifeleri olan esbab-ı âdiyeye teşebbüsle beraber esbabın te'sirini Cenab-ı Hak'tan beklemek lâzım ve kafi olduğuna bu âyet delâlet eder. Buna her şahıs kendi nefsinde yüzlerce şahit ve misal bulur. Çünkü; çok defa insanlar bir işin esbabında hiç noksan bırakmaksızın hazırlar ve lâkin Allahü Tealâ halketmeyince müsebbep olan şey husul bulmaz. Eğer esbapta te'sir olmuş olsaydı esbap hazırlanınca müsebbep derhal hasıl olurdu. Halbuki bazı zamanda emir bilâkis olur. Meselâ çiftçi nadas yapar, tohumu atar, fakat ekin bitmez. Şu halde te'sir; Allah'ın olduğuna şüphe yoktur.

Rum 30:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti lîdir. Bu misilli surelerin evvellerinde bulunan harflere müteallik mebahis defaatle beyan olunduğu cihetle burada tekrarına lüzum görülmemiştir. Yani; ey ibadete müdavim ve nübüvvete lâyık olan insan-ı kâmil! Rûm askeri kendi arazilerinin yakın mahalli olan Şam civarlarında Fars askeri tarafından mağlûp kılındılar, ey müminler! Siz Rûm askerînin mağlûp olmasına me'yus olmayın. Zira; onlar mağlûp olduktan sonra üçle dokuz sene arasında yani pek yakın bir müddette Rûm askeri Fars askeri üzerine gaalip olurlar. Binaenaleyh; siz şimdi' mağlûp olduklarına me'yus olmayın. Beyzâvî, Hâzin, Medarik ve Taberi'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; Fars askerinin Rûm askerine galebesi üzerine Mekke müşriklerinin ehl-i imana karşı izhar-ı şadümanî etmeleridir. Çünkü; Kisrâ ile Kayser arasmda muharebe açılır. O vakitte iki memleket arasında hudut olan Şam ve Filistin civarlarında ki, arz-i Araba en yakın mahalde Acem ordusuyla Rûm ordusu muharebe ederler.. Rûm ordusunun mağlûp olduğu Mekke'de şayi olunca müşrikler ehl-i imana «Rumlar sizin gibi kitabî, ehl-i Faris bizim gibi kitap tanımaz ümmidirler. Şu halde bizim gibi ümmî olan ehl-i Fürs sizin gibi kitabî olan ehl-i Rûm'a nasıl galebe ettilerse bizimle muharebe ederseniz biz de size galebe ederiz» demekle müminlere şamata edince müminlerin mahzun ve me'yus olmaları üzerine ehl-i imanı mesrur etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyetin nazil olması üzerine Ebubekir Hazretleri Kureyş'in meclisine gider ve der ki «Siz ehl-i Fürsün galebesine memnun olduz .ve lâkin bu ferahınızın müddeti gaayet azdır. Zira; yakında ehi-ı Rûm'un Fürs üzerine galebe edeceğine dair âyet nazil oldu.» Hz. Sıddıyk'm bu sözü üzerine (Übeyy b. Half) «Yalan söyledin» der. Ebubekir Hazretleri «Sensin yalancı, beynimizde mübahase edelim» demesi üzerine üç sene zarfında Rûm askeri Fürs üzerine galebe ederse (Übeyy b. Half) Ebubekir Hazretlerine on deve ve eğer Rûm galebe etmezse Ebubekir Hazretleri (Übeyy b. Half) e on deve vermek üzere beyinlerinde bir mukaaveleye girişirler. Bu mukaaveleyi Ebubekir Hazretleri Resûlullah'a haber verince Resûlullah « üçle dokuz arasına delâlet eder. Sen git müddeti uzat, deveyi çoğalt» buyurur. Ebubekir Hazretleri gider, müddeti dokuz seneye ve deveyi de yüze iblâğ eder ve o minval üzere mukaaveleyi imza ve yekdiğerinden kefil almak suretiyle kararlaştırırlar. Bu mukaveleden yedi sene sonra vuku bulan muharebede Rumlar ehl-i Fâris üzerine galebe eder. Hatta Rumlar ehl-i Fâris'in payitahtına kadar giderler, Binanealeyh; müminler ferahnak ve müşrikler de me'yus olurlar, Ebubekir Hazretleri mu-kaavele mucibi (Übeyy b. Half) in veresesinden yüz deveyi alır, huzur-u Risalete gelir ve «Yâ Resulallah! Al bunu sadaka et» demesi üzerine Resulullah bu yüz deveyi fukaraya tasadduk eder. Gerçi bu mukaavele kumar ise de şu vak'a kumarın haram olduğunu beyan eden âyet nazil olmazdan evvel olduğu cihetle Resulullah müsaade etmişti. Ehl-i Fürs'ün mağlûp olduğu zaman (Übeyy b. Haîf) Uhud vak'asında Resûlullah'tan aldığı bir yaradan müte-essiren Mekke'de vefat edip cam Cehennem'e gittiğinden Ebubekir Hazretleri mukaavelenin muktezası olan develeri vereseye intikaal eden terekesinden almış ve verese de bilâtereddüt vermişlerdir. Rumların ehl-i Fürse galebesinin sebebi; Acem askerinin kumandam (Şehriman) isminde bir kimsenin bazı esbaba mebni firar ederek Rûm askerine karışıp ehl-i Fâris'in plânlarını haber vermesi ve (Şehriman) m Rûm ordusuna fırka kumandam olması olduğu mervidir. Rumların ehl-i Fürse galebeleri hicretin yedinci senesi (Hudeybiye) de Resulullah'a vasıl olmuştur. Şu halde bu âyet; Resûlullah'ın nübüvvetine delâlet eden mucizât-ı nebeviye kabilindendir. Zira; âyet; ileride olacak bir vak'ayı haber verdiği cihetle gaipten haber olduğu gibi haber verdiği veçhile vak'amn zuhuru mucizeden başka birşey değildir. Bu âyette Ebubekir Hazretlerinin mukaavelesiyle İmam-ı A'zam Hazretleri dar-ı harpte riba v.s. gibi ukuud-u fasidenin cevazım istidlal etmişlerse de sair eimme bu vak'anm, kumarın haram kılınmasından evvel olmasıyla cevap vermişler ve ukuud-ü fasidenin her yerde fasit olduğuna hükmetmişlerdir. Vacip Tealâ ehl-i Fürsün- galebesinden sonra Rumların galebe edeceklerini ba'delbeyan evvel ve âhir hüküm kendinin olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Rûm'un Fürs üzerine galebesinden, evvel ve sonra hükmün cümlesi Allah'ındır. Zira; gaalip olduklarında onları gaalip kılan ve mağlûp olduklarında onları mağlûb eden Allahü Tealâ'-dır. Çünkü; cümlesi irade-i İlâhiye neticesi olduğu cihetle Allah'ın gayrının hiç te'siri yoktur ve herşeyde te'sir Allah'a münhasırdır. Binaenaleyh; insanlar vazifeleri olan esbab-ı âdiyeye teşebbüsle beraber esbabın te'sirini Cenab-ı Hak'tan beklemek lâzım ve kafi olduğuna bu âyet delâlet eder. Buna her şahıs kendi nefsinde yüzlerce şahit ve misal bulur. Çünkü; çok defa insanlar bir işin esbabında hiç noksan bırakmaksızın hazırlar ve lâkin Allahü Tealâ halketmeyince müsebbep olan şey husul bulmaz. Eğer esbapta te'sir olmuş olsaydı esbap hazırlanınca müsebbep derhal hasıl olurdu. Halbuki bazı zamanda emir bilâkis olur. Meselâ çiftçi nadas yapar, tohumu atar, fakat ekin bitmez. Şu halde te'sir; Allah'ın olduğuna şüphe yoktur.

Rum 30:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti lîdir. Bu misilli surelerin evvellerinde bulunan harflere müteallik mebahis defaatle beyan olunduğu cihetle burada tekrarına lüzum görülmemiştir. Yani; ey ibadete müdavim ve nübüvvete lâyık olan insan-ı kâmil! Rûm askeri kendi arazilerinin yakın mahalli olan Şam civarlarında Fars askeri tarafından mağlûp kılındılar, ey müminler! Siz Rûm askerînin mağlûp olmasına me'yus olmayın. Zira; onlar mağlûp olduktan sonra üçle dokuz sene arasında yani pek yakın bir müddette Rûm askeri Fars askeri üzerine gaalip olurlar. Binaenaleyh; siz şimdi' mağlûp olduklarına me'yus olmayın. Beyzâvî, Hâzin, Medarik ve Taberi'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; Fars askerinin Rûm askerine galebesi üzerine Mekke müşriklerinin ehl-i imana karşı izhar-ı şadümanî etmeleridir. Çünkü; Kisrâ ile Kayser arasmda muharebe açılır. O vakitte iki memleket arasında hudut olan Şam ve Filistin civarlarında ki, arz-i Araba en yakın mahalde Acem ordusuyla Rûm ordusu muharebe ederler.. Rûm ordusunun mağlûp olduğu Mekke'de şayi olunca müşrikler ehl-i imana «Rumlar sizin gibi kitabî, ehl-i Faris bizim gibi kitap tanımaz ümmidirler. Şu halde bizim gibi ümmî olan ehl-i Fürs sizin gibi kitabî olan ehl-i Rûm'a nasıl galebe ettilerse bizimle muharebe ederseniz biz de size galebe ederiz» demekle müminlere şamata edince müminlerin mahzun ve me'yus olmaları üzerine ehl-i imanı mesrur etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyetin nazil olması üzerine Ebubekir Hazretleri Kureyş'in meclisine gider ve der ki «Siz ehl-i Fürsün galebesine memnun olduz .ve lâkin bu ferahınızın müddeti gaayet azdır. Zira; yakında ehi-ı Rûm'un Fürs üzerine galebe edeceğine dair âyet nazil oldu.» Hz. Sıddıyk'm bu sözü üzerine (Übeyy b. Half) «Yalan söyledin» der. Ebubekir Hazretleri «Sensin yalancı, beynimizde mübahase edelim» demesi üzerine üç sene zarfında Rûm askeri Fürs üzerine galebe ederse (Übeyy b. Half) Ebubekir Hazretlerine on deve ve eğer Rûm galebe etmezse Ebubekir Hazretleri (Übeyy b. Half) e on deve vermek üzere beyinlerinde bir mukaaveleye girişirler. Bu mukaaveleyi Ebubekir Hazretleri Resûlullah'a haber verince Resûlullah « üçle dokuz arasına delâlet eder. Sen git müddeti uzat, deveyi çoğalt» buyurur. Ebubekir Hazretleri gider, müddeti dokuz seneye ve deveyi de yüze iblâğ eder ve o minval üzere mukaaveleyi imza ve yekdiğerinden kefil almak suretiyle kararlaştırırlar. Bu mukaveleden yedi sene sonra vuku bulan muharebede Rumlar ehl-i Fâris üzerine galebe eder. Hatta Rumlar ehl-i Fâris'in payitahtına kadar giderler, Binanealeyh; müminler ferahnak ve müşrikler de me'yus olurlar, Ebubekir Hazretleri mu-kaavele mucibi (Übeyy b. Half) in veresesinden yüz deveyi alır, huzur-u Risalete gelir ve «Yâ Resulallah! Al bunu sadaka et» demesi üzerine Resulullah bu yüz deveyi fukaraya tasadduk eder. Gerçi bu mukaavele kumar ise de şu vak'a kumarın haram olduğunu beyan eden âyet nazil olmazdan evvel olduğu cihetle Resulullah müsaade etmişti. Ehl-i Fürs'ün mağlûp olduğu zaman (Übeyy b. Haîf) Uhud vak'asında Resûlullah'tan aldığı bir yaradan müte-essiren Mekke'de vefat edip cam Cehennem'e gittiğinden Ebubekir Hazretleri mukaavelenin muktezası olan develeri vereseye intikaal eden terekesinden almış ve verese de bilâtereddüt vermişlerdir. Rumların ehl-i Fürse galebesinin sebebi; Acem askerinin kumandam (Şehriman) isminde bir kimsenin bazı esbaba mebni firar ederek Rûm askerine karışıp ehl-i Fâris'in plânlarını haber vermesi ve (Şehriman) m Rûm ordusuna fırka kumandam olması olduğu mervidir. Rumların ehl-i Fürse galebeleri hicretin yedinci senesi (Hudeybiye) de Resulullah'a vasıl olmuştur. Şu halde bu âyet; Resûlullah'ın nübüvvetine delâlet eden mucizât-ı nebeviye kabilindendir. Zira; âyet; ileride olacak bir vak'ayı haber verdiği cihetle gaipten haber olduğu gibi haber verdiği veçhile vak'amn zuhuru mucizeden başka birşey değildir. Bu âyette Ebubekir Hazretlerinin mukaavelesiyle İmam-ı A'zam Hazretleri dar-ı harpte riba v.s. gibi ukuud-u fasidenin cevazım istidlal etmişlerse de sair eimme bu vak'anm, kumarın haram kılınmasından evvel olmasıyla cevap vermişler ve ukuud-ü fasidenin her yerde fasit olduğuna hükmetmişlerdir. Vacip Tealâ ehl-i Fürsün- galebesinden sonra Rumların galebe edeceklerini ba'delbeyan evvel ve âhir hüküm kendinin olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Rûm'un Fürs üzerine galebesinden, evvel ve sonra hükmün cümlesi Allah'ındır. Zira; gaalip olduklarında onları gaalip kılan ve mağlûp olduklarında onları mağlûb eden Allahü Tealâ'-dır. Çünkü; cümlesi irade-i İlâhiye neticesi olduğu cihetle Allah'ın gayrının hiç te'siri yoktur ve herşeyde te'sir Allah'a münhasırdır. Binaenaleyh; insanlar vazifeleri olan esbab-ı âdiyeye teşebbüsle beraber esbabın te'sirini Cenab-ı Hak'tan beklemek lâzım ve kafi olduğuna bu âyet delâlet eder. Buna her şahıs kendi nefsinde yüzlerce şahit ve misal bulur. Çünkü; çok defa insanlar bir işin esbabında hiç noksan bırakmaksızın hazırlar ve lâkin Allahü Tealâ halketmeyince müsebbep olan şey husul bulmaz. Eğer esbapta te'sir olmuş olsaydı esbap hazırlanınca müsebbep derhal hasıl olurdu. Halbuki bazı zamanda emir bilâkis olur. Meselâ çiftçi nadas yapar, tohumu atar, fakat ekin bitmez. Şu halde te'sir; Allah'ın olduğuna şüphe yoktur.

Rum 30:4

Vacip Tealâ ehl-i kitap olan Rumların müşrik olan ehl-i Fürs üzerine galebesinde müminlerin ferahlarım boyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Rumların galebe" ettikleri günde kendileri gibi kitâtî ve peygamberleri tanıyan Rumlara Allah'ın nusret etmesine müminler ferah ederler. Zira; kitabî olan Rumların müşrik olan ehl-i Fürs üzerine galebesinden kendilerinin de Mekke müşriklerine galebe edeceklerine tefe'ül ettikleri gibi âyette haber verildiği veçhile vukuuâtın zuhur etmesi müminlerin sıdkma ve imanlarının kuvvetine delâlet ettiği cihetle dahî ferahlarını mucip olmuş ve ehl-i şirk aynı derecede keder etmişlerdir. Müminlerin ferahı er» bab-ı dinin kuvvet bulmasın a dır, yoksa müşriklerin ferahları gibi gayret-i cahiliye iktizası değildir, Allahü Tealâ dilediği kuluna nusret eder. Zira; cümleye gaalip ve merhameti âmmeye şâmildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan müminlerin ferahları; kitabî olan Rumların galebesine ferah ettikleri gibi (Hudeybiye) de yapılan ahidname icâbı bilkuvve Mekke müşriklerine kendilerinin galebelerine ferahlarına dahi şâmildir. Beyzâvî'nin işareti veçhile Cenab-ı Hakkın baz] zamanda dostları üzerine düşmanlarını musallat kılmakla dostlarını intibaha davet edip herkese gaalip olduğuna ve bir kimseye ihtiyacı olmadığına işaret için nusretini beyan akibinde Aziz ism-i şerifi ve diğer zamanda dostlarını, düşmanları üzerine musallat kılmakla dostlarına merhamet ettiğine işaret için Rahim ism-i lâtifi varid olmuştur.

Rum 30:5

Vacip Tealâ ehl-i kitap olan Rumların müşrik olan ehl-i Fürs üzerine galebesinde müminlerin ferahlarım boyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Rumların galebe" ettikleri günde kendileri gibi kitâtî ve peygamberleri tanıyan Rumlara Allah'ın nusret etmesine müminler ferah ederler. Zira; kitabî olan Rumların müşrik olan ehl-i Fürs üzerine galebesinden kendilerinin de Mekke müşriklerine galebe edeceklerine tefe'ül ettikleri gibi âyette haber verildiği veçhile vukuuâtın zuhur etmesi müminlerin sıdkma ve imanlarının kuvvetine delâlet ettiği cihetle dahî ferahlarını mucip olmuş ve ehl-i şirk aynı derecede keder etmişlerdir. Müminlerin ferahı er» bab-ı dinin kuvvet bulmasın a dır, yoksa müşriklerin ferahları gibi gayret-i cahiliye iktizası değildir, Allahü Tealâ dilediği kuluna nusret eder. Zira; cümleye gaalip ve merhameti âmmeye şâmildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan müminlerin ferahları; kitabî olan Rumların galebesine ferah ettikleri gibi (Hudeybiye) de yapılan ahidname icâbı bilkuvve Mekke müşriklerine kendilerinin galebelerine ferahlarına dahi şâmildir. Beyzâvî'nin işareti veçhile Cenab-ı Hakkın baz] zamanda dostları üzerine düşmanlarını musallat kılmakla dostlarını intibaha davet edip herkese gaalip olduğuna ve bir kimseye ihtiyacı olmadığına işaret için nusretini beyan akibinde Aziz ism-i şerifi ve diğer zamanda dostlarını, düşmanları üzerine musallat kılmakla dostlarına merhamet ettiğine işaret için Rahim ism-i lâtifi varid olmuştur.

Rum 30:6

Binaenaleyh; müşrikler gibi vaad-i İlâhiye iman etmezler. Zira; gaflet ve cehaletleriyle beraber inatları her taraflarım ihata ettiğinden vaadin mezâyâsmı ve kimin vaadi olduğunu düşünmeksizin tekzib ederler. Halbuki vaad, Allah'ın vaadi olduğunu ve Allah'ın vaadinde hulfetmeyeceğini tefekkür etmiş olsalar tekzib etmezler. Şu halde Allah'ın vaadinde hulfolmadığı ve binaenaleyh; vaad-i İlâhiye itimat lâzım olduğu ve lâkin nâsın ekserisi bu ciheti teemmül edip bilemedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Rum 30:7

Vacip Tealâ kâfirlerin vaad-i İlâhiyi bilmediklerini beyandan sonra ilimlerinin hemen dünya umuruna münhasır olduğunu ve insana elzem olan umur-u âhiretten gaafil bulunduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin ilmi umur-u dünyaya ve emr-i maişetlerine münhasırdır. Binaenaleyh; kesb-i ticaret ve bey' ü şıraya dair mu-âmele-i dünyayı ve ekinin ne zaman ekileceğini, biçileceğim ve saire gibi şeyleri bilirler, bunları bilmekle beraber bunların vesile olacağı umur-u âhiretten gaafillerdir. Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile vaad-i İlâhiyi tekzi-beden kâfirlerin dünyayı dahi lâyıkıyla bilemediklerine işaret için varid olmuştur. Çünkü; dünyanın zahiri; nimetleriyle telezzüz etmek, oyunlarıyla oynamak ve meydanda olan menâfiiyle intifa' etmektir. Dünyanın bâtını ysa dünya âhiretin mezraası olduğu cihetle dünyayı âhirete vesile ittihaz etmek, ibadet, taat ve a'mâl-i salihayla iştigal etmektir. Kâfirlerin zâhir-i dünya ile iktifa ettiklerini beyan etmek onları zemmetmektir. Çünkü; dünyanın zahiriyle iktifa edenlerin behaimden farkları yoktur. Zira; huzuzat-ı nefsaniyesine müteallik dünya menfaatini behaim de bilir, onu arar, bulur ve intifa' eder. Dünyanın mazarratlarını bilerek ondan ihtiraz etmek, fânî olduğunu anlamak ve dünyada âhirete azık kazanmak dünyanın bâtını ciheti olduğu Beyzâvî'nin cümle-i beyanatmdandır. Kâfirlerin dünyada bildikleri gaayet az olduğuna işaret için lâfzı tahkire ve taklile delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Âhiretten gaflet müşriklere münhasır olduğuna işaret için hasra delâlet eden,zamir-i fasılla varid olmuştur. Yani; «Onlar ancak âhiretten gaaf iller» demektir ki, «Gaflet; âhireti münkir olanlara münhasır» demektir. Gerçi âhiret için lâyıkıyla azık hazırlamadıklarından gaaf illerse de âhirete iman ettikleri için müminlerin gafletleri hakîkî bir gaflet değildir. Binaenaleyh; âhiretten hakîkî gaflet âhireti inkâr edenlere mahsustur. Zira; onlar âhiret için asla tedarikâtta bulunmazlar.

Rum 30:8

Vacip Tealâ müşriklerin âhireti inkâr etmelerinin' tefekkür etmediklerinden ileri geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler kendi nefislerinde tefekkür edip düşünmediler mi? Halbuki kendi nefisleri mir'ât-ı âlem olduğu cihetle dünyaya ve âhifete müteallik deliller onda mevcut olduğundan tetkik etselerdi Cenab-ı Hakkın iptidaen icada kaadir olduğu gibi öldükten sonra da iadeye kaadir olduğunu, haşr ü neşri ve amellerinin cezasını göreceklerini nefislerinden istidlal ederlerdi. Çünkü; nefislerinde Rablerinin kudret-i kâmile sahibi olduğuna delâlet eder birçok deliller vardır. Meselâ Cenab-ı Hak insanın hayatına hadim olan gıdayı yemek için ağzını, ağzından mideye gidecek yollarını, midede o taamı hazmedecek kuvâlarmı, taamın işe yarayanını bedene sarfedecek vo işe yaramayan tortusunu, taşraya atmak için âletleri ve yolları haikctüğini vo işe yarayanları kana. suya ve nut-feye tefrika memur aletleri düsünselerdi âhireti inkâra cesaret etmezlerdi ve şunu da bilirlerdi ki. Allahü Tealâ şu görülen gökleri ve yerleri batıl olarak halketmedi, ancak hak olarak halketti ve bir vakt-ı muayyene kadar devam edip o vaktinde nihayet bulmak üzere icadettiğini bilirler ve herkesin ameline göre ceza verileceğine iman ederlerdi. Çünkü; ölüme numune olan uyku ve haş-re numune olan uyanmayı hergün nefsinde müşahade eden bir kimsenin hasrı inkâr etmesi ancak düşünmediğinden ileri geldiğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh; nâstan çokları kendilerine en yakın olan nefislerinde mevcut olan delâili tetkik etmediklerinden yevm-i kıyameti ve o kıyamette Rablerinin cezasına mülakatlarını inkâr ederek "Dünya baki âhiret yoktur'» derler. Vacip Tealâ insanın nefsinin, yerlerin, göklerin ve onların arasında mevcut oîan mahlûkaatm bihakkın vahdaniyete ve kıyamete delâlet ettiğine işaret için bunların halkolunması hak üzere olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; hakka mukaarin olunca fesat olmaz ve fesat olmayınca maksada lâyıkıyla delâlet eder ve lâkin bunları yoluyla tetkik edebilmek lâzımdır. Binaenaleyh; bu delâil-den lâyıkıyla istidlal edemeyenler Halikı ve âhireti inkâra cür'et etmişlerdir.

Rum 30:9

Vacip Tealâ insanın nefsinde ve etraf-ı âlemde mevcut delilleri tefekkür etmeyenleri tevbihten sonra geçmiş milletlerden ibret almayanların hallerini takbih etmek üzere buyuruyor. Çünkü; kötülüğü kendilerine âdet edenlerin akıbetleri kötülüktür. Zira; seyyienin cezası seyyicdir. lâjzımn cem'idir. lâfzı; ziyade çirkin manasınadır. Ziyade çirkin olan şey do Cehennemedir. Buna nazaran manâ-yı nazım : | Allah'a küfrü ve resulüne tekzibi ve müminlere zulm ü tuğyanı âdet ettikten sonra sol kimseler ki, onlar bu gibi kötülükleri irtikâb ettiler. Onların akıbetleri en ziyade çirkin olan Cehennem'dir, Cehennem'e girmelerine sebep de onlar Allah'ın âyetlerini tekziple beraber o âyetleri istihza etmeleri) demektir. Hulâsa; âlemde mevcut mahiûkaata nazar-ı ibretle bakmayanların mezmum oldukları ve geçmişlerden ibret almayanların âki-betleri helak olduğu ve bu helak taraf-ı İlâhiden onlara zulüm olmayıp belki onların kendi nefislerine zulümleri sebebiyle helake müstehak oldukları, ma'siyet gibi kötülükleri irtikâb edenlerin akıbetleri en çirkin olan Cehennem olduğu ve Cehennem'e girmelerine sebep; sair günahlarıyla beraber Allah'ın âyetlerini tekzip ve istihza etmeleri olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.

Rum 30:10

Vacip Tealâ insanın nefsinde ve etraf-ı âlemde mevcut delilleri tefekkür etmeyenleri tevbihten sonra geçmiş milletlerden ibret almayanların hallerini takbih etmek üzere buyuruyor. Çünkü; kötülüğü kendilerine âdet edenlerin akıbetleri kötülüktür. Zira; seyyienin cezası seyyicdir. lâjzımn cem'idir. lâfzı; ziyade çirkin manasınadır. Ziyade çirkin olan şey do Cehennemedir. Buna nazaran manâ-yı nazım : | Allah'a küfrü ve resulüne tekzibi ve müminlere zulm ü tuğyanı âdet ettikten sonra sol kimseler ki, onlar bu gibi kötülükleri irtikâb ettiler. Onların akıbetleri en ziyade çirkin olan Cehennem'dir, Cehennem'e girmelerine sebep de onlar Allah'ın âyetlerini tekziple beraber o âyetleri istihza etmeleri) demektir. Hulâsa; âlemde mevcut mahiûkaata nazar-ı ibretle bakmayanların mezmum oldukları ve geçmişlerden ibret almayanların âki-betleri helak olduğu ve bu helak taraf-ı İlâhiden onlara zulüm olmayıp belki onların kendi nefislerine zulümleri sebebiyle helake müstehak oldukları, ma'siyet gibi kötülükleri irtikâb edenlerin akıbetleri en çirkin olan Cehennem olduğu ve Cehennem'e girmelerine sebep; sair günahlarıyla beraber Allah'ın âyetlerini tekzip ve istihza etmeleri olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.

Rum 30:11

Vacip Tealâ Cehennem'e girmek, kabirden kalkıp düny âhirete gitmekle olacağına binaen hasrı beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; halinizi ve amelinizi ıslaha çalışmalısınız ki her ayıptan salim olarak huzur-u Bârî'ye gelesiniz. Vacip Tealâ insanların ba'delvefat iade olunacaklarım b dan sonra günahkâr kulların hallerini beyan etmek üzere

Rum 30:12

buyuruyor. Zira; bekledikleri faydayı göremeyince o putlara söğmek ve küfretmekle teşeffi-i sadretmek isterler. Çünkü; dünyada onlar sebebiyle dalâleti irti-kâb edip onların kulu kurbanı oldukları putlar âhirette şefaat edecekleri ümidine mebni olduğundan şefaat edemediklerini görünce onları red ve inkâr etmekten başka çareleri olmaz. Hulâsa; kıyamet kaaim olduğu günde günahkârların rahmet-i İlâhiyeden naümid olacakları ve dünyada ibadet ettikleri şeriklerinden asla şefaat eden olmayacağı ve onların şeriklerine küfredecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cürnlesindendir.

Rum 30:13

buyuruyor. Zira; bekledikleri faydayı göremeyince o putlara söğmek ve küfretmekle teşeffi-i sadretmek isterler. Çünkü; dünyada onlar sebebiyle dalâleti irti-kâb edip onların kulu kurbanı oldukları putlar âhirette şefaat edecekleri ümidine mebni olduğundan şefaat edemediklerini görünce onları red ve inkâr etmekten başka çareleri olmaz. Hulâsa; kıyamet kaaim olduğu günde günahkârların rahmet-i İlâhiyeden naümid olacakları ve dünyada ibadet ettikleri şeriklerinden asla şefaat eden olmayacağı ve onların şeriklerine küfredecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cürnlesindendir.

Rum 30:14

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette mücrimlerin azabı görünce rahmetten kat'-ı ümid edeceklerini beyandan sonra kıyamet kaaim olunca insanların birbirlerinden ayrılacaklarım beyan etmek üzere buyuruyor Zira; müminin mercii Cennet, kâfirin mercii Cehennemdir. Binaenaleyh; muhasebeleri icra olunca insanlar cemaat cemaat ayrılır. Herkes kendi emsaliyle bir fırka diğeri ayrı bir fırka olur, herkes fevc fevc makamlarına giderler. Çünkü; herkes kendi ameline göre ceza göreceğinden bir amelde iştirak edenlerin cümlesi bir fırka, diğer amelde iştirak edenler diğer bir fırka olarak her fırka makamlarına giderler. Kıyamet gününün şiddetine işaret için lâfzı bu âyette tekrar zikrolunmuştur. Çünkü; tehditte şiddete ihtiyacı olan şeyi tekrar zikretmek âdettir. Yani «Kıyamet kaaim olduğu gün ki, işte o günde nâs fırka fırka ayrılır» demektir.

Rum 30:15

Vacip Tealâ kıyamette insanların fırka fırka ayrılacaklarını beyandan sonra fırkaların yekdiğerinden ne yolda tefrik olunacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; dünyada amel-i saliha muvaffak olan müminler Cen-net'te gaayet meserreti! bahçe içinde mesrur kılınırlar. Ehl-i Cennet'in ikram olunacakları bahçeler gaayet ferahfeza ve meserreti icabeder herşey mevcut olduğuna işaret için lâfzı ta'zîme ve teksire delâlet eden tenvinle varid olmuştur. manasınadır. Yani «İkram olunurlar» demektir. Çünkü; Taberî'de beyan olunduğu veçhile ahbere; sürür ve gıptadır. Yani «Ehl-i Cennet bahçelerde bir ikramla ikram olunurlar ki, o ikram onların sürurlarmı ve başkalarının gıptalarını mucip olur. Çünkü; envâ'-ı nimetlerle mütena'-imler ve güzel manzaralara nazar ederler» demektir. Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bazıları bu âyette ehl-i Cennet'in ikramlarını sima' ile tefsir etmişlerdir. Çünkü Cennet'te herkesin telezzüz edeceği neğamât ve sadalar mevcuttur ve herkes istediği veçhile telezzüz eder. Hatta bazı ağaçların dallarını ve yapraklarını rüzgâr tahrik ettikçe herbiri bir gûnâ avaz ve şada verip ehl-i Cennet'in onunla telezzüz edecekleri (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden mervidir.

Rum 30:16

Zira; küfürlerinin cezası ancak Cehennem'dir. Binaenaleyh; onlardan azap ebeden kaybolmaz. Bu âyette kâfirin yalnız küfrü Cehennem'de azabına kâfi olduğuna işaret için küfrünü zikirle iktifa olunmuş, diğer seyyiatını zikre hacet görülmemiştir. Ayetleri tekzip ve âhireti inkâr küfürde dahilse de tekzip cinayetlerin pek büyüğü olduğundan şanına ihtimam için ayrıca zikrolunmuştur. Hulâsa; imanla amel-i saliha muvaffak olanların Cennet'te ikram olunacakları ve kâfirlerin Cehennem'de azab-ı daimle muazzep olacakları ve bu vesileyle müminlerin kâfirlerden ayrılacakları b(u âyetlerden ,müstefad olan fevaid cürnlesindendir.

Rum 30:17

Vacip Tealâ âlemin icadını beyanla; kudret-i kâmilesini ve yevm-i kıyameti beyanla; intihâ-yı emirde kuvvet-i kaahiresini beyandan sonra cemi-i nekaaisten münezzeh olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın kudretini ve azametini bilince akşama dahi! olduğunuzda akşam namazını ve sabaha dahil olduğunuzda sabah namazını eda ve teşbih etmekle Vacip Tealâ'yı nekaaisten tenzih edin. Çünkü; semâvat ve arzda ehl-i sema ve ehl-i arzın ibadet ve taat-ları ve hamd ü senaları Aliahü Tealâ'ya mahsustur. Somâvât ve arzda Allah'ın gayrı hamde müstehak hiçbir kimse yoktur ve ikindi vaktinde ikindi, öğle vaktine dahil olduğunuzda öğle namazını eda ile nekaaisten tenzih ve Rabbinize hamd ü sena edin ki, Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü eda etmiş olasınız. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet zahirde ihbar ise de haki-katta emirdir. Binaenaleyh; «Sabah ve akşam vakitlerinde Cenab-i Hakkı nekaaisten tenzih edin" demektir. Sabah ve akşam vakitlerinde kudret-i İlâhiye ve azamet--i sübhaniyenin sair vakitlerden daha ziyade zuhur ettiği cihetle teşbihle emr-i İlâhi bu vakitlere tahsis olunmuştur, ikindiyle öğle vakitlerinde nimet-i İlâhiyenin teceddüdü çok olduğundan hamdetmek yani nimete şükreylemek hususunda bu iki vakit zikrolunmuştur. Taberî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (İbn-i Abbas) Hazretlerinin «Kur'an'da beş vakit namazı bulur musun?» denildiğinde bu âyeti okuyup «akşam, vz yatsı na-mazları, sabah namazı, ikindi, öğle na7nazıdır» demekle cevap verdiği mervidir. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile teşbihin şu beş vakte tahsis olunması Allah'ın kullarına lutf u ihsanıdır. Zira; amelin efdali devamlı olanıdır. İnsan ise cemi-i evkaatını teşbihe sarfa muktedir değildir. Çünkü; insan taayyüş edeceği me'kûlât ve meşrubatını ve sair ihtiyacını kisbe mecbur olup bunları kisb ise vakte muhtaç olduğundan bir insanın cemi-i evkaatını ibadete sarfetmesi mümkün olamayacağına binaen ibadete evkatın bazısı tahsis edilmiş ve binaenaleyh; beş vakti eda eden kimsenin cemi-i evkaatmı ibadetle geçirmiş gibi olacağına dahi işaret olunmuştur. Zira; yirmi dört saatte farz olan namaz on yedi rekâttır. Her rekâtı bir saat teşbih makaammda olduğu cihetle teşbihten hâli yedi saat kalır. O yedi saat da uykuya-mahsup olup uykuda olan kimse hakkında kalem sâkit olduğundan keenne her saat teşbih etmiş gibidir. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın evvelâ icada, saniyen iadeye ve kullarını muhasebeye kaadir olduğunu bilince sabah, akşam, yatsı, öğle, ikindi vakitleri insanın teşbih etmesi vacip ve beş vakit namazın farz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Rum 30:18

Vacip Tealâ âlemin icadını beyanla; kudret-i kâmilesini ve yevm-i kıyameti beyanla; intihâ-yı emirde kuvvet-i kaahiresini beyandan sonra cemi-i nekaaisten münezzeh olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın kudretini ve azametini bilince akşama dahi! olduğunuzda akşam namazını ve sabaha dahil olduğunuzda sabah namazını eda ve teşbih etmekle Vacip Tealâ'yı nekaaisten tenzih edin. Çünkü; semâvat ve arzda ehl-i sema ve ehl-i arzın ibadet ve taat-ları ve hamd ü senaları Aliahü Tealâ'ya mahsustur. Somâvât ve arzda Allah'ın gayrı hamde müstehak hiçbir kimse yoktur ve ikindi vaktinde ikindi, öğle vaktine dahil olduğunuzda öğle namazını eda ile nekaaisten tenzih ve Rabbinize hamd ü sena edin ki, Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü eda etmiş olasınız. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet zahirde ihbar ise de haki-katta emirdir. Binaenaleyh; «Sabah ve akşam vakitlerinde Cenab-i Hakkı nekaaisten tenzih edin" demektir. Sabah ve akşam vakitlerinde kudret-i İlâhiye ve azamet--i sübhaniyenin sair vakitlerden daha ziyade zuhur ettiği cihetle teşbihle emr-i İlâhi bu vakitlere tahsis olunmuştur, ikindiyle öğle vakitlerinde nimet-i İlâhiyenin teceddüdü çok olduğundan hamdetmek yani nimete şükreylemek hususunda bu iki vakit zikrolunmuştur. Taberî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (İbn-i Abbas) Hazretlerinin «Kur'an'da beş vakit namazı bulur musun?» denildiğinde bu âyeti okuyup «akşam, vz yatsı na-mazları, sabah namazı, ikindi, öğle na7nazıdır» demekle cevap verdiği mervidir. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile teşbihin şu beş vakte tahsis olunması Allah'ın kullarına lutf u ihsanıdır. Zira; amelin efdali devamlı olanıdır. İnsan ise cemi-i evkaatını teşbihe sarfa muktedir değildir. Çünkü; insan taayyüş edeceği me'kûlât ve meşrubatını ve sair ihtiyacını kisbe mecbur olup bunları kisb ise vakte muhtaç olduğundan bir insanın cemi-i evkaatını ibadete sarfetmesi mümkün olamayacağına binaen ibadete evkatın bazısı tahsis edilmiş ve binaenaleyh; beş vakti eda eden kimsenin cemi-i evkaatmı ibadetle geçirmiş gibi olacağına dahi işaret olunmuştur. Zira; yirmi dört saatte farz olan namaz on yedi rekâttır. Her rekâtı bir saat teşbih makaammda olduğu cihetle teşbihten hâli yedi saat kalır. O yedi saat da uykuya-mahsup olup uykuda olan kimse hakkında kalem sâkit olduğundan keenne her saat teşbih etmiş gibidir. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın evvelâ icada, saniyen iadeye ve kullarını muhasebeye kaadir olduğunu bilince sabah, akşam, yatsı, öğle, ikindi vakitleri insanın teşbih etmesi vacip ve beş vakit namazın farz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Rum 30:19

Vacip Tealâ teşbihin lüzumunu beyandan sonra teşbihe istih-kaakını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cenab-ı Hak diri olan insanı ölü olan nutfeden ve ölü olan nutfeyi diri olan insandan çıkarır ve yeryüzünü koruyup ölmüş ceset menzilinde olduktan sonra bahar günlerinde yağmurlarla otlar ve ekinler bitirmekle ihya eder ve nasıl ki, bu dünyada ölmüşlerden dirileri ihya ederse yevm-i kıyamette sizi de kabrinizden ihya eder ve siz de otların topraktan ihraç olunduğu gibi ihraç olunursunuz. Şu halde öldükten sonra tekrar dirileceğinizde şüphe etmemeniz lâzımdır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak beş vakitte teşbihe müstehaktır. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile hayy ile murad; mümin ve meyyitle murad; kâfir olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: jAllahü Tealâ kâfirden mümini ve müminden kâfiri ihraç eder], demektir. Yani; «Pederi kâfir, oğlu mümin ve oğlu kâfir, pederi mümin olur". Buna misal olarak hariçte binlerce kimseler görülmektedir. Şu zamanda birçok sulehadan nice dinsizler doğmaktadır. Bu âyet; Vacip Tealâ'mn teşbihe istihkaa-kma delildir ve takriri şöyledir : «Allahü Tealâ beş vakitte teşbihe müstehaktır. Zira; Allahü Tealâ diriyi ölüden çıkarır. Her kimse ki, diriyi ölüden çıkara, teşbihe müstehaktır. Allahü Tealâ teşbihe müstehaktır». Kezalik ölüyü diriden çıkarmakta ve öldükten sonra arzı ihyada takrir bu minval üzeredir. Çünkü; onlar da ayrı ayrı delillerdir.

Rum 30:20

Vacip Tealâ ölüden diriyi ve diriden ölüyü ihraç ettiğini beyanla teşbihe istihkaakmı ve hamdin kendine mahsus olduğunu beyandan sonra kudret-i kaahiresine delâlet eden bazı delillerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'mn sizin vefatınızdan sonra ihya etmeye kaadir olduğuna delâlet eden,delâil ve alâmât cümlesindendir. Sizin aslınız olan Âdem'i topraktan halke.tmesi yalnız Âdem'le iktifa etmeyip Adem'i ve haremi Havva'yı halkettikten sonra nagehânî onun züfriyctindcn siz bir halden hal-i uhraya nakilleı beşer olarak çokaldınız vo yeryüzüne dahildiniz, sizin suretlerinizi: güzel olarak icadetti ve sizi bu minvai üzere halkedip yeryüzüne dağıtan ye şu suret üzere halketmeyo kaadir olan Allahü Tealâ öldükten sonra sizi ihya etmeye dahi kaadirdir. Çünkü Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanı topraktan ahsen-i suret üzere halketmesi; Allah'ın kudretine delâlet eden delillerin pek büyüğüdür. Zira; toprağın şanı kuru, karanlık, soğuk ve ağır olmaktır. İnsan ise bunun tamamen zıddına rutubetli, nurlu, hararetli ve hafiftir. Şu halde kurudan yaşı, karanlıktan nuru, soğuktan sıcağı ve sıkletten hafifi halket-mek elbette kudret-i kâmileye açıktan delâlet eder. Kezalik hareket eden insanı sükûnet üzere olan topraktan halketmek kudret-i kaahireye delâlet eden delâil cümlesindendir. Fahri Râzi ve Nisâbûn'nin beyanları veçhile insanın esası suyla topraktan halkolunduğu cihetle bazı âyette sudan ve diğerinde topraktan halkettiğini zikretmek ec?.a-yı mühimmini zikretmektir, âyetler beyninde de münafat yoktur. Binaenaleyh; bu iki cüz'-ü mühimmini zikretmek başka eezası olmamasını icabetmez ki, hu-kemanın insan unasır-ı erbaadan yani su, toprak, ateş ve havadan mürekkeptir dedikleri sözleri âyete muhalif olsun. İnsanın esası suyla topraktır. Havayla ateş bu iki cüzü pişirmek ve yekdiğerine imtizaç ettirmek için sonradan arız olduğu cihetle Kur'an'da insanın havayla ateşten' halkolunduğu zikrolumnamış ve eczâ-yi asliye olan toprakla suyu zikirle iktifa olunmuştur. İnsanın anasır-ı erbaadan halkolunmasında kudretin eseri daha ziyade görülür. Çünkü yekdiğerine zıd olan dört şeyden bir vücut meydana" getirip on-lann tabiatları başka başka olduğu halde cümlesini bir mizaca tâbi kılmak ve hatta su ile ateşi birbirine raptetmek Allah'ın kudretinin kemâline pek büyük delil olduğunda kimsenin şüphe etmemesi lâzım gelir.

Rum 30:21

Vâcıp Teala kudretine1 delalet eden insanın topraktan halko-lunmasını beyandan sonra nev'-i insanın bekaasına hadim olan izdivacın faydasını ve kudretine delâlet eden delâil cümlesinden olduğunu bevan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey insanlar! Sizin ülfet ve ünsiyet ederek aranızda çocuk mevdana getirmekle nev'inizin üâvevmilkıvam bekaasını te min ve âlemin i'marını ikmâl ve maişetinizi tanzim için sizin kendi cinsinizden menfaatmıza hizmet eder zevceler halketmesi: Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmilesine delâlet eder alâmât cümlesindendir. Çünkü kendi cinsinizden zevcelerle, ülfet yekdiğerinize rapta ve birbirinize meyi ü muhabbete sebep olduğu gibi Allahü Teala zevçle zevce arasında şefkat ve merhamet halketti ki, aile teşkilâtı kolay olsun ve birbirlerini âfât ve beliyâttan esirgesinler, emr-i taayyüşte birbirine muavenetle maişet hususunda müzayaka, çekmesinler. İnsanların zevceleri kendi cinslerinden olması lutf-u ilâhidir. Zira; kendi cinsinden olmak; muhabbete vesiledir. Eğer cinsinin başkasından olmuş olsaydı ülfet ve muhabbet şöyle dursun beyinlerinde nefret ve mübayenet olur ve âlemde intizam olmazdı. Amma kendi cinsinden olunca aralarında evvelden bir karabet ve ülfet olmadığı halde az bir zaman mülakatla Allahü Tealâ.'mn zevçle zevce arasında halketmiş olduğu muhabbet sayesinde birbirlerine annelerinden, babalarından ve kardeşlerinden daha kıymetli olurlar: İşte az bir müddet zarfında izdivaç sebebiyle bu kadar muhabbeti halketmek; Allah'ın azametine ve kudretine pek büyük bir delildir. Bunların cümlesinde erbab-ı tefekkür için kud-retullah'a delâlet eden deliller vardır. Zira; dünyanın kıvamı nev'-i insanın bekaâsıyla. nev'-i insanın bekaası nesil meydana getirmekle, neslin meydana gelmesi tezevvüçle, tezevvüç ise muhabbetle olduğu gibi tezevvücün bekaası da zevçle zevce beyninde atufet, merhamet ve hüsn-ü imtizaca bağlıdır. Şu halde kıvam-ı âlem; zevçle zevce beyninde Vacip Tealâ'nm halkettiği muhabbete merbut olduğundan âlemin ma'mur olup vakt-i merhununa kadar devamı, nev'-i insanın bekaası, âlemin intizamının üssülesasi ve mih-ver-i lâyıkmda cereyanı zevçle zevce beyninde olan muhabbet ve hüsn-ü imtizaçtır. Yoksa insanların hayvanat-ı saire gibi irtibatsız şurada burada buluşmasıyla âlemde intizam ve rahat olmayacağı gibi nev'-i insanda bekaa da olmaz. Çünkü; meydana gelen çocuğun babası kimdir ve onun meşakkatim kim tekeffül edecek? Zira; erkekle kadın arasında irtibat olmayınca çocuğun babası ma'-lûm olmaz ki, meşakkatini tekeffül eden bulunsun. İnsan ise hay-vanat-ı saire gibi keyfemettefak yetişir bir mahlûk olmadığından birçok terbiye ve meşakkata muhtaçtır. Binaenaleyh; insanları hayvanat-ı saireye kıyasla aradaki irtibatı kaldırmaya çalışanlar hiss-i insanîden tecerrüd etmiş ve hikmet-i İlâhiye hilâfına birtakım vahsiyane hareketle kendilerini yormaktan ve akibet hâib ü hâsir olmaktan başka birşey kazanmazlar. Evet! Az bir zaman için kendi fikirlerinde bazı kimseler de bulabilirlerse de buz üzerine temel koymak kabilinden seriüzzevaldir. Taife-i nisvamn erkeklerin menfaati için halkolunduğuna işaret için Vacip Teaîâ menfaata delâlet eden lafzıyla buyurmuştur, İnsanın kendi cinsiyle ülfet sükûnete sebep olup iz-tırab-ı kalpten vareste olduğu cihetle Cenab-ı Hak. makaammda buyurmuştur. Yani «Allahü Tealâ zevcelerinizi kendi cinsinizden halketti ki, kalbiniz rahat olmakla sükûnet bulup ıztırab-ı kalpten kurtulasımz» demektir. Zevçle zevce beyninde olan muhabbet ve irtibatta kudretullaha delâlet eder birçok delil olduğuna işaret.için zindaki âyât cemi7 suretiyle varid olduğu Ebusî cümle-i beyanatındandır.

Rum 30:22

Vacip Tealâ kudret-i İlâhiyeye delâlet eder dclâil-i enfüsiyeyi beyandan sonra insanın nefsinden hariç olan delillerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; gökleri ve göklerde olan yıldızların birbirine ziyalarının muhalefetiyle beraber Allah'ın halketmesinde ve arzı bu kadar cesametiyle, dağlan, dereleri, büyük nehirleri, denizleri, meyveli ve meyvesiz envâ'-ı eşcarı, maâdini, hayvanatı ve bilhassa mir'ât-ı âlem olan insanı hâvî olarak halketmesinde, lisan ve renklerinizin ihtilâfında kudretulîaha delâlet eder alâmetler vardır. Çünkü; bir kavmin lisanı diğerine muhalif olduğu gibi bir şahsın sadast dahi diğerine muhalif olmakta ve insanların herbirinin rengi diğerine muhalif olmakta kudret-i kâmileye delâlet eder binlerce deliller vardır. Zira; şu görülen âlem-i ulvînin intizamı, âlem-i süflî olan arzın bedayi üzerine müştemil olmasıyla beraber insanların lisan ve renklerinin birbirine muhalif olmasında dünyayı ve âhireti düşünen ve hidayete muvaffak olan erbab-ı dirayet, fetanet ve ilm ü irfan sahipleri için kudret-i İlâhiyeye delâlet eden alâmetler vardır. Lulâsa; semâvât ve arzın birtakım acaip üzere halkolunma-smda ve insanların lisanlarının ve renklerinin muhtelif surette zuhurunda Ccnab-ı Hakkın i'âil-i muhtar ve vâhid-i hakîki olduğunda erbab-ı ilim için delâlet eder deliller bulunduğu bu âyetten müslefad olan fevaid cümlesindendir.

Rum 30:23

Vacip Teaiâ insanın Icvazımatından olan lisanlarının ve renklerinin muhtelif olması kudret-i kaahireye delâlet ettiğini beyandan sonra insanın lâzım-ı gayr-ı müfarikından olan uykuyla erzakı kisbin kudrctullaha delâletini beyan zımnında buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ'nm emvatı ihyaya kaadir olduğuna delâlet eder alâmetler cümlesindendir ki: gece ve gündüzde bedeninizin rahatı için uyku uyumanız. Zira; kuvâ-yı tabiiye ve nefsaniyenin istirahatı uykuyla olduğu cihetle umur-u dünya ve umur-u âhiret cümlesini tanzim, uykunun muâvenetiylcdir. Binaenaleyh; insan için uyku kudrete delâlet eden lutf-u İlâhi cümlesindendir. Zira; uyku olmasa beden rahat edemeyeceği cihetle bütün işler de muattal kalacağından uyku dünyanın imarına hadim bir ihsan-i ilâhidir. Kezaiik gecede ve gündüzde insanın maişetini talcbetmesin-de keınâl-i inkiyadla eınr-i İlâhiyi işiten ve dinleyenler için kudre-tullaha deiâlet eden alâmetler vardır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile uykuyu ve rızkı talep; geceyle gündüzün hor ikisinde olmak muhtemel olduğu gibi âyette uyku geceye ve maişeti talep de gündüze masruf olmak ihtimali de vardır. Lâkin leyi ü neharın her ikisi de bir arada zikrolundu ki her iki zamanın, iktizasına göre hem uykuya hem de kesb-i maişete salâhiyetlerine işaret olunmuştur. Çünkü; ekseriyet itibarıyla uyku geceye ve kesb-i maişet gündüze tahsis olunmuşsa da aksini iltizamda imtina' da yoktur. Zira; bazı kere icab-ı maslahat uykuyu gündüze kesb-i maişeti geceye tahsis edenler de ol\u. Çünkü; insanların maişetlerinde esbap muhteliftir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın bedeninin istirahatını aramak taleb-i maişet üzerine mukaddem olduğuna işaret için bu âyette uyku maişet talebi üzerine takdim olunmuştur. Zira kesb-i maişet; bedenin kıvamına mevkuftur. Çünkü; beden kıvamını bulmayınca kisible meşgul olmak mümkün olmadığından kıvam-ı bedene hadim olan uykuya ihtimam olunmak lâzımdır. İnsan rızkını kendi kisbinden bilmeyip Allah'ın fazlından bilmesi lâzım "olduğuna işaret için rızkını talep, fazl-ı İlâhiden tale-betmesiyle takyid olunmuştur. Çünkü; abdin rızkı behemehal lutf-u İlâhidir, yoksa abdin akıl ve zekâsının rızkının husulünde tesiri yoktur. Zira; çok âkil ve zeki olan kimselerin hüsn-ü tedbire tevessül ettikleri halde karınlarının aç ve çok ahmak ve gabi kimselerin servet ü saman sahibi olduğu her yerde müşahede olunan şeylerdendir.

Rum 30:24

Vacip Tealâ insanın araz-ı lâzımından ve araz-ı müfarikından kudretine delâlet edenlerden bazılarını beyandan sonra semâvât ve arzın arazlarından bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cenab-ı Hakkın kudretine delâlet eden alâmetlerden birisi de size gökyüzünde havanın gürültüsüyle beraber şimşek parıltısını göstermesidir. Bu şimşekten sizin için saika isabetinden korku olduğu gibi hayırlı yağmur yağıp hasılatın istifade edeceğine dahi ümit vardır. Semadan nazil olan yağmur sularıyla kurumuş ve ölmüş ceset menzilinde olan yeryüzünü ihya etmesi dahi kud-retullaha delâlet eden alâmetler cüfnlesindendir. Zira; bunların cümlesinde aklı olup idrak şanından olan kavmiçin kudrete delâlet eder deliller vardır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bulutlar rahmet suyunu hamil olduğu halde onlardan ateşin çıkması ve şada vermek şanından olmayan yumuşak pamuğa benzeyen bulutlardan sadanın çıkması, dehşetli gürültülerin zuhur etmesi elbette fâil-i muhtarın vücuduna delâlet eden delâil cümlesindendir. Zira; suyla ateş yekdiğerine zıt iki unsur olduğu halde cism-i vâhid olan bulutta iki zıddı cemetmek elbette kudret-i kaahireye delâ-let-i vazıhayla delâlet eder. Çünkü; gerek şimşek, gerek göğün gürültüsü ve gerek saika muttariden her zaman vâki olur şeylerden değildir. Zira; bazan havanın kesif bulutlarla örtülü ve yağmur da yağdığı halde bunlardan hiçbirisi olmaz ve bazan da hepsi mevcut olur ve kezalik bazı beldede olur} diğerinde olmaz. Şu halde bunların cümlesi fâil-i muhtarın ihtiyarıyladır, tabiatın iktizası değildir. Zira; tabiatın iktizası olsa her zaman olurdu veyahut olmazdı.

Rum 30:25

Vacip Tealâ semâvât ve arzın levazımatmdan kudretine delâlet eden asarından bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor Yani; semâvât ve arzın istinatsız, errir-i İlâhiyle kaaim olmaları ve herbiri mevzi-i muayyeninde tebeddül ve tahavvül etmeksizin devam etmeleri fâil-i muhtarın vücuduna delâlet eden delâil cümlesindendir. Çünkü; semâ ile arzın bulundukları mekânın gayrı bir mekânda bulunmaları mümkün olduğu halde ancak o mekânda bulunup ahar mahalle tecavüz etmemeleri yalnız fâil-i muhtarın onların o mekânda bulunmalarını emretmesiyle ve o noktada sebat etmelerini irade buyurmasıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiatın iktizasıyla olamaz. Zira; onların bulundukları mekânla diğer mekân beyninde fark olmadığından birinde bulunup diğerinde bulunmaması tercih bilâmüreccahtır. Tercih bilâmüreccah ise batıl olduğundan tabiatın iktizası olarak da batıldır. Zira; batılı müstel-zim olan elbette batıl olur. Amma o mekânda bulunmaları fâil-i muhtarın iradesiyle olduğundan tercih bilâmüreccah lâzım gelmez. İşte semavat ve arz vakt-i muayyenine kadar kaaim olup vakt-i muayyenini ikmalden sonra davet-i Ilâhiyenin zuhuruyla herkesin vakit fevtetmeksizin kabrinden kalkacağı beyan olunmuştur. Çünkü; davet-i îlâhiyeye icabet etmemek o günde mümkün olmadığından elbette icabet olunur.

Rum 30:26

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerin hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; Allah'ın emrini kemâl-i tevazu'la işitir, dinler ve inkıyat da ederler. Çünkü hepsinde Allah'ın tasarrufu müstakildir, şeriki olmayıp herkesin mercii olduğu cihetle cümlesi itaata mecburdur. Binaenaleyh; vazifeleri Allah'ın emrine inkıyad etmektir. Şu halde vazifesini bilip itaat edenler mükâfatını görür, vazifesine devam etmeyip itaattan imtina' edenlerin de su-u ceza görecekleri şüphesizdir.

Rum 30:27

Yani; Allahü Tealâ şol kaadir ü kayyum- ki evvelâ mahlûkatı kudretiyle icad ettikten sonra muktezâ-yı kahrı halkı ifna, ba'dehu adaletini icra ve itaat edenleri âsîlerden tefrik etmek için kabirlerinden kaldırmakla iade eder ve onun üzerine iade, ukul-ü beşere nispetle iptidaen icadetmekten daha kolaydır. Çünkü; iade yalnız İsrafil'in bir sadasıyla olduğu cihetle insanların aklı onun daha kolay olduğunu idrak eder. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak üzerine icat ve iade ikisi müsavi olup hiçbirinde güçlük yoktur. Binaenaleyh; bu âyette «İade icattan daha kolay» demek «İnsanların kudretine ve usul-ü cariyelerine nispetle» demektir. Çünkü; iptidaen icat nutfeden mudgaya, mudgadan cenine, ceninden tufuliyete ve sair birtakım tebeddülatla bir halden hal-i uhrâya nakletmek suretiyle birçok mertebelerden sonra tâmmülaza bir insan olarak zuhur eder. Amma iade «Çıkın kabrinizden, kalkın ayak üzerine; gelin mahşere» demekten ibaret olan bir sayhayla husul bulduğundan insanlara nispetle iade daha kolay olduğu cihetle bu âyette iadenin kolay olduğu beyan olunmuştur. Zira; zorluk ve kolaylık beşere nispetledir, yoksa Vacip Tealâ'ya nispetle zor ve kolay olmaz. Binaenaleyh âvette «Ehven» demek; «Beşerin idrakine nazaran» demektir. Vacip Tealâ icat ve iadeye kaadir olduğunu beyandan sonra kudret-i kâmilesini ispat makamında :buyuruyor. Binaenaleyh; cümle mahlûkat kudret-i kaahire altında makhur-dur, bilûmum zerrât-ı kâinatı ilmi ihata etmiştir, onlar hakkında ef'âli hikmetten hâli değildir, insanların toprağa karışmış olan eczalarını ve mekânlarını bildiğinden onları cem'ü telife kaadirdir. Binaenaleyh; kıyamette insanların eczalarını cemetmek veyahut ma'dum olanları iade eylemek suretiyle ihya eder ki herkes amelinin cezasını görsün. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Vacip Te-alâ'nın meseI-i a'Iâ sıyla murad; kelime-i îevhid olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Buna nazaran Beyzâvî'nin beyanı veçhile mesel-i a'îâ; vahdaniyet sıfatıdır. Şu halde manâ-yı nazım : \ Allahü Tealâ ehl-i sema ve ehl-i arz taraflarından semada ve arzda tevhid sıfatıyla tavsif olunmaktadır j demek olur. Çünkü ehl-i sema ve ehl-i arzın lisanında kelime-i tevhid zikrolun-maktan hâlî değildir.

Rum 30:28

Vacip Tcalâ semâvât ve arzda sıfat-ı ulyâsı zikrolunmakla insanları ihya ve iadeye kaadir olduğunu beyandan sonra bir misâl-i aharla dahî kudretini ispat etmek üzere buyuruyor. Böyle şey olur mu? Yani memlûk malike müsavi olur mu ve sizinle rızıkta müşterek olsalar razı olur musunuz? Elbette kölelerinizin sizinle müşterek olmalarına razı olmazsınız. Şu halde Allahü Tealâ'mn kullarının ve edna mahlûk olan eşya-yı hasiseden ibaret putların ma'bud olmakta zat-ı ulûhi-yete müşterek olmalarına nasıl razı olur ve itikad edersiniz? Yani; Allahü Tealâ lütuf olarak vahdaniyetini ve şirket kabul etmediğini size bir misalle izah eder ve der ki «Ey insanlar! Siz âciz ve her zaman zat-ı ulûhiyetime muhtaç olduğunuz halde mülk kuvvetiyle malik olduğunuz köle ve cariyelerinizden bizim size verdiğimiz rızıkta size hiçbir şerik olan var mı ve onların size şerik olmalarına razı olur musunuz ve onlarla kendinizi müsavi addeder misiniz? Ve sizinle ortak olan şerik ve kardeşinizin rızkınızı taksimlerinden korktuğunuz gibi memlûklerinizin şerik olmasından korkar mısınız? Elbette korkmazsınız. Zira memlûk; efendiye emvalinin hukukunda müsavi olamaz. Binaenaleyh hür olan bir kimse kardeşi veya ortağı gibi diğer hür'ün iştirakinden korktuğu gibi bir efendi kölesinin kendine iştirakinden korkmaz. Şu halde ey müşrikler! Kendiniz abd-i âciz olduğunuz halde memlûkünüzün iştirakine razı olmuyorsunuz da semâvâtı ve arzı halik olan Allahü Tealâ'ya mahlûku olan birtakım âcizlerin nasıl müsavi ve şerik, olduklarını itikad edersiniz? Sizin köleleriniz de sizin gibi beşer oldukları halde beşerin beşere müsavatma razı olmazsınız da mahlûkun da halika müsavatına nasıl razı olur ve ibadete nasıl müstehak görürsünüz?» İşte şu misaliyle tafsil ettiğimiz gibi kudretimize ve vahdaniyetimize delâlet eden delilleri kullarımıza ve bilhassa akıl sahiplerine tafsil ederiz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu temsilde birkaç cihetten te'-kid olduğu gibi ehl-i şirki tekdir de vardır. Çünkü; zat-ı ulûhiye-tinde şirketin caiz olmadığım, aczi meydanda olan beşerde şirketin caiz olmadığını beyan eder bir misalle temsil buyurmuştur ki «Müşrikler kemâl-i aciz ve noksanıyla beraber nefsinde memlûkünün şerik ve müsavi olmasına razı olmayınca Allah'ın kullarının Allah'a şerik ve müsavi olmasına nasıl razı oluyorlar ve münasip görüyorlar ve birtakım âciz putları Allah'a nasıl müsavi addederler?» demektir ki bu da şiddetle tevbihi mutazammındır.

Rum 30:29

Vacip Tealâ memlûkün malike müsavi olamayacağını bir misalle beyandan sonra mahlûk olan putları halika ibadette müşterek kılanların itikad-ı batıllarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor Ve dalâlette olan kimselerin yardımcıları da yoktur,] /ani; mahlûk halika müsavi olamaz ve lâkin şirkle nefsine Linuden zalimler delilsiz ve ilimsiz arzu-yu batıllarına ittibâ' ederek yanlış yola gittiler ve hudud-u İlâhiyeden çıktılar. Binaenaleyh; mahlûkun halika şerik olduğunu itikat ve iradelerini dalâlete sarfla Allahü Tealâ onları idlâl etti. Şu halde onlar doğru yola vasıl olamazlar. Zira; Allah'ın idlâl ettiği kimseyi kim hidayette kılabilir? Elbette o zalimleri kimse hidayette kılamaz. Çünkü; iradelerini dalâle sarfla dalâletlerini Allahü Tealâ halkettiğinden doğru yola vusul onlara müyesser olmaz. Halbuki dalâletleri sebebiyle onları müstehak oldukları azaptan kurtaracak yardımcıları da yoktur. Çünkü; onlar Allah'a ibadeti terkedince Allah da onlardan muavenetini kesmiştir. Hulâsa; müşriklerin şirki bir delile ve ilme müstenit olmayıp ancak hava ve heveslerine ittibâ'dan ibaret olduğu ve iradesini dalâlete sarfettiği cihetle Allah'ın idlâl ettiği kimseyi hidayette kılacak bir kimsenin bulunmadığı ve bu gibi zalimleri azaptan kurtaracak bir yardımcıları dahî olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cıımlcsindondir.

Rum 30:30

Vacip Tealâ vahdaniyetinin delillerini tamamıyla izah ve temsil edip cadde-i tevhitten sapanların doğru yoldan sapmalarının sebebi havalarına ittibâ' olduğunu beyandan sonra vâhid-i hakîkî olan Allahü Tealâ'nın dinine teveccüh lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Ve bilmedikleri cihetle bu dine temessük etmediklerinden akıbet helak olurlar. Allah'ın dini demektir. Allahü Tealâ insanı bidayeten din-i hak üzere halkettiğinden insanın fıtrat-ı asliyesi din-i hak ve din-i İslâmdır. Çünkü; aklı kendi başına bırakmış olsan ancak o dini kabul eder. Fakat bir takım mevani' ve şehevat-ı nefsaniye araya girince tarik-ı haktan batıla meyleder ve lâkin bu meyil fıtrat-ı asliye değil belki fıtrat-ı asliye üzerine arızîdir. Hâzin'in beyanına nazaran Buharı ve Müslim'in ittifakıyla (Ebu Hüreyre) Hazretleri Resulullah'm «Dünyaya hiçbir çocuk doğmaz, ancak fıtrat-ı asliye üzerine doğar» buyurup bu âyeti kı-raatla emrettiğini rivayet etmiştir. FıtraIla murad; ezelde Hz. Âdem'in zahnndan zerre misali zürriyetini çıkarıp herbirerle-rinden iman edeceklerine dair almtş olduğu ahiddir. Zira; dünyaya gelen .her sabi o ahdüzere gelir ve o ahid de din-i haktır lâkin bu iman-ı fıtrîye itibar yoktur. Ancak muteber olan iman; taraf-ı şer'den emrolunan iman ki abdin kisbiyle hasıl olan imandır. Çünkü indallah makbul olan iman; abdin fiili ve ihtiyarıyla meydana gelen imandır. Binaenaleyh; hiçbir kimse hilkat-ı asliyesiyle me'-cur olmaz. Şu halde her insana lâzım olan; fıtrat-ı asliyesi olan imanı takviye etmektir, yoksa onu tebdil ve tağyiı etmek değildir. Binaenaleyh; demek «Allah'ın hilkat-ı asliyesini tebdil sahih ve caiz olmaz» demektir ki «O hilkati tebdil etmek insan için lâyık olmaz» demek olur. Yahut Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar cümlesi lâfızda ihbar ise de manâsı inşa ve nehiydir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım : Yani | Allah'ın fıtratı olan iman-ı ezelîye mülâzimetlo imanınızı takviye edin, fıtrat-ı asliye olan tevhidi şirke ve ibadeti ma'siyete tebdil etmeyin | demektir. Zira fıtrat-ı asliye olan din;.din-i müstakimdir. Binaenaleyh; «Onu gayr-ı müstakim olan bir dine tebdil caiz değil» demek olur. Yahut Fahri Râzi'nin beyanı veçhile demek «Allah'ın mahlûku, Allah'ın kullarıdır. Allah'ın kullarını Allah'ın gayrıya kul olmaya tebdil etmek caiz değil» demektir. Binaenaleyh kulların ma'budu; ancak Allah'tır, Allah'ın gayrı ma'bud yoktur. Şu halde herkesin ibadetini Allah'a has kılması h'rzım olup bunun tebdili caiz olamaz.

Rum 30:31

Vacip Tealâ edyan-ı batılayı terk ve din-i fıtrîye teveccühü emirden sonra o dinle ancak rıza-yı Bari'yi kasdetmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; siz veçhe-i azimetinizi dini ikameye tevcih edin, fakat bu tevcihiniz kusurlarınıza tevbe ve Cenab-ı Hakka tazarrula dergâhına rücû' eder olduğunuz halde olsun ki ibadetinizde Rabbini-zin rızasına teveccüh-ü tamla teveccüh etmiş olasınız ve bu teveccühle beraber bilûmum günahlardan kaçınmakla Allah'tan korkun ve nefsinizi azaptan vikaye ve kalbinizde olan teveccühü ve Allah'ın azabından korkunuzu takviye için zahir azanızla şeraitine riayet ederek beş vakitte farz olan namazı edaya müsarat ve müda-vemet edin, din ve mezheplerini tefrik eden müşriklerden olmayın ki onlardan bazıları putlara, bazıları yıldızlara, bazıları da hayvanattan bazılarına ibadetle fırka ve cemaatlar teşkil ettiler, mezhepler ihdas etmekle ayrı ayrı kabileler oldular. Hatta her fırka kendi itikadını doğru zannıyla iftihar eder, ferahlanır.

Rum 30:32

Vacip Tealâ edyan-ı batılayı terk ve din-i fıtrîye teveccühü emirden sonra o dinle ancak rıza-yı Bari'yi kasdetmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; siz veçhe-i azimetinizi dini ikameye tevcih edin, fakat bu tevcihiniz kusurlarınıza tevbe ve Cenab-ı Hakka tazarrula dergâhına rücû' eder olduğunuz halde olsun ki ibadetinizde Rabbini-zin rızasına teveccüh-ü tamla teveccüh etmiş olasınız ve bu teveccühle beraber bilûmum günahlardan kaçınmakla Allah'tan korkun ve nefsinizi azaptan vikaye ve kalbinizde olan teveccühü ve Allah'ın azabından korkunuzu takviye için zahir azanızla şeraitine riayet ederek beş vakitte farz olan namazı edaya müsarat ve müda-vemet edin, din ve mezheplerini tefrik eden müşriklerden olmayın ki onlardan bazıları putlara, bazıları yıldızlara, bazıları da hayvanattan bazılarına ibadetle fırka ve cemaatlar teşkil ettiler, mezhepler ihdas etmekle ayrı ayrı kabileler oldular. Hatta her fırka kendi itikadını doğru zannıyla iftihar eder, ferahlanır.

Rum 30:33

Vacip Tealâ tevhidini ispat ettikten sonra tevhidi ini müşriklerin bazı halette tevhidi ikrar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nasa hastalık, kıtlık ve saire gibi bir âfet dokunduğunda Cenab-ı Hakkın birliğini ikrarla dergâh'ma iltica ederek hu-zur-u kalple Rablerine dua ederler. Çünkü; şiddet zamanı herkesten ümitlerini keserek o zararın defini ancak Cenab-ı Hak'tan istirham etmek üzere elini dergâhına açarlar ve o belânın üzerlerinden kaldırılması için yalvarırlar. Zira; musibetin izalesine çaresaz olacak imdad-ı İlâhi olduğunu bilirler, ondan, gayrı ma'bud olmadığını ikrar ederler. Şiddet zamanı tazarrudan sonra Allahü Teaîâ onlara kendi tarafından lütuf olarak şiddeti kaldırmakla rahmetini tattırınca nagehânî onlardan bir fırkanın hemen Rablerine şirket-tikleri görülür. İşte bu hal ekseri insanlarda mevcuttur. Çünkü; insanlar bazı musibetin zevalini başka sebeplerde arar. Fakat hiçbirinden te'sir göremeyince son çaresini Rabbinden arar ve her yerden ümidini keser, fakat Rabbinden ümidini kesmez ve itikad-ı hakka sarılır. Lâkin o şiddet zail olunca bu hallerin cümlesini unutur. Şu kadar ki ehl-i iman Cenab-ı Hakka iltica edip şiddet zail olduktan sonra gerçi halini değiştirir, isyan ve tuğyan ederse de tevhidi şirke tebdil etmez ve Rabbini unutmaz, azaptan korku ve endişe kalbinden çıkmaz. Amma müşriklerin hali bunun aksinedir. Hulâsa; insanların ahvalinde sebat olmayıp şiddet zamanı Rablerine tazarru etmişken o şiddet zail olunca derhal duayı terkle bazıları sirk ve bazıları isyan ettikleri ve bu minval üzere halleri daima tebeddülata maruz olup bir karar üzere olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Rum 30:34

Yani; sirkeden fırka bizim lûtfumuzdan verdiğimiz nimetleri inkârla küfretmek için şirkeder. Onlar küfretmek için şirkedince Habibim! Sen bizim tarafımızdan onlara de ki «Ey münkir-i nimet olan kâfirler! Nail olduğunuz nimetlerle intifa' edin, yaşayın ve onlarla telezzüz edin. Siz yakında nimeti inkârla şirkinizin akıbetini ve başınıza gelecek vehameti bilir ve azabı görünce kusurunuzu ikrara mecbur olursunuz, fakat fayda etmez». Şu manâ da bulunan bundan evvelki âyetteki lâfzına taallûk ettiğine nazarandır. Amma Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile daki tehdid için lâm-ı emir olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : … demektir.

Rum 30:35

Böyle ellerinde ihticaca ve itizara salih bir hüccetleri veyahut onlara şirkle emreder bir kitapları var mı? Varsa bunlardan birini meydana koysunlar. Halbuki bunlardan hiçbirisi de yoktur. Binaenaleyh; şirkleri bir delile müstenit değildir. Âyette kelimesi manâsına ve takdirinde melik manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir.

Rum 30:36

Vacip Tealâ nasm nimetleri inkârla küfrettiklerini ve küfürlerinin vehametini yakında bileceklerini, onların küfrünü emreder bir hüccet olmadığını yahut onlar üzerine bir melik nazil olup onların şirklerini haber verdiğini beyandan sonra nasın diğer cihetten sebatsızlıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette rahmetle murad; ucuzluk, bolluk, sıhhat-ı beden, afiyet ve sair bilcümle nimetlerdir. Seyyieyle murad; kıtlık, darlık, hastalık ve sair bilcümle belâyadır. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Ekseri insanların hali böyledir. Binaenaleyh; âyetin sırrı her zaman zuhur etmektedir. Çünkü insanların pek çoklarına bir nimet geldiğinde ferahından ne yapacağını şaşırır ve kemâl-i sürurla mesrur ve musibet geldiğinde hiddetlenir, me'yus oiuf, belki ibadetini bile terkeder. Halbuki insana lâyık olan nimet ve nikmet zamanlarında ubudiyet noktasında sebat etmek ve ibadetinde ancak rıza-yı Bâri'yi aramak ve rızadan başka birşey murad etmemektir. Maatteessüf ekseriyetle insanların ahlâkı bunun aksinedir. Binaenaleyh; âyette beyan olunduğu veçhile bu gibi sıfatlarla muttasıf olanlar mezmumlardır. Şu halde insana lâyık olan nimete nail olduğunda Rabbısına şükretmek ve belayâya müptelâ olduğunda sabreylemek ve Rabbısının rahmetini beklemektir.

Rum 30:37

Vacip Tealâ insanın nimete mesrur ve musibete me'yus olduğunu beyandan sonra iyilik ve kötülüğün cümlesi Allah'ın halkıyla olduğunu beyanla belayâya müptelâ olanların nimet-i İlâhiy den kat'-ı ümid etmemelerini tavsiye etmek üzere buyuruyor. Çünkü mümin olan kimse Allah'ın bazı kulunun rızkını bol ve bazı kulunun rızkını dar verdiğini görünce Cenab-ı Hakkın her zaman istediği kulunun rızkını ve nimetini tevsi' edeceğine kalbi mutmain olur ve ıztıraptan kurtulur. Binaenaleyh; onun indinde nimet ve nikmet, hepsinin halikı Allahü Tealâ olduğunu bildiği cihetle müsavi olur. Çünkü; nimet ve nikmet elbette hepsi bir hikmete müpteni olduğunu itikad ettiğinden varlığa çok mesrur ve yokluğa çok me'yus olmaz. Zira mümin-i kâmilin şanı; her halinde Allah'a rapt-ı kalp etmektir. Allah'a rapt-ı kalp etmek; her türlü istirahatı muciptir. Vacip Tealâ dilediği kuluna rızkı bol vKliğini beyandan son ra o rızkın mesarifini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onlara riayet; eca-riibe riayetten daha evlâdır. Binaenaleyh; sana verdiğimiz rızıktan onların hukukuna riayet etmek ve ihtiyaçlarını defedecek miktarı onlara vermekle mesrur et. Binaenaleyh; onlara riayet et ki vatanından evlâd ü lyalinden ve yaran ü ahbabından uzak düştükleri için hürmete lâyıktırlar. Şu halde «Akrabaya ve bulunduğu beldenin fukarasına riayetten sonra merhamete lâyık olan misafirler» demektir. Lâkin misafirlerin misaferetleri suret-i meşruada olmak şarttır. Zira; hi-lâf-ı seri', fısk u fücur, yol kesmek ve adam soymak gibi bir maksada mebni misaferet edenlere riayet etmek değil, belki mümkün olursa ihanet etmek ve mefsedetlerine mani olmak lâzımdır. Çünkü bu minval üzere sarfetmek; nail olduğu nimetin şükrünü eda olduğu cihetle dünyaca nimetinin te-zayüdüne sebep olduğu gibi âhiretçe dahî ecr ü mesûbâta nail olacağı cihetle âhirette de hayır olur.

Rum 30:38

Bu âyette beyan olunan üç sınıfa riayetin vacip olması; zekâta malik olacak kadar gına lâzım değildir. Belki azıcık bir inala malik olmak kâfidir. Çünkü; bunların hukukuna riayet sairler üzerine mukaddem olduğuna işaret için âyette bunlar sarahaten zikrolun-muş ve riayet olunacak malın miktarı zikrolunmamıştır. İbadette itibar; abdin niyetine olduğuna ve nefs-i fiile olma-;'ğma işaret için şu sadakanın Allah'ın rızasını niyet edenler için hayırlı olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı ve^ ile riya ile cemi-i malını infak eden kimse rıza-yı Bârı için bir Çi. 'ek sadaka edenin sevabına nail olamaz. Binaenaleyh; mümin için ibadetinin cümlesinde niyetini tashih etmesi lâzımdır. Zira amelin hükmü; abdin niyetine bağlıdır. Niyet sahih olursa amel de sahih, niyet fasit olursa amel de fasit olur. Vacip Tealâ bu âyette ahlâk-ı hamideden üçünü beyan buyurmuştur : Bunlardan akrabaya riâyet; cümle milletlerin kabul ettiği haslet-i hamidedir. Fukaraya ve yolcu misafire riayet; gerçi diğer milletlerde dahi bulunabilirse de millet-i İslâmiyede bunlara riâyet cümle milletlerden ziyade ve hemen İslâmiyet'in rükn-ü a'zamı gibi bir meziyet-i âliyedir. Zira; İslâmiyet'in ulüvv-ü cenabından olmak üzere buhlün en ziyade mezmum bir haslet-i deniyye olduğunu ve hatta buhlün sahibini Cehennem'e kadar alıp götüreceğini beyan eden âyât-ı beyyinâta ve ahadis-i nebeviyata iman eden mümin elbette fukaraya hürmet ve yolculara riâyet eder, bu fiilinden bu ve bunun emsali âyetler icabı sevap ister ve ibadet niyetiyle riâyet eder. Çünkü; ahkâm-ı İslâmiye bunların ibadet olduğunu ve bunlarla rızâ-yı Bârî'yi aramak lâzım geldiğini beyan etmiştir. Binaenaleyh; hangi İslâm memleketinde hangi mümine misafir olunsa mümkün olduğu kadar misafir olan kimse bir hürmete nail olur. Birçok beldelerde az çok bir servete malik olan kimselerin misafirhaneleri bulunur ve gelen misafiri reddetmez, kabul eder, yedirir, içirir, rahat ettirir, bedelinde para almaya tenezzül de etmez ve ancak rıza-yı Bârî'yi ümid eder, ücretini Allah'tan ister, dünyada ve âhirette Cenab-ı Hak da ecrini verir. Amma avrupa âdetini tahsin edenler ve ahkâm-ı şer'iyeden gaafil olanlar bu gibi âdâto İslâmiyeyi takbih ve insanları buhul gibi bir denaete tergib etmekten çekinmezler, lâkin ahkâm-ı İslâmiyeye iman eden mümine onların sözü asla te'sir etmediğinden dünyada emekleri zayi olduğu gibi âhirette dahî vizr ü vebalden hâlî kalmazlar. Şu halde bu misilli kimseler âdât-ı İslâmiyeden tecerrüd ettikleri gibi hiss-i insanîden dahî tecerrüd etmişlerdir. Zira; insanlarda, hürmeti ve kendine riâyeti sevmek cibillî bir şeydir. Bunu sevmeyen elbette hiss-i insanîden mücerrettir. Bu âyette hitap; Resulullah'a ise de Resulullah'a hitap ümmetine dahî hitap olduğu cihetle akrabaya, fukaraya ve misafirlere riayet etmekle hitap; umuma şamildir. Şu beyan olunan üç sınıf insanlara riâyet felaha sebeptir, bunların felaha sebep olduğunu beyan, başka amellerin felaha sebep olmasına mani değildir.

Rum 30:39

Vacip Tealâ akraba, fukara ve misafire riâyetle emrettikten sonra az verip mukabilinde çok gözetmek caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nasm emvalini celbetmek için az verip çok alanların indallah ecri olmadığı gibi dünyada malının bereketi dahi olmaz. Çünkü az verip çok almak; riba olup riba da haram olduğundan hiçbir zaman ribanın karıştığı malda yümn ü bereket olmaz, belki asıl malın telef olmasına sebep olacağına birçok âyetler ve ahadis-i nebeviye delâlet eder. Amma Allahü Tealâ'nın rızasını tahsil için malını sarfedenler ve bilhassa farz olan zekâtı rıza-yı ilâhiyi murad ederek verenler ve işte bu niyetle malım masrafına sarfedenler ecirlerini kat kat alırlar. Binaenaleyh; âhirette sadakalarının ecrini fazlasıyla aldıkları gibi dünyada dahî o sadaka mallarının neşv ü nemasına ve âfetten mahfuz kalmasına sebeptir. Taberî'de ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetten maksat; ziyade ivaz gözetmek için hediye vermek manâsına olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Nisâbûrî'nin beyanına nazaran âyet; hibe veyahut ziyade ivaz almak kasdıyla hediye hakkında nazil olmuş ve ziyade ivaz almak kasdıyla hediye vermek mubah olsa bile âhirette ecri olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Hulâsa; rızâyı Bârî'yi kasdetmeksizin dünya ümniyesiyle verilen şey gerek sadaka, gerek hediye olsun âhirette ecir olmayacağı ve eğer riya olursa âhirette ecir olmamakla beraber azap da^ olacağı ve liveçhillâh verilen sadakanın dünyada ve âhirette ecri kat kat fazla olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir. Vacip Tcalâ insanların ameli hüsnüniyete nıakrun olması lâzım olduğunu beyandan sonra insanları öldükten sonra ihya edeceğini beyanla hüsnüniyete ve ihlâsa tergibetmek üzere buyuruvor.

Rum 30:40

Yani; Allahü Tealâ sizi icada, rızkınızı vermeye ve öldürüp sonra ihya etmeye kaadirdir. Sizin şirkettiğiniz şeylerin bunlardan hiçbirine kaadir olanı var mıdır? Elbette yoktur. Şu halde Cenab-ı Hak sizin isnadatimzm cümlesinden münezzeh ve âlîdir.

Rum 30:41

Vâcip Tealâ zat-ı ulûhiyetinin şerikten münezzeh olduğunu beyandan sonra şirkin ve sair günahların âlemin fesadına sebep olacağını beyanla insanları günahlardan tehdit etmek üzere buyuruyor Yani; nasın kendi elleriyle kesbettikleri günahları sebebiyle! deryada ve karada kaht u gala ve berr ü beyabanda otların ve ekin-1 lerin bitmemesi, meyvelerin âfâta uğraması, hayvanların telef vej insanların hastalığa müptelâ olması gibi bir takım fesat zuhur etti| ki nas bazı amellerinin cezasını görsünler. Me'mûl ki işledikleri günahlardan rücû' ederler de gördükleri ceza; hallerim ıslâha sebep olur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile cezanın tamamı ve mükemmel âhirette olacağına ve dünyada insan ne kadar günahının cezasmij görse de cezasının bazısını görmüş olacağına işaret için Vacip Tel alâ bu âyette nasın günahları mukabilinde görecekleri ceza ne kal dar büyük olsa âhirete nispetle ba'z olduğunu beyan buyurmuştur. Fesatla murad; kaht u gala, yağmurun azlığı, yangının ve sair âfâtın çokluğu, bereketin yokluğu, zulüm ve taaddînin tezayüdü ve dalâletin tekessürüdür. Binaenaleyh; zamanımızda bu âyetin sırrı tamamıyla zuhur ettiği cümlenin ma'lûmu bir hakikattir. Çünkü; nasın diyanet cihetinden ahvali tebeddül ettiği, envâ'-ı fesadın meydan aldığı, galanın bütün bilâdı istilâ ettiği ve nimetlerin küllisinde bereketin zail olduğu, birçok sebeplerle hayvanatın ve nüfus-u beşeriyenin telef olduğu inkârı gayr-ı kabil bir hakikattir ve bunların cümlesine insanların işledikleri günahları sebep olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette. beyanla kullarını ma'siyetten tenfir etmiştir.

Rum 30:42

Vacip Tealâ insanların günahları sebebiyle fesadın zuhurunu beyandan sonra günahkârlara emsallerinin helak olduklarını beyanla günahta ısrar ettikleri surette onlar gibi bunların da helak olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Şirk üzere ısrar eden kâfirlere kendileri gibi müşriklerin hallerini beyanla irşad için sen de ki «-Siz yer yüzünde seyrüsefer edin, nazar edin, görün ki sizden evvel geçen müşriklerin helaki nasıl oldu ve onların harabelerinden ibret alın. Çünkü; şirkleri ve günahları sebebiyle onlar nasıl helak oldularsa sizin de onlar gibi helak olacağınızda şüphe etmeyin». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şirkin helake sebep olduğu gibi sair günahların dahî helake sebep olduğuna işaret için bu âyette Vacip Tealâ helak olan ümmetlerin ekserisi müşrik olduğunu beyan etti ki müşrik olmayanların dahî sair fısk u fücur sebebiyle helak olduklarına işarettir. Meselâ Yehûd'dan ashab-ı sebit müşrik olmadıkları halde yevm-i sebte riayet hakkında emr-i İlâhiye muhalefetlerinden dolayı helak olmuşlardır. Şu halde helake sebep yalnız şirk olmayıp şirkten maada günahların dahî helake sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Rum 30:43

Vacip Tealâ küfrün helake sebep olduğunu beyanla küfürden tenfir ettikten sonra mümini imanında sebata ve devama teşvik etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Tarik-ı tevhidden çıkan efkâr-ı faside erbabının akıbetleri vahim olunca bizim tarafımızdan adaleti ikaame etmek üzere nazil olan din-i mübîne yüzünü tevcihe ve adalet üzere o dinin ahkâmını ikaameye devam et. Şol gün gelmeden evvel ki ' o gün elbette taraf-ı İlâhiden gelecektir ve asla reddi mümkün değildir. Zira; gelmesine irade-i ilâhiye taallûk ettiğinden elbette . vuku bulacaktır, o günde nas amellerinin muktezası olarak fırkalara dağılacaklardır. Binaenaleyh; eğer bir kimse 'küfrederse küfrünün zararı kendi aleyhinedir ve onun küfründen hasıl olacak vebal gayra tecavüz etmez. Şu halde ehl-i küfür ayrı bir fırka olur ve eğer bir kimse amel-i salih işlerse amelinin sevabı kendine ait olduğundan onun sevabından diğeri müstefid olmaz. Binaenaleyh; müminler de ayrı bir fırka olur ve mümin olan fırka imanla beraber amel-i salihleri sebebiyle nefislerinin rahatı için kabirlerinde ve Cennet'te yatacak mahal hazırlarlar ve amelleriyle o mahalli tesviye ederler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile küfrün zararı ancak kâfire ve ima-nın menfaati ancak mümine olup mazarrat ve menfaatin gayra taallûk etmeyeceğine işaret için âyette gerek kâfire ve gerek mümine müteallik olan fırkada zarflan takdimle kâfir hakkında yani «Küfrü ancak kendinedir»' ve müminler hakkında da yani «Ancak kendi nefisleri için yer hazırlarlar» denilmiştir. Reddi m il vık ün olmayan g ünle murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü; kıyamete irade-i İlâhiye taallûk ettiğinden elbette vâki olacaktır. Binaenaleyh; hiçbir kimse tarafından reddo-lunup geri konamaz. Ve o günde iman fayda etmediğine işaret için Vacip Tealâ o gün gelmezden evvel dini ikameyle emretmiştir. Zira dar-ı âhiret; dar-ı ceza olduğundan o günde tekâlif-i İlâhiye sakıttır ki iman ve amel makbul değildir. Resuluîlah'a hitap ümmetine hitap olduğu cihetle âyette hitap; ümmetin her ferdine şamildir.

Rum 30:44

Vacip Tealâ küfrün helake sebep olduğunu beyanla küfürden tenfir ettikten sonra mümini imanında sebata ve devama teşvik etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Tarik-ı tevhidden çıkan efkâr-ı faside erbabının akıbetleri vahim olunca bizim tarafımızdan adaleti ikaame etmek üzere nazil olan din-i mübîne yüzünü tevcihe ve adalet üzere o dinin ahkâmını ikaameye devam et. Şol gün gelmeden evvel ki ' o gün elbette taraf-ı İlâhiden gelecektir ve asla reddi mümkün değildir. Zira; gelmesine irade-i ilâhiye taallûk ettiğinden elbette . vuku bulacaktır, o günde nas amellerinin muktezası olarak fırkalara dağılacaklardır. Binaenaleyh; eğer bir kimse 'küfrederse küfrünün zararı kendi aleyhinedir ve onun küfründen hasıl olacak vebal gayra tecavüz etmez. Şu halde ehl-i küfür ayrı bir fırka olur ve eğer bir kimse amel-i salih işlerse amelinin sevabı kendine ait olduğundan onun sevabından diğeri müstefid olmaz. Binaenaleyh; müminler de ayrı bir fırka olur ve mümin olan fırka imanla beraber amel-i salihleri sebebiyle nefislerinin rahatı için kabirlerinde ve Cennet'te yatacak mahal hazırlarlar ve amelleriyle o mahalli tesviye ederler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile küfrün zararı ancak kâfire ve ima-nın menfaati ancak mümine olup mazarrat ve menfaatin gayra taallûk etmeyeceğine işaret için âyette gerek kâfire ve gerek mümine müteallik olan fırkada zarflan takdimle kâfir hakkında yani «Küfrü ancak kendinedir»' ve müminler hakkında da yani «Ancak kendi nefisleri için yer hazırlarlar» denilmiştir. Reddi m il vık ün olmayan g ünle murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü; kıyamete irade-i İlâhiye taallûk ettiğinden elbette vâki olacaktır. Binaenaleyh; hiçbir kimse tarafından reddo-lunup geri konamaz. Ve o günde iman fayda etmediğine işaret için Vacip Tealâ o gün gelmezden evvel dini ikameyle emretmiştir. Zira dar-ı âhiret; dar-ı ceza olduğundan o günde tekâlif-i İlâhiye sakıttır ki iman ve amel makbul değildir. Resuluîlah'a hitap ümmetine hitap olduğu cihetle âyette hitap; ümmetin her ferdine şamildir.

Rum 30:45

Vacip Tealâ kıyametin elbette kaim olacağını beyandan sonra kıyametin kaim olmasındaki hikmet ve esrarı beyan zımnında buyuruyor. Yani; kıyamet elbette vâki olur, reddolunmaz ki Ailahü Tealâ imanla amel-i salihe muvaffak olan kullarını fazl u kereminden güzel ceza ile ve kâfirleri küfürlerinin icabettiği ceza ile cezalandırsın. Çünkü; Aîlahü Tealâ kâfirleri sevmez. Zira; onları irşad edecek resul ve kitap geldiği halde iman etmediler. Cezadan maksat; hüsn-ü ceza olduğuna işaret için fazlından müminleri cezalandıracağını zikirle kâfirlerin cezasını zikirden iktifa ve kâfirleri sevmediğini dahî ilâveyle su-u cezanın maksad-ı asli olmadığına işaret etti. Allah'ın sevmediğini beyan; buğz ve gazabın nihayesi-dir. Ahdin ameline sevap; istihkakının kat kat fevkmda olduğuna işaret için ecr ü mesûbat, fazl-ı İlâhi olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; abid her ne kadar âbid ve zahid olsa da yine inayet-i İlâ-jhiyeye muhtaçtır.

Rum 30:46

Vacip Tealâ fesat ve helakin ma'siyet sebebiyle olduğunu beyandan sonra salâhın zuhurunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın kudretine delâlet eden alâmâtı cümlesindendir: Menafimize hizmet edecek rüzgârları size göndermesi. Çünkü; Ailahü Teala'nın rahmetinin nüzulü, fazl u ihsanının vusulü yağmurlar sebebiyle, bolluk ve ucuzluk'olacağım size müjde eden sabah, şimal ve kıble rüzgârlarını size müjdeci olarak gönderir ki o rüzgârlar sizin envâ'-ı rahat ve nimetinizi mübeşşir ve sizin için em-mare-i salâhtır ki onlar sebebiyle Cenab-ı Hak size bazı rahmetini tattırsın ve kendi emri veçhüzere deryada gemiler cereyan etsin ve siz o gemiler vasıtasıyla fazl-ı İlâhiden rızkınızı arayın ve nail olduğunuz nimetlerin şükrünü eda edin. Rüzgârların insanlar hakkında ayn-ı nimet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile eğer rüzgâr esmemiş olsa taaffünatm zuhuruyla hastalık peyda olur ve. çoğalır ve hastalığın kesretiyle de insanların yaşayamayacağı aşikârdır. Binaenaleyh; rîh-i saba, poyraz ve öğle rüzgârları insanların menfaatlarma hadim ve âlemin salâhına bâdı olan el-taf-ı İlâhiye cümlesindendir. Şu halde sizi bir çok fenalıklardan muhafaza etmek ve taraf-ı İlâhiden 'feyezan eden rahmetinden size tattırmak ve muktezâ-yı emri üzere gemilerin cereyanı ve sizin su-ret-i meşruada rızkınızı aramamanız için beyan olunan rüzgârları size gönderdi ki şu nimetlere şükredesiniz. Kür'e-i arzda herkesin bulunduğu mevkie nispetle dört cihet vardır ki onlar da şark, garp, şimal ve cenuptur. Bunlardan herbi-ri bir rüzgârın mahallidir. Binaenaleyh; rîh-i sabanın mevkii ve mecrası sarktır, vücud-u insana gayet nafi'dir. Kıble rüzgârının mevkii bizlere nispetle cenuptur ve ekseri kıble rüzgârı yağmura mukaddime olur. Poyraz denilen rüzgârın mevkii ve mecrası şimaldir ve fevaid-i azîmesi vardır. Hasılata gayet nafi' ve vücud-u insana da zindelik verir ve rih-i debur ki mağripten eser. Bu rüzgâr herşcye muzırdır. Hasılatı kurutur ve insanların asabını gevşetir, azap rüzgârıdır. Binaenaleyh; gazab-ı İlâhi ile helak olan milletlerin ekserisi bu rüzgârla helak olmuştur. Şu halde bu âyette mübeşşir olduğu beyan olunan rüzgârla murad; garp rüzgârının başkası olduğu müfessirînin cümle-i bcyanatlarmdandır. Hulâsa; rüzgârların kudret-i İlâhiyeye ve vahdaniyet-i sübha-niyeye delâlet eder alâmet cümlesinden olduğu, rüzgâr sebebiyle hasıl olan nimetlerden insanların tatması, deryada gemilerin cereyanı, bu sebeple hasıl olan fazl-ı İlâhiden insanların rızkını araması hikmetine mebni Cenab-ı Hakkın rüzgârları mübeşşir olarak göndermesi şükre şayan nimet-i İlâhiyeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Rum 30:47

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden bazı delilleri beyandan sonra nübüvvete müteallik bazı mesaili ve enbiya-yı sabıkanın ümmetleriyle vuku bulan mebahisinden bazısını beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; müminlerin düşmanlarından intikam alıp helak etmekle biz onlara yardim ettik. Zira; ehl-i imana yardım etmeyi biz vaad ettik ve irademiz taallûk ettiğinden onlara yardım lâzım oldu. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Resûlul-lah'ın akıbet düşmanları üzerine galebe edip zaferyab olacağına işaretle Cenab-ı Hak resulünü tesliye buyurmuştur. Çünkü müminlere nusret; Resulünü nusretle tebşir etmektir. Cenab-ı Hak müminlere yardım edeceğini beyanla müminlerin birbirlerine dahî yardım etmeleri lâzım olduğuna işaret etmiştir. Beyzâvî ve Hâ-zin'in beyanlarına nazaran (Ebudderdâ') Hazretlerinin Resûlul-lah'tan rivayet ettiği bir hadis-i şerif de bu manâyı te'yid eder. Zira; Resulullah «Bir Müslim diğer Müslim biraderinin ırz ve namusuna dokunacak sözü reddetmekle muavenet ederse Cehennem azabını o kimseden reddetmek Allahü Tealâ üzerine hak olur» buyurduktan sonra bu âyeti tilâvet ettiği mervidir. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Resûlullah'tan evvel kendi kavimlerine birçok resuller gönderdiği ve o resullerin kendi kavimlerine açık mucizelerle geldikleri ve resullerini tekziple cürüm irtikâb edenlerden Cenab-ı Hakkın intikam aldığı ve müminlere yardım etmek Vacip Tealâ üzerine hak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Rum 30:48

Vacip Tealâ rüzgârın kudret-i îlâhiyeye delâlet eden alâmât cümlesinden olduğunu beyandan sonra rüzgârların kudret-i İlâhi-yeye delâlet ettiği cihetleri tafsil etmek üzere buyuruyor. İşte gerek semanın yüzünde acîp şekilde bulutun görülmesinde olsun ve gerek bulutun arasından rahmet tanelerinin dökülmesinde olsun Cenab-ı Hakkın fail-i muhtar olmasına delâîet-i vazıha vardır.

Rum 30:49

Çünkü; bir müddet rahmetin inkıtâ'mdan ye'se düşmek ve telâşı arttırmak insanlarda âdettir. Binaenaleyh bu âyetin mazmununa masadak olmak; ekseri insanlarda ve bilhassa yağmura ihtiyaç fazla olan beldeler ahalisinde görülmektedir. Zira; rahmetin nüzulü biraz zaman kesilince ümitsizliğe düşmek insanlarda tabiat-ı saniye gibi olmuştur. Taberî'nin beyanı veçhile manasınadır. Yani «Semanın yüzünde Cenab-ı Hak bulutlan kıt'a kıt'a kılar ki ufak ve büyük dağlar gibi görülür» demektir. Vedik ; yağmur taneleridir ki bulutun aralarından dökülür. ümitsiz olurlar demektir. Çünkü muhlis; birşeyden ümidini kepmektir.

Rum 30:50

Vacip Tealâ rahmetin inzalinin keyfiyetini beyandan sonra rahmetin nüzulünün hasrı ispata mukaddime olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kurumuş ruhsuz ceset menzilinde olan arzı rahmetiyle dolu otlar ve çiçeklerle tezyin etmeye kaadir olan Cenab-ı Hakkın öldükten sonra insanları ihya etmeye de kaadir olduğu evleviyetle sabittir. Zira; arzda hayatı halkeden Cenab-ı Hak eczâ-yj. İnsanda dahî hayatı halkeder. Çünkü; kudret-i İlâhiyenin te'siri cümle mümkünatta müsavidir. Birinde icra ettiği aynı te'siri diğerinde dahî icra eder.

Rum 30:51

Vacip Tealâ insanın sebatsızlığını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; hallerinde sebat ve kalplerinde itmi'nan yoktur.

Rum 30:52

Yani; kâfirler hayırlı rüzgâr esip yağmurlar yağdığında mesrur ve yağmur kesilince derhal me'yus olurlar. Çünkü; hallerinde sebat yoktur. Binaenaleyh; zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz onların hasılatlarına zarar verecek rüzgâr gönderip de hasılatlarını yanmış ve sararmış görünce onlar derhal küfreder ve evvelce verdiğimiz nimetleri bilkülliye inkâr ederler. Çünkü; Allah'a itimatları yoktur. Zira; 'onlar bütün idraktan ârî nıevtâ menzilinde olduklarından habibim! Sen ölmüşlere söz duyuramazsin, söz söyleyecek kimseye arkalarını dönerek giden sağırlar sözü ve çağırıp bağırmayı işitmezler ki sen kâfirlere sözünü işittiresin. Halbuki ey Resul-ü Zişan! Yoldan çıkmış olan körleri sen doğru yola koyamazsın. muzır olan rüzgâra ve; nâfi' olan rüzgârlara ıtlak olunduğundan âyette muzır olan rüzgârı gönderdiğimizde onlar küfrederler demektir. Resûlullah'ın kavl-i şerifi de riyah; menafii mutazammm olan rüzgârlara ve rîh; mazarratı mutazammm olan rüzgâra denildiğine delâlet eder. ' Zira; hadisin manâsı «Yâ Rabbi! Rüzgârları bizim için menâfii mutazammm riyah kıl da mazarratı mutazammm olan rîh kılma» demektir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile menfaatiz olan rüzgârın envâh çok olduğundan cemi' lafzıyla riyah varid olur. Amma mazarratı mutazammın olan rüzgâr gayet az olduğundan müfret lafzıyla rîh varid olur. Zira, men-faatlı olan; her beldede ve her zaman olur. Hatta az bir müddet kesildiğinde derhal bir sıkıntının arız olduğu da meydanda bir hakikattir. Amma mazarrattı olan; bazı beldede ve bazı zamanda olur. Ayet-i celilede hakkı duymayan kimseleri son derece zem vardır. Zira; işitmek şanından olmayan mevtaya ve işitmek hissinden mahrum olan sağırlara teşbih olunmuşlardır. Filhakika hakkı kabul etmeyen muannitlere söz duyurmak ve dinletmek imkânı olmaz. Hatta sağırlara duyurulabilir ve lâkin muannitlere duyuru-lamaz. Çünkü; batılı hak itikad ettiğinden her ne söylersen fayda etmez.

Rum 30:53

Yani; kâfirler hayırlı rüzgâr esip yağmurlar yağdığında mesrur ve yağmur kesilince derhal me'yus olurlar. Çünkü; hallerinde sebat yoktur. Binaenaleyh; zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz onların hasılatlarına zarar verecek rüzgâr gönderip de hasılatlarını yanmış ve sararmış görünce onlar derhal küfreder ve evvelce verdiğimiz nimetleri bilkülliye inkâr ederler. Çünkü; Allah'a itimatları yoktur. Zira; 'onlar bütün idraktan ârî nıevtâ menzilinde olduklarından habibim! Sen ölmüşlere söz duyuramazsin, söz söyleyecek kimseye arkalarını dönerek giden sağırlar sözü ve çağırıp bağırmayı işitmezler ki sen kâfirlere sözünü işittiresin. Halbuki ey Resul-ü Zişan! Yoldan çıkmış olan körleri sen doğru yola koyamazsın. muzır olan rüzgâra ve; nâfi' olan rüzgârlara ıtlak olunduğundan âyette muzır olan rüzgârı gönderdiğimizde onlar küfrederler demektir. Resûlullah'ın kavl-i şerifi de riyah; menafii mutazammm olan rüzgârlara ve rîh; mazarratı mutazammm olan rüzgâra denildiğine delâlet eder. ' Zira; hadisin manâsı «Yâ Rabbi! Rüzgârları bizim için menâfii mutazammm riyah kıl da mazarratı mutazammm olan rîh kılma» demektir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile menfaatiz olan rüzgârın envâh çok olduğundan cemi' lafzıyla riyah varid olur. Amma mazarratı mutazammın olan rüzgâr gayet az olduğundan müfret lafzıyla rîh varid olur. Zira, men-faatlı olan; her beldede ve her zaman olur. Hatta az bir müddet kesildiğinde derhal bir sıkıntının arız olduğu da meydanda bir hakikattir. Amma mazarrattı olan; bazı beldede ve bazı zamanda olur. Ayet-i celilede hakkı duymayan kimseleri son derece zem vardır. Zira; işitmek şanından olmayan mevtaya ve işitmek hissinden mahrum olan sağırlara teşbih olunmuşlardır. Filhakika hakkı kabul etmeyen muannitlere söz duyurmak ve dinletmek imkânı olmaz. Hatta sağırlara duyurulabilir ve lâkin muannitlere duyuru-lamaz. Çünkü; batılı hak itikad ettiğinden her ne söylersen fayda etmez. Vacip Tealâ ehl-i şirkin hakkı işitmediklerini beyandan sonra, hakkı işitenlerin ancak ehl-i iman olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; hakkı işitenler ancak müminlerdir. Çünkü onların imanları; işittikleri sözün manâsını düşünmeye ve hak olduğu surette kabule sevkeder. Binaenaleyh; onlar söylenen sözü dinler ve mu-cibiyle amel ederler. Zira; kalplerinde olan itikaad-ı hak ve tevek-kül-ü tam onları daima hakka sevkeder. Binaenaleyh; onların kalplerinde olan itikad-ı hak meyve veren ağaç gibi daima efâl-i hase-ne ve a'mâl-i salihaya sebep olur ki itikadı olmayandan asla hayır sadır olmaz. Çünkü; kalpte her türlü hayratın kökü mesabesinde olan itikat yoktur ki meyve versin. Şu halde itikad-ı haktan mahrum olanın a'mâl-i salihadan da mahrum olduğunda şüphe yoktur.

Rum 30:54

Vacip Tealâ hakkı kabul etmeyenleri mevtaya teşbihten sonra ezminenin gelip, geçmesiyle insanda halketmiş olduğu ahvalden bazılarını beyanla iptidaen icada kaadir olduğu gibi kıyamette muhasebe için kullarını ihyaya dahî kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yoksa insanlarda tabiî bir hal değildir. Binaenaleyh; bunların cümlesini sizde halketmeye kaadir olan Allahü Tealâ sizi, öldükten sonra da ihyaya kaadirdir. Şu halde bu gibi halleri nefsinizde müşahede edip dururken nasıl oluyor ki âhirette ihya olunacağınıza iman etmezsiniz. Halbuki şu ahvalinize lâyıkıyla dikkat etseniz öldükten sonra hayat bulacağınızda asla şokketmez-siniz.

Rum 30:55

Vacip Tealâ insanları öldükten sonra ihya edeceğini beyandan sonra mücrimlerin kıyamette olacak hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Ekrem! Zikret kıyametin kaim olacağı günü ki o günde vuku bulacak azabın şiddetinden mücrimler şaşırır ve birbirlerine yemin ederler ve derler ki «Dünyada biz bir saatten ziyade durmadık.» Halbuki onların bu yeminleri yalandır. Çünkü; onlar dünyada çok muammer oldular, evlâd ü ahfat yetiştirdiler. Fakat âhirette gördükleri azaba nispetle dünyadaki ömürlerini bir saat addederler. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın, insanların kuvvetten zaafa ve zaaftan kuvvete nakletmek suretiyle ömürlerini imrar eylediği ve dilediğini haîketmeye kaadir ve her şeye ilmi lâhik olduğu ve kıyamet kaim olduğunda o günün şiddetinden mücrimlerin şaşırıp dünyada bir saatten ziyade durmadıklarına yemin edecekleri ve onların yalan yere yemin etmek her zaman âdetleri olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ mücrimlerin şu yeminlerine karşı erbab-ı ilm ü iman tarafından verilecek cevabı beyan etmek üzere

Rum 30:56

buyuruyor. Yani; ehl-i azabın dünyada kalışlarını gayet kısa addedip yalan yere yemin ettiklerini işiten ehl-i iman onların yeminlerini redle derler ki «Siz dünyada kitabullah olan Levh-i Mahfuz'da sabit ve ilm-i İlâhide muhakkak olarak çok zaman durdunuz. Hatta dünyada ve kabrinizde yevm-i haşre kadar meksettiğiniz Levh-i Mahfuz'da sabittir. Binaenaleyh; her ne kadar inkâr etseniz de inkârınızın.faydası yoktur» demekle yalan yere yemin ettiklerini yüzlerine vururlar ve «İşte şu gün sizin dünyada inkâr ettiğiniz gün ki Cenab-ı Hak resulleri vasıtasıyla size vaad etmişti. Siz ise iman etmediğiniz gibi haber veren resulleri de tekzib etmiştiniz» demekle iskât ederler. Kâfirlerin dünyada gaayet az kaldıkları yeminlerinin sebebi biraz daha müddet istemek ve Cehennem'e sonra girmek ve mümkün olduğu kadar azabın te'hirini ümid etmekten ibarettir.

Rum 30:57

Vâcip Tealâ ehl-i Cehennem'in sözlerini ehl-i imanın reddedeceklerini beyandan sonra yevm-i kıyamette kâfirlerin tevbeleri-nin kabul olunmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i kıyamette zalimler çok i'tizarda bulunurlarsa da mazeretleri menfaat vermez ve onlardan Cenab-ı Hakkın razı olacağı ve onlardan azabı kaldıracağı tevbe ve taat gibi şeyler istenmez. Çünkü; tevbenîn ve ibadetin zamanı geçmiştir. Zira; bunların zamanı ve mekânı dünya idi. Binaenaleyh; dünyada enbiya ve kitaplar vasıtasıyla onlardan talep olunmuş fakat kabul etmemişlerdi. Âhirette ise bu gibi teklifler olmadığından taraf-ı İlâhiden onlara «Tevbe edin de kusurunuzu affedelim» denmez. onlara Rahbinizi tevbeyle ve taatla İrza edin denmez demektir. Çünkü; atep ; rıza manâsına olup deki de talep manâsına olduğundan »Rızayı icabeder. birşey onlardan talep olunmaz» demektir. Hulâsa; âhirette zalimlerin i'tizarları menfaat vermeyeceği ve taraf-ı İlâhiden onlara «Tevbe edin veyahut ibadet edin» diye bir teklif vuku bulmayacağı bu âyetten müstejfad olan fevaid cümle-sin'dcndir.

Rum 30:58

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in mazeretlerinin kabul olunmayacağının sebebi dünyada onlara rusül-ü kiranı tarafından herşeyin bildirili}) noksan kalmaması olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; dünyada bunları kabul etmeyenlerin âhirette İ'ti-zarları kabul olunamaz. Yani; kâfirler için yevm-i kıyamette asla i'tizara mecal yoktur. Zira; zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz nasa Kur'an'da durub-u emsalin her nev'ini beyan ettik. Meselâ yevm-i kıyamette ba'solunacağmı, ba'solunanlann amellerinin cezasını göreceklerini, aınel-i salih sahiplerinin nail olacakları dereceleri, mücrimlerin müstehak oldukları azabı, beyinlerinde cereyan edecek muhaverelerini ve mazeretlerinin kabul olunmayacağını beyan ettiğimiz gibi tevhidin ve. kıyametin hak olduğunu dahî beyan ettik. Şu halde onlar için «Biz bunu duymadık» diyecek bir mesele kalmadı ki i'tizara mecalleri olsun. Hatta habibim! Sen ehl-i küfre bütün peygamberlerin getirdikleri mucizeleri getirsen onlar «Ey resuller! Siz olmadınız, illâ mubtil oldunuz. Doğru ve hak olarak birşey getirmediniz)) derler. İşte din taşımayanların halleri böyledir ki bütün enbiyanın getirdikleri dinlere ta'nederler ve hepsine mubtil nazarıyla bakarlar. Çünkü; diyanetten nasiplen yoktur. Binaenaleyh; herşeyi söylemekten çekinmezler.

Rum 30:59

Binaenaleyh; hakkı duymaz ve aramazlar. Çünkü bilmez ve bilmediklerini dahî bilmez cehl-i mürekkep içinde olduklarından ilmi hiç kimseye vermek istemezler. Cehl-i mürekkep ise cemi-i zamanda hakkı idrake manidir.

Rum 30:60

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan -soi liye etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Müşriklerden vâki olan ezaya sen sabret. Zira; Allah'ın sana nusret edeceğine ve dinini cemi'-i edyan üzerine âlî kılacağına ve düşmanlarını kahr ü tedmir edeceğine dair vaadi haktır. Binaenaleyh; bu vaad-i İlâhi elbette vâki olacaktır ve âhirete iman etmeyenler seni cehle ve hiffete hamletmesinler. Erbab-ı dalâletin âdetleri ekseriya erbab-ı ilim ve hidayeti istihfaf etmek olduğundan Cenab-ı Hak istihfaftan nehyettiği gibi istihfaf edenlerin erbab-ı imandan olmadıklarını dahi beyan buyurmuştur. Çünkü; erbab-ı din, ilmi olan erbab-ı ilmi ve imanı olan, erbab-ı imam istihfaf şöyle dursun herhalde ta'zîm ve tev-kirle karşılar. Zira; imanın şanı budur.

Lukman 31:1

Kitapla murad; Kur'an'dır. Kur'an'm ahkâmı, emirleri, nehiyleri, hikâyeleri, mev'izeleri ve durub-u emsali hikmeti mutazammın olup hikmetten hâlî bir hükmü olmadığına işaret için kitap hikmetle tavsif olunarak kitab-ı hakîm denilmiştir. Kur'an; kullara doğru yolu gösterir ihsan-ı İlâhi olmasına binaen hidayet ve rahmet olduğu beyan olunmuştur. Muhsinlerle murad; ibadetini Allah'a hasredip Allah'ın gayrı ibadete müstehak kimse olmadığını itikadla erkânına ve şeraitine riayet ederek ubudiyetini eda eden kimselerdir. Kur'an'dan intifa' edecek ancak muhsinler olduğuna işaret için Kur'an'm hidayet ve rahmet olması erbab-ı ihsana tahsis olunmuştur. Vacip Tealâ Kur'an'm muhsinlere hidayet ve rahmet olduğunu beyandan sonra muhsinlerini kimler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyopr Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz dört âyeti hâvidir. Müteşabihatm te'vilini tecviz edenlere ve Kimetullah Efendi'-nin beyanına nazaran insan-ı kâmil olan Resulullah'a, lutf-u İlâhiye liyakatına ve Resulullahhn müeyyed vıinindil-lâh olduğuna işarettir.

Lukman 31:2

Kitapla murad; Kur'an'dır. Kur'an'm ahkâmı, emirleri, nehiyleri, hikâyeleri, mev'izeleri ve durub-u emsali hikmeti mutazammın olup hikmetten hâlî bir hükmü olmadığına işaret için kitap hikmetle tavsif olunarak kitab-ı hakîm denilmiştir. Kur'an; kullara doğru yolu gösterir ihsan-ı İlâhi olmasına binaen hidayet ve rahmet olduğu beyan olunmuştur. Muhsinlerle murad; ibadetini Allah'a hasredip Allah'ın gayrı ibadete müstehak kimse olmadığını itikadla erkânına ve şeraitine riayet ederek ubudiyetini eda eden kimselerdir. Kur'an'dan intifa' edecek ancak muhsinler olduğuna işaret için Kur'an'm hidayet ve rahmet olması erbab-ı ihsana tahsis olunmuştur. Vacip Tealâ Kur'an'm muhsinlere hidayet ve rahmet olduğunu beyandan sonra muhsinlerini kimler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyopr Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz dört âyeti hâvidir. Müteşabihatm te'vilini tecviz edenlere ve Kimetullah Efendi'-nin beyanına nazaran insan-ı kâmil olan Resulullah'a, lutf-u İlâhiye liyakatına ve Resulullahhn müeyyed vıinindil-lâh olduğuna işarettir.

Lukman 31:3

Kitapla murad; Kur'an'dır. Kur'an'm ahkâmı, emirleri, nehiyleri, hikâyeleri, mev'izeleri ve durub-u emsali hikmeti mutazammın olup hikmetten hâlî bir hükmü olmadığına işaret için kitap hikmetle tavsif olunarak kitab-ı hakîm denilmiştir. Kur'an; kullara doğru yolu gösterir ihsan-ı İlâhi olmasına binaen hidayet ve rahmet olduğu beyan olunmuştur. Muhsinlerle murad; ibadetini Allah'a hasredip Allah'ın gayrı ibadete müstehak kimse olmadığını itikadla erkânına ve şeraitine riayet ederek ubudiyetini eda eden kimselerdir. Kur'an'dan intifa' edecek ancak muhsinler olduğuna işaret için Kur'an'm hidayet ve rahmet olması erbab-ı ihsana tahsis olunmuştur. Vacip Tealâ Kur'an'm muhsinlere hidayet ve rahmet olduğunu beyandan sonra muhsinlerini kimler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyopr Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz dört âyeti hâvidir. Müteşabihatm te'vilini tecviz edenlere ve Kimetullah Efendi'-nin beyanına nazaran insan-ı kâmil olan Resulullah'a, lutf-u İlâhiye liyakatına ve Resulullahhn müeyyed vıinindil-lâh olduğuna işarettir.

Lukman 31:4

Çünkü; bu misilli ibâdâtı eda edenler indallah makbul ve marzî olduklarından rnertebe-i felahı ihraz etmişlerdir. Beyzâvî ve Medarik'in işaretleri veçhile muhsinlerin şeâir-i Islâmiyeden riâyet ettikleri birçok a'mâl-i salmaları olduğu halde namaz ve zekâtla âhirete imanın sair ibadetler üzerine meziyetlerine işaret için âyette sarahaten bunlar zikrolunmuştur. Çünkü; namaz yevmiye beş defa tekerrür edip zahmetinin çokluğuna binaen insanların mi'yarıdıı\ Binaenaleyh; müminlerin çoklarında sair ibadetten ziyade namazda tekâsül görüldüğü gibi zekât da insanın ruhunun yarısı mesabesinde olan emvalden tefrik olunacağı için nüfus-u beşeriyeye edası ağır olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i imanın felahına sebep olan htsal-i hamide sırasında zikretmiştir. Keza-lik âhiret emr-i gayb olduğundan âhirete iman; mezâyâ-yı insani-yenin, necata ve felaha sebep olan efâlin esası olduğundan hasır ve kasırla beyan olunmuştur. Hulâsa; namaz, zekât ve âhirete iman insanların fevz ü felahına sebep olan erkân-ı mühimme-i Islâmiyeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Lukman 31:5

Çünkü; bu misilli ibâdâtı eda edenler indallah makbul ve marzî olduklarından rnertebe-i felahı ihraz etmişlerdir. Beyzâvî ve Medarik'in işaretleri veçhile muhsinlerin şeâir-i Islâmiyeden riâyet ettikleri birçok a'mâl-i salmaları olduğu halde namaz ve zekâtla âhirete imanın sair ibadetler üzerine meziyetlerine işaret için âyette sarahaten bunlar zikrolunmuştur. Çünkü; namaz yevmiye beş defa tekerrür edip zahmetinin çokluğuna binaen insanların mi'yarıdıı\ Binaenaleyh; müminlerin çoklarında sair ibadetten ziyade namazda tekâsül görüldüğü gibi zekât da insanın ruhunun yarısı mesabesinde olan emvalden tefrik olunacağı için nüfus-u beşeriyeye edası ağır olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i imanın felahına sebep olan htsal-i hamide sırasında zikretmiştir. Keza-lik âhiret emr-i gayb olduğundan âhirete iman; mezâyâ-yı insani-yenin, necata ve felaha sebep olan efâlin esası olduğundan hasır ve kasırla beyan olunmuştur. Hulâsa; namaz, zekât ve âhirete iman insanların fevz ü felahına sebep olan erkân-ı mühimme-i Islâmiyeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Lukman 31:6

Vacip Tealâ Kur'an'm hikmet üzere şamil olduğunu ve ehl-i imanın bazı evsafını beyandan sonra Kur'an'ı birtakım lehviyata değiştiklerini beyan zımnında buyuruyor. Yani; Allah'ın nimetine küfreden ve lûtf-u İlâhinin hukukunu unutan nastan bazıları fezâîl-i kemâlât ve envâ'-ı hidayet üzere müştemil olan âyât-ı İlâhiyeyi faydasız haberlere tebdil ederler ki o haberler insanî vazifesi olan hakka ittibâ'dan meşgul eder. Bu misilli eracif-i kâzibeyi âyât-ı beyyinat üzerine" tercih etmekten maksatları; tarik-ı İlâhi olan-din-i İslâm'dan naşı ancehlin idlâl ve âyât-ı İlâhiyeyi istihzalarına âlet kılmaktır. İşte Kur'an'ı istihza ve yalan sözleri Kur'an üzerine tercih edenler için Kur'an'ı istihzalarına bedel onlara ihanet edecek azap vardır. Zira; batılı terviç için hakkı iptale sa'yedenler elbette hakir olarak muazzep olacaklardır. Beyzâvî'nin beyanına nazaran ile murad; insanı lâyık olan ibadâtı eda etmekten meneden asılsız haber, yalan söz ve insanı güldürecek oyunlardır. Şu halde insanı ibadetten meneden tavla, dama ve iskambil gibi oyunların cümlesi levhelhadiste dahildir. Binaenaleyh; bunları ihtiyarla ibadeti terkedenlerin azab-i mühînc nazaran bu âyette müstehak olduklarına bu âyet delâlet eder. Yahut Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran lehvelhadisle murad; teğannidir. Lehv-i hadisi satın aImakla murad; teğanni ve sair çalgılara para verip dinlemektir. Şu halde bilûmum çalgılar, şarkılar ve türküler bu âyetle dahildir. Çünkü: cümlesi insanı lâyık ve Allah'ın rızasına muvafık olan amelden meneder. Bu gibi şeyler kalbi ifsat, malı ifna ve gazab-ı İlâhiyi celbeden ef'âl-i kabiha cümlesindendir. Vacip Tcalâ bu âyette oyun ve saire gibi batıl olan şeyleri hak üzere tercih edenleri üç cihetle zemmetmiştir : Birincisi: Faydasız lû'biyatı iştira yani ihtiyar etmeleridir. İkincisi: Kendileri tarik-ı hakka sülük etmedikleri gibi tarik-ı hakka sülük edecek erbab-ı irfanı idlâl edip menetmeleridir. Üçüncüsü: Şu muamelelerinin şer'a ve akla müstenit olmayıp ancak ümmül-habais olan cehle müpteni olmasıdır. İşte şu evsafla müptelâ olanlar âhirette bir azaba müstehak olacaklar ki o azap onlara ihanet edecektir. Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet; müşriklerden (Nadr b. Haris) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Nadr dâima Şam ve Acem cihetlerine ticaret için seyrüsefer ettiğinden Acemler tarafından yapılmış yalan haberler ve kısas hikâyâtla dolu birtakım kitap satın alıp bu yalan haberleri dinletmek üzere Kureyş'i başına toplar, onu okur, müşriklere dinletir ve onları Kur'an'ı dinlemekten meneder, «Muhammed (S.A.) size Âd ve Semud kavimlerinden haber veriyorsa ben de size (Rüstem), (İsfendiyar) ve Acem Meliklerinin hikâyelerini haber veriyorum» demekle onları iğfal etmesine binaen Cenab-ı Hak onu ve emsalini zemmetmek için bu âyeti inzal etmiştir.

Lukman 31:7

Vacip Teaîâ yalan haberleri Kur'an üzerine tercih eden müf-sitlerin ahvalinden bazılarını beyandan sonra evsaf-ı zemimelerin den bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Birtakım eracîfi Kur'an üzerine terci müşrik üzerine bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz tilâvet olunduğunda hiç işitmeyen kimse gibi kibr ü gurur ederek arkasını döner, asla okunan âyetlere iltifat etmez, kendim müstağni addeder. Keenne onun hali kulaklarında sağırlık olan kimsenin hali gibidir ki asla başını kaldırmaz ve tilâvet olunan cihete yönünü bile dönmez. Halbuki onun işitmesi için âyetlerin kirareıı mi-raren kıraat olunduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla lâfzı varid olmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Kur'an'dan i'raz eden kâfirin i'razı ve Kur'an'ı işittiği halde işitmemiş gibi kendini âlî addedip tekzib ettiğine mukabil tehekküm için azapla inzar bedelinde, azapla tebşir zikrolunmuş ve denilmiştir ki «Onun hali böyle olunca yâ Ekrem-er Rusül! Sen de onu azapla tebşir etmekle azabın her tarafını ihata edeceğini ve azaptan kurtulamayacağını kendine bildir.» Fahri Râzinin beyanı veçhile Kur'an'dan i'raz eden kimseyi Cenab-ı Hak dört cihetle zemmetmiştir. Birincisi; Muhtaç olduğu üm u hikmetten i'raz etmesidir. İkincisi; Se-beb-i necatı olan Kur'an'ı dinlemekten kibretmesidir. Üçüncüsü: Ayetleri işittiği halde işitmez gibi durmasıdır. Dördüncüsü: Kulağında sağırlık olmadığı halde kendisini sağır menzilinde kılmasıdır.

Lukman 31:8

Vacip Tealâ kâfirler için azab-ı elim olduğunu beyan ettiği gibi müminler için cennat-ı naim olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; vaadi haktır, asla tebeddül ve tagay.yür kabul etmez. Yani; Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik ve ikrarla iman edip Kur'an'ın muktezası üzere amel-i salih işleyen kimseler için nimetle-dolu Cennetler vardır. Zira; onlar dünyada imanla batınlarını ve a'mâl-i salihayla zahirlerini tasfiye ettiklerinden âhirette envâ'-ı nimetle mütena'im ve esnaf-ı keremle mükerremlerdir. Binaenaleyh; onlar Cennetlerde ebedî kalıcı oldukları halde o nimetlerle daima telezzüz eder, mahrum olmazlar ve Allah'ın onlara vaadi hak olduğu cihetle asla hulf olmaz, elbette vaadini incaz eder. Zira; Aîlahü Tealâ herkese galip olduğundan vaadini hicaza kaadir olduğu gibi vaadini ifaya mani olacak bir kimse de yoktur ve her fiili hikmeti mutazammın bir hakîm-i müteâldir. Cennet'te ihzar olunan nimetlerin sebeb-i adîsi; imanla beraber amel-i salih olduğuna bu âyet delâlet eder. Gerçi Cennet'e girmek fazl-ı İlâhiyse de derecat; abdin ameline göre olacaktır. Bu âyette onlar için Cennet nimetlerinin varlığıyla hüküm; imanla amel-i saliha ta'lik olunmuştur. Amel-i saIihle murad; indallah makbul ve marzî olan ameldir, Nimeti İlâh iyen in Cennette vüs'atına işaret için lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur ki niam-ı İlâhiyenin çokluğunu beyanla kullarını ibadete teşvik ve Cennet'i vaad-i İlâhiyle te'yid etti ki müminler mesrur olsunlar. Çünkü; vaad-i İlâhide hulf olmaz. Ehl-i iman indinde Cennet ma'lûm ve muayyen olduğuna işaret için ma'rife olarak varid olmuştur. Zira; ehl-i iman bilâşek iman ettiklerinden Cennet onlar indinde malûmdur.

Lukman 31:9

Vacip Tealâ kâfirler için azab-ı elim olduğunu beyan ettiği gibi müminler için cennat-ı naim olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; vaadi haktır, asla tebeddül ve tagay.yür kabul etmez. Yani; Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik ve ikrarla iman edip Kur'an'ın muktezası üzere amel-i salih işleyen kimseler için nimetle-dolu Cennetler vardır. Zira; onlar dünyada imanla batınlarını ve a'mâl-i salihayla zahirlerini tasfiye ettiklerinden âhirette envâ'-ı nimetle mütena'im ve esnaf-ı keremle mükerremlerdir. Binaenaleyh; onlar Cennetlerde ebedî kalıcı oldukları halde o nimetlerle daima telezzüz eder, mahrum olmazlar ve Allah'ın onlara vaadi hak olduğu cihetle asla hulf olmaz, elbette vaadini incaz eder. Zira; Aîlahü Tealâ herkese galip olduğundan vaadini hicaza kaadir olduğu gibi vaadini ifaya mani olacak bir kimse de yoktur ve her fiili hikmeti mutazammın bir hakîm-i müteâldir. Cennet'te ihzar olunan nimetlerin sebeb-i adîsi; imanla beraber amel-i salih olduğuna bu âyet delâlet eder. Gerçi Cennet'e girmek fazl-ı İlâhiyse de derecat; abdin ameline göre olacaktır. Bu âyette onlar için Cennet nimetlerinin varlığıyla hüküm; imanla amel-i saliha ta'lik olunmuştur. Amel-i saIihle murad; indallah makbul ve marzî olan ameldir, Nimeti İlâh iyen in Cennette vüs'atına işaret için lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur ki niam-ı İlâhiyenin çokluğunu beyanla kullarını ibadete teşvik ve Cennet'i vaad-i İlâhiyle te'yid etti ki müminler mesrur olsunlar. Çünkü; vaad-i İlâhide hulf olmaz. Ehl-i iman indinde Cennet ma'lûm ve muayyen olduğuna işaret için ma'rife olarak varid olmuştur. Zira; ehl-i iman bilâşek iman ettiklerinden Cennet onlar indinde malûmdur.

Lukman 31:10

Vacip Tealâ aziz ve hakîm olduğunu delâil-i hariciyeyle beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ izzet ve hikmet sahibidir. Zira; Allahü Tea-lâ direksiz gökleri halketti ki direksiz olduğunu siz görüyorsunuz. Şu halde semanın arza ve sair bir mahalle istinad etmeden bu kadar cesametle onu durdurmak kahr ü galebeye ve kudret-i kâmi-leye delâlet eder. Direksiz gökleri haîkettiği gibi arz üzerine yüksek dağları koydu ki sizinle arz sür'atla hareket etmesin. Zira; sizinle beraber arzın hareketi kerihtir. Çünkü; sür'atla hareket sizi rahatsız edeceğinden sizin hissedeceğiniz derece sür'atli hareket etmemesi için arz üzerine dağları koydu ve arzın insanlar nazarında sükûneti ve ıztıraptan selâmeti insanların isti'mal ve istirahatlarına muvafıktır. Çünkü; arzın hareketi varsa da insanın hissedeceği derecede olmadığından insanın nazarına nisbetle arz sakin denmiştir. Allahü Tealâ yeryüzüne her nevi hayvanatı dağıttı ki insanlar herbirinde sanayi-i Ilâhiyeyi görsün ve kudret-i İlâhiyeye imanla intifâ'ı mümkün olanlardan intifa' etsin ve herbirinden maksud olan hikmet yerini bulsun, dünya yüzü ve bilhassa ıssız çöller, yüksek dağlar şenliksiz kalmasın. Cümle hayvanat arzın sükûnetinden istifade eder. Zira arz; hayvanata nazaran sakin olup hayvanat müteharrik olunca hayvanat maişetine elverişli yerlere giderler ve ecel-i muayyenine kadar oralarda imrar-ı evkat ederler. Çünkü; arzın her tarafı her hayvanın iskânına kabiliyetli değildir. Binaenaleyh; herbiri tarz-ı maişetine ve bedeninin kıvamına muvafık bir kıt'ada eğleşmeye mecburdur. Biz Azîmüşşan sema canibinden yağmur sularını yeryüzüne inzal ettik ve onunla her nevi nebatat ve birbirine mümteziç otlar ve meyveler bitirdik ki insanlar ve sair hayvanlar intifa' etsinler. Otların menfaatinin çokluğuna ve emziceyi İslahına ve bünye-i hayvaniyeyi takviye ettiğine işaret için Vacip Teaiâ nebatatı kerem sıfatıyla tavsif etmiştir ki insanlar niam-i İlâhiyeye tcşjjlpr etsinler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyetle bundan evvelki âyette beyan olunan izzet ve hikmetini ispat etmiştir. Çünkü direksiz o kadar cesametiyle beraber gökleri durdurmak ve yeryüzüne insan da beraber olduğu halde hayvanatı dağıtmak ve onların herbirinin maişetine kâfi otlan bitirmek ve otların bitmesine esbab-ı âdiye kabilinden olan yağmur sularını inzal etmek, yerden havaya çıkan buharlardan bulutlan halkederek o bulutları taba-ka-i zemherire temas ettirmesiyle yağmur sularını halketmek ve arzın hareket etmek şanından iken hayvanatın rahatları için co-sîm dağları arz üzerine halkla arza insanların rahat edecekleri miktarı kadar sükûnet vermek Cenab-ı Hakkın kudret-i kahiresine ve herkese galebesine ve bilûmum ef'âlinde hikmet sahibi olduğuna açıktan delâlet eder. Çünkü; eflâkin harekesiyle tabaka-i nariyede zaruri bir hareket olduğu gibi tabaka-i nariyeye temasla tabaka-i hava ve tabaka-i havaya temasla tabaka-i mâ' ve tabaka-i mâ'ya temasla tabaka-i arzın sür'atla harekesi lâzımken Cenab-ı Hakkın arz üzerine cesîm dağları halketmesİyle arzın harekesine itidal vermesi elbette kudretine ve hikmetine delâlet eder. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile demek «Semanın noktai istinadı direk vardır ve lâkin sizin göreceğiniz derecede değildir, yani direk vardır fakat siz göremezsiniz" demektir. Yani mukadderdir. manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım : … demektir. Vacip Tealâ kudret ve hikmetine delâlet eden delilleri beyandan sonra Allah'a sirkeden müşrikleri ilzam ve iskât etmek üzere buyuruyor. Zira; ibadete istihkaklarım itikad edip onlara ibadet ediyorsunuz ve umur-u mühimmenizde onlara müracaat edersiniz. Ma'budun şanı icadet-mektir. Şu halde eğer bunlar sizin dediğiniz gibi ulûhiyetin levazımından icada muktedirlerse gösterin bana ne gibi şey icadetti-ler? Halbuki onlar hiçbir şey icadına kaadir değillerdir.

Lukman 31:11

Zira; ibadetlerini mahallinin gayrıya sarfettikleri için taat-ı İlâhiye-den çıkmışlar ve şirkle zulmü âdet etmişlerdir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette emri; müşrikleri ta'ciz içindir. Çünkü; onların ma'budlarınrn birşey icadet-mek imkânı yok ki onların göstermesi mümkün olsun. Şu halde onlara «Gösterin bana icadettikleri şeyleri» demek; onlara acizlerini bildirmek ve iskât etmek için bir emirdir, zulümle şirki irtikâpla yoldan çıktıkları dahî sarahaten beyan olunmuştur ki onların mezhepleri aklın ve şer'in harici bir mezhep olduğunu herkes bilsin ve onu irtikâbetmekten çekinsin. Binaenaleyh; Ebussuud Efen-di'nin beyanı veçhile müşriklerin şirk sebebiyle nefislerine ve sair nasa zulmettiklerine, onların irtikâbettikleri şirkin ayn-ı zulüm olduğuna, onların ma'budlarmın birşey icadına muktedir olamadıklarına ve meslekleri zulümle dalâletten ibaret olduğuna işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; dense olabilirdi. Lâkin zalim olduklarını beyanla zem olmazdı. Vacip Tealâ kendinin hikmet sahibi olduğunu beyandan sonra Lokman gibi kullarından bazılarına hikmet verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz muhakkak olarak Lokman'a ilim verdik ve o ilimle amel etmesini tevfik ve Allah'a şükretmesini kendine emir ve tavsiye ettik ki verdiğimiz hikmetin şükrünü edaya müsaraat etsin ve bu vesileyle insan nail olduğu her nimetin şükrünü edanın vacip olduğunu bilsin, şükrünü edaya sür'at etsin. Beyzâvî'nin Hâzin'in ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Lokman; (Bâûrâ) isminde bir zatın ismidir. (Bâûrâ); (Nâhur) un (Nâhur) da (Âzer) in oğlu olup Eyüp (A.S.) m hemşirezadesi olduğu mervidir, bin sene yaşadığa Dâvûd (A.S.) zamanına ulaştığı, Hz. Dâvûd'dan ahz-ı ilim et.tiği ve Dâvûd (A.S.) m bi'setinden evvel nasa fetva verir müftü olduğu dahi mervidir. Lokman'm hikmet sahibi bir hakîm olduğuna bu âyet delâlet eder. Lâkin nebi olup olmadığında ihtilâf vardır. Bu ulema da Lokman'm bir siyah abd-ı Habeşî ve dülger olduğunu rivayet etmişlerdir. Lokman; «Hikmete ne sebeple nail olduğu» suâline cevabında «Doğru söz söylemekle ve emaneti eda etmekle ve lüzumsuz şeyleri terkle nail olduğunu» beyanla cevap vermiştir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran hikmet; ulûm-u nazariyeyi iktisapla nüfus-u beşeriyenin tekemmülü ve meleke-i tâmme-nin husulüyle takat-ı beşeriyenin miktarını taâta sarf ve gayret etmektir. Şu halde hikmet; ilimle ameldir. Hatta ikisini cemetmeyen kimseye hakîm denmez. Hikmet; ma'rifetul-lahla beraber tedbir-i umurda isabete medar olan kalpte bir nurdur. Binaenaleyh; o kimse gözle mahsusatı idrak ettiği gibi kalple ma'-kulâtı dahi idrak eder. Hz. Lokman'm hikmetinden birisi; senelerce Davud (A.S.) a musahabet eder. Hz. Dâvûd zırh yapar, asla suâl etmez. Zırhı bitirip üzerine giyince «Yâ Dâvûd! Ne güzel harp libası giyindin» demesi üzerine Hz. Davud'un «Sükût hikmettir, fakat işleyen azdır» buyurduğu mervidir. Hz, Dâvûd bir koyun keser, koyunun en iyi uzvundan ikisini getirmesini Lokman'a emreder. Lokman koyunun diliyle yüreğini getirir. Diğer bir vakitte en kötü uzvundan ikisini getirmesini emrettiğinde aynı azaları getirir. Dâvûd (A.S.) «Hayvanın en âlâ uzvunu istedim bunları getirdin. En fena uzvunu istedim, yine bunları getirdin. Sebep nedir?» dediğinde Lokman cevabında «Bu iki uzuv eğer iyi olursa herşeyden iyidir, eğer kötü olursa herşeyden kötüdür-) demiş ve binaenaleyh; lisanla kalbin her iyiliğe âlet oldukları gibi her kötülüğe dahî âlet olduklarına işaret etmiştir. Cenab-ı Hak bu âyette hikmeti; Allah'a şükürle ta'rif etmiştir. Çünkü şükür; her ibadeti camidir. Zira kalbin şükrü; Allah'ı ma'rifet, lisanın şükrü; hamd ü sena, azanın şükrü; ibadettir. Binaenaleyh; bir kimse sözünde, işinde, nasla muaşeretinde ve taâ-tında hikmete riayet etmedikçe hakîm olamaz.

Lukman 31:12

Vâcip Tealâ Lokman'a şükürle emrettikten sonra şükrün men-şakir olan kimseye râci olacağını beyan zımnında buyuruyor. Yani; bir kimse Allah'ın verdiği nimete şükrederse şükrünün menfaati kendinindir. Zira; şükürle nail olduğu nimetin hakkını eda ettiği gibi şükür, nimetinin çlevamma ve tezayüdüne sebeptir. Binaenaleyh; şükürden müstefid olacak şükreden kimsedir ve eğer bir kimse küfran-ı nimetle Rabbma küfreder, verdiği nimetin hakkını eda etmezse küfran-ı nimetin zararı kendine aittir. Zira; Allah'ın hiç kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur, herkesten ganî ve zatında mahmuddur. Binaenaleyh; kullarından hiçbir kimse şükret-mese zat-ı ulûhiyetine hiç bir zarar gelmez. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan için her zaman şükrün tekerrürü lâzım olduğuna işaret zımnında şükür istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Lokman'in hayr-ı kesir sahibi olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ hikmet verdiği kimseye hayr-ı kesir verildiğini diğer âyette beyan etmiştir.

Lukman 31:13

Vacip Tealâ Lokman'a hikmet verdiğini beyandan 'sonn man'ın hikmetlerinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Lokman oğluna vaaz eder olduğu halde dedi ki «Ey oğulcuğum! Allah'a ibadetinde gayriyi şirk etme. Zira Allah'a şirketmek; pek büyük zulümdür. Çünkü şirk; Kaadir ü Kay yuma mahlûkatmdan en âciz şeyleri müsavi tutmak olduğu gibi ibadeti mahallinin gaynya sarf etmektir.» Lokman'ın oğlunun ismi veya veyahut olduğu Beyzâvî'nin cümle-i beyanatından-dır. Oğlunun şirk üzere bulunup validesiyle beraber pederinin va-azıyla iman ettikleri Nisâbûrî'nin beyanatı cümlesindendir. Ayet de şirk üzere olduğuna delâlet eder ki Lokman oğluna vaazında şirkin zulüm olduğunu beyan ve şirkten nehyile başlamıştır. Bu âyette Vacip Tealâ Hz. Lokman'ın, meratib-i insaniyenin alâsını ihraz ettiğini beyan etmiştir. Çünkü; insanın mertebe-i.bâlası kendinin kâmil olup başkasını mükemmil olmasıdır. Şu halde .Lokman'ın nefsinde kâmil olduğunu; bundan evvelki âyette hikmet verdiğini beyanla, başkalarının nevakısmı ikmal ettiğini de bu âyette vaaz ettiğini zikirle beyan etmiştir. Hulâsa; Lokman'ın oğlun,, vaazettiğ^ vaazının hulâsası oğlunu şirkten nehyedip şirkin zulm-ü azîm olduğu cihetle caiz olmadığı ve insana lâzım olan evvelâ evlâdına nasihat etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Lukman 31:14

Vacip Tealâ ibadete müstehak ancak kendi olup kendinin gay-rıya ibadet caiz olmadığını beyandan sonra bazı surette insanın kendi misilli insanlara itaati vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ebeveynine hizmet etmesini vasiyet ettik ve dedik ki : Çünkü; benim huzurumdan başka varılacak yer ycrktur. Binaenaleyh; bana ve valideynine şükredip etmediğini ben suâl edeceğim. Yani; biz insana anasına, babasına itaati, onlarla hüsn-ü muaşereti, sohbeti, onların huzurunda hüsn-ü edebe riayeti ve onların cemi-i hukukunu muhafazayı vasiyet etmekle vacip kıldık, bilhassa insan için birtakım mihnet ve meşakkatlara katlanan validesinin hukukuna daha ziyade riayet etmesini tavsiye ettik. Çünkü; validesi insanı iptida-yı vücudunda zaaf üzere zaaf ve envâ'-ı me-şakkatla üzerinde götürdü. Zira; insanın validesinin karnında neşv ü neması tezayüd ettikçe validesinin zayıflaması da o nispette tezayüd eder. Binaenaleyh; hamil zamanı validesinin zaaf üzerine zaafı fazlalanır ve bu zaaf insanın validesinden ayrılıncaya kadar devam eder. İnsan validesinden ayrıldıktan sonra validesi onu muhafazaya ve terbiyesine devam eder. Hatta iki sene sütünü emzirir ve iki sene hitamında sütten keser ve lâkin sütten kesmekle onun yakasını bırakmaz, belki son derece terbiyesine ve muhafazasına devam eder. Ve bu hal bulûğa vasıl oluncaya kadar gider, bulûğa vasıl olunca biz insana deriz «ki «Ey insan! Bilesale bana şükret. Zira; ben seni halkettim. Ve envâ'-ı nimetle müte-na'im kıldım. Binaenaleyh; bu nimetlerin şükrünü eda etmek senin üzerine vaciptir, peder ve validene dahî şükret. Zira; onlar senin vücuduna sebep oldukları gibi seni beslediler, büyüttüler. Şu halde onların sana bu kadar hizmetlerine karşı sen de onlara hizmet etmekle şükret. Eğer şükretmezsen ceza göreceksin. Zira; âhirette merciin ancak banadır. Binaenaleyh; şükredip etmediğini ben suâl edeceğim. Eğer şükretmezsen mücazat edeceğim» demekle insana vesâyâda bulunduk. Beyzâvî'nin beyanı veçhile sabiyi emzirmek müddetinin iki sene olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü emzikten kesilmek müddetinin iki sene olmasını beyan; emzik müddetini beyandır. Ananın zahmeti babadan ziyade olduğu cihetle anaya riayetin vacip olmasının sebebi; âyette validenin çocuğu zaaf üzerine zaafıyla götürmesi olduğu beyan olunmuştur ki valideye riayete daha ziyade ihtimam etmek lâzım olduğuna işarettir. Bu manâyı Resulullah'ın «Ben kime iyilik edeyim?» diyerek suM eden bir kimseye «Anana, sonra anana, sonra anana ve sonra babana riaye't et» buyurduğu hadis-i şerifi te'yideder. Şu halde pedere nispetle validenin hukuku müekkettir. Validenin ve pederin sağlıklarında onlara şükür; hizmet ve riayettir. Amma vefatlarında onlara şükür; hayırla duâ etmektir. Çünkü: Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyetin tefsirinde (Süiyan b. Uyeyne) «Bir kimse beş vakit namazı eda ederse Allah'a şükretmiş olur ve eğer beş vakit namaz arkasında valide ve pederine hayırla duâ ederse ebeveynine şükrünü eda etmiş olur" buyurmuştur. İnsanın vücudunu Cenab-ı Hak halkettiği cihetle zatına şükrü vacip kıldı, insanın vücuduna sebep ebeveyni olduğu gibi hüsn-ü terbiyesine dikkat ettikleri cihetle de ebeveyne şükrü vacip kılmakla Allahü Tealâ ebeveyne şükrü kendine şükre müsavi olarak zikretmiştir. Çünkü; benim huzurumdan başka varılacak yer ycrktur. Binaenaleyh; bana ve valideynine şükredip etmediğini ben suâl edeceğim. Yani; biz insana anasına, babasına itaati, onlarla hüsn-ü muaşereti, sohbeti, onların huzurunda hüsn-ü edebe riayeti ve onların cemi-i hukukunu muhafazayı vasiyet etmekle vacip kıldık, bilhassa insan için birtakım mihnet ve meşakkatlara katlanan validesinin hukukuna daha ziyade riayet etmesini tavsiye ettik. Çünkü; validesi insanı iptida-yı vücudunda zaaf üzere zaaf ve envâ'-ı me-şakkatla üzerinde götürdü. Zira; insanın validesinin karnında neşv ü neması tezayüd ettikçe validesinin zayıflaması da o nispette tezayüd eder. Binaenaleyh; hamil zamanı validesinin zaaf üzerine zaafı fazlalanır ve bu zaaf insanın validesinden ayrılıncaya kadar devam eder. İnsan validesinden ayrıldıktan sonra validesi onu muhafazaya ve terbiyesine devam eder. Hatta iki sene sütünü emzirir ve iki sene hitamında sütten keser ve lâkin sütten kesmekle onun yakasını bırakmaz, belki son derece terbiyesine ve muhafazasına devam eder. Ve bu hal bulûğa vasıl oluncaya kadar gider, bulûğa vasıl olunca biz insana deriz «ki «Ey insan! Bilesale bana şükret. Zira; ben seni halkettim. Ve envâ'-ı nimetle müte-na'im kıldım. Binaenaleyh; bu nimetlerin şükrünü eda etmek senin üzerine vaciptir, peder ve validene dahî şükret. Zira; onlar senin vücuduna sebep oldukları gibi seni beslediler, büyüttüler. Şu halde onların sana bu kadar hizmetlerine karşı sen de onlara hizmet etmekle şükret. Eğer şükretmezsen ceza göreceksin. Zira; âhirette merciin ancak banadır. Binaenaleyh; şükredip etmediğini ben suâl edeceğim. Eğer şükretmezsen mücazat edeceğim» demekle insana vesâyâda bulunduk. Beyzâvî'nin beyanı veçhile sabiyi emzirmek müddetinin iki sene olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü emzikten kesilmek müddetinin iki sene olmasını beyan; emzik müddetini beyandır. Ananın zahmeti babadan ziyade olduğu cihetle anaya riayetin vacip olmasının sebebi; âyette validenin çocuğu zaaf üzerine zaafıyla götürmesi olduğu beyan olunmuştur ki valideye riayete daha ziyade ihtimam etmek lâzım olduğuna işarettir. Bu manâyı Resulullah'ın «Ben kime iyilik edeyim?» diyerek suM eden bir kimseye «Anana, sonra anana, sonra anana ve sonra babana riaye't et» buyurduğu hadis-i şerifi te'yideder. Şu halde pedere nispetle validenin hukuku müekkettir. Validenin ve pederin sağlıklarında onlara şükür; hizmet ve riayettir. Amma vefatlarında onlara şükür; hayırla duâ etmektir. Çünkü: Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyetin tefsirinde (Süiyan b. Uyeyne) «Bir kimse beş vakit namazı eda ederse Allah'a şükretmiş olur ve eğer beş vakit namaz arkasında valide ve pederine hayırla duâ ederse ebeveynine şükrünü eda etmiş olur" buyurmuştur. İnsanın vücudunu Cenab-ı Hak halkettiği cihetle zatına şükrü vacip kıldı, insanın vücuduna sebep ebeveyni olduğu gibi hüsn-ü terbiyesine dikkat ettikleri cihetle de ebeveyne şükrü vacip kılmakla Allahü Tealâ ebeveyne şükrü kendine şükre müsavi olarak zikretmiştir.

Lukman 31:15

Vacip Tealâ ebeveyne itaatin vacip olduğunu beyandan sonra valideyne itaati terketmek lâzım olan cihetleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ana ve babaya itaati vasiyetle vacip kıldık, lâkin itaat; şirke bâdî olmamak şarttır. Binaenaleyh; ey mükellef olan insan! Sen hâlî zihin olarak ilmin lâhik olmayan şeyde ebeveynin sana şirketmeyi teklif ve bu tekliflerini kabul ettirmek üzere seninle mücahede ederlerse sen onlara itaat etme. Zira Halika ma'siyet olan yerde mahlûka itaat olmaz. Şu halde onların teklif ettikleri şirki kabul etme, reddet, onlara itaat etme, isyan et ve lâkin dünyada sair hukuklarını muhafazaya dikkat et, şer'an caiz ve aklen müstahsen olan şeylerle onlara musahabet et, hilimle, sabırla muamele, hüsn-ü hizmet, yemek yedirmek ve güzel libas giydirmek gibi şeylerle, onlara riayet et ki üzerine terettüb eden vacibi eda etmiş olasın. Onların Halika isyanla olan bilûmum emirlerine itaat etme, belki her umurunda bize rücû' ve din-i hakka ittibâ' eden ehl-i hakkın tanklarına ittibâ' et. Çünkü; dünyanın inkırazından sonra akıbet merdiniz banadır. Binaenaleyh; ben ebeveynin şirkinden ve senin tevhidinden her cümlenize suâl eder, küçük, büyük, hata, sevap cümle a'malinizi size haber veririm ve herbiriniz hayr ü şer amelinize göre cezanızı görürsünüz. Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Sa'd b. Ebi Vakkas) Hazretlerinin İslâm olmasıdır. Çünkü; (Ebubekir) Hazretlerinin delaletiyle (Sa'd) Hazretleri İslâm olunca validesi üç gün ekmek yemedi, irtidad etmesi için çok ısrar etti ve ağladı. Validesine İslâm'ı terketmeyeceğine kat'i cevap vermesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu rivayete nazaran ile nıurad; Ebubekir'dif. Nisâbûrî ve Kazî'nür beyanları veçhile bu iki âyet Hz. Lok-man'ın oğluna vaazı arasında cümle-i mu'terizedir.- Cümle-i mu'-terizeden maksat; ikidir. Birincisi: Valideyne itaat-Cenab-ı Hakka itaata tâbidir. Yani ebeveyne itaat Allah'a itaat gibi vaciptir. İkincisi : Şirkin pek büyük günah olduğunu te'-kiddir. Yani "Şirk o kadar büyük bir cinayet ki hatta o cinayetle itaatları vacip olan ebeveyn emretmiş olsalar dahi bu hususta onlara itaati terketmek lâzım» demektir. Hulâsa; insanın meşru surette valideynine bedeniyle hizmet ve itaati lâzım ve umur-u dinde ve ma'kulâtta peygambere itaat vacip olduğu ve şu halde umur-u dine müteallik olan yerde dine, umur-u dünyaya müteallik olan yerde ebeveyne itaatin vacip olduğu bu âyetlerden müstei'ad olan fevaid cümlesindendir.

Lukman 31:16

Vacip Tealâ kullarının cümle a'mâlini haber vereceğini beyandan sonra Lokman'm oğluna Allah'ın nezdinde kulunun hiçbir gizli ameli olmadığını söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; ilmine mani bir hâil yoktur. Binaenaleyh; senin amelini ve bulunduğun mevkii bilir. Yani; Lokman'm oğluna nesayihine karşı oğlunun «Ben kimsenin göremeyeceği tenha mahalde günah işlersem Allahü Tealâ bana ne yapar?» demesi üzerine Lokman tekrar nasihata başlar ve der ki «Ey oğulcuğum! Eğer senin işlediğin haslet ister hayır ister şer ve hardal tanesi kadar cüssesi küçük olsun, taş içinde gayet gizli ve saklı bir mahalde yahut semavatta veya arzın içinde olsun Allahü Tealâ onu getirir, senden suâl eder. Zira Allahü Tealâ latiftir, kudreti herşeye nafizdir ve gizli işlerin cümlesini bilir. Çünkü; habîrdir. Hz. Lokman'm bu kelâmı usul-ü itikadiyeden Cenab-ı Hakkın ilmini ve kudretini beyanla oğlunu tehdit ve. âhireti itikadın lüzumunu ve su-u a'mâli terkle hüsn-ü a'mâle çalışmak vacip olduğunu ilânla insafa ve itikad-ı hakka davettir.

Lukman 31:17

Vacip Tealâ Hz. Lokman'm oğluna diğer nasihatim bemek üzere buyuruyor. Çünkü; Allahü Tealâ kulları üzerine bunlardan herbirini vacip kılmıştır. Yani; Lokman oğlunu şirkten men ve kudret-i İlâhiyenin herşeye te'sirini ve ilminin cümle eşyayı ihatasını beyanla tehdid ettikten sonra fezail-i a'mâlle nefsini tezyin etmesini tavsiye etmek üzere oğluna demiştir ki «Ey oğulcuğum! Sen Allah'ın rızasını tahsil için namazı ikame et. Zira namaz; insanı günahtan nehye-der, sen nefsinde a'mâli eda ile tekemmül ettikten sonra başkalarının noksanını ikmal için Allah'ın rızasına vesile olan ma'rufatla emir ve rızaya muhalif ve akla kabih olan münkerattan nehyet ve sana hastalık, fakirlik, hüzn ü keder ve bilhassa emribilmarufta hayra delâlet ettiğin kimseler tarafından göreceğin ezalara sabret. Zira; şu ta'dad olunan şeyler Allah'ın kulları üzerine vacip kıldığı umurdandır. Bu âyet; geçmiş ümmetlerde dahî namazın meşru ve makbul bir ibadet olduğuna delâlet eder. Çünkü; Lokman'm oğluna namazla emretmesi namazın meşru olduğuna delâlet eder. Şu kadar ki her ümmette namazın heyetleri başka başkadır.

Lukman 31:18

Vacip Tealâ Hz. Lokman'm oğluna emrettiği me'muratı beyan sonra nehyettiği menhiyatı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Lokman oğluna ikame-i salât, emribilmaruf ve nehyi-anilmünkerle emrettikten sonra oğluna gayrıların nevakısını ikmalinden dolayı tekebbür etmesine ve nefsinde kâmil olmasına binaen kendinde bir büyüklük görmekten nehyetmek üzere diyor ki «Ey oğlum! Nas sana söz söylediklerinde onlardan yüzünü çevirip tekebbür etme. Kemâl-i tevazula sözlerini dinle, onlar söz söylerken ehemmiyet vermeyerek başka şeyle meşgul olma, yüz eğriliği gösterme. Çünkü; nasla hüsn-ü muaşeret lâzımdır. Yeryüzünde ferahh ve kibirli yürüme, Allah'ın sana verdiği nimeti hazmet ve hafiflik ederek nimetine mağrur olma. Zira; Allahü Tealâ nefsinde azamet görmekle kibredenleri ve nimetiyle gayra tekebbür edenleri sevmez. Çünkü; elinde bulunan nimetin cümlesini, Allahü Tealâ verdiğinden büyüklük Allah'a mahsus olduğu cihetle kullar için tekebbür; Allah'ın gazabını davet eder. İşte beyan olunan ahkâmın cümlesiyle amel etmek bizim üzerimize de vaciptir. Gerçi bu âyetler Lokman'm oğluna nasihatini hikâyeyse de ümem-i salifenin ahvalinden Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize haber verdiği ahkâmın bizim hakkımızda da ayn-ı şeriat olup onunla amel etmemiz vacip olduğu kavaid-i usuliyemiz iktizasındandır. Şu halde şu beyan olunan evamir ve nevâhî bizim hakkımızda dahî ayn-ı emir ve nehiydir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mütekebbir olan kimselerin âdetleri beğenmedikleri kimselerden yüzlerini çevirmek ve yeryüzünde azametle yürümek olduğundan Lokman oğlunu bu iki haslet-i zemimeden nehyetmiştir. Sâ'r; Taberî'de beyan olunduğu veçhile devenin boynunda çıkıp boynunu bir tarafa eğdiren yaradır. Bu makamda «Fukara güruhu söz söylediklerinde tekebbür ederek yüzünü onlardan başka tarafa eğme ve onların sözlerini dinlemekten nefretini izhar etme» demektir. kibirle beraber ferahtır. Yani «Mütekebbir ve ferahh olduğun halde yürüme» demektir,

Lukman 31:19

Vacip Tealâ Hz. Lokman'm oğlunu kibirle hafif surette yürümekten nehyettiğini beyandan sonra gerek işinde, gerek sözünde vasatı ihtiyar etmek lâzım olduğunu tavsiye ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Lokman oğlunu kibirle yürümekten nehyedince sür'atla ve şeciâne yürümenin zıddı olan gaayet zaaf izhar ederek yürümek de mezmum olduğu cihetle ikisinin arasında yürümek lâzım olduğunu beyan etmek üzere oğluna hitabederek diyor ki ((Ey oğlum! Sür'atla mütekebbirane yürüme, gaayet zaaf izhar ederek teenni de etme. Belki bu ikinin ortasını ihtiyar ederek yürü ki kibirden ve zaaftan bir eser görülmesin. Şu halde hemen sekinet ve vakar üzere alelade yürü, söz söylerken sadanı uzun çıkarma. Zira; sa-danın gaayet çirkini himarın sadasıdır. Binaenaleyh; .yüksek sesle söz söyleme ki sadan merkebin sadasına müşabih olmasın. Zira; merkebin sadası cümle ukalâ ve hayvanat indinde kerihtir.» Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın şeref ve kemâl üzere halkettiği insanın, hayvanatın aşağısı ve mahlûkatın süflisi olan merkebe nefsini velev sesle olsun teşbih etmesi Halikın aziz ve şerif olarak halkettiği vücudu zayıf ve zelil kılmasıdır. Şu halde yüksek söylemekte bir maksad-ı sahih olmadıkça bağıra bağıra söylemek mekruhtur. Amma esna-yı muharebede düşmanı tehdid etmek, yanlış yola giden bir kimseyi döndürmek için arkasından çağırmak gibi bir maksad-ı sahihe mebni olursa yüksek şada caiz olabilir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın maksadına vusulü ayakla olup ayakla ulaşamayacağı mahalde bulunan kimseye sadasıyla çağırmak âdet olduğundan Vacip Tealâ bu âyette her ikisini cemettiği gibi her ikisinde dahî ifrat ve tefritin caiz olmayıp bunların vasatında hareket etmek lâzım olduğunu Lokman'dan hikâye suretiyle bize beyan etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de (İmam-ı Sevrî) den naklen beyan olunduğuna nazaran herşeyin sadası Allah'ı nekaisten tenzih manâsına teşbih olabilir. İllâ himarın sadası teşbih olmaz. Zira merkebin sadası; şeytan'ı gördüğünde olduğu cihetle hayra alâmet değildir. Binaenaleyh; merkep anırdığında istiâze etmek lâzım olduğu kütüb-ü şer'iyemizde mezkûrdur.

Lukman 31:20

Vacip Tealâ Hz. Lokman'm oğluna nesayihini beyandan sonş insanlara vâki olan nimetlerini beyanla ibadete ve nimetlere ş tergibetmek üzere buyuruyor. Yani; ey insanlar! Siz görmez ve bilmez misiniz ki AUahü Tealâ âlem-i ulvî olan semavatta ve âlem-i süfli olan arzda bulunan bilûmum mevcudatı size hadim ve menfaatımza tahsisle size münkad ve onlardan herbirinin size hizmetleri sebebiyle maişetinizi kolay kıldı. Çünkü; semada bulunan ay, güneş ve sair yıldızların devranı üzerine yeryüzünde otların bitmesi ve bulutlardan yağmur yağmasıyîa hububatın neşv ü nema bulması, meyvelerin kemâle gelmesi, mürur-u zamanla yerde olan madenlerin intifâ'a, salih bir hal kesbetmesi, denizlerde gemilerin seyrüsefer edip batmaması, insanların nehirleri istedikleri mahallere alıp götürmesi, hayvanların herbirinin rjirer nevi intifâ'a tayin olunması, meselâ devenin yüke, öküzün çifte, atın binite, koyunun ekle ve sair hayvanatın bu minval üzere bir menfaata ta'yin olunup hatta vahşilerin bile bir çok menfaatlar te'mini insanların maişetlerini teshil için taraf-ı İlâhiden ihsan-ı sübhânîdir ve herbiri Vacip Tealâ'nm vahdaniyetine ve kudret-i kahiresine delil-i zahirdir, bu nimetlerin herbirine mukabil şükretmesi vacip olduğundan bu vücubu eda etmeyen insanları Allahü Tealâ bu âyetle tevbih etmiştir. Çünkü âyette hemze; istxjham-ı inkârı olduğundan bu kadar meydanda olan nimetleri görmemek emr-i münker demektir. Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyette nimet-i zahire yle murad; göz, kulak, lisan ve sair aza-yı hariciyedir. Niam-ı ba11nayla murad; akıl, kalp, jehim ve sair aza-yı zahiriyenin kuvâlandır. Meselâ ıgöz; nimet-i zahiredir. Onda görülmeyen bir kuvâ vardır ki gözün ziyasını verir. Lisan; nimet-i zahiredir, onda tekellüme iktidar veren bir kuvâ vardır. Sair azalarda dahî hâl böyledir. İnsanın azası tam, sureti güzel ve rızkı bol olmak nimet-i zahire cümlesinden olduğu gibi hüsn-ü ahlâk da nimet-i batma cümlesindendir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Vacip Tealâ tevhide delâlet eden delilleri beyandan sonra tev-hid-i İlâhide mücadele edenlerin mücadeleleri bir delile müstenid olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; vahdaniyet-i İlâhiyeye itiraz eden nastan bazılarıdır, onların itirazları bir delil-i ilmîye müstenit değildir. Çünkü; onların mücadelesi delil-i aklîden istidlal olunmuş veyahut bizim tarafımızdan ilhamla keşfolunarak kendilerine verilmiş bir ilme müstenit olmadığı gibi bir resulün irşadıyla hidayete ve bizim vahyile gönderdiğimiz insanları nurlandıran bir kitaba dahî müstenit olmadığından mücadeleleri körü körüne babalarım taklide müstenittir. Binaenaleyh; onların mücadelesi itibardan sakıttır. Zira; delilsiz mücadeleye ve itikadiyatta taklide itibar yoktur.

Lukman 31:21

Vacip Tealâ müşriklerin vahdaniyet hakkında mücadeleleri bir delile müstenit olmadığım beyandan sonra mücerret taklide müstenit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; delilsiz şirki irtikâbeden müşriklere nasihat tarikıyla «Siz Allah'ın inzal ettiği kitaba ittiba' edin. Zira o kitap; sizin ahvalinizi ıslah eder, dünyevî ve uhrevî menfaatinizi size gösterir.^ Binaenaleyh; o kitaba ittibâ'mız vaciptir» denildiğinde onlar ce-$ çapta «Biz Allah'ın inzal ettiği kitaba ittiba' etmeyiz, belki baba-jf larımızı hangi din üzere bulduksa ona ittiba' ederiz. Zira; babala-f rımızın dini evvelden beri-sülük olunmuş bir dindim derler ve pe-j derlerinin dininden ayrılmayacaklarını ve o dine razı olduklarımı suret-i kafiyede söylerler. Habibim! Sen onlara suâl et de ki «Ve-j levse şeytan babalarını Cehennem azabına davet ederse dahî ba-f balarına mı ittiba' ederler?» İşte müşrikler bu sözleriyle açıktani şirki ihtiyarla Şeytan'm davetine icabet ettiler. Çünkü; pederlerini; Şeytan Cehennem'e davet ettiği cihetle pederlerinin gittikleri yo-j lun Cehennem yolu olduğu halde bunların da o yolu kabul etme-! leri Cehennem'i mucip olan tarik-ı şeytan'ı kabuldür.

Lukman 31:22

Vacip Tealâ müşriklerin halleri şeytan'a ittiba'd an Are t olduğunu beyandan sonra müminin hali Allah'a itimat ve kavi bir mesleğe sülük etmekten ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse şerait ve erkânına riayet ederek Allah'ın azabından korkar ve amel-i salih işler olduğu halde Allah'a imanla inkıyad eder ve nefsini Allah'a teslimle tefviz-i umur ederse kesilmez ve kırılmaz sağlam bir tarika yapışmıştır. Çünkü; cümle umurun akıbeti ancak Allah'a râci olduğu cihetle Allah'a itimad eden kimse elbette sağlam ve akıbeti emin bir tarika yapışmış demektir. Binaenaleyh; herkesin âkıbet-i emrini düşünmesi ve sağlam bir mesleğe sülük etmesi lâzımdır. Zira; herkesin a'mâli birer birer huzur-u İlâhide tetkik olunacak ve iyisi kötüsünden ayrılacaktır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bir kimsenin veçhini Allah'a teslimle murad; kalbi ve kalıbıyla, cem,i-i şuur ve idrakiyle canib-i ilâhiye teveccüh ederek maadadan kaf-ı alâka eyleyip herşeyde Vâeip Tealâ'ya istinadetmektir. Fakat yalnız tevekkül ve teveccüh kâfi olmayıp me'mur olduğu a'mâli lâyıkıyla eda etmek lâzım olduğuna işaret için a'mâlinde muhsin olmak şart olduğu beyan olunmuştur. Çünkü müminin amelinde ihsan etmesi; Allahü Tealâ'yı görüyor gibi amel ve inkıyad etmektir. Binaenaleyh; ihsan üzere eda olunan amel; indallah makbul olan ameldir. Urve-i vüska ile murad; tarik~ı İlâhidir ki o tarika sülük eden kimseyi rıza-yı İlâhiye îsâl eder bir meslektir, daimdir ve inkıta' yoktur. Şu halde manâ-yı âyet:

Lukman 31:23

Yani; bir kimse vahdaniyete delâlet eden delâilden sarfınazar-la küfrederse habibim! Onun haktan i'razla küfrü irtikâbı sana hüzün vermesin. Zira; onun Allah'a inkıyad etmemesinden dünyada ve âhirette sana bir zarar gelmez. Binaenaleyh; onur. küfrüne senin hüznetmen lâzım değildir. Çünkü onların mercii; ancak bizim huzurumuz olduğundan biz onların küçük ve büyük bilcümle amellerini ihbarla herbirinin ayrı ayrı cezasını veririz. Çünkü; Allahü Tealâ gizli işleri ve kalpte olan esrarı tamamen bilir. Şu halde yâ Ekrem-er Rusül! Onların küfürlerine senin telâş etmen lâzım değildir. Zira; bir şey ki onu Allahü Tealâ bilir ve hayr ü şer onun cezasını verecek odur. O halde kullar için mahzun olmaya mahal yoktur. İşte bu âyet-i celileye nazaran birtakım din aleyhinde bulunan yaramaz insanların ef'aline ehî-i imanın vücutlarına zaaf iras edecek kadar hüznetmelerine mahal yoktur. Zira din Allah'ın dinidir ve dini iptale ve birtakım ahkâmını şehevat-ı nefsaniyele-rine muvafık olmadığından tağyire çalışanlar da Allah'ın kullarıdır, Allahü Tealâ'nm ilmi cümlesine lâhiktir. Şu halde ehl-i imana lâzım olan; rmımkün olduğu kadar tarik-ı hakkı beyandır. Fakat dinsizleri din-i hakkı kabule icbar yoktur. İcbara iktidar da olmayınca buğz-u fillâhla iktifa olunur ve buğz-u fillâh da ehl-i iman için bir meziyettir. Fakat fazlaca mahzun olmakta bir fayda da yoktur.

Lukman 31:24

Vacip Tealâ kâfirlerin küfrünün zararı ancak kendine olduğunu beyandan sonra dünyada kâfir ne kadar muammer olsa âhirete nispetle o ömrün az olduğunu ve eşedd-i azaba duçar olacaklarını beyan zımnında buyuruyor. Yani; dünyada kâfirlere dünya metâ'ıyla intifa' etsinler için az bir zaman ömür verdikten sonra ecel-i mev'udları gelir, biz onları gayet şiddetli olan Cehennem azabına duhule mecbur ederiz. Zira; onlar dünyada enbiyayı tekziple âhireti inkâr ettiklerinden kemâl-i hacaletleriyle beraber biz onları şiddetli olan Cehennem'e girmelerine icbar ederiz, onlar da mecbur olarak girerler. Azab- lila murad; ebeden devamla beraber ateşin şiddetli ve ehl-i Cehennem'in birbirine sıkışmasıdır.

Lukman 31:25

Yani; yâ Ekrem-er Resul! Sen kâfirlere suâl etsen, desen ki «Gökleri ve yeri kim halketti, bunları halketmeye kimin kudreti vardır?» Onlar hakikati ikrara mecbur olarak derler ki «Bu mevcudatın cümlesini Allahü Tealâ halketti. Çünkü; bu âlem-i ecsa-mın halikı Allahü Tealâ olduğuna deliller pek vazıh, inkâra mecal yoktur.» Onların şu ikrarları üzerine sen Allah'a hamdet. Zira; onların hakikati ikrar etmeleri senin davanı tasdik olduğundan senin için onların ikrarları bir nimet, olduğu cihetle p nimete mukabil, hamdetmek lâzımdır ki hamdin Allah'a mahsus olduğunu beyan; onların putlarının hamde ve ibadete istihkakı olmadığını dahî beyanı müstelzimdir. Binaenaleyh; onların Halikı ikrarları- üzerine sen de ki onlar mu'tekidatlarmm batıl olduğunu bilsinler, belki onların ekserisi bu ikrarlarının itikatlarına muhalif olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; ikrar ederler, halbuki ikrarlarının kendilerini ilzam ve iskât ettiğini bilmezler.

Lukman 31:26

Vacip Tealâ semavat ve arzın halikı Allahü Tealâ olduğunu kâfirlerin ikrar ettiklerini beyandan sonra halikıyyetin levazıma-tını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; semâvât ve arz Allah'ın mahlûku olunca semavat ve arzda bulunan sair mevcudat dahî Allah'ındır, Allah'tan başka mevcudatın sahip ve maliki yoktur. Çünkü; bir kimsenin mülkünde hasıl olan hasılat nasıl mülk sahibinin olursa semâvât ve arzda hasıl olan mevcudat da Allah'ındır. Binaenaleyh; herkesten ganî ve ihtiyaçtan beri ancak Allahü Tealâ'dır. Zira; Allah'ın gayrı mevcudat elbette Allah'a muhtaçtır, lâkin Allah'ın hiçbir kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığından zatında ve sıfatında mahmuddur. Çünkü; kullarından her ferdin ihtiyacını defile ihsan ettiğinden herkesin hamdine müstehaktır. Binaenaleyh; ezelen ve ebeden mahmuddur. Maamafih kulların hamdinden Vacip Tealâ'ya bir menfaat ait değildir. Belki hamdinden menfaat: hamdeden kimse-vo aittir.

Lukman 31:27

Vacip Tealâ cümle mevcudat kendinin olduğunu beyandan .sonra acayib-i sun'-u İlâhinin nihayeti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; eğer yeryüzünde olan her ağaçtan müteaddit kalemler olsa ve bahr-i muhitin o kadar cesametiyle beraber o bahr-i muhite yedi denizden de uzatılsa, dökülse ve o suların cümlesi mürekkep olsa, bilûmum halk da Allah'ın kelimatını o kalemler ve mürekkeple yazmış olsalar Allah'ın kelimatı tükenmez. Çünkü; ke-limat-ı İlâhiyenin nihayeti yoktur. Zira; Allahü Tealâ mülkünde ve saltanatında cümleye gaalip, ef'âli binlerce hikmeti mutazam-mındır, düşündükçe ukul-ü beşer idrakinden âcizdir buna hergün vâki plan hadsiz, hesapsız vukuat şahittir. Zira; zahirde re'yimize muvafık olmayan bir fiilin akibinde seveceğimiz bir çok hikmetler zuhur edip bizim de memnun olduğumuz meydanda bir hakikattir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Kureyş kabilesinin «Muhammed (SA.) in getirdiği Kur'an tükenir» demeleridir. Yahut Yahudilerin bir suâlleri üzerine nazil olmuştur. Çünkü; âyeti nazil olunca Yahudiler «Yâ Muhammed! Sen enbiyaya verilen ilmin gayet az olduğunu söylüyorsun. Halbuki Tevrat'ta herşeyin ilmi mevcuttur. Senin sözün yani bu âyet Tevrat'a münafidir» deyince Re-suluîlah «Tevrat'ta zikrolunan Allah'ın ilmidir. Zira; Allah'ın ilmi tükenmez. Amma Kur'an'da nazil olan bu âyet kulların ilmine mütealliktir. Zira; Allah'ın ilmine nispetle kulların ilmi elbette azdır» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Lukman 31:28

Vacip Tealâ ilminin ve kudretinin kemâlini zikirden sonra i'irlerin haşri inkârlarını iptal etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'mn kudretine nispetle sizin dünyada halko-lunmamz'vefatımzdan sonra kıyamette muhasebe için kabrinizden kalkıp mahşere gelmeniz şahs-ı vahidi icat gibidir. Çünkü; gerek iptidaen icadınıza, gerek ba'sınıza bizim irademizle emrimiz kâfidir. Şu halde emri sadır olursa derhal vücut bulursunuz. Zira; Allahü Tealâ mesmûâtın küllisini işitir, görülecek şeylerin cümlesini görür, bilir, halkolunacak şeyleri halkeder ve işitilen şeylerden bazısını işitmek diğerini işitmeye mani değildir. Kezalik mevcudatı icadetmek hasra dahî mani değildir. Zira; cümle âlemi halketmeye kaadir olan Ailahü Tealâ'nm mevtayı ihyaya dahî kaadir olacağı evleviyetle sabittir. .

Lukman 31:29

Yani; Allah'ın vahdaniyetine ve kudret-i kâmilesine delâlet eden acayibattan geceyi gündüze ithal ettiğini, güneşle ayi müsahhar kıldığını sen görmedin mi? Zira; Alîahü Tealâ bahar aylarında sizin erzakınıza hadim olan otları, ekinleri, meyveleri terbiye ve tezyid ve noşv ü nema bulup kemâline yetmek için gecenin bazı eczasını gündüze ithalle gündüzü uzatır, güz ve kış aylarında gündüzün bazı eczasını geceye ithalle geceyi uzatır, sizin maişetiniz ve sair mesalihiniz için ayı ve güneşi menfaatımza muvafık ve muti' kıldı, bunlardan herbirinin deveranı vakt-i muayyenine kadar cereyan eder ve Ailahü Tealâ cümle a'mâlinizi bilir. Zira; zerrat-ı cihandan hiç bir zerre ilm-i İlâhiden kaybolmaz.

Lukman 31:30

Vacip Tealâ kudret-i kahiresine delâlet eden bazı acayibatı beyandan sonra şu acayibatı icadeden Cenab-ı Hakkın ezelen ve ebeden sabit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Ailahü Tealâ herşeyden âlî ve cümle mevcudat üzerine galip ve kahirdir. Yani; şu sıfât-ı sübutiyeyle Vacip Tealâ'nm muttasıf olması kendinin ezelî ve ebedî olup zevale ma'ruz olmamasıdır. Amma müşriklerin Allah'ın gayrı olarak duâ ve ibadet ettikleri ma'bud-ları birtakım âciz mahlûk ve eşyayı hasise olup her zaman zevale ma'ruz olduklarından batıldır, Ailahü Tealâ ise ancak sıfatında âlî, zatında büyüktür, müşriklerin ma'budlan ise ulviyet ve büyüklükten hâlidirler.

Lukman 31:31

Vacip Tealâ kudret-i kâmilesi üzerine delâlet eden delâilden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; alâmât-ı semaviye gibi kudretullaha delâlet eden gemilerin deryada cereyanlarını sen görmedin mi? Cenab-ı Hak acayib-i kudret ve garaib-i san'atlnı size göstermek için kullarının taayyüş ve telezzüzü zımnında halkettiği nimetlerle deryada gemiler yürür, gemileri batmaktan hıfzederek rüzgârı halkla gemilerin cereyanı sayesinde bir beldede mevcut nimeti diğer beldeye alıp götürmekle o beldeyi müstefid etmekte din-i hakka temessük ve ibadetinde ve tarik-ı taayyüşünde tesadüf ettiği zahmetlere sabır ve Allah'ın verdiği nimetlere şükreden her kimse için kudret-i İlâ-hiyeye deliller vardır. Çünkü; belâya sabırla nimete şükreden kimse kudrete ve vahdaniyete delâlet eden âyetleri tefekkür etmekle istifade eder. Amma belâya sabretmeyen, nimete şükretmek bilmeyen kimse âyetleri teemmül etmediğinden intifa' edemez. Beyzâvî ve Medarik'in işaretleri veçhile bu âyette sabbar- şekûrla murad; mümindir. Zira; mümin belâ ve şiddet zamanı kudret-i İlâhiyeye delâlet eden delilleri tezekkür etmekle o belâyı defe Allah'ın kudreti kâfi olduğuna kanaat ettiğinden belâya sabırla ref'ini Cenab-ı Hak'tan bekler ve nimet zamanı o nimeti halkeden Cenab-ı Hak olduğuna imanı kavı olduğu cihetle şükreder. Şu halde belâya sabır ve nimete şükretmek; müminin sıfatıdır. Zira Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Re-sululiah «İman iki sınıftır Bir nısfı sabır, diğer nısfı şükürdüm buyurmuş ve buna nazaran demek ekmektir. Hulâsa; deryada Allah'ın verdiği nimetlerle gemilerin cereyanı vahdaniyet-i İlâhiyeye ve kudret-i sübhaniyeye delâlet eden delâil cümlesinden olduğu ve bu delâille istidlal ederek şedaide sabır ve belâya tahammül eden ve taraf-ı İlâhiden feyezan eden nimetlere şükretmek şanından olan kimseler olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Lukman 31:32

Vacip Tealâ deryada gemilerin cereyanında kudretine delâlet olduğunu beyandan sonra bu delillerle istidlal bazı kimselere nazaran pek geç husule geldiğini ve hasıl olduktan sonra seriüzzeval olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; insanları deryada dağlar gibi gölgeleyici dalga ihata edip dalgalar içinde mestur kaldıklarında herşeyden kat'-ı ümide-derek Allah'a iltica ederler ve dini Allaha' tahsis eder, bütün ve-saili ortadan kaldırır, hemen herşeyi Cenab-ı Hak'tan bekler oldukları halde Allah'a duâ ve Allah'tan istimdad ederler. Vakta ki onların tazarru ve niyazları ve teveccüh-ü tamları üzerine Allahü Tealâ'mn onları deryanın şiddetinden kurtarıp karaya çıkardığında onlardan bazıları ahdinde sebat ve tazarruunda devam ederek ifratla tefrit beyninde matluba îsâl edecek bir yol tutar ve bizim vahdaniyetimizi inkâr etmez, ancak ahdini nakzeden gaddar ve Allah'ı nisyan eden kâfir inkâr eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet, Ebuce-hü'in oğlu (İkrime) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Mekke'nin fetih günü (İkrime) Yemen canibine firar etmek üzere sahil-i bah-re iner, bir gemiye biner. Gemide şiddetli fırtınaya tutulunca Allah'a ahdeder ve eğer Allahü Tealâ fırtınadan kurtarırsa dönüp huzur-u risalete gelip iman edeceğine yemin eder, haremi de Ra-sulullah'tan affını istirham edip getirmek üzere Yemen cihetine gider. İkrime de ahdinde sebat ederek haremiyle beraber avdetle huzur-u risalete dehaletle imân ettiği gibi imanında sebat eder. Müşarünileyh bilâhare İslâmiyetin tealisine çok hizmet etmiştir Vacip Tealâ vahdaniyetine jdelâlet eden delilleri beyandan sonra bilûmum insanlara ittika ile vasiyet etmek üzere buyuruyor. Zira, Allah'ın intikamı şedit, gazabı medittir. Zira; herkes vizr ü vebalini! kendi çeker, hiç kimse diğerinin günahını yüklenmez, ancak herkes kendi kesbettiği ameliyle mahpus kalır. Halbuki bu.dünyada pederin evlâdına ne kadar şefkati olduğu ma'lûmken âhirette o kadar şefkat ve merhamete karşı peder evlâdın üzerinden gayet az bir şeyi dahî ceza olarak kendi üzerine almaz. Şu halde dünyada herkesin kendini azab-ı İlâhiye se-jj bep olacak günahlardan sakınması lâzımdır. Zira; âhirette hiç kimse aharın günahını kabul edip yükten kurtaramayacağından her-; kesin bu dünyada kendinin azaptan kurtulmak çaresini düşünmesi elzemdir. Hulâsa; dünyada birbirine yariğar ve en şefik pederle en muti] olan oğlu aralarında âhirette asla birbirinin derdine ve elemim iştirak edemeyecekleri ve herkesin kendi derdiyle meşgul olacaj bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

Lukman 31:33

Çünkü; vaad-i İlâhf de hulfolmaz. Vacip Tealâ vaadinin 'hak olduğunu beyandan | lâzım olan vezaifi beyan etmek üzere buyuruyor. Baba oğlunun ve oğlu babasının günahından mes'ûl olmayıp herkes kendi günahının cezasını kendi çekeceği birgün geleceği muhakkak olunca sizi hayat-ı dünya mağrur etmesin. Çünkü; fanî ve zevale ma'-ruz olduğundan insan ne kadar muammer olsa akıbet dünyadan ir-tihal edecek ve öyle bir gün gelecektir. Binaenaleyh; dünyanın lezzetine aldanıp da âhireti unutmayın ve sizi Allah'ın affına şeytan da mağrur etmesin. Çünkü şeytan; insanı evvelâ şöyle aldatır : «Günahı işle, sonra tevbe edersin ve tevbeye elin değmese bile Allah'ın mağfireti boldur, elbette mağfiret-i İlâhiden size de bir hisse çıkar. Şu halde dünyada huzuzat-ı nefsaniyeni feda etme, istediğini işle, fırsatı fevtetme, her günaha cesaret et» demekle insanları ma* âsîye teşvik eder ve cesaret verir. İste seytan'ın bu gibi iğfalâtma, aldanmayın. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan; üç kısımdır: Birine ,i si: İnsan binefsihî dünyaya meyleder, hdjjffi-î dünya onu mağrur ettiğinden Mevtasına vusulden ve âhiret amelinden meşgul eder. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyetin ftkra-i ûlâsıyla insanın bu kısmını hayat-ı dünyaya aldanmaktan nehyet-miştir. ikincisi: Kendi kendine dünyaya meyletmez lâkin şeytan onu vesveseyle aldatır. Zira; ona dünyayı ve dünyanın nameşru lezzetlerini tezyin eder, birçok ümitler ve emeller bahşeder ve «Sen haram ve helâl dünyayı kazan. Çünkü; dünyayı kazanamayan âhireti kazanamaz. Binaenaleyh; hemen emelini dünyaya hasret» demekle insana cesaret verir. İnsan da bu tatlı hülyalara aldanır ve veçhe-i azimetini dünyaya tevcih eder. Cenab-ı Hak bu kısım insanları âyetin fıkra-i ahîresiyle şeytanın iğfalâtma aldanmaktan nehyetmiştir. Üçüncüsü: Dünyaya ve şeytan'a aldanmaz, ancak şeriatın ahkâmına tevfik-ı hareket eder, meşru surette dünyaya sa'yi-le beraber azimetini âhirete tevcih eder ve her a'malinde rıza-yı Bari'yi arar. Bu üçüncü kısım insanlar indallah makbul olan insanlardır. Cenab-ı Hak da evvelki ikiden nehyile üçüncüye teşvik etmiştir. Çünkü; evvelki iki kısımda dahil olmayan elbette üçüncü kısmı teşkil eder. Zira dünyaya ve şeytana aldanmayan; vazifei ubudiyetini bihakkın eda eden insanlardır. Hulâsa; ömrü oldukça insanın nail olduğu nimet, refah ve saadete mağrur olmaması, şeytan'm iğfalâtma aldanmaması vazife-i ubudiyetten olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Lukman 31:34

Vacip Tealâ kıyametin şiddetine binaen kıyametten korkmak lâzım olduğunu ve dünyanın bekası olmadığı cihetle aldanmak caiz olmadığını beyandan sonra kıyametin zamanı insanlar için ma'lûm olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; hiçbir kimse bugünden yarın hayra mı veyahut şerre mi tesadüf edeceğini bilmediği gibi ticaret veya zarar edeceğini dahi bilmez. Binaenaleyh; kâr edeceğim zannıyla başladığı işten zarar eder veyahut emir berakis olur. Çünkü; mevtin ne zaman geleceğini bilmediğinden birçok sebeplerle istediği yere gider, ecel-i mev'ûdu nerede gelirse orada ölür ve defni mukadder olan toprağa defnolunur, bunu âlemde hiçbir bilen olmaz. Binaenaleyh; herkes tasarrufunun hilâfında birçok esbapla gider ve mevti mukadder olan memleketi bulur, orada kalır.

Secde 32:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi dokuz veyahut otuz âyettir. Yani; şu sûre bir kitabın tenzilidir ki o kitapta hiçbir veçhile şüphe yoktur. Zira o kitap; âlemleri kemâline îsâl etmekle terbiye eden Rabbi Tealâ Hazretleri tarafından kullarım ıslah için inzal olunmuştur. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile kitabın şanına ihtimam ve kullarım mütalâsma teşvik için Vacip Tealâ kitabı iki cihetle tavsif etmiştir. Birincisi: Kitabın hak olduğunda asla şek olmamak, ikincisi: Âlemlerin Rabbisi tarafından münzel olmaktır. Çünkü; ahkâmında şüphe olmamasıyla beraber âlemlerin Rabbisi tarafından münzel olması âlemlerin acayibini cami olup mütalâya şayan olduğuna işaret olduğundan nüfus-u tahire sahipleri mütalâasına rağbet edip dekayıkma vakıf olmayı arzu edecekleri şüphesizdir. Zira âlemlerin Rabbisi tarafından nazil olduğunu beyan; cümle âlemin terbiye-i esasiyesine, dünya ve âhiret menâfi ve mesalihine müteallik mesailin bu kitapta beyan olduğunu iş'âr etmektir. Binaenaleyh dikkatle düşünen esrarına muttali olmak .arzu eder. Vacip Tealâ Kur'an'm taraf-ı İlâhiden münzel ve şüpheden ârî bir kitap olduğunu beyandan sonra müşriklerin Kur'an'ı inkâr etmelerini alâtarikılinkâr vettaaccüp beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an'm tavk-ı beşerden hariç mu'ciz bir belagatı mu-tazammm olduğunu bildikleri halde «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi icat ve terviç için Allah'a isnatla iftira etti» demeleri taaccübe şayan bir haldir ki bu sözleri bilerek Resulümüze bir iftiradır. Çünkü; müşrikler fesahata malik erbab-ı lisandan oldukları halde Kur'an'ı red ve inkâr etmeleri mücerret inat ve istikbardan ibarettir. Zira; onlar lisan-ı Arabın belagat ve mezayasına vakıf olduklarından Kur'an'm tavk-ı beşerden hariç belagat üzerine müş-temil olduğunu bildikleri halde kendilerini Kur'an'a imandan.hâlî addettikleri taaccüp olunacak bir hamakattır.

Secde 32:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi dokuz veyahut otuz âyettir. Yani; şu sûre bir kitabın tenzilidir ki o kitapta hiçbir veçhile şüphe yoktur. Zira o kitap; âlemleri kemâline îsâl etmekle terbiye eden Rabbi Tealâ Hazretleri tarafından kullarım ıslah için inzal olunmuştur. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile kitabın şanına ihtimam ve kullarım mütalâsma teşvik için Vacip Tealâ kitabı iki cihetle tavsif etmiştir. Birincisi: Kitabın hak olduğunda asla şek olmamak, ikincisi: Âlemlerin Rabbisi tarafından münzel olmaktır. Çünkü; ahkâmında şüphe olmamasıyla beraber âlemlerin Rabbisi tarafından münzel olması âlemlerin acayibini cami olup mütalâya şayan olduğuna işaret olduğundan nüfus-u tahire sahipleri mütalâasına rağbet edip dekayıkma vakıf olmayı arzu edecekleri şüphesizdir. Zira âlemlerin Rabbisi tarafından nazil olduğunu beyan; cümle âlemin terbiye-i esasiyesine, dünya ve âhiret menâfi ve mesalihine müteallik mesailin bu kitapta beyan olduğunu iş'âr etmektir. Binaenaleyh dikkatle düşünen esrarına muttali olmak .arzu eder. Vacip Tealâ Kur'an'm taraf-ı İlâhiden münzel ve şüpheden ârî bir kitap olduğunu beyandan sonra müşriklerin Kur'an'ı inkâr etmelerini alâtarikılinkâr vettaaccüp beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an'm tavk-ı beşerden hariç mu'ciz bir belagatı mu-tazammm olduğunu bildikleri halde «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi icat ve terviç için Allah'a isnatla iftira etti» demeleri taaccübe şayan bir haldir ki bu sözleri bilerek Resulümüze bir iftiradır. Çünkü; müşrikler fesahata malik erbab-ı lisandan oldukları halde Kur'an'ı red ve inkâr etmeleri mücerret inat ve istikbardan ibarettir. Zira; onlar lisan-ı Arabın belagat ve mezayasına vakıf olduklarından Kur'an'm tavk-ı beşerden hariç belagat üzerine müş-temil olduğunu bildikleri halde kendilerini Kur'an'a imandan.hâlî addettikleri taaccüp olunacak bir hamakattır.

Secde 32:3

Vacip Tealâ müşriklerin Kur'an'ı inkârlarını beyanda Kur'an'm hak olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kendine resul gelmeyen kavimle murad; kavm-i Arap'tır. Çrnıkü; bizim peygamberimizden evvel onları irşadedecek bir resul gelmediğinden onlar ümmî bir kavimdiler. Binaenaleyh; son derece irşada muhtaç oldukları bir zamanda Hz. Muhammed (S.A.) ba'solundu. Tefsir-i Hâzin'de (İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğu veçhile kavm-i Araba nebinin gelmediği zamanla murad; Hz. İsa ile bizim nebimiz arasında geçmiş olan zaman-ı fetrettir. Yoksa kavm-i Arap Hz. İsmail'e mensup oldukları cihetle şeriat-ı İsmail ve İbrahim (A.S.) ile âmillerdi. Binaenaleyh «Bu âyette onlara nebi gelmedi» demek ((Zaman-ı fetrette gelmedi» demektir. Yoksa devr-i Adem'den beri onlara nebi gelmedi manâsına değildir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kelimesinden müstefad olan rica Resulullah'a aittir. Yani. «Kur'an'm inza-lindeki hikmet; habibim! Senin kendilerine bir nebi gelmeyen kavmin hidayetlerini rica ve ümid eder olduğun halde onları inzar et-meküğindir» demektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Resulullah'm kavm-i Arabi inzara tahsis olunması kavm-i Arabıh şirkle me'lûf olup her türlü fenalığın onlarda revaç bulduğundan inzara ihtiyaçlarının ziyade olmasına mebnidir. Binaenaleyh; diğer akvamı inzara me'-mur olmaması lâzım gelmez. Çünkü; bir kavmi zikretmek o kavimden başkasını nefyetmeyi icabetmez. Bilhassa bizim nebimizin ins ü cinne meb'us olduğuna dair Kur'an'da birçok âyât-ı beyyinat mevcuttur. Bu âyette resulün gelmediği zamanla murad; zaman-ı fetret olunca, chl-i kitap da dahildir. Çünkü; Hz. İsa'dan sonra ehl-i kitap dalâleti irtikâb ettiler. Bizim nebimizden başka nebi de gelmedi. Binaenaleyh; «kendilerini inzar edecek bir nebi gelmedi» demek; onlar hakkında dahî sahih olur. Şu halde ehl-i kitap da bu- âyetin mealinde dahillerdir ve Resulullah'm onlara da meb'us olduğu bu âyetle sabittir.

Secde 32:4

Vacip Tealâ JCur'an'm inzalindeki hikmetin Resulünün irşat ve inzara muhtaç olan kavmi inzar etmesi olduğunu beyandan sonra vahdaniyetine müteallik olan delâili beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey âsî insanlar! İbadetinizi Allah'a hasredin. Zira; Al-.lahil Tealâ yeri, gökleri ve onların arasında olan. mevcudatı altı gün miktarı bir müddette icadetti, bu kadar cesametiyle bu âlemi icada kaadir olan zat elbette ibadete müstehaktır, Allahü Tealâ bu âlemi icattan sonra âlemin cesamette en büyüğü olan arş-ı â'lâ'y1 taht-ı kahrına .aldı, kudret-i kahiresi onda nafiz ve carî oldu. Arş-ı â'îâ kudret-i kahiresi altında olunca onun madununda olan mah-lûkatın kahrı altında olacağı evleviyetle sabittir. Şu halde sizin için Allah'tan başka umurunuzda tasarruf edecek ve tedbiri sizde nafiz olacak bir dostunuz olmadığı gibi Allah'ın azabından sizi kurtaracak bir şefaatçiniz da yoktur. Binaenaleyh; her umurunuzda mütevelli Allahü Tealâ olduğu gibi gazabından sizi kurtaracak da odur. Hal böyleyken siz hâlâ Allah'ın gayrı birtakım âciz mahlû-kati ma'bud ittihaz edersiniz. Siz birtakım günahları irtikâbeder de başınıza geleceği hiç düşünmez misiniz? Bu âyette (Sure-i A'raf) ta beyan olunduğu veçhile kelimesinin asıl manâsı; istikrar ve bir mahalde karar olup bu manâ ise Allahü Tealâ hakkında muhal olduğundan kahru galebe manâsına te'vil olunmak vacip olduğu cihetle burada: kahr. u galebe manâsına olduğu beyan olunmuştur.

Secde 32:5

Vacip Tealâ mevcudatı icatla onlar üzerine kahr u galebesini beyandan sonra emr-i İlâhinin semadan yeryüzüne vücudunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ elbette kullarının ibadetlerine müstehaktır. Nasıl müstehak olmasın, Allahü Tealâ bu dünyada âlem-i esbap olan semadan âlem-i müsebbep olan arza melekler vasıtasıyla veya vasıtasız emr-i dünyayı tedbir ve kaza ve kaderin icabatmı inzal eder, kullarının maişetlerine ve sair hususatlarına müteallik emirlerini tedbir ve ahkâmını inzal ve ibadet etmelerini emreder ve zaman be zaman ve ânen feânen tedbir-i İlâhinin eserleri görülür, tedbir-i İlâhi yerini bulduktan sonra o emrTi İlâhi üzere kullarının amelleri sizin ta'dad ettiğiniz senelerden bin sene miktarı olan yevrn-i kıyamette Allah'a rücû' eder ve herkesin ameline göre Allahü Tealâ hüküm verir. Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette miktarı bin sene olan günle murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü; Vacip Tealâ dünyada kullarının emrini tedbir eder ve kullar da yeryüzünde amel ederler. Yahut kullar emrin hilâfına hareket ederler ve bu a'mâlin eseri Vacip Tealâ'ya miktarı bin sene olan yevm-i kıyamette arzolunur. Çünkü; herkesin muhakemesi ve ameline göre cezasının tertibi o günde vuku bulacağından emr-i ilâhinin eseri o günde huzur-u ilâhiye arzolunacağı beyan olunmuştur. Allah'ın kullarını ıslah için gönderdiği kitapları ve ahkâm-ı sairesi melekler vasıtasıyla sema canibinden geldiğinden semadan arza inzal ve tedbir ettiği ve o emirlerin eseri, amel olunup olunmadığı yevm-i kıyamette zahir olacağına binaen miktarı bin sene olan günde huzur-u İlâhiye uruc edeceği beyan olunmuştur. Bazı kimseler hakkında yevm-i kıyamet bin sene miktarı olup diğer bazı âsiler hakkında elli bin sene miktarı olacağına binaen bu âyette bin sene miktarı olacağı ve diğer âyette elli bin sene miktarı olacağı beyan olunmuştur. Şu halde miktarın azlığı va çokluğu eşhasa nispetle olduğundan âyetler arasında taâruz ve tenakuz yoktur. Çünkü yevm-i kıyamet; bazı eşhas hakkında bin sene miktarı ve bazı eşhas hakkında elli bin sene miktarıdır, ehl-i salâh hakkında ise az bir saat miktarı olduğu hadis-i nebevi ile sabittir.

Secde 32:6

Yani; Allahü Tealâ bu âlemleri icadetti. Zira; âlemde gaip ve aşikâr her ne varsa cümlesini ilmi ihata ettiğinden herbirinde olan esrar ve hafâyâyı bilir ve herbirine akıllar hayran olacak hikmetler vaz'eder. Binaenaleyh; düşmanlarının umumuna galip ve dostlarının kaffesine merhameti şamildir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu sûrenin evvelinden beri zikrolunan evsaf-ı İlâhiyenin kemâl-î azametine işaret için bu'd-u meratibe mevzu olan lâfzı varid olmuştur.

Secde 32:7

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i âfâkiyeyi beyandan sonra vücud-u insanîde kudret-i Saniaya delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Teaîâ herşeyin icadını güzel kıldı. Çünkü; eşyadan herhangi şeyi halketmişse hikmete ve maslahata muvafık olarak halketmekle herkesin istidadına ve liyakatına göre yarattı. Ezcümle hayvanattan herbirini bir suret ve şekil üzere halketti ki her hayvanın şekli haline ve istimaline muvafık ve azaları maişetlerine elverişli bir miktar-ı muayyen üzerinedir. Hatta her hayvanın âiet-i müdafaasını ve rızkını celb için kuvve-i calibe ve cazibesini kendiyle beraber halkettiğinden herkes kendi rızkını celbet-mekte müşkülât çekmediği gibi hasmına bir kuvve-i musellaha gibi karşı durur, insanın hilkatına çamurdan iptida etti ki Hz. Adem'i topraktan halketti ve sair mahlukatm hilkatini insanın menafiine muvafık kıldı ve hayvanlara maişet olmak için arzı ot bitirmeye muvafık ve insanın nefesine havayı cereyan eder kıldı.

Secde 32:8

Hatta o nutfe necaset mevkiinden çıkar. Binaenaleyh; herkesin istikrah ettiği bir sudan böyle şerif ve zarif bir insanı halketmek kudretullaha delâlet-i vazihayla delâlet eder. İnsanın zürriyeti insandan infisal ettiğinden infisal manâsını müfid olan nesil denmiştir. Sülâle dahî nesilden me'huzdur.

Secde 32:9

Halbuki her nimetin şükrünü tamamıyla ifa etmek lâzımdır. Hâzin'in beyanı veçhile insan evvelâ hakkı işitmek, ba'dehu işittiğini gözüyle görmek ve gördüğü şeyleri kalbiyle tefekkür etmek lâzım olduğuna işaret için kulağı, gözleri ve kalbi Cenab-ı Hak tertip üzere zikretti. İnsan sadayı her taraftan işittiğine binaen sevıi' müfret olarak zikrolunmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ruh lâfzı ta'zîm ve teşrif için Vacip Tealâ'ya râci zamire izafetle varid olmuştur. Ruhun Cenab-ı Hakka izafeti ruhun bir mahlûk-u acib olup Rabbi Tealâ'nm huzuruna münasebeti olduğuna işaret içindir. Çünkü; insan hayvanat-ı saire gibi Vacip Tealâ'ya ecnebi olmayıp ma'rifet ve ibadet cihetinden melekûtiyete münasebeti meydandadır. Vacip Tealâ insanın bidaye-i halinde kabil-i hitap olmadığına işaret için bidaye-i ahvalini gaib suretiyle beyan buyurmuştu. Azası tekemmül ettiğinde kabil-i hitap olup şükretmeye liyakati olduğu zamanki ahvalini beyan, hitap suretiyle varid olmuştur.

Secde 32:10

Vacip Teaîâ insanların bidaye-i hilkatlarmda sebkeden niam-ı İlâhiyeye şükürlerinin gayet az olduğunu beyandan sonra küfran-ı nimet ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Resulullah'ın kıyameti, kıyamette insanların yeniden hayat bulacaklarını ve mahşerde cem'olunacaklarmı beyan edince müşriklerle hasrı inkâr eden münafıklar dediler ki «Biz vefat ederek toprağa karışıp kaybolduğumuzda mı yeniden hayat bulup eski halimiz gibi bir adam olacağız, böyle şey olur mu? Bizim vücudumuz çürüyüp toprağa karıştığımızda yeniden meydana gelmek nasıl mümkün olur?» Kâfirler böyle demekle âhirette hayatı inkâr edenler ve yalnız hayatı inkârla iktifa etmezler, belki ahval-i âhi-retin, bilhassa sevap veya ikabla Cenab-ı Hakka mülakat edeceklerini dahi inkâr ederler. Medarik'te beyan olunduğu veçhile dalâlet bu âyette gaybubet manasınadır. Binaenaleyh; demek yani «Biz helak olup toprağa karışarak toprak içinde yok ve kaybolduğumuzda mı hayat bulacağız?» demektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette kelimesi terakki içindir. Yani kâfirlerin âhirette hayat bulacaklarını inkârları hasebiyle dahî âhirette ziyade duçar olacakları şedaid, küfürlerine intikâl etmekle küfürlerinin şiddetine işaret olunmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet (Übeyy b. Half) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; bu gibi şeyleri ileri sürmekte (Übeyy b, Half) müşriklerin hepsinden cesurdu, söyleyen (Übeyy) ise de diğer müşrikler de bu söze razı olup itikatta müşterek olduklarından bu söz cümlesine birden isnadolunmuş ve cemi' suretiyle varid olmuştur.

Secde 32:11

Vacip Tealâ müşriklerin hasrı inkârlarını beyandan sonra ların mezheplerini redle cevap vermesini Resulüne emretmek üzere : Şu halde sizin için ölüm muhakkak olduğu gibi öldükten sonra hayat ve hesap için huzur-u İlâhiye rücû' da muhakkaktır. Binaenaleyh; inkârda faydanız yuklur. Belki sizin için fayda; iman etmek ve iman sebebiyle azaptan kurtulmaktır, yoksa küt'rüzere ısrar edip de azab-ı ebediye duçar olmak delildir. İnsanların ruhlarını almaya müvekkei olan meleğin insanların ecellerinden asla gaflet etmediğine işaret için melekülmevlin ervahı kabza tevkil olunduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Taberî ve Tefsir-i Hâzin'dc beyan olunduğuna nazaran bütün dünya onun nazarında bir avuç ortası gibi yahut bir kâse gibi olduğundan herkesin eceline müteallik sahifesini bilir ve dakika fevtetmeden eceli gelen kimsenin ruhunu derhal kabzeder ve kabzolunan ruh said ise rahmet meleklerine, eğer şaki ise azap meleklerine teslim eder. Şu halde dünyanın her tarafı melekülmevte nispetle müsavidir. Onun için uzak yakın yoktur. Binaenaleyh; yır/binlerce nüfusun ervahını dakikasında kabza muktedir olduğundan «An-ı vâhidde vefat eden birçok kimselerin ervahını kabza nasıl yetişebilir?» suâli varid olmaz. İnsanların ervahını almaya tevkil olunmuş bir melek olduğu ve o melek herkesin vefat edeceği günü, saati, dakikayı bildiği ve herkesin .ecel-i muayyeninden takaddüm ve taahhur caiz olmadığı muhakkaktır. O meleğin ismi (Azrail) ise de bu âyette umum manâsını müfid olarak melekülmevt unvanıyla zikrolunmuştur. Ervahı kabzettiği yani "Herkesin canını aldığı kat'idir, bunu inkâra mecal yoktur. Fakat ervahı kabzın keyfiyeti" yani «Nasıl kabzeder, hepsini kabzedcn yalnız Azrail midir veyahut Azrail'in emrine müheyya yanında birtakım hizmetçi melekler var da onlar vasıtasıyla mı alır?» Bu cihetler ahval-i âhirotten olduğu cihetle bu dünyada bizim için bunu görmek ve anlamak mümkün değildir. Esasen bu cihete hüküm de taallûk etmez. Yalnız bizim için lâzım olan insanların ruhlarım almaya müvekKel bir melek vardır,, ervahı kabza mo'murdur. kabzediyor, bunda tereddüt yoktur. Amma nasıl kabzeder? Bu cihetin itikada taallûku yoktur. Binaenaleyh; bilmekte bir fayda olmadığı gibi bilmemekte de bir zarar yoktur.

Secde 32:12

Vacip Tealâ hasrı inkâr edenlerin huzur-u İlâhiye rücû' edeceklerini beyandan sonra huzur-u İlâhiye rücû ettikleri zamancjhki hal-i perişanîlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; ru-sül-ü kiram her ne dediler ve kitaplar her ne yazdılarsa onların cümlesini yakından müşahede eyledik. Şu halde ey bizim Rabbi-miz! Eğer bizi dünyaya döndürürsen biz güzel ameller işleriz» demekle tazarru' ederler. Günahkârların o ahval-i şedideyi görünce imana kemâl-i ciddiyetlerine ve devam edeceklerine, dünyaya dönmeye kemâl-i rağbetlerine ve dualarının kabulünü kemâl-i arzularına işaret için devam ve sebata delâlet eden cümle-i ismiye suretiyle diyecekleri Ebussuud Efendi'nin cümle-i be-yanatındandır. Lâkin imanın mahalli dar-ı teklif olan dünya olduğu cihetle âhirette imân makbul değildir. Zira âhiret; dar-ı teklif değil ki imanları kabul olunsun. İmanda muteber olan; gaybdır, ayn değildir. Binaenaleyh; âhirette azabı müşahede ettikten sonra iman muteber olmaz.

Secde 32:13

Vacip Tealâ âhirette mücrimlerden vâki olacak tazarruları üzerine taraf-ı İlâhiden varid olacak cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bizi dünyaya döndür diyenlere cevap olarak Cenab-ı Hak buyuruyor ki «Eğer ben sizi dünyaya döndürecek olaydım dünyada siz iradenizi hidayete sarfederdiniz, ben de sizin hidayetinizi halkederdim, lâkin siz iradenizi küfre sarfettniz, ben de iradeniz veçhile küfrünüzü halkettim, Cehennem'e girmenize hükmüm sabit ve lâhik oldu. Binaenaleyh; sizin için dünyaya ric'at mümkün değildir. Zira; iradesini küfre sarf eden insle cinden elbette ben Cehennem'i dolduracağım» demekle benden hüküm sadır oldu. Şu halde benim hükmüm' tağyir kabul etmez ve dünyaya dönmek için tazarru fayda etmez. Çünkü; noksanı tedarik zamanı geçmiştir. Cehennem ins ü cinnin mecmuundan dolup yalnız insan yahut yalnız cinne mahsus olmadığını beyan etmek için lafzıyla te'kid olunmuştur.

Secde 32:14

Vacip Tealâ âsîlerin dünyaya ric'atlatını reddettikten sonra zuhur edecek hitabı beyan etmek üzere buyuruyor. Zira ceza; amel cinsinden olacağı cihetle onların yevm-i mülakatlarını unutmalarına mukabil Cenab-ı Hak da onları unutulmuş birşey gibi Cehennem'de terkolunacaklarmı beyan etmiştir. Çünkü; nisyan Vacip Tealâ hakkında muhal olduğundan bu makamda nisyan; terketmek manasınadır, Zira unutulan şey; daima metruk olur. Şu halde nisyana terketmek demek lâzım olduğundan nisyanı zikredip terki murad etmek melzum olan nis-yanı zikir ve lâzım olan terki irade kabilindendir. Buna nazaran demek «Biz sizi unutulmuş bir şey gibi bilkülliye azap içinde terkettik» demektir. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile azabı tatmalarıyla müşriklere hitap; yevm-i mülakatlarını nisyanlarma su-u amelleri sebep olduğuna işaret için nisyanları ve su-u" amelleri hitaba sebep olarak beyan olunmuş ve ehl-i Cehennem'in ke-mâl-i hakaretlerine işaret için azabı tatmakla emiı tekrar zikredilmiş ve azab-ı huld ki ebedî azaba sebep kendi amelleri olduğu sarahaten beyan olunmuş ve onların Cehennem ateşi içinde unutulmuş bir şey gibi asla iltifat olunmayacağına işaret için cümlesi edat-ı te'kitle varid olmuştur. Gerçi nisyan; evvelâ olup sonra unutulan yerde istimal olunursa da kıyametin delâili kemâl-i vuzuhla zahir olduğu cihetle evvelâ delillerle hakikat ma'lûm olmuşken o delillere nazarı terketmeleri unutmak menziline tenzil olunarak onların kıyameti unuttukları beyan olunmuştur.

Secde 32:15

Vacip Tealâ ehl-i küfrün halini beyandan sonra ehl-i imanın hallerini beyan etmek üzere buyuruyor? Zira; onlar bizim âyetlerimizin inzarat ve tebşiratıyla nasihat olunduklarında azab-ı İlâhiden korkularına binaen kemâî-i tevazula yüzleri üzerine secdeye kapanır, en âlî ve aziz olan yüzlerini türab-ı mezellete sürer, nail oldukları nimetlerin şükrünü eda ederler ve bu secdeleriyle âyetleri kabul, muktezasıyla amel ve âyetlerin emr ü nehyine inkiyadettiklerini izhar ederler ve yalnız secdeyle iktifa etmezler. Belki kendilerini nimetleriyle terbiye eden Rablerinin nimetlerini sayar ve sena eder oldukları halde teşbih ederler. Buhârî ve Müslim'in ittifakları veçhile beyan olunduğuna nazaran İbn-i Ömer Hazretleri «Resûlullah secde olan sûre'yi kıraat ettiğinde secde eder ve hazır bulunan cemaat da secde ederlerdi" buyurmuştur. Secdenin faziletine gelince : Resûlullah «Ademoğlu secde âyetini tilâvet edip de secde ettiğinde şeytan ağlar, geri kaçar ve der ki (Helak bana olsun ki âdemoğlu emrolunduğu veçhile secdeyi eda etmekle Cennet'e girdi. Ben emrolunduğum secdeden imtina' etmekle Cehennem'e dahil oldum) dediğini" beyan etmiştir. Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i imanı üç şeyle sena buyurmuştur : Birincisi: Taraf-t şeriattan varid olan nasihatla mütenas-sıh olarak derhal taallül ve tereddüd etmeden secdeye kapavmn-ları, ikincisi: Hidayet ve iman gibi manevi nimetleri ve Allah'ı zikretmek için lisan ve hakkı duymak için kulak gibi maddi nimetleri mülâhaza ederek Cenab-ı Hakkı nekaaisten tenzihle hamd ü sena etmeleri, üçün cilsil : Bu misilli ibadetten istihbar etmeyip kemâl-i huzu üzere edaya nıüsaraat etmeleridir.

Secde 32:16

Vacip Tealâ ehl-i "imanın bazı evsafını beyandan aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; iman-ı kâmil sahibi şol kimseler ki onlar salât-ı leyle yani teheccüd namazına devam ettiklerinden onların yanları yatacak döşeklerinden uzak olur. Zira; yatakta yatmazlar ki yanlan döşeklerine yakın olsun. Onların halleri; Rablerinin gazabından korktukları, rahmet ve mağfiretini ümid ettikleri için duâ ile beraber ibadet etmektir. Binaenaleyh; bir taraftan korku bir taraftan tama'la duâ ederler, yalnız duâ ve namaz gibi ibadet-i bedeni-yeyle iktifa etmezler, belki bizim onlara verdiğimiz rızk-ı sûrî ve manevîden muhtaç olanlara infak eder ve mallarından birer miktarını sarfederler. Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran bu âyetten maksat; gece kılınan namaz ve bilhassa teheccüt namazıdır. Çünkü; yatak zamanı gece olup yanları yatağa uzak olması ibadetten kinaye olunca ibadetin efdali de namaz olduğundan gece namazıyla tefsir olunmuştur. (Muaz b. Cebel) Hazretlerinin Rasulullah'ın bu âyeti gece namazıyla tefsir ettiği rivayeti de bu manâyı te'yid eder. (Muaz b. Cebel) «Ben Resûluilah'tan Cennet'e girmeye sebep olacak bir amelden suâl ettiğimde Resulullah «Yâ Muaz! Büyük birşeyi suâl ettin» dedikten sonra «İhlâs üzere Allah'a ibadet etmek, şirket-ınemek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacce gitmek Cennet'e duhule sebeptir» buyurdu. Bundan sonra «Yâ Muaz! Ben sana ebvab-ı hayra delâlet edeyim mi? Oruç Cehennem ateşine kalkandır, sadaka ve gecede namaz kılmak günahlara kefarettir, d buyurdu ve bu âyeti okudu dediği Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Diğer bir hadiste Resulullah «Gece namazına devam sizin üzerinize lâzımdır. Zira gece namazı; sizden evvel geçen sulehanın âdetleridir» buyurduğu mervidir. Geceyle uykuyu, sıcak ve rahat yatağı terkederek tenha mahalde riyadan ârî gecenin içinde eda olunan namazın Allah'a kur-biyet, günahlara kefaret ve yedinde olan dertlerin tardına sebep olacağına dair birçok ahadis-i celile mervî olduğu gibi gece namazına devam edenleri medih hakkında bu âyet kâfi olup âyet-i sabıkada beyan olunan ehl-i imanın mahasinlerinden bakiyesini beyan olduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Hz. Enes' «Bu âyet ensardan bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira; biz ensar-dan bir cemaat akşam namazını Resulullah'la mescidde eda ettikten sonra hanelerimize gitmezdik ve yatsı namazına kadar mescidde namazla meşgul olurduk. Binaenaleyh; o cemaatı sena hakkında bu âyet nazil oldu» buyurmuştur. Vacip Tealâ bu âyette bundan evvelki âyet gibi ehl-i imanı üç şeyle dahi sena buyurmuştur : Birincisi: Geceyle namaz, ikincisi: Cenab-ı Hakkın gazabından korku ve rahmetinden ümitvar olarak duaya devam, üçüncüsü: Allah'ın verdiği nzıktan ehl-i ihtiyacın ihtiyacını defetmeleridir. Hulâsa; rıza-yı Bari için secdeye kapanmak, Cenab-ı Hakkı ne-kaisten tenzih, kibretmemek, geceyle namaza devam, beynelhavf verrica duaya dikkat ve Allah'ın verdiği nzıktan fukaraya infak etmek ehl-i imanın haslet-i hamidelerinden olup bunlara devam eden müminlerin meth-i İlâhide dahil oldukları bu iki âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Secde 32:17

Vacip Tealâ ehl-i imanın a'mâl-i saliha ve haslet-i hamidele-rini beyandan sonra bu a'mâlîerine mükâfat olarak verilecek derecelerin bu dünyada insanlar için bilinmesi mümkün olmadığını be-van etmek üzere buyuruyor. Halbuki teheccüd namazı ve sair a'mâl-i salmalarına mükâfat olarak gözlerin bakmakla doya-mayacağı, gayra iltifata mahal kalmayacağı ve gözlerin baktıkça lezzet alacağı gizlenmiş ne kadar nimetler var ki onları ancak Al-lahü Tealâ bilir. Binaenaleyh; bu dünyada o nimetleri hiç kimse bilemez. Çünkü mümin-i kâmilin ekser-i a'mali; teheccüt namazı misilli gizli olduğu gibi onun için hazırlanan nimetler ve ikramlar da gizli ve indallah mahfuzdur. O nimetleri dünyada beşerin bilmemesi nimetlerin azamet-i şanlarına işarettir ki o nimetlerin emsali dünyada olmadığı gibi beşer için tasavvuru da mümkün değil demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile deki lâfzı manâsına mevsıddür. Buna nazaran manâ-yı nazım: demektir. Yahut lâfz-ı istif hamiyedir. Buna nazaran manâ-yı nazım ; … demektir. gözlerin dinleneceği ve rahat edeceği nimet demektir. Çünkü; insanın süruru gözünde her azadan ziyade zahir olduğundan bütün vücudun mesrur olacağı nimetlerden gözün rahat edeceği ve mesrur olacağı beyan olunmuştur,

Secde 32:18

Vacip Teaîâ müminin ve kâfirin hallerini beyandan sonra müminle kâfirin müsavi olamayacağını ve müsavat itikad edenlerin itikatlarının batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. ; Zira müminin akıbeti; fevz ü felahtır, kâfirin akıbeti ise azap ve helaktir. Binaenaleyh; cins-i mümin, cins-i kâfire müsavi olamaz. Çünkü; birisi ehî-i Cennet ve ikramdır. Diğeri ehl-i Cehennem ve ihanettir. Şu halde ikisini bir yerde cem'etmek mümkün değildir. Tefsir-i Hâzin ve Nisâbûri'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet Hz. AH ile (Veîid b. Ukbe) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; bir mesele hakkında beyinlerinde vuku bulan niza'da (Veîid) Hz. Ali'ye «Sen sükût et. Zira; sen sabisin. Benim lisanını senden uzun, süngüm senden keskin, kalbim senden şeci ve eibâ'ım senden çoktur» deyince Hz. Ali'nin «Yâ Velid! Sen sükût et. Zira; fasıksınn demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyette hemze; iki fırkanın müsavi olmalarını red ve inkâr için isüfham-ı inkârîdir. Müsavi olmaları evvelâ inkâr olunduktan sonra müsavi olmadıkları sarahaten beyan olundu ki bundan sonra gelecek tafsilâta esas olsun.

Secde 32:19

Vacip Teaîâ müminle fasıkin müsavi olamadıklarını- icmal en beyandan sonra tafsilen beyan etmek üzere : Yani; şol kimseler ki onlar Allah'a, resullerine, kitaplarına ve âhirete iman, tarik-ı tevhide bezl-i makderet edip imanlarını a'mâl-i saliha işlemekle tezyin ettiler. Onlar için amelleri sebebiyle rahat mahalli olarak Cennetler ve misafir için hazırlanmış konaklar vardır. Çünkü; onlar imanlarıyla itikad-ı batılı red ve a'mâl-i saliha-larıyîa ahlâk-ı seyyieleri tardettikleri için Cenab-ı Hakkın ikramına nail olmaya istihkak kesbettiklerinden itlifat-ı İlâhiye ve ik-ram-ı sübhaniye nail olacaklardır. ( ı£j u ); istirahat için herkesin kasdedip varacağı methaldir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet dünyadan rihletle Cennet-i alayı kasdedip vardıkları için Cennet'e me'vâ denilmiştir. Dünyada evlerin sûrî me'vâ olup Cennet-i â'lâ'nm hakîkî me'vâ olduğuna işaret için Cennet lâfzının me'vava muzaf kılındığı Ebussuud Efendi'nin cüm-Ic-i beyanatmdandır. ( >j ) misafir için hazırlanan nimetlere ve konak mahalline denir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet Cenab-ı Hakkın misafirleri olduklarından onlar için hazırlanan nimetlere ve konaklara Cenab-ı Hak bu âyette nüzul buyurmuştur ki nimetlerin hazır olduğuna işarettir. Bu nimetlere nail olmanın sebebi; amel-i salih olduğu ayette sarahaten beyan olunmuştur. Çünkü; âyette imanla amel şart olarak varid olduğu gibi Cennet ve nüzul de ceza olarak varid olmuştur. Şu halde şart olan imanla amel bulunmayınca ceza olan Cennet ve nüzul de bulunmayacağından imanla ameli olmayan kimselerin bu nimetlerden mahrum olacaklarına âyette sarahat vardır.

Secde 32:20

Vacip Tealâ müminlerin varacakları mahallin Cennet |blâca-gını beyandan sonra kâfirlerin varacakları mahallin Cehennem olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ki onlar imanı terkle kütüb-ü îlâhiyede varid olan evamir ve nevâhinin muktazasından çıktılar. Onların âhirette mercileri Cehennem ateşidir ki müebbed olarak onlar o ateş içinde kalırlar. Hatta her ne zaman ki onlar Cehennem'in kenarına yaklaşıp çıkmak isterlerse derhal kemâl-i hakaretle Cehen-nem'c iade olunurlar. Allah'ın emriyle zebaniler tarafından onlara «Dünyada rusül-ü kiram tarafından size haber verildiğinde tek-zibettiğiniz Cehennem'in azabım tadın» denilir. Bu söz onların azaplarını teşdit ve hasretlerini tezyit için söylenir ki yaraları üzerine tuz ekmek kabilinden hakaret için söylenecek bir sözdür. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i narın tekzipleri; ikidir. Birincisi: Dünyada asıl azabı tekzib etmeleridir. Bunun mukabilinde Cehennem azabının esasını tadarlar. İkincisi: Cehennevı azabım görünce onun jevkında azap olunmasını inkâr ederler. Bunun mukabilinde her ne zaman tattıkları azabm fevkm-da azap yok derlerse onun fevkmda ve daha şiddetli bir azap tadarlar. Ebussuüd Efendi'nin beyanı veçhile her ne zaman çıkmak murad ederlerse tekrar iade olunacaklarım beyan etmek; onlar için Cehennem'in me'vâ olacağının keyfiyetini beyan etmektir. Çünkü; onları Cehennem'in alevi üst tabakaya çıkarır. Bu fırsattan bilistifade onlar Cehennem'den çıkmak murad edince tekrar onlar Cehennem'in alt tabakasına iade olunurlar.

Secde 32:21

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in azaplarının şiddetini beyandan sonra âsîlere dünyada vâki olacak azabı- beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Cehennem olan âsîlere elbette biz bu dünyada kaht u gala, kati ü esaret ve beldelerini düşmanlarına teslim gibi kolay ve âhiret azabı olan büyük azaba nispetle küçük ve edna olan dünya azabım tattırır ve onlar isyanlarından rücû' etsinler için zelzele, âfât-ı saire ve envâ'-ı belâya ile müptelâ kılarız. Dünya azabının müddeti kısa ve şiddeti az olmasına binaen azab-ı ednâ denmiştir. Çünkü; âhiret azabına nispetle dünya azabı hem yakın hem hafiftir. Âhiret azabı ise hem şedit hem de medittir. Binaenaleyh; d/üret azabı şiddetli ve ebedî olduğundan azab-ı ekber denmiştir. Âhiret azabı dünya azabına kafiyen kıyas olunamaz. Zira; dünyada bir kimse tahammülünün fevkmda bir azaba müptelâ olursa vefat eder kurtulur. Eğer tahammül edeceği derecede olursa hafif demektir. Amma âhiret azabı tahammülün fevkmda şiddetli olduğu gibi müddeti de uzundur, ölüm v.s. gibi bir sebeple kurtuluş da yoktur. İşte Cenab-ı Hak kullarını insafa davet etmek ve nıa'siyetten dönmeleri için dünyada bazı belâya ile müptelâ kıldığını bu âyetle beyan etmiştir. Gerçi dünya azabı her ne kadar hafifse de insanlar re'yelayn müşahede ettiklerinden günahtan vazgeçmek hususunda te'siri ziyade olduğu şüphesizdir. Bu davaya hastaların halleri şa-hid-i âdildir. Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile kelimesinin delâlet ettiği rica manâsı kullara aittir. Zira; Cenab-ı Hak ricadan münezzehtir. Şu halde dünyada kullara azap; ma'siyetten tevbe etmeleri içindir. Çünkü; insanların belâyadan mütenebbih olmaları me'mûîdür. Amma mütemerrid olanlarda asla ibret olmaz. Mesaibden mütenebbih olarak ma'siyetten dönmek; âkil şanıdır ve tevfik-i İlâhidir. Binaenaleyh; ma'siyetten tâib ve müstağfir olmak insanlar için tevfik-i İlâhi ve bir meziyet-i âliyedir, fakat herkese müyesser olmaz.

Secde 32:22

Vacip Tealâ günahtan rücû' etmek için kullarına bazı dünya azabını tattırdığını beyandan sonra mücrimlerden elbette intikamım alacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü azab-ı İlâhiyi tadıp, mevaizini dinleyip ibret almayacak âyetleri terkle zulmettiğinden intikam-ı İlâhiye müste-haktır. Zira; âyetleri düşünmek, manâ ve maksadı anlamak lâzımken düşünmeksizin eski inadına binaen kabulünden istinkâf etmeleri azabı mucip olan zulümdür. Şu halde Cenab-ı Hak, onlar azab-ı ednâdan ibret almayınca azab-ı ekberle intikamını alacağına işaret etmiştir.

Secde 32:23

Vacip Tealâ mücrimlerden intikamını alacağını beyandan sonra geçmiş milletlerden intikamını' aldığını beyanla vaîdini te'kid etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen bizim vaadimizi incaz edeceğimizi kaviyyen ümid et. Zira; senin kitabında ehl-i fısk ve ehl-i dalâletten intikamımızı alacağımıza dair her ne va'dedersek vaadimizi incaz edeceğiz. Çünkü senden evvel geçen enbiyayı kiramın kitaplarında va'dimizin cümlesini incaz ettiğimiz gibi sana va'di-mizin cümlesini dahi incaz edeceğimizde şüphe yoktur, tşte va'di-mizi incaz cümlesinden biz muhakkak Mûsâ (A.S.) a Tevrat isminde olan kitab-i kâmili verdik ve onda her ne va'dettikse va'dimiz yerini buldu. Hâl böyle olunca habibim! Kur'an'da sana va'detti-ğimiz şeylere mülâki olacağına şüphe etme, Mûsâ (A.S.) da Tevrat'ın va'dinde şekketmedi. Zira; her ne vaad ettikse aynen vuku buldu, Tevrat'ı biz Beni İsrail'e maâlîm-i dünyeviyelerine îsâl eder, doğru yolu gösterir hidayet kıldık, Beni İsrail'den birçok imamlar halkettik ki onlar Tevrat'ın ahkâmına yapışmakla doğru yolu tuttular ve başkalarını bizim emrimiz veçhile doğru yola sevkederler-di. herkes onlara emin olduklarından iklida ettikleri cihetle avam-ı nasa imanı oldular. Habibim! Senin ümmetinin imamları da ashabındır. Bu manâyı RcsulullaİTm "Benim ashabım yıldızlar gibidir. Herhangisine iktida ederseniz doğru yola vasıl olursunuz» buyurduğu hadisi te'yid eder. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile zamiri kitaba râci' olduğuna nazaran manâ-yı nazım: |Habibim! Mûsâ (A.S.) a verdiğimiz kitaba mülakatında şckketme. | Veyahut | Ona verdiğimiz kitaba mülâki olduğu gibi sen de kitabın olan Kur'an'a mülakatından şüphe etmej demektir. Eğer zamir Hz. Musa'ya râci olursa manâ-yı nazım: |Habibim! Sen lcyle-i Mi'raç'ta Mûsâ. (A.S.) a mülakatında şekkctmej demektir. Resûlullah'ın leyle-i Mi'raç'ta Hz. Musa'ya mülâki olduğu Mi'raç hadisinde mezkûrdur.

Secde 32:24

Vacip Tealâ mücrimlerden intikamını alacağını beyandan sonra geçmiş milletlerden intikamını' aldığını beyanla vaîdini te'kid etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen bizim vaadimizi incaz edeceğimizi kaviyyen ümid et. Zira; senin kitabında ehl-i fısk ve ehl-i dalâletten intikamımızı alacağımıza dair her ne va'dedersek vaadimizi incaz edeceğiz. Çünkü senden evvel geçen enbiyayı kiramın kitaplarında va'dimizin cümlesini incaz ettiğimiz gibi sana va'di-mizin cümlesini dahi incaz edeceğimizde şüphe yoktur, tşte va'di-mizi incaz cümlesinden biz muhakkak Mûsâ (A.S.) a Tevrat isminde olan kitab-i kâmili verdik ve onda her ne va'dettikse va'dimiz yerini buldu. Hâl böyle olunca habibim! Kur'an'da sana va'detti-ğimiz şeylere mülâki olacağına şüphe etme, Mûsâ (A.S.) da Tevrat'ın va'dinde şekketmedi. Zira; her ne vaad ettikse aynen vuku buldu, Tevrat'ı biz Beni İsrail'e maâlîm-i dünyeviyelerine îsâl eder, doğru yolu gösterir hidayet kıldık, Beni İsrail'den birçok imamlar halkettik ki onlar Tevrat'ın ahkâmına yapışmakla doğru yolu tuttular ve başkalarını bizim emrimiz veçhile doğru yola sevkederler-di. herkes onlara emin olduklarından iklida ettikleri cihetle avam-ı nasa imanı oldular. Habibim! Senin ümmetinin imamları da ashabındır. Bu manâyı RcsulullaİTm "Benim ashabım yıldızlar gibidir. Herhangisine iktida ederseniz doğru yola vasıl olursunuz» buyurduğu hadisi te'yid eder. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile zamiri kitaba râci' olduğuna nazaran manâ-yı nazım: |Habibim! Mûsâ (A.S.) a verdiğimiz kitaba mülakatında şckketme. | Veyahut | Ona verdiğimiz kitaba mülâki olduğu gibi sen de kitabın olan Kur'an'a mülakatından şüphe etmej demektir. Eğer zamir Hz. Musa'ya râci olursa manâ-yı nazım: |Habibim! Sen lcyle-i Mi'raç'ta Mûsâ. (A.S.) a mülakatında şekkctmej demektir. Resûlullah'ın leyle-i Mi'raç'ta Hz. Musa'ya mülâki olduğu Mi'raç hadisinde mezkûrdur. Bu âyet-i celileyie Cenab-ı Hak Beni İsrail'e muktedabih olan. zevatı meth ü sena etmekle ümmet-i Muhammed'e de -(Sabredin ve Allah'ın va'di hak olduğunda şüphe etmeyin ve Allah'ın âyetlerine alâtarikılyakîn iman edin» demekle sabrı ve imanı tavsiye ve Allah'ın va'dinin vukuuna intizar etmelerini tenbih etmiştir. Bu âyette ve emsalinde Resulullalri mülakata sekten nehiy; ümmetini nehiydir. Yoksa Resulullah'tan şek ihtimali yoktur. Zira; Resûlullah'ın Rabbisinin va'dine yakîni muhakkaktır.

Secde 32:25

Vacip Tealâ Beni İsrail çimmesini belâya sabır ve âyetlere iman etmekle sena ettikten sonra ümmetler arasında olan ihtilâfın yevm-i kıyamette hail ü faslolunacağmı beyan etmek üzere buyuruyor. İşte bu ihtilâfın küllisini yani gerek nebiyle ümmeti aralarında ve gerek ümmetin fırkaları aralarında ihtilâfları kıyamette hükm-ü kafiyle fasleder. Binaenaleyh; hakkı batıldan ve muhıkkı mubtilden tefrik eder. Zira kıyamet; iyiyi kötüden ve a'rriâlin salih olanını seyyi' olanından seçmek ve ahkâm-ı kafiye ve âdile icra etmek için hazırlanmış bir gündür. Şu halde mazlumun hakkı zalimden o günde alınacağı cihetle Beni İsrail eimmesinin kendilerine vaki olan taarruzlara sabırla mukabele ve akıbete intizar ettikleri gibi bu ümmetin de muktedabihlerinin akıbete intizarla sabretmeleri lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Lâkin bu gibi ahkâmın te'siri ve mucibiyle amel diyanete mu'tekid olup hakkı arayanlar içindir, amma hiçbir dinle alâkası bulunmayan ve diyanetin esasına kail olmayan serserilere asla te'siri olmaz. Çünkü; esasını itikad etmediğinden onlara kitabın âyetlerini dinletmek müşküldür. Bu gibi dinle ülfeti olmayanlar müşriklerden daha fenadırlar. Çünkü; hemen havayı nefsanîlerine ittibâ'dan başka birşey düşün-meyip hakkı da kabul etmediklerinden onlara hak sözü. duyurmak ve ahkâm-ı şeriatı dinletmek müşküldür.

Secde 32:26

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette hakla batıl beynini tefrik edeceğini beyandan sonra Resulünün kavmi olan Kureyş kavmini tev-bih etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Kureyş'ten evvel geçen kabileleri ihlâkîmizde ibrete şayan eserler olduğu halde onların harabelerini seyrü seferlerinde görmeleri hidayetlerine yani doğru yol aramalarına kâfi değil mi? Halbuki, işitmeleri lâzımdır. Çünkü; bunlar gibi mallarına mağrur ve servet ü samanlarına müftehir Âd, Semud ve Lût kavimleri gibi kibir ve gururlarına aklananları ihlâkimiz onları gafletten ikaz etmedi mi, doğru bir yol tutmak lâzım olduğunu onlara anlatmadı mı, bunlardan her cihetle daha kuvvetli olan kurun-u maziyeyi ihlâkimiz bunlara ders-i ibret olmadı mı ve bu gibi vukuattan ibret almak ehem ve elzem değil mi, helak olan milletlerin harabeleri bizim kudretimize, kahr u gazabımıza, düşmanlarımızdan intikam alacağımıza alâmet değil mi, hakka delâlet eden delilleri tetkik etmemek büyük bir cinayet değil mi, cehalet ve gafletten kurtulmak çarelerini düşünmek insanlar için bir vazife-i mühimme değil mi? Halbuki âkil olan kimseye lâyık olan gafleti terketmektir, yoksa dalâlette devamla helak olup gitmek değildir. Nisâbûrî'nin işareti veçhile Kureyş kabilesinin akıllarını hüsn-ü istimal etmediklerine ve binefsihi akıllanyla idrake kudretleri olmadığına ve bu cihetten behaim menzilinde olduklarına işaret için Vacip Tealâ bu âyette makam-ı tevbihte «İşitmezler mi?» buyurmuştur. Yani «Akıllanyla idrak şanlarından değil lâkin kulaklarıyla işitmek de mi şanlarından değil?m demektir. Binaenaleyh; bu âyet Kureyş kabilesini ve onların hallerinde olan insanları idraksizlik ve düşüncesizlikle zem ve takbih etmiştir. Hulâsa; insanlara lâzım olan evvel geçen milletlerin helakinden ibret almak, onların sebeb-i helak ve felâketlerini düşünmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Secde 32:27

Vacip Tealâ geçmiş milletlerden ma'siyetleri sebebiyle birçoklarını ihlâk ettiğini beyandan sonra yağmur sularıyla arzı ihya ettiğini ve menfaat ve mazarrat cümlesi yed-i kudretinde olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kudretimizi inkâr eden müşrikler gaflet ederler de Dizim semada bulutları halkedip o bulutlar vasıtasıyla gayet kuruluktan otu kesilmiş kuru topraklara yağmur sularını kifaye miktarı sev-kedip o sular sebebiyle otları ve ekinleri bitirdiğimizi görmediler mi ki o otlar ve ekinlerden onların hayvanları ve kendileri yer, ida-nıe-i hayat ederler, bunları görmezler mi? Bu gibi acîp san'atlarımızı görüp bildikleri halde kudret-i kahirenıizi nasıl inkâr ederler ve bu delillerden tarik-ı tevhide niçin istidlal etmezler? Bu âyette Cenab-ı Hak hayvanı insan üzerine takdim etmiştir. Çünkü; otlar insanın yemesinden evvel hayvanatın ekline salih olup hayvanatın ekli otlara münhasır olduğu cihetle hayvanat takdime şayandır. Zira; insanın gıdası nebatata münhasır değildir. Çünkü hayvanın sütü, eti ve meyvelerle idame-i hayat edebildiğinden insanın taayyüşü nebatata mevkuf değildir. Binaenaleyh; hayatını idame otlara münhasır olan hayvanı insan üzerine takdim etmiştir : Bu âyette beyan olunan şeyler gözle görülen alâmetler olmasına binaen Cenab-ı Hak görmediklerini beyanla tevbih etmiştir. susuzluktan veyahut hayvanlar yediğinden otu kesilmiş olan arza denildiği Kazi, Taberî ve Medarik'in cümle-i beyanatmdandır. Yoksa ot bitmeyen arz demek değildir, belki bitmiş ve lâkin tükenmiş demektir. Hulâsa; Allahü Tealâ'nın otu tükenmiş arazî üzerine yağmur sularını sevkedip o sular sebebiyle yerden otları çıkardığı, insanların ve hayvanların o otlarla taayyüş ettikleri ve bu gibi sanâyi-i İlâhiyeye insanların nazar edip görmeleri ve bunlardan ibret almaları lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Secde 32:28

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette nebilerle ümmetleri ve ümmetlerin kendi aralarında vâki olan ihtilâfı hail ü fasledip muhıkla mubtil olanları tefrik edeceğini beyan edince âhireti inkâr eden müşrikler tarafından söylenen sözü beyan etmek üzere buyuruyor Yani; habibim! Sen müşriklere yevm-i kıyamette muhikla mubtil beyni faslolunacak dediğinde onlar «Eğer va'diniz doğru ve haberinizde sadıksamz şu söylediğiniz fasl-ı hukuk ne zaman olacak, vaktini bize haber verin de biz de bilelim ve o vakit için hazırlanalım, sizin iman ettiğiniz gibi biz de imân edelim» demekle istihza ederler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran yevmi fetihle murad; yevm-i kıyaviettir. Çünkü; Resulullah yevm-i kıyamette olacak fasl-ı hukuktan haber verince ashab-ı kiram müşriklere ((Bizim için bir gün vardır. O günde sizinle bizim beynimiz faslolunacak. Biz mütena'im ve müsterih olacağız» demişlerdi. Bu söz üzerine müşrikler istihza tarikıvla "Şu söylediğiniz fetih ne zaman olacaktır?» dediler. Yevmi fetihî murad; jeth-i Mekke olmak ihtimalini de söyleyenler varsa da âyetin sabıkı ve lâhiki yevm-i fetih, le murad; kıyamet günü olmasını te1-yid etmektedir.

Secde 32:29

Vacip Tealâ müşriklerin sözlerini hikâyeden sonra o günde imanın makbul olmadığını ve menfaat vermeyeceğini emretmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Yevm-i kıyameti istihza edenlere sen de ki «Yevm-i faslolan kıyamette dünyada ömürlerini küfürle geçirmiş olan kâfirlere o günde iman etmeleri menfaat vermez ve onlara geçirmiş oldukları amellerim tedarik ve kaza etmek için müsaade dahi olunmaz. Evet! Eğer müsaade olunsa derhal iman eder ve şe-air-i İslâmiyeyi tasdik ve kabul ederler, lâkin o günde iman makbul olmadığından müsaade de olmaz. Çünkü; imanın mahallinin gayrıdır, zamanı fevtolan şeyi tedarik de mümkün olamaz.

Secde 32:30

Vacip Tealâ kâfirlere gösterilen doğru yolu kabul etmeyip inat ve ısrarlarında devam ettiklerine binaen Resulüne hitabederek: buyuruyor. Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran Resulullah'm bu sûre'yle (Tebareke) sûre'sini kıraat etmeksizin uykuya yatmadığı Cabir Hazretlerinden mervidir ve bu sûre kıraat olunan haneden şeytan'ın firar ettiği dahi rivayet edilir. Resulullah'm müşriklerden i'razı kıtal âyeti nazil olmazdan evvele ma'tuftur. Kıtal âyeti nazil olduktan sonra müşrikleri imana davet etmiş ve kabul etmedikleri surette kılıcıyla muharebeye me'mur olmuştur.

Ahzab 33:1

Medine-i Münevvere'de nazil olan, sûrelerdendir. Yetmiş üç âyeti hâvidir. Binaenaleyh; düşmanın olan kâfirlerin ve münafıkların re'y-i fasitlerine itibâr etme. Yani; ey mekârim-i ahlâkı itmam, emr-i şeriatı ikmal, ahval-i , naşı ıslah için meb'ûs ve nübüvvet sıfatıyla muttasıf olan nebiyy-i mükerrem! Allah'a itaatta devam, feraiz ve vacibatmı eda ve hu-kuk-u sairesini bihakkın ifa ve rıza-yı İlâhiye muhalif olan şeylerin cümlesinden nefsini sakınmakla ittika et, sana suret-i aleniyede adavet eden kâfirlere ve zahirde iman edip batında küfrünü saklayan münafıklara asla itaat etme. Zira; sana teklifleri doğru olmadığından onlarla istişare edip re'ylerini kabul etme ve Allah'ın sana vermiş olduğu nimetlere şükürle rıza-yı ilâhiyi aramakta devam et. Çünkü; Allahü Tealâ her işin mefasit ve mesalihini ve kâfirlerin sözlerinden, re'ylerinden garazlarını, fikirlerinde olan fesadı ve amellerinde olan fenalığı bilir. Gerek senin ve gerek sana tabi' olan ashabın haklarındaki tedbir-i İlâhi hikmete muvafıktır. Binaenaleyh; kâfirlerle münafıkların reylerine müracaat ve kabule ihtiyacınız yoktur. Hemen Cenab-ı Hakkın emrine imtisaliniz vaciptir.''feira; Allah'ın emrinde elbette maslahat, nehyeUiği şeyde de elbette mefsedet vardır ki onu nehyetmiştir. Binaenaleyh; cüm-" le insanlar birşeyden nehyetseler ve Allahü Tealâ da o şeyi cmret-se Allah'ın emrine imtisal vacip olup insanların nehyine itibar olmadığına işaret için Cenab-ı Hak zatını hikmetle tavsif ettiği Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü maslahat ve menfaat; hakimin emrindedir, insanların nehyinde değildir Beyzâvî'nin ve Medarik'in beyanlarına nazaran Cenab-ı ,Hak Resulünün şanına ta'zîm ve ulüvv-ü mertebesine tenbih için nübüvvetle tavsif ederek unvanıyla hitabetmiş ve ism-i şahsîsi olan isimlerinden birisiyle nida etmemiştir. Zira ism-i alemiyle nida: ta'zîmi müş'ir olmaz. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Resulullah'ın ihtimam ettiği ittika ile emir; devamını emir olduğu gibi ümmetine de emirdir. Beyzâvî, Hâzin. Medarik'e ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : (Ebusüfyan) maiyetinde bazı kimselerle Medine'ye geldi. Resulullah onlara aman verdi. Huzur-u risalette onlar «Yâ Muhammedi (S.A.) Sen bizim ma'budlanmıza ta'netme ve ma'budlarımıza ibadet edenlere şefaat edeceklerini beyan et ki biz de senin ma'buduna ta'm terkedelim' ve senin hakkında birşey söylemeyelim» dediler. Onların bu teklifleri Resulullah üzerine gayet ağır geldi ve huzur-u risalette hazır olan Hz. Ömer «Müsaade buyur yâ Resûlallah! Bunları ben katledeyim» demesi üzerine Resulullah «Yâ Ömer! Bunlara ben aman verdini. Katletmek olmaz, lâkin sen bunları Medine'den çıkar» buyurmasını müteakip bu âyet nazil olmuş ve emr-i Resulullah üzerine Hz. Ömer onları Medine'den tardetmiş ve onlar da makhur olarak Mekke'ye çekilip gitmişlerdir. Ayette kâfirler le murad; Mekke'den gelenler ve münafıklar la murad; Medine'de bulunan (Abdullah b. Übeyy), (Tu'me) ve onların emsalidir. Lâkin itibar lâfzın umumuna olduğu cihetle lâfz-ı âyet bilûmum kâfirlere ve münafıklara şamildir.

Ahzab 33:2

Vacip Tealâ kâfirlerin kelâmına ittibâ'dan nehyettikten sonra kendi kelâmına ittibâ'ın vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Seni birçok nimetleriyle terbiye ve nübüvvetle taltif eden Rabbinden dinini te'yit ve her işlerini tedbir ve ahval-i naşı ıslah için sana vahyolunan Kur'an'm ahkâmına ittibâ' et. Zira; sana ahkâmı vahyeden Allahü Tealâ sizin ve onların sahih ve fasit cümle a'mâlinizi bildiğinden halinizi ıslaha kâfi ve kâfirlerin sözlerini dinlemekten muğnidir, emr ü nehyini size vahyeder. Binaenaleyh; sana adavet eden düşmanların nâlâyık sözlerine ve hi-yel ü desaislerine iltifat etme. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette emrine imtisa-lin vücub-u müekket olduğuna işaret için rububiyet unvanını tasrih etmiştir. Çünkü mürebbi-i hakîkî tarafından vahyolunan ahkâm elbette kulların menfaatına her şeyden ziyade hadim olduğu cihetle imtisal etmek şiddetle vaciptir. Resulullah'a ittibâ'la emir; ümmetine dahi emirdir. Zira metbû'a emir; elbette tâbi'a da emir olduğunda şüphe yoktur. Vacip Tealâ'nm vahye ittibâ' vacip olduğunu beyan etmesi; ehl-i imana nusret edeceği va'dini mutazam-mmdır. Çünkü vahye ittibâ'ı emrettikten sonra kullarının a'mâli-ni bildiğini beyan etmek; müminlerin a'mâl-i saliha ve kâfirlerin efkâr-ı fasidelerine lâyık olan cezayı vereceğini beyan etmektir. Binaenaleyh; vahyolunan ahkâma ittibâ' etmek şartıyla bu âyet müminleri tebşir ve kâfirleri tehdid etmiştir. Şu halde âyette cümle-i ahîre vahye ittibâ'la emri ta'lil ve mucibiyle amelin vücubunu te'kid için sevkolunmuştur. Çünkü emre ittibâ' edenleri ve etmeyenleri bildiğini beyan etmek; vahye ittibâ'a terğib ve ittibâ' etmeyenleri tehdit olacağında şüphe yoktur.

Ahzab 33:3

Vacip Tealâ ahkâmına ittibâ' etmek vacip olduğunu beyandan sonra zatına itimadın vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Allah'a ittikaya devam ve vahyine ittibâ' ettiğin gibi her işini Allah'a tefvizle beraber itimad-ı tamla itimad et. Zira; Allahü Tealâ her işine vekâlet yönünden kâfi oldu. Binaenaleyh; kâfirlerin teklifini kabule ihtiyacın yoktur. Çünkü; onların şerrinden seni muhafazaya Allahü Tealâ kâfi ve cümle umurunu tedbire vekildir. Şu halde sana mazarrat kasdedenlerden asla telâş etme. Hulâsa; Allaha ittika vacip olup kâfirlerin ve münafıkların reylerine iltifat caiz olmadığı ve vahy-i İlâhi olan ahkâm-ı Kur'an'a ittibâ' lâzım olup Allah'a itimad-ı tamla itimadın vacip ve Allahü Tealâ'nın, kullarının umuruna vekil yönünden kâfi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ Resulüne takva ile emrettikten sonra takva bulunan kalpte takvadan gayrı birşey bulunamayacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; takva bulunan kalpte takvanın gayrı birşey bulunamaz. Şu halde iman bulunan kalpte küfür bulunmadığı gibi Allah'tan korkan Allah'ın gayrıdan korkmaz. Çünkü; bir insanda iki kalp yok ki birinde iman, diğerinde küfür, birinde Allah'tan korku, diğerinde Allah'ın gayrıdan korku bulunsun. Zira; bunlardan herbiri âhara zıd olduğundan ikisinin bir mahalde bulunması mümkün olmaz. Şu halde bir kimse hem mümin, hem de kâfir olamaz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile; Ku-reyş'in (Ebu Muammer) denilen kimse hakkında iki kalbi olduğunu itikad etmelerini reddetmiştir. Çünkü; Ebu Muammer gayet âkil, işittiğini unutmaz ve kendinin iki kalbi olup birisiyle söylenen sözü dinleyip diğeriyle hıfzettiğini iddia eder ve «Benim kalbim Muhammed (S.A.) m kalbinden fazl u idrakte ziyadedir» der ve Kureyş de bunu tasdik ederlerdi. Cenab-ı Hak (Ebu Muammer) hakkında Kureyş'in itikatlarım red için bu âyeti inzalle hakikati beyan etmiştir. Hatta (Bedir) vak'aşında müşrikler münhezim olunca (Ebu Muammer) ayakkabılarının biri ayağında diğeri elinde firar ederken bunu gören Kureyşilerin ayakkabının biri elinde olmasının sebebini sorunca Ebu Muammer'in aklı başına gelir. Bu hali üzerine kendi de, görenler de iki kalbe malik olmadığını bilirler. Zira; iki kalbe malik kimsede bu. kadar gaflet olmaz. Buna nazaran manâ-yı âyet; … demektir. Vacip Tealâ bir şahsın iki kalbe malik olmadığını beyandan sonra bir hatunun diğer bir kimseye hem zevce hem de valide olmayacağını ve bir kimsenin diğer kimseye hem oğul hem de ecnebi olmayacağını beyan etmek üzere

Ahzab 33:4

buyuruyor., hak söyler ve kullarını doğru yola Yani; ey müminler! Siz zevcelerinizden zıhar ettiğiniz hatunu valideniz oldu zannetmeyin. Zira; sizin zıhar ettiğiniz kadınları Allahü Teaiâ size valideniz kılmadı. Binaenaleyh; bir kimsede iki kalp olmadığı gibi iki validesi de olmaz. Çünkü; insan bir anadan doğar, iki anadan doğmaz ki iki validesi olsun. Kezalik gayrın evlâdını velet ittihaz ettiğinizde o velet sizin velediniz oldu zannetmeyin. Zira; Allahü Tealâ sizin velet ittihaz ettiğiniz kimseyi size velet kılmadı. Çünkü; bir kimsede iki kalp olmadığı gibi iki baba da olmaz. Zira; âdet-i İlâhiye bir şahsın bir pederin sulbünden nazil olmasıdır, iki pederin sulbünden nazil olması değildir. Zira; gerek zıhar ve gerek gayrın oğlunu oğul ittihaz etmek mücerret sizin ağzınızdan çıkan bir sözdür. Bu misilli sözünüzle gayrın çocuğunu kendinizin çocuğu oldu zannetmeyin. Çünkü; mücerret bir sözle insanın zevcesi kendi validesi ve başkasının çocuğu kendi çocuğu olamaz. Halbuki Allahü Tealâ hak söyler ve doğru 3?ola sizi irşad eder. Binaenaleyh; siz kendi kelâmınızı terkle Allah'ın kelâmına itimadedin. Zira doğru kelâm; Allah'ın kelâmıdır, yoksa sizin zevcenize anamız oldu demenizle ananız olmaz. Çünkü; anamız dediğiniz söz doğru değildir. sizler zıhar edersiniz demektir. Zıhar; bir kimsenin kendi zevcesive «Sen bana benim validem gibisin» ve yahut Validemin zalimi a yani arkasına, benzersin» gibi bir tabirle haremini validesinin bir nzv-u mühimmine teşbih etmek manasınadır. Lisan-ı şeri'd.e bu teşbihe zıhar denir. Zıhar in hükm-ü şer'isi; hu teşbihle o kimseye zevcesi haram olur. Binaenaleyh; o hürmet zail oluncaya kadar o kimse haremine yakın olup intifa' edemez. Bu hürmetin izalesine gelince : Sure-i Mücadele'de beyan olunacağı gibi zıhar denilen yeminin kefaretini vermekle olur. Zıharın kefareti; muktedirse bir köle azad eder, eğer köle azadına muktedir olmazsa arası fasılasız iki ay oruç tutar, eğer oruca da muktedir olmazsa altmış fakirin karnım doyurur. İşte şu beyan olunan suretlerden birisiyle zıharın kefaretini edadan sonra zevcesi kendisine helâl olur. Şu halde beyan olunduğu veçhile haremini validesine teşbih etmekle haremi validesi olmak lâzım gelmediğini Cenab-ı Hak bu âyette beyanla zaman-i cahiliye âdât ve itikadını red ve iptal etmiştir. Çünkü; zaman-ı ca-hiliyede zıharı talâk-ı galiz addettiklerinden bir kimse zıhar ettiği haremini validesi gibi ebedî haram oldu itikad ederlerdi. İşte şeri-at-ı Muhammediye bu itikad-ı batılı iptal etmiş ve mukteza-yı beşeriyet zıhar eden olursa kefaret vermek suretiyle hürmeti izale etmiştir. Haremini validesine teşbihten hürmetin lüzumuna gelince insanlar nazarında validenin bir hürmet-i mahsusasıve kıymeti vardır, hareminin de ayrıca bir kıymeti varsa da haremi şehevat-ı be-şeriyesini tatmine bir âlet olduğu cihetle haremiyle vâki olan muamele validesiyle olamadığından validenin hürmeti daha yüksek. daha faziletkârdır. Binaenaleyh; hareminin kıymeti validesinin kıymetine ve hürmetine kıyas kabul etmediğinden hareminin mühim bir uzvunu validesinin uzvuna teşbihte validesinin hürmetine tecavüz olduğundan bu teşbihini şeriat bir cürüm addederek kefaretle o cürmün cezası olan zevcesinin kendine haram olmasını izaleyi emretmiştir ki huzuzat-ı nefsaniyesini kazaya âlet olan hatunla Övünmesine validesini karıştırmasın. Allahü Tealâ sizin evlâtlığınızı İçendi oğlunuz kılmadı demektir. Çünkü ed'iyâ ; deâ lâfzının cemidir. Deâ ; bir kimsenin başkasının sulbünden doğmuş olan bir çocuğu kendine oğul ittihaz etmesidir. Zira; zaman-ı cahiliyede bu misilli velet ittihaz olunan çocuk velet ittihaz eden kimsenin hakîkî oğlu olur itikad ederlerdi. Vacip Tealâ bu âyetle onların itikatlarını reddetmiştir. Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Zeyd b. Harise) hakkında darb-ı meseldir. Çünkü; (Zeyd) Hazretleri (Benî Kelp) kabilesinden hal-i sahavetinde esir oldu. Hz. Hatice için biraderzadesi (Hakim Huzam) satın aldı. Resûlullah Hz.-Hatice'yi nikâh edince Hatice (R.A.) Resûlullah'a hibe etti. (Zeyd) in pederi ve amcası Resûlullah'tan istemeleri üzerine Resûlullah (Zeyd) i muhayyer kıldı. Zeyd Resûlullah'ı ihtiyar etti, pederiyle amcasını istemedi. Resûlullah'm zir-i cenahında bulunmasını ihtiyar edince Resûlullah azadederek kendine velet -ittihaz etti. Binaenaleyh; «Resûlullah'm oğlu» demekle şöhretyab oldu. Bundan sonra beyan olunacağı veçhile (Zeynep) (R.A.) (Zeyd) e tezvic olundu. Bilâhare Zeyd, Hz. Zeyneb'e talâk verip Resûlullah Zey-neb'i tezevvüc edince münafıklar bunu Resûlullah'a ta'niçin fırsat addederek «Muhammed oğlunun haremini almaktan nehyederken kendi oğlunun haremini aldı» demeleri üzerine Cenab-ı Hak Zeyd Resûlullah'm oğlu olmadığını ve bir kimse başkasının çocuğuna oğlum diye çağırmakla oğlu olmayacağını beyan hakkında bu âyeti inzalle münafıkların ta'nını red ve cahÜiye itikadını iptal etmiştir. Çünkü; Hâzin'de beyan olunduğu veçhile tebenni yani gayrın evlâdını oğul ittihaz etmek nas beyninde mer'iyülicra bir âdet-i makbuîeydi. Hatta bir kimsenin velet ittihaz ettiği çocuk onun oğlu olmakla şöhret bulur, vefatında sulben oğlu gibi varis olurdu. Binaenaleyh; Resûlullah bu âyetin nüzulünden evvel Zeyd'i velet ittihaz etti ve Hz. Hamza ile Zeyd'i birbirine kardeş kılmıştı. Cenab-ri Hak bu âyetle başkasının oğlunu diğer birisi velet ittihaz etmekle onun hakîkî veledi olamayacağım beyan buyurmuştur.

Ahzab 33:5

Vacip Tealâ velet ittihaz etmekle velet olmayacağını beyandan sonra yolun doğrusu herkesi kendi babasına nispet etmek olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Dinde kardeşlerinizin ismi olan (Abdullah) ve (Abdurrahman) gibi isimlerle ve mevaliden olanları da filânın mevlâsı demekle yadedin, yoksa babası olmadık bir kimseye nispetle «Filânın oğludur» demeyin. Yani; kendinize velet ittihaz ettiğiniz kimselerin neseplerini^ kendinize nispet etmeyin. Zira; mücerret bir sözünüzle gayra me^ sup olan şahsın nesebi sizin olmaz, belki onların babalarını bilir-| seniz babalarını nispet ederek çağırın. Zira; adalet babalarına nis4j petledir. Çünkü herkesi mevzi-i lâyıkma vaz'etmek; babasına nis-f pet etmektedir. Eğer babalarını bilmezseniz onlar sizin dinde kar-iŞ deşlerinizdir. Şu halde kardeş ismiyle çağırın, pederinin gayrıyaj nispetle filânın oğlu diyerek çağırmayın veyahut onlar sizin azatlı kölelerinizdir. Şu halde mevlâsmm ismiyle «Filânm azatlısı» diyerek çağırın ve nehiy gelmezden evvel ve sonra sizin sehiv ve nis-yanla vaki olan hatanızda üzerinize günah yoktur. Yahut pederinin gayrıya pederi zannıyla nispet edip sonra hata olduğu bilmen mahalde sizin üzerinize günah yoktur, lâkin günah; sizin günah olan şeyi kalplerinizin kasdetmesiyledir. Allahü Tealâ kullarının günahlarını mağfiret ve lutf u ihsan etmekle merhamet eder. Bir kimsenin kendisini pederinin gayrıya bilerek nispet etmesi haramdır. Çünkü; Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Sa'd b. Ebî Vakkas) Hazretlerinden Buhârî ve Müslim'in rivayetleri veçhile Resûlullah «Bir kimse bilerek kendisini pederinden başka bir kimseye nispet eder ve ben filânın oğluyum derse o kimse üzerine Cennet haram olur» buyurmuştur. Çünkü; sulben pederinin gayrıya nispet Allah'ın halkettiği nispeti beğenmemek olduğundan elbette büyük günahtır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile (tebenni) nin yani «Oğlum» diyerek bir, kimseyi oğul ittihaz etmenin Şâfî indinde hiç hükmü yoktur, İmam-ı A'zam indinde kendi kölesine oğlum diyerek iddia ederse azad olur, eğer memlûk olmaz ve nesebi meçhul olursa iddia eden kimseden nesebi sabit olur. Eğer sinnen nesebin sübutu mümkün olursa. Hulâsa; bir kimseyi gerek kendi gerekse başkaları tarafından pederinin gayrıya nispet etmek caiz olmadığı ve herkesi pederi malûm ise pederine nispet etmek ma'lûm değilse kardeş unvanıyla çağırmak lâzım olduğu ve hata olarak bir kimseyi nesebinin gayrıya nispet etmek günah olmayıp ancak ankasdin nesebinin gayrıya nispet etmek günah olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Yani; kendinize velet ittihaz ettiğiniz kimselerin neseplerini^ kendinize nispet etmeyin. Zira; mücerret bir sözünüzle gayra me^ sup olan şahsın nesebi sizin olmaz, belki onların babalarını bilir-| seniz babalarını nispet ederek çağırın. Zira; adalet babalarına nis4j petledir. Çünkü herkesi mevzi-i lâyıkma vaz'etmek; babasına nis-f pet etmektedir. Eğer babalarını bilmezseniz onlar sizin dinde kar-iŞ deşlerinizdir. Şu halde kardeş ismiyle çağırın, pederinin gayrıyaj nispetle filânın oğlu diyerek çağırmayın veyahut onlar sizin azatlı kölelerinizdir. Şu halde mevlâsmm ismiyle «Filânm azatlısı» diyerek çağırın ve nehiy gelmezden evvel ve sonra sizin sehiv ve nis-yanla vaki olan hatanızda üzerinize günah yoktur. Yahut pederinin gayrıya pederi zannıyla nispet edip sonra hata olduğu bilmen mahalde sizin üzerinize günah yoktur, lâkin günah; sizin günah olan şeyi kalplerinizin kasdetmesiyledir. Allahü Tealâ kullarının günahlarını mağfiret ve lutf u ihsan etmekle merhamet eder. Bir kimsenin kendisini pederinin gayrıya bilerek nispet etmesi haramdır. Çünkü; Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Sa'd b. Ebî Vakkas) Hazretlerinden Buhârî ve Müslim'in rivayetleri veçhile Resûlullah «Bir kimse bilerek kendisini pederinden başka bir kimseye nispet eder ve ben filânın oğluyum derse o kimse üzerine Cennet haram olur» buyurmuştur. Çünkü; sulben pederinin gayrıya nispet Allah'ın halkettiği nispeti beğenmemek olduğundan elbette büyük günahtır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile (tebenni) nin yani «Oğlum» diyerek bir, kimseyi oğul ittihaz etmenin Şâfî indinde hiç hükmü yoktur, İmam-ı A'zam indinde kendi kölesine oğlum diyerek iddia ederse azad olur, eğer memlûk olmaz ve nesebi meçhul olursa iddia eden kimseden nesebi sabit olur. Eğer sinnen nesebin sübutu mümkün olursa. Hulâsa; bir kimseyi gerek kendi gerekse başkaları tarafından pederinin gayrıya nispet etmek caiz olmadığı ve herkesi pederi malûm ise pederine nispet etmek ma'lûm değilse kardeş unvanıyla çağırmak lâzım olduğu ve hata olarak bir kimseyi nesebinin gayrıya nispet etmek günah olmayıp ancak ankasdin nesebinin gayrıya nispet etmek günah olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Vacip Tealâ herkesi kendi nesebine nispet etmek lâzım olduğunu beyandan sonra müminlerin nebilerine itaatları kendi nefis-' lerine itaatlarından daha elzem olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; nebinin müminlere nüfuzu, hükmünün te'siri ve itaatinin vücubu kendi nefislerine itaattan evlâdır. Binaenaleyh; nefisleri birşeye davet ederken nebilerinin diğer birşeye daveti vuku bulsa derhal nebinin davetine icabet etmek vaciptir. Zira; insanların alelekser nefisleri helaki mucip olan şeye davet eder. Amma nebi daima sebeb-i necata davet ettiğinden elbette nebinin davetine icabet lâzımdır ve nebinin zevceleri üzerine müminler tarafından ta'zîmin vacip olmasında ve nikâhın caiz olmamasında valide menzilindedirler. Binaenaleyh; Resulullah'm vefatından sonra ezvac-ı mutahheratm nikâhı hiç bir kimseye helâl olmamıştır. Şu halde bir ümmetin nebilerinin hukukuna riayet ve zatını muhafaza etmeleri kendilerini muhafaza ve haklarına riayet etmekten evlâdır. Çünkü; kendi nefislerine riayette menfaat-ı şahsiyele-rine riayet vardır, amma nebilerinin hukukuna riayette umuma ve maslahat-ı âmmeye riayet vardır. Maslahat-ı âmmeye riayetin maslahat-ı şahsiyeden evlâ olacağında ise şüphe yoktur. Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resûlullah (Tebük) gazasına gitmek için nasa emretti, nastan bazıları «Anamızdan ve babamızdan istizan edelim» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Âyette kıraati dahi vardır. Yani «Resûlullah dinde nasın babası» demektir. Binaenaleyh; nas dinde bir baba evlâdı oldukları cihetle bilcümle müminler dinde kardeştirler ve nebinin ümmeti üzerine şefkati müminlerin kendilerine şefkatla-nndan daha ziyadedir. Şu halde nebilerinin birşeyle emrinden sonra derhal o şeyi işlemek vacip olup ebeveyne istizana hacet yoktur. Çünkü; nebinin emri vahye müstenit olduğu cihetle herhalde ümmetin salâhım muciptir. Amma ebeveynin reyinde salâh, zayıf bir ihtimalden ibaret olduğundan herhalde nebinin emrine imtisalin takdimi vaciptir. Kezalik Resulullah'm nazarı taallûk eden bir şeyden ümmetin nazarını kesmesi vaciptir. Binaenaleyh; ezvac-ı mutahherata na-zar-ı Resûlullah taallûk ettiği cihetle ümmetinin nazarını kesmesi lâzım olduğu için Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherati ümmetine haram kılmış ve ebeden nikâh caiz olmamakta valideleri menziline tenzil ederek bu âyette buyurmuştur. Şu halde ezvac-ı mutahherat; ehl-i imanın iki şeyde valideleri menzilindedir : Birincisi: Haklarına riayet ve kemâl-i ihtiramla tazim etmelerinde, ikincisi: Nikâhlarının -haram olmasındadır. Amma hususat-ı sairede ezvac--ı mutahherat müminlere ecnebilerdir. Gerçi bundan evvelki zıhar âyetinde '(Zevcelerinize valideme benzersin demekle sizin valideniz olmaz. Zira; Al-lahü Tealâ onları size valide kılmadı. Binaenaleyh; yalnız bir sözle valideniz olmuş olmaz» denmişse de ezvac-ı mutahherati Vacip Tealâ müminlere valide kıldığından âyetler beyninde münafat yoktur. Zira; insanın validesi olmayan bir kadın bir sözle onun validesi olmaz. Lâkin Allah'ın insana valide kıldığı kadın onun validesi olur. Çünkü itibar; şer'a ve Allah'ın kelâmmadır. Binaenaleyh; Allah'ın valide kıldığı validemizdir, valide kılmadığı değildir.

Ahzab 33:6

Vacip Tealâ Resulünün bilûmum müminlere peder-i müşfik olup ezvacmm da valideleri olduğunu beyandan sonra her ne kadar müminler arasında uhuvvet-i diniye cariyse de dinde uhuvvetin mirasa te'siri olmayıp mirasta uhuvvet-i diniyeyle beraber kara-bet-i nesebiyenin şart olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; vasiyet olunan kimse kitab-ı İlâhide sabit olan ahkâm muktezası vasiyet olunan miktarı alır, fazla veya noksan almaz. Yani; müminlerin Resûlullah dinde babaları ve ezvâc-ı mutahherat da anaları olmakla müminler beyninde uhuvvet-i diniye ve İslâmiye mevcutsa da bu uhuvvetin irse te'siri yoktur. Zira karabet sahibi olan zevilerham; irs hususunda kitabullahta beyan olunduğu veçhile karabet-i nesebiyesi olmayan mümin muhacirlerden1 evlâdırlar. Hatta irs hususunda akrabanın karabette derecelerine göre bazısı bazısından evlâdır. Ancak ma'ruf surette dostlarınıza vasiyet etmeniz müstesnadır. Binaenaleyh; terekenin sülüsünü tecavüz etmemek şartıyla istediğiniz kimseye vasiyet edebilirsiniz. Zira; bu suretle vasiyet kitabullahta mezkûr ve yazılıdır. Hatta vasiyet müslimle zimmî beyninde bile cereyan eder. Meselâ bir müslim zimmiye ve bir zimmi müslime vasiyet edebilir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet iptida-yı İslâm'da carî olan tevarüs meselesini neshetmiştir. Çünkü; sadr-ı İslâmda karabetin irse te'siri yoktu, belki irs; akd-i muvalât etmekle, hicretle ve beyinlerinde uhuvvet akdetmekle yekdiğerine varis olurlardı. Bu âyetin nazil olmasıyla tevarüs karabete raptolunduğu cihetle hicretin, uhuvvet ve muvalât akdetmenin tevarüste te'siri kalmamıştır. Zira; karabet-i nesebiyede akd-i muvalât üzerine kuvvet ve hakkı tercih vardır. Hulâsa; Resûlullah müminlere kendi nefislerinden daha evlâ olduğu, zevceleri de müminlerin valideleri menzilinde oldukları ve ülül'erhamm irs hususunda bazısı bazısından evlâ ve vasiyetin müstesna olduğu ve bu vasiyet meselesi kitabullahta mezkûr ve' yazılı olup ma'ruf veçhile insanın istediği kimseye vasiyet edebileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahzab 33:7

Vacip Tealâ sûre'nin bidayesinden buraya gelinceye kadar Resülüne bazı ahkâmım beyandan sonra.cümle enbiyadan misak aldığını beyan etmek üzere : Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enbiyadan alınan misak gaIizla murad; emr-i risaleti yoluyla eda ve ümmetlerini ibadete davet edeceklerine dair şiddetli ikrardır.

Ahzab 33:8

Binaenaleyh; enbiya ümmetlerine ahkâmı tebliğ ettiklerinden ümmetlerinin imanlarından suâl etmek ve kâfirlere azab-ı elimi hazırlamak için enbiyadan ahd ü rnîsak alınmıştır. Mîsak; Beyzâvî'nin işareti veçhile yeminle te'kid olunan bir pazarlıktır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak enbiyanın cümlesinden risaleti lâyıkıyla eda edeceklerine ve ümmetlerini dine davet edip nesayih-i lâzımede bulunacaklarına ikrar aldı ve ikrarlarını yemin-leriyle takviye ve te'kidettiğini bu âyetle beyan, buyurdu. Mîsakm iki kere zikrolunmasmdaki sebep; Birincisi: Asıl mîsakın vukuunu beyan, ikincisi: Mîsakı gılzatla tavsif için olduğu cihetle tekrar olmadığı gibi enbiyadan alman ahdin gayet kuvvetli olduğunu dahî beyandır. Bu âyette isimleri tasrih olunan beş nebinin şanlarına ta'zîm ve kitap sahibi üiüVazim peygamberan-ı zişan-dan olduklarına işaret için icmalen enbiyayı zikirden sonra bunlar ayrıca zikrolunmuşlardır ve bizim nebimizin diğerlerinden efdal olduğuna işaret için sairleri üzerine takdim edilmiştir. Allahü Tealâ'nm enbiyanın tebliğ-i ahkâm ettiklerini bildiği halde suâl etmesi; iman etmeyen kâfirleri ilzam içindir. Çünkü; cümle nas huzurunda enbiyanın sıdkını suâlle karar ettirip zat-ı ulûhiyet de sıdıklânnı tasdik edince kâfirler için i'tizara meydan kalmadığından mülzem ve mebhut olurlar.

Ahzab 33:9

Vacip Tealâ enbiyadan ahd ü misak aldığını beyan ettiği gibi ehl-i iman üzerine vâki olan bazı nimetlerim beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Zikredin şol zamanı ki o zamanda Kureyş ve (Gatafan) kabileleri, Yehuddan (Benî Kureyza) ve (Benî Na-dîr) askerleri Medine'nin civarına geldiler, sizi tehdidettiler. İşte o zamanda Allah'ın sizin üzerinize feyezan eden nimetlerini zikirle şükredin. Zira; onlar gelince şerlerinden sizi kurtarmak için biz onlar üzerine şiddetli rüzgâr ve meleklerden sizin görmediğiniz askerler gönderdik ki sizi mağlûbiyetten ve beldenizi onların tasallutundan kurtardık. Halbuki Allahü Tealâ sizin cümle a'mali-nizi görür. Taberî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet (Hendek) gazasını, tasvir için nazil olmuştur. Hendek vak'ası şöyle zuhur etmiştir : Yehûd'dan (Hayy b. Ahtab); maiyetinde bir cemaatla Mekke'ye giderek Kureyş'i Resulullah'a muharebeye teşvik eder, Yehud'la Kureyş Resulullah aleyhine muharebeye ittifak ettikten sonra Yahudiler döner. (Gatafan) kabilesine gelirler. Onlarla da aynı ittifakı yaparak, Medine'ye dönerler. Kureyş ve Gatafan kabileleri ve Medine civarındaki Yahudiler muharebe tedarikine başlarlar. Resulullah düşmanların tedarikini işitince asha-bıyla istişare ederken (Selman-ı Farisî) nin işaretiyle Medine etrafına hendek kazmaya başladılar. Resulullah altı kişiye tûlen kırk arşın yer vermek üzere ashabma taksim etti've bu minval veçhile Medine'nin etrafına ve düşman karşısına hendek kazıldı. On bini mütecaviz düşman askeri Meaine etrafına ve hendeğin gerisine R çadırlar kurdular. Resulullah da üç bin İslâm askeriyle münasip f! bir mevkii ordugâh ittihaz etti. İki taraf askeri sapan taşı ve ok atmak suretiyle birbiriyle bir aya karib mukateleye devam etmişlerse de mühim bir muharebe zuhur etmedi, fakat soğuk çok, Medine'de ise zahire yok, binaenaleyh; İslâm askeri şiddetli müzayaka görmeye başladı. Bu şiddete binaen Resulullah (Gatafan) kabile-. sinin reisleri (Uyeyne) ve (Haris) i çağırdı. Kureyşe iştirak etmeyerek dönüp gitmek şartıyla Medine'nin o seneye mahsus hurma hasılatının üçte biri Gatafan kabilesine verilmek üzere mukavele akdedilerek bir de ahidname yazılmıştı. Lâkin imza olunmazdan evvel Resulullah (Sa'd b. Muaz) ve (Sa'd b. Ubade) ile istişare etti. Onlar da «Yâ Resulallah! Zaman-ı cahiliyede bile biz bunlara bir tane hurma vermezdik, biz şimdi bunlara kılıçtan başka birşey vermeyiz» dediler. (Gatafan) reisleri de avdet ettiler. Bu sırada huzur-u risalete (Naim b. Mes'ud) geldi ve dedi ki «Yâ Resulallah! Ben iman ettim, lâkin benim iman ettiğimi henüz kavmim bilmez. Ben bunları iğfal etsem olur mu?» Naim'in bu istifsarı üzerindıRc-' sûlullah Yani i(Harp hud'adır. Bildiğin elin-;;! dedir, her ne yaparsan isabettir» buyurdu. (Naim) bunun üızeri- j. tne kalktı. Evvelce beyinlerinde olan dostluğa binaen (Benî Kükey-f za) Yahudilerinin nezdine gitti ve dedi ki «Siz beni bilirsiniz, jbenj sizin dostunuzum. Siz Kureyş'le ittifakta hata ettiniz. Zira; onlann memleketleri uzaktır. Harpte muzaffer olsunlar olmasınla^ bırakır giderler. Burada siz kalırsınız ve Muhammed'e yalnız .!mukabele edemezsiniz. Binaenaleyh bu ittifakınız sizin felâketinizi muciptir. Şu halde sizin için eşlem olan Kureyş'in rüesasmdan rehin istemektir ki eğer bu vak'adan sonra Müslümanlar size hücum ederlerse Kureyş rehinleri sebebiyle size iştirak ve muavenet etsinler» deyince Yahudiler bu sözü savap gördüler ve rehin istemeye karar verdiler. Naim oradan kalktı, doğru Kureyş'in reisi (Ebu-i süfyan) a gitti ve ona da «Yahudiler sizinle ahidlerini nakzettiler.! Sizden yirmi beş kimseyi rehin isteyip aldıkları kimseleri Muhammed (S.A.) e teslim ve i'dam etmek şartıyla onunla akd-i ittifak ettiler»' dedi ve bu haberi getirdiğini kimseye söylememelerini rica ve tenbih ederek onlara da veda etti. Naim'in bu ihbarı üzerine Kureyş kabilesi ıztıraba düşerek sözünün sıhhatini tahkik etmek üzere Yahudilere haber gönderdiler, dediler ki «Biz buraya geleli bir aya yakın bir zaman olduj halâ bir harb etmedik. Yarın hazır olun, Muhammed (S.A.) le beraber harbe girişelim.» Yahudiler Kureyş'in böyle bir haberi üzerine «Yarın Cumartesidir. Bütün dünya yansa biz birşeye bakmamakla beraber siz eşrafınızdan yirmi beş kişi verirseniz ittifakıfmız bakîdir, işbu rehineleri vermediğiniz takdirde siz gidip Muhammed (S.A.) in kılıcı altında biz kalacağımızdan biz sizinle iti ufaktan vaz geçeceğiz» diye cevap verdiler. Kureyş Yahudileriri, bu sözlerini işitince Naim'in sözünü tasdikle kalplerine halecaif düştü ve ric'ata karar verdiler. İşte tam o saatte âyette beyaıi) olunduğu veçhile Allahü Tealâ şiddetli bir rüzgâr verdi ki o rüz|gâr çadırlarını yıktı, tencere, tava ve saire alât ü edevatlarını yerinden süpürdü, birçoklarını kırdı, parçaladı ve heyecanamiz dehşetengiz gürültülerle me'mur oldukları vazifeyi icraya başlatymca müşrikler ne yapacaklarını şaşırdılar. Onların bu hal-i perişanîlerinde Resulullah ashabına «Ku-reyş'in ahvalini tahkika kim gider gelirse Cennet'te refikımdır» dedi, üç defa bu sözü tekrar ettiği halde açlık ve susuzluktan kimsenin takati kalmadığı gibi gecenin karanlığı, soğuğun dehşeti ve düşmanın havf ü haşyeti sebebiyle hiçbir kimse «Ben gider, gelirim» diyemedi. Resulullah ashaptan (Huzeyfe) Hazretlerini çağırdı. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hz. Huzeyfe demiştir ki «Resulullah beni çağırdığında benim yerimden kalkmaya vaktim yoktu, lâkin Resûlullah'a «Buyur yâ Resulallah!» dedim ve hemen huzur-u risalete geldim. Resulullah bana «Git yâ Huzeyfe! Düşmanın ahvalini teftiş et, bana haber getir, lâkin birşey yapma» dedi ve üzerimi elleriyle sıvazladı ve dua etti de bende bir iktidar hasıl oldu. Okumu ve yayımı aldım, düşman tarafına geçtim, hamamda gezer gibi gezdim ve hiçbir şey sezdirmedim. Hatta Ebusüfyan'm çadırının yakınma geldim, Ebusüfyan'ı gördüm. Eğer okumu atmış olsam isabet ederdi, fakat Resulullah birşey yapma demesine binaen atmadım ve herkesi pürtelâş kendi nefsiyle uğraşıyor ve hemen firar ediyorlar gördüm. Geldim, bu hali Resûlullah'a haber verdim. Resulullah da güldü». Hz. Huzeyfe'nin beyanı veçhile müşriklere arız olan umumi havf üzerine hemen o gece çadırlarını yıkarak Medine etrafından çekilip gittiler. İşte Hendek vak'ası da bu suretle hitam buldu ve müşrikler de muharebe etmeksizin makhur ve münhezim, olarak defolup gittiler.

Ahzab 33:10

Vacip Tealâ gazve-i Hendek'te müminlere vâki olan nimetini beyandan sonra Medine-i Münevvere etrafında düşmanların ne suretle ve nerelerden geldiklerini tasvir etmek üzere buyuruyor , Halbuki zannmızın bazısi| sahih ve bazı aharı fasitti. Çünkü; İhlasınız mütefavittir. Bazınızın ihlâsı kuvvetli olduğundan Allah'a itimadı ziyade olmasına binaen;-vaad olunan nusretin vukubulacağmı zan ve ümideder ve AllahüJ Tealâ'nın va'dinde hulf olmadığını bilir ve bazınızın ihlâsı zayii olduğu cihetle Vacip Tealâ'nın va'dini ifa edeceğinde tereddüd eder ve gûnâgûn zanlara zahib oluyordunuz. Bu âyet-i celile; Hendek vak'asmda Medine'yi düşmanların muhasara etmek üzere hücum ederek ehl-i imanın üst ve alt ci-ı hetlerinden her taraflarını sarıp düşmana nispetle ehl-i Islâm'ni adedi az olduğu gibi mühimmat-ı harbiyeleri dahî zayıf olduğun^' dan ehl-i İslâm'a arız olan korkunun gayet şiddetli olduğunu tas* vir. etmiştir. Çünkü; insanların gözlerinin doğrurbakamayıp dışına dönmesi ve şaşı bakması ıztırabm son derecesini iktiza ettiği gibi kalplerin boğazlara kabarması da telâş ve korkunun en nihayesine delâlet eder. Zira kalbin boğaza doğru kabarıp nefesi daraltması; şiddetli korku sebebiyle insanların içerisine düşen titreme dolayısıyla kalbi şişip nefesini daraltması âdettir. Binaenaleyh; insan o haldeyken söz söylemeye mecali olmaz. İşte böyle birtakım ıztıra-bat içinde ehl-i imanın her tarafını evham ihata ettiğine işaret için Cenab-ı Hak ehl-i imanın gûnâgûn zanlara düştüklerini bu âyetle beyan buyurmuştur. Ayet her ne kadar Hendek vak'asmı tasvir ediyorsa da Hendek vak'asmdan sonra ehl-i imana binlerce Hendek vak'asınm emsali vâki olmuş ve cümlesinde ehl-i imanın ıztırabı âyetin tasviri veçhile vuku bulmuş ve bazısında düşman muharebeyle mündefi' olmuş ve bazısında bilâmuharebe defolup gitmiş, ehl-i iman da serlerinden kurtulmuştur.

Ahzab 33:11

Vacip Tealâ Hendek gazasının bidayesinde ehl-i İslama arız olan ıztırabı beyandan sonra bu ıztırap ehl-i imana imtihan kabilinden olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor Yani; o günde ve o mahalde taraf-ı ilâhiden müminler müptelâ kılındılar, imtihan muamelesi olundular ve birçok meşakkata duçar oldular. Hatta şiddetle tahrik olundular ve zelzele gibi çalkandılar, yerlerinden ırgandılar. Çünkü; korkunun şiddetinden ruhları cesetlerinden çıkmaya yakın bir hale geldi, itikadında sabit olanlar, zayıf ve mütezelzil olanlardan ayrıldılar. Çünkü; itikadı kavı olanlar sebat ve metanet gösterdiler ve zayıf olanlar mütereddit bir halde bulundular ki insanlarda bu hal her zaman müşahede olunmaktadır. Zira; bir musibet geldiğinde imanı kavı olanlar metin ve zayıf olanlar mütereddit bir vaziyet alır, haklı ve haksız hangi taraf galip olursa o tarafa geçmeye hazır bulunur ki bu hâl alâmet-i nifaktır.

Ahzab 33:12

Vacip Tealâ müminlerin imtihan olundukları zamanda münafıklardan bazılarının ehl-i imana yeis ve fütur vermek üzere söyledikleri bazı sözlerini beyanla münafıkları zemmetmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Şükret Allah'ın nimetine ve zikret şol zamanı ki o zamanda münafıklarla müminlerden henüz imanı \ kuvvet bulmamış ve kalpleri metanet kesbetmemiş bulunanlar dediler ki «Allahü Tealâ ve Resulü bize bütün düşmanlarına zaferyab;; olacağını ve bu dinin etraf ü eknafta intişar edeceğini vaad ediyor- K lardı. Bu vaadleri olmadı, ancak bizi aldatmaktan ibaret oldu.f Yoksa bu vaad esaslı bir vaad değildir». İşte münafıklar bu gibi| sözlerle itimatsızlık gösterdiler. Şu tafsilâta nazaran bu âyet bundan evvelki âyetteki zunûnum tafsil ve tefsirdir. Hâzin'in beyanına nazaran münafıkların bu söz-i lerinin sebebi; hendek kazarken (Selman-ı Farisî) nin hafriyatın-'! da bir büyük taş zuhur eder, taşı kıramadıklarını Resulullah'a ha-1;; ber vermeleri üzerine Resulullah gelip külüngü alıp birinci defa-û da taşa vurduğunda bir parça kopar ve taştan çıkan kıvılcımlar?; parlayınca Resulullah «Sübhânallah; (Hıyare) şehrini ve (Meda-i yin) de Acem padişahlarının beyaz Köşklerini gördüm» buyurduj İkinci vurduğunda taşın bir parçası daha kopup aynı ziya parla4j yj.nca «Sübhânallah; Kayser'in saraylarını gördüm» buyurdug Üçüncü defa külüngü vuruşunda taş tamamen parçalanır ve Resulullah «Sübhânallah; Yemen'de San'a'yı gördüm» buyurdu v^ bunun her üçüne de ümmetinin gaalip olup malik olacaklarını haf ber verdi. İşte o zaman münafıklardan (Mu'teb b. Kuşeyr) ve| (İbn-i Selûl) ve emsali «Muhammed (S.A.) bizi aldatacak şey h^ ber veriyor. Halbuki biz kapımızın ağzına gelen düşmana başımızf kaldırıp bakamıyoruz ve ne yapacağımızı şaşırdığımız bir zamanf da Rum'un ve Faris'in fetholunacağını haber vermek gülünç bir şey ve bizi aldatmaktan ibarettir» dediler. İşte imanı zayıf olanlardan her vakit böyle sözler işitilir, amm| imanı kavî olup Allah'ın kuvvet ve kudretine itikad-ı tamla imaiı eden mümin her zaman Rabbinin lûtfundan ümitvar olduğu cihetle halini değiştirmez, kalbi metin, kendi şeci' olduğundan tereddüde düşmez. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette şu vak'aya işaret buyurmuş ve münafıkların sözlerinden Resulünü ve müslüman-lan haberdar etmekle münafıkları rıas arasında rüsvâ etmiştir ki her zaman Müslümanlar bu gibi münafıkların sözlerinden me'yuş olmasınlar. Vacip Tealâ Hendek vak'asma ve orada bulunan münafıkların sözlerine işaretten sonra münafıkların müslümanları iğfal için söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. İşte ehl-i imanın zaafa yüz tuttuğu zamanda kalplerine zaaf verecek söz söylemek münafıklardan kalma eski bir âdettir ki her zamanın münafıkı o âdeti mühim bir silâh olarak kullanırlar ve birçok zamanlarda dahî maksadı olan mefsedete vasıl olurlar. Çünkü; âlem hiçbir zaman mUslih ve müf-sitten halı kalmamıştır. Binaenaleyh; her millet arasında mümin, münafık, muslih ve müfsit mevcuttur. Amalika'dan (Yesrib) isminde bir kimse .Medine'de çokça eğleştiğinden Medine'ye Yesrip denilmişse de Resûlullah Medine'yi teşrifinden sonra Medine'nin ismine Tayyibe denmiştir. Binaenaleyh; zaman icabı bazı beldenin ismini değiştirmekte bir beis yoktur. Çünkü; Resulullah'tan vuku bulan birşeyde bizim için tered-düd etmek caiz değildir. sizin için düşmana mukavemete takat ve karar yok, hemen firar edin demektir. dönün demektir. Bundan maksatları; Beyzâvî ve Ni-sâbûrî'nin beyanları veçhile «Evlerinize dönün» demektir. Yahut «rMuhammed (S.A.) in dini üzerine ikametiniz mümkün değildir. Dönün dininden, şirki kabul edin ki düşmanların şerrinden kur-tulasmiz» demektir. Yahut- «Asakir-i İslâmiye içinden asakir-i müşrik içine dönün, başınız selâmet bulsun» demektir. Herhangi maksat üzere söylemiş olsalar esas sözlerinden garazları ehl-i İs-lâmı iğfal etmek ve kuvvetlerini zaafa uğratmaktır.

Ahzab 33:13

Vacip Tealâ münafıkların bu sözlerini beyandan sonra bu gibi sözlerin te'siriyle imanında zaaf olanların evlerine dönmek üzere Resulullah'tan izin istediklerini beyan sadedinde buyuruyor. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette onları tekzib etmiştir. Yani; münafıklardan bir taife ehl-i imandan zayıf olanlara «Sizin için düşmana mukavemet ihtimali kalmadı. Zira; Muham-med (S.A.) ve ashabı herhalde düşmanlarının elinde helak olacaklardır. Şu halde siz Muhammed (S.A.) in dininden dönün ve hanelerinize ric'at edin ki, düşmanınızın tasallutundan kurtulasınız» demeleri üzerine müminlerden henüz imanları kararlaşmamış olan bir fırka tereddüde düşerek Resulullah'tan istizan ettiler ve evlerinin perişan, ailelerinin açıkta olduğundan bahseylediler. Bundan maksatları ise harpten firar etmek olduğunu Cenab-ı Hak beyanla sözlerinin yalan olduğunu meydana koydu. işte zamanımızda düşmanla muharebe olurken düşman karşısına gitmemek için birtakım hiyel ü desaisle, yalan sözler söylemekle ve kendine hastalık isnad ederek iftira ile askerlikten firar edenlerin zaaf-ı iman sahibi oldukları bu âyetle sabittir. Çünkü; imanında kuvvet olan kimse bu gibi şeylere tenezzül etmez ve düşman karşısına mertçe çıkmaktan çekinmez. Zira; Allah'a itimad-ı tammı vardır ve sevabım da itikad ettiğinden seve seve gider.

Ahzab 33:14

Yani; müşrikler tarafından Medine'nin etrafından onlar üzerine girilmiş olsa da sonra onlardan irtidad edip şirki kabul ederek ehl-i imanla muharebeye dair bir fitne istenilmiş olsaydı derhal kabulle fitneyi verirlerdi ve icrasında meksetmezler, illâ az bir zaman meksederlerdi. Nimetullah Efendi bu âyeti şöyle tefsir ediyor : Medine'nin etrafı kalelerle kapalı olsa bunlar-üzerine Medine'nin etrafından ve civarından girmiş olsalar. Yani Medine'ye giremeseler de etrafında kalsalar ve cemi-i cihattan kalelerle muhafaza olup düşman etrafta kalıp Medine'ye giremeyeceklerine emniyet hasıl olduktan sonra müminler arasına fitne koymak ve hezimetlerinden bahis, firara teşvik ve imandan irtidad etmek gibi müminlere fütur ve zaaf verecek şeyleri düşmanlar bunlardan isteseler bu münafıklar derhal istedikleri fitneyi istenildiği veçhüzere eda ederler ve o fitneyi icrada durmazlar, hemen ancak az bir zaman dururlardı. Yani; il Bunların bu fitneyi ortaya atmaları müminlerin zayıf görüldüğü zamana münhasır değildir, belki ehl-i iman galip olsalar dahî bu misilli fitnelerin ika'ma çalışmaktan geri durmazlar» demektir. Gerçi Nimetullah Efendi'nin bu tevcihi bizim yanımızda bulunan başka tefsirlerde görülememişse de zamanımız münafıklarına ve bilûmum münafıkları zemme bu manâ daha münasiptir. Yani «Bilûmum münafıklar fırsatı hiç fevtetmezler, elbette Müslümanlar aleyhinde bulunurlar» demektir ki vakıa mutabık olan da budur.

Ahzab 33:15

Vacip Tealâ metanet-i kalbe malik olmayanların hallerini beyandan sonra onların evvelden ahid verdiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mevki-i harpten münafıkların iğfalâtına aldanıp da hanelerine avdet etmek üzere istizan edenler Hendek gazasından evvel Uhud vak'asında vâki olan hatalarına nedamet ederek düşmandan yüzlerini çevirmeyeceklerine dâir Allah'a ahdetmişlerdi. Halbuki Allah'ın ahdi ifa olunup olunmadığına dair âhirette suâl vardır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Resulullah'tan istizan edenler Araptan (Benî Haris) ve (Benî Seleme) kabileleridir. Bunların Uhud vak'asmda eebanet göstermelerinden bazı mazarrat görülmesine binaen nedamet ederek Allah'a yeminle bundan sonra bulundukları muharebede düşmana asla arka dönmeyeceklerine ahdetmişlerdi. Hendek vak'asmda Resulullah'tan istizan etmekle ahidlerini nakzettiklerinden Cenab-ı.Hak zemmetmekle beraber ahdin nakzından suâl olunacaklarım dahi beyan etmiştir. Binaenaleyh; ehl-i iman Kur'an'a imanla cemi' ahkâmını eda etmeye ahdetmiş, olduklarından ahkâm-ı Kur'an'dan her hangisini eda etmekten nükûl ederlerse o hususta ahd-i ilâhiyi nakzetmiş olduklarından mes'ûl olacaklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü; âyetin fırka-i ahiresi bir kaide-i külliye olduğu cihetle bütün ahidlerin mes'ûl olduğuna delâlet eder. Fırka-i ahire demektir. Meselâ düşmanla mücahede ahkâm-ı Kur'-an'dan mümin için ahd-i İlâhide dahildir. Mücahedeye muktedir olan bir kimse bilâözür nükûl ederse mes'ûl olur ve takriri şöyledir : «Mücahede ahd-i İlâhidir her ahd-i İlâhi mes'ûldür. Binaen-alyeh; mücahede mes'ûldür». Yani «İfa edilip edilmediğinde suâl var» demektir

Ahzab 33:16

Vacip Tealâ zaaf-ı kalbe malik olan kimselerin muharebeden firar için isti'zan ettiklerini beyandan sonra firarın ecele faydası olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Harpten avdet etmek üzere senden istizan edenlere sen de ki «Eğer eceliniz gelmişse sizin için firarınız asla menfaat vermez ve eğer eceliniz gelmemişse harpte bulunmakla vefat etmezsiniz. Binaenaleyh; ölümden veya katilden firar elbette size menfaat vermez ve firar ettiğiniz takdirde yaşayamaz ancak az bir zaman yaşarsınız ki ecel-i muayyeniniz gelinceye kadar dünya ile intifa* edersiniz». Çünkü; her şahıs için ölüm muhakkaktır, ancak ölmek için iki tarik vardır. Birincisi: Bir kazaya uğramaksızın ecel-i mev'ûduyla ölmektir. İkinci-s i : Gark olmakla veya yanmakla, damdan düşmekle, kılıçla veya kurşunla veyahut v.s. bir afat veya kaza ile Ölmektir. Âyette her iki tarika işaret olunduğu veçhile ecel-i muayyeniyle Ölmek mukadderse zamanından bir dakika bile taahhur etmeden ölür. Kezalik bir kaza ile ölmek mukadderse o kazanın vukuuna irade-i İlâhiye taallûk ettiği dakikadan velev bir saniye olsun takaddüm ve taahhur mümkün olamaz. Şu halde hiçbir zamanda hiçbir kimse için ecelden firarın faydası olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle suret-i kafiyede beyan etmiştir. Binaenaleyh; ecel birdir. Ecelsiz kimse ölmez ve ecelden firar etmek de fayda vermez. Şu halde muharebede sebat etmek lâzım olduğu gibi herkesin bütün Ömründe ecelini unutmayıp onun tedarikiyle meşgul olması lâzımdır.

Ahzab 33:17

Vacip Tealâ firarın ecele faydası olmadığım beyandan sonra firarın menfaati olmadığını tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Muharebeden firar etmek için istizan edenlere î>^n de ki «Eğer Allahü Tealâ size katlolunmak, esir gitmek, kaht u gala ve mihnet ve belâ gibi bir musibetin isabetini murad ederse .' ;h'm hu gibi gazaplarından sizi muhafaza edecek kimdir ve sizi intikam-ı İlâhiden kurtarmak kimin haddidir? Ve eğer Allahü Tealâ size çok ömür vermek ve sıhhat-ı beden, afiyet ve her belâdan selâmet gibi bir ihsan murad ederse onun ihsanına kim mani olabilir?» Elbette kimse mani olamaz. Binaenaleyh; herkesin herşeyi Allah'tan beklemesi lâzımdır. Zira; Allah'ın iradesine bir hail yoktur. Şu halde harpten firar için birtakım hiyel ü desais düşünenler ve i'tizar edenler kendi nefislerine menfaat verecek bir dost ve onlardan zararı defedecek bir yardımcı da bulamazlar. Şu halde onların, Cenab-ı Hakkın himayesine iltica ederek muharebeye devam etmeleri ve hile düşünmemeleri elzemdir.

Ahzab 33:18

Vacip Tealâ kahrından hiçbir ferdin kurtulamayacağını beyandan sonra istizan eden zuafayı iğfal edenleri tehdidetmek üzere buyuruyor Zira; Müslümanlara iyilik olmasına şiddet-i buhulleri muavenetlerine mani olduğundan harbe gelmez, onlardan ancak az kimseler riya için gelir, azıcık bir müddet bulunur, bir hileyle firar ederler. Fahri Hâzi'nin beyanına nazaran halkı Resûlullah'a nusretten menedenlerin kimler olduğunda iki ihtimal vardır : Birincisi: Münafıklardır. Zira; münafıklar ensar-ı kirama «Muhammed (S.A.) için nefsinizi mehlekeye atmayın. Onu Kureyş nasıl olsa ashabıyla beraber helak edecek. Şu halde siz bizim yanımıza gelin, terkedin onu» derlerdi ve onlardan muharebeye hazır olanlar da gayet az olurdu. Çünkü; onlar müminlerin zaferyab olmalarına şiddetle buhleder, asla razı olmazlardı ve kemâl-i hasetlerine binaen ashab-ı Resûlullah'ı birtakım hiyel ü desaisle menetmeye çalışırlardı. İkincisi: Yahûdüerdir. Çünkü; bilûmum Yahudiler ehl-i Medine'ye «Terkedin Muhammed (S.A.) i, gelin bizim yanımıza, zira; Kureyş onu nasıl olsa katledecek, siz yalnız kalacaksınız ve onlarla aranız bozulacak. Binaenaleyh; birçok zarar göreceksiniz» derlerdi. Allahü Tealâ bunları bildiğinden bu âyetle Resûlullah'a muhalefet edenleri tehdid etmiş ve onlar her ne kadar gizli iğfalâta çalışırlarsa da Allahü Tealâ onları alenî rezil ve rüsvâ etmekle ilâyevmilkıyam su-u namları insanlar arasında kalmıştır. Muavvikıyn Beyzâvî'nin beyanı veçhile te'hir ediciler demektir. Yani «Resûlullah'a muaveneti te'hir edenleri Allahü Tealâ bilir ve icabına göre ceza verim demektir. E§ihha ; sahih lâfzının cem'idir. Sahih; gayet bahil demektir. Yani «Onların harbe gelmedikleri ve gelecekleri menettikleri; Resûlullah'a nusrete gayet bahil olduklarından» demektir. Çünkü; onlar ehl-i İslama muavenete buhulle yardım etmedikleri gibi nafakada dahî buhleder, mallarıyla da muavenet etmezlerdi. Binaenaleyh ehl-i İslâmın zaferyab olmasını asla arzu etmediklerinden Cenab-ı Hak bu âyette yani gayet bahil olmalarıyla .zenımet-miştir.

Ahzab 33:19

Vacip Tealâ münafıkların gayet bahil olduklarını beyandan sonra buhullerinin sebebi cebanetleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Düşmanla muharebe kapıları açılıp münafıklara harp korkusu geldiğinde sen onları kemâl-i ıztırap ve haşyetlerinden gözlerinin içi dışına çıkmış ve karası beyazına karışmış görürsün ki keenne mevt her tarafım ihata etmiş muhtazar haline gelmiş yerinden kımıldamaz bir cenaze gibi olurlar. Bundan sonra düşmanın inhizamıyla o korku gidince onlar keskin bir lisanla size gelir emval-i ganimet üzere kanatlarını açar, size musallat olurlar ki emval-i ganimetten taksim isterler ve sizden ziyade müstehak olduklarını büyük sadalar ve gürültülerle iddia ederler, kendilerinin cesaret ve şecaatmdan, fedakârlıklarından, sizin kusurunuzdan bahsetmekten utanmazlar. Bu ef'âle cür'etlerinin sebebi; hayra buhûl ve mala kemâl-i hırs ve tama'larmdan emval-i ganimetin kendilerinden başkasına gitmesini istememeleridir. İşte şu evsafı haiz olanlar iman etmediler. Gerçi zahirde iman etmiş gibi görünürlerse de hakikatta onlarda ihlâs üzere iman yoktur. Çünkü; imanları zahirde canlarını ve mallarını kurtarmak için bir hileden ibarettir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onların amellerini iptal etti. Zira; Allahü Tealâ üzerine bu misilli hile edenlerin amel- lerini iptal etmek gayet kolaydır. Çünkü; maksatları fasittir, fesat üzerine bina kılman amelin de fasit ve zayi olacağında şüphe yoktur. keskin lisanlanyla size çok söz söylerler demektir. Çünkü; Beyzâvî'nin ve Nisâbûrı'nin beyanları veçhile seIâk ; eliyle dayağı ve diliyle sÖzi$ bastedip döşemek ve çok yaymaktır ki herhalde eza manâsını mutazammmdır. Münafıklar harp zamanı en korkak bir kavim oldukları halde harp bitip korku zail olduğunda emval-i ganimet almak için en cesur bir kavim gibi meydana çıkar, söze başlar ve ehl-i imana lisanlanyla eza eder ve şiddetli lisan kullanırlar. Hatta «Biz olmamış olsaydık muzaffer olamazdınız. Bizim sayemizde mansur oldunuz. Binaenaleyh, emval-i ganimetten bize çok vermelisiniz» gibi uzun sözler söylerler ve gürültüler yaparlar. Hayır; mala, a'mâl-i sali-haya, din-i. kâmileye ve güzel sözlere şamildir. Şu halde münafıklar bunların cümlesine şiddetle bahillerdir ve her zamanın münafıklarının halleri de böyledir. Zamanımızda Anadolu'nun bir kısmını düşman işgal edip ahali herşeyden mahrum düşmanın ayağı altında ezildiği ve vatanperverlerin kelleleri koltuklarında can feda ederek çalıştıkları zaman şurada burada nefsini muhafazayla naz ü nimet içinde ses çıkarmayıp saklananlar ve mücahitler aleyhine söz sarfedip söğüp sayanlar Anadolu'da düşman tamamıyla imha edilip muzafferiyet kazanıldıktan sonra sahte naralarla mu-zafferiyeti kendilerine rnal ederek en ziyade fedakâran-i millet süsünü takındılar, ileri geçtiler ve bihakkın fedakârları geride bıraktıkları gibi birtakım münafıkça hareketleriyle onları itham etmekten bile çekinmediler. Binaenaleyh bu âyette beyan olunan evsaf; yalnız asr-ı saadet münafıklarına mahsus olmayıp belki her zamanın münafıklarının halleri de böyledir. Bu âyet; beş hükmü havidir ; Birincisi: Korku zamanı münafıkların ölüm emmareleri her tarafını İhata eden mey-yit-i muhtazar gibi olduklarıdır. İkincisi: Korku gidince bütün zaferi kendilerine mal ederek keskin sözle ehl-i imana mu~ sallat olduklarıdır. Üçüncüsü: Bunların hakikatta mümin olmadıklarıdır. Dördüncüsü: İmanları olmayıp niyetlerinin fesadına binaen Allahü Tealâ onların amellerini iptal ettiğidir. Beşincisi: Onların amellerini İptal etmek Allahü Tealâ üzerine kolay olduğudur.

Ahzab 33:20

Vacip Tealâ münofıklann cebanetlerini, cinayetlerini ve haki-katta mümin olmadıklarını beyandan sonra korkularının şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar ehl-i imana kemâl-i buğz u adavetlerinden Kureyş ve Gatafan kabilelerinden ve Yehûd'dan içtimâ' etmiş olan cemaatı (Hendek) vak'asmda Medine civarından gitmediler zannederler ve gittiklerini istemezlerdi ve o cemaat gittikleri surette tekrar gelmelerini ve kendilerinin Bâdiye'de A'rab içinde bulunup gelip gidenden sizin halinizi, haberlerinizi suâl etmesini ve sizin inhizamınıza dair haberlerinizi işitmesini isterler, eğer münafıkların arzuları veçhüzere cemaât-ı merkume tekrar gelmiş olsalar da onlar da sizin içinizde farzolunsalar mukateleye iştirak etmez, illâ onlardan az kimseler iştirak ederlerdi, onların iştiraki de zahirde her türlü ihtimâlâta karşı bir nümayiş ve görünmek içindir, yoksa rıza-yı Bari'yi tahsil için ihlâs üzere iştirak değildir. Belki emval-i ganimete ve saireye iştirak etmek ve Müslümanlar galip oldukları surette «biz de sizinle beraberiz» demek içindir. Çünkü; bütün muharebeye iştirak etmemekte nifakları meydana çıkacağı cihetle ehl-i iman tarafından zarar görmeleri muhtemeldir.

Ahzab 33:21

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra Resulünde iktidaya şayan haslet-i hamide olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zatıma yemin ederim ki muhakkak sizin için Allah'ın Resulünde haslet-i hasene vardır, o haslete iktidamz lâzımdır, o haslet; Allah'ın sevabını ümid eden, âhiretten korkan ve Allah'ı çok zikreden kimselere mahsustur. Çünkü; Allah'ın sevabını ümid etmeyen, yevm-i âhirete imanı olmayan ve Allah'ı zikretmek hatırına gelmeyen kimseler Resulullah'a iktida etmediklerinden intifa' edemeyeceklerine binaen Resûlullah'm âdet-i hasenesiyle intifa' bunlara tahsis olunmuştur. Resûlullah'm beşeriyete menfaat olarak iktida olunacak hasletleri sayılmaz ve tükenmez derecede çoksa da Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette ile muradın, Resulullah'm harpte sebatı ve mihan ü meşakkata sabr u tahammül etmesidir. Çünkü; bundan evvelki âyet umur-u harpte Resûlullah'a iştirak etmek istemeyen münafıkları zem hakkında olması bu âyette ile muradın harpte sebat olduğuna delâlet eder. Zira; Resûlullah'ın Uhud gazasında mübarek dişi şehit oldu, yüzü yaralandı, amcası Hz. Hamza şehit oldu, öyle dehşetli vak'alar ve şiddetli mesaip zuhur etti ki bunların cümlesine göğüs gerdi ve halini asla değiştirmediği gibi hiçbir kimseye şikâyette dahi bulunmadı. Ve azm ü metanetine asla halel getirmedi, belki o halde bile kavminin ıslahına duâ etti. İşte Cenab-ı. Hak ümmetine bu hasletlerle Resulüne iktidayı tavsiyeyle behemehal iktidanm lüzumunu beyan etti ve bu vesileyle ümmetinin necatı Resulüne iktida etmekte olduğunu bildirdi. Binaenaleyh; insanlar için en mühim vazife; Resûlullah'm sünnetine ittibâ' etmekle se-beb-i necatlarına tevessül etmek ve bu vesileyle merhamet-i İlâ-hiyeye mazhar olmaktır.

Ahzab 33:22

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Resûlullah'm haslet-i hamidesinin müminlerde yapmış olduğu ie'sirin neticesi olarak ehl-i şirkin cemaatlarını Medine'nin etrafını kuşatmış görünce müminler dediler ki «Şu bizim gördüğümüz şey Allah'ın ve Resulünün bize vaad ettiği nusretin ve en-vâ'-ı ganaimle fevz ü felahın zamanıdır, bize gelen ahkâmın cümlesinde Allahü Tealâ ve Resulü sadıklardır». Müminlerin kemâl-i metanet ve i'lâ-yı kelimetullah ile devamları sebebiyle şu gördükleri şeyler onlara ziyade etmedi, illâ onların imanlarını ve inkıyatlarını ziyade etti. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müminlerin şu tasdikleri yalnız Hendek vak'asma işaret değildir. Çünkü; müminler Allah'ın ve Resulünün sıdkını bu vak'adan evvel de bildiklerinden bu sözleri cemi-i vekayia ve ahkâma işarettir. Çünkü; Nimetul-lah Efendi'nin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu vak'adan evvel Resûlullah «Ahzabın içtimaıyla sizin üzerinize emir müştet olur, fakat akıbet sizin menfaatınıza onların mazarratlarmadır» diyordu. Diğer bir hadisinde Resûlullah «Ahzap ya dokuzuncu veya onuncu geceden sonra size gelirler» buyurdu. Resulullah'tan işittikleri gibi vak'a zuhur edince ashab-ı kiram «Allahü Tealâ ve Resulü sadıktır» dediler. Müminlerin bu sözleri münafıkların «Allahü Tealâ ve Resulü bize gurur vaad ettiler» dedikleri sözlerine mukaabildir. Şu kadar ki bu sözleriyle müminler imanlarını takviye ve münafıklar da imanları olmadığını izhar ettiler.

Ahzab 33:23

Vacip Tealâ müminlerin Hendek vak'asında ve sair vak'alarda görmüş oldukları şeylerin imanlarını ziyade ettiğini beyandan sonra ehl-i imanın ahdlerini ifa ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; din-i İlâhinin şanım i'lâ için azmeden ehl-i imandan birçok ahdinde sebat eden bahadır ve şecaat-ı kâmile sahibi erkekler vardır ki onlardan (Hamza), (Mus'ab b. Umeyr) ve (Enes-b. Nadr) (R.A.) gibi nezirlerini ve ecellerini kaza edinceye kadar sa'yedenler oldu. Binaenaleyh; a'dâ-yı dinle mukateleden dönmeyeceklerine dair verdikleri ahidlerinde sebat ettiler, müminlerden bazıları (Osman), (Talha) v.s. gibi zevat da mukateleye devamla mertebe-i şehadete intizar ettiler, bunlar kemâl-i metanet ve sebat ve imanlarında ihlâslarma binaen gördükleri meşakkata rağmen ahidlerinden hiçbir şey tebdil etmediler. Binaenaleyh; galip olduklarında ahidlerinde nasıl sebat ettilerse mağlûp olduklarında dahî aynı sebatı gösterdiler. Nahb ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile nezir manâsmaysa da bu makamda mevt manâsmda müsta'meldir. Çünkü; ziruh olan mahlûk için ecelini ifa etmek vacip olan nezir gibi lâzım olduğundan «Nahbini, yani nezrini kaza etti» demek «Mevtini kaza etti» demektir. Cenab-ı Hak bu âyette Resulullah'm ashabını ve onların isrine ittibâ' eden bilcümle ehl-i imanı sena ettiği gibi münafıkların, sebatsızlıkla müttehem olduklarına da ta'riz etmiştir.

Ahzab 33:24

Vacip Tealâ müminlerin ve münafıkların hallerini beyandan sonra onların herbirinin müstehak oldukları neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; sadıkları; ahidlerini vefa ve nezirlerini kaza île sadakat ettiklerinden sadakatlarına münasip bir ceza ile Allah'ın cezalandırması için, münafıkların da nifakları sebebiyle ahidlerini nakzettiklerinden nakz-ı ahde münasip bir. ceza ile cezalandırmak ve dilerse ta'zip yahut tevbe ederlerse tevbelerini kabul etmek için müminler ahidlerinde sebat ve münafıklar da ahidlerini nakızla tebdil ve tağyir ettiler. Zira; Allahü Tealâ tevbeye muvaffak olanların günahlarını setredici ve tevbelerini kabulle onlara merhamet buyurucudur. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin Bedir vak'asmda müşriklerle mukatele etmek üzere ahdedip sebat eden ehl-i iman hakkında nazil olduğu mervidir. Hulâsa; müminlerden birtakım kimseler olup onlar Allah'la ahidlerinde sebat ettikleri, onlardan bazıları mertebe-i şehadet ihraz edip mevtini kaza edinceye kadar i'lâ-yı kelimetullah için çalıştıkları, bazıları da mertebe-i şehadeti ihraz etmeye intizar ederek düşmanla mücahedeye devam ettikleri, ahidlerinden hiçbir şey feda etmedikleri gibi hallerini asla tebdil eylemedikleri, münafıklar ise bunların aksine olduğu, müminlerle münafıkların bu hallerindeki hikmet; Allahü Tealâ'mn sadıkları, sıdıkları sebebiyle, hüsn-ü cezayla mücazat ve nifakları sebebiyle ta'zip veyahut tevbe ederlerse onlar üzere tevbelerini k^bul etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ müminlerin ahidlerinde sebatlarını beyandan sonra kâfirleri reddettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh Hendek gazasında melekler ve rüzgârla kâfirleri tar-dettiğinden müminlerin kıtaline hacet messettirmedi. Vacip Tealâ müminlerin ahidlerinde sebatlarını beyandan sonra kâfirleri reddettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh Hendek gazasında melekler ve rüzgârla kâfirleri tar-dettiğinden müminlerin kıtaline hacet messettirmedi.

Ahzab 33:25

Yani; Allahü Tealâ şol kimselerin kahr u galebelerim mümin-Vr üzeriîîdPD reddetti ki onlar Kitap, Gatafan ^e Yehûd'dan mürekkep on bini mütecaviz kâfirlerdi, müminlere şiddetli gazapla-rıyla beraber kemâl-i cesaretle Medine etrafına gelerek ehl-i imanı tazyike başlamışlardı. Onların çoklukları, kuvvetleri ve ehl-i imana şiddet-i adavetleriyle beraber Cenab-ı Hak onları melekler ve şiddetli rüzgârla tardetti. Binaenaleyh; onlar haib ü hâsir olarak döndüler' ve ümid ettikleri şeylerden kendilerince hiçbir hayra nail olamadılar. Çünkü; Allahü Tealâ müminlerin onlarla kıtaline kâfi imdad ettiğinden müminlerden hiçbir kimsenin onlarla mukatelesine ihtiyaç messettirmeden cümlesini defetti. Zira; Allahü Tealâ zatında kuvvet sahibi, dostlarına kuvvet, verir, herkese gaaliptir ve sevdiği kullarına muavenet eder.

Ahzab 33:26

Vacip Tealâ Hendek vak'asında rüsvâ olarak müşrikleri memleketlerine reddettiğini beyandan sonra müşriklere muavenet eden Benî Kureyza Yahudilerinin ihlâkini beyan etmek üzere buyuruyor. .

Ahzab 33:27

Vacip Tealâ Hendek vak'asında rüsvâ olarak müşrikleri memleketlerine reddettiğini beyandan sonra müşriklere muavenet eden Benî Kureyza Yahudilerinin ihlâkini beyan etmek üzere buyuruyor. . Yani; Allahü Tealâ müşriklerin kıtallerine kifayet ettikten sonra müşriklerin muavinleri olan Yahudilerin meûnetlerine kifayet için onları cesîm kalelerinden aşağı indirdi, kalplerine korku koydu ve onlardan harbe muktedir olan erkekleri siz katleder, kadın ve çocuklarını esir edersiniz ve Allahü Tealâ onların bağlarını, bahçelerini, tarlalarını, evlerini ve mallarını size verir, onlara sizi varis kılar ve sizi bir arza daha varis kılar ki o arzı asla görmediniz ve ayak basmadınız. Zira Allahü Tealâ herşeye kaadirdir. Bu âyet; Medine civarında Yehûd'dan müşriklere muavenet eden (Benî Kureyza) gazasını tasvir eder. Beyzâvî, Hâzin, Taberî ve Medarik'in beyanlarına nazaran gazanın tafsilâtı şöyledir : Hendek vak'asında müşrikler münhezim olarak ric'at edince asakir-i İslâmiyeyle beraber Resulullah Medine-i Münevvere'ye gelip herkes elbiselerini değişmek ve toz topraklarını silmek üzereyken Cibril-i Emin geldi. «Yâ Resûlallah! Siz silâhınızı çıkardınız, lâkin melekler henüz silâhlarını çıkarmadılar. Binaenaleyh; Allahü Tealâ Kureyza kabilesine seferini emretti» deyince Resulullah hemen elbisesini giyindi «İşiten ve itaat eden ikindi namazını Benî Kureyza kakji önünde kılsın» diyerek dellâla nida ettirdi. Resulullah sancağı Hz. Ali'ye verdi ve emr-i risalete imtisalen asakir-i İslâmiye tecemmu' ederek ikindi namazını Benî Kureyza kalesinin etrafında kıldılar ve kalelerini yirmi beş gün muhasaradan sonra Yahudiler teslime mecbur oldular. Resulullah kimin hükmüne razı olacaklarını suâl etti. Onlar da (Sa'd b. Muaz) Hazretlerinin hükmüne razı oldular. (Sa'd) Hazretleri rahatsızlığına binaen Medine'de kalmıştı. Medine'den getirildi ve (Sa'd) Hazretleri kendinin hükmüne razı olup olmayacaklarını tarafeynden suâl etti. Tarafeyn razı olduklarını söyleyince Sa'd «Mukatele eden ricalin katilleri ve kadınlarla çocukların esir olmalarıyla» hükmetti. Bu hüküm üzerine Kureyza Yahudilerinin erkekleri kılıçtan geçti ve kadınlarla çocukları esir edildiler, malları ve arazileri guzat-ı müs-limîne verildi ve Medine Benî Kureyza endişesinden kurtuldu. ( (Asu1 ) Yahudiler müşriklere muzaheret ettiler demektir. .Çünkü; yukarıda beyan olunduğu veçhile Benî Kureyza müşriklerle ittifak ederek Hendek vak'asında müşriklerle beraber ehl-i iman aleyhine muharebeye kıyam ve müşriklerle teşrik-i mesaî etmişlerdi. Cenab-ı Hak Resulüne intikamını almasını emretti. Çünkü İslâmiyetin tamamıyla teessüsü; Medine etrafının Yehûd'dan temizlenmesiyle olacağından onlardan temizlenmek ve ehl-i İalâ-mın onların endişelerinden kurtulmak zamanı gelmişti, zaman fevtetmek de maslahata muvafık değildi. Zira; müttefikleri mün-hezimen ric'at edip Yahudilerin ne yapacaklarını şaşırdıkları bir zamanda onların işini bitirmek diyanet-i İslâmiyenin i'lâsi için esasat cümlesinden olduğu cihetle Cenab-ı Hak derhal onlar üzerine gaza etmesini habibine emretti. say sayanın cem'idir. Saysaya ; muhkem kale ve sığınacak yerdir. Çünkü; onların kendilerine göre muhkem bir kaleleri vardı, ehl-i İslama karşı silâha sarıldıktan sonra müşriklerin firar etmeleri üzerine mezkûr kaleye çekilmişlerse de fahvasmca her taraflarını korku ihata etmişti. İşte tam o zamanda asakir-i İslâmiye etraflarını sardı. Bir müddet muhasaradan sonra teslime mecbur olarak (Sa'd) m hükmüne razı oldular ki şu halde bir kısmının katil ve diğer bir kısmının esir olunmasına kendileri razı oldular demektir. İşte bu gibi şeyler kudret-i İlâhiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü; ne garip tecelli-i sübhânî ve ne acîp sun'-u İlâhidir ki dünkü gün sel-i seyfedip muktedir olsalar bir ferdini bırakmayacakları İslâm askerlerine bugün kendileri teslim olup kendi hükümlerini' kendileri vermekle onların kılıçları önüne boyunlarını bir-rıza uzatıyorlar. Çünkü; bu hükmü veren (Sa'd) Hazretleri ise de onlar (Sa'd) in hükmüne razı olduklarından kendi hükümlerini kendileri vermiş oldular ve bittabi (Sa'd) m hükmüne rızadan^ başka da çareleri yoktu. Ehl-i imanın ayak basmadıkları arzla murad; Faris ve Rûm arazileri gibi ilâyevmilkıyam ehl-i İslâm elinde fetholunacak arazilerdir. Çünkü; o zaman henüz İslâm askerinin ayağı basmayan birçok arazilere Cenab-ı Hak ehl-i İslâmı varis kılmakla bu âyetin sırrı zuhur etmiştir ve ilâyevmilkıyam da edecektir,

Ahzab 33:28

Vacip Tealâ Resulünü Yahudilerin endişesinden kurtardığını beyandan sonra aile teşkilâtını tanzim etmek üzere buyuruyor. Yani; ey dünyayı terkle iftihar eden Nebiyy-i Zişan! Senden dünya metâ'ma rağbet ederek kisve ve nafakada fazla talepte bulunan ezvac-ı mutahheratma de ki «Ey zevcelerim! Eğer siz ha-yat-ı dünyayı ve ziynetini, arzu ettiğiniz taam ve elbise isterseniz gelin ben size müt'a vereyim ve müt'ayı verdikten sonra tarafeynin rızasıyla size talâk vereyim ki o talâkta asla bid'at olmasın ve sünnet veçhüzere olsun ve eğer siz dünyayı istemez de Allah'ın lût-funu, Resulünün rızasını ve dar-ı âhirette ehl-i imam için hazırlanan sevab-ı âhireti isterseniz sizin için elbette hayırlı olur. Zira; sizden rıza-yı İlâhiyi talebeden erbab-ı ihsana. Allahü Tealâ âhirette büyük ecir ihzar etti» demekle zevcelerini dünya ile âhiret beyninde muhayyer kıl. Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; ezvac-ı mutahheratm Resûlullah'tan ziyade nafaka ve ziynet için elbise istemeleridir. Çünkü; ezvac-ı mutahherat Resûlullah'tan ziyade nafaka ve ziynet için fazla elbise istemekle beraber yekdiğerine gayretle Resûlullah'ı rahatsız edecek bazı muamelede bulunmaları üzerine Resûlullah bir ay yanlarına gelmedi ve ashap arasında Cenabri Risaletin haremlerine talâk verdiği şayi olunca Resûlullah'tan Hz. Ömer suâl etti ve talâk vermediğini ashap arasında ilân etti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzalle ezvac-ı Resûlullah'ı muhayyer kildi ve bu âyet nazil olduğunda Resûlul-lah'm taht-ı nikâhında beşi Kureyş'ten ve dördü Kureyş'in gayrı-dan dokuz hatunu vardı. Kureyş'ten olanlar; Ebubekir'in kerimesi (Hz. Ayşe), Hz. Ömer'in kerimesi (Hafsa), Ebusüfyan'm kerimesi (Ümmühabibe) ve Ebuümeyye'nin kerimesi (Ümmüseleme) ve Zem'a kerimesi (Şevde) (R.A.) dür. Kureyş'in başkasından olanlar; Cahş kerimesi (Zeynep) Benî Esed'dendir. Haris kerimesi (Meymune) Hilâliye kabilesindendir. Hayy b. Ahtab kerimesi (Safiye) Hayber Yahudilerindendir. Hâris'in kerimesi (Cüveyri-ye) Benî Mustalıktandır. (R.A.) Bu âyet nazil olunca Resûlullah ezvac-ı mutahherata birer birer tebliğ etti ve herbirini muhayyer kıldı ve cümlesi Allah'ın rızasını, Resulünü ve dar-ı âhireti istemekle daire-i saadette kaldılar. agelin, ben size müt'a vereyim» demektir. Müt'a; talâk zamanı zevç tarafından hatuna verilen bir kat elbisedir. Bu âyette serah ; talâk manasınadır. Fakat talâkın sünnet ve bid'at iki kısmı olduğundan Cenab-ı Hak Resulü talâk verirse sünneti veçhüzere olmak lâzım olduğuna işaret için talâk manâsına olan. seranı cemille tavsif etmiştir ki indallah talâkın makbul olanı sünnet veçhüzere olan talâk olduğuna işarettir. Sünnet olan talâk; hatunun hal-i taharetinde ric'i olarak bir talâk vermektir ki, tarafeynden nedamet vuku bulursa ric'at edebilsin. İşte talâkıric'î ; sarih talâk lâfzîyle veyahut bey-nennas sarih makaamında isti'mâl olunan elfazıyla bir veya iki talâk vermektir ki, icabında zevç ric'at ederse hatun başka kocaya gidemez. Bid'at olan talâka gelince; yekten üç talâkı ikaa etmektir. Talâk, hayız halinde olursa bid'atm daha eşeddidir.

Ahzab 33:29

Vacip Tealâ Resulünü Yahudilerin endişesinden kurtardığını beyandan sonra aile teşkilâtını tanzim etmek üzere buyuruyor. Yani; ey dünyayı terkle iftihar eden Nebiyy-i Zişan! Senden dünya metâ'ma rağbet ederek kisve ve nafakada fazla talepte bulunan ezvac-ı mutahheratma de ki «Ey zevcelerim! Eğer siz ha-yat-ı dünyayı ve ziynetini, arzu ettiğiniz taam ve elbise isterseniz gelin ben size müt'a vereyim ve müt'ayı verdikten sonra tarafeynin rızasıyla size talâk vereyim ki o talâkta asla bid'at olmasın ve sünnet veçhüzere olsun ve eğer siz dünyayı istemez de Allah'ın lût-funu, Resulünün rızasını ve dar-ı âhirette ehl-i imam için hazırlanan sevab-ı âhireti isterseniz sizin için elbette hayırlı olur. Zira; sizden rıza-yı İlâhiyi talebeden erbab-ı ihsana. Allahü Tealâ âhirette büyük ecir ihzar etti» demekle zevcelerini dünya ile âhiret beyninde muhayyer kıl. Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; ezvac-ı mutahheratm Resûlullah'tan ziyade nafaka ve ziynet için elbise istemeleridir. Çünkü; ezvac-ı mutahherat Resûlullah'tan ziyade nafaka ve ziynet için fazla elbise istemekle beraber yekdiğerine gayretle Resûlullah'ı rahatsız edecek bazı muamelede bulunmaları üzerine Resûlullah bir ay yanlarına gelmedi ve ashap arasında Cenabri Risaletin haremlerine talâk verdiği şayi olunca Resûlullah'tan Hz. Ömer suâl etti ve talâk vermediğini ashap arasında ilân etti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzalle ezvac-ı Resûlullah'ı muhayyer kildi ve bu âyet nazil olduğunda Resûlul-lah'm taht-ı nikâhında beşi Kureyş'ten ve dördü Kureyş'in gayrı-dan dokuz hatunu vardı. Kureyş'ten olanlar; Ebubekir'in kerimesi (Hz. Ayşe), Hz. Ömer'in kerimesi (Hafsa), Ebusüfyan'm kerimesi (Ümmühabibe) ve Ebuümeyye'nin kerimesi (Ümmüseleme) ve Zem'a kerimesi (Şevde) (R.A.) dür. Kureyş'in başkasından olanlar; Cahş kerimesi (Zeynep) Benî Esed'dendir. Haris kerimesi (Meymune) Hilâliye kabilesindendir. Hayy b. Ahtab kerimesi (Safiye) Hayber Yahudilerindendir. Hâris'in kerimesi (Cüveyri-ye) Benî Mustalıktandır. (R.A.) Bu âyet nazil olunca Resûlullah ezvac-ı mutahherata birer birer tebliğ etti ve herbirini muhayyer kıldı ve cümlesi Allah'ın rızasını, Resulünü ve dar-ı âhireti istemekle daire-i saadette kaldılar. agelin, ben size müt'a vereyim» demektir. Müt'a; talâk zamanı zevç tarafından hatuna verilen bir kat elbisedir. Bu âyette serah ; talâk manasınadır. Fakat talâkın sünnet ve bid'at iki kısmı olduğundan Cenab-ı Hak Resulü talâk verirse sünneti veçhüzere olmak lâzım olduğuna işaret için talâk manâsına olan. seranı cemille tavsif etmiştir ki indallah talâkın makbul olanı sünnet veçhüzere olan talâk olduğuna işarettir. Sünnet olan talâk; hatunun hal-i taharetinde ric'i olarak bir talâk vermektir ki, tarafeynden nedamet vuku bulursa ric'at edebilsin. İşte talâkıric'î ; sarih talâk lâfzîyle veyahut bey-nennas sarih makaamında isti'mâl olunan elfazıyla bir veya iki talâk vermektir ki, icabında zevç ric'at ederse hatun başka kocaya gidemez. Bid'at olan talâka gelince; yekten üç talâkı ikaa etmektir. Talâk, hayız halinde olursa bid'atm daha eşeddidir.

Ahzab 33:30

Vacip Tealâ ezvac-ı mutahheratı muhayyere kıldıktan sonra Resulullah'a eza verecek şeylerin cümlesinden men'le hüsn-ü âdaba davet etmek üzere buyuruyor. Yani; ey âhir zaman nebisinin haremleri! Eğer sizden biriniz fenalığı meydanda ve günah olduğu herkesçe ma'lûm olan bir cürüm işlerse ona azap iki kat olur. Zira; sair kadınlar üzerine sizin şerefiniz olduğu cihetle asıl günahı irtikâbınız bir azaba sebep olduğu gibi şerefinizle beraber işlemeniz de ayrıca bir azaba dahî sebep olduğundan sizin için bir günaha iki azap vardır ve bir günaha iki azap vermek Allahü Tealâ'nm üzerine kolaydır. Bu âyette nisanın nebiye izafeti ezvac-ı mutahherata ta'zîm için olduğu ve mutlaka günahlardan ictinab etmek herkese lâzım olduğu gibi' onlara herkesten daha ziyade lâzım olduğuna işaret içindir. Çünkü; her zaman sohbet-i nebi ile müşerref olduklarından bütün mezâyâ-yı insaniyenin en a'lâsı onlarda bulunmak ica-beder. Binaenaleyh; onların azaplarının iki kat olmasındaki hikmet; Fahri Râzi'nin beyanına nazaran ikidir : Birincisi: Nisvan-ı saire gibi günahın esasında olan nıefasitten dolayı azap olundukları gibi şeref-i nebiyi ihlâl etmekle kalb-i nebevilerini rencide ettikleri için dahî azab olunurlar. ResuluUah'm herkese kendi nefsinden daha evlâ olması nasla sabit olduğu halde başkasını Resulullah üzerine tercih etmek cinayetini irtikâb etmek de vardır. İkincisi; ezvac-ı mut ahher at cümle ümmetin valideleri mesabesinde oldukları cihetle hürre ve sair nisvan ise cariye mesabesinde olduklarından hürrenin cariyeye nîsbetle ukuubeti iki kattır. Binaenaleyh; ezvac-ı mutahheratm ukubetleri iki kattır. Hatta enbiya-yı izamın kerimelerinde dahi hâl böyledir. Şu halde «Bir günaha iki azap zulümdür. Halbuki Cenab-ı Hak zulümden münezzehtir. Binaenaleyh; ezvac-ı nebinin azapları da bir olmak lâzım gelir.» denilemez. Çünkü beyan olunduğu veçhile asıl günah; günah olduğu gibi nübüvvetin şerefini ihlâl etmek de ayrıca bir günah olduğundan iki günaha mukaabil iki azap demektir, fakat esası bir günah olmak itibarıyla bir günaha iki azap denilmiştir. Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette fahişe yle murad; zina olduğuna nazaran âyet faraziyata mahmuldür. Buna nazaran ma-nâ-yı âyet: … demektir. Çünkü; ezvac-ı mutahherat fuhşiyattan berîdir. Zira; Vacip Tealâ'nm mansıb-ı nübüvveti bu misilli muayyebattan hıfzedeceği aklen ve naklen ma'lûm dur. Fahişe nin Resulullah'a naşizelik ve kötü ahlâk manâsına olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Buna nazaran manâyı âyet: … demektir. Bu âyette fahişe yle murad; çirkin olduğu şer'an, aklen ve örfen zahir olan ma'siyet olduğuna işaret için Vacip Tealâ fahişeyi mübeyyine lafzıyla tavsif etmiştir. Ezvac-ı mutahheratm Resulullah'm taht-ı nikâhında bulunmaları ve sohbet-i Nebî ile müşerref olmaları Allah'ın azabını defedemeyeceğine işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde azabın iki kat olması Allah'ın üzerine kolay olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ için her-şey kolaydır, kudretullaha nisbetle güç birşey olamaz.

Ahzab 33:31

Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherattan masiyetin suduru takdirinde azabın iki kat olacağını beyandan sonra başka kadınlara nispetle ibadetlerinin sevabı da iki kat olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allah'a ve Resulüne kemal-i tevazula inkıyad üzere vacip olan a'mali tamamen işlemekle muharrematı bilkülliye terkedip vâcibat üzerine nafile amel ilâve ederek devam edince bir kere asıl taat üzerine ve bir kere de kanaat ve hüsn-ü muaşeretle Resulümüzün rızasını talebe sa'yine mukabil ecir veririz ve a'mal-i salihası sebebiyle müstehak olduğu sevap üzerine Cennet ve Cennet'ten rızıklar hazırlarız ki o rızık ayn-ı keramet ve lutf u ihsandır. Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Cennet'te rızık ikidir: birincisi: Rızk-ı sûrîdir ki nefislerinin istediği ve gözlerin telezzüz ettiği gıda-yı cismanîdir. İkincisi: Rtzk-ı manevîdir ki cemal-i İlâhiyi müşahede esnasında arız olan gıda-yı ruhanî ve halet-i maneviyedir. Rızk-ı âhiret kisib, tahsil etmek, ekin ekmek, bağ dikmek ve ahardan gözetmek gibi meşakkatlardan salim olmasına binaen Cenab-ı Hak âhiretin rı-zkını kerem ile tavsif etmiştir. Çünkü; dünyada bile kerim olan kimsenin kereminde ikram olunan kimseye meşakkat olmadığı gibi Cennet-i A'lâ'nm rızkında ehl-i Cennet'e asla meşakkat olmadığından Cennet'in rızkı kerim denmeye şayandır. Vâcîp Teala ezvac-ı mutahheratın sevapları ve günahları iki kat olduğunu beyandan sonra gerek sevap ve gerek azaplarının iki kat olmasının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; gayet yumuşak ve lâtif söylemek kalbinde fısk u fücura meyli olan kimsenin tamamı celbeder. Şu halde liynetle ve cazibeli bir sesle söylemeyin ki fasık olan kimse size tama' etmesin.

Ahzab 33:32

Yani; ey ezvac-ı rnutahherat! Siz nisyan-ı âlemden hiçbir hatuna kıyas olunmazsınız. Zira; sizin taht-ı nikâhında bulunduğunuz Resulümüz cümle enbiyanın efdali olduğu cihetle onun şerefiyle müşerref olduğunuzdan sizin şerefiniz nisvan-ı sairenin şerefinden elbette ziyadedir. Binaenaleyh; o şereften gaflet etmeyip onun muktezasmı yerine getirmek, hava ve hevesinizin arzusunu terket-mek lâzımdır. Şu halde size lâyık olan; takva ile tezeyyün etmektir. Binaenaleyh; ey ezvac-ı nebi! Eğer siz vâcibatı eda ve muhar-remattan içtinab etmek suretiyle ittika etmek isterseniz sözünüzü size mahrem olmayan bir kimseyle konuşmak iktiza ettiğinde sözünüzü ecanibe karşı ince ve lâtif surette tatlı söylemeyin ki kalbinde ma'siyet hastalığı olan kimse sizin sözünüzde gördüğü letafet sebebiyle size tama' etmesin, şer'an makbul olan sözü söyleyin lâkin söylediğiniz söz fitneye sebep olmasın. Yani «Cazibeli ve eca-nibi şüpheye düşürecek bir halde edalı ve naz ü istiğna ile söylemeyin» demektir. Vacip Tealâ bu âyette ezvac-ı mutahheratı ma'siyetten neh-yettiği gibi ma'siyetin mukaddematmdan dahi nehyetmiştir. Çünkü; birşeyin sebebinde o şeyin hükmü vardır. Binaenaleyh; bir günah nasıl haram ise o günaha sebep dahi öylece haramdır. Gerçi bu âyet ezvac-ı mutahherat hakkında nazil olmuşsa da Cenab-ı Hak bu âyetle cümle ehl-i iman kadınlarına indeliktiza ecnebiyle konuşmanın âdabını beyan ettiği gibi kadınların sadaları dahi namahrem olup iktiza etmedikçe ecanibe söz söylemek caiz olmadığına işaretle ehl-i İslâm kadınlarına bir ders-i edep vermiştir. Hatta ecaniple söze zaruret ve ihtiyaç messettiğinde bile nezaketli ve cazibeli söylemek caiz olmadığını beyan etmiştir. Binaenaleyh; ecaniple konuşacak hatunun gılzatlı ve bir derece huşunetli yani sert söylemesi lâzım olduğu Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır.

Ahzab 33:33

Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherata ecanibe söz söylemenin âdâ-bini beyandan sonra taife-i nisvana lâzım gelen vezaif-i saireyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey ezvac-ı nebi! Siz hanelerinizde karar edin, sükûnet ve vakar üzere evlerinizde ikamet etmek sizin üzerinize vaciptir, zaruret messetmedikçe ecanibe görünmeyin ki kendi mertebenize riâyet etmiş olasınız, eğer zaruret icabeder de hanenizin haricine çıkarsanız cahiliye zamanının kadınları gibi ziynetinizi izhar edip ecanibe göstermeyin ki onların tama'larmı tahrik ederek fitneye sebep olmayasınız, farz olan namazlarınızı şartlarına riâyet ederek eda edin ki erkân-ı dinden mühim olan vazifenizi yerine getirmiş olasınız, farzolan zekâtınızı eda edin ki denaet-i buhulden nefsinizi tathir ettiğiniz gibi dünyaya şiddetle muhabbet marazından kurtulmuş olasınız, Allah'a ve Resulüne itaat edin ki dünyada ve âhi-rette necat bulaşınız. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette cahiliye-i ûlâ ile murad; Hz. Adem ile Nuh (A.S.) in aralarında geçen zamandır. Yahut Hz. İbrahim'in dünyaya geldiği zamandır. Çünkü o zamanda âdet; hatunların incilerle ziynetlenmiş libaslar giyip mele-i nasta ricale arz-ı endam etmek ve kalabalık yerlerde bulunmak ve erkeklerle ihtilât ederek istediğine arz-ı teslimiyet etmekti. İşte bu misilli behâim şiarı âdet-i keriheden Cenab-ı Hak ümmet-i Mu-hammed'i nehyetmiştir. Cahiliye-i ûlâ ile murad; Hz-Adem'le Nuh arası veyahut Nemrud zamanı olunca cahiliyet-i uhrâyla murad; Hz. İsa ile bizim -peygamberimiz arasında geçen zamandır. Yahut cahiliye-i ûlâ ile murad; İslâmiyetin zuhurundan evvel, cahiliye-i uhrâ ile murad; İslâmiyetin zuhurundan sonraki fısk u fücur zamanıdır ki ümmet-i Muhammediyeye zaaf târî olup diyanete riâyet azaldığı âhir zaman demektir. Her ne kadar beyan olunduğu veçhile cahiliye-i ûlâda birkaç ihtimal varsa da İslâmiyet devrinde meşhur olan cahiliye; İslâmiyetten evvelki cahiliye olduğundan bu âyette cahiliye-i ûlâ ile murad; asr-ı saadetten evvelki cahiliye, devri olmak ihtimali galiptir. Gerçi cahiliye devirleri hep fena ise de cahiliye-i ûlâ devri hepsinden fena olduğu cihetle Cenab-ı Hak ezvac-ı mutahheratı nehiyde cahiliye-i ûlâyı tasrih etmiştir. Çünkü; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile İslâm'ın zuhurundan evvel cahiliye kadınları envâ'-ı ziynetle tezeyyün ve erkeklerle bilâ perva ülfet ve ünsiyet eder, istediği yerde gezer, gayet mülayim ve letafetli bulunur, erkeklerin meyledeceği her türlü esbab-ı gayr-ı meşruaya tevessül eder ve istediği kimseyle istediği zaman suret-i gayr-ı meşruada görüşebilirlerdi. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak o gibi âdet-i kabihadan ümmet-i Muhammed'i suret-i kafiyede nehyetmiştir. Gerçi âyet-i sabıka gibi bu âyette dahi hitap ezvac-ı mutahherata ise 4e maksat bilcümle ehl-i imanın hatunlarına âdâb-ı diniye ve vazife-i şer'iyelerini beyan ve tavsiye etmektir. Çünkü; ezvac-ı nebi cümle ehl-i imanın zevcelerine numune ve muktedabihlerdir. Zira; Resulullah'a hitap hassa-i nebi olmayan yerlerde ümmetine hitap olduğu gibi ezvacına hitap da ümmetinin ezvacma hitap olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; Resulul-lah'ın zevcelerine vacip olan şeyin onlara da vacip ve Resulullah'm zevcelerine haram olan şeyin onlara da haram olacağı evleviyetle sabittir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İslâmiyetten sonra cahiliye âdetine tevessül edenlerin bulunacağına âyette işaret vardır. Çünkü; nehyolunan birşey vuku bulacağına binaen nehyolu-nur. Zira; vuku bulmayacak şeyden nehiyde bir fayda olmaz, za-manımızdaki hal buna pek güzel şahittir. Çünkü; zamammızdaki kadınlar eski çarşafla taşra çıkmazlar; belki çarşaf hem yeni, hem de gayet süslü ve parlak olduğu gibi ekserisi sair ziynetlerini izhardan dahî çekinmezler. Büyük şehirlerin ahvaline vakıf olanlar indinde bu hususlar malûmdur. Halbuki çarşaf dâfi' olacak, câlib olmayacak ki çarşaftan maksat hasıl olsun. Şimdi ise emir bilâkistir, hatta çarşafın altında bulunan elbise eski olsa o kadar aranmaz, fakat çarşafın yeni ve parlak olması herhalde lâzımdır. rin lüzumuna ve muhassenatma müteallik mebahis bu sûre'de hicap âyetinde geleceğine binaen bu makamda bahsolunmamıştır. Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherata ve onlara tebaiyetle ezvac-ı ehl-i imana vâki olan emir ve nehyin menfaati onlara ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey kemal-i keramet ve necabet üzere yaratılmış olan ehl-i beytinnebi! Kullarının ahvalini ıslah eden Allahü Tealâ men-hî olan şeyleri ve şeytan'm iğvâsını sizden gidermek ve kötü ahlâkı izale etmekle sizin kemal-i taharetle tathirinizi murad eder. Binaenaleyh; sizin hakkınızda var id olan evamir ve nevahinin menfaati size aittir. Çünkü; emirler sizin ibadetle tezeyyün edip sevap almanız ve nehiyler de sizin fena amellerden tatahhur etmeniz içindir. Rics in asıl manâsı necaset ise de bu makamda necasete benzeyen günah manasınadır. Binaenaleyh; ehl-i imanı ve bilhassa ehl-i beyti günahtan tenfir için Vacip Tealâ mecaz olarak günahtan ricsile tabir etmiştir ki herkes nefret etsin, irtikâb etmesin. Çünkü necaset; tab-ı beşerin sevmediği ve nefret ettiği birşeydir. Hâzin'in beyanı veçhile ehl-ibeytle murad; ezvac-ı nebi ve evlâdıdır. Yahut sadaka kendilerine haram olan Hâşimile-rin cümlesine şamildir. Fakat her kim murad olunursa olunsun, murad-ı İlâhi kullarını günahlardan tathir etmektir.

Ahzab 33:34

Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherata hitaben bazı ahkâmını beyandan sonra bilcümle ahkâmla mükellef olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Evlerinde tilâvet olunan §eye murad; Kur'-an ve ahâdis-i nebeviyedir. . Hikmetle murad; Kur'an'ın ahkâmıdır. Bunları zikirle emir; ahkâmı düşünmek ve muktezasıyla amel etmekle emirdir. Çünkü; yalnız zikirde bir fayda yoktur, belki fayda düşünmekle beraber amel etmektir. Kulların cemi' amellerinde ihlâsm lüzumuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde lâtîf ve habir olduğunu beyan etmiştir. Zira lâttf olduğunu beyan; ibadetini kabul ettiği kullarına lutf edeceğini ve habîr olduğunu beyan; amel etmeyenleri sû-u ceza ile mücazat edeceğini beyandır.

Ahzab 33:35

Vacip Tealâ ezvac-ı nebi hakkında riâyeti vacip olan ahkâmı beyandan sonra rical ve nisvan bilûmum insanlar hakkında riâyeti vacip olan ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ ve Resulü bir meseleye hükmettiklerinde erkeklerden hiçbir mümin ve kadınlardan hiçbir mümine için ken-, di emirlerinden Allah'ın ve Resulünün hükmünün hilafını irtikâb etmek caiz ve sahih olmadı. Zira; Allahü Tealâ'ya ve Resulüne isyan eden kimse doğru yoldan muhakkak çıkmıştır. Bu âyette Allah'ın ismini zikretmek Resulüne ta'zim içindir. Çünkü; yalnız Resulünün hükmüne muhalif olan kimse dalâleti irtikâb etmiş olur, fakat Resulünün emrini kendi emrine mukarin kılıp hükümde ikisi müsavi olduğunu ilân etmek; elbette Resulünün şanına ta'zimdir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Resulullah'a isyan; iki şeyle olur: Birincisi: Emrini reddederek bilkülliye muhalif olup kabul etmemektir. Bu kısım isyan; dalâletin nihayeti ve küfr-ü sarihtir. İ/cincisi; Emrini kabul ve risaletini tasdikle beraber emrinin mazmununu işlemekte tekâsül gösterip isyan etmektir. Bu kısım isyan; fısktır, günahtır, fakat küfür değildir. Taberi, Nisâbûrî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Cahş) kerimesi (Zeynep) ve biraderi (Abdullah) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah azad edip oğul ittihaz ettiği (Zeyd) Hazretlerine Zeyneb'i tezvice talip olduğunda (Zeynep) ve biraderi Abdullah (Zeyd) in kendilerine küfüv olmadığından bahisle nikâhına muhalefet etmeleri üzerine onların Resulullah'a muhalefetleri caiz olmadığını beyan hakkında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyet nazil olunca (Zeynep) ve biraderi derhal muvafakat ettiler. Resûlullah da Zeyneb'i Zeyd Hazretlerine nikâh etti, Zeyneb'e on dinar, altmış dirhem gümüş, elli ölçek zahire, otuz ölçek hurma ve bir kat elbise gönderdi. Bundan sonra gelecek âyetlerde beyan olunacağı veçhile ahiren Zeyd Zeyneb'e talâk verdi ve Resûlullah da nikâh ederek ezvac-ı mutahheratı meyanına ithal etti. Bu âyet her ne kadar (Zeynep) ile biraderi haklarında nazil olmuşsa da bilûmum müminler hakkında da ahkâmı caridir. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin emr-i Resûlul.lah'a muhalefeti hiçbir veçhile caiz değildir. Eğer muhalefet ederse tarik-ı istikametten çıkmış ve açık bir- dalâlet irtikâb etmiş olacağı bu âyetle sabittir. Dalâleti irtikâb edenin gerek bir kavim gerekse bir şahıs olsun felâh-yab olamayacağı aşikârdır. Bir zamandan beri emr-i Resûlullah'a ve şeriat-ı Ahmediyeye muhalefet eden Müslümanların başlarına gelen felâket ve tedenni buna şahit yönünden kâfidir. Hulâsa; Allah'ın ve Resulünün hükmüne muhalefet caiz olmadığı, muhalefet edenlerin açık bir dalâlet irtikâb etmiş ve tarik-ı haktan çıkmış olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahzab 33:36

Vacip Tealâ ezvac-ı nebi hakkında riâyeti vacip olan ahkâmı beyandan sonra rical ve nisvan bilûmum insanlar hakkında riâyeti vacip olan ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ ve Resulü bir meseleye hükmettiklerinde erkeklerden hiçbir mümin ve kadınlardan hiçbir mümine için ken-, di emirlerinden Allah'ın ve Resulünün hükmünün hilafını irtikâb etmek caiz ve sahih olmadı. Zira; Allahü Tealâ'ya ve Resulüne isyan eden kimse doğru yoldan muhakkak çıkmıştır. Bu âyette Allah'ın ismini zikretmek Resulüne ta'zim içindir. Çünkü; yalnız Resulünün hükmüne muhalif olan kimse dalâleti irtikâb etmiş olur, fakat Resulünün emrini kendi emrine mukarin kılıp hükümde ikisi müsavi olduğunu ilân etmek; elbette Resulünün şanına ta'zimdir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Resulullah'a isyan; iki şeyle olur: Birincisi: Emrini reddederek bilkülliye muhalif olup kabul etmemektir. Bu kısım isyan; dalâletin nihayeti ve küfr-ü sarihtir. İ/cincisi; Emrini kabul ve risaletini tasdikle beraber emrinin mazmununu işlemekte tekâsül gösterip isyan etmektir. Bu kısım isyan; fısktır, günahtır, fakat küfür değildir. Taberi, Nisâbûrî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Cahş) kerimesi (Zeynep) ve biraderi (Abdullah) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah azad edip oğul ittihaz ettiği (Zeyd) Hazretlerine Zeyneb'i tezvice talip olduğunda (Zeynep) ve biraderi Abdullah (Zeyd) in kendilerine küfüv olmadığından bahisle nikâhına muhalefet etmeleri üzerine onların Resulullah'a muhalefetleri caiz olmadığını beyan hakkında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyet nazil olunca (Zeynep) ve biraderi derhal muvafakat ettiler. Resûlullah da Zeyneb'i Zeyd Hazretlerine nikâh etti, Zeyneb'e on dinar, altmış dirhem gümüş, elli ölçek zahire, otuz ölçek hurma ve bir kat elbise gönderdi. Bundan sonra gelecek âyetlerde beyan olunacağı veçhile ahiren Zeyd Zeyneb'e talâk verdi ve Resûlullah da nikâh ederek ezvac-ı mutahheratı meyanına ithal etti. Bu âyet her ne kadar (Zeynep) ile biraderi haklarında nazil olmuşsa da bilûmum müminler hakkında da ahkâmı caridir. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin emr-i Resûlul.lah'a muhalefeti hiçbir veçhile caiz değildir. Eğer muhalefet ederse tarik-ı istikametten çıkmış ve açık bir- dalâlet irtikâb etmiş olacağı bu âyetle sabittir. Dalâleti irtikâb edenin gerek bir kavim gerekse bir şahıs olsun felâh-yab olamayacağı aşikârdır. Bir zamandan beri emr-i Resûlullah'a ve şeriat-ı Ahmediyeye muhalefet eden Müslümanların başlarına gelen felâket ve tedenni buna şahit yönünden kâfidir. Hulâsa; Allah'ın ve Resulünün hükmüne muhalefet caiz olmadığı, muhalefet edenlerin açık bir dalâlet irtikâb etmiş ve tarik-ı haktan çıkmış olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahzab 33:37

Vacip Tealâ Zeyd'in Zeyneb'i tezevvücüriden sonra vâki olan bazı havadisi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Zişan! Şol zamanı hatırında tut ki o zamanda senin ve Allah'ın in'âm ettiği Zeyd'e sen diyordun ki «Yâ Zeyd! Sen zevcen Zeyneb'i üzerinde tut, talâk verme ve herşeye kaadir olan Allah'ın gazabından kork ve zevcen Zeynep hakkında ittika et». Zira; bîkusur ve afîfe olan bir hatuna talâk vermek hatadır. Binaenaleyh; fuzûlî müfarakat Allah'ın gazabına sebeptir, habibim! Sen şol zamanı da zikret ki o zamanda Allah'ın izhar edeceği bir emri sen nefsinde saklıyordun ve nasın levminden korkuyor-dun. Halbuki korkmaya herkesten ziyade lâyık olan Allahü Tealâ'dır. Bu âyet Resûlullah'la (Zeyd) arasında cereyan eden bir muhavereyi tasvir eder. Çünkü; (Zeynep (R.A.) vakit vakit kendi şerefiyle nesebinden bahseder ve Zeyd'in kendine küfüv olmadığını ileri sürmekle Zeyd'i rahatsız ederdi. Binaenaleyh; Zeyd zevcesi Zeynep'ten Resûlullah'a şikâyet etti ve talâk vereceğini söyleyince Resûlullah «Sen haremine talâk verme ve bu kadar sözleri kusur sayma, bîkusur hatuna talâk vermekte Allah'tan kork» dedi. Lâkin ekser-i ehl-i siyerin beyanlarına nazaran evvelce Allahü Tealâ resulüne Zeyd'in talâk vereceğini ve Zeyneb'in ezvac-ı ınu-tahherat meyanına gireceğini haber vermişti, fakat Resûlullah bu esrarı nefsinde gizlemiş ve kimseye dememişti. Gizlemesinin sebebi de Zeyd'i gücendirmek istemez, «Oğlunun talâk verdiği hatunu alacak» diyerek nasın levminden korkar, .bu esrarı gizler ve vakt-i merhununü beklerdi. Çünkü; insanın kendine mubah olan birşeyin halk ledünniyatmı bilmediğinden levmedeceklerine binaen onların levmine meydan vermemek için gizlemek caiz olduğundan Resûlullah henüz vukuat meydana gelmeden bu esrarı izhar etmek istemezdi, lâkin ümmet-i Muhammediye için mühim bir hükra-ü şer'inin vaz'ma ve ilâ yevmilkıyam kulların amel etmeleriyle lutf-u İlâhiye nail olmalarına sebep olacak bir hâdiseyi izharla hükmünü vaz'edip insanlar arasında düstur-ül amel olacağından Allah'ın izhar edeceği şeyi Resûlullah'm nasm. levmine meydan vermemek için saklaması muvafık olmadığını ve Allah'ın vaz'edeceği ahkâma karşı nasm levminin hiç hükmü ve ehemmiyeti olmadığını Allahü Tealâ bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü bu mesele sûre'nin bidayesinde beyan olunduğu veçhile zaman-ı cahiliyede meri olan bir âdet-i cahiîiyenin ref ü ilgasına sebep olmuştur. Zira; zaman-ı cahiliyede bir kimse diğerinin oğlunu oğul ittihaz ederse onun oğlu olur ve onun haremini babalığı alamaz itikadında bulunurlardı. İşte Cenab-ı Hak bu âdeti iptale ve oğul ittihaz edilen kimsenin hakîkî oğul olmadığını herkese ilân etmeye vesile olacak bu hâdiseyi ihdas edeceğini, Zeyd'in talâk vereceğini, Zeyneb'in ezvac-ı mutahherat arasına girmekle şe-refyab olacağını ve bu vesileyle âdet-i cahiîiyenin refi' ve ilga olunacağını Resulüne haber vermişti. Resûlullah da vakt-i merhunu gelinceye kadar bu esrarı gizliyordu. İşte Cenab-ı Hak bu âyetle bunu tasvir ve tafsil buyurdu. Resûlullah'm bu esrarı bildiği halde Zeyd'e «Sen haremini muhafaza et, talâk verme ve Allah'tan kork» buyurması emribil-maruf olduğu cihetle mansıb-ı nübüvvete lâyık bir emr-i müstah-sendir. Çünkü; işi Allahü Tealâ yapacaktır. Resûlullah'a ise vazife emr-i bilmaruftur. Resûlullah'a d Sen nastan korkarsın, halbuki korkmaya lâyık Allahü Tealâ'dır» demek «Nas korkmaya lâyık değiller» demektir. Yoksa haşa «Sen nastan korkar da Allah'tan korkmazsın'» d?mek değildir. Çünkü; Resûlullah'm her zaman Allah'tan haşyet ettiği ve Resûlullah'tan ziyade Allah'tan korkar bir kimse bulunmadığı nusus-u saireyle sabittir. Vacip Tealâ v.;kuuâtm evvelini beyandan sonra neticesini beyan etmek üzere buyuruy Binaenaleyh; Zeyd'in Zeyneb'e talâk vereceği ve bizim sana nikâh edeceğimiz levh-i mahfuz'da sabit olduğundan elbette vuku buldu. Cenab-ı Hakkın Resulüne Zeyneb'i tezvici; mühim bir mesele-i şer'iyeyi kullarına beyanla ihtiyaçlarını te'min etmek içindir, yoksa Resulünün şehvetini kaza için değildir. Zira; Cenab-ı Hak Resulüne Zeyneb'i tezvicinin hikmetini beyanda müminlerin oğul ittihaz ettikleri kimselerin mutallaka haremlerini almak murad ettiklerinde onlar üzerine güçlük olmasın için olduğunu beyan etti ve şu beyanı bu meselenin ehl-i iman üzerinden güçlüğü kaldırmak ve suhulet vaz'etmek için meydana geldiğini bildirdi ve Rer sûlullah'm arzusu üzere meydana gelmediğini sarahaten beyan için buyurmuştur. Yani «Biz sana Zeyneb'i tezvic ettik ki müminler üzerine suûbet ve güçlük olmasın için» demektir. Hz. Zeyneb'i Resûlullah'a Cenab-ı Hak tezvic ettiğinden tarafeynden vekile ve şahide hacet kalmamıştır. Çünkü; nikâhın iki tarafına Allahü Tealâ mütevelli olunca resm-i ma'ruf üzere akd-i nikâh etmeye hacet olmaksızın Zeynep (R.A.) Resûlullah'm zevcesi ve helâli olmuş ve izn-i İlâhi üzerine Resûlullah zifaf olmuş ve ziyafet vermiştir. Binaenaleyh; Zeynep sair ezvac-ı mutahherat üzerine müfaharet ederek «Sizin nikâhınızı velileriniz akdetti, benim nikâhımı ise Rabbim akdetti» demekle mübahatta bulunduğu mervidir. Hulâsa; Zeyd Hazretlerine Allahü Tealâ'mn iman tevfik ve Resulünün sohbetiyle şerefyab etmekle in'âm ettiği gibi Resûlulıh'ın azad etmek ve oğlum demek ve Zeyneb'i tezvic etmek gibi irçok nimetlerle in'âm ettiği ve Resûlullah'ın Z^yd'e «Haremine alâk verme, ittika et» demekle nesayihte bulunduğu, Zeyd'in ta-ık vereceğini ve Zeyneb'in ezvac-ı mutahherat meyanma girece-ini Resulüne Cenab-ı Hak haber vermişse de Resûlullah'ın nastan aşyetine binaen bu esrarı bir müddet saklamak istediği ve Zeyd'in alâk vermesiyle Cenab-ı Hakkın Resulüne Zeyneb'i nikâh ettiği e nikâhın hikmeti müminler üzerinden, oğulluklarının mutallâ-alarını nikâh etmek caiz olduğunu beyanla suûbeti kaldırmak oluğu ve mukadder olan emr-i İlâhinin elbette vuku bulduğu bu yetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; Zeyd'in Zeyneb'e talâk vereceği ve bizim sana nikâh edeceğimiz levh-i mahfuz'da sabit olduğundan elbette vuku buldu. Cenab-ı Hakkın Resulüne Zeyneb'i tezvici; mühim bir mesele-i şer'iyeyi kullarına beyanla ihtiyaçlarını te'min etmek içindir, yoksa Resulünün şehvetini kaza için değildir. Zira; Cenab-ı Hak Resulüne Zeyneb'i tezvicinin hikmetini beyanda müminlerin oğul ittihaz ettikleri kimselerin mutallaka haremlerini almak murad ettiklerinde onlar üzerine güçlük olmasın için olduğunu beyan etti ve şu beyanı bu meselenin ehl-i iman üzerinden güçlüğü kaldırmak ve suhulet vaz'etmek için meydana geldiğini bildirdi ve Rer sûlullah'm arzusu üzere meydana gelmediğini sarahaten beyan için buyurmuştur. Yani «Biz sana Zeyneb'i tezvic ettik ki müminler üzerine suûbet ve güçlük olmasın için» demektir. Hz. Zeyneb'i Resûlullah'a Cenab-ı Hak tezvic ettiğinden tarafeynden vekile ve şahide hacet kalmamıştır. Çünkü; nikâhın iki tarafına Allahü Tealâ mütevelli olunca resm-i ma'ruf üzere akd-i nikâh etmeye hacet olmaksızın Zeynep (R.A.) Resûlullah'm zevcesi ve helâli olmuş ve izn-i İlâhi üzerine Resûlullah zifaf olmuş ve ziyafet vermiştir. Binaenaleyh; Zeynep sair ezvac-ı mutahherat üzerine müfaharet ederek «Sizin nikâhınızı velileriniz akdetti, benim nikâhımı ise Rabbim akdetti» demekle mübahatta bulunduğu mervidir. Hulâsa; Zeyd Hazretlerine Allahü Tealâ'mn iman tevfik ve Resulünün sohbetiyle şerefyab etmekle in'âm ettiği gibi Resûlulıh'ın azad etmek ve oğlum demek ve Zeyneb'i tezvic etmek gibi irçok nimetlerle in'âm ettiği ve Resûlullah'ın Z^yd'e «Haremine alâk verme, ittika et» demekle nesayihte bulunduğu, Zeyd'in ta-ık vereceğini ve Zeyneb'in ezvac-ı mutahherat meyanma girece-ini Resulüne Cenab-ı Hak haber vermişse de Resûlullah'ın nastan aşyetine binaen bu esrarı bir müddet saklamak istediği ve Zeyd'in alâk vermesiyle Cenab-ı Hakkın Resulüne Zeyneb'i nikâh ettiği e nikâhın hikmeti müminler üzerinden, oğulluklarının mutallâ-alarını nikâh etmek caiz olduğunu beyanla suûbeti kaldırmak oluğu ve mukadder olan emr-i İlâhinin elbette vuku bulduğu bu yetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahzab 33:38

Vacip Tealâ Resulüne Zeyneb'i nikâhının hikmetini beyandan onra Resulünü tesliye ve aklı zayıf olanlar tarafından bu meseleyi îesûluliah hakkında âr addedilmesini defeylemek ve bu mesele-in hükm-ü İlâhi iktizasından olduğunu beyanla münafıkların ta'-iını red ve iptal etmek üzere buyuruyor. Yani; daima vahy-i İlâhiyle müeyyed ve her halinde ilhamat-ı İlâhiyeye muntazır olan Nebiyy-i Zişan üzerine gerek münakehat-tan ve gerek sair şeylerden Allah'ın farz ve mubah kıldığı şeyde günah ve güçlük yoktur. Zira; zamanları birbiri akibinde gelmesi ve ahvalin tebeddülüyle Resulü üzerine işlenmesi emrettiği şeylerde âr olmaz. Çünkü; Cenab-ı Jîakkm emriyle olup Cenab-ı Ri-saletin Hodbehod kendi re'yiyle olmadığından onu işlemekte ayıp olmaz, belki işlememekte ayıp ve günah olur. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet elbette günahtır. Halbuki bu gibi ahval Resûlullah'a mahsus değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak Resulünden evvel geçen en-biya-yı izam hakkında dahî bu misilli ahvali carî kıldığı cihetle enbiya hakkında bunlar âdât-ı İlâhiye cümlesindendir. Meselâ Hz. Davud'un yüz menkûhası ve oğlu Süleyman (A.S.) m üç yüz men-kûhası ve yedi yüz cariyesi vardı ve bizim nebimize de dokuza kadar menkûhayı helâl kılmıştır. Şu halde bu misilli ahval bizim nebimize mahsus yeni bir hâdise değil ki Resûlullah için âr olsun. Allah'ın emri ezelde takdir olunmuş bir hükm-ü kafidir, asla tağyir kabul etmez. İşte bu kabilden olarak Zeynep (R.A.) yi Zeyd'in talâk verip iddetini ikmal ettikten sonra Resulüne tezvici emr-i İlâhi ve hükm-ü kafiyle mahkûm ve mukadder olduğundan münafıkların ta'mna mahal yoktur. Bu âyette farz Beyzâvî'nin beyanı veçhile taksim ve takdir manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazını: … demektir. demek «Allah'ın emri bir hüküm ki kafi» demektir.

Ahzab 33:39

Vacip Tealâ Resulünün hassasını beyandan sonra bilûmum enbiya-yı izam hazaratını methetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin defterinde yanlışlık ve karışıklık olmaz. Yani; Allah'ın risaletini tebliğe me'mur olan enbiya-yı kiram Allahü Tealâ tarafından kendilerine vahyolunan emr ü nehyi ve onların muktezası olan farz, vacip, sünnet ve haramı geldikçe peyderpey ümmetlerine aynen tebliğ ederler ve onların hısal-i hami-delerinden biri de kendilerine taraf-ı İlâhiden helâl kılman şeylerde Allah'ın gayrı bir kimseden korkmamak ve bilûmum ahvallerinde ancak Allah'tan korkmak, binaenaleyh; nasın levminden yahut katletmek ve dövmek gibi şeylerle nasırı tehditlerinden asla çekinmemektir. Çünkü; Allahü Tealâ onlara yardımcı olduğu cihetle bilcümle düşmanlarının serlerini ve mekr ü hilelerini defe kâfidir. Şu halde Allah'ın gayrıdan korkmaz, ancak Allah'tan korkarlar. Zira; Allahü Tealâ kullarının muhasebesine kâfidir.

Ahzab 33:40

Vacip Tealâ bilûmum enbiya-yı izam hazaratını sena ettikten sonra Resûlullah'ın Zeynep Hazretlerini tezevvücünden dolayı münafıkların ta'nı varid olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Sizin peygamberiniz Muhammed (S.A.) sizin baliğ olan erkeklerinizden gerek Zeyd ve gerek sairlerinden hiçbirinin nesepte babası olmam ki babasıyla oğul beyninde sabit olan musaheret ve oğlunun terkettiği hatunu alamamak gibi ahkâm, sabit olsun, lâkin Muhammed (S.A.) Allah'ın sizi irşadetmek için gönderdiği Resulü ve enbiyanın hâtemidir ve Allahü Tealâ mülkünde carî olan ahvalin hafi, celi ve nübüvvete lâyık olan ve olmayanı bilici öldü ki Resulünün nübüvvete lâyık olan kemâlâ-tını bildiğinden emr-i risaleti ona tevdi etti. Beyzâvî'nin beyanı veçhile gerçi Resûlullah'ın (Tahir), (Kasım) ve (İbrahim) isminde üç nesl-i necibi dünyaya gelmişse de hal-i sabavetlerinde vefat ettiklerinden onlara recül denilmek sahih olmadığı cihetle Cenab-ı Hak bu âyette Resulünün ümmetin ricalinden hiçbir kimsenin babası olmadığını beyan buyurmuştur. Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.) bu âyetin nüzulünde henüz baliğ olup rical idadıha girmemişlerdi. Hatta rical idadma girmiş olsalar bile Resûlullah'ın sulben veledi olmayıp veledinin veledi olduklarından Resûlullah'ın hakîkî veledi olmadıkları cihetle onların ricalden olmaları bu âyete münafi değildir. Esasen âyet-i celile; Zeyd Hazretlerinin Resûlullah'ın oğlu olmadığını beyanla nasın itikadını iptal ve ta'nlarını red için nazil olmuştur. Çünkü; Tefsir-i Hâ-zin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin Zeyd'le zevcesi Zeynep beyninde vâki olan münaferetin temadisi üzerine Zeyd'in talâk verip zevcesi iddetini ikmal ettikten sonra Resûlullah'ın Zeyneb'i te-zevvüc etmesi üzerine nas «Resûlullah oğlunun mutallâkasmı te-zevvüc etti. Halbuki naşı bu misilli tezevvücten nehyeder. Şu halde fi'li kavline muvafık değildir» demekle ta'netmeye başlayınca onların taunlarını red için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi Resûlullah (Zeyd) Hazretlerini oğul ittihaz etmişse de sûre'nin evvelinde beyan olunduğu veçhile bir kimse âharm oğlunu oğul ittihaz etmekle hakîkî oğlu olmadığım bu âyetle dahî beyan etmiştir. Binaenaleyh; ecnebiye «Oğlum» demekle musaheret yani «Karabet sabit olmaz» demektir. Çünkü oğlunun nikâh ettiği hatunu oğlu talâk verdikten sonra pederin nikâh edemeyeceği şeriat-ı îs-lâmiye ahkâmmdandir. Çünkü; hurmet-i musahere yani hurmet-i karabet hasıl olduğundan oğlunun yattığı döşeğe pederi yatamaz. Kezalik pederinin nikahladığı bir hatun pederinin vefatıyla mah-lûle veyahut pederinin talâk vermesiyle mutallaka olsa, oğlu nikâh edemez. Çünkü; hurmet-i musahere oğlunun intifâ'ma manidir. Binaenaleyh; oğlu pederinin yatmış olduğu yatağa yatamaz. Yani «Pederinin intifa' ettiği kadından intifa' edemez» demektir. Amma ecnebi bir kimseyi evlâtlık ittihaz edip ona «Oğlum» demekle karabet-i hakîkiye hasıl olmadığından onun mahlûle veya mutallâkasını almasına bir mani olmadığı gibi kezalik oğlan da babalığının mahlûle veya mutallâkasını alabilir. Çünkü; nikâha ve intifaa mani hakîkî bir karabet yoktur. «Resûlullah enbiyanın hâtemi» demek «Resûlullah'tan sonra bir nebi. ve resul ba'solunmayacak» demektir. Çünkü; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Resûlullah mekârim-i ahlâkı itmam için ba'solunduğundan beşer için lâzım ve mümkün olan ahlâk-ı hami-deyi itmam edince noksan kalmamıştır ki bir nebi daha gelsin de o noksanı ikmal etsin. Öyle şey olamaz. Zira; şeriatta noksan yoktur. Şu halde enbiyanın bi'setleri nevakıs-ı ahkâmı ikmal için olduğu cihetle havadis ve ahval-i beşerin ahkâmı Resûlullah tarafından ikmal olununca diğer bir nebinin ba'solunmasma hacet kalmamıştır. Kezalik Resûlullah ukul-ü beşerin tekemmül ettiği bir zamanda ba'solunduğundan şeriat-ı Ahmediye ukul-ü beşerin idrak edeceği ahkâmın kâffesini cami olduğu cihetle başka ahkâm vaz'ma ve diğer bir nebinin gelmesine ihtiyaç yoktur. Çünkü; her-şey ihtiyaç üzere müpteni olduğundan ihtiyacın haricinde zuhur eden şeyde fayda olmaz. Gerçi Hz. İsa nazil olacaksa da Beyzâvî'-nin beyanı veçhile şeriat-ı Ahmediyeyle âmil olup kıble-i İslama teveccüh edeceği cihetle ayrı bir nebi ba'solunacak değildir. Binaenaleyh; Resûlullah'm hâtemülenbiya olmasına suâl varid olmaz. Isa (A.S.) şeriat-ı İslâmiyenin ahkâmını icraya me'mur olduğu cihetle bütün ahkâmı Kur'an'dan istinbat edeceğinden ümmet-i Mu-hammediyeden bir kimse gibi demektir. Fakat .ülülazim rusül-ü kiramdan olmasına bir mani de yoktur. Çünkü İncil Kur'an'la mensuh olduğundan onunla amel caiz değildir, başka kitap da nazil olmayacak ki onunla amel etsin. Şu halde kütüb-ü semaviyeden indallah merzı ve düsturulamel Kur'an mevcut olduğu cihetle onunla amel edeceği muhakkaktır. Kur'an'la amel etmesi nübüvvetine mani olmadığı gibi Resûlullah'm hâtemülenbiya olmasına dahî münafi değildir. Bunun emsali de mesbuktur. Çünkü; enbiyayi sabıkadan birçokları diğer bir resulün kitabı ve şeriatıyla amel etmişler ve o şeriatın, ahkâmını tebliğe me'mur olmuşlardır.

Ahzab 33:41

Vacip Tealâ Resulünün bazı hassasını beyandan sonra bilûmum müminlere Allah'ı zikretmek vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allah'ı zikriçin bir vakt-i muayyen ve bir hadd ü nihaye olmadığına işaret için Cenab-ı Hak çok zikrolunmasmı emretmiştir. Çünkü; zikretmek için sair ibadât gibi bir zaman ve mekân tahsisi yoktur. Binaenaleyh; insan her zaman zikirle meşgul olabilir. Şu halde ta'zime münafi olmayan her mahal ve zaman; zikrin zamanı ve mekânıdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Akşamla sabah ibadete şehadet zamanları olup efdal-i evkat olduğuna işaret için sarahaten zikroiun-muşîardır.

Ahzab 33:42

Vacip Tealâ Resulünün bazı hassasını beyandan sonra bilûmum müminlere Allah'ı zikretmek vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allah'ı zikriçin bir vakt-i muayyen ve bir hadd ü nihaye olmadığına işaret için Cenab-ı Hak çok zikrolunmasmı emretmiştir. Çünkü; zikretmek için sair ibadât gibi bir zaman ve mekân tahsisi yoktur. Binaenaleyh; insan her zaman zikirle meşgul olabilir. Şu halde ta'zime münafi olmayan her mahal ve zaman; zikrin zamanı ve mekânıdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Akşamla sabah ibadete şehadet zamanları olup efdal-i evkat olduğuna işaret için sarahaten zikroiun-muşîardır.

Ahzab 33:43

Vacip Tealâ kullarına kendini zikirle emirden müstehak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'yı zikretmek vaciptir. Zira; Allahü Tealâ sizi zulümat-ı küfürden nur-u imana ve zulümat-ı fısktan nur-u ibadete çıkarmak için tarik-ı hidayeti size göstermekle merhamet eder. Binaenaleyh; sizi ıslah ve doğru yola irşad için resuller ve kitaplar gönderdi, Allah'ın melekleri de size istiğfar ederler. Zira; Allahü Tealâ'nın merhameti cümlesinden olarak onların istiğfarla size duâ etmelerine izin verdi, bunların cümlesine sebep; sizin ima-nımzdır. Çünkü; Allahü Tealâ iman edip emrine imtisal eden müminlerin cemiine merhamet sahibidir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet Allah'ın zikri lâzım olduğuna delil ve ilettir. Zira; Allah'ın cümle âlemden gani olduğu ve hiçbir kimseye ihtiyacı olmadığı halde kullarına merhamet etmesi her zaman Allah'ın lûtfuna muhtaç olan kulların zikre devam etmelerini müstelzimdir, meleklere, kullarına istiğfara izin vermesi Cenab-ı Hakkın kullarına merhameti icabıdır. Çünkü; melekler müstecabüdda'vedirler. Şu halde meleklerin istiğfarına müstehak olan müminler için merhamet-i İlâhiye muhakkaktır ki meleklerin onlar için istiğfarlarına izin veriyor. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bizzat ve bilvasıta ehl-i imanın salâhına itina buyuruyor demektir. Şu halde takrir-i kelâm şöyledir : «Allahü Tealâ kullarının devam üzere zikrine müstehaktır. Zira; Allahü Tealâ kullarına merhamet eder. Her kimse ki kullarına merhamet ede, kullarının zikrine müstehaktır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ kullarının devam üzere zikrine müstehaktır» demek olur.

Ahzab 33:44

Vacip Tealâ dünyada müminlere merhametini beyandan sonra âhirette merhametini beyan etmek üzere buyuruyor Yani; müminlerin Rablerine mülâki oldukları günde taraf-ı İlâhiden onlara hediye; selâmdır. Zira selâm; hayra delâlet ettiğinden müminlerin cemi' mekârihten salim, âfât ve beliyatm cümlesinden kurtulduklarına delâlet ettiği cihetle herşeyden evvel selâmla taltif olunurlar ve Allahü Tealâ onlar için ecr ü mesûbat hazırladı ki o sevapta asla meşakkat yoktur. Zira; o sevap kerim olduğundan meşakkat bulunmaz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile müminlerin Rablerine mülâki olacakları günle murad; melekül-mevt ruhunu kabzetmek için geldiği gün veyahut kabirlerinden kalktıkları kıyamet günü olmak ihtimali varsa da esah olan Cen-netfe girip mekândan münezzeh olarak- Rablerinin cemaliyle müşerref oldukları gündür. Selâmetle mülakat herşeyin fevkmda olduğundan Cenab-ı Hak selâmla taltif edeceğini beyan etmiştir. Çünkü Fahri Râzi'nin beyanına nazaran ehl-i imanın selâmla iltifat olunduklarının hikmeti; onlar dünyada Vacip Tealâ'yı çok zik-| retmekle ma'rifet-i ilâhiye hasıl olup o ma'rifet vesilesiyle şan-ıj ulûhiyete yakışmayacak nekaisten tenzih ederek merhamet-i İlâ^ hiyeyi celbetmişlerdi. Bu ma'rifet devam ederek âhirette Rab'leri-j ne mülâki olunca iki tanıdık kimsenin mülakatlarında yekdiğerine! selâmla iltifat etmek âdet olduğu gibi bu âdet âhirete de intikali edip mülakatın evvelinde selâm-ı İlâhiyle iltifata nail olacaklardır!

Ahzab 33:45

Vacip Tealâ Resulünün hususiyet-i ahvalini beyandan sonr; bilûmum ehl-i imanla olacak muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; ümmetin hakkında şehadetin makbul olduğundan başka şahide ihtiyaç yok, senin şehadetin kâfi olduğu cihetle seni şahit olarak gönderdik. Binaenaleyh; sen iman edenleri Cennetle tebşir, etmeyenleri Cehennem'le inzar ve Allah'ın kullarını emr-i İlâhi veçhile şeriatına ve tevhidine davet edesin. Zira; biz seni yanar bir çıra gibi âlemi ziyalandırıcı bir nur olarak gönderdik. Hâzin'in beyanı veçhile Resûlullah'm tulûuyla zulümat-ı şirk gidip nur-u iman geldiğinden Resûlullah'a teşbih tarikıyla sirac denmiştir. Çünkü siracm manâ-yı aslisi şamdandır. Şamdanın şulesiyle zulmet-i leyi zail. olduğu gibi Resûlullah'm teşrifiyle de zulümat-ı küfür zail olmuştur.

Ahzab 33:46

Vacip Tealâ Resulünün hususiyet-i ahvalini beyandan sonr; bilûmum ehl-i imanla olacak muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; ümmetin hakkında şehadetin makbul olduğundan başka şahide ihtiyaç yok, senin şehadetin kâfi olduğu cihetle seni şahit olarak gönderdik. Binaenaleyh; sen iman edenleri Cennetle tebşir, etmeyenleri Cehennem'le inzar ve Allah'ın kullarını emr-i İlâhi veçhile şeriatına ve tevhidine davet edesin. Zira; biz seni yanar bir çıra gibi âlemi ziyalandırıcı bir nur olarak gönderdik. Hâzin'in beyanı veçhile Resûlullah'm tulûuyla zulümat-ı şirk gidip nur-u iman geldiğinden Resûlullah'a teşbih tarikıyla sirac denmiştir. Çünkü siracm manâ-yı aslisi şamdandır. Şamdanın şulesiyle zulmet-i leyi zail. olduğu gibi Resûlullah'm teşrifiyle de zulümat-ı küfür zail olmuştur.

Ahzab 33:47

Vacip Tealâ Resulünün mübeşşir olduğunu beyandan sonra ne ile tebşir edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Ebussuud Efendi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette fazla kebirle ınurad; bu ümmetin sair ümmetler üzerine faziletlerinin ve amellerinin ecri ziyade olmasıdır. Ruhulbeyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca Resûlullah'm Hz. Ali'yi ve (Muaz b. Cebel) i naşı din-i hakka davet ve imanı kabul edenlere ahkâm-ı dini ta'lim etmek için Ye-men'e gönderdiği İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Şu halde erek bu âyet ve gerek Resûlullah'm halka, nasihat için vaiz göndermesi muktedir olan kimsenin nasa vaaz etmesi lâzım olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; İbn-i Mes'ud Hazretlerinin her Perşembe akşamları nasa vaaz ettiği mervidir.

Ahzab 33:48

Vacip Tealâ Resulüne müminlere riâyet ve fazl ü ihsanla tebşir etmesini emirden sonra münafıklara ve kâfirlere müdarat etmemesini tavsiye etrnek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onların hiçbir şeyine mübalât etme. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ bundan evvelki âyette Resulünü beş sıfatla tavsif etti. Bu âyette de onların herbirinej münasip birer hitapla mukabele buyurdu. Meselâ Resulünün mü* beşşir sıfatına münasip tebşirle emretti. Nezir sıfatına münasi] kâfirlere mülayim bulunmaktan nehyetti. Çünkü; inzara salâbet-j diniye lâzımdır ve dâî olmasına münasip mütevekkil olmasıyla em retti. Sirac-ı münir olmasına münasip iktifa ile emretti. Çünkü Allahü Tealâ cemi' halk üzerine Resulünün ziyasını şulelendirinet Allah'ın muâvenetiyle iktifa etmek lâzım gelir.

Ahzab 33:49

Vacip Tealâ Resulünün zevceleriyle vâki olan bazı mesaili b yandan sonra müminlerin zevceleriyle beyinlerinde cereyan ed cek muameleden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; iddet hakkınız olmayınca iddetini ikr*.«L edinceye kadar hanenizde beklemeye lüzum yoktur. Yani; ey müminler! Siz şeref-i imanla müşerref mümine olan kadınları nikâh edip sonra hasbelicab onlarla bir tenha odada bulunarak muâmele-i zevciye suretiyle temas etmekden talâk verdiğinizde onların üzerinde sizin iddet hakkınız yoktur. Zira iddet; ci-raa'm neticesi olan hatunun hamlinde çocuk olup olmadığını tayin için olup bu şüpheye sebep olan cima' vuku bulmadığında iddete ihtiyaç olmadığı cihetle onlar üzerine iddet lâzım gelmez. Şu halde onların talâkla münkesir olan kalplerini tatyib için bir kat elbise verin ve güzellikle evlerinizden çıkarın, diğer bir zevce gitmelerine mani olmayın. Çünkü; sizin hanelerinizde beklemelerine bir sebep kalmadığı gibi zevc-i âhara gitmesine de mani olmaya hakkınız yoktur. Binaenaleyh; onları bigayrıhakkm bekletmek zulümdür. Beyzâvî'nin beyanı veçhile cima' ?tmiş olduğu kadının talâktan sonra erba'b-ı hayızdan ise üç hay^z görünceye kadar, eğer er-bab-ı hayızdan değilse üç ay iddet beklemeleri erkeklerin hakkı olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette iddeti erkeklerden nef-yetmiştir. Çünkü iddetten maksat; hatunun rahminde çocuk olup olmadığının anlaşümasıdır. Eğer çocuk varsa nesebi babanın olmasına binaen çocuk babanın olduğu cihetle iddet zevcin hakkıdır. Binaenaleyh; zifaf olmadan talâk verilen hatunun iddet beklemesi hatunda çocuk olmadığı ma'lûm olmasına mebnidir. Çünkü; cima' olmadı ki çocuk olsun. Müt'a; mehir takdir olunmadan nikâh olup zifaf olmak-dan talâk verilen hatuna zevç tarafından verilen bir kat elbisedir. Eğer mehir takdir olunmuşsa zifaftan evvel talâk verildiğinde takdir olunan mehrin nısfı lâzım gelir. Bu surette müt'a vacip değildir. Amma zevç isterse mehrin nısfını verdiği gibi bir de müt'a verir. Zira; zevcin semahatına bir mani yoktur. Müt'a vermek menduptur ve ricale yakışan da semahattır. Teşrifi; bu âyette talâk üzerine mürettep olduğundan talâk manâsına değildir, belki tahliye-i sebil yani hatunun gitmesine mümanaat etmemek, müsaade etmek manasınadır. Serah-ı cemil; ızrar etmeksizin yol vermektir. Hulâsa; nikâh olunup da zifaf olmaksızın talâk verilen hatunlara iddet beklemek lâzım gelmediği ve eğer mehir takdir olunmuşsa msf-ı mehir lâzım gelip mehir takdir olunmamışsa müt'a lâzım geldiği ve erkeklere lâzım olan, bu kabilden talâk verilen kadınları ızrar etmeksizin hanelerinde bekletmeyip müsaade etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahzab 33:50

Vacip Tealâ umum müminlere dair bazı mesaili beyandan sonra Resulüne mubah olan hatunların kimler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; mehirsiz mücerret hatunun nefsini hibe etmesi ve senin kabulünün nikâh olması sana mahsus bir lûtf-u İlâhidir. Binaenaleyh; sair müminler için caiz olmayıp senin için caiz olan hassalarından birisi de budur. Amma kâfire olan bir hatun veievse nefsini hibe etmiş olsun, firâş-i nübüvvete lâyık olmadığına işaret için Cenab-ı Hak Resulüne nefsini hibe eden hatunun mümine olması lâzım olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; ziyadesini mubah kılmış olsak hukuk-u zevciyete lâyıkıyla riâyet edemeyeceklerini bildiğimizden ziyadesini mubah kılmadık. Zira; biz senin zahir ve batın ahvalini biliriz ki sende hukukullaha müsamaha olmadığı gibi hukuk-u ibada tecavüz ve bilhassa hukuk-u zevciyeye dahi asla tecavüz olmaz. Binaenaleyh; emr-i nikâhta müminlere vâki olan haraç sana vâki olmadı ki müminlere dörtten ziyade nikâh caiz olmadığı halde sana dokuza kadar mubah oldu. Hâzin'in beyanı veçhile Resûlulîah'm amcaları, halaları Kureyş'ten, dayıları, teyzeleri (Benî Zühre) kabilesindendir. Bu âyette Resûlullah'a helâl olarak nefsini hibe eden hatunla murad; me-j hir istemeksizin nefsini hibe ve Resûlulîah'm taht-ı nikâhında bu-} lunmasını arzu eden hatundur. Amma âhad-ı ümmet hakkında ha-;-tunun nefsini hibe etmesiyle nikâh olsa ve mehir tesmiye olunmasa;] dahi mehir lâzım gelir. Zira; nefsini hibe etmesi mehir makamına*' kaaim olmak Resûlullah'a mahsus hassa-ı nebidir. Bununla bera-J ber nefsini hibe etmek suretiyle nezd-i Resûlullah'ta hatunun bu-j lunup bulunmadığında ihtilâf varsa da (îbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran nefsini hibe eden hatun ind-i Resuiullah'ta| bulunmamıştır. Yalnız hatunun nefsini hibe etmesi kâfi olmayıpl Resûlulîah'm nikâhını murad etmesi dahi şart olduğu âyette beyan| olunmuştur. Binaenaleyh; nefsini hibe eden hatunu Resûlullah'mj kabul buyurması şarttır. Resululîah'a evlâ olanları bu âyette Cenab-ı Hak beyan buyurdu. Binaenaleyh; «Mehrini verdiğin hatun-jj ların ve cariyelerin sana helâl oldu» buyurmuştur. Zira rnehir kadının hakkı olduğu cihetle mehri verilen hatunların kalpleri rahat olduğu gibi cariyeleri de kendi mülkü olduğundan istediği gibi tasarruf eder, hiç kimsenin müdahaleye hakkı yoktur. Amma hatun nefsini hibe etmekle mehrini iskat ederse ona kimse birşey diyemez. Çünkü; mehir hatunun hakkı olduğu cihetle kendi hakkında tasarrufta müstakildir. Resûlullah'a akrabalarının helâl olması Resûluîlah'la beraber hicret etmeleriyle meşrut kılınmıştır. Çünkü hicret edenler etmeyenlerden efdal olduğu gibi o zamandaMedine'de maiyet-i Resulul-lah'ta erkek, kadın ehl-i İslâm'ın çoğalması matlup ve İslâmiyetin teessüs ve takarrür etmesi maslahatına muvafık olduğundan hicrete fazlaca ehemmiyet vermek ve teşvik olmak üzere akraba-yı Resûlullah'tan olan kadınların Resûlullah'a nikâhlarının helâl olması hicretle meşrut olduğu beyan olunmuştur. Nikâhta hicretin şart olması da Resûlullah'a mahsus hassa-i nebeviyedendir ve bu şartın hicretin farz olduğu zamana mahsus olup sonra bu şartın mensuh olduğu dahi mervidir. Ayetin sebeb-i nüzulü; Kazî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran şöyledir : Resûlullah amcası Ebu Talib'in kızı (Ümmüha-ni) yi tezevvüc için talip olmuştu. Ümmühani i'tizar edip Resûlullah da i'tizarını kabul edince bu âyetin nazil olduğu ve Ümmühani «Bu âyetle ben Resûlullah'a helâl olmadım. Zira; henüz hicret etmemiştim d dediği mervidir. Bu âyet; kadınların mehrini vermek lâzım olduğuna, mehrin-de hıyanet ve gadretmek caiz olmadığına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak Resulüne "Mehrini verdiğin zevcelerini biz sana helâl kıldık» buyurmasıyla mehrin verilmesi elbette lâzım olduğuna işaret etmiştir. Binaenaleyh; mehr-i muaccelini vermeyen zevcine hatunun nefsini teslimden imtina' hakkını haiz olduğu kütüb~ü fık-hiyemizde mezkûrdur. «Allahü Tealâ'nın sana emval-i ganimetten ihsan ettiği cariyelerini senin üzerine helâl kıldık» demektir. Çünkü fi'; emval-i ganimetten ihsan olunan nimet manasınadır. Hulâsa; Resululîah'in mehrini verdiği zevceleri ve mülk-ü yeminle malik olduğu cariyeleri ve Resûluîlah'la beraber hicret eden amcasının, halasının, dayısının ve teyzesinin kızlarının nikâhlarının Resûlullah'a helâl kılındığı ve Resûlullah'a nefsini hibe edip Resûlullah da nikâhını murad ettiği mümine hatunun bilâmehir Resûlullah'a, helâl olması hassa-i nebi olduğu ve müminlerin zevceleri ve cariyeleri hakkında farz kıldığı şeyi isti'dad ve liyakat-larına göre farz kılıp hukuk-u zevciyete riâyet edip etmediklerini Allah'ın bildiği ve bu ahkâmın meşruiyeti Resûluliah'm üzerinden suûbetin kaldırılması için olduğu ve bu gibi ahkâmı vaz' ile Ce-nab-ı Hakkın kullarına merhamet buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ nisvandan Resulüne helâl olanları beyandan sonra ezvac-ı mutahheratla muaşeretten Resûlullah'a helâl olanları be-van etmek üzere buyuruyor. Zira; zevcelerinden j istediğinle istediğin zaman ünsiyet ve diğerinin ünsiyetini te'hir:: etmek Cenab-ı Hakkın sana bir lûtfudur. ircadandır. İrca; tehir etmek manasınadır. ) kendine zammetmek, yatağına almak manasınadır. Bu âyetin nüzulünden evvel zevceleri beyninde taksime riâyet etmek Resûlullah üzerine vacipti. Bu ise Resulullah'ı tazyik olup vahy-i ilâhiyi telâkkide kalb-i nebevileri ıztıraptan salim olamayacağına binaen Cenab-ı Hak Resulü üzerinden vücubu kaldırdı ve Resulünü bu âyetle muhayyer kıldı ve buyurdu ki «Habibim! Sen zevcelerinden istediğin kimsenin taksimini te'hir eder ve istediğin kimseyi nefsine zammeder, ünsiyet edersin.» İşte bu suretle Resulünü muhayyer kılmakla ıztırabını izale ve «Bir müddet-i muvakkata yatağını terkettiğin kimseden istediğini getirir, onunla ünsiyet edersin. Bu hususlarda senin üzerine günah yoktur», buyurmakla Resulünün salâhiyetini tevsi' etti. Fakat Resûlullah muhayyer olmakla beraber ezvacı beyninde taksime riâyet etmekle iltifatından hiç birini uzak tutmadı ve bu hususta lûtfundan hiç birini mahrum etmedi. Hâzin'in beyanı veçhile âyette uzlet; talâk manâsına olduğuna nazaran «Talâk-ı ric'iyle talâk verdiğin zevceni istersen geri alır, ünsiyet edersin» demektir. Bu âyette zevceleri beyninde taksime riâyette Resûlullah'ın muhayyer olması hassa-i nebidir. Çünkü; ahad-ı ümmet hakkında bu muhayyerlik olmayıp taksime riâyet vacip olduğundan terkeden kimse hatuna zulmettiği cihetle günahkâr olur. Amma Resûlullah üzerine vacip olmaması; Cenab-ı Hakkın Resulüne bir lûtfu olduğu gibi Resûîullah'm vacip olmayarak taksime riâyeti Resûlullah tarafından fazilet ve zevcelerine ayrıca bir lütuf olduğunda şüphe yoktur, ancak içinden bazılarının muâmele-i zevciyelerini terketmis olsa zulüm olmaz. Zira; bu sû-re'de bundan evvol beyan olunduğu veçhile âyet-i hıyarda ezvac-ı nebi muhayyere kılındıklarında bu şartla muhayyer kılınmışlardı. Yani Allah'ı ve Resulünü ihtiyar eden; taksime riâyet hakkını ter-ketmek şartıyla muhayyer kılınmışlardı. Onlar da bu şartla Re-sûlullah'ı ihtiyar etmekle taksim haklarını Resûlullah'ın reyine havale ettiklerinden taksim hakkım davaya salâhiyetleri kalmamıştır, jjtîöylc olduğu halde beyan olunduğu veçhile Resûlullah taksimi asla terketmemiştir. Bu âyette talâk, imsak manâsına olduğuna nazaran vıanâ-yı âyet şöyledir: jHabibim! Sen zevcelerinden istediğine talâk verir ve istediğini nezdin-de tutarsın | demektir ki talâk verip vermemekte muhayyersin demek olur. Resûlullah ezvac-ı mutahherattan (Şevde) Hazretlerine talâk vermek murad etmişti. Şevde Hazretleri «Yâ Resulallah! Bana talâk verme ki yevm-i kıyamette hail; de ezvacm meyanmda haşrolunayım, ben nöbetimi Hz. Ayşe'ye terkettim dedi, Resûlul| lah da ricasını kabulle talâkını terk ve ezvac-ı mutahherat nında ibkaa etmekle mesrur etti. Vacip Tealâ nisvandan Resulüne helâl olanları beyandan sonra ezvac-ı mutahheratla muaşeretten Resûlullah'a helâl olanları be-van etmek üzere buyuruyor. Zira; zevcelerinden j istediğinle istediğin zaman ünsiyet ve diğerinin ünsiyetini te'hir:: etmek Cenab-ı Hakkın sana bir lûtfudur. ircadandır. İrca; tehir etmek manasınadır. ) kendine zammetmek, yatağına almak manasınadır. Bu âyetin nüzulünden evvel zevceleri beyninde taksime riâyet etmek Resûlullah üzerine vacipti. Bu ise Resulullah'ı tazyik olup vahy-i ilâhiyi telâkkide kalb-i nebevileri ıztıraptan salim olamayacağına binaen Cenab-ı Hak Resulü üzerinden vücubu kaldırdı ve Resulünü bu âyetle muhayyer kıldı ve buyurdu ki «Habibim! Sen zevcelerinden istediğin kimsenin taksimini te'hir eder ve istediğin kimseyi nefsine zammeder, ünsiyet edersin.» İşte bu suretle Resulünü muhayyer kılmakla ıztırabını izale ve «Bir müddet-i muvakkata yatağını terkettiğin kimseden istediğini getirir, onunla ünsiyet edersin. Bu hususlarda senin üzerine günah yoktur», buyurmakla Resulünün salâhiyetini tevsi' etti. Fakat Resûlullah muhayyer olmakla beraber ezvacı beyninde taksime riâyet etmekle iltifatından hiç birini uzak tutmadı ve bu hususta lûtfundan hiç birini mahrum etmedi. Hâzin'in beyanı veçhile âyette uzlet; talâk manâsına olduğuna nazaran «Talâk-ı ric'iyle talâk verdiğin zevceni istersen geri alır, ünsiyet edersin» demektir. Bu âyette zevceleri beyninde taksime riâyette Resûlullah'ın muhayyer olması hassa-i nebidir. Çünkü; ahad-ı ümmet hakkında bu muhayyerlik olmayıp taksime riâyet vacip olduğundan terkeden kimse hatuna zulmettiği cihetle günahkâr olur. Amma Resûlullah üzerine vacip olmaması; Cenab-ı Hakkın Resulüne bir lûtfu olduğu gibi Resûîullah'm vacip olmayarak taksime riâyeti Resûlullah tarafından fazilet ve zevcelerine ayrıca bir lütuf olduğunda şüphe yoktur, ancak içinden bazılarının muâmele-i zevciyelerini terketmis olsa zulüm olmaz. Zira; bu sû-re'de bundan evvol beyan olunduğu veçhile âyet-i hıyarda ezvac-ı nebi muhayyere kılındıklarında bu şartla muhayyer kılınmışlardı. Yani Allah'ı ve Resulünü ihtiyar eden; taksime riâyet hakkını ter-ketmek şartıyla muhayyer kılınmışlardı. Onlar da bu şartla Re-sûlullah'ı ihtiyar etmekle taksim haklarını Resûlullah'ın reyine havale ettiklerinden taksim hakkım davaya salâhiyetleri kalmamıştır, jjtîöylc olduğu halde beyan olunduğu veçhile Resûlullah taksimi asla terketmemiştir. Bu âyette talâk, imsak manâsına olduğuna nazaran vıanâ-yı âyet şöyledir: jHabibim! Sen zevcelerinden istediğine talâk verir ve istediğini nezdin-de tutarsın | demektir ki talâk verip vermemekte muhayyersin demek olur. Resûlullah ezvac-ı mutahherattan (Şevde) Hazretlerine talâk vermek murad etmişti. Şevde Hazretleri «Yâ Resulallah! Bana talâk verme ki yevm-i kıyamette hail; de ezvacm meyanmda haşrolunayım, ben nöbetimi Hz. Ayşe'ye terkettim dedi, Resûlul| lah da ricasını kabulle talâkını terk ve ezvac-ı mutahherat nında ibkaa etmekle mesrur etti.

Ahzab 33:51

Vacip Tealâ Resulünü muhayyer kıldığını beyandan sonra Re| sülünün muhayyer olması zevceleri hakkında hayır olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; verdiğin şeyi üzerine vacip olmayarak vermek senin tarafından lûtf u ihsan olduğundan onların kalpleri rahat olur, mahzun olmazlar. Zira; Resûlullah üzerine taksime riâyet vacip * olmadığı halde ezvacı beyninde taksime riâyet edip cümlesini müsavi tutması onları muâmele-i Resûlul-lah'tan hoşnut ve razı edip herbiri Resûlullah'ın lûtfundan memnun olurlardı. Amma eğer taksime riâyet Resûlullah üzerine vacip olmuş olsaydı her ne yapsa üzerine vacip olan şeyi eda etmiş olduğundan lütfetmiş olmazdı. Binaenaleyh; Şevde (R.A.) dan başka ezvac-ı mutahheratm cümlesinin nöbetine Resûlullah riâyet ederdi. Amma Şevde yukarıda beyan olunduğu veçhile nöbetini Hz. Ayşe'ye terkle hakkını iskat ettiğinden onun nöbetine tesadüf eden günde Cenab-ı Risaletmeâb Efendimiz Hz. Ayşe ile sohbet ederdi. Bir zevcenin nöbet hakkını diğerine terkle kendi hakkını ıskatın cevazına Sevde'nin hakkını terkedip Resûlullah'ın da kabul etmesi delildir. Hulâsa; Resûlullah'm ezvacı beyninde taksim hususunda istediğiyle sohbet etmekte muhayyer olup üzerine taksime riâyet vacip olmaması ve istediğini lirasıyla müşerref edip istediğinin firaşmı te'hir etmeye ve vakt-i aharda te'hir ettiğini takdim etmeye taraf-ı İlâhiden me'zun olması ve bu muhayyerlik ezvac-ı mıı-tahheratm rahatlarını ve mahzun olmamalarını mucip olması ve Resûluilah üzerine taksime riâyet vacip olmadığından Resûluilah her ne verse lütuf ve ihsan etmiş olduğu cihetle onların razı olmaları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahzab 33:52

Vacip Teaîâ Resulünün üzerine ezvacı hakkında taksime riâ yet vacip olmadığını ve ezvacmı, dünyayı ve ziynetini ihtiyar etmekle Allah'ın rızasını ve Resulünü ihtiyar etmek beyninde muhayyer kıhp onlar da Allah'ı ve Resulünü ihtiyar ettiklerini beyandan sonra ezvac-ı mutahheratı taltif ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; taht-ı nikâhında olan zevçlerinden birine .talâk verip de onun yerine başka birini almak senin için helâl olmaz. Yani; Ailahü Tealâ ezvac-ı mutahheratı dünya ve ziynetini ihtiyarla Resulünü ihtiyar edip kifaf miktarı nafakaya kanaat etmek beyninde muhayyer kılıp onlar da Allah'ın rızasını ve Resulünü ihtiyar edince Cenab-ı Hak onların hüsnüniyet ve rızalarına mükâfat olmak için onlar üzerine diğer hatun almaktan veyahut onların birine talâk verip ezvac-ı mutahherat arasından çıkarmakla yerine diğerim almaktan Resulünü- menetmiş ve ancak mülk-ü yeminle malik olduğu cariye bulundurmaya müsaade buyurmuştur. Çünkü; Allahü Teaîâ herşeyi gözetici olduğundan herkesin hukukuna riâyet ve tarafeynden mukabele-i bilmisil kaidesine tevfikan herkesin salâhiyetini ta'yin ve bir hadle tahdid eder. Binaenaleyh; Resulüne dokuza kadar müsaade ve onlar beyninde taksime riâyeti reyine havale edince buna mukabil ezvac-ı mutahheratı tatyib için Resulünü de dokuzdan ziyade bir hatun almaktan ve onlardan birine talâk vermekle mahzun ve sohbetinden mahrum etmekten Resulünü menetmiş ve Resulüyle ezvacı arasında lâzım olan tarafeynin yekdiğerine karşı hürmetini te'min buyurmuştur. Binaenaleyh; ezvac-ı mutahherat Resûlullah'm taksimine ve ihsanına razı oldukları gibi Resûluilah da bu dokuzdan başka bir hatun almamakla me'mur olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette menolunan tebdil; âdet-i cahiliyeden olan tebdil usulünü ilgadır. Çünkü; zaman-ı ca-hiliyede iki ahbap isterlerse zevcelerini mübadele ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyette mübadele gibi tab'-ı beşere mugayir olan âdet-i keriheyi menetmiştir. Binaenaleyh; zaman-ı cahiliyede cari olan bu mübadele âdet-i kermesine bu âyetin nazil olmasıyla hitam verilmiştir. Gerçi âyette hitap; zahirde Resûlullah'a ise de, hakikatta ümmetinedir. Çünkü metbûa hitap; tâbie de hitaptır.

Ahzab 33:53

Vacip Tealâ Resulünün zevceleriyle muaşeretine dair ahkâ mım beyandan sonra ümmetinin Resullerine karşı alacakları vaziyeti ve lâzım olan hürmeti beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sizin hakkınızda menfaat olan şeyi size beyan eder. Şu halde sizin için salâh; davetsiz girmemektir ve girdiğinizde taamı yeyince hemen çıkmaktır. Yani; ey müminler! Hiç bir vakit siz Resulünüzün hücrelerine girmeyin. Ancak vaktini gözetmez olduğunuz halde size izin verilmek vakti müstesnadır. Davet olunmaksızın nıe'zun olduğunuz bir taam olursa onu yemek için girersiniz. Fakat o taamm da pişeceği ve hazırlanacağı vakti gözetip durmazsınız, lâkin taraf-ı risa-letten davet olunduğunuzda derhal davetine icabetle hane-i saadete girin. Sizin için hazırlanan taamı yiyip açlığınızı defedince derhal dağılırı. Taam yediğiniz hücrede oturup kalmayın ve orada birbirinizin sözüyle ünsiyet eder ve ehl-i beyt-i nübüvvetin sözlerini dinleyici olduğunuz halde eğleşmeyin. Hacetinizi kaza edince derhal çıkın. Zira; sizin hane-i saadette meksedip kalmanız Cenab-ı Nübüvvetpenahınıza eza verir ve Nebiniz de sizi çıkarmaktan utanır. Halbuki Allahü -Tearâ. size hakkı beyan etmekten haya muamelesi yapmaz. .Yani sizi çıkarmak haktır ve lâkin Resulünüzün kendi hanesinde olduğunuz cihetle «Çıkın hanemden» diyemez, ancak Allahü Tealâ sizin çıkmanızı emreder. Hâzin, Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyet; Resûlullah'ın taam vaktini gözeten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; birtakım kimseler Resûlullah'ın^ taam vaktini gözetir ve hücre-i saadete bilâizin girerler. Taamın pişmesini ve1 hazırlanmasını beklerler ve taamı yer, sözü uzatır, bir müddet hane-i saadette kalırlardı ve bu muameleden Resûlullah da müte-ezzi olurdu. İşte Cenab-ı Hak bu âyetle onları ve onların emsalini bu gibi münasebetsiz, muameleden nehyetmiş ve bu misilli ulviyet-i insaniyeye münafi olan ahlâk-ı mezmumeden müminlerin teberri etmeleri lâzım olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh; bu âyetle Cenab-ı Hak âdaba riâyet etmeyenleri te'dip, vazifesini bilmeyenlere vazifesini ta'lim ve terbiyenin harici muamelede bulunanları terbiyeye davet etmiştir. Diğer bir rivayete nazaran bu âyet Hz. Zeyneb'in.Velîme cemiyetinde nazil olmuştur. Çünkü; Müslim ve Bu-harî'nin ittifaklarıyla Hz. Enes buyurmuşlardır ki «Resulullah'm Medine'yi teşriflerinde on yaşında olduğum halde ben Resûlul-lah'a hizmetçi oldum. Tam on sene hizmet ettim. Binaenaleyh; benden ziyade Resulullah'm ahval-i dahiliyesine vakıf olan yoktur. Resûlullah Zeynep (R.A.) ya zifaf olduğunun sabahında taam ihzariyle- naşı davet etti. Fevc fevc nas geldi, taam yediler, gittiler. Badehu bir cemaat taamı yedikten sonra söze başladılar ve uzattılar. Resûlullah onların bu muamelelerini sevmedi. Hane-i saadetten çıktı. Ben de beraber çıktım. Hz. Ayşe'nin hücresi önüne geldik. Resûlullah onları gitti zannıyla avdet etti ve gördü ki çıkmamışlar. Tekrar gitti, geldi. Üçüncü defa gidip gelince çıktılar. Resûlullah da hücre-i saadete girdi ve bu âyet nazil oldu» demiştir. Sebeb-i nüzul herhangisi olursa olsun âyet-i celile; bilûmum insanlara ve bilhassa Kur'an'a iman eden ehl-i imana büyük bir terbiye dersi vermiştir. Çünkü; bu gibi bir kimsenin taam vaktini gözetip o vakitte bilâlüzum gelip iz'âc edenler ve işini bitirdikten sonra malâyaniyle iştigal edip fazla eğleşmekle hane sahibini rahatsız edenler zaman-ı saadete ve o birkaç kimseye münhasır değildir, belki her zaman ve her yerde bulunduğundan Cenab-ı Hak bilûmum ehl-i imana hitabederek cümle müminleri bu gibi hallerden nehyetmiştir. Gerçi âyette «Nebinin evine bilâizin girmeyin» denilmişse de âyetin nüzulüne sebep; hücre-i saadette kalan kimseler olmasına binaen hücre-i saadet zikrolunmuştur, yoksa bu hüküm hücre-i saadete mahsus olduğundan değildir. Şu halde bilûmum hanelere ve insanlara şamildir. İna ; vakit manasınadır. masdardır ve zamiri taama râci'dir bakmak manâsınaysa da birşeye bakmak o şeyi gözetmek icabet-tiğinden burada manâsına yani taamın vaktini gözetmeyici olduğunuz halde demektir. da, bulunan taamla murad; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile hazırlanmış taam demektir. Şu halde âyetin manâsı: | Ey müminler! Nebinizin hücrelerine hiçbir vakitte girmeyin; ancak Nebiniz tarafından hazırlanmış bir taama sizin için izin verildiğinde taamın:! vaktini gözetmeyici ve taamın vaktinden evvel girmeyici olduğu-?. nuz halde girmeniz müstesnadır. Zira; izn-i Resûlullah üzere gir-1,' mekte zarar yokj demektir. Hulâsa; bu âyet sekiz hükmü havidir : Birincisi: sûlullah'ın hücrelerine girip taam vaktini beklemek caiz olmamasığ ikincisi: Resulullah'ın hazırlanmış taamı yemek üzere izin% verdiğinde girmek caiz olvıası ve sair müminlerin hanelerinde hükm-ü şefinin böyle olması, üçüncüsü: Taamın vaktm-l den evvel girip onun pişmesini gözetmek caiz olmaması, dört düncüsü: Resûlullah tarafından davet vuku bulduğunda derj_ hal girmek lâzım olması, beşincisi: Davet olunan taanvi yiyince derhal o meclisten dağılmak lâzım gelmesi, altıncısı % Taamdan sonra o makamda uzun uzadıya lâfa başlayıp hane bini iz'âc etmek caiz olmaması, yedincisi: Bu misilli mu| amelenin Resûlullah'a eza verip Resulullah'ın onları çıkarmakta^ utanması, sekizincisi: Allahü Tealâ hakkı beyan etmekten haya muamelesi yapmamasıdır. Fakat davet olunan mahalde oturup sohbet edip etmemek örf ü âdete ve hane sahibinin haline ve hanenin tahammülüne tâbidir. Çünkü âyette çok oturmak caiz olmadığının illeti ve sebebi; Resulüllah'ın ezalanması olduğu beyan olunmuştur. Şu halde hane sahibinin ezalanmadığı ve belki oturulmasını arzu ettiği surette zarar yok demektir. Meselâ ekseriya bi-lâd-ı İslâmda misafirhanelere ve geniş olan evlere vuku bulan davetlerde hane sahiplerinin hatırlarına eza gelmek şöyle dursun bilâkis davetten maksat muhabbet etmek olduğundan o gibi mahallerde istediği gibi oturmakta beis yoktur. Zira hane sahibi oturmakla memnun olur, belki bazı mahallerde taamı yiyince kalkıp gitmek âdeten mezmum bile olur.

Ahzab 33:54

Vacip Tealâ hane-i saadete girmenin âdabını ve davet vukuunda davete icabetin lüzumunu beyan ettiği gibi ehl-i beyt-i R sûlullah'tan birşey istenildiğinde vera-yı perdeden istenilmek lâzınİ olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sizin nasıl görüştüğünüzü görür, bilir, ona göre ceza verir. İşte bu âyetlerle Cenab-ı Hak taife-i nisvana setrin lüzumunu ve setirde erkek ve kadınlar için kalplerinde temizlik ve taharet ! olduğunu beyanla Resulünün kadrini îlâ ve şanını terfi' etmiştir. '. Hz. Ayşe'den Müslim ve Buharî'nin rivayetlerine nazaran : âyet-i, hicabın yani kadınların mesture bulunmalarına dair olan bu : âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Ezvac-ı mutahherat bazı akşamları Medine kadınlarıyla beraber halî meydanlığa tenezzüh için çıkarlardı, Hz. Ömer de ((Ya Resulallah! Ezvacınızı perde altına alsanız.' Zira huzur-u risaletinize her nevi insanlar gelir, giderler» derdi, lâkin taraf-ı İlâhiden bir emir gelmediğinden Resûlullah Hz. Ömer'in bu sözünü sükûtla geçiştirirdi. Birgün ezvac-ı mutahhe^ rattan Hz. Şevde âdet veçhüzere tenezzühe çıktığında Hz. Ömer "Yâ Şevde! Biz seni bildik» dedi, Bu sözden maksadı hicap hak-! kında emr-i İlâhinin gelmesine hırsından neşet etmişti, ashaptan bir kimse de «Resûluîlah vefat ettiğinde Hz. Ayşe'yi ben elbette nikâh ederim» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyette ezvac-ı Resûlullah'm mesture olmasıyla emr-i İlâhi geldiği gibi Resûlullah'tan sonra nikâhlarının caiz olmadığını dahî beyanla Cenab-ı Hak Resulünün kaibini tatmin etmiştir. Çünkü; sûre'-nin evvelinde beyan olunduğu veçhile ezvac-ı Resûluîlah bilûmum müminlerin valideleri olduğu cihetle evlâdın validelerini nikâhla alması caiz olmadığı gibi harem-i Risaletpenahiye âhad-ı ümmetten hiçbir kimse münasip olmadığından hiçbir ferdin haremine dahil olamayacağını beyanla ezvac-ı mutahheratın herbiri zevce-i risalet şerefini ebeden muhafaza edecekleri suret-i kafiyede ilân olunmuştur. Binaenaleyh; ((Resûlullah'm vefatından sonra ezvac-dan birini nikâh ederim» diyerek alenen söylemek cür'etinde bulunan veyahut bu gibi şeyleri kalplerinde saklayan kimselerin azab-ı İlâhiden korkmaları lâzım olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ herşeyi bildiğinden bu gibi esrarı bilmekle lâyık olduğu cezayı vereceği şüphesizdir. Şu halde nefsini azaptan kurtarmak isteyen kimselerin gerek hal-i hayatında ve gerek hal-i ir-tihalinde Resûlulîah'a eza verecek ahkâm-ı şeriata mugayir bir harekette bulunmaması lâzımdır. Hicap âyeti nazil olunca akrabayı Resûluîlah "Bizler de perde arkasından mı konuşacağız?» demeleri üzerine Cenab-ı Hak kadınlar için yedi sınıf kimselerle konuşurken perde lâzım olmadığım beyanla akrabanın. hareketlerini ta'yirı etmiştir. Çünkü; kadınların pederleri, oğulları, biraderza-deleriyle hemşirezadeleri ve kendi biraderleri mahrem oldukları cihetle beyinlerinde nikâh carî olmadığından perdeye hacet olmadığı gibi 'kendileri misilli sair Müslüman kadınları ve mülk-ü yeminle malik oldukları köleleri ve cariyeleriyle dahî konuşmakta perdeye lüzum olmadığı beyan olunmuştur. Binaenaleyh; şu zikro-lunanlarla perdesiz konuşmakta günah yoktur ve bunlardan başka ricalle konuşmaktan kadınların nefislerini sakınmaları ve bu gibi şeylerden muhafaza etmeleri lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde ittika ile emrettiği gibi herşey üzerinde hazır ve nazır olduğunu, perdeye riâyet edip etmediklerini ve kimlerle konuştuklarını bildiğini beyanla perdeyi ihlâl etmek isteyenleri tehdidetmiştir. Bundan bir iki âyet sonra perdenin lüzumunu ve fevaidini beyan hakkında tafsilât geleceğine binaen burada bu kadarla iktifa "olunmuştur. Hatunun amcasıyla dayısı pederi makamında mahrem olduklarından âyette bu iki sınıf zikrolunmamıştır. ( ^^"Ij ) emr-i setre dikkatin lüzumuna ve setri ihlâl etmek katiyen caiz olmadığına işaret için gaipten hitaba intikal olunmuştur. Tefsir-i Hâzin'de ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile hatunun kölesi kendine mahrem olup olmadığında ihtilâf vardır. Bazılar .Mahremdir», bazıları da «Namahremdir, perdeli bulunmak lâzımdır» dediler. İşte şu ihtilâfa binaen Fahri Râzi hatunun kölesine karşı açık bulunmasında mahzur ve beis yoktur, eğer mahzur olursa kölesine karşı mesture olmak lâzım olduğunu beyan etmiştir Fakat Hanefiye indinde kölesi ecnebi gibi olduğundan mesture olması lâzımdır. Gerçi bu âyet; ezvac-ı Resûluîlah hakkında nazil olmuşsa da umum müminlerin hakkında hükm-ü İlâhi böyledir ve sair nisvan için ayrı bir hüküm yoktur.

Ahzab 33:55

Vacip Tealâ hane-i saadete girmenin âdabını ve davet vukuunda davete icabetin lüzumunu beyan ettiği gibi ehl-i beyt-i R sûlullah'tan birşey istenildiğinde vera-yı perdeden istenilmek lâzınİ olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sizin nasıl görüştüğünüzü görür, bilir, ona göre ceza verir. İşte bu âyetlerle Cenab-ı Hak taife-i nisvana setrin lüzumunu ve setirde erkek ve kadınlar için kalplerinde temizlik ve taharet ! olduğunu beyanla Resulünün kadrini îlâ ve şanını terfi' etmiştir. '. Hz. Ayşe'den Müslim ve Buharî'nin rivayetlerine nazaran : âyet-i, hicabın yani kadınların mesture bulunmalarına dair olan bu : âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Ezvac-ı mutahherat bazı akşamları Medine kadınlarıyla beraber halî meydanlığa tenezzüh için çıkarlardı, Hz. Ömer de ((Ya Resulallah! Ezvacınızı perde altına alsanız.' Zira huzur-u risaletinize her nevi insanlar gelir, giderler» derdi, lâkin taraf-ı İlâhiden bir emir gelmediğinden Resûlullah Hz. Ömer'in bu sözünü sükûtla geçiştirirdi. Birgün ezvac-ı mutahhe^ rattan Hz. Şevde âdet veçhüzere tenezzühe çıktığında Hz. Ömer "Yâ Şevde! Biz seni bildik» dedi, Bu sözden maksadı hicap hak-! kında emr-i İlâhinin gelmesine hırsından neşet etmişti, ashaptan bir kimse de «Resûluîlah vefat ettiğinde Hz. Ayşe'yi ben elbette nikâh ederim» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyette ezvac-ı Resûlullah'm mesture olmasıyla emr-i İlâhi geldiği gibi Resûlullah'tan sonra nikâhlarının caiz olmadığını dahî beyanla Cenab-ı Hak Resulünün kaibini tatmin etmiştir. Çünkü; sûre'-nin evvelinde beyan olunduğu veçhile ezvac-ı Resûluîlah bilûmum müminlerin valideleri olduğu cihetle evlâdın validelerini nikâhla alması caiz olmadığı gibi harem-i Risaletpenahiye âhad-ı ümmetten hiçbir kimse münasip olmadığından hiçbir ferdin haremine dahil olamayacağını beyanla ezvac-ı mutahheratın herbiri zevce-i risalet şerefini ebeden muhafaza edecekleri suret-i kafiyede ilân olunmuştur. Binaenaleyh; ((Resûlullah'm vefatından sonra ezvac-dan birini nikâh ederim» diyerek alenen söylemek cür'etinde bulunan veyahut bu gibi şeyleri kalplerinde saklayan kimselerin azab-ı İlâhiden korkmaları lâzım olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ herşeyi bildiğinden bu gibi esrarı bilmekle lâyık olduğu cezayı vereceği şüphesizdir. Şu halde nefsini azaptan kurtarmak isteyen kimselerin gerek hal-i hayatında ve gerek hal-i ir-tihalinde Resûlulîah'a eza verecek ahkâm-ı şeriata mugayir bir harekette bulunmaması lâzımdır. Hicap âyeti nazil olunca akrabayı Resûluîlah "Bizler de perde arkasından mı konuşacağız?» demeleri üzerine Cenab-ı Hak kadınlar için yedi sınıf kimselerle konuşurken perde lâzım olmadığım beyanla akrabanın. hareketlerini ta'yirı etmiştir. Çünkü; kadınların pederleri, oğulları, biraderza-deleriyle hemşirezadeleri ve kendi biraderleri mahrem oldukları cihetle beyinlerinde nikâh carî olmadığından perdeye hacet olmadığı gibi 'kendileri misilli sair Müslüman kadınları ve mülk-ü yeminle malik oldukları köleleri ve cariyeleriyle dahî konuşmakta perdeye lüzum olmadığı beyan olunmuştur. Binaenaleyh; şu zikro-lunanlarla perdesiz konuşmakta günah yoktur ve bunlardan başka ricalle konuşmaktan kadınların nefislerini sakınmaları ve bu gibi şeylerden muhafaza etmeleri lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde ittika ile emrettiği gibi herşey üzerinde hazır ve nazır olduğunu, perdeye riâyet edip etmediklerini ve kimlerle konuştuklarını bildiğini beyanla perdeyi ihlâl etmek isteyenleri tehdidetmiştir. Bundan bir iki âyet sonra perdenin lüzumunu ve fevaidini beyan hakkında tafsilât geleceğine binaen burada bu kadarla iktifa "olunmuştur. Hatunun amcasıyla dayısı pederi makamında mahrem olduklarından âyette bu iki sınıf zikrolunmamıştır. ( ^^"Ij ) emr-i setre dikkatin lüzumuna ve setri ihlâl etmek katiyen caiz olmadığına işaret için gaipten hitaba intikal olunmuştur. Tefsir-i Hâzin'de ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile hatunun kölesi kendine mahrem olup olmadığında ihtilâf vardır. Bazılar .Mahremdir», bazıları da «Namahremdir, perdeli bulunmak lâzımdır» dediler. İşte şu ihtilâfa binaen Fahri Râzi hatunun kölesine karşı açık bulunmasında mahzur ve beis yoktur, eğer mahzur olursa kölesine karşı mesture olmak lâzım olduğunu beyan etmiştir Fakat Hanefiye indinde kölesi ecnebi gibi olduğundan mesture olması lâzımdır. Gerçi bu âyet; ezvac-ı Resûluîlah hakkında nazil olmuşsa da umum müminlerin hakkında hükm-ü İlâhi böyledir ve sair nisvan için ayrı bir hüküm yoktur.

Ahzab 33:56

Vacip Tealâ Resulünün hane-i saadetinde âhad-ı ümmet tarafından lâzım olan ihtiramı beyandan sonra mele-i a'lâ ve mele-ı nas içinde ihtiram olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ ve melekler Nebiyy-i Zişan üzerine envâ'-ı rahmet ve kerametle i'tina ederler ve Resûlullah'm şan ü şerefine ta'zim ve kadr-i âlilerinin terfiine melekler duâ ederler. Allahü Tealâ ve melekler envâ'-ı kerametle ikramda bulununca ey müminler! Siz de Resulünüze hayırla duâ edin. Bilhassa ismini işitince salevat-ı şerife getirin ve selâmetle dahî duâ edin ki âhirette ecr ü mesûbâta nail olun ve selâmet bulun. Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Resulullah'm ismini işiten her mümin üzere salevat-ı şerife getirmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; Resûlullah'm hal-i hayatında nasıl ta'zim lazımsa hal-i vefatında ism-i celili zikrolunduğunda dahî kemâl-i ta'zim ve ihtiram lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; Resûlullah cümle mükellefin veliy-yi nimeti ve tarik-ı istikamete sevkeder bir mürşid-i kâmili olup ehl-i imanı imana davet eden ve hidayetlerine yegâne sebep olan Resûlullah olduğundan bu misilli cesîm nimetlerin şükrünü salevat-ı serifeyle eda etmek her mümin üzerine lâzımdır. Binaenaleyh; Resûlullah'a salevat-ı serifeyle duâ ve selâm ihda ederek ism-i şerifini işitince bir ta'zim-i mahsusla ta'zime müsaraat etmek her mümin üzerine vaciptir, Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiyaya tebaiyetle âhad-ı ümmet üzerine salevat getirmek caizse de, istiklâl üzere salevat örf-ü şeri'de rusül-ü kirama mahsus olduğundan âhad-ı ümmete salevatla duâ caiz değildir. Rusül-ü kirama salevat; şanlarının i'lâ olunmasına duadır. Amma salevat-ı serifeyle duanın vücubu bizim Resulul-lah'tan aldığımız feyz-i dinî mukaabilinde şükürle âhirette ecir ve mükâfata nail olmaklığımız içindir. Salevat-ı şerife vesilesiyle birçok ecre nail olacağımıza bu âyet delâlet yönünden kâfidir. Zira: Cenab-ı Hakkın emrettiği şeyi işlemekte elbette sevap vardır.

Ahzab 33:57

Vacip Tealâ Resulüne salevatla emirden sonra bilâkis Resûlullah'a eza edenlerin cezaları lanet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; onlar Allah'ın ve Resulünün razı olmadıkları ef'âli işlemekle muhalefet ettiklerinden lanete ve azab-ı mühîne müstehak olmuşlardır. ( ö^j>, ) îzâ'; acıtmak manâsına olduğu cihetle Allahü Tealâ hakkında manâ-yı hakîkîsi muhaldir. Şu halde Allahü Tealâ'ya nazaran îzâ'; Üzeyr ve İsa (A.S.) Allah'ın oğlu ve melekler Allah'ın kızları de-vıek gibi merzîsinin hilafını işlemektir. Resûlullah'a îzâ'; şairdir demek gibi şan-ı nübüvvete lâyık olmayan şeyleri isnadetmektir. Yahut îzâ' ile murad; Resûlullah'a îzâdır ve Cenab-ı Hak ezadan münezzeh olduğu halde ismini zikretmek Resulüne ta'zim içindir. Çünkü Resulüne îzâyı Allah'a îzâ mesabesinde kılmak; elbette Resulüne ta'zîmdir. Bu âyette Allah'a îzâya ve Resulüne îzâya mukabil azap da iki nevi zikrolunmuştur. Birincisi: Allah'a îzâya mukabil lanettir. İkincisi: Resûlullah'a îzâya mukabil ihanet edici azaptır.

Ahzab 33:58

Vacip Tealâ Resulüne îzâ edenlerin duçar olacakları cezayı beyandan sonra Resulünün halis ümmetlerine îzâ edenlerin cezalarım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ki onlar mümin olan erkeklere ve mümine olan kadınlara işlemedikleri ef'âl-i zemimeyi isnadetmekle îzâ ederler. Onlar envâ'-ı ukubâtı cami olan bühtanı ve açık büyük günahı yüklendiler ki bigayrıhakkm afif, afife ve kusursuz olan ehl-i imanı incittiklerinden azab-ı ilâhiye müstehak oldular. Çünkü kusuru olmayan insana bigayrıhakkm îzâ etmek; mucib-i azaptır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Medine'de gece taşra çıkan hatunları takibeder birtakım süfeha zuhur etti. Onlardan hatunlar rahatsız olup zevçlerine haber vermeleri zevçlerinin de Resûlullah'a şikâyet etmeleri üzerine o makule evbaş güruhunu nalâyık ef'âlden nehyetmek üzere Cenab-ı Hakkın bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Gerçi şu rivayete nazaran bu âyet Medine'de vuku bulan bazı hâdiseye binaen o makule kimseleri nehyetmek için nazil olmuşsa da ilâyevmilkıyam insanlar arasında zuhur edecek bu misilli havadisin cümlesine şamildir. Binaenaleyh; sokak aralarında geceleri fuzuli silâh atmak ve nara vurmakla insanları rahatsız edenlere velhasıl her nevi ezayı irtikâbedenlere şamildir. Hulâsa; erkek ve kadın bilûmum ehl-i imana ezanın haram olduğu, bu misilli haramı irtikâb edenlerin büyük günah işlemiş oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahzab 33:59

Vacip Tealâ bigayrıhakkm insanlara ifk ü iftira ve sair husu-satla eza eden sefihleri menettikten sonra bilûmum hatunlara lâyık olan kıyafetlerini takınmalarım tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; ey kullarımızı irşad için meb'ûs ve müeyyedminindillâh olan Nebiyy-i Zişan! Evvelâ kendi ezvac-ı mutahheratma, kerimelerine ve saniyen sair müminlerin haremlerine nasihat tarikıyla de ki onlar bürgülerini üzerlerine bürünsünler. Zira; şu bürgülerini bürünmeleri onların bilinmekle süfehamn taarruzundan kurtulup îzâ olunmamalarına en yakın bir meslektir. Halbuki Allahü Tealâ bu âyetin nüzulünden evvel burgusuz gezmelerinden dolayı vâki olan kusurlarını setreder ve hallerine münasip ahkâmı inzalle merhamet buyurur. Çünkü; hasbelicab taşra çıkan kadında çarşaf olmayınca süfeha güruhu onları açık görüp tamaa-düştükleri gibi şüpheli ve iffetini ihlâl eden kadınlardan zannıyla arkalarına düşerek rahatsız edeceklerine binaen Cenab-ı Hak kadınların çarşaf bürünüp mesture olmalarını emretmiş ve hikmeti de bürgülü olan kadının kim olduğu bilinmemekle suizandan ve süfehamn takibinden kurtulmaları olduğunu beyan etmiştir. Şu halde tesettürün meşruiyetindeki hikmet; fitne kapısını kapamak, nesebi ziya'dan muhafaza etmek, zevceyi zevce rabıtla başkasının taarruzundan kurtarmak, aile teşkilâtına intizam vermek, evlâdın terbiyesine ve dünyanın imarına erkek dışarıdan, kadın içeriden çalışmaktır. işte bu âyet-i celileyle Cenab-ı Hak afife olan kadınları setir sebebiyle süfehamn su-u zannından ve taarruzlarından mahfuz kılmakla kalplerinin rahat olacağını beyan etmiştir. Çünkü; burgusuz gezen hatunun şekli ve kıyafeti görüldüğü cihetle kalbinde fesat olan kimselerin tamamı celbedip o vesileyle takibederek akıbet fitneye bâdı veyahut halk arasında güft ü gûyu mucip olarak birtakım rahatsızlığı mucip olacağı ve bu rahatsızlık zevçle zevce arasında imtizaçsızhğa müncer olup bilâhare tefrikayı dahi intaç ettiği çok defa görülmektedir. Şu halde setirle emir; bütün insanların kalplerinin rahatını ve aile arasında imtizacın esasını ve biçare çocukların terbiyesini te'min etmekle ve insanların yekdiğerine husumetten âzâde olmakla âlemin intizam üzere cereyanına büyük bir hadim ve kanun-u daimdir. Zira: kadının Örtülü bulunup eca-niple ihtilâttan memnu' olması zevcin emniyetini ve kalbin şüpheden vareste olmasını mucip olduğundan zevçle zevce beyninde muhabbetin devamına ve nesebin su-u /andan beri olmasına ve aile-hayatının rahatla geçmesine sebeptir. . İşte nisvamn tesettürü hakkında insanların her cihetle fevai-dini mucip ve insaniyete büyük bir hizmet ve bilhassa kadınlar hakkında bir lütuf olduğunu idrakten âciz, hava ve hevesine tâbi ve kuvve-i behimiyesi kuvve-i insaniye ve müdrikesine galip olan kimseler Avrupa'nın yaramaz ve hayvan meşrepli ve gayret-i in-saniyesini zayi etmiş birtakım insanların âdât-ı kerihelerini tah-sirile tesettür-ü nisvana itiraz ederek tesettür-ü nisvan; hürriyet-i nisvam selp, müddet-i hayatında hapis, faydasız tazyik ve onları mertebe-i insaniyeden iskat etmek ve hukuk-u medeniyeden çıkarmak gibi birtakım vesvese-i şeytaniye dermeyan ederler. Halbuki tesettür; kadınların hürriyetlerini muhafazaya yegâne hadimdir. Çünkü; hatunlar çocuk getirmekle ve hamil meşakkatlarıyla meşgul olduğu cihetle emr-i maişetini lâyıkıyla te'min edemediğinden behemehal maişet hususunda bir erkeğin himayesinde bulunması zaruridir ve onun maişetini tedarike zevci borçludur. Halbuki şimdi kadın hak sahibi, erkek borçludur. Bunun hürriyet hangisin-dedir? izdivaç meselesinde zevcin zevceyi veyahut zevcenin zevci himayesi, birinin âmir, öbürünün me'mur olması âheng-i intizamın yoluyla cereyan etmesinde emr-i lâzım ve zaruridir. Şu halde hangisi âmir ve hangisi me'mur olacak? Eğer kadın âmir olsun denecekse, fıtrattaki noksana ne denilecek? Eğer fıtratı tebdil mümkünse bu iddia doğru olabilir. Meselâ çocuk doğurmayı erkekler alıp onlarda olan kuvvet, kudret, şecaat, celâdet, dirayet ve zekâyı kadınlara vermek mümkünse bunun çaresini düşünmeli ve bir vakit için erkekliği kadınlara vermeli kadınlığı da erkekler almalıdır. Kadınları erkekler kadar veyahut daha ziyade yükseltmeye çalışanlar evvelâ fıtratı tebdile çalışmalıdırlar, yoksa fıtrat değişmedikçe herkesin meziyeti kendindedir. Bu evhamla yaşayanların kendilerindeki meziyeti ariyet suretiyle başkalarına verip onlarda olan fıtrattaki noksanı kendim alacağım diye kadınları merasimde takdim etmek, arabada sağ tarafa bindirmekle Allah'ın verdiği ulviyeti süfliyete tenzil eylemek hamakattan başka birşey değildir. Çünkü; fıtratta rical hakimdir ve nisvamn pek çok husu-satta ricale ihtiyacı aşikârdır. Bu kadar bedahete karşı «Ben bunun aksini yürüteceğim» diye uğraşmak hamakat ve safdil kadınları aldatmaktan başka ne olur? Şu halde fıtraten hatun erkeğe muhtaç olup zevç hatunun muhafazasına me'mur olunca bütün meü'net ve meşakkati üzerine aldığı hatundan zevcin de bir isteyeceği vardır. O da, iffet, taharet ve töhmetten beraettir; İffeti muhafazada bile kadın yine zevcinin himayesine muhtaçtır. Çünkü; kadın ecanibin taarruzuna müdafa-dan âciz kaldığı gibi meşakkate ve uzak mahalle misaferete tahammülü olamaz ve tahammülü farz olunsa tahammüle mani birçok halleri vardır. O halleri değiştirmek mümkün müdür? Şu halde behemehal idame-i hayatı bir recüle muhtaç olunca o recülün muhabbetini celbetmesi ve onun hüsn-ü zanm altında yaşaması zaruri değil midir? O kadının refah ü saadetle vakit geçirmesi zevcinin muhabbetinin devamına iffetinin şüpheden halı olmasına bağlı değil midir? Şimdi o hatun açık olarak istediği yerde gezer ve istediği kimselerle görüşürse zevcin hüsn-ü zanninı idame edebilir mi ve şüpheden kurtulur mu? Halbuki onun rahatı, refah ve saadeti zevcin hüsn-ü zannına bağlı değil mi? Eğer istediği yerde gezer, herkesle görüşür de zevcine şüphe gelir, kalbi rahatsız olursa bu şüpheyi izale ve kalbinin rahat olması setirden başka neyle olabilir? Eğer şüphe gelmezse çölde gezen behâimle onun ne farkı vardır? Serbest gezmesiyle hasıl olan töhmet zevçle zevce arasındaki muhabbetin nefrete tebeddülüne ve nefret de akıbet firkata sebep olursa bundan en çok zarar görecek kadın değil midir? Çünkü; firkat vuku bulunca kadının himayesine iltica edecek velisi ya bulunur ya bulunmaz. Eğer bulunursa velisinin himayesi altında me'yusane vakit geçirmesi ve aile teşkilâtından mahrum olması mı hürriyettir; yoksa zevcinin muhabbetinin idamesiyle evlâd ü ahfat yetiştirmek ve onların muradını görmek ve bir aile reisi olarak yaşamak mı hürriyettir? Eğer himaye edecek velisi yoksa sokakta kalacak ve binnetice şunun bunun hizmetçiliğine arz-ı ihtiyaç edecek veyahut süfehanm taarruzuna uğrayacak, sefalete düşecek. Bu levha-i sefalet mi hürriyettir? Evet! Mesture olanlarda dahî bazı iffetini ihlâl edenler bulunabilir, fakat serbestiye nispetle nadir olduğu gibi bizim için vazife, setir hususunda Allah'ın emrini yerine getirmektir. Allah'ın emrini yerine getirdikten sonra vâki olan şeyden mes'ûl olunmayacağı malûmdur. Şu tafsilâta nazaran İslâm kadınlarının hürriyeti erkeklerden daha ziyadedir. Çünkü; yalnız mesture bulunup dahil-i beytte aile teşkilâtıyla meşgul olmasına mukabil zevç nafakasını, kisvesini ve süknasım te'min etmekle mükellef olduğu gibi ikisinden hasıl olan çocukların nafakalarını tedarik ve her" cümlesinin refah ü saaâdet-lerini te'min etmekle dahi mükelleftir. Bu uğurda esbab-ı maişet yüzünden her türlü mezahime göğüs germek gece, gündüz onların rahatını düşünmek ve onların muhafaza ve himayelerini der'uhte etmek gibi sayılmaz ve tükenmze meşakkat ve düşüncelere karşı İslâmiyette kadının mükellef olduğu şey yalnız zevcinin muhabbetini ihlâl etmemekle kalbini tatmin etmektir. Şimdi erbab-ı insaf düşünsün! Hürriyet kimdedir? Kadın zevcine mi, yoksa zevç kadına mı hizmet ediyor? Hulâsa; hatunların bürgü bürünmeleri vacip olduğu ve bür-gülü olunca ecanibin o kadının kim olduğunu bilemediklerinden dolayı taarruzdan vareste olup ezadan kurtuldukları ve hatunların mçsture olmalarıyla fitne kapılarının kapanacağı bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahzab 33:60

Vacip Tealâ zatına, Resulüne ve müminlere alenen îzâ edenlerin cezalarını beyandan sonra gizli, ezada bulunanların cezalarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Zatıma yemin ederim ki eğer münafıklar gizli hıyanet ve nifaklarından ve zaaf-ı iman eseri kalplerinde birtakım fısk u fücura meyi ü muhabbeti olup afife kadınları yoldan çıkarıp zina etmek kasdıyla takibedenler fısklarmdan ve Medine'de ehl-i imanı rahatsız etmek ve asakir-i İslâmiye ve saire hakkında birtakım yalan haberler neşredenler bu hallere bir nihayet verip vazgeçmezlerse elbette biz sana onlarla kıtali emreder, seni onlara musallat kılarız, bundan sonra onlar seninle komşu olup sana mücavir olamazlar, ancak az bir müddet mücavir olurlar. Bu âyette beyan olunan üç sınıfın da bir cemaat olması muhtemeldir. Çünkü; münafıkta sıfat-ı nifak olduğu gibi kalbinde fısk u fücura meyi ü muhabbetle beraber yalan haberler de neşredebilir. Binaenaleyh; şu evsaf-ı mezmumenin üçü de bir şahısta içtima edebilir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile asakir-i İslâmiye gazaya gittiklerinde Medine'de münafıklar «Askerin hepsi katlolundu, düşman Medine'yi istilâ ediyor, başınızın çaresine bakın» gibi ehl-i imanın kuvve-i maneviyesini kıracak, ye's ü fütura düşürecek, korku ve endişe verecek şeyleri neşrederlerdi. Bununla beraber Medine'de münafıklar zahirde mü'min batında kâfir olup daima gizli olarak ehl-i İslâm aleyhine uğraşırlardı, ayrıca imanlarında sebat olmayan fasıklar vardı ki onlar da fısk u fücur kasdıyla ehl-i imana îzâ ederlerdi, diğer bir kısım ahali de vardı ki onların işleri de yalan haber neşretmek ve şuna buna iftira etmekle ifsadatta bulunmaktı. Cenab-ı Hak bu âyette onların cümlesini şiddetle tehdid etmiş ve bu fesadatlarmdan vazgeçmedikleri surette kıtalle emredeceğini te'kidle beyan ettiği gibi bu'diyete delâlet eden kelimesiyle dahî âkıbet-i emirde vatanlarından tardolunacaklarını ve Resûlullah'ın komşuluğundan mahrum kılınacaklarını da beyan eylemiştir. Zira; insan için vatanından tard olunmak gibi bir belâ olamaz. Çünkü; vatandan tardo-lunmakta bilûmum ma'lûfâtını, emlâk ü arazisini, evini, bağını, akraba ve taallûkaatını, ahbab ü yaranını ve ömrünün mahasalini terketmek gibi birçok musibetler olduğundan Cenab-ı Hak müf-sitleri tard u teb'idle tehdid etmiştir. İşte memleket dahilinde birtakım eracif neşriyle kitle-i İslâmiyeyi iz'âc edenleri, fitne ve fesatla meşgul olanları sahibül'emir olan kimse tarafından onları tardla fesatlarının izale olunmasına âyette işaret vardır. Binaenaleyh; onlar için hiçbir yerde rahat mümkün olamaz. Zira; ehl-i iman arasında onların yerleri yoktur. Binaenaleyh; onlar için çare-i halâs; irtikâb ettikleri ah-lâk-ı zemimeden vazgeçmek ve hakîkî Müslüman olmaktır. Bu gibi Müslüman simasında bulunan, Müslüman aleyhinde uğraşan, fitne ve fesada çalışan münafıklar her z-amanda mevcut olduğundan Cenab-ı Hak onları her nerede olurlarsa tutulup katlolunmalarıyla emretmiştir. Binaenaleyh İslâmiyete yakışan; pâk nasıyedir. Çünkü; mülevves nasıyenin ehl-i İslâm arasında yeri olmadığı bu âyetle sabit olmuştur.

Ahzab 33:61

Vacip Tealâ zatına, Resulüne ve müminlere alenen îzâ edenlerin cezalarını beyandan sonra gizli, ezada bulunanların cezalarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Zatıma yemin ederim ki eğer münafıklar gizli hıyanet ve nifaklarından ve zaaf-ı iman eseri kalplerinde birtakım fısk u fücura meyi ü muhabbeti olup afife kadınları yoldan çıkarıp zina etmek kasdıyla takibedenler fısklarmdan ve Medine'de ehl-i imanı rahatsız etmek ve asakir-i İslâmiye ve saire hakkında birtakım yalan haberler neşredenler bu hallere bir nihayet verip vazgeçmezlerse elbette biz sana onlarla kıtali emreder, seni onlara musallat kılarız, bundan sonra onlar seninle komşu olup sana mücavir olamazlar, ancak az bir müddet mücavir olurlar. Bu âyette beyan olunan üç sınıfın da bir cemaat olması muhtemeldir. Çünkü; münafıkta sıfat-ı nifak olduğu gibi kalbinde fısk u fücura meyi ü muhabbetle beraber yalan haberler de neşredebilir. Binaenaleyh; şu evsaf-ı mezmumenin üçü de bir şahısta içtima edebilir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile asakir-i İslâmiye gazaya gittiklerinde Medine'de münafıklar «Askerin hepsi katlolundu, düşman Medine'yi istilâ ediyor, başınızın çaresine bakın» gibi ehl-i imanın kuvve-i maneviyesini kıracak, ye's ü fütura düşürecek, korku ve endişe verecek şeyleri neşrederlerdi. Bununla beraber Medine'de münafıklar zahirde mü'min batında kâfir olup daima gizli olarak ehl-i İslâm aleyhine uğraşırlardı, ayrıca imanlarında sebat olmayan fasıklar vardı ki onlar da fısk u fücur kasdıyla ehl-i imana îzâ ederlerdi, diğer bir kısım ahali de vardı ki onların işleri de yalan haber neşretmek ve şuna buna iftira etmekle ifsadatta bulunmaktı. Cenab-ı Hak bu âyette onların cümlesini şiddetle tehdid etmiş ve bu fesadatlarmdan vazgeçmedikleri surette kıtalle emredeceğini te'kidle beyan ettiği gibi bu'diyete delâlet eden kelimesiyle dahî âkıbet-i emirde vatanlarından tardolunacaklarını ve Resûlullah'ın komşuluğundan mahrum kılınacaklarını da beyan eylemiştir. Zira; insan için vatanından tard olunmak gibi bir belâ olamaz. Çünkü; vatandan tardo-lunmakta bilûmum ma'lûfâtını, emlâk ü arazisini, evini, bağını, akraba ve taallûkaatını, ahbab ü yaranını ve ömrünün mahasalini terketmek gibi birçok musibetler olduğundan Cenab-ı Hak müf-sitleri tard u teb'idle tehdid etmiştir. İşte memleket dahilinde birtakım eracif neşriyle kitle-i İslâmiyeyi iz'âc edenleri, fitne ve fesatla meşgul olanları sahibül'emir olan kimse tarafından onları tardla fesatlarının izale olunmasına âyette işaret vardır. Binaenaleyh; onlar için hiçbir yerde rahat mümkün olamaz. Zira; ehl-i iman arasında onların yerleri yoktur. Binaenaleyh; onlar için çare-i halâs; irtikâb ettikleri ah-lâk-ı zemimeden vazgeçmek ve hakîkî Müslüman olmaktır. Bu gibi Müslüman simasında bulunan, Müslüman aleyhinde uğraşan, fitne ve fesada çalışan münafıklar her z-amanda mevcut olduğundan Cenab-ı Hak onları her nerede olurlarsa tutulup katlolunmalarıyla emretmiştir. Binaenaleyh İslâmiyete yakışan; pâk nasıyedir. Çünkü; mülevves nasıyenin ehl-i İslâm arasında yeri olmadığı bu âyetle sabit olmuştur.

Ahzab 33:62

Vacip Tealâ bu misilli erbab-ı fesadı salâha davetten sonra icabet etmezlerse tardetmek ve her nerede bulunurlarsa tutup katletmek lâzım olduğunu ba'delbeyan bu gibileri tard veya katil yeni bir âdet olmayıp eski bir âdet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; âdet-i İlâhiye nesih kabul etmez. Çünkü âdet-i İlâhiye; emr ü nehyile sabit olmuş nesih ve tağyir kabul eden ahkâm kabilinden değildir. Binaenaleyh bu misilli münafıklar hakkında carî olan âdet-i İlâhiye; her zaman rahmetinden uzak tutmakla mel'ûn oldukları halde kahr u tedmir etmektir.

Ahzab 33:63

Vacip Tealâ münafık ve müfsitlerin dünyada hallerini beyandan sonra âhireti beyanla tehdid etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allahü Tealâ'dan başka kıyametin vaktini ve vukua geleceği zamanı bilen yoktur ve olamaz. Zira; ilmi Allaha münhasırdır. Gerçi Vacip Tealâ kitaplarında cümle enbiyaya kıyameti haber verdi, ancak zamanını hiçbir kimseye haber vermemiştir. Binaenaleyh; kıyameti ne gibi şey bildirebilir? Elbette hiçbir şey kıyameti bildiremez, lâkin kıyametin yakm vâki olması me'mûldür. Medarik'te beyan olunduğu veçhile müşrikler istihza tarikıyla, Yahudiler de imtihan suretiyle kıyametin zamanından suâl etmeleri üzerine bu âyeti inzalle kıyametin aceleten vukuunu isteyenleri tehdid etmiştir.

Ahzab 33:64

Yani; kıyameti ta'cil edenler akıbeti bilmediklerinden ta'cil ederler, yoksa kıyamette başlarına geleceği bilseler ta'cil etmezler. Zira; Allahü Tealâ kâfirleri rahmetinden uzak' kılmakla lanet ettiği gibi onlar için ebedî Cehennem ateşini hazırladı. Halbuki kâfirler ateşten kurtaracak bir dost ve yardımcı da bulamazlar. Şu halde ta'cil etmeleri başlarına geleceği bilmemelerindendir.

Ahzab 33:65

Yani; kıyameti ta'cil edenler akıbeti bilmediklerinden ta'cil ederler, yoksa kıyamette başlarına geleceği bilseler ta'cil etmezler. Zira; Allahü Tealâ kâfirleri rahmetinden uzak' kılmakla lanet ettiği gibi onlar için ebedî Cehennem ateşini hazırladı. Halbuki kâfirler ateşten kurtaracak bir dost ve yardımcı da bulamazlar. Şu halde ta'cil etmeleri başlarına geleceği bilmemelerindendir.

Ahzab 33:66

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'e girdiklerinde beyinlerinde cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor. İşte böyle demekle tazarru' ederler ve sözlerine sunu da ilâve ederek derler

Ahzab 33:67

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'e girdiklerinde beyinlerinde cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor. İşte böyle demekle tazarru' ederler ve sözlerine sunu da ilâve ederek derler

Ahzab 33:68

İşte kâfirler bu sözleriyle kendilerini idlâl edenlerden intikam almak isterler. Çünkü; onlar Cehennem'in azabını görünce Allah'a ve Resulüne itaat etmediklerine ve onlara itaat mukabilinde ulularına ve büyüklerine itaat ettiklerine nedamet ederler ve büyüklerinin kendilerini idlâl ettiklerini ve idlâl ettiklerine bedel azaplarının iki kat olmasını ve rahmet-i İlâhiyeden şiddetle uzak olmalarını isterler, lâkin bu nedametleri fayda etmez, onları azaptan kurtaramaz. Azaplarının iki kat olmasını istemelerinin sebebi; biri kendi dalâletleri, diğeri de bunları idlâl etmelerine mukabil olmasıdır.

Ahzab 33:69

Vacip Tealâ zatına ve Resulüne itaatsizlik edenlerin lanet olunduklarını beyandan sonra Benî İsrail'in Hz. Musa'ya iftira ettikleri gibi ümmet-i Muhammed'in de Resullerine iftira etmemelerini tavsiye etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Benî israil'in iftiralarını meydana koymakla Hz. Musa'yı âleme karşı tebrie etmiştir. Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile Benî İsrail'in i Hz. Musa'ya iftiralarında üç rivayet vardır. Birincisi: Su- i re-i Kasas'ta beyan olunduğu veçhile Karun, Hz. Musa'ya iftira ;etmek üzere bir fahişeyi para vermekle teşvik etmişti. Allahü Tealâ hatuna doğru söyletmekle Hz. Musa'yı tebrie etmiştir. İ kincisi: Benî İsrail açıkta guslederler ve avret mahallerini set-retmezlerdi. Hz. Mûsâ bundan tehaşi eder ve onlardan tenha bir mahalde guslederlerdi. Benî İsrail Hz. Musa'nın tenha mahalde guslettiğini görünce Hz. Musa'nın vücudunda illet olmasa bizimle beraber guslederdi. Vücudunda illet olduğundan bizimle beraber bulunmuyor dediler. Cenab-ı Hak bu isnatlarından Mûsâ (A.S.) ı tebrie murad eder. Birgün Hz. Mûsâ elbisesini bir taş üzerine koymuş guslederken şiddetli bir rüzgâr halkeder. Rüzgâr taşı yuvarlar, elbise taşa dolaşır. Taş elbiseyi Benî İsrail'in kalabalık olduğu bir mahalle yuvarlar, götürür, Hz. Mûsâ libasım almak üzere arkasından koşar ve herkes vücud-u Musa'yı görürler ki ilel ü emrazdan salimdir. Üçüncüsü: Hz. Mûsâ biraderi Harun'u katletti dediler. Çünkü; Mûsâ (A.S.) biraderiyle beraber Tûr'a gittiklerinde Harun vefat ettiğinden Benî İsrail «Hz. Mûsâ biraderini katletti» demişlerdi. Allahü Tealâ Harun (A.S.) ı ihya edip biraderinin katilden beraetine şehadet etmesiyle Cenab-ı Hak bu isnatlarından dahî tebrie etmiştir.

Ahzab 33:70

Vacip Tealâ Benî İsrail'in resullerine iftiralarını beyandan sonra ehl-i imana doğru söylemelerini tavsiye etmek üzere buyuruyor. Bu âyette ittika ve doğru sözün a'mâli ıslaha ve günahları mağfirete sebep olduğu beyan olunmuştur. Şu halde insanların haramdan kaçınmakla doğru söylemeye dikkat etmeleri lâzımdır.

Ahzab 33:71

Vacip Tealâ Benî İsrail'in resullerine iftiralarını beyandan sonra ehl-i imana doğru söylemelerini tavsiye etmek üzere buyuruyor. Bu âyette ittika ve doğru sözün a'mâli ıslaha ve günahları mağfirete sebep olduğu beyan olunmuştur. Şu halde insanların haramdan kaçınmakla doğru söylemeye dikkat etmeleri lâzımdır.

Ahzab 33:72

Vacip Tealâ Resulünün hüsn-ü âdabını beyanla müminleri me-kârim-i ahlâka irşaddan sonra tekâlif-i İlâhiyenin enır-i azîm olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette emanetle murad; tekâlif-i Ilâhiyenin cümlesine şamildir, Semavat ve arza tekâlif kabul etmelerini emrin manâsında birkaç ihtimal vardır. Birincisi: Tekâlifin azametini tasvirdir. Yani semâvât ve arzın bu kadar cesametleriyle beraber onlar idrak sahibi olsalar da emaneti kabulü teklif etmiş olsaydık kabulden imtina' ederler ve akıbetin vehametinden korkarlardı, lâkin insan akıbeti düşünemediğinden kabul etti demektir. İkincisi: Semâvât ve arza Cenab-ı Hak jehm ü idrak vermekle onlara emaneti kabulü teklif etti ve onlar da evıaneti yoluyla eda edemeyeceklerini beyanla kabulden i'tizar ettiler, Hz. Adem'e teklif olununca derhal kabul etti. Yahut semavât ve arzın imtina' ıyla murad; kaabiliy etlerinin olmaması, insanın kabulüyle murad; kaabiliy et ve istidad sahibi olmasıdır.

Ahzab 33:73

Yani; Allahü Tealâ insana emaneti tahmil etti ki küfrünü saklamak ve Müslümanlara hıyanet etmekle bilûmum cinâyâtı irtikâb eden münafıkları emanete hıyanetlerinden ve müşrikleri de tevhidi ihlâl ettiklerinden dolayı ta'zip ve müminlerin tevbelerini kabul etsin, amellerine mukabil ecr ü mesûbât versin. İşte âsîlere azap etmek, itaat edenlere sevap vermek hikmetine mebni emaneti insana tahmil etti.

Sebe' 34:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, âyeti havidir. Yani; hamdetmek şanından olan her ferdin hamdi ve medh ü senası şol Allahü Teâlâ'ya mahsustur ki semâvat ve arzda mevcut bilcümle mükevvenatta icad, i'dam, ibkaa, ifna, ihya ve ımate cihetlerinde tasarruf onundur. Binaenaleyh; ondan gayrı hiçbir kimsenin hamde bizzat istihkakı yoktur. Çünkü; dünyada gerek alem-ı ulvî ve gerek âlem-i süfliden insanlara feyezan eden nimetler Zat-ı Barî'den feyezan ettiği cihetle kullarının şükrüne müstehak olduğu gibi âhirette dahî hamdü sena kendi zat-ı ulûhiyetine mahsustur. Zira; nasıl ki dünyada insanlara sayılmaz ve tükenmez nimetleri veren odur, âhirette dahi her türlü nimetler kullarına onun tarafından vasıl olduğu cihetle âhirette de hamde lâyık ve müste-hak.odur, Allahü Tealâ dünyada ve âhirette işlerini muhkem kıldığı gibi cümle mahlûkatm ahvalini tamamen bilir. Hulâsa; dünyada ve âhirette kullarına her nimet kendisinden varid olduğu cihetle dareynde bizzat hamde müstehak olduğu, dünya ve âhirette onun gayrı bizzat hamde müstehak bir kimse olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Yani; hamdetmek şanından olan her ferdin hamdi ve medh ü senası şol Allahü Teâlâ'ya mahsustur ki semâvat ve arzda mevcut bilcümle mükevvenatta icad, i'dam, ibkaa, ifna, ihya ve ımate cihetlerinde tasarruf onundur. Binaenaleyh; ondan gayrı hiçbir kimsenin hamde bizzat istihkakı yoktur. Çünkü; dünyada gerek alem-ı ulvî ve gerek âlem-i süfliden insanlara feyezan eden nimetler Zat-ı Barî'den feyezan ettiği cihetle kullarının şükrüne müstehak olduğu gibi âhirette dahî hamdü sena kendi zat-ı ulûhiyetine mahsustur. Zira; nasıl ki dünyada insanlara sayılmaz ve tükenmez nimetleri veren odur, âhirette dahi her türlü nimetler kullarına onun tarafından vasıl olduğu cihetle âhirette de hamde lâyık ve müste-hak.odur, Allahü Tealâ dünyada ve âhirette işlerini muhkem kıldığı gibi cümle mahlûkatm ahvalini tamamen bilir. Hulâsa; dünyada ve âhirette kullarına her nimet kendisinden varid olduğu cihetle dareynde bizzat hamde müstehak olduğu, dünya ve âhirette onun gayrı bizzat hamde müstehak bir kimse olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Sebe' 34:2

Vacip Tealâ herşeye ilmi lâhik olduğunu icmalen beyandan sonra, herşeyi ilminin ihata ettiğini'tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ yere gireri, yerden çıkan, semadan inen, | semaya çıkan eşyanın her ferdini, her cüz'ünü bilir ve semadan nazil olan bereketlere ve arzdan hasıl olan nimetlere şükreden kullarına merhamet eder ve nimetlerin şükrünü edada kusur eden- ( lerin kusurlarını afla mağfiret buyurur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran rahmet-i İlâhiye; 1 semâdan bereketleri inzal edip yerden bereketleri bitirmeye masruftur. Mağfiret-i İlâhiye de kulların rujıları amel-leriyle beraber semâya çıktığında mağfirete masruftur.

Sebe' 34:3

Vacip Tealâ dünyada ve âhirette hamde istihkakını ve ilminin herşeyi muhit olduğunu beyandan sonra kâfirlerin âhireti inkârlarını ve bu inkâra cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; vaad-i İlâhide yanlış olmaz. Şu halde vaad ettiği kıyamet elbette olacak ve size gelecek olduğu cihetle inkârınız merduttur. Yani; Allahü Tealâ Resulü vasıtasıyla âhireti vaad edince kâfirler istihza tarikıyla "Bize kıyamet gelmez, âhiret yoktur» demeleri üzerine onların bu inkârlarını red ve davalarını iptal etmek üzere Cenab-ı Hak Resulüne cevabı ta'lim suretiyle de ki habibimî Kıyameti inkâr eden kâfirleri? sen cevapta «Ey kâfirler! Yerde ve gökte bulunan mevcudattan zerre miktarı hiçbir şey ilminden gaaip olmayan, küçük, büyük herşeyi levh-i mahfuzunda yazılı olan Rab-bime yemin ederim ki kıyamet elbette size ve umuma gelecek. Zira: Rabbim kıyametin geleceğini haber verdi. Rabbimin haberinde ise hulfolmaz, elbette vâki olur» demekle onları ilzam et. Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile kâfirlere karşı kıyameti ispatta Vacip Tealâ'mn âlim-ül gayb olduğu zikrolunmuştur. Çünkü; kıyamet mugayyebatm en hafi ve en büyüklerinden olduğu cihetle kıyameti ispatta Vacip Tealâ'mn semâvât ve arzın her zerresine ilminin lâhik olduğunu beyan etmek kıyamet hakkında haberinin doğru olup şüphesiz olduğuna binaen kıyameti ispatta Cenab-ı Hakkın âlimülgayb olduğu beyan olunmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'mn semâvâta; ervaha ve arza ilmini beyanla; eesama, ecsamm eczalarına ve onların mekânlarına âlim olduğuna işaretle hasrın ve âhiretin imkânına ve vâki olacağına işaret olunmuştur. Çünkü; ecsamı ve ecsamm eczasını bilince onların hayat bulup iadesi mümkün olacağında şüphe yoktur. Hulâsa; kâfirlerin kıyameti inkâr ettikleri ve Resulullah'ın kıyametin geleceğini yeminle te'kidederek kâfirlerin inkârlarını reddettiği, semâvât ve arzın eczasından hiçbir zerresi ilm-i İlâhiden gaaip olmadığı ve zerreden büj7ük ve küçük her ne varsa cümlesi levh-i rnahfuz'da yazılı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Sebe' 34:4

Vacip Teala kıyametin vaki olacağını beyandan sonra vukuunun hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ herşeyi, hatta insanların amellerini dahi levh-i mahfuz'da yazdı ve ispat etti ki Allah'ın vahdaniyetine, Resulünün risaletine imanla beraber amel-i salih işleyen kimselerin amellerinin cezasını versin. Çünkü; kıyamet olmasa herkes amelinin cezasını tamamıyla istifa edemez. Zira; dünyada ne kadar hüsn-ü ceza görse bekası olmadığından ameline ceza kâfi olamaz. İşte şu imanla amel-i salih işleyenler için vâki olan kusurları mağfiret ve bol rızık var ki, o rızk-ı kerimdir, yani sahibine zahmet vermez. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip, Tealâ iman mukabilinde mağfiret ve amel-i salih mukabilinde rızk-ı kerimi zikretti. Çünkü; müminin her ne kadar günahı çok olsa da akıbet Cehennem'den çıkıp Cennet'e gireceğine binaen her mümin için imanı sebebiyle mağfiret vardır, rızk-ı kerim de amel-i salihe münasiptir. Zira; Allah'ın rızası için amel eden kullarını rızk-ı kerimle mesrur etmek şan-ı ulûhiyete lâyıktır ve âhiret rızkında kisb meşakkati ve tükenmek korkusu olmadığından müminlere verilecek rızık, kerem sıfatıyla tavsif olunmuş ve mağfiret müminlere mahsus olup birkaç kısma münkasem olmadığından başka bir sıfatla temyiz olunmamıştır. Amma mutlaka rızık; mümine ve kâfire âm olduğundan birçok aksamı bulunduğu cihetle müminlere mahsus olan rızkın sairlerinden tefrik olunması için bu âyette kerem sıfatıyla tavsif olunmuştur. Çünkü; âsîlerin rızkı Cehennem'de zakkum ağacı ve emsali birtakım fena şeyler olduğu cihetle onların rızkında kerem sıfatı yoktur.

Sebe' 34:5

Vacip Tealâ kıyametin vücudundaki hikmet; kullarının amel-leriyle cezalanmaları olduğu ve ehl-i imanın cezası rızk-ı kerim olup mağfiretle taltif edeceğini ve ehl-i küfrü azapla cezalandıracağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kıyametin vukuu muhakkak vu levh-i mahfuz'da herşeyi biz ispat ettik ki bizim vahdaniyetimizi ikrar ve kudretimize delâlet eden âyetlerimize iman edenleri hüsn-ü ceza iie ve bizi âciz kılmak emeliyle âyetlerimizi iptale sa'yedenleri acıtıcı fena azaplarla cezalandıralım, herkes sa'yinin cezasını görsün, amel-i abes olmasın.- Ricz : azabın gayet çirkini ve şenîi manasınadır. Şu halde âyetleri iptale sa'yedenlerin sa'ylcri pek büyük cinayet olduğundan onların azaplarının şiddetine işaret için Cenab-ı Hak azaplarının şenaat manâsını mutazanrmm olan riczden olacağını beyan etmiştir. Hulâsa; ahkâm-ı şeriatı iptale sa'yedenlerin cezaları pek şiddetli olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Sebe' 34:6

Vacip Tealâ âyetlerini iptale sa'yedenlerin cezalarının şiddetini beyandan sonra dünyada dahi sa'ylerinin batıl olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Seni tekzibeden kâfirler âyetlerimizin iptaline ne kadar sa'yetselor sa'yleri batıldır. Zira; .sol kimseler Rabbin Teaîâ'nm sana inzal ettiği Kur'an'm ancak hak olduğunu ve haktan hariç birşeyi mutazammm olmadığını bilirler ki onlara ilim verildi. Binaenaleyh; kendileri erbab-ı ilini ve irfandandırlar, onlar o Sûre kitabın tarik-ı haktan inhiraf edenlerden intikam almaya kaadiı ve zatında bilûmum medh ü senaya müstehak olan zat-ı eceli alâ'nm tarik-ı müstakimine delâlet ettiğini dahi bildiklerinden ipi tale sa'yedenlerin sa'yleri semeresiz kalır. Çünkü; erbab-ı ilme onj ların tekzipleri fütur vermediği gibi daha ziyade kuvvet verir. Hâzin, Kazî ve Medarik'in beyanları veçhile âyette kendilerine ilim verilen erbab-ı ilim le murad; ashab~ı Resulul-lah veyahut ehl-i kitabın uleması olmak muhtemel ise de Kur'an'a iman eden bilcümle ulema murad olunmak daha ziyade muvafıktır. Çünkü; ashab-ı Resûİullah ile ehl-i kitabın uleması beraber murad olunmakta bir mani de yoktur. Zira maksat; Kur'an'm hak olduğunu bilip ona iman etmektir. Şu halde «Ashaptır» veyahut ((Ehl-i kitap ulemasıdır» diyerek tefrikte bir manâ olmadığı gibi âyette tefrika delâlet eder bir delil de yoktur. Binaenaleyh; mutlaka Kur'an'm hak olduğunu bilip iman eden ehl-İ ilme din-i Muhammedi'ye tan'eden kâfirlerin veyahut İslâm kisvesine bürünmüş münafıkların ta'nlarının hiç te'siri olamaz ve erbab-ı ilme onların te'sir edemeyeceğini Cenab-ı,Hak bu âyetle ispat etmiştir. Çünkü; hakka karşı batıl az bir zaman içinde parlar gibi görünürse de daima muzmahildir. Binaenaleyh; ulemanın kalbinde yakin üzere sabit olan itikad-ı hak hariçten birtakım müfsitlerin itirazları ve ta'n-larıyla mütezelzil olmaz. Bu âyette Kur'an'm hak olduğunu bilmeye sebep olan ilimle murad; ilm-i dinî olduğundan ulûm-u felsefiye ve sanayi-i garibeye müteallik ilim sahiplerinin itikaad-ı hakka muvaffak olmamalarıyla suâl varid olmaz. Zira; ulûm-u sınaiyye itikaad-ı hakka hadim değildir, belki umur-u dünyaya hadimdir. Şu halde ulûm-u dünyaya âlim olmakla ulûm-u dine ve itikaad-ı hakka âlim olmak lâzım gelmez.

Sebe' 34:7

Vacip Tealâ ehl-i ilmin Kur'an'm hak ve doğru yola isal ettiğini bildiklerini beyandan sonra kâfirlerin tekzibe dair söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Resulullah kâfirlere öldükten sonra dirileceklerini, hasrı ve kıyameti haber verince bu haberi havsalaları almadığından Resûlullah'ı istihza maksadıyla bazıları bazılarına dediler ki «Biz size bir recül gösterelim mi ki o recül size garip bir şey haber veriyor ve haber verdiği şey muhal olduğu halde mümkün addediyor ve vâki olacağını suret-i kafiyede söylüyor ve (Siz vefat edip her eczanız dağılıp toprağa karıştığınızda tekrar dirilip bir mahlûk-u cedid olacaksınız» demekle birtakım akim almayacağı muhalâttan bahsediyor. Halbuki o recül nübüvvet davasında bulunuyor. Nebi olan kimse böyle muhalâttan bahseder mi?» dediler ve bundan maksatları şan-ı nebeviye nakisa bulmak ve imandan imtina' etmektir. Halbuki evvelâ nasıl icad olunduklarını düşünmemekle cehaletlerini meydana koymuşlar ve hamakatlarını âleme ilân etmişlerdir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile âyette recülle murad-ları; Resûlullah'tır. Resulullah beyinlerinde ism-i alemîsiyle meşhur olduğu halde recül tabirleri, söylediği sözü kendi zu'mlarmca beğenmediklerinden bilmemezlik içindir. Temzik ; tefrik olunup dağılmak manâsına yani «Eczalarınız dağılıp toprağa karışıp yok olduktan sonra elbette yeniden insan olacaksınız» demektir. Kâfirler sözlerine şunu da ilâve ettiler, dediler ki: ,

Sebe' 34:8

Yani; müşrikler Rcsûlullah'ın kelâmını gaayet garip addettiklerinden dediler ki '»Ölüp toprağa karışıp yok olduktan sonra tekrar dirilip insan olmak inanılır birşey değildir. Şu halde Muhammed (S.A.) bu sözüyle ya Allahü Tealâ'ya yalan olarak bile bile iftira ediyor, yahut cinnete müptelâ olmuş, böyle birtakım haya-■lâttan bahsediyor. Acaba bunun hangisidir? Yalanla iftira mı, yoksa cinnet mi?» demekle şan-ı nebeviye lâyık olmadık isnadatta bulundular. Hulâsa; kâfirlerin- Resûlullah'ın hasra müteallik haberini is-tib'âd ettikleri ve Resûlullah'ın beyanatım iki şeye hamledip «Ya iftirâalâllah» veyahut «Asar-ı cinnettir» dedikleri ve bu sözleriyle hamakatlarını meydana koydukları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Vacip Tealâ müşriklerin ve müfsitlerin Resulüne isnadettik-j. leri iftira ve cinnetten Resulünün beri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onlar için asla necafej yoktur. Çünkü; onların kibirleri nebilerinin haberini tasdiklerine! mani olduğundan hidayete yaklaşmak ve doğru yolu tutmak ihti-g mali yoktur, dalâletleri hidayete gaayet uzak olduğu cihetle bu mi-| silli hezeyanı bilâpervâ söylemeye cesaret etmişlerdir. Medarik'te ve Beyzâvî'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ^j bu âyette müfsitlerin Resulüne isnadettikleri şeyleri redle kendilerine daha esna' olan dalâl-i baîdi ispat etmiş ve iftiranın kendilerinde olduğunu beyan buyurmuş ve dalâletlerinin sebep olduğu azabı dalâl üzerine takdimle azaba istihkaklarının kemaline işaret etmiştir. Çünkü dalâlet; behemahal azaba müeddi olacağından ikisi keenne bir zamanda oluyor gibi dalâl ve azap beraber zikrolun-muştur. Zira; dalâlette olan kimse itikadıyla ve ameliyle ayn-ı azap içinde yol tutmuş gidiyor, halbuki kendinin haberi yoktur. Şu halde onun ef âli ayn-ı azap demektir.

Sebe' 34:9

Vacip Tealâ Resulüne iftira edenlerden intikamını almaya kaadir olduğunu beyanla birtakım azviyata cesaret edenleri insafa davet etmek üzere buyuruyor. Her gün arzdan hasıl olan nimetlerle telezzüz ve taayyüş ettiklerini bilmiyorlar mı? Semadan nazil olan bereketlere bakıp düşünmüyorlar mı? Bu kadar büyük deliller meydanda olduğu halde nasıl oluyor ki hasrı inkâr ediyorlar, emvatı ihya etmek, semayı ve arzı icaddan daha kolay değil mi? Bunları- halka kaadir olan hallâk ufacık insanları ihyaya kaadir olmaz mı? Halbuki Allahü Tealâ'ya nispetle büyük, küçük, zor, kolay olmaz. Zira; kudret-i İlâhiyeye nispetle zerreyi halket-mekle bütün dünyayı halketmek beyninde fark yoktur, cümlesi müsavidir. Çünkü; zorluk ve kolaylık bizlere nispetledir. Şu halde bu kadar cesîm mahlûkatı halkettiğini her gün müşahede eden insanlar haşr-ı emvatı inkâr ederler de Allah'ın kahrından korkmazlar mı? Çünkü; ga-zab-ı İlâhiyi mucip olan esbabı terkle canib-i İlâhiye rücû' eden abdin teemmülü çok olduğu cihetle bu misilli kimselerden intikam almaya kudretine birçok deliller vardır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin Resulullah'a azviyatlarının ve âyetleri tekziplerinin şiddetli azabı mucip olduğunu ve eğer kâfirler bu hal üzere ısrar ederlerse azabın gayet büyüğüne müstehak olduklarını kendilerine tebliğle tehdid için Ce-nab-ı Hak bu âyeti inzal etmiştir. Çünkü; bu âyette insanlar her nereye gitseler arzla sema arasından çıkmaya ve kaçıp kurtulmaya bir yol bulamayacaklarını ve isyana devam edince Allah'ın azabından korkmaları lâzım geldiğini, dünyada helaklerini murad ederse -yere batırmak veya semadan bir parça düşürmekle helak edeceğini beyan; elbette onları tehdittir. Hulâsa; insanlar için semâvât ve arzda olan acâibata nazar etmek lâzım olup o delâile nazar etmeyenleri Allahü Tealâ isterse yere batırmak veyahut semadan bir parça düşürmekle ihlâk edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Sebe' 34:10

Vacip Tealâ âlem-i mükevvenatta olan acâyibata nazarın lüzumunu beyandan sonra acâyibât-ı İlâhiye cümlesinden olarak Dâvûd (A.S.) a vermiş olduğu bazı fezâili beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; demir elinde çamur gibi yumuşak olduğu cihetle ateşsiz ve çekiçle doğmeksizin demirden eliyle istediğini yapardı. Medarik'te ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Dâvûd her ne zaman teşbih ederse etrafında olan dağlar, o havalide bulunan kuşlar onunla beraber teşbih ve tehlile devam ederler ve onların herbiri Hz. Davud'un emrinden çıkmazlardı. Dağların ve kuşların teşbihlerinin keyfiyeti; Hz. Davud'a mucize olarak Cenab-ı Hak dağlarda ve kuşlarda teşbihe delâlet eder sadalar halkedip Dâvûd (A.S.) m o sadayı işitmesidir. Yahut Bey-zâvî'nin ikinci tevcihine nazaran dağların, kuşların acîp ve garip halleri Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzihe delâlet etmeleri ve bunların müştemil olduğu acâyibâtta tefekkürün Hz. Davud'u teşbihe sevketmesi ayn-ı teşbihtir denmişse de bu manâca teşbih Hz. Dâ-vûd'a mahsus olmadığından bunların teşbihleri yle murad; hakîkî teşbihtir ve onu anlamak da mucize olarak Hz. Davud'a müyesser olmuş ve ondan evvel geçen enbiyaya müyesser olmamıştır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Dâvûd (A.S.) a itaat eden ce-madattan yalnız dağlar değil, belki birçok ahcar ve eşcar itaat ettiği gibi hayvanat-ı yahşiyeden dahi birçok itaat edenler vardı. Lâkin dağlar kemâl-i cesamete ve kuşlar hayvanat-ı saireden ziyade kaçmaya malik olmakla beraber itaat edince sairlerinin itaatları evleviyetle sabit olduğundan bu ikiyi zikirle iktifa olunmuş ve diğerlerinin zikrine hacet görülmemiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Dâvûd -(A.S.) a demirin muti' olmasının sebebi şöyledir: Hz. Dâvûd mütenekkiren gezer ve gördüğü kimselere «Davud'un hükümetinden memnun musunuz, zulüm var mıdır, Dâvûd hasıl adamdır?» diyerek suâl ve aldığı havadise, ahalinin arzusuna göre hükümetini tanzim ve şahsına ait olan cihetlere dikkat ederdi. Birgün adeti veçhile gezip suâl ederken insan suretinde bir meleğe «Dâvûd nasıl adamdır?" dediğinde melek «İyi adamdır, fakat kendinin ve ıyalinin nafakasını beytülmalden alıyor» deyince Hz. Dâvûd Cenab-ı Hakka maişetini kendi eliyle kazanmak için bir sebep halketmesine dair duâ etmesi üzerine Vacip Tealâ demiri emrine muti kıldı ve zırh yapıp satmasını ilham etti. Ondan sonra Hz. Dâvûd demirden zırh yapıp satmakla taayyüş ederdi. Resûlullah'ın «Dâvûd (A.S.) ancak elinin emeğini yer ve onunla taayyüş ederdi» buyurması da bu manâyı te'yid eder.

Sebe' 34:11

Vacip Tealâ Hz. Davud'a demiri muti' kıldığını beyandan sonra demirin istimali hususunda varid olan emrini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; iyilerini kabul ve kötülerini reddederim» demekle biz Dâvûd (A.S.) a ve etbâ'ına verdiğimiz nimetlerin şükrünü ifa etmek için â'mâl-i saunaya sa'yetmelerini tavsiye ettik. Sâbiğ ; bol gömlek yani »Zırhın bol ve^giyen kimsenin her tarafım ihata edecek bir halde olmasıyla» emirdir. Takdir; dar yapmak, serd ; zırhın dokuntusıı dar olmaktır. Yani; «Zırhın kendini bol ve dokuntusunu dar yap» demektir. Zırhı âlemde evvel icad eden Dâ-vûd (A.S.) dır ve bir zırhı dört bin dinara sattığı ve evlâd ü ıya~ linin nafakasını ondan tedarik edip bakiyesini sadaka ettiği mervi-dir. Yahut Tefsir-i Hâzhrde beyan olunduğu veçhile demek ' «Vaktin cemiini zırh yapmaya sarfetme, belki kuut-u yevmiyeni tahsil edecek kadar bir vaktini zırh yapmaya tahsis ve takdir et, ta'yin ettiğin vakitte zırhı -doku, bakî kalan vaktini ibadete ve umur-u ibadı temsiyete sarfet» demektir.

Sebe' 34:12

Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) a ihsanını beyandan sonra Süleyman (A.S.) a ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz lûtf u ihsan olarak Süleyman (A.S.) a rüzgârı müsahhar kıldık ki rüzgâr Süleyman (A.S.) m emrine muntazır ve hükmüne muti' idi. Binaenaleyh; o rüzgâr emri veçhile istediği yere kürsüsünü ve kürsü üzerinde etbâ'mı ve askerini alır, götürürdü ve o rüzgârın kuşluk vakti kat'edeceği mesafe bir aylık ve öğleden sonra kat'edeceği mesafe bir aylık ki, yevmiye iki aylık mesafe kat'ederdi. Hatta Süleyman (A.S.) Şam'da sabah taamını yer ve öğle vakti (Istahır) da —seyr-i seriyle Şam'a bir aylık mesafedir— bulunur, öğleden sonra (Kabil), e varır, orada beytutet ederdi ki orası da bir aylık mesafedir. Binaenaleyh; sabah Samda, öğle üzeri (Istahır) da ve akşamı Kabil de karar ettiği mervidir, 'biz Süleyman (A.S.) a bakır madenini suyun aktığı gibi akıttık, cinnilerden bazı kimseleri ona müsahhar kıldık ki onlar huzur-u Süleyman'da iş işler ve Rablerinin izniyle onlar emr-i Süleyman'a muntazır ve hükmüne razılardı ve eğer onlardan bir kimse bizim emrimizden meyleder ve rıza-yı Süleymanîye muhalefette bulunursa biz ona azab-ı Cehennem'i tattırırız. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette azahı sair ve murad; cinnîler üzerine müekkel olan meleğin elinde . bulunan' ateşlen kamçıyı işinde hainlik edene vurmasıdır, yoksa . âhirette Cehennem ateşi değildir. Binaenaleyh; Süleyman (A.S.) m iş için istihdam ettiği cinnîlerin asla emrine muhalefet etmeyip daima hükmü altında mahkûm olduklarım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Hâzindin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile aynı eI kıtır; bakır madeni olup Yemende bulunduğu ve pınardan su kaynadığı gibi bakırın kaynadığı ve Cenab-ı Süleyman'ın istediği kadar isti'mâl ettiği mervidir. Şu halde pederine demir müsahhar kılındığı gibi oğluna da bakır madeni müsahhar kılınmıştır.

Sebe' 34:13

Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) a rüzgârı ve cinnîleri müsahhar kıldığını beyandan sonra cinnîlerin Hz. Süleyman için ne gibi, .ameliyatta bulunduklarını beyan etmek ,üzere buyuruyor. İşte bu nimetlerin şükrünü eda etmelerini tavsiye olmak üzere biz onlara dedik ki : demekle vesâyâdâ bulunduk. Yani; biz Süleyman (A.S.) a cinnîleri muti' kıldık ki o cinnîler Süleyman (A.S.) m istediğini yaparlar, güzel mescitler, yüksek kaleler ve muhkem konaklar meydana getirirlerdi. Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette mehârîble murad; mescitlerdir. Mescitten mihrapla ta'bir; cüz'-ü mühimmiyle ta'birdir. Yahut mehârîble murad; büyük kalelerdir. Çünkü; büyük kalelere muharebe zamanı iltica olunup onların âlet-i muharebeden ma'dud olmalarına binaen kalelerden mehârîb}e ta'bir olunmuştur. Hz. Süleyman'ın yaptırdığı kalelerin en ınühimmi (Beyt-i Mukaddes) kalesidir ki (Buhtuna-sir) m tahribine kadar devam etmiş ve birçok muharebelerde mukavemet eylemiştir. Cinnîlerin Hz. Süleyman'ın arzusuna muvafık yaptıkları şeylerden birisi de suretlerdir. Çünkü; o zamanda suret yapmak mubah olduğundan Süleyman (A.S.) m emriyle birçok suretler yaparlar, are istedikleri yerlere koyarlardı. Hatta Süleyman (A.S.) kürsüsü altında iki aslan sureti, kürsünün üstünde iki kerkes kuşu sureti yaptıkları ve daha arzu edilen şeyleri i'mâl ettikleri mervi ise de Süleyman (A.S.) m istediği veçhile suretler yaptıklarım bu âyet-i celileyle Cenab-ı Hak beyan etmiştir. Binaenaleyh; Su-levman (A.S.) m şeriatında suret yapmak caiz olduğu ve Süleyman (A.S.) m da istediği veçhile suretler-yaptırdığı kafidir. Amma bizim şeriatımızda nesholunmuş ve mücessem suret yapmak haram kılınmıştır. Cinnîlerin Hz. Süleyman'ın istediği veçhile yaptıkları şeylerden bir nev'i de taam çanakları ki onlar gaayet cesîm ve birçok askerin taamına kifayet edecek miktarda olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; asker usulleri her zamana göre değişir. O zamanda askerin taamı hususunda tertibat ne yolda olduğuna dair tarih mazbut değilse de çanakların gaayet cesîm olduğunu Vacip Tea-lâ'nın bu âyette beyanından birçok kimselerin bir sofrada beraber bulunduğu anlaşılmaktadır. Bizim zamanımızda ise dokuz kişinin bir manga olarak bir sofrada bulunup taam yedikleri ve çanağa karavana denmek usulü carî ve mu'tedildir. Süleyman (A.S.) m dilediği veçhile yaptıkları şeylerden birisi ve o taamların pişeceği tencere yani kazanlardır ki o kazanlar ordugâhlarda sabit olup yerlerinden kalkmazdı. Çünkü; âyette ( oUJj ) ( £jt.\ı ) manâsına olduğundan kazanların ordugâhta yemek pişmek için konduğu mahalde daima durduğuna delâlet eder. Gerçi bu kadar cesîm karavanalara birkaç yüz kişi nasıl toplanır, nasıl yenir gibi insan bunu baîd addederse de zamanımızda ikiyüz, üçyüz kişinin alafranga usulü bir sofrada masa başında toplandığını gören ve bilen bunu istib'âd etmez. Çünkü; o zamanda birçok kimsenin bir sofrada yemek yemelerinde elbette bir usul vardı, Fakat bizce o usulün keyfiyeti nıa'lûm olmamaktan öyle bir usulün olmaması lâzım gelmez. İşte beyan olunduğu veçhile şu] zamanda ikiyüz veya üçyüz kişinin bir sofrada yemek yiyecekleri bu usul meydana gelmediği bir zamanda söylenmiş olsaydı insan| lar keyfiyetini düşünemediğinden defaten istib'âd ederlerdi, hal-j buki vukuunu zaman ispat etmiştir. Kezalik bundan evvelki âyett beyan olunduğu, veçhile Süleyman (A.S.) rüzgâr vasıtasıyla kuşluk vakti bir aylık, öğleden sonra bir aylık ki bir günde iki aylık mesafe kat'ettiğini havsala-i beşer biraz düşünür ve belki imanı zayıf olan kimse istib'âd da ederdi. Fakat zamanımızdaki tayyareler o meselenin keyfiyetini tamamen izah' etmiş ve istib'âda mahal kalmamıştır.. Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) m sülâlesine câh, mansıp, saltanat ve bu kadar nimetleri ve kimseye müyesser olmayan servet-i azî-meyi verince onları şükre terğib etmek için «Ey âl-i Dâvûd! Size verilen nimetlere şükür için amel edim. buyurdu ve nimetin şükrünü edaya devamın lüzumunu beyan için kullarından şükreden lerin gayet az olduğunu beyan etti. Âyette kıIIetle murad; şükrünü lâyıkıyla eda edenlerin azlığıdır, yoksa mücerret şükre-denler az demek değildir. Çünkü; şükreden çoktur, fakat hakkıyla şükreden azdır. İşte bu manâya işaret için lâfzı varid olmuştur. Çünkü şekil ; mübalâğa manâsına olduğu cihetle mübalâğa suretiyle yani «Lâyıkı veçhüzere şükredenler az» demektir. demekle vesâyâdâ bulunduk. Yani; biz Süleyman (A.S.) a cinnîleri muti' kıldık ki o cinnîler Süleyman (A.S.) m istediğini yaparlar, güzel mescitler, yüksek kaleler ve muhkem konaklar meydana getirirlerdi. Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette mehârîble murad; mescitlerdir. Mescitten mihrapla ta'bir; cüz'-ü mühimmiyle ta'birdir. Yahut mehârîble murad; büyük kalelerdir. Çünkü; büyük kalelere muharebe zamanı iltica olunup onların âlet-i muharebeden ma'dud olmalarına binaen kalelerden mehârîb}e ta'bir olunmuştur. Hz. Süleyman'ın yaptırdığı kalelerin en ınühimmi (Beyt-i Mukaddes) kalesidir ki (Buhtuna-sir) m tahribine kadar devam etmiş ve birçok muharebelerde mukavemet eylemiştir. Cinnîlerin Hz. Süleyman'ın arzusuna muvafık yaptıkları şeylerden birisi de suretlerdir. Çünkü; o zamanda suret yapmak mubah olduğundan Süleyman (A.S.) m emriyle birçok suretler yaparlar, are istedikleri yerlere koyarlardı. Hatta Süleyman (A.S.) kürsüsü altında iki aslan sureti, kürsünün üstünde iki kerkes kuşu sureti yaptıkları ve daha arzu edilen şeyleri i'mâl ettikleri mervi ise de Süleyman (A.S.) m istediği veçhile suretler yaptıklarım bu âyet-i celileyle Cenab-ı Hak beyan etmiştir. Binaenaleyh; Su-levman (A.S.) m şeriatında suret yapmak caiz olduğu ve Süleyman (A.S.) m da istediği veçhile suretler-yaptırdığı kafidir. Amma bizim şeriatımızda nesholunmuş ve mücessem suret yapmak haram kılınmıştır. Cinnîlerin Hz. Süleyman'ın istediği veçhile yaptıkları şeylerden bir nev'i de taam çanakları ki onlar gaayet cesîm ve birçok askerin taamına kifayet edecek miktarda olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; asker usulleri her zamana göre değişir. O zamanda askerin taamı hususunda tertibat ne yolda olduğuna dair tarih mazbut değilse de çanakların gaayet cesîm olduğunu Vacip Tea-lâ'nın bu âyette beyanından birçok kimselerin bir sofrada beraber bulunduğu anlaşılmaktadır. Bizim zamanımızda ise dokuz kişinin bir manga olarak bir sofrada bulunup taam yedikleri ve çanağa karavana denmek usulü carî ve mu'tedildir. Süleyman (A.S.) m dilediği veçhile yaptıkları şeylerden birisi ve o taamların pişeceği tencere yani kazanlardır ki o kazanlar ordugâhlarda sabit olup yerlerinden kalkmazdı. Çünkü; âyette ( oUJj ) ( £jt.\ı ) manâsına olduğundan kazanların ordugâhta yemek pişmek için konduğu mahalde daima durduğuna delâlet eder. Gerçi bu kadar cesîm karavanalara birkaç yüz kişi nasıl toplanır, nasıl yenir gibi insan bunu baîd addederse de zamanımızda ikiyüz, üçyüz kişinin alafranga usulü bir sofrada masa başında toplandığını gören ve bilen bunu istib'âd etmez. Çünkü; o zamanda birçok kimsenin bir sofrada yemek yemelerinde elbette bir usul vardı, Fakat bizce o usulün keyfiyeti nıa'lûm olmamaktan öyle bir usulün olmaması lâzım gelmez. İşte beyan olunduğu veçhile şu] zamanda ikiyüz veya üçyüz kişinin bir sofrada yemek yiyecekleri bu usul meydana gelmediği bir zamanda söylenmiş olsaydı insan| lar keyfiyetini düşünemediğinden defaten istib'âd ederlerdi, hal-j buki vukuunu zaman ispat etmiştir. Kezalik bundan evvelki âyett beyan olunduğu, veçhile Süleyman (A.S.) rüzgâr vasıtasıyla kuşluk vakti bir aylık, öğleden sonra bir aylık ki bir günde iki aylık mesafe kat'ettiğini havsala-i beşer biraz düşünür ve belki imanı zayıf olan kimse istib'âd da ederdi. Fakat zamanımızdaki tayyareler o meselenin keyfiyetini tamamen izah' etmiş ve istib'âda mahal kalmamıştır.. Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) m sülâlesine câh, mansıp, saltanat ve bu kadar nimetleri ve kimseye müyesser olmayan servet-i azî-meyi verince onları şükre terğib etmek için «Ey âl-i Dâvûd! Size verilen nimetlere şükür için amel edim. buyurdu ve nimetin şükrünü edaya devamın lüzumunu beyan için kullarından şükreden lerin gayet az olduğunu beyan etti. Âyette kıIIetle murad; şükrünü lâyıkıyla eda edenlerin azlığıdır, yoksa mücerret şükre-denler az demek değildir. Çünkü; şükreden çoktur, fakat hakkıyla şükreden azdır. İşte bu manâya işaret için lâfzı varid olmuştur. Çünkü şekil ; mübalâğa manâsına olduğu cihetle mübalâğa suretiyle yani «Lâyıkı veçhüzere şükredenler az» demektir.

Sebe' 34:14

Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m saltanatını beyandan sonra dünyaca bu kadar kuvvet ve kudretiyle beraber onun da ölümden kurtulamadığını ve' keyfiyet-i vefatını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Süleyman (A.S.) m mevti için mukadder olan vakit gelip biz vefatına hükmedince onun vefatını çinililere, evlâd ü ıya-line ve etbâ'ma haber veren ve delâlet eden olmadı, illâ hayva-nat-ı arzdan onun asasını yiyen ağaç kurdu delâlet etti. Çünkü; o hayvan asasını yiyip asa kırılınca Süleyman (A.S.) için istinad edecek birşey kalmadı. Vakta ki dayandığı asa yere düşmesiyle Hz. Süleyman da yere yatınca tebeyyün ve tahakkuk etti ki hal ü san şöyledir : Eğer cinnîler gayb bilmiş olsalardı birçok zaman o meşakkatli hizmetlerde ve onlara ihanet edici azap içinde eğleşip kalmazlardı. Halbuki hidemat-ı şâkkada devam ettiler, şu halde gaybı bilmiyorlar. Nimetullah Efendi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile Hz. Süleyman'ın keyfiyet-i vefatı şöyledir : Pederi Dâvûd (A.S.) Hz. Musa'nın çadır kurup istirahat ve ibadet ettiği mevkie (Beyt-i Mukaddes) i bina etmeye başladı ve itmam etmeksizin vefat edeceğinde Beyt-i Mukaddes'in itmamını veliahdı bulunan oğlu Süleyman (A.S.) a vasiyet etmesine binaen Hz. Süleyman onüç yaşında saltanata geçti ve dört sene sonra pederinin vasiyeti üzerine Beyt-i Mukaddes'in binasını itmama başladı. Kendinde olan kuv-ve-i kudsiye sayesinde cinnîleri istihdamla insanların yapamayacağı hidemât-ı şâkkayı onlara yaptırdı ve ezhercihet gayret etmişse de itmamına az bir zaman kalınca kıbel-i haktan vefat edeceği kendine haber verildi. Fakat Beyt-i Mukaddes1! itmam etmeden irühalinin zamanı gelmesine bittabi1 mahzun oldu ve ancak beytin itmamına kadar vefatının setrolunup halka bildirilmemesini Rab-binden istirham etmesi üzerine Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu. Kendine mahsus billurdan yapılmış köşküne girdi ve asasına dayandı, ibadete başladı, esna-yı ibadette teslim-i-Tuh etmişse de asaya dayandığı cihetle yere düşmediğinden herkes onu ayakta duruyor zannetmekle vefatını kimse bilmediği gibi vefatı hiç kimsenin hatırına bile gelmedi. Çünkü; Hz. Süleyman'ın levazımât-ı beşeriyesini, yiyecek ve içeceğini yanma alarak nastan aylarca uzlet edip hiç kimseyle ihtilât etmeksizin ibadetle meşgul olmak evvelden beri âdeti olduğundan herkes eski âdetine hamletmiş ve ölümü hatırlarına gelmemişti. O zamanda asaya dayanarak ibadet etmek caiz olduğundan asa üzerine dayanması da âdet-i sabıkaya muvafık olduğu cihetle tûl-ü müddet vefat ettiği halde asa üzerinde kalacağı görülmüş birşey olmadığından hiç kimsenin şüphesini dâî olmadı. Halbuki cinnîler biz gaybı biliriz diyerek halkı alda-1 tıyorlardı. İşte bu minval üzere vefatının zuhuru cinnîlerin gaybı bilmediklerini halka bildirmiştir. Çünkü; iddiaları veçhile gaybi; bilmiş olsalardı liz. Süleyman'ın vefatını bilir ve o meşakkatli-hizmetlerde devam edip durmazlardı. Beyt-i Mukaddes ikmâl olu-, narak arzusu yerini bulup vefatını ilânda bir mahzur olmadığı zaman hulul edince âyette beyan olunduğu veçhile asa-yı Süleymanî'yi kurt yemiş olduğundan asa kırılıp yere düşünce ona istinad eden Hz. Süleyman da makam-ı âlîsine yatar ve herkes bilir ki vefat etmiştir. Ancak vefatının müddetine dair âyette sarahat yoktur. Şu kadar ki âyette «Cinniler bilraediler, bilmiş olsalardı azab-ı mühinde meksetmezlerdi» denildiğine nazaran uzun müddet mek-settikleri fehmolunmaktadır. Süleyman (A.S.) m vefatında elliüç yaşında olup Benî İsrail saltanatına onüç yaşında malik olarak dört sene sonra Beyt-i Mu-; kadddes'i binaya başladığına nazaran Beyt-i Mukaddes'in inşaatı otuz altı sene devam etmiştir. Vefatının bir müddet halka haberi verilmediğinin iki hikmeti vardır. Birincisi: Beyt-i Mu-kaddes'i cinnîlere bina ettirmek, ikincisi: Cinnîlerin gayb bilmediklerini halka bildirmektir. Çünkü; cinnîleri zapt u rabıt altına almak ve istediği gibi istihdam etmek Süleyman (A.S.) a

Sebe' 34:15

Yani; zatıma yemin ederim ki «Ahfad-ı kahtandan (Sebe')| denen kimsenin evlâdı için meskenlerinde Rablerinin kudretine| delâlet eder nimetler ve alâmetler vardı. O alâmetler iki Cennet-J tir : Biri; beldelerinin sağ, diğeri; sol tarafında beldelerini ihataj etmiş bağ ve bahçeleri bulunuyordu. Taraf-ı İlâhiden onlara nebi-3 leri vasıtasıyla veyahut ilham tarikıyla «Rabbinizin verdiği rızık-f tan yiyin, için, Allah'a şükredin» denildi ve «Şu sakin olduğunuzg beldeniz âb ü havası cihetinden gayet güzel, eza verecek sinek, pirep gibi şeylerden safîdir, tâib ve müstağfir olursanız rabbiniz de nahlarmızı mağfiret eder. Şu halde her cihetle şükretmeniz ve ibadetle meşgul olmanız lâzımdır» denilmekle nesayihte bulunuldu.y Beyzâvî'nin beyanı veçhile (Sebe') (Yeşcüb) isminde bir senin oğludur. Yeşcüb (Ya'rib) in ve Ya'rib de (Kahtan) m oğ^ ludur. Sebe'in on oğlu olup bu makamda zikrolunan kavm-i Se-J be' o on oğlandan hasıl olan ahalidir. Bunların beldeleri; Yemen'de San'a'ya üç konak mesafede (Ma'rib) isminde bir belde olduğu mervidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o beldenin havası, suyu gayet I güzel olup sivrisinek, pire ve sair muziyat olmadığına işaret için jCenab-ı Hak o beldeye belde-i tayyibe unvanını vermekle sena buyurmuştur ki sıtma ve saire gibi havanın fenalığından neş'et eden hastalıklar da olmadığına, işaret olunmuştur. O beldede dünyaca aranılan her nimet mebzul olduğuna işaret için Vacip Tealâ şükürle emretmiştir. Çünkü şükür; nimet mukabili olduğundan şükürle emir, nimetin tam olmasını müş'irdir. Nisâbûrî'nin beyanına nazaran beldenin tayyibe olması yla murad; beldenin çorakh olmayıp hasılatı çok vermesidir. demek; «Nimete şükredenleri Rabbiniz mağfiret eder» demektir. Kazî'nin beyanı veçhile bahçelerin sağda ve solda olmasıyla murad; beldenin sağında ve solunda olmak ihtimali olduğu gibi herkesin hanesinin sağında tye solunda olmak da muhtemeldir. Fakat hangi suretle olursa olsun dünyaca tab'-ı beşerin sevdiği her-şeyin mevcut olduğuna ve memleketin her tarafı gül, gülistan bulunduğuna âyet delâlet eder.

Sebe' 34:16

Vacip Tealâ kavm-i Sebe'in nimetlerini ve ona mukabil şükürle emrettiğini beyandan sonra onların hatalarını beyan etmek üzere buyuruyor. ; Yani; menfaattar ve her meyveye malik olan iki bahçeyi işe' yaramaz misvak, ılgın ve mersin ağacından az birşeye malik ve| menfaattan halı iki bahçeye tebdil ettik.

Sebe' 34:17

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile arim lâfzında üç ihtimal vardır : Birincisi: (Köstebek) denilen hayvan ki yeriri altından toprağı dürterek kazar ve yer altında gezer. İşte toprak kendine müsahhar olan bu hayvan onların mesdud olan su deposunu içinden birçok yerlerini delmekle onların sularını tutamaz bir hale getirip su deposu yıkılmakla bağlarının ve bahçelerinin tahribine ve selin hücumuna bu hayvan sebep olduğundan denilmiştir. İkincisi: Arim, Belkıs'ın yapr mış olduğu şeddin kapağı olan taşın ismidir. O taşın mahallinden oynamasıyla sel suyu hücum ettiğinden denmiştir. Üçüncüsü; O suyun ve şeddin bulunduğu derenin ismidir. Yahut Nisâbûrî'nin beyanı veçhile şiddetli yağmurdur. Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran .arim; kireç ve alçıyla dondurulma bir taş ki gayet sağlam ve dökme mermer gibidir. Ni-sâbûrî, Taberî, Kazî ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile kavm-i Sebe'in beldelerinin arkasındaki büyük derenin Önüne Bel-kıs muhkem bir sed inşa etti ki orada pınarlar ve yağmur sularmı hapisle iddihar etmişti. O şeddin arkasına teraküm eden sular âdeta büyük bir göl halinde olurdu. Belkıs, o şedde üç kapı koydurmuştu. Biri üst tabakadır ki, evvel onu açarlar. Su aşağıya inince orta tabakada bulunan kapıyı açarlar. Oradan da daha aşağı inince alt tabakada bulunan kapıyı açarlar ve herkes bir intizam üzere bağlarım ihtiyacı kadar sular ve asla niza' olmazdı. İşto o sayede bağları, bahçeleri ma'mur, arazileri çok hasılat verir ve ezher "cihet dünyaca refah ve saadete nail olmuşlarken Cenab-ı Hak onlara nebileri vasıtasıyla bu nimetlerin şükrünü eda etmelerini emretti, lâkin onlar şükürden i'razla tuğyan ettiler, söz dinlemez ve hakkı kabul etmez bir hale geldiler. Onların küfran-ı nimet etmeleri üzerine Cenab-ı Hak köstebek denilen hayvanı mezkûr şedde musallat kıldı. Köstebek, şeddin aralarını deldi ve her tarafını gevşetti. Sed suya mukavemet edemeyerek yıkıldı. Bağlarını, bahçelerini tahrip ve nimetleri nikmete tebeddül etti. Hatta haneleri kumlara karıştı ve gazab-ı İlâhinin zuhuruyia perişan bir halde helak oldular. Bunun sebebi; Cenab-ı Hakkın emrine muhalefetle nail oldukları nimetin şükrünü eda etmemektir. İşte bu misilli vekaayii Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi kullarım intibaha davetle nimete şükre ve emrine itaata terğib ve aksinden hazer etmek lâzım olduğuna tenbihtir. Binaenaleyh; bu haller her zaman kura ve kasabâtta ve her nevi insanlar üzerinde carîdir. Çünkü; her zaman görüldüğü veçhile her kim ki küfran-ı nimet ederse nimeti nikmete tebeddül eder ve birçok âfetlere ma'ruz kalır. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Hamt; misvak ağacına dendiği gibi dikenli ve meyvesiyle intifa' olunmayan her ağaca dahî denir. Sedir; yaprağıyla] cenaze gaslinde isti'mâl olunmakla intifa' olunur bir ağaçtır'Ş: Esi; ılgın ağacı dedikleri ağaçtır. İşte meyveli ağaçların mey-j vesiz ağaçlara tebdilini beyanla Cenab-ı Hak bağlarının eski ha-j line gelmeyerek harabiyetin devamını beyan etmiş ve şu zikrolu-^l nan ağaçların içinde en iyisi (sedir) ağacı olduğundan onlardan] ahz-ı intikamın şiddetine işaret için sedir ağacını kılletle tavsif et-J mistir ki son derece hâib ve hâsir olduklarını beyandır. Bu vükuâ+j tın Hz. İsa ile bizim Nebimiz arasında olduğu mervidir. Bu âyette cümlesinde bulunan lâfzı se* bebiye olduğundan seylil'arimi göndermeye sebep; şükürden i'raz etmeleri olduğuna ve seylil'admi irsal; i'razm neticesi olduğuna delâlet eder ve takrir-i kelâm şöyledir : «Biz kavm-i Sebe' üzerine seylil'arim gibi bir âfeti gönderdik. Zira; onlar nimete şükürden i'raz ettiler. Her kavim ki nimete şükürden i'raz ede, biz onlar üzerine âfet göndeririz. Binaenaleyh; kavm-i Sebe' üzerine biz seylil'arim gibi bir âfeti gönderdik» demektir. Şu halde şükürden i'raz eden her kavim ve her şahıs hakkında carî bir düstur-u a'zamdır. Meselâ nail olduğu nimete şükretmeyen her şahsa tatbik olunur ve denir ki «Şu adam âfete ma'ruzdur. Zira; nimete şükretmiyor. Her kimse ki nimete şükretmeye, âfete ma'ruzdur. Şu adam âfete ma'ruzdur». Vacip Tealâ kavm-i Sebe'in beldelerini tahrib ettiğini beyan* dan sonra onların misaferetlerinde rahatlarını ve sonra o rahatla! rının zevalini beyan etmek üzere buyuruyor. Hatta kuşluk taamını bir karyede yer ve kaylûlesini yani kuşluk uykusunu diğer karyede uyur, akşam üzeri diğer bir karyeye konar, yatar ve her karyede her türlü nimetleri bulur. Bu nimetleri onlara ihsan etmekle beraber ilham tarikıyla onlara dedik k| Vacip Tealâ kavm-i Sebe'in beldelerini tahrib ettiğini beyan* dan sonra onların misaferetlerinde rahatlarını ve sonra o rahatla! rının zevalini beyan etmek üzere buyuruyor. Hatta kuşluk taamını bir karyede yer ve kaylûlesini yani kuşluk uykusunu diğer karyede uyur, akşam üzeri diğer bir karyeye konar, yatar ve her karyede her türlü nimetleri bulur. Bu nimetleri onlara ihsan etmekle beraber ilham tarikıyla onlara dedik k|

Sebe' 34:18

Binaenaleyh; .onların beldelerinde her nimeti ve afiyeti verdiğimiz gibi h.al-i seferlerinde dahi aynı nimeti verdik.

Sebe' 34:19

Çünkü; memleketlerinde olan nimet ve bol rızık sebebiyle etraftan fukaranın hücumuna tahammül edemediklerinden nimetlerinin kadrini bilmedikleri ve fukaranın hukukunu tanımadıkları cihetle etraflarında ol.an karyelerin harab olup yolların uzaklaşmasını ve fukaranın gelemeyeceği bir hale gelmesini istediler. Kemâl-i taaccüp ve hayretle herkes onlardan bahseder. Çünkü; nimetin ve rahatın sıklete ve meşakkata tebdilini istemek kadar taaccübe şayan bir hamakat olamaz. -Bunların refah ve saadetlerinin tebdilini istemeleri; Benî İsrail'in men ve selva verinde sarımsak ve soğan istemeleri gibidir. Fakat meşakkata sabrı ve nimete şükrü olmayanlar bu gibi şeylerden mütenebbih olmazlar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile kuranın zahire olması yla murad; karyelerin birbirine göründüğü gibi yolların üzerinde olup yolculara dahi görünmesidir. Bereketli olan karyelerle murad; Şam yolu üzerinde olan karyelerdir. Gecede, gündüzde ve her vakitte emniyet-i kâmile olduğuna işaret için cemi* evkata şamil olan gece ve gündüz zikrolunmuştur, Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yemen'den Şam'a giden yol üzerinde ma'mur ve her türlü nimetlerle dolu, birbirine gayet yakın bağlar ve bahçeler her taraflarını ihata etmiş karyelerin mevcut olduğuna ve Şam'dan Yemen'e, Yemen'den Şam'a giden yolcuların kemâl-i emniyet ve refahla gidip geldiklerine bu âyet delâlet eder. O yol üzerinde dört bine yakın karye bulunduğu mervidir. Binaenaleyh; bu âyet kavm-i Sebe'in misaferetlerinde dahî refah ve saadet üzere olup, sonra o saadetin zevalini istemeleriyle Cenab-ı Hakkın dualarını kabul etmekle nimetlerinin nikmete ve ma'murelerinin harabeye tebdil olunduğuna delâlet eder. Bu taleplerinin sebebi; Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran fukaranın çok gelmesi ve nimetlerinin kadrini takdir edememeleridir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu taleplerinin birinci sebebi; Nimetin çokluğundan kendilerine ânz olan kibir ve gururları sebebiyle jukaranın hukukuna riâyet etmeyip hakir görmeleridir. İkinci sebebi; Nimetlerine itimad edip 'Allah'a itimad etmemeleridir. Ebussuud Efendi'mn ve Medarik'in beyanlarına nazaran nimetlerinin zevalini istemelerinin sebebi; rahattan usanmak ve sair kabilelerin atlara ve develere binerek azık tedarik edip uzak mahallere gidip geldiklerine gıpta etmek ve birtakım meşakkatla seyrüseferde yemeye ve içmeye iştihalarınm ziyade olacağını tasavvur etmektir. Herhangi sebebe mebni olursa olsun bunların böyle bir talepte bulundukları ve taleplerinin kabulüyle kendilerinin perişan oldukları kafidir, insanların bulundukları halin kadrini bilmeyerek bu gibi temenniyatta bulundukları çok kere vâki olur. Hatta her şahıs düşünürse bu gibi yolsuz talepte bulunduğunu kendi de idrak eder. Şu kadar ki bazısı suret-i müsta'celede hedef-i icabete tesadüf eder talebinin hata olduğunu bilir, nedamet de eder, fakat nedameti fayda etmez ve bazısı da hedef-i icabete isabetine tesadüf etmez. Bu âyette cümlesindeki ; sebebiye olup zulümlerinin onların âlemde havadis kabilinden olduklarına ve zulümlerinin neticesi ahali beyninde hikâye ve darb-ı mesel olduklarına delâlet vardır ve takriri şöyledir : «Biz kavm-i Sebe'i âlemde hikâye kıldık. Zira; onlar nefislerine zulmettiler. Her kimseler ki nefislerine zulmede, biz onları hikâye ve havadis kabilinden kılarız. Binaenaleyh; biz .kavm-i Sebe'i hikâye kabilinden kıldık» demektir. Bu iki âyet; sekiz hükmü havidir : Birincisi: Kavm-i Sebe'in karyeleriyle kendilerinde bereket ve vüs'at-ı nzik olan Şam karyeleri arasında birbirine muttasıl herkesin görebileceği derecede açık karyelerin bulunmasıdır. İkincisi: Kavm-i Sebe'in o karyelerde seyrüseferlerinin mukadder olmasıdır. Üçüncüsü : Taraf İlâhiden onlara bir nebi vasıtasıyla veyahut ilham ve delâlet-i hal tankıyla gecelerde ve gündüzlerde her türlü korkudan ve mûziyattan emin olduğunuz halde o karyelerde seyrüsefer edin denilmesidir. Dördüncüsü: Benî İsrail'in (menn ve selva) dan yani bıldırcın etiyle kudret helvasından usanıp da soğan ve sarmısak istedikleri gibi bunların da seyrüseferde karyelerin yakın olmasıyla rahattan usanıp «Yollarımızı uzat yâ Rabbi!» diyerek duâ etmeleridir. Beşincisi: Bu duaları sebebiyle nefislerine zulmetmeleridir. Altın.c ısı: Bu zulümleri sebebiyle onların helak olup âlemde yalnız hikâyelerinin kalmasıdır. Yedincisi: Bu duaları sebebiyle Cenab-ı Hakkın onların herhirini fakr ü sefalete müptelâ kılarak birer birer dağıtıp perişan etmesidir. Sekizincisi: İşte bu gibi havadisi Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanında ibadâtın meşakkatına ve menhiyatı terkin zahmetine sabreden ve nail olduğu nimetin kadrini bilip lâyıkıyla şükreden her kimse için Allah'ın kudretine ve fâil-i muhtar olduğuna alâmetler ve delillerin bulunmasıdır. Fakat meşakkata sabrı ve nimete şükrü olmayanlar bu gibi şeylerden mütenebbih olmazlar. Beyzâvî'nin beyanı veçhile kuranın zahire olması yla murad; karyelerin birbirine göründüğü gibi yolların üzerinde olup yolculara dahi görünmesidir. Bereketli olan karyelerle murad; Şam yolu üzerinde olan karyelerdir. Gecede, gündüzde ve her vakitte emniyet-i kâmile olduğuna işaret için cemi* evkata şamil olan gece ve gündüz zikrolunmuştur, Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yemen'den Şam'a giden yol üzerinde ma'mur ve her türlü nimetlerle dolu, birbirine gayet yakın bağlar ve bahçeler her taraflarını ihata etmiş karyelerin mevcut olduğuna ve Şam'dan Yemen'e, Yemen'den Şam'a giden yolcuların kemâl-i emniyet ve refahla gidip geldiklerine bu âyet delâlet eder. O yol üzerinde dört bine yakın karye bulunduğu mervidir. Binaenaleyh; bu âyet kavm-i Sebe'in misaferetlerinde dahî refah ve saadet üzere olup, sonra o saadetin zevalini istemeleriyle Cenab-ı Hakkın dualarını kabul etmekle nimetlerinin nikmete ve ma'murelerinin harabeye tebdil olunduğuna delâlet eder. Bu taleplerinin sebebi; Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran fukaranın çok gelmesi ve nimetlerinin kadrini takdir edememeleridir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu taleplerinin birinci sebebi; Nimetin çokluğundan kendilerine ânz olan kibir ve gururları sebebiyle jukaranın hukukuna riâyet etmeyip hakir görmeleridir. İkinci sebebi; Nimetlerine itimad edip 'Allah'a itimad etmemeleridir. Ebussuud Efendi'mn ve Medarik'in beyanlarına nazaran nimetlerinin zevalini istemelerinin sebebi; rahattan usanmak ve sair kabilelerin atlara ve develere binerek azık tedarik edip uzak mahallere gidip geldiklerine gıpta etmek ve birtakım meşakkatla seyrüseferde yemeye ve içmeye iştihalarınm ziyade olacağını tasavvur etmektir. Herhangi sebebe mebni olursa olsun bunların böyle bir talepte bulundukları ve taleplerinin kabulüyle kendilerinin perişan oldukları kafidir, insanların bulundukları halin kadrini bilmeyerek bu gibi temenniyatta bulundukları çok kere vâki olur. Hatta her şahıs düşünürse bu gibi yolsuz talepte bulunduğunu kendi de idrak eder. Şu kadar ki bazısı suret-i müsta'celede hedef-i icabete tesadüf eder talebinin hata olduğunu bilir, nedamet de eder, fakat nedameti fayda etmez ve bazısı da hedef-i icabete isabetine tesadüf etmez. Bu âyette cümlesindeki ; sebebiye olup zulümlerinin onların âlemde havadis kabilinden olduklarına ve zulümlerinin neticesi ahali beyninde hikâye ve darb-ı mesel olduklarına delâlet vardır ve takriri şöyledir : «Biz kavm-i Sebe'i âlemde hikâye kıldık. Zira; onlar nefislerine zulmettiler. Her kimseler ki nefislerine zulmede, biz onları hikâye ve havadis kabilinden kılarız. Binaenaleyh; biz .kavm-i Sebe'i hikâye kabilinden kıldık» demektir. Bu iki âyet; sekiz hükmü havidir : Birincisi: Kavm-i Sebe'in karyeleriyle kendilerinde bereket ve vüs'at-ı nzik olan Şam karyeleri arasında birbirine muttasıl herkesin görebileceği derecede açık karyelerin bulunmasıdır. İkincisi: Kavm-i Sebe'in o karyelerde seyrüseferlerinin mukadder olmasıdır. Üçüncüsü : Taraf İlâhiden onlara bir nebi vasıtasıyla veyahut ilham ve delâlet-i hal tankıyla gecelerde ve gündüzlerde her türlü korkudan ve mûziyattan emin olduğunuz halde o karyelerde seyrüsefer edin denilmesidir. Dördüncüsü: Benî İsrail'in (menn ve selva) dan yani bıldırcın etiyle kudret helvasından usanıp da soğan ve sarmısak istedikleri gibi bunların da seyrüseferde karyelerin yakın olmasıyla rahattan usanıp «Yollarımızı uzat yâ Rabbi!» diyerek duâ etmeleridir. Beşincisi: Bu duaları sebebiyle nefislerine zulmetmeleridir. Altın.c ısı: Bu zulümleri sebebiyle onların helak olup âlemde yalnız hikâyelerinin kalmasıdır. Yedincisi: Bu duaları sebebiyle Cenab-ı Hakkın onların herhirini fakr ü sefalete müptelâ kılarak birer birer dağıtıp perişan etmesidir. Sekizincisi: İşte bu gibi havadisi Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanında ibadâtın meşakkatına ve menhiyatı terkin zahmetine sabreden ve nail olduğu nimetin kadrini bilip lâyıkıyla şükreden her kimse için Allah'ın kudretine ve fâil-i muhtar olduğuna alâmetler ve delillerin bulunmasıdır.

Sebe' 34:20

Vacip Tealâ ehl-i Sebe'in isyanlarını beyandan sonra onların isyanları şeytan'ın benî âdem hakkında su-u zannını tasdike vesile olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zat-ı ulûhiyet hakkı için şu hüsran ve küfran içinde helak olan kavm-i Sebe' üzerine İblis zannını doğru buldu. Çünkü; İblis, cins-i beşerin babası bulunan Âdem'e «Ben senin evlâdından bir kısmını idlâl ederim» demişti ve lâkin bu sözü zan üzere soylemisti. İşte kavm-i Sebe' ve kavm-i Sebe'in emsali insanlar Rab-lerine isyanla şeytan'a ittibâ' edince İblis «Idlâl ederim» dediği zannmı tasdik etti. Yani âsîlerin isyanlarını İblis tasdik etti. Çünkü; ekserisi küfran-ı nimet ederek şeytan'a tâbi oldular, İllâ müminlerden halis olan bir fırka şeytan'a ittibâ' etmediler. Şeytan'm zanm ve sözü de ekserisini idlâl etmekti, yoksa «Küllisini idlâl ederimi' dememişti. Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeytan'a ittibâ' etmeyen müminlerden bir fırka ki fırka-i halisadır. Çünkü; müminlerden bir çokları şeytan'a ittibâ'la Rablerine isyan etmektedir. Şu halde şeytan kâfirleri idlâl ettiği gibi müminlerden bir kısmını da idlâl ettiğinde şüphe yoktur. Şu kadar ki müminle-ri idlâli ehl-i küfrü idlâlinden ehvendir. Zira kâfirleri idlâli; usul-ü diniye ve itikadiyede olup müminleri idlâli ise füru-u a'mâldedir. Binaenaleyh kâfirleri idlâli; ebeden Cehennem'de kalmalarına, müminleri idlâli ise; bir müd-det-i muvakkata Cehennem'de kalmalarına sebeptir.

Sebe' 34:21

ilminden hiçbir şey gaip olmaz. Binaenaleyh; Yani; şeytan'm cümle benî âdem ve bilhassa kavm-i Sebe' üzerine kahr u galebesi yoktur. Çünkü; şeytan'm benî âdem'i icbar edecek ve vesvesesini kabul ettirecek kadar elinde kat'i bir hücceti olmadı; illâ şeytan'm musallat olmasının hikmeti; âhirete iman edenlerle etmeyip şekkedenlere ilmimiz taallûk etsin de halk nazarında halleri ma'lûm olsun ve cezalarım tertib edelim içindir. Beyzâvî'nin işareti veçhile bu makamda Vacip Tealâ'mn ilminin taallûkunun manâsı; hariçte halk nazarında müminle kâfirin tefrik ve temyiz olunmasıdır. Çünkü; Vacip Tealâ'mn indinde şeytan musallat olmasa dahî mümin ve kâfir ma'lûmdur. Şu halde onların cezalarını tertiple hiç kimsenin bir diyeceği kalmaz ve herkes kendi günahını bilir. Allahü Tealâ'mn herşeyi hıfzının manâsı; «Allahü Tealâ müminin imanını, kâfirin küfrünü, âhirette şekkedenlerin şekkini ve muhlis olanların ihlâsım bilir, herkesin ameline göre ceza verir» demektir. Vacip Tealâ müminlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra müşriklerin mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde onları nasıl ma'bud ittihaz edersiniz? Çünkü; ma'budda iktidar lâzım olduğundan hiçbir şeye malik olmayan âcizler ma'bud olamaz. Müşriklerin ikinci mezhepleri; Semâvât yalnız Allah'ın mahlûku olup arz Allah'la yıldızların müştereken mahlûkları olduğundan yıldızların da ibadete müstehak Allah'ın şerikleri olduğunu itikad etmektir.

Sebe' 34:22

Vacip Tealâ bu itikadın butlanını beyan etmek üzere buyuruyor, Zira; semâvât ve arzın icadında ve mülkünde şirketleri yoktur. Binaenaleyh; onların ibadete istihkakları olamaz. Çünkü; onlar da sizin gibi mahlûk olduklarından bir mahlûkun diğer mahlûka ma'bud olamayacağı bedi-hidir. Müşriklerin üçüncü mezhepleri; Semâvât ve arz ve bunların aralarında olan bilcümle mahlûkat Allahü Tealinin olup Allahü Tealâ herşeyi yıldızlara tefviz ettiği cihetle hava- dişin cümlesi yıldızlardan sadır olmakla yıldızların Cenab-ı Hakka muin ve zahir olup ibadete müstehak olduklarım itikad etmektir. Vâcip Tealâ bu itikadın butlanını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; Aîlahü Tealâ mülkünde istiklâl üzere mutasarrıf olduğu cihetle hiç kimsenin muavenet ve muzaheretine ihtiyacı yoktur. Çünkü; Allahü Tealâ halik, diğerleri hep mahlûk olduğundan halik mahlûkun muavenetinden, münezzehtir. Eğer mahlûkun muavenetine- muhtaç olsa halikın mahlûk ve mahlûkun halik olması lâzım gelir, bu ise muhaldir. Müşriklerin mezheplerinden dördüncüsü; Melâike, enbiya ve sair büyük addolunan kimselerin suretlerine ibadet edip o putlardan veyahut putlar kendilerinin suretinde olan zevattan ibadetlerine mükâfat olarak şefaat edeceklerini itikad ederek putlara ibadet etmektir. Vacip Tealâ bu itikadın butlanını beyan etmek üzere buyuruyor. Allahü Tealâ'nın şefaate izin vereceği kimseler; bazı ahadis-i şerifede beyan olunduğu veçhile enbiya, evliya, ulema, şüheda ve sair ind-i ulûhiyette şeref ve haysiyeti olan kimselerdir. Şu halde müşriklerin ibadet ettikleri putlar sefaata ehil olmadıklarından nıe'zun olamazlar. Şefaata ehil olanlar Rablerinden sefaata izin isteyip me'-zun olarak şefaat edince azamet-i İlâhiyeden kendilerine arız olan korku ve mehabet seW biyle tavakkuf ve intizar üzere bulunurlar.

Sebe' 34:23

Yahut … Binaenaleyh; şefaata izin isteyenler ve şefaat olunacaklar cümlesi azamet-i İlâhiyenin mehabetinden elbette korkarlar. Yani; şefaata izin isteyen kimseler zuhur edecek ferman-ı İlâhiyi bilmediklerinden kendilerini ve şefaat edecekleri kimseleri korku ihata eder ve.emr-i İlâhinin zuhuruna kemâl-i havf ü haşyetle intizar ederler. Hatta ferman-ı İlâhinin zuhuruylâ korku kendilerinden zail olup kalpleri . mutmain olunca birbirlerinden suâl ederler ve derler ki «Rabbiniz ne dedi?» Onlar da cevabında «Hak dedi» derler ki "Razı olduğu kimseler için şefaata izin verdi» demektir. Vacip Tealâ kâfirlerin ma'budlannın menfaat ve mazarrata malik olmadıklarını beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin herşeyi halik ve insanlara her nimeti ve bilhassa mâbihilhuyat olan rızıklarını ihsan ettiğini beyanla ibadetine kullarını terğib ve gayra ibadet edenleri tevbih etmek üzere buyuruyor. Çünkü; onların kibir ve gururlan Allah'ın râzık olduğunu ikrarlarına manidir, lâkin her ne kadar lisanlarıyla ikrar etmezlerse de rızıklarını veren Allahü Tealâ olduğunu bilirler. Binaenaleyh; cevab muayyen olduğu cihetle sen söyleyiver ve sözüne şunu da ilâve et, de ki: Vacip Tealâ kâfirlerin ma'budlannın menfaat ve mazarrata malik olmadıklarını beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin herşeyi halik ve insanlara her nimeti ve bilhassa mâbihilhuyat olan rızıklarını ihsan ettiğini beyanla ibadetine kullarını terğib ve gayra ibadet edenleri tevbih etmek üzere buyuruyor. Çünkü; onların kibir ve gururlan Allah'ın râzık olduğunu ikrarlarına manidir, lâkin her ne kadar lisanlarıyla ikrar etmezlerse de rızıklarını veren Allahü Tealâ olduğunu bilirler. Binaenaleyh; cevab muayyen olduğu cihetle sen söyleyiver ve sözüne şunu da ilâve et, de ki:

Sebe' 34:24

Yani; biz fırka-i muvahhide ve siz fırka-i müşrıkeden birimiz doğru bir tarik üzerinedir, diğeri de batıla îsâl eder tarik-ı dalâlettedir. Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette lâfzı şek için değil, belki insaf üzere kâfirleri hakka davet içindir. Çünkü hidayette olanlarla dalâlette olanlar, meydandadır. Zira; biri Cenab-ı Hakkın kaadir ve râzık olduğunu ikrar, diğeri ise bunları inkâr ederek herşeyden âciz birtakım cemadata ibadet ediyor. Elbette fırka-i ûlâ ehl-i hidayet, fırka-i saniye ise ehl-i dalâlettir. Bu âyette Vacip Tealâ ehl-i hidayetin ulviyetine ve ehl-i dalâlin zulmet içinde olduğuna işaret için hidayeti, ulviyete delâlet eden lafzıyla ve dalâli; sicn-i girdaba delâlet eden lafzıyla suretinde irad buyur-mustuı

Sebe' 34:25

Ve cevabına şunu da ilâve et, de ki: . Şu üç âyette irhâ-i inan vardır. Yani müşriklerin hiddetini celbetmeyecek derecede onlara müdârât ve müsadeyle cevap-verilmiştir : Meselâ birinci âyette «Sizden veyahut bizden birimiz hidayette, diğeri dalâlette» denilmiştir. Halbuki fırka-i muvahhidenin hidayette olduğunda şüphe yoktur. Fakat Resulullah «Elbette biz hidayetteyiz» demiş olsa müşriklerin hiddetini celbedeceğine ve söz dinlemeyeceklerine binaen Resulullah onları yumuşatmak ve sözünü dinletmek için hidayet ve dalâleti terdidle «Siz veya biz» demekle hidayet ve dalâleti müşterek zikretmiştir. Kezalik ikinci âyette Resulullah cürmü kendi fırkasına ve ameli müşriklere nispet ederek kendilerinden ve müşriklerden ile ta'bir etmiştir ki kâfirleri insafa davet etmektir. Halbuki cürüm sahibi müşriklerdir. Çünkü; şirkten daha ziyade bir cürüm olamaz, fakat Resulullah «Siz mücrimsiniz» demiş olsaydı onların hiddetini celbeder ve davetten maksat da fevtolurdu. Üçüncü âyette yevm-i kıyamette her zümrenin cem'olunaca-ğını ve Cenab-ı Hakkın fırkalar arasında adaletle hükmedip ni-zâ'ı kaldıracağını ve haklı haksız orada meydana çıkıp hiç kimsenin bir diyeceği kalmayacağını beyanla hem âhiretin vukuuna, hem de bütün müşkülâtın hallolunacağına işaretle akıbette olacak şeyi beyan etmiştir.

Sebe' 34:26

Ve cevabına şunu da ilâve et, de ki: . Şu üç âyette irhâ-i inan vardır. Yani müşriklerin hiddetini celbetmeyecek derecede onlara müdârât ve müsadeyle cevap-verilmiştir : Meselâ birinci âyette «Sizden veyahut bizden birimiz hidayette, diğeri dalâlette» denilmiştir. Halbuki fırka-i muvahhidenin hidayette olduğunda şüphe yoktur. Fakat Resulullah «Elbette biz hidayetteyiz» demiş olsa müşriklerin hiddetini celbedeceğine ve söz dinlemeyeceklerine binaen Resulullah onları yumuşatmak ve sözünü dinletmek için hidayet ve dalâleti terdidle «Siz veya biz» demekle hidayet ve dalâleti müşterek zikretmiştir. Kezalik ikinci âyette Resulullah cürmü kendi fırkasına ve ameli müşriklere nispet ederek kendilerinden ve müşriklerden ile ta'bir etmiştir ki kâfirleri insafa davet etmektir. Halbuki cürüm sahibi müşriklerdir. Çünkü; şirkten daha ziyade bir cürüm olamaz, fakat Resulullah «Siz mücrimsiniz» demiş olsaydı onların hiddetini celbeder ve davetten maksat da fevtolurdu. Üçüncü âyette yevm-i kıyamette her zümrenin cem'olunaca-ğını ve Cenab-ı Hakkın fırkalar arasında adaletle hükmedip ni-zâ'ı kaldıracağını ve haklı haksız orada meydana çıkıp hiç kimsenin bir diyeceği kalmayacağını beyanla hem âhiretin vukuuna, hem de bütün müşkülâtın hallolunacağına işaretle akıbette olacak şeyi beyan etmiştir.

Sebe' 34:27

Vacip Tealâ kâfirleri ilzam etmek üzere verilecek cevapları beyandan sonra müşriklerin hatalarını beyanla acizlerini iizhar etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh? ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. Çünkü; Allahü Tealâ sizin halikınız olduğu gibi hayatınızı ve bekanızı te'min eden ve rızkınızı veren de odur. Su halde birtakım âciz ma'budlarmızı hangi sıfatla Vacip Tealâ'ya şerik kılar ve onlara ibadet edersiniz ve hiçbir veçhile harekete kaadir olamayan âciz cemadatı azız ve kavi ve cümle cf'âli envâ'-ı hikmeti cami olan halikınıza nasıl şerik kılar ve niçin düşünmezsiniz?»

Sebe' 34:28

Vacip Tealâ tevhidi beyandan son üzere buyuruyor. Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Seni risalete intihapla umum insanlara Resul gönderdik ki onları daire-i şeriatına alarak tarik-ı istikamete sevkedesin ve onlara ubudiyetin yollarını ta'rifle envâ'-ı ibadete irşad ve ibadetini lâyıkıyla- eda edenleri Cennet'le ve ibadetine göre "Cennet'in dereceleriyle tebşir, imandan ve ibadetten imtina' edenleri Cehennem'le inzar edesin. Çünkü biz seni göndermedik, ancak kâffe-i nasa iyiliklerle tebşir ve kötülüklerle inzar etmek maksadına mebni gönderdik, lâkin nasm çokları irsalden hikmeti, irşaddan maksadı ve resule ittibâ'm sebeb-i necat olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; tarik-ı dalâleti irtikâpla resule itti-bâ'dan imtina' ederler. Zira cehalet; onları muhalefete sevkeder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette nas; Arap, Acevı, siyah, beyaz cümle efrad-ı beşere şamildir. lâfzı risaletin umumi olmasına ul cümle nasa şümulüne delâlet'ğ eder. Buhârî ve Müslim'in ittifakıyla (Câbir) Hazretlerinden ri-j vayet olunan bir hadiste Resûlullah «Benden evvel geçen enbiyaya^ verilmeyen beş şey bana verildi : Birincisi: Bir aylık me-j sajede düşmanlarımın korkusuyla man sur kılındım. İkincisi Yeryüzünün her tarafı benim için mescit kılındığından ümmetimi her yerde namaz kılabilirler. Üçüncüsü: Emval-i ganimeti bana ve ümmetime helâl oldu. Dördüncüsü : Bana şefaat-%1 âmme verildi. Besincisi: Her nebi kendi kavmine meb'ûs% oldu, ben umum nasa ba'solundum» buyurdu, işte bu hadis âyetteki lâfzının manâsına olduğunu te'yid etmistir.

Sebe' 34:29

İste müşrikler bi sözleriyle isti'câl ederler, bundan maksatları inkârdır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; Resûlullah'a ve müminleredir. Çünkü; Resûlullah kıyametin vâki olacağından; bahsettiği gibi ResûluUah'a iman eden müminler de bahşettiklerinden kıyameti inkâr edenler bu sözü Resûlullah'a söyledikleri gij, bi kıyamete iman eden müminlere dahî söylerler ve elyevm kıya-j meti inkâr eden süfeha ehl-i imanı bu gibi sözleriyle istihza ederler

Sebe' 34:30

Vacip Tealâ kâfirlerin inkârlarına cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kıyamet, ta'yin olunan zamandan ne ileri gider, ne de geri kalır. Elbette vaktinde olacaktır ve siz de o vakitten takaddüm ve taahhur edemezsiniz. Binaenaleyh; ey müşrikler! Sizin isti'câ-liniz de fayda etmez. Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile kıyamet insanların ecelleri gibidir. İnsanın eceli geldiğinde velev göz açıp yumacak kadar bir vakit takaddüm ve taahhur kabul etmediği gibi kıyamet de füc'eten geldiğinde velev bir dakika olsun takaddüm ve taahhur kabul etmez. Şu halde kıyametin vaad olunduğu zaman size geldiğinde sizin o zamandan taahhurunuzu veyahut takaddümünüzü talepte faydanız olmaz. Yani ta'ym olunan zamandan taahhur için mühlet istemekle taahhur veya isti'câl etmekle takaddüm edemezsiniz. Vacip Tealâ kıyametin geleceğini beyandan sonra kâfirlerin bazı sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhirete iman etmeyen kâfirler kemâl-i buğz u adavetlerine binaen dediler ki -(Biz Muhammed (S.A.) in getirdiği şu Kur'an'a ve Kur'an'dan evvel geçen Tevrat ve İncil gibi kitaplara dahî iman etmeyiz.» İşte kâfirler böyle demekle kafiyen iman etmeyeceklerini beyan etmişlerdir. Çünkü; Kur'an'da olan evamir ve nevâhînin mutazammm olduğu tekâlif-i şâkkayı ve ahval-i âhi-reti kabul etmediklerinden inkâra cür'et etmişlerdir. Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Mekke müşrikleri Ye-hûd ve Nasara ulemasından Kur'an'm beyanı veçhile Tevrat'ın İncil'in itikadiyâtı ve ahval-i âhireti ne yolda beyan etti-"L sordular. Onlar Kur'an'm beyanına muvafık cevap verince Ku Wı tekzıb ettikleri gibi kütüb-ü saireyı de tekzibe kalkıştılar. Pünkü bu suâlden maksatları; kendi arzularına muvafık ve Kur-S muhalif cevap almaktı. Onları da Kur'an'a muvafık bulunca tvette bevan olunduğu veçhile hepsini birden inkara cüret ettı-1 Çünkü: insanlarda sevmedikleri şeyi te'yid ve ona muavenet iden sevi sevmemek âdettir. Binaenaleyh; Mekke müşrikleri Kur -an'ı sevmedikleri gibi Kur'an'ı te'yid eden kütüb-ü sabıkayı ckhı sevmediklerini beyan ettiler.

Sebe' 34:31

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı inkârlarını beyandan sonra J vevm-i kıyametteki hallerini beyan etmek üzere buyuruyor ... ^ Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Eğer sen zalimleri Rablerinin hu-; zurunda suâl ve hesap için mahpus oldukları zaman onların hallerini görsen pek garip ve sefil bir halde görürsün ki onlardan bazısı bazısına söze başlar ve yekdiğerine atf-ı cürüm etmek üzere dünyada hademe ve sefil addolunan fukara ve avam tabakası cah, mansıp, servet ve samanları sayesinde kendilerini büyük addeden reislerine derler ki «Siz olmamış olsaydınız biz enbiyaya ve kitaplarına iman ederdik, siz bizi idlâl ederek bu hallere giriftar ettiniz» ^ Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Eğer sen zalimleri Rablerinin hu-; zurunda suâl ve hesap için mahpus oldukları zaman onların hallerini görsen pek garip ve sefil bir halde görürsün ki onlardan bazısı bazısına söze başlar ve yekdiğerine atf-ı cürüm etmek üzere dünyada hademe ve sefil addolunan fukara ve avam tabakası cah, mansıp, servet ve samanları sayesinde kendilerini büyük addeden reislerine derler ki «Siz olmamış olsaydınız biz enbiyaya ve kitaplarına iman ederdik, siz bizi idlâl ederek bu hallere giriftar ettiniz»

Sebe' 34:32

Vacip Tealâ fukara güruhunun bu sözleri üzerine reislerinin onlara cevabını beyan etmek üzere buyuruyor, : Yani; dünyada zuafadan ma'dud olan fukara güruhu zengin ve mütekebbir olanlara «Siz bizi imandan menettiniz» deyince mü-tekebbir olanlar derler ki «Nebiniz vasıtasıyla size hidayet gelip doğru yol gösterdikten sonra biz sizi imandan menettik mi ve sizi menetmek için kuvve-i cebriye isti'mâl eyledik mi? Belki siz kendiniz imanı terkle ashab-ı cürümden oldunuz ve bizi kendi re'yi-nizle taklid ettiniz» demekle cevap verirler. İşte şu muhaverenin aynı dünyada dahî çok kere vâki olur. Çünkü; birkaç kimse bir araya gelir bir cinayet işlerler, sonra o cinayet meydana çıkıp yakayı ele verince birtakım senden oldu benden olmadı misilli faydasız münakaşaya başlandığı gibi âhirette dahî aynı halin cereyan edeceğini Cenab-ı Hak bu-âyette beyan etmiştir. Vacip Tealâ rüesanm sözlerini beyandan sonra onlara karşı zuafanm sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. İşte fukara güruhu bu sözleriyle rüesanm | cevaplarını reddederler. Yani; fukara güruhu rüesaya atf-ı cürüm ederek «Bizi bu hale; giriftar eden sizsiniz» dediklerinde rüesa «Biz size birşey demedik,1 belki siz kendiniz bu halinize sebep olan cürmü işlediniz» deyince onlar rüesaya tekrar derler ki «Sizin bizi iğfal ve idlâliniz yalnız lisanınızla olmadı, belki gece ve gündüzde hileniz bizi bu hale koydu. Zira; sizin bizi aldatmanız bir vakte ve bir sebebe münhasır olmadı. Çünkü; her türlü esbaba tevessül ettiniz, ashab-ı servet ve itibardan olduğunuz cihetle muktedabihtiniz, biz size iktida ediyorduk. Binaenaleyh; siz bize Allah'a küfür, şerik ve nazirleri olduğunu itikad etmemizi emrettiniz. Biz sizin sözünüze inandık ve arkanıza düştük. Şu halde ey reisler! Sizin (Biz sizi menetmedik) dediğiniz yalandır. Zira; siz bizi imandan menetmeye çalıştınız» demekle rüesanm sözlerini reddederler. işte bu âyetlerin delâleti veçhile dünyada insanların haksız muamele ve zulüm üzerine ittifakları ve muhabbetleri âhirette nefret ve adalete ve yekdiğeriyle mücadeleye sebep olacaktır. Hatta umur-u dünyada dahi gayr-ı meşru harekâtın neticesi aielekser münazaa olduğu görülür. Çünkü; isin evvelinde bir masa başında yekvücut gibi çalıştıkları halde neticesinde bir takım husumetler ve adavetlerle ayrıldıkları her zaman görülen şeylerdendir. Müşrikler Vacip Tealâ'nm vücudunu ikrar ederlerse de birtakım âciz mahlûklara ibadetle ibadete istihkakta onları Cenab-ı Hakka şerik itikad etmekle Allah'ın vücudunu inkâr etmişlerdir. Çünkü; muhdes olan mahlûka şerik olan zatın dahî muhdes olacağı tabii olduğu cihetle ma'budüribilhak olamayacağı tabiidir. Şu halde Allah'a mahlûktan şerik itikad edenler Allah'ın ulûhiyetini inkâr etmişlerdir.

Sebe' 34:33

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette ehl-i Cehennem aralarında cereyan edecek muhavereyi beyandan sonra onlarda zuhur edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Cehennemin kendilerinden sadır olan günahların şeameti sebebiyle üzerlerine nazil olan azabı gördüklerinde geçirmiş oldukları nimetlere nedametlerini izhar ederler ve biz o âsîlerin isyanlarını, boğazlarına bukağılar kılar, takarız. .Binaenaleyh; seyyiâtlarını boğazlarında takılı herkes görür ve bu ceza onların kendi kazandıkları günahlarının cezasıdır. Zira; âsîler cezalanmazlar, ancak kendi amelteriyle cezalanırlar. İsrar; azdaddan birbirine muhalif ve zıt iki manâda isti'mal olunur. Binaenaleyh; birşeyi izhar etmek manâsına olduğu gibi gizlemek manâsına dahî olur. Şu halde bu âyette iki manâdan hangisi murad olunsa makaamın müsaadesi vardır. Zira- âsîlerin azabı görünce nedametlerini izhar etmesi muhtemel ldugu gibi gizlemeleri dahî muhtemel olduğundan mananın her İkisi de sahihtir. Çünkü; nedametlerini izharla esef ederler veyahut kendi kusurlarıyla kendilerini ta'yib etmemek için gizlerler ki azab olsun.

Sebe' 34:34

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in bazı ahvalini beyandan sonra Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin günahlarının şeameti kendilerini elbette ihata eder. Zira; biz bir karye ahalisini inzar edici bir nebi göndermedik, illâ o karyenin zengin, cah ve mansıp sayesinde rahat edenleri servetlerine mağrur olarak «Biz resullerin gönderildikleri ahkâmı inkâr eder, kabul etmeyiz» dediler: Zira; kibir ve gururları rusül-ü kiramın davetine icabetlerine mani olmuştur, onlar dünyaca kendilerinin itibarlarına istinad ederek dediler ki «Nübüvvet ve risalete elyak olan bizleriz. Çünkü; evlât ve emval cihetinden sizden daha ziyadeyiz, emvalimizle istediğimiz metalibi elde ederiz, evlâdımızla gelecek belâya karşı dururuz. Şu halde dünyada her nimet bizde olup muazzep olmadığımız gibi âhirette dahi muazzep olmayız. Zira; Allahü Tealâ'nm dünyada bize nasıl ikram ettiyse âhirette dahi öylece ikram edeceğinde şüphemiz yoktur. Çünkü; eğer Allahü Tealâ dünyada bizim dinimize ve amelimize razı olmasaydı bize bu kadar nimetleri vermezdi. Şu halde bu nimetleri bize vermesi bizden razı olduğuna delâlet eder.» demekle kibir ve gururlarını izhar ettiler. Gerçi bu âyette her nebinin ümmetlerinden bu gibi itiraz ve sözler sadır olduğunu beyanla Cenab-ı Hak ümmet-i Muhammedi bu misilli mala ve evlâda.istinad ederek kibir ve gururdan menet-mişse de insanlarda mal ve evlâtla gurur ve onlara itimatla tuğyan etmek her zaman görülen ahvaldendir. Çünkü; emval ve evlât sebebiyle hasıl olan kibir ve gurur şehevât-ı nefsaniyey.e inhimake Ve şehevât-ı nefsaniye ise dünya metâ'mdan hissedar olamayan fukara güruhunu istihfafa vesile olduğuna işaret için Cenab-ı Hak enbiyaya mukabele edenlerin servet .ve nimetle mütena'im olanlar olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; ekser-i mehafiide, büyük meclislerde ve mühim işlerde alelekser söz sahibi olanlar zenginlerdir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunların âhirette. muazzep olmayacaklarım iddialarının sebebi; ikidir : Birincisi: Azabı külliyen inkâr etmeleridir. Şu halde azap olmayınca kendileri muazzep olmadıkları gibi hiçbir kimsenin de muazzep olmayacağını itikad etmişlerdir. İkincisi: Azabın olacağı farz olunsa bile kendilerinin muazzep olmayacaklarını itikad etmeleridir. Çünkü; onlar «Allahü Tealâ bizi dünyada mal ve evlâtla i'zaz ve ikram ettiğinden âhirette azapla ihanet etmez» demekle kendilerini azaba müstehak görmemişlerdir. Şu halde âhireti dünyaya kıyasla dünyada muazzez olanların âhirette dahî muazzez olacağını iddia etmişlerdir.

Sebe' 34:35

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in bazı ahvalini beyandan sonra Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin günahlarının şeameti kendilerini elbette ihata eder. Zira; biz bir karye ahalisini inzar edici bir nebi göndermedik, illâ o karyenin zengin, cah ve mansıp sayesinde rahat edenleri servetlerine mağrur olarak «Biz resullerin gönderildikleri ahkâmı inkâr eder, kabul etmeyiz» dediler: Zira; kibir ve gururları rusül-ü kiramın davetine icabetlerine mani olmuştur, onlar dünyaca kendilerinin itibarlarına istinad ederek dediler ki «Nübüvvet ve risalete elyak olan bizleriz. Çünkü; evlât ve emval cihetinden sizden daha ziyadeyiz, emvalimizle istediğimiz metalibi elde ederiz, evlâdımızla gelecek belâya karşı dururuz. Şu halde dünyada her nimet bizde olup muazzep olmadığımız gibi âhirette dahi muazzep olmayız. Zira; Allahü Tealâ'nm dünyada bize nasıl ikram ettiyse âhirette dahi öylece ikram edeceğinde şüphemiz yoktur. Çünkü; eğer Allahü Tealâ dünyada bizim dinimize ve amelimize razı olmasaydı bize bu kadar nimetleri vermezdi. Şu halde bu nimetleri bize vermesi bizden razı olduğuna delâlet eder.» demekle kibir ve gururlarını izhar ettiler. Gerçi bu âyette her nebinin ümmetlerinden bu gibi itiraz ve sözler sadır olduğunu beyanla Cenab-ı Hak ümmet-i Muhammedi bu misilli mala ve evlâda.istinad ederek kibir ve gururdan menet-mişse de insanlarda mal ve evlâtla gurur ve onlara itimatla tuğyan etmek her zaman görülen ahvaldendir. Çünkü; emval ve evlât sebebiyle hasıl olan kibir ve gurur şehevât-ı nefsaniyey.e inhimake Ve şehevât-ı nefsaniye ise dünya metâ'mdan hissedar olamayan fukara güruhunu istihfafa vesile olduğuna işaret için Cenab-ı Hak enbiyaya mukabele edenlerin servet .ve nimetle mütena'im olanlar olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; ekser-i mehafiide, büyük meclislerde ve mühim işlerde alelekser söz sahibi olanlar zenginlerdir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunların âhirette. muazzep olmayacaklarım iddialarının sebebi; ikidir : Birincisi: Azabı külliyen inkâr etmeleridir. Şu halde azap olmayınca kendileri muazzep olmadıkları gibi hiçbir kimsenin de muazzep olmayacağını itikad etmişlerdir. İkincisi: Azabın olacağı farz olunsa bile kendilerinin muazzep olmayacaklarını itikad etmeleridir. Çünkü; onlar «Allahü Tealâ bizi dünyada mal ve evlâtla i'zaz ve ikram ettiğinden âhirette azapla ihanet etmez» demekle kendilerini azaba müstehak görmemişlerdir. Şu halde âhireti dünyaya kıyasla dünyada muazzez olanların âhirette dahî muazzez olacağını iddia etmişlerdir.

Sebe' 34:36

Vacip Tealâ mal ve evlâda istinatla mağrur olanların bu iddialarının batıl olduğunu ve dünya metâ'mın gurura değer bir kıymeti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Halbuki bir kimsenin rızkı bol olması Allah'ın rızasını müstelzim olmadığı gibi rızkının dar olması da Allah'ın gazabı es'eri olmasını mucip olmaz, belki rızkın dar olması hesabının kolay olmasını, rızkın çok olması helâl olursa hesabın uzun ve zor olmasını ve haram olursa hüzn-ü ebedî ve azab-ı elimi mucip olur. Binaenaleyh; müşriklerin itikatları batıldır. Zira; rızkın vüs'atı rızaya ve izzete delâlet etmediği gibi darlığı da gazabullaha delâlet etmez ki dünyada rızkı bol olanın âhirette müreffeh olması lâzım gelsin. Belki aksi daha galiptir. Çünkü; ekseri maldar olanların şakı ve fakir olanların da said oldukları görülür. Eğer insanın fışkı fakrini ve amel-i salihi gmasmı mucip olsa meşiyet-i İlâhiyenin methali olmamak lâzım gelir. Çünkü; zengin olmak için amel-i salih kâfi olduğundan bilûmum su-leha zengin ve fasıklar da fakir olurlardı. Halbuki ahval-i âlem böyle değildir. Zira rızık; meşiyet-i İlâhiyeye tâbidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak meşiyetine tâbi olduğunu bu âyette beyanla müşriklerin itikatlarını red ve iptal etmiştir.

Sebe' 34:37

Vacip Tealâ ehl-i küfrün malları ve evlâtlarıyla iftihar edip istedikleri metalibi elde edeceklerini beyandan sonra malın ve evlâdın Allah'a kurbiyete vesile olamayacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; azap korkusu ve rızkın tükenmesi gibi hiçbir şeyden korku ve endişe yoktur. Yani; ey malı ve evlâdı sebebiyle bütün himmeti onlardan bekleyip âhiretten ümidini kesmiş olan münkirler! Sizin her meta-libimize kâfidir dediğiniz malınız ve evlâdınız sizi bize yaklaştırır şeylerden değildir. Halbuki siz bize kurbiyet tahsil etmek ve rızamızı aramakla me'mursunuz ve sizin itimad ettiğiniz malınız ve evlâdınız sizin amelinizi ıslah edip matlubunuza îsal edemez. Zira; sizin onlar sayesinde tuğyan ederek bizden uzaklaşmanıza sebep olur. Çünkü; evlâdı serde istihdam ve malı batıla sarfetmekle kur-biyetten mahrum olursunuz. Ancak iman edip evlâdını tarik-ı tevhide şevkle hayırda istihdam ve malını hayra sarfla amel-i salih işleyen müminlerin amelleri bize karib olmalarına sebep olur. İşte âhirete iman edip emval ve evlâdını hayra sarfedenlerin amelleri sebebiyle ecirleri istihkaklarından kat kat fazla olmakla beraber anlar Cennet'in konaklarında emin olarak istirahat ederler. Çünkü; bilcümle mûziyattan ve kederden eminlerdir. Hulâsa; mal ve evlât insanın ind-i ulûhiyete yaklaşmasına sebep olamayacağı ve ancak imanla amel-i salih ve evlâdı terbiye-i şeriatla terbiye ve salâh-ı hali ta'limle malını ve evlâdını hayrata sarfeden kimsenin ameli kurbiyete sebep ve onların amelleri sebebiyle cezalarının iki kat olacağı ve Cennet'in konaklarında her türlü korku ve kederden emin olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Sebe' 34:38

Çünkü; onlar bizim kullarımızı ıslah için inzal ettiğimiz âyetlerimizi iptale ve ahkâmını icraya mani olmak için sa'y eder ve kullarımızı doğru yola sevk eder, ka-vanîni icradan âciz kılmaya çalıştıklarından azab-ı ebedîye müste-haklardır. Binaenaleyh; batıla sa'y ile âyetlerin fevaidinden gaafii olanlar azab-ı Cehennem'de hazırlardır, ebeden azaptan kurtulmaları da yoktur. Çünkü; batıla sa'y edenlerin her zaman akıbetleri hüsran-ı ebedîdir. Vacip Tealâ dünyada mallarına mağrur olarak batıla sa'y edip dünyaya kıyasla âhirette dahî mütena'im olacaklarına dair iddialarının batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; rızkın bolluğu alâmet-i saadet, darlığı alânıet-i şekavet olamaz. Hatta şahs-ı vâhid ömrünün bir kısmında bol rızka nail olduğu halde diğer bir k'ismmı da dar rızıkla müzayaka içinde geçirir. Şu halde rızkın saadet ve şekavete alâmet olamayacağı aşikârdır.

Sebe' 34:39

Çünkü; Allah'tan başka insanlardan bazı kimseler diğer bazı kimselerin rızıklarına vesile olurlar ve lâkin onların sebep oldukları rızik. Allah'ın cnlarm yedinde halkettiği rızıktan olduğu cihetle «Allahü Tealâ cünüo râzıklann hayırlısı» denmiştir. Fahri Eâzi ve Hâı'in beyanları veçhile Resuîullah, Müslim ve Buhâri nin bilittifak (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden rivayet ettikleri bir hadisle bu âyeti tefsir etmiştir. Şöyle ki Resûlullah ^Kulların içinde bulundukları hiçbir sabah olmaz, illâ o sabahta iki melek (Yâ Rabbi! Malını hayra infak eden kimseye o malın halefini; ini»; etmeyip imsak eden kimseye o malın telefini ver) diyerek dua ederler» buyurmuştur. Meleklerin bu dualarının eseri hariçte görülmektedir. Çünkü; malını hayra sarfeden ve fukaraya yedirenlerin, mün'im olup misafire ikram edenlerin mallarında bereket ve bahîl olanların malları çok olsa dahî mallarında bereketsizlik daima müşahede olunmaktadır. Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette ile murad; it'âm-ı taam edenler dernektir. Meselâ padişahın askerine efendinin kölesine, hane sahibinin misafirlerine ve zenginin fukaraya it'ârnlan gibi bir kimse diğerinin rızkına vesile olursa da o rızkın halikı Allahü Teaîâ olduğu cihetle râzıklann hayırlısıdır. Zira; diğerlerinin râzık olması ariyet ve sûrîdir, yoksa hakîkî râzık değillerdir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile râzıkın hayırlı olması; dört şeyledir : Birincisi: İhtiyaç zamanından te'hir etmemektir. İkincisi: Herkesin ihtiyacı kadar vermektir. Üçüncüsü : Dünyada muhasebeyle tazyik etmemektir. Dördüncüsü: Verdiği rızık mukabilinde ücret istememektir, İşte Cenab-ı Hak kaadir ü kayyûm, ganî ve kerim olduğundan bu manânın cümlesi zatında mevcut olup kullarının rızkını her zaman herkesin nasibi miktar verdiğinden râzıklann hayırlısıdır. Hulâsa; abdin zengin veya fakir, rızkının bol veya dar olması Allah'ın mesiyetine müteallik mesailden olup kulların methalleri olmadığı, kulların fukaraya ve sair hayrata infakına mukabil Allah'ın hak:f halkedeceği ve Allahü Tealâ'nm cümle râzıklann hayırlısı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Sebe' 34:40

Vacip Tealâ dünyada malına mağrur olan kâfirlerin âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve sözlerine şunu da ilâve ederler

Sebe' 34:41

Vacip Tealâ dünyada malına mağrur olan kâfirlerin âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve sözlerine şunu da ilâve ederler Yani; cümle insanlar mahşere cemolunünca bütün esrarın zuhur edip vahdet-i hakîkiyenin tamamıyla anlaşıldığı günde sizin bazınız bazınıza menfaatinin celbine ve mazarratının define veyahut menfaatini elinden almaya ve mazarrat îkaına malik olamaz. Zira her umur; Vâcibülvücud'a müfevvazdır. Çünkü; dar-ı âhiret, dar-ı sevap ve ikab olduğundan sevabı verecek, ikabı yapacak ancak Allahü Tealâ'dır. Allah'ın gayrı sevaba ve ikaba kaadir yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitapta dört ihtimal vardır : Birincisi: Yalnız meleklerin muhatap olmalarıdır. Buna nazaran bu âyet; müşriklerin azab üzere tâzib olunacaklarını beyan etmiştir. Zira; ma'bud ittihaz ettikleri meleklerin menfaat ve mazarrata malik olmadıklarını son derece muhtaç oldukları bir zamanda beyan etmek elbette tahassürlerini muciptir. Çünkü; ke-mâl-i itmi'nanla menfaat bekledikleri şeyin aksi zuhur edivermesi kemâl-i teessüfü mucip olacağında şüphe yoktur. İkincisi; Meleklerle beraber kâfirlerin de muhatap olmalarıdır. Buna nazaran rnanâ-yı âyet: | Sizin bazınız ki ma'bud ittihaz ettiğiniz melekler bazınıza ki âbid olan müşriklere menfaat ve mazarrata malik olamazdınız | demektir. Üçüncüsü: Muhatabın meleklerle cinnîler olmalarıdır. Çünkü; meleklerle cinnîlerin bâzıları bazılarının menfaat ve mazarratına malik olamayınca müşriklerin men-faatlarına malik olamayacakları evleviyetle sabittir. Dördüncüsü: Muhatap kâfirlerdir. Çünkü; dünyada onlar kendilerinin a'van ve etbâ'larıyla iftihar eder ve menfaat beklerlerdi. Âhirette pek itimad ettikleri kimselerden asla menfaat olmayacağını beyan etmek onları tamamıyla ye'se düşürmektir.

Sebe' 34:42

Yani; onların her taraftan mahrum ve me'yus oldukları zamanda biz sıfat-ı kahrımız icabı daire-i şeriattan çıkmış olan zalimlere hitabederek deriz ki «Size resullerimiz ve kitaplarımız vasıtasıyla haber verildiğinde tekzib ettiğiniz Cehennem ateşinin azabını tadın». İşte böyle hitab etmekle kahrımızı izhar ederiz, onlar da tekzib ettikleri Cehennem'i re'ydayrı görür ve azabını tadarlar. Azaba istihkaklarının sebebi; irtikâb ettikleri zulüm olduğuna işaret için zalim oldukları sarahaten beyan olunmuştur. Vacip Tealâ zalimlerin zulümlerini tafsil etmek üzere buyuruyor İşte zalimler böyle demeleriyle temerrütlerini izhar ederler. Yani; biz o zalimlere «Cehennem azabını tadın» deriz ve bizim bu gibi kahrımızın zuhuruna müstehaklardır. Çünkü; onlar üzerine bizim onların hallerini ıslaha açık bir surette delâlet eden âyetlerimiz tilâvet olunduğunda o âyetleri okuyan Resulümüze şiddet-i adavetlerine binaen «Şu nübüvvet davasında bulunan zat olmadı, illâ sizi babalarınızın ibadet ettikleri dinden menetmek ister bir recül oldu ki, o sizi dininizden döndürmek ve kendi dinine koymak murad eder» demekle Resulümüze halkın buğz u adavetini celb etmeye,çalışırlar, bununla da iktifa etmeyerek derler ki «Şu okunan âyetler olmadı, illâ yalan bir iftira oldu». İşte böyle demekle âyetlerimize dahi ta'nederler, bu gibi ta'nlarıyla Cehennem azabına duçar olmuşlardır. Bu misilli sözler âlemde ehl-i hakka her zaman söylenen tefevvühat cümlesindendir. Çünkü; her asırda o asrın modasına göre din düşmanları bulunmak, zuafayı idlâl etmek, ahkâm-ı dini birtakım yaldızlı ve şeytan'm ilkaa ettiği vesveselerle tezyife uğraşmak ve diyanetine ihtimam eden erbab-ı dini hamakatla itham ederek buğzetmek ve muktedir olursa hakaretten geri durmamak her millette ve her ümmette zamanına göre muhtelif kisvelerle zuhur eder. İşte bu gibi din düşmanları edyan-ı sairede bulunduğu gibi din-i Muhammedîye itiraz edenler daha çok ve zaman-ı saadetten bu zamana kadar iptaline çalışarak, söndürmek isteyenler hiç eksik olmamıştır, ilâyevmilkıyam da olmayacaktır. Lâkin hepsi de hâib ü hâsir olmuş ve din-i Muhammectfyi yıpratmak imkânını bulamamışlardır ve zaman-ı saadette söyledikleri sözlerin bir kısmını Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir.

Sebe' 34:43

Vacip Tealâ bu sözlerinin bir kısm-ı aharını dahî beyan etmek üzere buyuruyor. Ve bu sözleriyle Kur'an'a adavetlerini izharla iman etmeyeceklerini beyan ettiler. Yani; kâfirler Resulümüze şiddet-i adavetlerine binaen hak olan Kur'an kendilerine gelip harikulâde-i acibeden olduğu cihetle muârazasmdan âciz kalınca onlar «Şu Kur'an olmadı, illâ açık bir sihir oldu» dediler ve bu sözleriyle teşeffi-i sadrederek iman etmemek için bir takım nalâyık tefevvühata kalkıştılar.. Binaenaleyh; akıllarına ne gelirse lisanlarıyla Öylece söylediler.

Sebe' 34:44

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a iftiralarını beyandan sonra bu iftiraları bir delile müstenid olmayıp sırf adavet ve cehalet sey-kıyla söylenmiş bir söz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz müşriklere ders okuyacak bir kitap vermedik ki o kitapta bunların şirklerinin caiz olduğuna dair bir mesele bulsunlar. Böyle bir kitap kendilerine verilmeyince her ne söyleseler kendi iftiralarından ibarettir. Çünkü; bir delile ve kitaba müstenid değildir, habibim! Senden evvel biz onlara bir nebi göndermedik ki haşa şirkin doğru bir mezhep olduğunu ondan öğrenmiş olsunlar. Böyle bir kitaptan veya nebiden almadıkları birşeyi söylemeleri kendi icatları cehalet ve sefahetleri neticesi bir cereyandan ibarettir. Çünkü; ne bir kitaba istinatları ve ne de bir nebiden is-timâ'ları olmayınca sırf kendi tefevvühatlarından ve âbâ ve ecdatlarını taklitten ibarettir.

Sebe' 34:45

Evvel geçen milletleri bu kadar kuvvetleriyle ihlâk edince Kureyş müşriklerini ihlâk edeceğim evleviyetle sabittir. Şu manâ daki zamirin Arabın müşriklerine zamiri ümem-i salifeye râci olduğuna nazarandır. Amma Fahri Râzi'nin ikinci tevcihindeki beyanı veçhile zamiri ümem-i salifeye, zamiri Arabın müşriklerine râci olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : | Arabın müşriklerinden evvel geçen milletler resullerini tekzib ettiler. Halbuki evvel geçen milletler Araba verdiğimiz fezâilin onda birine baliğ olamadılar. Zira; kavm-i Araba gönderdiğimiz Nebi cümle enbiyanın efdali, kitabı kütüb-ü semaviyenin cümlesinin efdali, hepsini nâsih ve menfaati umuma ait olup ümem-i salifenin kitapları ve şeriatları hususidir, Arap içinde ıneb'ûs olan Nebi bilûmum milletlere meb'ûs, şeriatı ilâyevmilkıyam bâkî; hakkaniyetine delilleri ve berahini kafidir, tağyir olunmak ihtimali olmadığı gibi bir muarızın itirazıyla red dahi olunmaz. İşte şu sayılan nimetlerin onda birine ümem-i saiife baliğ olmadıkları ve onlara onda birini vermediğimiz halde onların resullerimizi tekziplerine binaen ihlâk edince bu kadar zahir, kafi ve cesîm nimetleri kendilerine verdiğimiz kavm-i Arap Resulümüzü ve kitabımızı tekzib edince onları ihlâk edeceğimiz evleviyetle sabittir] demek olur. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile mi'şar ; öşür yani onda bir manasınadır ki "Bizim onlara verdiğimizin onda birine baliğ olamadılar)' demektir

Sebe' 34:46

Vacip Tealâ kâfirlerin azaba istihkaklarının sebebi âyetleri inkâr ve rusül-ü kiramı tekziple şirki irtikâb etmeleri olup şirki irtikâpları ise asla bir delile müstenit olmadığı gibi bir nebiden işitmek de olmayıp hemen cehalet üzere bir cereyandan ibaret olduğunu beyandan sonra ehl-i şirki üç şeye davet etmesini Resulüne emretmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Senin tilâvet ettiğin âyetleri inkârla sana , «Kendi icad etti» diyerek «İftira etti» diyen müşriklere sen de ki «Ey müşrikler! Ben size bir hasletle vaaz ediyorum ki o haslet sizin ikişer ikişer ve birer birer Allah rızası için kaim olmanızdır. Asla taassup göstermek ve mücadele etmeksizin kelime-i tevhide içtimâ' etmenizi nasihat ederim. Zira; bu nasihatim sizin menfaatiniz içindir. Çünkü bu haslete devam; sizin dünya ve âhiret mesut olmanızı icab eder. Sizin meclis-i risalette rıza-yı İlâhiyi talep için birer ikişer kıyamınızdan sonra bir yerde içtimâ' edip Resulünüzün ahvalini tetkik ve tefekkür etmelisiniz ki sahibinizde asla cinnet olmadığını bilesiniz. Zira; Nebiniz olmadı, illâ ancak o günde gelmek üzere olan âhiretin şiddetli azabıyla sizi korkutucu oldu». Beyzâvî'nin beyanı veçhile cemaat-ı kesire içinde insaf üzere adalöte riâyet ederek müzakere ve düşünmek mümkün olamayacağına binaen Cenab-ı Hak din-i Muhammedîyi tetkik hususunda hu-zur-u risalete gelenlerin birer veya ikişer kişi olarak gelmelerini bu âyetle tahdid etmiştir ki kalabalık gelmekle, işi mezheb taassubuna götürmesinler. Çünkü; cemaatın kesreti hatıratı teşvişle sözleri birbirine karıştırıp müzakerenin mücadeleye inkılâbını mucip olur, çokluğun müzakere ve müşavereyi ihlâl ettiği de gayr-ı kaa-bil-i inkâr bir hakikattir. Zira; her mecalis ve mehafilde kesretin lâyıkıyla.müzakere yapamadığı bilfiil müşahede olunan ahvaldendir. Ashab-ı müşavere ne kadar az olursa anlaşmak daha kolay olacağında şüphe yoktur. Kezalik Resûlullah'ın hususiyat-ı ahvalini teftişte dahi herkes ya kendi kendine veyahut yanında diğer bir kimseyle müzakere ederse hakikati kolay bulacaklarına bu âyette işaret olunmuştur. Çünkü; Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile iki kişi bir meseleyi müzakere ederse herbiri fikri ve mütalâsım diğerine arzeder. Arkadaşı kemâl-i insaf ve adalet üzere selâmet-i kalple dinler ve arkadaşının fikir ve mütalâasına karşı kendi reyini -beyan eder, diğeri de aynı suretle dinler ve bu sözlerin içinden sağlam olanını alıp işe yaramayanı atarlar, bu suretle bir netice-i sahihaya vasıl olurlar. Amma bu iki kişinin yanında üç beş kişi daha bulunacak olsa söz uzar, mesele müşavere ve müzakere halinden çıkar, münakaşa halini kesbetmekle doğru bir neticeye vasıl olmak müşkül olur, İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak emr-i dinde ikişer kişi veyahut birer kişi olduğu halde herkesi kendi kendine muhakeme etmesini emretmiştir. Çünkü; umur-u dinde ve emr-i Resûlullah'ta şahs-ı vâhid kendi nefsinde muhakeme eder, mütalâasının neticesinde fikrini aklına arzeder, muhakemesinde sahih bir hüküm alabilir. Amma ekseriyette böyle sâf müzakere olamayacağından Cenab-ı Hak din hususunu müzakerede çok kimse lâzım olmadığını beyan etmiştir. Bu âyette zikrolunan üç hasletten birincisi: ile işaret olunan tevhididir. İkincisi: ile işaret olunan emr-i risalete ihtimamdır. Üçüncüsü: ile işaret olunan ahval-i âhirettir. Esasen itikadiyâtm aslı da bu üçe münhasır olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu âyette usul-ü itikadiyeye işaretle itikadiyat hususunda içtimâyatm methali olmayıp her şahsın selâmet-i fikirle kendi düşünmesi lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Çünkü itikat; herkesin kendi kanaati üzere iman etmesi vacip olduğundan aharı taklid etmek mezmumdur.

Sebe' 34:47

Vacip Tealâ Resulünde cinnetten asla eser olmadığını beyandan sonra ücret taleb etmeyerek ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde görmüş olduğu meşakkatlara bilâücret göğüs germesi nübüvvetine delil-i kâfi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; tebliğden maksadımı ve tebliğimin ücretini bilir, lâyıkı veçhüzere verir» demekle onlardan ücret istemediğini alenen söyle. Naşı tarik-ı hakka davet, emribilmaruf ve nehyianil-münker halisenliveçhillâh olup garaz-ı dünyeviye şaibesi olmamak lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Ayet; iki cihetle Resûlullah'ın risaletini ispat etmiştir. Birincisi: Emr-i tebliğ mukabilinde ücret istememesidir. Çünkü; bu kadar meşakkati ihtiyar etmekte dünyaca bir menfaat bek-lemeyip yalnız menfaat-ı uhreviyeye hasretmek elbette nübüvvetine delâlet eder. Zira; nübüvvet davasında kâzip olsa âhiretçe azap muhakkak olup dünyaca da menfaatsiz bu kadar külfeti ihtiyar etmek ese,r~i cinnet olur. Halbuki; Resûiullah eser-i cinnetten mü-berradır. Şu halde nübüvvet davasında sadıktır, İkincisi: Allahü Tealâ'nın herşeye şahit ve âlim olduğunu beyan etmek davasında sadık olduğuna delâlet eder. Çünkü; bir kimse Allahü Tealâ tarafından resul olduğunu dava eder ve davasına Allah'ı şahit kılarsa nübüvvetinin sıdkma bundan daha büyük bir delil olamaz. Zira; Allahü Tealâ edille-i kafiye ve mucize-i bâhireyle davasını te'yid etmiştir.

Sebe' 34:48

Vacip Tealâ Resulünün risaletini ücret istememesi ve yed-i nebevilerinde harikulade mucizelerle sıdk-ı davasını kendi şehadet etmesiyle ispat ettikten sonra zat-ı ulûhiyetinin fâil-i muhtar olmasıyla dahî ispat etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh" din-i İslâm'la edyan-ı batılayı tardettiğl gibi bilcümle batıl olan âdât ve ahlâkı da reddetmiştir.

Sebe' 34:49

Yani; habibim! Sen ehl-i Mekke'ye tarik-ı hakkı beyandan sonra de ki »Din-i İslâm'ın esası olan Kur'an geldi ve ittibâ'a lâyıktır. Binaenaleyh; siz fırsatı fevtetmeksizin halisenliveçhillâh inkıyad etmelisiniz, bundan sonra batıl yeniden baş gösteremez. Çünkü; zail oldu, gitti. Binaenaleyh; iade de olunmaz. İşte din-i İslâm teâlî ettikçe batıl olan şirkin mahvolup gitmesiyle vukuat az bir zaman içinde bu âyetin sırrını ispat etmiştir. Hatta Ceziret-ül Arap'ta putperestlik âyini bilkülliye zail olmuş ve kıyamete kadar bir daha avdet etmeyecektir. Evet! Mürur-u zamanla diyanete yapışan azalır, fısk u fücur çoğalır, erbab-ı fesat yüz bulur, meydan alir, ahlâk bozulur, lâkin şirk ve putperestlik zail olduğu yere bir daha avdet etmez. Yani; "Resulullah'm getirdiği Kur'an dünyada ve âhirette daima sabittir, batıl olan şeyler zeval bulduktan sonra mevt-i ebedîyle yok olur gider ki zail olan batıl aynen iâ'de olunmaz» demektir. Yahut bazı rivayete nazaran bu âyette ba11Ila murad; İblis'tir, Çünkü İb-hs; iptidaen bir şey icad edemediği gibi yok olduktan sonra dahi iade edemez.

Sebe' 34:50

Vacip Tealâ Mekke'den zail olan batılın yani putperestliğin daha avdet etmeyeceğini beyandan sonra ehl-i Mekke'nin Resulullah'a »Sen âbâ ve ecdadının dinini terkettin, kendi nefsinden bir din icad ettin, dalâlete düştün» diyerek vâki olan ta'nlarma cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Müşriklerin sana ta'nı üzerine sen cevapta de ki «Ey Mekke ahalisi! Sizin ta'mnız ve itikad-ı batılınız gibi eğer ben tarik-ı haktan çıkmış ve dalâleti ihtiyar etmişsem o dalâli kendi nefsim üzerine ihtiyar ederim. Binaenaleyh; o dalâletin vebali ve mazarratı benim nefsim üzerinedir, size ait bir zarar yoktur. Şu halde niçin ta'nmıza âlet edersiniz? Eğer ben tarik-ı hakka ihtida etmişsem o ihtida Rabbimin bana ihsan ettiği vahyile hasıl olmuş ve Rabbimin vahyini kendime rehber ittihaz etmişimdir ki Cennet-i A'lâ'ya götürecek bir tarik-ı hakka tevessül ettim demektir. Zira; Rabbim Tealâ münacatımm umumunu işitir, size, bana ilmi yakın, her sözümüzü işitir ve amelimizi bilir. Binaenaleyh; dalâlet ve hidayet her ikisinin de ceza-yı lâyıkını verir». Nisâbürî'nin işareti veçhile bu âyette terdide ve şekke delâlet eden lâfzı ehl-i Mekke'nin itikatları üzere onları ilzam ve iskât içindir, yoksa haşa bu şek Resûlullah'a râci değildir. Zira; Resûlullah'ta dalâlet tasavvur olunmaz, şek üzere irad-ı kelâm etmez. Çünkü; Resûlullah muhatabın haline göre irad-ı kelâm eder, bu minval üzere irad-ı kelâma irhâ'-i inan denir. Yani; «Farzedelim ki hal ü şan sizin dediğiniz gibidir, o halde size ne gibi zarar vardır? Zira; sizin dediğiniz gibi ben dalâl üzere olsam zararı bana aittir. Şu halde siz niçin telâş ediyorsunuz ve size ne oluyor ki kendinize bunu bir iş yapıyorsunuz? Eğer ben hidayetteysem Rabbimin bana vahyettiği Kur'an'la doğru yol tutmuşumdur ve o yola sizi davet ediyorum. Eğer bana ittibâ' eder, sözümü dinlerseniz siz de ihtida etmiş olursunuz» demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Mekkelilerin Resûlullah'a ta'netmeleridir. Çünkü; Resûlullah onları din-i hakka davet edip putlara ibadeti terketmelerini kemâl-i ikdamla tavsiye ve onun zararlarını beyan edince onlar Re-' sûlullah'a «Sen âbâ ve ecdadının dinini terkettin, kendi nefsinden yeni bir din icatla dalâlete düştün» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Sebe' 34:51

Vacip Tealâ Resulüne ve şeriatına ta'neden âsîlerin yevm-i yametteki hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yerin içinde, denizlerin altında ve yedi kat semânın üstünde olsalar kabza-i İlâhiden kurtulamazlar. Çünkü; kudret-i İ hiyeye nispetle en yakın mekânla en uzak mekânın farkı olmâj cümlesi müsavidir. Binaenaleyh; kaçmakla, muhkem bir kalt girmekle gazaba müstehak olan kimsenin azaptan kurtulması yoktur. Zira; Cenab-ı Hak onu yakından tutar, hiçbir kimse müdafaa edip kurtaramaz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile erbab-ı isyanın fezi' ve feryatları; üç yerdedir : Birincisi: Hal-i ve f atlarındadır. Zira o vakit onlar Cehennem'in derekelerini görmekle fezi' ve feryad ederler. Cenab-ı Hak da onları yerin üstünden Kabirlerinden kalktıklarında fezi' ve feryad ederler. Allahü Tealâ onları mahşere alır, götürür. Üçüncüsü:. Mahşerde cinayetleri meydana çıkıp ehl-i nar olduklarını bilince fezi' ve feryad ederler. Cenab-ı Hak onları mahşerden Cehennem'e gönderir. Allah'ın azabını fevt yok demektir. Yani "Kaçmakla veya muhkem bir yere. girmekle azabı fevtedip geçirmek ve kaçıp kurtulmak yok» demek olur. Şu halde âhiret ve Allah'ın azabı dünyaya ve dünya hapishanelerine kıyas kabul etmez. Zira; dünyada cinayet işleyen bir kimse kaçıp kurtulabilir veyahut hapishaneyi delip kaçabilir.

Sebe' 34:52

Vacip Tealâ kâfirlerin azabı gördüklerinde vuku bulacak fezi' ve feryatlarını beyandan sonra onların o zamanda imana müsaraat edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i küfür âhirette Cehennem azabını görünce «Biz âhir zaman Nebisine ve şeriatına iman ettik» derler ve lâkin bu sözlerin onlara faydası olmaz. Zira; imanın mahalli dar-ı teklif olan dünyadır. Dünya ise bunlara gayet uzak kaldı, Binanealeyh; bunların dünyaya vasıl olmaları mümkün değil ki imana vasıl olsunlar. Şu halde bunlar için uzak mesafe olan dünyadan imanı almakla matluplarına vasıl olmak ne kadar uzaktır ve nasıl mümkün olabilir? Halbuki onlar bundan evvel dünyada Resûlullah'a küf-retmişlerdi. İmanın mahalli olan dünyada küfredince âhirette iman mümkün olamaz. Yani; âhirette imanları kabul olunmaz. Çünkü; teklif yoktur ve teklifin mahalli olan dünya fevtoldu. Binaenaleyh; dünyaya avdetleri mümkün değil ki imanları mümkün olsun. Beyzâvî'nin ve Medarik'in beyanları veçhile tenavilş : tutmak, almak manasınadır. Mekân-ı baîdle murad; dünyadır. Çünkü; dünya âhiretten gayet uzaktır ki bir daha dönmek ve dünyada bulunmak mümkün değildir. Gerçi dünyadan âhiret yakındır. Zira dünya; âhirete doğru gitmektir ve âhiret de gelmek üzerinedir, insana karşı gelen herşey yakın olduğu gibi âhiret de yakındır. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile istifa hamdır. Tenavüş ; İmam almak manâsına olduğundan kiğ fürden tevbe manâsını mutazammmdır. Buna nazaran manâ-yı ncş zım : … demektir.

Sebe' 34:53

Vacip Tealâ kâfirlerin azabı gördüklerinde vuku bulacak fezi' ve feryatlarını beyandan sonra onların o zamanda imana müsaraat edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i küfür âhirette Cehennem azabını görünce «Biz âhir zaman Nebisine ve şeriatına iman ettik» derler ve lâkin bu sözlerin onlara faydası olmaz. Zira; imanın mahalli dar-ı teklif olan dünyadır. Dünya ise bunlara gayet uzak kaldı, Binanealeyh; bunların dünyaya vasıl olmaları mümkün değil ki imana vasıl olsunlar. Şu halde bunlar için uzak mesafe olan dünyadan imanı almakla matluplarına vasıl olmak ne kadar uzaktır ve nasıl mümkün olabilir? Halbuki onlar bundan evvel dünyada Resûlullah'a küf-retmişlerdi. İmanın mahalli olan dünyada küfredince âhirette iman mümkün olamaz. Yani; âhirette imanları kabul olunmaz. Çünkü; teklif yoktur ve teklifin mahalli olan dünya fevtoldu. Binaenaleyh; dünyaya avdetleri mümkün değil ki imanları mümkün olsun. Beyzâvî'nin ve Medarik'in beyanları veçhile tenavilş : tutmak, almak manasınadır. Mekân-ı baîdle murad; dünyadır. Çünkü; dünya âhiretten gayet uzaktır ki bir daha dönmek ve dünyada bulunmak mümkün değildir. Gerçi dünyadan âhiret yakındır. Zira dünya; âhirete doğru gitmektir ve âhiret de gelmek üzerinedir, insana karşı gelen herşey yakın olduğu gibi âhiret de yakındır. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile istifa hamdır. Tenavüş ; İmam almak manâsına olduğundan kiğ fürden tevbe manâsını mutazammmdır. Buna nazaran manâ-yı ncş zım : … demektir. Yani; âhirette fezi' ve feryad ederek iman etmek isteyen kâj firler dünyada zan ve tahminleri üzerine Resûlullaha şairdir, kâ-j hindir gibi birtakım hezeyanda bulunurlar ve gayba taş atar gibi ağızlarına geleıf sözü dışarıya atarlardı ve bu sözlerini Resûlul-J lah'ın ulüvv-ü mertebesinden gayet uzak ve aşağı bir mesafedeı sevkederlerdi. Çünkü; Resûlullah'la bu sözlerinin arasında münasebet yokturj Şu halde elbette bu sözler Resûlullah'a uzaktır. Kezalik Kur'ai hakkında dahî -(Mecnun kelâmı», «Evvel geçenlerin yalanları» de-j mek gibi müfteriyatları dahî Kur'an'in ulüvv-ü şanından gayel uzak olarak söylenen, sözlerdir. Çünkü; açık bir hakikata karşı zan üzere delilsiz söylenen sözün ne gibi. bir kıymeti olabilir? Binaenaleyh; bu gibi sözler her zaman nefsine tebaiyet etmiş, şeytan'm iğfalâtma kapılmış ve hakayık-ı şer'iyenin neden ibaret olduğunu bilmeyen cüheladan sadır olmuş ve olmaktadır. Çünkü; onların ah-kâm-ı şer'iyeyle mukayyed olmak nefislerine ağır geldiği gibi âhire te de imanları olmadığından behâyim sürüsü gibi her yerden otlamak ve istediği yerde yatmak ve nefsinin arzu ettiği şey ve-levse haram olsun yemek, içmek olduğundan daima şeriata ve er-bab-ı şeriata mu'teriz bulunurlar. Bu ahval yalnız şeriat-ı Islâmi-yeye ve erbabına mahsus bir hal değildir. Zira; devr-i Adem'den beri geçen şeriatların cümlesinde bu haller cereyan etmiş, herbiri birçok itirazlara hedef olmuş, iman edenler necat bulmuş, iman etmeyenler hak-i helake serilmiş ve ebedî hüsranda kalmışlardır. Medarik'te beyan olunduğu veçhile yani gayba söz söylerler manasınadır. Çünkü; Resûlullah'm haber verdiği ahval-i âhireti tamamen tekzib ederler ki, «Kıyamet, hesap, Cennet ve Cehennem yok, hepsi ya-landır» demekle âhireti tamamen inkâr ederlerdi. Ahiret ise gayb-dır, göz görür birşey değildir.

Sebe' 34:54

Vacip Tealâ kâfirlerin arzu ettiklerine nail olamayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; imanlarına mani hail olup aa imanları kabul olunmayanlar gibi bunların da imanları kabul olunmaz. Binaenaleyh; bütün, emel ve ümitleri mahrumiyete münkalib olur. Binaenaleyh; küfr-ü şedid ve inkâr-ı galiz ve gaflet-i medid içinde ömürlerini zayi ettiklerinden ahirette iman etmek isteyecekler-se de imanla kendileri arası mestur kılınacaktır. Medarik'te beyan olunduğu veçhile yani mani oldu demektir. Onların iştihaları; o günde imanlarının kabul olunması ve iman sebebiyle Cehennem azabından kurtulup Cennet'e vasıl almakla fevz ü necat bulmalarıdır. demektir. Yani «Hal-i zarurette emsallerinin imanı kabul olunmadığı gibi bunların da imanları kabul olunmaz» demek olur. Onlar, Kur'an'm hakkaniyetinde ve Kur'an'ı getiren Resulün risaletinde şiddetle şekkettiklerinden seklerinde mübalâğa için şek ile tavsif olunmuştur. Çünkü şüphe verici demektir.