Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Fatır 35:1 – Saffat 37:182
İçindekiler
- Fatır 35:1
- Fatır 35:2
- Fatır 35:3
- Fatır 35:4
- Fatır 35:5
- Fatır 35:6
- Fatır 35:7
- Fatır 35:8
- Fatır 35:9
- Fatır 35:10
- Fatır 35:11
- Fatır 35:12
- Fatır 35:13
- Fatır 35:14
- Fatır 35:15
- Fatır 35:16
- Fatır 35:17
- Fatır 35:18
- Fatır 35:19
- Fatır 35:20
- Fatır 35:21
- Fatır 35:22
- Fatır 35:23
- Fatır 35:24
- Fatır 35:25
- Fatır 35:26
- Fatır 35:27
- Fatır 35:28
- Fatır 35:29
- Fatır 35:30
- Fatır 35:31
- Fatır 35:32
- Fatır 35:33
- Fatır 35:34
- Fatır 35:35
- Fatır 35:36
- Fatır 35:37
- Fatır 35:38
- Fatır 35:39
- Fatır 35:40
- Fatır 35:41
- Fatır 35:42
- Fatır 35:43
- Fatır 35:44
- Fatır 35:45
- Yâsin 36:1
- Yâsin 36:2
- Yâsin 36:3
- Yâsin 36:4
- Yâsin 36:5
- Yâsin 36:6
- Yâsin 36:7
- Yâsin 36:8
- Yâsin 36:9
- Yâsin 36:10
- Yâsin 36:11
- Yâsin 36:12
- Yâsin 36:13
- Yâsin 36:14
- Yâsin 36:15
- Yâsin 36:16
- Yâsin 36:17
- Yâsin 36:18
- Yâsin 36:19
- Yâsin 36:20
- Yâsin 36:21
- Yâsin 36:22
- Yâsin 36:23
- Yâsin 36:24
- Yâsin 36:25
- Yâsin 36:26
- Yâsin 36:27
- Yâsin 36:28
- Yâsin 36:29
- Yâsin 36:30
- Yâsin 36:31
- Yâsin 36:32
- Yâsin 36:33
- Yâsin 36:34
- Yâsin 36:35
- Yâsin 36:36
- Yâsin 36:37
- Yâsin 36:38
- Yâsin 36:39
- Yâsin 36:40
- Yâsin 36:41
- Yâsin 36:42
- Yâsin 36:43
- Yâsin 36:44
- Yâsin 36:45
- Yâsin 36:46
- Yâsin 36:47
- Yâsin 36:48
- Yâsin 36:49
- Yâsin 36:50
- Yâsin 36:51
- Yâsin 36:52
- Yâsin 36:53
- Yâsin 36:54
- Yâsin 36:55
- Yâsin 36:56
- Yâsin 36:57
- Yâsin 36:58
- Yâsin 36:59
- Yâsin 36:60
- Yâsin 36:61
- Yâsin 36:62
- Yâsin 36:63
- Yâsin 36:64
- Yâsin 36:65
- Yâsin 36:66
- Yâsin 36:67
- Yâsin 36:68
- Yâsin 36:69
- Yâsin 36:70
- Yâsin 36:71
- Yâsin 36:72
- Yâsin 36:73
- Yâsin 36:74
- Yâsin 36:75
- Yâsin 36:76
- Yâsin 36:77
- Yâsin 36:78
- Yâsin 36:79
- Yâsin 36:80
- Yâsin 36:81
- Yâsin 36:82
- Yâsin 36:83
- Saffat 37:1
- Saffat 37:2
- Saffat 37:3
- Saffat 37:4
- Saffat 37:5
- Saffat 37:6
- Saffat 37:7
- Saffat 37:8
- Saffat 37:9
- Saffat 37:10
- Saffat 37:11
- Saffat 37:12
- Saffat 37:13
- Saffat 37:14
- Saffat 37:15
- Saffat 37:16
- Saffat 37:17
- Saffat 37:18
- Saffat 37:19
- Saffat 37:20
- Saffat 37:21
- Saffat 37:22
- Saffat 37:23
- Saffat 37:24
- Saffat 37:25
- Saffat 37:26
- Saffat 37:27
- Saffat 37:28
- Saffat 37:29
- Saffat 37:30
- Saffat 37:31
- Saffat 37:32
- Saffat 37:33
- Saffat 37:34
- Saffat 37:35
- Saffat 37:36
- Saffat 37:37
- Saffat 37:38
- Saffat 37:39
- Saffat 37:40
- Saffat 37:41
- Saffat 37:42
- Saffat 37:43
- Saffat 37:44
- Saffat 37:45
- Saffat 37:46
- Saffat 37:47
- Saffat 37:48
- Saffat 37:49
- Saffat 37:50
- Saffat 37:51
- Saffat 37:52
- Saffat 37:53
- Saffat 37:54
- Saffat 37:55
- Saffat 37:56
- Saffat 37:57
- Saffat 37:58
- Saffat 37:59
- Saffat 37:60
- Saffat 37:61
- Saffat 37:62
- Saffat 37:63
- Saffat 37:64
- Saffat 37:65
- Saffat 37:66
- Saffat 37:67
- Saffat 37:68
- Saffat 37:69
- Saffat 37:70
- Saffat 37:71
- Saffat 37:72
- Saffat 37:73
- Saffat 37:74
- Saffat 37:75
- Saffat 37:76
- Saffat 37:77
- Saffat 37:78
- Saffat 37:79
- Saffat 37:80
- Saffat 37:81
- Saffat 37:82
- Saffat 37:83
- Saffat 37:84
- Saffat 37:85
- Saffat 37:86
- Saffat 37:87
- Saffat 37:88
- Saffat 37:89
- Saffat 37:90
- Saffat 37:91
- Saffat 37:92
- Saffat 37:93
- Saffat 37:94
- Saffat 37:95
- Saffat 37:96
- Saffat 37:97
- Saffat 37:98
- Saffat 37:99
- Saffat 37:100
- Saffat 37:101
- Saffat 37:102
- Saffat 37:103
- Saffat 37:104
- Saffat 37:105
- Saffat 37:106
- Saffat 37:107
- Saffat 37:108
- Saffat 37:109
- Saffat 37:110
- Saffat 37:111
- Saffat 37:112
- Saffat 37:113
- Saffat 37:114
- Saffat 37:115
- Saffat 37:116
- Saffat 37:117
- Saffat 37:118
- Saffat 37:119
- Saffat 37:120
- Saffat 37:121
- Saffat 37:122
- Saffat 37:123
- Saffat 37:124
- Saffat 37:125
- Saffat 37:126
- Saffat 37:127
- Saffat 37:128
- Saffat 37:129
- Saffat 37:130
- Saffat 37:131
- Saffat 37:132
- Saffat 37:133
- Saffat 37:134
- Saffat 37:135
- Saffat 37:136
- Saffat 37:137
- Saffat 37:138
- Saffat 37:139
- Saffat 37:140
- Saffat 37:141
- Saffat 37:142
- Saffat 37:143
- Saffat 37:144
- Saffat 37:145
- Saffat 37:146
- Saffat 37:147
- Saffat 37:148
- Saffat 37:149
- Saffat 37:150
- Saffat 37:151
- Saffat 37:152
- Saffat 37:153
- Saffat 37:154
- Saffat 37:155
- Saffat 37:156
- Saffat 37:157
- Saffat 37:158
- Saffat 37:159
- Saffat 37:160
- Saffat 37:161
- Saffat 37:162
- Saffat 37:163
- Saffat 37:164
- Saffat 37:165
- Saffat 37:166
- Saffat 37:167
- Saffat 37:168
- Saffat 37:169
- Saffat 37:170
- Saffat 37:171
- Saffat 37:172
- Saffat 37:173
- Saffat 37:174
- Saffat 37:175
- Saffat 37:176
- Saffat 37:177
- Saffat 37:178
- Saffat 37:179
- Saffat 37:180
- Saffat 37:181
- Saffat 37:182
Fatır 35:1
Vacip Tealâ semâvât ve arzı hâlık olduğunu beyandan sonra ehl-i semâ olan meleklerle ehl-i arz arasında irtibatı te'sis için melekler halkettiğirıi ve meleklerin kanat sahibi seyr-i seria malik olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; meleklerin kanatlarını ikişer, üçer, dörder halkettiği gibi daha ziyade de halkeder.
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk beş âyeti havidir.
Yani; bilûmum meth ü sena edenlerin lisanlarından cereyan eden sena Allah'ındır ki o Allahü Tealâ ecsam-ı ulviye olan göklerin ve ecsam-ı süfliye olan yerlerin mucididir. Çünkü; âlem-i esbab olan semâvâtı ve âlem-i müsebbep olan arzı halketti ki onlar arasında meydana gelecek bilcümle havadisin zuhuruyla mu-rad-ı İlâhisi yerini bulsun.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile fatır: Şak-ketmek, yani yarmak manasınadır. Cenab-ı Hak zulmet-i ademi nûr u vücutla şakkedip âlemi ademden vücuda getirdiği için Fatır denmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûre'nin evveli bundan evvelki sûre'nin âhirine kemâl-i irtibatla merbuttur. Çünkü; evvelki sûre'nin âhirinde dünyada şek üzere bulunup iman etmeyenlerin âhirette imanları kabul olunmayıp me'yus olacakları beyan olunmuştu. Bu sûre'nin evvelinde ise itmi'nan-ı kalple dünyada iman edenleri birtakım atâyâ-yı İlâhiyeyle tebşir vardır. Şu halde iman etmeyenlerin me'yusiyetlerini beyan akibinde iman edenlerin mes-ruriyetleri beyan olunmakla tertibe riâyet olunmuştur.
istediğini halkeder.
Binaenaleyh;
Yani; hamd ü sena şol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki o Allahü Tealâ semâvât ve arzı halkettiği gibi dergâh-ı ulûhiyetinin hademesi ve kulları bulunan melekleri yeryüzünde beni beşerden kullarını ıslah için bahsettiği enbiyasıyla zat-ı ulûhiyeti arasında elçiler kıldı ki onlar umur-u dünyaya ve âhirete müteallik ahkâmını vahiy suretiyle enbiya-yı izama tebliğ ederler ve tebliğe me'mur olduklarından Allahü Tealâ onları kanat sahipleri kıldı ki me'mur oldukları vazifeyi sür'atla eda etsinler ve Allahü Tealâ istediği kadar meleklerin kanatlarını ziyade halkeder. Çünkü; Allahü Tealâ herşey üzerine ve istediğini halketmeye kaadirdir.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile meleklerin risaletleri enbiyaya mahsus değildir, belki havass-ı ibad olan evliyaya ilham ve rü'ya-yı sadıka suretiyle Allah'ın emrini ve hayır olan şeyleri îsâl etmeye dahî me'murlardır. Şu kadar ki melekler enbiyaya açıktan gelir, melek olduğunu bildirir ve enbiya ile suret-i mahremanede ünsiyet ederler. Binaenaleyh; enbiyanın sözleri, işleri, emr ü nehiyleri ümmetlerine düsturulamel ve ittibâ'ı vacip kavanin olur. Amma havass-ı ibad yani enbiyanın gayrı kimseler melekle açıktan ünsiyet edecek kadar kuvve-i kudsiyeye malik olmadıklarından meleklerle ünsiyete nail olamazlar, ancak onlara ilham suretiyle yani kalplerine hayır olan şeyi koymakla ve rü'ya-yı sadıkada bazı şeyleri göstermekle olduğundan âhad-ı ümmete vâki olan ilhâmât edille-i şer'iyeden ma'dud değildir. Binaenaleyh; gayrılarm o kimseye iktida ve ittibâ' etmeleri lâzım gelmez.
Meleklerin kanatları mertebelerine göredir. Binaenaleyh; kanatlarının tefavütü itibarıyla mertebelerinin de tefavütü vardır. Âyette adedi zikir; kanatlarının müteaddit olduğunu beyan içindir, yoksa bu adede münhasır demek değildir. Şu halde meleklerde kanatların müteaddit olduğu kafidir, fakat adedi dörde kadar olduğu gibi dörtten ziyade dahî olur.
Bu âyette Allahü Tealâ'nm istediğini halketmekte ziyade lâfzının umum mahlûkata şamil olup yalnız meleklerin kanatlarına münhasır olmadığı Kazî ve Medarik'in cümle-i beyanlarındandır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın kudreti bilûmum mahlûkata nafiz olduğu cihetle te'siri her mahlûkun suretinde ve cesametinde ve her azasında görülenden daha ziyadesini halka şamildir. Zira; kudretui-lah için nihayet yoktur, belki ilâgayrinnihaye tasarrufa kaadirdir. Çünkü; Nimetul]ah Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet Vacip Tealâ'nm mülkünde bir mahlûkun cisminin miktarında, keyfiyetinde, zamanında ve her cihetinde tasarrufuna delâlet eder. Şu halde Vacip Tealâ bundan evvel halkolunmadık ve hatır-ı beşere hutur etmedik sayılmaz ve tükenmez mahlûkatm envâ'ını halka kaadir olduğu gibi bir nevi mahlûkatm efradından bir şahısta başkalarında olmayan umur-u garibeyi dahî halketmeye kaadir olduğuna âyet delâlet eder. Zira; âyette «Vacip Tealâ icatta dilediğini ziyade "dfr.» kelâmı ziyadenin her nev'ine şamildir. Meselâ Vacip Tealâ M'V-i insandan bir şahısta güzel suret, şada, uzun boy ve azaları tam, kuvvet, kudret ve şecaatta emsaline faik olmak ve yüzünde melâhat, aklı, fikri yerinde ve zihninde fetanet, rey ü tedbirinde isabet gibi birçok kemâlâtı bir şahısta icatla sairlerinden mümtaz yarattığı her zaman görülmektedir. Çünkü; her zaman insanların maârifte, hünerde, akıl ve zekâda birbirinden farklı olduğu meydandadır. Zira; birisi ceyadet-i zekânın en yüksek tabakasında olduğu halde diğeri hamakatın nihayet derecesinde görülür. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak mahlûkatı icatta istediği kadar umur-u garibe ziyade eder, hiç kimse mani olmak kudretini haiz değildir. Şu halde meleklerin kanadını üç de halkeder, beş de, on beş de. Ve daha bizim aklımıza gelmedik suretler ve acibeler de halkeder ve niçin böyle oldu diyecek yoktur.
Fatır 35:2
Vacip Tealâ kudretinin kemâlini beyandan sonra rahmet-i hiyesinin şümulünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ahval-i ibadı tedbir eden Allahü Tealâ'nm insanlara açmış olduğu fazl u ihsan kapılarını kapayacak hiçbir kimse yoktur. Binaenaleyh; Allahü Tealâ istediği kuluna nübüvvet, risalet, sıhhat, afiyet ve bol nimetler verir, hiç bir kimse mümanaat edemez, Allah'ın verdiği nimeti tutamaz, kezalik Allahü Tealâ kahrı ve gazabı icabı bir kavimden veya bir şahıstan menetmiş olduğu şeyi Allah'ın men'inden sonra hiçbir kimse o kavme veya şahsa onu gönderip veremez. Binaenaleyh; Allahü Tealâ kullarına verir."1'" istediği şeye hiçbir kimse mani olamadığı gibi vermemek îsteo..-. şeyi de kimse veremez.
Bu âyetin sırrı âlemde her saat müşahede olunmaktadır. Meselâ bir kimseye birçok evlât verir, diğerine bir tane bile vermez ve niçin vermedin diyen bulunmaz, bazı kimseye birçok mal verir, diğerini bir lokma ekmekten mahrum eder ve kıtlık senelerinde insanların gözleri semâda kalır, bir damla yağmur damlasını düşürmeye hiçbir kimse muktedir olamaz, sair hususatta dahî hal böyledir.
Hulâsa; Allah'ın kullarına verdiğine mani olacak ve vermediğini elinden alacak bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yani; Allah'ın verdiğini almak ve aldığını vermek hiç kimsenin haddi değildir. Çünkü; Allahü Tealâ muradına galip olup münazaa etmek kimsenin kudreti tahtında değildir. Binaenaleyh; istediği şeyi istediği kuluna verir, mukavele edecek kimse bulunamaz, bazı kuluna vermesini istemediği şeyi vermez. Zira; emrinde galip ve hikmetine muvafık olan şey o kuluna vermemektir. Çünkü; cümle zerrât-ı cihan onun kulu ve mahlûku olduğu cihetle itiraza hiç bir ferdinde iktidar yoktur. Zira itiraz; kuvvete muhtaç olduğundan kimde kuvvet var ki itiraz edebilsin? Elbette hiçbir kimse itiraz iktidarmı ve salâhiyetini haiz değildir.
Fatır 35:3
Vacip Tealâ mahlûkatı icadını, göklerde ve yerde tasarrufunu ve zat-ı ulûhiyetinin hamde istihkakını beyandan sonra kullarına vermiş olduğu nimetlerin şükrünü eda etmelerini emretmek üzerebuyuruyor
Yani; ey gaflet her taraflarını ihata etmiş olan insanlar! Sizin üzerinize Allah'm ihsan etmiş olduğu nimetlerini tezekkür edin, nimetin hakkını eda etmekle mün'im olan Vacip Tealâ'ya şükredin ki nimetinizi ziyade etsin ve kemâl-i dikkatle düşünün ki yerde ve gökte sizi merzuk edecek Allah'ın gayrı bir hâlık var mıdır ki ona şükredesiniz? Elbette yoktur. Zira; Allahü Tealâ'dan başka ma-budünbilhak yoktur. Çünkü; herkesin ihtiyacını defeden ve umur-u mühimmelerde merci' olan bütün havadisin ve kâinatın halikı odur. Binaenaleyh; kullarının şükrüne ondan gayrı müstehak yoktur. Hâl böyle olunca ey müşrikler! Ne acayip iftira ederek Allah'a şir-kedersiniz ve nasıl oluyor ki vahdaniyetin delilleri meydandayken tevhidi teşrike tebdille iftira ediyorsunuz?
Medarik'te beyan olunduğuna nazaran Cenab-ı Hakkın insanlara verdiği nimetleri sayılmaz ve tükenmezse de bu makamda zikirle emrettiği nimetler; sûre'nin evvelinden buraya gelinceye kadar beyan ve işaret olunan arzın insanların ayakları altında istedikleri gibi isti'ma'ilerine müheyya bulunması, semânın direksiz kubbe gibi üzerlerinde bulunup rızıklarının esbabı ondan jeyzo-lunması, doğru yolu gösteren vahyi getirmek için meleklerin resul kılınması, insanları irşat için insanlardan resul gönderilmesi ve semâdan rızık kapılarının açılması gibi nimetlerdir. Bu nimetleri zikirle emretmek; tezekkürün neticesi olan şükürle emretmektir. Yani «Zikredin» demek «Şükredin» demektir. Şu sayılan nimetlerden daha büyüğü mün'im olan zatın bir olmasıdır. Çünkü; mün'im bir olunca verdiği nimetin şükrü yalnız o bir zata olmasında elbette kullar için kolaylık vardır.
Hulâsa; Allahın verdiği nimetleri zikirle şükrünü eda etmek vacip olduğu, yerden ve gökten hasıl olacak rızıkla insanları mer-zuk edecek Allah'tan gayrı bir halik olmadığı ve ma'budünbilhak ancak Allahü Tealâ olup ondan gayrı ibadete müstehak bir kimsenin bulunmadığı, gerek rızık vermekte gerek ibadette Allah'ın gayriyi ehil tanıyanların acîp bir iftirada bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Fatır 35:4
Vacip Tealâ tevhide müteallik mesaili beyandan sonra risalete müteallik mesaili beyan etmek üzere buyuruyor
Şu halde tekzib edenlerden Allahü Tealâ intikamını alır.
Yani; habibim! Sen kavmini hakka davet edip, onlara hakkı gösterdikten sonra eğer seni tekzib ederlerse onların tekzibinden mahzun olma. Zira; senden evvel âyât-ı bahire ve mu'cizât-ı kaatıa sahibi, sabr u metanetleri ziyade birçok rusül-ü kiram ümmetleri tarafından tekzib olundular, eza gördüler, tekzib ve ezaya sabır ve metanetle mukabele ettiler. Senin de onlar gibi sabır ve metanet etmen lâzımdır. Zira; cümle umurun mercii ancak Allahü Teala-dır. Binaenaleyh; gerek onların tekziplerinin ve gerek senin sabır ve metanetinin cümlesinin cezasını verecek ve zalimlerden intikamını alacak odur. Şu halde kâfirlerin tekziplerine mahzun lk ta fayda yoktur. Zira; onlar ceza-yı sezalarını göreceklerdir.
Fatır 35:5
Vacip Tealâ tevhide ve risalete müteallik mesaile irşadd sonra ahval-i âhirete müteallik mesaili beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira gurur; insanı belâdan kurtarmaz, belki birtakım belâ ile müptelâ olmasına sebep olur.
Yani; ey nisyan deryasına dalmış ve gurur vadilerinde hayran olmuş insanlar! Allah'ın âhireti, hasr ü neşri ve va'di haktır, asla hulf yoktur, elbette va'd-i İlâhi vuku bulacaktır. Va'd-i İlâhi hak olunca hayat-ı dünyanın lezzeti sizi mağrur edip aldatmasın ki âhi-ret amelinizden geri kalmayasınız, Allah'ın lûtf u insanıyla şeytan sizi mağrur edip aldatmasın ki rahmet-i İlâhiyeden mahrum olmayasmız.
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette gururla murad; şeytanadır. Çünkü şeytan; ilmine ve ameline mağrur olarak itaat-ı İlâhiyeden çıktığından gurur denilmiştir. Şeytan'm insanları Allah'a mağrur etmesi; «Allah'ın rahmeti bol dur, lûtf u ihsanı çoktur, Allahü Tealâ ganîdir ve sizin ibadetiniz ihtiyacı yoktur. Şu halde sizin günahlarınızın zararı yoktur, iste diğinizi işleyin. Zira; Allahü Tealâ mağfiret sahibidir ve sizin is yanınızın Allah'a bir zararı yok ki Allahü Tealâ ma'siyetiniz sebe biyle size azap etse. Bunlar olmaz şeyler» demekle şeytan insanlar
Allah'ın lûtfunda mağrur ederek aldatır. Binaenaleyh; Allahü Te-alâ şeytan'm bu misilli iğfalâtma aldanmamalarını tavsiye buyurmuştur. Hayat-ı dünyanın mağrur etmesi; insanın dünya malına itimad ederek tuğyan, ettiği, malına ve dünyanın lezzetine alda-narak ebna-yı cinsine zulm ü taaddî eylediği alelekser görülen ahvaldendir.
Hulâsa; gerek emval-i dünya gerek şeytan insanları mağrur edip aldatıcı şeyler olduğundan Allahü Tealâ her ikisinin tuzağına tutulmalarından kullarını nehyetmiştir.
Fatır 35:6
Vacip Tealâ gururun aldatmasından kullarını nehyedince guj rurun kim olduğunu ve nehyinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey benî âdem! Şeytan sizin babanız Âdem (A.S.) zamanından beri size karşı adavetini ilân etmiş bir düşmanmızdır. Binaenaleyh; sizin de onu düşman ittihaz edip vesvesesine aldanma-manız ve sözüne iltifat etmemeniz lâzımdır. Zira; şeytan nefsinizin arzusuna teşvikle sizi fitne-i azimeye' müptelâ kılar. Pederiniz Âdem'e ne gibi desiseler yaptığını unutmayın ki siz de tuzağına düşmeyesiniz". Şeytân bir takım günahlara cemaatını davet eder ki onlar ashab-ı Cehennem'den olsunlar ve adavetinin neticesini elde etsin, mefsedetten maksadı hasıl olsun, şeytan'a ittibâ' ederek kâfir olan kimseler için azab-ı şedid vardır. Zira; küfrün cezası şiddetli azaptır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; gururun şeytan olduğunu ta'rif ve şeytan'm adavetini takrir ve ashabını davetten maksad-ı mefsedetini izah etmiştir. Bir kimsenin hasmına karşı alacağı vaziyet daima basiret üzere bulunup iğfalâtmdan ha-zer etmek lâzım olduğunu işaretle şeytan'a karşı insanların alacağı vaziyet ancak düşman ittihaz etmek olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü insanın hasmına karşı alacağı vaziyet; ikidir : Birincisi: Husumetine mukabele ederek daima hasım tanımak ve husumet etmektir. İkincisi: Barışmak suretiyle husumetini izale etmektir. Şeytanla barışmak ve dost olmak mümkün olmadığından Cenab-ı Hak daima onu düşman ittihaz etmekle emretmiştir. Zira; şeytan ne kadar dost görünse onun gaye-i emeli insanları alıp Cehennem'e götürmektir.
Fatır 35:7
Vacip Tealâ kâfirler için şiddetli Cehennem azabı olduğunu beyandan sonra şeytan'm iğfalâtma aldanmayan müminler için mağfiret ve büyük ecir olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette mağfiret; iman mukabilinde zikrolundu ğundan imandan evvel işledikleri günahlarının mağfiret olunmasına imanlarının sebep olacağına işaret olunmuştur. Binaenaleyh; müminin muhalledfinnar olmayacağına bu âyet delâlet eder. Ecr-i kebir; amel mukabilinde zikrolunduğundan amel-i salih işleyenlerin ecirleri zayi olmayacağına işaret olunmuştur ki şeytan'm iğfalâtma aldananların cezaları olan şiddetli azaba mukabil emr-i şeytan'a muhalefet eden ehl-i imanın ecr-i kebîre nail olacaklarını beyanla Cenab-ı Hak taltif buyurmuştur. Binaenaleyh; bu âyet insanlar için necat yollarının imanla amel-i salih olduğunu ve şiddetli azaba duçar olmanın da imanla ameli terketmek olduğunu beyanla ehl-i imanı amel-i salihe terğib ve ehl-i dalâli imana teşvik ve küfürden tenfir etmiştir. Çünkü; imanın mağfirete ve küfrün azaba sebep olduğunu beyan etmek; «Küfrü terkle iman edin, mağfirete nail olun» demektir.
Vacip Tealâ küfrün cezası ukubet, imanın cezası mağfiret ol duğunu beyandan sonra kâfirle müminin mertebede müsavi olma dıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Haşa, hiçbir zaman ameli çirkin olup da şeytan'ın tezyiniyîe amelini güzel zannedenle hakikatte ameli güzel olan müsavi olamaz. Belki beyinlerinde fark-ı azîm vardır. Çünkü; birinin akıbeti Cennet, diğerinin akıbeti Cehennem'dir.
Çünkü; iradesini dalâlete sarfettiğinden Cenab-ı Hak kahrı icabı onu idlâll eder
…
Çünkü; o kul iradesinil hidayete sarfettiğinden Cenab-ı Hak ona hidayetini tevfik eder.
Fatır 35:8
Binaenaleyh; onların dalâletlerine teessüfle nefsini meşakkata koyma.
Hâzin'in beyanı veçhile âyette mukadder vardır ve takdiri şöyledir yani «Su-u ameli kendine tezyin olunup da batılı hak gören kimse | şol kimse gibi olur zanneder mi ki o kimseyi Allahü Tealâ hida- M yette kıldı? O kimse hakkı hak, batılı batıl görür, ikisini müsavi m olur zannederse bu zannı yanlış» demektir.
Bu âyetin (Ebu Cehil) ve emsali müşrikler hakkında nazili olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Çünkü; müşriklere! şeytan amellerini tezyin ettiğinden onlar daima batılı hak ve iyig amel işleyenlerden kendilerini daha iyi görürler, batıl amelleriylel de iftihar ederlerdi. Âyet; hava ve hevesine ittibâ' edip şeytan'mj iğfalâtma aldanarak kötü amelini iyi zanneden her kimseye şamildir.
yani onların küfürlerine ve helaklerine mağmum ve mahzun olma demektir. Hasret: geçmiş olan şeye şiddetle hüznetmektir. Binanealeyh; «Onlar üzerine, şiddejt-i hüzünle nefsini ihlâk etme" demektir.
Resulullah'ın onların ef'âl-i kabihaları üzerine teessüfünün kesretine işaret için cemi' suretinde varid olduğu Kazî'nin cümle-i beyanatmdandır. nehyin illeti olduğuna nazaran vıanâ-yı nazım :
…
demektir
Fatır 35:9
Vacip Tealâ nefselemirde ameli güzel olan kimseyle ameli fena olan kimsenin müsavi olmayacağını ve kullarının iradesine göre dalâleti ve hidayeti halkettiğini beyan ve ehl-i küfrün haline şiddetle hüznetmemesini Resulüne tavsiye ettikten sonra vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ iûtuf ve kereminden rüzgârları gönderir, o rüzgârlar bulutları tahrik ederek bir yere toplar. Biz o bulutları ölmüş meyyit mesabesinde kurumuş ve asla revnakı kalmamış beldeye sevk ve o bulutlardan yağan yağmur sebebiyle öldükten sonra kurumuş tarlaları ihya ederiz. İşte kurumuş arzı ihya ettiğimiz gibi bizim rahmet-i îlâhiyemiz icabı buluta benzeyen inayetimizden mari hayatı kurumuş ve çürümüş olan eczadan toplanmış cesetler üzerine yağdırır ve onunla tıpkı ölmüş arazileri ihya ettiğimiz gibi cesetleri de ihya eder, mahşere göndeririz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ashaptan bir zat «Yâ Resulallah! Allahü Tealâ mevtayı nasıl diriltir, alâmeti nedir?» deyince Resulullah «Sen otu kurumuş bir vadiye tesadüf edip yağmur yağdıktan sonra o vadiyi yeşermiş ve harekete gelmiş görmez misin?» buyurunca o kimsenin «Evet! Yâ Resulallah» demesi üzerine Resulullah «İşte Allah'ın mevtayı ihyasına alâmet budur» buyurmuşlardır ki kıyamette insanların hayat bulacağına en büyük delil bu demektir. Binaenaleyh; âyetin nihayesinde Cenab-ı Hak bu manâya işaret için (buyurmuştur. Çünkü bu âyette nüşûr ; emvatın kabirlerinden kalkmaları manasınadır.
Bu âyette mevtanın ihyasını kurumuş arzın ihyasına teşbihte birkaç veçhile hasra delâlet vardır. Çünkü; arzın kendisine münasip hayatı kabul etmesi insanın cesedinin de kendine lâyık hayatı kabul edeceğine delâlet ettiği gibi bulut parçalarının rüzgârla tecemmu' etmesi insanın çürümüş ve dağılmış eczalarının da kud-ret-i İlâhiyeyle tecemmu' edeceğine dahî delâlet eder. Kezalik rüzgârın bulutları Ölmüş belde üzerine tahrikle yağmur yağıp o belde ihya olunduğu gibi ruhla beraber hayatm ölmüş bedene sevkıyla o bedenin ihya olunacağına dahî delâlet eder.
Vacip Tealâ ahval-i âhirete işaretten sonra kâfirlerin imanına mani olan sebep kendilerinde tevehhüm ettikleri ulviyet olup halbuki izzet ve ulviyetin Allah'a mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Siz putlara ibadetle kuvveti ve galebeyi putlardan almak istersiniz, kendiniz bir kimsenin taht-ı itaatmda bulunmadığınızdan nefsinizde tahayyül ettiğiniz ulviyet imanınıza mani oluyor. Halbuki bu itikadınız batıldır. Çünkü; sizin ibadet edip kuvvet beklediğiniz putların cümlesi âcizdir. Âcizden izzet beklemekse elbette batıldır. Binaenaleyh; eğer bir kimse büyüklük ve ulviyet isterse Allah'tan istesin. Zira; izzetin cemii Allah'ındır. Şu halde izzet arayan Allah'ın izzetine iltica etsin ki Allahü Tealâ isterse onu aziz kılsın. Eğer Allah'ın gayrıdan izzet isterse zelil olur. Çünkü; Allah'ın gayrıya itimad edenleri Allahü Tealâ zelil kılar,^Allah'ın zelil kıldığını aziz kılacak bir kimse yoktur ve olamaz.!
Fatır 35:10
Vacip Tealâ izzetin cemii Allah'ın olduğunu beyandan sonra izzetin Allah'a mahsus olduğunu isbat etmek üzere buyuruyor.
Yani; zikrullah ve kelime-i tevhid gibi indallah makbul olan kelimeler dergâh-ı ulûhiyete terakki eder ve ihlâsa mukarin olan amelini Allahü Tealâ canib-i ulûhiyetine ref eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kelime-i tayyibeyle murad; kelime-i tevhid ve sair ezkâr-ı ilâhiyedir. Hatta insanlar arasında söylenen güzel sözler, nasihat-lar ve ulûm-u diniyeye dair mübahaseler velhasıl indallah makbul olan her söze şamildir. S u û d la murad; Cenab-ı Hakkın kabulüyle o kelimenin a'lâ-yı illiyyine çıkmasıdır. Buna nazaran mânâyı nazım :
…
demektir. Yahut suûdun manâsı; meleklerin amel defteriyle' suûd etmeleridir. Çünkü; kulların a'mâline müekkel olan melekler akşam, sabah hayr ü şer a.'maîi .defteriyle beraber götürürler, ancak canib-i semâya suûd eden, kulların a'mal-i hayriyeleri olduğuna işaret için suûd eden kelimeyi tayyibeyle tavsif etmiştir. Kezalik ameIi şali-hin ref 'iyle murad; Allah'ın kabul etmesidir. Şu kadar ki
kelimesinin faili Allahü Tealâ olduğuna nazaran manâyı nazım,:
…
demek olur ve eğer kelimesinin faili kelime-i tayyib olursa o halde manâ-yı nazım : | Kelime-i tayyibe âmel-i salihi dergâh-ı ulûhiyete ref eder] demektir. Çünkü kelime-i ayyibe ; kelime-i tevhid olduğuna nazaran her amelin kabulüne medar-ı istinat iman olduğu cihetle kelime-i tevhid amelin dergâh-ı ulûhiyete ref'ine sebep olur. Zira; iman olmadıkça hiçbir amel kabul olunmaz ki ref olunsun. Binaenaleyh; amel-i salihi bârigâh-ı ulûhiyete kaldıracak kelime-i tevhiddir. Şu halde kelime-i tevhid Allah'a kurbiyete vesile olduğundan kelime-i tevhide mukarin olan a'mâl kabule karin olur ve a'mâlin kabulünde yalnız iman kâfi olmayıp ihlâs dahî lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ameli salih olmasıyla tavsif etmiştir. Çünkü amelde salâh; ihlâsa mütevakkıftır. Binaenaleyh; ihlâsla işlenilmeyen amel merduttur. Şu halde bârigâh-ı ehadiyete ref olunan ve indallah makbul olan amel; ehl-i tevhidin ihlâsa mukarin olan amelleridir. Zikrullahm da amel-i saliha mukarin olması lâzım olduğu, hatta amel-i salihi bulunmayan kimsenin zikri reddolunacağı İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir.
Vacip Tealâ izzetin kendine mahsus olduğunu ve kelimât-i tay-yibenin canib-i ulûhiyete suûd ettiğini beyandan sonra hileyle sey-yiat irtikâb edenlere şiddetli azab olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki birtakım günahlar işlemek için hile yapmakla meşgul olurlar. Seyyiâtlarma ceza olarak âhirette onlar için gjddetli azap vardır, bu misilli hilekârlarm hileleri ekseriyetle ba-tıl olur, vücut bulmaz.
Beyzâvî, Hâıin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette ıne krdenIerle murad; Kureyş müşrikleridir. Mekirleriyle murad; (Darünnedve) de Resûlullah hakkında katil veya nefiy yahut hapsetmek şıklarından birini irtikab etmek üzere ce-reyan eden müşavereleridir. Çünkü; onlar için âhirette şiddetli aZap olacağı gibi dünyada dahî emellerine muvaffak olamamişlar-dır. Zira; hileleri fasid olduğundan helake ma'ruz kalmış, neticesini görememişlerdir. Binaenalej'h; Mekke müşrikleri (Darünned-ve) de cereyan eden müzakerenin ve verilen kararın neticesine nail olamamışlardır. Bu hususa dair tafsilât (Sure-i Enfal) de zik-rolunmuştur .
Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette hileyle günah işleyen lerle murad; riya ile amel edenler olmak muhtemeldir. Zira; onların amellerini riyaları iptal ettiğinden faydasını görmeyeceklerdir. Herhangi mâna murad olunursa olunsun, âyet bilcümle hilekârlarm hileleri batıl olduğuna delâlet eder. Şu halde gerek eşhas, gerek akvam arasında yekdiğerine karşı yapılan hileler batıl ve sahipleri hâib ü haşirdir. Evet! Bazı hile bidaye-sinde parlak ve semere verecek gibi görünürse de akıbet muzma-hil olduğu her vakit görülmektedir.
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i âfâkiyeyi beyandan sonra insanların nefsinde olan delâili beyan etmek üzere :
Yani; ey vahdaniyeti inkâr eden müşrikler! Sizin hilelerinizin zararı size aittir. Zira; sizin hilelerinizi Allahü Tealâ bilir ve zararını size iade eder. Çünkü; Allahü Tealâ sizin babanızı topraktan halketmekle esasınızı topraktan icad etti, topraktan halkettikten sonra zürriyetini nutfeden icad etti ve sonra sizi erkek, kadın olarak zevceler kıldı ki erkek, kadın yekdiğerine takarrüpla zürriye-. tiniz âlemde kalsın, tenasülün husulüyle insanlar çoğalsın, vakt-i merhununa kadar âlem mamur olsun. Çünkü; bu âlem-i mükevve-nâtın ma'mur olması insanların vücuduna mevkuf olduğundan insanların kadın erkek yekdiğerine irtibatla evlâdın istihsaline ve husul bulanların muhafazasına itina lâzım olmasına binaen ka-nun-u İlâhi bu minval üzere cereyan etmekle âlem intizamını muhafaza etmektedir.
Fatır 35:11
Vacip Tealâ kudreti noktasından vahdaniyetine delâleS delili beyandan sonra ilminin kemâlini beyan etmek üzere buyuruyor.
Her ne kadar bu gibi şeyler insanlar üzerine muhâlse de kudretullaha nispetle hiç ehemmiyeti yoktur. Çünkü; insanlar gecelerinin, gündüzlerinin, aylarının, haftalarının ahvalini ve>,adedini bilmediklerinden ömrünü tamamıyla bilemediği gibi noksanım dahi bilmezler. Binaenaleyh; yevmenfeyevmen ömrü noksan olur, lâkin ömründen ne miktar noksan oldu, dünyada ömrü ne kadar kaldı, bunları bilemez. Halbuki ömrünün sayfasında ve levh-i mahfuz'da yazılıdır.
Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile ömrün ziyade ve noksan olması esbab-ı muhtelifeyle olur. Meselâ levh-i mahfuz'da filân kimse haccederse ömrü altmış, eğer haccetmezse kırk sene olacağı yazılır. Ancak bu esbaba nispetle ziyade veya noksan olması kullara "nazarandır; yoksa ilm-i İlâhiye nispetle değildir. Çünkü; ilm-i İlâhide tebeddül olmaz. Bu âyette kitapla murad; levh-i mahfuz, yahut her insanın ömrüne ve a'maline mahsus olan defter ve sayfa veyahut ilm-i İlâhi olmak muhtemelse de üçünün cem'inde inad olmadığından mecmuu murad olunabilir. Çünkü; ilm-i İlâhi veçhile levh-i mahfuz'da yazıldığı gibi levh-i mahfuz'da yazıldığı veçhile defterine de yazılır, velhasıl insanın ne kadar yaşadığı ve mukadder olan ömründen ne kadar noksan olduğu kitabında yazılıdır. Yani «Ne kadarını yaşadı, daha ne kadar yaşayacağı günü, saati ve dakikasıyla yazılıdır, o dakikadan bir saniye bile takaddüm ve taahhur etmez. Elbette o anda hatm-i enfas eder» demektir.
Vâcıp Tealâ insanın hilkatim ve ömründen ziyade ve noksan olmayacağını ve cümlesine ilm-i lâhik olduğunu beyandan sonra müminle kâfirin mertebede müsavi olmadıklarım bir misalle beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte şu ayrı ayrı sıfatları haiz olan iki deniz müsavi olmadığı gibi müminle kâfir müsavi olamaz. Çünkü; birisi nur-u imanla münevver, diğeri zulmet-i küfürle muzlim, kezalik birisi imanı sebebiyle indallah makbul, diğeri küfrü sebebiyle in-dallah merdud olduğundan elbette ikisi mertebede müsavi olamaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyet; mümini suyu tatlı ve menfaati çok olan denize ve kâfiri de suyu acı denize teşbih suretiyle müminle kâfir hakkında darbımeseldir. Fürat ; susuzluğu kesen sudur. Sâiğ ; boğazdan kolay geçendir, 'ücac ; tuzlulukla boğazı yakan ve harareti teşdid edendir.
Ruhulbeyan'da zikrolunduğu veçhile denizlerin sularının acı olmasındaki hikmet; taaffün edip insanları rahatsız etmemesidir. Çünkü; tatlı su çok durunca taaffün eder. Şu halde denizlerin suyunun acı olması Vacip Tealâ'nm insanlar hakkında büyük bir lûtfudur.
Hulâsa; iman her cihetle menfaattar ve küfür her cihetle ma-zarratkâr olduğundan ikisi müsavi olmadığı gibi kâfirle müminin de müsavi olmadığı bu âyetten müstefad. olan fevaid cümlesin-dendir.
Fatır 35:12
Vacip Tealâ müminle kâfiri tatlı ve acı sulara teşbihten sonraJ ehl-i küfrün acı denizden daha aşağı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; gerek suyu tatlı ve gerek acı olan denizlerin her ikisinden taze balık avlayıp etlerini yemek mümkün olduğu gibi, ziynet için inci, mercan, misilli mücevheratı da denizden çıkarır, onlarla dahî ziynetlenir, intifa' edersiniz, sizin fazl-ı İlâhiden rızkınızı istemeniz için suya meşakkat vererek gemilerin deryada yürüyüp kat'-ı mesafe ettiğini de sen görürsün ki âlem-i ticarette şayan-ı şükran bir vüs'ata nail olursun. Bunların cümlesi sizin şükretmeniz için Allah'ın size ihsanıdır. Binaenaleyh; bu nimetlere şükretmeniz lâzımdır.
İşte bu âyette Vacip Tealâ kâfirlerin acı deniz suyundan daha aşağı olduklarım beyanla temsili ikmal etmiştir. Çünkü; bu âyette üç veçhile denizden intifa' olunduğunu beyan buyurmuştur : Birincisi: Denizden insanın ekline lâyık taze balık etinin çıkmasıdır. İkincisi: Takınmak için ziynete ait mücevheratın çıkmasıdır. Üçüncüsü: Gemilerin denizde cereyanıyla insanların mıhlarını taleb etmeleridir. İşte denizin acı suyundan bu kadar intifa' olunup kâfirden ise asla menfaat olmadığı cihetle kâfirlerin denizin acı suyundan daha aşağı olduğu beyan olunmuştur. Denizden intifâ'm meratibini beyanda ehemmi mühim üzerine takdime riâyet vardır. Çünkü; insanın herşeyden evvel hayatına hadim olan ekilden bahsedilmiştir. Zira ekil; hayata hadim olduğundan cümle menâfi' üzerine mukaddemdir. İnsanın ikinci derecede muhtaç olduğu libas ve tezyinat olduğundan âyette ikinci mertebede denizden çıkarılan tezyinattan bahsolunmuştur. Üçüncü derecede insanların muhtaç olduğu beka-yı âleme hadim olan ticaretten yani ticarete hadim olan gemilerin seyrüseferinden bahsolunmuştur.
Fatır 35:13
Vacip Tealâ insanların menafime hadim ve vahdaniyetine. d(J. lil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; geceyle gündüzden birinin saatini âhara derçle mevki-i coğrafîsine göre altı veya daha fazla saat geceyi gündüzden ve bir o kadar da gündüzü geceden zamanına göre tedriç suretiyle ziyade kılar
…
İşte bazı zamanda gecenin gündüzden ve bazı zamanda gündüzün geceden alarak birinin uzayıp diğerinin kısalması Cenab-ı Hakkın vâhid-i hakîkî olup, fâil-i muhtar olduğuna delâlet eden alâmetlerdendir.
Ey müşrikler! Allah'ın gayrı olarak sizin ismini çağırdığınız putlarınız bunlardan hiçbirine malik değillerdir.
Binaenaleyh; onların ma'bud olmaya istihkakları yoktur.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile kttmîr ; çekirdek üzerine döşenmiş olandnce bir zardır ki burada gayet azlıktan kinayedir. lâfzı siyak-ı nefiyde istiğrak içindir. Yani; »Al-lahü Tealâ herşeye malik, ulûhiyet sıfatını cami ve ma'bud ittihazına lâyıktır, fakat sizin ma'bud ittihaz ettiğiniz şeyler hurma çekirdeğinin üzerine döşenmiş olan ince zar kadar birşeye bile malik değillerdir. Şu halde nasıl oluyor ki onları bu kadar acziyle beraber ma'bud ittihaz etmekten haya etmez ve onları ma'bud tanımakla, hamakatınızı meydana korsunuz» demektir.
Binaenaleyh; onların ma'bud olmaya istihkakları yoktur.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile kttmîr ; çekirdek üzerine döşenmiş olandnce bir zardır ki burada gayet azlıktan kinayedir. lâfzı siyak-ı nefiyde istiğrak içindir. Yani; »Al-lahü Tealâ herşeye malik, ulûhiyet sıfatını cami ve ma'bud ittihazına lâyıktır, fakat sizin ma'bud ittihaz ettiğiniz şeyler hurma çekirdeğinin üzerine döşenmiş olan ince zar kadar birşeye bile malik değillerdir. Şu halde nasıl oluyor ki onları bu kadar acziyle beraber ma'bud ittihaz etmekten haya etmez ve onları ma'bud tanımakla, hamakatınızı meydana korsunuz» demektir.
Fatır 35:14
Vacip Tealâ müşriklerin ma'budlarmın hiçbir şeye malik olmadıklarını beyanla ma'bud olmaya istihkakları olmadığını beyandan sonra âbidlerinin dualarını bile işitmeye iktidarları olmadığını bilbeyan adem-i istihkaklarını bir kat daha meydana koymak üzere buyuruyor.
bir kimse sana bunları haber vermez.]
Yani; ey putlara ibadet eden kâfirler! Siz muztar olduğunuz zamanda putlarınıza çağırsanız onlar sizin bağırmanızı işitmezler. Çünkü işitmeye liyakatları yoktur. Farzımuhal olarak sizin iti-kaad-ı batılınız veçhile işitmiş olsalar sizin niyazınızı kabulle size cevap veremezler. Çünkü; söylemek iktidarını haiz olmadıklarından cevaba muktedir değillerdir. Mamafih; ey müşrikler! Sizin putlarınız yevm-i kıyamette sizin şirkinizi inkâr ve size küfrederler, sizin efâliriize razı olmadıklarını beyanla beraet etmek isterler. Habibim! Sana hakikat-ı hali habîr olan Allahü Tealâ misilli hiçbir kimse haber veremez. Çünkü; Allahü Tealâ'nın ilmi herşeyi muhit olduğundan haber verdiği şeylerin cümlesi ayn-ı hakikattir. Binaenaleyh; başka muhbirlerin, haberleri gibi şüpheyle karışık değildir.
Bu âyet müşriklerin «Putlar işitir ve muavenet ederler» diyerek itikadlarım iptalle onları iskât etmiştir. Çünkü; onlar »Allahü Tealâ görülmez ve aynen birşeyi anlatmak mümkün değildir. Amma bizim putlarımız gözümüzün önündedir. İhtiyacımızı arze-der, isteyeceğimizi isteriz» demekle putları ibadete ve ilticaya daha elyak görürlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle şu itikatlarını iptal ve dünyaca menfaatları olmadığını beyan ettiği gibi âhirette mazarratları olacağını dahî beyan etmiştir. Lâkin bu mazarrat hasret üzere hasrettir. Çünkü; müşrikler putlardan şefaat beklerken bunları tekzib edivermeleri hüzün üzere hüzün ve esef üzere eseften başka birşey değildir. Zira; menfaat bekledikleri yerden mazarratın zuhuru bir hüzün olduğu gibi menfaatin fevt olması da ayrıca bir hüzündür.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu hitap; Resulullah'a olduğu gibi hitaba şayan olan her ferde şamildir. Bu haberi Allah'ın gayrı haber veren olmadığının sebebi; hacer ve şecer kabilinden olan putların yevm-i kıyamette tekellüm edeceklerini başkası haber verse cemadatın tekellümü mahsusatm hilafı olduğundan inanılmaz. Zira; akılla idrak olunur birşey değildir. Amma Cenab-ı Hak haber verince cemadata lisan verip söyleteceğine kudretini tasdik eden her kimse inanır ve onların tekellüm edeceklerini Allahü Te-alâ bildiğinden bu haber ancak ondan olur, başkasından olamaz. Binaenaleyh; Vacip Tealâ bu misilli akılla idrak olunamayacak haberlerin kendinden başkasının haber veremeyeceğini ve ancak kendi haber vereceğini beyanla tasdiki lâzım olduğuna işaret etmiştir.
Resûlullah'm kâfirleri Allah'a ibadete davette ısrar etmesi üzerine kâfirler Resûlullah'a karşı '(Allahü Tealâ bizim ibadetimize muhtaç olmalıdır ki bu kadar ısrar ediyorsun» demişlerdi.
Fatır 35:15
Vacip Tealâ müşriklerin şu itikad-ı batıllarını redle bilûmum kulların ibadetlerinden ve hamd ü senalarından müstağni olduğunu ilân etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Allah'ın.ahdini unutan ve nimetlerinden gaflet eden insanlar! Siz zatınızda, sıfatınızda ve herşeyde Allahü Tealâ'ya muhtaçsınız. Zira; Allahü Tealâ sizi evvelâ icad ve sonra birçok nimetleriyle taltif, terbiye ve' mebde' ü maâdınızı düşünebilecek akıl ihsan etti. Binaenaleyh; her nefes ve adımınızda, her saat ve dakikanızda Allah'a muhtaç olduğunuz meydandayken niçin şükrünü eda etmezsiniz? Halbuki Allahü Tealâ zatında ganî olup hiçbir kimsenin şükrüne ve ibadetine ihtiyacı yoktur. Çünkü; kemâ-lât-ı İlâhiye bilfiil ve bizzattır. Binaenaleyh ihtiyaç; mahlûkun şanıdır, halikın şanı değildir. Gına dahi Allah'a mahsustur. Zira; insanların ağniyasına gınayı ihsan eden, açları doyuran, susuzları kandıran odur. Allahü Tealâ zatında mahmuddur. Binaenaleyh; kullarının hamd ü senasına ihtiyacı yoktur, lâkin kullarına vermiş olduğu nimetlere mukabil kulları için daima hamdetmek vaciptir. Şu halde hamdın vacip olması kulların ihtiyacına binaendir, yoksa Cenab-ı Hakkın ihtiyacına mebni değildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile nasın fakr u ihtiyaçlarının şiddetine işaret için bu âyette lâfzı kemâle delâlet eden edat-ı ta'rifle varid olmuştur. Çünkü; insanlar ihtiyaçlarının şiddetine binaen «Keenne ayn-ı fakirdir ve sair mahlûkatm ihtiyacı insana nispetle ehemmiyetsiz dernek» manâsını müş'irdir ve nef-selemir de bu manâyı müeyyiddir. Çünkü; insanın ihtiyacı yüz bin t'arzolunsa hayvanat-ı sairenin ihtiyacı bir farzolunmak lâzımdır. Meselâ insan herşeyin hulâsasını aramaya muhtaç olup hayvanat ise hulâsa istemez. Kezalik insan kisveye muhtaç olup hayvanatta bu ihtiyaç yoktur. Meselâ kisvenin ve ekmeğin muhtaç olduğu alât ü edevatın ve bunların icab ettirdiği sanatın hadd ü payanı yoktur.
Fatır 35:16
Vacip Tealâ mutlaka gınasını beyandan sonra bilhassa lardan müstağni olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey âsîler! Eğer Allahü Tealâ dilerse isyanınızdan dolayı sizi bilkülliye ihlâkle giderir, cümlenizi hâk-i ademe serip gönderdikten sonra yerinize sizden daha iyi ve muti' bir kavm-i cedid getirir, yahut bu âlemi mahveder, sizin bilmediğiniz başka bir âlem ve o âlemde kendine itaat edecek başka bir mahlûk getirir. Çünkü; sizin vücudunuza asla ihtiyacı yok bir ganiyy-i mutlaktır, sizi ihlâk edip yerinize başka bir kavim icad etmek Allahü Tealâ üzerine güç birşey değildir, kudret-i îlâhiyeye nazaran bu insanları i'damla yerlerine bir mahlûk-u ahar getirmek gayet kolaydır, âlemde buna emsal de çok geçmiş ve geçmektedir, tuğyan edip haddini tecavüz eden çok milletleri ihlâkle yerlerine kavm-i ahar icad ettiğini Kür'an'da beyan ettiği gibi tarih dahî buna şahittir. Binaenaleyh; her millet ve o milletin efradı daima gazab-ı İlâhiden korku üzere bulunmak lâzım olduğu gibi salâha doğru gitmek dahî elzemdir.
Fatır 35:17
Vacip Tealâ mutlaka gınasını beyandan sonra bilhassa lardan müstağni olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey âsîler! Eğer Allahü Tealâ dilerse isyanınızdan dolayı sizi bilkülliye ihlâkle giderir, cümlenizi hâk-i ademe serip gönderdikten sonra yerinize sizden daha iyi ve muti' bir kavm-i cedid getirir, yahut bu âlemi mahveder, sizin bilmediğiniz başka bir âlem ve o âlemde kendine itaat edecek başka bir mahlûk getirir. Çünkü; sizin vücudunuza asla ihtiyacı yok bir ganiyy-i mutlaktır, sizi ihlâk edip yerinize başka bir kavim icad etmek Allahü Tealâ üzerine güç birşey değildir, kudret-i îlâhiyeye nazaran bu insanları i'damla yerlerine bir mahlûk-u ahar getirmek gayet kolaydır, âlemde buna emsal de çok geçmiş ve geçmektedir, tuğyan edip haddini tecavüz eden çok milletleri ihlâkle yerlerine kavm-i ahar icad ettiğini Kür'an'da beyan ettiği gibi tarih dahî buna şahittir. Binaenaleyh; her millet ve o milletin efradı daima gazab-ı İlâhiden korku üzere bulunmak lâzım olduğu gibi salâha doğru gitmek dahî elzemdir.
Fatır 35:18
Vacip Tealâ ganî olduğunu ve halka ihtiyacı olmadığını beyandan sonra insanlardan hiçbirisi diğerinin yükünü götürmeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte senin inzarın havf-ı İlâhi olanlara te'sir eder, başkalarına te'sir etmez.
Yani; Allahü Tealâ'mn kemâl-i kudretini ve halktan istiğnasını bildikten sonra herkesin kendini günahtan hıfızla ibadete sa'yetmesi lâzımdır. Zira; günah sahibi bir nefis, ahar bir nefsin günahını götüremez ve eğer günahım götürmeye tahammülü olmayan ağır yüklü bir nefis velev akrabasından olsun yükünün bir miktarını götürmek için bir kimseyi çağırmış olsa cevap veremez. Zira; âhirette hiçbir kimsenin günahını ahar bir kimse yüklenmez. Habibim! Sen şol kimseleri korkutursun ki onlar Rablerinin azabından görmedikleri halde korkarlar. Çünkü; onlar Allah'a iman edip gazabını tasdik ettiklerinden azab-ı İlâhinin füc'eten gelmesinden hazer ederler ve vaktini geçirmeksizin namazlarını eda ederler. Çünkü; namazın kendilerini dergâh-ı ulûhiyete yaklaştıracağını bildiklerinden erkânına riâyetle zamanında eda ederler ve eğer bir kimse günahlardan tatahhur ederse kendi nefsinin menfaati için tatahhur eder. Zira; herşeyin mercii Cenab-ı Hakkın huzur-u manevîsidir. Binaenaleyh; nefsini günahtan tathirin faydasını bu dünyada görmese bile âhirette behemehal görecektir. Çünkü; huzur-u İlâhide hiçbir şey zayi olmaz. Şu halde herkes a'malinin her zerresinden mes'ûl olacak, hata ve sevap elbette a'malinin cezasını bulacaktır. Hiçbir şahıs; aharın günahından mes'ul olmaz. Hatta Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile bir kimse aharın günahından bir miktarını götürmeye razı olsa bile, götüremez. Zira adalet-i İlâhiyenin icabı; herkesin günahını kendisi götürmesidir. Çünkü; günahının bir miktarını götürmek o günah miktarı muaz-zeb olmasını icab eder. Halbuki bir kimsenin aharın yerine muaz-zeb olması adalete münafidir. Amma diğer âyette bir kimseyi idlâl eden kimse hem kendi günahını, hem de idlâl ettiği kimsenin günahının mislini yükleneceği beyan olunması bu âyete münafi değildir. Çünkü o idîâl eden kimsenin kendi günahıyla beraber götüreceği günah; idlâl ettiği kimsenin günahının mislidir. Fakat o götüreceği miktar, idlâlıne mukabil kendi günahıdır, gayrın günahı değildir. Şu halde asıl kendi dalâlinin günahıyla beraber bir de gayrı idlâlinin günahını götürecektir. Binaenaleyh; her ikisi de kendi günahıdır.
Vacip Tealâ bu âyette insanları; üç veçhile günahtan tenfir etmiştir Birincisi; Her şahsın günahım kendisi götürüp başkasından asla fayda olmayacağını beyan etmesidir. Ve âhiretin bu dünyaya kıyas olunmamasıdır. Çünkü; dünyada bir kimse aharın cürmünü yüklenebilir. Meselâ kendi cürmünü âhara isnatla mahkûm ettirip kendisi selâmette kalarak o âharm bigayrıhakkm tecziye olunduğu çok kere vâkidir. Amma âhirette bu misilli cezanın imkânı yoktur. İkincisi: Yükü gayet ağır ve götüremez bir halde olup götürmek için ahar bir kimseyi çağırmış olsa çağırdığı kimse yükünden bir zerresini bile götüremeyeceğini beyan etmesidir. Halbuki dünyada yükünü götüremeyen ve yolda kalanlara muavenet olunur. Âhiretin ise bunun hilâfında olduğuna âyet delâlet eder. Üçüncüsü; Yükünden bir miktarını götürmek için çağırdığı kimse akrabasından olsa dahi muavenet etmeyeceğini beyan etmesidir. İşte bunların cümlesi insanın şiddetle günahtan ihtiraz etmesini icab eder ahvaldendir.
Yani; Allahü Tealâ'mn kemâl-i kudretini ve halktan istiğnasını bildikten sonra herkesin kendini günahtan hıfızla ibadete sa'yetmesi lâzımdır. Zira; günah sahibi bir nefis, ahar bir nefsin günahını götüremez ve eğer günahım götürmeye tahammülü olmayan ağır yüklü bir nefis velev akrabasından olsun yükünün bir miktarını götürmek için bir kimseyi çağırmış olsa cevap veremez. Zira; âhirette hiçbir kimsenin günahını ahar bir kimse yüklenmez. Habibim! Sen şol kimseleri korkutursun ki onlar Rablerinin azabından görmedikleri halde korkarlar. Çünkü; onlar Allah'a iman edip gazabını tasdik ettiklerinden azab-ı İlâhinin füc'eten gelmesinden hazer ederler ve vaktini geçirmeksizin namazlarını eda ederler. Çünkü; namazın kendilerini dergâh-ı ulûhiyete yaklaştıracağını bildiklerinden erkânına riâyetle zamanında eda ederler ve eğer bir kimse günahlardan tatahhur ederse kendi nefsinin menfaati için tatahhur eder. Zira; herşeyin mercii Cenab-ı Hakkın huzur-u manevîsidir. Binaenaleyh; nefsini günahtan tathirin faydasını bu dünyada görmese bile âhirette behemehal görecektir. Çünkü; huzur-u İlâhide hiçbir şey zayi olmaz. Şu halde herkes a'malinin her zerresinden mes'ûl olacak, hata ve sevap elbette a'malinin cezasını bulacaktır. Hiçbir şahıs; aharın günahından mes'ul olmaz. Hatta Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile bir kimse aharın günahından bir miktarını götürmeye razı olsa bile, götüremez. Zira adalet-i İlâhiyenin icabı; herkesin günahını kendisi götürmesidir. Çünkü; günahının bir miktarını götürmek o günah miktarı muaz-zeb olmasını icab eder. Halbuki bir kimsenin aharın yerine muaz-zeb olması adalete münafidir. Amma diğer âyette bir kimseyi idlâl eden kimse hem kendi günahını, hem de idlâl ettiği kimsenin günahının mislini yükleneceği beyan olunması bu âyete münafi değildir. Çünkü o idîâl eden kimsenin kendi günahıyla beraber götüreceği günah; idlâl ettiği kimsenin günahının mislidir. Fakat o götüreceği miktar, idlâlıne mukabil kendi günahıdır, gayrın günahı değildir. Şu halde asıl kendi dalâlinin günahıyla beraber bir de gayrı idlâlinin günahını götürecektir. Binaenaleyh; her ikisi de kendi günahıdır.
Vacip Tealâ bu âyette insanları; üç veçhile günahtan tenfir etmiştir Birincisi; Her şahsın günahım kendisi götürüp başkasından asla fayda olmayacağını beyan etmesidir. Ve âhiretin bu dünyaya kıyas olunmamasıdır. Çünkü; dünyada bir kimse aharın cürmünü yüklenebilir. Meselâ kendi cürmünü âhara isnatla mahkûm ettirip kendisi selâmette kalarak o âharm bigayrıhakkm tecziye olunduğu çok kere vâkidir. Amma âhirette bu misilli cezanın imkânı yoktur. İkincisi: Yükü gayet ağır ve götüremez bir halde olup götürmek için ahar bir kimseyi çağırmış olsa çağırdığı kimse yükünden bir zerresini bile götüremeyeceğini beyan etmesidir. Halbuki dünyada yükünü götüremeyen ve yolda kalanlara muavenet olunur. Âhiretin ise bunun hilâfında olduğuna âyet delâlet eder. Üçüncüsü; Yükünden bir miktarını götürmek için çağırdığı kimse akrabasından olsa dahi muavenet etmeyeceğini beyan etmesidir. İşte bunların cümlesi insanın şiddetle günahtan ihtiraz etmesini icab eder ahvaldendir.
Fatır 35:19
Vacip Tealâ Resulünün inzarı te'sir eden ehl-i imanı sonra ehl-i imanla kâfirleri temsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirle mümin mertebede müsavi olmazlar. Çünkü; fir hakkı görmemekte a'maya benzer, mümin ise hakkı ve hakikati görmekte ve ittibâ' etmekte gözü gören kimseye benzediğinden ikisi müsavi olamazlar. Kezalik kâfirin zulmete benzeyen küfrüyle müminin nura benzeyen imanı müsavi olamaz. Çünkü iman; hak ve indallah makbul ve küfrise batıl ve indallah merduddur, imanın mahalli ve neticesi olan Cennet'le küfrün mahalli ve neticesi olan Cehennem müsavi olamaz. Zira Cennet; mahall-i sevap ve rahattır, Cehennem ise mahall-i azap ve mihnettir, kezalik dirilere benzeyen ulema ile ölülere benzeyen cühela müsavi olamazlar.
Fatır 35:20
Vacip Tealâ Resulünün inzarı te'sir eden ehl-i imanı sonra ehl-i imanla kâfirleri temsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirle mümin mertebede müsavi olmazlar. Çünkü; fir hakkı görmemekte a'maya benzer, mümin ise hakkı ve hakikati görmekte ve ittibâ' etmekte gözü gören kimseye benzediğinden ikisi müsavi olamazlar. Kezalik kâfirin zulmete benzeyen küfrüyle müminin nura benzeyen imanı müsavi olamaz. Çünkü iman; hak ve indallah makbul ve küfrise batıl ve indallah merduddur, imanın mahalli ve neticesi olan Cennet'le küfrün mahalli ve neticesi olan Cehennem müsavi olamaz. Zira Cennet; mahall-i sevap ve rahattır, Cehennem ise mahall-i azap ve mihnettir, kezalik dirilere benzeyen ulema ile ölülere benzeyen cühela müsavi olamazlar.
Fatır 35:21
Vacip Tealâ Resulünün inzarı te'sir eden ehl-i imanı sonra ehl-i imanla kâfirleri temsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirle mümin mertebede müsavi olmazlar. Çünkü; fir hakkı görmemekte a'maya benzer, mümin ise hakkı ve hakikati görmekte ve ittibâ' etmekte gözü gören kimseye benzediğinden ikisi müsavi olamazlar. Kezalik kâfirin zulmete benzeyen küfrüyle müminin nura benzeyen imanı müsavi olamaz. Çünkü iman; hak ve indallah makbul ve küfrise batıl ve indallah merduddur, imanın mahalli ve neticesi olan Cennet'le küfrün mahalli ve neticesi olan Cehennem müsavi olamaz. Zira Cennet; mahall-i sevap ve rahattır, Cehennem ise mahall-i azap ve mihnettir, kezalik dirilere benzeyen ulema ile ölülere benzeyen cühela müsavi olamazlar.
Fatır 35:22
Vacip Tealâ kâfirle müminin'hallerini temsilden sonra kâfirlerin söz duymamakta ehl-i kubura benzediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Allahü Tealâ İslâm'a dahil olanı ve olmayanı bilir. Binaenaleyh; hidayete iradesini sarfeden kullarına âyetlerini işittirir ve o kimse de işittiği âyetlerin mucibiyle amel eder. Amma yâ Ekrem-er Rusül! ' Sen ehl-i kubura benzeyen kâfirlere hakkı işittirmek için ne kadar çalışsan onlara bir şey duyuramazsm. Çünkü; onlar hakkı kabule iradelerini sarfetmezler ki işitsinler. Şu halde onlarda işitmek kabiliyetleri olmadığından kelâm-ı nebevini işitmeye muvaffak olamazlar. Binaenaleyh; Habibim! Onların senin nasihatini dinlemediklerinden müteessir olma. Zira; onların hakkı işitmedikleri senin tebliğde kusurundan değildir, belki onların kendi temerrüdlerindendir.
Fatır 35:23
Binaenaleyh; inzar ettiğin kimselerde işitmek kabiliyeti olur da işitirlerse menfaati kendilerine aittir ve kabiliyeti olmayıp da işitmeyenlerin mazarratı kendilerine aittir.
Fatır 35:24
Vacip Tealâ Resulünün ancak nezîr olduğunu beyandan sonra Resulünün inzarı kendi tarafından icad olunma birşey olmayıp ancak kerihi,taraf-ı İlâhisinden inzara me'rnur olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habibim! Biz lûtf u keremimizden vâki ve nefselemre muvafık hakla umum kullarımızı davet için seni gönderdik. Senin daveti edada iki sıfatın var ki birincisi: Âbid olan kullarımızı sevapla tebşirdir. İkincisi: İmandan ve ibadetten istinkâf edenleri azab-ı Cehennemle imardır. Bu vazifeleri ifa etmek sana münhasır değildir. Zira; ümem-i salifeden hiçbir ümmet olmadı, illâ onlarda dahi azab-ı İlâhiyle bir inzar edici geçti. Su halde nübüvvet davasında bulunmak, inzar ve tebşirle meşgul olmak sana mahsus birşey olmadığından kâfirlerin sana ta'nları mü-cerred haset ve inatlarından ileri gelmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile nezir; nebi olduğu gibi o ümmetin âlimi dahî olabilir. Şu halde her millet içinde o millete hayır Öğüt verir ve hakka davet eder .bir nebi yahut o ümmetin uleması bulunur. Binaenaleyh; hiçbir, millet hayırla nasihat edenlerden halı kalmamıştır. Zira; iki nebinin arasında evvelki nebinin şeriatım ikinci nebinin bi'setine kadar tebliğ edecek kimseler bulunduğundan milletler hiçbir zaman erbab-ı ilm ü nasihattan haîî kalmamışlardır. Binaenaleyh; bu hususta hiçbir kimsenin i'tizarı makbul değildir.
Fatır 35:25
Böyle birtakım kuvvetli delillerle gelen resullerini evvel geçen milletlerin tekzib ettikleri gibi senin ümmetin de seni tekzib ederlerse mahzun olma. Çünkü; ümmetin tekzibi sana mahsus bir şey değil ki sen mahzun olasın.
Fatır 35:26
Habibim! Senin kavimin de seni tekzib ve kitabını inkârda devam ederlerse onları ef âlini inkârla muâhaze ederim. Çünkü; haktan i'raz ve batıla is-rar edenleri ihlâk etmek âdet-i kadime-i İlâhiyemizdendir.
Ehl-i küfrün azapla muâhaze olunmalarına sebep küfürleri olduğu bilinsin ve küfürle zemleri sarahaten beyan olunsun için ism-i zamir yerinde ism-i mevsul gelmiştir. Çünkü; yerinde gelse manâ sahih olurdu. Zira; zamirin mercii sebketmişti, ancak küfürlerini tasrih ve onunla zem hasıl olmazdı. Halbuki maksud; küfürle zemmolunup azaba sebep küfür olduğunu beyanla onları küfürden tenfir etmektir.
Vacip Tealâ vahdaniyete iman etmeyenlerin muâhaze olunduklarını beyandan sonra vahdaniyeti delil-i aharla ispat etmek üzere buyuruyor.
Bunların cümlesi vahdaniyete delâlet eder delillerdir..
Fatır 35:27
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Görmedin mi? Elbette sen gördün ve bildin ki Allahü Tealâ muhakkak rahmet sularını inzal etti. Biz o sularla yeryüzünde renkleri birbirine benzemez meyveler icad ettik, dağlardan da beyaz, kırmızı ve şiddetle siyah renkleri muhtelif hatlar, damarlar ve yollar halkettik ki cümlesi kudret-i kâmile sahibi bir fâil-i muhtar olduğumuza delâlet eder. Çünkü; bir nevi sudan ve aynı topraktan muhtelif renk ve lezzette meyveler ve hububat meydana getirmek halikın kudret-i tâmmına delâlet ettiği gibi fâil-i muhtar olduğuna dahi delâlet eder. Eğer hükemanm dedikleri gibi bunlar Vacip Tealâ'dan bilicap sâdır olsa veyahut tabi-iyyûnun dedikleri gibi bu meyveler ve dağlarda olan yollar damarlar tabiat iktizası olsa bir nevi suda ve toprakta tabiat aynı olduğundan yalnız bir nevi meyve ve dağlar da bir nevi renk üzere olmak lâzım gelirdi. Halbuki envâ'-ı muhtelife hasıl oluyor. Şu halde bunlar fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet-i vazıhayla delâlet eder. Çünkü; halikı fâil-i muhtar olunca istediğine istediği renk ve lezzeti verdiği gibi ufacık kabak kökünden on beş kiloluk kabak ve cesîm ceviz ağacından ufacık ceviz bitirir ve kimse de karışamaz.
Nisâbûrî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile cüded ; yollar ve dağlarda damarlar manasınadır. O tariklardan bazıları be-yazdır.-Fakat o beyazın rengi de muhteliftir. Çünkü; bazısı kireç gibi gayet parlak ve safî beyaz olur, bazısı da o kadar parlak olmaz. Kırmızıda dahi muhtelif renk vardır. siyahlar manâsına olduğu halde ile tavsif te'kid içindir. Yani «Toprakta tabiat bir olduğu halde renklerin ihtilâfı halikın fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder» demektir.
Fatır 35:28
Vacip Tealâ dağların ve meyvelerin ihtilâfları Allah'ın kudret-i kâmilesine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet ettiklerini beyandan sonra nasın renklerinde olan ihtilâfın delâletini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yoksa Allah'ı lâyıkıyla bilmeyenler Allah'tan korkmazlar. Halbuki Allahü Tealâ'dan kemâliyle korkmak lâzımdır.
Binaenaleyh; korkanların ancak Allah'tan korkması lâzımdır. Çünkü; bu
âyetin âhirinde Vacip Tealâ'nm zatını ve sıfatlarıyla tavsif etmesi kendinden korkmak vacip olduğunu beyan etmektir. Ma'rifet-i İlâhiyeden ârî olan cahiller daima cesur olduklarından Allah'tan korkmadıklarına işaret için Vacip Tealâ zatından haşyeti ulemaya hasretmiştir. Binaenaleyh; bir kimsenin Allahü Tealâ'ya ilmi ne kadar ziyade olursa korkusunun da o nispette ziyade olacağında şüphe yoktur. Bu manâyı Resûlullah :( AŞ) kavl-i şerifiyle te'yid etmiştir. Yani «Ben Allah'a sizin cümlenizden ziyade haşyet ve hepinizden ziyade ittika ederim» demektir. Resûlullah'ın Allah'tan korkusunun ziyade olması ilminin ziyade olmasından olduğunda şüphe yoktur. Medarik'in beyanına nazaran ha§yetle murad; Allahü Tealâ'ya ta'zimdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. lâfzı haşyeti ulemaya hasrîçindir. Yani «Allah'tan korkanlar hemen Allah'ı bilenlerdir. Zira; Allah'ı bilmeyenler Allah'tan korkmazlar» demek olur.
Fatır 35:29
Vacip Tealâ zatına âlim olanların korkusu ziyade olduğunu beyandan sonra kitabına âlim olanların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira o ticaret; indallah mahfuzdur,
Fatır 35:30
Yani; şol kimseler ki Kur'an'ı tilâvet ve mucibiyle amele devam edip, evkat-ı mahsusasmda şeraitine riâyet ederek farz olan namazları eda ile beraber bizim kendilerine verdiğimiz rızıklarm-dan gizli ve açık muhtaç olanlara infak ederler. Onlar şu beyan olunan ibadetleriyle kesat görmez, fesat bulmaz, ebeden helak olmaz ve tükenmez bir ticaret ümid ederler. Bu misilli kimselerin gerek tilâvet, gerek namaz ve infaktan maksatları; Allahü Tealâ'-nın onlara ecirlerini bol vermesi, fazl u kereminden ücretlerini amellerinden ziyade etmesidir. Zira; Cenab-ı Hak kullarının kusurunu mağfiret edici ve amellerine mükâfat olarak ecirlerini bol vericidir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette t ilâ v etle murad; ayn-ı kıraat ve muktezasıyla ameldir. Tilâvete devamın şart ve matlub olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Kitapla murad; Kur'an'dır. Gerçi kütüb-ü sabıka dahi Allah'ın kitabıysa da Kur'an'm nüzulünden sonra onların kıraati kerahettir. Zira; Kur'an onları neshetti-ğinden amel caiz olmadığı cihetle tilâvetinde bir fayda yoktur ve abesle iştigaldir. Evet! Onlarla amel caiz olduğu zamanda o kitapla âmil olanlar için onun tilâvetinde ecir olduğu gibi tilâveti de mem-duh idi.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran sürraninf akla murad; nafile ve alenen infakla murad; farz olan sadakadır. Çünkü; farzı edada riya olmadığından kendinin suizandan kurtulmasına ve başkalarını teşvik olmasına binaen farz olan zekât ve fitre gibi sadakayı suret-i alâniyede vermek evlâdır. Amma nafilede riya olmak ihtimaline binaen gizli vermek evlâdır. Yahut gizli ve aşikârın zikrolunması devamdan kinayedir. Yani «Nasıl tesadüf ederse öylece durmaz, infak ederler» demektir.
Tebar ; helak manâsmaysa da burada zarar etmek suretiyle zayi olmak veyahut kesat olup ticaret etmemek muraddır. Yani «Tilâvet-i Kur'an ve namazı eda ve infakla meşgul olanlar bir ticaret ümid ederler ki ö ticaret elbette zarar etmekle zayi ve helak olmaz» demektir.
Fatır 35:31
Vacip Tealâ tevhide müteallik delilleri beyandan sonra emr-i risaleti takrir etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kitaptan olarak bizim sana vahyet-tiğimiz Kur'an kendinden evvel inzal olunan kitapların esasını ve usul-ü itikadiyata müteallik olan ahkâmını tamamen tasdik edici olduğu halde ancak haktır. Zira; kütüb-ü sabıkayı tasdiki hakkaniyetine delildir. Amma kütüb-ü sabıkanın esasını tasdik etmekle beraber nesholunan ahkâmını elbette reddeder, Resul-ü Zişan'a vahyolunan ahkâm kıyamete kadar sabit ve kulların ahvalini tatbike kâfidir. Zira; Allahü Tealâ kullarının zahir ve batınlarını bildiğinden onların kabiliyet ve istidadlarma göre ahkâmını inzal eder. Binaenaleyh; vahyettiği ahkâmda amel vacip olduğu müddet asla butlan eseri olmaz, kezalik kullarından vahye elyak ve nübüvvete ehak olan kimseyi bilir, nübüvveti ona tevdi eder. Binaenaleyh; nübüvvete elyak olduğun cihetle emr-i nübüvvet sana tevdi olunmuş ve vahiy sana gelmiştir. Sen kâfirlerin nübüvveti sana münasip görmediklerine mahzun olma, tebliğe devam et.
Fatır 35:32
Vacip Tealâ Resulüne vahyettiği Kur'an'm hak olduğunu beyandan sonra Kur'an'ı ümmet-i Muhammede irs olarak verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; Resûlullah'm irtihalinden son-i ra Kur'an; Allah'ın kulları içinden Kur'an'a iman eden ümmet-i Muhammed'e Resûhıüah'tan irs suretiyle intikal etmiştir.
Yani; Habibim! Bizim seni umum nasa risaletle ihtiyar edip Kur'an'ı vahyile davanı tasdik ettikten sonra biz kütüb-ü sabıkanın fevaidine ve daha ziyade ahkâm üzere müştemil olan kitabı kullarımızdan ihtiyar ettiğimiz kimselere emval-i mevrusenin varislerine intikal ettiği gibi senden sonra ümmetine intikal ettirdik. Zira; seni onlara Resul göndermekle ihtiyar ettiğimiz gibi kitabımızı onlara vermekle dahi ihtiyar ettik. Binaenaleyh; onlardan bazıları nevalarına ittibâ' ve ameli terketmekle nefislerine zulmettiler, onlardan bazıları da Kur'an'a iman ve amel etmekle adalet eder, bazısı da Allah'ın izni ve inayetiyle ibadete devam edip emsalini sebkeder. İşte şu efdal-i kütüb olan Kur'an'ı irs tarikıyla ümmet-i Muhammede vermek ve efdal-i enbiya olan âhir zaman Peygamberine ümmet kılmak, Habibim! Ümmetine Allah'ın büyük ihsanıdır.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kitapla murad; Kur'an, irsIe murad; ümmet beyninde Kur'an'ı ibka ederek batından batına intikal ettirmektir. Resûlul-lah'tan sonra ümmet arasında Kur'an tağyir ve tahrijten mahfuz olarak ibka olunmasına binaen irs tabir olunmuştur. Şu halde Vacip Tealâ'nın ihtiyar ettiği kuIIarla murad; ümmet-i Muhammeddir ve bilhassa ulemâ-yı ümmettir. Çünkü; kitabin müşkülâtını halledecek ulemâdır, avam-ı nas değildir. Allah'ın ihtiyar ettiği kullarla murad; ümmet-i Muhammed olunca âyette beyan olunan üç kısım da ümmet-i Muhammedden ehl-i Cennettir.
Çünkü; Resûlullah'm buyurduğu Hz. Ömer'den mervidir. Yani .«İbadette bizim sabıkımız Cennet'e girmekte de sabıktır, adalet üzere hareket edenimiz necat bulacaktır, zalim olanımız da zulmü miktarı muâhaze olunursa da akıbet mağfiret olunacak» demektir. Diğer hadisinde Resûlullah'm «Sabıklar bilâhisap Cennet'e girer, muktesid olanlar kolayca hesap görürler, amma zalim olan hapsolunur, hatta necat bulmayacak zannolunur, sonra imanı sebebiyle rahmet-i İlâhiye imdadına yetişir, ehl-i Cennet'ten olur» buyurduğu Medarik'te mezkûrdur. ZaIimle murad; günahı sevabına galip olan ve sabıkla murad; sevabı galip olan, muktesid le murad; sevabı günahına müsavi olan kimse olduğu (Hasan-i Basrî) den mervidir. Hangi manâ murad olunursa olunsun bu âyette beyan olunan üç kısmın cümlesi ehl-i imanın aksamıdır. Çünkü taksim; Allah'ın kitapla ihtiyar ettiği kimseleri taksim olduğundan ehl-i imanı taksim olduğunda şüphe yoktur. Âyette zalimin efradı çok olduğundan takdim olunmuştur. Muktesid zalime nispetle az olduğu cihetle ikinci mertebede, sabık da daha az olduğundan üçüncü merrede beyan olunmuştur.
Yani; Habibim! Bizim seni umum nasa risaletle ihtiyar edip Kur'an'ı vahyile davanı tasdik ettikten sonra biz kütüb-ü sabıkanın fevaidine ve daha ziyade ahkâm üzere müştemil olan kitabı kullarımızdan ihtiyar ettiğimiz kimselere emval-i mevrusenin varislerine intikal ettiği gibi senden sonra ümmetine intikal ettirdik. Zira; seni onlara Resul göndermekle ihtiyar ettiğimiz gibi kitabımızı onlara vermekle dahi ihtiyar ettik. Binaenaleyh; onlardan bazıları nevalarına ittibâ' ve ameli terketmekle nefislerine zulmettiler, onlardan bazıları da Kur'an'a iman ve amel etmekle adalet eder, bazısı da Allah'ın izni ve inayetiyle ibadete devam edip emsalini sebkeder. İşte şu efdal-i kütüb olan Kur'an'ı irs tarikıyla ümmet-i Muhammede vermek ve efdal-i enbiya olan âhir zaman Peygamberine ümmet kılmak, Habibim! Ümmetine Allah'ın büyük ihsanıdır.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kitapla murad; Kur'an, irsIe murad; ümmet beyninde Kur'an'ı ibka ederek batından batına intikal ettirmektir. Resûlul-lah'tan sonra ümmet arasında Kur'an tağyir ve tahrijten mahfuz olarak ibka olunmasına binaen irs tabir olunmuştur. Şu halde Vacip Tealâ'nın ihtiyar ettiği kuIIarla murad; ümmet-i Muhammeddir ve bilhassa ulemâ-yı ümmettir. Çünkü; kitabin müşkülâtını halledecek ulemâdır, avam-ı nas değildir. Allah'ın ihtiyar ettiği kullarla murad; ümmet-i Muhammed olunca âyette beyan olunan üç kısım da ümmet-i Muhammedden ehl-i Cennettir.
Çünkü; Resûlullah'm buyurduğu Hz. Ömer'den mervidir. Yani .«İbadette bizim sabıkımız Cennet'e girmekte de sabıktır, adalet üzere hareket edenimiz necat bulacaktır, zalim olanımız da zulmü miktarı muâhaze olunursa da akıbet mağfiret olunacak» demektir. Diğer hadisinde Resûlullah'm «Sabıklar bilâhisap Cennet'e girer, muktesid olanlar kolayca hesap görürler, amma zalim olan hapsolunur, hatta necat bulmayacak zannolunur, sonra imanı sebebiyle rahmet-i İlâhiye imdadına yetişir, ehl-i Cennet'ten olur» buyurduğu Medarik'te mezkûrdur. ZaIimle murad; günahı sevabına galip olan ve sabıkla murad; sevabı galip olan, muktesid le murad; sevabı günahına müsavi olan kimse olduğu (Hasan-i Basrî) den mervidir. Hangi manâ murad olunursa olunsun bu âyette beyan olunan üç kısmın cümlesi ehl-i imanın aksamıdır. Çünkü taksim; Allah'ın kitapla ihtiyar ettiği kimseleri taksim olduğundan ehl-i imanı taksim olduğunda şüphe yoktur. Âyette zalimin efradı çok olduğundan takdim olunmuştur. Muktesid zalime nispetle az olduğu cihetle ikinci mertebede, sabık da daha az olduğundan üçüncü merrede beyan olunmuştur.
Yani; Habibim! Bizim seni umum nasa risaletle ihtiyar edip Kur'an'ı vahyile davanı tasdik ettikten sonra biz kütüb-ü sabıkanın fevaidine ve daha ziyade ahkâm üzere müştemil olan kitabı kullarımızdan ihtiyar ettiğimiz kimselere emval-i mevrusenin varislerine intikal ettiği gibi senden sonra ümmetine intikal ettirdik. Zira; seni onlara Resul göndermekle ihtiyar ettiğimiz gibi kitabımızı onlara vermekle dahi ihtiyar ettik. Binaenaleyh; onlardan bazıları nevalarına ittibâ' ve ameli terketmekle nefislerine zulmettiler, onlardan bazıları da Kur'an'a iman ve amel etmekle adalet eder, bazısı da Allah'ın izni ve inayetiyle ibadete devam edip emsalini sebkeder. İşte şu efdal-i kütüb olan Kur'an'ı irs tarikıyla ümmet-i Muhammede vermek ve efdal-i enbiya olan âhir zaman Peygamberine ümmet kılmak, Habibim! Ümmetine Allah'ın büyük ihsanıdır.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kitapla murad; Kur'an, irsIe murad; ümmet beyninde Kur'an'ı ibka ederek batından batına intikal ettirmektir. Resûlul-lah'tan sonra ümmet arasında Kur'an tağyir ve tahrijten mahfuz olarak ibka olunmasına binaen irs tabir olunmuştur. Şu halde Vacip Tealâ'nın ihtiyar ettiği kuIIarla murad; ümmet-i Muhammeddir ve bilhassa ulemâ-yı ümmettir. Çünkü; kitabin müşkülâtını halledecek ulemâdır, avam-ı nas değildir. Allah'ın ihtiyar ettiği kullarla murad; ümmet-i Muhammed olunca âyette beyan olunan üç kısım da ümmet-i Muhammedden ehl-i Cennettir.
Çünkü; Resûlullah'm buyurduğu Hz. Ömer'den mervidir. Yani .«İbadette bizim sabıkımız Cennet'e girmekte de sabıktır, adalet üzere hareket edenimiz necat bulacaktır, zalim olanımız da zulmü miktarı muâhaze olunursa da akıbet mağfiret olunacak» demektir. Diğer hadisinde Resûlullah'm «Sabıklar bilâhisap Cennet'e girer, muktesid olanlar kolayca hesap görürler, amma zalim olan hapsolunur, hatta necat bulmayacak zannolunur, sonra imanı sebebiyle rahmet-i İlâhiye imdadına yetişir, ehl-i Cennet'ten olur» buyurduğu Medarik'te mezkûrdur. ZaIimle murad; günahı sevabına galip olan ve sabıkla murad; sevabı galip olan, muktesid le murad; sevabı günahına müsavi olan kimse olduğu (Hasan-i Basrî) den mervidir. Hangi manâ murad olunursa olunsun bu âyette beyan olunan üç kısmın cümlesi ehl-i imanın aksamıdır. Çünkü taksim; Allah'ın kitapla ihtiyar ettiği kimseleri taksim olduğundan ehl-i imanı taksim olduğunda şüphe yoktur. Âyette zalimin efradı çok olduğundan takdim olunmuştur. Muktesid zalime nispetle az olduğu cihetle ikinci mertebede, sabık da daha az olduğundan üçüncü merrede beyan olunmuştur.
Fatır 35:33
Vacip Tealâ emval-i mevrusenin verese beyninde bekası gibi Resulünün irtihalinden sonra kitabını ümmeti beyninde ibka ettiğini beyandan sonra kitapla amelin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an'a imanla varis olan insanların cümlesi herşeyden kurtulduktan sonra Cennet'te (Adin) denilen derecelere mesrur olarak girerler ve yalnız Cennet'e girmekle kalmazlar, altından yapılmış bilezikler ve incilerle ziynetlenirler. Çünkü; bunlar ihlâs üzere iman edip nefislerini günahtan muhafazayla ibadete devam ettiklerine mükâfat olarak envâ'-ı ziynetle iltifat olunacaklarını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Ehl-i Cennet'in libasları ipekten ma'mûldür. Çünkü; onlar dünyada zühd ü takvayı ihtiyarla kaim ve yünden dokunmuş elbise giydiklerine ve Rablerine ibadetle meşgul olduklarına sevap olarak onlara Cennet'te ipek giydireceğini beyanla Cenab-ı Hak kullarını ibadete terğib etmiştir. Ehl-i Cennet Cennet'e girip bu nimetleri görünce Rablerine hamd ü sena ederler ve derler ki «Hamd ü sena şol Allah'a mahsustur ki o Allahü Tealâ bizden bilkülliye hüzün ve elemi giderdi. Zira bizi birçok nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz günahımızı affeder ve amelimize çok sevap verir». İşte müminler bu suretle hamd ü sena ile tahdis-i nimet ederler.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ehl-i Cennet'ten zail olan korku; günah, ölüm, Cehennem ve kıyametin şiddetlerinin korkularıdır. Çünkü; ehl-i Cennet Cennet'e girince günahtan korku kalmadığı gibi ölmek, Cehennem'e girmek ve kıyametin dehsetlerine dair asla endişe kalmaz. Binaenaleyh ehl-i Cennet korkuyu atınca Rablerine hamdedeceklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir.
Vacip Tealâ'nm şekûr isminin manâsı; kullarının amellerini kabul ve mükâfatını bol vermesidir. Çünkü; ehli Cennet günahlarının affolunduğunu ve azıcık amellerine birçok dereceler verildiğini görünce derhal Rablerinin olduğunu zikirle sena ederler.
Fatır 35:34
Vacip Tealâ emval-i mevrusenin verese beyninde bekası gibi Resulünün irtihalinden sonra kitabını ümmeti beyninde ibka ettiğini beyandan sonra kitapla amelin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an'a imanla varis olan insanların cümlesi herşeyden kurtulduktan sonra Cennet'te (Adin) denilen derecelere mesrur olarak girerler ve yalnız Cennet'e girmekle kalmazlar, altından yapılmış bilezikler ve incilerle ziynetlenirler. Çünkü; bunlar ihlâs üzere iman edip nefislerini günahtan muhafazayla ibadete devam ettiklerine mükâfat olarak envâ'-ı ziynetle iltifat olunacaklarını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Ehl-i Cennet'in libasları ipekten ma'mûldür. Çünkü; onlar dünyada zühd ü takvayı ihtiyarla kaim ve yünden dokunmuş elbise giydiklerine ve Rablerine ibadetle meşgul olduklarına sevap olarak onlara Cennet'te ipek giydireceğini beyanla Cenab-ı Hak kullarını ibadete terğib etmiştir. Ehl-i Cennet Cennet'e girip bu nimetleri görünce Rablerine hamd ü sena ederler ve derler ki «Hamd ü sena şol Allah'a mahsustur ki o Allahü Tealâ bizden bilkülliye hüzün ve elemi giderdi. Zira bizi birçok nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz günahımızı affeder ve amelimize çok sevap verir». İşte müminler bu suretle hamd ü sena ile tahdis-i nimet ederler.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ehl-i Cennet'ten zail olan korku; günah, ölüm, Cehennem ve kıyametin şiddetlerinin korkularıdır. Çünkü; ehl-i Cennet Cennet'e girince günahtan korku kalmadığı gibi ölmek, Cehennem'e girmek ve kıyametin dehsetlerine dair asla endişe kalmaz. Binaenaleyh ehl-i Cennet korkuyu atınca Rablerine hamdedeceklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir.
Vacip Tealâ'nm şekûr isminin manâsı; kullarının amellerini kabul ve mükâfatını bol vermesidir. Çünkü; ehli Cennet günahlarının affolunduğunu ve azıcık amellerine birçok dereceler verildiğini görünce derhal Rablerinin olduğunu zikirle sena ederler.
Fatır 35:35
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in hüzünlerinin izale olunduğuna hamdettiklerini beyandan sonra Cennet'te bakî kalacaklarına dahi hamdedeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile meşakkat, rahatsızlık veca' v.s. gibi insanın sevmediği şeylerdir. yorgunluk ve bedene arız olan durgunluktur. Yani «Allahü Tealâ bizi fazl u kereminden darülikame olan Cennet'e inzal ederek Cennet'te misafir etti. Halbuki o Cennet'te bize ağrı, sızı v.s. gibi meşakkat dokunmadığı gibi yorgunluk ve bedene durgunluk dahi dokunmaz. Çünkü; meşakkatin ve yorgunluğun mahalli dünyadır, Cennet değildir. Binaenaleyh; bu misilli insanın sevmediği şeyler dar-ı iptilâ olan dünyada kalmıştır» demekle Cenab-ı Hakka hamdederler. Mukame ; devam üzere ikamet mahallidir. Cen-net'e girenlerin ebeden ikamet edeceklerine işaret için -Cennet'e denmiştir.
Fatır 35:36
Vacip Tealâ ehl-i imanın ahvalini beyandan sonra ehl-i küfrün ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler için Cehennem azabı vardır ki o azap onların muazzeb olmaları için hazırlandı ve taraf-ı İlâhiden onların mev~ tiyle hükmolunmaz ki vefat etsinler de ölüm sebebiyle müsterih olsunlar, belki her ne zaman helake ma'ruz olurlarsa eski halleri iade olunur. Binaenaleyh; azapları tazelenir, teşeddüd eder ve onlardan Cehennem azabından az birşey tahfif olunmaz ki bir defa bari nefes alsınlar, ebeden muazzeb olurlar ve kâfirlerin hepsine biz böyle ceza ederiz. Binaenaleyh; hiçbir kâfir bu gibi cezadan kurtulamaz.
Çünkü; amel-i salihin mahalli olan dünya ve zamanı olan ömürleri geçti.
Çünkü; amel-i salihin mahalli olan dünya ve zamanı olan ömürleri geçti.
Vacip Tealâ kâfirlerin bu tazarrularma karşı taraf-ı verilen cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette hemze; istifham-ı inkârı ve kâfirleri tekdir içindir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Tezekkür edecek müddet; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile altmış yaş olması Hz. Ali ve İbn-i Abbas'tan mervi' ise de Beyzâ-vî'nin beyanı veçhile tezekkür mümkün olan müddetle murad; insanın düşünebileceği bir müddettir. Ayette nezîrle murad; nebi, şeriatın esası olan kitap, akraba ve ahbabın vefatı ve ihtiyarlıktır. Çünkü; bunların cümlesi mükellef olan insanları tezekküre sevkedecek ve âhiretten korkutacak şeyler olduğundan herbirine nezir ıtlakı sahih olduğu cihetle hepsi murad olunmakta bir mani yoktur. İşte bu gibi âhirette cereyan edecek ahvali Cenab-ı Hak Kur'an'da beyanla kullarını intibaha davet etmiştir ki herkes bu dünyada gözünü açsın, işini âhirete bırakmasın.
Fatır 35:37
Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'de dünyaya bir daha avdet etmelerini istemeleri üzerine tekdir olunacaklarını beyandan sonra canib-i İlâhiden onlara varid olacak hitabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dünyada nebilerine itaat etmemekle nefislerine zulmeden zalimlere alâtarikılihâne Cenab-ı Hak der ki «Ey zalimler! Devam üzere tadın Cehennem azabını. Zira; sizin Cehennem'den çıkmak imkânınız yoktur. Çünkü; siz hudud-u şer'iyeden çıkmış birtakım zalimlersiniz ve zalimlerin azabını bilkülliye kaldıracak hiçbir yardımcı yoktur. Binaenaleyh; siz ebeden Cehennem'de kalacaksınız» demekle Cenab-ı Hak tazarru'larmı reddeder.
Fatır 35:38
Vacip Tealâ zalimlerin Cehennem'de kalacaklarını takrir etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; kâfirlerin kalplerinde ilelebed küfredecekleri muzmer olduğunu bildiğinden ilelebed onları muazzep kılar.
Bu âyet «Kâfirlerin küfrü muayyen bir zamanda yani dünyada yaşadıkları müddettedir. Şu halde mahdut bir zamanda vâki olan küfre ebeden azap etmek muvafık değildir» diyerek varid olan bir itiraza cevaptır. Çünkü; Allahü Tealâ bilûmum kullarının zahir ve bâtın ahvaline muttali' olduğundan ehl-i küfrün kalplerinde ebeden muammer olsalar ilelebed küfredip ayrılmayacaklarını bildiği cihetle ebediyen küfre ısrar edeceğine binaen ebeden azap edecektir. Binaenaleyh ebeden azap; mahdut bir zamanda vâki olan küfrün cezası değil, belki ebeden küfretmeye niyetin cezasıdır.
Vacip Tealâ ilmini beyandan sonra insanları yeryüzünde halife kılmakla lütfettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve arzın tasarrufuna malik, yeryüzünde olan mahlû-kata sizi musallat ve sultan kıldı, onların cümlesini size müsahhar kılınca sizin bu nimetlere şükür olmak üzere iman etmeniz lâzımken bilâkis siz isyan ve küfredersiniz.
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile hilâfet; taraj İlahiden yeryüzünü imar için insanlara verilen bir atiye olduğuna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Ümem-i salifenin makamlarına kaim olup mülklerine malik olmak suretiyle halife manâsına olduğuna nazaran manâ-yt âyet:
…
demektir.
Fatır 35:39
Vacip Tealâ yeryüzünde insanları halife kıldığını beyandan sonra hilâfetin şükrünü eda etmeyenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Allahü Tealâ kullarının imanından ve küfründen ganîdir. Binaenaleyh; iman eden kimsenin imanından menfaat ve küfreden kimsenin küfründen mazarrat ancak kendilerine aittir. İşte şu esasa binaen nimetine şükretmeyen kâfirden Allahü Tealâ intikamını alır.
Şu halde dar-ı âhirette kâfirlerin küfrü müminlerin nail olacakları nimetlerden mahrumiyetlerini ziyade eder ki bu mahrumiyet bir zarar olduğu gibi ebeden rahmet-i İlâhiyeden mahrum olmak da ayrıca bir zarardır. Çünkü; insanın ömrü sermayedir.
Eğer o sermayeyle rıza-yı İlâhiyi kesbederse ticaret etmiş olur, eğer o sermayesini^ gazab-ı İlâhiyi celbedecek esbaba sarfederse zarar ettiğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh; sermayeden matlub olan ticaretin hasıl olmaması zarar olduğu gibi sermayeyi zayi etmek de ayrıca bir zarar u ziyandır.
Âyette tekrar yoktur. Zira; evvelki âyetin manâsı « âfirlerin küfrü; Allah'ın gazabının ziyadelenmesini icab edip baş ey ziyade etmeyeceğini» ve ikinci âyetin manâsı «Kâfirlerin küfrü; kendi nefislerine nazaran zarar olacağını» beyan ettiğinden tekrar voktur.
Fatır 35:40
Kudretleri olmadığını bildiğiniz halde niçin ma'-bud ittihaz edersiniz, eğer acizlerini bilmiyor da putlarda bir kudret tasavvur ederseniz gösterin bana, onlar tasavvur ettiğiniz kud-retleriyle1 yeryüzünden ne gibi şeyi halkettiler ve ne misilli şeyi halka kudretleri vardır?» Onlar bu suâle cevap veremezler. Çünkü; bunların acizleri meydanda olup inkârı gayr-ı kabil bir hakikattir.
Biz onların davalarım ispat edecek bir kitap vermedik. Ve davalarını ispata kâfi ellerinde bir vesikaları yoktur. Halbuki delilsiz dava batıldır. Zira; delile müstenid olmayan dava evham ve haya-iât üzere mupteni olacağı cihetle merduddur.
Biz onların davalarım ispat edecek bir kitap vermedik. Ve davalarını ispata kâfi ellerinde bir vesikaları yoktur. Halbuki delilsiz dava batıldır. Zira; delile müstenid olmayan dava evham ve haya-iât üzere mupteni olacağı cihetle merduddur.
Yani; putlara ibadet eden müşriklerin davalarına delilleri yoktur, ancak zalimlerin ileri gelen eşrafı mansıplarını muhafaza için fukara güruhunu iğfal ve tezviratla aldatırlar, keyflerine göre yalan söyler, putların şefaat edeceğinden bahsetmekle zuaîayı kandırırlar. Yoksa putların haşa Vacip Tealâ'ya şerik olduğuna dair ellerinde aklî ve naklr bir hüccetleri yoktur. Binaenaleyh onların söyledikleri sözler; bazılarının diğerlerini iğfal için tertip olunmuş tezvirattan ibarettir.
İşte bu âyet-i celile her zamanın zalimlerinin hallerini tamamıyla tasvir eder. Çünkü; zalimlerin her zaman sahtelik ve tezviratla birbirini aldatmak âdetleri olduğu gibi kendilerine tâbi olan csafil güruhunu da daima birtakım mağrurane sözleriyle aldatıp cemaatını çoğaltmak ve onların karaltısıyla kendi manevrasını çevirmek ve maksadını elde etmek için onları istihdam eylemek dahî âdetleridir.
Fatır 35:41
Çünkü; kullarının isyanları üzerine derhal intikam almaz ve
…
Zira; kullarının kusurlarını derhal yüzlerine vurmaz.
Yani; ibadete müstehak ancak Allahü Tealâ'dır. Çünkü; zatında ve sıfatında ma'budünbilhak odur. Zira; semâvât ve arzı kulların isyanları sebebiyle yerlerinden ayrılmaktan muhafaza ve onları kudret-i kahiresiyle zevalden meneder, eğer Habibim! Bilfarz vettakdir semâvât ve arz yerlerinden ayrılsalar Allahü Tealâ'dan gayri onları yerlerinde tutacak hiçbir kimse yoktur, eğer olsa ma'bud ittihazına lâyık olur ve lâkin yoktur.
Fatır 35:42
Vacip Tealâ putların ma'bud ittihadına lâyık olmadıklarını be-yandan sonra ibadete müstehak ancak jkendi zat-ı ulûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kureyş kavmi Resûlullah'm bi'setinden evvel ümem-i salifenin resullerini tekzibettiklerini işittikleri zaman Allahü lealâ'ya yeminlerinin son derecesiyle yemin ve yeminlerini envâ'-ı te'kidle tevsik ettiler ve dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki eğer kendilerine Cehennem azabından korkutur bir nebi gelse ve doğru yolu gösterse elbette onlardan herbiri ümmetlerin herbirinden doğru yolu kabulde ziyade olurlardı». İşte böyle diyerek yemin ettiler ve Allah'a ahid verdiler. Yani onlar «Eğer bize nebi gelse bizim herbirimiz hidayeti kabulde geçmiş ümmetlerden daha iyi oluruz» dediler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kureyş kavmi Yehûd ve Nasara'-nm nebilerini tekziplerini işitmeleri üzerine kendilerine nebi gelse onlar tekzip etmeyip kemâl-i itaatla inkıyad edeceklerine yemin etmişlerdi. İşte âyet-i celile; onların bu hallerini tasvir etmiştir.
Yani; Kureyş kavmi Allah'a şiddetle yemin ederek kendileri» ne bir nebi gelse ümem-i salife gibi nebilerini tekzib etmeyeceklerine ve derhal ihtida edeceklerine ve hidayette geçmiş ümmetlerden daha ziyade olacaklarına ahid verdiler. Vakta ki kendilerine nebilerin efdali olan Muhammed (S.A.) gelince o Resul-ü Âlîşan'ın onlara/gelmesi ziyade etmedi, illâ onların nefretlerini ve haktan i'razlarmı ziyade etti. Bu nefretlerine birinci sebep; yeryüzünde kendilerini büyük addetmeleridir.
Vacip Tealâ kâfirlerin nefretlerinin ikinci sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü fena olan her fiildir. Binaenaleyh bu makamda kâfirlerin nefretlerine sebep olan ile murad; onların şirkle iptilâ ve ülfetleri ve Re-sûlullah'a eza ve katlini kasdetmeleridir. Resûiullah'ın gelmesiyle küfürlerinin ziyade olması; Resûlullah ba'solunmazdan evvel yalnız Allah'a küfrederken ba'sindan sonra hem Allah'a hem de Re-sûlullah'a küfrederek eza etmeleridir.
Fatır 35:43
Vacip Tealâ kâfirlerin hilelerini beyandan sonra hilenin betini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bir kimse diğer bir kimseye hile yapar ve hilesiyie zulüm ve gadretmek isterse tertib ettiği hilenin zararı ancak kendini ihata eder.
İşte bu kabilden olarak Kureyş kabilesinin Resûlullah'ı katletmek için tertib ettikleri hilelerinin neticesi olarak akıbet (Bedir) vak'asında kendileri kati olundular, Türklerin (Hilenin harmanı olmaz) ve (Kötülük eden belâsını bulur) darb-ı meselleri bu âyete muvafık sözlerdir. Binaenaleyh; bu âyetin sırrı âlemde her zaman zuhur etmektedir. Çünkü; her kim ki diğerine bir hile yaparsa behemehal onun zararını görür ve hilesi ayağına dolaşır. Gerçi bazı hilenin sahibi işin bidayesinde hilesinin faydasını görür, hasmına galebe eder gibi görünürse de akıbetinde gördüğü menfaattan çok fazla zarar görür yahut ayn-ı hilesi kendi zararına olarak ayağına dolaşır. Binaenaleyh; itibar da akıbetedir ve buna misal ise sayılmaz ve tükenmez derecede olup âlemde her zaman görülen şeylerdendir. Şu halde gayra zulmetmek için hile ve desaisle meşgul olanlar akıbete gafletle aldanmaktan başka birşey yapmış olmazlar. darb-ı meseli dahî bu âyetten alınmıştır. Yani «Bir kimse kendi biraderini düşürmek için kuyu kazarsa kazdığı kuyuya yüzü üstü kendi düşer» demektir.
Amma umur-u harpte hile bu âyetten hadis-i şe-rifiyle müstesnadır. Zira bu hadis-i şerif; harpte düşmana karşı hud'anm cevazını te'sis etmiştir. Çünkü harbin meşruiyeti; i'lâ-yı kelimetullah, mukaddesat ve muhadderat-ı İslâmiyeyi a'dânın tasallutundan muhafaza için olduğundan düşmana galebe her neye muhtaçsa onu yapmak meşru ve heyet-i içtimaiyenin hukukunu muhafazaya rna'tuf olduğundan harpte hile memduh olup ancak eşhas beyninde menfaat-ı şahsiye uğrunda gayrı ızrar için yapıldığında gayrı meşru ve hurmet-i kafiyeyle haramdır. Binaenaleyh; harp için hile şahsın hilesine kıyas olunamaz.
Hulâsa; Resûlullah'm bi'setinden evvel Mekkelilerin kendile rine bir nebi gelir ve doğru yolu gösterirse sair ümmetlerden zi yade hidayeti kabul edeceklerine şiddetle yemin ettikleri ve nebi-| leri kendilerine gelip davet edince bu davet onların nefretlerini ziyade ettiği ve nefretlerine sebep; yeryüzünde kendilerini büyük addetmeleri ve ResûluUah'a hileleri olduğu ve hilenin zararı ancak o hileyi yapanı ihata ettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ ehl-i Mekke'nin yeminlerinden döndüklerini ve Resûlüllah'a îman etmekten kendilerini büyük addettiklerini ve Resullerini katletmek için hile yaptıklarını beyandan sonra ehl-i Mekke'nin akıbetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Mekke kendilerini irşad için gönderilen Resullerini iz'âc ve suikastta bulununca onlar hiçbir şeyi gözlemez, illâ evvel geçen ümmetlerde carî olan âdeti gözlerler. Çünkü; onlar nebilerini tekzipleri sebebiyle helak oldular. Bunlar da nebilerini tekzipte ısrar ederlerse onların helakleri gibi helak olacaklarında şüphe yoktur. Zira resullerini tekzib eden milletlerde âdet; helak olmaktır.
Bu âyette sünnetle murad; âdettir. Şu halde «Evvelinin sünneti» demek «Evvelîn'in âdeti» demektir. Buna nazaran manâyı âyet:
…
demektir.
Binaenaleyh âdet; bu gibileri ihlâk etmektir. Şu halde azap yerine rahmet, rahmet yerine azap gelmek suretiyle âdet-i ilâhiye asla tebeddül ve tagayyür kabul etmez. Zira âdet-i İlâhiye; âsîlere azap ve itaat edenlere rahmetle muamele etmektir.
Binaenaleyh; âsîlerin azabı muti' olanlara intikal etmez.
Evvelki âyette sünnetle murad; azaptır. Ve t eb dille murad; azabın sevaba tebdilidir. Şu halde âyetten maksat «Âdet-i ilâhiye; azap olan yerde o azabın sevaba tebeddülünü murad etmediğinden mümkün değil» demektir. İkinci âyette sünnetle murad; azabın âsîlere olmasıdır, tahviIle murad; âsîlerden muti'lere intikal etmesidir. Şu halde âyetten maksat «Âdet-i İlâhiye; mutilere, âsîlere mahsus olan azabı nakletmem ektir. Binaenaleyh; Habibim! Sen âdet-i İlâhiyede bu gibi tahavvülâtı bulamazsın» demektir.
Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile âyette tekrar yoktur. Zira evvelki âyet; azabın sevaba tebdil ve ikinci âyet ise azabın müs-tehak olan kimseden gayrı müstehakka naklolunmayacağını beyan etmiştir. Şu halde âyetlerden maksat başka olduğundan tekrar yoktur. Elsine-i nasta «Tarih tekerrürden ibarettir d sözleri bu gibi âyetlere istinad eder. Çünkü; âlemde cereyan eden havadis üzerine îâhik olan ahkâm-ı İlâhiye daima tarz-ı vâhidde zuhur eder. Zira; bir zamanda vâki olan isyan üzerine Allah'ın gazabı nasıl zuhur ederse diğer zamanda aynı isyanın vukuunda terbiye-i İlâhiye aynı suretle zuhur eder. Binaenaleyh; âdet-i İlâhiye değişmez. İnsanların hareketlerine göre tecelliyat-ı İlâhiyenin zuhuruyla an be an âlemde görülmekte olan vukuatın emsali binlerce geçmiştir. Çüm kü; bir kimseden sadır olan hayrın hükmü ne ise diğerinden sadır olduğunda da aynı hükümdür ve şerrin sudurunda dahî hal böyledir. Şu halde hükm-ü İlâhi şahısların değişmesiyle değişmez. Belki ef'âle ve amele göre değişir. İşte bir zamanda insanların efâline göre hükm-ü İlâhi gazap veya rahmet her ne ise asırlar geçip insanlar değiştikten sonra diğer asırda mevcut insanlar aynı ef âlde bulunduklarında aynıyla hükm-ü İlâhi zuhur ettiği cihetle "Tarih tekerrürden ibarettir» denilmek pek doğrudur. Ve bu manâyı Cenab-ı Hak âyetiyle beyan buyurmuştur.
Fatır 35:44
Vacip Tealâ evvel geçen milletlerde âdet-i İlâhiye neyse son-gelenlerde dahi aynı âdet carî olduğunu beyandan sonra ümem-i salifede carî olan âdetini beyanla ümmet-i Muhammediyeyi intibaha davet etmek üzere buyuruyor.
İşte evvel geçenlerde âdet-i İlâhiye onları isyanları sebebiyle ihlâk olduğu gibi bunlarda dahî şirk üzere ısrar ettikleri takdirde aynı âdet-i İlâhiyenin carî olacağını düşünmeleri ve onların harabelerinden ibret almaları lâzımdır. Çünkü; evvel geçen milletler kuvvet ve şevkette, servet ü samanda bunlardan ziyade oldukları halde onlar helak olunca bunların da helak olacakları evleviyetle sabittir.
Bu âyette isyan sahiplerinin kendinden evvel geçen âsîlerin hallerinden ve harabelerinden ibret almadıklarını tevbih için istifham-ı irıkârîye delâlet eden hemzeyle varid olmuştur. Yani «Geçmiş milletlerin helakini inkâr ederler de yeryüzünde seyrüsefer edip onların hallerinden ibret almadılar mı? Onlan nazar edip de ibret almamak ne kadar hamakattır?» demek olur
Vacip Tealâ ümem-i salifenin hallerinden ibret almayanları tevbih ettiği gibi zat-ı ulûhiyetinin murad ettiği şeyden hiç kimsenin menetmekle âciz küamayacağmı dahî beyan etmek üzere buyuruyor. ,
Şu halde ey âsîler! Ve ri-salet-i Muhammediyeyi inkâr eden mücrimler! Siz nasıl oluyor ki Allah'a karşı isyana cesaret ve nübüvvet-i Muhammediyeyi inkârla reddedersiniz. Ve nübüvvetin ahkâmım icradan Allah'ı âciz kılarız mı zannedersiniz? Eğer böyle zannederseniz bu zannmız yanlıştır. Çünkü; Allah'ı muradım icradan hiçbir kimse âciz kılamaz. Zira; her istediği zaman icra eder, kimse mani olamaz. Binaenaleyh :
Vacip Tealâ ümem-i salifenin hallerinden ibret almayanları tevbih ettiği gibi zat-ı ulûhiyetinin murad ettiği şeyden hiç kimsenin menetmekle âciz küamayacağmı dahî beyan etmek üzere buyuruyor. ,
Şu halde ey âsîler! Ve ri-salet-i Muhammediyeyi inkâr eden mücrimler! Siz nasıl oluyor ki Allah'a karşı isyana cesaret ve nübüvvet-i Muhammediyeyi inkârla reddedersiniz. Ve nübüvvetin ahkâmım icradan Allah'ı âciz kılarız mı zannedersiniz? Eğer böyle zannederseniz bu zannmız yanlıştır. Çünkü; Allah'ı muradım icradan hiçbir kimse âciz kılamaz. Zira; her istediği zaman icra eder, kimse mani olamaz. Binaenaleyh :
Fatır 35:45
Binaenaleyh; vakit geldiğinde asla te'hir etmez.
Fahri Hâzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ kullarını her kusurlarının şeâmetiyle muâhaze etmez. Zira; herkesi her kusuruyla mıpâhaze etmiş olsaydı her gün ve her saat muâhaze ve ihlâk vuku bulur, yeryüzünde kimse kalmaz, insanlardan ve hayvanlardan yer üzerinde kimse bırakmazdı. Lâkin Cenab-ı Hak her kavme bir mühlet verdi, o mühlet bitip zamanı gelmedikçe muâhaze etmez ve zamanı geldiğinde asla te'hir olmaz. Şu kadar ki «İnsanlar günahları sebebiyle helak olur, fakat hayvanat-ı sairenin kusurları olmadığı halde onları ihlâkin hikmeti nedir?» şeklinde varid olan suâle Fahri Râzi'nin cevabı üçtür:
Birincisi: Hayvanlar insanlara nimet olarak halkolun-duğundan sahib-i nimet olan insanlar küfran-ı nimet edip helake müstehak olunca nimetleri de kendileriyle beraber zail olur, gider. Şu halde hayvanları itlaf; insanların kusurlarından dolayı insanlara gazaptır, yoksa hayvanların helaki kendi kusurlarına mebni değildir.
İkincisi: Eşyanın bekası insanla olduğu gibi insanın bekası da eşya iledir. Çünkü; insan eşya ve emtiasını muhafaza eder, hayvanatı besler, bekasına çalışır. Binaenaleyh; insan da, hayvan da beraber yaşarlar. Amma insanlar günahları sebebiyle helak olunca insanın intifa' edeceği hayvanat da helak olur. Çünkü; mesalihini mutazammm olan insanlar telef olunca onların bekasında bir fayda kalmaz. Yoksa hayvanatın telefi kusurlarından değildir. Zira; onlar mükellef olmadıklarından Cenab-ı Hakka karşı onlarda kusur mutasavver olamaz.
Üçüncüsü; Hayvanatın bekası nebatat ve hububat iledir. Hububat ise rahmetle hasıldır. Rahmetin yağması ise insanların istihkakına merbut olup insanın isyanı sebebiyle istihkakı kesilince ot, ekin bitmez. Binaenaleyh; kıtlık senelerde görüldüğü gibi hayvanat da telef olur. Şu halde hayvanatın telefi ancak insanlara gazap içindir. Yoksa hayvanata ihanet için değildir ki «Kusursuz hayvanlar niçin telef oldu?» diyerek suâl varid olsun.
Ayette ecel-i müsemmd ile murad; yevm-i kıyamettir. Zira; yevm-i kıyamete kadar insanların ve hayvanların 'nev'i bakî olacak, kıyamette hepsi helak olup gidecektir. Lâkin ecel-i müsemmâ ile murad; her milletin inkırazı için tayin olunan vakt-ı muayyendir.
Yâsin 36:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen üç âyeti havidir.
âfzı müteşabihattandır. Ulema-yı mütekaddimîn indinde bu misilli müteşabihatta murad-ı İlâhi her neyse iman etmek ve teViliyle iştigal etmemek mültezemdir. Müteahhirîn indinde, kavaid-i şer'-i şerife muvafık olarak tevcihiyîe meşgul olmak caizdir. Binaenaleyh; lâfzı yâ insan! manâsına münadadır. Yahut Resulullah'ın ismidir. Şu halde yâ Muhammedi demektir. Yahut sûre'nin ismi ve mukadder kelimesinin mef'ûlü-dür. Yani «Sen Şure-i Yasin'i tilâvet et, oku» demektir. Yahut müpteda-yı mahzufun haberidir. Buna nazaran manâsı:
…
demektir.
Yani; ey insan-ı kâmil! Her âyeti ve kelimesi yüzlerce hikmet ve menfaat üzere şamil olan Kur'an'a kasem ederim ki sen muhakkak kullarımızı irşad için gönderdiğimiz Resullerimizdensin.
O resuller ki sırat-ı müstakim üzerine irsal olundular, sen de onlar gibi sırat-ı müstakim üzerinesin. Binaenaleyh; şeriatın her hükmü istikameti mutazammındır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'ın doğru yola irşad için gönderilen Resullerden olmasını beyan etmek; şeriatının istikamet- üzere olduğunu beyanı müstelzimse de şeriat-ı Muharnmedi-ye'nin istikamet üzere olduğunu sarahatla beyan etmek ve şerefine işaret olmak üzere Resulullah'ın sırat-ı müstakim üzere olduğu açıktan zikrolunmuştur. Zira; zımnen ma'lûm olan şeyi, sarahaten ve iltizamen ma'lûm olan şey gibi ibare suretiyle beyan etmek li-san-ı Arap'ta öteden beri riâyet olunan kavaid cümlesindendir. Yeminle irad-ı kelâm etmek alelekser o kelâmın hükmünü inkâr eden münkire karşı olduğundan Resulullah'ın risaletini inkâr eden münkirleri red ve ilzam için Cenab-ı Hak Resulullah'ın risaletini yeminle beyan ve kelâmını kasemle takviye ve te'kid buyurmuş ve şan-ı Resûlullah'a ta'zim için yemin Kur'an'la olunmuş ve Kur'-an da hikmetle tavsif edilmiştir. Çünkü; risaleti inkâr eden kâfirler Kur'an'ı da inkâr ettikleri halde Vacip |Tealâ'nın Kur'an'a kasem buyurması Kur'an'm ind-i İlâhide kadr ü şerefi olduğuna de-lil-i kavidir. Şu halde Kur'an'm nazm-ı mu'cizi Resûlullah'm risa-letine delil olduğu gibi mukassemünbih olmak cihetinden de risa-ieti Resûlullah'a delâlet eder.
Resulullah'ın şeriatı şeriatların, a'deli ve tarikatların akvemi , olduğuna işaret için sırat lâfzı ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur.
Sırat-ı vıüstahimle murad; tevhidde, akaid~i hak-kadat furu-u a'mâlde ve cümle umurda istikamettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : «Ey Habib~i Zişan'ım! Sen usul-ü dinde, akaid-i hakka ve furu-u a'malin cümlesinde istikamet üzerinesin» demektir.
Hulâsa; Resûlullah'ın Vacip Tealâ tarafından kullarını irşad ve doğru yola sevketmek, dünyevî ve uhrevî menfaatlarrni beyan eylemek için gönderilen rusül-ü kiram zümresinden olduğu bu âyetten müstefad. olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Kur'an'ın nazmı muhkem ve manâsı kavî olduğunu beyandan sonra Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; manâsı muhkem ve envâ'-ı hikmeti cami ve lâfzı mu'cizdir.
Kur'an'a muâraza edenlere Kur'an'ın galip olduğuna işaret için Vacip Tealâ'nın galibiyetini müş'ir olan aziz ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ'nın herkese galip olması inzal buyurduğu Kur'an'm hasmına galip olacağına işarettir.
Kur'an'm inzali ayn-ı rahmet olduğuna işaret için esmâ-i hüs-nâ içinden ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ olunca inzal buyurduğu Kur'an'm, kulları için ayn-ı rahmet olacağında şüphe olmaz. Binaenaleyh Kur'an; kulların dünyevî ve uhrevî menfaatlarmı beyan ederek hevm-i gafletten ikaz ve tarik-ı hidayete irşad etmiştir.
Bu nazım; Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat için sevkolunmuş bir delildir, takriri şöyledir : «Kur'an hakimdir. Zira Kur'an; Aziz ve Rahim olan Allahü Tealâ tarafından inzal olunmuştur. Her kitap ki Aziz ve Rahim tarafından inzal oluna, hakimdir. O halde Kura'n hakimdir».
Yâsin 36:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen üç âyeti havidir.
âfzı müteşabihattandır. Ulema-yı mütekaddimîn indinde bu misilli müteşabihatta murad-ı İlâhi her neyse iman etmek ve teViliyle iştigal etmemek mültezemdir. Müteahhirîn indinde, kavaid-i şer'-i şerife muvafık olarak tevcihiyîe meşgul olmak caizdir. Binaenaleyh; lâfzı yâ insan! manâsına münadadır. Yahut Resulullah'ın ismidir. Şu halde yâ Muhammedi demektir. Yahut sûre'nin ismi ve mukadder kelimesinin mef'ûlü-dür. Yani «Sen Şure-i Yasin'i tilâvet et, oku» demektir. Yahut müpteda-yı mahzufun haberidir. Buna nazaran manâsı:
…
demektir.
Yani; ey insan-ı kâmil! Her âyeti ve kelimesi yüzlerce hikmet ve menfaat üzere şamil olan Kur'an'a kasem ederim ki sen muhakkak kullarımızı irşad için gönderdiğimiz Resullerimizdensin.
O resuller ki sırat-ı müstakim üzerine irsal olundular, sen de onlar gibi sırat-ı müstakim üzerinesin. Binaenaleyh; şeriatın her hükmü istikameti mutazammındır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'ın doğru yola irşad için gönderilen Resullerden olmasını beyan etmek; şeriatının istikamet- üzere olduğunu beyanı müstelzimse de şeriat-ı Muharnmedi-ye'nin istikamet üzere olduğunu sarahatla beyan etmek ve şerefine işaret olmak üzere Resulullah'ın sırat-ı müstakim üzere olduğu açıktan zikrolunmuştur. Zira; zımnen ma'lûm olan şeyi, sarahaten ve iltizamen ma'lûm olan şey gibi ibare suretiyle beyan etmek li-san-ı Arap'ta öteden beri riâyet olunan kavaid cümlesindendir. Yeminle irad-ı kelâm etmek alelekser o kelâmın hükmünü inkâr eden münkire karşı olduğundan Resulullah'ın risaletini inkâr eden münkirleri red ve ilzam için Cenab-ı Hak Resulullah'ın risaletini yeminle beyan ve kelâmını kasemle takviye ve te'kid buyurmuş ve şan-ı Resûlullah'a ta'zim için yemin Kur'an'la olunmuş ve Kur'-an da hikmetle tavsif edilmiştir. Çünkü; risaleti inkâr eden kâfirler Kur'an'ı da inkâr ettikleri halde Vacip |Tealâ'nın Kur'an'a kasem buyurması Kur'an'm ind-i İlâhide kadr ü şerefi olduğuna de-lil-i kavidir. Şu halde Kur'an'm nazm-ı mu'cizi Resûlullah'm risa-letine delil olduğu gibi mukassemünbih olmak cihetinden de risa-ieti Resûlullah'a delâlet eder.
Resulullah'ın şeriatı şeriatların, a'deli ve tarikatların akvemi , olduğuna işaret için sırat lâfzı ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur.
Sırat-ı vıüstahimle murad; tevhidde, akaid~i hak-kadat furu-u a'mâlde ve cümle umurda istikamettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : «Ey Habib~i Zişan'ım! Sen usul-ü dinde, akaid-i hakka ve furu-u a'malin cümlesinde istikamet üzerinesin» demektir.
Hulâsa; Resûlullah'ın Vacip Tealâ tarafından kullarını irşad ve doğru yola sevketmek, dünyevî ve uhrevî menfaatlarrni beyan eylemek için gönderilen rusül-ü kiram zümresinden olduğu bu âyetten müstefad. olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Kur'an'ın nazmı muhkem ve manâsı kavî olduğunu beyandan sonra Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; manâsı muhkem ve envâ'-ı hikmeti cami ve lâfzı mu'cizdir.
Kur'an'a muâraza edenlere Kur'an'ın galip olduğuna işaret için Vacip Tealâ'nın galibiyetini müş'ir olan aziz ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ'nın herkese galip olması inzal buyurduğu Kur'an'm hasmına galip olacağına işarettir.
Kur'an'm inzali ayn-ı rahmet olduğuna işaret için esmâ-i hüs-nâ içinden ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ olunca inzal buyurduğu Kur'an'm, kulları için ayn-ı rahmet olacağında şüphe olmaz. Binaenaleyh Kur'an; kulların dünyevî ve uhrevî menfaatlarmı beyan ederek hevm-i gafletten ikaz ve tarik-ı hidayete irşad etmiştir.
Bu nazım; Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat için sevkolunmuş bir delildir, takriri şöyledir : «Kur'an hakimdir. Zira Kur'an; Aziz ve Rahim olan Allahü Tealâ tarafından inzal olunmuştur. Her kitap ki Aziz ve Rahim tarafından inzal oluna, hakimdir. O halde Kura'n hakimdir».
Yâsin 36:3
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen üç âyeti havidir.
âfzı müteşabihattandır. Ulema-yı mütekaddimîn indinde bu misilli müteşabihatta murad-ı İlâhi her neyse iman etmek ve teViliyle iştigal etmemek mültezemdir. Müteahhirîn indinde, kavaid-i şer'-i şerife muvafık olarak tevcihiyîe meşgul olmak caizdir. Binaenaleyh; lâfzı yâ insan! manâsına münadadır. Yahut Resulullah'ın ismidir. Şu halde yâ Muhammedi demektir. Yahut sûre'nin ismi ve mukadder kelimesinin mef'ûlü-dür. Yani «Sen Şure-i Yasin'i tilâvet et, oku» demektir. Yahut müpteda-yı mahzufun haberidir. Buna nazaran manâsı:
…
demektir.
Yani; ey insan-ı kâmil! Her âyeti ve kelimesi yüzlerce hikmet ve menfaat üzere şamil olan Kur'an'a kasem ederim ki sen muhakkak kullarımızı irşad için gönderdiğimiz Resullerimizdensin.
O resuller ki sırat-ı müstakim üzerine irsal olundular, sen de onlar gibi sırat-ı müstakim üzerinesin. Binaenaleyh; şeriatın her hükmü istikameti mutazammındır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'ın doğru yola irşad için gönderilen Resullerden olmasını beyan etmek; şeriatının istikamet- üzere olduğunu beyanı müstelzimse de şeriat-ı Muharnmedi-ye'nin istikamet üzere olduğunu sarahatla beyan etmek ve şerefine işaret olmak üzere Resulullah'ın sırat-ı müstakim üzere olduğu açıktan zikrolunmuştur. Zira; zımnen ma'lûm olan şeyi, sarahaten ve iltizamen ma'lûm olan şey gibi ibare suretiyle beyan etmek li-san-ı Arap'ta öteden beri riâyet olunan kavaid cümlesindendir. Yeminle irad-ı kelâm etmek alelekser o kelâmın hükmünü inkâr eden münkire karşı olduğundan Resulullah'ın risaletini inkâr eden münkirleri red ve ilzam için Cenab-ı Hak Resulullah'ın risaletini yeminle beyan ve kelâmını kasemle takviye ve te'kid buyurmuş ve şan-ı Resûlullah'a ta'zim için yemin Kur'an'la olunmuş ve Kur'-an da hikmetle tavsif edilmiştir. Çünkü; risaleti inkâr eden kâfirler Kur'an'ı da inkâr ettikleri halde Vacip |Tealâ'nın Kur'an'a kasem buyurması Kur'an'm ind-i İlâhide kadr ü şerefi olduğuna de-lil-i kavidir. Şu halde Kur'an'm nazm-ı mu'cizi Resûlullah'm risa-letine delil olduğu gibi mukassemünbih olmak cihetinden de risa-ieti Resûlullah'a delâlet eder.
Resulullah'ın şeriatı şeriatların, a'deli ve tarikatların akvemi , olduğuna işaret için sırat lâfzı ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur.
Sırat-ı vıüstahimle murad; tevhidde, akaid~i hak-kadat furu-u a'mâlde ve cümle umurda istikamettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : «Ey Habib~i Zişan'ım! Sen usul-ü dinde, akaid-i hakka ve furu-u a'malin cümlesinde istikamet üzerinesin» demektir.
Hulâsa; Resûlullah'ın Vacip Tealâ tarafından kullarını irşad ve doğru yola sevketmek, dünyevî ve uhrevî menfaatlarrni beyan eylemek için gönderilen rusül-ü kiram zümresinden olduğu bu âyetten müstefad. olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Kur'an'ın nazmı muhkem ve manâsı kavî olduğunu beyandan sonra Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; manâsı muhkem ve envâ'-ı hikmeti cami ve lâfzı mu'cizdir.
Kur'an'a muâraza edenlere Kur'an'ın galip olduğuna işaret için Vacip Tealâ'nın galibiyetini müş'ir olan aziz ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ'nın herkese galip olması inzal buyurduğu Kur'an'm hasmına galip olacağına işarettir.
Kur'an'm inzali ayn-ı rahmet olduğuna işaret için esmâ-i hüs-nâ içinden ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ olunca inzal buyurduğu Kur'an'm, kulları için ayn-ı rahmet olacağında şüphe olmaz. Binaenaleyh Kur'an; kulların dünyevî ve uhrevî menfaatlarmı beyan ederek hevm-i gafletten ikaz ve tarik-ı hidayete irşad etmiştir.
Bu nazım; Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat için sevkolunmuş bir delildir, takriri şöyledir : «Kur'an hakimdir. Zira Kur'an; Aziz ve Rahim olan Allahü Tealâ tarafından inzal olunmuştur. Her kitap ki Aziz ve Rahim tarafından inzal oluna, hakimdir. O halde Kura'n hakimdir».
Yâsin 36:4
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen üç âyeti havidir.
âfzı müteşabihattandır. Ulema-yı mütekaddimîn indinde bu misilli müteşabihatta murad-ı İlâhi her neyse iman etmek ve teViliyle iştigal etmemek mültezemdir. Müteahhirîn indinde, kavaid-i şer'-i şerife muvafık olarak tevcihiyîe meşgul olmak caizdir. Binaenaleyh; lâfzı yâ insan! manâsına münadadır. Yahut Resulullah'ın ismidir. Şu halde yâ Muhammedi demektir. Yahut sûre'nin ismi ve mukadder kelimesinin mef'ûlü-dür. Yani «Sen Şure-i Yasin'i tilâvet et, oku» demektir. Yahut müpteda-yı mahzufun haberidir. Buna nazaran manâsı:
…
demektir.
Yani; ey insan-ı kâmil! Her âyeti ve kelimesi yüzlerce hikmet ve menfaat üzere şamil olan Kur'an'a kasem ederim ki sen muhakkak kullarımızı irşad için gönderdiğimiz Resullerimizdensin.
O resuller ki sırat-ı müstakim üzerine irsal olundular, sen de onlar gibi sırat-ı müstakim üzerinesin. Binaenaleyh; şeriatın her hükmü istikameti mutazammındır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'ın doğru yola irşad için gönderilen Resullerden olmasını beyan etmek; şeriatının istikamet- üzere olduğunu beyanı müstelzimse de şeriat-ı Muharnmedi-ye'nin istikamet üzere olduğunu sarahatla beyan etmek ve şerefine işaret olmak üzere Resulullah'ın sırat-ı müstakim üzere olduğu açıktan zikrolunmuştur. Zira; zımnen ma'lûm olan şeyi, sarahaten ve iltizamen ma'lûm olan şey gibi ibare suretiyle beyan etmek li-san-ı Arap'ta öteden beri riâyet olunan kavaid cümlesindendir. Yeminle irad-ı kelâm etmek alelekser o kelâmın hükmünü inkâr eden münkire karşı olduğundan Resulullah'ın risaletini inkâr eden münkirleri red ve ilzam için Cenab-ı Hak Resulullah'ın risaletini yeminle beyan ve kelâmını kasemle takviye ve te'kid buyurmuş ve şan-ı Resûlullah'a ta'zim için yemin Kur'an'la olunmuş ve Kur'-an da hikmetle tavsif edilmiştir. Çünkü; risaleti inkâr eden kâfirler Kur'an'ı da inkâr ettikleri halde Vacip |Tealâ'nın Kur'an'a kasem buyurması Kur'an'm ind-i İlâhide kadr ü şerefi olduğuna de-lil-i kavidir. Şu halde Kur'an'm nazm-ı mu'cizi Resûlullah'm risa-letine delil olduğu gibi mukassemünbih olmak cihetinden de risa-ieti Resûlullah'a delâlet eder.
Resulullah'ın şeriatı şeriatların, a'deli ve tarikatların akvemi , olduğuna işaret için sırat lâfzı ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur.
Sırat-ı vıüstahimle murad; tevhidde, akaid~i hak-kadat furu-u a'mâlde ve cümle umurda istikamettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : «Ey Habib~i Zişan'ım! Sen usul-ü dinde, akaid-i hakka ve furu-u a'malin cümlesinde istikamet üzerinesin» demektir.
Hulâsa; Resûlullah'ın Vacip Tealâ tarafından kullarını irşad ve doğru yola sevketmek, dünyevî ve uhrevî menfaatlarrni beyan eylemek için gönderilen rusül-ü kiram zümresinden olduğu bu âyetten müstefad. olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Kur'an'ın nazmı muhkem ve manâsı kavî olduğunu beyandan sonra Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; manâsı muhkem ve envâ'-ı hikmeti cami ve lâfzı mu'cizdir.
Kur'an'a muâraza edenlere Kur'an'ın galip olduğuna işaret için Vacip Tealâ'nın galibiyetini müş'ir olan aziz ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ'nın herkese galip olması inzal buyurduğu Kur'an'm hasmına galip olacağına işarettir.
Kur'an'm inzali ayn-ı rahmet olduğuna işaret için esmâ-i hüs-nâ içinden ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ olunca inzal buyurduğu Kur'an'm, kulları için ayn-ı rahmet olacağında şüphe olmaz. Binaenaleyh Kur'an; kulların dünyevî ve uhrevî menfaatlarmı beyan ederek hevm-i gafletten ikaz ve tarik-ı hidayete irşad etmiştir.
Bu nazım; Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat için sevkolunmuş bir delildir, takriri şöyledir : «Kur'an hakimdir. Zira Kur'an; Aziz ve Rahim olan Allahü Tealâ tarafından inzal olunmuştur. Her kitap ki Aziz ve Rahim tarafından inzal oluna, hakimdir. O halde Kura'n hakimdir».
Yâsin 36:5
Vacip Tealâ Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat ettikten sonra Kur'an'm inzalinden hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; onlar için inzar lâzımdır ki sen onları Kur'-an'la inzara me'mur oldun.
Şu manâ âyette lâfzı nefy için olduğuna nazarandır. Amma lâfzı olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Gerçi müfessirîn her iki manâyı da nazar-ı
itibara almışlarsa da nın nejyiçin olması racihtir. Çünkü kavimle murarî; Kureyş'tir Zaman-ı saadette mevcut olan Ku-reyş ise babaları fetret zamanında geçtikleri için inzal olunmamışlardı. Hz. İsa'dan sonra Resûlullah gelinceye kadar onlara resul ba'solunmadığmdan inzardan ve şeriattan gaafillerdi, gafletlerini beyan etmek; inzara ve irşada şiddet-i ihtiyaçlarını beyan etmektir. Eğer) olursa inzar olunan babaları yla murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile fetret zamanından evvel geçen babalarıdır.
Hulâsa; Kur'an'm inzalinden maksat; babaları inzar olunmuş veya olunmamış kendileri inzardan ve ahkâmdan gaafil ve inzara şiddetli ihtiyaçları olan bir kavmi ResûluUah'm inzar etmesi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:6
Vacip Tealâ Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat ettikten sonra Kur'an'm inzalinden hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; onlar için inzar lâzımdır ki sen onları Kur'-an'la inzara me'mur oldun.
Şu manâ âyette lâfzı nefy için olduğuna nazarandır. Amma lâfzı olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Gerçi müfessirîn her iki manâyı da nazar-ı
itibara almışlarsa da nın nejyiçin olması racihtir. Çünkü kavimle murarî; Kureyş'tir Zaman-ı saadette mevcut olan Ku-reyş ise babaları fetret zamanında geçtikleri için inzal olunmamışlardı. Hz. İsa'dan sonra Resûlullah gelinceye kadar onlara resul ba'solunmadığmdan inzardan ve şeriattan gaafillerdi, gafletlerini beyan etmek; inzara ve irşada şiddet-i ihtiyaçlarını beyan etmektir. Eğer) olursa inzar olunan babaları yla murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile fetret zamanından evvel geçen babalarıdır.
Hulâsa; Kur'an'm inzalinden maksat; babaları inzar olunmuş veya olunmamış kendileri inzardan ve ahkâmdan gaafil ve inzara şiddetli ihtiyaçları olan bir kavmi ResûluUah'm inzar etmesi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:7
Vacip Tealâ inzara muhtaç olan kavmin gafletlerini sonra onların ekserisi iman etmediklerinden azaba müstehak larını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; küffar-ı Kureyş'ten çokları küfür üzere musir olacaklarına ilm-i İlâhi sebkettiğind1^ onlar üzerine muhakkak azap vacip oldu. Çünkü; onlar ömürleri oldukça iman etmezler. Zira; hakka meyletmediklerinden imandan ve rüşd ü hidayetten mahrumlardır,
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile azap vacip olanlara ömürleri müddetinde iman etmeyeceklerine işaret için istimrara delâlet eden muzari' sıygasıyla beraber istikbale delâlet eden ile adem-i imanlarını beyan için (varid olmuştur.
Onlar üzerine azabın vacip olduğuna sebep iman etmemeleri olduğuna işaret için tefri'a delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Şu halde onlar üzerine azabın vücubuna delildir ve takriri şöyledir: "Onların ekserisi üzerine azap vacip oldu. Zira; iman etmezler. Her kimseler ki iman etmeyeler, onlar üzerine azap vacip olur. O halde o kâfirler üzerine azap vacip oldu».
Hulâsa; iman etmeyip küfür üzere ısrar edenlere azabın vacip olacağı ve onlar için azaptan kurtuluş olmayacağı bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:8
Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmediklerini beyandan sonra adem-i imanlarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Lâle, mahpusların boyunlarına takılan bukağılara, zincirlere denir.
Yani; küfr ü inat üzere ısrar eden ve şekavetle mahkûm olan kâfirler iman etmezler. Zira; onlar hak sözü duymaz ve nasihat kabul etmez bir "halde kibr ü azamet izhar edip iradelerini asla imana sarfetmediklerinden dolayı taata ve inkıyada sebeb olan boyunlarına lâleler taktık ve elleri boyunlarına ba'ğlandığmdan onlar için eğilip doğrulmak mümkün olamaz bir halde kaldılar. Çünkü; o lâleler çene kemiklerine dayandığı cihetle aşağı eğilemedik-lerinden başları yukarıda olmuştur. Hatta sağa, sola, alta, üste hareketlerine dahi mani olmuştur. Binaenaleyh; imana iltifat etmediklerinden ve huşu üzere inkıyad lâzımken inkıyad eylemediklerin-den dolayı bu cezaya duçar olmuşlardır.
Bu âyet-i celile; kâfirlerin hallerini temsil kabilindendir. Ke-enne kâfirler imana meyi etmem ekte elleri boğazlarına bağlı ve boğazlarına lâleler takılmış, eğilip doğrulmaya mani olan kimselerin hiçbir tarafına meyledemediği gibi kâfirler de imana meylede-memişlerdir. Zira; kendilerinde olan kibir ve gururları boğazdaki lâle gibi imanlarına mani olmuştur. Belki hasenattan ve hayırdan hiçbir hayır cihetine hareket edememiş, elleri bağlı gibi kalmışlardır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bazıları bu âyette on-larm boyunlarına takılan ağIdIle murad; onların emelleri ve hırs u tama'lan; muzahrefat-ı dünyevîyeye meyille şehevat-% nef-saniyeye t ebaiy etleridir dediler. Buna nazaran âyetin manâsı: j^Küfür üzere musir olanlar iman etmezler. Zira; biz onların ira-de-i cüz'iyelerini küfre sarfettiklerinden dolayı hak tarafına meyle ve dönmevc alet olan boyunlarına, bukağı ve lâleye benzeyen hn\v ı.i tama', emeller ve şehevat-ı nefsaniyeye tebaiyetlerini taktığımızdan onların elleri boyunlarına bağlanmış ve boyunlarına lâleler takılmış, iki tarafına iltifattan mahrum olmuş kimseler gibi imandan ve fîsebililiâh infaktan ve sair hayrat ü hasenattan mahrum olmuşlar | demektir. Binaenaleyh; onlara aklî ve naklî deliller ve inzarat fayda vermez.
Bu âyetin sadık olduğu insanlar, hariçte her zaman görülmektedir. Zira; hakkı kabul etmeyen kimselerin kafaları daima yukarıda bir kaskıyla kasılı gibi Önüne bakmaz bir halde olduğu gayr-ı kabil-i inkâr hakikatlardandır.
Yâsin 36:9
Vacip Tealâ iman etmeyen kâfirlerin adem-i imanlarının bazı sebebini beyandan sonra sebeb-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; onlar iradelerini küfre sarfettiklerinden dolayı biz onların her taraflarını ihata edecek perde koyduk ki önlerini ve arkalarını görmez bir halde gözleri kör olduğundan asla hakkı görüp nur-u hidayetle tenevvür edememişlerdir. Binaenaleyh; nübüvvete ve hakkaniyete delâlet eden âyetleri görmediklerinden imana irşad olunamamışlardır. Çünkü; basar-ı basiretleri bağlı olduğundan hakkı kabulden mahrum ve doğru yola gitmekten memnu' oldukları cihetle dalâlet üzere evham derelerinde helak olup gitmişlerdir.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet (Ebu Cehil) ve avanesi haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Cehil «Ben Muhammed (S.A.) i namaz kılar görürsem şu taşı başına vuracağım» diyerek hempalarına vâki olan va'di üzerine Resûlullah namaz kılarken o taşı vurmak üzere huzur-u risalete gelir. Taşı atmak üzere elini kaldırınca eli boynuna yapışıp kalır. Geri gelip rü-fekasma haber verince taş elinden düşer ve Benî Mahzum'dan bir kimse de aynı taşı vurmak üzere huzur-u Risalete geldiğinde Ce-nab-ı Hak gözünü kör eder, önünü ve arkasını görmez. Resûlul-lah'm sadasmı işitir ve lâkin kendini göremez bir hale gelir. İşte bu âyetlerle Cenab-ı Hak Resulüne su-u kasıt tasarlayanların hallerini ve kötü kasıtlarının neticelerini sairlerine ibret olmak üzere beyan buyurmuş ve bu vesileyle hakkı iptale sa'yedenlerin sa'yları zayi olacağına da işaret etmiştir.
Yâsin 36:10
Vacip Tealâ kâfirlerin kalpleri ve gözleri hakkı görmekten kör olduklarından iman etmediklerini beyandan sonra bu misilli anûd münkirlere inzarm da te'siri olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; onların haklarında inzarm te'siri olmadığı cihetle inzar olunmalarıyla olunmamaları beyninde bir fark olmaz. Şu halde nefsini yorma. Zira; Allahü Tealâ senin sa'yirıi ve onların küfür üzere ısrarlarını bilir. Binaenaleyh; iman etmediklerinden mahzun olma. Adem-i imanlarının zararı onlara aittir, sana bir zarar yoktur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile inzar ve adem-i inzarm müsavi olması inzarı kabul etmeyen kâfirlere nazarandır. Yoksa Resûlul-lah'a nispetle müsavi değildir. Zira; Resûlullah için inzarda dünya ve âhirette şeref ve' saadet vardır.
Yâsin 36:11
Vacip Tealâ hakka iltifat etmeyen kâfirlerin inzar olunmayacağını beyandan sonra inzarm menfaat vereceği kimseleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette zikirle murad; Kur'an ve Kur'an'a ittibâhn manâsını çokça düşünüp mucibiyle amel etmektir. Çünkü; amelsiz.ittibâ' olamaz. Gaib olarak Rahman Tealâ'dan haşyetin manâsı; azap gelmeden ve re'yelayn şiddetini müşahede etmeden evvel Cenab-ı Hakkın kahr u gazap sahibi olduğunu bilerek intikamından korkmaktır. Ecr-i kerim ie murad; zahmetsiz ve meşakkatsiz amelinin sevabıyla Cennetine girmektir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Resûlullah'm inzarından intifa' edecek ancak Kur'an'a ittibâ' ve iman eden kimse olup Kuran'^ il.tibâ' etmeyenlerin intifa' edemeyeceklerine işaret için hasra
delâlet oq.p. lâfzı varid olmuştur. Yani; Resulullah'm inzarı umumirii/. Binaenaleyh; Kur'an'a ittibâ' edeni de, etmeyeni "de, cümlesini, iman etmedikleri surette azabın nazil olacağını bekanla inzar eder, inzardan intifa' edecek olanlar ancak Kur'an'a iman ve ittibâ' edenler olduğu ciheîlo edat-ı hasırla varid olmuştur.
Vacip Tealâ'nm merhamet sahibi olduğunu bilerek ve fakat merhametine mağrur olmayarak azabından korkmak lâzım1m:
Üuna işaret için esmâ-i hüsnâ içinden ism-i şerifi varid )lmuştur.
azabı gözüyle görmeksizin korkmaktır. Çünkü ızabı müşahede ettikten sonra korkmak muteber değildir. Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
Yâsin 36:12
Yani; kullarımızın hukuku bizim ilmimizden hariç olamaz. Zira; biz kemâl-i kudretimizle ölüleri diriltiriz ve onların kendileri için âhirete gönderdikleri amellerini hatta bir zerresi bile hariç olmaksızın yazarız ve cümlesinin lâyık olduğu veçhüzere cezasını veririz, onların âsâr-ı müstahsene, ahlâk-ı hamide, âdâb-ı mar-ziye ve makbulelerini yazdığımız gibi âdât-ı kabiha ve ahlâk-ı ha-siselerini dahî her cümlesini levh-i mahfuz'da sayarız. Binaenaleyh: amellerinden hiçbir şey ilmimizden hariç olmaz.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile dsârla murad; tahsil-i ilim, tasnif-i kütüp, misafirperverlik, mescit, medrese, mektep bina etmek ve köprü yapmak gibi âsâr-ı haseneye şamil olduğu gibi hayratı tahrib ve gayrı ızrar eylemek gibi âsâr-ı seyyieye dahi şamildir. Hatta ehl-i imanın mescid-i şerife gidip gelirken ayaklarının izi murad olunduğu dahî mervidir. Çünkü; (Benî Seleme) kabilesi Medine-i Münevvere'nin bir canibinde olduklarından mescid-i nebeviye yakın bir mahalle nakl-i hane etmek murad edince bu âyetin nazil olduğu ve o vakit Resûlullah'm onlara hitaben buyurduğu Hz. Cabir'den ve (Ebu Said-il Hudrî) den mervidir. Yani «Hanelerinize mülâze-met edin, terketmeyin. Zira; mescide gelirken sizin izleriniz def-ter-i a'malinize yazılır» demektir. Bu rivayete nazaran âsârla murad; ehl-i imanın mescide giderken atmış oldukları hatvelerdir, Şu halde bu hatveler dahî sair âsâr-ı hasene meyanmda dahil demektir. Binaenaleyh; cemaata devam eden kimse için mescide yakın olmaktan uzak olmak daha evlâdır. Zira; uzak olmakta sevabın daha ziyade olacağı rivayet olunan hadis-i şerifle sabittir.
A'mali yazmak ihyadan evvel olduğu halde ihya kullara ceza vermek için maksud-u aslî olduğuna ve ihyanın azamet ve cebe-rûta delâlet ettiğine işaret için âyette ihya, kitabet üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; ölüleri ihya etmek Cenab-ı Hakka mahsustur. Allah'ın gayrı hiçbir kimse kaadir olamaz. Amma kitabete herkes kaadir olabilir. Binaenaleyh; ihyanın şerefine binaen takdim olunmuştur. Melâike yazacakları şeyde levh-i mahfuz'a iktida ettikleri için levh-i mahfuz'a imam denilmiştir. Çünkü; imam muktedabih-tir. Levh-i mahfuz; yazılan şeyleri beyan ve izhar edip iman edenlerle iman etmeyenler beyinlerini tefrik ettiği için beyan ve izhar edici manâsına denilmiştir.
Hulâsa; Vacip Tealâ'nm mevtayı ihya buyurduğu ve insanların âhiret için takdim ettikleri amellerini ve dünyâda bıraktıkları eserlerini levh-i mahfuz'da yazdığı ve herşeyi ta'dad buyurduğu ve bu cihetle âyetin üç mes'ele-i mühimmeyi cami olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:13
Vacip Tealâ insanların bazısına inzar fayda edip bazısına da etmediğini beyandan sonra bunu bir misalle izah etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar da senin kavmin gibi küfür üzere ısrar edip inzarm faydası olmuyordu. Şu halde senin zamanında bulunan müşriklerin halleri İsa (A.S.) zamanında bulunan kâfirlerin halleri gibi olduğundan bunların halleri onların hallerine teşbih olunmak suretiyle izah olunur.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile (Antakya) ahalisi putperest oldukları cihetle irşada muhtaç olduklarından Cenab-ı Hak Hz. İsa'ya iki resul göndermesini emretmesi üzerine İsa (A.S.) iki resul gönderdi ki birinin ismi (Yunus), diğerinin ismi (Yahya) idi. Onlar Antakya ahalisini tevhide ve hakka davet edince ahalinin asabiye-i küfriyeleri galebe ederek resulleri tekzib, darp ve istihzaya cür'et ettiklerinden üçüncü bir resulle takviyeleri lâzım geldiği cihetle üçüncü resul olan (Şem'ûn) ile takviye buyurmuştur.
Ekseri tefsirde vâki olan rivayete nazaran vukuat şöyle çereyan etmiştir. Antakya ahalisini imana davet etmek üzere İsa (A.S.) tarafından gönderilen iki resul Antakya civarına geldiklerinde bir miktar koyun güden (Habib-i Neccar) ı görürler. Habib bunların hallerinden, nereli olup, niçin geldiklerinden suâl eder. Bunlar da Hz. İsa tarafından halkı irşada me'mur olduklarını beyandan sonra (Habib) Hazretleri bunların alâmetlerini göstermelerini teklif eder. Bunlar biiznillâhi Tealâ hastalara şifa vereceklerini ve gözsüzlerin gözlerini iade edeceklerini beyan edince (Habib) Hazretleri bunları hanesine götürüp iki senedir esir-i firaş olan oğlunu messetmeleriyle şifa bulması üzerine bunlara iman eder ve halk beyninde bunların halleri şayi olup birçok hastalar müracaatla şifa bulmaya başlar.. Bu hal Antakya hükümdarına akseder, Melik bunları huzuruna celbeder. Bunlar Meliki imana davet edince kendilerini hapseder. Hz. İsa onların hapsini işitince üçüncü bir resul olan Şem'ûn'u gönderir. Şem'ûn meehulüahval olarak Antakya'ya gelir. Evvelâ melik'in a'vanıyla, badehu a'van vasıtasıyla Melikle görüşür. Nihayet Melikle muhabbet teklifsizliğe kadar ilerleyince bir gün muhabbet esnasında mahpusların hallerinden suâl eder ve Melike «Sen bunların delillerini dinledin mi?» deyince Melik dinlemediğini söyler, Şem'ûn Melikin bu cevabı üzerine bunların delillerini dinlemek lâzım olduğunu beyan eder. Bunun üzerine Melik bunları huzuruna celbedip Şem'ûn onların Rablerinden suâl eder. Onlar Cenab-ı Hakkı evsafıyla ta'rif ettikten sonra yedi gün evvel vefat etmiş bir ölüyü dualarıyla ihya edince Melik ve Melikin hademelerinden bazı kimseler iman ederler. Bazı rivayete nazaran hiçbir kimse iman etmez ve lâkin Şem'un'un da evvelki iki resulle teşrik-i mesai için geldiği meydana çıkar.
Yâsin 36:14
Vacip Tealâ insanların bazısına inzar fayda edip bazısına da etmediğini beyandan sonra bunu bir misalle izah etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar da senin kavmin gibi küfür üzere ısrar edip inzarm faydası olmuyordu. Şu halde senin zamanında bulunan müşriklerin halleri İsa (A.S.) zamanında bulunan kâfirlerin halleri gibi olduğundan bunların halleri onların hallerine teşbih olunmak suretiyle izah olunur.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile (Antakya) ahalisi putperest oldukları cihetle irşada muhtaç olduklarından Cenab-ı Hak Hz. İsa'ya iki resul göndermesini emretmesi üzerine İsa (A.S.) iki resul gönderdi ki birinin ismi (Yunus), diğerinin ismi (Yahya) idi. Onlar Antakya ahalisini tevhide ve hakka davet edince ahalinin asabiye-i küfriyeleri galebe ederek resulleri tekzib, darp ve istihzaya cür'et ettiklerinden üçüncü bir resulle takviyeleri lâzım geldiği cihetle üçüncü resul olan (Şem'ûn) ile takviye buyurmuştur.
Ekseri tefsirde vâki olan rivayete nazaran vukuat şöyle çereyan etmiştir. Antakya ahalisini imana davet etmek üzere İsa (A.S.) tarafından gönderilen iki resul Antakya civarına geldiklerinde bir miktar koyun güden (Habib-i Neccar) ı görürler. Habib bunların hallerinden, nereli olup, niçin geldiklerinden suâl eder. Bunlar da Hz. İsa tarafından halkı irşada me'mur olduklarını beyandan sonra (Habib) Hazretleri bunların alâmetlerini göstermelerini teklif eder. Bunlar biiznillâhi Tealâ hastalara şifa vereceklerini ve gözsüzlerin gözlerini iade edeceklerini beyan edince (Habib) Hazretleri bunları hanesine götürüp iki senedir esir-i firaş olan oğlunu messetmeleriyle şifa bulması üzerine bunlara iman eder ve halk beyninde bunların halleri şayi olup birçok hastalar müracaatla şifa bulmaya başlar.. Bu hal Antakya hükümdarına akseder, Melik bunları huzuruna celbeder. Bunlar Meliki imana davet edince kendilerini hapseder. Hz. İsa onların hapsini işitince üçüncü bir resul olan Şem'ûn'u gönderir. Şem'ûn meehulüahval olarak Antakya'ya gelir. Evvelâ melik'in a'vanıyla, badehu a'van vasıtasıyla Melikle görüşür. Nihayet Melikle muhabbet teklifsizliğe kadar ilerleyince bir gün muhabbet esnasında mahpusların hallerinden suâl eder ve Melike «Sen bunların delillerini dinledin mi?» deyince Melik dinlemediğini söyler, Şem'ûn Melikin bu cevabı üzerine bunların delillerini dinlemek lâzım olduğunu beyan eder. Bunun üzerine Melik bunları huzuruna celbedip Şem'ûn onların Rablerinden suâl eder. Onlar Cenab-ı Hakkı evsafıyla ta'rif ettikten sonra yedi gün evvel vefat etmiş bir ölüyü dualarıyla ihya edince Melik ve Melikin hademelerinden bazı kimseler iman ederler. Bazı rivayete nazaran hiçbir kimse iman etmez ve lâkin Şem'un'un da evvelki iki resulle teşrik-i mesai için geldiği meydana çıkar.
Yâsin 36:15
Vacip Tealâ Şem'un'un Yunus ve Yahya ile teşrik-i mesai için geldiği meydana çıktıktan sonra üçü birden naşı tevhide davete başlayınca nasm onlara karşı kelâmlarını beyan etmek üzere buyuruyor
Kendilerince bir kıyas yapmak isteyerek dediler ki »Siz de bizim gibi beşersiniz. Bize risalet gelmedi-ki size gelsin. Beşerle Cenab-ı Hak'beyninde bir münasebet yok ki beşere vahyolsun. Bu olamaz. Şu halde siz Allahü Tealâ'ya iftira edip yalan söylüyorsunuz. Binaenaleyh; biz size iman edemeyiz» demekle rusül-ü kiramın davetlerine icabetten imtina' ettiler.
Hulâsa; Hz. İsa tarafından gönderilen resullere Antakya ahalisinin üç şeyle mukabele edip birincisi: Siz de bizim gibi beşersiniz. Şu halde bizim üzerimize bir fazilet davasına salâhiyetiniz yoktur, ikincisi: Beşer üzerine Rahman Tealâ birşey inzal etmedi, üçüncüsü : Siz yalandan başka birşey söyle-] miyor, ancak yalan söylüyorsunuz dedikleri bu âyetten müştefadj olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:16
Vacip Tealâ Antakya ahalisinin resullere vermiş oldukları cc-j vabı beyandan sonra resullerin onlara irad ettikleri kelâmlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Vazifemiz budur, bu vazifeyi eda ettik. Binaenaleyh; bizde mes'ûliyet kalmadı lâkin bizim davetimize icabet etmediğinizden dolayı mes'ûliyet size aittir» demekle vazifelerinin hitam bulduğunu beyan ettiler.
Fahri Kâzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin inkârlarının şiddeti nispetinde rusül-ü kiram kelâmlarını birtakım te'-kidatla takviye etmişlerdir : Birincisi: Yeminle takviye etmişlerdir. Zira; «Allahü Tealâ bilir» demek yemindir. Binaenaleyh; yalan yere Allahü Tealâ bilir demiş olsa Cenab-ı Hakka cehil isnad ettiğinden kâfir olur. İkincisi: Edat-ı te'kidden ile, üçüncüsü: ile irad etmişlerdir. Çünkü; muhatabın inkârı derecesinde kelâmı te'kidle irad etmek ehl-i maânî indinde vaciptir.
Rusül-ü kiram, vazifelerinin ancak tebliğ olduğunu beyandan maksatları; müşrikleri teemmül ve tefekküre sevk ve insafa davetle imana teşvik etmektir. Çünkü; tebliğ mukabilinde bir ücret taleb etmeyip riyaset ve mansıp gibi ağraz-ı dünyeviyeye tenezzül etmemeleri ahalinin insaf ederek biraz düşünmelerini icab eder.
Bu âyet ve bundan evvelki âyetler resulün resulü; resul olduğuna delâlet eder. Çünkü; Antakya ahalisine gelen resuller Hz. İsa tarafından gönderildikleri halde Cenab-ı Hak «Biz gönderdik» buyurdu, onlar da «Biz sizi irşad için gönderilmiş resulleriz» dediler. Şu halde resulün resulü; resul olduğuna delâlet eder, mes'ele-i fık-hiyemiz de bunu te'yid etmektedir. Çünkü; müvekkilin izniyle vekilin vekili ayn-ı müvekkilin vekili olduğundan vekil onu azlede-mez. Binaenaleyh; vekilin vekilini ancak müvekkil azleder. Zira; her ne kadar vekilin vekili ise de müvekkilin izniyle olduğundan hakikatta müvekkilin vekilidir. Şu halde taraf-ı İlâhiden resul olan İsa (A.S.) m resulleri hakikatta Cenab-ı Hakkın resulleri olduğundan Cenab-ı Hak «Biz gönderdik» buyurmuştur.
Bu âyet-i celileler; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu ümmetin efdal olduğuna delâlet eder. Çünki; İsa (A.S.) kavmini irşad için iki kimse göndermiştir. Amma bizim peygamberimiz çok zaman Yemen'e ve sair diyara naşı irşad için bir kişi gönderir, onunla iktifa buyururdu. Şu halde Resûlullah'm bir kişiyle iktifa buyurması bu ümetten bir kimsenin diğer ümmetten iki üç kimse bedeli olduğuna delâlet eder.
Hulâsa; İsa (A.S.) m resulleri halkı irşad için gönderilmiş resuller olduklarını birtakım te'kidatla beyan ve ilm-i İlâhiyle işhad ettikleri ve kendilerinin vazifeleri ancak açıktan tebliğ etmek olduğunu hasr u kasırla beyan ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir
Yâsin 36:17
Vacip Tealâ Antakya ahalisinin resullere vermiş oldukları cc-j vabı beyandan sonra resullerin onlara irad ettikleri kelâmlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Vazifemiz budur, bu vazifeyi eda ettik. Binaenaleyh; bizde mes'ûliyet kalmadı lâkin bizim davetimize icabet etmediğinizden dolayı mes'ûliyet size aittir» demekle vazifelerinin hitam bulduğunu beyan ettiler.
Fahri Kâzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin inkârlarının şiddeti nispetinde rusül-ü kiram kelâmlarını birtakım te'-kidatla takviye etmişlerdir : Birincisi: Yeminle takviye etmişlerdir. Zira; «Allahü Tealâ bilir» demek yemindir. Binaenaleyh; yalan yere Allahü Tealâ bilir demiş olsa Cenab-ı Hakka cehil isnad ettiğinden kâfir olur. İkincisi: Edat-ı te'kidden ile, üçüncüsü: ile irad etmişlerdir. Çünkü; muhatabın inkârı derecesinde kelâmı te'kidle irad etmek ehl-i maânî indinde vaciptir.
Rusül-ü kiram, vazifelerinin ancak tebliğ olduğunu beyandan maksatları; müşrikleri teemmül ve tefekküre sevk ve insafa davetle imana teşvik etmektir. Çünkü; tebliğ mukabilinde bir ücret taleb etmeyip riyaset ve mansıp gibi ağraz-ı dünyeviyeye tenezzül etmemeleri ahalinin insaf ederek biraz düşünmelerini icab eder.
Bu âyet ve bundan evvelki âyetler resulün resulü; resul olduğuna delâlet eder. Çünkü; Antakya ahalisine gelen resuller Hz. İsa tarafından gönderildikleri halde Cenab-ı Hak «Biz gönderdik» buyurdu, onlar da «Biz sizi irşad için gönderilmiş resulleriz» dediler. Şu halde resulün resulü; resul olduğuna delâlet eder, mes'ele-i fık-hiyemiz de bunu te'yid etmektedir. Çünkü; müvekkilin izniyle vekilin vekili ayn-ı müvekkilin vekili olduğundan vekil onu azlede-mez. Binaenaleyh; vekilin vekilini ancak müvekkil azleder. Zira; her ne kadar vekilin vekili ise de müvekkilin izniyle olduğundan hakikatta müvekkilin vekilidir. Şu halde taraf-ı İlâhiden resul olan İsa (A.S.) m resulleri hakikatta Cenab-ı Hakkın resulleri olduğundan Cenab-ı Hak «Biz gönderdik» buyurmuştur.
Bu âyet-i celileler; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu ümmetin efdal olduğuna delâlet eder. Çünki; İsa (A.S.) kavmini irşad için iki kimse göndermiştir. Amma bizim peygamberimiz çok zaman Yemen'e ve sair diyara naşı irşad için bir kişi gönderir, onunla iktifa buyururdu. Şu halde Resûlullah'm bir kişiyle iktifa buyurması bu ümetten bir kimsenin diğer ümmetten iki üç kimse bedeli olduğuna delâlet eder.
Hulâsa; İsa (A.S.) m resulleri halkı irşad için gönderilmiş resuller olduklarını birtakım te'kidatla beyan ve ilm-i İlâhiyle işhad ettikleri ve kendilerinin vazifeleri ancak açıktan tebliğ etmek olduğunu hasr u kasırla beyan ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir
Yâsin 36:18
Vacip Tealâ rusül-ü İsa'nın vazifelerini beyan ettiklerini zikirden sonra şu beyanlarına karşı kâfirlerin cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; vazgeçin sözünüzden, belânızı bulmayın bizden» demekle resulleri tehdid etmişlerdir.
Tatayyer; birşeyi kötülüğe alâmet addetmektir. İnsanların sevmedikleri şeyi kötülüğe alâmet addetmeleri âdet olduğundan rusül-ü kiramın davalarını ve yemin etmelerini yalan zannıyla kötülüğe alâmet saydıklarını beyan ettiler. Çünkü; yalan yere yemini onlar kaht u galaya sebep addederlerdi. Binaenaleyh; dediler ki «Ey resuller! Biz sizinle teşe'üm ediyoruz. Zira; siz yalancısınız, yalan davaya musir olduğunuz gibi yemin de ediyorsunuz. Halbuki yalan yere yemin memleketleri otsuz ve susuz bıraktığı gibi kaht u galaya dahî sebep olur. Binaenaleyh; siz hayra alâmet değilsiniz, belki şerre alâmetsiniz» demekle resulleri suçlu çıkarmak istediler. Çünkü cühelanın âdeti; şehevat-ı nefsaniyelerinin arzusunu aramaktır. Velevse o arzu ettikleri şey ayn-ı şer olsun. Heva ve heveslerine muvafık görmedikleri şeyi red ve inkâr ederler. Velevse o şey envâ'-ı hayratı cami ve cümle saâdâtı calib olsun. İşte şu esaslara binaen (Antakya) ahalisi «Biz sizi sevmiyoruz. Zira; bizim arzumuzun hilâfına birtakım şeyler teklif ediyorsunuz. Vazgeçin bu davadan. Eğer vazgeçmezseniz sizi taşla öldürürüz» dediler. Çünkü her zaman süfehanm âdetleri; evvelâ meramlarını terviç için birtakım hiyel ü desais aramak ve mugalâtayla batıllarını örtmektir. Eğer bununla arzuları husule gelmezse birtakım tehdidata kalkışmak olduğundan bunlar da aynı yolu takib etmişlerdir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile azab-ı elimle murad; birbiri arkasına ölünceye kadar atılan taşlardan hasıl olan acılardır. Yahut taşla recmedecekleri gibi gözlerine aldıkları sair işkencelerdir ki ellerinden her ne gelirse yapacaklarına ve geri koymayacaklarına işaret etmişlerdir.
Yâsin 36:19
Vacip Tealâ müşriklerin tehditlerine karşı rusül-ü kiramın cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile rusül-ü kiram teyem-roün ve tsberrük olunacak ikrama şayan kimseler oldukları halde onlarla teşe'ümlerinden ve ikram bedelinde ihanetlerinden dolayı kendilerine israf isnad olunmuş ve bu vesileyle müsrif olduklarını beyanla zemmolunmuşlardır.
Yâsin 36:20
Vacip Tealâ rusül-ü kiramla ahali beyninde vâki olan mü haseyi beyandan sonra bazı kimsenin rusül-ü kiramın tasdiki ittibâ'ları lâzımdır dediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran şehrin üst taraflarından gelen recül (Habib-i Neccar) dır. Çünkü; şehir halkı resullerin sözlerini dinledikten sonra onlara ittibâ'dan imtina' etmekle beraber resulleri recmle katledeceklerine karar verdiler. Bu karar, hanesi şehrin en uzak mahallinde olduğu halde (Habib) in sem"ine vasıl olunca hemen alelacele koşarak gelir, kavmine, resullere ittibâ' vacip olduğunu ve resuller ücret istemedikleri cihetle ittibâ' lâzım olup ittibâ'da, ücret vermek gibi maddî bir zarar olmadığını beyanla beraber ittibâ' edilecek olursa manevî birçok fayda olduğuna da işaret etmiştir. Çünkü resullerin ihtida etmiş olduklarım sarahaten beyan etmek; resullere ittibâ'da dünyevî ve uhrevl menfaat olacağını beyan etmektir.
lâfzında olan tenvin tazim içindir ki recill-ü kamil demektir. Çünkü; (Habib-i Neccar) Hazretleri âbid, zahid ve mun-sıf bir zat olduğu gibi kütüb-ü sabıkada Resûlullah'ın evsafını gördüğü veçhile bizim resulümüze de iman etmişti. Rusül-ü İsa;y; kendi iman ettiği gibi kemâl-i şefkatmdan naşi kavmine de ııasihatta bulunmuştur. Lâkin kavmi «Sen de mi bizim dinimizi ter-kettin?» diyerek katlettikleri mervidir ve kabr-i şerifi Antakya'da meşhurdur.
Hulâsa; Antakya ahalisinin resulleri taşla öldürmeye karar verdiklerini işitince şehrin uzak mahallinden (Habib-i Neccar) m alelacele gelip, resullere ittibâ' etmelerini kavmine tavsiye ettiği, resuller ücret istemediklerinden dolayı ittibâ'da bir zarar olmayıp ittibâ'a şayan ve resuller ise doğru yola vasıl olmuş mühtedi olduklarını beyanla kavmini ittibâ'a terğib ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:21
Vacip Tealâ rusül-ü kiramla ahali beyninde vâki olan mü haseyi beyandan sonra bazı kimsenin rusül-ü kiramın tasdiki ittibâ'ları lâzımdır dediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran şehrin üst taraflarından gelen recül (Habib-i Neccar) dır. Çünkü; şehir halkı resullerin sözlerini dinledikten sonra onlara ittibâ'dan imtina' etmekle beraber resulleri recmle katledeceklerine karar verdiler. Bu karar, hanesi şehrin en uzak mahallinde olduğu halde (Habib) in sem"ine vasıl olunca hemen alelacele koşarak gelir, kavmine, resullere ittibâ' vacip olduğunu ve resuller ücret istemedikleri cihetle ittibâ' lâzım olup ittibâ'da, ücret vermek gibi maddî bir zarar olmadığını beyanla beraber ittibâ' edilecek olursa manevî birçok fayda olduğuna da işaret etmiştir. Çünkü resullerin ihtida etmiş olduklarım sarahaten beyan etmek; resullere ittibâ'da dünyevî ve uhrevl menfaat olacağını beyan etmektir.
lâfzında olan tenvin tazim içindir ki recill-ü kamil demektir. Çünkü; (Habib-i Neccar) Hazretleri âbid, zahid ve mun-sıf bir zat olduğu gibi kütüb-ü sabıkada Resûlullah'ın evsafını gördüğü veçhile bizim resulümüze de iman etmişti. Rusül-ü İsa;y; kendi iman ettiği gibi kemâl-i şefkatmdan naşi kavmine de ııasihatta bulunmuştur. Lâkin kavmi «Sen de mi bizim dinimizi ter-kettin?» diyerek katlettikleri mervidir ve kabr-i şerifi Antakya'da meşhurdur.
Hulâsa; Antakya ahalisinin resulleri taşla öldürmeye karar verdiklerini işitince şehrin uzak mahallinden (Habib-i Neccar) m alelacele gelip, resullere ittibâ' etmelerini kavmine tavsiye ettiği, resuller ücret istemediklerinden dolayı ittibâ'da bir zarar olmayıp ittibâ'a şayan ve resuller ise doğru yola vasıl olmuş mühtedi olduklarını beyanla kavmini ittibâ'a terğib ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:22
Vacip Tealâ Habib-i Neccar'ın kavmine nasihatini beyandan sonra Allahü Tealâ'ya ibadetin lüzumunu delil-i aklî ile ispat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habib-i Neccar kavminin inkârını görünce »Bana ne gibi şey arız oldu ki beni haîkeden Hallâka ibadet etmeyeyim, akıbet siz onun huzuruna rücû' edip amelinizin cezasını göreceksiniz. Şu halde Halika ibadette bir mani olmadığı gibi ibadeti icab eden deliller de vardır. Zira; bizi yoktan halketmesi ve akıbet onun huzuruna varacağımız bizim ibadet etmemizi icab eder esbaptandır» demekle kavmini iknaa çalışmıştır.
Bundan evvelki âyetlerin tefsirinde beyan olunduğu veçhile (Habib) Hazretleri evvelce iman etmişti. Kendisinin sanatı dülger yahut çamaşır yıkayıcı veya ipekten elbise dokuyucu olması ve kisbini hergün ikiye taksim edip bir kısmını fukaraya tasadduk, diğer kısmını ıyalinin nafakasına tahsis etmesi hususunda rivayetler vardır.
Habib Hazretlerinin kavmine müdafaası kemâl-i fetanetine delâlet ettiği gibi birtakım hikmet üzerine de müştemildir. Çünkü; insanların halkolunması haklarında nimet olduğundan o nimeti nefsine şükrünün edası vacip olduğuna işaret ve onun şükrü de ibadet etmek olduğunu beyan ve akıbet huzur-u İlâhiye rücû' etmek zecri mucip olup kavmi de maâsîden men'e ve zecre muhtaç olduklarından huzur-u manevîye rücû' edeceklerini onlara nispetle insafa davet etmiş ve ibadet etmemekteki kabahati kendine nispetle nefsini ta'yib ve kavmine ta'riz eylemiştir. Bu meslek; na-sihatta en güzel bir meslektir. Çünkü dinleyenlerin kabahatlarmı kendine isnad ederek sarf-ı kelâm etmek; muhatapların gazabını teskin ettiğinden herhalde te'siri ziyade olur.
Her müminin münkeratı men'e sa'yetmesi lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak kavminin kasdettikleri kabahati men'e çalıştığından dolayı Habib-i Neccar'ı sena buyurmuştur. Cenab-ı Hakkm şu senası münkeratı nehye sa'yetmek indallah marzî ve makbul bir ibadet olduğuna suret-i vazıhada delâlet eder.
Habib Hazretlerinin bu kelâmı mebdei ve maâdı cami olduğundan ahval-i dünya ve ahval-i âhiretin her ikisine de icmalen işaret ettiği cihetle gayet beliğ, mücmel ve müfiddir.
Yâsin 36:23
Vacip Tealâ Habib-i Neccar'ın nasihatinin bakiyesini etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; putların ma'bud ittihaz olunmaya istihkakları yoktur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyet saniin vücudunu ikrar olup bu âyet ise Vacip Tealâ'nm gayrı ma'budun olmadığını beyan olduğundan âyetin ikisi tevhid hükmündedir. Binaenaleyh; Habib-i Neccar Hazretleri evvelâ Vacip Tealâ'nm vücudunu ve sifât-ı kemâliyeyle muttasıf olduğunu, saniyen de şerikten ve nekaisten münezzeh bulunduğunu beyanla tevhidi ikmal etmiştir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bir kimsenin Cenab-i Hakka ibadeti; üç derecedir :
Birinci derecesi: Abid Rabbisine ibadetinde ancak rıza-yı Bari'yi kasdetmek ve sırf Rabbisinin ma'bud, halik ve malik olduğunu nazar-ı itibara alarak ibadet etmektir. Amma Rab-bisi in'âm etsin, etmesin herhalde vazifesi ubudiyet olduğunu düşünmek ve onu yerine getirmektir ki bu; ibadetin â'lâ mertebeyidir.
İkinci derecesi: Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu nimetleri düşünmek ve o nimetlerin şükrünü eda etmek v.aksa-dıyla mün'im olduğundan dolayı ibadet etmektir. Şu maksatla va-zife-i ubudiyeti eda5^a koşmak; ibadet ve ubudiyetin orta mcrte-besidir.
Üçüncü derecesi; Cenab-ı Hakkın kahrını ve gazabım düşünmek ve onun kahrından korkusuna binaen ibadet etmektir. Şu maksatla ibadet ubudiyetin aşağı mertebesidir. Çünkü; ibadette hüsn-ü rıza yok, yalnız ma'budun kahrından korku ve azn-bmdan kurtulmak ümidi var. Şu halde korkusu olmasa ibaH<. etmeyecek olduğundan bu nevi ibadet diğerlerine nispetle ednadır.
Bu âyette hemze ; istifham-ı inkâridir. Binaenaleyh; âyetin iptidası; tevhid rnakammdadır. Çünkü; Allah'ın gayrî ma'bud ittihazına lâyık kimse olmadığını ikrar; ayn-ı tovhiddir.
Habib-i Neccar Hazretleri kâfirlerin ma'bud ittihaz ettikleri putların ma'bud ittihaz olunmalarını inkârdan sonra ma'bud ittihaz etmekteki mazarratı beyan etmek üzere kelâmına şunu da ilâve ederek demiştir ki :
Yâsin 36:24
Zira; kaadir ü kayyum olan Vacip Tealâ'nm gayriyi ma'bud ittihaz etmekten daha ziyade büyük bir dalâlet olamaz» demekle kavmini irşada çalışmıştır. Çünkü; putların taştan ve ağaçtan yapılmış birtakım eşya-yı hasise oldukları meydanda olduğu halde onları ma'bud ittihaz etmekten ve şefaat beklemekten daha ziyade bir hamakat olamaz. Binaenaleyh onları ma'bud ittihaz etmek; dalâletten başka birşey değildir.
Hulâsa; Vacip Tealâ'nm gayrı putları ma'bud ittihaz etmek emr-i münker olduğu ve Allahü Tealâ bir kimseye zarar murad ederse ma'bud ittihaz olunan putların şefaatları o zararı defedeme-yeceği ve o zarardan kendilerine ibadet eden kimseyi kurtaramayacakları ve putları ma'bud ittihaz etmek dalâletten başka birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:25
Vacip. Tealâ Habib-i Neccar'in kavmine karşı muvahhid oldüi ğunu izhar ve tevhidin hakkaniyetini delâiliyle ispat ettiğini beyandan sonra suret-i alâniyede imanını izhar eylediğini alâtarikü-hikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Habib Hazretleri kavmine karşı Cenab-ı Hakkın vücudunu ve vahdaniyetini ispat ettikten sonra imanını izhar ederek dedi ki «Ben sizi yoktan halkedip terbiye eden Rabbinize muhakkak iman ettim. Binaenaleyh; benim imanımı ve imanıma dair söylediğim sözümü işitin, şüpheniz kalmasın. Hal böyle olunca sözümün müştemilâtına dikkat edin ve nefsinize insaf edin» demekle nasihatta bulunmuştur.
Bu âyet-i celilede hitap; kavmine olmak ihtimali olduğu gibi Beyzâvî'nin beyanı veçhile rusül-ü kirama olmak ihtimali dahî vardır. Çünkü; Habib Hazretleri kavmine nasihat edince kavmi taşla öldürmeye hücum ederler. Vefat etmeden rusül-ü kirama imanını izhar edip işittirmek üzere onların tarafına sür'atla koştu ve bu kelâmı onlara hitaben söyledi. «Rabbime iman ettim» demedi ki kendi kavminin Rab tanıdıkları -putlar zannolunmasm. Belki «Sizin Rabbinize iman ettim" dedi ki rusül-ü kiramın Rab-bisi olduğu bilinsin. Bu kelâmla imanını izhar ettikten sonra kavmi tarafından şehid edilmiştir.
Yâsin 36:26
Vacip Tealâ Habib Hazretlerinin hîn-i vefatında inayet-i eze jedip Cennet'le tebşir olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu söz kendisine tebşir veyahut ikramdır. Ve sair şüheda gibi Cennetine duhulüne izindir. Yahut bu kelâm katlolunduktan sonra bir sâilin suâline cevaptır. Keenne sâil «Din hakkında bu kadar salâbet gösterip hayatını mahvedin-ceye kadar çalışınca Rabbisi neyle mükâfat etti?» dedi. Sâilin bu suâline cevap olarak melek vasıtasıyla gaipten bu nida vâki oldu. Yahut Nisâbûrî'nin beyanına nazaran bu kelâm katlolunacağı zaman rusül-ü kiram tarafından tebşir olarak vâki olmuştur.
Yâsin 36:27
Vacip Tealâ Habib Hazretlerinin onları tasdik ederek kavminin de bu hali bilmesini temenni ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor,
Habib Hazretlerinin bu kelâmı kavminin küfür üzere bulunduklarına tahassürünü mutâzammmdır. Bu kelâmı söylemekten maksadı; onları insafa davet, küfürlerinden tevbeyle mağfirete ve onlara kendilerinin büyük hata üzerine olduklarını bildirmekle nedamete sevketmektir. Bu kelâmın vefatından sonra olması ihtimali de vardır. Çünkü; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Resulullah cHabib hal-i hayatında ve hal-i vefatında kavmine nasihat etti» buyurmuştur. Herhangi suretle olursa olsun Habib Hazretlerinin gayet ulüvv-ü dereceye malik sabırlı, hilmi pek çok, merhameti gazabına galip bir zat olduğuna /hali delâlet eder. Çünkü; kavminin gazabı ve buğz u adaveti bir dereceye varıp kam galeyan ederek taşla öldürmeye cüret ettikleri halde merhameti onu nasihata ve mağfiretlerini taleb etmeye sevkediyor. Habib Hazretleri onların mağfiret olunacakları esbaba çalıştığı halde onlar asla kulak asmadıkları gibi katletmek fikrinden dahi vazgeçmemişler ve akıbet katletmişlerdir ve katilleri de saadet üzere saadet olmuştur.
Vacip Tealâ Habbi-i Neccar'ın halini beyandan sonra muhalif
Yâsin 36:28
Yani; Antakya ahalisinin ihlâki için semadan biz asker indirmedik. Zira; askere ihtiyaç yoktur. Onların ihlâkine bir meleğin sayhası kifayet etmiştir. Binaenaleyh; meleğin sayhası üzerine na-gehanî olarak onlar derhal meyyit olmuşlardır.
Nisâbûrî'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celilc; bizim peygamberimizin faziletine delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak bir kavmin ihlâki için semâdan asker inzal etmediğini beyan buyurdu. Halbuki Resûlullah'ın kavmini ihlâk ve Resûlullah'a muavenet için (Bedir), (Hendek) gazalarında meleklerden asker göndermiştir ki bu bizim nebimizin efdal olduğuna delâlet eder. Zira; enbiyadan ve evliyadan hiç kimseye vâki olmayan muavenet bizim nebimize vâki olmuştur!
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ indinde onların ihlâki gayet kolay olduğuna işaret için sayha-yi vahide ile; yani bir kere olmasıyla tavsif olunmuştur ki «Onların ihlâkine Cibril'in'1 bir sayhası kâfi olup iki sayhaya ihtiyaç yok» demektir. Vukuat şöyle cereyan etmiştir: Habib Hazretlerini katletmeleri üzerine Cenab-ı Hakkın emriyle Cibril-i Emin kale kapısının iki kanatlarını ellerine alarak bir sayha edince cümlesi yere meyyit olarak serilmişlerdir. -,\
Hal-i hayatlarında yakıcı ve yıkıcı ateş gibi parlayıcı oldukla*, rina işaret için onların mevtinden hamûdla ta'bir olunmuştur. Çünkü h a m û d ; ateşin sayhasına ıtlak olunduğundan onların cesetleri sönmüş ateş gibi olunca hayatları da aynı ateş gibi olmak lâzım gelir.
Onlar da hakikatta ateş gibi alevleniyorlardı. Zira; hararetin kuvveti nispetinde insanın kuvve-i gazabiye ve şehevaniyesi şiddetli olduğundan Antakya ahalisi gazaplarının şiddetine binaen (Habib)'i katle kadar cür'et ettiler, kuvve-i şehevaniyeleri ziyade olduğundan hava ve heveslerine tâbi olarak kelâmını dinlemediler. .Binaenaleyh; küfür üzere ısrarla imana asla rağbet etmediler. Helakleri sayha üzerine terettüb edip sayhadan sonra olduğuna işaret için terettübe ve taahhura delâlet eden lafzıyla varid olmuştur.
Hulâsa; Antakya ahalisinin helaki bir sayhayla olduğu ve onları ihlâk için semâdan asker inzal olunmadığı.ve bir sayhayla onların sönmüş ateş gibi oldukları bu âyetten müsteiad olan fevaid cümlcsindendir.
Yâsin 36:29
Yani; Antakya ahalisinin ihlâki için semadan biz asker indirmedik. Zira; askere ihtiyaç yoktur. Onların ihlâkine bir meleğin sayhası kifayet etmiştir. Binaenaleyh; meleğin sayhası üzerine na-gehanî olarak onlar derhal meyyit olmuşlardır.
Nisâbûrî'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celilc; bizim peygamberimizin faziletine delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak bir kavmin ihlâki için semâdan asker inzal etmediğini beyan buyurdu. Halbuki Resûlullah'ın kavmini ihlâk ve Resûlullah'a muavenet için (Bedir), (Hendek) gazalarında meleklerden asker göndermiştir ki bu bizim nebimizin efdal olduğuna delâlet eder. Zira; enbiyadan ve evliyadan hiç kimseye vâki olmayan muavenet bizim nebimize vâki olmuştur!
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ indinde onların ihlâki gayet kolay olduğuna işaret için sayha-yi vahide ile; yani bir kere olmasıyla tavsif olunmuştur ki «Onların ihlâkine Cibril'in'1 bir sayhası kâfi olup iki sayhaya ihtiyaç yok» demektir. Vukuat şöyle cereyan etmiştir: Habib Hazretlerini katletmeleri üzerine Cenab-ı Hakkın emriyle Cibril-i Emin kale kapısının iki kanatlarını ellerine alarak bir sayha edince cümlesi yere meyyit olarak serilmişlerdir. -,\
Hal-i hayatlarında yakıcı ve yıkıcı ateş gibi parlayıcı oldukla*, rina işaret için onların mevtinden hamûdla ta'bir olunmuştur. Çünkü h a m û d ; ateşin sayhasına ıtlak olunduğundan onların cesetleri sönmüş ateş gibi olunca hayatları da aynı ateş gibi olmak lâzım gelir.
Onlar da hakikatta ateş gibi alevleniyorlardı. Zira; hararetin kuvveti nispetinde insanın kuvve-i gazabiye ve şehevaniyesi şiddetli olduğundan Antakya ahalisi gazaplarının şiddetine binaen (Habib)'i katle kadar cür'et ettiler, kuvve-i şehevaniyeleri ziyade olduğundan hava ve heveslerine tâbi olarak kelâmını dinlemediler. .Binaenaleyh; küfür üzere ısrarla imana asla rağbet etmediler. Helakleri sayha üzerine terettüb edip sayhadan sonra olduğuna işaret için terettübe ve taahhura delâlet eden lafzıyla varid olmuştur.
Hulâsa; Antakya ahalisinin helaki bir sayhayla olduğu ve onları ihlâk için semâdan asker inzal olunmadığı.ve bir sayhayla onların sönmüş ateş gibi oldukları bu âyetten müsteiad olan fevaid cümlcsindendir.
Yâsin 36:30
Vacip Tealâ Habib-i Neccar'ın kavminin bir sayhayla helak olduklarını beyandan sonra onlar üzerine ebedî hasretin lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; nedamet-i kâmile ve hasret-i daime ve hüzn-ü ebedî şol kullar üzerine variddir ki o kulların hallerini ıslah ve doğru yola irşad için hiçbir resul gelmedi, illâ o gelen resulü onlar istihza ettiler. Binaenaleyh; ebedî azaba müstehak olduklarından daimi nedamet kendilerini ihata ettiği cihetle ebedî bir hasret içinde kalmışlardır. Çünkü; onlara azabın geldiği günde o azabı defe kudretleri olmadığından hayret içinde sarhoş,, nedamet içinde nıüte-hassir ve bihuş oldukları gibi o günde iman etmek isterler, lâkin iman. menfaat vermediğinden hasretleri devamlı olur ki tükenmez ve arkası kesilmez.
Bu âyette beyan olunan hasret; kulların kendileri tarafından olmak ihtimali olduğu gibi Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile, meleklerden, ins ü cinden ve ehl-i iman tarafından olmak ihtimali de vardır. Zira; «Onların kendi nefislerine yapmış oldukları cinayet o kadar büyüktür ki herkesin hasret ve esefini mucip olur bir derecede» demektir. Çünkü; kendilerine dünyevî ve uhrevî menfaatlarmı beyan eden halisane nasihat edenlerin na-sihatlarını istihza ve davetlerine icabetten imtina' ile küfr üzerine devam etmekten daha büyük bir cinayet olamadığından herkesin hasretlerine şayan demektir.
hasretin sebebini beyan eder delildir ve takriri şöyledir : «Küfür üzerine devam eden ibad üzerine hasret lâzımdır. Zira; onlar kendilerine gelen resulü istihza ederler. Her kimseler ki kendilerine gelen resulleri istihza ederler. Onlar üzerine hasret lâzımdır. Binaenaleyh; küfür üzere ısrar eden ibad üzerine hasret lâzımdır» demek olur. Resulü istihza ile şeriatını istihza beyninde fark olmadığından resulün vefatından sonra şeriatını istihza edenler de aynı hasrete mahkûmlardır. Binaenaleyh; zamanımızın süfehasından şeriat-ı Ahmediyeyi istihfaf ve istihza edenlerin halleri de tahassüre şayandır.
Hulâsa; rusül-ü kiramı ve şeriatlarını istihza ve istihfaf etmek ibadın hasret-i daimesini icab ettiği bu âyetten- müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Yâsin 36:31
Vacip Tealâ rusul-ü kirama iman etmeyenlerin hasret-i ebe-diyeye müstehak olduklarını beyandan sonra Kureyş'in Resulul-lah'a iman etmediklerinden dolayı tekdire müstehak olduklarını beyân etmek üzere buyuruyor.
Zira; herkes o içtimâ'da amelinden mes'ûl olacaktır. Binaenaleyh; insanlar kendilerinden evvel helak olanların sebeb-i helaklerini düşünüp helake sebep olan günahlardan ihtiraz etmek lâzım olduğunu bilmeli ve huzur-u İlâhide içtimâ' olacağım tefekkür edip hüsn-ü tedarikte bulunmalıdır.
Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette istifham; taaccüb içindir. Yani kurûn-u maziyenin eserleri görülmez ve bir daha avdet etmez bir halde helak olduklarından ibret almak lâzımken ibret almamaları taaccübe şayan bir haldir. Zira; insanlar için emsalinden ibret almak bir vazife-i mühimmedir. Böyle bir vazifeyi ihmal etmek elbette taaccübe ve istiğraba şayandır.
de bulunan nafiye olup manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Eğer muhaffefe olursa manâ-yı nazım :
…
demektir.
Hulâsa; insanların, geçmiş ve münkariz olmuş ahalinin hallerinden ibret almaları lâzım ve onların gidip bir daha gelmedikleri dahi ibrete şayan olduğu, geçmiş ve geçecekler cümlesinin yevm-i kıyamette hazır bulunup amellerinin cezasını görecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:32
Vacip Tealâ kıyamette cümle nasın huzur-u İlâhide içtimâ1 edeceklerini beyandan sonra nasm ihya olunarak cem'olmalarının mümkün olduğunu mahsusattan cümlenin müsellemi ve müşahedi olan bir delille ispat etmek üzere buyuruyor.
Şu manâ olduğuna nazaraîîdır. Amma nafiye olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Vacip Tealâ. bu âyette hasrın imkânını ve vukuunu mahsusat-tan bir misalle temsil ve kafi bir delille ispat buyurmuştur. Çünkü; güz mevsiminde otu ve suyu çekilmiş, halâvet ve letafeti kalmamış, ölmüş cesede benzeyen yeryüzünü bahar günlerinde rahmetlerin feyezanıyla genç delikanlı gibi letafetli ve nadrâtlı bir surette ihya buyurup insanların ekline salih sebze, arpa, buğday ve sair hububat ve otları ihraç etmesi, yeryüzünde hurmadan, üzümden bağlar, bahçeler halkedip pınarlar akıtması ve insanların meyvelerinden ve o meyvelerden elleriyle yaptıkları pekmez v.s. nimetlerden yemeleri için o hasılatı halk buyurması öldükten sonra insanların da ihya olunacağına alâmet-i azîme ve delâlet-i kafiyedir, kudret-i İlâhiyeye delildir. Bu kadar cesîm nimetleri görüp de şükretmemek insanlar için bir emr-i münkerdir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların hayatının devam ve cesedinin kıvamı taneye taallûk ettiğinden insanın maişetinin en büyüğü taneyle hasıl olduğuna işaret için zarfı ekil üzerine takdim olunmuştur. Çünkü takdim; hasır ifade ettiğinden manâ-yı nazım:
…
demektir. Halbuki insan yalnız taneden ekletmez, belki tanenin gayrı birçok şeyi de eklettikleri ma'lûmdur. Şu halde insan her ne kadar tanenin gayrı birçok şeyler eklederse de onların taneye nispetle hükmü yok demektir. Zira hayat-ı insan; ancak taneyle kaimdir. Çünkü; tane az olursa kıtlık, tane yok olursa insan helak olur. Binaenaleyh tane; insanların mabihilkıvamı olduğundan ne kadar küçükse de kadri o kadar büyüktür. Şu halde insanların rızkı olan taneye çok hürmet etmeleri lâzımdır. Zira; hayatlarını te'min eden odur. Hayatları ne kadar muazzez ve muhteremse tanenin de o kadar muazzez ve muhterem olması lâzımdır.
Bu kadar cesîm nimetlere karşı şükretmemenin pek büyük bir kabahat ve münkerattan olduğuna işaret için inkâra delâlet eden istifham-ı inkârîyle varid olmuştur.
Vacip Tealâ bu âyette vahdaniyetine ve hasra delâlet eden nimetlerini tertib üzere zikretmiştir. Çünkü arz; insanın meskeni ve mahall-i kararı olduğundan herşeyden evvel insana lâzım ve zaruri olduğu cihetle birinci mertebe de insana mesken olan arzı zikretmiştir. İnsana yalnız arz üzerinde karar etmek kâfi olmayıp arzın ihyasıyla intifa' olunacağına binaen, ikinci mertebe de arzın ihyasını zikir buyurmuştur. Yalnız arzın yeşilliği kâfi olmayıp insanların mabihilhayatı olan tanenin vücudu lâzım olduğundan, üçüncü mertebe de taneyi zikir buyurmuştur., Hububatla hayatını te'min ettikten sonra hurma ve üzüm gibi nimetlerle telezzüz etmek lâzım olduğundan, dördüncü mertebe âe bağlar, bahçeler zikr olunmuştur. Gerek hububat, gerek meyveler suyla hasıl olduğundan, beşinci mertebe de pınarların cereyanı zikr olunmuştur. Hurmayla üzümde hem meyve hem de gıda mevcut olduğu gibi tatlı, nimetlerin en ziyade şereflisi olduğu cihetle bağda, bahçede birçok meyveler olduğu halde şereflerine binaen yalnız bu ikisinin zikriyle iktifa olunmuştur. Gerek meyveler, gerek hububat ekseriya insanın sa'yıyla olduğundan ellerinin amelini ekletmek sarahaten zikredilmiştir ki insan için sa'y ü amel lâzım olduğuna dahî işaret olunmuştur. Çünkü; hububat ekmeyince bitmediği gibi meyve de ağacını dikmeyince bitmez. Binaenaleyh; Genab-ı Hak ellerinin emeğinden eklettiklerini beyan buyurmuştur.
Şu nimetlerin cümlesiyle beraber insanın rızkı gözü önünde meskeni olan arz üzerinde husule gelmesi insan için büyük nimettir. Çünkü; eğer insanın rızkı semada veyahut havada halkolunmuş olsaydı gözü görmediği için daima vehm ü tereddüt ve ıztırab içinde yaşar, muztaribülkalb olur, rahatsız kalırdı. Şu halde nimetin meskenimiz olan yerde halkolunması hakkımızda büyük nimet olduğunda şüphe yoktur.
Şu ta'dad olunan nimetlerin herbirinin binlerce şükrünü eda etmek üzerimize vacipken şükretmemek pek büyük kabahat olduğundan âyetin âhirinde Cenab-ı Hak şükrü terketmek emr-i mün-ker olduğunu beyanla şükrün lüzumuna emr-i kat'i vermiştir." Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şükrün terkini inkâr etmek şükürle emretmektir. Binaenaleyh; cümle-i celilesi; hem 'şükrü terkedenleri tekdir, hem de şükürle emri mutazammın-dır.
Hulâsa; ölmüş cesede benzeyen arzı ihya etmesi ve ondan birçok rızıkların halkolunması Vacip Tealâ'mn kudret-i kâmilesine delil ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek insanlar üzerine vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:33
Vacip Tealâ kıyamette cümle nasın huzur-u İlâhide içtimâ1 edeceklerini beyandan sonra nasm ihya olunarak cem'olmalarının mümkün olduğunu mahsusattan cümlenin müsellemi ve müşahedi olan bir delille ispat etmek üzere buyuruyor.
Şu manâ olduğuna nazaraîîdır. Amma nafiye olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Vacip Tealâ. bu âyette hasrın imkânını ve vukuunu mahsusat-tan bir misalle temsil ve kafi bir delille ispat buyurmuştur. Çünkü; güz mevsiminde otu ve suyu çekilmiş, halâvet ve letafeti kalmamış, ölmüş cesede benzeyen yeryüzünü bahar günlerinde rahmetlerin feyezanıyla genç delikanlı gibi letafetli ve nadrâtlı bir surette ihya buyurup insanların ekline salih sebze, arpa, buğday ve sair hububat ve otları ihraç etmesi, yeryüzünde hurmadan, üzümden bağlar, bahçeler halkedip pınarlar akıtması ve insanların meyvelerinden ve o meyvelerden elleriyle yaptıkları pekmez v.s. nimetlerden yemeleri için o hasılatı halk buyurması öldükten sonra insanların da ihya olunacağına alâmet-i azîme ve delâlet-i kafiyedir, kudret-i İlâhiyeye delildir. Bu kadar cesîm nimetleri görüp de şükretmemek insanlar için bir emr-i münkerdir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların hayatının devam ve cesedinin kıvamı taneye taallûk ettiğinden insanın maişetinin en büyüğü taneyle hasıl olduğuna işaret için zarfı ekil üzerine takdim olunmuştur. Çünkü takdim; hasır ifade ettiğinden manâ-yı nazım:
…
demektir. Halbuki insan yalnız taneden ekletmez, belki tanenin gayrı birçok şeyi de eklettikleri ma'lûmdur. Şu halde insan her ne kadar tanenin gayrı birçok şeyler eklederse de onların taneye nispetle hükmü yok demektir. Zira hayat-ı insan; ancak taneyle kaimdir. Çünkü; tane az olursa kıtlık, tane yok olursa insan helak olur. Binaenaleyh tane; insanların mabihilkıvamı olduğundan ne kadar küçükse de kadri o kadar büyüktür. Şu halde insanların rızkı olan taneye çok hürmet etmeleri lâzımdır. Zira; hayatlarını te'min eden odur. Hayatları ne kadar muazzez ve muhteremse tanenin de o kadar muazzez ve muhterem olması lâzımdır.
Bu kadar cesîm nimetlere karşı şükretmemenin pek büyük bir kabahat ve münkerattan olduğuna işaret için inkâra delâlet eden istifham-ı inkârîyle varid olmuştur.
Vacip Tealâ bu âyette vahdaniyetine ve hasra delâlet eden nimetlerini tertib üzere zikretmiştir. Çünkü arz; insanın meskeni ve mahall-i kararı olduğundan herşeyden evvel insana lâzım ve zaruri olduğu cihetle birinci mertebe de insana mesken olan arzı zikretmiştir. İnsana yalnız arz üzerinde karar etmek kâfi olmayıp arzın ihyasıyla intifa' olunacağına binaen, ikinci mertebe de arzın ihyasını zikir buyurmuştur. Yalnız arzın yeşilliği kâfi olmayıp insanların mabihilhayatı olan tanenin vücudu lâzım olduğundan, üçüncü mertebe de taneyi zikir buyurmuştur., Hububatla hayatını te'min ettikten sonra hurma ve üzüm gibi nimetlerle telezzüz etmek lâzım olduğundan, dördüncü mertebe âe bağlar, bahçeler zikr olunmuştur. Gerek hububat, gerek meyveler suyla hasıl olduğundan, beşinci mertebe de pınarların cereyanı zikr olunmuştur. Hurmayla üzümde hem meyve hem de gıda mevcut olduğu gibi tatlı, nimetlerin en ziyade şereflisi olduğu cihetle bağda, bahçede birçok meyveler olduğu halde şereflerine binaen yalnız bu ikisinin zikriyle iktifa olunmuştur. Gerek meyveler, gerek hububat ekseriya insanın sa'yıyla olduğundan ellerinin amelini ekletmek sarahaten zikredilmiştir ki insan için sa'y ü amel lâzım olduğuna dahî işaret olunmuştur. Çünkü; hububat ekmeyince bitmediği gibi meyve de ağacını dikmeyince bitmez. Binaenaleyh; Genab-ı Hak ellerinin emeğinden eklettiklerini beyan buyurmuştur.
Şu nimetlerin cümlesiyle beraber insanın rızkı gözü önünde meskeni olan arz üzerinde husule gelmesi insan için büyük nimettir. Çünkü; eğer insanın rızkı semada veyahut havada halkolunmuş olsaydı gözü görmediği için daima vehm ü tereddüt ve ıztırab içinde yaşar, muztaribülkalb olur, rahatsız kalırdı. Şu halde nimetin meskenimiz olan yerde halkolunması hakkımızda büyük nimet olduğunda şüphe yoktur.
Şu ta'dad olunan nimetlerin herbirinin binlerce şükrünü eda etmek üzerimize vacipken şükretmemek pek büyük kabahat olduğundan âyetin âhirinde Cenab-ı Hak şükrü terketmek emr-i mün-ker olduğunu beyanla şükrün lüzumuna emr-i kat'i vermiştir." Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şükrün terkini inkâr etmek şükürle emretmektir. Binaenaleyh; cümle-i celilesi; hem 'şükrü terkedenleri tekdir, hem de şükürle emri mutazammın-dır.
Hulâsa; ölmüş cesede benzeyen arzı ihya etmesi ve ondan birçok rızıkların halkolunması Vacip Tealâ'mn kudret-i kâmilesine delil ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek insanlar üzerine vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:34
Vacip Tealâ kıyamette cümle nasın huzur-u İlâhide içtimâ1 edeceklerini beyandan sonra nasm ihya olunarak cem'olmalarının mümkün olduğunu mahsusattan cümlenin müsellemi ve müşahedi olan bir delille ispat etmek üzere buyuruyor.
Şu manâ olduğuna nazaraîîdır. Amma nafiye olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Vacip Tealâ. bu âyette hasrın imkânını ve vukuunu mahsusat-tan bir misalle temsil ve kafi bir delille ispat buyurmuştur. Çünkü; güz mevsiminde otu ve suyu çekilmiş, halâvet ve letafeti kalmamış, ölmüş cesede benzeyen yeryüzünü bahar günlerinde rahmetlerin feyezanıyla genç delikanlı gibi letafetli ve nadrâtlı bir surette ihya buyurup insanların ekline salih sebze, arpa, buğday ve sair hububat ve otları ihraç etmesi, yeryüzünde hurmadan, üzümden bağlar, bahçeler halkedip pınarlar akıtması ve insanların meyvelerinden ve o meyvelerden elleriyle yaptıkları pekmez v.s. nimetlerden yemeleri için o hasılatı halk buyurması öldükten sonra insanların da ihya olunacağına alâmet-i azîme ve delâlet-i kafiyedir, kudret-i İlâhiyeye delildir. Bu kadar cesîm nimetleri görüp de şükretmemek insanlar için bir emr-i münkerdir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların hayatının devam ve cesedinin kıvamı taneye taallûk ettiğinden insanın maişetinin en büyüğü taneyle hasıl olduğuna işaret için zarfı ekil üzerine takdim olunmuştur. Çünkü takdim; hasır ifade ettiğinden manâ-yı nazım:
…
demektir. Halbuki insan yalnız taneden ekletmez, belki tanenin gayrı birçok şeyi de eklettikleri ma'lûmdur. Şu halde insan her ne kadar tanenin gayrı birçok şeyler eklederse de onların taneye nispetle hükmü yok demektir. Zira hayat-ı insan; ancak taneyle kaimdir. Çünkü; tane az olursa kıtlık, tane yok olursa insan helak olur. Binaenaleyh tane; insanların mabihilkıvamı olduğundan ne kadar küçükse de kadri o kadar büyüktür. Şu halde insanların rızkı olan taneye çok hürmet etmeleri lâzımdır. Zira; hayatlarını te'min eden odur. Hayatları ne kadar muazzez ve muhteremse tanenin de o kadar muazzez ve muhterem olması lâzımdır.
Bu kadar cesîm nimetlere karşı şükretmemenin pek büyük bir kabahat ve münkerattan olduğuna işaret için inkâra delâlet eden istifham-ı inkârîyle varid olmuştur.
Vacip Tealâ bu âyette vahdaniyetine ve hasra delâlet eden nimetlerini tertib üzere zikretmiştir. Çünkü arz; insanın meskeni ve mahall-i kararı olduğundan herşeyden evvel insana lâzım ve zaruri olduğu cihetle birinci mertebe de insana mesken olan arzı zikretmiştir. İnsana yalnız arz üzerinde karar etmek kâfi olmayıp arzın ihyasıyla intifa' olunacağına binaen, ikinci mertebe de arzın ihyasını zikir buyurmuştur. Yalnız arzın yeşilliği kâfi olmayıp insanların mabihilhayatı olan tanenin vücudu lâzım olduğundan, üçüncü mertebe de taneyi zikir buyurmuştur., Hububatla hayatını te'min ettikten sonra hurma ve üzüm gibi nimetlerle telezzüz etmek lâzım olduğundan, dördüncü mertebe âe bağlar, bahçeler zikr olunmuştur. Gerek hububat, gerek meyveler suyla hasıl olduğundan, beşinci mertebe de pınarların cereyanı zikr olunmuştur. Hurmayla üzümde hem meyve hem de gıda mevcut olduğu gibi tatlı, nimetlerin en ziyade şereflisi olduğu cihetle bağda, bahçede birçok meyveler olduğu halde şereflerine binaen yalnız bu ikisinin zikriyle iktifa olunmuştur. Gerek meyveler, gerek hububat ekseriya insanın sa'yıyla olduğundan ellerinin amelini ekletmek sarahaten zikredilmiştir ki insan için sa'y ü amel lâzım olduğuna dahî işaret olunmuştur. Çünkü; hububat ekmeyince bitmediği gibi meyve de ağacını dikmeyince bitmez. Binaenaleyh; Genab-ı Hak ellerinin emeğinden eklettiklerini beyan buyurmuştur.
Şu nimetlerin cümlesiyle beraber insanın rızkı gözü önünde meskeni olan arz üzerinde husule gelmesi insan için büyük nimettir. Çünkü; eğer insanın rızkı semada veyahut havada halkolunmuş olsaydı gözü görmediği için daima vehm ü tereddüt ve ıztırab içinde yaşar, muztaribülkalb olur, rahatsız kalırdı. Şu halde nimetin meskenimiz olan yerde halkolunması hakkımızda büyük nimet olduğunda şüphe yoktur.
Şu ta'dad olunan nimetlerin herbirinin binlerce şükrünü eda etmek üzerimize vacipken şükretmemek pek büyük kabahat olduğundan âyetin âhirinde Cenab-ı Hak şükrü terketmek emr-i mün-ker olduğunu beyanla şükrün lüzumuna emr-i kat'i vermiştir." Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şükrün terkini inkâr etmek şükürle emretmektir. Binaenaleyh; cümle-i celilesi; hem 'şükrü terkedenleri tekdir, hem de şükürle emri mutazammın-dır.
Hulâsa; ölmüş cesede benzeyen arzı ihya etmesi ve ondan birçok rızıkların halkolunması Vacip Tealâ'mn kudret-i kâmilesine delil ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek insanlar üzerine vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:35
Vacip Tealâ kıyamette cümle nasın huzur-u İlâhide içtimâ1 edeceklerini beyandan sonra nasm ihya olunarak cem'olmalarının mümkün olduğunu mahsusattan cümlenin müsellemi ve müşahedi olan bir delille ispat etmek üzere buyuruyor.
Şu manâ olduğuna nazaraîîdır. Amma nafiye olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Vacip Tealâ. bu âyette hasrın imkânını ve vukuunu mahsusat-tan bir misalle temsil ve kafi bir delille ispat buyurmuştur. Çünkü; güz mevsiminde otu ve suyu çekilmiş, halâvet ve letafeti kalmamış, ölmüş cesede benzeyen yeryüzünü bahar günlerinde rahmetlerin feyezanıyla genç delikanlı gibi letafetli ve nadrâtlı bir surette ihya buyurup insanların ekline salih sebze, arpa, buğday ve sair hububat ve otları ihraç etmesi, yeryüzünde hurmadan, üzümden bağlar, bahçeler halkedip pınarlar akıtması ve insanların meyvelerinden ve o meyvelerden elleriyle yaptıkları pekmez v.s. nimetlerden yemeleri için o hasılatı halk buyurması öldükten sonra insanların da ihya olunacağına alâmet-i azîme ve delâlet-i kafiyedir, kudret-i İlâhiyeye delildir. Bu kadar cesîm nimetleri görüp de şükretmemek insanlar için bir emr-i münkerdir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların hayatının devam ve cesedinin kıvamı taneye taallûk ettiğinden insanın maişetinin en büyüğü taneyle hasıl olduğuna işaret için zarfı ekil üzerine takdim olunmuştur. Çünkü takdim; hasır ifade ettiğinden manâ-yı nazım:
…
demektir. Halbuki insan yalnız taneden ekletmez, belki tanenin gayrı birçok şeyi de eklettikleri ma'lûmdur. Şu halde insan her ne kadar tanenin gayrı birçok şeyler eklederse de onların taneye nispetle hükmü yok demektir. Zira hayat-ı insan; ancak taneyle kaimdir. Çünkü; tane az olursa kıtlık, tane yok olursa insan helak olur. Binaenaleyh tane; insanların mabihilkıvamı olduğundan ne kadar küçükse de kadri o kadar büyüktür. Şu halde insanların rızkı olan taneye çok hürmet etmeleri lâzımdır. Zira; hayatlarını te'min eden odur. Hayatları ne kadar muazzez ve muhteremse tanenin de o kadar muazzez ve muhterem olması lâzımdır.
Bu kadar cesîm nimetlere karşı şükretmemenin pek büyük bir kabahat ve münkerattan olduğuna işaret için inkâra delâlet eden istifham-ı inkârîyle varid olmuştur.
Vacip Tealâ bu âyette vahdaniyetine ve hasra delâlet eden nimetlerini tertib üzere zikretmiştir. Çünkü arz; insanın meskeni ve mahall-i kararı olduğundan herşeyden evvel insana lâzım ve zaruri olduğu cihetle birinci mertebe de insana mesken olan arzı zikretmiştir. İnsana yalnız arz üzerinde karar etmek kâfi olmayıp arzın ihyasıyla intifa' olunacağına binaen, ikinci mertebe de arzın ihyasını zikir buyurmuştur. Yalnız arzın yeşilliği kâfi olmayıp insanların mabihilhayatı olan tanenin vücudu lâzım olduğundan, üçüncü mertebe de taneyi zikir buyurmuştur., Hububatla hayatını te'min ettikten sonra hurma ve üzüm gibi nimetlerle telezzüz etmek lâzım olduğundan, dördüncü mertebe âe bağlar, bahçeler zikr olunmuştur. Gerek hububat, gerek meyveler suyla hasıl olduğundan, beşinci mertebe de pınarların cereyanı zikr olunmuştur. Hurmayla üzümde hem meyve hem de gıda mevcut olduğu gibi tatlı, nimetlerin en ziyade şereflisi olduğu cihetle bağda, bahçede birçok meyveler olduğu halde şereflerine binaen yalnız bu ikisinin zikriyle iktifa olunmuştur. Gerek meyveler, gerek hububat ekseriya insanın sa'yıyla olduğundan ellerinin amelini ekletmek sarahaten zikredilmiştir ki insan için sa'y ü amel lâzım olduğuna dahî işaret olunmuştur. Çünkü; hububat ekmeyince bitmediği gibi meyve de ağacını dikmeyince bitmez. Binaenaleyh; Genab-ı Hak ellerinin emeğinden eklettiklerini beyan buyurmuştur.
Şu nimetlerin cümlesiyle beraber insanın rızkı gözü önünde meskeni olan arz üzerinde husule gelmesi insan için büyük nimettir. Çünkü; eğer insanın rızkı semada veyahut havada halkolunmuş olsaydı gözü görmediği için daima vehm ü tereddüt ve ıztırab içinde yaşar, muztaribülkalb olur, rahatsız kalırdı. Şu halde nimetin meskenimiz olan yerde halkolunması hakkımızda büyük nimet olduğunda şüphe yoktur.
Şu ta'dad olunan nimetlerin herbirinin binlerce şükrünü eda etmek üzerimize vacipken şükretmemek pek büyük kabahat olduğundan âyetin âhirinde Cenab-ı Hak şükrü terketmek emr-i mün-ker olduğunu beyanla şükrün lüzumuna emr-i kat'i vermiştir." Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şükrün terkini inkâr etmek şükürle emretmektir. Binaenaleyh; cümle-i celilesi; hem 'şükrü terkedenleri tekdir, hem de şükürle emri mutazammın-dır.
Hulâsa; ölmüş cesede benzeyen arzı ihya etmesi ve ondan birçok rızıkların halkolunması Vacip Tealâ'mn kudret-i kâmilesine delil ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek insanlar üzerine vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:36
Vacip Tealâ şu ta'dad olunan nimetlere şükretmemek emr-i münker olduğunu beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin cemi-i neka-isten münezzeh olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; nekaisten münezzehtir şol zat-ı bari ki o Bari Tealâ gerek toprağın bitirdiği nebatat ve eşcar kabilinden olsun, gerekse insandan hasıl olan erkekle dişiyi ve insanların bilmedikleri acaip ve garaip mahlûkatı çift olarak halketti. deki lâfzı umumi te'kid için olup ba'z ve beyan için olmadığından Vacip Tealâ'mn icadı umumidir, mahlûkatm-bazısına tahsis yoktur. Çünkü; bu âyette zikrolunan üç şeyde mahlûkatm cümlesi dahildir. Zira; birincisinde arzdan çıkarı otların ve ağaçların cümlesi ve yeryüzünde biten küçük, büyük herşey dahil olduğu gibi ikincisi olan enfüste gerek insanın zatı gerek a'mâli ve a'râzı dahildir. Binaenaleyh ef âl; ibadullahın mahlûku olduğuna bu âyet delâlet ettiğinden Mu'tezilenin "Kul fiilini haliktır» dedikleri itikadlarm red ve iptal eder. Çünkü; kulların fiili a'raz kabilinden olduğu cihetle da dahildir ve lâfzı da istisnaya ma nidir. Üçüncüsü olan da- semavat ve arzda gizi aşikâr insanların görmedikleri ve bilmedikleri her ne varsa cüm leşi dahil olduğundan mahlûkatm cümlesine âyet-i celiîe şamildir Binaenaleyh; âlemde hilkat-ı İlâhiyeden hariç birşey yoktur.
Bu âyette mümkinatın küllisi mahlûk olduğunu beyan etmek Cenab-ı Hakkın şerikten münezzeh olduğunu müstelzim olduğu cihetle âyet; tevhid manâsını dahi mutazammındır. Çünkü; herşey mahlûk olunca mahlûk olan şeyin halika şerik olamayacağı bedi-hidir. Şu halde «Cenab-ı Hak herşeyi halik» demek «Şerikten müû nezzeh» demektir.
Yâsin 36:37
Vacip Tealâ vahdaniyetini mekân olan arz ve arz( mevcudatla ispat ettikten sonra zamanla ispat etmek üzer buyuruyor. .
Vacip Tealâ gündüzün geceden soyulmasıyla gece karanlığının insanları ihatasını öldükten sonra insanların dirileceğine delil kılmıştır. Çünkü; gecenin gündüzden soyulmasıyla âlemin ziya içinde kalması, kezalik gündüzün geceden soyulmasıyla zail olan ziya veya zulmetin iadesi insanların mevtiyle zail olan ruhun bedene iadesine delâîet-i azîme vardır. Zira; âlemden ziya ve zulmetin zail olmaları ayn-ı bedenden ruhun zail olmasına benzediğinden avdetleri de ruhun tekrar bedene avdetine benzediği cihetle hasra delâ-i let ettiklerinde tereddüt yoktur. Çünkü; ruhun bedene iadesi zaili olan ziya ve zulmetin iadesinden daha müşkül değildir. Binaena-§ leyh; birini iadeye kaadir olanın öbürünü de iadeye kaadir olacağında şüphe yoktur.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile zulmetin asıl, ziyanın arız olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü neharın leyldeı soyulmasını beyan; leylin esalet;ni ve neharın arız olduğunu beyan| etmektir.
Hulâsa; hasrı inkâr edenlere gecenin hasra alâmet olması vt neharın geceden soyulup gecenin asıl ve gündüzün arız olduğu bı âyetten, müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:38
Şemsin müstakarrı; cereyanı için ta'yin olunan müntehâdır. Veyahut her günün şemsiçin maşrıkta bir mebdei ve mağripte bir müntehası vardır ki senenin her gününde o güne mahsus olan mebde'deıı tulû'la aynı güne mahsus olan mağripten gu-rub eder ki hergüne mahsus olan .mahallin gayrıya tecavüz etmez. Yahut müst ak arla murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü; şemsi cereyanı yevm-i kıyamete kadardır. Zira; yevm-i kıyamette hare keşi kalmaz, cereyanı biter ve o güne kadar cereyanı Cenab-ı Hak km takdiriyledir. İşte şemsin şu minval üzere cereyanı hasrın vu kuuna delâlet eder. Çünkü; her gece âlemden kaybolan güneş gün düzde iade olunduğundan âleme güneşin iadesi bedene ruhun iade sine müşabihtir.
Şemsin şu minval üzere cereyanı akılların hayret ettiği sana! yi-i bedia ve garibeden olduğuna işaret için bu'd-u mertebeye v âlî menzileye delâlet eden lafzıyla işaret olunmuştu
Yâsin 36:39
Yani; kamer için yirmi sekiz menzil vardır ki, hergün bir menzil kat'eder, ayın âhirinde bir dereceye kadar incelir ki hurmanın eskimiş ve kuruluğundan eğrilmiş, yay gibi olmuş dalı gibi eski haline avdet eder.
hurmanın kurumuş ve eğilmiş dalıdır. eskimiş ve bir senelik demektir. Şu halde âyet-i celile ayın son -günlerdeki halini tasvir ediyor ki son günlerde hilâl hakikatta gayet ince, yay gibi eğri ve rengi bir miktar sar olarak müşahede olunur ki keenne kurumuş, eğilmiş ufacık hurma dalı gibi görünür. Menazil; ehl-i hey'etin beyanları veçhile yirmi'sekizdir ki herbi-rini bir gecede kat'eder ve yirmi sekizinci gün âyette tasvir olunan hâli iktisabeder.
Yâsin 36:40
Vacip Tealâ şemsle kamerin cereyanlarını beyandan sonra cümlesinin hilkati ve cereyanları hikmete muvafık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Hiçbirisi aharın feleğine tecavüz ederek onun mesafesini kat'edemez. Şu halde herbiri kendi mesafesini kat'etmekle nıeg güldür.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette şemsin sür'atta kamere ulaşamayacağı beyan olunmuştur. Çünkü; eğer şems de kamer gibi suret-i seriada kat'-ı mesafe etse bir ayda hem kış hem de yaz olmak lâzım gelir. Bu ise nebatatın husulüne, hayvanatın doğurmasına ve taayyüşüne mani olur. Binaenaleyh; şemsin harekesi gayet ağır olduğundan kendi feleğini bir senede kat'eder ki bu bir senede bahar, yaz, güz ve kış mevsimleri hasıl olduğu cihetle her fasıl kendi hükmünü icra etmesiyle otlar biter, hayvanlar yavrular, yaşarlar ve bu cihetle âlem ma'mur olur. Kamer ise harekesi gayet seri olduğundan kendi feleğini bir ayda kat'eder.
Gece gündüzü sebkedemez, belki evkat-ı muayyenede birbirlerini takib ederler, hikmete muvafık olan da budur. Binaenaleyh; gece gündüze, gündüz de geceye dahil olamaz. Çünkü; herbirinin vakt-i muayyeni vardır. O vakti tecavüz edemezler.
Hulâsa; şemsin harekesi ağır olduğundan sür'atta kamere ulaşamadığı, gece gündüze sebkedemediği ve herbirinin kendi feleğinde cereyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:41
Vacip Tealâ ölmüş arzın ihyasının vahdaniyetine ve kudretine alâmet olduğunu beyandan sonra deryada vapurlar vasıtasıyla insanlara yol vermesi kudret-i kâmilesine delil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani biz insanların ticaret için etraf ü eknafa gönderdikleri evlâtlarını içi dolu gemilerde götürdük ve bu götürmemiz fâil-i muhtar, kudret ve.kuvvet sahibi bir malik-i hakîkî olduğumuza delil ve alâmettir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile üIk'le mu-rad; mutlaka gemi olduğu gibi Hz. Nuh'un sefinesi olmak ihtimali de vardır. Çünkü; Nuh (A.S.) m sefinesinde Cenab-ı Hak bu insanların babalarını götürmemiş olsaydı nesl-i insan münkariz olurdu. Şu halde âlemde şimdi mevcut olan insanların esası sefine-i Nuh'ta babalarının sulbünde mevcut olduğu için Cenab-ı Hak «Zürriyetlerini gemide götürdük» buyurmuştur.
Geminin mi s t i yle murad; deve, at ve merkep gibi binitlerdir. Yahut geminin emsali; denizde binilmek üzere icad olunan şeylerdir. Hatta karada yürüyen kara vapurları, otomobiller v.s. ile havada uçan tayyareler ve balonlar bu emsalde dahil olabilir. Binaenaleyh; Kur'an'da herşey dahil olduğu gibi, kara vapurlarını v.s. nin icadı da bu âyetle istidlal olunabilir.
Hulâsa; insanın zürriyeti deryada gemiler üzerinde seyrüsefer etmeleri ve insanlar için geminin emsali binitler halketmesi Cenab-ı Hakkın kudrte-i kaahiresine delil olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:42
Vacip Tealâ ölmüş arzın ihyasının vahdaniyetine ve kudretine alâmet olduğunu beyandan sonra deryada vapurlar vasıtasıyla insanlara yol vermesi kudret-i kâmilesine delil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani biz insanların ticaret için etraf ü eknafa gönderdikleri evlâtlarını içi dolu gemilerde götürdük ve bu götürmemiz fâil-i muhtar, kudret ve.kuvvet sahibi bir malik-i hakîkî olduğumuza delil ve alâmettir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile üIk'le mu-rad; mutlaka gemi olduğu gibi Hz. Nuh'un sefinesi olmak ihtimali de vardır. Çünkü; Nuh (A.S.) m sefinesinde Cenab-ı Hak bu insanların babalarını götürmemiş olsaydı nesl-i insan münkariz olurdu. Şu halde âlemde şimdi mevcut olan insanların esası sefine-i Nuh'ta babalarının sulbünde mevcut olduğu için Cenab-ı Hak «Zürriyetlerini gemide götürdük» buyurmuştur.
Geminin mi s t i yle murad; deve, at ve merkep gibi binitlerdir. Yahut geminin emsali; denizde binilmek üzere icad olunan şeylerdir. Hatta karada yürüyen kara vapurları, otomobiller v.s. ile havada uçan tayyareler ve balonlar bu emsalde dahil olabilir. Binaenaleyh; Kur'an'da herşey dahil olduğu gibi, kara vapurlarını v.s. nin icadı da bu âyetle istidlal olunabilir.
Hulâsa; insanın zürriyeti deryada gemiler üzerinde seyrüsefer etmeleri ve insanlar için geminin emsali binitler halketmesi Cenab-ı Hakkın kudrte-i kaahiresine delil olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:43
Vacip Tealâ insanların zürriyetlerini deryada gemilerle istedikleri mahallere götürdüğünü beyandan sonra zürriyetlerini götürmek insanlar için nimet-i uzmâ olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; mevtleri için mukadder olan zamana kadar verdiğimiz müsaade onlar için bir mübarek sermayedir. İnsan için sermayesini hayra sarfetmek lâzımdır. Binaenaleyh; ecel-i mev'ûdlarma kadar onların hayatlarını kendilerine ihsan ettik ki imtihan muamelesi bitsin, i'tizara mecalleri kalmasın. İnsanların ma'siyetleri 'denizde garkolmalarıjıa kâfi olup garktan halâsları ancak rahmel-i İlâhiye eseri olduğu beyan olunmuştur.
Yâsin 36:44
Vacip Tealâ insanların zürriyetlerini deryada gemilerle istedikleri mahallere götürdüğünü beyandan sonra zürriyetlerini götürmek insanlar için nimet-i uzmâ olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; mevtleri için mukadder olan zamana kadar verdiğimiz müsaade onlar için bir mübarek sermayedir. İnsan için sermayesini hayra sarfetmek lâzımdır. Binaenaleyh; ecel-i mev'ûdlarma kadar onların hayatlarını kendilerine ihsan ettik ki imtihan muamelesi bitsin, i'tizara mecalleri kalmasın. İnsanların ma'siyetleri 'denizde garkolmalarıjıa kâfi olup garktan halâsları ancak rahmel-i İlâhiye eseri olduğu beyan olunmuştur.
Yâsin 36:45
varıp Tealâ vahdaniyetine delâlet eden alâmetleri beyandan sonra bu kadar büyük deliller kendilerine te'sir etmeyip dave îlâhiyeye icabetten imtina' ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çür'kü; cahil ve gayet ahmak olduklarından delâil-i'kat'iyeye ittibâ' etmedikleri gibi avam-ı nas mesleğine sü-lûk ederek ihtiyat tarikini dahi iltizam etmezler,
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile kâfirlerin ö n -terinde olan azapla murad; azab-ı semavî ve arkalarında olan azap la murad; azab-ı arzı olduğuria nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir.
Hulâsa; taraf-ı risaletten kâfirlere «Merhamet-i İlâhiyeye mazhar olmanız için azabınızı icab eden günahlardan ittika edin» denildiği ve onlar da kemâl-i cehalet ve hamakatlarından naşi bu misilli nasihata iltifat etmedikleri ve günahlardan sakınmak merha-met-i İlâhiyeyi celbe sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:46
Vacip Tealâ kâfirlere ittika ile emrolunduğunda emre imtisal etmediklerini beyandan sonra bilcümle alâmetlerden i'raz ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira onlar; mütemerrid ve muannid olduklarından her ne zaman vahdaniyete delâlet eder bir âyet kendilerine geldiğinde herhalde o âyetten i'raz etmek âdetleridir. Binaenaleyh; o âyeti tasdik cihetini asla düşünmezler. A y e t le murad; mu'cizeye ve mu'çizenin gayrı delâile şamildir. Binaenaleyh; her türlü delâilden yüz döndürmek, istihza etmek onların adet-i kerihelerindendir.
Bunlara âyât-ı İlâhiyenin gelmesi daimi olup, onların itirazları da istimrar üzere âdetleri olduğuna işaret için istimrara ve devama delâlet eden muzari siygası varid olmuştur.
Asr-ı saadet münafıkları gibi zamanımızda dahî bütün âyetleri inkâr ve ahkâm-ı İlâhiyi istihza eden, bu misilli arzu-yu batıllarını tervice ve zuafâ-yı muslinimin itikadlarını iptale çalışanlar vardır.
Yâsin 36:47
Vacip Tealâ kâfirlerin Cenab-ı Hakka ta'zimleri olmadığı gibi -yi cinslerine şefkatları da olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Kâfirlerin bu sözden maksatları; istihza ve müminlerin itikadına ta'nla ilzam etmektir. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i İslâm'ın itikadı; herkesi Allahü Tealâ'nm merzuk etmesidir. Müminler tarafından kâfirlere «Fukaraya ifâm edin» denildiğinde onlar ehl-i imana mukaabele ederek "Bu sözünüz sizin itikadınıza münafidir. Zira; siz herkesin rızkını Allahü Tealâ verir derken şimdi nasıl oluyor ki bazı kimselerin rızkını bizim vermemizi teklif ediyorsunuz? Biz onları infak edemeyiz. Zira; Allahü Tealâ isteseydi onları infak ederdi. Allah'ın infak etmediğini biz nasıl infak edelim?» demekle mukaabele ettiler, «Allah'm ifâm etmediği kimselerin ifâmını bize emrettiğinizden dolayı siz ancak dalâlet içindesiniz. Zira; kelâmınızla itikadınız beyninde tenakuz vardır» demekle ehl-i imanı suçlu çıkarmak, itham etmek ve kendilerini haklı göstermek istediler. Bu sözleri cehalet ve hamakatlarına delâlet eder. Çünkü;, bilûmum insanları Cenab-ı Hakkın infak ettiği doğrudur. Lâkin esbab-ı infak, muhteliftir. Cümle-i esbaptan birisi de zenginleri fukaraya infak etmek üzere terğib etmekle zenginler vasıtasıyla fukarayı infak ve ifam etmektir. Binaenaleyh; fukaraya infak etmekle bazı zenginlere emretmek itikada münafi değildir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin «Allahü Tealâ dileseydî o fakirleri ifâm ve infak ederdi» dedikleri doğru ve hak bir söz olduğu halde bu sözler onları zem sırasında varid olmuştur. Çünkü; bu sözü itikad ederek değil istihza tarikıyla söylemişlerdir, maksatları ise «Fukaranın ifâm olunmaması, Allah'ın kudreti taallûk etmediğindendir. Eğer kudreti taallûk etseydi gayra taamla emretmezdi» demektir. Bu ise kudret-i İlâhi-yenin şümulünü inkâr olduğundan onların zemlerini mucip olmuştur.
Bu maksatla söylediklerinden dolayı kâfirlerin kelâmları zemlerini mucip olduğu gibi «Cenab-ı Hakkın fukarayı infaka kendi kudreti taallûk etseydi gayra infakla emretmezdi» yolunda itikatları da batıldır. Çünkü; herkesin elinde bulunan mal Allahü Tealâ'nm kendinin olup malik-i hakîkîsi olduğu cihetle isterse kendisi doğrudan doğruya hazinesinden infak eder, isterse yine kendi mülkünden başkalarının elinde bulunanlardan infakını emreder. Zira; her ikisi de kendi malıdır, kimse karışamaz. Şu halde ağniyanın elinde bulunan malları Vacip Tealâ'nın ihsanı olduğu cihetle emr-i İlâhi üzere zekâtını vermekten imtina' eden zenginler indallah mezmum ve mes'ûllerdir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile ellerinde bulunan malları zahirde kendilerinin ise de hakikatta Allah'ın olduğundan herhalde Allah'ın emrine imtisal etmek vacip olduğu cihetle şu vücubu terkettiklerinden dolayı zemmolunmaya şayandırlar.
Bu âyet-i celile; kâfirlerin her cihetten bah'îl olduklarına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hakka ta'zim ciheti ki tevhidle emrolun-duklarmda i'raz ettikleri gibi fakir olan zayıflara şefkat ve merhametle emrolunduklarmda dahi i'raz ve emredenleri istihza etmişlerdir. Hatta tazimin edna mertebesi olan günahtan ittika ile, şefkatin edna mertebesi olan rızkının bazısını infakla emrolunduklarmda muhalefet ederler. Binaenaleyh; her cihetten yani itikad ve amel cihetlerinin her ikisinde de bahillerdir. Çünkü; davet olundukları tevhide icabet etmedikleri gibi fukaraya şefkata dahi meyletmediler.
Hulâsa; kâfirler tevhide yanaşmadıkları gibi onlara «Fukaraya infak edin» denildiğinde «Allah'ın ifâm etmediğini biz nasıl ifâm edelim? Onların it'âmmı dilemiş olsaydı Allahü Tealâ ifâm ederdi » dedikleri ve bu sözden maksatları ehl-i imanı istihza etmek olduğu ve hatta bu tekliflerinde ehl-i imanı dalâlete nispet ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:48
Vacip Tealâ Resulullah'ın kâfirlere ittika ve infakla emrettiğini beyandan sonra bu emrin zımnında kıyamet mev'ûd olduğundan kâfirlerin istihza tankıyla «Sözünüz doğruysa kıyamet ne zamandır?» dediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve bu sözleriyle ehl-i imanı istihza ve kıyameti inkâr ederler.
Tealâ kâfirlerin şu sözlerine cevap olara buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile sayha yla murad; kıyamette vâki olacak üç sayhadan sayha-i ûlâdır. Onların muhasam,astyla murad; alış verişlerinde ve sair muamelâtlarında yekdiğeriyle mücadele, münakaşa ve vıuhakemeleridir. Bundan maksat; kıyametin onlara ansızın geleceğini beyan etmektir. Binaenaleyh manâ-yı nazım :
…
demektir.
Resulullah'ın «Kıyamet öyle bir zamanda gelir ki iki kimse bir elbiseyi alım satım yapmak üzere yere sererler. Alım satım yapmadan, içmek üzere devenin sütünü sağarlar, içmeden, bir kimse havuzunu sıvar, içine su koymadan, yemek için lokmayı eline alır, ağzına koymadan elbette kıyamet kaim olur, kimsenin haberi olmaz» buyurduğu (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden mervidir. Binaenaleyh; insanlar için kıyametin vaktini ta'yin etmek mümkün değildir. Zira; kıyametin zamanının ilmi Allahü Tealâ'ya mahsus olan beş şeyden birisidir. Şu halde kıyametin zamanını ta'yin etmekten âlem~i beşeriyet âcizdir, ancak enbiya-yı kiram hazaratı bazı alâmetlerini beyan etmişlerdir ki o alâmetler kıyametin yakın olduğuna emmaredir.
Hulâsa; kâfirlerin istihza yoluyla ('Sözünüz doğru}~sa kıyamet ne zamandır?» dedikleri ve onlara cevap olarak «Kıyamet ansızın zuhur edecek bir sayhadan ibarettir. O sayhayı gözetin» denildiği, o sayhanın geleceği zamandan hiç kimsenin haberi olmayıp ancak herkes birbiriyle muhasame ederken ve herbiri bir işle meşgul oldukları zamanda gelivereceği bu âyetten müstefad olan it cümlesindendir.
Yâsin 36:49
Vacip Tealâ kıyametin bir sayhanın zuhuruyla hasıl olacağı beyandan sonra o sayhanın zuhurunda nasm ahvalini beyan etm üzere buyuruyor.
Zira; sayhayla beraber hepsi ölür. Hatta göz yumuncaya kadar kendilerine müsaade olmaz ki insanların âhir ömürlerinde âdetleri olan vasiyeti yapabilsinler, yapamazlar. Çünkü; elleri değmez, hemen hanelerine dönmeye bile kaadir olamadıklarından oldukları yerde helak olurlar.
Yâsin 36:50
Vacip Tealâ kıyametin bir sayhanın zuhuruyla hasıl olacağı beyandan sonra o sayhanın zuhurunda nasm ahvalini beyan etm üzere buyuruyor.
Zira; sayhayla beraber hepsi ölür. Hatta göz yumuncaya kadar kendilerine müsaade olmaz ki insanların âhir ömürlerinde âdetleri olan vasiyeti yapabilsinler, yapamazlar. Çünkü; elleri değmez, hemen hanelerine dönmeye bile kaadir olamadıklarından oldukları yerde helak olurlar.
Yâsin 36:51
Vacip Tealâ onlar helak olunca kaçaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; herkes amelinin hesabı ve cezası için çağırıldığından devr-i Âdem'den ilâyevmilkıyam geçmiş olan insanlar küçük, büyük hepsi çağırıldıkları mahalle gitmeye mecbur olduklarından hemen sür'-atle gitmekten başka bir çare olamayacağı cihetle rızalı rızasız çar naçar sür'atle giderler. Çünkü; Vacip Tealâ'nm huzur-u manevîsinden maada onlar için bir merci1 olmadığından o günde herkes davet-i İlâhiyeye icabet ederek sür'atle gider. İki sayha arasının kırk sene olduğu ve kırk seneden sonra insanın menisine benzer yukarı taraftan rahmet yağacağı ve o rahmetle insanların ot biter gibi bitecekleri ve azaları tamam olduktan sonra ikinci sayhanın zuhur edeceği ve o sayhayla insanların hayat bulup mahşere yürüyecekleri (Müslim) ve (Buhârî) Hazaratının (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden rivayet ettikleri hadis-i şerifle sabittir.
Hulâsa; İsrafil (A.S.) tarafından ikinci defada sûra üfürülünce herkesin kabrinden kalkıp sür'atle mahşere gidecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:52
Vacip Tealâ herkesin kabirlerinden kalkacaklarını beyandan sonra kabirlerinden kalkınca azabı gören kâfirlerin kemâl-i tahas-| sürle söyleyecekleri sözlerini hikâye etmek üzere buyuruyor.
Kâfirler böyle demekle nedametlerini izhar ederler fakat o günde nedamet fayda vermez. Zira; her-şey zamanında gerekir. Zamanı geçmiş olan şeye derman olamaz.
Yahut Beyzâvî'nin beyan ettiği bir rivayete nazaran cümleleri melâikenin veya müminlerin onların suâ-| line cevaplarıdır. Çünkü; onlar «Bizi kabrimizden kim kaldırdı?' deyince melâike veyahut ehl-i iman tarafından dünyadaki küfürJ lerini hatırlarına getirmek ve yaptıkları cinayetleri başlarına kak] mak için «Bilemediniz mi? İşte bugün Rahman Tealâ'nm resuller] vasıtasıyla size vaad ettiği gündür, resuller sözlerinde sadıklardır >] demekle onlara cevap verirler.
Ibn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran iki sayha arasında kâfirlerden azap kalkar veyahut kabir azabı kalkmaz, lâkin Cehennem azabını görünce kabir azabı ondan çok kos lay olduğundan dolayı bu sözü söylerler.
Yâsin 36:53
Vacip Tealâ İsrafil tarafından sûra üfürüleceğini beyan etti! ten sonra insanların kabirlerinden kalkmaları için son bir defa d; ha üfürüleceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; o sayhayla hayat şanından olan ümmetler kisve-i hayatı takınarak arsa-i mahşerde ve bizim 1 ..zur-u manevîmizde ispat-ı vücud ederler.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile insanların ba'solunmaları gayet kolay ve esbab-ı âdiyeden hiçbir şeye muhtaç olmayacağını, hemen bir sayhayla beraber ansızın meydana gelivereceğini beyan etmiştir ki insanların tasavvuru gibi uzun zamanlara muhtaç değil demektir. Çünkü insanlar dünyada mühim işlerin birtakım esbaba tevessülle husule geldiğini gördüklerinden kıyamet işini dahî öyle tasavvur ederlerse de onların tasavvurları gibi olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle tenbih buyurmuştur.
Hulâsa; İsrafil'in bir sayhasıyla bilûmum insanların arsa-i mahşerde arz-ı vücud edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:54
Vacip Tealâ nasın kıyamette bir sayhayla cem'olacaklarmı beyandan sonra bu içtimâ'; fasl-ı hukuk, hesap ve ceza için olacağından o günde nasa söylenecek sözü hikâye etmek üzere buyuruyor.
Bu söz herşeyden evvel ilân olunur ki herkes müsterihülkalb olsun.
Fahri Râzi, Kazı ve Ebussuud'un beyanları veçhile' o günde zulmün olmadığını beyan etmek; müminleri mesrur ve kâfirleri mahzun etmek içindir. Çünkü; adalet olunca müminin imanı ve ameli bulunduğundan korkmaz, mesrur olur! amma kâfirlerin imanı ve amel-i salihi olmayıp birtakım küfriyat ve cinayetle defter-i a'mâli dolu olduğu için korkar, mahzun olur. Çünkü; aynı amelle ceza kâfir için ayn-ı Cehennem olduğundan bu ilân kâfirlerin elemlerini tezyid eder. «Ayn-ı amelinizle cezalanacaksınız» hitabı müminlere değildir. Zira; müminler amellerinden ziyade yani bire ondan yediyüze kadar ecr ü mesubata nail olacakları diğer nusus-u celileyle sabit olduğundan müminler ayn-ı amellerinin cezasıyla kalmayacaklardır.
Hulâsa; kıyamette zulüm olmayacağı ve herkesin kendi ameliyle cezalanacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:55
Vacip Tealâ herkesin kendi ameliyle cezalanıp zulüm olmayacağını beyandan sonra ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile ehl-i Cennet'in müstağrak oldukları lezzetin ve nimetlerle sürürün azametine ve uku1ü beşerin idrakinden âciz olduğuna işaret için lâfzı ta'zime ve teksire delâlet eden tenvin ile varid olmuştur.
Bu kelâmdan maksat kâfirlerin hüzün ve kederini arttırmak içindir. Çünkü; kâfirlerin düşman bildikleri müminlerin rahatlarını haber vermek onlar için hüzün üzerine hüzündür. Zira; kendilerinin muazzep oldukları halde düşmanlarının rahatlarını işitmek azaplarının üzerine bir ^nc daha azap olduğu gibi yaralarının üzerine tuz saçmak kabilindendir. O günde cereyan edecek vekayii şimdiden Kur'an'da hikâye etmek, kâfirleri küfürden, âsileri isyandan menetmek ve müminlerin mesleğine sülûke davettir.
ŞuğuI le murad; kişinin kendine nazaran gerek meserret ve gerek elem verici olan meşguliyet ise de Cennet'te elem olmadığından burada meserret verecek nimetlerle meşgul olmaktır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet Cennet'e girince dünyada tasavvur ettiği nimetler mevcut olduğu gibi hatır u hayaline gelmeyen birtakım sayılmaz nimetleri görünce onlarla meşgul olur, diğerlerini bil-külliye unutup hatırına bile gelmeyeceğine işaret için şuğul içinde olacakları beyan olunmuştur.
Ehl-i Cennet için vahşet olmaz. Zira zevçleri yanlarmdadır, onlar için lezzet ve sürurdan başka birşey olmaz. Zira; her istedikleri yanlarında hazırdır. Binaenaleyh; başka mahalle kalplerinin takıntısı olmadığı gibi gönül üzüntüsü dahî yoktur.
Cennet'te sinek, pire gibi insana eza verecek şeyler olmadığına işaret için kemal-i istirahattan ibaret olan gölgede bulunacakları ve kalplerinin cemi-i elemden salim olup ferağ-ı kalbe malik olacaklarına işaret için kürsüler üzerinde oturacakları ve onlar için lezzet-i ruhanî olduğu gibi gıda-yı cismânîden de herşey mevcut olduğuna işaret için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut bulunduğu, her ne isterlerse asla esirgemek olmadığına ve arzuları veçhüzere bulunacağına işaret için iştiha ettikleri şeylerin cümlesi mevcut olduğu beyan olunmuştur.
Hulâsa; ehl-i Cennet'in tükenmez ve arkası kesilmez bir lezzet-i daimeyle meşgul olacakları ve zevcleriyle beraber gölgede kürsüler üzerinde oturacakları, onlar için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.
Yâsin 36:56
Vacip Tealâ herkesin kendi ameliyle cezalanıp zulüm olmayacağını beyandan sonra ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile ehl-i Cennet'in müstağrak oldukları lezzetin ve nimetlerle sürürün azametine ve uku1ü beşerin idrakinden âciz olduğuna işaret için lâfzı ta'zime ve teksire delâlet eden tenvin ile varid olmuştur.
Bu kelâmdan maksat kâfirlerin hüzün ve kederini arttırmak içindir. Çünkü; kâfirlerin düşman bildikleri müminlerin rahatlarını haber vermek onlar için hüzün üzerine hüzündür. Zira; kendilerinin muazzep oldukları halde düşmanlarının rahatlarını işitmek azaplarının üzerine bir ^nc daha azap olduğu gibi yaralarının üzerine tuz saçmak kabilindendir. O günde cereyan edecek vekayii şimdiden Kur'an'da hikâye etmek, kâfirleri küfürden, âsileri isyandan menetmek ve müminlerin mesleğine sülûke davettir.
ŞuğuI le murad; kişinin kendine nazaran gerek meserret ve gerek elem verici olan meşguliyet ise de Cennet'te elem olmadığından burada meserret verecek nimetlerle meşgul olmaktır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet Cennet'e girince dünyada tasavvur ettiği nimetler mevcut olduğu gibi hatır u hayaline gelmeyen birtakım sayılmaz nimetleri görünce onlarla meşgul olur, diğerlerini bil-külliye unutup hatırına bile gelmeyeceğine işaret için şuğul içinde olacakları beyan olunmuştur.
Ehl-i Cennet için vahşet olmaz. Zira zevçleri yanlarmdadır, onlar için lezzet ve sürurdan başka birşey olmaz. Zira; her istedikleri yanlarında hazırdır. Binaenaleyh; başka mahalle kalplerinin takıntısı olmadığı gibi gönül üzüntüsü dahî yoktur.
Cennet'te sinek, pire gibi insana eza verecek şeyler olmadığına işaret için kemal-i istirahattan ibaret olan gölgede bulunacakları ve kalplerinin cemi-i elemden salim olup ferağ-ı kalbe malik olacaklarına işaret için kürsüler üzerinde oturacakları ve onlar için lezzet-i ruhanî olduğu gibi gıda-yı cismânîden de herşey mevcut olduğuna işaret için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut bulunduğu, her ne isterlerse asla esirgemek olmadığına ve arzuları veçhüzere bulunacağına işaret için iştiha ettikleri şeylerin cümlesi mevcut olduğu beyan olunmuştur.
Hulâsa; ehl-i Cennet'in tükenmez ve arkası kesilmez bir lezzet-i daimeyle meşgul olacakları ve zevcleriyle beraber gölgede kürsüler üzerinde oturacakları, onlar için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.
Yâsin 36:57
Vacip Tealâ herkesin kendi ameliyle cezalanıp zulüm olmayacağını beyandan sonra ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile ehl-i Cennet'in müstağrak oldukları lezzetin ve nimetlerle sürürün azametine ve uku1ü beşerin idrakinden âciz olduğuna işaret için lâfzı ta'zime ve teksire delâlet eden tenvin ile varid olmuştur.
Bu kelâmdan maksat kâfirlerin hüzün ve kederini arttırmak içindir. Çünkü; kâfirlerin düşman bildikleri müminlerin rahatlarını haber vermek onlar için hüzün üzerine hüzündür. Zira; kendilerinin muazzep oldukları halde düşmanlarının rahatlarını işitmek azaplarının üzerine bir ^nc daha azap olduğu gibi yaralarının üzerine tuz saçmak kabilindendir. O günde cereyan edecek vekayii şimdiden Kur'an'da hikâye etmek, kâfirleri küfürden, âsileri isyandan menetmek ve müminlerin mesleğine sülûke davettir.
ŞuğuI le murad; kişinin kendine nazaran gerek meserret ve gerek elem verici olan meşguliyet ise de Cennet'te elem olmadığından burada meserret verecek nimetlerle meşgul olmaktır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet Cennet'e girince dünyada tasavvur ettiği nimetler mevcut olduğu gibi hatır u hayaline gelmeyen birtakım sayılmaz nimetleri görünce onlarla meşgul olur, diğerlerini bil-külliye unutup hatırına bile gelmeyeceğine işaret için şuğul içinde olacakları beyan olunmuştur.
Ehl-i Cennet için vahşet olmaz. Zira zevçleri yanlarmdadır, onlar için lezzet ve sürurdan başka birşey olmaz. Zira; her istedikleri yanlarında hazırdır. Binaenaleyh; başka mahalle kalplerinin takıntısı olmadığı gibi gönül üzüntüsü dahî yoktur.
Cennet'te sinek, pire gibi insana eza verecek şeyler olmadığına işaret için kemal-i istirahattan ibaret olan gölgede bulunacakları ve kalplerinin cemi-i elemden salim olup ferağ-ı kalbe malik olacaklarına işaret için kürsüler üzerinde oturacakları ve onlar için lezzet-i ruhanî olduğu gibi gıda-yı cismânîden de herşey mevcut olduğuna işaret için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut bulunduğu, her ne isterlerse asla esirgemek olmadığına ve arzuları veçhüzere bulunacağına işaret için iştiha ettikleri şeylerin cümlesi mevcut olduğu beyan olunmuştur.
Hulâsa; ehl-i Cennet'in tükenmez ve arkası kesilmez bir lezzet-i daimeyle meşgul olacakları ve zevcleriyle beraber gölgede kürsüler üzerinde oturacakları, onlar için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.
Yâsin 36:58
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e girdikten sonra taraf-ı İlâhisinden onlara vâki olacak iltifatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu selâm bilâvasıta taraf-ı İlâhiden ehl-i Cennet'e söylenir yahut selâm-ı İlâhi melekler vasıtasıyla gelir ki ehl-i Cennet'in her türlü mekruhattan salim olacaklarını beyanla kendilerine ta'zim ve tekrımdir, ehl-i Cennet'in matlupları da budur, bu vesileyle Cenab-ı Hak ehl-i Cen-net'in derecelerini yukarı kaldırır ve şeref ü şanlarını âlî kılar.
Cenab-ı Hakkın ehl-i Cennet'e bilâvasıta selâm edeceği Re-sulullah'tan mervidir. Çünkü; Hz. Cabir'in rivayetine nazaran Re-sulullah «Ehl-i Cennet zevk u sefada oldukları bir zamanda Cenab-ı Hak tecelli buyurur ve hitab-ı izzeti varid olur» buyurmuştur. Şu rivayete nazaran Vacip Tealâ'mn ehl-i Cennet'e selâmı bilâvasıtadır. Bazı rivayete nazaran melekler vasıtasıyla selâm-ı İlâhi gelir, her kapıdan melekler girerler derler. Herhangi suretle olursa olsun selâm-ı İlâhi onlar için pek büyük bir iltifat ve lûtuftur. Çünkü Rabbi Tealâ'dan kullarına selâm; ayn-ı inayettir.
Yâsin 36:59
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e selâmla iltifat edeceğini beyandan sonra onun mukabilinde ehl-i Cehennem'e varid olacak hitab-ı İlâhiyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Onun iğfalât-ı şeytaniyesine aldanmayın, emr ü nehyine müteallik vesvesesine itaat etmeyin. Zira; o sizin açıktan bir düşmanmızdır. Düşmanın sözüne bakılmaz demedim mi, itaat ettiğiniz surette şeytan'm sizi Cehennem'e götüreceğini ve bugünün geleceğini resullerim vasıtasıyla size söylemedim mi?» demekle ehl-i Cehennem ilzam olunurlar.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette im tdy azla, murad; kâfirlerin Cehennem'de birbirinden ayrılmalarıdır. Çünkü; bazı rivayete nazaran herbir kâfir için Cehennem'de hazırlanmış olan odaya sahibi girer, kapısı kapanır, o kâfir ebedülâbâd o odada kalır. Ne kimse onu görür, ne de o kimseyi görür. Şu halde kâfirler, için Cehennem'de azap ikidir : Birincisi: Azab-ı cismânî ki azab-ı Cehennemdir. İkincisi: Azab-ı ruhanîdir ki azab-ı firkattir. İkinci azap evvelkinden daha eşeddir. Zira azab-ı rûhânî; her zaman azab-ı cismânîden daha müessirdir. Amma müminlerin nimet-i cismânîyle mütena'im olacakları gibi nimet-i ruhaniyle de mütena'im olacaklarını nazm-ı celili beyan etmiştir. Çünkü; müminlerin Cennet'te evîâd ü lyal ve ah-bab ü yaranlarıyla sohbet etmeleri lezzet-i ruhanîdir.
Yahut imtiyaz la murad; şefaat edecek zannettikleri putlardan ve sair dostlarından ayrılmaktır. Zira; gerek putlardan, gerek dostlarından hiçbir şefaata nail olamayacakları gibi ayrı da düşeceklerdir. Binaenaleyh; hiçbirinden yardımwe fayda göremeyeceklerdir.
Yahut imtiyaz la murad; hayır ümid ettikleri herşeyden ayrı düşmek ve simalanyla ehl-i hayırdan ayrılmaktır. Çünkü; kâfirlerin yüzlerinde veya alınlarında küfürlerine alâmet olarak siyahlık zuhur edecek, herkes onların kâfir olduklarını bilecektir.
Bu âyette beyan olunan Cenab-ı Hakkın ahdiyle murad; her kavmin resulü vasıtasıyla o kavme taraf-ı ilâhiden va-rid olan emirler, nehiyler, Allah'ın kyllanyla ahdidir. Yahut ebül-beşer olan Hz. Âdem'le vâki olan ahiddir. Çünkü babalarıyla vâki olan ahid; evlâdı hakkında dahî ahiddir. Yahut Hz. Adem'in evlâdını arkasından çıkardığında vâki olan ahiddir. Çünkü; o vakit alınan ahidde ve Âdem'le vâki olan ahdin her ikisinde de şeytan'a ita-attan nehiy vardır.
Bu makamda şeytan'a ibadetle murad; şeytan'm vesveseyle insana tezyin etmiş olduğu müzahrefaUna aldanvp ona itaat etmektir ki adavetini beyanla itaattan nehyin sebebi beyan olunmuştur. Şu halde delil ve davayı tertip şöyledir: «Şeytan'a itaat memnudur. Zira şeytan adaveti meydanda bir düşmandır. Her düşman ki adaveti meydanda ola, ona itaat memnudur. Binaenaleyh; şeytan'a itaat memnu'dur». Şeytan'm adavetine sebeb; hasedidir. Çünkü; pederimiz Hz. Âdem'e taraf-ı İlâhiden vaki olan ta'zim ve tekrime dayanamayarak Allah'a isyan, Âdem'e ve evlâdına adavete azmederek ilâyevmilkıyam iğva edeceğini alenen izhar etti ve o azminde elyevm devam etmektedir.
Hulâsa; ehl-i cürüm olan kâfirlerin ehl-i imandan ayrılacakları ve Cenab-ı Hakkın onlara <ıBen size geytan'a ibadet etmeyin. Zira; şeytan sizin açıktan bir düşmanmızdır demedim mi?» unvanıyla tekdir edeceği bu âyetten dendir. müstefad olan fevaid cümlesin-
Elbette emrettim, inkâra mecaliniz yoktur. Mülk ü melekûtumda tedbir ve tasarrufta istiklâlimi tasdik etmenizi emretmedim mi? Şu halde niçin vasiyetimi tutup emrime imtisal etmediniz, şu doğru yolu terkle şeytan'm gösterdiği tarika neden sülük ettiniz?» demekle Cenab-ı Hak onları bir kat daha tevbih eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; ahdin muktezasını tamamıyla beyan için sevkolunmuştur. Zira; şeytan'a ibadetten nehyetmek zat-ı ulûhiyetine ibadet etmeyi müstelzim olduğundan ahd-i İlâhide her iki cihet de mevcuttur. Allahü Tealâ'ya ibadet tarikların en âlâsı ve ta'zime şayan olduğuna işaret için ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur. Yani «Allah'a ibadet edip şeytan'a ibadet etmemek büyük bir tariktir ki onun fevkmda ve ondan daha alî bir tarik olamaz» demektir.
Yâsin 36:60
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e selâmla iltifat edeceğini beyandan sonra onun mukabilinde ehl-i Cehennem'e varid olacak hitab-ı İlâhiyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Onun iğfalât-ı şeytaniyesine aldanmayın, emr ü nehyine müteallik vesvesesine itaat etmeyin. Zira; o sizin açıktan bir düşmanmızdır. Düşmanın sözüne bakılmaz demedim mi, itaat ettiğiniz surette şeytan'm sizi Cehennem'e götüreceğini ve bugünün geleceğini resullerim vasıtasıyla size söylemedim mi?» demekle ehl-i Cehennem ilzam olunurlar.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette im tdy azla, murad; kâfirlerin Cehennem'de birbirinden ayrılmalarıdır. Çünkü; bazı rivayete nazaran herbir kâfir için Cehennem'de hazırlanmış olan odaya sahibi girer, kapısı kapanır, o kâfir ebedülâbâd o odada kalır. Ne kimse onu görür, ne de o kimseyi görür. Şu halde kâfirler, için Cehennem'de azap ikidir : Birincisi: Azab-ı cismânî ki azab-ı Cehennemdir. İkincisi: Azab-ı ruhanîdir ki azab-ı firkattir. İkinci azap evvelkinden daha eşeddir. Zira azab-ı rûhânî; her zaman azab-ı cismânîden daha müessirdir. Amma müminlerin nimet-i cismânîyle mütena'im olacakları gibi nimet-i ruhaniyle de mütena'im olacaklarını nazm-ı celili beyan etmiştir. Çünkü; müminlerin Cennet'te evîâd ü lyal ve ah-bab ü yaranlarıyla sohbet etmeleri lezzet-i ruhanîdir.
Yahut imtiyaz la murad; şefaat edecek zannettikleri putlardan ve sair dostlarından ayrılmaktır. Zira; gerek putlardan, gerek dostlarından hiçbir şefaata nail olamayacakları gibi ayrı da düşeceklerdir. Binaenaleyh; hiçbirinden yardımwe fayda göremeyeceklerdir.
Yahut imtiyaz la murad; hayır ümid ettikleri herşeyden ayrı düşmek ve simalanyla ehl-i hayırdan ayrılmaktır. Çünkü; kâfirlerin yüzlerinde veya alınlarında küfürlerine alâmet olarak siyahlık zuhur edecek, herkes onların kâfir olduklarını bilecektir.
Bu âyette beyan olunan Cenab-ı Hakkın ahdiyle murad; her kavmin resulü vasıtasıyla o kavme taraf-ı ilâhiden va-rid olan emirler, nehiyler, Allah'ın kyllanyla ahdidir. Yahut ebül-beşer olan Hz. Âdem'le vâki olan ahiddir. Çünkü babalarıyla vâki olan ahid; evlâdı hakkında dahî ahiddir. Yahut Hz. Adem'in evlâdını arkasından çıkardığında vâki olan ahiddir. Çünkü; o vakit alınan ahidde ve Âdem'le vâki olan ahdin her ikisinde de şeytan'a ita-attan nehiy vardır.
Bu makamda şeytan'a ibadetle murad; şeytan'm vesveseyle insana tezyin etmiş olduğu müzahrefaUna aldanvp ona itaat etmektir ki adavetini beyanla itaattan nehyin sebebi beyan olunmuştur. Şu halde delil ve davayı tertip şöyledir: «Şeytan'a itaat memnudur. Zira şeytan adaveti meydanda bir düşmandır. Her düşman ki adaveti meydanda ola, ona itaat memnudur. Binaenaleyh; şeytan'a itaat memnu'dur». Şeytan'm adavetine sebeb; hasedidir. Çünkü; pederimiz Hz. Âdem'e taraf-ı İlâhiden vaki olan ta'zim ve tekrime dayanamayarak Allah'a isyan, Âdem'e ve evlâdına adavete azmederek ilâyevmilkıyam iğva edeceğini alenen izhar etti ve o azminde elyevm devam etmektedir.
Hulâsa; ehl-i cürüm olan kâfirlerin ehl-i imandan ayrılacakları ve Cenab-ı Hakkın onlara <ıBen size geytan'a ibadet etmeyin. Zira; şeytan sizin açıktan bir düşmanmızdır demedim mi?» unvanıyla tekdir edeceği bu âyetten dendir. müstefad olan fevaid cümlesin-
Elbette emrettim, inkâra mecaliniz yoktur. Mülk ü melekûtumda tedbir ve tasarrufta istiklâlimi tasdik etmenizi emretmedim mi? Şu halde niçin vasiyetimi tutup emrime imtisal etmediniz, şu doğru yolu terkle şeytan'm gösterdiği tarika neden sülük ettiniz?» demekle Cenab-ı Hak onları bir kat daha tevbih eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; ahdin muktezasını tamamıyla beyan için sevkolunmuştur. Zira; şeytan'a ibadetten nehyetmek zat-ı ulûhiyetine ibadet etmeyi müstelzim olduğundan ahd-i İlâhide her iki cihet de mevcuttur. Allahü Tealâ'ya ibadet tarikların en âlâsı ve ta'zime şayan olduğuna işaret için ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur. Yani «Allah'a ibadet edip şeytan'a ibadet etmemek büyük bir tariktir ki onun fevkmda ve ondan daha alî bir tarik olamaz» demektir.
Yâsin 36:61
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e selâmla iltifat edeceğini beyandan sonra onun mukabilinde ehl-i Cehennem'e varid olacak hitab-ı İlâhiyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Onun iğfalât-ı şeytaniyesine aldanmayın, emr ü nehyine müteallik vesvesesine itaat etmeyin. Zira; o sizin açıktan bir düşmanmızdır. Düşmanın sözüne bakılmaz demedim mi, itaat ettiğiniz surette şeytan'm sizi Cehennem'e götüreceğini ve bugünün geleceğini resullerim vasıtasıyla size söylemedim mi?» demekle ehl-i Cehennem ilzam olunurlar.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette im tdy azla, murad; kâfirlerin Cehennem'de birbirinden ayrılmalarıdır. Çünkü; bazı rivayete nazaran herbir kâfir için Cehennem'de hazırlanmış olan odaya sahibi girer, kapısı kapanır, o kâfir ebedülâbâd o odada kalır. Ne kimse onu görür, ne de o kimseyi görür. Şu halde kâfirler, için Cehennem'de azap ikidir : Birincisi: Azab-ı cismânî ki azab-ı Cehennemdir. İkincisi: Azab-ı ruhanîdir ki azab-ı firkattir. İkinci azap evvelkinden daha eşeddir. Zira azab-ı rûhânî; her zaman azab-ı cismânîden daha müessirdir. Amma müminlerin nimet-i cismânîyle mütena'im olacakları gibi nimet-i ruhaniyle de mütena'im olacaklarını nazm-ı celili beyan etmiştir. Çünkü; müminlerin Cennet'te evîâd ü lyal ve ah-bab ü yaranlarıyla sohbet etmeleri lezzet-i ruhanîdir.
Yahut imtiyaz la murad; şefaat edecek zannettikleri putlardan ve sair dostlarından ayrılmaktır. Zira; gerek putlardan, gerek dostlarından hiçbir şefaata nail olamayacakları gibi ayrı da düşeceklerdir. Binaenaleyh; hiçbirinden yardımwe fayda göremeyeceklerdir.
Yahut imtiyaz la murad; hayır ümid ettikleri herşeyden ayrı düşmek ve simalanyla ehl-i hayırdan ayrılmaktır. Çünkü; kâfirlerin yüzlerinde veya alınlarında küfürlerine alâmet olarak siyahlık zuhur edecek, herkes onların kâfir olduklarını bilecektir.
Bu âyette beyan olunan Cenab-ı Hakkın ahdiyle murad; her kavmin resulü vasıtasıyla o kavme taraf-ı ilâhiden va-rid olan emirler, nehiyler, Allah'ın kyllanyla ahdidir. Yahut ebül-beşer olan Hz. Âdem'le vâki olan ahiddir. Çünkü babalarıyla vâki olan ahid; evlâdı hakkında dahî ahiddir. Yahut Hz. Adem'in evlâdını arkasından çıkardığında vâki olan ahiddir. Çünkü; o vakit alınan ahidde ve Âdem'le vâki olan ahdin her ikisinde de şeytan'a ita-attan nehiy vardır.
Bu makamda şeytan'a ibadetle murad; şeytan'm vesveseyle insana tezyin etmiş olduğu müzahrefaUna aldanvp ona itaat etmektir ki adavetini beyanla itaattan nehyin sebebi beyan olunmuştur. Şu halde delil ve davayı tertip şöyledir: «Şeytan'a itaat memnudur. Zira şeytan adaveti meydanda bir düşmandır. Her düşman ki adaveti meydanda ola, ona itaat memnudur. Binaenaleyh; şeytan'a itaat memnu'dur». Şeytan'm adavetine sebeb; hasedidir. Çünkü; pederimiz Hz. Âdem'e taraf-ı İlâhiden vaki olan ta'zim ve tekrime dayanamayarak Allah'a isyan, Âdem'e ve evlâdına adavete azmederek ilâyevmilkıyam iğva edeceğini alenen izhar etti ve o azminde elyevm devam etmektedir.
Hulâsa; ehl-i cürüm olan kâfirlerin ehl-i imandan ayrılacakları ve Cenab-ı Hakkın onlara <ıBen size geytan'a ibadet etmeyin. Zira; şeytan sizin açıktan bir düşmanmızdır demedim mi?» unvanıyla tekdir edeceği bu âyetten dendir. müstefad olan fevaid cümlesin-
Elbette emrettim, inkâra mecaliniz yoktur. Mülk ü melekûtumda tedbir ve tasarrufta istiklâlimi tasdik etmenizi emretmedim mi? Şu halde niçin vasiyetimi tutup emrime imtisal etmediniz, şu doğru yolu terkle şeytan'm gösterdiği tarika neden sülük ettiniz?» demekle Cenab-ı Hak onları bir kat daha tevbih eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; ahdin muktezasını tamamıyla beyan için sevkolunmuştur. Zira; şeytan'a ibadetten nehyetmek zat-ı ulûhiyetine ibadet etmeyi müstelzim olduğundan ahd-i İlâhide her iki cihet de mevcuttur. Allahü Tealâ'ya ibadet tarikların en âlâsı ve ta'zime şayan olduğuna işaret için ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur. Yani «Allah'a ibadet edip şeytan'a ibadet etmemek büyük bir tariktir ki onun fevkmda ve ondan daha alî bir tarik olamaz» demektir.
Yâsin 36:62
Vacip Tealâ şeytan'm- adavetini beyandan sonra adavetini ic rasının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; sizden evvel çok kavimleri yoldan çıkarmakla helaklerine sebep oldu. Çünkü; onlar şeytan'a itaatle Cenab-ı Hakla olan ahid-lerini bozdular. Binaenaleyh; kendilerine mev'ûd olan Cennet'ten mahrum oldular ki nar-ı hazelâna müstehak olarak ebedî Cehen-nem'de kalacak bir hal kesbettiler. İnsan için tutacağı bir işin akıbetini o işe başlamazdan evvel düşünmek lâzım değil mi? Nasıl oluyor ki mefsedeti meydanda olan bir habisin arkasına düşüyorsunuz?
Bu âyette şeytan'm birçok ümmetleri yoldan çıkardığı muhakkak olduğu halde ona ittiba'daki vehamcti düşünmek lâzımken düşünmeyenleri Cenab-ı Hak tevbih ve tekdir etmiştir.
Yâsin 36:63
Vacip Tealâ şeytan'm idlâli muhakkak olduğunu beyandan sonra ıdlâl olunan kimselere yevm-i kıyamette vâki olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor,
Bu âyette üç cihetle kâfirlerin hasret ve nedametlerini beyan vardır : Birincisi: Cehennem'e girmeleriyle emir ihanet içindir ki »Haydi, girin şü dar-ı cahîme» demek onları tahkir ve terzildir. İkincisi: «Bugün girin" demek azabın hazır ve lezzetin zail olduğuna işarettir. Üçüncüsü: Küfürleri sebebiyle Cehenem'e girdiklerini beyandır. Çünkü; küfran-ı nimet edenlerin mün'imine karşı utanması pek büyük âr ve acıklıdır. Vaad olunduklarını beyan etmek dünyada vaki olan vaade sem-i itibar etmediklerinden dolayı bu azaba duçar olduklarını ihtarla hüzün ve elemlerini arttırmaktır.
Hulâsa; kâfirlerin Cehenem'e girecekleri zaman «İşte şu Cehennem dünyada sizin vaad olunduğunuz Cehennem'dir. Haydi, küfrünüz sebebiyle girin o Cehennem'e» denileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:64
Vacip Tealâ şeytan'm idlâli muhakkak olduğunu beyandan sonra ıdlâl olunan kimselere yevm-i kıyamette vâki olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor,
Bu âyette üç cihetle kâfirlerin hasret ve nedametlerini beyan vardır : Birincisi: Cehennem'e girmeleriyle emir ihanet içindir ki »Haydi, girin şü dar-ı cahîme» demek onları tahkir ve terzildir. İkincisi: «Bugün girin" demek azabın hazır ve lezzetin zail olduğuna işarettir. Üçüncüsü: Küfürleri sebebiyle Cehenem'e girdiklerini beyandır. Çünkü; küfran-ı nimet edenlerin mün'imine karşı utanması pek büyük âr ve acıklıdır. Vaad olunduklarını beyan etmek dünyada vaki olan vaade sem-i itibar etmediklerinden dolayı bu azaba duçar olduklarını ihtarla hüzün ve elemlerini arttırmaktır.
Hulâsa; kâfirlerin Cehenem'e girecekleri zaman «İşte şu Cehennem dünyada sizin vaad olunduğunuz Cehennem'dir. Haydi, küfrünüz sebebiyle girin o Cehennem'e» denileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:65
Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'e girmeleriyle emir verileceğini beyandan sonra onlar ma'siyetlerini inkâr edeceklerse de muktedir olamayacaklarını beyan, etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler günahlarını inkâra başladıkları günde onların ağızlarını açtırmaz ve söyletmeyiz. Zira; vâki olan günahlarını inkâra cür'et edince nutka kudretini aldığımızdan ağızları mühürlenmiş gibi sükûta mecbur olurlar, işledikleri günahları bize elleri haber verir, ayakları da dünyada kesbetmiş oldukları günahlara şehadet ederler. Binaenaleyh; o âsî olan kimse mebhût ve hayran kalır. Zira; kendi a'za-yı eevarihinin kendine dost olacağını, lehine şehadet edeceğini ümid ederken ümidinin hilâfına aleyhine şe-hadetleri elbette onu mebhût ve hayran eder.
Fahri Hâzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanlar! veçhile ellerin konuşup ayakların şehadeti; hakikatta tekellüm ve şehadettir.. Çünkü; tekellüm hususunda lisanla sair a'za beyninde kudretuliaha nispetle fark yoktur. Zira; Allahü Tealâ'nm lisana verdiği kuvve-i nutkiyeyi sair a'zaya dahi vermesinde bir mani yoktur. Binaenaleyh; lisanı söyleten Allahü Tealâ sair a'zayı da söyletebilir. Şu halde günahları inkâra cür'et eden lisanı iskâtla sair a'zaya ikrar ettirmekle günah sahibini rezil ve rüsvâ eder.
Yahut lisanın tekellümü ve ayakların şehadetleri; efâl-i ka-bîhaya delâletleri ve günahların eserinin o a'zalarda zahir olmasından kinayedir. Fakat lâfz-ı Kur'ân'ı hakikatta tekellüm ve şeha-dete hamletmekte bir mani olmadığından ma3nâ-yı hakîkîsi murad olunmak evlâdır. Çünkü; ma'nâ-yı hakîkîyi murad etmek mümkün olan yerde mecaz ve kinaye ma'nâları aramaya hacet yoktur.
Eller ve ayaklar gibi a'za-yı sairenin tekellümleri ihtiyarî olup icbarî olmadığına işaret için tekellüm ve şehadet nefs-i a'zalara ::-.nad olunmuş, Vacip Tealâ'ya isnad olunmamıştır. Ekseri günahların ellerle işlendiğine işaret için ellerden yalnız tekellümle iktifa olunup şehadet; ayaklara isnad olunmuştur.
Kâfirlerden sudur eden günahlar ve çirkin işler kendilerinden i'raz etmek icab. edip i'raza şayan olduklarına işaret için hitaptan gaibe iltifat olunarak yerinde varid olmuştur.
Hulâsa; yevm-i kıyamette kabahatini inkâra cesaret edenlerin dillerinin bağlanacağı ve günahlarını elleriyle ayaklarının ikrar ederek şehadet edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.
Yâsin 36:66
Vacip Tealâ kâfirlerin bazı ahvalini beyandan sonra onların dünyada müstehak oldukları cezayı vermediğini ve onlara müsaade ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; gözleri açık olarak tarik-ı hidayeti görüp bildikleri halde tarik-ı hakka sülük etmeleri lâzımken ihtida etmediklerinden dolayı elbette ma'zeretsiz muazzep olacaklardır. Binaenaleyh; ihtida etmediklerine ma'zeret beyan etseler ma'-zeretleri kabul olunmaz. Çünkü; kabule şayan ma'zeret dermeyan edemezler ki kabul olunsun.
Yâsin 36:67
Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada müstehak oldukları cezadj bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz isteseydik onların suratlarını tebdil ederdik de ol-.; dukları mahalde dikili kalırlar, ne bir tarafa gitmeye ve ne de gitmiş olsalar geri dönmeye kaadir olurlardı. Halbuki biz bunlardan hiçbirini yapmadık. Binaenaleyh; gözleri görür ve kuvve-i cisma-myeleri yerinde ve kuvve-i akliye ve sair idrakleri yolunda oldu-, ğu cihetle tarikı hakka ihtidalarına bir mani olmadığından ihtida etmeleri lâzımken ihtida etmediler. Bununla beraber yevm-i kıyamette cinayetlerini inkâra cür'et edince biz onların ağızlarını mühürler, söyletmeyiz. Zira; bilcümle vücutları ve a'zaları yerinde olduğu için i'tizara mecalleri yoktur. Çünkü; her cihetle avarızdan saîim olduklarından i'tizar etseler kabul olunmaz. Şu halde âhirette lisanlarının kapanmasıyla azap olundukları gibi dünyada gözlerinin kör olması ve sair a'zalarımn tebdil olunmasıyla ikab olunmaya müstehakîardır. Lâkin dünyada azap olunmalarına meşiyyet-i İlâhiye teaîlûk etmediğinden dünyada ikab olunmadılar ki ; âhirette bir diyecekleri kalmasın.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile iptida bir tarîka gitmek; gittiği yerden geri gelmekten daha müşkül olduğuna işaret
için evvelâ gitmek manâsına olan nefyolunmuş ve ba'- ; dehu daha kolay olan riicû' nefyolunmuştur.
Tames ; gözünü bütün kapayıp yüzüyle beraber olmak manâsına olup mesih ; bütün vücudun ve ] a'zalann tebdilinden ibaret olduğu cihetle ehvenden as'aba yani ; kolaydan güç olana tedriç tariki ihtiyar olunmuştur. Çünkü; a'mâ olan bir adam kuvâ-yı sairesiyle vucuh-u tasarrufu idrak edebildiği gibi bazı ülfet ettiği mahalle de gidip gelebilir Amma memsuh olan, yani vücuduyla azaları cemadata tebeddül eden kimse hiçbir şeye muktedir olamadığından kör olmak vücudun bilkülliye tebeddülünden çok kolaydır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak «Dilemiş olsaydık gözlerini kör ederdik. Daha ziyade dilemiş olsaydık bütün vücutlarını cemadata veyahut maymun v.s. gibi hayvanat-ı behimi-yeye tebdil ederdik de hiçbir şeye muktedir olmazlardı, lâkin biz bunların hiçbirisini yapmadık, âlet-i ihtidalarına bir zarar getirmedik ki ihtida etsinler, etmedikleri surette i'tizara mecalleri olmasın» buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hak dilemiş olsa onları bütün idrakten mahrum kılmaya kaadirken her türlü müsaadeye onları mazhar ettiği ve bu mazhariyeti hüsnü isti'mâl etmediklerinden dolayı i'tizara mecalleri kalmadığı bu iki âyetten müstefad olan fevaiçLcümle-sindendir.
Yâsin 36:68
Vacip Tealâ enbiya-yı izam vasıtalarıyla kâfirlere ihtida ta-rikları beyan olunduğundan i'tizar kapılarının kapandığını beyandan sonra ömürleri cihetinden dahî i'tizara mecalleri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bir kimsenin ömrünü uzatırsak onu erzel-i ömre reddederiz. Ömürlerinin uzamasını isterler de erzel-i ömre varacaklarını düşünmezler mi? Zira; insanın Ömrü uzadıkça zaafı tezayüd ve kuvveti tenakus eder, bünyesi küçülür, şekli tagayyür eder. Hatta sabiye benzer bir hale avdet eyler. Binaenaleyh; fehm ü idrakten hâlî, akl ü tedbirden ârî bir hale geldiğinden ömrü uzun olmakla uzadıkça tarik-ı savaba ihtida etmesi lâzım gelmez. Şu halde Ömrünün uzun olmasıyla necata dahil olmak muhakkak olamaz. Binaenaleyh; «Ömrümüz kısa oldu, uzun olsaydı biz ihtida ederdik» demekle kabule şayan bir itizar dermeyan etmiş olmazlar.
Nisâbûrfnin beyanı veçhile bu âyet; yevm-i kıyamette kâfirlerin ömür cihetinden i'tizar kapılarını kapamıştır. Zira; onlar «Biz dünyada az yaşadık. Eğer dünyada çok ömür verseydin bizde kusur bulamazdın» demelerini bu âyet-i celile reddetmiştir. Çünkü; azıcık ömürde ihtida mümkünken ihtida etmeyen çok yaşasa yine ihtida etmeyeceği ve belki ihtidaya kaabiliyet kalmayacağı meydandadır. Zira; beyan olunduğu veçhile insanın yaşadıkça şuuru azaldığı herkesçe ma'lûm bir hakikattir.
Hulâsa; insan pek uzun yaşadıkça suretinin tagayyür edeceği idrakinin azalacağı ve bu cihet düşünmeye şayan olup erzel-i ömrü istemek ma'kul birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:69
Vacip Tealâ vahdaniyetine ve hasra müteallik ahvali beyan-dan sonra Resûîullah'm risaletini inkâr edenleri reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; Biz Azîmüşşan Muhammed (S.A.) e şiir ta'lim etmedik. Zira şiir; külfetle söylenir, kaafiye ve vezinle örülmüş muzahref uydurma bir söz olduğu gibi evham ü hayalât üzere bina kılınmış birtakım mevhumattan ibarettir. Binaenaleyh; Kur'an'la şiir beyninde asla müşabehet yoktur, böyle mevhumât ve hayalâtla uğraşmak Muhammed (S.A.) e lâyık olmaz, yakışmaz ve Muhammed (S.A.) in söylediği Kur'an ise birtakım ma'kul fenler ve hüküm-, lerle dolu, saâdet-i dareyne îsâl edecek ahkâmla müzeyyen, şiirde mevcuttan mevhûmâttan münezzehtir,
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin. beyanları veçhile Resûîullah'm üm-mî olup okuyup yazmak ciheti kendine müsait olmadığı gibi şiir söylemek murad etse söylemek müyesser olmaz. Binaenaleyh; an-kasdın şiir söylemekten memnu'dur ki mu'cizat-ı bahire ve ilâyev-milkıyam bakiye olan Kur'an'da şüphe vâki olmasın. Binaenaleyh; Resulullah (S.A.) Efendimiz ankasdm şiir inşa etmediğinden kâfirlerin isnadından beridir. Amma şiir suretinde kavl-i şerifi gibi sudur eden şeyler bilâkasdin tesadüf üzere varid olmuştur. Binaenaleyh; asla söylemeye kasıt olmadığı gibi tertibine azim de yoktur.
Şu manâ de bulunan zamirin Resuîullah'a râci olduğuna nazarandır. Amma zamir Kur'an'a râci .olduğuna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir.
Hulâsa; Resuîullah'a şiir ta'lim olunmadığı, şiirin Resul ul-lah'a ve Kur'an'a lâyık olmadığı, Kur'an'm şiir olmayıp ancak vaaz u nasihattan ibaret olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Yâsin 36:70
Vacip Tealâ Kur'an'm ne şiir ne de şiir olmaya lâyık olmadığını beyandan sonra Kur'an'm inzalinden hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an'Ia hal-i hayatta olan ukalâ inzar olunur. Yoksa aklı olmayan emvat kabilinden birtakım fikirsiz ahmakla Kur'an'-dan intifa' edemeyecekleri için Kur'an'Ia inzar olunmazlar, Kur'an vasıtasıyla kâfirler üzerine kelime-i azap vacip olsun için Kur'an nazil olmuştur. Çünkü; Kur'an'a iman etmediklerinden dolayı kendilerine azap, Kur'an'la tebliğ olunur.
Kur'an'Ia inzar olunmayan kâfirlerin emvat kabilinden olduklarına işaret için Kur'an'la hayy olanların inzar olunacağı beyan olunmuştur. Çünkü; kâfirlerde eser-i hayat olan iman ve ma'rife-tuîlah olmadığı için keenne ölülerdir.
Hulâsa; Kur'an'ın inzalinden maksat hayat sanından olan kimseleri inzar etmek ve iman etmeyen kâfirler eser-i hayat göste-. remediklerinden dolayı onlar üzerine azabı icab eden kelimeyle azabın vacip olması olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cü lesindendir.
Yâsin 36:71
Vâeip Tealâ risalete müteallik olan bazı mesaili beyandan so$2 ra vahdaniyetine delâlet eden bazı delâili beyan etmek üzere buyuruyor.
Eğer hayvanatın hepsini biz vahşi ve onların emirlerine itaatsiz halketmiş olsaydık onlar hiçbirinde tasarrufa muktedir olamazlardı. Halbuki o büyük cüssede olan develeri, mandaları biz onların emrine muti' kıldık ve taht-ı esaretlerine koyduk ki istedikleri veçhüzere isti'-male muktedirlerdir, kendilerinin sun'u olmaksızın bu kadar ^ nimetlerimizi halkedip ellerine teslim ettiğimiz halde nasıl oluyor ki küfran-ı nimet ederek vahdaniyetimizi inkâr ediyorlar? Bu inkârları taaccübe şayandır.
Yâsin 36:72
Vâeip Tealâ risalete müteallik olan bazı mesaili beyandan so$2 ra vahdaniyetine delâlet eden bazı delâili beyan etmek üzere buyuruyor.
Eğer hayvanatın hepsini biz vahşi ve onların emirlerine itaatsiz halketmiş olsaydık onlar hiçbirinde tasarrufa muktedir olamazlardı. Halbuki o büyük cüssede olan develeri, mandaları biz onların emrine muti' kıldık ve taht-ı esaretlerine koyduk ki istedikleri veçhüzere isti'-male muktedirlerdir, kendilerinin sun'u olmaksızın bu kadar ^ nimetlerimizi halkedip ellerine teslim ettiğimiz halde nasıl oluyor ki küfran-ı nimet ederek vahdaniyetimizi inkâr ediyorlar? Bu inkârları taaccübe şayandır.
Yâsin 36:73
Vacip Tealâ hayvanların menfaati yalnız binmeye ve yenmeye mahsus olmayıp daha birçok menfaatları olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Halbuki bu nimetlerin herbirine ayrı ayrı binlerce şükretmek icab ederken şükrü terketmekten daha büyük kabahat olur mu? Zira; şükrü terketmek âhiretçe mes'ûliyeti mucip olduğu gibi dünyaca da nimetin noksa-niyetini icab eden esbaptandır.
niam kelimesinin cem'idir. Niam ; deve, koyun ve sığır gibi hayvanat-ı ehliyeye ıtlak olunur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile deve ve koyun gibi hayvanların hilkatlarmda olan garabete ve menfaatlarmda olan kesrete binaen hayvanat içinden Cenab-ı Hak bunları zikir buyurmuş ve insanların menfaatları için halkolunan hayvanata malik olmaları devamlı olduğuna işaret için malik olduklarını beyan eden cümle, devama delâlet eden cümle-i ismiye olarak varid olmuştur. Yani «Nev'-i insan mevcut oldukları müddetçe nev'-i hayvana malik ve malikiyet, memlükiyet intizam üzere devam eder, hâl berakis olmaz» demektir. Şu halde insanın ömrü oldukça şükre devam etmesi lâzımdır. Bu âyet-i celilede Ce-nab-ı Hak vahdaniyetin deîâil-i afakiyesinden bizzat insana hizmet eden hayvanatı zikretmiş ve menfaatlarmm çokluğuna işaret için ve cemi' galarıyla varid olmuştur.
Hulâsa; insanların sun'u olmaksızın Allahü Tealâ'nm insanların menfaatları için halkolunan hayvanlara nazar-ı ibretle bakıp vahdaniyete istidlal etmeleri lâzım ve bu gibi gözleri önünde olan âsâr-ı bediaya nazar etmemek bir emr-i münker olduğu, bu hayvanları Cenab-ı Hak insanlar için zelil ve münkad kılarak insan-I lan onlara malik kıldığı, bazılarını binmelerine, bazılarını da yemelerine tahsis buyurduğu, hayvanların insanlar için menafi-i ke-siresi bulunduğu, bu nimetlere şükretmemek kabahat olup şükretmek elbette vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle- sindendir.
Yâsin 36:74
Vacip Tealâ vahdaniyete delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra şu beyan olunan delillerden istifade, etmeyen kâ-; firlerin dalâletlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-i Hakkın şu ta'dad olunan nimetlerini müşahede edip dururken birtakım taştan, ağaçtan yapılmış putları kendilerine yardım eder yahut şefaat ederler ümidine binaen Allah'ın gayrı olarak ma'bud ittihaz ettiler, ibadete ehil gördüler, ma'bud-: larınm yardımlarını rica ettiler, onların sayesinde sayeban olacaklarını itikad ve intizarda bulundular. Maahaza o putlar denî ve eş-ya-yı hasiseden oldukları cihetle yardım edemedikleri gibi yârdım; da olunmazlar. Zira; onlardan yardım bekleyen kâfirlerin çekiçleri' ve testereleri altında makhurlardır.
Garibi şürasıdır ki kendi ellerinde kırılmak ve kesilmek gibi rezalet ve sefaletlere katlanan birtakım taşa ve ağaca iba kadar hamakat ve cehalet olamaz.
Yâsin 36:75
Vacip Tealâ kâfirlerin itikad ve mezheplerinin butlanını' yandan sonra rey ü tedbir ve düşüncelerinin bütün zarar olduğu- j nu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar putları hıfzetmekle gûnâgûn hizmetlerle! ve etraflarında dolaşmakla meşgullerdir, onlara göğüste ta'zim| eden askerlerdir. Yahut «Putlar kâfirlere hazır asker oldukları halde yardım etmeye muktedir olamazlar» demektir. Çünkü kâfirlerin putları daima hazır bulundurmaktan maksatları; kendilerine yardım ümididir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile putlar kâfirlerin yevm-i kıyamette azap olunmaları için hazırlanmıştır. Zira; putlar Cehennem ateşine tutruk olacaklarından onlar haklarında yakıcı askerlerdir. Putların hazır oldukları halde yardıma muktedir olamadıklarını beyan; kemal-i acizlerini beyanla onları tahkir olduğu gibi onlara ibadet eden kâfirleri dahî tahkirdir. Zira; hazır olmaksızın yardım edememekte o kadar kusur olmaz, lâkin yardım için hazırlanıp da yardım edememek aczin nihayesidir.
Hulâsa; yardım ederler ümidine binaen kâfirlerin putları ma'bud ittihaz ettikleri ve putlar ise kâfirler için hazır asker oldukları halde yardıma iktidarları bulunmadığı ve binaenaleyh; kâfirlerin bu düşünceleri zarardan başka birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra sözlerine itibar olmadığını beyanla Resulünü tesliye etmek üzere
Yâsin 36:76
buyuruyor.
Çünkü; biz onların kalplerinde olan itikadât-ı fâsidele-j rini ve zahirde işledikleri çirkin amellerini bilince senin için hüz-j netmek .lâzım gelmez. Zira; biz senin tarafından ahz-ı intikam vei her fiilleri üzerine mücazat edeceğiz. Şu halde sizin için telâş edecek birşey yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ilm-i ilâhinin herşeye taallû-j kunda mübalâğa olmak üzere gizli olan şeyleri bildiğini beyanı,; aşikâr olan şeyleri bildiğini beyan üzerine takdim olunmuştur.' Yahut zahirde olan şeyin el'bette kalpte bir mukaddimesi olup onaj ilm-i İlâhinin taallûku zahire taallûkundan mukaddem olduğu ci-j .hetle esrara taallûkunu beyan takdim olunmuştur.
Bu makamda hüznü nehiy; kâfirlerin sözlerine taallûk ediyorsa da hakikatta Resûlullah'ı hüzünden nehyetmektir. Çünkü birşe-yin sebebinden nehyetmek; o işin aynından nehyetmek olduğundan Resûlullah'ı hüzünden nehiydir. Binaenaleyh; manâ-yı nazıra:
…
demektir. Zira hüzne sebep olan sözü hüzün vermek-i ten nehiy; ayn-ı hüznü nehiydir.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı Resûlullah'ı tesliye olduğu! gibi kâfirleri de tehdiddir. Zira gizli aşikâr her işlerini bildiğini I beyan etmek; onları ef'âl-i kabihaları üzerine korkutmaktır. Çünkü! bir kimse Vacip Tealâ'mn herşeyi bildiğini ve bilhassa kendi ef'â-lini bildiğini bilince kötü işlerden nefsini menetmesi lâzımdır. Binaenaleyh; aklı olan bir kimse ne işlerse o işin başında işleyeceği şeyi Allah'ın bildiğini düşünerek işler.
Yâsin 36:77
Vacip Tealâ zat-ı ulûhiyetine ibadetin vücubunu beyan ve vahdaniyetine delâil-i âfâkiyeyi zikrettikten sonra insanın kendisinde olan delâil-i nefsiyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran âyet-i ce-. lile; Resûlullah'ı ikinci bir tesliyedir ki «Hasrı inkârlarına nispetle Kur'an'a şiirdir demeleri daha ehven» demektir, kâfirlerin inkârlarını mübalâğayla red ve birkaç cihetten takbih vardır. Çünkü; âyette şu inkârlarından taaccüb olunduğu gibi husumette ifrat ettikleri ve bidaye-i hilkatları meydanda inkârı gayr-ı kaabil bir hakikat olduğu halde ondan daha kolay olan hasra kudretullahı inkâra cür'etleri ve hasis bir meniden böyle şerif, kadd ü kaameye, hüsn-ü surette malik bir halde halkolunmak nimetine şükretmek lâzımken bilâkis tekzibe ve inkâra cür'et etmeleri gayet cahilane bir inattan ibaret olduğu beyan olunmuştur.
Âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü şöyle rivayet olunuyor: Küf-, far-ı Kureyş'ten (Übeyy b. Half), (Ebu Cehil), (Âs b. Vâil) ve (Velid b. Muğire) haşir hakkında mübahaseleri neticesinde «Mu-hammed (S.A.) Allahü Tealâ kıyamette ölüleri diriltecek diyor. Lât ve "Uzza'ya kasem ederim ki ben gider, onunla muhasama ederim» der ve bir çürümüş kemik alır, huzur-u nebiye gelir, kemiği parmağıyla ufaltır, der ki «Yâ Muhammed! (S.A.) Şu kemik çürüdükten sonra bunu AUahii İealâ'mn dirilteceğini re'y eder misin?» deyince Resulullah «Evet yâ kâfir! Allahü Tealâ seni öldürdükten sonra diriltir ve Cehennem'e ithal'eder» buyurur ve bu âyet nazil olur. Bu rivayete nazaran âyet; (Übeyy) i red ve mezheplerini iptal için nazil olmuşsa da sebeb-i nüzulün hususuna itibar olmayıp itibar elfazm umumuna olduğu cihetle bu âyet; hagrı inkâr eden her ferdi red içindir.
Yâsin 36:78
Vacip Tealâ haşir hakkında insanın husumetini icmalen beyan ettikten sonra o husumeti tafsil ve keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte böyle diyerek muârazada bulunur ve şiddetle hasrı inkâr eder. Halbuki iptidaen gayet hakîr bir damla sudan suretleri muhtelif azalarla insanı halketmeye kaadir olan zat-ı ulûhiyetimizin ölmüşleri ihyaya kaadir olacağına hükmeder de inkâra cesaret etmezdi. Çünkü haşir; iptida-yı hilkattan çok ehvendir. Zira; iptida-yı hil-katta birbirine eczaları müşabih olan meniden eller, kollar, kulaklar ve gözler gibi birbirine benzemeyen a'zaları halkla beraber o a'zalara yekdiğerine muhalif olarak akıl, söz, dil ve işitmek gibi havassı tevdi ile ind-i ulûhiyetinde mahlûkat-ı saire üzerine mü-kerrem kılan Allahü Tealâ çürümüş eczaları toparlamakla halke-deceği evleviyetle sabit olduğunu itikad eder de itiraz etmezdi.
İnsanın müteşabihülecza' bir nutfeden muhtelifüla'za ve kavî olarak halkolunması Vâcibülvücud'un fâil-i muhtar olduğuna delâlet ettiğinden tabiiyyûnu kendi hilkatlarıyla reddederek insafa davet eder. Çünkü; eğer tabiat vasıtasıyla olsaydı ecza-yı asliyesinde muhalefet olmayan meniden halkolunan azalar da muhalif olmazdı, halbuki muhaliftir. Şu halde fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olur, tabiatın te'siriyle değildir.
Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet; kemikte hayat bulunduğuna ve ölmüş hayvanın kemiği necaset olduğuna d'elâlet eder. Zira; hayat kemiğe taallûk edince kemikte hayat olacakı gibi hayatın arkası mevt olduğundan kemiğe mevt de taallûk edeceği aşikârdır. Amma eimme-i Hanefiye indinde kemik tahir-dir. Zira; kemikte hayat olmaz. Âyet-i celilenin manâsı:
…
de7ıü inektir, yoksa kemiğe hayat veriı 'manâsına değildir.
Yâsin 36:79
Vacip Tealâ hasrı inkâr eden müşriklerin muhasamalarını bej yandan sonra onları ilzam ve iskât tarikıyla cevap vermek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile hasrı inkâr edenlerin şüpheleri; meyyitin eczasının herbir cüz'ü bir yerde olup bunu toplamak müşkül olmasıdır. Bu şüphelerini Cenab-ı Hak cümle-i celilesiyle izale buyurmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ insanın ecza-yı asliye ve fer'iyesinin nerelerde olduğunu bilince o eczaların bazısı maşrıkta, bazısı mağripte olsa dahî onları cem'edip birbirine raptetmesinde işkâl yoktur, herbirini bir yere toplar, onların eski şekillerini iade eder, hayat verir. Hatta vuhuş ve tuyurun eklettiği eczaları dahi toplar. Çünkü; kudretullaha karşı bir hail yoktur.
Yâsin 36:80
Vacip Tealâ hasrı inkâr edenleri ilzam için insanın hilkatmda olan acaip ve garaibi beyandan sonra hasrın imkânının vukuunu ispat eder delil~i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ halkın eczalarını yekdiğerinden ayırmaya ve her şahsın eczalarını yekdiğerine rabıtla imtizaç ettirmeye neden kaadir olmasın? Elbette kaadir olur. Zira; Vacip Tealâ şol alîm ü hakimdir ki sizin için yeşil ve kendisinden su damlayan ağaçtan ateş halkediyor. Halbuki ateşle su beyninde zıddiyet ma'-lûmdur, bunu inkâra mecaliniz de yoktur. Çünkü; siz daima ondan ateş yakıp intifa' ediyorsunuz. Şöyle su damlayan ağaçtan ateşi halka kaadir olan Allahü Tealâ ölmüş insanları ihyaya neden kaadir olmasın? .
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran yeşil ağaç la murad; (merh) ve (afar) isminde iki nevi ağaçtır. Arabistan'ın bazı nahiyelerinde mevcuttur. Dağ başlarında ateş yakmak isteyenler bu ağaçtan iki budak keserler. Merhi afara vurunca biiznillâh ateş çıkar, ondan ateş tutuşturmakla intifa' ederler, halbuki her ikisinden de su damlar. Bu intifaları istimrar ve devam üzerine olduğuna işaret için
ateş yakarsınız manâsına olan lâfzı istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur.
Yâsin 36:81
Vacip Tealâ hasrın vücuduna delâlet eden âfâkî ve enfüsî bazı delâili beyandan sonra delâü-i âfâkiyeden daha büyüğünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; cümlesi ilm-i İlâhide mahfuz ve yekdiğerinden mümtazdır. Bunların cümlesi Vacip Tealâ'ya nispetle kolaydır, nasıl kolay olmasın?
Yâsin 36:82
Zira; emr-i İlâhi ve kaza-yı sübhânînin sür'at-ı nüfuzunda asla.taahhur yoktur-. Binaenaleyh; ot emri gelince me'mur Ve mahkûm olan şey hemen olur, olmamak imkânı yoktur. Çünkü; imtina' etmek veyahut biraz durmak veyahut âlet isti'mâl etmek gibi şeyler tasavvur olunmadığından derhal sahra-yı vücuda arz-ı endam etmekten başka çare olamaz.
Yâsin 36:83
Vacip. Tealâ zat-ı ulûhiyetinin herşeye kaadir ve herşeyi- bildiğini beyandan sonra cemi-i nekaisten münezzeh olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
MeIekût; bir şeye 'malik olmakta mübalâğa manasınadır. Yani herşeye malik olmak Allahü Tealâ'ya mahsustur, Allah'ın gayrı hiçbir şeye hakîkî malik yoktur. Şu halde insanların maliki-yetleri arızîdir, hakîkî değildir. Bundan evvelki âyetler Vâcîp Te-alâ'nın cemi-i nekaisten tenzihini icab ettiğine işaret için tefria
delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Bu âyet-i celile; âhi-reti, hasrı, neşri ve vahdaniyeti icmalen beyan etmiştir. Çünkü; herşeyin melekûtu yed-i kudretinde olmak; şeriki ve nazirî olmadığına delâlet ettiği gibi eşyada onunla beraber kafiyen bir mutasarrıf olmadığına dahi delâlet eder. Merci-i hakîkî ancak o olmak ise âhiretin vücuduna delâlet eder.
(Ibn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran (Sure-i Yasin) in fezaili hakkında ehadis-i celile mevcuttur. Meselâ «Herşeyin kalbi var, Kur'an'm kalbi (Yasin) dir. Binaenaleyh; bir kimse Allahü Tealâ'mn rızası için (Sure-i Yasin) i okursa Allahü Tealâ onun günahlarını mağfiret eder ve yirmi iki kere (Yasin) in gayrı Kur'an'ı okumuş gibi olur» hadis-i şerifiyle yine Resulullah'm «Hangi müslim melekülmevt geldiğinde yanında (Yasin) okunursa her harfi başına on melek nazil olur, ölecek kimse huzurunda saf bağlar, istiğfar ederler, gaslinde hazır bulunurlar, cenazesine ittibâ' ederler, namazını kılarlar. Hatta defninde hazır olurlar, Cennet şarabından şerbet gelip içmedikçe onun ruhu kabzolunmaz» buyurduğu mervidir. Şu halde ehl-i İslâmdan vefat edecek kimsenin yanında bulunanlara lâzım olan (Sure-i Yasin) i kıraat etmektir.
Saffat 37:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz se| iki âyeti havidir.
Yahut
…
Yahut
…
Saf; nesak-ı vâhid üzere sıraya dizilmektir. Bu makamda saf; meleklerin sıfatları ve şanlarıdır. Yeryüzünde ehl-i imanın cemaatla namazda saf bağladıkları gibi gökyüzünde melekler emr-i ilahiye safbeste olarak intizar ettiklerinden meleklere sâffât denilmiştir. İnsanların mahlûkata yemin etmeleri caiz değilse de Allahü Tealâ'nm bazı mahlûkatmm şerefine işaret için yemin etmek âdetidir. Su halde meleklere yemin; taraf-ı İlâhiden meleklerin şanlarım âlî kılmaktır.
Saffat 37:2
Yani; salevat-ı hamseyi ve bilhassa teheccüçhnamazını eda için ayak üzeri safbeste olmuş, mevaiz ve nesayihle halkı menhiyattan men'-i tamla zecreden, âyat-ı İlâhiyeyi tilâvet ve şerayi-i Muham-mediyeyi dersle halka- tefhim ve tebliğ eden ulema-yı âmilinin zatlarına kasem ederim ki sizin Rabbiniz birdir. Yahut i'lâ-yı keli-metullah için saf bağlamış gaziler ki onlar a'da-yı dinle mücahede. için atlarını dizginleriyle zecretmekle beraber zikrullahı tilâvet eder ve tekbirle a'dâya hücum eden mücahidlere kasem ederim ki sizin ma'budü'nuz birdir.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları ..veçhile kelimelerinde bulunan lâfzı evsaf beyninde tertibe işaret içindir. Çünkü; bazı ulemanın beyanına nazaran bu âyette beyan olunan şu üç sıfat ki saf, zecir ve iiL lâvet; Kur'an'ın âyetlerinin sıfatıdır. Zira; âyât-ı Kur'aniyenin bazıları tevhidi, bazıları Allah'ın ilm ü kudretini, bazıları nübüvvet ve âhireti, bazıları tekâlif-i ahkâmı ve bazıları ahlâk-ı haseneyi beyan hususunda olduğundan her bir âyet kendi makamında sabit ve müretteb, tebeddül ve tagayyur kabul etmez derecede muntazam bulundukları cihetle mücahede sıfatta sebat eden eşhasa benzedik-. lerinden âyât-ı Kur'âniyeden sâffâtla ta'bir olunmuştur. Binaenaleyh zacirâtla fnurad; halkı menahîden zecreden âyetlerdir. TâIiyâtla murad; a'mâl-i salihdya çalışmak vacip olduğuna delâlet eden âyetlerdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demek olur.
cümle-i celüesi kaseme cevaptır, vahdaniyeti kasemle beyanda muksemünbihin şanına ta'zim ,ve şerefine işaret olduğu gibi beyan olunan hükmü te'kid dahî vardır.
Saffat 37:3
Vacip Tealâ ma'budun vâhid olduğunu beyandan sonra v niyetin delilini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu kadar ki mah-lûkatın Rabbi elbette vâhiddir., Çünkü; semâvâtla arzın vücud ve intizamı başkalarının imkânıyla beraber şu suret-i garibe ve san'-at-ı bedia üzere bulunup asla tagayyur ve tebeddül etmemesi Vacip Tealâ'nm vücuduna, vahdaniyetine, ilim ve kudretine açıktan delâlet eder ki asla şüphe götürmez.
Nisâbûrî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile meşarıkla murad; güneşin doğduğu mahallerdir. Şemsin doğduğu mahallin hergün yenilenmesi, senede üç yüz altmış beş günde asla tahallüf etmeyerek intizam-ı daim üzere tulûu ve her günde o gün için ta'yin olunan mahalden doğup ahar mahalle tecavüz etmemesinde âsâr-ı rububiyet zahir olduğuna işaret için esmâ-i hüsnâ iüı den Rab ism-i celili varid olmuş ve her günün bir maşrıkı olduğu| gibi kezalik her güne mahsus bir de mağrib varsa da maşrıkı zi-| kirle mağribden iktifa olunmuştur. Çünkü; maşrıka mukabil elbette mağribin vücudu lâzım olduğundar mağribi zikre hacet yoktur. Şu halde eğer bunların Rabbi iki olmuş olsaydı elbette şu intizama halel gelirdi. Binaenaleyh; şu intizamın halelden salim olarak devam etmesi Rabbi Tealâ'nm vâhid olmasına delil-i zahirdir.
Şarkta kulların intifâ'ı garptan daha çok olduğuna işaret için meşarık zikrolunmuştur. Bu âyet; vahdaniyetin delilidir, takriri şöyledir: »Sizin ma'budunuz birdir. Zira; sizin ma'budunuz semâ-vât ve arzın Rabbisidir. Her kim ki semâvât ve arzın Rabbisi ola, o ma'bud-u vâhiddir. O halde sizin ma'budunuz da vâhiddir»
Saffat 37:4
Vacip Tealâ ma'budun vâhid olduğunu beyandan sonra v niyetin delilini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu kadar ki mah-lûkatın Rabbi elbette vâhiddir., Çünkü; semâvâtla arzın vücud ve intizamı başkalarının imkânıyla beraber şu suret-i garibe ve san'-at-ı bedia üzere bulunup asla tagayyur ve tebeddül etmemesi Vacip Tealâ'nm vücuduna, vahdaniyetine, ilim ve kudretine açıktan delâlet eder ki asla şüphe götürmez.
Nisâbûrî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile meşarıkla murad; güneşin doğduğu mahallerdir. Şemsin doğduğu mahallin hergün yenilenmesi, senede üç yüz altmış beş günde asla tahallüf etmeyerek intizam-ı daim üzere tulûu ve her günde o gün için ta'yin olunan mahalden doğup ahar mahalle tecavüz etmemesinde âsâr-ı rububiyet zahir olduğuna işaret için esmâ-i hüsnâ iüı den Rab ism-i celili varid olmuş ve her günün bir maşrıkı olduğu| gibi kezalik her güne mahsus bir de mağrib varsa da maşrıkı zi-| kirle mağribden iktifa olunmuştur. Çünkü; maşrıka mukabil elbette mağribin vücudu lâzım olduğundar mağribi zikre hacet yoktur. Şu halde eğer bunların Rabbi iki olmuş olsaydı elbette şu intizama halel gelirdi. Binaenaleyh; şu intizamın halelden salim olarak devam etmesi Rabbi Tealâ'nm vâhid olmasına delil-i zahirdir.
Şarkta kulların intifâ'ı garptan daha çok olduğuna işaret için meşarık zikrolunmuştur. Bu âyet; vahdaniyetin delilidir, takriri şöyledir: »Sizin ma'budunuz birdir. Zira; sizin ma'budunuz semâ-vât ve arzın Rabbisidir. Her kim ki semâvât ve arzın Rabbisi ola, o ma'bud-u vâhiddir. O halde sizin ma'budunuz da vâhiddir»
Saffat 37:5
Vacip Tealâ ma'budun vâhid olduğunu beyandan sonra v niyetin delilini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu kadar ki mah-lûkatın Rabbi elbette vâhiddir., Çünkü; semâvâtla arzın vücud ve intizamı başkalarının imkânıyla beraber şu suret-i garibe ve san'-at-ı bedia üzere bulunup asla tagayyur ve tebeddül etmemesi Vacip Tealâ'nm vücuduna, vahdaniyetine, ilim ve kudretine açıktan delâlet eder ki asla şüphe götürmez.
Nisâbûrî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile meşarıkla murad; güneşin doğduğu mahallerdir. Şemsin doğduğu mahallin hergün yenilenmesi, senede üç yüz altmış beş günde asla tahallüf etmeyerek intizam-ı daim üzere tulûu ve her günde o gün için ta'yin olunan mahalden doğup ahar mahalle tecavüz etmemesinde âsâr-ı rububiyet zahir olduğuna işaret için esmâ-i hüsnâ iüı den Rab ism-i celili varid olmuş ve her günün bir maşrıkı olduğu| gibi kezalik her güne mahsus bir de mağrib varsa da maşrıkı zi-| kirle mağribden iktifa olunmuştur. Çünkü; maşrıka mukabil elbette mağribin vücudu lâzım olduğundar mağribi zikre hacet yoktur. Şu halde eğer bunların Rabbi iki olmuş olsaydı elbette şu intizama halel gelirdi. Binaenaleyh; şu intizamın halelden salim olarak devam etmesi Rabbi Tealâ'nm vâhid olmasına delil-i zahirdir.
Şarkta kulların intifâ'ı garptan daha çok olduğuna işaret için meşarık zikrolunmuştur. Bu âyet; vahdaniyetin delilidir, takriri şöyledir: »Sizin ma'budunuz birdir. Zira; sizin ma'budunuz semâ-vât ve arzın Rabbisidir. Her kim ki semâvât ve arzın Rabbisi ola, o ma'bud-u vâhiddir. O halde sizin ma'budunuz da vâhiddir»
Saffat 37:6
Vacip Tealâ semâvâtm, arzın ve aralarında olan mahrukatın vahdaniyete delil olduğunu beyandan sonra semâvâtta olan yıldızların da vahdaniyete delâlet ettiğini beyan- etmek üzere buyuruyor.
Yani; Biz Azîmüşşan küre-i arza yakın olan semâ-yı dünyayı yıldızların ziyneti, ziyası, herbirerlerinin eşkâl-i munasibeleri, tulü' ve güruhlarında olan acîb ve garîb halleri ve yeryüzünden bakan insanların gördükleri veçhile gök kubbe üzerinde o ziyalı cirimlerin parlamalarıylâ tezyin ettik ki görenler vahdaniyetimize istidlal etsinler. Gerçi bu yıldızlar sevabit ve seyyare herhangisi olursa olsun göklerin sairlerinde dahî merkûzsa da ancak küre-i arz üzerinde bulunan insanların nazarında birinci semâda gibi görüldüğünden tezyin; sema-yı dünyaya isnad olunmuştur. Çünkü; semanın cirimleri billur gibi şeffaf olduğundan cümlesinin nakşı ve ziyneti birinci semâdan görüldüğü cihetle diğerlerinin ziynetleri avnıyla birinciye de ziynet olduğu şüphesizdir. Binaenaleyh bu âyette beyan, olunduğu veçhile cümle yıldızla ziynet; birinci semâya nispet olunmaya şayan ve lâyıktır. Yıldızlar vasıtasıyla semâyı taattan çıkmış olan her şeytanın şerrinden hıfzettik ki şeytan semaya çıkamaz oldu.
Fahri Râzi Ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Fahri Kâinat'm zuhurundan evvel şeytan'm avenesi semâya çıkarlar ve meleklerden ileride vuku bulacak havadise dair bazı söz işitirler ve yeryüzünde kâhinlere ilka etmekle neşrederek halkın zihnini karıştırırlar ve itikatlarını ihlâl ederlerdi. Resul-ü Kibriya'nın zuhuruyla Cenab-ı Hak Resulünün şerefine bu misilli havadis neşretmekten şeytan'ı ve etbâ'ım menetmiştir. Çünkü; bu âyette beyan olunduğu veçhile şeytan semâya yaklaşınca melekler tarafından yıldızlar atılıp tesadüf eden şeytanın yıldızla yanıp helak olduğu meryidir. Bazı yıldızın isabet etmeyerek kurtulanları da olup onların işittikleri sözleri birtakım yalanlar ilâve ederek neşrettikleri de olabilir. Binaenaleyh; şeytan'm ekserisi yanmak korkusundan semâya çıkmaya cesaret edemezler.
Semayı tezyin eden yıldızlar iki kısım olup birisi daimi ve sabittir. Diğeri de icabında Allahü Tealâ icad edip şeytanları onunla tardettiğinden semânın ziyneti olan yıldızların tenakusu lâzım gelmez.
Semadan şeytan'ın tardı bizim peygamberimizin tulûundan evvel nadir olarak mevcutsa da bilkülliye tardolunmaları bizim peygamberimizin zuhuruyla hasıl olduğundan cümlesinin tardı Re-sulullah'm mu'cizesindendir.
Şeytan'm ateşten halkolunması yıldızlarla yanmasına mani değildir. Zira; şeytan'm vücudunda olan ateş zayıf ve yıldızda olan ateş kavî olduğundan yıldızla şeytanlar yanar, mahv ü muzmahil olurlar. Binaenaleyh; «Ateş ateşle yanar mı?» unvanında varid olan suâl merduddur.
Hulâsa; Cenafb-ı Hakkın yıldızlarla semâyı tezyin ve her şeytan'dan yıldızlar vasıtasıyla semâyı hıfzettiği ve yıldızlarda, iki fayda olup birisi; semâyı tezyin, diğeri hıfzetmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ semâyı şeytan'dan hıfzettiğini beyandan sonra hıfzın hikmet ve illetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; semâvâtta sakin olan meleklerin zikirlerine, esrarına vakıf olmasınlar ve sözlerini işitmesinler için Biz Azîmüşşan şeytanlardan semâyı hıfzettik.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile melâ'-i a'Iâ ile murad; melâike ve belki meleklerin eşrafıdır. Çünkü; şeytan'm ve cinnin meleklere müşabehetleri ziyade olduğundan meleklere yaklaşmak istidadını haiz oldukları için Cenab-ı Hak onları meleklere yaklaşmaktan menetmiştir. Zira; şeytan'm insana adaveti ziyade olduğundan meleklerden insanlara müteallik işittikleri havadisi aksine döndürmekle insanları tarik-ı haktan çıkaracaklarına binaen Cenabı Hak onları semâya çıkmaktan tardetmiştir. Şu halde şeytan'dan semâyı muhafaza etmek; insanları onun şerrinden muhafaza etmektir.
Saffat 37:7
Vacip Tealâ semâvâtm, arzın ve aralarında olan mahrukatın vahdaniyete delil olduğunu beyandan sonra semâvâtta olan yıldızların da vahdaniyete delâlet ettiğini beyan- etmek üzere buyuruyor.
Yani; Biz Azîmüşşan küre-i arza yakın olan semâ-yı dünyayı yıldızların ziyneti, ziyası, herbirerlerinin eşkâl-i munasibeleri, tulü' ve güruhlarında olan acîb ve garîb halleri ve yeryüzünden bakan insanların gördükleri veçhile gök kubbe üzerinde o ziyalı cirimlerin parlamalarıylâ tezyin ettik ki görenler vahdaniyetimize istidlal etsinler. Gerçi bu yıldızlar sevabit ve seyyare herhangisi olursa olsun göklerin sairlerinde dahî merkûzsa da ancak küre-i arz üzerinde bulunan insanların nazarında birinci semâda gibi görüldüğünden tezyin; sema-yı dünyaya isnad olunmuştur. Çünkü; semanın cirimleri billur gibi şeffaf olduğundan cümlesinin nakşı ve ziyneti birinci semâdan görüldüğü cihetle diğerlerinin ziynetleri avnıyla birinciye de ziynet olduğu şüphesizdir. Binaenaleyh bu âyette beyan, olunduğu veçhile cümle yıldızla ziynet; birinci semâya nispet olunmaya şayan ve lâyıktır. Yıldızlar vasıtasıyla semâyı taattan çıkmış olan her şeytanın şerrinden hıfzettik ki şeytan semaya çıkamaz oldu.
Fahri Râzi Ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Fahri Kâinat'm zuhurundan evvel şeytan'm avenesi semâya çıkarlar ve meleklerden ileride vuku bulacak havadise dair bazı söz işitirler ve yeryüzünde kâhinlere ilka etmekle neşrederek halkın zihnini karıştırırlar ve itikatlarını ihlâl ederlerdi. Resul-ü Kibriya'nın zuhuruyla Cenab-ı Hak Resulünün şerefine bu misilli havadis neşretmekten şeytan'ı ve etbâ'ım menetmiştir. Çünkü; bu âyette beyan olunduğu veçhile şeytan semâya yaklaşınca melekler tarafından yıldızlar atılıp tesadüf eden şeytanın yıldızla yanıp helak olduğu meryidir. Bazı yıldızın isabet etmeyerek kurtulanları da olup onların işittikleri sözleri birtakım yalanlar ilâve ederek neşrettikleri de olabilir. Binaenaleyh; şeytan'm ekserisi yanmak korkusundan semâya çıkmaya cesaret edemezler.
Semayı tezyin eden yıldızlar iki kısım olup birisi daimi ve sabittir. Diğeri de icabında Allahü Tealâ icad edip şeytanları onunla tardettiğinden semânın ziyneti olan yıldızların tenakusu lâzım gelmez.
Semadan şeytan'ın tardı bizim peygamberimizin tulûundan evvel nadir olarak mevcutsa da bilkülliye tardolunmaları bizim peygamberimizin zuhuruyla hasıl olduğundan cümlesinin tardı Re-sulullah'm mu'cizesindendir.
Şeytan'm ateşten halkolunması yıldızlarla yanmasına mani değildir. Zira; şeytan'm vücudunda olan ateş zayıf ve yıldızda olan ateş kavî olduğundan yıldızla şeytanlar yanar, mahv ü muzmahil olurlar. Binaenaleyh; «Ateş ateşle yanar mı?» unvanında varid olan suâl merduddur.
Hulâsa; Cenafb-ı Hakkın yıldızlarla semâyı tezyin ve her şeytan'dan yıldızlar vasıtasıyla semâyı hıfzettiği ve yıldızlarda, iki fayda olup birisi; semâyı tezyin, diğeri hıfzetmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ semâyı şeytan'dan hıfzettiğini beyandan sonra hıfzın hikmet ve illetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; semâvâtta sakin olan meleklerin zikirlerine, esrarına vakıf olmasınlar ve sözlerini işitmesinler için Biz Azîmüşşan şeytanlardan semâyı hıfzettik.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile melâ'-i a'Iâ ile murad; melâike ve belki meleklerin eşrafıdır. Çünkü; şeytan'm ve cinnin meleklere müşabehetleri ziyade olduğundan meleklere yaklaşmak istidadını haiz oldukları için Cenab-ı Hak onları meleklere yaklaşmaktan menetmiştir. Zira; şeytan'm insana adaveti ziyade olduğundan meleklerden insanlara müteallik işittikleri havadisi aksine döndürmekle insanları tarik-ı haktan çıkaracaklarına binaen Cenabı Hak onları semâya çıkmaktan tardetmiştir. Şu halde şeytan'dan semâyı muhafaza etmek; insanları onun şerrinden muhafaza etmektir.
Saffat 37:8
Vacip Tealâ semâdan şeytan'ı tardın; hikmetini beyandan sonra tardın keyfiyetini ve nasıl tardolundukilarını beyan etmek üzere buyuruyor
O! ateşten kurtulabilenler azıcık bir ihtilasla işittikleri sözlerle nasmj zihnini idlâl ederek zuafa-yı enamdan birçoklarını yoldan çıkarır-' lar. Bu misilli şeytanlar insanlardan eşkıya, yolkesen, kaçakçı ve haydut güruhlarına benzerler ki bunlar bir aralık her ne olursa olsun göze alıp, semâya saldırırlar. Bazısı helak olur, bazısı eli boş olarak gelir, bazısı da bir iki kelime sirkat edip avdet ederekı&nun-la halkın zihnini ifsada çalışır.
Saffat 37:9
Vacip Tealâ semâdan şeytan'ı tardın; hikmetini beyandan sonra tardın keyfiyetini ve nasıl tardolundukilarını beyan etmek üzere buyuruyor
O! ateşten kurtulabilenler azıcık bir ihtilasla işittikleri sözlerle nasmj zihnini idlâl ederek zuafa-yı enamdan birçoklarını yoldan çıkarır-' lar. Bu misilli şeytanlar insanlardan eşkıya, yolkesen, kaçakçı ve haydut güruhlarına benzerler ki bunlar bir aralık her ne olursa olsun göze alıp, semâya saldırırlar. Bazısı helak olur, bazısı eli boş olarak gelir, bazısı da bir iki kelime sirkat edip avdet ederekı&nun-la halkın zihnini ifsada çalışır.
Saffat 37:10
Vacip Tealâ semâdan şeytan'ı tardın; hikmetini beyandan sonra tardın keyfiyetini ve nasıl tardolundukilarını beyan etmek üzere buyuruyor
O! ateşten kurtulabilenler azıcık bir ihtilasla işittikleri sözlerle nasmj zihnini idlâl ederek zuafa-yı enamdan birçoklarını yoldan çıkarır-' lar. Bu misilli şeytanlar insanlardan eşkıya, yolkesen, kaçakçı ve haydut güruhlarına benzerler ki bunlar bir aralık her ne olursa olsun göze alıp, semâya saldırırlar. Bazısı helak olur, bazısı eli boş olarak gelir, bazısı da bir iki kelime sirkat edip avdet ederekı&nun-la halkın zihnini ifsada çalışır.
Saffat 37:11
Vâçip Tealâ vahdaniyete müteallik bazı delâili beyandan son-,ra haşre müteallik delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu sûrenin evvelinden beri beyan olunan mahlûkatm İnikatlarını Mekke ahalisi düşündülerse ey habibim! Sen onlardan suâl et ki onların hilkatları ve bünyeleri mi şiddetli ve kuvvetlidir, yoksa semâvât, arz ve onların arasında olan mahlûkatımiz mı daha şiddetli ve kuvvetlidir? Elbette şu beyan olunan mahlûkatm daha kuvvetli olduğunu Kureyş inkâr edemezler. Çünkü; onların ekserisi gözle görüldüğü gibi cesametleri ve meleklerin kuvveti ve şeytanların işgüzarlığı cümlenin müsellemidir. Binaenaleyh; insanların gerek cisimleri, gerek sair hususatları semâvat ve arza nispetle gayet kolay ve ehvendir. Şu halde iptidaen bu kadar cesîm mahlû-katı ve kavî mevcudatı icada kaadir olan Allahü Tealâ öldükten sonra insanları ihyaya kaadir olamaz mı? Halbuki Biz Azîmüşşan onları bulaşıcı çamurdan ha1 kettik. Kâfirler iptida-yı İnikatlarını düşünmezler de hasrı niçin inkâr ederler? Eğer kendi İnikatlarını düşünseler bunu inkâra cür'et etmezlerdi. Çünkü; iptida-yı hilkat-ları suyla toprağın karışmasından hasıl olan bulaşıcı çamurdan halkolan insanm vefat ettikten sonra dirilmesi neden kabil olmasın? Halbuki bir maddenin bir zamanda hayatı kabil olunca her zaman kabil olacağı aşikârdır. Çünkü; o maddeye hayatı bahşeden fâil-i muhtarın kudreti ve maddenin esası tagayyürden ve avarızdan salim ve bakî olduğu için o maddeye hayatı iadeye ve maddenin hayatı kabulüne bir mani yoktur. Binaenaleyh; çamur evvelâ hayatı nasıl kabul ettiyse akıbetinde dahî öylece kabul edeceğinde şüphe yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın çamurdan halkolunması ya Hz. Adem itibarıyladır, yahut gıdanın esası nebatat olup nebatat ise suyla toprağın imtizacından hasıl olduğu gibi hayvanatın esası olan nutfenin de gıdadan olması itibariyle insanm cümlesi tıyn-i lâzipten yani bulaşıcı çamurdandır. Şu halde nutfenin gıdadan, gıdanın da suyla toprağın karışmasından olduğu cihetle, insanların hepsi çamurdan halkolunmuştur.
Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkârlarına Resulullah'm taaccüb ettiğini ve kâfirlerin istihzalarım beyan etmek üzere
Saffat 37:12
buyuruyor.
Çünkü; bu kadar büyük mahlûkatı halka kaadir olan Allahü Tealâ'nm emvatı. ihyaya kaadir olacağı meydanda olduğu halde, inkâr etmek taaccübe şayan olduğu gibi hasrın vukuunu birtakım delillerle ispat eden nebiyi dahî istihzaya cür'et etmeleri şayan-ı istiğrabdır. Zira; Resûlullah onları dünyevî ve uhrevî menfaatlarma davet ettiği halde onların istihza etmek gibi bir denaeti irtikâb etmeleriyle davete icabetten imtinâ'lanna taaccüb ve istiğrabdan başka birşeyle mukabele olunamaz.
Saffat 37:13
Vacip Tealâ kâfirlerin halleri taaccübe şayan olduğunu beyan- j dan sonra onların âdetlerini ve terceme-i hallerini tafsilen beyan 1 etmek üzere buyuruyor.
Bunlar vaazı kabul etmeyip enbiyayı istihzaları devam üzert âdetleri olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygaları varid olmuştur. Zira; bunlar kem âl-i bel âdet ve hamakatları neticesi daima doğru söze itiraz etmek ve Resullerinin vaazmdaı intifa' etmemek eskiden eskiye âdetleridir ki terkedemez bir hal* gelmişlerdir. Binaenaleyh; o nebinin mucizesini istihza etmek ve sihir demekle nimet-i imandan dahî mahrum kalmışlardır.
Hulâsa; kâfirlerin vaazı kabul etmedikleri, mucizeleri istihzî ettikleri, mucizelere «Açık sihirden başka birşey değil» dedikleri ve şu ahlâk-ı zemime onların âdet-i keriheleri olduğu bu âyetleri den müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:14
Vacip Tealâ kâfirlerin halleri taaccübe şayan olduğunu beyan- j dan sonra onların âdetlerini ve terceme-i hallerini tafsilen beyan 1 etmek üzere buyuruyor.
Bunlar vaazı kabul etmeyip enbiyayı istihzaları devam üzert âdetleri olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygaları varid olmuştur. Zira; bunlar kem âl-i bel âdet ve hamakatları neticesi daima doğru söze itiraz etmek ve Resullerinin vaazmdaı intifa' etmemek eskiden eskiye âdetleridir ki terkedemez bir hal* gelmişlerdir. Binaenaleyh; o nebinin mucizesini istihza etmek ve sihir demekle nimet-i imandan dahî mahrum kalmışlardır.
Hulâsa; kâfirlerin vaazı kabul etmedikleri, mucizeleri istihzî ettikleri, mucizelere «Açık sihirden başka birşey değil» dedikleri ve şu ahlâk-ı zemime onların âdet-i keriheleri olduğu bu âyetleri den müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:15
Vacip Tealâ kâfirlerin halleri taaccübe şayan olduğunu beyan- j dan sonra onların âdetlerini ve terceme-i hallerini tafsilen beyan 1 etmek üzere buyuruyor.
Bunlar vaazı kabul etmeyip enbiyayı istihzaları devam üzert âdetleri olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygaları varid olmuştur. Zira; bunlar kem âl-i bel âdet ve hamakatları neticesi daima doğru söze itiraz etmek ve Resullerinin vaazmdaı intifa' etmemek eskiden eskiye âdetleridir ki terkedemez bir hal* gelmişlerdir. Binaenaleyh; o nebinin mucizesini istihza etmek ve sihir demekle nimet-i imandan dahî mahrum kalmışlardır.
Hulâsa; kâfirlerin vaazı kabul etmedikleri, mucizeleri istihzî ettikleri, mucizelere «Açık sihirden başka birşey değil» dedikleri ve şu ahlâk-ı zemime onların âdet-i keriheleri olduğu bu âyetleri den müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:16
Vacip Tealâ kâfirlerin vaazdan müteessir olmamak ve âyetleri istihza etmek gibi evsaf-ı zemimelerini beyandan sonra bu misilli ef'âl-i kabihalarımn menşeini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Resulullah tarafından hasra ve kıyamette insanların tekrar hayat bulacaklarına dair âyetler beyan olunduğunda kâfirler şiddetle inkâr ederek derler ki «Bizler ölüp vücudumuzdan bir kısmı toprak, diğer bir kısmı kemik olduğunda mı dirileceğiz? Bizden evvel geçmiş, vücutlarından asla nişan kalmamış olan babalarımız da mı dirilecek? Böyle şey olur mu ve çürümüş vücut tekrar hayat bulur mu? Bunun imkânı var mı?» demekle hasrı inkâr ederler. Kâfirlerin bu sözden maksatları âhireti ve haşr ü neşri tankül-liye inkâr etmek olduğundan sözlerini inkâra delâlet eden hemze-i istifham ile ve cümle-i fiiliyeyi ismiyeye tebdille irad ettiler. Ba'-sın onların itikatlarma nazaran nefsinde mümteni' ve münker olduğuna işaret için hemze-i istifhamı tekrar ettiler. Meyyitin vücudunun toprak ve kemik olmasını inkârlarına medar addederek öldükten sonra insanın dirilmesi mümkün olmadığını kendi itikad-ı batıllarmca vücudun toprak ve kemik olmasıyla ispat ettiler, şu inkârlarını daha ziyade takviye etmek için kendilerinden evvel vefat etmiş ve çürümüş olan pederlerini dahî sözlerine ilâve ederek inkârlarını teşdit eylediler. İşte şu itikad-ı batılları onları nasihat kabul etmemeye, âyetleri istihzaya ve mucizeye sahirdir demeye sevketmiş ve cür'et vermiştir.
Saffat 37:17
Vacip Tealâ kâfirlerin vaazdan müteessir olmamak ve âyetleri istihza etmek gibi evsaf-ı zemimelerini beyandan sonra bu misilli ef'âl-i kabihalarımn menşeini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Resulullah tarafından hasra ve kıyamette insanların tekrar hayat bulacaklarına dair âyetler beyan olunduğunda kâfirler şiddetle inkâr ederek derler ki «Bizler ölüp vücudumuzdan bir kısmı toprak, diğer bir kısmı kemik olduğunda mı dirileceğiz? Bizden evvel geçmiş, vücutlarından asla nişan kalmamış olan babalarımız da mı dirilecek? Böyle şey olur mu ve çürümüş vücut tekrar hayat bulur mu? Bunun imkânı var mı?» demekle hasrı inkâr ederler. Kâfirlerin bu sözden maksatları âhireti ve haşr ü neşri tankül-liye inkâr etmek olduğundan sözlerini inkâra delâlet eden hemze-i istifham ile ve cümle-i fiiliyeyi ismiyeye tebdille irad ettiler. Ba'-sın onların itikatlarma nazaran nefsinde mümteni' ve münker olduğuna işaret için hemze-i istifhamı tekrar ettiler. Meyyitin vücudunun toprak ve kemik olmasını inkârlarına medar addederek öldükten sonra insanın dirilmesi mümkün olmadığını kendi itikad-ı batıllarmca vücudun toprak ve kemik olmasıyla ispat ettiler, şu inkârlarını daha ziyade takviye etmek için kendilerinden evvel vefat etmiş ve çürümüş olan pederlerini dahî sözlerine ilâve ederek inkârlarını teşdit eylediler. İşte şu itikad-ı batılları onları nasihat kabul etmemeye, âyetleri istihzaya ve mucizeye sahirdir demeye sevketmiş ve cür'et vermiştir.
Saffat 37:18
Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkârlarını beyandan sonra onlara cevabı beyan etmek üzere buyuruyor,
Çünkü; diğer âyetlerde dahî beyan olunduğu veçhile kıyamet İsrafil (A.S.) in sûra bir defa üfür-mesinden hasıl olan şada ile kopar. İkinci defada sûra üfürmesin-den hasıl olan şada ile insanlar dirilir, ıayak üzeriıie kalkarlar. Sûrdan çıkan sadada «Ey çürümüş kemikler, eskimiş deriler ve dağılmış eczalar! Biiznillâh kalkın d lâfzları bulunacağı mervidir. «İnsanların kabirlerinden kalktıklarında nazar edecekleri nedir?» suâline cevabın «Kendilerine vâki olan ahval ve tekzib ettikleri hâdisenin zuhurudur veyahut yekdiğerinin ahvalidir» denir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in.beyanları veçhile sadanın mevtte ve hayatta te'siri yoktur. Zira;- her ikisini Halik Allahü Tealâ1 dır. Binaenaleyh; bu şada her ne kadar insanların emvat oldukları zaman vâki olacaksa da Alîahü Tealâ emvatın eczalarına sadayı işitecek kadar kuvve-i sâmia halketmekle eczalara işittirir. Zira; Allahü Tealâ dilediğini işler, irade ettiğini hükmeder, hükmüne bir mani
yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile İsrafil'in sadası koyun çobanının koyunu gittiği yerden döndürmek ve zecretmek için irad ettiği sa-daya benzeyip em vatı hasra iade için olduğuna işarej^zımmnda saday-ı kıyamete denmiştir.
Saffat 37:19
Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkârlarını beyandan sonra onlara cevabı beyan etmek üzere buyuruyor,
Çünkü; diğer âyetlerde dahî beyan olunduğu veçhile kıyamet İsrafil (A.S.) in sûra bir defa üfür-mesinden hasıl olan şada ile kopar. İkinci defada sûra üfürmesin-den hasıl olan şada ile insanlar dirilir, ıayak üzeriıie kalkarlar. Sûrdan çıkan sadada «Ey çürümüş kemikler, eskimiş deriler ve dağılmış eczalar! Biiznillâh kalkın d lâfzları bulunacağı mervidir. «İnsanların kabirlerinden kalktıklarında nazar edecekleri nedir?» suâline cevabın «Kendilerine vâki olan ahval ve tekzib ettikleri hâdisenin zuhurudur veyahut yekdiğerinin ahvalidir» denir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in.beyanları veçhile sadanın mevtte ve hayatta te'siri yoktur. Zira;- her ikisini Halik Allahü Tealâ1 dır. Binaenaleyh; bu şada her ne kadar insanların emvat oldukları zaman vâki olacaksa da Alîahü Tealâ emvatın eczalarına sadayı işitecek kadar kuvve-i sâmia halketmekle eczalara işittirir. Zira; Allahü Tealâ dilediğini işler, irade ettiğini hükmeder, hükmüne bir mani
yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile İsrafil'in sadası koyun çobanının koyunu gittiği yerden döndürmek ve zecretmek için irad ettiği sa-daya benzeyip em vatı hasra iade için olduğuna işarej^zımmnda saday-ı kıyamete denmiştir.
Saffat 37:20
Vacip Tealâ kıyametin elbette vâki olacağını beyandan sonra âsîlerin kabirlerinden kalkınca hasret ve nedametlerini izhar için söyleyecekleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; helakimizin zamanı gelmiştir. Çünkü; a'malimiz bütün şer olduğundan cezamızın da bizim helakimizi mucip azap olacağında şüphe yoktur» demekle izhar-ı esef ederler. Onlar yevm-i cezaya iman etmediklerinden o gün zuhur ediverince dünyada işitip de iman ettikleri şeylerin cümlesi doğru olduğuna kanaat hasıl olunca kendilerine arız olan dehşet ve havf ü haşyet neticesi olarak hasrete delâlet eden sözlerle helaki davet ederler.
Çünkü; (Hıyanet eden korkar) fehvasınca başına gelecek belâyı bilince kemâl-i hayretle helaki çağırmaktan başka birşeye eli değmez.
Saffat 37:21
Vacip Tealâ helaki kendilerine çağırdıkları zaman âsîlere melekler tarafından başlarına kakmak suretiyle verilecek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte o yalandır dediğiniz gün geldi. Cezanızı göreceksiniz. Zira; bugünde zahire itibar yok, ancak itibar; hakikatadır.» İşte melekler böyle demekle kâfirleri tekdir ederler.. Yahut Beyzâvî'de beyan olunduğu veçhile bu kelâm kâfirlerin bazısının bazısına hitabıdır. Çünkü; hakikat meydana çıkınca yekdigerine atf-ı cürüm etmek suretiyle itab ederek «İşte bugün tekzib ettiğiniz gündür» diyerek birbirlerini levmetmek isterler. F a sil; hüküm ve iyiyle kötü aralarım tejrik etmek manasınadır! Kıyamet gününde iyiler kötülerden ayrılacağı için o güne yevm-1 fasıl denmiştir.
Saffat 37:22
Vacip Tealâ ehl-i narın melekler tarafından tevbi larmı beyandan sonra canib-i İlâhiden onlar haklarmd cak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor
denir. Çünkü; kıyamette herkes kabirlerinden kalkınca kâfirler o güj nün şiddetini görüp nefislerine helaki davet etmeleri üzerine AH lahü Tealâ meleklere emir verir; «Nefislerine ve gayra zulmedeı zalimleri, onların hempalarını ve ma'budlarmı cem'edin ve Çenen] nem'e sevkedin» buyurur ki onlar kendilerinin ehl-i Cehennem ol-j duklarını bilsinler.
Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Cahîm ; Cehen-nem'den dördüncü kapının ismidir. Ezvacla murad; zalimle rin karılan olmak ihtimali olduğu gibi fiil-i zulümde onlara işti rak eden mukarinleri olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran nâ~yı âyet:
…
demektir.
Saffat 37:23
Vacip Tealâ ehl-i narın melekler tarafından tevbi larmı beyandan sonra canib-i İlâhiden onlar haklarmd cak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor
denir. Çünkü; kıyamette herkes kabirlerinden kalkınca kâfirler o güj nün şiddetini görüp nefislerine helaki davet etmeleri üzerine AH lahü Tealâ meleklere emir verir; «Nefislerine ve gayra zulmedeı zalimleri, onların hempalarını ve ma'budlarmı cem'edin ve Çenen] nem'e sevkedin» buyurur ki onlar kendilerinin ehl-i Cehennem ol-j duklarını bilsinler.
Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Cahîm ; Cehen-nem'den dördüncü kapının ismidir. Ezvacla murad; zalimle rin karılan olmak ihtimali olduğu gibi fiil-i zulümde onlara işti rak eden mukarinleri olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran nâ~yı âyet:
…
demektir.
Saffat 37:24
Yani; onları Cehennem'e sevketmek hakkında meleklerin aldıkları emir üzerine sür'atla şevke başlayınca canib-i İlâhiden meleklere «Siz zalimleri mevkıfta hapsedin, birden Cehennem'e gö-türmeyin. Zira; onlar itikatları ve amelleri cihetinden suâl olunacaklardır » buyurmakla mevkıfta durdurulmalarına emir verilir ki muhasebeleri görüldükten sonra Cehennem'e gitsinler de bir diyecekleri kalmasın. Şu halde onları mevkıfta hapsetmek; istirahatları veyahut affolunmaları için değil, belki muhasebeleri içindir.
Saffat 37:25
Vacip Tealâ kâfirlere sorulacak suâllerden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Halbuki dünyada şer olan işlerde birbirinize muavenet eder ve âhirette dahî öyle olacağız diyordunuz. Nerede kaldı o sözleriniz? Neden birbirinizi azaptan kurtaramıyorsunuz?»
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu suâl onları terzil, tekdir ve âleme rüsvâ kılmak ve dünyadaki itikad-ı batıllarını herkese bildirmek içindir. Şu tekdirin te'siri ziyade olsun için yardıma pek ziyade muhtaç oldukları zaman bu suâl irad olunmuş ve bu zamana te'hir edilmiştir. Çünkü; bu suâlin vürudu onların gayet müzayakada olduğu zamanda olduğundan elbette te'siri ziyade olur.
Vacip Tealâ kâfirlerin birbirlerine nusret edemediklerini beyandan sonra onların o vakitte ne gibi bir vaziyet alacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; acizleri zahir olup bütün hile kapıları kapandığından gayet düşkünlerdir ki şeytanetlerine revaç kalmamış, i'tizar yolları kapanmıştır. Binaenaleyh; başlarını yere eğip rezilane düşünmekten başka çareleri yoktur. Yahut
…
demektir. Veyahut
…
demektir.
Bu suâl; husumet üzere bir suâldir. Binaenaleyh suâlin hulâsası; herbirinin yekdiğerine karşı atf-ı cürüm etmek ve kabahati aharına îsnad etmekten ibarettir. Suâl avene tarafından reislerinedir veyahut kurenadan bazılarının diğerlerinedir.
Saffat 37:26
Vacip Tealâ kâfirlere sorulacak suâllerden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Halbuki dünyada şer olan işlerde birbirinize muavenet eder ve âhirette dahî öyle olacağız diyordunuz. Nerede kaldı o sözleriniz? Neden birbirinizi azaptan kurtaramıyorsunuz?»
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu suâl onları terzil, tekdir ve âleme rüsvâ kılmak ve dünyadaki itikad-ı batıllarını herkese bildirmek içindir. Şu tekdirin te'siri ziyade olsun için yardıma pek ziyade muhtaç oldukları zaman bu suâl irad olunmuş ve bu zamana te'hir edilmiştir. Çünkü; bu suâlin vürudu onların gayet müzayakada olduğu zamanda olduğundan elbette te'siri ziyade olur.
Vacip Tealâ kâfirlerin birbirlerine nusret edemediklerini beyandan sonra onların o vakitte ne gibi bir vaziyet alacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; acizleri zahir olup bütün hile kapıları kapandığından gayet düşkünlerdir ki şeytanetlerine revaç kalmamış, i'tizar yolları kapanmıştır. Binaenaleyh; başlarını yere eğip rezilane düşünmekten başka çareleri yoktur. Yahut
…
demektir. Veyahut
…
demektir.
Bu suâl; husumet üzere bir suâldir. Binaenaleyh suâlin hulâsası; herbirinin yekdiğerine karşı atf-ı cürüm etmek ve kabahati aharına îsnad etmekten ibarettir. Suâl avene tarafından reislerinedir veyahut kurenadan bazılarının diğerlerinedir.
Saffat 37:27
Vacip Tealâ kâfirlere sorulacak suâllerden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Halbuki dünyada şer olan işlerde birbirinize muavenet eder ve âhirette dahî öyle olacağız diyordunuz. Nerede kaldı o sözleriniz? Neden birbirinizi azaptan kurtaramıyorsunuz?»
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu suâl onları terzil, tekdir ve âleme rüsvâ kılmak ve dünyadaki itikad-ı batıllarını herkese bildirmek içindir. Şu tekdirin te'siri ziyade olsun için yardıma pek ziyade muhtaç oldukları zaman bu suâl irad olunmuş ve bu zamana te'hir edilmiştir. Çünkü; bu suâlin vürudu onların gayet müzayakada olduğu zamanda olduğundan elbette te'siri ziyade olur.
Vacip Tealâ kâfirlerin birbirlerine nusret edemediklerini beyandan sonra onların o vakitte ne gibi bir vaziyet alacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; acizleri zahir olup bütün hile kapıları kapandığından gayet düşkünlerdir ki şeytanetlerine revaç kalmamış, i'tizar yolları kapanmıştır. Binaenaleyh; başlarını yere eğip rezilane düşünmekten başka çareleri yoktur. Yahut
…
demektir. Veyahut
…
demektir.
Bu suâl; husumet üzere bir suâldir. Binaenaleyh suâlin hulâsası; herbirinin yekdiğerine karşı atf-ı cürüm etmek ve kabahati aharına îsnad etmekten ibarettir. Suâl avene tarafından reislerinedir veyahut kurenadan bazılarının diğerlerinedir.
Saffat 37:28
Vacip Tealâ suâllerinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; azgınlığınızdan naşi iman etmediniz. Zira; kendi ihtiyarınızla tuğyana ısrar ve imandan i'raz ettiniz demekle kabahatlarının olmadığını beyan ederler. Rüesa kendilerini bir kaide-i fıkhiyeyle müdafaa ederler, derler ki «Bir işte hüküm işleyene ve bilfiil mübaşeret edenedir, yoksa sebep olana değildir. Binaenaleyh; biz sizin isyanınıza sebep olsak bile hüküm nispet olunmaz» demekle etbâ'larmm şikâyetlerini reddederler.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile yemin-le murad; hayrat ve saâdât demektir. Buna nazaran «Siz bizim sağ tarafımızdan geldiniz» demek «Hayrat ve hasenat cihetini gösterdiniz ve günahları sevap diyerek bize işlettiniz» demektir. Çünkü sağ taraf; örfte ve şer'de eşref olduğundan hayrat ve hasenata yemin ıtlakı vardır. Hatta Resulullah sağ tarafa muhabbet eder ve efâdıl-ı umurun sağ elle işlenmesini ve umur-u hasisenin de sol elle1 işlenmesini emrederdi. Hasenatı yazan meleğin sağ tarafta, seyyiâtı yazan meleğin de sol tarafta bulunmakta olması sağ tarafın şerafetine delâlet eder. Kezalik yevm-i kıyamette iyi olan kimselerin defterleri sağ taraflarından ve kötü olan kimselerin defter-Jori sol taraflarından verilmesi dahî sağ tarafın şerafetine delâlet eder.
Yahut yemin; yüksek derece manasınadır. Buna nazaran "Siz bizim sağ canibimizden geldiniz» demek «Siz bize kendi indinizde yüksek derece göstermekle bizi aldattınız» demektir. Yahut yemin; hakikatta yemin manasınadır. Buna nazaran "Siz bize yeminle geldiniz» demek «Siz bizi yemininizle kandırdınız ve söylediğiniz sözlerin hak olduğunu yeminle te'kid ettiniz ve bizi inandırdınız» demektir. Çünkü; kâfirlerin büyükleri etbâ'la-rını batıla sevketmek için yeminlerle kandırmaları âdetleridir. Nitekim zamanımızda birçok süfehâ sadedil ahaliyi dinsizliğe teşvikle iğfal edip yoldan çıkardıkları da görülmektedir. Rüesa reddettikten sonra neticeyi beyan ederek derler ki:
Saffat 37:29
Vacip Tealâ suâllerinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; azgınlığınızdan naşi iman etmediniz. Zira; kendi ihtiyarınızla tuğyana ısrar ve imandan i'raz ettiniz demekle kabahatlarının olmadığını beyan ederler. Rüesa kendilerini bir kaide-i fıkhiyeyle müdafaa ederler, derler ki «Bir işte hüküm işleyene ve bilfiil mübaşeret edenedir, yoksa sebep olana değildir. Binaenaleyh; biz sizin isyanınıza sebep olsak bile hüküm nispet olunmaz» demekle etbâ'larmm şikâyetlerini reddederler.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile yemin-le murad; hayrat ve saâdât demektir. Buna nazaran «Siz bizim sağ tarafımızdan geldiniz» demek «Hayrat ve hasenat cihetini gösterdiniz ve günahları sevap diyerek bize işlettiniz» demektir. Çünkü sağ taraf; örfte ve şer'de eşref olduğundan hayrat ve hasenata yemin ıtlakı vardır. Hatta Resulullah sağ tarafa muhabbet eder ve efâdıl-ı umurun sağ elle işlenmesini ve umur-u hasisenin de sol elle1 işlenmesini emrederdi. Hasenatı yazan meleğin sağ tarafta, seyyiâtı yazan meleğin de sol tarafta bulunmakta olması sağ tarafın şerafetine delâlet eder. Kezalik yevm-i kıyamette iyi olan kimselerin defterleri sağ taraflarından ve kötü olan kimselerin defter-Jori sol taraflarından verilmesi dahî sağ tarafın şerafetine delâlet eder.
Yahut yemin; yüksek derece manasınadır. Buna nazaran "Siz bizim sağ canibimizden geldiniz» demek «Siz bize kendi indinizde yüksek derece göstermekle bizi aldattınız» demektir. Yahut yemin; hakikatta yemin manasınadır. Buna nazaran "Siz bize yeminle geldiniz» demek «Siz bizi yemininizle kandırdınız ve söylediğiniz sözlerin hak olduğunu yeminle te'kid ettiniz ve bizi inandırdınız» demektir. Çünkü; kâfirlerin büyükleri etbâ'la-rını batıla sevketmek için yeminlerle kandırmaları âdetleridir. Nitekim zamanımızda birçok süfehâ sadedil ahaliyi dinsizliğe teşvikle iğfal edip yoldan çıkardıkları da görülmektedir. Rüesa reddettikten sonra neticeyi beyan ederek derler ki:
Saffat 37:30
Vacip Tealâ suâllerinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; azgınlığınızdan naşi iman etmediniz. Zira; kendi ihtiyarınızla tuğyana ısrar ve imandan i'raz ettiniz demekle kabahatlarının olmadığını beyan ederler. Rüesa kendilerini bir kaide-i fıkhiyeyle müdafaa ederler, derler ki «Bir işte hüküm işleyene ve bilfiil mübaşeret edenedir, yoksa sebep olana değildir. Binaenaleyh; biz sizin isyanınıza sebep olsak bile hüküm nispet olunmaz» demekle etbâ'larmm şikâyetlerini reddederler.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile yemin-le murad; hayrat ve saâdât demektir. Buna nazaran «Siz bizim sağ tarafımızdan geldiniz» demek «Hayrat ve hasenat cihetini gösterdiniz ve günahları sevap diyerek bize işlettiniz» demektir. Çünkü sağ taraf; örfte ve şer'de eşref olduğundan hayrat ve hasenata yemin ıtlakı vardır. Hatta Resulullah sağ tarafa muhabbet eder ve efâdıl-ı umurun sağ elle işlenmesini ve umur-u hasisenin de sol elle1 işlenmesini emrederdi. Hasenatı yazan meleğin sağ tarafta, seyyiâtı yazan meleğin de sol tarafta bulunmakta olması sağ tarafın şerafetine delâlet eder. Kezalik yevm-i kıyamette iyi olan kimselerin defterleri sağ taraflarından ve kötü olan kimselerin defter-Jori sol taraflarından verilmesi dahî sağ tarafın şerafetine delâlet eder.
Yahut yemin; yüksek derece manasınadır. Buna nazaran "Siz bizim sağ canibimizden geldiniz» demek «Siz bize kendi indinizde yüksek derece göstermekle bizi aldattınız» demektir. Yahut yemin; hakikatta yemin manasınadır. Buna nazaran "Siz bize yeminle geldiniz» demek «Siz bizi yemininizle kandırdınız ve söylediğiniz sözlerin hak olduğunu yeminle te'kid ettiniz ve bizi inandırdınız» demektir. Çünkü; kâfirlerin büyükleri etbâ'la-rını batıla sevketmek için yeminlerle kandırmaları âdetleridir. Nitekim zamanımızda birçok süfehâ sadedil ahaliyi dinsizliğe teşvikle iğfal edip yoldan çıkardıkları da görülmektedir. Rüesa reddettikten sonra neticeyi beyan ederek derler ki:
Saffat 37:31
Çünkü gerek tâbi, gerek metbû, gerek hadim, gerek mahdum, gerek rüesa, gerek zuafa, hepsi dünyada dalâlette müşterek oldukları gibi âhirette azapta dahî müşterek olacaklarında şüphe olmaz.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile reislerinin azabı iki kattır: Birisi; kendilerinin dalâletine, diğeri; esafii-i naşı idlâl ettiklerine mukabildir. Lâkin onların azaplarının iki kat olması asıl azapta esafile, müşterek olmalarına mani olmadiğmdan âyette azapta müşterek oldukları beyan olunmuş ve ashab-ı cürmün kâffesine azab etmek âdet-i İlâhiyeden olduğuna işaret için istimrara delâlet eden mu-zari sıygası varid olmuştur.
Saffat 37:32
Çünkü gerek tâbi, gerek metbû, gerek hadim, gerek mahdum, gerek rüesa, gerek zuafa, hepsi dünyada dalâlette müşterek oldukları gibi âhirette azapta dahî müşterek olacaklarında şüphe olmaz.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile reislerinin azabı iki kattır: Birisi; kendilerinin dalâletine, diğeri; esafii-i naşı idlâl ettiklerine mukabildir. Lâkin onların azaplarının iki kat olması asıl azapta esafile, müşterek olmalarına mani olmadiğmdan âyette azapta müşterek oldukları beyan olunmuş ve ashab-ı cürmün kâffesine azab etmek âdet-i İlâhiyeden olduğuna işaret için istimrara delâlet eden mu-zari sıygası varid olmuştur.
Saffat 37:33
Çünkü gerek tâbi, gerek metbû, gerek hadim, gerek mahdum, gerek rüesa, gerek zuafa, hepsi dünyada dalâlette müşterek oldukları gibi âhirette azapta dahî müşterek olacaklarında şüphe olmaz.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile reislerinin azabı iki kattır: Birisi; kendilerinin dalâletine, diğeri; esafii-i naşı idlâl ettiklerine mukabildir. Lâkin onların azaplarının iki kat olması asıl azapta esafile, müşterek olmalarına mani olmadiğmdan âyette azapta müşterek oldukları beyan olunmuş ve ashab-ı cürmün kâffesine azab etmek âdet-i İlâhiyeden olduğuna işaret için istimrara delâlet eden mu-zari sıygası varid olmuştur.
Saffat 37:34
Çünkü gerek tâbi, gerek metbû, gerek hadim, gerek mahdum, gerek rüesa, gerek zuafa, hepsi dünyada dalâlette müşterek oldukları gibi âhirette azapta dahî müşterek olacaklarında şüphe olmaz.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile reislerinin azabı iki kattır: Birisi; kendilerinin dalâletine, diğeri; esafii-i naşı idlâl ettiklerine mukabildir. Lâkin onların azaplarının iki kat olması asıl azapta esafile, müşterek olmalarına mani olmadiğmdan âyette azapta müşterek oldukları beyan olunmuş ve ashab-ı cürmün kâffesine azab etmek âdet-i İlâhiyeden olduğuna işaret için istimrara delâlet eden mu-zari sıygası varid olmuştur.
Saffat 37:35
Vacip Tealâ müşriklere azap edeceğini beyandan sonra azabın illetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yahut
…
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile müşriklerin kibirleri ve şirke ısrarları devam ve istimrar üzere olduğuna işaret için istihbar; istimrara delâlet eden muzari sıyğa-sıyla varid olmuştur. Bunları tevhide davet ise muhakkak olduğuna işaret için tahkika delâlet eden âlfzı varid olmuştur.
Bunların tekebbürleri; kelimc-i tevhidi söylemeye mi veyahut davet eden nebinin davetine mi? Her ikisine de ihtimali olduğu gibi kelimc-i tevhidi tekellüme tekebbür; nebinin davetine icabete tekebbürü müstelzirncür. Binaenaleyh; tekebbürleri her iki cihete şamildir.
.Hulâsa; müşriklerin rnuazzeb olduklarının illeti onların keli-rne-i tevhidi tekellümden imtina' etmeleri olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:36
Vacip Tealâ muazzeb olduklarının esbabından birisi tevhid-den istikbar etmeleri olduğunu beyandan sonra diğer sebebi nübüvveti inkâr etmeleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşrikler muazzeb olurlar. Zira; onlar Muhahimed (S.A.) e haşa cinnet isnad ederler ve şiire nispet ederek derler ki »Biz bir şair-i mecnunun davetine icabet eder de ma'budlarımızı terk eder miyiz? Elbette terketmeyiz». İşte müşrikler, böyle demekle küfürde inatlarım izhar ederler ve putlara ibadet etmek âdetleri olup terkedemeyeceklerine ve terketmek kendileri için ayıp ve emr-i münker olduğuna işaret zımnında kelâmlarını istif-ham-ı inkârîye delâlet eden hemzeyle irad ettiler. Binaenaleyh; fahr-i Kâinat'm akıl ve dehasını ve ilham-ı İlâhiyeyle hikmete muvafık sözünü ve işini idrakten âciz olduklarından cinnete ve şiire nispet .etmekle kemâl-i hamakat ve belâdetlerini izhar eylediler. Çünkü; kendilerinde fazilet ve meziyet yok ki faziletin kadrini takdir etsinler.
Saffat 37:37
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'ı tekzib ederek şan-ı ris'â-lete lâyık olmadık bazı evsafla tavsif ettiklerini beyandan sonra Resûlullah'm nebiyy-i hak olduğunu ispatla kâfirleri reddetmek üzere buyuruyor.
Zira; halis kullar, ibadetlerini Allahü Tealâ'ya hasredip her amellerini rıza-yı Bari için işlediklerinden Cenab-ı Hak onları azaptan muhafaza eder. Binaenaleyh; onlar azabı tatmaktan müstesnadırlar. Çünkü azabı tadacakların azapları; ancak kendi günahlarının cezasıdır. Şu halde günahı olmayanlar azabı göremezler.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet; Kesulul-lah'a şair diyen kâfirleri*red için gelmiştir. Zira; müşriklerin «Şairdir, mecnundur» demelerine karşı Vacip Tealâ Resulünün getirdiği Kur'an şiir olmayıp hak olduğunu ve tevhide davet cinnet olmayıp rusül-ü kiramı tasdik olduğunu beyanla onların isnad ettikleri nalâyık ahvalden Resulünü tebrie ettiği gibi bu misilli lâyık olmadık şeyleri Resûiullah'a isnada cür'et eden müşrikleri, azabı tadacaklarını beyanla tehdid etmiştir.
Resûlullah tevhide davetle enbiya-yı sabıkanın mesleklerine sülük edip tevhide dair onların serdettikleri delâil-i kafiyeyi daha ziyadesiyle irad ettiği cihetle onların ümmetlerine teklif ettikleri tevhidde doğru söylediklerini tasdik ve te'yid etmiştir. Eğer Resuiullah tevhide davette mecnun olsaydı enbiyanın cümlesinin de mecnun olmaları lâzım gelirdi. Halbuki ey kâfirler! Siz onların birçoklarını tasdik ediyorsunuz. Şu halde nasıl olur ki aynı davada bazısının doğru olup bazısının da mecnun olduğunu iddiaya cür'et edersiniz demektir.
Saffat 37:38
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'ı tekzib ederek şan-ı ris'â-lete lâyık olmadık bazı evsafla tavsif ettiklerini beyandan sonra Resûlullah'm nebiyy-i hak olduğunu ispatla kâfirleri reddetmek üzere buyuruyor.
Zira; halis kullar, ibadetlerini Allahü Tealâ'ya hasredip her amellerini rıza-yı Bari için işlediklerinden Cenab-ı Hak onları azaptan muhafaza eder. Binaenaleyh; onlar azabı tatmaktan müstesnadırlar. Çünkü azabı tadacakların azapları; ancak kendi günahlarının cezasıdır. Şu halde günahı olmayanlar azabı göremezler.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet; Kesulul-lah'a şair diyen kâfirleri*red için gelmiştir. Zira; müşriklerin «Şairdir, mecnundur» demelerine karşı Vacip Tealâ Resulünün getirdiği Kur'an şiir olmayıp hak olduğunu ve tevhide davet cinnet olmayıp rusül-ü kiramı tasdik olduğunu beyanla onların isnad ettikleri nalâyık ahvalden Resulünü tebrie ettiği gibi bu misilli lâyık olmadık şeyleri Resûiullah'a isnada cür'et eden müşrikleri, azabı tadacaklarını beyanla tehdid etmiştir.
Resûlullah tevhide davetle enbiya-yı sabıkanın mesleklerine sülük edip tevhide dair onların serdettikleri delâil-i kafiyeyi daha ziyadesiyle irad ettiği cihetle onların ümmetlerine teklif ettikleri tevhidde doğru söylediklerini tasdik ve te'yid etmiştir. Eğer Resuiullah tevhide davette mecnun olsaydı enbiyanın cümlesinin de mecnun olmaları lâzım gelirdi. Halbuki ey kâfirler! Siz onların birçoklarını tasdik ediyorsunuz. Şu halde nasıl olur ki aynı davada bazısının doğru olup bazısının da mecnun olduğunu iddiaya cür'et edersiniz demektir.
Saffat 37:39
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'ı tekzib ederek şan-ı ris'â-lete lâyık olmadık bazı evsafla tavsif ettiklerini beyandan sonra Resûlullah'm nebiyy-i hak olduğunu ispatla kâfirleri reddetmek üzere buyuruyor.
Zira; halis kullar, ibadetlerini Allahü Tealâ'ya hasredip her amellerini rıza-yı Bari için işlediklerinden Cenab-ı Hak onları azaptan muhafaza eder. Binaenaleyh; onlar azabı tatmaktan müstesnadırlar. Çünkü azabı tadacakların azapları; ancak kendi günahlarının cezasıdır. Şu halde günahı olmayanlar azabı göremezler.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet; Kesulul-lah'a şair diyen kâfirleri*red için gelmiştir. Zira; müşriklerin «Şairdir, mecnundur» demelerine karşı Vacip Tealâ Resulünün getirdiği Kur'an şiir olmayıp hak olduğunu ve tevhide davet cinnet olmayıp rusül-ü kiramı tasdik olduğunu beyanla onların isnad ettikleri nalâyık ahvalden Resulünü tebrie ettiği gibi bu misilli lâyık olmadık şeyleri Resûiullah'a isnada cür'et eden müşrikleri, azabı tadacaklarını beyanla tehdid etmiştir.
Resûlullah tevhide davetle enbiya-yı sabıkanın mesleklerine sülük edip tevhide dair onların serdettikleri delâil-i kafiyeyi daha ziyadesiyle irad ettiği cihetle onların ümmetlerine teklif ettikleri tevhidde doğru söylediklerini tasdik ve te'yid etmiştir. Eğer Resuiullah tevhide davette mecnun olsaydı enbiyanın cümlesinin de mecnun olmaları lâzım gelirdi. Halbuki ey kâfirler! Siz onların birçoklarını tasdik ediyorsunuz. Şu halde nasıl olur ki aynı davada bazısının doğru olup bazısının da mecnun olduğunu iddiaya cür'et edersiniz demektir.
Saffat 37:40
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'ı tekzib ederek şan-ı ris'â-lete lâyık olmadık bazı evsafla tavsif ettiklerini beyandan sonra Resûlullah'm nebiyy-i hak olduğunu ispatla kâfirleri reddetmek üzere buyuruyor.
Zira; halis kullar, ibadetlerini Allahü Tealâ'ya hasredip her amellerini rıza-yı Bari için işlediklerinden Cenab-ı Hak onları azaptan muhafaza eder. Binaenaleyh; onlar azabı tatmaktan müstesnadırlar. Çünkü azabı tadacakların azapları; ancak kendi günahlarının cezasıdır. Şu halde günahı olmayanlar azabı göremezler.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet; Kesulul-lah'a şair diyen kâfirleri*red için gelmiştir. Zira; müşriklerin «Şairdir, mecnundur» demelerine karşı Vacip Tealâ Resulünün getirdiği Kur'an şiir olmayıp hak olduğunu ve tevhide davet cinnet olmayıp rusül-ü kiramı tasdik olduğunu beyanla onların isnad ettikleri nalâyık ahvalden Resulünü tebrie ettiği gibi bu misilli lâyık olmadık şeyleri Resûiullah'a isnada cür'et eden müşrikleri, azabı tadacaklarını beyanla tehdid etmiştir.
Resûlullah tevhide davetle enbiya-yı sabıkanın mesleklerine sülük edip tevhide dair onların serdettikleri delâil-i kafiyeyi daha ziyadesiyle irad ettiği cihetle onların ümmetlerine teklif ettikleri tevhidde doğru söylediklerini tasdik ve te'yid etmiştir. Eğer Resuiullah tevhide davette mecnun olsaydı enbiyanın cümlesinin de mecnun olmaları lâzım gelirdi. Halbuki ey kâfirler! Siz onların birçoklarını tasdik ediyorsunuz. Şu halde nasıl olur ki aynı davada bazısının doğru olup bazısının da mecnun olduğunu iddiaya cür'et edersiniz demektir.
Saffat 37:41
Vacip Tealâ muhlis olan kullarının azaptan müstesna olduk larını beyandan sonra onlar yalnız azap görmemekle kalmayıp bir çok nimetlere de nail olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette ehl-i Cennetin rızıklarmın ma'lûm olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Cennet'te rızkın her an, her saatta mevcut ve ta'mı tayyip, rayihası ve manzarası güzel olduğu ma'lûm bulunduğu gibi herkesin amelleri mukabilinde müstehak oldukları rızkın miktarı dahî malûmdur, Ehl-i Cennet'in rızkı mücerret telezzüz için olduğuna işaret olmak üzere rızkın fevakihten yani meyvalar-dan ibaret olduğu beyan olunmuştur. Zira; ehl-i Cennetin vücutları ebediyete mütehammil ve gayet muhkem halkolunduğundan bekasında gıdaya muhtaç olmadığı cihetle Cennet'te nzık ancak telezzüz için olup beka-yı cisme tedavi kabilinden gıda için olmadığına işaret olarak rızkın fevakihten ibaret olduğu beyan olunmuştur. Şu halde Cennet'te meşrubat ve me'kûlât cümlesi telcz-züzden ibarettir. Binaenaleyh; f e v akih ; nzk-ı ma'lûmu tefsir ve ta'rif için sevkolunmuş bir lâfz-ı şeriftir.
Fevakihin vücudunu beyan Cennette her türlü nimetlerin mevcut olduğuna işarettir. Çünkü fcvakih; nimetlerin ednâsıdır. Cennet'te nimetlerin ednası olan fevakih yani meyveler mevcut olunca ondan daha a'lâ nimetlerin mevcut olacağı evleviyetle sabit olur demektir. Binaenaleyh; ednâyı zikirle a'lâyı zikre hacet görülmemiştir.
Ehl-i Ocnnct'in rızkı zahmetsiz ta'zim üzerine olduğuna.işaret için nimeti bol Cennet'te mükerrem oldukları beyan olunmuştur. Çünkü: ta'zim ve teklimden hâlî olan rızık, behaime mahsus olup dünyada bile insanların yiyip içmeleri ta'zim üzere olduğundan Cennel'te daha ziyade ikram ve ta'zim olacağı evleviyetle sabittir. İnsanların ahbap .ve yaranıyla karşı karşıya sohbetle ekletmeleri süruru mucip olduğundan ehl-i Cennet'in karşı karşıya köşkler, sa-raylar. kürsüler üzerinde olacakları beyan olunmuştur ki ferahlan ziyade olacağına işarettir. Hizmetçilerin pınar sularıyla daima başlarında dolaşacaklarını beyan; 'onların hiçbir şeye ihtiyaçları olma-ıp herşeyin yanlarında hazır olacağına işarettir.
Hulâsa; Cennet'in rızkının evsafı, hassası ve vaktinin ma'lûm jjolduğu, o nzıkların yalnız telezzüz için eklolunup vücudun bekası (ve ihtiyaç için olmadığı ve Cennet'in eki ü şürbü ancak zevk u safa cin olduğu, ehl-i Cennet'in ayn-ı nimet olan Cennet'te kürsüler süzerinde birbirlerine mukabil olarak mükerrem olacakları ve ellerinde içenlere ayn-ı lezzetten ibaret olan şaraplarla dolu beyaz kâselerle hizmetçilerin başları üzerlerinde dolaşacakları bu âyetten fmüstei'ad olan fcvaid cümlesindendir.
Saffat 37:42
Vacip Tealâ muhlis olan kullarının azaptan müstesna olduk larını beyandan sonra onlar yalnız azap görmemekle kalmayıp bir çok nimetlere de nail olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette ehl-i Cennetin rızıklarmın ma'lûm olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Cennet'te rızkın her an, her saatta mevcut ve ta'mı tayyip, rayihası ve manzarası güzel olduğu ma'lûm bulunduğu gibi herkesin amelleri mukabilinde müstehak oldukları rızkın miktarı dahî malûmdur, Ehl-i Cennet'in rızkı mücerret telezzüz için olduğuna işaret olmak üzere rızkın fevakihten yani meyvalar-dan ibaret olduğu beyan olunmuştur. Zira; ehl-i Cennetin vücutları ebediyete mütehammil ve gayet muhkem halkolunduğundan bekasında gıdaya muhtaç olmadığı cihetle Cennet'te nzık ancak telezzüz için olup beka-yı cisme tedavi kabilinden gıda için olmadığına işaret olarak rızkın fevakihten ibaret olduğu beyan olunmuştur. Şu halde Cennet'te meşrubat ve me'kûlât cümlesi telcz-züzden ibarettir. Binaenaleyh; f e v akih ; nzk-ı ma'lûmu tefsir ve ta'rif için sevkolunmuş bir lâfz-ı şeriftir.
Fevakihin vücudunu beyan Cennette her türlü nimetlerin mevcut olduğuna işarettir. Çünkü fcvakih; nimetlerin ednâsıdır. Cennet'te nimetlerin ednası olan fevakih yani meyveler mevcut olunca ondan daha a'lâ nimetlerin mevcut olacağı evleviyetle sabit olur demektir. Binaenaleyh; ednâyı zikirle a'lâyı zikre hacet görülmemiştir.
Ehl-i Ocnnct'in rızkı zahmetsiz ta'zim üzerine olduğuna.işaret için nimeti bol Cennet'te mükerrem oldukları beyan olunmuştur. Çünkü: ta'zim ve teklimden hâlî olan rızık, behaime mahsus olup dünyada bile insanların yiyip içmeleri ta'zim üzere olduğundan Cennel'te daha ziyade ikram ve ta'zim olacağı evleviyetle sabittir. İnsanların ahbap .ve yaranıyla karşı karşıya sohbetle ekletmeleri süruru mucip olduğundan ehl-i Cennet'in karşı karşıya köşkler, sa-raylar. kürsüler üzerinde olacakları beyan olunmuştur ki ferahlan ziyade olacağına işarettir. Hizmetçilerin pınar sularıyla daima başlarında dolaşacaklarını beyan; 'onların hiçbir şeye ihtiyaçları olma-ıp herşeyin yanlarında hazır olacağına işarettir.
Hulâsa; Cennet'in rızkının evsafı, hassası ve vaktinin ma'lûm jjolduğu, o nzıkların yalnız telezzüz için eklolunup vücudun bekası (ve ihtiyaç için olmadığı ve Cennet'in eki ü şürbü ancak zevk u safa cin olduğu, ehl-i Cennet'in ayn-ı nimet olan Cennet'te kürsüler süzerinde birbirlerine mukabil olarak mükerrem olacakları ve ellerinde içenlere ayn-ı lezzetten ibaret olan şaraplarla dolu beyaz kâselerle hizmetçilerin başları üzerlerinde dolaşacakları bu âyetten fmüstei'ad olan fcvaid cümlesindendir.
Saffat 37:43
Vacip Tealâ muhlis olan kullarının azaptan müstesna olduk larını beyandan sonra onlar yalnız azap görmemekle kalmayıp bir çok nimetlere de nail olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette ehl-i Cennetin rızıklarmın ma'lûm olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Cennet'te rızkın her an, her saatta mevcut ve ta'mı tayyip, rayihası ve manzarası güzel olduğu ma'lûm bulunduğu gibi herkesin amelleri mukabilinde müstehak oldukları rızkın miktarı dahî malûmdur, Ehl-i Cennet'in rızkı mücerret telezzüz için olduğuna işaret olmak üzere rızkın fevakihten yani meyvalar-dan ibaret olduğu beyan olunmuştur. Zira; ehl-i Cennetin vücutları ebediyete mütehammil ve gayet muhkem halkolunduğundan bekasında gıdaya muhtaç olmadığı cihetle Cennet'te nzık ancak telezzüz için olup beka-yı cisme tedavi kabilinden gıda için olmadığına işaret olarak rızkın fevakihten ibaret olduğu beyan olunmuştur. Şu halde Cennet'te meşrubat ve me'kûlât cümlesi telcz-züzden ibarettir. Binaenaleyh; f e v akih ; nzk-ı ma'lûmu tefsir ve ta'rif için sevkolunmuş bir lâfz-ı şeriftir.
Fevakihin vücudunu beyan Cennette her türlü nimetlerin mevcut olduğuna işarettir. Çünkü fcvakih; nimetlerin ednâsıdır. Cennet'te nimetlerin ednası olan fevakih yani meyveler mevcut olunca ondan daha a'lâ nimetlerin mevcut olacağı evleviyetle sabit olur demektir. Binaenaleyh; ednâyı zikirle a'lâyı zikre hacet görülmemiştir.
Ehl-i Ocnnct'in rızkı zahmetsiz ta'zim üzerine olduğuna.işaret için nimeti bol Cennet'te mükerrem oldukları beyan olunmuştur. Çünkü: ta'zim ve teklimden hâlî olan rızık, behaime mahsus olup dünyada bile insanların yiyip içmeleri ta'zim üzere olduğundan Cennel'te daha ziyade ikram ve ta'zim olacağı evleviyetle sabittir. İnsanların ahbap .ve yaranıyla karşı karşıya sohbetle ekletmeleri süruru mucip olduğundan ehl-i Cennet'in karşı karşıya köşkler, sa-raylar. kürsüler üzerinde olacakları beyan olunmuştur ki ferahlan ziyade olacağına işarettir. Hizmetçilerin pınar sularıyla daima başlarında dolaşacaklarını beyan; 'onların hiçbir şeye ihtiyaçları olma-ıp herşeyin yanlarında hazır olacağına işarettir.
Hulâsa; Cennet'in rızkının evsafı, hassası ve vaktinin ma'lûm jjolduğu, o nzıkların yalnız telezzüz için eklolunup vücudun bekası (ve ihtiyaç için olmadığı ve Cennet'in eki ü şürbü ancak zevk u safa cin olduğu, ehl-i Cennet'in ayn-ı nimet olan Cennet'te kürsüler süzerinde birbirlerine mukabil olarak mükerrem olacakları ve ellerinde içenlere ayn-ı lezzetten ibaret olan şaraplarla dolu beyaz kâselerle hizmetçilerin başları üzerlerinde dolaşacakları bu âyetten fmüstei'ad olan fcvaid cümlesindendir.
Saffat 37:44
Vacip Tealâ muhlis olan kullarının azaptan müstesna olduk larını beyandan sonra onlar yalnız azap görmemekle kalmayıp bir çok nimetlere de nail olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette ehl-i Cennetin rızıklarmın ma'lûm olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Cennet'te rızkın her an, her saatta mevcut ve ta'mı tayyip, rayihası ve manzarası güzel olduğu ma'lûm bulunduğu gibi herkesin amelleri mukabilinde müstehak oldukları rızkın miktarı dahî malûmdur, Ehl-i Cennet'in rızkı mücerret telezzüz için olduğuna işaret olmak üzere rızkın fevakihten yani meyvalar-dan ibaret olduğu beyan olunmuştur. Zira; ehl-i Cennetin vücutları ebediyete mütehammil ve gayet muhkem halkolunduğundan bekasında gıdaya muhtaç olmadığı cihetle Cennet'te nzık ancak telezzüz için olup beka-yı cisme tedavi kabilinden gıda için olmadığına işaret olarak rızkın fevakihten ibaret olduğu beyan olunmuştur. Şu halde Cennet'te meşrubat ve me'kûlât cümlesi telcz-züzden ibarettir. Binaenaleyh; f e v akih ; nzk-ı ma'lûmu tefsir ve ta'rif için sevkolunmuş bir lâfz-ı şeriftir.
Fevakihin vücudunu beyan Cennette her türlü nimetlerin mevcut olduğuna işarettir. Çünkü fcvakih; nimetlerin ednâsıdır. Cennet'te nimetlerin ednası olan fevakih yani meyveler mevcut olunca ondan daha a'lâ nimetlerin mevcut olacağı evleviyetle sabit olur demektir. Binaenaleyh; ednâyı zikirle a'lâyı zikre hacet görülmemiştir.
Ehl-i Ocnnct'in rızkı zahmetsiz ta'zim üzerine olduğuna.işaret için nimeti bol Cennet'te mükerrem oldukları beyan olunmuştur. Çünkü: ta'zim ve teklimden hâlî olan rızık, behaime mahsus olup dünyada bile insanların yiyip içmeleri ta'zim üzere olduğundan Cennel'te daha ziyade ikram ve ta'zim olacağı evleviyetle sabittir. İnsanların ahbap .ve yaranıyla karşı karşıya sohbetle ekletmeleri süruru mucip olduğundan ehl-i Cennet'in karşı karşıya köşkler, sa-raylar. kürsüler üzerinde olacakları beyan olunmuştur ki ferahlan ziyade olacağına işarettir. Hizmetçilerin pınar sularıyla daima başlarında dolaşacaklarını beyan; 'onların hiçbir şeye ihtiyaçları olma-ıp herşeyin yanlarında hazır olacağına işarettir.
Hulâsa; Cennet'in rızkının evsafı, hassası ve vaktinin ma'lûm jjolduğu, o nzıkların yalnız telezzüz için eklolunup vücudun bekası (ve ihtiyaç için olmadığı ve Cennet'in eki ü şürbü ancak zevk u safa cin olduğu, ehl-i Cennet'in ayn-ı nimet olan Cennet'te kürsüler süzerinde birbirlerine mukabil olarak mükerrem olacakları ve ellerinde içenlere ayn-ı lezzetten ibaret olan şaraplarla dolu beyaz kâselerle hizmetçilerin başları üzerlerinde dolaşacakları bu âyetten fmüstei'ad olan fcvaid cümlesindendir.
Saffat 37:45
Vacip Tealâ muhlis olan kullarının azaptan müstesna olduk larını beyandan sonra onlar yalnız azap görmemekle kalmayıp bir çok nimetlere de nail olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette ehl-i Cennetin rızıklarmın ma'lûm olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Cennet'te rızkın her an, her saatta mevcut ve ta'mı tayyip, rayihası ve manzarası güzel olduğu ma'lûm bulunduğu gibi herkesin amelleri mukabilinde müstehak oldukları rızkın miktarı dahî malûmdur, Ehl-i Cennet'in rızkı mücerret telezzüz için olduğuna işaret olmak üzere rızkın fevakihten yani meyvalar-dan ibaret olduğu beyan olunmuştur. Zira; ehl-i Cennetin vücutları ebediyete mütehammil ve gayet muhkem halkolunduğundan bekasında gıdaya muhtaç olmadığı cihetle Cennet'te nzık ancak telezzüz için olup beka-yı cisme tedavi kabilinden gıda için olmadığına işaret olarak rızkın fevakihten ibaret olduğu beyan olunmuştur. Şu halde Cennet'te meşrubat ve me'kûlât cümlesi telcz-züzden ibarettir. Binaenaleyh; f e v akih ; nzk-ı ma'lûmu tefsir ve ta'rif için sevkolunmuş bir lâfz-ı şeriftir.
Fevakihin vücudunu beyan Cennette her türlü nimetlerin mevcut olduğuna işarettir. Çünkü fcvakih; nimetlerin ednâsıdır. Cennet'te nimetlerin ednası olan fevakih yani meyveler mevcut olunca ondan daha a'lâ nimetlerin mevcut olacağı evleviyetle sabit olur demektir. Binaenaleyh; ednâyı zikirle a'lâyı zikre hacet görülmemiştir.
Ehl-i Ocnnct'in rızkı zahmetsiz ta'zim üzerine olduğuna.işaret için nimeti bol Cennet'te mükerrem oldukları beyan olunmuştur. Çünkü: ta'zim ve teklimden hâlî olan rızık, behaime mahsus olup dünyada bile insanların yiyip içmeleri ta'zim üzere olduğundan Cennel'te daha ziyade ikram ve ta'zim olacağı evleviyetle sabittir. İnsanların ahbap .ve yaranıyla karşı karşıya sohbetle ekletmeleri süruru mucip olduğundan ehl-i Cennet'in karşı karşıya köşkler, sa-raylar. kürsüler üzerinde olacakları beyan olunmuştur ki ferahlan ziyade olacağına işarettir. Hizmetçilerin pınar sularıyla daima başlarında dolaşacaklarını beyan; 'onların hiçbir şeye ihtiyaçları olma-ıp herşeyin yanlarında hazır olacağına işarettir.
Hulâsa; Cennet'in rızkının evsafı, hassası ve vaktinin ma'lûm jjolduğu, o nzıkların yalnız telezzüz için eklolunup vücudun bekası (ve ihtiyaç için olmadığı ve Cennet'in eki ü şürbü ancak zevk u safa cin olduğu, ehl-i Cennet'in ayn-ı nimet olan Cennet'te kürsüler süzerinde birbirlerine mukabil olarak mükerrem olacakları ve ellerinde içenlere ayn-ı lezzetten ibaret olan şaraplarla dolu beyaz kâselerle hizmetçilerin başları üzerlerinde dolaşacakları bu âyetten fmüstei'ad olan fcvaid cümlesindendir.
Saffat 37:46
Vacip Tealâ muhlis olan kullarının azaptan müstesna olduk larını beyandan sonra onlar yalnız azap görmemekle kalmayıp bir çok nimetlere de nail olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette ehl-i Cennetin rızıklarmın ma'lûm olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Cennet'te rızkın her an, her saatta mevcut ve ta'mı tayyip, rayihası ve manzarası güzel olduğu ma'lûm bulunduğu gibi herkesin amelleri mukabilinde müstehak oldukları rızkın miktarı dahî malûmdur, Ehl-i Cennet'in rızkı mücerret telezzüz için olduğuna işaret olmak üzere rızkın fevakihten yani meyvalar-dan ibaret olduğu beyan olunmuştur. Zira; ehl-i Cennetin vücutları ebediyete mütehammil ve gayet muhkem halkolunduğundan bekasında gıdaya muhtaç olmadığı cihetle Cennet'te nzık ancak telezzüz için olup beka-yı cisme tedavi kabilinden gıda için olmadığına işaret olarak rızkın fevakihten ibaret olduğu beyan olunmuştur. Şu halde Cennet'te meşrubat ve me'kûlât cümlesi telcz-züzden ibarettir. Binaenaleyh; f e v akih ; nzk-ı ma'lûmu tefsir ve ta'rif için sevkolunmuş bir lâfz-ı şeriftir.
Fevakihin vücudunu beyan Cennette her türlü nimetlerin mevcut olduğuna işarettir. Çünkü fcvakih; nimetlerin ednâsıdır. Cennet'te nimetlerin ednası olan fevakih yani meyveler mevcut olunca ondan daha a'lâ nimetlerin mevcut olacağı evleviyetle sabit olur demektir. Binaenaleyh; ednâyı zikirle a'lâyı zikre hacet görülmemiştir.
Ehl-i Ocnnct'in rızkı zahmetsiz ta'zim üzerine olduğuna.işaret için nimeti bol Cennet'te mükerrem oldukları beyan olunmuştur. Çünkü: ta'zim ve teklimden hâlî olan rızık, behaime mahsus olup dünyada bile insanların yiyip içmeleri ta'zim üzere olduğundan Cennel'te daha ziyade ikram ve ta'zim olacağı evleviyetle sabittir. İnsanların ahbap .ve yaranıyla karşı karşıya sohbetle ekletmeleri süruru mucip olduğundan ehl-i Cennet'in karşı karşıya köşkler, sa-raylar. kürsüler üzerinde olacakları beyan olunmuştur ki ferahlan ziyade olacağına işarettir. Hizmetçilerin pınar sularıyla daima başlarında dolaşacaklarını beyan; 'onların hiçbir şeye ihtiyaçları olma-ıp herşeyin yanlarında hazır olacağına işarettir.
Hulâsa; Cennet'in rızkının evsafı, hassası ve vaktinin ma'lûm jjolduğu, o nzıkların yalnız telezzüz için eklolunup vücudun bekası (ve ihtiyaç için olmadığı ve Cennet'in eki ü şürbü ancak zevk u safa cin olduğu, ehl-i Cennet'in ayn-ı nimet olan Cennet'te kürsüler süzerinde birbirlerine mukabil olarak mükerrem olacakları ve ellerinde içenlere ayn-ı lezzetten ibaret olan şaraplarla dolu beyaz kâselerle hizmetçilerin başları üzerlerinde dolaşacakları bu âyetten fmüstei'ad olan fcvaid cümlesindendir.
Saffat 37:47
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ljezzet için şarap içeceklerini beyandan sonra şarabın bazı evsafını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; içenlere sıkıntı vermek ve sarhoş etmek dünya şarabına mahsus olduğundan âhiret şarabında bu gibi yaramaz haller yoktur.
Bu âyette sarhoşluğun, şarabın başlıca fesatlarından olduğuna işaret vardır. Çünkü; sarhoştuk, ve başağrısı gibi gaile lâfzında dahil olduğu halde gavli nefyettikten sonra aynıyla sehiv manâsına olan nezfi dahî nefyetmek sekir, şarabın büyücek fesatlarından olduğuna işaret içindir. Şu halde Cennet şaraplarında başağrısı vermek, vücudu zedelemek gibi endişeler olmamakla beraber akıl gibi bir nimeti izale eden sekir de yoktur.
Saffat 37:48
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubatını bey ani sonra menkûhâtlarmm bazı evsafını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri- Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların levnin-de makbul olan buğday rengi olduğundan Cennet'te hatunların rengi beyaz fakat mesture olduğu beyan olunmuştur ki sarıya meyyal olduğuna işarettir. Çünkü mesture olan renk;, ekseriya buğday rengidir ki tagayyürden ve gubar gibi arızadan salim olacaklarına işaret için Meknûn yani örtülü olacakları beyan olunmuştur. Ehl~i Cennet'in hatunlarının meyi ü muhabbetleri ancak kendi zevçlerine olup âhara asla meyilleri olmayacağına işaret için gözleri ancak kendi zevçlerine bakıp başkasına bakmayacağı beyan olunmuştur.
rbüyük gözlü kimse olduğundan pisvan-ı Cennet'in büyük gözlü olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; insanlarda ve bilhassa taife-i nisvanda büyük göz memduhtur. Binaenaleyh; Cennet'te taife-i nisvanm her güzellikleriyle beraber gözlerinin c"e büyük olacağı beyan olunmuştur.
Saffat 37:49
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubatını bey ani sonra menkûhâtlarmm bazı evsafını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri- Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların levnin-de makbul olan buğday rengi olduğundan Cennet'te hatunların rengi beyaz fakat mesture olduğu beyan olunmuştur ki sarıya meyyal olduğuna işarettir. Çünkü mesture olan renk;, ekseriya buğday rengidir ki tagayyürden ve gubar gibi arızadan salim olacaklarına işaret için Meknûn yani örtülü olacakları beyan olunmuştur. Ehl~i Cennet'in hatunlarının meyi ü muhabbetleri ancak kendi zevçlerine olup âhara asla meyilleri olmayacağına işaret için gözleri ancak kendi zevçlerine bakıp başkasına bakmayacağı beyan olunmuştur.
rbüyük gözlü kimse olduğundan pisvan-ı Cennet'in büyük gözlü olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; insanlarda ve bilhassa taife-i nisvanda büyük göz memduhtur. Binaenaleyh; Cennet'te taife-i nisvanm her güzellikleriyle beraber gözlerinin c"e büyük olacağı beyan olunmuştur.
Saffat 37:50
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât; meşrubat ve menkûha larını beyandan sonra birbirleriyle söz ve sohbetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Cennet'te muhabbetten başka bir şey yoktur.
Saffat 37:51
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in birbirleriyle sohbetlerine işaretten sonra sohbetlerinin keyfiyetinden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyet-i celüenin mazmununa bugün binlerce muhavere ş hittir. Zira; dinsiz kabilinden birtakım süfehanm pek sevdikleri mu'tekid dostlarıyla muhavelerinde her zaman bu gibi hezeyan cereyan etmektedir. Çünkü; o makule sefihler daima ehl-i dil ve sâf Müslümanları itikatlarından dolayı tevbih etmekten utanmazlar ve kendi dinsizlikleriyle bilâperva iftihar ve dinsizliğini uka-, lâlıktan addederler.
Saffat 37:52
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in birbirleriyle sohbetlerine işaretten sonra sohbetlerinin keyfiyetinden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyet-i celüenin mazmununa bugün binlerce muhavere ş hittir. Zira; dinsiz kabilinden birtakım süfehanm pek sevdikleri mu'tekid dostlarıyla muhavelerinde her zaman bu gibi hezeyan cereyan etmektedir. Çünkü; o makule sefihler daima ehl-i dil ve sâf Müslümanları itikatlarından dolayı tevbih etmekten utanmazlar ve kendi dinsizlikleriyle bilâperva iftihar ve dinsizliğini uka-, lâlıktan addederler.
Saffat 37:53
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in birbirleriyle sohbetlerine işaretten sonra sohbetlerinin keyfiyetinden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyet-i celüenin mazmununa bugün binlerce muhavere ş hittir. Zira; dinsiz kabilinden birtakım süfehanm pek sevdikleri mu'tekid dostlarıyla muhavelerinde her zaman bu gibi hezeyan cereyan etmektedir. Çünkü; o makule sefihler daima ehl-i dil ve sâf Müslümanları itikatlarından dolayı tevbih etmekten utanmazlar ve kendi dinsizlikleriyle bilâperva iftihar ve dinsizliğini uka-, lâlıktan addederler.
Saffat 37:54
Vacip Tealâ doğru itikat taşıyanların, istihza edenleri Cehe nem'de görünce cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzer buyuruyor.
Çünkü; kendisi o dostunun haline muttali' olur, Cehennem'in ortasında onu görür ve diğer yaranlarına onu gösterir ki bundan maksadı; şu hikâyesi doğru olduğunu anlatmak ve kemâl-i sürürünü izhar etmektir. Cennet'te Cehennem'e karşı pencereler olup ehl-i Cennet'in istedikleri zaman ehl-i Cehennem'in hallerini o pencerelerden temaşa edecekleri (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir.
Saffat 37:55
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'ten birinin dünyada âhireti inkâra davet eden dostunu Cehennem'de görüp arkadaşlarına göstereceğini beyandan sonra ikisi arasında cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte Cennet'te bulunan kimse Cehennem'de bulunan arkadaşına böyle demekle dostunu tevbih ve kendi meserretini izhar eder. Bundan maksadı; dostunun dünyada tevbihine mukabil onu tevbih etmekle hüzün ve elemini arttırmaktır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şu mükâleme Cennetle Cehennem arasından perdenin kalkması, mesafenin yaklaşması ve yekdiğerinin sözlerini işitmek suretiyle olur. Yahut Cehennem'de olan dostu her ne kadar sözünü işitmezse de mevtaya hitab eder. kendi kendine söyler ve Allahü Tealâ'ya, İslâm'ı tevfik etmekle azaptan kurtardığından dolayı hamdeder.
dan yaklaşmak manasınadır. irdd'dandır. İrda'; ihlâk manasınadır. şerre hazır olmakta isti'mâl olunur. Bu makamda nimetle murad; nimet-i iman ve hidayettir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Saffat 37:56
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'ten birinin dünyada âhireti inkâra davet eden dostunu Cehennem'de görüp arkadaşlarına göstereceğini beyandan sonra ikisi arasında cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte Cennet'te bulunan kimse Cehennem'de bulunan arkadaşına böyle demekle dostunu tevbih ve kendi meserretini izhar eder. Bundan maksadı; dostunun dünyada tevbihine mukabil onu tevbih etmekle hüzün ve elemini arttırmaktır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şu mükâleme Cennetle Cehennem arasından perdenin kalkması, mesafenin yaklaşması ve yekdiğerinin sözlerini işitmek suretiyle olur. Yahut Cehennem'de olan dostu her ne kadar sözünü işitmezse de mevtaya hitab eder. kendi kendine söyler ve Allahü Tealâ'ya, İslâm'ı tevfik etmekle azaptan kurtardığından dolayı hamdeder.
dan yaklaşmak manasınadır. irdd'dandır. İrda'; ihlâk manasınadır. şerre hazır olmakta isti'mâl olunur. Bu makamda nimetle murad; nimet-i iman ve hidayettir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Saffat 37:57
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'ten birinin dünyada âhireti inkâra davet eden dostunu Cehennem'de görüp arkadaşlarına göstereceğini beyandan sonra ikisi arasında cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte Cennet'te bulunan kimse Cehennem'de bulunan arkadaşına böyle demekle dostunu tevbih ve kendi meserretini izhar eder. Bundan maksadı; dostunun dünyada tevbihine mukabil onu tevbih etmekle hüzün ve elemini arttırmaktır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şu mükâleme Cennetle Cehennem arasından perdenin kalkması, mesafenin yaklaşması ve yekdiğerinin sözlerini işitmek suretiyle olur. Yahut Cehennem'de olan dostu her ne kadar sözünü işitmezse de mevtaya hitab eder. kendi kendine söyler ve Allahü Tealâ'ya, İslâm'ı tevfik etmekle azaptan kurtardığından dolayı hamdeder.
dan yaklaşmak manasınadır. irdd'dandır. İrda'; ihlâk manasınadır. şerre hazır olmakta isti'mâl olunur. Bu makamda nimetle murad; nimet-i iman ve hidayettir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Saffat 37:58
Vâcpi Tealâ şu mükâleme bittikten sonra Cennet'teki zatın yine Cennet'teki arkadaşlarına söylediği sözünü alâtarikılhikây.e beyan etmek üzere :
Yani; «Biz Cennet'te ebedî kalıcı ve nimetlerle tena'um edici olunca bundan sonra bir daha vefat edici olmadık. Ancak dünyada bir defa öldük ve bizler muazzep de değiliz. Çünkü; Cennet'e girdik, nimet-i Ilâhiyeye nail olduk, ebeden bu nimetler içinde kalacağımız tahakkuk ve taayyün etmiştir» demekle Cennet'teki arkadaşlarına sürürünü izhar eder ve bu sözünü Cennet'te ölüm bir koç suretinde getirilip, kesildikten sonra ehl-i Cennet'e ölüm olmayacağı taayyün etmesine binaen söyler ve Cehennem'de olan dostuna işittirilir ki tekdir üzerine tekdir olsun..
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet kabirde hayat ve ölüm olmamasına delâlet etmez. Zira; mevte-i ûIû ile murad; mahşerden evvel vâki olan ölümün cümlesine şamildir. Binaenaleyh; kabirde hayat ve Ölüm vardır, lâkin dünyada olan ölümün tetirnmesinden olduğu için mevte-i ûlâda dahildir, kabirde hayat ânî olup ölüm de o nispette olduğundan hakikatta bir ölüm demlemediği cihetle âyet, kabirde azap olmadığına delâlet etmez,
Saffat 37:59
Vâcpi Tealâ şu mükâleme bittikten sonra Cennet'teki zatın yine Cennet'teki arkadaşlarına söylediği sözünü alâtarikılhikây.e beyan etmek üzere :
Yani; «Biz Cennet'te ebedî kalıcı ve nimetlerle tena'um edici olunca bundan sonra bir daha vefat edici olmadık. Ancak dünyada bir defa öldük ve bizler muazzep de değiliz. Çünkü; Cennet'e girdik, nimet-i Ilâhiyeye nail olduk, ebeden bu nimetler içinde kalacağımız tahakkuk ve taayyün etmiştir» demekle Cennet'teki arkadaşlarına sürürünü izhar eder ve bu sözünü Cennet'te ölüm bir koç suretinde getirilip, kesildikten sonra ehl-i Cennet'e ölüm olmayacağı taayyün etmesine binaen söyler ve Cehennem'de olan dostuna işittirilir ki tekdir üzerine tekdir olsun..
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet kabirde hayat ve ölüm olmamasına delâlet etmez. Zira; mevte-i ûIû ile murad; mahşerden evvel vâki olan ölümün cümlesine şamildir. Binaenaleyh; kabirde hayat ve Ölüm vardır, lâkin dünyada olan ölümün tetirnmesinden olduğu için mevte-i ûlâda dahildir, kabirde hayat ânî olup ölüm de o nispette olduğundan hakikatta bir ölüm demlemediği cihetle âyet, kabirde azap olmadığına delâlet etmez,
Saffat 37:60
Vacip Tealâ şu muhavere bittikten sonra söyleyecekleri söz lerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; insanın ömrünü değerli ve kıymettar birşeye sarfetmesi lâzımdır. İşte o da rıza-yı Barîye muvafık a'mal-i salihayla fevz-i azîm olan Cennet'e nail olmaktır. Amel edeceklerin bu gibi makasıd-ı âliye için amel etmeleri vaciptir, yoksa ağrâz-ı hasise ve deniyye için ömrü azizini sarfetmek lâzım değildir.
Bu âyet-i celile; ehl-i taatı taata teşvik ve ehl-i ma'siyeti ma'-siyetten tenfir için sevk olunmuştur.
Saffat 37:61
Vacip Tealâ şu muhavere bittikten sonra söyleyecekleri söz lerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; insanın ömrünü değerli ve kıymettar birşeye sarfetmesi lâzımdır. İşte o da rıza-yı Barîye muvafık a'mal-i salihayla fevz-i azîm olan Cennet'e nail olmaktır. Amel edeceklerin bu gibi makasıd-ı âliye için amel etmeleri vaciptir, yoksa ağrâz-ı hasise ve deniyye için ömrü azizini sarfetmek lâzım değildir.
Bu âyet-i celile; ehl-i taatı taata teşvik ve ehl-i ma'siyeti ma'-siyetten tenfir için sevk olunmuştur.
Saffat 37:62
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubatlarını ve amel ancak bunun için olmak lâzım olduğunu beyandan sonra ehl-i Cennet'in taamıyla ehl-i Cehennem'in taamı olan zakkum beyninde olan farkı beyan etmek üzere buyuruyor.
Elbette Cennet nimetleri hayırlıdır. Çünkü; mihnetten ârî ve yalnız lezzet ve sürurdan ibarettir. Amma zakkum, boğazdan geçmez, gumum ve humumla dolu, her tarafı şer ve meşakkattir. Binaenaleyh hayır; nimet-i Cennet'tedir, zakkumda değildir. Zakkum ağacında hayır
olmadığı halde hayra nispet etmek kâfirleri istihza içindir müsafir için hazırlanan me'kûlât, meşrubat ve sair ikramdır. Şu halde ehl-i Cennet Cennet'e girdiklerinde herşeyden evvel görecekleri şeyin ikram olacağına işaret için ta'bir olunmuştur. Zira nüzul; ansızın gelen misafire alelacele takdim olunan şeydir ki bundan sonra ehl-i Cennet için gözler görmedik ve kulaklar duymadık sayılmaz ve tükenmez nimetler olduğuna delâlet eder.
Saffat 37:63
Vacip Tealâ zakkum ağacını zikrettikten sonra zakkumu tefsir ve kâfirlerin itikatlarını reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; zakkum ağacını zalimlere iptilâ ve azaplarının izdiya-dına muhakkak sebep kıldık. Çünkü; zalimler Cehennem ateşiyle ağaç arasında bir zıddiyet gördüklerinde Cehennem'de ateş içinde ağaç olacağını uzak addettiklerinden dolayı inkâr edip iman etmedikleri cihetle küfürlerinde ısrarla azapları tezayüd etmiştir. Zira; asıl küfürlerinde azap oldukları gibi bu misilli beyan olunan şeyleri inkârlarıyla da azap olacağı cihetle azapları ziyade olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet nazil olunca sanâdid-i Kureyş bir mahalle içtima' ederek «Ağacm şanı yanmak ve ateşin şanı yakmaktır. Şu halde Cehennem'de şga.^ nasıl olur, bunu akıl kabul eder mi? Muhammed (S.A.) bizi havsala-i beşerin kabul etmeyeceği, şeylerle korkutuyor» dediler. Ebu Cehil onları evine götürüp cariyesine «Bize zakkum getir» diye emreder. Çünkü Yemen'de berberiler lisanında zakkum ; hurma ve' hurmanın göbeğine denildiğinden Ebu Cehil hurmadan o lisan üzere zakkumla ta'bir etmiş ve cariyesi emri veçhüzere hurma ve göbeğini getirmiş, yemişler ve «İşte Muhammed (S.A.) bununla korkutuyor» diyerek gülüşmüşler ve Resulullah'ı istihza etmişlerdir.. Bu istihzalarını red için Cenab-ı Hak zakkum ağacının Cehennem'in tabanında bittiğini ve meyvesinin şeytanların başları gibi çirkin olduğunu beyan buyurmuştur. Zakkumun meyvesini şeytanın başına teşbih; temsil ve tahyil kabilindendir. Çünkü; şeytanların çirkin bir mahlûk olduğu insanların zihninde yerleştiğinden çirkinliğe bir misal olarak irad olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile zakkum Tihame diyarında biter, gayet acı ve yaprağı ufacık bir ağaçtır. Ehl-i Cennet'in menzili nimetler ve taamlar olduğu gibi ehl-i Cehennem'in menzili de zakkum ağacının çirkin meyveleridir. Küffar-ı Mekke Cehennem'de ateş içinde ağaç olamayacağını düşündüler de Cenab-ı Hakkın ateş içinde (semender) gibi hayvanı halkederek o hayvanın ateş içinde yaşayıp ateşle telezzüz ve tagaddi ettiğini düşünemediler. Hayvan ağaçtan daha nazik olduğu halde ateş içinde yaşayınca ateşin içinde ağacın yaşayacağı evleviyetle sabittir. Çünkü; Allah'ın kudretine birşey mani olamaz.
Saffat 37:64
Vacip Tealâ zakkum ağacını zikrettikten sonra zakkumu tefsir ve kâfirlerin itikatlarını reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; zakkum ağacını zalimlere iptilâ ve azaplarının izdiya-dına muhakkak sebep kıldık. Çünkü; zalimler Cehennem ateşiyle ağaç arasında bir zıddiyet gördüklerinde Cehennem'de ateş içinde ağaç olacağını uzak addettiklerinden dolayı inkâr edip iman etmedikleri cihetle küfürlerinde ısrarla azapları tezayüd etmiştir. Zira; asıl küfürlerinde azap oldukları gibi bu misilli beyan olunan şeyleri inkârlarıyla da azap olacağı cihetle azapları ziyade olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet nazil olunca sanâdid-i Kureyş bir mahalle içtima' ederek «Ağacm şanı yanmak ve ateşin şanı yakmaktır. Şu halde Cehennem'de şga.^ nasıl olur, bunu akıl kabul eder mi? Muhammed (S.A.) bizi havsala-i beşerin kabul etmeyeceği, şeylerle korkutuyor» dediler. Ebu Cehil onları evine götürüp cariyesine «Bize zakkum getir» diye emreder. Çünkü Yemen'de berberiler lisanında zakkum ; hurma ve' hurmanın göbeğine denildiğinden Ebu Cehil hurmadan o lisan üzere zakkumla ta'bir etmiş ve cariyesi emri veçhüzere hurma ve göbeğini getirmiş, yemişler ve «İşte Muhammed (S.A.) bununla korkutuyor» diyerek gülüşmüşler ve Resulullah'ı istihza etmişlerdir.. Bu istihzalarını red için Cenab-ı Hak zakkum ağacının Cehennem'in tabanında bittiğini ve meyvesinin şeytanların başları gibi çirkin olduğunu beyan buyurmuştur. Zakkumun meyvesini şeytanın başına teşbih; temsil ve tahyil kabilindendir. Çünkü; şeytanların çirkin bir mahlûk olduğu insanların zihninde yerleştiğinden çirkinliğe bir misal olarak irad olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile zakkum Tihame diyarında biter, gayet acı ve yaprağı ufacık bir ağaçtır. Ehl-i Cennet'in menzili nimetler ve taamlar olduğu gibi ehl-i Cehennem'in menzili de zakkum ağacının çirkin meyveleridir. Küffar-ı Mekke Cehennem'de ateş içinde ağaç olamayacağını düşündüler de Cenab-ı Hakkın ateş içinde (semender) gibi hayvanı halkederek o hayvanın ateş içinde yaşayıp ateşle telezzüz ve tagaddi ettiğini düşünemediler. Hayvan ağaçtan daha nazik olduğu halde ateş içinde yaşayınca ateşin içinde ağacın yaşayacağı evleviyetle sabittir. Çünkü; Allah'ın kudretine birşey mani olamaz.
Saffat 37:65
Vacip Tealâ zakkum ağacını zikrettikten sonra zakkumu tefsir ve kâfirlerin itikatlarını reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; zakkum ağacını zalimlere iptilâ ve azaplarının izdiya-dına muhakkak sebep kıldık. Çünkü; zalimler Cehennem ateşiyle ağaç arasında bir zıddiyet gördüklerinde Cehennem'de ateş içinde ağaç olacağını uzak addettiklerinden dolayı inkâr edip iman etmedikleri cihetle küfürlerinde ısrarla azapları tezayüd etmiştir. Zira; asıl küfürlerinde azap oldukları gibi bu misilli beyan olunan şeyleri inkârlarıyla da azap olacağı cihetle azapları ziyade olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet nazil olunca sanâdid-i Kureyş bir mahalle içtima' ederek «Ağacm şanı yanmak ve ateşin şanı yakmaktır. Şu halde Cehennem'de şga.^ nasıl olur, bunu akıl kabul eder mi? Muhammed (S.A.) bizi havsala-i beşerin kabul etmeyeceği, şeylerle korkutuyor» dediler. Ebu Cehil onları evine götürüp cariyesine «Bize zakkum getir» diye emreder. Çünkü Yemen'de berberiler lisanında zakkum ; hurma ve' hurmanın göbeğine denildiğinden Ebu Cehil hurmadan o lisan üzere zakkumla ta'bir etmiş ve cariyesi emri veçhüzere hurma ve göbeğini getirmiş, yemişler ve «İşte Muhammed (S.A.) bununla korkutuyor» diyerek gülüşmüşler ve Resulullah'ı istihza etmişlerdir.. Bu istihzalarını red için Cenab-ı Hak zakkum ağacının Cehennem'in tabanında bittiğini ve meyvesinin şeytanların başları gibi çirkin olduğunu beyan buyurmuştur. Zakkumun meyvesini şeytanın başına teşbih; temsil ve tahyil kabilindendir. Çünkü; şeytanların çirkin bir mahlûk olduğu insanların zihninde yerleştiğinden çirkinliğe bir misal olarak irad olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile zakkum Tihame diyarında biter, gayet acı ve yaprağı ufacık bir ağaçtır. Ehl-i Cennet'in menzili nimetler ve taamlar olduğu gibi ehl-i Cehennem'in menzili de zakkum ağacının çirkin meyveleridir. Küffar-ı Mekke Cehennem'de ateş içinde ağaç olamayacağını düşündüler de Cenab-ı Hakkın ateş içinde (semender) gibi hayvanı halkederek o hayvanın ateş içinde yaşayıp ateşle telezzüz ve tagaddi ettiğini düşünemediler. Hayvan ağaçtan daha nazik olduğu halde ateş içinde yaşayınca ateşin içinde ağacın yaşayacağı evleviyetle sabittir. Çünkü; Allah'ın kudretine birşey mani olamaz.
Saffat 37:66
Vacip Tealâ zakkum ağacının neden ibaret olduğunu beyandan sonra kâfirlerin dünyada inkârları mukabilinde âhirette yiyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar için Cehennem'de zakkumdan başka birşey yoktur. Şu halde açlığın şiddetinden eklederler ve hırsla karınlarını doldururlar ve zebaniler tarafından ekle icbar edilir ki azapları teşdid olunsun. Çünkü zakkum; ayn-ı zehirdir. Şu halde ehl-i Cehennem ateşte azap olundukları gibi zehirden ibaret olan zakkumdan yemekle dahî muazzep olurlar.
Saffat 37:67
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in yiyeceklerini beyandan sonra içecekleri sularını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; zehir gibi zakkumu yiyince hararetleri artar. Binaenaleyh; suya ihtiyaç mes-sedince zebaniler onları gayet sıcak suyun olduğu mahalle götürür ve hararetleri nispetinde ondan içerler ve yedikleri zakkumla karıştırırlar,
…
Çünkü; başka mercileri yoktur. Koyunu çobanın ağıldan çıkarıp suya götürüp tekrar ağıla getirdiği gibi zebaniler de bunları Cehennem'in bir mahallinde olan suya götürür, tekrar yerlerine getirirler.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile kelimesi bu makamda taahhur ve temdid-i müddet içindir. Çünkü; zakkumu eklettikten bir müddet sonra sudan içeceklerine işaret için gelmiştir. karıştırmak manasınadır. gayet sıcak sudur. Binaenaleyh; gerek zakkum ve gerek hamim her ikisi de ehl-i Cehennem'in azaplarını teşdid içindir. Çünkü hamim denilen su, içince barsaklarmı dökecek kadar sıcaktır.
Cennet-i A'lâ'nm ayrı ayrı tabakaları olduğu gibi Cehennem'in de ayrı ayrı derekeleri vardır ki ateşle azap, açlıkla azap, açlık derdiyle zakkumdan yemekle azap ve hararetin verdiği ilcaat üzerine sıcak sudan içmekle azap gibi.
Saffat 37:68
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in yiyeceklerini beyandan sonra içecekleri sularını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; zehir gibi zakkumu yiyince hararetleri artar. Binaenaleyh; suya ihtiyaç mes-sedince zebaniler onları gayet sıcak suyun olduğu mahalle götürür ve hararetleri nispetinde ondan içerler ve yedikleri zakkumla karıştırırlar,
…
Çünkü; başka mercileri yoktur. Koyunu çobanın ağıldan çıkarıp suya götürüp tekrar ağıla getirdiği gibi zebaniler de bunları Cehennem'in bir mahallinde olan suya götürür, tekrar yerlerine getirirler.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile kelimesi bu makamda taahhur ve temdid-i müddet içindir. Çünkü; zakkumu eklettikten bir müddet sonra sudan içeceklerine işaret için gelmiştir. karıştırmak manasınadır. gayet sıcak sudur. Binaenaleyh; gerek zakkum ve gerek hamim her ikisi de ehl-i Cehennem'in azaplarını teşdid içindir. Çünkü hamim denilen su, içince barsaklarmı dökecek kadar sıcaktır.
Cennet-i A'lâ'nm ayrı ayrı tabakaları olduğu gibi Cehennem'in de ayrı ayrı derekeleri vardır ki ateşle azap, açlıkla azap, açlık derdiyle zakkumdan yemekle azap ve hararetin verdiği ilcaat üzerine sıcak sudan içmekle azap gibi.
Saffat 37:69
Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarının şiddetini beyandan soı azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; babalarının meslekleri hak veya batıl olduğuna dair tetkikatta bulunmazlar ve sülük ettikleri mesleğin hakkaniyetine müteallik ellerinde bir delil olmadığı halde hiç düşünmeksizin takib ederlerdi.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet kâfirlerin envâ'-ı azaba istihkaklarının illetidir. Binaenaleyh; taklidin mezmum olduğuna dair Kur'an'da başka âyet olmasa taklidi zem yönünden bu âyet kâfidir. Çünkü envâ-ı azaba duçar olmalarının sebebi; ancak itikadiyatta babalarım bilâ tahkik taklid etmeleri olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
i/ırâ'dandır. îhra ' ; birşeye sür'atta şiddet etmek ve acele koşmak manasınadır. Şu halde «Bunlar pederlerinin itikatlarını kabulde delile ve nazariyata bakmaksızın alelacele kabul ediverdiler» demektir.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile envâ'-ı azaba duçar olmalarının illeti ve delili olunca takriri şöyledir: "Kâfirler envâ'-ı azaba duçar olmuşlardır. Zira; onlar babalarını dalâlette buldukları halde taklid etmişlerdir. Her kimseler ki dalâlette olanları taklit edeler, onlar envâ'-ı azaba duçar olurlar. O halde kâfirler envâ'-ı azaba duçar olmuşlardır.
Saffat 37:70
Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarının şiddetini beyandan soı azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; babalarının meslekleri hak veya batıl olduğuna dair tetkikatta bulunmazlar ve sülük ettikleri mesleğin hakkaniyetine müteallik ellerinde bir delil olmadığı halde hiç düşünmeksizin takib ederlerdi.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet kâfirlerin envâ'-ı azaba istihkaklarının illetidir. Binaenaleyh; taklidin mezmum olduğuna dair Kur'an'da başka âyet olmasa taklidi zem yönünden bu âyet kâfidir. Çünkü envâ-ı azaba duçar olmalarının sebebi; ancak itikadiyatta babalarım bilâ tahkik taklid etmeleri olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
i/ırâ'dandır. îhra ' ; birşeye sür'atta şiddet etmek ve acele koşmak manasınadır. Şu halde «Bunlar pederlerinin itikatlarını kabulde delile ve nazariyata bakmaksızın alelacele kabul ediverdiler» demektir.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile envâ'-ı azaba duçar olmalarının illeti ve delili olunca takriri şöyledir: "Kâfirler envâ'-ı azaba duçar olmuşlardır. Zira; onlar babalarını dalâlette buldukları halde taklid etmişlerdir. Her kimseler ki dalâlette olanları taklit edeler, onlar envâ'-ı azaba duçar olurlar. O halde kâfirler envâ'-ı azaba duçar olmuşlardır.
Saffat 37:71
Vacip Tealâ kâfirlerin itikatları yalnız batılı taklitten ibaret olduğunu beyandan sonra Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Senin kavminin küfürlerinde ısrarla seni tekziplerine mahzun olma. Zira; muhakkak olarak yeminle seni temin ederim ki küfürde devamla resullerini tekzib etmek senin kavmine mahsus değildir. Çünkü; senin kavminden evvel geçen ümmetlerin ekserisi küfrü irtikâpla resullerini tekzib etmişlerdir. Binaenaleyh; bu hal senden evvel geçen resullerin başlarından geçip ekser-i ümmetlerin âdetleri olunca senin mahzun olmaman lâzımdır. Çünkü; belâ umum olunca tayyib olur. Şu halde âlemde her zaman carî olan ahvale esefte bir manâ yoktur.
Saffat 37:72
Çünkü; bunlar nebilerinin inzarındaiı rnütenebbih olarak saha-i selâmete çıkmışlar, ihlâşları sayesinde derecât-ı Cennete nail ve lûtf-u ilâhiye mazhar olmuşlardır.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ibad lâfzının lâfza-i celâle izafeti ibadm şanlarına ta'zim içindir ki ibadetlerinde ihlâs ettiklerinden dolayı ta'zime şayan olduklarına işaret olunmuştur. İbadı ihlâsla tavsifte kâfirlere ta'riz de vardır. Yani «kâfirler de Allah'ın kullarıdır, amma ihlâsları yok» demektir. Çünkü kulluktan maksat; ihlâsla ibadet olduğundan ihlâsla ibadeti olmayan kimselerde Allah'ın kulları iseler de keenne onlar Allah'ın kulları değil gibidirler. Çünkü; kulluğun vazifesini ifa etmediklerinden kullukta kasır ve noksan kalmışlardır.
Saffat 37:73
Çünkü; bunlar nebilerinin inzarındaiı rnütenebbih olarak saha-i selâmete çıkmışlar, ihlâşları sayesinde derecât-ı Cennete nail ve lûtf-u ilâhiye mazhar olmuşlardır.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ibad lâfzının lâfza-i celâle izafeti ibadm şanlarına ta'zim içindir ki ibadetlerinde ihlâs ettiklerinden dolayı ta'zime şayan olduklarına işaret olunmuştur. İbadı ihlâsla tavsifte kâfirlere ta'riz de vardır. Yani «kâfirler de Allah'ın kullarıdır, amma ihlâsları yok» demektir. Çünkü kulluktan maksat; ihlâsla ibadet olduğundan ihlâsla ibadeti olmayan kimselerde Allah'ın kulları iseler de keenne onlar Allah'ın kulları değil gibidirler. Çünkü; kulluğun vazifesini ifa etmediklerinden kullukta kasır ve noksan kalmışlardır.
Saffat 37:74
Çünkü; bunlar nebilerinin inzarındaiı rnütenebbih olarak saha-i selâmete çıkmışlar, ihlâşları sayesinde derecât-ı Cennete nail ve lûtf-u ilâhiye mazhar olmuşlardır.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ibad lâfzının lâfza-i celâle izafeti ibadm şanlarına ta'zim içindir ki ibadetlerinde ihlâs ettiklerinden dolayı ta'zime şayan olduklarına işaret olunmuştur. İbadı ihlâsla tavsifte kâfirlere ta'riz de vardır. Yani «kâfirler de Allah'ın kullarıdır, amma ihlâsları yok» demektir. Çünkü kulluktan maksat; ihlâsla ibadet olduğundan ihlâsla ibadeti olmayan kimselerde Allah'ın kulları iseler de keenne onlar Allah'ın kulları değil gibidirler. Çünkü; kulluğun vazifesini ifa etmediklerinden kullukta kasır ve noksan kalmışlardır.
Saffat 37:75
Vâcip Tealâ ümem-i salifenin hallerine icmalen işaret buyı duktan sonra bazılarının hallerini tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; nice seneler Nuh (A.S.) kavmini imana davet edip imandan imtina' etmeleri üzerine imanlarından ümidi kesilince onların müptelâ olacakları tufana garkolup helak olmaktan kendini ve ev-lâd ü ıyalini kurtarmak sadedinde bize tazarru' ve niyazla sadasmı kaldırçh. Binaenaleyh; Biz Azîmüşşan onun duasına icabet ettik, ne güzel icabet edicidir Biz Azîmüşşan. Nuh'u ve ehl ü ıyalini kavminin eza ve şetminden halâs ve kavminin isyanda devamı üzerine tufan gibi bir dehşetli gazab-ı İlâhiden necat verdik ve Nuh'un kavmini âlemde ibka ettik.
Hz. Nuh'un nidasına Cenab-ı Hakkın icabeti pek büyük nimet olduğuna işaret için mücîb lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü Vacip Tealâ'nm icabeti; birçok cemmi gafîrin icabeti gibi menfaattar demektir. Nimet-i icabetin Hz. Nuh'un nidası üzerine terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; ağlamayan çocuğa meme verilmez değildiği gibi Hz. Nuh da tazarru' ve niyazda bulunmasa icabet vuku bulmazdı. Binaenaleyh; insan için her umurunun husulünde Cenab-ı Hakka yalvarmaktan halî kalmamak lâzımdır. Ebussuud Efendi'-nin beyanı veçhile Hz. Nuh vak'asmm azametine ve kıdemine binaen Nuh (A.S.) in kıssası sairleri üzerine takdim olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette kerb-i azîmle murad; kavra-i Nuh'un ezaları ve fena sözleri ve istihzalarıdır,. yahut tufandır. Lâkin her ikisinin murad olunmasında da bir mani yoktur. Zira; Cenab-ı Hak Nuh (A.S.) ı her ikisinden de kurtarmıştır.
Bu âyet; tufan-ı Nuh'tan sonra dünyada mevcut insanların cümlesi Nuh (A.S.) m neslinden olup başka nesilden olmadığına delâlet eder. Çünkü; Hz. Nuh'un neslinin bekası hasra delâlet ©den ( f ) zâmiriyle varid olmuştur. Zira; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nuh (A.S.) gemiden çıkınca kendisiyle beraber olan müminlerin cümlesi vefat eder, ancak üç oğulları ki (Hain), (Sam), (Yafes), kendi ve onların evlâd ü ıyalleri kalır. Arap, Paris ve Rum kavimleri Sam neslinden; Sudan ve havalisi akvamı Ham neslinden ve Türk akvamı Yafes neslindendir.
Hulâsa; Nuh (A.S.) m Cenab-ı Hakka tazarru' ve niyazda bulunduğu ve bu niyaz üzerine Vacip Tealâ onu ve ehlini helakten halâs buyurduğu ve Hz. Nuh'un neslinin âlemde bakî kaldığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:76
Vâcip Tealâ ümem-i salifenin hallerine icmalen işaret buyı duktan sonra bazılarının hallerini tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; nice seneler Nuh (A.S.) kavmini imana davet edip imandan imtina' etmeleri üzerine imanlarından ümidi kesilince onların müptelâ olacakları tufana garkolup helak olmaktan kendini ve ev-lâd ü ıyalini kurtarmak sadedinde bize tazarru' ve niyazla sadasmı kaldırçh. Binaenaleyh; Biz Azîmüşşan onun duasına icabet ettik, ne güzel icabet edicidir Biz Azîmüşşan. Nuh'u ve ehl ü ıyalini kavminin eza ve şetminden halâs ve kavminin isyanda devamı üzerine tufan gibi bir dehşetli gazab-ı İlâhiden necat verdik ve Nuh'un kavmini âlemde ibka ettik.
Hz. Nuh'un nidasına Cenab-ı Hakkın icabeti pek büyük nimet olduğuna işaret için mücîb lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü Vacip Tealâ'nm icabeti; birçok cemmi gafîrin icabeti gibi menfaattar demektir. Nimet-i icabetin Hz. Nuh'un nidası üzerine terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; ağlamayan çocuğa meme verilmez değildiği gibi Hz. Nuh da tazarru' ve niyazda bulunmasa icabet vuku bulmazdı. Binaenaleyh; insan için her umurunun husulünde Cenab-ı Hakka yalvarmaktan halî kalmamak lâzımdır. Ebussuud Efendi'-nin beyanı veçhile Hz. Nuh vak'asmm azametine ve kıdemine binaen Nuh (A.S.) in kıssası sairleri üzerine takdim olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette kerb-i azîmle murad; kavra-i Nuh'un ezaları ve fena sözleri ve istihzalarıdır,. yahut tufandır. Lâkin her ikisinin murad olunmasında da bir mani yoktur. Zira; Cenab-ı Hak Nuh (A.S.) ı her ikisinden de kurtarmıştır.
Bu âyet; tufan-ı Nuh'tan sonra dünyada mevcut insanların cümlesi Nuh (A.S.) m neslinden olup başka nesilden olmadığına delâlet eder. Çünkü; Hz. Nuh'un neslinin bekası hasra delâlet ©den ( f ) zâmiriyle varid olmuştur. Zira; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nuh (A.S.) gemiden çıkınca kendisiyle beraber olan müminlerin cümlesi vefat eder, ancak üç oğulları ki (Hain), (Sam), (Yafes), kendi ve onların evlâd ü ıyalleri kalır. Arap, Paris ve Rum kavimleri Sam neslinden; Sudan ve havalisi akvamı Ham neslinden ve Türk akvamı Yafes neslindendir.
Hulâsa; Nuh (A.S.) m Cenab-ı Hakka tazarru' ve niyazda bulunduğu ve bu niyaz üzerine Vacip Tealâ onu ve ehlini helakten halâs buyurduğu ve Hz. Nuh'un neslinin âlemde bakî kaldığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:77
Vâcip Tealâ ümem-i salifenin hallerine icmalen işaret buyı duktan sonra bazılarının hallerini tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; nice seneler Nuh (A.S.) kavmini imana davet edip imandan imtina' etmeleri üzerine imanlarından ümidi kesilince onların müptelâ olacakları tufana garkolup helak olmaktan kendini ve ev-lâd ü ıyalini kurtarmak sadedinde bize tazarru' ve niyazla sadasmı kaldırçh. Binaenaleyh; Biz Azîmüşşan onun duasına icabet ettik, ne güzel icabet edicidir Biz Azîmüşşan. Nuh'u ve ehl ü ıyalini kavminin eza ve şetminden halâs ve kavminin isyanda devamı üzerine tufan gibi bir dehşetli gazab-ı İlâhiden necat verdik ve Nuh'un kavmini âlemde ibka ettik.
Hz. Nuh'un nidasına Cenab-ı Hakkın icabeti pek büyük nimet olduğuna işaret için mücîb lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü Vacip Tealâ'nm icabeti; birçok cemmi gafîrin icabeti gibi menfaattar demektir. Nimet-i icabetin Hz. Nuh'un nidası üzerine terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; ağlamayan çocuğa meme verilmez değildiği gibi Hz. Nuh da tazarru' ve niyazda bulunmasa icabet vuku bulmazdı. Binaenaleyh; insan için her umurunun husulünde Cenab-ı Hakka yalvarmaktan halî kalmamak lâzımdır. Ebussuud Efendi'-nin beyanı veçhile Hz. Nuh vak'asmm azametine ve kıdemine binaen Nuh (A.S.) in kıssası sairleri üzerine takdim olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette kerb-i azîmle murad; kavra-i Nuh'un ezaları ve fena sözleri ve istihzalarıdır,. yahut tufandır. Lâkin her ikisinin murad olunmasında da bir mani yoktur. Zira; Cenab-ı Hak Nuh (A.S.) ı her ikisinden de kurtarmıştır.
Bu âyet; tufan-ı Nuh'tan sonra dünyada mevcut insanların cümlesi Nuh (A.S.) m neslinden olup başka nesilden olmadığına delâlet eder. Çünkü; Hz. Nuh'un neslinin bekası hasra delâlet ©den ( f ) zâmiriyle varid olmuştur. Zira; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nuh (A.S.) gemiden çıkınca kendisiyle beraber olan müminlerin cümlesi vefat eder, ancak üç oğulları ki (Hain), (Sam), (Yafes), kendi ve onların evlâd ü ıyalleri kalır. Arap, Paris ve Rum kavimleri Sam neslinden; Sudan ve havalisi akvamı Ham neslinden ve Türk akvamı Yafes neslindendir.
Hulâsa; Nuh (A.S.) m Cenab-ı Hakka tazarru' ve niyazda bulunduğu ve bu niyaz üzerine Vacip Tealâ onu ve ehlini helakten halâs buyurduğu ve Hz. Nuh'un neslinin âlemde bakî kaldığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:78
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m nidasına icabetin neticesi necat olduğunu ve zürrîyetin ilâyevmilkıyam bekasını beyandan sonra Nuh (A.S.) m zikr-i cemilinin bekasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani c f^A_ ) demek "Enbiya ve havas-ı ümmet tarafından teslim, ta'zim dünyada ve âhirette Nuh üzerine olsun» demektir. Şu halde ilâyevmilkıyam insanlar bu minval üzere duâ ile meşgul olurlar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu selâm Nuh (A.S.) a insanlardan olduğu gibi Vacip Tealâ tarafından ve meleklerden olmak ihtimali de vardır. Binaenaleyh; ((Nuh (A.S.) a selâm; cümle ins ü cinden, meleklerden ve Allahü Tealâ'dan vardır» demektir. Bu selâmla dua ve senaya nail olması Allahü Tealâ'ya ibadette ve nasla muamelede ihsan üzere bulunmasıdır. Zira; Nuh (A.S.) a şu selâmın ihsanı üzerine mükâfat ve ihsan üzere mücazat olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.
Saffat 37:79
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m nidasına icabetin neticesi necat olduğunu ve zürrîyetin ilâyevmilkıyam bekasını beyandan sonra Nuh (A.S.) m zikr-i cemilinin bekasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani c f^A_ ) demek "Enbiya ve havas-ı ümmet tarafından teslim, ta'zim dünyada ve âhirette Nuh üzerine olsun» demektir. Şu halde ilâyevmilkıyam insanlar bu minval üzere duâ ile meşgul olurlar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu selâm Nuh (A.S.) a insanlardan olduğu gibi Vacip Tealâ tarafından ve meleklerden olmak ihtimali de vardır. Binaenaleyh; ((Nuh (A.S.) a selâm; cümle ins ü cinden, meleklerden ve Allahü Tealâ'dan vardır» demektir. Bu selâmla dua ve senaya nail olması Allahü Tealâ'ya ibadette ve nasla muamelede ihsan üzere bulunmasıdır. Zira; Nuh (A.S.) a şu selâmın ihsanı üzerine mükâfat ve ihsan üzere mücazat olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.
Saffat 37:80
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m zikr-i cemilini âlemde ibka ettiğini ve ibkanm sebebi Hz. Nuh'un erbab-ı ihsandan olduğunu beyandan sonra ibkanm ikinci sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz Nuh'un zikr-i cemilini âlemde ibka ettik. Nasıl ibka etmeyelim? Elbette ibka ederiz. Zira; Nuh (A.S ) bize iman ve kemaliyle mütevekkil olup cümle umurunu bize tefviz eden ha-vass-ı bendegânımızdandır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile iman'ihsanda dahil olduğu halde imanın esaletine ve celâlet-i kadrine işaret için Nuh (A.S.) m zikr-i cemilinin ibkasma birinci merrede sebep olan erbab-ı ihsandan olduğunu zikirden sonra ikinci merrede imanı zikir buyurmuştur.
Saffat 37:81
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m zikr-i cemilini âlemde ibka ettiğini ve ibkanm sebebi Hz. Nuh'un erbab-ı ihsandan olduğunu beyandan sonra ibkanm ikinci sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz Nuh'un zikr-i cemilini âlemde ibka ettik. Nasıl ibka etmeyelim? Elbette ibka ederiz. Zira; Nuh (A.S ) bize iman ve kemaliyle mütevekkil olup cümle umurunu bize tefviz eden ha-vass-ı bendegânımızdandır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile iman'ihsanda dahil olduğu halde imanın esaletine ve celâlet-i kadrine işaret için Nuh (A.S.) m zikr-i cemilinin ibkasma birinci merrede sebep olan erbab-ı ihsandan olduğunu zikirden sonra ikinci merrede imanı zikir buyurmuştur.
Saffat 37:82
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in bazı evsaf ve mezâyâsmı beyandan sonra kavminin tufana garkolduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; insanlarda eşref-i makam ve a'zam-ı de-recât iman olduğundan Nuh ve Nuh'un etbâ'ı ihlâs üzere iman ettiklerinden imanları necatlarına, dünya ve âhiret saadetlerine sebep olmuştur. Amma kâfirlerde sebeb-i necat olan iman bulunmadığından kahr-ı İlâhiyle helak olup gitmişlerdir.
Saffat 37:83
Vacip Tealâ kullarını inzar için resuller gönderdiğini ve ru-sül-ü kiramdan Hz. Nuh'un kıssasına işaretten sonra Hz. ibrahim'in kıssasını zikretmek üzere buyuruyor.
Yani; usul-ü dinde ve itikad-ı hak olan tevhidde İbrahim (A.S.) Nuh (A.S,) a tâbi' olan zümredendir. Çünkü; usul-ü itikat* ta cümle enbiyanın şeriatı birdir. Binaenaleyh; şeriatların ihtilâfı furu-u a'mâldedir. Şu kadar ki Nuh'la İbrahim (A.S.) şeriatları ekser-i mesail-i feriyede ittifak ettiklerinde işaret için İbrahim (A.S.) Nuh (A.S.) m mesleğine sülük eden ve sünnetine ittibâ' edenlerden olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran din-i İlâhide son derece salâbette ve tekzib edelerin ezalarına sabretmekte İbrahim (A.S.) Nuh (A.S.) a tâbi' olanlardandır.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nuh (A-S.) la İbrahim (A.S.) beyninde geçmiş olan müddet 2640 senedir. Ve bu müddet zarfında iki nebi ba'solunduğu mervidir ki onlar da Hûd ve Salih (A.S.) dır.
Saffat 37:84
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) a İbrahim (A.S.) m ekseri ahkâi tâbi olduğunu beyandan sonra İbrahim (A.S.) m bazı evsaf-ı cemilesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; İbrahim (A.S.) m Rabbisine ihlâs-ı tammı olduğu gibi kalbi şek ve şirkten, buğz u adavetten, kin ve hasetten salim, gayrın hukukuna tecavüzden mahfuzdu. Zira İbrahim (A.S.) in hali; nefsine muhabbet ettiği şeye gayrılar için de muhabbet etmekti, ömrü oldukça taharet-i kâmile üzere gezer ve yaşardı.
İbrahim (A.S.). in cümle günahlardan, efkâr-ı fasideden ve ağraz-ı batıladan tahir olarak vefat ettiğine işaret için kalb-i âlîleri selâmetle tavsif ve kalbi çirkâb-ı maâsîden salim kılmak insan için bir meziyet-i ulviye olduğuna işaret zımnında İbrahim (A.S.) m kalbinin selâmeti cemi-i mezâyâsı üzerine takdim olunmuştur.
Saffat 37:85
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in selâmet-i kalple Rabbisine geldiğini beyandan sonra selâmet-i kalbin asarından olmak üzere İbrahim (A.S.) in kavmini ve bilhassa pederini itikad-ı hakka davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu sözüyle onları ikaza çalıştı. Çünkü; Allah'ın gayrı ma'bud ittihaz etmenin iftira ve batıl olduğunu onlara anlatmak istedi.
Bu âyette hemze; istifham-ı inkârî ve tevbih için olduğunda bu sözüyle İbrahim (A.S.) Allah'ın gayrı bir takım taştan ve ağaç tan yapılmış putları ma'bud ittihaz ettiklerinden dolayı onları tev bih, tekdir ve bu misilli ibadete lâyık olmayan şeylere ibadet ettik-" lerinden dolayı kendilerinin tekdire müstehak olduklarına da işa-^ ret etti. Çünkü; o putlar levazım-ı ulûhiyetten ve mukteza-yı ™ bubiyetten ârî birtakım âciz ve denî şeylerden ibaret olduğu cihet) le ednâ aklı olan bir kimse indinde bile onlara ibadet etmek batı] ve emr-i münker olduğu meydanda bulunduğu cihetle onları ma; £ bud ittihaz eden ahmaklar her zaman tevbihe şayandırlar.
Bu makamda münker olan şeyin ifk ü iftira olduğuna işarei için hemze-i istifham; ifk üzerine dahil olduğu gibi lâfzl da fiil üzerine takdim olunmuştur ki itikatlarının esası iftira üze: rine bina kılındığına dahî işaret vardır
Âyette lâfzı tahkiri iş'âr ettiğinden İbrahim (A.S.j söze başlarken ma'budlannın hakir şeyler olduğuna dahî işaret buyurmuştur
Saffat 37:86
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in kavminin itikatları ifk ü iftira üzerine bina olunduğunu beyandan sonra bu cinayetin menşei buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavmine hitaben «Siz birtakım âciz taşı ve ağacı ma'bud ittihaz edince bu âlem-i mükevvenatı terbiye ve her cüz'ünü kemâle îsâl eden Allahü Tealâ'ya itikadınız nedir? Şu cemadat ma'bud olmakta Rabbi Tealâ'ya şerik olur mu? Veyahut Vacip Tealâ'yı haşa cemadat cinsinden mi zannediyorsunuz ve onları Allahü Tealâ'ya müsavi mi addediyorsunuz, haliniz nedir?», demekle kavmini insafa davet etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) bu suâliyle Cenab-ı Hakkın ibadete elyak olup ondan başka ibadete ehil bir kimse olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü Vacip Tealâ'nm âlemlerin Rabbisi olduğunu beyan etmek; şeriki ve naziri olmadığını beyan etmektir. Zira; bütün âlemlere feyz ve neşv ü nema veren ancak Vacip Tealâ'dır. Bunun haricindeki itikat, evham ü hayalâttan ibarettir, ibrahim (A.S.) bu kelâmıyla kavminin hamakatım meydana koymuştur. Çünkü kelâmının hulâsası; «Siz taşı ve ağacı ma'bud ittihaz edince bütün âlemin halikı ve mürebbisi olan Vacip Tealâ, sizin itikadmızca acaba ne olur ve ne diyorsunuz?» demek istedi.
Saffat 37:87
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in kavminin itikatları ifk ü iftira üzerine bina olunduğunu beyandan sonra bu cinayetin menşei buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavmine hitaben «Siz birtakım âciz taşı ve ağacı ma'bud ittihaz edince bu âlem-i mükevvenatı terbiye ve her cüz'ünü kemâle îsâl eden Allahü Tealâ'ya itikadınız nedir? Şu cemadat ma'bud olmakta Rabbi Tealâ'ya şerik olur mu? Veyahut Vacip Tealâ'yı haşa cemadat cinsinden mi zannediyorsunuz ve onları Allahü Tealâ'ya müsavi mi addediyorsunuz, haliniz nedir?», demekle kavmini insafa davet etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) bu suâliyle Cenab-ı Hakkın ibadete elyak olup ondan başka ibadete ehil bir kimse olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü Vacip Tealâ'nm âlemlerin Rabbisi olduğunu beyan etmek; şeriki ve naziri olmadığını beyan etmektir. Zira; bütün âlemlere feyz ve neşv ü nema veren ancak Vacip Tealâ'dır. Bunun haricindeki itikat, evham ü hayalâttan ibarettir, ibrahim (A.S.) bu kelâmıyla kavminin hamakatım meydana koymuştur. Çünkü kelâmının hulâsası; «Siz taşı ve ağacı ma'bud ittihaz edince bütün âlemin halikı ve mürebbisi olan Vacip Tealâ, sizin itikadmızca acaba ne olur ve ne diyorsunuz?» demek istedi.
Saffat 37:88
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavminin itikatlarının batıl ol duğunu beyan ettiğini zikrettikten sonra edille-i akliye ve harici yeyle kavmini iknaa çalıştığım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavminde emare-i salâh göremeyince onların itikatlarının butlanını edille-i akliyeyle onlara göstermek ve küfriyatlarmı açıktan açığa meydana koymak fikrine binaen ilm-i nücum kitaplarına baktı. Çünkü; kavmi ilm-i nücuma pek ziyade ehemmiyet verdikleri gibi bazı havadisi yıldızlardan istidlal ettiklerini itikad ettikleri cihetle onların itikatları üzere ilm-i nücuma nazar etti, «Ben hastayım» dedi. Zira; kendisine nöbet geldiği bir zaman olduğundan hastayım sözü yalan değildi. Ben hastayım deyince kavmi ondan zaman fevtetmeksizin firar ettiler. Çünkü; o diyarlarda veba çok olduğundan hastalıktan ve onun sirayetinden pek ziyade korkarlardı.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile vak'a şöyle cereyan etmiştir: İbrahim (A.S.) m kavminin âdetleri bayram günleri kur| banlar keserler, taamlar pişirirler, ibadethanelerine götürüp putj. larmın yanlarına korlar. Bayram mahalline giderler, güler, oynar, şenlikler yaparlar, badehu dönerler, ma'bedhanelerine gelirler ve putlarının yanında teberrüken pişirdikleri yemekleri yerlerdi. Bir bayram günü İbrahim (A.S.) a bayram yerine gidilmesini teklif etmeleri üzerine İbrahim (A.S.) gitmemek ve bunlar bayram yerine gidince putlarını kırmak, putlardan onlara bir fayda olmadığını bildirmek ve itikatlarının butlanına delil serdetmek fikriyle onlara hastalık özrünü dermeyan etti. İbrahim (A.S.) m hastalığına gelince; hakikatta kendisinde humma hastalığı vardı, yahut onların küfriyatma kederinden kalbi hastaydı, yahut başkaca vücudunda bir inhiraf vardı. Binaenaleyh; hastayım sözünde asla yalan şaibesi yoktu. Çünkü; az çok vücudunda bir hastalık vardı ve bu hastalığını da onların itimad ettikleri ilm-i nücuma bakarak onunla istidlal eder gibi gösterdi ki özrünü kabul etsinler ve bayram yerine götürmeye ısrar etmesinler.
Saffat 37:89
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavminin itikatlarının batıl ol duğunu beyan ettiğini zikrettikten sonra edille-i akliye ve harici yeyle kavmini iknaa çalıştığım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavminde emare-i salâh göremeyince onların itikatlarının butlanını edille-i akliyeyle onlara göstermek ve küfriyatlarmı açıktan açığa meydana koymak fikrine binaen ilm-i nücum kitaplarına baktı. Çünkü; kavmi ilm-i nücuma pek ziyade ehemmiyet verdikleri gibi bazı havadisi yıldızlardan istidlal ettiklerini itikad ettikleri cihetle onların itikatları üzere ilm-i nücuma nazar etti, «Ben hastayım» dedi. Zira; kendisine nöbet geldiği bir zaman olduğundan hastayım sözü yalan değildi. Ben hastayım deyince kavmi ondan zaman fevtetmeksizin firar ettiler. Çünkü; o diyarlarda veba çok olduğundan hastalıktan ve onun sirayetinden pek ziyade korkarlardı.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile vak'a şöyle cereyan etmiştir: İbrahim (A.S.) m kavminin âdetleri bayram günleri kur| banlar keserler, taamlar pişirirler, ibadethanelerine götürüp putj. larmın yanlarına korlar. Bayram mahalline giderler, güler, oynar, şenlikler yaparlar, badehu dönerler, ma'bedhanelerine gelirler ve putlarının yanında teberrüken pişirdikleri yemekleri yerlerdi. Bir bayram günü İbrahim (A.S.) a bayram yerine gidilmesini teklif etmeleri üzerine İbrahim (A.S.) gitmemek ve bunlar bayram yerine gidince putlarını kırmak, putlardan onlara bir fayda olmadığını bildirmek ve itikatlarının butlanına delil serdetmek fikriyle onlara hastalık özrünü dermeyan etti. İbrahim (A.S.) m hastalığına gelince; hakikatta kendisinde humma hastalığı vardı, yahut onların küfriyatma kederinden kalbi hastaydı, yahut başkaca vücudunda bir inhiraf vardı. Binaenaleyh; hastayım sözünde asla yalan şaibesi yoktu. Çünkü; az çok vücudunda bir hastalık vardı ve bu hastalığını da onların itimad ettikleri ilm-i nücuma bakarak onunla istidlal eder gibi gösterdi ki özrünü kabul etsinler ve bayram yerine götürmeye ısrar etmesinler.
Saffat 37:90
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavminin itikatlarının batıl ol duğunu beyan ettiğini zikrettikten sonra edille-i akliye ve harici yeyle kavmini iknaa çalıştığım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) kavminde emare-i salâh göremeyince onların itikatlarının butlanını edille-i akliyeyle onlara göstermek ve küfriyatlarmı açıktan açığa meydana koymak fikrine binaen ilm-i nücum kitaplarına baktı. Çünkü; kavmi ilm-i nücuma pek ziyade ehemmiyet verdikleri gibi bazı havadisi yıldızlardan istidlal ettiklerini itikad ettikleri cihetle onların itikatları üzere ilm-i nücuma nazar etti, «Ben hastayım» dedi. Zira; kendisine nöbet geldiği bir zaman olduğundan hastayım sözü yalan değildi. Ben hastayım deyince kavmi ondan zaman fevtetmeksizin firar ettiler. Çünkü; o diyarlarda veba çok olduğundan hastalıktan ve onun sirayetinden pek ziyade korkarlardı.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile vak'a şöyle cereyan etmiştir: İbrahim (A.S.) m kavminin âdetleri bayram günleri kur| banlar keserler, taamlar pişirirler, ibadethanelerine götürüp putj. larmın yanlarına korlar. Bayram mahalline giderler, güler, oynar, şenlikler yaparlar, badehu dönerler, ma'bedhanelerine gelirler ve putlarının yanında teberrüken pişirdikleri yemekleri yerlerdi. Bir bayram günü İbrahim (A.S.) a bayram yerine gidilmesini teklif etmeleri üzerine İbrahim (A.S.) gitmemek ve bunlar bayram yerine gidince putlarını kırmak, putlardan onlara bir fayda olmadığını bildirmek ve itikatlarının butlanına delil serdetmek fikriyle onlara hastalık özrünü dermeyan etti. İbrahim (A.S.) m hastalığına gelince; hakikatta kendisinde humma hastalığı vardı, yahut onların küfriyatma kederinden kalbi hastaydı, yahut başkaca vücudunda bir inhiraf vardı. Binaenaleyh; hastayım sözünde asla yalan şaibesi yoktu. Çünkü; az çok vücudunda bir hastalık vardı ve bu hastalığını da onların itimad ettikleri ilm-i nücuma bakarak onunla istidlal eder gibi gösterdi ki özrünü kabul etsinler ve bayram yerine götürmeye ısrar etmesinler.
Saffat 37:91
Vacip Tealâ kavm-i İbrahim'in bayram yerine gittiklerinde İbrahim (A.S.) m putlara vâki olan muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
İbrahim (A.S.) m putlara «Yemez misiniz ve niçin söylemezsiniz?» demesi tehekküm ve istihza içindir, hakîkî bir suâl değildir. Zira; İbrahim (A.S.) onların yemediklerini ve söylemeye iktidarları olmadığını bildiğinden hakîkî bir suâle hamlolunamaz. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu üzere bayram münasebetiyle âdetleri veçhile putların yanlarına nefis taamlar koymuşlardı. Onlar gidip İbrahim (A.S.) tek ü tenha kalınca putların yanlarına gelir ve istihza tarikıyla «Şu nefis taamlardan neden yemezsiniz ve size ne gibi şey arız oldu ki suâlime cevap verip söylemiyorsunuz? Halbuki size ibadet edenler umur-u mühimmelerini size ar-zederler ve herşeyi sizden beklerler» dedikten sonra putlara yaklaştı ve sağ eliyle onlara vurdu, kırdı ve parçalarını ufalttı. Bu haber bayram mahalline vasıl olunca ahalinin cümlesi İbrahim (A.S.) tarafına yürüdüler ve kemâl-i sür'atla koşa koşa geldiler. Çünkü; bu haber onlarca pek garip olduğu gibi İbrahim (A.S.) in muhalefetini de bildiklerinden İbrahim (A,S.) m kırdığına hükmettiler ve ahz-ı intikam sevdasıyla geldiler.
Saffat 37:92
Vacip Tealâ kavm-i İbrahim'in bayram yerine gittiklerinde İbrahim (A.S.) m putlara vâki olan muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
İbrahim (A.S.) m putlara «Yemez misiniz ve niçin söylemezsiniz?» demesi tehekküm ve istihza içindir, hakîkî bir suâl değildir. Zira; İbrahim (A.S.) onların yemediklerini ve söylemeye iktidarları olmadığını bildiğinden hakîkî bir suâle hamlolunamaz. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu üzere bayram münasebetiyle âdetleri veçhile putların yanlarına nefis taamlar koymuşlardı. Onlar gidip İbrahim (A.S.) tek ü tenha kalınca putların yanlarına gelir ve istihza tarikıyla «Şu nefis taamlardan neden yemezsiniz ve size ne gibi şey arız oldu ki suâlime cevap verip söylemiyorsunuz? Halbuki size ibadet edenler umur-u mühimmelerini size ar-zederler ve herşeyi sizden beklerler» dedikten sonra putlara yaklaştı ve sağ eliyle onlara vurdu, kırdı ve parçalarını ufalttı. Bu haber bayram mahalline vasıl olunca ahalinin cümlesi İbrahim (A.S.) tarafına yürüdüler ve kemâl-i sür'atla koşa koşa geldiler. Çünkü; bu haber onlarca pek garip olduğu gibi İbrahim (A.S.) in muhalefetini de bildiklerinden İbrahim (A,S.) m kırdığına hükmettiler ve ahz-ı intikam sevdasıyla geldiler.
Saffat 37:93
Vacip Tealâ kavm-i İbrahim'in bayram yerine gittiklerinde İbrahim (A.S.) m putlara vâki olan muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
İbrahim (A.S.) m putlara «Yemez misiniz ve niçin söylemezsiniz?» demesi tehekküm ve istihza içindir, hakîkî bir suâl değildir. Zira; İbrahim (A.S.) onların yemediklerini ve söylemeye iktidarları olmadığını bildiğinden hakîkî bir suâle hamlolunamaz. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu üzere bayram münasebetiyle âdetleri veçhile putların yanlarına nefis taamlar koymuşlardı. Onlar gidip İbrahim (A.S.) tek ü tenha kalınca putların yanlarına gelir ve istihza tarikıyla «Şu nefis taamlardan neden yemezsiniz ve size ne gibi şey arız oldu ki suâlime cevap verip söylemiyorsunuz? Halbuki size ibadet edenler umur-u mühimmelerini size ar-zederler ve herşeyi sizden beklerler» dedikten sonra putlara yaklaştı ve sağ eliyle onlara vurdu, kırdı ve parçalarını ufalttı. Bu haber bayram mahalline vasıl olunca ahalinin cümlesi İbrahim (A.S.) tarafına yürüdüler ve kemâl-i sür'atla koşa koşa geldiler. Çünkü; bu haber onlarca pek garip olduğu gibi İbrahim (A.S.) in muhalefetini de bildiklerinden İbrahim (A,S.) m kırdığına hükmettiler ve ahz-ı intikam sevdasıyla geldiler.
Saffat 37:94
Vacip Tealâ kavm-i İbrahim'in bayram yerine gittiklerinde İbrahim (A.S.) m putlara vâki olan muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
İbrahim (A.S.) m putlara «Yemez misiniz ve niçin söylemezsiniz?» demesi tehekküm ve istihza içindir, hakîkî bir suâl değildir. Zira; İbrahim (A.S.) onların yemediklerini ve söylemeye iktidarları olmadığını bildiğinden hakîkî bir suâle hamlolunamaz. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu üzere bayram münasebetiyle âdetleri veçhile putların yanlarına nefis taamlar koymuşlardı. Onlar gidip İbrahim (A.S.) tek ü tenha kalınca putların yanlarına gelir ve istihza tarikıyla «Şu nefis taamlardan neden yemezsiniz ve size ne gibi şey arız oldu ki suâlime cevap verip söylemiyorsunuz? Halbuki size ibadet edenler umur-u mühimmelerini size ar-zederler ve herşeyi sizden beklerler» dedikten sonra putlara yaklaştı ve sağ eliyle onlara vurdu, kırdı ve parçalarını ufalttı. Bu haber bayram mahalline vasıl olunca ahalinin cümlesi İbrahim (A.S.) tarafına yürüdüler ve kemâl-i sür'atla koşa koşa geldiler. Çünkü; bu haber onlarca pek garip olduğu gibi İbrahim (A.S.) in muhalefetini de bildiklerinden İbrahim (A,S.) m kırdığına hükmettiler ve ahz-ı intikam sevdasıyla geldiler.
Saffat 37:95
Vâcip Tealâ İbrahim (A.S.) m putları kırdığını ve bu şayia üzerine kavminin huzur-u İbrahime geldiklerinde İbrahim (A.S.) m onlara hitaben söylediği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
İbrahim (A.S.) putlara ibadetin bir emr-i münker olduğuna işaret için kelâmının bidayesinde istijham-ı irıkârîyle irad eylemiştir ki onlar söze başlamaksızm ma'budlarınm batıl olduğunu beyan etti ve ma'bud-u hakîkînin kim olduğunu.onlara bildirdi.
Bu âyet-i celile, gerek kulların kendileri ve gerek işledikleri işleri Vacip Tealâ'ya müstenid olup, Halik ancak Allahü Tealâ olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; Mu'tezilenin «Kul fiilini halik-tır» sözleri ve itikatları bu âyetle merdud ve batıldır.
Saffat 37:96
Vâcip Tealâ İbrahim (A.S.) m putları kırdığını ve bu şayia üzerine kavminin huzur-u İbrahime geldiklerinde İbrahim (A.S.) m onlara hitaben söylediği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
İbrahim (A.S.) putlara ibadetin bir emr-i münker olduğuna işaret için kelâmının bidayesinde istijham-ı irıkârîyle irad eylemiştir ki onlar söze başlamaksızm ma'budlarınm batıl olduğunu beyan etti ve ma'bud-u hakîkînin kim olduğunu.onlara bildirdi.
Bu âyet-i celile, gerek kulların kendileri ve gerek işledikleri işleri Vacip Tealâ'ya müstenid olup, Halik ancak Allahü Tealâ olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; Mu'tezilenin «Kul fiilini halik-tır» sözleri ve itikatları bu âyetle merdud ve batıldır.
Saffat 37:97
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavmini delâil-i kafiyeyle ilzam ettiğini beyandan sonra onların âmmeye karşı acizlerini bil-dirmemek ve kalplerinde olan buğz u adavetleri nispetinde ahz-ı intikam ve îza etmek cihetini iltizam ederek esna-yı müşaverede irad ettikleri sözlerini ve netice-i müşaverelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Gerçi bu âyette ebniyenin keyfiyetine delâlet yoksa da bazı rivayete nazaran 30 arşın yüksek ve 20 arşın eninde olduğu ve bu binayı odunla doldurup ateşin alevi semaya ser çektiği bir zamanda İbrahim (A.S.) ı mancınıkla ateşe attıkları mervidir.
Saffat 37:98
Vacip Tealâ bu ateşe atmaktan maksatlarının ne olduğunu beyan etmek üzere büyuruyor.
Çünkü; İbrahim (A.S.) ı yakmak için bin müşkülâtla yaktıkları ateşleri İbrahim (A.S.) hakkında çayır, çimen, gül, gülistan olmuştur. Şu halde emekleri zayi olup sa'yleri-rinin faydasını göremediklerinden ümid ettikleri ulviyetten mahrum ve âleme karşı rüsvâ olmuşlardır. Zira; İbrahim (A.S.) m mazarratına olarak vâki olan teşebbüsleri onun menfaatma, kendilerinin mazarratına zuhur etmiş, âleme karşı sefil, rezil ve me'yus olmuşlardır. Bunların bu hareketleri İbrahim (A.S.) m şanını yükseltmiş ve nübüvvetine burhan-ı alenî olmuştur ki narın onun hakkında çayır, çimen olması mu'cize-i azîmedir.
manasınadır. Yani «Zelil olanlardan daha ziyade zelil kıldık» demektir.
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kâfirler tarafından ateşe konulduğunu beyandan sonra ateşten çıktıktan sonra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere bujnlruyor.
Saffat 37:99
Yani; a'danın çokluğundan dolayı İbrahim (A.S.) emin bir mahalle hicret etmek murad etti. Çünkü; dünyada hiçbir kimseye reva görülmeyen ezayı düşmanları İbrahim (A.S.) a lâyık gördüklerinden tahammül mümkün olamadığı cihetle hicrete karar vermesi üzerine Vacip Tealâ Şam cihetine hicret etmesini vahiy buyurdu. İşte o vakit İbrahim (A.S.) «Ben Rabbimin bana- emrettiği mahalle gidiciyim, umarım ki Rabbim benim dînî ve dünyevî maksatlarımın husule geleceği memlekete beni îsâl edem demekle su-ret-i kafiyede hicret edeceğini beyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile düşmanın çok olduğu mahalden hicret vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; İbrahim (A.S.) a nusretini vaad ettiği halde düşmanlarının çokluğundan dolayı hicretine müsaade buyurunca bu misilli mahzura binaen avam-ı nasın hicreti evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; diyanetçe selâmet olan mahalle hicretin vücubunda şüphe yoktur.
İbrahim (A.S.) Şam cihetine hicret edip Arz-ı Mukaddes'te karar edince Cenab-ı Hak'tan ismini ihya edecek ve arkasında kalacak ve iyiler zümresinden olacak bir oğlan istedi. Zira; kâfirleri dine davet hususunda kendine yardım ve diyar-ı gurbette kendisiyle ünsiyet edecek oğlan olduğu için oğlan evlâdı istemiş ve Cenab-ı Hak da duasını kabul buyurmuştur.
Hulâsa; maksad-ı sahihe mebni bir memleketten diğer memlekete hicretin meşruiyeti Ve sulehadan olmak üzere çocuk istemenin cevazı ve hilim sıfatının evsaf-ı memduha-i azîmeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle sindendir.
Saffat 37:100
Yani; a'danın çokluğundan dolayı İbrahim (A.S.) emin bir mahalle hicret etmek murad etti. Çünkü; dünyada hiçbir kimseye reva görülmeyen ezayı düşmanları İbrahim (A.S.) a lâyık gördüklerinden tahammül mümkün olamadığı cihetle hicrete karar vermesi üzerine Vacip Tealâ Şam cihetine hicret etmesini vahiy buyurdu. İşte o vakit İbrahim (A.S.) «Ben Rabbimin bana- emrettiği mahalle gidiciyim, umarım ki Rabbim benim dînî ve dünyevî maksatlarımın husule geleceği memlekete beni îsâl edem demekle su-ret-i kafiyede hicret edeceğini beyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile düşmanın çok olduğu mahalden hicret vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; İbrahim (A.S.) a nusretini vaad ettiği halde düşmanlarının çokluğundan dolayı hicretine müsaade buyurunca bu misilli mahzura binaen avam-ı nasın hicreti evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; diyanetçe selâmet olan mahalle hicretin vücubunda şüphe yoktur.
İbrahim (A.S.) Şam cihetine hicret edip Arz-ı Mukaddes'te karar edince Cenab-ı Hak'tan ismini ihya edecek ve arkasında kalacak ve iyiler zümresinden olacak bir oğlan istedi. Zira; kâfirleri dine davet hususunda kendine yardım ve diyar-ı gurbette kendisiyle ünsiyet edecek oğlan olduğu için oğlan evlâdı istemiş ve Cenab-ı Hak da duasını kabul buyurmuştur.
Hulâsa; maksad-ı sahihe mebni bir memleketten diğer memlekete hicretin meşruiyeti Ve sulehadan olmak üzere çocuk istemenin cevazı ve hilim sıfatının evsaf-ı memduha-i azîmeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle sindendir.
Saffat 37:101
Yani; a'danın çokluğundan dolayı İbrahim (A.S.) emin bir mahalle hicret etmek murad etti. Çünkü; dünyada hiçbir kimseye reva görülmeyen ezayı düşmanları İbrahim (A.S.) a lâyık gördüklerinden tahammül mümkün olamadığı cihetle hicrete karar vermesi üzerine Vacip Tealâ Şam cihetine hicret etmesini vahiy buyurdu. İşte o vakit İbrahim (A.S.) «Ben Rabbimin bana- emrettiği mahalle gidiciyim, umarım ki Rabbim benim dînî ve dünyevî maksatlarımın husule geleceği memlekete beni îsâl edem demekle su-ret-i kafiyede hicret edeceğini beyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile düşmanın çok olduğu mahalden hicret vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; İbrahim (A.S.) a nusretini vaad ettiği halde düşmanlarının çokluğundan dolayı hicretine müsaade buyurunca bu misilli mahzura binaen avam-ı nasın hicreti evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; diyanetçe selâmet olan mahalle hicretin vücubunda şüphe yoktur.
İbrahim (A.S.) Şam cihetine hicret edip Arz-ı Mukaddes'te karar edince Cenab-ı Hak'tan ismini ihya edecek ve arkasında kalacak ve iyiler zümresinden olacak bir oğlan istedi. Zira; kâfirleri dine davet hususunda kendine yardım ve diyar-ı gurbette kendisiyle ünsiyet edecek oğlan olduğu için oğlan evlâdı istemiş ve Cenab-ı Hak da duasını kabul buyurmuştur.
Hulâsa; maksad-ı sahihe mebni bir memleketten diğer memlekete hicretin meşruiyeti Ve sulehadan olmak üzere çocuk istemenin cevazı ve hilim sıfatının evsaf-ı memduha-i azîmeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle sindendir.
Saffat 37:102
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a bir oğlan ihsan ettiğini beyandan sonra İbrahim (A.S.) la beraber oğlunun bazı umur u hususa sa'yetmeye başladığı zamanda vâki olan hadisatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran İbrahim (A.S.) leyle-i terviyede bu rüyayı görmüş, lâkin şeytanî midir, yoksa rahmani midir diye şekketmiş ve arefe günü tekrar görünce rahmanı olduğunu bildiğinden o güne arefe denmiştir. Üçüncü günü tekrar görünce emr-i katfi-i İlâhi olduğunu bildiğinden ve kurban kasdettiğinden o güne yevm-i nahir yani kurban günü denmiştir. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) oğluna ip ve bıçak alıp odun getirmek için dağ başlarına gideceklerini beyan eder. Çünkü; odun için dağa gitmek âdetleriydi. Adetleri veçhüzere ip, balta ve bıçak aldılar, (Mina) denilen mahalle varınca İbrahim (A.S.) oğluna rüyayı hikâye ve taraf-ı İlâhiden böyle bir iptilâ ve imtihan olduğunu beyanla işi istişareye havale etti. Şu zebholunmakla emrolunan İshak (A.S.) mıdır, yoksa İsmail (A.S.) mıdır? İhtilâf varsa da esah olan İsmail (A.S.) dır. Zira; İbrahim (A.S.) m hicretinden sonra tebşir olunan İsmail (A.S.) dır. Çünkü; bu sûrede zebih kıssası hitam bulduktan sonra İshak (A.S.) la tebşir olunması zebha mukarin olan tebşirin İsmail (A.S.) hakkında olduğuna delâlet eder. Zira; ma'tufun m a 'tuf un aleyhin gayrı olması kavaid-i Ara-biye iktizasındandır. Resulullah'ın «Ben iki zebihin oğluyum» buyurması da kurban olunmasıyla emrolunanm İsmail (A.S.) olduğuna delâlet eder. Çünkü; Resûlullah'm ceddi (Abdülmuttalib) zemzem kuyusunun tathirinde kolaylık olursa on oğlundan birini kurban edeceğini nezretmiş ve suhulet görülmesi üzerine nezrini ifa etmek için oğlanları beyninde kur'a çekmiş ve kur'ada Resûlullah'm pederi (Abdullah) Hazretlerinin ismi çıkmıştır. Binaenaleyh Resulullah'ın iki z e b i h le muradı; cedd-i a'lâsı İsmail (A.S.) ve pederi Hz. Abdullah'tır. Kurban olmak için çekilen kur'ada Abdullah'ın ismi çıkınca Abdülmuttalib oğlu bedelinde yüz deve kurban ettiğinden bu esasa riâyeten şeriat-ı Ahmediyede insanın diyeti yüz deve olmak meşru kılınmıştır. Zebih vak'asının Mekke'de olması da kurban kılınmasıyla emrolunanm İsmail (A.S.) olup İshak (A.S.) olmadığına delâlet eder. Zira; çocukluğundan beri Mekke'de neş'et ederek ikamet eden İsmail (A.S.) dır. Halbuki İshak (A.S.) Şam cihetinde ve Kudüs-ü Şerif civarında neş'et ve ikamet etmiştir.
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m oğluna rüyayı hikâyesini beyandan sonra bu teklife karşı oğlunun cevabını beyan etmek üzere buyuruyor,
ki İsmail (A.S.) in bu sözü tevfik-ı İlâhiye yapışmak ve kaza-yı İlâhiye razı olmak suretiyle kemal-i itaat ve inkıyadına delâlet eder, kendisinin sâbirler zümresinden olacağını meşiyet-i İlâhiyeye ta'lik etmekle pederine de sabır tavsiye etmiş oldu. Çünkü; pederde olan şefkat icabı sabırsızlık ihtimali olduğundan kendisinin sabredeceğini beyan etmesi pederinin şefkatına iltifat etmeyip sabretmesini müstelzimdir.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile şu teklif gayet meşakkat ve endişeyi mucip olduğundan birden vürud etmedi, belki uyku halinde tedriç suretiyle gelmiştir ki vakit geçmekle kalbi rahat olsun. Çünkü; böyle bir emrin alelacele gelmesinde insanın ne yapacağını şaşırması ve hayrete düşmesi âdetidir. Binaenaleyh; kelb-i nebevilerini alıştırmak ve ıztırabmı defetmek için tedriç sureti ihtiyar olunmuş ve kemâl-i itaat ve inkıyadlarma işaret için kurbanla emir rüya suretiyle gelmiştir. Çünkü; uyku halinde gelen bir emre bu kadar sür'atla itaat eden bir kimsenin uyanık halinde gelen bir emre daha ziyade sür'atla itaat edeceği evlevi-yetle sabit olduğundan şu imtisalın kemal-i ihlâsa delâlet edeceğinde şüphe yoktur. Oğluyla istişarenin hikmeti de bu olduğu gibi oğlunun taat-ı İlâhiyede sabrı pederine zahir olmakla kurretülayn olsun, pederi oğlunun sıfat-ı hilimde şu büyük mertebeye ve sabırda derece-i âliyeye baliğ olduğunu bilmesi ve oğlunun âhirette çok sevaba nail olmasıdır. Ma'siyetten halâs olmaz, ancak ismet-i İlâhiyeyle ve taat üzere kuvvet olmaz; ancak tevfik-i İlâhiyle .olmasına binaen İsmail (A.S.) şu iptilâya sabrını meşiyet-i İlâhiyeye ta'lik etmiştir.
Saffat 37:103
Vacip Tealâ pederinin oğluyla istişarelerini beyandan sonra her ikisinin enır-i İlâhiye inkıyad üzere ittifak ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve İbrahim (A.S.) teveccüh-ü tamla hakkın ca-nib-i manevîsine teveccüh etti. Binaenaleyh; dergâh-ı ulûhiyette nail olacağı kurbiyete nail oldu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile şu vak'a (Mina) da elyevm kurban kesilen mahalde veyahut (Mina) nın mescidine yakın bir mahalde olmuştur. İbrahim (A.S.) oğlunu yatırıp bıçağı İsmail (A.S.) in boğazına birkaç defa çalmışsa da bıçak kesmeyince hayrete düştü.
İsmail (A.S.) pederine yüzü üstüne yatırtıp pederinin yüzünü görmemesini ta'rif etti. Çünkü; yüzüne bakmasıyla şefkati bıçağı şiddetle çalmasına mani olduğundan kesmedi zannetti. Halbuki ta'rif veçhüzere yatırdı, bıçak yine kesmedi. Çünkü İbrahim (A.S.) her ne kadar çalışsa irade-i İlâhiye bıçağın kesmemesine taallûk ettiği için çalışmada fayda yoktu, zira; İbrahim (A.S.) kesmekle bıçak ise kesmemekle me'murdu. Vacip Tealâ ise koç gönderip îsmai'li bıçaktan ve İbrahim (A.S.) ı da iptilâ ve hüzn ü kederden kurtarmak üzere Cibril'e emrediyordu. İşte şu vak'a bir emr-i İlâhinin insanlar hakkında zahir-i hale nazaran ne kadar müşkül görünse inkıyad lâzım olup onun içyüzünde birçok hikmetler olduğuna delâlet eder.
Saffat 37:104
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) ve oğlunun emr-i İlâhiye kemâl-itaatlarmı beyandan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) a emrolunan şeyin güçlüğü meydanda bir imtihandır ki insan için ondan daha büyük bir imtihan ve ip-tilâ olamaz, bu iptilâ taraf-ı İlâhiden nazil olmuş ihlâsı olanlarla olmayanları tefrik eder, birbirinden ayırır ve İbrahim'in kemâl-i ihlâsla emrimize imtisali, oğlunun taallül ve tereddüt göstermeksizin hemen bize ve pederine inkıyadla bıçağa teslim-i nefsetmesi üzerine biz îsmail (A.S.) bedelinde cüssesi büyük ve gayet semiz bir koç feda ettik ki her ikisinin de takarrubları tamam olsun. Onların insanlar arasında emsali görülmemiş iptilâya sabr u tahammülleri mukabilinde emsallerinin nail olmadığı nimetlere nail olsunlar ve onlar için hazırladığımız ecr-i azîm yerini bulsun.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) hatiften nidayı işitince iki tarafına bakar, görür ki semadan gözleri sürmeli boynuzlu bir koçla Cibril geliyor. Cebrail (A.S.) Hz. İbrahim'e hitaben «Şu koç kırk senedir Cennet'te beslenir, oğluna fedadır. Binaenaleyh; oğlunun bedelinde bunu kurban edeceksin» demiştir. Bunun üzerine İbrahim (A.S.) koçu kurban etmiş ve Ce-nab-ı Hakka hamdü senasını yerine getirmiştir ki o vakit İbrahim (A.S.) a ânz olan sürür ve ferahın ta'rifi mümkün olamaz. Çünkü nazil olan koç taraf-ı İlâhiden bir nebiye bedel olarak onun halâsı için gönderilmiştir. O koç sebebiyle halâs olan İsmail (A.S.) neslinden seyyidülmürselîn geleceğinden koçun şanına ta'zîm için azametle tavsifolunmuştur. İbrahim (A.S.) oğlunu kurban edeceğinde şeytan vesvese ettiği zaman İbrahim (A.S.) yedi taşı şey-tan'a attığından şeriat-ı İslâmiyede huccac için o mevkide yedi taş atmak mesnun olmuştur.
Koçu feda eden hakikatta İbrahim (A.S.) ise de gönderen ve feda etmesini emreden Vacip Tealâ olduğundan feda mecaz olarak Vacip Tealâ'ya isnad olunmuştur,
Saffat 37:105
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) ve oğlunun emr-i İlâhiye kemâl-itaatlarmı beyandan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) a emrolunan şeyin güçlüğü meydanda bir imtihandır ki insan için ondan daha büyük bir imtihan ve ip-tilâ olamaz, bu iptilâ taraf-ı İlâhiden nazil olmuş ihlâsı olanlarla olmayanları tefrik eder, birbirinden ayırır ve İbrahim'in kemâl-i ihlâsla emrimize imtisali, oğlunun taallül ve tereddüt göstermeksizin hemen bize ve pederine inkıyadla bıçağa teslim-i nefsetmesi üzerine biz îsmail (A.S.) bedelinde cüssesi büyük ve gayet semiz bir koç feda ettik ki her ikisinin de takarrubları tamam olsun. Onların insanlar arasında emsali görülmemiş iptilâya sabr u tahammülleri mukabilinde emsallerinin nail olmadığı nimetlere nail olsunlar ve onlar için hazırladığımız ecr-i azîm yerini bulsun.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) hatiften nidayı işitince iki tarafına bakar, görür ki semadan gözleri sürmeli boynuzlu bir koçla Cibril geliyor. Cebrail (A.S.) Hz. İbrahim'e hitaben «Şu koç kırk senedir Cennet'te beslenir, oğluna fedadır. Binaenaleyh; oğlunun bedelinde bunu kurban edeceksin» demiştir. Bunun üzerine İbrahim (A.S.) koçu kurban etmiş ve Ce-nab-ı Hakka hamdü senasını yerine getirmiştir ki o vakit İbrahim (A.S.) a ânz olan sürür ve ferahın ta'rifi mümkün olamaz. Çünkü nazil olan koç taraf-ı İlâhiden bir nebiye bedel olarak onun halâsı için gönderilmiştir. O koç sebebiyle halâs olan İsmail (A.S.) neslinden seyyidülmürselîn geleceğinden koçun şanına ta'zîm için azametle tavsifolunmuştur. İbrahim (A.S.) oğlunu kurban edeceğinde şeytan vesvese ettiği zaman İbrahim (A.S.) yedi taşı şey-tan'a attığından şeriat-ı İslâmiyede huccac için o mevkide yedi taş atmak mesnun olmuştur.
Koçu feda eden hakikatta İbrahim (A.S.) ise de gönderen ve feda etmesini emreden Vacip Tealâ olduğundan feda mecaz olarak Vacip Tealâ'ya isnad olunmuştur,
Saffat 37:106
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) ve oğlunun emr-i İlâhiye kemâl-itaatlarmı beyandan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) a emrolunan şeyin güçlüğü meydanda bir imtihandır ki insan için ondan daha büyük bir imtihan ve ip-tilâ olamaz, bu iptilâ taraf-ı İlâhiden nazil olmuş ihlâsı olanlarla olmayanları tefrik eder, birbirinden ayırır ve İbrahim'in kemâl-i ihlâsla emrimize imtisali, oğlunun taallül ve tereddüt göstermeksizin hemen bize ve pederine inkıyadla bıçağa teslim-i nefsetmesi üzerine biz îsmail (A.S.) bedelinde cüssesi büyük ve gayet semiz bir koç feda ettik ki her ikisinin de takarrubları tamam olsun. Onların insanlar arasında emsali görülmemiş iptilâya sabr u tahammülleri mukabilinde emsallerinin nail olmadığı nimetlere nail olsunlar ve onlar için hazırladığımız ecr-i azîm yerini bulsun.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) hatiften nidayı işitince iki tarafına bakar, görür ki semadan gözleri sürmeli boynuzlu bir koçla Cibril geliyor. Cebrail (A.S.) Hz. İbrahim'e hitaben «Şu koç kırk senedir Cennet'te beslenir, oğluna fedadır. Binaenaleyh; oğlunun bedelinde bunu kurban edeceksin» demiştir. Bunun üzerine İbrahim (A.S.) koçu kurban etmiş ve Ce-nab-ı Hakka hamdü senasını yerine getirmiştir ki o vakit İbrahim (A.S.) a ânz olan sürür ve ferahın ta'rifi mümkün olamaz. Çünkü nazil olan koç taraf-ı İlâhiden bir nebiye bedel olarak onun halâsı için gönderilmiştir. O koç sebebiyle halâs olan İsmail (A.S.) neslinden seyyidülmürselîn geleceğinden koçun şanına ta'zîm için azametle tavsifolunmuştur. İbrahim (A.S.) oğlunu kurban edeceğinde şeytan vesvese ettiği zaman İbrahim (A.S.) yedi taşı şey-tan'a attığından şeriat-ı İslâmiyede huccac için o mevkide yedi taş atmak mesnun olmuştur.
Koçu feda eden hakikatta İbrahim (A.S.) ise de gönderen ve feda etmesini emreden Vacip Tealâ olduğundan feda mecaz olarak Vacip Tealâ'ya isnad olunmuştur,
Saffat 37:107
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) ve oğlunun emr-i İlâhiye kemâl-itaatlarmı beyandan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) a emrolunan şeyin güçlüğü meydanda bir imtihandır ki insan için ondan daha büyük bir imtihan ve ip-tilâ olamaz, bu iptilâ taraf-ı İlâhiden nazil olmuş ihlâsı olanlarla olmayanları tefrik eder, birbirinden ayırır ve İbrahim'in kemâl-i ihlâsla emrimize imtisali, oğlunun taallül ve tereddüt göstermeksizin hemen bize ve pederine inkıyadla bıçağa teslim-i nefsetmesi üzerine biz îsmail (A.S.) bedelinde cüssesi büyük ve gayet semiz bir koç feda ettik ki her ikisinin de takarrubları tamam olsun. Onların insanlar arasında emsali görülmemiş iptilâya sabr u tahammülleri mukabilinde emsallerinin nail olmadığı nimetlere nail olsunlar ve onlar için hazırladığımız ecr-i azîm yerini bulsun.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) hatiften nidayı işitince iki tarafına bakar, görür ki semadan gözleri sürmeli boynuzlu bir koçla Cibril geliyor. Cebrail (A.S.) Hz. İbrahim'e hitaben «Şu koç kırk senedir Cennet'te beslenir, oğluna fedadır. Binaenaleyh; oğlunun bedelinde bunu kurban edeceksin» demiştir. Bunun üzerine İbrahim (A.S.) koçu kurban etmiş ve Ce-nab-ı Hakka hamdü senasını yerine getirmiştir ki o vakit İbrahim (A.S.) a ânz olan sürür ve ferahın ta'rifi mümkün olamaz. Çünkü nazil olan koç taraf-ı İlâhiden bir nebiye bedel olarak onun halâsı için gönderilmiştir. O koç sebebiyle halâs olan İsmail (A.S.) neslinden seyyidülmürselîn geleceğinden koçun şanına ta'zîm için azametle tavsifolunmuştur. İbrahim (A.S.) oğlunu kurban edeceğinde şeytan vesvese ettiği zaman İbrahim (A.S.) yedi taşı şey-tan'a attığından şeriat-ı İslâmiyede huccac için o mevkide yedi taş atmak mesnun olmuştur.
Koçu feda eden hakikatta İbrahim (A.S.) ise de gönderen ve feda etmesini emreden Vacip Tealâ olduğundan feda mecaz olarak Vacip Tealâ'ya isnad olunmuştur,
Saffat 37:108
Vacip mayıp ilâyevmilkıyam hüsn-ü senasını üzere buyuruyor.
sonra gelecek ümmetlerin lisanlarında hüsn-ü senasını ibka ettik. Çünkü; o ümmetler daima duasını yad edeceklerdir ve bu duayı hiçbir surette dillerinden kesmezler. Yani selâj metle ilâyevmilkıyam dua ederler. İşte dünyada ve âhirette İbrahim (A.S.) a hüsn-ü suretle mücazat ettiğimiz gibi niyetlerinde ihlâs ve ihsan üzere olan kimseleri hüsn-ü ceza ile mücazat ederiz, Çünkü; ihsan edenlerin cezaları da ayn-ı ihsandır.]
Bu âyet-i celilede beyan olunduğu veçhile insan için nas arasında hüsn-ü sena ve zikr-i cemil bırakmak bir meziyet-i azîme ve saâdet-i cesîme olduğundan a'mâl-i hasene tahsiline ve ebna-yı cinsiyle hüsn-ü muaşerete sa'y ü gayret etmesi lâzımdır.
cem-i muarrefünbillâm olduğundan ihsan sahibi olan her ferdin taraf-ı İlâhiden ihsanına mükâfat olarak hüsn-ü ceza göreceğine bu. âyet delâlet eder.
Vacip Tealâ hüsn-ü ceza ile mücazat olunmanın sebel etmek üzere buyuruyor.
ribrahim (A.S.) hüsn-ü cezaya müstehakta. Zira; bizim mu-min Lut^lnd,,] Binaenaleyh; biz onu ahsen, cezple n^ cazat ettik.]
Saffat 37:109
Vacip mayıp ilâyevmilkıyam hüsn-ü senasını üzere buyuruyor.
sonra gelecek ümmetlerin lisanlarında hüsn-ü senasını ibka ettik. Çünkü; o ümmetler daima duasını yad edeceklerdir ve bu duayı hiçbir surette dillerinden kesmezler. Yani selâj metle ilâyevmilkıyam dua ederler. İşte dünyada ve âhirette İbrahim (A.S.) a hüsn-ü suretle mücazat ettiğimiz gibi niyetlerinde ihlâs ve ihsan üzere olan kimseleri hüsn-ü ceza ile mücazat ederiz, Çünkü; ihsan edenlerin cezaları da ayn-ı ihsandır.]
Bu âyet-i celilede beyan olunduğu veçhile insan için nas arasında hüsn-ü sena ve zikr-i cemil bırakmak bir meziyet-i azîme ve saâdet-i cesîme olduğundan a'mâl-i hasene tahsiline ve ebna-yı cinsiyle hüsn-ü muaşerete sa'y ü gayret etmesi lâzımdır.
cem-i muarrefünbillâm olduğundan ihsan sahibi olan her ferdin taraf-ı İlâhiden ihsanına mükâfat olarak hüsn-ü ceza göreceğine bu. âyet delâlet eder.
Vacip Tealâ hüsn-ü ceza ile mücazat olunmanın sebel etmek üzere buyuruyor.
ribrahim (A.S.) hüsn-ü cezaya müstehakta. Zira; bizim mu-min Lut^lnd,,] Binaenaleyh; biz onu ahsen, cezple n^ cazat ettik.]
Saffat 37:110
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in kurban vak'asmı ve o vak'adan sonra vâki olan in'âm ve ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; evvelâ oğlunu kurban etmekle iptilâ, saniyen oğluna bir koç feda etmekle mesrur, salisen İshak isminde bir oğlanla tebşir ettik ki îshak (A.S.) ilm-i ezelîmizde enbiyadan ma'dud suleha zümresindendir. Nübüvvetini beyandan sonra salâhını zikretmek; İshak (A.S.) m şanına ta'zîm içindir.
Bu âyette İbrahim (A.S.)- ı üç cihetle tebşir vardır: Birincisi: Tebşir edilen çocuğun oğlan olmasıdır. Çünkü; oğlanın kıza nispetle şerefi ma'lûmdur. İkincisi: O oğlanın enbiya zümresinden olmasıdır. Üçüncüsü: Salâhla mutta-sıf olmasıdır.
Saffat 37:111
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in kurban vak'asmı ve o vak'adan sonra vâki olan in'âm ve ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; evvelâ oğlunu kurban etmekle iptilâ, saniyen oğluna bir koç feda etmekle mesrur, salisen İshak isminde bir oğlanla tebşir ettik ki îshak (A.S.) ilm-i ezelîmizde enbiyadan ma'dud suleha zümresindendir. Nübüvvetini beyandan sonra salâhını zikretmek; İshak (A.S.) m şanına ta'zîm içindir.
Bu âyette İbrahim (A.S.)- ı üç cihetle tebşir vardır: Birincisi: Tebşir edilen çocuğun oğlan olmasıdır. Çünkü; oğlanın kıza nispetle şerefi ma'lûmdur. İkincisi: O oğlanın enbiya zümresinden olmasıdır. Üçüncüsü: Salâhla mutta-sıf olmasıdır.
Saffat 37:112
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) üzerine diğer nimetini beyan et mek üzere buyuruyor.
Zira; neslinde bereket halkettik. Binaenaleyh; cümle enbi-ya-yı Benî İsrail; İshak (A.S.) neslindendir.
Bu âyette bereket; bereket-i diniye ve dünyeviyenin her ikisine de şamildir. Zira; İbrahim ve oğlu İshak (A.S.) dînî ve dünyevî berekete nail olmuşlardır. Çünkü; her ikisinin de zikr-i cemilleri ilâyevmilkıyam bakîdir. Cenab-ı Hak onlar üzerine dînî bereketler feyzeylediğinden ekseri enbiya onların neslinden gelmiş, şeriat-ı semaviye onların üzerlerine nazil olmuş ve onlarm ellerinde zuhur etmiştir. Bununla beraber dünyevî bereketler de feyzeylediğinden İbrahim ve İshak (A.S.) servet sahipleri olduklarından it'âm-taam etmek ve misafirperverlikle âlem indinde meşhurlardır.
Saffat 37:113
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir kimsenin dalâlet ve hidayetinde, salâh u fesadında haseb ü nesebin te'siri olmadığma bu âyet delâlet eder. Çünkü; nesebin salâhta te'siri olmuş olsaydı İbrahim ve İshak (A.S.) m nesillerinden zalim gelmezdi, halbuki onlarm nesillerinden zalim geleceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
Bu âyette evlâd ü ahfadın zulümleri âbâ ve ecdad haklarında nakısa ve ayıp olmadığı gibi esafilin cürmünden yukarı tabakada olanlara bir şey ait olmayacağına dahî tenbih vardır. Çünkü; İbrahim (A.S.) m neslinden gelecek zalimler olacağı beyan olunduğu halde İbrahim (A.S.) a birşey isnad olunmamıştır. Şu halde pederin fezailinden evlâdına birşey intikal etmediği gibi günahından da evlâdına birşey intikal etmez. Binaenaleyh; Yehûd taifesinin evlâd-ı enbiyadan olmalarıyla iftihar etmeleri batıldır. Zira; kendileri zalimlerdir. Şu halde babalan enbiya-yı kiramdan olmakla kendilerinin günahları sevap makamına kaim olmak lâzım eeldi-ğinden pederlerinin fezailiyle iftihar etmeleri ayn-ı hamakattırlar"
Saffat 37:114
Vacip Tealâ icmalen irsal edeceğim beyan buyurduğu enbiya-yı izam hazaratmdan Nuh ve İbrahim (A.S.) in kıssalarına işaretten sonra Hz. Mûsâ ve biraderi Hârûn (A.S.) m kıssalarına işa-ret etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insanlar üzerine Ce-nab-ı Hakkın in'âm ü ihsanı her ne kadar çoksa da esas itibarıyla ikidir ki birincisi: îsâl-i menafi', ikincisi: Mazarratı defetmektir. Bu âyette her ikisi de beyan olunmuştur. Zira; ihsan ve menfaat ısâl etmek; kerb-i azimden kurtarmak; mazarratı defetmektir. Çünkü menafi-i dünyeviye; vücut, haya, hayat, terbiye, ilim, irfan, akıl, sıhhat-ı beden v.s. gibi sıfat~ı kemaliyedir, Menafi-i diniye ise ibadet, ittika, istikamet ve nübüvvet olup bunların cümlesi minnette dahildir. Def-i mazarrat ise Firavun'un ezasından halâs etmek de mevcuttur.
Saffat 37:115
Vacip Tealâ icmalen irsal edeceğim beyan buyurduğu enbiya-yı izam hazaratmdan Nuh ve İbrahim (A.S.) in kıssalarına işaretten sonra Hz. Mûsâ ve biraderi Hârûn (A.S.) m kıssalarına işa-ret etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insanlar üzerine Ce-nab-ı Hakkın in'âm ü ihsanı her ne kadar çoksa da esas itibarıyla ikidir ki birincisi: îsâl-i menafi', ikincisi: Mazarratı defetmektir. Bu âyette her ikisi de beyan olunmuştur. Zira; ihsan ve menfaat ısâl etmek; kerb-i azimden kurtarmak; mazarratı defetmektir. Çünkü menafi-i dünyeviye; vücut, haya, hayat, terbiye, ilim, irfan, akıl, sıhhat-ı beden v.s. gibi sıfat~ı kemaliyedir, Menafi-i diniye ise ibadet, ittika, istikamet ve nübüvvet olup bunların cümlesi minnette dahildir. Def-i mazarrat ise Firavun'un ezasından halâs etmek de mevcuttur.
Saffat 37:116
Vâcip Tealâ icmalen işaret ettiği in'âmı tafsil etmek üzere buyuruyor.
Benî İsrail evvelce Firavun'un elinde esir oldukları halde ina-yet-i İlâhiye imdatlarına yetişerek Mûsâ ve Hârûn (A.S.) vasıtalarıyla Firavun'un esaretinden kurtulmaları onların hakkında pe> büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu makamda necatlarını ih san sırasında zikretmiştir. Çünkü; insanlar için düşmana galebedeı daha büyük bir nimet olamaz. Zira; mağlûpken galip, mahkûmke hâkim olmak kadar lezzetli birşey yoktur.
Vacip Tealâ hayatlarında vâki olan ihsanı ba'delbeyan vefa' larmdan sonra dünyada zikr-i cemülerini ibka ettiğini beyan e mek üzere buyuruyor.
Gerek ibadetini Allah'ın emri üzere şeraitine riâyet ederek ihsan üzere eda edenlere, gerek ebna-yı cinsiyle hüsn-ü muaşeret edip ihsan edenlere biz güzel ceza ile mükâfat ederiz.
Saffat 37:117
Vâcip Tealâ icmalen işaret ettiği in'âmı tafsil etmek üzere buyuruyor.
Benî İsrail evvelce Firavun'un elinde esir oldukları halde ina-yet-i İlâhiye imdatlarına yetişerek Mûsâ ve Hârûn (A.S.) vasıtalarıyla Firavun'un esaretinden kurtulmaları onların hakkında pe> büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu makamda necatlarını ih san sırasında zikretmiştir. Çünkü; insanlar için düşmana galebedeı daha büyük bir nimet olamaz. Zira; mağlûpken galip, mahkûmke hâkim olmak kadar lezzetli birşey yoktur.
Vacip Tealâ hayatlarında vâki olan ihsanı ba'delbeyan vefa' larmdan sonra dünyada zikr-i cemülerini ibka ettiğini beyan e mek üzere buyuruyor.
Gerek ibadetini Allah'ın emri üzere şeraitine riâyet ederek ihsan üzere eda edenlere, gerek ebna-yı cinsiyle hüsn-ü muaşeret edip ihsan edenlere biz güzel ceza ile mükâfat ederiz.
Saffat 37:118
Vâcip Tealâ icmalen işaret ettiği in'âmı tafsil etmek üzere buyuruyor.
Benî İsrail evvelce Firavun'un elinde esir oldukları halde ina-yet-i İlâhiye imdatlarına yetişerek Mûsâ ve Hârûn (A.S.) vasıtalarıyla Firavun'un esaretinden kurtulmaları onların hakkında pe> büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu makamda necatlarını ih san sırasında zikretmiştir. Çünkü; insanlar için düşmana galebedeı daha büyük bir nimet olamaz. Zira; mağlûpken galip, mahkûmke hâkim olmak kadar lezzetli birşey yoktur.
Vacip Tealâ hayatlarında vâki olan ihsanı ba'delbeyan vefa' larmdan sonra dünyada zikr-i cemülerini ibka ettiğini beyan e mek üzere buyuruyor.
Gerek ibadetini Allah'ın emri üzere şeraitine riâyet ederek ihsan üzere eda edenlere, gerek ebna-yı cinsiyle hüsn-ü muaşeret edip ihsan edenlere biz güzel ceza ile mükâfat ederiz.
Saffat 37:119
Vacip Tealâ imanla hasıl olan faziletin eşref ve âlâ olduğuna işaret içiri Mûsâ ve Hârûn (A.S.) ı bu âyette imanla tavsif buyurmuştur. Çünkü Mûsâ ve Harun'un birçok mezâyâsı olduğu halde o mezâyâ-yı âliye içinden imanlarını zikretmek; imanlarının şerefine tenbih içindir. İmanın hüsn-ü cezaya sebeb-i kavî olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü âyette iman; hüsn-ü cezaya illet ve sebep kılınmıştır. Binaenaleyh imanın'; cümle hayratı calip ve envâ'-ı nimeti cazip ve her türlü saadeti kâfil olduğuna âyet kafi bir delildir.
Saffat 37:120
Vacip Tealâ imanla hasıl olan faziletin eşref ve âlâ olduğuna işaret içiri Mûsâ ve Hârûn (A.S.) ı bu âyette imanla tavsif buyurmuştur. Çünkü Mûsâ ve Harun'un birçok mezâyâsı olduğu halde o mezâyâ-yı âliye içinden imanlarını zikretmek; imanlarının şerefine tenbih içindir. İmanın hüsn-ü cezaya sebeb-i kavî olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü âyette iman; hüsn-ü cezaya illet ve sebep kılınmıştır. Binaenaleyh imanın'; cümle hayratı calip ve envâ'-ı nimeti cazip ve her türlü saadeti kâfil olduğuna âyet kafi bir delildir.
Saffat 37:121
Vacip Tealâ imanla hasıl olan faziletin eşref ve âlâ olduğuna işaret içiri Mûsâ ve Hârûn (A.S.) ı bu âyette imanla tavsif buyurmuştur. Çünkü Mûsâ ve Harun'un birçok mezâyâsı olduğu halde o mezâyâ-yı âliye içinden imanlarını zikretmek; imanlarının şerefine tenbih içindir. İmanın hüsn-ü cezaya sebeb-i kavî olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü âyette iman; hüsn-ü cezaya illet ve sebep kılınmıştır. Binaenaleyh imanın'; cümle hayratı calip ve envâ'-ı nimeti cazip ve her türlü saadeti kâfil olduğuna âyet kafi bir delildir.
Saffat 37:122
Vacip Tealâ imanla hasıl olan faziletin eşref ve âlâ olduğuna işaret içiri Mûsâ ve Hârûn (A.S.) ı bu âyette imanla tavsif buyurmuştur. Çünkü Mûsâ ve Harun'un birçok mezâyâsı olduğu halde o mezâyâ-yı âliye içinden imanlarını zikretmek; imanlarının şerefine tenbih içindir. İmanın hüsn-ü cezaya sebeb-i kavî olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü âyette iman; hüsn-ü cezaya illet ve sebep kılınmıştır. Binaenaleyh imanın'; cümle hayratı calip ve envâ'-ı nimeti cazip ve her türlü saadeti kâfil olduğuna âyet kafi bir delildir.
Saffat 37:123
Vacip Tealâ Mûsâ ve Hârûn (A.S.) in kıssalarına işaretten sonra İlyas (A.S.) m kıssasına işaret etmek üzere buyuruyor
Fahri Râzi ve Hâzinin beyanları veçhile İlyas (A,S.) Hârûn (A.S.) m evlâdmdandır. Pederinin ismi (Yasin) dir. Mûsâ ve Hârûn (A.S.) dan sonra ba'solunan enbiya-yı Benî İsrail'dendir. İlyas (A.S.) in kavmi sebil-i selâmet ve tarik-ı istikametten ayrılınca taraf-ı İlâhiden onları irşada me'mur olması üzerine kavmine hitaben «Ey müfsitler! Siz Allah'tan korkmaz mısınız ki Allah'ın gayrı birtakım putlara ibadet edersiniz ve cemadat kabilinden olup (Baal) isminde bulunan putlara ibadet eder ve mühim hacetlerinizde onlara müracaat eder de Allah'ı terk mi edersiniz?» dedi.
fî ; Şam diyarında bir kasaba ahalisinin putlarının is^; midir. Hatta o putlarının ismiyle memleketleri tesmiye kılındığından o beldeye (Baalbek) denir. Bazı rivayete nazaran bu put altından ma'mul yirmi arşm uzunluğunda ve dört adet yüzü varmış ve çok ta'zîm ettiklerinden dört yüz kadar hizmetçi ta'yin etmişlerdir. İşte İlyas (A.S.) m bu ahaliyi tarik-ı hakka davetle; ittika ümmül-j ibadet olduğundan onları herşeyden evvel ittikayı terkettiklerinden dolayı tekdir ederek «Siz Allah'tan korkmaz mısınız da ittikayı| terkedersiniz? ıı demekle kavmini ittikaya davet etmiştir.
Vacip Tealâ, İlyas (A.S.) m kavmini halikların ahsenine ibadeti terketmeleri üzerine tevbih ettiğini beyandan sonra Halikıı kim olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Ma'budünbilhak Allahü Tealâ'dır ki o Allahü Tealâ ibadete elyaktır. Zira; cümle zerrât-ı cihanı yoktan halkettiği gibi her-birini kendine münasip terbiye ile gûnâgûn terbiye ederek kemaline îsâl eden Rabbiniz olduğu cihetle cümle mükellefinin ibadetine müstehaktır. Şu halde nasıl oluyor ki bu kadar nimetleriyle per-verde olduğunuz Rabbinizin ibadetini terkederek menfaat ve mazarratı olmayan putlara ibadet edersiniz?» demekle kavmini hide davet etmiştir.
Saffat 37:124
Vacip Tealâ Mûsâ ve Hârûn (A.S.) in kıssalarına işaretten sonra İlyas (A.S.) m kıssasına işaret etmek üzere buyuruyor
Fahri Râzi ve Hâzinin beyanları veçhile İlyas (A,S.) Hârûn (A.S.) m evlâdmdandır. Pederinin ismi (Yasin) dir. Mûsâ ve Hârûn (A.S.) dan sonra ba'solunan enbiya-yı Benî İsrail'dendir. İlyas (A.S.) in kavmi sebil-i selâmet ve tarik-ı istikametten ayrılınca taraf-ı İlâhiden onları irşada me'mur olması üzerine kavmine hitaben «Ey müfsitler! Siz Allah'tan korkmaz mısınız ki Allah'ın gayrı birtakım putlara ibadet edersiniz ve cemadat kabilinden olup (Baal) isminde bulunan putlara ibadet eder ve mühim hacetlerinizde onlara müracaat eder de Allah'ı terk mi edersiniz?» dedi.
fî ; Şam diyarında bir kasaba ahalisinin putlarının is^; midir. Hatta o putlarının ismiyle memleketleri tesmiye kılındığından o beldeye (Baalbek) denir. Bazı rivayete nazaran bu put altından ma'mul yirmi arşm uzunluğunda ve dört adet yüzü varmış ve çok ta'zîm ettiklerinden dört yüz kadar hizmetçi ta'yin etmişlerdir. İşte İlyas (A.S.) m bu ahaliyi tarik-ı hakka davetle; ittika ümmül-j ibadet olduğundan onları herşeyden evvel ittikayı terkettiklerinden dolayı tekdir ederek «Siz Allah'tan korkmaz mısınız da ittikayı| terkedersiniz? ıı demekle kavmini ittikaya davet etmiştir.
Vacip Tealâ, İlyas (A.S.) m kavmini halikların ahsenine ibadeti terketmeleri üzerine tevbih ettiğini beyandan sonra Halikıı kim olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Ma'budünbilhak Allahü Tealâ'dır ki o Allahü Tealâ ibadete elyaktır. Zira; cümle zerrât-ı cihanı yoktan halkettiği gibi her-birini kendine münasip terbiye ile gûnâgûn terbiye ederek kemaline îsâl eden Rabbiniz olduğu cihetle cümle mükellefinin ibadetine müstehaktır. Şu halde nasıl oluyor ki bu kadar nimetleriyle per-verde olduğunuz Rabbinizin ibadetini terkederek menfaat ve mazarratı olmayan putlara ibadet edersiniz?» demekle kavmini hide davet etmiştir.
Saffat 37:125
Vacip Tealâ Mûsâ ve Hârûn (A.S.) in kıssalarına işaretten sonra İlyas (A.S.) m kıssasına işaret etmek üzere buyuruyor
Fahri Râzi ve Hâzinin beyanları veçhile İlyas (A,S.) Hârûn (A.S.) m evlâdmdandır. Pederinin ismi (Yasin) dir. Mûsâ ve Hârûn (A.S.) dan sonra ba'solunan enbiya-yı Benî İsrail'dendir. İlyas (A.S.) in kavmi sebil-i selâmet ve tarik-ı istikametten ayrılınca taraf-ı İlâhiden onları irşada me'mur olması üzerine kavmine hitaben «Ey müfsitler! Siz Allah'tan korkmaz mısınız ki Allah'ın gayrı birtakım putlara ibadet edersiniz ve cemadat kabilinden olup (Baal) isminde bulunan putlara ibadet eder ve mühim hacetlerinizde onlara müracaat eder de Allah'ı terk mi edersiniz?» dedi.
fî ; Şam diyarında bir kasaba ahalisinin putlarının is^; midir. Hatta o putlarının ismiyle memleketleri tesmiye kılındığından o beldeye (Baalbek) denir. Bazı rivayete nazaran bu put altından ma'mul yirmi arşm uzunluğunda ve dört adet yüzü varmış ve çok ta'zîm ettiklerinden dört yüz kadar hizmetçi ta'yin etmişlerdir. İşte İlyas (A.S.) m bu ahaliyi tarik-ı hakka davetle; ittika ümmül-j ibadet olduğundan onları herşeyden evvel ittikayı terkettiklerinden dolayı tekdir ederek «Siz Allah'tan korkmaz mısınız da ittikayı| terkedersiniz? ıı demekle kavmini ittikaya davet etmiştir.
Vacip Tealâ, İlyas (A.S.) m kavmini halikların ahsenine ibadeti terketmeleri üzerine tevbih ettiğini beyandan sonra Halikıı kim olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Ma'budünbilhak Allahü Tealâ'dır ki o Allahü Tealâ ibadete elyaktır. Zira; cümle zerrât-ı cihanı yoktan halkettiği gibi her-birini kendine münasip terbiye ile gûnâgûn terbiye ederek kemaline îsâl eden Rabbiniz olduğu cihetle cümle mükellefinin ibadetine müstehaktır. Şu halde nasıl oluyor ki bu kadar nimetleriyle per-verde olduğunuz Rabbinizin ibadetini terkederek menfaat ve mazarratı olmayan putlara ibadet edersiniz?» demekle kavmini hide davet etmiştir.
Saffat 37:126
Vacip Tealâ Mûsâ ve Hârûn (A.S.) in kıssalarına işaretten sonra İlyas (A.S.) m kıssasına işaret etmek üzere buyuruyor
Fahri Râzi ve Hâzinin beyanları veçhile İlyas (A,S.) Hârûn (A.S.) m evlâdmdandır. Pederinin ismi (Yasin) dir. Mûsâ ve Hârûn (A.S.) dan sonra ba'solunan enbiya-yı Benî İsrail'dendir. İlyas (A.S.) in kavmi sebil-i selâmet ve tarik-ı istikametten ayrılınca taraf-ı İlâhiden onları irşada me'mur olması üzerine kavmine hitaben «Ey müfsitler! Siz Allah'tan korkmaz mısınız ki Allah'ın gayrı birtakım putlara ibadet edersiniz ve cemadat kabilinden olup (Baal) isminde bulunan putlara ibadet eder ve mühim hacetlerinizde onlara müracaat eder de Allah'ı terk mi edersiniz?» dedi.
fî ; Şam diyarında bir kasaba ahalisinin putlarının is^; midir. Hatta o putlarının ismiyle memleketleri tesmiye kılındığından o beldeye (Baalbek) denir. Bazı rivayete nazaran bu put altından ma'mul yirmi arşm uzunluğunda ve dört adet yüzü varmış ve çok ta'zîm ettiklerinden dört yüz kadar hizmetçi ta'yin etmişlerdir. İşte İlyas (A.S.) m bu ahaliyi tarik-ı hakka davetle; ittika ümmül-j ibadet olduğundan onları herşeyden evvel ittikayı terkettiklerinden dolayı tekdir ederek «Siz Allah'tan korkmaz mısınız da ittikayı| terkedersiniz? ıı demekle kavmini ittikaya davet etmiştir.
Vacip Tealâ, İlyas (A.S.) m kavmini halikların ahsenine ibadeti terketmeleri üzerine tevbih ettiğini beyandan sonra Halikıı kim olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «Ma'budünbilhak Allahü Tealâ'dır ki o Allahü Tealâ ibadete elyaktır. Zira; cümle zerrât-ı cihanı yoktan halkettiği gibi her-birini kendine münasip terbiye ile gûnâgûn terbiye ederek kemaline îsâl eden Rabbiniz olduğu cihetle cümle mükellefinin ibadetine müstehaktır. Şu halde nasıl oluyor ki bu kadar nimetleriyle per-verde olduğunuz Rabbinizin ibadetini terkederek menfaat ve mazarratı olmayan putlara ibadet edersiniz?» demekle kavmini hide davet etmiştir.
Saffat 37:127
Vacip Tealâ İlyas (A.S.) in davetini beyandan sonra kavmini] bu davete karşı nebilerini tekzib ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar resullerinin davetini işitince inkâr ve tekzip gibi cinayetlere cür'et etmeyip iman ve inkıyada sür'at ettiklerinden rıza-yı İlâhiye nail ve azaptan affolunmuşlar, ihlâs üzere iman ve ibadet ettiklerinden Cenab-ı Hakkın halis kullarından olmuşlardır.
Saffat 37:128
Vacip Tealâ İlyas (A.S.) in davetini beyandan sonra kavmini] bu davete karşı nebilerini tekzib ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar resullerinin davetini işitince inkâr ve tekzip gibi cinayetlere cür'et etmeyip iman ve inkıyada sür'at ettiklerinden rıza-yı İlâhiye nail ve azaptan affolunmuşlar, ihlâs üzere iman ve ibadet ettiklerinden Cenab-ı Hakkın halis kullarından olmuşlardır.
Saffat 37:129
Nasıl mücazat etmeyelim? Zira;
Binaenaleyh iman; hüsn-ü cezayı caliptir.
Saffat 37:130
Nasıl mücazat etmeyelim? Zira;
Binaenaleyh iman; hüsn-ü cezayı caliptir.
Saffat 37:131
Nasıl mücazat etmeyelim? Zira;
Binaenaleyh iman; hüsn-ü cezayı caliptir.
Saffat 37:132
Nasıl mücazat etmeyelim? Zira;
Binaenaleyh iman; hüsn-ü cezayı caliptir.
Saffat 37:133
Vacip Tealâ İlyas (A.S.) in kıssasına işaretten sonra Lût (A.S.) in kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Hz. Lût'un haremi Lût (A.S.) m emrine itaat etmeyerek kavminin çirkin işlerine yardım edip razı olduğundan helak olan caniler içinde kalmıştır. Çünkü; iyi olan kimselere mukarenetin faydası onun haliyle hallenmek ve salâhından istifade etmekle olup Lût'un haremiyse bilâkis Lût (A.S.) m zıddına âsîlere iştirak ettiğinden âsîler içinde kalmış, akıbet helak olmuştur. Zira herkesin kendi ef âliylet-mücazat olunması; âdet-i İlâhiye iktizasındandır.
Saffat 37:134
Vacip Tealâ İlyas (A.S.) in kıssasına işaretten sonra Lût (A.S.) in kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Hz. Lût'un haremi Lût (A.S.) m emrine itaat etmeyerek kavminin çirkin işlerine yardım edip razı olduğundan helak olan caniler içinde kalmıştır. Çünkü; iyi olan kimselere mukarenetin faydası onun haliyle hallenmek ve salâhından istifade etmekle olup Lût'un haremiyse bilâkis Lût (A.S.) m zıddına âsîlere iştirak ettiğinden âsîler içinde kalmış, akıbet helak olmuştur. Zira herkesin kendi ef âliylet-mücazat olunması; âdet-i İlâhiye iktizasındandır.
Saffat 37:135
Vacip Tealâ İlyas (A.S.) in kıssasına işaretten sonra Lût (A.S.) in kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Hz. Lût'un haremi Lût (A.S.) m emrine itaat etmeyerek kavminin çirkin işlerine yardım edip razı olduğundan helak olan caniler içinde kalmıştır. Çünkü; iyi olan kimselere mukarenetin faydası onun haliyle hallenmek ve salâhından istifade etmekle olup Lût'un haremiyse bilâkis Lût (A.S.) m zıddına âsîlere iştirak ettiğinden âsîler içinde kalmış, akıbet helak olmuştur. Zira herkesin kendi ef âliylet-mücazat olunması; âdet-i İlâhiye iktizasındandır.
Saffat 37:136
Vacip Tealâ Lût (A.S.) m kavminin helak olduklarını beyandan sonra ehl-i Mekke'nin onların helake dair olan asarını her zaman gördükleri halde ibret almadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor,
Halbuki insanlara lâyık olan o gibi harabelerden ibret alarak insaf edip günahlardan vazgeçmek ve ıslah-ı nefsetmektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i Mekke Şam cihetine ticaret için daima seyrüsefer ettiklerinden gündüzleri kat'-ı mesafe ederlerse akşam vakti kavm-i Lût'un harabesi konak yeri olduğu gibi geceleri kat'-ı mesafe ederlerse sabah vakti o harabeler konak mahalli olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i Mekke'nin kavm-i Lût'un harabelerine şu iki vakitte uğradıklarını beyan buyurmuştur. Yoksa gündüzün yarısında ve gecenin nısfında dahî harabelere tesadüf edebilirler. Çünkü; Şam cihetine seferde ehl-i Mekke'nin yolu herhalde o harabelerden geçerdi.
Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i Mekke'yi birkaç veçhile tevbih etmiştir. Birincisi: İstifhamdı inkârıdır ki bunların her zaman harabelerini görüp de ibret almamaları emr-i münkerdir. İkincisi: Âkil olmadıklarına işaret etmiştir. Zira; âkil olsalardı akıbeti idrak ederlerdi. İdrak etmeyip nimet-i aklı isti'mal-de kusur ettiklerinden Cenab-ı Hak onları tevbih etmiştir.
Saffat 37:137
Vacip Tealâ Lût (A.S.) m kavminin helak olduklarını beyandan sonra ehl-i Mekke'nin onların helake dair olan asarını her zaman gördükleri halde ibret almadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor,
Halbuki insanlara lâyık olan o gibi harabelerden ibret alarak insaf edip günahlardan vazgeçmek ve ıslah-ı nefsetmektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i Mekke Şam cihetine ticaret için daima seyrüsefer ettiklerinden gündüzleri kat'-ı mesafe ederlerse akşam vakti kavm-i Lût'un harabesi konak yeri olduğu gibi geceleri kat'-ı mesafe ederlerse sabah vakti o harabeler konak mahalli olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i Mekke'nin kavm-i Lût'un harabelerine şu iki vakitte uğradıklarını beyan buyurmuştur. Yoksa gündüzün yarısında ve gecenin nısfında dahî harabelere tesadüf edebilirler. Çünkü; Şam cihetine seferde ehl-i Mekke'nin yolu herhalde o harabelerden geçerdi.
Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i Mekke'yi birkaç veçhile tevbih etmiştir. Birincisi: İstifhamdı inkârıdır ki bunların her zaman harabelerini görüp de ibret almamaları emr-i münkerdir. İkincisi: Âkil olmadıklarına işaret etmiştir. Zira; âkil olsalardı akıbeti idrak ederlerdi. İdrak etmeyip nimet-i aklı isti'mal-de kusur ettiklerinden Cenab-ı Hak onları tevbih etmiştir.
Saffat 37:138
Vacip Tealâ Lût (A.S.) m kavminin helak olduklarını beyandan sonra ehl-i Mekke'nin onların helake dair olan asarını her zaman gördükleri halde ibret almadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor,
Halbuki insanlara lâyık olan o gibi harabelerden ibret alarak insaf edip günahlardan vazgeçmek ve ıslah-ı nefsetmektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i Mekke Şam cihetine ticaret için daima seyrüsefer ettiklerinden gündüzleri kat'-ı mesafe ederlerse akşam vakti kavm-i Lût'un harabesi konak yeri olduğu gibi geceleri kat'-ı mesafe ederlerse sabah vakti o harabeler konak mahalli olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i Mekke'nin kavm-i Lût'un harabelerine şu iki vakitte uğradıklarını beyan buyurmuştur. Yoksa gündüzün yarısında ve gecenin nısfında dahî harabelere tesadüf edebilirler. Çünkü; Şam cihetine seferde ehl-i Mekke'nin yolu herhalde o harabelerden geçerdi.
Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i Mekke'yi birkaç veçhile tevbih etmiştir. Birincisi: İstifhamdı inkârıdır ki bunların her zaman harabelerini görüp de ibret almamaları emr-i münkerdir. İkincisi: Âkil olmadıklarına işaret etmiştir. Zira; âkil olsalardı akıbeti idrak ederlerdi. İdrak etmeyip nimet-i aklı isti'mal-de kusur ettiklerinden Cenab-ı Hak onları tevbih etmiştir.
Saffat 37:139
Vacip Tealâ İlyas (A.S.) m kıssasını! nus'/un kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor
Bu âyet; vak'amn Yunus (A.S.) m kavmine risaletini tebliğden sonra olduğuna delâlet eder.
Saffat 37:140
Vacip Tealâ Yunus (A.S.) m risalet olan vukuatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yunus (A.S.) kavmini imana davet edip onlar da kabul ve davete icabet etme-j yince azabın geleceğine vaad-i İlâhi vaki olarak mev'ûd olan azabın j gelmesi yaklaşınca azap kendine isabet etmemesi için hemen kav-İ mi içinden çıkıp gitti ve deniz kenarına geldi. Adamlar ve yüklerle| dolu bir gemiye bindi, lâkin gemi durdu. İleri gitmedi, belki garko-lunacak bir hale geldi, içinde olan ahali endişe içinde muztarib ol-| dular. Meğer evvelden beri âdetleri gemiye böyle bir arıza oldu-J ğunda içinde olan ahali beyinlerinde kur'a çekmek ve kur'a kimin yedinde çıkarsa o adamı denize atmak suretiyle gemi yoluna devama başladığı gibi, bu cihetle afetten salim olmasıymış. İşte bu âdete binaen gemi.durunca «Bu gemide efendisinden firar etmiş| bir kul var, gelin bir kur'a çekelim» derler. Kur'ayı çekerler, Yunus (A.S.) m ismi çıkınca Yunus (A.S.) bildi ki kendi hakkında bir imtihan-ı İlâhi var. Hemen kaza-yı İlâhiye kalbi mutmain olarak Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur edip «Abd-i âsî benim» diyerek kendini denize attı. Derhal vakit geçmeksizin ilham-ı İlâhiyle Yunus (A.S.) ı balık yuttu ve rahatını te'min etti. Binaenaleyh; asla zarar gelmedi. Yunus (A.S.) Cenab-ı Hak'tan izin gelmeksizin kavminin içinden çıktığına nedamet etti, fakat fayda etmedi, ola-j cak oldu, kaza-yı İlâhi yerini buldu.
Yunus (A.S.) in zellesinde bir çok ihtilâf varsa da esah olan| Yunus (A.S.) kavmine taraf-ı İlâhiden vaad olunan azabın elbette nazil olacağını zannedip onların tevbe etmesiyle aff-ı İlâhinin geleceğinden gaflet etmesidir. efendisinden firar etti manasınadır. Yunus (A.S.) Vacip Tealâ'dan izin gelmeksizin kavminin içinden çıkıp gemiyi teşrif ettiğinden efendisinden kaçmış olan kul hakkında isti!mat olunan muştur. Âbık) lâfzı Yunus (A.S.) hakkında dahî isti'mâl olun
Saffat 37:141
Vacip Tealâ Yunus (A.S.) m risalet olan vukuatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yunus (A.S.) kavmini imana davet edip onlar da kabul ve davete icabet etme-j yince azabın geleceğine vaad-i İlâhi vaki olarak mev'ûd olan azabın j gelmesi yaklaşınca azap kendine isabet etmemesi için hemen kav-İ mi içinden çıkıp gitti ve deniz kenarına geldi. Adamlar ve yüklerle| dolu bir gemiye bindi, lâkin gemi durdu. İleri gitmedi, belki garko-lunacak bir hale geldi, içinde olan ahali endişe içinde muztarib ol-| dular. Meğer evvelden beri âdetleri gemiye böyle bir arıza oldu-J ğunda içinde olan ahali beyinlerinde kur'a çekmek ve kur'a kimin yedinde çıkarsa o adamı denize atmak suretiyle gemi yoluna devama başladığı gibi, bu cihetle afetten salim olmasıymış. İşte bu âdete binaen gemi.durunca «Bu gemide efendisinden firar etmiş| bir kul var, gelin bir kur'a çekelim» derler. Kur'ayı çekerler, Yunus (A.S.) m ismi çıkınca Yunus (A.S.) bildi ki kendi hakkında bir imtihan-ı İlâhi var. Hemen kaza-yı İlâhiye kalbi mutmain olarak Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur edip «Abd-i âsî benim» diyerek kendini denize attı. Derhal vakit geçmeksizin ilham-ı İlâhiyle Yunus (A.S.) ı balık yuttu ve rahatını te'min etti. Binaenaleyh; asla zarar gelmedi. Yunus (A.S.) Cenab-ı Hak'tan izin gelmeksizin kavminin içinden çıktığına nedamet etti, fakat fayda etmedi, ola-j cak oldu, kaza-yı İlâhi yerini buldu.
Yunus (A.S.) in zellesinde bir çok ihtilâf varsa da esah olan| Yunus (A.S.) kavmine taraf-ı İlâhiden vaad olunan azabın elbette nazil olacağını zannedip onların tevbe etmesiyle aff-ı İlâhinin geleceğinden gaflet etmesidir. efendisinden firar etti manasınadır. Yunus (A.S.) Vacip Tealâ'dan izin gelmeksizin kavminin içinden çıkıp gemiyi teşrif ettiğinden efendisinden kaçmış olan kul hakkında isti!mat olunan muştur. Âbık) lâfzı Yunus (A.S.) hakkında dahî isti'mâl olun
Saffat 37:142
Vacip Tealâ Yunus (A.S.) m risalet olan vukuatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yunus (A.S.) kavmini imana davet edip onlar da kabul ve davete icabet etme-j yince azabın geleceğine vaad-i İlâhi vaki olarak mev'ûd olan azabın j gelmesi yaklaşınca azap kendine isabet etmemesi için hemen kav-İ mi içinden çıkıp gitti ve deniz kenarına geldi. Adamlar ve yüklerle| dolu bir gemiye bindi, lâkin gemi durdu. İleri gitmedi, belki garko-lunacak bir hale geldi, içinde olan ahali endişe içinde muztarib ol-| dular. Meğer evvelden beri âdetleri gemiye böyle bir arıza oldu-J ğunda içinde olan ahali beyinlerinde kur'a çekmek ve kur'a kimin yedinde çıkarsa o adamı denize atmak suretiyle gemi yoluna devama başladığı gibi, bu cihetle afetten salim olmasıymış. İşte bu âdete binaen gemi.durunca «Bu gemide efendisinden firar etmiş| bir kul var, gelin bir kur'a çekelim» derler. Kur'ayı çekerler, Yunus (A.S.) m ismi çıkınca Yunus (A.S.) bildi ki kendi hakkında bir imtihan-ı İlâhi var. Hemen kaza-yı İlâhiye kalbi mutmain olarak Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur edip «Abd-i âsî benim» diyerek kendini denize attı. Derhal vakit geçmeksizin ilham-ı İlâhiyle Yunus (A.S.) ı balık yuttu ve rahatını te'min etti. Binaenaleyh; asla zarar gelmedi. Yunus (A.S.) Cenab-ı Hak'tan izin gelmeksizin kavminin içinden çıktığına nedamet etti, fakat fayda etmedi, ola-j cak oldu, kaza-yı İlâhi yerini buldu.
Yunus (A.S.) in zellesinde bir çok ihtilâf varsa da esah olan| Yunus (A.S.) kavmine taraf-ı İlâhiden vaad olunan azabın elbette nazil olacağını zannedip onların tevbe etmesiyle aff-ı İlâhinin geleceğinden gaflet etmesidir. efendisinden firar etti manasınadır. Yunus (A.S.) Vacip Tealâ'dan izin gelmeksizin kavminin içinden çıkıp gemiyi teşrif ettiğinden efendisinden kaçmış olan kul hakkında isti!mat olunan muştur. Âbık) lâfzı Yunus (A.S.) hakkında dahî isti'mâl olun
Saffat 37:143
Vacip Tealâ balığın Yunus (Amf) a ma'bed olduktan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzer buyuruyor.
Binaenaleyh; balığın karnı Hz. Yunus hakkında sair emvat hakkında olduğu gibi kabir olurdu, lâkin hariçte ve balığın karnında teşbihe devam ettiğinden balığın karnından kurtuldu. Şu halde teşbihin, insanı birçok müzayakadan kurtaracağına bu âyet delâlet ettiği gibi teşbihe devama teşvik dahî vardır. Zira; bol ve sürurlu vaktinde Allah'ın zikrine devam eden kimsenin dar ve zaruret vaktinde imdadına yetişeceğine işaret vardır. Çünkü; Yunus (A.S.) zikrullaha devam ettiği için her ne hikmete mebni ise balığın karnına girdiğinde Cenab-ı Hak o dar mahalli onun hakkında mahall-i istirahat kıldığını ve teşbihe devamı çare-i necatı olduğunu bu âyette beyan, buyurmakla kullarını teşbihe teşvik buyurmuştur.
Saffat 37:144
Vacip Tealâ balığın Yunus (Amf) a ma'bed olduktan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzer buyuruyor.
Binaenaleyh; balığın karnı Hz. Yunus hakkında sair emvat hakkında olduğu gibi kabir olurdu, lâkin hariçte ve balığın karnında teşbihe devam ettiğinden balığın karnından kurtuldu. Şu halde teşbihin, insanı birçok müzayakadan kurtaracağına bu âyet delâlet ettiği gibi teşbihe devama teşvik dahî vardır. Zira; bol ve sürurlu vaktinde Allah'ın zikrine devam eden kimsenin dar ve zaruret vaktinde imdadına yetişeceğine işaret vardır. Çünkü; Yunus (A.S.) zikrullaha devam ettiği için her ne hikmete mebni ise balığın karnına girdiğinde Cenab-ı Hak o dar mahalli onun hakkında mahall-i istirahat kıldığını ve teşbihe devamı çare-i necatı olduğunu bu âyette beyan, buyurmakla kullarını teşbihe teşvik buyurmuştur.
Saffat 37:145
Vacip Tealâ Hz. Yunus'un baliğin karnında bir gün veya yarım gün yahut kırk gün karar ettikten sonra bir sahile çıktığım beyan etmek, üzere buyuruyor
Yani; Yunus (A.S.) teşbihe devam edince biz onu ahaliden •hâlî ıssız bir çöle çıkardık. Halbuki o anadan yeni doğmuş bir çocuk gibi zayıf, balığın karnmda âdetin hilâfına geçirmiş olduğu hayattan müteessir hasta gibi bir haldeydi. O halde hâlî bir mahalle çıkınca Biz Azîmüşşan onun sıcaktan gölgelenmesi, sinek v.s. gibi mûziyattan ezalanmaması için yaprağı büyük olan kabak ağacını halk ve onun gölgesinde rahatını te'min ettik.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Yunus (A.S.) m çıkarıldığı mahallin (Nusaybin) veyahut (Musul) civarında bir karye olması muhtemeldir. Yunus (A.S.) in balığın karnında kararının müddetinde birçok ihtilâf varsa da müddeti ta'yin hakkında sarahaten bir delil olmadığından miktar-ı müddet hakkında bahsi terkederek ilmini Cenab-ı Hakka tefviz etmek daha evlâdır. Ba- '4 lığın karnmda Yunus (A.S.) teneffüste zahmet çekmemiştir. Zira; | emr-i İlâhi üzerine balık, kafasını sudan yukarı kaldırir,' suya ba- % tırmazdı. Binaenaleyh; Yunus (A.S.) da balığın ağzından nefes alırdı, hava bu minval üzere cereyan ettiğinden hayatına halel gelmemiştir. Gerçi Yunus (A.S.) için halkolunan ağacın nevi itibarıyla incir, muz, karpuz olmasında ihtilâf varsa da esah olan kabaktır. Çünkü in manâsı lisan-ı Arapta kabak olduğu 1 gibi Resulullah'a «Kabağa niçin muhabbet edersin?» denildiğinde i «Biraderim Yunus (A.S.) m ağacı olduğu için» buyurması halko-|-lunan ağacın kabak olduğuna delâlet eder. Çünkü şu hadis-i şerif; j bu âyeti tefsir etmiştir.
Nebatat içinden kabağın gölgesi koyu, havası güzel ve sinek- ;j ten hâlî olduğu için Yunus (A.S.) in rahatına kabak tercih olun-1 muştur. Yunus (A.S.) için halkolunan'kabak Hz. Yunus'u gölge-] leyecek kadar yüksek olduğu gibi ondan evvel o nevi kabak mev-1 cut olmadığından Yunus (A.S.) m mucizesinden sayılmıştır. J
Nisâbûrî'nin beyanına nazaran kabak ağacının altında bulun-1 duğu müddet Yunus (A.S.) in taayyüşü keçi sütüyle vaki olmuş- jj tur. Çünkü; Cenab-ı Hakkın sevk ve ilhamıyla bir keçi gelip sabah| ve akşam onun sütüyle te'min-i maişet ettiği mervidir. Hz. Yunus'un vücudu eski kıvamını bulup mizacı itidal kesbedinceye ka~ i dar bu hal devam etmiş, kabak ağacı altında bulunmuştur.
Saffat 37:146
Vacip Tealâ Hz. Yunus'un baliğin karnında bir gün veya yarım gün yahut kırk gün karar ettikten sonra bir sahile çıktığım beyan etmek, üzere buyuruyor
Yani; Yunus (A.S.) teşbihe devam edince biz onu ahaliden •hâlî ıssız bir çöle çıkardık. Halbuki o anadan yeni doğmuş bir çocuk gibi zayıf, balığın karnmda âdetin hilâfına geçirmiş olduğu hayattan müteessir hasta gibi bir haldeydi. O halde hâlî bir mahalle çıkınca Biz Azîmüşşan onun sıcaktan gölgelenmesi, sinek v.s. gibi mûziyattan ezalanmaması için yaprağı büyük olan kabak ağacını halk ve onun gölgesinde rahatını te'min ettik.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Yunus (A.S.) m çıkarıldığı mahallin (Nusaybin) veyahut (Musul) civarında bir karye olması muhtemeldir. Yunus (A.S.) in balığın karnında kararının müddetinde birçok ihtilâf varsa da müddeti ta'yin hakkında sarahaten bir delil olmadığından miktar-ı müddet hakkında bahsi terkederek ilmini Cenab-ı Hakka tefviz etmek daha evlâdır. Ba- '4 lığın karnmda Yunus (A.S.) teneffüste zahmet çekmemiştir. Zira; | emr-i İlâhi üzerine balık, kafasını sudan yukarı kaldırir,' suya ba- % tırmazdı. Binaenaleyh; Yunus (A.S.) da balığın ağzından nefes alırdı, hava bu minval üzere cereyan ettiğinden hayatına halel gelmemiştir. Gerçi Yunus (A.S.) için halkolunan ağacın nevi itibarıyla incir, muz, karpuz olmasında ihtilâf varsa da esah olan kabaktır. Çünkü in manâsı lisan-ı Arapta kabak olduğu 1 gibi Resulullah'a «Kabağa niçin muhabbet edersin?» denildiğinde i «Biraderim Yunus (A.S.) m ağacı olduğu için» buyurması halko-|-lunan ağacın kabak olduğuna delâlet eder. Çünkü şu hadis-i şerif; j bu âyeti tefsir etmiştir.
Nebatat içinden kabağın gölgesi koyu, havası güzel ve sinek- ;j ten hâlî olduğu için Yunus (A.S.) in rahatına kabak tercih olun-1 muştur. Yunus (A.S.) için halkolunan'kabak Hz. Yunus'u gölge-] leyecek kadar yüksek olduğu gibi ondan evvel o nevi kabak mev-1 cut olmadığından Yunus (A.S.) m mucizesinden sayılmıştır. J
Nisâbûrî'nin beyanına nazaran kabak ağacının altında bulun-1 duğu müddet Yunus (A.S.) in taayyüşü keçi sütüyle vaki olmuş- jj tur. Çünkü; Cenab-ı Hakkın sevk ve ilhamıyla bir keçi gelip sabah| ve akşam onun sütüyle te'min-i maişet ettiği mervidir. Hz. Yunus'un vücudu eski kıvamını bulup mizacı itidal kesbedinceye ka~ i dar bu hal devam etmiş, kabak ağacı altında bulunmuştur.
Saffat 37:147
Vacip Tealâ Yunus (A.S.) m vücudu eski halini bulduktan | sonra tekrar karye-i mezkûreye avdet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette lâfzının delâlet ettiği şek; vehle-i ûlâda o karyeye bakan kimseye aittir. Çünkü; o karyeyi iptidaen gören bir' kimse ahalisini yüz bin veyahut daha ziyade olmasını tahmin ve zannettiğini beyandır. Yoksa Vacip Tealâ'ya ait değildir. Zira; Vacip Tealâ şek ve şüpheden müberrâdır ve karyenin nüfusunun kaç kişi olduğunu suret-i kafiyede bilir.
Kavm-ı Yunus'un vakt-i muayyenlerine kadar muammer ve nimet-i dünya ile mütena'im olmalarının sebebi; imanları olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden lafzıyla varid olmuştur.
Saffat 37:148
Vacip Tealâ Yunus (A.S.) m vücudu eski halini bulduktan | sonra tekrar karye-i mezkûreye avdet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette lâfzının delâlet ettiği şek; vehle-i ûlâda o karyeye bakan kimseye aittir. Çünkü; o karyeyi iptidaen gören bir' kimse ahalisini yüz bin veyahut daha ziyade olmasını tahmin ve zannettiğini beyandır. Yoksa Vacip Tealâ'ya ait değildir. Zira; Vacip Tealâ şek ve şüpheden müberrâdır ve karyenin nüfusunun kaç kişi olduğunu suret-i kafiyede bilir.
Kavm-ı Yunus'un vakt-i muayyenlerine kadar muammer ve nimet-i dünya ile mütena'im olmalarının sebebi; imanları olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden lafzıyla varid olmuştur.
Saffat 37:149
Vacip Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarının ümmetleriyle vâki olan sözlerini beyandan sonra Mekke'de olan kâfirlerin mezheplerini iptal ve mezheplerine devam ettikleri surette akıbetinde olacak fenalığı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onların sakîl addettikleri ve sevmedikleri kız evlâdını bize tahsis edip de kendilerince mergub addettikleri oğlan evlâdını kendilerine tahsisin sebebi nedir? Yoksa biz melekleri halkederken yanlarmdamıydılar ki meleklerin dişi olduğunu nereden bilirler ve dişi olduklarına şehadet edebilirler mi? Elbette şehadet edemezler. Zira; meleklerin hilkatmda hazır olmayınca aklın idrak edeceği birşey olmadığından bilemezler ve meleklerin dişi olduğuna dair enbiya-yı kiramdan bir nakil dahî varid olmadı. Şu halde onlar meleklerin dişi olduklarını esbab-ı ilimden hangisiyle bildi-ler de iddia ediyorlar? Melekler bizim kızlarımız olduğunu hangi delile istinad ederek iddiaya cür'et ediyorlar?
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile müşriklerin itikatlarını red ve mezheplerini iptal etmiştir. Çünkü müşrikler «Melekler Allah'ın kızlarıdır ve Allah'ın oğlu yoktur, oğlan evlâdı bize mahsustur» derler, bu itikadı kendilerine mezheb ittihaz etmişler ve bu mezhebin tervicine de çalışmışlardı. Allahü Zülcelâl açık bir surette ve onları ilzam ve iskât suretiyle reddetmiş ve dâvalarını cevab veremeyecekleri bir tarzda kendilerinden suâl etmiştir. Çünkü; dâvaları an cehlin olup esbab-ı ilimden bir ilme müstenid olmadığından cevabtan âciz ve mebhut olmuşlardır. Zira; mesail-i diniyyenin ve bilhassa itikadiyyatm aklî ve naklî elbette bir delile müstenid olması lâzımdır.
Meleklerin dişi ve erkek olduklarına dair ellerinde bir delil olmadığı halde meleklerin dişi olduklarını iddia cehalete müstenid olduğundan Cenab-ı Hak onları tekdir ve tevbih etmiştir.
Saffat 37:150
Vacip Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarının ümmetleriyle vâki olan sözlerini beyandan sonra Mekke'de olan kâfirlerin mezheplerini iptal ve mezheplerine devam ettikleri surette akıbetinde olacak fenalığı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onların sakîl addettikleri ve sevmedikleri kız evlâdını bize tahsis edip de kendilerince mergub addettikleri oğlan evlâdını kendilerine tahsisin sebebi nedir? Yoksa biz melekleri halkederken yanlarmdamıydılar ki meleklerin dişi olduğunu nereden bilirler ve dişi olduklarına şehadet edebilirler mi? Elbette şehadet edemezler. Zira; meleklerin hilkatmda hazır olmayınca aklın idrak edeceği birşey olmadığından bilemezler ve meleklerin dişi olduğuna dair enbiya-yı kiramdan bir nakil dahî varid olmadı. Şu halde onlar meleklerin dişi olduklarını esbab-ı ilimden hangisiyle bildi-ler de iddia ediyorlar? Melekler bizim kızlarımız olduğunu hangi delile istinad ederek iddiaya cür'et ediyorlar?
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile müşriklerin itikatlarını red ve mezheplerini iptal etmiştir. Çünkü müşrikler «Melekler Allah'ın kızlarıdır ve Allah'ın oğlu yoktur, oğlan evlâdı bize mahsustur» derler, bu itikadı kendilerine mezheb ittihaz etmişler ve bu mezhebin tervicine de çalışmışlardı. Allahü Zülcelâl açık bir surette ve onları ilzam ve iskât suretiyle reddetmiş ve dâvalarını cevab veremeyecekleri bir tarzda kendilerinden suâl etmiştir. Çünkü; dâvaları an cehlin olup esbab-ı ilimden bir ilme müstenid olmadığından cevabtan âciz ve mebhut olmuşlardır. Zira; mesail-i diniyyenin ve bilhassa itikadiyyatm aklî ve naklî elbette bir delile müstenid olması lâzımdır.
Meleklerin dişi ve erkek olduklarına dair ellerinde bir delil olmadığı halde meleklerin dişi olduklarını iddia cehalete müstenid olduğundan Cenab-ı Hak onları tekdir ve tevbih etmiştir.
Saffat 37:151
Vacip Tealâ müşriklerin «Melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri dâvaları bâtıl olduğunu beyandan sonra bu hususa dair beyinlerinde vaki' olan haberlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; Allahü Tealâ ehl üj iyâl ve evlâd gibi eser-i acz ü hudus olan şeylerden münezzehidir. Çünkü; çocuk doğurmak ecsama mahsustur. Halbuki Allahü Tealâ cisim değildir. Zira; cisim fânî ve Cenab-ı Hak ise kadîmdir. Bina-* enaleyh; kâfirlerin Allah'a veled isnadları sırf yalandan ibarettir.; Çünkü aklî ve naklî bir delile müstenid değildir. Delile müstenid olmayan dâva her zaman merduddur.
Saffat 37:152
Vacip Tealâ müşriklerin «Melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri dâvaları bâtıl olduğunu beyandan sonra bu hususa dair beyinlerinde vaki' olan haberlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; Allahü Tealâ ehl üj iyâl ve evlâd gibi eser-i acz ü hudus olan şeylerden münezzehidir. Çünkü; çocuk doğurmak ecsama mahsustur. Halbuki Allahü Tealâ cisim değildir. Zira; cisim fânî ve Cenab-ı Hak ise kadîmdir. Bina-* enaleyh; kâfirlerin Allah'a veled isnadları sırf yalandan ibarettir.; Çünkü aklî ve naklî bir delile müstenid değildir. Delile müstenid olmayan dâva her zaman merduddur.
Saffat 37:153
Vacip Tealâ müşriklerin «Melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri dâvaları bâtıl olduğunu beyandan sonra bu hususa dair beyinlerinde vaki' olan haberlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; Allahü Tealâ ehl üj iyâl ve evlâd gibi eser-i acz ü hudus olan şeylerden münezzehidir. Çünkü; çocuk doğurmak ecsama mahsustur. Halbuki Allahü Tealâ cisim değildir. Zira; cisim fânî ve Cenab-ı Hak ise kadîmdir. Bina-* enaleyh; kâfirlerin Allah'a veled isnadları sırf yalandan ibarettir.; Çünkü aklî ve naklî bir delile müstenid değildir. Delile müstenid olmayan dâva her zaman merduddur.
Saffat 37:154
Vacip Tealâ kendine veled isnadı bâtıl olduğu gibi müşriklerin «melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri dahî bâtıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Nasıl oluyor ki noksan gördüğünüz kız evlâdını Allahü Tealâ'ya ve şerefli gördüğünüz oğlan evlâdını kendinize isnad ediyorsunuz ve şu dâvanızın butlanına be-daheten akıl şahadet ederken nasıl oluyor da siz sıhhatini dâva ediyorsunuz?
Bu âyet; müşriklerin iftiralarını isbat ve yalanlarım takrir etmiştir. Zira; sözleri muhali müstclzimdir. Muhali müstelzim olan söz; her zaman bâtıldır. Çünkü; Vacip Tealâ şerefli olan oğlandan
müstağni olunca yaratılışında ve ahlâkında'noksan olan kız evlâ-.j dmdan müstağni olacağı evleviyetle sabittir. Zira; eşref olan şey-J den müstağni olanın edna olan şeyden müstağni olacağı aşikârdır.
Saffat 37:155
Vacip Tealâ kendine veled isnadı bâtıl olduğu gibi müşriklerin «melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri dahî bâtıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Nasıl oluyor ki noksan gördüğünüz kız evlâdını Allahü Tealâ'ya ve şerefli gördüğünüz oğlan evlâdını kendinize isnad ediyorsunuz ve şu dâvanızın butlanına be-daheten akıl şahadet ederken nasıl oluyor da siz sıhhatini dâva ediyorsunuz?
Bu âyet; müşriklerin iftiralarını isbat ve yalanlarım takrir etmiştir. Zira; sözleri muhali müstclzimdir. Muhali müstelzim olan söz; her zaman bâtıldır. Çünkü; Vacip Tealâ şerefli olan oğlandan
müstağni olunca yaratılışında ve ahlâkında'noksan olan kız evlâ-.j dmdan müstağni olacağı evleviyetle sabittir. Zira; eşref olan şey-J den müstağni olanın edna olan şeyden müstağni olacağı aşikârdır.
Saffat 37:156
sonra onları ilzam ve iskât için vücudu olmayan bir şeyi onlara.j teklif ile tevbih etmek üzere buyuruyor.
lil mi nazil oldu ve sözünüz doğru ise dâvanızın sahih olduğuma beyan eden kitabınızı getirin?]
Yani; ey müşrikler! Meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia^ ediyorsunuz. Bu iddianızın sıhhatine delâlet ve maksadınızı açık-jl tan beyan eder,deliliniz var da sözünüz doğru ise kitabınızı getirinl görelim. Zira; bir dâva delile müstenid olmak lâzımdır, delilsiz dâ-l va dinlenmez. ij
Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendinin beyanlarına nazaran; bu âyetlerde bulunan istifhamlar; kâfirlerin dâvalarını inkâr ve redj içindir. Şu halde bu âyetler kâfirlerin akıllarının noksan ve tabU! atlarının sefih ve bu hâl üzere devam ettikleri surette âkibet zab-ı ilâhiye duçar olacaklarım beyan etmiştir.
Saffat 37:157
sonra onları ilzam ve iskât için vücudu olmayan bir şeyi onlara.j teklif ile tevbih etmek üzere buyuruyor.
lil mi nazil oldu ve sözünüz doğru ise dâvanızın sahih olduğuma beyan eden kitabınızı getirin?]
Yani; ey müşrikler! Meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia^ ediyorsunuz. Bu iddianızın sıhhatine delâlet ve maksadınızı açık-jl tan beyan eder,deliliniz var da sözünüz doğru ise kitabınızı getirinl görelim. Zira; bir dâva delile müstenid olmak lâzımdır, delilsiz dâ-l va dinlenmez. ij
Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendinin beyanlarına nazaran; bu âyetlerde bulunan istifhamlar; kâfirlerin dâvalarını inkâr ve redj içindir. Şu halde bu âyetler kâfirlerin akıllarının noksan ve tabU! atlarının sefih ve bu hâl üzere devam ettikleri surette âkibet zab-ı ilâhiye duçar olacaklarım beyan etmiştir.
Saffat 37:158
Vacip Tealâ kâfirlerin cehalet ve sefahetlerini ve sülükleri mesleklerinin sekametini ve âkibetlerinin vehametini beyani dan sonra cehaletlerinin neticesi olarak Vacip Tealâ hakkında vaki' olan fena sözlerini beyan etmek üzere
Kâfirler Allahü Tealâ'nm Hâlık, cinnilerin mahlûk olup Hâlık ile mahlûk beyninde tezevvücün cereyanı mümkün olamayacağını düşünemediler. Zira tezevvüc; ihtiyaç üzerine terettüp eder. İhtiyaç ise ulûhiyete münafidir. Bu âyette kâfirlerin su-i itikadlarmm butlanına ve onların derece-i hitabtan sakıt olduklarına işaret için hitabtan gıybet siygasma intikal olunmuştur.
Bunların şu iftiralarının cezası azab-ı Cehennemde hazır olacaklarının kat'î olduğuna işaret için edat-ı te'kid olan kasem ve tahkika. delâlet eden ve lâm-ı te'kidle varid olmuştur.
Bazı ulema «cin ile melek bir cinsdir, daima işi şer olanlar cin ve işi hayır olanlar melektir» demişler ise esah olan her biri ayrı cinstir. Zira; meleklerin küllisi hayır ve ibadetle meşgul olup cinden muti' ve münkad olanlar mümin-i muvahhiddir ve itaat etmeyenler âsî ve şeytandır. Yahud şeytan da ayrı bir cinstir. Gerçi şeytanın cinden bir kısım olmasına bazı nusûs delâlet ediyorsa da bu delâlet kat'î olmadığından mesele muhtelifün fihtir.
Vacip Tealâ Zat-ı ulûhiyetinin şu isnad ettikleri şeylerin cümlesinden münezzeh olduğunu beyan etmek üzere :
Saffat 37:159
buyuruyor.
Zira; onlar ulûhiyeti lâyık olduğu sıfatlarla tavsif edip, ubudiyetlerinde daima sabit bilkadem oldukları cihetle azaptan halâs oldukları gibi bir çok nimetlere de nail olacaklardır. Çünkü; bunlar ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden taltif-i İlâhîye müs-tehaktırlar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak hâlis kullarının ihlâsları sebebiyle azaptan muaf ve mertebe-i âliye sahibi olduklarını âleme ilân etmiştir.
Saffat 37:160
buyuruyor.
Zira; onlar ulûhiyeti lâyık olduğu sıfatlarla tavsif edip, ubudiyetlerinde daima sabit bilkadem oldukları cihetle azaptan halâs oldukları gibi bir çok nimetlere de nail olacaklardır. Çünkü; bunlar ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden taltif-i İlâhîye müs-tehaktırlar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak hâlis kullarının ihlâsları sebebiyle azaptan muaf ve mertebe-i âliye sahibi olduklarını âleme ilân etmiştir.
Saffat 37:161
Vacip Tealâ kâfirlerin azaba hazır olacaklarını ve muhlis olanların azaptan halâslarını beyandan sonra kâfirlerin ehl-i imanı iğ-vadan âciz olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kâfirler! Siz ve sizin mabudlarınız olan putlar ve şeytanlar bilûmum naşı ibadet-i İlâhiyeden men' etmek ve din-i İlâhî hakkında iğva etmekle murad-ı İlâhîyi geri döndüremezsiniz, ancak Cehenneme dahil olmaları ile hükmolunan mahkûmları iğva ve iğfal edersiniz ve sizin iğvanızla dalâlette olanlar bilâ tereddüt Cehenneme gireceklerdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları-veçhile şeytanın iğvasınm ve vesvesesinin tesiri olmayıp ancak tesirin kazay-ı İlâhîde olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak «Siz ve sizin mabudlarınız Allah'ın kullarım ıdlâl edemezsiniz, illâ Cehennem'e duhûlleri mukadder olanları ıdlâl edersiniz» buyurmuştur. İnsanların ahvali ve hariçteki vukuat dahî bunu te'yid etmektedir. Zira; şeytanın iğva ve ıdlâline uğraşmadığı bir insan olmadığı halde bunların hepsini idlâl edemediği meydandadır. Eğer iğvasmda tesir olmuş olsaydı cümle insanları ıdlâl ederdi, halbuki insanların hali bunun aksinedir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile kelâmın manâsına dikkat lâzım olduğuna işaret için gıybetten hitaba iltifat olunmuştur. Kâfirlerin mabudiar ı ile murad; putlar ve şeytanlardır.
Saffat 37:162
Vacip Tealâ kâfirlerin azaba hazır olacaklarını ve muhlis olanların azaptan halâslarını beyandan sonra kâfirlerin ehl-i imanı iğ-vadan âciz olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kâfirler! Siz ve sizin mabudlarınız olan putlar ve şeytanlar bilûmum naşı ibadet-i İlâhiyeden men' etmek ve din-i İlâhî hakkında iğva etmekle murad-ı İlâhîyi geri döndüremezsiniz, ancak Cehenneme dahil olmaları ile hükmolunan mahkûmları iğva ve iğfal edersiniz ve sizin iğvanızla dalâlette olanlar bilâ tereddüt Cehenneme gireceklerdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları-veçhile şeytanın iğvasınm ve vesvesesinin tesiri olmayıp ancak tesirin kazay-ı İlâhîde olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak «Siz ve sizin mabudlarınız Allah'ın kullarım ıdlâl edemezsiniz, illâ Cehennem'e duhûlleri mukadder olanları ıdlâl edersiniz» buyurmuştur. İnsanların ahvali ve hariçteki vukuat dahî bunu te'yid etmektedir. Zira; şeytanın iğva ve ıdlâline uğraşmadığı bir insan olmadığı halde bunların hepsini idlâl edemediği meydandadır. Eğer iğvasmda tesir olmuş olsaydı cümle insanları ıdlâl ederdi, halbuki insanların hali bunun aksinedir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile kelâmın manâsına dikkat lâzım olduğuna işaret için gıybetten hitaba iltifat olunmuştur. Kâfirlerin mabudiar ı ile murad; putlar ve şeytanlardır.
Saffat 37:163
Vacip Tealâ kâfirlerin azaba hazır olacaklarını ve muhlis olanların azaptan halâslarını beyandan sonra kâfirlerin ehl-i imanı iğ-vadan âciz olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kâfirler! Siz ve sizin mabudlarınız olan putlar ve şeytanlar bilûmum naşı ibadet-i İlâhiyeden men' etmek ve din-i İlâhî hakkında iğva etmekle murad-ı İlâhîyi geri döndüremezsiniz, ancak Cehenneme dahil olmaları ile hükmolunan mahkûmları iğva ve iğfal edersiniz ve sizin iğvanızla dalâlette olanlar bilâ tereddüt Cehenneme gireceklerdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları-veçhile şeytanın iğvasınm ve vesvesesinin tesiri olmayıp ancak tesirin kazay-ı İlâhîde olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak «Siz ve sizin mabudlarınız Allah'ın kullarım ıdlâl edemezsiniz, illâ Cehennem'e duhûlleri mukadder olanları ıdlâl edersiniz» buyurmuştur. İnsanların ahvali ve hariçteki vukuat dahî bunu te'yid etmektedir. Zira; şeytanın iğva ve ıdlâline uğraşmadığı bir insan olmadığı halde bunların hepsini idlâl edemediği meydandadır. Eğer iğvasmda tesir olmuş olsaydı cümle insanları ıdlâl ederdi, halbuki insanların hali bunun aksinedir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile kelâmın manâsına dikkat lâzım olduğuna işaret için gıybetten hitaba iltifat olunmuştur. Kâfirlerin mabudiar ı ile murad; putlar ve şeytanlardır.
Saffat 37:164
Vacip Tealâ kâfirlerin «melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri itikatları bâtıl olduğunu beyandan sonra meleklerin ulûhiyete münasebetleri olmadığını ve ubudiyette sabit ve daim olduklarını söylediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; herkes ubudiyetini izhar sadedinde birer vazife ile mükellef ve birer nevi' ibadetle meşguldür ve Resûlullah'ın bir ha-dis-i şerifi de bu âyeti tefsir eder. Çünkü; Resûlullah «Semada asla hâlî bir mahal olmayıp her tarafı meleklerle dolu olup kimi namaz kılar, kimi teşbih ve sair ibadetle meşgul olur, hatta bazıları rükû'da asla belini doğrultmaz ve bazıları da secdeden asla başlarını kaldırmaz» buyurmuştur. Binaenaleyh; bu hadis-i şerif âyet-i celileyi tafsil etmiştir. Buna nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile meleklerin şu kelâmları kâfirlerin itikatlarını red ve iptal etmiştir. Çünkü; ubudiyetlerini ikrar ve itiraf etmeleri Allah'ın kızları olmadıklarını ve ulûhiyetle münasebetleri bulunmadığını ikrar ve itiraftır, şu kelâmlarını kemal-i neşat ve rağbet üzere irad ettiklerine işaret için envâ-ı te'kidatla irad etmişlerdir.
Meleklere nispetle insanların ibadetleri hemen yok mesabe^ sinde olduğuna işaret için melekler şu kelamlarında makam-ı ma'j lûmu ve teşbihi kendilerine tahsis etmişlerdir.
Hulâsa; meleklerin Allahü Tealâ'yı ma'rifet noktasında birer muayyen makam sahibi oldukları ve Allahü Tealâ'ya ibadet için safbeste bulundukları, Allahü Tealâ'nm evlâdı olmayıp ancak kulları oldukları, "Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen kâfirlerin itikatlarının batıl olduğu ve meleklerin ibadet-i saireyle meşgul oldukları gibi herhalde Cenab-ı Hakkı nekaisten takdisle meşgul bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:165
Vacip Tealâ kâfirlerin «melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri itikatları bâtıl olduğunu beyandan sonra meleklerin ulûhiyete münasebetleri olmadığını ve ubudiyette sabit ve daim olduklarını söylediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; herkes ubudiyetini izhar sadedinde birer vazife ile mükellef ve birer nevi' ibadetle meşguldür ve Resûlullah'ın bir ha-dis-i şerifi de bu âyeti tefsir eder. Çünkü; Resûlullah «Semada asla hâlî bir mahal olmayıp her tarafı meleklerle dolu olup kimi namaz kılar, kimi teşbih ve sair ibadetle meşgul olur, hatta bazıları rükû'da asla belini doğrultmaz ve bazıları da secdeden asla başlarını kaldırmaz» buyurmuştur. Binaenaleyh; bu hadis-i şerif âyet-i celileyi tafsil etmiştir. Buna nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile meleklerin şu kelâmları kâfirlerin itikatlarını red ve iptal etmiştir. Çünkü; ubudiyetlerini ikrar ve itiraf etmeleri Allah'ın kızları olmadıklarını ve ulûhiyetle münasebetleri bulunmadığını ikrar ve itiraftır, şu kelâmlarını kemal-i neşat ve rağbet üzere irad ettiklerine işaret için envâ-ı te'kidatla irad etmişlerdir.
Meleklere nispetle insanların ibadetleri hemen yok mesabe^ sinde olduğuna işaret için melekler şu kelamlarında makam-ı ma'j lûmu ve teşbihi kendilerine tahsis etmişlerdir.
Hulâsa; meleklerin Allahü Tealâ'yı ma'rifet noktasında birer muayyen makam sahibi oldukları ve Allahü Tealâ'ya ibadet için safbeste bulundukları, Allahü Tealâ'nm evlâdı olmayıp ancak kulları oldukları, "Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen kâfirlerin itikatlarının batıl olduğu ve meleklerin ibadet-i saireyle meşgul oldukları gibi herhalde Cenab-ı Hakkı nekaisten takdisle meşgul bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:166
Vacip Tealâ kâfirlerin «melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri itikatları bâtıl olduğunu beyandan sonra meleklerin ulûhiyete münasebetleri olmadığını ve ubudiyette sabit ve daim olduklarını söylediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; herkes ubudiyetini izhar sadedinde birer vazife ile mükellef ve birer nevi' ibadetle meşguldür ve Resûlullah'ın bir ha-dis-i şerifi de bu âyeti tefsir eder. Çünkü; Resûlullah «Semada asla hâlî bir mahal olmayıp her tarafı meleklerle dolu olup kimi namaz kılar, kimi teşbih ve sair ibadetle meşgul olur, hatta bazıları rükû'da asla belini doğrultmaz ve bazıları da secdeden asla başlarını kaldırmaz» buyurmuştur. Binaenaleyh; bu hadis-i şerif âyet-i celileyi tafsil etmiştir. Buna nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile meleklerin şu kelâmları kâfirlerin itikatlarını red ve iptal etmiştir. Çünkü; ubudiyetlerini ikrar ve itiraf etmeleri Allah'ın kızları olmadıklarını ve ulûhiyetle münasebetleri bulunmadığını ikrar ve itiraftır, şu kelâmlarını kemal-i neşat ve rağbet üzere irad ettiklerine işaret için envâ-ı te'kidatla irad etmişlerdir.
Meleklere nispetle insanların ibadetleri hemen yok mesabe^ sinde olduğuna işaret için melekler şu kelamlarında makam-ı ma'j lûmu ve teşbihi kendilerine tahsis etmişlerdir.
Hulâsa; meleklerin Allahü Tealâ'yı ma'rifet noktasında birer muayyen makam sahibi oldukları ve Allahü Tealâ'ya ibadet için safbeste bulundukları, Allahü Tealâ'nm evlâdı olmayıp ancak kulları oldukları, "Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen kâfirlerin itikatlarının batıl olduğu ve meleklerin ibadet-i saireyle meşgul oldukları gibi herhalde Cenab-ı Hakkı nekaisten takdisle meşgul bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:167
Vacip Tealâ müşriklerin ahvalinden bazılarını beyandan bazı diğerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler evvel geçen ümmetleri ta'yib etmek suretiyle alâsebilittahassür vettemenni derler ki «Keşke bizden evvel geçen ümmetlere nazil olan kitaplar bizlere nazil olsaydı kütüb-ü sema-viyeye iman eder, o kitabın sahibi olan nebiye kemaliyle inkıyad eyler, Allah'ın halis kullarından olur, ibadetimizi Allah'a hasırla bize gelen kitabın vaazını kabul eder, kısas, hikâye ve durub-u emsalinden ibret alır, hiçbir şeyi ihmal etmezdik». İşte kâfirler böyle demekle kendilerinin ukalâdan olduklarını iddia ederler de kendilerine kütüb-ü semaviyenin. ekmeli, insanların menfaatim beyanda etemmi, hikmet-i burhanda eblâğı- olan Kur'an nazil olunca bu sözlerin hepsini unuttular, küfrettiler. Binaenaleyh; çok zaman geçmeksizin elbette ceza-yı sezalarını bilirler.
Bu âyet; kâfirleri sözlerinde sebat etmemekle levmettiği gibi sözlerinde sebat etmemenin akıbeti vahim olduğunu beyanla teh-did etmiştir. İşte reyinde sebat etmeyen mütelevvin kimseler daima melûm ve mezmumdurlar.
Saffat 37:168
Vacip Tealâ müşriklerin ahvalinden bazılarını beyandan bazı diğerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler evvel geçen ümmetleri ta'yib etmek suretiyle alâsebilittahassür vettemenni derler ki «Keşke bizden evvel geçen ümmetlere nazil olan kitaplar bizlere nazil olsaydı kütüb-ü sema-viyeye iman eder, o kitabın sahibi olan nebiye kemaliyle inkıyad eyler, Allah'ın halis kullarından olur, ibadetimizi Allah'a hasırla bize gelen kitabın vaazını kabul eder, kısas, hikâye ve durub-u emsalinden ibret alır, hiçbir şeyi ihmal etmezdik». İşte kâfirler böyle demekle kendilerinin ukalâdan olduklarını iddia ederler de kendilerine kütüb-ü semaviyenin. ekmeli, insanların menfaatim beyanda etemmi, hikmet-i burhanda eblâğı- olan Kur'an nazil olunca bu sözlerin hepsini unuttular, küfrettiler. Binaenaleyh; çok zaman geçmeksizin elbette ceza-yı sezalarını bilirler.
Bu âyet; kâfirleri sözlerinde sebat etmemekle levmettiği gibi sözlerinde sebat etmemenin akıbeti vahim olduğunu beyanla teh-did etmiştir. İşte reyinde sebat etmeyen mütelevvin kimseler daima melûm ve mezmumdurlar.
Saffat 37:169
Vacip Tealâ müşriklerin ahvalinden bazılarını beyandan bazı diğerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler evvel geçen ümmetleri ta'yib etmek suretiyle alâsebilittahassür vettemenni derler ki «Keşke bizden evvel geçen ümmetlere nazil olan kitaplar bizlere nazil olsaydı kütüb-ü sema-viyeye iman eder, o kitabın sahibi olan nebiye kemaliyle inkıyad eyler, Allah'ın halis kullarından olur, ibadetimizi Allah'a hasırla bize gelen kitabın vaazını kabul eder, kısas, hikâye ve durub-u emsalinden ibret alır, hiçbir şeyi ihmal etmezdik». İşte kâfirler böyle demekle kendilerinin ukalâdan olduklarını iddia ederler de kendilerine kütüb-ü semaviyenin. ekmeli, insanların menfaatim beyanda etemmi, hikmet-i burhanda eblâğı- olan Kur'an nazil olunca bu sözlerin hepsini unuttular, küfrettiler. Binaenaleyh; çok zaman geçmeksizin elbette ceza-yı sezalarını bilirler.
Bu âyet; kâfirleri sözlerinde sebat etmemekle levmettiği gibi sözlerinde sebat etmemenin akıbeti vahim olduğunu beyanla teh-did etmiştir. İşte reyinde sebat etmeyen mütelevvin kimseler daima melûm ve mezmumdurlar.
Saffat 37:170
Vacip Tealâ müşriklerin ahvalinden bazılarını beyandan bazı diğerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler evvel geçen ümmetleri ta'yib etmek suretiyle alâsebilittahassür vettemenni derler ki «Keşke bizden evvel geçen ümmetlere nazil olan kitaplar bizlere nazil olsaydı kütüb-ü sema-viyeye iman eder, o kitabın sahibi olan nebiye kemaliyle inkıyad eyler, Allah'ın halis kullarından olur, ibadetimizi Allah'a hasırla bize gelen kitabın vaazını kabul eder, kısas, hikâye ve durub-u emsalinden ibret alır, hiçbir şeyi ihmal etmezdik». İşte kâfirler böyle demekle kendilerinin ukalâdan olduklarını iddia ederler de kendilerine kütüb-ü semaviyenin. ekmeli, insanların menfaatim beyanda etemmi, hikmet-i burhanda eblâğı- olan Kur'an nazil olunca bu sözlerin hepsini unuttular, küfrettiler. Binaenaleyh; çok zaman geçmeksizin elbette ceza-yı sezalarını bilirler.
Bu âyet; kâfirleri sözlerinde sebat etmemekle levmettiği gibi sözlerinde sebat etmemenin akıbeti vahim olduğunu beyanla teh-did etmiştir. İşte reyinde sebat etmeyen mütelevvin kimseler daima melûm ve mezmumdurlar.
Saffat 37:171
Vacip Tealâ kâfirleri sebatsıznj etmelerine te.rğib olmak üzere buyuruyor.
Bu âyette sebkat eden kelimeyi Cenab-ı Hak iki kelimeyle tefsir buyurmuştur: Birincisi: Rusül-ü kiramın taraf-ı İlâhiden mansur, ikincisi: Rusül-ü kiramın etbâ'ları asakir-i İlâhiye olup onların da düşmanları üzerine galip olacaklarıdır.
Gerçi rusül-ü kiramın etbâ'larıyla beraber bazı kere mağlûp oldukları görülürse de itibar akıbete olduğundan bununla âyete itiraz varid olmaz. Zira; akıbet itibarıyla enbiya-yı kiram daima galip ve düşmanları makhur ve münhezim olmuşlardır. Çünkü; galebe; sebat ve devamla olduğu gibi devletle ve istilâ ile dahî olur. İptilâ kabilinden enbiya-yı kiramda bazan görülen mağlûbiyete itibar yoktur. Zira itibar; akıbetedir.
Rusül-ü kiramın galebesine müteallik kelime gerçi mütead-didse de manâlan bir olduğundan' kelime-i vahide denmiştir.
Hulâsa; rusül-ü kiram ile onlara tabi olanların mansur ve galip olacaklarına dair kelime-i İlâhiyenin sebkat ettiği ve bu galebe akıbet itibarıyla olduğu cihetle bazan mağlûp olmalarıyla itiraz varid olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:172
Vacip Tealâ kâfirleri sebatsıznj etmelerine te.rğib olmak üzere buyuruyor.
Bu âyette sebkat eden kelimeyi Cenab-ı Hak iki kelimeyle tefsir buyurmuştur: Birincisi: Rusül-ü kiramın taraf-ı İlâhiden mansur, ikincisi: Rusül-ü kiramın etbâ'ları asakir-i İlâhiye olup onların da düşmanları üzerine galip olacaklarıdır.
Gerçi rusül-ü kiramın etbâ'larıyla beraber bazı kere mağlûp oldukları görülürse de itibar akıbete olduğundan bununla âyete itiraz varid olmaz. Zira; akıbet itibarıyla enbiya-yı kiram daima galip ve düşmanları makhur ve münhezim olmuşlardır. Çünkü; galebe; sebat ve devamla olduğu gibi devletle ve istilâ ile dahî olur. İptilâ kabilinden enbiya-yı kiramda bazan görülen mağlûbiyete itibar yoktur. Zira itibar; akıbetedir.
Rusül-ü kiramın galebesine müteallik kelime gerçi mütead-didse de manâlan bir olduğundan' kelime-i vahide denmiştir.
Hulâsa; rusül-ü kiram ile onlara tabi olanların mansur ve galip olacaklarına dair kelime-i İlâhiyenin sebkat ettiği ve bu galebe akıbet itibarıyla olduğu cihetle bazan mağlûp olmalarıyla itiraz varid olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:173
Vacip Tealâ kâfirleri sebatsıznj etmelerine te.rğib olmak üzere buyuruyor.
Bu âyette sebkat eden kelimeyi Cenab-ı Hak iki kelimeyle tefsir buyurmuştur: Birincisi: Rusül-ü kiramın taraf-ı İlâhiden mansur, ikincisi: Rusül-ü kiramın etbâ'ları asakir-i İlâhiye olup onların da düşmanları üzerine galip olacaklarıdır.
Gerçi rusül-ü kiramın etbâ'larıyla beraber bazı kere mağlûp oldukları görülürse de itibar akıbete olduğundan bununla âyete itiraz varid olmaz. Zira; akıbet itibarıyla enbiya-yı kiram daima galip ve düşmanları makhur ve münhezim olmuşlardır. Çünkü; galebe; sebat ve devamla olduğu gibi devletle ve istilâ ile dahî olur. İptilâ kabilinden enbiya-yı kiramda bazan görülen mağlûbiyete itibar yoktur. Zira itibar; akıbetedir.
Rusül-ü kiramın galebesine müteallik kelime gerçi mütead-didse de manâlan bir olduğundan' kelime-i vahide denmiştir.
Hulâsa; rusül-ü kiram ile onlara tabi olanların mansur ve galip olacaklarına dair kelime-i İlâhiyenin sebkat ettiği ve bu galebe akıbet itibarıyla olduğu cihetle bazan mağlûp olmalarıyla itiraz varid olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Saffat 37:174
Vacip Tealâ bizim Nebimizin kavmine karşı alacağı vaziyeti beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; duçar olacakları azabı sen onlara gösterince elbette göreceklerdir. Çünkü; görmemek ihtimali yoktur.
Azap görecekleri azıcık zamanla murad; yevm-i Bedir veyahut Mekke'nin fetih günüdür. Çünkü; küffar-ı Kureyş'in dünyaca en makhur ve münhezim oldukları gün bu iki gündür. Zira; va'd-i İlâhinin dünyada onlar hakkında eseri bu iki günde zuhur etmekle Resulullah acilen azabı Kureyş'e bu iki günde göstermiş ve onlar - da görmüşlerdir. Binaenaleyh; mazlum ve doğru olanm Allah'ın intikam sahibi olduğunu düşünerek sabır ve teenni üzere zalimlerden i'raz ve akıbete intizar etmeleri lâzımdır. Zira; zalimlerden intikamını alacağını Allahü Tealâ va'd etmiştir. Va'd-i İlâhi ise yerini bulur, geri kalmaz.
Saffat 37:175
Vacip Tealâ bizim Nebimizin kavmine karşı alacağı vaziyeti beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; duçar olacakları azabı sen onlara gösterince elbette göreceklerdir. Çünkü; görmemek ihtimali yoktur.
Azap görecekleri azıcık zamanla murad; yevm-i Bedir veyahut Mekke'nin fetih günüdür. Çünkü; küffar-ı Kureyş'in dünyaca en makhur ve münhezim oldukları gün bu iki gündür. Zira; va'd-i İlâhinin dünyada onlar hakkında eseri bu iki günde zuhur etmekle Resulullah acilen azabı Kureyş'e bu iki günde göstermiş ve onlar - da görmüşlerdir. Binaenaleyh; mazlum ve doğru olanm Allah'ın intikam sahibi olduğunu düşünerek sabır ve teenni üzere zalimlerden i'raz ve akıbete intizar etmeleri lâzımdır. Zira; zalimlerden intikamını alacağını Allahü Tealâ va'd etmiştir. Va'd-i İlâhi ise yerini bulur, geri kalmaz.
Saffat 37:176
Onların emsaline nazil olan mesaili idrak etmezler de derhal azabın gelmesini mi isterler?
Nazil olsa da görsek» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Saffat 37:177
Vacip Tealâ kâfirlerin azabın nüzulünü isti'cal ettiklerini beyandan sonra istedikleri azabın geldiği zaman zuhur edecek hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; envâ'-ı azap kendilerine gelince onların vakitleri siyah olmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Araplar indinde garât ekseriya sabah vakti olup garât ise bir nevi azap olduğundan vakt-i azaba sabah denmek âdettir. Binaenaleyh bu âyette sabah ; azabın geldiği vakitten kinayedir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Saffat 37:178
Bu âyet-i ceille te'kid için tekrar zikrolunmuştur. Zira; tekrarda mübalâğa olduğu gibi Resûlullah'ı tesliye üzerine tesiiyedir. Yahut evvelki âyet; dünyaya, ikinci âyet âhirete müteallik olduğu cihetle tekrar yoktur.
Resûlullah'm göstereceği ve onların göreceği azabm lisanla ta'biri mümkün olmadığına işaret için görülecek şeyin neden ibaret olduğu beyan olunmamıştır.
Saffat 37:179
Bu âyet-i ceille te'kid için tekrar zikrolunmuştur. Zira; tekrarda mübalâğa olduğu gibi Resûlullah'ı tesliye üzerine tesiiyedir. Yahut evvelki âyet; dünyaya, ikinci âyet âhirete müteallik olduğu cihetle tekrar yoktur.
Resûlullah'm göstereceği ve onların göreceği azabm lisanla ta'biri mümkün olmadığına işaret için görülecek şeyin neden ibaret olduğu beyan olunmamıştır.
Saffat 37:180
Zira, cümle kuvvet ve kemalin sahibidir, cemi sıfât-ı kemaliyeyi camidir. Binaenaleyh; hiç bir noksana mahal olmaz.
Bu âyet-i celile; cümle metalib-i âliyeyi camidir. Çünkü âkile lâzım olan; üç şeydir : Birincisi: Ma'budunu ve ma'budu-nun cemi-i nekaisten münezzeh ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle mut-tasıf olduğunu bilmek ve itikad etmektir. Binaenaleyh bu' âyet; bunun cümlesini camidir. Çünkü lâfzı cemi-i nekaisten münezzeh olduğuna lâfzı cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle I muttasıf olduğuna ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle muttasıf olunca İT şerik ve nazîri olmadığına, delâlet eder ikincisi: Herkes bu dünyada kendi nefsine ve ebna-yı cinsine, hayvanata ve sair mahlûkata ne gibi muamele edeceğini bilmektir. Bu ise herkesin j kendi kendine bileceği birşey olmayıp bir mürşidin irşadıyla ola bilir. O mürşid ise enbiya-yı izam hazaratıdır.
Vacip Tealâ bu hikmete işaret için buyuruyor.
Çülâfızla duâ; onların beşere lâyık olan evsafı haiz olduklarına, şu evsafı haiz olamayanların onlara iktidası vacip olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; âhad-ı ümmetin enbiyaya iktidası vaciptir.
İnsana bilmesi lâzım olan üç şeyden üçüncüsü: Vefatından sonra halinin ne olacağım bilmektir. Vefatından evvel bunu bilmek ise insan için müşküldür. Binaenaleyh bu bapta iti-mad; Allah'ın ganî ve rahîm olmasmadır.
Saffat 37:181
Zira, cümle kuvvet ve kemalin sahibidir, cemi sıfât-ı kemaliyeyi camidir. Binaenaleyh; hiç bir noksana mahal olmaz.
Bu âyet-i celile; cümle metalib-i âliyeyi camidir. Çünkü âkile lâzım olan; üç şeydir : Birincisi: Ma'budunu ve ma'budu-nun cemi-i nekaisten münezzeh ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle mut-tasıf olduğunu bilmek ve itikad etmektir. Binaenaleyh bu' âyet; bunun cümlesini camidir. Çünkü lâfzı cemi-i nekaisten münezzeh olduğuna lâfzı cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle I muttasıf olduğuna ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle muttasıf olunca İT şerik ve nazîri olmadığına, delâlet eder ikincisi: Herkes bu dünyada kendi nefsine ve ebna-yı cinsine, hayvanata ve sair mahlûkata ne gibi muamele edeceğini bilmektir. Bu ise herkesin j kendi kendine bileceği birşey olmayıp bir mürşidin irşadıyla ola bilir. O mürşid ise enbiya-yı izam hazaratıdır.
Vacip Tealâ bu hikmete işaret için buyuruyor.
Çülâfızla duâ; onların beşere lâyık olan evsafı haiz olduklarına, şu evsafı haiz olamayanların onlara iktidası vacip olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; âhad-ı ümmetin enbiyaya iktidası vaciptir.
İnsana bilmesi lâzım olan üç şeyden üçüncüsü: Vefatından sonra halinin ne olacağım bilmektir. Vefatından evvel bunu bilmek ise insan için müşküldür. Binaenaleyh bu bapta iti-mad; Allah'ın ganî ve rahîm olmasmadır.
Saffat 37:182
Zira, cümle kuvvet ve kemalin sahibidir, cemi sıfât-ı kemaliyeyi camidir. Binaenaleyh; hiç bir noksana mahal olmaz.
Bu âyet-i celile; cümle metalib-i âliyeyi camidir. Çünkü âkile lâzım olan; üç şeydir : Birincisi: Ma'budunu ve ma'budu-nun cemi-i nekaisten münezzeh ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle mut-tasıf olduğunu bilmek ve itikad etmektir. Binaenaleyh bu' âyet; bunun cümlesini camidir. Çünkü lâfzı cemi-i nekaisten münezzeh olduğuna lâfzı cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle I muttasıf olduğuna ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle muttasıf olunca İT şerik ve nazîri olmadığına, delâlet eder ikincisi: Herkes bu dünyada kendi nefsine ve ebna-yı cinsine, hayvanata ve sair mahlûkata ne gibi muamele edeceğini bilmektir. Bu ise herkesin j kendi kendine bileceği birşey olmayıp bir mürşidin irşadıyla ola bilir. O mürşid ise enbiya-yı izam hazaratıdır.
Vacip Tealâ bu hikmete işaret için buyuruyor.
Çülâfızla duâ; onların beşere lâyık olan evsafı haiz olduklarına, şu evsafı haiz olamayanların onlara iktidası vacip olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; âhad-ı ümmetin enbiyaya iktidası vaciptir.
İnsana bilmesi lâzım olan üç şeyden üçüncüsü: Vefatından sonra halinin ne olacağım bilmektir. Vefatından evvel bunu bilmek ise insan için müşküldür. Binaenaleyh bu bapta iti-mad; Allah'ın ganî ve rahîm olmasmadır.