Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Sâd 38:1 – Mü'min 40:64
İçindekiler
- Sâd 38:1
- Sâd 38:2
- Sâd 38:3
- Sâd 38:4
- Sâd 38:5
- Sâd 38:6
- Sâd 38:7
- Sâd 38:8
- Sâd 38:9
- Sâd 38:10
- Sâd 38:11
- Sâd 38:12
- Sâd 38:13
- Sâd 38:14
- Sâd 38:15
- Sâd 38:16
- Sâd 38:17
- Sâd 38:18
- Sâd 38:19
- Sâd 38:20
- Sâd 38:21
- Sâd 38:22
- Sâd 38:23
- Sâd 38:24
- Sâd 38:25
- Sâd 38:26
- Sâd 38:27
- Sâd 38:28
- Sâd 38:29
- Sâd 38:30
- Sâd 38:31
- Sâd 38:32
- Sâd 38:33
- Sâd 38:34
- Sâd 38:35
- Sâd 38:36
- Sâd 38:37
- Sâd 38:38
- Sâd 38:39
- Sâd 38:40
- Sâd 38:41
- Sâd 38:42
- Sâd 38:43
- Sâd 38:44
- Sâd 38:45
- Sâd 38:46
- Sâd 38:47
- Sâd 38:48
- Sâd 38:49
- Sâd 38:50
- Sâd 38:51
- Sâd 38:52
- Sâd 38:53
- Sâd 38:54
- Sâd 38:55
- Sâd 38:56
- Sâd 38:57
- Sâd 38:58
- Sâd 38:59
- Sâd 38:60
- Sâd 38:61
- Sâd 38:62
- Sâd 38:63
- Sâd 38:64
- Sâd 38:65
- Sâd 38:66
- Sâd 38:67
- Sâd 38:68
- Sâd 38:69
- Sâd 38:70
- Sâd 38:71
- Sâd 38:72
- Sâd 38:73
- Sâd 38:74
- Sâd 38:75
- Sâd 38:76
- Sâd 38:77
- Sâd 38:78
- Sâd 38:79
- Sâd 38:80
- Sâd 38:81
- Sâd 38:82
- Sâd 38:83
- Sâd 38:84
- Sâd 38:85
- Sâd 38:86
- Sâd 38:87
- Sâd 38:88
- Zümer 39:1
- Zümer 39:2
- Zümer 39:3
- Zümer 39:4
- Zümer 39:5
- Zümer 39:6
- Zümer 39:7
- Zümer 39:8
- Zümer 39:9
- Zümer 39:10
- Zümer 39:11
- Zümer 39:12
- Zümer 39:13
- Zümer 39:14
- Zümer 39:15
- Zümer 39:16
- Zümer 39:17
- Zümer 39:18
- Zümer 39:19
- Zümer 39:20
- Zümer 39:21
- Zümer 39:22
- Zümer 39:23
- Zümer 39:24
- Zümer 39:25
- Zümer 39:26
- Zümer 39:27
- Zümer 39:28
- Zümer 39:29
- Zümer 39:30
- Zümer 39:31
- Zümer 39:32
- Zümer 39:33
- Zümer 39:34
- Zümer 39:35
- Zümer 39:36
- Zümer 39:37
- Zümer 39:38
- Zümer 39:39
- Zümer 39:40
- Zümer 39:41
- Zümer 39:42
- Zümer 39:43
- Zümer 39:44
- Zümer 39:45
- Zümer 39:46
- Zümer 39:47
- Zümer 39:48
- Zümer 39:49
- Zümer 39:50
- Zümer 39:51
- Zümer 39:52
- Zümer 39:53
- Zümer 39:54
- Zümer 39:55
- Zümer 39:56
- Zümer 39:57
- Zümer 39:58
- Zümer 39:59
- Zümer 39:60
- Zümer 39:61
- Zümer 39:62
- Zümer 39:63
- Zümer 39:64
- Zümer 39:65
- Zümer 39:66
- Zümer 39:67
- Zümer 39:68
- Zümer 39:69
- Zümer 39:70
- Zümer 39:71
- Zümer 39:72
- Zümer 39:73
- Zümer 39:74
- Zümer 39:75
- Mü'min 40:1
- Mü'min 40:2
- Mü'min 40:3
- Mü'min 40:4
- Mü'min 40:5
- Mü'min 40:6
- Mü'min 40:7
- Mü'min 40:8
- Mü'min 40:9
- Mü'min 40:10
- Mü'min 40:11
- Mü'min 40:12
- Mü'min 40:13
- Mü'min 40:14
- Mü'min 40:15
- Mü'min 40:16
- Mü'min 40:17
- Mü'min 40:18
- Mü'min 40:19
- Mü'min 40:20
- Mü'min 40:21
- Mü'min 40:22
- Mü'min 40:23
- Mü'min 40:24
- Mü'min 40:25
- Mü'min 40:26
- Mü'min 40:27
- Mü'min 40:28
- Mü'min 40:29
- Mü'min 40:30
- Mü'min 40:31
- Mü'min 40:32
- Mü'min 40:33
- Mü'min 40:34
- Mü'min 40:35
- Mü'min 40:36
- Mü'min 40:37
- Mü'min 40:38
- Mü'min 40:39
- Mü'min 40:40
- Mü'min 40:41
- Mü'min 40:42
- Mü'min 40:43
- Mü'min 40:44
- Mü'min 40:45
- Mü'min 40:46
- Mü'min 40:47
- Mü'min 40:48
- Mü'min 40:49
- Mü'min 40:50
- Mü'min 40:51
- Mü'min 40:52
- Mü'min 40:53
- Mü'min 40:54
- Mü'min 40:55
- Mü'min 40:56
- Mü'min 40:57
- Mü'min 40:58
- Mü'min 40:59
- Mü'min 40:60
- Mü'min 40:61
- Mü'min 40:62
- Mü'min 40:63
- Mü'min 40:64
Sâd 38:1
Mekke-i Mükerrrme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen âyeti camidir.
lâfzı müteşabihattan olduğu cihetle selef indinde ilmi Allahü Tealâ'ya tefviz olunur, halef indinde te'vili lâzımdır. Binaenaleyh; bazıları lâfzı sûrenin ismidir dediler. Buna nazaran manâsı:
…
demek olur. Yahut evvelinde esma-i hüsnaya işarettir. Buna nazaran manâ-y% nazım:
…
demek olur. Yahut lâfzı birşeyi arzetmek manâsına emirdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Yahut lâfzı Resulullak'ın sıdkına ve sabrına işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demek olur.
Fahri Hâzi, Kazı ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette zikir; şeref ve şan-ı âli manasınadır. Çünkü Kur'an; evvelin ve âhirinin ulûmunu ve devr-i Âdem'den beri ilâyevmilkı-yam vâki olan ınühim vakayı ve hadisatm keyfiyetini ve ahkâmını cami, dünyada ve âhirette insanların saadetine hadim olduğundan kütüb-ü semâviyenin cümlesinden şerefli ve sam âlîdir. Binaenaleyh; bu âyette demek şeref ve şan-ı âlî sahibi demektir. Yahut zikir lâfzı beyan manasınadır. Çünkü Kur'an; herşeyi tamamıyla beyan etmiştir. Buna nazaran vıanâ-yı âyet: \ Din-i İslâm'ın ahkâmını ve şeâir-i tevhidin hakayık ve delâilini beyan sahibi,olan Kur'an'a yemin ederim ki kâfirlerin isnad ettikleri ayıp ve noksan sende yoktur. Zira; ayıp ve noksandan salimsin. Sana âr ve ayıp olacak birşey isnad etmek isterlerse de delilleri olmadığından isnad etseler dahi hükmü yoktur. Zira; senetleri ve delilleri yok ki istidlal etsinler. Çünkü; delil bulamazlar ve bulamayacaklardır. Binaenaleyh; kalb-i nebeviyen müsterih olsun, onların şan-ı nebeviyene lâyık olmadık sözlerinden mahzun olma demektin.
Vacip Tealâ Kur'an'm şan-ı âlî sahibi olduğunu beyandan sonra kâfirlerin Kur'an'a iman etmediklerinin sebebi; kendilerinin kibir ve gururları olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira Kur'an; mu'cizdir, şekk ü şüpheden ârîdir. Şu halde kâfirlerin iman etmedikleri bir delile müstenid değildir, ancak imanlarına mani olan; kendilerinde olan kibr ü azamettir. Binaenaleyh; onların küfürleri kendi nefislerinde bir ululuk tasavvur edip gayra ittibâ'a âr ettiklerindendir, yoksa emr-i tebliğde ve tebliğ olunan Kur'an'da bir noksan olduğundan değildir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirlerin kibr ü şikaklarmın şiddeline işaret için izzet ve sikak kelimeleri nekre ve şiddete delâlet § eden tenvinle varid olmuştur.
Sâd 38:2
Mekke-i Mükerrrme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen âyeti camidir.
lâfzı müteşabihattan olduğu cihetle selef indinde ilmi Allahü Tealâ'ya tefviz olunur, halef indinde te'vili lâzımdır. Binaenaleyh; bazıları lâfzı sûrenin ismidir dediler. Buna nazaran manâsı:
…
demek olur. Yahut evvelinde esma-i hüsnaya işarettir. Buna nazaran manâ-y% nazım:
…
demek olur. Yahut lâfzı birşeyi arzetmek manâsına emirdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Yahut lâfzı Resulullak'ın sıdkına ve sabrına işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demek olur.
Fahri Hâzi, Kazı ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette zikir; şeref ve şan-ı âli manasınadır. Çünkü Kur'an; evvelin ve âhirinin ulûmunu ve devr-i Âdem'den beri ilâyevmilkı-yam vâki olan ınühim vakayı ve hadisatm keyfiyetini ve ahkâmını cami, dünyada ve âhirette insanların saadetine hadim olduğundan kütüb-ü semâviyenin cümlesinden şerefli ve sam âlîdir. Binaenaleyh; bu âyette demek şeref ve şan-ı âlî sahibi demektir. Yahut zikir lâfzı beyan manasınadır. Çünkü Kur'an; herşeyi tamamıyla beyan etmiştir. Buna nazaran vıanâ-yı âyet: \ Din-i İslâm'ın ahkâmını ve şeâir-i tevhidin hakayık ve delâilini beyan sahibi,olan Kur'an'a yemin ederim ki kâfirlerin isnad ettikleri ayıp ve noksan sende yoktur. Zira; ayıp ve noksandan salimsin. Sana âr ve ayıp olacak birşey isnad etmek isterlerse de delilleri olmadığından isnad etseler dahi hükmü yoktur. Zira; senetleri ve delilleri yok ki istidlal etsinler. Çünkü; delil bulamazlar ve bulamayacaklardır. Binaenaleyh; kalb-i nebeviyen müsterih olsun, onların şan-ı nebeviyene lâyık olmadık sözlerinden mahzun olma demektin.
Vacip Tealâ Kur'an'm şan-ı âlî sahibi olduğunu beyandan sonra kâfirlerin Kur'an'a iman etmediklerinin sebebi; kendilerinin kibir ve gururları olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira Kur'an; mu'cizdir, şekk ü şüpheden ârîdir. Şu halde kâfirlerin iman etmedikleri bir delile müstenid değildir, ancak imanlarına mani olan; kendilerinde olan kibr ü azamettir. Binaenaleyh; onların küfürleri kendi nefislerinde bir ululuk tasavvur edip gayra ittibâ'a âr ettiklerindendir, yoksa emr-i tebliğde ve tebliğ olunan Kur'an'da bir noksan olduğundan değildir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirlerin kibr ü şikaklarmın şiddeline işaret için izzet ve sikak kelimeleri nekre ve şiddete delâlet § eden tenvinle varid olmuştur.
Sâd 38:3
Vacip Tealâ kâfirlerin imandan i'razları mücerret kendilerinde tasavvur ettikleri kibirlerinden neş'et ettiğini beyandan sonra | ResûluUah'a muhalefet eden kâfirleri tehdid etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; J imanda itibar gaybadır. Binaenaleyh; azabı müşahede ettikten, son-1 ra iman aynelyakin müşahede üzerine olduğundan o vakitte hasıl | olan imana itibar yoktur. Şu halde gazab-ı İlâhiyi icab eden ef'âl-ip kabihayı terkederek gazabın zuhurundan evvel azabın gelmeme-;; sine çare aramak lâzımdır, yoksa azabın zuhurundan sonra define^ çare aramak fayda etmez. Zira; belânın zuhurundan sonra çare ara-| madik bir kavim yoktur. Her kavim helak zamanı çare aramişlar-g
dır, lâkin fayda etmediği Kur'an'la ve tarihle malûmdur. darbımeseli de bu manâyı te'yid eder. Yani «în-; san bir mahalle girmeden evvel oradan nasıl çıkacağını düşündük-| ten sonra girmeli» demektir.
(İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran âyetin sebeb nüzulü şöyledir : Bedir gazasında küffar-ı Kureyş muztar olunca-
«Firar edelim», makamında birbirlerine demişlerdi. Onlan reddetmek üzere Cenab-ı Hak nazmını inza buyurmuştur ki «Bu zaman firar zamanı değil» demektir. Çünkü Kureyş'in âdetleri muharebede sıkışınca «Firar edelim» manâsına demekmiş. Beyzâvî'nin beyanı veçhile menas ; menci yani kurtulacak mahal demektir. İşte Bedir'de Kureyş münhezim olunca eski âdetleri üzere «Kaçalım, kurtulalım» manâsına demişlerse de Allahü TeaJâ onları reddetmiştir. Binaenaleyh; küffar-ı Kureyş'in firara elleri değmemiştir. Çünkü; büyüklerinin bir kısmı ehl-i İslâmın kılıcından geçti, bir kısmı da esir düştü. Binaenaleyh; emelleri boşa gitti, kendileri rezil ve rüsvâ oldular.
Sâd 38:4
Vacip Tealâ kâfirlerin imanı kabul etmediklerinin sebebi kendilerinin kibir ve gururları olduğunu beyandan sonra kibirlerinden dolayı söyledikleri sözleri ve sair hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani;, Mekke ahalisi şiddet-i şikak ve nifaklarından ve Resulullah'a buğz u adavetlerinden kendi cinslerinden kendilerine resul gelmesinden taaccüb ettiler, kemal-i taaccüp ve şiddet-i inkârlarından «Şu Nebinin, âdetin hilafı olarak getirdiği şeyler sihirdir, mucize değildir. Binaenaleyh; davası da yalandır, doğru değildir» dediler.
Fahri Râzi, Kazı, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resulullah'a sihir ve yalan isnadı ancak kâfirden vâki olacağına ve mümin olan bir kimse bunu söylese kâfir olacağına işaret için ism-i zamir bedelinde ( ösj^ ) varid olmuştur. Kâfir-' îerin bu sözleri hasetlerinden neş'et etmiştir. Çünkü; onlar «Surette, nesepte, azada, kabilede ve ahlâkta Muhammed (S.A.) bize müsavidir. Bizden ziyade birseyı yoktur. Şu halde nasıl oluyor ki bizim içimizden hu mansıb-ı âlîye nail olur ve taraf-ı Habıden ona tevcih olunur? Eğer böyle bir mansıb tevcih olunmak lazımsa bizlerden daha zivade hatırlı zenginlere tevcih olunmalıydı» demekle hasetlerini izhar etmişlerdir. Bu sözlerim hikâyeden maksat; bunların hamakatlarını âleme ilân etmektir. Çünkü; onlara tarat-ı ilahiden nebi olarak gönderilen zatın kendi akrabalarmdan ve aralarında neş'et ederek her halini, yalan ve sair ahlâk-ı zemimeden beri olduğunu bildikleri halde «Yalan söyler», demeleri hamakattan başka birşey değildir, lâkin bu söze cür'etteri ancak kufurlerm-dendir.
Sâd 38:5
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a yalancı dediklerini beyandan sonra şu sözlerinde itim ad ettikleri delilleri ulûhiyete ve nübüvvete ve Ahirete müteallik olup ulûhiyete müteallik-olan şüphelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; birçok putları ma'bud ittihaz ederek onlara ibadet etmek âdetlerinin ve babalarından gördükleri evvelden beri ülfetlerinin hilâfına. Allah'ın bir olduğunu itikad etmelerini teklif etmek; onların indinde gayet acîb ve garib bir şey olduğundan kcmâl-i ehemmiyetle taaccüb olunacak birşeydir dediler.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. Ömer islâm olunca ehl-i iman ferahladı, kâfirler de mo'yus oldular. Kureyş'in ileri gelenleri Ebû Talibi gelip dediler ki «Yâ Ebû Talih! Sen bizim büyüğümüzsün. Biraderin oğluyla bizi muhakeme et-» Bunun üzerine Ebu Talib Resûlullah'ı çağırır. «Yâ Muhammed (S.A.)! Kavmin senden bazı şeyler suâl ediyorlar. Kavminden ayrı olma» deyince Resulullah «Suâlleri nedir?» buyurması üzerine onlar «Sen bizim ma'budlarımıza ta'netme, biz de senin ma'buduna ta'netmeyelim, bu minval üzere musalaha olalım» demişlerdir. Re-sûlullah «Siz bana bir kelimeyle itaat eder misiniz ki o kelime sebebiyle Araba ve Aceme malik olasınız?» Duyurunca Ebu Cehil »Bir değil on. mislinde itaat ederiz, nedir o kelime?» dedi. Resulullah da «deviniz» buyurdu. Müşrikler bu kelime-i tevhidi işitince ümid ettikleri şeyin husule gelmeyeceğini bildiklerinden gayet me'yus oldular. Binaenaleyh; kelime-i tevhidi inkâr ve ma'budun bir olduğunu uzak addederek «Birçok ma'bud-lar bir olur mu, bu âleme bir ma'bud kâfi gelir mi, bu dava ne-acib bir davadır?» dediklerini Cenab-ı Hak bu âyetle hikâye buyurmuştur.
Sâd 38:6
Vacip Teaiâ bundan sonra cereyan ejden sözlerini ve ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; bu hâdise bizim içimizde hadis oldu. Zamanın kötülüğü bunu icab etti. Binaenaleyh; bizim için babalarımızdan gördüğümüz dinimizde sabr u sebat etmek lâzımdır ve bu hâl zail oluncaya kadar sabretmekten başka çare yoktur» dediler.
Sâd 38:7
Vacip Tealâ bundan sonra müşriklerin «Biz şu tevhidi Nasra-niyette dahî işitmedik» dediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bunlar aklen istidlale sarf-ı efkâr etmeyip evhamlarına tabi| olduklarından vahdaniyete itiraz ve tevhidden nefret ederlerdi. Zira; mahsusata çokça dikkat edip mahsusatta ise fail-i vahidin birçok muhtelif işlere kaadir olamadığını gördüklerinden Vacip Tea-lâ'yı mahsus faillere kıyas ederek «vahid-i hakiki nasıl olur ki bu âlem-i mükevvenata kâfi olsun» derler, baba ve dedelerini daha akıllı zannettiklerinden «Çocuklarıyla beraber dinleri batıl olsun da Muhammed (S.A.) bir şahısken, onun icadettiği din hak olsun» diyerek bunu havsalalarına aldırmazlardı.
Vacip Tealâ Resulullah'm' davasını tekzipte kendi zu'mlarmca kâfirlerin şüphelerini ve istidlal ettikleri delillerinden ilahiyata müteallik olan kısmını beyandan sonra nübüvvete müteallik ola şüphelerini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere : buyuruyor.
Yani; Resûlullah sanadid-i Kureyş'i tevhide davet edince onlaı dediler ki «Muhammed (S.A.) zatında ve sıfatında bize müsavîdir| belki birçok şeylerde biz ondan daha ziyadeyiz. Zira; sinnen dahi yaşlı olduğumuz gibi malımız ve evlâdımız da çoktur, mansıb, seri vet ve dünyaca itibar bizdedir. Binaenaleyh; nübüvvet tevcih olunsa bizlere tevcih olunurdu. Çünkü nübüvvet; mertebelerin eşrefi -olduğu cihetle nas beyninde dünyaca şerefi ziyade olanlara tevcih olunmak lâzım gelir» demekle nübüvvetin Resûlullah'a gelmesine itiraz ettiler ve münasip görmediler, Kureyş'in ileri gelenleri zayıf ve fakir olanlarını bu minval üzere mugalâtayla iğfal ettiler ve zannettiler ki şeref ancak dünya malıyla olur. Halbuki bu zan batıldır. Zira meratib-i saadet: üçtür ; Birincisi: Nef saniyedir ki ilim,-amel ve sair ahlâk-ı haseneyle olur. İkincisi : Bedeniyedir ki aza-yı cevarihle işlenilen şeylerdir. Üçüncüsü : Hariciye yani ruhla bedenden hariç olan şeylerle olur. Mal, cah ve bunların emsali dünyaya müteallik şeylerle hasıl olup evvelki ikiye nispetle üçüncünün değer ve kıymeti yoktur. Kureyş beyan ettikleri delillerde ednâyı â'lâ, â'lâyı ednâ zannettikleri gibi mertebelerin en â'lâsi olan nübüvvetle en âdî ve hasis olan dürvya metâ'ım alâkadar addettiler. Binaenaleyh; yukarıda beyan olunan kıyas-ı fasidi icraya kalkıştılar. Şu beyan ettikleri delillerinden fehmolunduğu cihetle risaleti inkârlarının başlıca sebebi; hasettir. Zira; Resuluilah'ın dünyaya meyi ü rağbeti olmayıp kendilerinin bütün emelleri dünyaya masruf olduğu cihetle her şerefi dünyada gözettiklerinden Resuluilah'a risaleti münasip görmemişler ve ri-saletini inkâra cür'et .etmişlerdir.
Sâd 38:8
Vacip Tealâ kâfirlerin nübüvvet hakkında şüphelerini ve şüphelerinin sebebini beyandan sonra cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; biz onlara mühlet verip azaplarını te'hir ettiğimizden cesaretlendiler. Eğer yakında bizim azabımızı tadarlarsa bu inkârdan vazgeçerler, fakat faydası olmaz. Çünkü; azabı gördükten sonra ikrar ve imanın faydası olmayacağı ve imanda itibarın gayba olup aynelyakin müşahededen sonra imana itibar olmadığı birçok âyetlerle sabittir.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bunların vahyin kendilerine gelmesini münasip görmeleri vahyi ve risaîeti itikad ettiklerinden değildir. Çünkü; babalarını taklide münhemik ve delilden i'raz etmek âdetleri olduğundan daima şek ve şüphe içinde bulunurlar. Binaenaleyh; Resuluilah'ın risaletini inkâra medar olmak üzere risaletin kendilerine münasip olacağını ileri sürmekten ibarettir.
Bu âyette lâfzı azabın gelmesi yakın olduğuna işaret içindir. Çünkü; kelimesi lisan-ı Arapta karîbülvuku' olan makamda isti'mâl olunmak âdettir. Bu azap da yevm-i Bedir'de vâki olmuştur.
Sâd 38:9
Vacip Tealâ kâfirlerin emr-i nübüvvette şüphelerine ikil merrede cevap olmak üzere buyuruyor.
Yani; gaflet ve dalâlet deryasına dalmış olan kâfirler gaip bilirler ve Allah'ın hazinelerinin anahtarları kendi yanlarında mı ki vahyin kendilerine münasip olacağını iddia ederler, istediklerine vahyi münasip görüp istemediklerinden almak mı isterler, kendi efkârları üzerine nübüvvete münasip kimseler mi intihab ediyorlar ve nasıl oluyor ki cümle âleme kaahir ve galip ve mülkü mele-kûtunda bilistiklâl tasarruf eden, şerik ve nazirden münezzeh olan ve istediğine istediği şeyi veren Allahü Tealâ üzerine nübüvvete bizim büyüklerimiz münasip diyerek hükmederler de senin münasip olmadığını neden biliyorlar? Halbuki nübüvvet; bir atiyyedir. Aiiahü Tealâ dilediğine ihsan eder. hiç kimse mani olamaz. Zira; Allahü Tealâ herkese galiptir, kimseye mağlûp olmaz, dilediğini ^istediğine verir, hiçbir kimse' "Niçin verdin?» diyemez. Çünkü; jmülk onundur, keyfemâyeşâ* tasarruf eder, başkası -itiraz edemez.
Sâd 38:10
Vacip Tealâ Kureyş'-in şüphelerinden üçüncü merrede cevap beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar Allahü Tealâ'nın vahyi gönderdiği zata itiraz edip münasip görmüyorlar. Yoksa âlem-i ulvî olan semâvâtla âlem-i süfli olan arz ve onların arasında olan mevcudata malik ve sahip midirler ki Cenab-ı Hakkın tedbirine karışıyorlar ve Allah'ın işine tahakküm ötmek istiyorlar? Eğer bütün âleme malik olduklarını iddia ediyorlarsa arş-ı â'lânın yollan olan semâvâta çıksınlar, istedikleri gibi tedbir etsinler ve risaleti de istediklerine versinler. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette ittika ile murad; onları âciz kılmak ve istihza içindir. Çünkü; hadlerini bilmoyip kendilerinde bir kuvvet ve kudret . tasavvur ettiklerinden Conab-ı Hak onları istihza ve hadlerini bildirmek için «Elinizde birşey varsa haydi, semâya çıkın, beğendiğinizi yapın, elinizden ne gelirse onu işlevin»' buyurmuştur.
Sâd 38:11
Vacip Tealâ kâfirleri âciz kılmak için kendilerine semâya çıkmalarını emrettikten sonra âciz olduklarını açıktan beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kureyş kavmi enbiya-yı izam aleyhlerine tecemmu' eden -cemaatlardan mağlûp ve gayet az bir cemaattır ki hiçbir şeye kaadir olamazlar. Şu halde nasıl oluyor ki tedbir-i İlâhiye karışır ve risaleti bizim münasip gördüğümüz Resulümüze münasip görmez ve itiraza cesaret ederler, kendilerini münasip gördükleri ırtebeyle münasebetleri olmadığını bilmezler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile lâfzı bu makamda takli kâfirleri tahkir içindir. Yahut kâfirleri istihza ve tehekküm s tiyle ta'zim içindir ki «Sizler kendi zu'munuzca büyük adanıl nız velâkin mağlûpsunuz» demektir.
Sâd 38:12
Vacip Tealâ kâfirlere azabın taahhurundan tuğyan ettiklerini beyandan sonra enbiya-yı sairenin ümmetlerinin de azapları taah-hur ettiğinden tuğyan edip sonra azap nazil,olarak helak olduklarını beyanla Kureyş'i tehdid etmek üzere buyuruyor.
Bunların cümlesi Kureyş'ten kuvvetli ve şevketli oldukları halde helak olunca onlara nispetle pek zayıf, devlet ve kuvvetten ârî olan pCureyş miskinlerinin helak olacakları evleviyetle sabit olur. Bina-fjenaleyh; kalb-i nebeviniz müsterih olsun.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile Firavun'un Mevleti, saltanatı kararlaşmış sabit olduğundan Firavun'a denilmiştir. Çünkü evtad ; veledin cem'idir. Veted ise çakılmış kazık manâsına olduğundan bu makamda çakılmış kazık gibi devleti'sabit olduğuna işaret için denilmiştir. Yahut Firavun gazab ettiği kimseye azap için dört ağaç dikerek o kimsenin ellerinden ve ayaklarından çiviyle o ağaclara çaktığından denilmiştir. Yahut huzurunda eğ- için ellerinde değnekler ve iplerle canbazlar oynadıklarından denilmiştir. Yahut askerinin çokluğu nispetinde çadırlara çok çivi lâzım olduğu cihetle unvanı verilmiştir.
Şuayb (A.S.) in kavmi meşelik mahallerde bulundukU onlara ashab-ı Eyke denilmiştir.
Hulasa; kendilerine taraf-ı İlâhiden gönderilen resulleri tek- ümmetler helak oldukları gibi Kureyş kavmi de kendilerine gönderilen Resulü tekzipte devam ederlerse onların de helak olacağı şüphesiz demektir
Sâd 38:13
Vacip Tealâ kâfirlere azabın taahhurundan tuğyan ettiklerini beyandan sonra enbiya-yı sairenin ümmetlerinin de azapları taah-hur ettiğinden tuğyan edip sonra azap nazil,olarak helak olduklarını beyanla Kureyş'i tehdid etmek üzere buyuruyor.
Bunların cümlesi Kureyş'ten kuvvetli ve şevketli oldukları halde helak olunca onlara nispetle pek zayıf, devlet ve kuvvetten ârî olan pCureyş miskinlerinin helak olacakları evleviyetle sabit olur. Bina-fjenaleyh; kalb-i nebeviniz müsterih olsun.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile Firavun'un Mevleti, saltanatı kararlaşmış sabit olduğundan Firavun'a denilmiştir. Çünkü evtad ; veledin cem'idir. Veted ise çakılmış kazık manâsına olduğundan bu makamda çakılmış kazık gibi devleti'sabit olduğuna işaret için denilmiştir. Yahut Firavun gazab ettiği kimseye azap için dört ağaç dikerek o kimsenin ellerinden ve ayaklarından çiviyle o ağaclara çaktığından denilmiştir. Yahut huzurunda eğ- için ellerinde değnekler ve iplerle canbazlar oynadıklarından denilmiştir. Yahut askerinin çokluğu nispetinde çadırlara çok çivi lâzım olduğu cihetle unvanı verilmiştir.
Şuayb (A.S.) in kavmi meşelik mahallerde bulundukU onlara ashab-ı Eyke denilmiştir.
Hulasa; kendilerine taraf-ı İlâhiden gönderilen resulleri tek- ümmetler helak oldukları gibi Kureyş kavmi de kendilerine gönderilen Resulü tekzipte devam ederlerse onların de helak olacağı şüphesiz demektir
Sâd 38:14
Vacip Tealâ kâfirlere azabın taahhurundan tuğyan ettiklerini beyandan sonra enbiya-yı sairenin ümmetlerinin de azapları taah-hur ettiğinden tuğyan edip sonra azap nazil,olarak helak olduklarını beyanla Kureyş'i tehdid etmek üzere buyuruyor.
Bunların cümlesi Kureyş'ten kuvvetli ve şevketli oldukları halde helak olunca onlara nispetle pek zayıf, devlet ve kuvvetten ârî olan pCureyş miskinlerinin helak olacakları evleviyetle sabit olur. Bina-fjenaleyh; kalb-i nebeviniz müsterih olsun.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile Firavun'un Mevleti, saltanatı kararlaşmış sabit olduğundan Firavun'a denilmiştir. Çünkü evtad ; veledin cem'idir. Veted ise çakılmış kazık manâsına olduğundan bu makamda çakılmış kazık gibi devleti'sabit olduğuna işaret için denilmiştir. Yahut Firavun gazab ettiği kimseye azap için dört ağaç dikerek o kimsenin ellerinden ve ayaklarından çiviyle o ağaclara çaktığından denilmiştir. Yahut huzurunda eğ- için ellerinde değnekler ve iplerle canbazlar oynadıklarından denilmiştir. Yahut askerinin çokluğu nispetinde çadırlara çok çivi lâzım olduğu cihetle unvanı verilmiştir.
Şuayb (A.S.) in kavmi meşelik mahallerde bulundukU onlara ashab-ı Eyke denilmiştir.
Hulasa; kendilerine taraf-ı İlâhiden gönderilen resulleri tek- ümmetler helak oldukları gibi Kureyş kavmi de kendilerine gönderilen Resulü tekzipte devam ederlerse onların de helak olacağı şüphesiz demektir
Sâd 38:15
Vacip Tealâ Kureyş'in- küfür ve inatlarında devam ederlerse helak olacaklarını beyandan sonra helaklerinin az bir zamanda hasıl oluvereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sayha gelsin de ihlâk etmeksizin geri dönsün, bu ihtimal yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile fevak ; koyunu sağarken memesini bir kere sıkmasıyla ikinci sıkmanın arasında geçen zamana denir. Yahut sağan kimsenin memeyi sıkıp elini çekince memenin ucuna gelmiş olan sütün geri döndüğü zamandır ki azıcık bir tevak-kuftan kinayedir. Yani "Onları ihlâk edecek sayha gelince azıcık bir zaman durmaksızın hemen ihlâk eder» demektir ki gazab-ı İlâhi zuhur edince bir nefes alıncaya kadar müsaade olmaz.
Sayha yla murad; Arap indinde garetlerde vaki olan sayhalardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: | Kureyş beklemezler, ancak garette vâki olan sayhayı beklerler. Zira; o misilli sayhalarda Ölüş olur, dönüş olmaz. Şu halde bunların bir sayhalık işleri vardır. O bir sayha 'bunların işlerini bitirir | demektir
Sâd 38:16
Vâeip Tealâ müşriklerin Resûlullah'ı tekziplerinin sebebi ilahiyatta, nübüvvette ve emr-i âhirette şüpheleri olduğunu, o şüphelerinden ulühiyete ve nübüvvete müteallik olanlarım beyan ve reddettikten sonra âhirete müteallik olan şüphelerini reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler ahval-i âhireti, nasm bazısı ashab-ı yemin, bazısı ashab-ı şimal olup herkesin defter-i a'mali eline verileceğini Resulullah'tan işitince istihza tarikıyla «Yâ Rab! Ahiretten evvel azaptan nasibimiz neyse ver de görelim, yevm-i kıyamete te'hir etme» demekle azabın yokluğuna hükmettiler. Çünkü; iman etmediklerinden azabın vücudunu itikad etmezlerdi. Binaenaleyh; emr-i
âhireti'inkârla Resûlullah'ın risaletini de inkâr ederlerdi. azaptan hissemiz veya dejter-i a'malimiz demektir. Buna nazaran manâ-yt nazım:
…
Sâd 38:17
Vacip Tealâ müşriklerin Resûlullah'a itiraz ve istihzalarından hasıl olan hüznü defetmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habib-i Zişanım! Her ne kadar kâfirler inat ve istik-bar ederek senin şanına lâyık olmadık şeyleri isnad ediyorlarsa da sen onların sözlerine.sabret ve hezeyanlarına iltifat etme ve yaramaz sözlerinden mahzun olma. Zira; onlarıfi şerrinden ben seni muhafaza ediciyim."Binaenaleyh; müsterih olmanız lâzımdır.
Vacip Tealâ kâfirlerin azabın ta'cilini arzu ettiklerini buyandan sonra günahın ne derece büyük birşey olduğunu beyan sadedinde Dâvûd (A.S.) m kıssasına işaret etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile kuvvet manasınadır.
Bu makamda kuvvetle murad; ibadette ve umur-u dinde kuvvettir. Çünkü; Dâvûd (A.S.) bir gün oruç tutup bir gün iftar ederek taata devam ettiği gibi gecenin nısfında teheccüde kalkar, birçok meşakkata tahammül eder, her umurunda rıza-yı İlâhiyi arar ye münasebetsiz şeylerden nefsini muhafaza ederdi.
Sâd 38:18
Vacip Tealâ Bâvûd (A.S.) m meriakıbmdan bazılarını beyia etmek üzere buyuruyor.
Şu halde kuşlardan ve dağlardan herbirerleri Dâvûd (A.S.) m teşbihi için teşbihe müracaat ederlerdi.
Yani; Hz. Davud'un teşbihi onların teşbihine sebep olurdu. Ve Dâvûd (A.S.) nerede bulunur, teşbihle meşgul olursa orada bulunan dağlar ve kuşlar ona tebaiyet ederek teşbihe devam ederlerdi. Bu âyette Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) ı birkaç veçhile sena buyurmuştur. Birincisi: Dâvûd (A.S.) hakkında cemi' sıy-gasıyla ahdimiz buyurmuştur. Çünkü cemi' sıygasıyla abdimiz demek; ta'zîmin nihayesi ve teşrifin gayesidir. İkincisi: Abdimiz ta'birinde ubudiyetin manâsım Dâvûd (A.S.) a nefsinde lâyıkıyla tatbik ettiğine işaret buyurmayıdır. Çünkü abdiçin ubudiyetin vazifesini nefsinde izhar etmek; en büyük bir meziyettir. Üçüncüsü; ~Eydi sahibi olduğunu beyan buyurmasıdır. Çünkü bu makamda eydi ; taatı edaya ve günahtan kaçınmaya kuvvet ve kudret sahibi demektir. Hatta Hesûlullah'm bir hadisinde «Orucun en ziyade sevgilisi Dâvûd (A.S.) m orucudur. Zira; bir gün tutar, bir gün yer ve namazın en ziyade sevgilisi Dâvûd (A.S.) in namazıdır. Zira; gecenin nısfında uykuya'varır ve sülüs-ü ahirinde kalkar, namaz kılar, gecenin sülüs-ü ahirinde uyku uyur» buyurduğu mervidir. Şu halde bu hadis-i şerif Dâvûd (A.S.) m ibadete ziyade mütehammil olduğunu beyan eder. Dördüncüsü: Dâvûd (A.S.) in her umurunda Cenab-ı Hakka müracaat ettiğini beyan buyurmasıdır. Çünkü; mübalâğa sıygasıyla her şey de hakka mütevekkil ve tefviz-i umur ettiğini müş'ir-dir. Beşincisi: Dağları ve kuşları Hz. Davud'a müsahhar kıldığını, dağların ve kuşların Dâvûd (A.S.) a inkıyad ederek teşbihe devam etmeleriyle Dâvûd (A.S.) in muktedabih olduğunu beyan buyurmasıdır.
Dağların teşbihinin keyfiyetinde ihtilâf varsa da ekseri müfes-sirînin beyanları veçhile o saata mahsus olarak Cenab-ı Hakkın onlarda lisan halkcdorek onunla teşbih etmeleridir. Çünkü; etle kemikten ibaret olan insanlarda akıl, hayat ve nutuk gibi evsafı hal-keden Allahü Toalâ'nın taşla topraktan ibaret olan dağlarda bu gibi evsafı halketmesi uzak birşey değildir. Binaenaleyh dağların ve_ kuşların teşbihleri; manâ-yı hakîki ve zahirîsi olan lisanla teşbihtir. Çünkü lisan-ı halle teşbih; her zaman carî olduğundan Dâvûd (A.S.) a tahsiste bir manâ yoktur. Yahut Dâvûd (A.S.) in sa-dası gayet güzel ve uzun olduğundan Zebur'u kıraat ettiğinde kuşlar etrafına toplanır, dinlerler ve herbiri türlü avaza başlamakla teşbih ederlerdi. Dâvûd (A.S.) in sadasmdan dağlara akseden şada onlar hakkında teşbih idi. Çünkü; her cümlesinde Vacip Tealâ'yı nekaisten tenzih olduğu cihetle dağlardan akseden şada ye kuşların nağamâtı ayn-ı teşbihtir.
Sâd 38:19
Vacip Tealâ Bâvûd (A.S.) m meriakıbmdan bazılarını beyia etmek üzere buyuruyor.
Şu halde kuşlardan ve dağlardan herbirerleri Dâvûd (A.S.) m teşbihi için teşbihe müracaat ederlerdi.
Yani; Hz. Davud'un teşbihi onların teşbihine sebep olurdu. Ve Dâvûd (A.S.) nerede bulunur, teşbihle meşgul olursa orada bulunan dağlar ve kuşlar ona tebaiyet ederek teşbihe devam ederlerdi. Bu âyette Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) ı birkaç veçhile sena buyurmuştur. Birincisi: Dâvûd (A.S.) hakkında cemi' sıy-gasıyla ahdimiz buyurmuştur. Çünkü cemi' sıygasıyla abdimiz demek; ta'zîmin nihayesi ve teşrifin gayesidir. İkincisi: Abdimiz ta'birinde ubudiyetin manâsım Dâvûd (A.S.) a nefsinde lâyıkıyla tatbik ettiğine işaret buyurmayıdır. Çünkü abdiçin ubudiyetin vazifesini nefsinde izhar etmek; en büyük bir meziyettir. Üçüncüsü; ~Eydi sahibi olduğunu beyan buyurmasıdır. Çünkü bu makamda eydi ; taatı edaya ve günahtan kaçınmaya kuvvet ve kudret sahibi demektir. Hatta Hesûlullah'm bir hadisinde «Orucun en ziyade sevgilisi Dâvûd (A.S.) m orucudur. Zira; bir gün tutar, bir gün yer ve namazın en ziyade sevgilisi Dâvûd (A.S.) in namazıdır. Zira; gecenin nısfında uykuya'varır ve sülüs-ü ahirinde kalkar, namaz kılar, gecenin sülüs-ü ahirinde uyku uyur» buyurduğu mervidir. Şu halde bu hadis-i şerif Dâvûd (A.S.) m ibadete ziyade mütehammil olduğunu beyan eder. Dördüncüsü: Dâvûd (A.S.) in her umurunda Cenab-ı Hakka müracaat ettiğini beyan buyurmasıdır. Çünkü; mübalâğa sıygasıyla her şey de hakka mütevekkil ve tefviz-i umur ettiğini müş'ir-dir. Beşincisi: Dağları ve kuşları Hz. Davud'a müsahhar kıldığını, dağların ve kuşların Dâvûd (A.S.) a inkıyad ederek teşbihe devam etmeleriyle Dâvûd (A.S.) in muktedabih olduğunu beyan buyurmasıdır.
Dağların teşbihinin keyfiyetinde ihtilâf varsa da ekseri müfes-sirînin beyanları veçhile o saata mahsus olarak Cenab-ı Hakkın onlarda lisan halkcdorek onunla teşbih etmeleridir. Çünkü; etle kemikten ibaret olan insanlarda akıl, hayat ve nutuk gibi evsafı hal-keden Allahü Toalâ'nın taşla topraktan ibaret olan dağlarda bu gibi evsafı halketmesi uzak birşey değildir. Binaenaleyh dağların ve_ kuşların teşbihleri; manâ-yı hakîki ve zahirîsi olan lisanla teşbihtir. Çünkü lisan-ı halle teşbih; her zaman carî olduğundan Dâvûd (A.S.) a tahsiste bir manâ yoktur. Yahut Dâvûd (A.S.) in sa-dası gayet güzel ve uzun olduğundan Zebur'u kıraat ettiğinde kuşlar etrafına toplanır, dinlerler ve herbiri türlü avaza başlamakla teşbih ederlerdi. Dâvûd (A.S.) in sadasmdan dağlara akseden şada onlar hakkında teşbih idi. Çünkü; her cümlesinde Vacip Tealâ'yı nekaisten tenzih olduğu cihetle dağlardan akseden şada ye kuşların nağamâtı ayn-ı teşbihtir.
Sâd 38:20
Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) m menakıbından ba^^^ı beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Dâvûd (A.S.) a kemâl-i lûtfumuzdan zahirde mülkünü askerle kuvvetlendirdik ve diğer memleketleri istilâ ile takviye, ahali beynine mehabetini ilkaa ettik. Binaenaleyh; cümle halk onun emrine itaat eder oldular, Davud'un mülkünü biz takviye ettiğimiz gibi ona nübüvvet, kemâl-i ilim, güzel ve muhkem amel ve hakla batıl beynini tefrika kudret-i kâmile verdik.
Fahri Râzi, Kazı, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran Dâvûd (A.S.) m hükümetinin takviyesi ve mülkünün kuvvetlenmesi şöyledir : Bir kimse diğer bir kimseden öküzünü gasbettiğini dava etmesi üzerine müddeialeyh olan inkâr eder. Ancak müddeinin şahidi yokmuş. Dâvûd (A.S.) taraf-ı İlâhiden müd-deialeyhi katletmesiyle rüyasında üç defa emrolunmuş. Binaenaleyh; Dâvûd (A.S.) müddeialeyhe katlolunmasıyla emrolunduğu-nu söyleyince müddei beyyinesiz katlolunamayaeağmı söyler. Dâvûd (A.S.) emr-i İlâhiye itaata mecbur olduğunu ve suret-i kafiyede emr-i İlâhinin infaz olunacağını tekrar anlatır. Müddeialeyh emr-i İlâhiden kurtuluş olmadığını anlayınca hakikati beyan eder ve der ki «Yâ Nebiyallah! Ben bu öküzü gasbetmedim ve lâkin müddeinin pederini öldürmüştüm. Benim katlime emr-i İlâhinin zuhuru bu hikmete mebni olsa gerektir» demesi üzerine kısns tarikıylâ'kâtlolunur. Zira;— Kişi ikrarıyla mu-âhaze olunur» fahvasma mebni kısas olununca umum Beni İsrail üzerinde büyük bir te'sir hasıl ederek Dâvûd (A.S.) m mehabeti herkese dağılır. Hatta herkes mukteziyatı şer'in haricine çıkamaz bir hale gelmiştir. Çünkü; şeriatın haricine çıkarsa Dâvûd (A.S.) bilir de mücazat eder itikadı herkeste yerleştiğinden şeriatın hilafı ma'siyeti irtikâptan sakınmayı herkes kendine çare-i selâmet ve necat saymıştır. Binaenaleyh; hükümet-i Dâvûd kuvvetlendi, herkes Dâvûd (A.S.) m emri haricinde birşey yapamaz bir hale geldi ki o zamanda dünyada bulunan hükümetlerin en kuvvetlisi Dâvûd (A.S.) m hükümeti oldu. Zira; ahali yekdiğerine merbut, hükümete emin, adalet yolunda, asayiş ve intizam mükemmeldi. Hatta kürsi-i Dâvûd (A.S.) ı pek çok kişinin beklediği mervidir. Dâvûd (A.S.) a hikmet-i ilmiye, dünya ve âhirete müteallik hikmet-i ameliye verilip hikmet i'ta olunan kimseye hayr-ı kesir verilmiş olduğundan cümle hayrat Dâvûd (A.S.) a i'ta olunmuş demektir.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile Dâvûd (A.S.) a nutk-u beliğ ve adaletle hükm-ü sahih verilmiştir. Çünkü ecsam-ı âlem; üçe münkasemdir : Birincisi: Cemadat ki ilimden hâlidir. İkincisi: Hayvanat-ı saire ki idraki varsa da kalbinde olan şeyi ifadeye kaadir değildir. Binaenaleyh; kemalâttan nasibi yoktur. Üçüncüsü: İnsan ki idraki olmakla beraber kalbine gelen manâyı başkalarına ifadeye kaadirdir. Ancak bu kudrette bulunan insanlar da birbirinden farklıdır. Bazısı suret-i muntaza-mada söz söylemeye, kendi hukukunu müdafaya ve gayrm hukukunu muhafazaya kaadirdir, bazısı da söz söylerse de intizamına riâyet edemediği gibi hukukunu müdafa da edemez. Dâvûd (A.S.) ise güzel söz söylemeye/manâsını zapta, belagat ve talâkat-ı lisanla ifade-i meram, nas beyninde adaletle hükmetmeye ve muhafâza-i hukuka muktedir olduğunu beyan etmek üzere Cenab-ı Hak fasl-ı hitap verdiğini beyanla bu âyette sena buyurmuştur. Çünkü / a .s- /. - ı hitap; hakla batıl beynini tefrik eder gayet açık : şüphesiz maksuda delâlet eder kısa bir kelâmdır ki mealini her-h's anlayabilir.
Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) m bazı senasını beyandan sonn itikadında zaaf olan kimselerin hatırına gelen vehmi kaldırmal için iki hasmın huzur-u Davud'a.imtihan suretiyle geldiklerim bej yan etmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette istifham ; ;ifc-rolunacak haberin şanının büyüklüğüne ve kemâl-i dikkatla dinlemeye şayan olduğuna tenbih içindir. Hasmın haberi yle murad; hasımların muhakemelerinin haberi demektir. Dâvûd (A.S.) üzerine âdetin hilafı olarak duvar yarılarak girdiklerinden korkmuştur. Çünkü; Dâvûd (A.S.) zamanını dörde taksim etmişti ki bir gün ibadet eder, bir gün fasl-ı hukuk ve hükm-ü kaza eyler, bir gün hususat-ı beytiyeyle ve bir gün de ahaliye vaaz u nasihatla meşgul olurdu. İbadet günü halvetteyken, bekçiler kapıda içeriye kimseyi koymadıkları bir zamanda ansızın duvar yarılarak onların, me'mûlün hilafı girivermeleri Dâvûd (A.S.) ı korkutmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: |Ey habibim! Dâvûd (A.S.) halvetteyken âdetin hilafı duvardan iki hasmın muhakeme için Dâvûd üzerine ansızın girdiklerinin haberi sana geldi. Binaenaleyh; sen o zamanı hatırına getir ve tezekkür et ki ne garip bir kıssadır. Adetin hilafı geldiklerinden dolayı Dâvûd (A.S.) onlardan korktu I demektir.
Sâd 38:21
Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) in korktuğunu hasımları vâki olan sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o iki hasmın âdetin hilafı duvardan girmeleri Dâvûd (A.S.) a korku verince onlar Dâvûd (A.S.) a hitaben «Sen korkma bizden. Zira; biz sana suikasd için gelmedik. Belki iki hasmız, muhakeme için geldik. Çünkü; bazımız bazımıza zulmetti. Binaenaleyh; sen bizim beynimizde adaletle hükmet, adaletin haricine çıkma, doğru yol neyse onu bize göster, herkes hakkına razı olsun» dediler.
Dâvûd (A.S.) mihrabında ibadetle meşgul olduğu esnada kimse yanma giremez, bekçiler kapıda bekler, hiç kimseye müsaade etmezlerken bu iki melek, iki insan suretinde kapıya gelerek müsaade isteyip bekçiler müsaade etmeyince duvara çıkarak içeriye girmeleri üzerine Dâvûd (A.S.) a arız olan korkuyu izale için muhakeme maksadına mebni geldiklerini beyan etmişlerdir.
Vacip Teâlâ huzur-u Davud'a hasımların geldiğini beyandan sonra davalarını tasvir ettiklerini beyan etmek üzere
Sâd 38:22
Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) in korktuğunu hasımları vâki olan sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o iki hasmın âdetin hilafı duvardan girmeleri Dâvûd (A.S.) a korku verince onlar Dâvûd (A.S.) a hitaben «Sen korkma bizden. Zira; biz sana suikasd için gelmedik. Belki iki hasmız, muhakeme için geldik. Çünkü; bazımız bazımıza zulmetti. Binaenaleyh; sen bizim beynimizde adaletle hükmet, adaletin haricine çıkma, doğru yol neyse onu bize göster, herkes hakkına razı olsun» dediler.
Dâvûd (A.S.) mihrabında ibadetle meşgul olduğu esnada kimse yanma giremez, bekçiler kapıda bekler, hiç kimseye müsaade etmezlerken bu iki melek, iki insan suretinde kapıya gelerek müsaade isteyip bekçiler müsaade etmeyince duvara çıkarak içeriye girmeleri üzerine Dâvûd (A.S.) a arız olan korkuyu izale için muhakeme maksadına mebni geldiklerini beyan etmişlerdir.
Vacip Teâlâ huzur-u Davud'a hasımların geldiğini beyandan sonra davalarını tasvir ettiklerini beyan etmek üzere
Sâd 38:23
buyuruyor.
Yani; iki insan suretinde gelen melekler Dâvûd (A.S.) a arız olan korkuyu izale ve kalb-i nebevilerini teskinden sonra davalarını tasvir ve birinin öbürüne zulmetmek istediğini beyana başladılar, içlerinden birisi diğerine işaret ederek «Şu benim dinde kardeşim ve tarik-ı sülükte meslektaşımdır. Bunun doksan dokuz tane hatunu vardır, benim ise bir tanedir. Bana o bir hatunu kendine vermemi teklif ediyor, diyor ki (O bir hatunu da bana ver, ona da ben kefil olayım. Benim zevcem yüz olsun, senin hiç olmasın) dedi. Böyle demekle beraber birtakım delâille bana galebe etti. Zira; kelâmda ben müdafaaya kaadir değilim ve muharebeye iktidarım yoktur. Çünkü ben âciz bir kimseyim» demekle davayı tasvir etti.
beni o bire de malik kıl, yahut ben taht-ı nikâhımda olanlara kefil olduğum gibi buna da kefil kıl demektir. Yahut kefil; nasip manasınadır ki «Bu biri de benim nasibim kıl» demektir.
Sâd 38:24
Vacip Tealâ hasımların dadayı tasvirlerini beyandan sonra Dâvûd (A.S.) in kemâl-i taaccüple söylediği sözü beyan etmek üzere buyuruyor.
Dâvûd (A.S.) doksan dokuza bir tane hatunun zammını istemesiyle zulmettiğini beyanla beraber ihtilâl eden insanlardan çoklarının bu halde olduğunu dahî beyan etmiştir. Ancak Allah'ın vahdaniyetine lâyıkıyla iman, evamir ve ne-vâhîye imtisal eden ve bilhassa hukuk-u ibada riâyetle amel-i sa-lih işleyenler bu gibi zulüm ve taaddîye cesaret etmezler, ve bu misilli salih kimseler de azdır dedi.
iyi kimselerin gaayet azlığını te"kid için azlıktan kinaye nlcnt lâfzını irad etmiştir. Dâvûd (A.S.) m bu hükmü diğer hasmın kirarından sonradır. Yahut müddeialeyh söy-lememişse de sükûtu ikrar olmasına binaen zulme nispet ederek hükmetmiştir. Yahut. «Kğov senin dediğin gibiyse sana zulmetti" demektir
Sâd 38:25
Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) in f|ikmünü beyandan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Dâvûd! Biz Azîmüşşan senin ihlâsla istiğfarından sonra sana arız olan halât-ı beşeriyeyi kaldırdık ve seni yeryüzüne halife kıldık. Binaenaleyh; bizim tarafımızdan sen niyabet et. Çünkü; yeryüzü mahall-i fesad ve envâ'-ı fitne ve fesatla dolu olduğu cihetle nizam ve intizam bir halifenin vücuduna muhtaçtır. İşte şu ihtiyaca binaen biz seni halife kıldık ki nas arasında adaletle hükmedesin ve nas sayende sayebân olsun, adaletinden kalpleri rahat bulsun, hükümde ve fasl-ı hukukta hava ve hevesine*- ittibâ' etme, umum hükmünde kitabullaha rücû' et, muhalefet etme ki doğru yoldan çıkmayasm. Eğer biz nehyettikten sonra nefsinin havasına ittibâ' edersen o ittibâ'm seni doğru yoldan çıkarır.
Fanri Kâzi'nin beyanı veçhile insanlar bittabi' medenî olduğu cihetle adaletle hükme ihtiyaç zaruridir. Zira; insan kendi başına maişetini te'min edemez. Ancak muntazam bir kasaba mevcut olup o kasabada insanlar taksim-i a'mâl kaidesine riâyetle herbiri bir san'atla meşgul olarak bir ihtiyacın defini ihtiyar ve o cihetle taayyüşünü te'min eder, cümle efradın sanayii o cemaatın mesalihini intizamına koymak suretiyle yaşanabileceğinden elbette insanlar cemiyetle yaşamak zaruretindedir.
Bir mahalde içtimâ" eden birçok cemaat beyninde mümızaât. muhasamat, yekdiğerinin hukukuna tecavüz ve zulm ü udvan zaruri olduğundan şu münazatı kat'edip zulm ü adaveti kaldıracak kaahir ve cümleye kendini tanıttırmış emri nafiz bir reis-i hükümet elbette lâzımdır. Binaenaleyh; mesalih-i âlemin intîzam-ı tam tahtında cereyanı ancak ^siyasete vakıf bir reis-İ kaahir ve kaadirle olabileceğinde şüphe yoktur. Eğer bu adam adaletle hükmeder, işini ve sözünü şeriata tatbik ederse mesalih-i âlem muntazam olacağı gibi hayrat kapıları açılır, maişette vüs'at hasıl olur. Binaenaleyh; âhann hukukuna tecavüze hacet kalmaz. Amma o reis-i hükümetin hükmü hava ve hevesine tâbi olur, şeriata temas oimezse âlemin tahribine sebep olur. Zira zulümle hüküm; âlemin harabımı bâdı olduğu gibi nas beyninde here ü merci mucip olarak nzık kapılan kapanır, nasın maişeti daralır ve akıbet zulüm o mülkün harabına sebeb-i müstakil olur. Binaenaleyh; şu hikmete binaen Cenab-ı Hak kütüb-ü semaviyenin cümlesinde adaletle emretmiştir. İşte; şu içinde bulunduğumuz zamanda memalik-i Islâmiyede vâki olan here ü merc ve hükümât-ı Hıristiyaniyenin ittifakıyla memalik-i İslâmiyeyi yer yer istilâları ve her an tezayüd eden kaht u gala, dîk-ı maişet, nasta olan zili ü meskenet ve sair rahatsızlıkların cümlesinin esbabı rical-ı hükümetin cehaleti, hava ve heveslerine tebaiyetleri, zulm ü taaddînin teammüm etmesi, er-bab-ı umurun şeriatın ahkâmıyla amel etmemesi, zamane süfeha-sının terakkiyâtı küfriyatta ve medeniyeti süflîyattâ aramalarından mütevellittir, bu ahval te'siriyle memleketler zîr ü zeber olup gidiyor da halâ ayılmak ve mütenebbih olmak da yoktur.
Sâd 38:26
Vacip Tealâ havaya ittibâ'm dalâle sebep olacağını beyandan sonra dalâlin akıbetinde olacak vehameti beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yâ Dâvûd! Sen hava-yı nefsine tâbi olma ki tarik-ı haktan çıkmayasm. Zira; tarik-ı haktan çıkanlar için şiddetli azap vardır. Çünkü; yevm-i âhireti unuttukları için herşeye cesaret edip hill ü hürmeti aramadıklarından dünya ve âhirette azaba müste-haklardır. Şu halde insanlar hava ve heveslerine ittibâ' etmesinler ki doğru yoldan çıkıp azaba müstehak olmasınlar.
Bu âyet-i celile; havaya ittibâ'dan nehyin illeti ve ittibâ'dan neş'et eden vehameti beyanla nehyin hikmetini ilân etmiştir. Âyette adaletle hükümle emir ve havaya ittibâ'dan nehiy; her ne kadar Dâvûd (A.S.) a ise de bizim için de amel vaciptir. Çünkü; bizden evvel geçen enbiyanın şeriatını AUahü Tealâ bize Kur'an'da hikâye ederse mensuh olmadıkça bizim için o hüküm ayn-ı.şeriattır. Binaenaleyh; Dâvûd (A.S.) a emr ü nehiy bize de ayn-ı emr ü ne-hiydir.
Yevrn-i âhireti unutmamak hakka ittibâ'a ve havaya muhalefete sebep olduğuna işaret için tarik-ı haktan çıkanlara azab-ı şedidin sebebi âhireti unutmaları olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde âhireti hatn'da tutmak insanlar için bir mürşid'i kâmil demektir. Çünkü; âhiret hatılda oldukça insan fena işe cür'et edemez. Zira; cür'et ederse ceza göreceğini bilir.
Sâd 38:27
Vacip Tealâ kâfirlerin yevm-i hesabı unuttukları cihetle azab-ı şedide müstehak olduklarını beyandan sonra yevm-i hesap mevcut olacağından unutulacak bir'gün olmadığını ispat etmek üzerebuyuruyor.
Yani; ölüleri neden ihya edip ceza vermeyelim, onların dünyada işledikleri amellerini neden hesab etmeyelim? Elbette hesab edip herkesin cezasını vereceğiz. Zira; biz gökleri, göklerde bulunan mevcudatı, yerleri, yerlerde bulunan mevcudatı ve onların arasında bulunan mahlûkatı abes ve batıl olarak halketmedik ki ölmüş kimseleri ihya etmek batıl ve abes olsun, abes olamaz. Çünkü; her birerlerini birçok hikmet ve maslahatı mutazammm olarak halkettik. Zira; abes halketmek bizim şan-ı ulûhiyetimize lâyık olamaz. İşte su butlan üzere halkolunduğunu iddia etmek imandan i'raz eden kâfirlerin zanmdır ve bu zann-ı fasidleri sebebiyle enva'-] azaba müstehak olmuşlardır. Bu âlemin halkolunmasmdaki hikmet; insanları öldükten sonra diriltmek ve mümin-i kâmile güzel ceza, kâfire ise çirkin ceza vermektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; hasra de-' lâlet eder. Zira Vacip Tealâ'nın insanları halketmesi; ya mücerret menfaat için, yahut mücerret onları ızrar için veya menfaat ve mazarrattan hâli abestir. Mücerret ızrar için halketmek; batıldır. Çünkü; Vacip Tealâ Rahimdir. Rahîm olan zat-ı ulûhiyete mücerret ızrar için halketmek lâyık olamaz. Kezalik abes olarak halketmek dahî batıldır. Zira; Vacip Tealâ abesle iştigalden münezzehtir. Şu halde insanları halketmek mücerret menfaat içindir. Lâkin o menfaat; halkeden Halikın emrine imtisal ve nehyinden içtinab etmek şartıyla meşruttur. Yoksa hiçbirisine riayet etmeyen muattal bir kimsenin o menfaattan istifade etmesi lâzım gelmez. Bu menfaat, menfaat-ı uhreviyedir, -dünyeviye değildir. Zira meni'a-at-ı dünyeviye; gayet az ve seriüzzeval olduğundan menfaat denilmeye değmez, itibardan sakıt olup kıymeti yoktur. Şu halde âlemin hilkati abes değil menfaati mutazammm olup menfaat da menfaat-ı uhreviye olunca âlemin hilkati âhirete delâlet ettiği cihetle bu âyet âhirete ve insanların hasrına delâlet eder. Zira; haşrolmayınca insanlar o menfaattan intifa' edemezler. Binaenaleyh; hasrın vücudu lâzımdır ki herkes amelinin cezasını görsün.
Sâd 38:28
Vacip Tealâ âhiretin vücuduna ikinci delili beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; iman eden müminleri ve amel-i salih işleyen âmilleri cnvâ'-ı fısk u fücurla yeryüzünü ifsad eden müfsitler gibi mı kılarız? Elbette müfsitler müminler gibi kılınmaz, kezalik evamire imtisal ve nevâhîden ictinab eden müttekiler kâfirler gibi kılınmaz. Zira bunları müsavi kılmak; adalete münafidir. Çünkü; müf-sitlcri kemâl-i cehalet, belâhet ve tıynetlerinin habasetiyle beraber tıynet-i tahire sahipleri olan salihlere müsavi zannetmek kadar cehalet ve hamakat olamaz. Şu halde iyilerle kötüler müsavi olamayınca iyilerin iyi ve kötülerin de kötü cezasını görmeleri akla ve hikmete muvafıktır. Zira; şu iki sınıf müsavi olsa ibadetle kabahatin müsavi olması lâzım gelir. Bu ise ednâ aklı olanların indinde bile batıldır. Binaenaleyh; iyiler kötülerden ayrılacak, herkes amelinin cezasını görecek bir gün lâzımdır ki o gün de yevm-i âhiret ve yevm-i cezadır. İşte o günde mümin-i salihler â'lâ-yı illiyyîne refi', kâfir ve facirler ise esfel-i safilîne reddolunacaklardır. Bu cihetle adalet-i İlâhiye o günde tecelli edecek ki iyilerin kadri terfi', kötülerin kadri tenzil olunsun. Zira; fırka-i ûlâ nazar-ı İlâhide rüt-be-i bâlâ ashabındandır. Fırka-i saniye ise dereke-i sefalete tenezzül etmiş bir takım hazelc-i süfehadandır. Binaenaleyh; iki fırkanın müsavi olamayacağı tabiidir.
Boyzâvi'nin beyanı veçhile âyette istifhamlar iki fırka beyninde müsavatı inkâr içindir. Müminlerle kâfirler beyninde müsavat olamayaeag! gibi müminlerden salih olanlarla facir olanlarm dahî müsavi olamayacakları beyan olunmuştur. Ittıka cümle muharremattan içtinapla evamire imtisal etmektir.
Sâd 38:29
Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) in kıssasını beyanc bililvaaz habibine hitab etmek üzere buyuruyor.
Zira; o kitapta hayr-ı kesir olduğundan erbab-ı ukulün onun manîsini düşünüp mukteza-' sıyla amel etmeleri ve o hayr-ı kesirden müstefid olmaları matluptur.
Kur'an'in azamet-i şanına işaret için kitap lâfzı nekre. olarak varid olmuştur. Zira; kitaptaki t e n v i n ta'zime delâlet ettiğinden nekre olarak varid olması azamet-i şanına delâlet ettiği gibi Vacip Tealâ'nm inzalini kendi zatına nispet buyurması dahî delâlet eder. Mübarek; hayr-ı kesir manâsına olduğundan Kur'an'ı hayr-ı kesiri mutazammın olduğu dahî beyan olunmuştur. . Çünkü Kur'an-ı Azîmüşşan; kütüb-ü sabıkanın fevaidini cami, ev-velîn ve âhirinin ahkâmını hâmil, menafi-i diniye ve dünyeviye üzerine müştemil olduğundan o kitapla amel eden insanların saadetine kâfildir. Binaenaleyh; o kitaba yoluyla yapışan her saadete nail olur. İşte bizini o kitabı sana inzalimiz; âyetlerinin üslûbunda ve kclimatının hüsn-ü intizamında erbab-ı tefekkür teemmül etsinler, akl-ı selim sahipleri manâsını düşünsünler ve mucibiyle amel eylesinler içindir. i, Bu âyette kâfirlerin tefekkürden hâlî ve akıldan ârî olduklarına işaret vardır. Çünkü; teemmül etselerdi iman ederlerdi. İman etmemeleri; akl-ı selim sahibi olmadıklarına delâlet eder.
Sâd 38:30
Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) a vâkî olan lutf u kereminden bazılarını beyandan sonra Dâvûd (A.S.) a pek büyük ihsan-ı İlâhi olan Süleyman (A.S.) m bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz hilâfet hil'âtıyla Dâyûd (A.S.) a ikram ettikten sonra Süleyman'ı ona verdik. Süleyman (A.S.) pederine varis olarak mülkünü, hilâfetini, ismini, merasim-i dinini ve milletini muhafaza edici ne güzel bir kulumuzdur. Zira; her halinde, cümle umurunda ve cemi-i evkaatmda bize müracaatla tefviz-i umur edicidir. Binaenaleyh; bizim indimizde makbul ve huzurumuzda mükerremdir.
İnsan için her umurunda Cenab-ı Hakka tefviz-i umur etmek pek büyük bir meziyet olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hakka işini ısmarlamakta insanın kendi aczini itiraf olduğu gibi Cenab-ı Hakkın azametini de ikrar olduğundan Hakka tefviz-i umur etmek en büyük bir ibadettir.
Sâd 38:31
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) ı Dâvûd (A.S.) a ihsan ettiğini beyandan sonra Süleyman (A.S.) in menakıbını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Süleyman (A.S.) vâki olan bir gazasında bin adet at igtinam etmiş. Bir gün muharebe esbap ve âlâtını teftiş ve edevat-i sairesini hazırlamakla meşgul olduğu ve askerini muayene ettiği bir zamanda âlât-ı muharebenin en kuvvetlisi olan atların da muayene olunmasını emreder, fakat emrettiği zaman ikindi vaktine tesadüf eder. Atlan birer birer muayeneden geçirirken gaflet olunur, ikindi namazının vakti
fevt olur.
Safin; bir ayağının üzerine döner demektir. Feres cinsinde bir ayağının üzerine dönmek evsaf-ı memduhadandır. Çünkü: muharebe esnasında ata binen bir kimsenin atını bir ayağı üzerine döndürmesi icab eder. Zira; istediği zaman matlub veçhüzere dönerse düşmandan kurtulabilir, yoksa düşman eline geçer, esir olur. Süleyman (A.S.) üzerine arzolunan atların evsafından birisi de gayet seri yürümeleriydi. Çünkü atın evsaf-ı memduhasından birisi de seriüsseyr olmaktır. Atlar ayak üzere durduklarında üç adaklarının üzerinde dururlar, dördüncü ayaklarının ucuna basarlardı. Cenab-ı Hak Süleyman (A.S.) a arzolunan atları şu beyan olunan sevsafla sena buyurmuştur ki atlarda bu evsaf memduh olup bu evsaf da ekseriya Arap atlarında bulunur.
Sâd 38:32
Vacip Tealâ Hz. Süleyman a atlar arzolunduğu zamanda carî olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onların şeriatında atın etini yemekte kerahet yoktu.
Yani; Süleyman (A.S.) (Dımışk-ı Şam) ve (Nusaybin) cihetlerine gaza etmek murad ettiği vakitte öğle vaktine mahsus olan ibadetini edadan sonra kürsüsü üzerine oturarak âlât-ı harbi gözden geçirirken nöbet atlara geldiği zaman ikindi ibadetinin zamanı olup atların geçit resmi icra olununcaya kadar ibadetin zamanı fevt olduğunu tezekkür edince kemâl-i esefinden nefsini levmet-mek üzere «Ben atlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim. Binaenaleyh; atlar beni zikrullahtan meşgul ettiler. Atların muhabbetini ihtiyar ettim. Hatta güneş kayboldu. Döndürün atları, bana verine dedi. Atlar yakın gelince vâki olan noksanı tedarike başladı. Kılıcını kınından sıyırdı. Zikr-i İlâhiyi unutturan atların ayaklarını ve boyunlarını kesti. Çünkü maksadı; bilkülliye atların muhabbetini kalbinden çıkarmak ve rıza-yı İlâhiyi taleb için fevt olan evradına kefaret olarak tasadduk etmekti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Ali'den varid olan rivayete nazaran ikindi ibadeti fevtolunca Süleyman (A.S.) güneşe nıüekkel olan meleklere emretti. Meleklere vaki olan vahy-i İlâhi ve izn-i sübhaniyle melekler güneşi geri döndürdüler. Süleyman (A.S.) ibadetini eda ettikten sonra güneş mahalline avdet etti. Ba'dehu bin atın dokuz yüzünü kurban ve yüzünü damızlık için ibka eyledi. Atın etini yemek şeriat-ı Süleyman'da mubah olduğundan atı kesmek dahî mubah idi.
Mesih.; bazı rivayete nazaran muharebeye mahsus olduğuna işaret için atların ayaklarım ve boyunlarım dağlamaktan kinayedir. Buna nazaran nazmının manâsı:
…
demektir ve bu rivayet sıhhata daha ziyade yakın olsa gerektir.
Şu âyette beyan olunduğu veçhile birkaç rivayet mevcutsa da esah olan; Süleyman (A.S.) gaza murad etmesi üzerine atları teftiş için kürsüsü üzerine oturdu. Atları temaşa etti ve dedi ki «Benim bunlara muhabbetim dünya için değildir, belki Allah'ın emrini yerine getirmek içindir. Binaenaleyh; bunlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim». Böyle dedikten sonra atları koşuya saldırdı! Hatta atlar gözü önünden kayboldu. Ba'dehu atlar geri geldiğinde kürsüsünden indi, bizzat atların ayaklarını ve boyunlarını mübarek elleriyle mesnetti ve sığadı. Mesihten maksat; atlar düşmanı defi'de yardımın kuvvetlisi ve hayırlısı olduğundan atlara ta'zîm ve iyi bakılmak lâzım olduğunu süvarilere tefhim, umur-u siyasette ve memleketi muhafazada padişahların kendi elleriyle ise girişmeleri ehemm ü elzem olduğuna işaret etmek ve atın maraz ve sakatı olup olmadığını kendisinin daha iyi bildiğini bildirmektir. İşte şu cihetle tefsir; elfaz-ı âyete daha muvafık olduğundan ikindi namazını geçirmek ve gazaplamp atları kesmek gibi külfetlerden varestedir.
Bu âyette ata hayır tesmiye kılınmıştır. Çünkü at; birçok hayra vesiledir. Hatta bizim Peygamberimiz buyurmuştur ki «Yevm-i kıyamete kadar atın alın saçında hayır bağlı» demektir.
Hulâsa; harp için atın iyi yürümesi, sair evsaf-ı memduhayi cami olması, âlât-ı harbin seferden evvel teftiş olunması ve sahib-i umur olan kimsenin âlât-ı harbi bizzat kendi teftiş edip âhara inanmaması, cins atın envâ'-ı hayrata sebep olması ve âlât-ı harb olan atların ma'lûl olup olmadığını muayene ötmek harbe hazırlanan hükümet için ehem ve elzem olduğu bu âyetten müstefad olan fc-vaid cümlesindendir. Binaenaleyh; kuvvetini takdir etmeden işe başlayanların her zaman mağlûp olduğu ve yolun yarısında kaldığı görülmektedir.
Sâd 38:33
Vacip Tealâ Hz. Süleyman a atlar arzolunduğu zamanda carî olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onların şeriatında atın etini yemekte kerahet yoktu.
Yani; Süleyman (A.S.) (Dımışk-ı Şam) ve (Nusaybin) cihetlerine gaza etmek murad ettiği vakitte öğle vaktine mahsus olan ibadetini edadan sonra kürsüsü üzerine oturarak âlât-ı harbi gözden geçirirken nöbet atlara geldiği zaman ikindi ibadetinin zamanı olup atların geçit resmi icra olununcaya kadar ibadetin zamanı fevt olduğunu tezekkür edince kemâl-i esefinden nefsini levmet-mek üzere «Ben atlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim. Binaenaleyh; atlar beni zikrullahtan meşgul ettiler. Atların muhabbetini ihtiyar ettim. Hatta güneş kayboldu. Döndürün atları, bana verine dedi. Atlar yakın gelince vâki olan noksanı tedarike başladı. Kılıcını kınından sıyırdı. Zikr-i İlâhiyi unutturan atların ayaklarını ve boyunlarını kesti. Çünkü maksadı; bilkülliye atların muhabbetini kalbinden çıkarmak ve rıza-yı İlâhiyi taleb için fevt olan evradına kefaret olarak tasadduk etmekti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Ali'den varid olan rivayete nazaran ikindi ibadeti fevtolunca Süleyman (A.S.) güneşe nıüekkel olan meleklere emretti. Meleklere vaki olan vahy-i İlâhi ve izn-i sübhaniyle melekler güneşi geri döndürdüler. Süleyman (A.S.) ibadetini eda ettikten sonra güneş mahalline avdet etti. Ba'dehu bin atın dokuz yüzünü kurban ve yüzünü damızlık için ibka eyledi. Atın etini yemek şeriat-ı Süleyman'da mubah olduğundan atı kesmek dahî mubah idi.
Mesih.; bazı rivayete nazaran muharebeye mahsus olduğuna işaret için atların ayaklarım ve boyunlarım dağlamaktan kinayedir. Buna nazaran nazmının manâsı:
…
demektir ve bu rivayet sıhhata daha ziyade yakın olsa gerektir.
Şu âyette beyan olunduğu veçhile birkaç rivayet mevcutsa da esah olan; Süleyman (A.S.) gaza murad etmesi üzerine atları teftiş için kürsüsü üzerine oturdu. Atları temaşa etti ve dedi ki «Benim bunlara muhabbetim dünya için değildir, belki Allah'ın emrini yerine getirmek içindir. Binaenaleyh; bunlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim». Böyle dedikten sonra atları koşuya saldırdı! Hatta atlar gözü önünden kayboldu. Ba'dehu atlar geri geldiğinde kürsüsünden indi, bizzat atların ayaklarını ve boyunlarını mübarek elleriyle mesnetti ve sığadı. Mesihten maksat; atlar düşmanı defi'de yardımın kuvvetlisi ve hayırlısı olduğundan atlara ta'zîm ve iyi bakılmak lâzım olduğunu süvarilere tefhim, umur-u siyasette ve memleketi muhafazada padişahların kendi elleriyle ise girişmeleri ehemm ü elzem olduğuna işaret etmek ve atın maraz ve sakatı olup olmadığını kendisinin daha iyi bildiğini bildirmektir. İşte şu cihetle tefsir; elfaz-ı âyete daha muvafık olduğundan ikindi namazını geçirmek ve gazaplamp atları kesmek gibi külfetlerden varestedir.
Bu âyette ata hayır tesmiye kılınmıştır. Çünkü at; birçok hayra vesiledir. Hatta bizim Peygamberimiz buyurmuştur ki «Yevm-i kıyamete kadar atın alın saçında hayır bağlı» demektir.
Hulâsa; harp için atın iyi yürümesi, sair evsaf-ı memduhayi cami olması, âlât-ı harbin seferden evvel teftiş olunması ve sahib-i umur olan kimsenin âlât-ı harbi bizzat kendi teftiş edip âhara inanmaması, cins atın envâ'-ı hayrata sebep olması ve âlât-ı harb olan atların ma'lûl olup olmadığını muayene ötmek harbe hazırlanan hükümet için ehem ve elzem olduğu bu âyetten müstefad olan fc-vaid cümlesindendir. Binaenaleyh; kuvvetini takdir etmeden işe başlayanların her zaman mağlûp olduğu ve yolun yarısında kaldığı görülmektedir.
Sâd 38:34
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m âlât-ı harbi bizzat muayene ettiğini beyandan sonra bazı hüzün verecek şeylerle müptelâ olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) m kürsüsü üzerine bir ceset koymakla muhakkak biz Süleymanı müptelâ kıldıktan sonra Süleyman (A.S.) kemâl-i ihlâsla tazarru ve niyaz ederek bize rücû' etti ve dedi ki «Yâ Rab! Benden sadır olan zelleyi mağfiret buyur, benden sonra bir kimseye lâyık olmayacak bir mülkü bana ver ki benim mu'cizenV olsun.»
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile emr-i dini emr-i dünya üzerine takdim lâzım olduğuna işaret için Süleyman (A.S.) istiğfarı azîm bir mülk istemesi üzerine takdim buyurmuş ve istiğ-fai nimet-i âhirete sebep olduğu gibi nimet-i dünyayı celbe dahi sebep olduğundan dünyayı talep üzerine takdim olunmuştur.
Süleyman (A.S.) m müptelâ olduğu fitne-i azîmeye gelince: Ehl-i tefsirin bu hususa dair birçok rivayetleri varsa da bunlardan esah olan şöyledir: Süleyman (A.S.) m bir oğlu dünyaya geldi. Şeyâtînin o oğlanı katletmeye karar verdiklerini anlayınca Süleyman (A.S.) onu saklı bir mahalde büyütürken bir gün meyyit olduğu halde oğlan Süleyman (A.S.) m kürsüsü üzerinde bulundu. Süleyman (A.S.) bunu görünce bu oğlanın muhafazasını Ceriab-ı Hakka tefviz etmeyip de kendi bizzat muhafazasına sa'yettiği cihetle hata ettiğini bildi, derhal secdeye kapandı ve istiğfara mü-saraat etti.
Yahut kürsü üzerine konulan cesetle murad; Süleyman (A.S.) in kendisidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Süleyman (A.S.) hasta oldu. Keenne kürsüsü üzerinde hastalığın şiddetinden arız olan zaafdan dolayı ruhtan ârî bir ceset gibi bulunduğundan kürsü üzerine bir ceset konmakla müptelâ olduğu beyan olunmuştur ki umur-u saltanatı tedvir edemeyecek derecede hastalığından kinayedir. Velhasıl bazı esbaptan dolayı vücuduna arız olan zaaftan naşi cesetle tabir olunmuştur.
Yahut Süleyman (A.S.) birgün «Bu gece ben yetmiş hatuna muâmele-i zevciyede bulunacağım. Herbirinden birer oğlan doğup a'da-yı dinle mücahede edecekler» diyerek yemin etti. Lâkin inşa-allah demediğinden yalnız bir hatun hamile olup diğerleri hamile olmaz, hamile olan hatun yarım insan suretinde bir çocuk getirip kürsü üzerinde Süleyman (A.S.) m kucağına verilince Süleyman (A.S.) inşaallah lâfzım terketmek kendi hakkında zelle olduğunu bildi, hemen secdeye kapandı. Binaenaleyh; kürsü üzerine vaz ' -olunan ceset le murad; bu yarım çocuk ve fitneyle murad da bu olsa gerektir. Yoksa bazı kassasların «Şeytan, Süleyman (A.S.) in mührünü çalıp, Süleyman suretine girerek kürsüsü üzerinde kırk gün hükümet etti» şeklinde hikâye ettikleri şeyler her yönden merduddur. Aslı esası olmadık birtakım yalandan ibarettir.
Çünkü bu misilli hikâyeler akla ve şer'a muhaliftir. Zira; şeytan enbiya-yı faham suretine temessülden memnû'dur. Eğer şeytan için enbiya suretine girmek mümkün olsaydı hiçbir şeriata ve nübüvvet davasında bulunanlara itimad olunmamak lâzım gelirdi. Çünkü; nebi suretinde görülen kimsenin nebi olmayıp başka bir şahıs olmak ihtimali her zaman mevcut olduğundan asla itimad olamazdı. Kezalik şeriatı tebliğe memur olan ulema ve sulehaya dahî itimad olamazdı. Onların suretine temessül ederek halkı id-lâl için birtakım şeyler icad etmek her zaman mevcut olur ve hiçbir doğru söze ve söyleyene itimad olmaz, herşeyden emniyet kalkardı. Bu ise edyamn bilkülliye itimaddan sukutunu icab ettiğinden şeytan erbab-ı şeriatın suretlerine temessülden memnû'dur. Binaenaleyh; kassasların hikâyeleri yalan ve iftiradır. Çünkü; hik-met-i şeriata muhaliftir, bu gibi yalanları bizim zamanımızda olduğu gibi her zamanda mevcut olan birtakım dinsizler edyanı tezyif etmek maksadına binaen kütüb-ü diniye içine fırsat buldukça ithal ettiler, kütüb-ü sabıkanın tahrifleri de bu misilli maksad-ı mefsedete mcbni vâki olmuştur.
Süleyman (A.S.) m kendinden başkasına lâyık olmadık bir mülk istemesi dünyaya rağbet ettiğinden veya meyi ü muhabbetinden delildir, belki dünyanın halini âhad-ı ümmete bildirmek içindir. Çünkü; nastan bazıları lezzât-ı dünyaya muhabbet ettiklerinden «Saadct-i dünya peşindir, saadet-i âhiret ise veresiyedir. Peşin olan dünyayı veresiyeye değişmek müşküldür» derlerdi. Bunun üzerine Süleyman (A.S.) «Yâ Rabbi! Bana bir mülk ver ki beşer için mümkün olan memalikin en büyüğü olsun, onunla beraber benim ona rağbet etmediğimi herkes görsüler, dünyanın değeri olmadığını bilsinler" diye tazarruda bulundu.
Yahut müIkle-murad; kuvvet ve kudrettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : Yâ Rab! Bana bir kuvvet ve kudret ver ki o kudretle ben bazı şeylere kaadir olayım, onlara gayrı bir kimse kaadir. olamasın. O benim mucizem olsun, nübüvvetimin sıdkına delâlet etsin | demektir.
Hulasa; maksad-ı sahiha binaen insan için dünya metâ'ım ta-leb etmek, sahih ve caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü; sahih olmasa Süleyman (A.S ) istemezdi. Halbuki istediğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. O halde sahihtir.
Sâd 38:35
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m âlât-ı harbi bizzat muayene ettiğini beyandan sonra bazı hüzün verecek şeylerle müptelâ olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Süleyman (A.S.) m kürsüsü üzerine bir ceset koymakla muhakkak biz Süleymanı müptelâ kıldıktan sonra Süleyman (A.S.) kemâl-i ihlâsla tazarru ve niyaz ederek bize rücû' etti ve dedi ki «Yâ Rab! Benden sadır olan zelleyi mağfiret buyur, benden sonra bir kimseye lâyık olmayacak bir mülkü bana ver ki benim mu'cizenV olsun.»
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile emr-i dini emr-i dünya üzerine takdim lâzım olduğuna işaret için Süleyman (A.S.) istiğfarı azîm bir mülk istemesi üzerine takdim buyurmuş ve istiğ-fai nimet-i âhirete sebep olduğu gibi nimet-i dünyayı celbe dahi sebep olduğundan dünyayı talep üzerine takdim olunmuştur.
Süleyman (A.S.) m müptelâ olduğu fitne-i azîmeye gelince: Ehl-i tefsirin bu hususa dair birçok rivayetleri varsa da bunlardan esah olan şöyledir: Süleyman (A.S.) m bir oğlu dünyaya geldi. Şeyâtînin o oğlanı katletmeye karar verdiklerini anlayınca Süleyman (A.S.) onu saklı bir mahalde büyütürken bir gün meyyit olduğu halde oğlan Süleyman (A.S.) m kürsüsü üzerinde bulundu. Süleyman (A.S.) bunu görünce bu oğlanın muhafazasını Ceriab-ı Hakka tefviz etmeyip de kendi bizzat muhafazasına sa'yettiği cihetle hata ettiğini bildi, derhal secdeye kapandı ve istiğfara mü-saraat etti.
Yahut kürsü üzerine konulan cesetle murad; Süleyman (A.S.) in kendisidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Süleyman (A.S.) hasta oldu. Keenne kürsüsü üzerinde hastalığın şiddetinden arız olan zaafdan dolayı ruhtan ârî bir ceset gibi bulunduğundan kürsü üzerine bir ceset konmakla müptelâ olduğu beyan olunmuştur ki umur-u saltanatı tedvir edemeyecek derecede hastalığından kinayedir. Velhasıl bazı esbaptan dolayı vücuduna arız olan zaaftan naşi cesetle tabir olunmuştur.
Yahut Süleyman (A.S.) birgün «Bu gece ben yetmiş hatuna muâmele-i zevciyede bulunacağım. Herbirinden birer oğlan doğup a'da-yı dinle mücahede edecekler» diyerek yemin etti. Lâkin inşa-allah demediğinden yalnız bir hatun hamile olup diğerleri hamile olmaz, hamile olan hatun yarım insan suretinde bir çocuk getirip kürsü üzerinde Süleyman (A.S.) m kucağına verilince Süleyman (A.S.) inşaallah lâfzım terketmek kendi hakkında zelle olduğunu bildi, hemen secdeye kapandı. Binaenaleyh; kürsü üzerine vaz ' -olunan ceset le murad; bu yarım çocuk ve fitneyle murad da bu olsa gerektir. Yoksa bazı kassasların «Şeytan, Süleyman (A.S.) in mührünü çalıp, Süleyman suretine girerek kürsüsü üzerinde kırk gün hükümet etti» şeklinde hikâye ettikleri şeyler her yönden merduddur. Aslı esası olmadık birtakım yalandan ibarettir.
Çünkü bu misilli hikâyeler akla ve şer'a muhaliftir. Zira; şeytan enbiya-yı faham suretine temessülden memnû'dur. Eğer şeytan için enbiya suretine girmek mümkün olsaydı hiçbir şeriata ve nübüvvet davasında bulunanlara itimad olunmamak lâzım gelirdi. Çünkü; nebi suretinde görülen kimsenin nebi olmayıp başka bir şahıs olmak ihtimali her zaman mevcut olduğundan asla itimad olamazdı. Kezalik şeriatı tebliğe memur olan ulema ve sulehaya dahî itimad olamazdı. Onların suretine temessül ederek halkı id-lâl için birtakım şeyler icad etmek her zaman mevcut olur ve hiçbir doğru söze ve söyleyene itimad olmaz, herşeyden emniyet kalkardı. Bu ise edyamn bilkülliye itimaddan sukutunu icab ettiğinden şeytan erbab-ı şeriatın suretlerine temessülden memnû'dur. Binaenaleyh; kassasların hikâyeleri yalan ve iftiradır. Çünkü; hik-met-i şeriata muhaliftir, bu gibi yalanları bizim zamanımızda olduğu gibi her zamanda mevcut olan birtakım dinsizler edyanı tezyif etmek maksadına binaen kütüb-ü diniye içine fırsat buldukça ithal ettiler, kütüb-ü sabıkanın tahrifleri de bu misilli maksad-ı mefsedete mcbni vâki olmuştur.
Süleyman (A.S.) m kendinden başkasına lâyık olmadık bir mülk istemesi dünyaya rağbet ettiğinden veya meyi ü muhabbetinden delildir, belki dünyanın halini âhad-ı ümmete bildirmek içindir. Çünkü; nastan bazıları lezzât-ı dünyaya muhabbet ettiklerinden «Saadct-i dünya peşindir, saadet-i âhiret ise veresiyedir. Peşin olan dünyayı veresiyeye değişmek müşküldür» derlerdi. Bunun üzerine Süleyman (A.S.) «Yâ Rabbi! Bana bir mülk ver ki beşer için mümkün olan memalikin en büyüğü olsun, onunla beraber benim ona rağbet etmediğimi herkes görsüler, dünyanın değeri olmadığını bilsinler" diye tazarruda bulundu.
Yahut müIkle-murad; kuvvet ve kudrettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : Yâ Rab! Bana bir kuvvet ve kudret ver ki o kudretle ben bazı şeylere kaadir olayım, onlara gayrı bir kimse kaadir. olamasın. O benim mucizem olsun, nübüvvetimin sıdkına delâlet etsin | demektir.
Hulasa; maksad-ı sahiha binaen insan için dünya metâ'ım ta-leb etmek, sahih ve caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü; sahih olmasa Süleyman (A.S ) istemezdi. Halbuki istediğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. O halde sahihtir.
Sâd 38:36
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m pek büyük bir mülk istediğini beyandan sonra Süleyman (A.S.) a verilen mu'cizâtindah bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; Süleyman (A.S.) zellesinden istiğfar ederek âlemde kimseye nasip olmayacak büyük bir mülk talebinde bulununca biz onun istediği şeyi verdik, rüzgârı onun emrine itaat edici kıldık. Binaenaleyh rüzgâr her zaman onun enirine bakardı, gayet lâtif, zahmetsiz Süleyman (A.S.) 1 istediği yere, istediği zaman götürür ve herhangi tarafa emretse o tarafa giderdi. Kezalik cinnîleri de biz onun emrine muti' ve hükmüne razı kıldık ki onların bir kısmı ebniye yapmakla meşguldü. Binaenaleyh; Süleyman (A.S.) onlara istediği gibi acîb ve garîb konaklar, kışlalar, kaleler yaptırırdı ki beşer için öyle muhkem ebniye yapmak mümkün değildi. Diğer bir kısmı da denizden inci ve mercan gibi kıymetli şeyleri çıkarmakla meşgullerdi.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile denizden en evvel inci çıkartan Süleyman (A.S.) dır. Cinlere istediği veçhile istediği kadar inci çıkarttırırdı. Bu suretle hizmet-i Süleyman'da istihdam olunan cinnîler itaatta bulunanlardı, Bir kısmı da şeytanın âsîleri ve taattan hariçleriydi. Binaenaleyh; onları Süleyman (A.S.) birbiri yanından zincirlerle bağlamak ve hapsetmek suretiyle nas üzerinden onların şer ve fesatlarını defederdi.
Bazılarının «Şu hidemât-ı şâkkaya kaadir olan şeytanların cisimleri kesif olsa biz görürdük. Halbuki göremiyoruz ve eğer ec-sam-ı lâtifeyse şu beyan olunan a'mal-i şâkkaya kaadir olamazlar, eğer şu beyan olunan kuvveti haiz olsalardı kendilerine lanet eden ehl-i imanı helak eder ve memleketlerini harab ederlerdi. Halbuki ihlâk ve tahripte bulunmuyorlar» unvanında irad ettikleri suâle cevap olarak «Onlar cism-i kesiftirler. Bizim görmediğimizden onların olmaması lâzım gelmez. Çünkü; biz ecsam-ı kesifeden birçok mevcudatı göremiyoruz. Halbuki bunlar mevcut ve görülmesi de mümkündür. Meselâ etıbbanın mikroskopla gördükleri ve keşfettikleri mikroplar mevcut oldukları halde biz göremiyoruz» denir. Yahut «şeyatînin ecsamı lâtiftir. Yani elvan ve renkten halidir, lâkin salâbetli olduğundan beyan olunan kuvveti haizdir. Çünkü levnden'ârî manâsında letafet kuvvete mani değildir. Süleyman (A.S.) m emri veçhüzere birtakım ağır işlere kaadir olmalarından onlara düşman olan ohl-i imanı ihlâke ve memleketlerini tahribe kaadir olmaları lâzım gelmez. Çünkü; İblis benî âdem'e adavetini beyan ettiği zaman yalnız ehl-i imanı iğfal ve idlâl edeceğine yemin ve ahdettiği gibi Cenab-ı Hak ehl-i imana lütuf olarak onları ehl-i imanı iğra ve idlâlinden maada başka cihetlerden tasalluttan menetmiştir. Binaenaleyh: ağır hizmetlere kaadirseler de memleketleri tahribe ve ahaliyi ihlâke kaadir değillerdir» diye cevap verilir.
Sâd 38:37
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m pek büyük bir mülk istediğini beyandan sonra Süleyman (A.S.) a verilen mu'cizâtindah bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; Süleyman (A.S.) zellesinden istiğfar ederek âlemde kimseye nasip olmayacak büyük bir mülk talebinde bulununca biz onun istediği şeyi verdik, rüzgârı onun emrine itaat edici kıldık. Binaenaleyh rüzgâr her zaman onun enirine bakardı, gayet lâtif, zahmetsiz Süleyman (A.S.) 1 istediği yere, istediği zaman götürür ve herhangi tarafa emretse o tarafa giderdi. Kezalik cinnîleri de biz onun emrine muti' ve hükmüne razı kıldık ki onların bir kısmı ebniye yapmakla meşguldü. Binaenaleyh; Süleyman (A.S.) onlara istediği gibi acîb ve garîb konaklar, kışlalar, kaleler yaptırırdı ki beşer için öyle muhkem ebniye yapmak mümkün değildi. Diğer bir kısmı da denizden inci ve mercan gibi kıymetli şeyleri çıkarmakla meşgullerdi.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile denizden en evvel inci çıkartan Süleyman (A.S.) dır. Cinlere istediği veçhile istediği kadar inci çıkarttırırdı. Bu suretle hizmet-i Süleyman'da istihdam olunan cinnîler itaatta bulunanlardı, Bir kısmı da şeytanın âsîleri ve taattan hariçleriydi. Binaenaleyh; onları Süleyman (A.S.) birbiri yanından zincirlerle bağlamak ve hapsetmek suretiyle nas üzerinden onların şer ve fesatlarını defederdi.
Bazılarının «Şu hidemât-ı şâkkaya kaadir olan şeytanların cisimleri kesif olsa biz görürdük. Halbuki göremiyoruz ve eğer ec-sam-ı lâtifeyse şu beyan olunan a'mal-i şâkkaya kaadir olamazlar, eğer şu beyan olunan kuvveti haiz olsalardı kendilerine lanet eden ehl-i imanı helak eder ve memleketlerini harab ederlerdi. Halbuki ihlâk ve tahripte bulunmuyorlar» unvanında irad ettikleri suâle cevap olarak «Onlar cism-i kesiftirler. Bizim görmediğimizden onların olmaması lâzım gelmez. Çünkü; biz ecsam-ı kesifeden birçok mevcudatı göremiyoruz. Halbuki bunlar mevcut ve görülmesi de mümkündür. Meselâ etıbbanın mikroskopla gördükleri ve keşfettikleri mikroplar mevcut oldukları halde biz göremiyoruz» denir. Yahut «şeyatînin ecsamı lâtiftir. Yani elvan ve renkten halidir, lâkin salâbetli olduğundan beyan olunan kuvveti haizdir. Çünkü levnden'ârî manâsında letafet kuvvete mani değildir. Süleyman (A.S.) m emri veçhüzere birtakım ağır işlere kaadir olmalarından onlara düşman olan ohl-i imanı ihlâke ve memleketlerini tahribe kaadir olmaları lâzım gelmez. Çünkü; İblis benî âdem'e adavetini beyan ettiği zaman yalnız ehl-i imanı iğfal ve idlâl edeceğine yemin ve ahdettiği gibi Cenab-ı Hak ehl-i imana lütuf olarak onları ehl-i imanı iğra ve idlâlinden maada başka cihetlerden tasalluttan menetmiştir. Binaenaleyh: ağır hizmetlere kaadirseler de memleketleri tahribe ve ahaliyi ihlâke kaadir değillerdir» diye cevap verilir.
Sâd 38:38
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m pek büyük bir mülk istediğini beyandan sonra Süleyman (A.S.) a verilen mu'cizâtindah bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; Süleyman (A.S.) zellesinden istiğfar ederek âlemde kimseye nasip olmayacak büyük bir mülk talebinde bulununca biz onun istediği şeyi verdik, rüzgârı onun emrine itaat edici kıldık. Binaenaleyh rüzgâr her zaman onun enirine bakardı, gayet lâtif, zahmetsiz Süleyman (A.S.) 1 istediği yere, istediği zaman götürür ve herhangi tarafa emretse o tarafa giderdi. Kezalik cinnîleri de biz onun emrine muti' ve hükmüne razı kıldık ki onların bir kısmı ebniye yapmakla meşguldü. Binaenaleyh; Süleyman (A.S.) onlara istediği gibi acîb ve garîb konaklar, kışlalar, kaleler yaptırırdı ki beşer için öyle muhkem ebniye yapmak mümkün değildi. Diğer bir kısmı da denizden inci ve mercan gibi kıymetli şeyleri çıkarmakla meşgullerdi.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile denizden en evvel inci çıkartan Süleyman (A.S.) dır. Cinlere istediği veçhile istediği kadar inci çıkarttırırdı. Bu suretle hizmet-i Süleyman'da istihdam olunan cinnîler itaatta bulunanlardı, Bir kısmı da şeytanın âsîleri ve taattan hariçleriydi. Binaenaleyh; onları Süleyman (A.S.) birbiri yanından zincirlerle bağlamak ve hapsetmek suretiyle nas üzerinden onların şer ve fesatlarını defederdi.
Bazılarının «Şu hidemât-ı şâkkaya kaadir olan şeytanların cisimleri kesif olsa biz görürdük. Halbuki göremiyoruz ve eğer ec-sam-ı lâtifeyse şu beyan olunan a'mal-i şâkkaya kaadir olamazlar, eğer şu beyan olunan kuvveti haiz olsalardı kendilerine lanet eden ehl-i imanı helak eder ve memleketlerini harab ederlerdi. Halbuki ihlâk ve tahripte bulunmuyorlar» unvanında irad ettikleri suâle cevap olarak «Onlar cism-i kesiftirler. Bizim görmediğimizden onların olmaması lâzım gelmez. Çünkü; biz ecsam-ı kesifeden birçok mevcudatı göremiyoruz. Halbuki bunlar mevcut ve görülmesi de mümkündür. Meselâ etıbbanın mikroskopla gördükleri ve keşfettikleri mikroplar mevcut oldukları halde biz göremiyoruz» denir. Yahut «şeyatînin ecsamı lâtiftir. Yani elvan ve renkten halidir, lâkin salâbetli olduğundan beyan olunan kuvveti haizdir. Çünkü levnden'ârî manâsında letafet kuvvete mani değildir. Süleyman (A.S.) m emri veçhüzere birtakım ağır işlere kaadir olmalarından onlara düşman olan ohl-i imanı ihlâke ve memleketlerini tahribe kaadir olmaları lâzım gelmez. Çünkü; İblis benî âdem'e adavetini beyan ettiği zaman yalnız ehl-i imanı iğfal ve idlâl edeceğine yemin ve ahdettiği gibi Cenab-ı Hak ehl-i imana lütuf olarak onları ehl-i imanı iğra ve idlâlinden maada başka cihetlerden tasalluttan menetmiştir. Binaenaleyh: ağır hizmetlere kaadirseler de memleketleri tahribe ve ahaliyi ihlâke kaadir değillerdir» diye cevap verilir.
Sâd 38:39
Vacip Teaîâ Süleyman {A.S.) a verdiği nimetlerden bazılarını beyandan sonra o nimetlerin colâlet-i şanına işaret ve o nimetleri isti'mâlde Süleyman (A.S.) m muhayyer olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; verip vermemek emri sana mü-fcvvazdir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği nimetlerden zekât ve fitre gibi vacip olandan maada fukaraya tasadduk insanın yed-i ihtiyarında olup isterse müstehakkına ihsan eder, sevab alır. İstemezse vermez, ecrinden mahrum olur. Şu kadar ki vacip olmadığı için vermediğinden dolayı azap olunmaz.
Sâd 38:40
Tealâ Süleyman (A.S.) ı nimetleri müstehaklanna sarfedip etmemek cihetinde muhayyer kıldığını beyandan sonra^mu-hayyer kılındığının hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; ihsanımızı isti'mâlde biz
onu muhayyer kıldık. İstediği gibi isti'mâle mezundur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Süleyman (A.S.) in dünyada hiç kimseye nasip olmadık müîk-ü azîm sahibi olduğu gibi âhirette dahî kurbiyet-i tâmmeye ve güzel mercie nail olacağına bu âyet delâlet eder.
Sâd 38:41
Vacip Teaiâ Dâvûd ve Süleyman (A.S.) in dünyaca pefe büyük nimetlere nail ve bazı hüzün verecek bir çok iptilâ ile de müptelâ olduklarını beyanla bizim peygamberimizi tesliye buyurduğu gibi Eyyûb (A.S.) m kıssasını zikirle dahî tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Zikret abdimiz Eyyûb'u müptelâ olduğu meşakkatları ve o meşakaktlara sabr u metaneti ki sağlığında ve hastalığında sabrına halel getirmediği gibi marazında şükrünü dahî noksan yapmadı.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Eyyüb (A.S.) İshak (A.S.) in oğlu (Iys) m oğludur. Haremi, Ya'kub (A.S.) m kızı (Leya) dır. E}^yûb (A.S.) ı kemâl-i lutf u rızasına işaret için Vacip Tealâ nefsine muzaf kılmıştır. Eyyûb (A.S.) Cenab-ı Hakka tazarruunda
«Ey benim Rabbim! Şeytan birtakım mihnet ve meşakkatla bana dokundu. Sana şikâyete muztar oldum. Ben senin kulunum. Kudretim yettiği kadar sana itaata ahd ü misak ettim. Merhamet buyur. Zira; senden başka iltica edecek bir kimsem yoktur» demekle niyazda bulundu.
Eyyûb (A.S.) in iptilâsmm sebebinde ihtilâf olunmuştur: Bazı rivayete nazaran Eyyûb (A.S.) bir koyun keser, ekleder, komşusuna birşey vermediğinden müptelâ olmuştur. Gerçi komşusuna o koyun etinden bir miktar vermekle komşusunu memnun etmek vacip değilse de onun halini düşünmek efdal olduğundan bu fazileti terketmek Eyyûp (A.S.) hakkında zelle olduğundan iptilâsına sebep olmuştur. Yahut malı pek çoktu, memleketi bir kâfir melikin civarında olduğu halde o melik üzerine gaza etmediğinden müptelâ olmuştur. Sahih olan iptilâsı; bir zelle sudurundan neş'et etmemiş, belki terfi-i derecât içindir.
Eyyûb (A.S.) m iptilâsına gelince; iki nevidir: Birincisi: Yedinde olan nimetlerin zevalidir. İkincisi: Vil-cud-u nebevilerine arız olan hastalıktır. İşte Eyyûb (A.S.) arız olan kederi beyan sırasında söylemiş olduğu sözünde iptilâsı iki nevi olduğuna işaret için iki nevi lafzıyla beyan etmiş, demiştir ki «Beni şeytan nusb ve azapla messetti». Hasıl olan elem; şeytan'm ves-vesesiyle olduğundan şeytan'a muzaf kılınmıştır. Çünkü sadır olan zeİleye sebep; şeytan'm vesvesesi olup vesvese ise mihan ü meşak-kata vesile olduğundan Eyyub (A.S.) m mihneti şeytan'a nispet olunmuştur, yoksa o elemi halkeden Allahü Tealâ'dır. Zira; şeytan'm nas üzerinde emraz ve âlâm halkına kudreti yoktur. Eğer şeytan'm bu misilli âlâm ü ekdari, emraz u eskamı halka kudreti olmuş olsaydı kendi hayat ve mematımız, maraz ve sıhhatimiz şey-tan'dan mıdır veya Allahü Tealâ'dan mıdır, bilinmez, şüpheli bir halde olması lâzım gelirdi. Bu ise batıldır. Zira; bu gibi şeylere kaadir olsa enbiya, evliya ve ulema gibi sevmediği kimseleri ızrar ederdi. Çünküs hayra sarf-ı efkâr etmeyeceği tabiatının iktizasıdır. Halbuki vultuât bunun aksini ispat etmektedir. Binaenaleyh; emraz u âlâm hayat ü memat cümlesinin Halikı Allahü Tealâ'dır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şeytan'm vesvesesinin keyfiyetinde ihtilâf vardır, şöyle ki : Eyyûb (A.S.) in hastalığı ziyadelenince şeytan niam-ı sabıkayı ve âlâm-ı hazırayı zikirle Eyyûb (A.S.) ı rahatsız ederdi. Yahut şeytan vesvese suretiyle gelir, afiyet bulamayacağından bahisle zihnini meşgul ederdi. Yahut haremine zevcin bana itaat ederse ben hastalığını gideririm der ve haremi de Eyyûb (A.S.) a söylediğinde Eyyûb (A.S.) rahatsız olurdu. İşte şu beyan olunan suretlerden herhangisiyle vesvese ederse etsin, Eyyûb (A.S.) m rahatsızlığını mucip olduğundan Ce-nab-ı Hakka tazarru ve niyaza başlayarak «Yâ Rab! Beni şeytan messetti, şerrini benden kaldır» demiştir.
Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile şeytan'm Eyyûb (A.S.) ı vesvesesinde iki ihtimal vardır : Birincisi: Bazı hususai hakkında vesvese etmekle Eyyûb (A.S.) dan zellenin suduruna sebep olmasıdır, İkincisi: Terfi-i derecât için Eyyûb (A.S.) a arız olan hastalığın uzadığı zamanda vesvese vervıekle kalb-i nebevilerini mahzun ve evlâd ü lyalini idlâle tasaddi etmesidir. Çünkü; Hâzin'in beyanına nazaran bazı rivayette Eyyûb (A.S.) m hastalığı on sekiz sene kadar uzamış ve maraz uzadıkça şeytan vesveseden geri durmamış ve binaenaleyh Cenab-ı Hakka şikâyet etmiştir.
Eyyûb (A.S.) m hastalığı ahaliye nefret verecek bir hastalık değildi. Zira; enbiya-yı izam hazaratı nasa nefret verecek ilel ü emrazdan masunlardır. Çünkü; enbiya-yı faham hazaratı naşı hakka davet, dünyevî ve uhrevî menfaatlarmı halka tebliğe me'mur olduklarından nasla ihtilât ve ünsiyet etmeleri. Binaenaleyh; nasm kendilerinden nefret edeceği emrazdan salim olmaları elbette lâzımdır. Eğer salim olmasalar enbiyadan matlub olan maslahat ve ba'solunmalarlndaki hikmet zayi olacağından halkı irşada me'mur olan kimselerde halkın nefret edeceği birşey zuhur etmez. Şu halde Eyyûb (A.S.) in hastalığı hakkında bazı kassasların hikâyeleri ve yazdıkları şeyler yalandır. Zira; kavaid-i şer'-i şerife, akla ve mantığa muhaliftir. Binaenaleyh; mümin olan kimse bu misilli hikâyelere sem-i itibar etmez. Evet! Hastalığı vardı, fakat sabrı ve tahammülü çoktu. Şikâyeti şeytan'dan olup hastalığından değildi.
Sâd 38:42
Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) in şeytan'dan şikâyetini itkâyetini kabul edip hastalığından halâsın sebebini ta'rif beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Eyyûb (A.S.) kemal-i ihlâsla bize iltica ve duasının kabulünü rica edince bizim inayet-i ezeliyemiz ve merhamet-i süb-haniyemiz zuhur ederek alâtarikılilham biz ona dedik ki "Yâ Eyyûb! Ayağını yere vur. O mahalden çıkacak suyu gözle.»*O su çıkınca yıkanmasını kendine talim ve tenbih olmak üzere «İşte. su su senin gusledeceğin ve şifayab olacağın soğuk bir sudur» demekle şifa bulacağını beyan ettik, bu emrimize imtisalen gusletti, içti ve iutf u keremimizle afiyet buldu. Zira; vücudunun dışına arız olan hararet yıkanmasiyla ve batınına arız olan hastalık da içmesiyle bilkülliye zail oldu, eski afiyeti yerini buldu.
Bazı müfessirînin «Pınar iki zuhur etti. Biri sıcak su, onunla yıkandı. Biri de soğuk suydu ki onu da içti» demişlerse de âyetin zahiri pınarın iki olmasına müsait değildir. Zira; yıkanacak suyun soğuk olduğu sarahaten beyan olunduğu gibi lâfz-ı âyet de müfred olarak varid olmuştur.
Sâd 38:43
Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) in afiyetini bilbeyan cism-i nebevileri şifayab olduktan sonra vâki olan lûtf-u ilâhiyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Eyyûb (A.S.) m sıhhati yerine gelince bize secdeyle ibadet, nimetimize şükrettikten ve zatımıza ihlâsla meşgul olduktan sonra vefat eden çocuklarını tamamıyla verdiğimiz gibi bizden Eyyûb'a ihsan ve sair erbab-ı ukule va'z olsun için onların bir mislini daha verdik ki akıl sahipleri Eyyûb (A..S-) in. sabır ve metanetle zaferyab olduğunu tezekkür ederek belâya ve mesaibin nüzulünde ona iktida etsinler ve bilsinler ki sabrın sonu selâmettir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Eyyûb t A.S.) in ehlini ve evlâdını vermek; öldükten sonra diriltmek suretiyle midir, yahut başından dağıldıktan sonra toplamak suretiyle midir, yahut onların iki mislini vermek suretiyle midir? Ulema arasında ihtilâf vardır. Çünkü; âyetin zahir lâfzında beyan olunan tevcihlerin cümlesine müsaade ve ihtimal vardır.
Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) afiyet bulduktan sonra hastahgMda vâki olan bazı şeylerin ikmali için gelen emr-i İlâhiyi beyajBetmek üzere buyuruyor.
Yani; Biz Azîmüşşan Eyyûb'un sıhhatini iade ve cemi' âlâm ve ekdarmı izale ettikten sonra hastalığı zamanında haremi (Le-ya) ki Ya'kub (A.S.) m kızı veyahut (Rahime) ki Hz. Yusuf'un oğlu Efraim'in kızına hastalığından afiyet bulursa yüz değnek vurmak üzere vâki olan yemininden beraetini ta'lim etmek üzere «Yüz parçadan bağlanmış eline bir tutam ot al, onunla haremine yüzü de isabet edercesine bir defa vur ki yemininde hanis olma» dedik. Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile haremi bir hacet için gittiğinde biraz geç geldiğinden gazab ederek «Hastalığımdan iyi olursam sana yüz değnek vurayım» diye yemin etmişti. İşte bu yemini yerine gelmek üzere suhulet ta'limini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuş ve Eyyûb (A.S.) m haremine lütfettiğine dahî işaret etmiştir. Çünkü; Eyyûb (A.S.) a haremi çok hizmet ettiğinden Eyyûb (A.S.) ona çok muhabbet ederdi. Lâkin ne çare ki gazap halinde yemin etmişti. Binaenaleyh; Eyyûb (A.S.) m muhabbetine ve hareminin hüsn-ü hizmetine mükâfat olmak üzere Cenab-ı Hak bu teshilâtı ta'lim buyurmuş ve her ikisini de mesrur etmiştir. Zira; Allahü Tealâ'nm sevdiği kullarına merhameti boldur, fakat hüner, Cenab-ı Hakkı razı kılmak ve merhametini celbe istihkak kesbetmektir ki asıl işin müşkül ciheti de burasıdır, yoksa Cenab-ı Hak dilediği veçhüzere kullarının müşkülâtını halleder, işlerini teshil buyurur. Şu ruhsat-ı şer'iye ilâyevminahaza bakîdir. Çünkü; bizden evvel geçen enbiyanın şeriatını Cenab-ı Hak Kur'-an'da bize beyan edince o hüküm bizim için de ayn-ı şeriattır.
Sâd 38:44
Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) m ihsana ve hüsn-ü mükâfata lâyık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; her umurunda bize.son derece rücû' edicidir.
Yani; Biz Azîmüşşan Eyyûb (A.S.) a ihsan ettik. Nasıl ihsan etmeyelim? Elbette ihsan ederiz. Zira; üzerine hücum eden bilcümle belâyaya biz onu sabrediçi bulduk. Ne güzel abiddir Eyyûb ki hastalığının şiddetinde bile fezi' u feryad etmedi. Çünkü; cemi' umurunda bize rücû' ve umurunu bize tevkil ve tefviz eder.
Fahri Râzi ve Kâzî'nin beyanları veçhile-Eyyûb (A.S.) Cenab-ı Hakka şeytan'dan şikâyet edip hastalığından şikâyet etmemiştir. Düşmandan dosta şikâyet caiz olduğundan şu şikâyeti sabrına mani değildir. Maamafih şeytan'm vesvesesi din hakkında olduğundan Cenab-ı Hak Eyyûb (A.S.). ı sabrıyla sena buyurmuştur. Binaenaleyh; bir kimsenin hastalığında marazının defi için Cenab-ı Hakka ilticası şikâyet addolunmadığı cihetle sabrına mani değildir ve ecrine noksan gelmez. Şu halde hastalığında afiyet istemek, şifasını aramak, tabibe müracaat edip ilâç içmek ve esbap taharri etmek şikâyetten ma'dud değildir. Kezalik hastaların tekkelere türbelere gitmesi, o tekke ve türbelerde yatan zevatın hürmetine Cenab-ı Hakka duâ etmesi, şifa istemesi tevekkülüne ve sabrına mani olmaz.
Sâd 38:45
Vâcip Tealâ Eyyûb (A.S.) m kıssasını zikirle Resulünü tesli-ye buyurduğu gibi İbrahim, İshak ve Ya'kub (A.S.) m kıssalarını zikirle dahî tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Ecdadından İbrahim (A.S.) m halini, zikret ve nara ithal olunduğunda sabrım düşün ki sen de kavminden gördüğün ezaya onun gibi sabra devam edesin, İbrahim'in oğlu îs-hak (A.S.) ı dahî zikret ki birçok mihan ü meşakkata göğüs gerdi. Ya'kub (A.S.) in oğlu Yusuf'u kaybedip çok seneler hüzün ve keder içinde vakit geçirdiğini zikret ki müteselli olasın ve onların ahlâk-ı hamidelerini zikirle nas ibret alsın ve mütenassm olsunlar ve evsaf-ı cemilelerinde onlara iktida etsinler. Zira; iktida etmek lâzımdır. Çünkü; onlar itaat-ı İlâhiyede kudret-i kâmile ve ah-kâm-ı dinde ma'rifet-i tâmme sahipleridir. Binaenaleyh; iktida edenler fevz ü felah sahibi oldukları gibi saâdet-i dareyne dahî nail olurlar. Çünkü; onlar ashab-ı tevhidin ve erbab-ı keşfin mukteda-bihleridir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette zikrolunan peygambe-ran-ı zişanın a'mâl-i kaviyye ve basiret-i tâmmelerini zikirle cahillere ta'riz olunmuştur. Zira; anûd cahiller onlara nispetle kör, topal ve kötürüm mesabesindedirler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nefs-i natıka-i insaniye için iki kuvvet vardır : Birisi; kuv-ve-i âmiledir ki ondan sudur eden itaat-ı ilâhiyedir. Amelin ekserisi elle olduğundan mezkûr zevat-ı fahamın amellerinden eydî,
yani elleriyle ta'bir olunmuş ve denmiştir. İlm ü irfanda basiretin methali ziyade olduğu cihetle irfanlarından eb-sarla ta'bir olunmuştur. Diğeri; kuvve-i âlimedir ki ondan sudur eden maârifin eşrefi ma'rifetullahtır. Bu ikiden maadayla meşgul olmak abes ve lağıvdır. Binaenaleyh; ilim ve amelden halı olan ce-hele kör ve topal kimseler menzilesindedir. Zira; ilmi olmadığından köre ve ameli olmadığından çolağa ve kötürüme benzerler.
Sâd 38:46
İşte bu âyet-i celileden anlaşıldığı veçhile insanlar için en büyük vazife; enbiya-yı izama iktida ve onların ahlakıyla tahallûk etmektir. Zira; saadet-i insaniyenin cümlesi onlara iktida etmektedir, yoksa zamanımızdaki süfeha güruhu gibi Avrupa kâfirlerini taklid etmekte saadet yok, belki ayn-ı sekamet ve felâket-i azîme vardır. Evet! Erbab-ı sanayiden velev kâfir olsun sanat öğrenmek lâzımdır. Lâkin onların âdât-ı İslâmiyeye mugayir olan âdetlerini almak lâzım değildir. Onların âdâtmı âdât-ı İslâmiye üzerine tercih etmek gazab-ı İlâhiyi caliptir ve günümüzün vukuatı da buna şahittir.
Sâd 38:47
İşte bu âyet-i celileden anlaşıldığı veçhile insanlar için en büyük vazife; enbiya-yı izama iktida ve onların ahlakıyla tahallûk etmektir. Zira; saadet-i insaniyenin cümlesi onlara iktida etmektedir, yoksa zamanımızdaki süfeha güruhu gibi Avrupa kâfirlerini taklid etmekte saadet yok, belki ayn-ı sekamet ve felâket-i azîme vardır. Evet! Erbab-ı sanayiden velev kâfir olsun sanat öğrenmek lâzımdır. Lâkin onların âdât-ı İslâmiyeye mugayir olan âdetlerini almak lâzım değildir. Onların âdâtmı âdât-ı İslâmiye üzerine tercih etmek gazab-ı İlâhiyi caliptir ve günümüzün vukuatı da buna şahittir.
Sâd 38:48
Zira; onların celâlet-i kadirleri ve şan ü şerefleri vardır. Binaenaleyh; onlara iktida edenler fevz ü felah bulacaklarından iktida lâzım olduğu tavsiye olunmuştur. O halde insan daima işinde ve sözünde enbiya-yı izam hazaratına iktida etmelidir ki dünyada ve âhirette saadete nail olsun.
Sâd 38:49
Vacip Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarının menakıbını zikirle kavminin sefahetleri üzerine sabretmesini Resulüne tavsiye ettikten sonra ehl-i hayrın nail olacakları dereceleri beyanla dahî sab-rolunmasını tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar rıza-yı Bari'yi tahsil ve gazab-ı sübhânîden sakınmak için bütün haram olan şeylerden nefislerini vikaye ve bilûmum evamire imtisale sa'yettik-lerinden âkıbet-i haseneye nail olacakları muhakkaktır Çünkü it-. \ tika; cemi-i saâdâta sebeptir. Binaenaleyh; insan ittika etmelidir ki ittikası sayesinde bu âyette beyan olunan güzel mercie nail olsun.
Sâd 38:50
Vacip Tealâ müttekiler için hüsn-ü meâb olduğunu beyandan sonra hüsn-ü meâbı tefsir ve mealini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müttekiler için müheyya olan Cennetler adin ismiyle müsemmâ olan Cennetlerdir ki o Cennetlerin kapıları açık, yolları geniş, asla izdiham yok, herkes istediği kapılardan girer, mani olmadığı gibi perde de yoktur. Cennette sandalya ve koltuklar üzerinde kemâl-i istirahatla çok meyveler ve şerbetler isterler, onlarla taltif olunurlar, her ne isterlerse istedikleri ellerine istedikleri zaman gelir, arzuları asla geri kalmaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cennet'te me'kûlât ve meşrubat mücerret telezzüz için olup tagaddi için olmadığına işaret zımnında Cennet nimetlerinden yalnız fakihenin ve şarabın zikriyie iktifa olunmuştur. Cennet'te her nevi meyve bulunacağına işaret için kesretle tavsif olunmuştur. Cennet nimetlerinin en mü-himmi nikâh ve tezevvüc olduğuna işaret için Cenab-ı Hak nisvanı sarahaten zikretmiştir. Ehl-i Cennetin müteaddid zevceleri varsa da beyinlerinde gayret ve haset gibi ahlâk-ı faside olmaz. Zira;. cümlesi adalet, kemâl-i letafet ve melâhat üzere olduklarından beyinlerinde küçüklük, büyüklük olmadığı gibi hüsn-ü cemal cihetinden de müsavi olup asla tefavüt olmadığı cihetle cümlesinin iş-tihası ve meyli müsavi olur, yekdiğerine tercih olmaz. Binaenaleyh; birbirlerini kıskanmak yoktur, ekserisi insanların a'mâl-i marzıye ve ahlâk-ı hasenelerinden halkolunmuş hurilerdir ve hepsinin otuz üçer yaşında olacakları mervidir.
Sâd 38:51
Vacip Tealâ müttekiler için hüsn-ü meâb olduğunu beyandan sonra hüsn-ü meâbı tefsir ve mealini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müttekiler için müheyya olan Cennetler adin ismiyle müsemmâ olan Cennetlerdir ki o Cennetlerin kapıları açık, yolları geniş, asla izdiham yok, herkes istediği kapılardan girer, mani olmadığı gibi perde de yoktur. Cennette sandalya ve koltuklar üzerinde kemâl-i istirahatla çok meyveler ve şerbetler isterler, onlarla taltif olunurlar, her ne isterlerse istedikleri ellerine istedikleri zaman gelir, arzuları asla geri kalmaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cennet'te me'kûlât ve meşrubat mücerret telezzüz için olup tagaddi için olmadığına işaret zımnında Cennet nimetlerinden yalnız fakihenin ve şarabın zikriyie iktifa olunmuştur. Cennet'te her nevi meyve bulunacağına işaret için kesretle tavsif olunmuştur. Cennet nimetlerinin en mü-himmi nikâh ve tezevvüc olduğuna işaret için Cenab-ı Hak nisvanı sarahaten zikretmiştir. Ehl-i Cennetin müteaddid zevceleri varsa da beyinlerinde gayret ve haset gibi ahlâk-ı faside olmaz. Zira;. cümlesi adalet, kemâl-i letafet ve melâhat üzere olduklarından beyinlerinde küçüklük, büyüklük olmadığı gibi hüsn-ü cemal cihetinden de müsavi olup asla tefavüt olmadığı cihetle cümlesinin iş-tihası ve meyli müsavi olur, yekdiğerine tercih olmaz. Binaenaleyh; birbirlerini kıskanmak yoktur, ekserisi insanların a'mâl-i marzıye ve ahlâk-ı hasenelerinden halkolunmuş hurilerdir ve hepsinin otuz üçer yaşında olacakları mervidir.
Sâd 38:52
Vacip Tealâ müttekiler için hüsn-ü meâb olduğunu beyandan sonra hüsn-ü meâbı tefsir ve mealini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müttekiler için müheyya olan Cennetler adin ismiyle müsemmâ olan Cennetlerdir ki o Cennetlerin kapıları açık, yolları geniş, asla izdiham yok, herkes istediği kapılardan girer, mani olmadığı gibi perde de yoktur. Cennette sandalya ve koltuklar üzerinde kemâl-i istirahatla çok meyveler ve şerbetler isterler, onlarla taltif olunurlar, her ne isterlerse istedikleri ellerine istedikleri zaman gelir, arzuları asla geri kalmaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cennet'te me'kûlât ve meşrubat mücerret telezzüz için olup tagaddi için olmadığına işaret zımnında Cennet nimetlerinden yalnız fakihenin ve şarabın zikriyie iktifa olunmuştur. Cennet'te her nevi meyve bulunacağına işaret için kesretle tavsif olunmuştur. Cennet nimetlerinin en mü-himmi nikâh ve tezevvüc olduğuna işaret için Cenab-ı Hak nisvanı sarahaten zikretmiştir. Ehl-i Cennetin müteaddid zevceleri varsa da beyinlerinde gayret ve haset gibi ahlâk-ı faside olmaz. Zira;. cümlesi adalet, kemâl-i letafet ve melâhat üzere olduklarından beyinlerinde küçüklük, büyüklük olmadığı gibi hüsn-ü cemal cihetinden de müsavi olup asla tefavüt olmadığı cihetle cümlesinin iş-tihası ve meyli müsavi olur, yekdiğerine tercih olmaz. Binaenaleyh; birbirlerini kıskanmak yoktur, ekserisi insanların a'mâl-i marzıye ve ahlâk-ı hasenelerinden halkolunmuş hurilerdir ve hepsinin otuz üçer yaşında olacakları mervidir.
Sâd 38:53
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in kemal-i rahatlarını beyandan sonra ehl-i Cennete taraf-ı İlâhiden vâki olacak taltifi beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; yiyin, için, keyfinize bakın.
Bundan başka şeytan'ın ve avamın iğfalâtına kapılmayın. Zira itikad-ı hak; budur, bunun hilafını itikad etmek batıldır. Binaenaleyh; bu itikad üzere sebat etmek lâzımdır.
Sâd 38:54
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in kemal-i rahatlarını beyandan sonra ehl-i Cennete taraf-ı İlâhiden vâki olacak taltifi beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; yiyin, için, keyfinize bakın.
Bundan başka şeytan'ın ve avamın iğfalâtına kapılmayın. Zira itikad-ı hak; budur, bunun hilafını itikad etmek batıldır. Binaenaleyh; bu itikad üzere sebat etmek lâzımdır.
Sâd 38:55
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i na-rm ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ahkâm-ı şer'iyemiz haricine çıkan ve şehevat-ı nefsaniyelerine tebaiyet eden âsîlere varılacak şer mevki vardır, o mevkie varırlar. Zira; onlar isyanda gayrıları tecavüz ettiklerinden varacakları mahallin şerri gayrılarından ziyadedir. Çünkü ceza; cinayete göredir. Ehl-i Cehennem'iri, amellerinden hasıl olmuş akrepler, yılanlar içinde kemâl-i rezaletle Cehennem'e girerler ve en-vâ'-ı hasretle ebedî Cehennem'de kalırlar. Binaenaleyh; ne kötü döşek üzerinde kalırlar ki o döşek ayn-ı Cehennem ateşidir.
Sâd 38:56
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i na-rm ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ahkâm-ı şer'iyemiz haricine çıkan ve şehevat-ı nefsaniyelerine tebaiyet eden âsîlere varılacak şer mevki vardır, o mevkie varırlar. Zira; onlar isyanda gayrıları tecavüz ettiklerinden varacakları mahallin şerri gayrılarından ziyadedir. Çünkü ceza; cinayete göredir. Ehl-i Cehennem'iri, amellerinden hasıl olmuş akrepler, yılanlar içinde kemâl-i rezaletle Cehennem'e girerler ve en-vâ'-ı hasretle ebedî Cehennem'de kalırlar. Binaenaleyh; ne kötü döşek üzerinde kalırlar ki o döşek ayn-ı Cehennem ateşidir.
Sâd 38:57
Çünkü; Cehennem ateşi nasıl yakarsa Cehennem'de bulunan 'zemherir tabakalarının soğukları da o derece müşküldür. Binaenaleyh; azab-ı Cehennem sıcakla olduğu gibi soğukla dahî olacaktır. Belki Cehennem'de ateş tabakalarından zemherir tabakalarının azabı daha şiddetlidir. Cehennem'de azaplar müteaddid ve birçok nebileri bulunduğundan ve azap üzere azap olduğundan ezvac denmiştir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ehl-i narın gıl-zat-ı tabiatları sebebiyle dünyada Allah'ın kullarına soğuk bulundukları cihetle zemherirle muazzep olunacakları gibi Allah'ın kullarını ıslah için vaz'olunan kavanin-i İlâhiyenin haricine çıkıp hu-dud-u İlâhiyeden gaflet ederek alîm ve hakîm olan Vacip Tealâ'nm ahkâmından i'razla müstehak oldukları Cehennem azabıyla^ahî muazzep olacaklardır.
Sâd 38:58
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in bazı azaplarım beyandan sonra Cehennem'e giren reislerin tabi'leri Cehennem'e girip sıkışınca feryad ettiklerinde Cehennem'in hazinedarları taraflarından verilen cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü dünyada etbalarından ne kadar memnun olurlarsa âhirette o kadar sıkıntı görecekleri şüphesizdir.
Yani; ehl-i Cehennem Cehennem'e girdikten sonra arkadan gelenlerle yerleri darahnca feryad ü figana başlarlar ve yerlerinin daralttırılmamasını isterler, zebaniler tarafından onlara «Dünyada sizin tabileriniz sizinle Cehennem'e gireceklerdir» demekle cevap verirler.
Vacip Tealâ şu cevap üzerine söyleyecekleri sözlerini alâta-rikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Sâd 38:59
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in bazı azaplarım beyandan sonra Cehennem'e giren reislerin tabi'leri Cehennem'e girip sıkışınca feryad ettiklerinde Cehennem'in hazinedarları taraflarından verilen cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü dünyada etbalarından ne kadar memnun olurlarsa âhirette o kadar sıkıntı görecekleri şüphesizdir.
Yani; ehl-i Cehennem Cehennem'e girdikten sonra arkadan gelenlerle yerleri darahnca feryad ü figana başlarlar ve yerlerinin daralttırılmamasını isterler, zebaniler tarafından onlara «Dünyada sizin tabileriniz sizinle Cehennem'e gireceklerdir» demekle cevap verirler.
Vacip Tealâ şu cevap üzerine söyleyecekleri sözlerini alâta-rikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Sâd 38:60
Vacip Tealâ metbu'larmın sözlerini işiten tabi'lerin muhasama tarikıyla söyledikleri sözlerini hikâye suretiyle beyan etmek üzere buyuruyor.
Merhaba; yerin bol olsun, rahat ol demektir. Şu halde yerinizde vüs'at olmasın, dar olsun demektir.
Ehl-i narın birbiriyle şu beyan olunan veçhüzere münazaa edip çekişmekten halî kalmayacaklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü; insanların tuttukları işin akıbetinde fenalık zuhur edince «Senden oldu, benden olmadı, filândan oldu» gibi suça sahip çıkmamak ve münazaa etmek bu dünyada dahî âdettir. İşte aynı halin âhiret-to dahi zuhur edeceğini bu âyette Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.
Merhaba; bu dünyada ehl-i imanın oturdukları meclislerde yekdiğerine karşı teâtî tetikleri iltifat ve hürmetleridir. Binaenaleyh; bu minval üzere her mecliste duâ edip birbirini memnun etmek ve gönlünü almak âdât-ı İslâmiyedendir. Bu âdetin ehl-i Cennet arasında dahî cereyan edeceğine bu âyet delâlet eder. Çünkü; ehl-i Cehennem'in bu yolda iltifatı birbirinden menetmesi ehl-i Cennet'in menetmeyeceklerine delildir.
Sâd 38:61
Vacip Tealâ ehl-i narın birbirlerine muâraza edeceklerini beyandan sonra etbâ' güruhunun Cenab-ı Hakka tazarru' ve niyaz edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar kendileri dalâlette oldukları gibi bizi de idlâl ettiler. Binaenaleyh; bizim gibi yalnız dalâletle iktifa etmediler. Zira; bizleri de kendileri gibi yoldan çıkarmaya sa'yettiler» demekle teşeffi-i sadrederler.
Hâzin'in beyanı veçhile kendinin dalâletiyle iktifa etmeyip başkalarını idlâl edenlerin azapları iki kat olur. Zira; birisi dalâlin, diğeri idlâlin cezasıdır. Çünkü herkesin cezası; ameline göredir. Binaenaleyh; bu gibilerin azapları iki kat olmak onlar haklarında zulüm olmaz ki kendi istihkaklarıdır.
Resûlullah'm «Bir kimse bir kötü âdet icad ederse o âdetin vebali onun üzerine olduğu gibi ilâyevmilkıvam o âdeti işleyenlerin vebalinin bir misli dahî icad eden kimsenin üzerine olacağını» beyan buyurması da bu manâyı te'yid eder.
Sâd 38:62
Vacip Tealâ dünyada bu gibi küfrü ve sair günahlara herkesi türğib edenlerin envâ'-ı azapla muazzep olacaklarını beyandan sonra onlar arasında cereyan edecek muhareveleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; reisler envâ'ı azaba duçar olunca derler ki «Bize ne oldu ve gözümüze ne gibi şey arız oldu ki birtakım fukarayı itibardan sakıt oldukları cihetle aramızda erazil güruhundan addeder, ehemmiyet vermezdik. Şimdi biz onları görmüyoruz. Halbuki dünyada biz onları meclisimizde oyuncak ittihaz ederdik, yoksa dünyadaki itikatları gibi onlar Cehennem'e girmediler mi yahut bizim kemâl-i ıztırap ve elemimizden gözlerimiz onları görmekten imtina' mı ediyor?» İşte rüesa böyle demekle Cehenem'de fukara-yı Müslimîni görmediklerine izhar-ı esef ederler.
Hulâsa; bu dünyada etbâ'mı idlâl eden rüesamn Cehennem'e girdiklerinde fukara-i Müslimîni göremediklerine esef edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâd 38:63
Vacip Tealâ dünyada bu gibi küfrü ve sair günahlara herkesi türğib edenlerin envâ'-ı azapla muazzep olacaklarını beyandan sonra onlar arasında cereyan edecek muhareveleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; reisler envâ'ı azaba duçar olunca derler ki «Bize ne oldu ve gözümüze ne gibi şey arız oldu ki birtakım fukarayı itibardan sakıt oldukları cihetle aramızda erazil güruhundan addeder, ehemmiyet vermezdik. Şimdi biz onları görmüyoruz. Halbuki dünyada biz onları meclisimizde oyuncak ittihaz ederdik, yoksa dünyadaki itikatları gibi onlar Cehennem'e girmediler mi yahut bizim kemâl-i ıztırap ve elemimizden gözlerimiz onları görmekten imtina' mı ediyor?» İşte rüesa böyle demekle Cehenem'de fukara-yı Müslimîni görmediklerine izhar-ı esef ederler.
Hulâsa; bu dünyada etbâ'mı idlâl eden rüesamn Cehennem'e girdiklerinde fukara-i Müslimîni göremediklerine esef edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâd 38:64
Vacip Tealâ ehl-i narın muhasamalarını beyandan sonra bu rnuhasamanın hak olup vâki olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar Cehennem'e girince beyinlerinde bu gibi mükâleme cereyan edeceğinde
şek yoktur. Zira; rüesamn etbâ'ma, etbâ'm rüesaya ile duada ve mukabelede bulunacakları husumetten başka birşey değildir. Bununla beraber dünyada ehl-i imanı istihza edip eğlenirken, onlarla hemmeclis olup onları küçük görerek kendilerinin meclisinde bulunmalarını münasip görmeyip şerar-ı nastan addederken kendilerinin Cehennem'e girip onların girmediğini görünce ehl-i imanı Cehennem'de göremediklerinden dolayı mahzun olacakları haktır ve azapları üzerine azaptır.
Sâd 38:65
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in muhasamalarını beyandan sonra sûrenin bidayesinde beyan olunan hakka daveti te'kid etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; müşriklerin itikatları batıldır ve şu batıl itikat sahiplerini korkutmak vazife-i risalet cümlesindendir. Zira; batıl itikat üzere teret-tüb edecek azabı beyanla menetmek lâzımdır ki âhirette i'tizara mecalleri kalmasın.
Bu âyet-i celile; mesail-i itikadiyeden ResûluUah'm vazifesi inzar olduğunu ve Allahü Tealâ'nm vahdaniyetini, sıfat-ı kahrile muttasıf olduğunu beyan etmiş ve ResûluUah'm inzar ettiği âsîleri tehdid için âyetin âhirinde Kahhar ism-i şerifi varid olmuştur. Binaenaleyh; Allah'ın kahhar olduğunu bilen bir kimsenin kahr-ı ilâhiyi icab edecek ef'âlden ihtiraz etmesi lâzımdır.
Sâd 38:66
Vacip Tealâ kahhar olduğunu beyandan sonra rububiyet sıfatıyla muttasıf olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani vâhid-i kahhar olan Allahü Tealâ âlem-i ulvî, âlem-i süfli ve onların arasında olan mevcudatı kemâline îsâl etmek suretiyle terbiye edicidir. Çünkü her umurunda galip ve dergâh-ı ulûhiyetine iltica eden âsîlerin günahlarını kemâl-i mübalâğayla affedicidir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ, tehdidi mu-tazammin olan Kahhar ismi mukabilinde ricayı ve terğibi müş'ir olan Rab ve Gaffar isimlerini zikir buyurmuştur. Çünkü Rab ism-i şerifi; herşeyi tedriç tarikıyla kemaline îsâl etmekle cûd ü keremini müş'ir olduğu gibi Gaffar ismi de günahları affedeceğini müş'-irdir. Şu. halde bu âyet; hem tehdid, hem de terğibi mutazammın-dır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'ya ibadet etmek vaciptir. Zira; azabından korkulur, çünkü; kahhardır. Vacip Tealâ'nın fazl ü ihsanını ümid etmek lâzımdır, çünkü; gaffardır.
Sâd 38:67
Çünkü; birliğini, nübüvvetin hakkaniyetini, haşr ü neşri haberin haber-i azîm olduğunu onlara haber verdi ki dinlesinler, müstefid olsunlar, ehemmiyetsiz addetmesinler. Zira; gerek vahdaniyete, gerek nübüvvete ve gerek ahval-i âhirete müteallik olan mesail" usul-ü itikattan olduğu cihetle şu itikadatta istikamet sebeb-i saadet olduğundan ehemmiyeti vardır. Binaenaleyh; ihmali caiz olamaz ki aksi sebeb-i sefalettir. Şu halde bu itikadın hak olduğunu beyan etmek; insan için büyük bir haberdir. Bu misilli haberin büyüklüğünü tasdik etmeyenler Cenab-ı Hakka şirkettiklerinden dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ olacaklardır. Ey müşrikler! Sizler bu habere iltifat etmez, i'raz edersiniz. Binaenaleyh; dünyada rezil, âhirette rüsvâ olacaksınız.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette insanları akaid-i dini-yede nazara, istidlale ve kemâl-i ehemmiyetle düşünüp, tefekkür etmeye terğib vardır. Çünkü; bu metalib pek âlî olduğundan müsamahayla iktifa caiz olamaz. Zira; insan itikatta hakkı bulursa saadet kapıları, eğer itikatta batıl üzere olursa şekavet kapıları açıldığından itikatta taklit makbul değildir, belki kemâl-i basiretle istidlal lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak i'raz edenleri zemmetmiştir ki itikad-ı batıl üzere olanların azabı ebedîdir.
Sâd 38:68
Çünkü; birliğini, nübüvvetin hakkaniyetini, haşr ü neşri haberin haber-i azîm olduğunu onlara haber verdi ki dinlesinler, müstefid olsunlar, ehemmiyetsiz addetmesinler. Zira; gerek vahdaniyete, gerek nübüvvete ve gerek ahval-i âhirete müteallik olan mesail" usul-ü itikattan olduğu cihetle şu itikadatta istikamet sebeb-i saadet olduğundan ehemmiyeti vardır. Binaenaleyh; ihmali caiz olamaz ki aksi sebeb-i sefalettir. Şu halde bu itikadın hak olduğunu beyan etmek; insan için büyük bir haberdir. Bu misilli haberin büyüklüğünü tasdik etmeyenler Cenab-ı Hakka şirkettiklerinden dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ olacaklardır. Ey müşrikler! Sizler bu habere iltifat etmez, i'raz edersiniz. Binaenaleyh; dünyada rezil, âhirette rüsvâ olacaksınız.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette insanları akaid-i dini-yede nazara, istidlale ve kemâl-i ehemmiyetle düşünüp, tefekkür etmeye terğib vardır. Çünkü; bu metalib pek âlî olduğundan müsamahayla iktifa caiz olamaz. Zira; insan itikatta hakkı bulursa saadet kapıları, eğer itikatta batıl üzere olursa şekavet kapıları açıldığından itikatta taklit makbul değildir, belki kemâl-i basiretle istidlal lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak i'raz edenleri zemmetmiştir ki itikad-ı batıl üzere olanların azabı ebedîdir.
Sâd 38:69
Vacip Tealâ bu haberin haber-i azîm olduğunu beyandan sonra haberin canib-i İlâhiden olduğunu tahkik etmek üzere buyuruyor.
Zira; benim size her haberim vahy-i İlâhiyledir. Çünkü; benim ne meleklerin ahvaline ve ne de Hz. Adem'den beri geçmiş zamana ilmim yoktur ve bilhassa Cenab-ı Hakkın Hz. Âdem'i halk buyuracağında meleklerle beyinlerinde cereyan eden mübahasâta ve sair hususata dahî ilmim olmadığı gibi ilmin husulüne esbab-ı âdiyeye dahi tevessül etmediğim halde o vakitte cereyan eden sözleri size haber vermem elbette vahiyledir. Çünkü benim bilmeme vahiyden başka bir sebep de yoktur. Binaenaleyh;
her haberim de böylece vahyiledir. Kezalik melâikenin ahvalini size vahiyle haber vermemdeki hikmet ancak inzar etmek içindir. Binaenaleyh; Hz. Adem'le İblis arasında olan muhasamatı hikâyeden maksat; hüsn-ü ahlâka terğib ve su-u ahlâktan men ve zecirdir. Şu halde ey kâfirler! Bu haberler esbab-ı âdiyeyle olmayıp ancak vahyile olunca sizin iman etmeniz lâzımdır. Çünkü; itiraza mecaliniz yoktur» demekle müşrikleri nübüvvetini tasdike davet et.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile mahlûkat dörde münkasemdir. Birincisi: Melâikedir ki bu âyette meie-i â'Iâ ile murad; meleklerdir. Onlar için akıl vardır, lâkin kuvve-i sehevaniye yoktur. Binaenaleyh; işleri daima ibadet ve hayırdır. İkincisi: Behâimdir ki onlar için kuvve-i şe-hevaniye vardır, lâkin akıl ve ilim yoktur. Binaenaleyh; mükellef değillerdir. Üçüncüsü: Cevıadattır ki onlar için ilim, akıl ve şehvetten hiçbir şey yoktur, ancak insanların menfaati için hal-kolunmuş şeylerdir. Dördüncüsü: İnsandır ki ilim, akıl ve şehevat-ı nefsaniye sahibidir. Binaenaleyh: Hz. Âdem halko-lunduğu zaman insanın şehvet sahibi olduğundan yeryüzünü insanların ifsad edeceklerini ve kuvve-i gazabiyeleri sebebiyle yekdiğe-. rini katle cür'etle kan dökmeye kadar ilerleyeceklerini melekler beyan etmişlerdi. Vacip Tealâ onların şu beyanına "Sizin bilmediğinizi ben biliyorum. Zira; insanda fesadı daî şehvet ve kan dökmeyi daî gazap varsa da onlarda olan akıl onları ma'rifete, muhabbete ve hizmet-i Mevlâya sevkeder. Binaenaleyh; siz akıbetini bilemezsiniz» demekle cevap vermişti. Şu halde insanın halkolun-masındaki hikmet; ilim, ibadet, taat ve ma'rifettir. Yoksa cehil, kibir ve temerrüd değildir. Zira cehil ve temerrüd; sıfat-ı behâimdir. Binaenaleyh insan üzerine vacip olan; ilim ve irfan gibi kemalât-i insaniyeyi tahsile sa'yile sıfât-ı behâimden ihtiraz etmektir ki İblis kibr ü inatla dünya ve âhirette zarar görücü oldu. Hz. Adem ise ilim, hilim ve tevazu kisvesini bürünmekle derecât-ı âliyeye nail olmuştur.
Sâd 38:70
Vacip Tealâ bu haberin haber-i azîm olduğunu beyandan sonra haberin canib-i İlâhiden olduğunu tahkik etmek üzere buyuruyor.
Zira; benim size her haberim vahy-i İlâhiyledir. Çünkü; benim ne meleklerin ahvaline ve ne de Hz. Adem'den beri geçmiş zamana ilmim yoktur ve bilhassa Cenab-ı Hakkın Hz. Âdem'i halk buyuracağında meleklerle beyinlerinde cereyan eden mübahasâta ve sair hususata dahî ilmim olmadığı gibi ilmin husulüne esbab-ı âdiyeye dahi tevessül etmediğim halde o vakitte cereyan eden sözleri size haber vermem elbette vahiyledir. Çünkü benim bilmeme vahiyden başka bir sebep de yoktur. Binaenaleyh;
her haberim de böylece vahyiledir. Kezalik melâikenin ahvalini size vahiyle haber vermemdeki hikmet ancak inzar etmek içindir. Binaenaleyh; Hz. Adem'le İblis arasında olan muhasamatı hikâyeden maksat; hüsn-ü ahlâka terğib ve su-u ahlâktan men ve zecirdir. Şu halde ey kâfirler! Bu haberler esbab-ı âdiyeyle olmayıp ancak vahyile olunca sizin iman etmeniz lâzımdır. Çünkü; itiraza mecaliniz yoktur» demekle müşrikleri nübüvvetini tasdike davet et.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile mahlûkat dörde münkasemdir. Birincisi: Melâikedir ki bu âyette meie-i â'Iâ ile murad; meleklerdir. Onlar için akıl vardır, lâkin kuvve-i sehevaniye yoktur. Binaenaleyh; işleri daima ibadet ve hayırdır. İkincisi: Behâimdir ki onlar için kuvve-i şe-hevaniye vardır, lâkin akıl ve ilim yoktur. Binaenaleyh; mükellef değillerdir. Üçüncüsü: Cevıadattır ki onlar için ilim, akıl ve şehvetten hiçbir şey yoktur, ancak insanların menfaati için hal-kolunmuş şeylerdir. Dördüncüsü: İnsandır ki ilim, akıl ve şehevat-ı nefsaniye sahibidir. Binaenaleyh: Hz. Âdem halko-lunduğu zaman insanın şehvet sahibi olduğundan yeryüzünü insanların ifsad edeceklerini ve kuvve-i gazabiyeleri sebebiyle yekdiğe-. rini katle cür'etle kan dökmeye kadar ilerleyeceklerini melekler beyan etmişlerdi. Vacip Tealâ onların şu beyanına "Sizin bilmediğinizi ben biliyorum. Zira; insanda fesadı daî şehvet ve kan dökmeyi daî gazap varsa da onlarda olan akıl onları ma'rifete, muhabbete ve hizmet-i Mevlâya sevkeder. Binaenaleyh; siz akıbetini bilemezsiniz» demekle cevap vermişti. Şu halde insanın halkolun-masındaki hikmet; ilim, ibadet, taat ve ma'rifettir. Yoksa cehil, kibir ve temerrüd değildir. Zira cehil ve temerrüd; sıfat-ı behâimdir. Binaenaleyh insan üzerine vacip olan; ilim ve irfan gibi kemalât-i insaniyeyi tahsile sa'yile sıfât-ı behâimden ihtiraz etmektir ki İblis kibr ü inatla dünya ve âhirette zarar görücü oldu. Hz. Adem ise ilim, hilim ve tevazu kisvesini bürünmekle derecât-ı âliyeye nail olmuştur.
Sâd 38:71
Vacip Tealâ icmalen mele-i a'lâya işaretten sonra tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zikrolunan tıyn; sal-sâle, hame-i mesnuna ve türaba şamil olduğundan diğer âyetlerde zikrolunan salsâle ve hame-i mesnundan halkolunduğunu beyana münafi değildir. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur.
Bu kıssayı bu makamca zikirden maksat; haset ve kibir gibi ahlâk-ı rezilenin ne gibi felâketi mucip olduğunu beyanla insanları bu misilli ahlâk-ı fasideden menetmektir. Zira İblis'in Cenab-ı Hakka itirazı; Hz. Âdem'e hasedi ve kibri sebebiyledir. Çünkü; kibirle haset onun dünyada ve âhirette rezil ve rüsvâ olmasına sebep olmuştur. İşte Kureyş müşriklerinin Resulullah'a karşı kibr ü hasetleri Resulullah'la münaazaya bâdî olduğundan İblis gibi onların da hüsran-ı ebedîlerine sebep olacağına işaret olunmuştur. Binaenaleyh; kibr ü haset sebebiyle İblis'in başına gelen beliyeyi düşünen bir kimsenin kibr ü hasetten ihtirazı kendisi için ehem ve elzem görmesi lâzımdır.
Sâd 38:72
Vâçip Tealâ Hz. Âdem'i halkedeceğini beyandan sonra halke-e cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Ve şu emrimiz üzerine:
Sâd 38:73
Yani; meleklere çamurdan insan halkedeceğimi haber verip onun eczasını anasır-ı muhtelifeden terkib ederek suret-i insaniye-sini tasvir ve tadil edip hayat-ı insaniye kendisiyle hasıl olan cev-her-i ruhu bedenine ifaza ettiğim vakitte meleklere secdeyle emredince vakit geçirmeksizin Hz. Adem'e ta'zim ve tekrim suretiyle meleklerin küllisi secdeye kapandılar ki hiçbirisi secdeye muhalefet etmediği gibi takaddüm ve taahhur dahi olmaksızın cemii birden secde ettiler. Fakat İblis secdeyle emrimize imtisal etmedi. Zira; kendisini Hz. Âdem'den büyük addetti. Binaenaleyh; Âdem (A.S.) a karşı tevazu gösteremedi ve kâfirler zümresine iltihak etti. Şu halde kibr ü gururu küfrüne sebep olmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile; insanın ruhla cesetten mürekkep olup cesedin terekkübünden hasıl olan istidad ve kaabiliyet üzerine ruhun feyezan edeceğine delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak azanın tesviyesini ve ruhun nefhini beraber olarak beyan buyurmuştur ki hilkat-ı insanın bu ikisiyle hasıl olduğunu beyandır.
Nefihle murad; ruhu cesede ijasadır. Yoksa hakikatta nefiri yoktur. Zira; nefhin manâ-yı hakîkîsi üjürmek olduğundan Cenab-ı Hak üfürmekten münezzehtir, lâkin ruh emr-i İlâhiyle be-den-i insana cereyan ettiğinden Vacip Tealâ zatına muzaf kılmıştır. Ruhla murad; hayat kendisiyle hasıl olan şeydir. Hz. Âdem'e ta'zim için gerek cesed-i Âdem'i tesviye, gerek ruhunu ifazayı Vacip Tealâ zatına muzaf kılmıştır.
Sâd 38:74
Yani; meleklere çamurdan insan halkedeceğimi haber verip onun eczasını anasır-ı muhtelifeden terkib ederek suret-i insaniye-sini tasvir ve tadil edip hayat-ı insaniye kendisiyle hasıl olan cev-her-i ruhu bedenine ifaza ettiğim vakitte meleklere secdeyle emredince vakit geçirmeksizin Hz. Adem'e ta'zim ve tekrim suretiyle meleklerin küllisi secdeye kapandılar ki hiçbirisi secdeye muhalefet etmediği gibi takaddüm ve taahhur dahi olmaksızın cemii birden secde ettiler. Fakat İblis secdeyle emrimize imtisal etmedi. Zira; kendisini Hz. Âdem'den büyük addetti. Binaenaleyh; Âdem (A.S.) a karşı tevazu gösteremedi ve kâfirler zümresine iltihak etti. Şu halde kibr ü gururu küfrüne sebep olmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile; insanın ruhla cesetten mürekkep olup cesedin terekkübünden hasıl olan istidad ve kaabiliyet üzerine ruhun feyezan edeceğine delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak azanın tesviyesini ve ruhun nefhini beraber olarak beyan buyurmuştur ki hilkat-ı insanın bu ikisiyle hasıl olduğunu beyandır.
Nefihle murad; ruhu cesede ijasadır. Yoksa hakikatta nefiri yoktur. Zira; nefhin manâ-yı hakîkîsi üjürmek olduğundan Cenab-ı Hak üfürmekten münezzehtir, lâkin ruh emr-i İlâhiyle be-den-i insana cereyan ettiğinden Vacip Tealâ zatına muzaf kılmıştır. Ruhla murad; hayat kendisiyle hasıl olan şeydir. Hz. Âdem'e ta'zim için gerek cesed-i Âdem'i tesviye, gerek ruhunu ifazayı Vacip Tealâ zatına muzaf kılmıştır.
Sâd 38:75
Vacip Tealâ îblis'in Âdem (A.S.) a tazim iuretiyle secdeden imtina' ettiğini ba'delbeyan secdeden imtinâ'ımni sebebini suâl et-ligini beyan etmek üzere buyuruyor.
Cenab-ı Hak şu itab-ı İlâhi-siyle İblis'in secdeden imtinâ'ınm sebebini suâl etti ve iki cihetle tevbih ve tekdir buyurdu. Çünkü emr-i İlâhiye muhalefet edenler; her zaman tevbihe müstehak ve sefalete mahkûmdurlar.
Vacip Tealâ İblis'e imtinâ'ınm sebebini suâlden sonra İblis'in nefsinde olan kibrin mani olduğuna işaret etmiştir ki istikbarın omr-i nıünker olduğunu istifham-ı inkârîyle beyan buyurmuştur.
Sâd 38:76
Vacip Tealâ İblis'in vermiş olduğu cevabı alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte İblis böyle demekle kendinin hayırlı olduğunu iddia etti ve Cenab-ı Hakkın suâlinde şıkk-ı saniyi ihtiyar eyledi, kendi- nin maddesi ve sureti Âdem'in maddesi ve suretinden hayırlı olduğunu bilâperva söyledi ve anasır-ı erbaa içinden ateşin mekânı yüksek tabakada olduğundan kendinin mertebe-i âliye ashabından olduğunu ve çamur anâsırın süflisi, kadr ü itibar ve mekân cihetinden ednâsı olduğunu beyanla çamurdan halkolunan Âdem (A.S.) in kendinden daha aşağı olduğunu iddia etti ve «A'lânm ednâya secde etmesiyle emri muvafık görmedim» demekle secde etmediğinin sebebini beyan etmek istedi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın hilkatma kemâl-i itina ve şanına tazim için Cenab-ı Hak insanın hilkatim kendi kudretine nispet etmiştir. Çünkü; cümle-i mahlûkat kendi kudretiyle halko-lunduğu halde insanın hilkatini kendi kudretine nispetle tahsis etmek; elbette ta'zim ve tekrimdir.
Bu âyette İblis'in davası; üç mukaddimeyi camidir: Birinci mukaddime: Şeytan'ın asıl maddesi ateşten olduğunu beyan etmektir. Bu mukaddime müsellemdir. İtiraz yoktur. Çünkü; ateşten halkolunduğunu Cenab-ı Hak bizzat beyan buyurmuştur.
İkinci mukaddime: Ateşin topraktan efdal olmasıdır. Halbuki bu mukaddime yanlıştır. Müsellem değildir. Zira; toprak ateşten efdaldir. Çünkü; toprak emin ve muslihtir. Binaenaleyh toprak; kendine emanet edilen taneleri tamamıyla muhafaza ettiği gibi nebatatı meyva vererek sahibine birçok menafi' te'min eder. Ateş ise bunun aksinedir. Zira; haindir, müfsittir. Binaenaleyh; ateşe her ne teslim olunsa ifsat ve itlaf etmekle sahibini ızrar eder. Toprak ateşi söndürmekle galebe ettiği cihetle dahi efdaldir. Çünkü gaalip; mağlûptan elbette efdal olur.
Üçüncü mukaddime: Aslı hayırlı olan şeyin fer'i-nin de hayırlı olmasıdır. İşte bu mukaddime memnu' ve birçok delillerle merdud ve vâki nefselemir de buna şahittir. Çünkü eşcar-ı müsmirenin esası; toprak ve külün esası ateştir. Halbuki eşcar-ı müsmire külden efdaldir. Zira; ağaçlardan insanlar intifa' ederler. Kezalik hasib ve nesib olan bir cahilden nesib olmayan bir âlim efdaldir. Yani İblis'in madde-i aslisi olan ateşin Hz. Adem'in esası olan topraktan efdal olduğu teslim olunmuş olsa bile ateşin fer'i olan İblis'in efdal olması lâzım gelmez. Şu halde İblis'in kıyası fa-siddir. Binaenaleyh; kabule şayan değildir.
İblis'in küfrüne sebep; emr-i İlâhiye muhalefet, itiraz ve zemmetmesi ve kıyasla kendini haklı göstermeye çalışmasıdır, yoksa yalnız emre muhalefeti değildir. Çünkü emr-i vücubiye muhalefet; isyanı icab ederse de küfrü icab etmez. Şeytan ise yalnız muhalefetle iktifa etmedi, belki birtakım itiraz ve kıyaslarla Cenab-ı Hakka karşı geldiği gibi emr-i İlâhinin hikmete muvafık olmadığından dahî bahsetti ve hilâfete kendini münasip gördü, Adem (A.S.) in hilâfete ehil olmadığından bahsile Cenab-ı Hakka mukabelede bulundu. Vacip Tealâ'nm tensibini münasip gormentek; küfrü icab ettiğinden İblis kâfir olmuştur.
İşte zamanımızda ahkâm-ı şer'iyenin bazılarının haşa maslahata muvafık olmadığını dermeyan eden ve İslâm kisvesi altında ahkâm-ı şer'iyeyi kabul etmeyen birçok kâfir sefihler vardır. Evet! Bir kimse ahkâmın mucibiyle amel etmezse fasık olur, ancak ahkâma itiraz etmediği cihetle kâfir olması lâzım gelmez. Eğer ahkâma itiraz ederse o zaman kâfir olur.
Sâd 38:77
Vacip Tealâ İblis'in itaattan huruç ettiğini beyandan sonra itaat-ı İlâhiyeden çıktığına binaen dergâh-ı ulûhiyetten tardolun-duğunu beyan etmek üzere buyuruyor,
Yani; İblis'in Hz. Adem'e secde etmemesi üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Sen emrime muhalefet edince, taattan çıkmana mücazat olarak nimet-i Cennetten çık. Zira; sen huzuruma lâyık değilsin, yevm-i kıyamete kadar rahmetten uzak olmaya müstehaksın» buyurdu.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette recim; semadan yıldızlarla şeytan'ı tardetmek manâsına olup lânet de rahmet-i İlâhiyeden mahrum olması murad olunca recim ve lanet başka başka manâları ifade ettikleri cihetle âyette tekrar yoktur. Yahut reci m ; mutlaka rahmet-i İlâhiyeden tard u leb'îdini beyav nivv lanet ise tard u teb'idin üâyevmilkıyam devamını beyan olduğu cihetle tekrar yoktur. Yahut recim; Cen-net'ten, semâdan veya izzet-i huzurdan tard manâsına olup Ianet ise rahmet-i İlâhiyeden tard manâsına olduğu cihetle tekrar yoktur.
Bu âyette ( ti' ) lâfzı yevm-i kıyamette lanetin intihasını iş'âr ederse de nusus-u saire lanetin yevm-i kıyamette de bakî olacağına sarahaten delâlet ettiğinden bu âyetten müstefad olan intiha; te'vil olunur, şöyle ki: Dar-ı dünya rahmete kesb-i istihkak edecek mahal olduğundan dünyada lanet üâyevmilkıyam bakî olunca dünyada rahmete asla kesb-i istihkak edemeyen kimse için âhi-rette dahî lanetin bakî olacağı evleviyetle sabittir. Yahut dünyâda devam yalnız lanet olup âhirette ise envâ'-ı azaba duçar olunca laneti unutacağı cihetle müptelâ olduğu azaba nispetle keenne lanet nihayet bulmuş gibi olacağından kinayedir.
Şu ûyet-i celileden anlaşıldığı veçhile evvelce şeytan ubudiyet noktasında devam etmişken hasedi ve kibri sebebiyle emr-i İlâhiye red ve itiraz tarikıyla muhalefet ettiğinden güzel suratı çirkin bir surata 'tebeddülle cism-i nûrânîsi zulmânîye inkılâb etmiştir. Çünkü; ibadetle hasıl olan nuraniyetin ma'siyetle zulümâta tahavvül edeceği şüphesizdir. İşte şu esasa binaendir ki biraz zaman ibadetle meşgul olan insan yoldan çıkarak salâh-ı halini fesada değişince güzel simasının çirkin bir simaya tebeddül ettiği her zaman görülmektedir. Binaenaleyh itibar; hatimeyedir. Şu halde insan için lâzım olan Cenab-ı Hak'tan tevfik istemek ve hüsn-ü hatime temen-niyatmda bulunmaktır. Zira; her işte hüsn-ü hatime olmazsa emeklerin boşa gideceği şüphesizdir.
Bu âyet-i celilede emri; CenneVten çık veyahut auret-i asliyeden çık demektir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile şey-tan'ın bidayc-i hilkati gayet beyaz, nûrânî ve güzelken Cenab-ı Hak onun güzelliğini çirkinliğe, nûrâniyetini zulmaniyete ve beyazlığını siyahlığa tebdil buyurmuştur. Şu halde manâ-yı nazım : Ey şeytan! Sen hilkat-ı asliyen olan suret-i haseneden çık. Zira; sen izzet-i huzurumuzdan merdudsun | veyahut |Semâvâttan çık demektir.
Hulâsa; şeytan'a- Cennet'ten veya semadan veyahut hilkat-ı asliyesinden çıkmasıyla emr-i İlâhinin varid ve huzur-u İlâhiden; matrud olup üâyevmilkıyam lânet-i İlâhiyeye mazhar olduğu bu! âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; şey--tan'm matrud ve mel'ûn olduğunu inkâr eder bir kimse kâfir olur. Zira; şeytan'm matrud olduğu nass-ı kafiyle sabittir. Delil-i kat'iy-j le sabit olan bir hükmü inkâr, küfürdür.
Sâd 38:78
Vacip Tealâ İblis'in itaattan huruç ettiğini beyandan sonra itaat-ı İlâhiyeden çıktığına binaen dergâh-ı ulûhiyetten tardolun-duğunu beyan etmek üzere buyuruyor,
Yani; İblis'in Hz. Adem'e secde etmemesi üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Sen emrime muhalefet edince, taattan çıkmana mücazat olarak nimet-i Cennetten çık. Zira; sen huzuruma lâyık değilsin, yevm-i kıyamete kadar rahmetten uzak olmaya müstehaksın» buyurdu.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette recim; semadan yıldızlarla şeytan'ı tardetmek manâsına olup lânet de rahmet-i İlâhiyeden mahrum olması murad olunca recim ve lanet başka başka manâları ifade ettikleri cihetle âyette tekrar yoktur. Yahut reci m ; mutlaka rahmet-i İlâhiyeden tard u leb'îdini beyav nivv lanet ise tard u teb'idin üâyevmilkıyam devamını beyan olduğu cihetle tekrar yoktur. Yahut recim; Cen-net'ten, semâdan veya izzet-i huzurdan tard manâsına olup Ianet ise rahmet-i İlâhiyeden tard manâsına olduğu cihetle tekrar yoktur.
Bu âyette ( ti' ) lâfzı yevm-i kıyamette lanetin intihasını iş'âr ederse de nusus-u saire lanetin yevm-i kıyamette de bakî olacağına sarahaten delâlet ettiğinden bu âyetten müstefad olan intiha; te'vil olunur, şöyle ki: Dar-ı dünya rahmete kesb-i istihkak edecek mahal olduğundan dünyada lanet üâyevmilkıyam bakî olunca dünyada rahmete asla kesb-i istihkak edemeyen kimse için âhi-rette dahî lanetin bakî olacağı evleviyetle sabittir. Yahut dünyâda devam yalnız lanet olup âhirette ise envâ'-ı azaba duçar olunca laneti unutacağı cihetle müptelâ olduğu azaba nispetle keenne lanet nihayet bulmuş gibi olacağından kinayedir.
Şu ûyet-i celileden anlaşıldığı veçhile evvelce şeytan ubudiyet noktasında devam etmişken hasedi ve kibri sebebiyle emr-i İlâhiye red ve itiraz tarikıyla muhalefet ettiğinden güzel suratı çirkin bir surata 'tebeddülle cism-i nûrânîsi zulmânîye inkılâb etmiştir. Çünkü; ibadetle hasıl olan nuraniyetin ma'siyetle zulümâta tahavvül edeceği şüphesizdir. İşte şu esasa binaendir ki biraz zaman ibadetle meşgul olan insan yoldan çıkarak salâh-ı halini fesada değişince güzel simasının çirkin bir simaya tebeddül ettiği her zaman görülmektedir. Binaenaleyh itibar; hatimeyedir. Şu halde insan için lâzım olan Cenab-ı Hak'tan tevfik istemek ve hüsn-ü hatime temen-niyatmda bulunmaktır. Zira; her işte hüsn-ü hatime olmazsa emeklerin boşa gideceği şüphesizdir.
Bu âyet-i celilede emri; CenneVten çık veyahut auret-i asliyeden çık demektir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile şey-tan'ın bidayc-i hilkati gayet beyaz, nûrânî ve güzelken Cenab-ı Hak onun güzelliğini çirkinliğe, nûrâniyetini zulmaniyete ve beyazlığını siyahlığa tebdil buyurmuştur. Şu halde manâ-yı nazım : Ey şeytan! Sen hilkat-ı asliyen olan suret-i haseneden çık. Zira; sen izzet-i huzurumuzdan merdudsun | veyahut |Semâvâttan çık demektir.
Hulâsa; şeytan'a- Cennet'ten veya semadan veyahut hilkat-ı asliyesinden çıkmasıyla emr-i İlâhinin varid ve huzur-u İlâhiden; matrud olup üâyevmilkıyam lânet-i İlâhiyeye mazhar olduğu bu! âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; şey--tan'm matrud ve mel'ûn olduğunu inkâr eder bir kimse kâfir olur. Zira; şeytan'm matrud olduğu nass-ı kafiyle sabittir. Delil-i kat'iy-j le sabit olan bir hükmü inkâr, küfürdür.
Sâd 38:79
Vacip Tealâ İblis'in tard-ı ebedîye duçar olunca rahmet-i İlâhiyeden me'yııs olduğunu beyandan sonra şu me'yusiyeti üzerin* söylediği sözleri ve vâki olan istirhamatım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis rahmet-i İlâhiyeden me'yus olunca münacat ve isi tirhâm suretiyle «Ey Rabbim! Dergâh-ı ulûhiyetinden tardedinej yevm-i kıyamete kadar bana mühlet ver»- dedi. Onun şu talebi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Benim indimde ma'lûm olan vakte kadar sen mühlet verilenlerdensin, o vakte kadar sana müsaade muhakkaktır. O vakte kadar sana ölüm yoktur» buyurdu.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile şeytan'ın mühlet istemekten maksadı; benî âdem'den ahz-ı intikaama fırsat bulmak ve ölümden kurtulmaktır. Çünkü; yevm-i kıyametten sonra Ölüm olmayacağım bilirdi. Zira; Cenab-ı Hak kıyamete kadar ölüm olup kıyametten sonra ölüm olmayacağını haber vermişti ki kıyamette cümle ziruhla beraber helak olup tekrar hayat bulduktan sonra ölüm yoktur. Bu müsaadenin ezelde mukadder olup yeni bir müsaade olmadığına işaret için mühletin vukuunu kat'iyete delâlet eden cümle-i ismiyeyle ihbar buyurmuştur.
Bazı zalimlere Vacip Tealâ'nın müsaadesi şeytan'a müsaade kabilindendir ki hakkında iyiliğe alâmet sayılamaz. Çünkü; ömrü oldukça şeytan gibi zulümle ve âlemi ifsadla meşgul olacağından günbegün günahı ziyadelenir, âhirette de günahı nispetinde azabı tezayüd edeceğinden o müsaade onun hakkında ayn-ı azaptır.
Hulâsa; şeytan'ın müsaade talebi üzerine Cenab-ı Hakkın yevm-i kıyamete kadar müsaade buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâd 38:80
Vacip Tealâ İblis'in tard-ı ebedîye duçar olunca rahmet-i İlâhiyeden me'yııs olduğunu beyandan sonra şu me'yusiyeti üzerin* söylediği sözleri ve vâki olan istirhamatım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis rahmet-i İlâhiyeden me'yus olunca münacat ve isi tirhâm suretiyle «Ey Rabbim! Dergâh-ı ulûhiyetinden tardedinej yevm-i kıyamete kadar bana mühlet ver»- dedi. Onun şu talebi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Benim indimde ma'lûm olan vakte kadar sen mühlet verilenlerdensin, o vakte kadar sana müsaade muhakkaktır. O vakte kadar sana ölüm yoktur» buyurdu.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile şeytan'ın mühlet istemekten maksadı; benî âdem'den ahz-ı intikaama fırsat bulmak ve ölümden kurtulmaktır. Çünkü; yevm-i kıyametten sonra Ölüm olmayacağım bilirdi. Zira; Cenab-ı Hak kıyamete kadar ölüm olup kıyametten sonra ölüm olmayacağını haber vermişti ki kıyamette cümle ziruhla beraber helak olup tekrar hayat bulduktan sonra ölüm yoktur. Bu müsaadenin ezelde mukadder olup yeni bir müsaade olmadığına işaret için mühletin vukuunu kat'iyete delâlet eden cümle-i ismiyeyle ihbar buyurmuştur.
Bazı zalimlere Vacip Tealâ'nın müsaadesi şeytan'a müsaade kabilindendir ki hakkında iyiliğe alâmet sayılamaz. Çünkü; ömrü oldukça şeytan gibi zulümle ve âlemi ifsadla meşgul olacağından günbegün günahı ziyadelenir, âhirette de günahı nispetinde azabı tezayüd edeceğinden o müsaade onun hakkında ayn-ı azaptır.
Hulâsa; şeytan'ın müsaade talebi üzerine Cenab-ı Hakkın yevm-i kıyamete kadar müsaade buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâd 38:81
Vacip Tealâ İblis'in tard-ı ebedîye duçar olunca rahmet-i İlâhiyeden me'yııs olduğunu beyandan sonra şu me'yusiyeti üzerin* söylediği sözleri ve vâki olan istirhamatım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İblis rahmet-i İlâhiyeden me'yus olunca münacat ve isi tirhâm suretiyle «Ey Rabbim! Dergâh-ı ulûhiyetinden tardedinej yevm-i kıyamete kadar bana mühlet ver»- dedi. Onun şu talebi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Benim indimde ma'lûm olan vakte kadar sen mühlet verilenlerdensin, o vakte kadar sana müsaade muhakkaktır. O vakte kadar sana ölüm yoktur» buyurdu.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile şeytan'ın mühlet istemekten maksadı; benî âdem'den ahz-ı intikaama fırsat bulmak ve ölümden kurtulmaktır. Çünkü; yevm-i kıyametten sonra Ölüm olmayacağım bilirdi. Zira; Cenab-ı Hak kıyamete kadar ölüm olup kıyametten sonra ölüm olmayacağını haber vermişti ki kıyamette cümle ziruhla beraber helak olup tekrar hayat bulduktan sonra ölüm yoktur. Bu müsaadenin ezelde mukadder olup yeni bir müsaade olmadığına işaret için mühletin vukuunu kat'iyete delâlet eden cümle-i ismiyeyle ihbar buyurmuştur.
Bazı zalimlere Vacip Tealâ'nın müsaadesi şeytan'a müsaade kabilindendir ki hakkında iyiliğe alâmet sayılamaz. Çünkü; ömrü oldukça şeytan gibi zulümle ve âlemi ifsadla meşgul olacağından günbegün günahı ziyadelenir, âhirette de günahı nispetinde azabı tezayüd edeceğinden o müsaade onun hakkında ayn-ı azaptır.
Hulâsa; şeytan'ın müsaade talebi üzerine Cenab-ı Hakkın yevm-i kıyamete kadar müsaade buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâd 38:82
Vacip Tealâ şeytan'ın şu müsaade üzerine kıyamete kadar benî âdem'e musallat olup iğva ve idlâl edeceğim dediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onları iğva edemem» demekle husumetini izhar etti.
Yani; Cenab-ı Hak şeytan'a yevm-i kıyamete kadar müsaade edince şeytan benî âdem'e husumetini izhar ederek dedi ki «Yâ Rab! Senin izzet-i şanına yemin ederim ki ben onları tarik-ı tevhid-den çıkarır, yollarını şaşırtırını, cümlesini sana isyana teşvik ederim, ancak onlardan sana ihlâs üzere iman ve ibadet edenleri idlâl edemem ki onların ihlâsı benim yoldan çıkarmama manidir. Çünkü; ihlâsları sebebiyle rahmetinden ümitleri, gazabından korkuları ve nar-ı Cehennem'i gözleri Önüne getirdikleri için benim idlâlim onlara te'sir etmez».
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şeytan'ın halis kulları istisnadan maksadı; yalandan ihtiraz etmektir. Zira; istisna etmeksizin «benî âdem'in cemiini idlâl ederim demiş olsaydı idlâl edemeyeceği birçok suleha bulunmakla kelâmında yalan zuhur edeceği muhakkak olduğu cihetle kelâmını istisnayla irad etmiştir. Şu halde şeytan'ın şu istisnası; ehl-i iman için büyük bir derstir. Çünkü; şeytan yalandan ihtiraz edince ehl-i imanın daha ziyade ihtiraz etmesi lâzım olduğu gibi yalan olmak ihtimali olan yerde sözüne istisna ilâve etmesi de lâzımdır ki yalandan kurtulsun.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın şeytan'a müsaadesi üzerine şeytan'ın benî âdem'i idlâl etmeye yemin ve ihlâs üzere olan insanları idlâl edemeyeceğini ikrar ve itiraf ettiği ve ihlâs-ı tammın şeytan'ın iğ-vasına mani olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâd 38:83
Vacip Tealâ şeytan'ın şu müsaade üzerine kıyamete kadar benî âdem'e musallat olup iğva ve idlâl edeceğim dediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onları iğva edemem» demekle husumetini izhar etti.
Yani; Cenab-ı Hak şeytan'a yevm-i kıyamete kadar müsaade edince şeytan benî âdem'e husumetini izhar ederek dedi ki «Yâ Rab! Senin izzet-i şanına yemin ederim ki ben onları tarik-ı tevhid-den çıkarır, yollarını şaşırtırını, cümlesini sana isyana teşvik ederim, ancak onlardan sana ihlâs üzere iman ve ibadet edenleri idlâl edemem ki onların ihlâsı benim yoldan çıkarmama manidir. Çünkü; ihlâsları sebebiyle rahmetinden ümitleri, gazabından korkuları ve nar-ı Cehennem'i gözleri Önüne getirdikleri için benim idlâlim onlara te'sir etmez».
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şeytan'ın halis kulları istisnadan maksadı; yalandan ihtiraz etmektir. Zira; istisna etmeksizin «benî âdem'in cemiini idlâl ederim demiş olsaydı idlâl edemeyeceği birçok suleha bulunmakla kelâmında yalan zuhur edeceği muhakkak olduğu cihetle kelâmını istisnayla irad etmiştir. Şu halde şeytan'ın şu istisnası; ehl-i iman için büyük bir derstir. Çünkü; şeytan yalandan ihtiraz edince ehl-i imanın daha ziyade ihtiraz etmesi lâzım olduğu gibi yalan olmak ihtimali olan yerde sözüne istisna ilâve etmesi de lâzımdır ki yalandan kurtulsun.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın şeytan'a müsaadesi üzerine şeytan'ın benî âdem'i idlâl etmeye yemin ve ihlâs üzere olan insanları idlâl edemeyeceğini ikrar ve itiraf ettiği ve ihlâs-ı tammın şeytan'ın iğ-vasına mani olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâd 38:84
Vacip Tealâ şeytan'a müsaadesini ve şeytan'ın benî âdem'i idlâl edeceğine azmettiğini beyandan sonra vâki olan beyanatın hak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; hak ve sabit olan zat-ı ulûhiyetim hakkı için seni, sana tebaiyet eden insanları ve cümlenizi CehennenVe doldurur ceza-yi sezanızı veririm. Zira; dal ve mudil cümlenizi Cehennem azabıyîa muazzep kılacağım muhakkaktır.
Sâd 38:85
Vacip Tealâ şeytan'a müsaadesini ve şeytan'ın benî âdem'i idlâl edeceğine azmettiğini beyandan sonra vâki olan beyanatın hak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; hak ve sabit olan zat-ı ulûhiyetim hakkı için seni, sana tebaiyet eden insanları ve cümlenizi CehennenVe doldurur ceza-yi sezanızı veririm. Zira; dal ve mudil cümlenizi Cehennem azabıyîa muazzep kılacağım muhakkaktır.
Sâd 38:86
Çünkü Kur'an; ins ü cinni hidâyete sevk ve onlara dünyevî ve uhrevî menfaatlarını beyan eder bir zikr-i azîm ve vaaz-ı beliğdir.
Sâd 38:87
Çünkü Kur'an; ins ü cinni hidâyete sevk ve onlara dünyevî ve uhrevî menfaatlarını beyan eder bir zikr-i azîm ve vaaz-ı beliğdir.
Sâd 38:88
Yani; siz vefat edip yevm-i kıyamette kabrinizden kalktığınızda bütün gizli esrar meydana çıktığı zaman Kur'an'ın hak olduğunu, külfetle meydana gelmediğini ve uydurma birşey olmadığını elbette bilirsiniz.
Hulâsa; emr-i dini talep ve tahkikte gayet ihtiyat ederek dine davet eden kimsenin halini ve suret-i davetini kemâliyle düşünmek lâzım olduğunu ve bu makamda dine davet eden Resûlullah'ın daveti üzerine ücret istemediği, halbuki yalan olarak böyle bir davayi uyduran kimsenin elbette dünyaya ve mal cemetmeyc meyi ü rağbeti olacağı meydandayken Resûlullah'ın böyle şeylere tenezzül etmediği halde dine davete son derece gayret ettiği ve davetin keyfiyetine gelince davet ettiği dinin sıhhatim bilmek birçok külfete muhtaç olmadığı ve belki dinin sıhhatma şehadet-i akıl kâfi olduğu bu âyetle beyan olunmuştur. Çünkü; Resûlullah evvelâ Allah'ın vücudunu ikrara ve saniyen zat-ı ulûhiycti lâyık olmadık nekaaisten tenzihe ve sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olduğunu itikada ve salisen şerik ve nazirden münezzeh olduğunu itikada, rabian cemadat-ı hasise kabilinden olan, menfaat ve mazarrata kaadir olmayan putlara ibadeti terke, havıisen ervah-ı mukaddese olan meleklere ve enbiyaya ta'zime, sadisen kıyameti ikrara ve âhireti düşünmeye davet buyurmuştur. İşte beyan olunan şu usul-ü süte ki din-i İlâhi ve din-i Muhammedide muteber olup ukul-ü selime teslimde ve efkâr-ı sahiha kabulde tereddüd etmediği cihetle davet olunan din şu .usul üzere müesses olup Resûlullah tarafından külfetle yapılma birşey olmadığına bu âyet, delâlet eder. Şu halde kötü itikat ve cehl ü inat üzere imrar-ı evkat edenler akıbet Kur'an'ın sıhhatim ve mazmunu olan usul-ü mezkûrenin hak olduğunu elbette bileceklerini beyânla âsîleri tehdid buyurmuş ve sure-i celileye hitam vermiştir.
Zümer 39:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yetmiş iki veya yetmiş beş âyeti camidir.
Yani; Cibrili Emîn vasıtasiyle Muhammcd (S.A.) o nazil olan kitap; Allahü Tealâ tarafındandır, yoksa beşerden bir kimsenin icâd ettiği bir şey değildir, Allahü Tealâ herkese ve bilhassa düşmanlarına galib ve her şey hakkında hükmü hikmete muvafıktır. Binaenaleyh; Kur'an'a iman etmeyenlerden intikam alması da hikmete muvafıktır.
Allahü Tealâ'nın aziz ve hakim olması; cemi malûmatı ilminin ihata etmesine ve cemi mümkünâta kudretinin teallûkuna ve hiç bir şeye muhtaç olmamasına delâlet eder. Şu halde Cenabı Hak çirkin şey işlemez, çirkin şeyle hükmetmez. Zira; şu evsafı selâse — ilminin her şeyi ihatası, kudretinin her şeye teallûku ve hiç bir şeye muhtaç olmaması — kötü olan bir şeyle hükmetmediğine delâlette kâfidir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'nın ef âli hikmetten hâlî olmadığından Kur'an'ı inzal etmesi de hikmetten hâlî değildir. İşte şu esasa binaen Kur'an'a imanla intifa etmek her mükellefe farz-ı ayındır. Kur'an'la intifa ise Kur'an'ın Allah'ın kelâm oldu» ğunu tasdik ettikten sonra Kur'an'ın nazarı şeri'de mevzuunlehi olan manüsiyle amel etmek ve ahkâmının tamavıiyle icrasına sa'y etmekle olur. Şu halde Kur'an'ın mevzuunlehhinin gayrı manâyı batini diyerek bir takım manâlar uydurmak caiz olmaz. Çünkü el~ faz-ı Kur'an lisan-ı Arab üzere mevzu olduğundan elfazının lügat-ı Arabta mevzu olan manâ ile tefsiri vaciptir.
Kitabın evvelinde bulunan elif, lâm; ta'zîme delâlet ettiği cihetle kitapla murad; Kur'an olmakla beraber Kitabı Muazzam yani «Büyük kitap» demektir. Taraf-ı İlâhîden inzal olunduğunu beyan etmek; Resulüllah'm icadıdır diyen müşrik ve mülhid-leri reddetmektir.
Zümer 39:2
Vacip Tealâ Kur'an'ın aziz ve hakim olan zat-ı ulûhiyeti tarafından nazil olduğunu beyanla Kur'an'ın azamet-i şanına işaretten sonra Kur'an kendisine nazil olan Resûlullah'ın celâlet-i şanına işaret etmek üzere buyuruyor.
Vacip Tealâ bu âyette kitabı'hakka mukarin olduğu halde inzal ettiğini beyanla Kur'an'a batıldır diyen kâfirleri redle Resulüne ta'zîm etmiştir. Çünkü; Resulünün yedinde olan kitabm hakkaniyetini beyanla düşmanlarının davalarını red edivermek elbette
Resulüne bir hürmet-i mahsusadır. ( yfcfll ) da bulunan elif lâm bu misilli makamda kemâle delâlet ettiğinden bu kitabın bundan evvelki kitapların ahkâmının cümlesini camî olduğu gibi kitaplarda zikrolunmayan bir çok ahkâmı dahî camî olduğuna delâlet etmiştir. Çünkü kitabın kemâli; insanlar için lâzım olan ahkâmın cümlesini camî olmakla olacağında şüphe yoktur. Kitabın ahkâmı hakka mukarin olup batıldan ârî olunca cümle ahkâmıyla amel vaciptir. Kur'an'ın ahkâmı ise tevhid, nübüvveti tasdik, Cenabı Hakka ubudiyet, umûr-ı âhiret ve dünyaca insanları irşâd etmektir. Şu ahkâmın cümlesini kabulde akl-ı selîm ashabı hiç bir zaman tereddüt etmemiştir. Amma ukûl-ü sahîfe ashabı tereddüt etmekle hâib ü hâsir yani zarar ve ziyan edici olmuşlardır.
Hulâsa; Kur'an'm hakka mukarin olarak nazil olmuş bir kitap olduğu ve Cenab-ı Hakkın bizim Peygamberimize inzal buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Kur'an'ın hakka mukarin olarak inzal olunmuş bir büyük kitap olduğunu beyandan sonra o kitabı tasdik üzere terettüp eden ahkâmı beyan etmek üzere : buyuruyor
İbadetle emir; kitabın hak olması üzerine terettüp ettiğine işaret için terettübe delâlet eden fâ lâfzı varid olmuştur. İbadetle emir; vücûb içindir. İbadette ihlâs lâzım olduğuna işaret için âbi-din ihlâs üzere ibadet .etmesi şart kılınmıştır. Din ve itaat ancak Allah'a mahsus olduğuna ve Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığına işaret için lâfzı din üzerine takdim olunmuştur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: |Kitab-ı hakka mukarin olunca ya Ekrem-er Rusül! Sen ibadetini Allahü Tealâ'ya hâs kılıcı olduğun halde risaletini sana emanet eden Allah'a ibadet et. Zi-' ra din ve itaat; ancak Allah'a mahsustur. Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Çünkü; cümlenin Halikı O'dur, bilûmum nimetler O'nundur. Binaenaleyh; ibadete lâyık da ancak O'dur
Yani; ey mükellef olan insanlar! İyi bilin ki Allah'ın dini din-i hâlistir, o dinde riya ve şirk gibi şeyler makbul değildir. Binaenaleyh; o dine iman ve onun ahkâmıyla amel etmek vaciptir. Çünkü; Allahü Tealâ insanların kalbinde olan gizli esrara muttali olduğundan riyadan hâlî din, yani ibadet; Allah'a mahsustur. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bazı ulemâ tarafından hulûs üzere ibadetle murad; kelhne-i şehâdettir demişlerse de esah olan ibadet-i haiisayla murad; cemi emirlere imtisâle ve nehiylerden içtinâba şamildir. Hatta Hasan Basrî hazretlerinin «Kelime-i şehâdet çadırın direğidir, çaclırsız direk de fayda vermez» dediği mervîdir. Çünkü; şair (Ferezdak) m haremi vefatında namazını Hasan Basrî hazretlerinin kılmasını vasiyyet etmesi üzerine müşârun ileyh hatunun namazını edadan sonra Fe-rezdak'a «Ahiret için ne gibi şey hazırladın?" diyerek sual edince Ferezdak kelime-i şehadeti hazırladığını söylemesi üzerine Hasan Basrî hazretleri «Kelime-i şehâdet çadırın direği, âmâli saliha da çadır mesabesinde olduğundan cadırsız direkten kemaliyle intifa olunmadığı gibi âmâli saliha olmaksızın yalnız kelime-i şehâdetten de lâyıkı veçhile intifa olunmaz» buyurmuşlardır. Binaenaleyh; direksiz çadırı durdurmak mümkün olmadığı gibi kelime-i şehadet-siz amel de makbul olmaz, kezâlik amelsiz kelime-i şehâdet de ça-dırsız direk gibi lâyıkı veçh üzere intifa olunmadığından kelime-i şehadetle amel yekdiğerine lâzım ve melzum kabilindendir. Şu |halde mü'min-i kâmil olmak için her ikisini cem'etmek lâzımdır.
Zümer 39:3
Vacip Tealâ ibadetin esası ihlâs olduğunu beyandan sonra müşriklerin ihlâsa mugayir olan mesleklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
İste müşrikler böyle demekle putlara ibadetlerini meşru göstermek isterler.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette Allah'ın gayrı putları dost ittihaz edenlerle murad; müşriklerdir. ; kemâliyle yakınlıktır, Menfeat ve mazarrata kaadir olmayan, taştan ve ağaçtan yapılmış bir takım putlara ibadet ma'kul bir şey olmadığı cihetle müşriklere «Bu gibi hasis eşyaya niçin ibadet edersiniz?» denildiğinde onlar işledikleri günahın hata olinadığını beyan etmek üzere «Bizim putlara ibadetimiz başka bir şey için değildir, belki bizim onlara ibadetimiz bizi Allah'a yaklaştırsınlar içindir» demekle cevap verirler. Şu esasa binaen âyetin manâsı: | Şu müşrikler ki onlar Allah'ın gayrı putları dost ve mabud ittihaz ettiler. Halbuki din-i hâlis Allahü Tealâ'ya mahsus olup Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse olmadığından onlara «Niçin ibadete müstehak olmayan şeylere ibadet edersiniz?» denildiğinde onlar kendilerini mazur ve ibadetlerini meşru göstermek üzere «Bizim o putlara ibadetimiz başka bir maksatla değil, ancak onlar bizi Allah'a yaklaştırsınlar içindir» demekle cevap verirler") demektir.
Bu âyet-i celile; tevhidi ve tevhidin levazımatından olan ibadette ihlâsı tahkik için sevk olunmuştur. Çünkü âyetin hulâsası; ihlâsı terkten ibaret olan şirkin batıl olduğunu beyan hakkında olduğu cihetle tevhidi ve ihlâsı tahkik etmiştir. «Eşya zıddıyla mün-kcşif olur» fehvasınca şirkin butlanını beyan; tevhidin hak olduğunu isbat etmektir.
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerini beyandan sonra müşriki leri tehdit etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirlerin şirk ü inattan, tuğyan ü fesattan ibaret olan itikatlarını -Allahü Tealâ bilir ve ilmi icâbı envâ-ı mezelletle müşrikleri Cehennem'e, mü'minleri kemâl-i hürmet, izzet ü ikbâl ile Cennet'e koymakla din hususunda beyinlerinde olan ihtilâfı hükmeder ki onlar ihtilâf ettikleri dinin hangisi hak ve kendi mezheplerinin batıl olduğunu bilir, nedamet ederler lâkin âhirette nedamet fayda vermez.
Dünyada herkes kabul ettiği dinin hak ve kendi dinine mugayir diğer dinlerin batıl olduğunu iddia ettiklerinden beyinlerinde ihtilâfın vukuu her zaman carî olan ahvâlden olduğu cihetle bu ihtilâfın kat'î bir hükme rabtı ve herkesin dininin neden ibaret oldu-bunu lâyıkıyla bilmek âhirette olacaktır. Bu dünyada delâili kafiyeyle hak ve batıl malûm olduğu cihetle hakkı kabul etmeyenler elbette mes'ul olacaktır. Şu kadar ki hissiyattan ve taassuptan te-cerrüt ederek delâili tedkik ile hakkı kabul etmek herkese müyesser olamaz. Binaenaleyh; batılı haktır diye inat ve devamla batıl üzere gidenler elbette muazzep olacaklardır. Çünkü; hakkı aramak herkes için bir vazife-i farizadır, erbab-ı edyân arasında bu gibi ihtilâfların devamlı, her zamanda carî olacağına ve ilâyevmilkıyâm arkası keslimiyeceğine işaret için ihtilâfı beyanda istimrara delâlet^ eden muzari sıygası varid olmuştur.
Vacip Tealâ kâfirlerle müminler arasında olan ihtilâfı hükümle hail ü fasledeceğini beyandan sonra yalancı kâfirleri hidayette kılmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Hidayet : doğru yola isal etmektir. Kâzib : yalancı demek iye de bu makamda Allahü Tealâ hakkında iftira ve bühtan edici kimse demektir. Küffâr ; küfürde ileri gitmiş ve bütün nimetleri inkârla o nimetleri ihsan eden Allahü Tealâ'ya ibadeti Allah'ın gayrıya yapmış olan kimsedir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: | Zatında ve sıfatında ibadete müstehak olan Allahü Tealâ zat-ı ulûhiyetine iftira edip yalana cesaret eden ve bilcümle nimetleri inkâr ederek ibadetini Allah'ın gayrı putlara sarfeden kimseyi doğru yola gitmeye muvaffak kılmaz| demektir. Çünkü; ibadete ezher cihet müstehak olan Vacip Tealâ'ya ibadeti terkede-rek ibadete ehil olmayan bir takım acizlere ibadet eden kimse elbette doğru yola muvaffak olamaz.
Vacip Tealâ yalancı ve küfürde ileri gitmiş olanları hidayette kılmıyacağını beyandan sonra küfürde ileri gidenlerin iftiralarını ve Allahü Tealâ'nm onların iftira ettikleri şeylerden münezzeh olduğunu beyan etmek üzere
Zümer 39:4
buyuruyor.
Yani; müşriklerin dedikleri gibi Allahü Tealâ veled ittihaz etmemiştir. Zira; veled ve zevce ittihazına ihtiyacı yoktur. Eğer müşriklerin dedikleri gibi Allahü Tealâ veled ittihaz etmek murad etmiş olsaydı halkettiği mahlukâtından istediğini kendine veled olarak ihtiyar ederdi. Yoksa müşriklerin itikadı gibi kızları veled ittihaz etmezdi. Halbuki Allahü Tealâ müşriklerin isnad ettikleri noksanların cümlesinden münezzehtir. Zira; vahid-i hakikidir, mülkünde ve ef'âlinde şeriki ve naziri yoktur, cümle eşya taht-ı kahrında zebûndur.
Zümer 39:5
Vacip Tealâ veled ittihazından münezzeh olduğunu mabud-u vahid ve kaadir ü kahhâr olmasıyla isbat ettikten sonra kemâl-i kudretine ve veled ittihazından müstağni olduğuna delâlgt eden diğer delilleri zikretmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ kudret-i kâmile sahibi ve her türlü ihtiyaçtan müstağni olduğundan veled ittihazına ihtiyacı yoktur. Zira; Allahü Tealâ semâvât ve arzı ve bunların arasında olan bilcümle mahlûkâfîı lialketti. Bu kadar cesametiyle âlem-i ulvî ve süfliyi halkeden Hallâk; elbette kudret-i kâmile sahibidir, semavât ve arzın halkolunmasıyla hasıl olan geceyle gündüzü yekdiğerine örtü kıldı ki gece gelince gündüz, gündüz gelince gece kaybolup birbiri üzerine perde kılındı. Çünkü; geceyle gündüzün yer yüzünde vücuda gelmeleri göklerin harekeleriyle olduğu gibi Vacip Tealâ'nın geceyi gündüz üzerine ve gündüzü gece üzerine setir kılmasıyla tasarruf buyurması kudret-i kaahire sahibi olduğuna delâlet eder. Keenne elbise giyen kimseyi elbise setrettiği gibi gece gelince gündüzü, gündüz gelince geceyi setrettiği her zaman içinde bulunduğumuz halattan ve görülen ahvâldendir. Yahut sarığın dürümleri gibi Vacip Tealâ birbiri arkasında geceyi gündüz ve gündüzü gece üzerine dürmek suretiyle onlarda intizam üzere daima tasarruf eder. Çünkü kelimesinin manâ-yı lûğavisi; dürer manâsına olduğuna nazaran geceyi gündüzü sarık düğümü gibi yekdiğerine dürer demektir. Şu dürümün devamlı olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzarî siyğası varid olmuştur.
Şemsile kameri kendi emrine mutî ve münkâd kıldı ki onlar tâyin olunan zamana kadar mihver-i lâyıkında cereyan eder ve her-biri tâyin olunan devrelerinin nihayeti gelmeyince bir an bile durmaz. Canib-i ilâhîden aldığı emrüzere devreder ve emr-i İlâhîye bir saniye bile muhalefet etmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile güneş gündüzün ve kamer gecenin sultanlarıdır. Çünkü; bu âlem-i süflinin bir çok işleri şemsle kamere merbut olduğundan maslahat-ı âlem onların cereyanlarına bağlıdır ve bu cereyan yevm-i kıyamete kadar devam eder. Zira âyette eceI-i müsemmd ile murad; yevm-i kıyamettir.
Vacip Tealâ bu âyette vahdaniyetine ve kudret-i kâmilesine delâlet eden delâil-i felekiyesinden üçünü zikretmiştir: Birincisi: Semevât ve arzın bu ecsâmı azîme üzerine nizâsız ve kavgasız halkolunması Halik'ınm vahid-i hakiki ve kudret-i kâmile sahibi olmasına delâlet eder. İkincisi:' Leyi ü nehârdan her birinin ahar üzerine galebe etmek suretiyle hallerinin değişip durması ve zıya ile karanlıktan her birinin azamet ve mehâbetleriyle beraber yekdiğeriyle çarpışıp intizam, üzere birinin gelip o birinin gitmesi daimî bir galib-i kaahir olan Vacip Tealâ'nm vücuduna delâlet eder. Üçüncüsü: Şemsle kamerin şu görülen İntizam üzere tehallüf etmeksizin cereyanları Halik Tealâ'nm vücuduna ve kudret-i kâmilesine delâlet eder.
Mükellef olan insanlar iyi bilmelidir ki şu görülen mahlukât-ı cesimeyi halketmeye kaadir olan Allahü Tealâ her şeye ve herkese galip ve âsîlere azap etmeye ve tevbe edenlerin günahlarını mağfiret etmeye dahî kaadirdir. Günahkârların günahlarını şiddetle: mağfiret edici olduğundan dünyada kâfirlerin azaplarını ta'cîl et-; mediği gibi umum kullarına ihsanını dahî esirgemedi. Eğer mağfi-i ret-i İlâhi olmasaydı günahkârların günahlarına nazaran ihsan ka-; püarını kapardı. Halbuki ihsan kapıları daima açıktır.
Hulâsa; âlemin hakka mukarin olarak halkedildiği, gecenin! gündüze, gündüzün geceye kalbolunduğu, şems ve kamerin müsah-har olduğu ve bunlardan ibret alarak iman edenleri Vacip Tealâ'nm mağfiret edici olduğu, ibret almayıp iman etmeyenlere azap edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:6
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden âfâkî delilleri :| dan sonra insanların nefsine müteallik olan delilleri beyan üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile nefs-i vahide murad; Hz. Âdem ve zevci ile murad; Hz. Havva'dır. İnsan ünsiyete müptelâ olduğundan ünsiyet için Cenab-ı Hak Hz. Adem'e zevcesi Havva'yı halk buyurdu. Dünyanın vakt-i merhu-nuna kadar i'mârı insanla olup insanın çoğalıp dünyayı ihata etmesi ise tenasüle muhtaç olduğundan Âdem'le Havva arasında akd-i izdivaç husul bulmakla evlâd ve emsali tekessür etti ki bir ana ile bir babadan lâyüad insanlar hasıl olmuştur. İşte bu ahvâl ile beraber insanda olan acîb ve garîb azaların ve o azalarda mevcut olan sanayi-i garibenin cümlesi vahdaniyet-i İlâhiyeye delâlet eder.
Bu âyette in ' a m la murad; hayvanâttan koyun, keçi, deve ve sığırdır. Zevç ile murad; erkek ve dişidir. Bunların aslı dört nevi ise de zevçle zevce sekiz olduğundan âyette sekiz zevç denilmiştir.
Şu zikrolunan hayvanatın evvelen Cennet'te halkolunup saniyen dünyaya inzal olunduğu mervidir. Bu rivayetin sahih olduğu kabul olunduğuna nazaran «hayvanâtı inzal etti» tabiri hakikattir, mecaz değildir. Binaenaleyh; te'vile de hacet yoktur.
Yahut inzal ile murad; levh-i mahfuzda hayvanâtın hal-kolunduklarına dair olan kaza ve kaderin inzal olunmasıdır. Çünkü; levhi mahfuzda kaza olunan şeyin yer yüzünde vukuu kazanın inzaliyle hayvanâtın vücudu keenne o kazanın inzali sebebiyle olduğundan hayvanât inzal olunmuş gibidir.
Yahut hayvanâtın inzal olunması yla murad; Hayvanâtın gıdası olan nebatatın inzal olunmasıdır. Çünkü; hayvanatın gıdası semadan nazil olan yağmurla hasıl olduğundan keenne nebatat semâdan nazil olmuş gibi olduğu cihetle hayvanatı inzal etti denilmiştir ki hayvanatın gıdası olan otların kökü semâdan nazil oldu demektir. Zira; rahmet nazil olmasa ot bitmez, ot bitmeyince hayvanât yaşayamaz. Binaenaleyh; hayvanâtın yaşayabilmesi semadan nazil olan rahmete muhtaç olduğundan mecaz ta-rikıyla hayvanâtı semâdan inzal etti denilmiştir.
Zulüm ât1seIdseyle murad; nutfe olarak pederinin sulbünde bulunmak ve sonra vakt-ı merhunu geldiğinde anasının rahmine intikal etmek, ananın rahminde uyuşmuş kan olarak bir müddet durduktan sonra çocuk halini iktisabla validesinin karnına çıkmaktır ki gerek pederinin sulbü ve gerek validesinin karnı ve rahmi her üçü de karanlık mahallerden ibarettir. İnsan evvelen nutfe, saniyen validesinin rahminde uyuşmuş kan olarak halkolun-duktan sonra cenîıı yani eli ayağı belli çocuk olarak halkolunduğu cihetle bir nevi hilkatten sonra diğer bir nevi hilkatle halkolunduğu beyan olunmuştur. Bu minval üzere mertebe mertebe halkolunup sonra kisve-i insaniyeyi bürünerek dünya yüzüne çıkması vahdaniyet ve kudret-i İlâhiyeye delâlet-i kâfiyeyle delâlet eder.
İşte beyan olunduğu veçhile insanları ef'âl-i garibesiyle halke-den Allahü Tealâ, enva-ı terbiyeyle kemâlâta da isal eder. Cümle ^mahlûkât mülküdür, O'nun-gayrı mülk sahibi yoktur. Gerçi dünyada bazı emlâke insanlar mâlik iseler de onların malik olmaları ariyet ve mecazdır. Zira hakiki mülk; Allah'ındır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ mülkünde dilediği veçhüzere tasarruf eder, hiç kimse karışamaz. Vacip Tealâ herşeye mâlik ve vahid-i hakiki olunca ibadete müstehak ancak zat-ı ulûhiyetidir. Şu halde ibadetini Allah'ın gayrıya sarfedenlerin halleri teaccübe şayandır. Çünkü; Allah'ın gayrıya ibadeti: sarfa bir sebep yoktur. Halbuki Allahü Tealâ'ya ibadeti icab eder bir çok sebepler mevcuttur. İşte şu esasa binaen Ce-na-ı Hak müşriklerin halleri teaccübe şayan ve bir emr-i münker olduğuna işaret için inkâra ve teaccübe delâlet eden ve edât-ı istij-
Kâmolan lafzıyla buyurmuştur. Yanı "hâl böyle olunca niçin ibadetinizi gayra sarfedersiniz?» demektir.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yt âyet:
…
Çünkü; insan babasının sulbünde nutfe olarak bir müddet habsolunduktan sonra ana rahmine inerek habsolunup ba'dehu ana rahminden karnına intikal etmek suretiyle bir çok mertebeler katedip acîb ve garîb suretlere girdikten sonra insaniyet halini iktisabla dünyaya çıkabiliyor.
Zümer 39:7
demektir.
Vacip Tealâ insanları nefs-i vahidden evsaf-ı adîde üzere halk ve insanlar için hayvanâttan sekiz sınıf inzal ettiğini ve üç karanlık içinden kat'-ı mesafe ve meratip ederek bu dünyaya çıkardığını ve bilûmum memlûk kendinin mülkü olup başkasının iştiraki olmadığını ve binaenaleyh; mabudun bilhak ancak zat-ı ulûhiyeti olup kendinden gayrı ibadete lâyık bir kimse olmadığı halde müşriklerin ibadetlerini Allah'ın gayrı putlara sarfetmeleri taaccübe şâyân ve münkerâttan olduğunu beyandan sonra kâfirlerin küfürlerinin zararları ancak kendilerine ait olduğunu beyanla tehdit etmek üzere buyuruyor.
Yani; imanı icabeder bir takım aklî ve naklî deliller mevcut, zahir ve batm nimetler meydanda iken onların cümlesini nazarı ehemmiyete almıyarak küfrederseniz Allahü Tealâ sizin iman ve ibadetinizden ganîdir, hiç bir gûnâ ibadetinize ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; sizin imanınızın faydası ve küfrünüzün zararı size aittir. Zira; Allahü Tealâ menfaat ve mazarrattan münezzeh bir ga-niyy-i mutlaktır, asla ihtiyaçtan beridir. Bununla beraber Allahü Tealâ kulları için küfre razı olmaz. Zira; Allahü Tealâ kullarına merhamet sahibi olduğundan merhameti icabı kullarının zararına razı olmaz. Çünkü; kulları fıtratta marifet ve iman üzere halkolun-duklarmdan Allahü Tealâ halkolundukları gayenin gayrı; olan küfürlerine elbette razı olmaz. Eğer Allah'ın nimetlerini nazar-ı iti-bare alarak imanınızla şükrederseniz Allahü Tealâ razı olur. Zira; siz Rabbınızm emrine imtisal ederek iman ve nimetlerine şükredince Allahü Tealâ sizden razı olduğu gibi şükrünüzün sevabını kat kat verir, amma şükretmezseniz Rıza-yı İlâhîden mahrum olursunuz.
Kâfirlerin küfrünü ve müminlerin imanını halkeden Allahü Tealâ'dır. Zira; kâfirler iradelerini küfre sarfedince
da onların küfürlerini irade eder. Ancak irade; rızayı icab etmediğinden razı olması lâzım gelmez. Zira; ilm-i Kelâmda beyan olunduğu veçhile rıza; iradenin gayrıdır. Her rızâ olan yerde irade olur ancak her irade olan yerde rıza olmaz.
Vacip Tealâ küfredenlerin küfürlerinin zararı ve şükredenle-rin şükürlerinin faydası kendilerine ait olduğunu beyandan sonra hiç bir kimse başkasının günahından mes'ul olmıyacağını beyan etmek üzere buyürüyor.
Yani; mükellef olan her insan için lâzım olan emr-i İlâhîye imtisal ve nehy-i sübhânîden içtinâb ederek nefsini günahlardan hıfzetmektir. Zira; hiç bir kimse diğer bir kimsenin vizr ü vebalini götürmez. Herkes kendi yükünü ve günahım çeker. Şu halde emre imtisal etmeli ki vaad-i İlâhî olan sevaba nail olup azaptan kurtulmalı, bu dünyadan sonra sizin varacak merdiniz ancak sizi en-va-ı nimetleriyle terbiye eden ve besleyen Rabbınızm huzur-u manevîsidir. Huzur-u İlâhîye varınca Rabbımz size dünyada küçük, büyük, gizli, aşikâr, iyi ve kötü her ne gibi amel işledinizse onları birer birer haber verir. Zira; Allahü Tealâ kalplerinizde olan gizli esrarınıza muttalîdir. Binanealeyh; herkesi kendi ameline göre mü-cazâat eder ziyade ve noksan olmaz. Çünkü; hepsini, ayniyle bilicidir.
Bu âyet-i celile; gerek umur-u dünyada gerek umûr-u âhirette insanlar için bir düstûr-u a'zamdır. Zira; hiç bir kimsenin diğerinin günahından mesul olmaması her iki cihanda carî bir kaide-i umûmiyedir ve makul olan da budur.
Zümer 39:8
Vacip Tealâ şirkin batıl ve zat-ı ulûhiyetinin mabudun bilhak olduğunu beyandan sonra müşriklerin mesleklerinde tenakuz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanlardan birine bir zarar ve musibet isabet ettiğinde kemal-i tazarru' ile Rabbısına iltica eder olduğu halde o musibetin üzerinden kaldırılması için dua eder, sonra o zarar taraf-ı İlâhîden nimete tebeddül edip Rabbısınm lutf u ihsanını görünce bundan evvel zarar zamanında kendisine dua ettiği Rabbısım unutur ve Allahü Tealâ için bir çok şerikler itikat eder ki tarîk-ı İlâhîden kendisi çıktığı gibi başkalarını dahî doğru yoldan çıkarsın.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insanla murad; cins-i-insan ve bilhassa insanlar içinden kâfirlerdir. Zira; zarar isabet ettiğinde Rabbısına iltica edip o zarar zail olduğunda Rabbısını unutan kâfirlerdir. Zararla murad; mutlaka insanın gerek kendine, gerek malına, gerek evlâd ü lyâline hastalık ve saire gibi sevilmeyen şeylerdir. Dua ile murad; bu gibi sevilmeyen şeylerin izalesi için Cenab-ı Hakka iltica etmektir. Şu halde müşriklerin hallerinde tenakuz vardır. Çünkü; kendilerine bir zarar isabet ettiğinde o zararı üzerlerinden kaldıracak ancak Vacip Tea-lâ olduğunu itikat ve el kaldırıp dua eder, zarar zail olunca derhal unutur, itikadını değiştirerek bir takım âciz putlara ibadet eder. Halbuki menfeat ve mazarratı halk ve izâle eden Allahü Tealâ olunca ahvalin cemisinde Allahü Tealâ'ya ibadet ve iltica etmek lâzımken zarar zamanında Allah'a iltica edip başka zamanda Allah'ın gayrıya ibadet etmek tenakuzdan başka bir şey değildir.
Allahü Tealâ'ya şerik itikat ederek şirketmek kendi ihtiyarı iledir, bundan maksadı; kendisi doğru yoldan çıkmak ve halkı da çıkarmaktır. Çünkü; kâfirlerin küfr ü dalâletleri nefislerine münhasır değildir, belki evlâdına, ahfadına, sair akraba ve ehibbâsma dahî sirayet eder. Binaenaleyh her kâfir; hem dâl hem de mudildir.
Hulâsa; insanın hiç bir halde kararı olmadığı ve zarar zamanı Allah'a dua edip zarar zail olduğunda Rabbısmı unuttuğu ve yoldan çıkmak için Allahü Tealâ'ya bir takım şerikler itikat ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ müşriklerin şirklerini beyandan sonra onları şirkten menetmek üzere buyuruyor.
Çünkü; irtikâb ettiğin küfür sebebiyle sen ebeden Cchennem'de muazzep oluculardansın. Binaenaleyh; küfrünle temettuun az bir zamandır. O azıcık zamanda küfürle mağrur olup küfrü kendine sermaye addettiğinden Cehennem ateşine müsahib-sin» demekle müşrikleri tehdit et.
Bu âyet her nekadar zahirde emir ise de kâfirleri küfürden meniçin varid olmuştur. Çünkü; bir kâfire «Haydi sen küfrünle azıcık bir zamanda temettü' et. Zira; nasıl olsa bu küfürden vazgeçmedikçe Cehennem'de yanacaksın» demek «Sen küfre güvenme. Çünkü; küfür seni kurtaramadığı gibi helakine bâdî ve bais olacak» demektir. Şu halde kâfiri; küfründen dolayı korkutmaktan başka bir şey değildir.
Zümer 39:9
Vacip Tealâ kâfirlerin su-u hallerinden bazılarım beyandan sonra ehl-i imanın hallerinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte itaat ve ibadet eden mümin hayırlıdır. Zira; âhiretten korkar ve Rabbısmdan rahmetini rica ile vezâif-i ubudiyetinde devam eder. Çünkü mümin; kâfir gibi zarar isabet ettiğinde Rabbısmı bilip zarar zail olunca Rabbısmı unutmadığından ubudiyet noktasında devamlıdır ve kâfir gibi itikadında tered-düd yoktur. Zira; gerek zarar gerek menfeat olsun; her birini Al-lah'dan bilir ve her zaman Allah'a itlica eder, her iki surette ibadetine halel getirmez. Binaenaleyh; mümin, itikadı daima tebeddül eden kâfirden elbette hayırlıdır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Cenab-ı Hak mümini medhiçin evsafı memduhâdan secde ve kıyamla tavsif ve secdede ibadet manâsı daha ziyade zahir olduğundan secdeyi kıyam üzerine takdim buyurmuştur.
Müminin bu kadar ibadetle meşgul olduğuna iki sebeb beyan olunmı şjtur : Birincisi: Âhiretten korkması, ıkıncisi .v Rabbısından lûtf u ihsan ümid ederek derecâta nail olmasını arzu etmesidir. Yani müminin devamlı ibadeti; iki şey üzere mübtenidir : Birincisi: Allah'ın emrine imtisal ile günahkârlar için hazırlanan azab-ı Cehennem'den kurtulmaktır. İkincisi: Allah'a ibadetle eltâf-ı İlâhiye ve eltâf-ı süphani-yeye nail olmaktır. Müminin korkuyla ümit arasında yaşaması lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Geceyle ibadet gündüzdeki ibadetten efdal olduğuna işaret için Vacip Tealâ kâfire karşı mümini medihde geceyle ibadet ettiğini beyan buyurmuştur. Çünkü gecede ibadet; riyadan ârî olduğu gibi huzur-u kalple olduğundan elbette efdaldir. Zira; Amellerin efdali zahmetli olanıdır) hadis-i şerifine de muvafıktır ki gece uyku zamanı olduğundan ibadetle meşgul olmak elbette zahmetlidir. Binaenaleyh; fazileti Ğ& ziyadedir.
Vacip Tealâ kâfirlerin evsaf-ı zemîmelerinden ve müminlerin evsaf-ı memduhalarmdan bazılarını beyandan sonra müminleri ilimle, kâfirleri cehille tavsif etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Sen hakkı beyan ve ilmiyle beraber amelin ilimsiz amel üzerine şerefli olduğuna tenbih olmak üzere kâfirlere hitaben de ki «Hakâyik-ı ahvâle vakıf olan ve mesail-i itikadiye ve diniyesini bilip mucip ve muktezâsıyla amel edenlerle hakâyık-ı ahvale vakıf olmayarak cehl ü dalâl üzere hareket eden ve mesail-i diniyeden behresi olmayanlar mertebede, beraber olabilir mi? Elbette olamaz».
Bu âyet-i celilede erbab-ı ilmin rütbe-i bâlâ ashabından olup erbab-ı cehlin derece-i süflâda olduğuna tenbih vardır. Çünkü; kelimesiyle sual şu iki fırkanın mertebede müsavi olmalarını inkâr ve kâfirleri tekdir içindir. Zira; Allah'ı ve sıfatını bilip, isimlerini zikir, emrine imtisal ve nehyinden içtinab ederek mucibiyle amel edenlerle bunlardan hiç birini tanımıyarak cehalet üzere yol tutup gidenler elbette müsâvî olamadığı gibi müsavi olmaları da hikmete ve adalete muvafık olamaz. Çünkü; ilmi olanlar durub-u emsal ve nasayihten ibret alır, aklı olanlar düşünür, fikirleriyle tefekkür sayesinde menfeat ve mazarratlarım bilir ve onunla amel ederler ve akibet fevz ü necat bulurlar. Bu gibi tefekkür; erbab-ı ilmin şanı olup cehelenin şanı olmadığına işaret için hasra delâlet eden lâfzı ile tezekkür akıl sahiplerine tahsis olunmuştur ki bununla kâfirlere ta'rîz de vardır. Yani «müşriklerin akılları varsa da o akıldan intifa etmediklerinden keenne akıl sahibi değiller ki ilmin kadrini, şerefini, menfaatini ve cehlin de-nâetini ve mazarratını düşünebilsinler, halbuki düşünemezler. Zira; düşünmek; akıldan intifa edenlerin şanlarıdır» demek olur. Bu âyette akIla murad; akl-ı kâmil olduğuna işaret için lâfzı ta'zîme delâlet eden elif lâm ile varid olmuştur. İşte şu esasa binaen kütüb-ü fıkhiyemizde beyan olunduğu veçhile zararını ve faydasını bilmeyen sefih, mülkünde tasarruftan men ve kendine bir vasî tayiniyle o vasî tarafından umuru tesviye olunur. Zira; sefih mecnun olmayıp her ne kadar aklı varsa da aklında kemâl olmadığından kendi umurunu tesviye etmekten ve onu düşünmekten acizdir. İşte ufak bir hane umurunu düşünmekte, onu düşünecek kimsenin aklında kemâl olmak lâzım olunca âsıyâb-ı umurda ve bilhassa bir devlet işinde bulunanların akıllarında kemâl, tedbirlerinde isabet şart olduğundan süfehâya teslim olunan işlerde hayır olmadığı gibi süfehânm idare ettiği memlekette dahî beka olmaz. Zira; kendi işini bilmeyen sefihin, umumun işini hiç bilmi-yeceğinde şüphe yoktur.
Vacip Tealâ ilim sahipleriyle ilmi olmayanların müsavi olmadıklarım, menfeat ve mazarratı düşünmenin akıl sahiplerine mahsus olduğunu beyandan sonra ehl-i imana lâzım olan ef'âl-i marzi-yeyi beyan etmek üzere buyuruyor,
Yani; ey Resulü muazzam! Benim sözümü sen onlara tebliğ et ve de ki «Ey benim şu kullarım ki onlar vahdaniyyet-i İlâhiyeyi kalpleriyle tasdik ve lisanları ile ikrar ederek iman ettiler. Siz Allah'ın emirlerine imtisal ve nehiylerinden içtinâb etmek suretiyle sizi enva-ı nimetleriyle terbiye eden Rabbınıza ittikâ edin ki nei> sinizi Cehennem azabından vikaaye edesiniz».
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehli imanın şereflerine işaret ve emrolunan ittikâmn şanına itinaya delâlet için ibâd lâfzı Vacip Tealâ'dan kinaye oları mütekellim yâ'sına muzaf olarak varid
olmuştur.
Fahri Râzi'in beyanı veçhile günahla beraber imanın bekasına âyette delâlet vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak ehl-i imana ittikâ ile emretti. İttikâ ise haram olan şeylerden sakınmaktır. Eğer imanla masiyet birleşmese ve masiyet olan yerde iman bulunmasa mümine, mümin olduğu halde masiyetten içtinâbla emrin manâsı olmazdı. Halbuki emrolunmuştur. Şu halde masiyet; imana mani olmaz.
Vacip Tealâ ittikâ ile emirden sonra .Htikânın faydalarım beyan etmek üzere buyuruyor
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile /iaşene yle murad; emni-_ yet-i tâmme, sıhhat~ı beden ve afiyet-i kâmiledir. Bunların cümlesinin kemâli âhirette olduğundan «Bu dünyada ihlâs üzere amel edenler için âhirette afiyet-i tâmme var» demektir. 1hsânla murad; Cenab-ı Hakkı görmüş ve huzurunda bulunmuş gibi amel etmektir. İhsanın ittikâ cümlesinden olduğuna işaret için bedelinde varid olmuştur. Bu dünyada lâyıkı veçhüzere ibadet etmek suretiyle ihsan edenler için verilecek sevabın ve afiyetin pek büyük olduğuna işaret zımnında lâfzı tazime delâlet-i tenvin ile nekre olarak varid olmuştur. Arzla. murad; arz-ı Cennet olmak ihtimali var ise de esah olan arz-ı dünyadır. Zira; «Memleketinde ihlâs üzere amele muktedir olamayan amel edebileceği mahalle hicret etsin. Çünkü; Allah'ın arzı boldur, istediği mahalle gitsin» demektir.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet;
…
çünkü;
Zümer 39:10
Yani; kendi vatanında ibadete bir takım maniler arasında zuhur eden meşakkatlere sabrederse hesabsız ecir verilir, eğer memleketinde âdâb-ı diniyye ve ahkâm-ı şer'iyyeyi edâ etmekte müşkülât görürse başka diyara hicret etmekten çekinmesin. Zira; hicrette tesadüf edeceği meşakkate sabredenlerin sabırlarına mükâfat olarak ecirleri hesabsız verilir. Onlara verilen sevabın hesabla ve saymakla zabtı mümkün olamaz.
Bu âyette vatanında ahkâm-ı diniyyeyi edadan âciz olanları hicrete teşvik vardır ki hicrette görülecek müşkilâtı nazarı itibare alarak hicreti terkle ibadette kusur edenlerin mazur tutulmayacaklarına dahî işaret vardır. Zira arzın vüs'atini ve hicrete elverişli olduğunu beyan etmek; kendi beldesinde ibadete mani olduğundan dolayı ibadeti terkedenlerin mazeretlerinin red olunup kabul olun-mıyacağını beyandır, emr-i diyanet için hicret; sünnet-i enbiyâ ve âdet-i sulehâdır.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resûlullah'm «Ehl-i sabrın ecirlerini beyan hakkında yevm-i kıyamette mizan kurulur. Amel sahipleri her nevi amellerini terazide tarttırırlar, herkes ameline göre ecrini alır, ancak belâya ve mesâibe mübtelâ olanların sabırlarına terazi ve tartı olmaz, belki onların ecirleri üzerlerine dökülür,. hesabı olmaz. Hatta dünyada afiyetle geçenler keşke dünyada cesetleri makaslarla kesilmiş olsaydı da bu dereceye onlar da nail olsalardı, bunu isterler lâkin âhirette istemek fayda etmez» buyurduğu mervidir.
Hulâsa ehl-i iman için haram şeylerden ittikâ etmek vacip olduğu ve bu dünyada güzel amel edenler için âhirette büyük ecir olduğu ve vatanında amel edemiyenlerin amel edebilecekleri bir beldeye hicret etmeleri lâzım geldiği, amelde ve hicrette görecekleri müşkilâta sabırlarının ecri hesabsız olacağı bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:11
Vâcip Tealâ Resulüne vaki olan bazı vesâyâsını beyandan son arı beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; ey Habibim! Sen ümmetine «Ahkâm-ı dini tebligatta ve emr-i dini edada ve Allah'a ibadette ihlâsla emrolundum. Zira; tev-hidde ihlâs edip şirketmemek ve diyanette rızâ-yı Bârîyi gözetmekle memurum» de ki ümmetin de ibadette İhlasın lüzumunu bilsinler, umur-u dinde riya ve şirk etmesinler, emr-i dine müminlerin evvel başlayanlarından olmakla emrolunduğunu söyle ki emr-i dine sür'atle başlamak lâzım olduğunu bilsinler ve dine yapışmakta kusur etmesinler.
Bu âyet-i celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insana lâyık olan mertebenin tahsili vacip olduğuna delâlet eder. Çünkü bütün tekâlif-i İlâhiyenin hulâsası; ikidir : Birincisi: İnsana lâyık olmayan muharremâttan içtinâb etmektir, ikincisi: Lâyık olan şeyleri tafsil etmektir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ içtinâb lâzım olan muharremâttan kaçınmak mukaddem olduğuna işaret için evvelen ittika ile emir buyurduktan sonra ikinci mertebede bu âyetle tahsili vacip olanlara işaret buyurmuştur.
Bu âyette de emir ikidir. Zira ibadetin ve tahsili lâzım olan amelin iki kısmı vardır : Birincisi: A'mâli kalbiye ve ibadette ihlâstır ki bu kısmın emr-i mühim olduğuna işaret için Ce-nab-ı Hak takdim buyurmuştur. İkincisi: İslâmda ve ibadette sair kimseler üzerine sebkat etmektir ki ibadette ve emr-i dini edada ağırlık göstermemektir. Bu kısım aza-yı cevariha teal-lûk ettiği cihetle Cenab-ı Hak evvelkine nisbetle kolay olduğuna işaret için ikinci mertebede beyan buyurmuştur. Ayette emrin birisi; a'mâl-i kalbe, diğeri; a'mâl-i cevariha teallûk ettiği cihetle tekrar yoktur.
Âyette bizim Peygamberimizin Allah'ın Resulü olduğuna ten-bih vardır. Zira evvel-i müslim olmak; o şeriatin ahkâmını herkesten evvel bilen olmasını icabeder. Herkesten evvel ahkâm-ı şeriatı, bilen; elbette o şeriatin sahibi ve taraf-ı İlâhîden gönderilmiş bir resul olacağında şüphe yoktur.
Zümer 39:12
Vâcip Tealâ Resulüne vaki olan bazı vesâyâsını beyandan son arı beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; ey Habibim! Sen ümmetine «Ahkâm-ı dini tebligatta ve emr-i dini edada ve Allah'a ibadette ihlâsla emrolundum. Zira; tev-hidde ihlâs edip şirketmemek ve diyanette rızâ-yı Bârîyi gözetmekle memurum» de ki ümmetin de ibadette İhlasın lüzumunu bilsinler, umur-u dinde riya ve şirk etmesinler, emr-i dine müminlerin evvel başlayanlarından olmakla emrolunduğunu söyle ki emr-i dine sür'atle başlamak lâzım olduğunu bilsinler ve dine yapışmakta kusur etmesinler.
Bu âyet-i celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insana lâyık olan mertebenin tahsili vacip olduğuna delâlet eder. Çünkü bütün tekâlif-i İlâhiyenin hulâsası; ikidir : Birincisi: İnsana lâyık olmayan muharremâttan içtinâb etmektir, ikincisi: Lâyık olan şeyleri tafsil etmektir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ içtinâb lâzım olan muharremâttan kaçınmak mukaddem olduğuna işaret için evvelen ittika ile emir buyurduktan sonra ikinci mertebede bu âyetle tahsili vacip olanlara işaret buyurmuştur.
Bu âyette de emir ikidir. Zira ibadetin ve tahsili lâzım olan amelin iki kısmı vardır : Birincisi: A'mâli kalbiye ve ibadette ihlâstır ki bu kısmın emr-i mühim olduğuna işaret için Ce-nab-ı Hak takdim buyurmuştur. İkincisi: İslâmda ve ibadette sair kimseler üzerine sebkat etmektir ki ibadette ve emr-i dini edada ağırlık göstermemektir. Bu kısım aza-yı cevariha teal-lûk ettiği cihetle Cenab-ı Hak evvelkine nisbetle kolay olduğuna işaret için ikinci mertebede beyan buyurmuştur. Ayette emrin birisi; a'mâl-i kalbe, diğeri; a'mâl-i cevariha teallûk ettiği cihetle tekrar yoktur.
Âyette bizim Peygamberimizin Allah'ın Resulü olduğuna ten-bih vardır. Zira evvel-i müslim olmak; o şeriatin ahkâmını herkesten evvel bilen olmasını icabeder. Herkesten evvel ahkâm-ı şeriatı, bilen; elbette o şeriatin sahibi ve taraf-ı İlâhîden gönderilmiş bir resul olacağında şüphe yoktur.
Zümer 39:13
Vâcıp Tealâ ihlâs ve ibadetin emr-i vücup için olduğuna işaret, etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resulü zişân! Sana muaraza eden kâfirlere hitaben de ki «Eğer ben Rabbımın emrettiği ihlâsı terkle sizin ülfet ettiğiniz şirke meylederek Rabbıma isyan edersem yevm-i azîm olan kıyamet gününün azabından elbette korkarım». İşte Habibim! Sen âsîlere böyle demekle yevm-i kıyamette azabolacağmı bildir ki isyandan vazgeçsinler ve iman etsinler.
Vacip Tealâ kıyamette vaki olacak ahvâlin şiddetine işaret için yevm-i kıyameti azametle tavsif etmiştir. Asîleri isyandan mende mübalâğa için Resulüllah celâlet ve azamet-i sânla beraber ma'si-yet üzere terettüp edecek azaptan korktuğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; efdal-i enbiyâ olduğu halde günahın azabından korkunca sair nasm korkması lâzım olacağında şüphe yoktur.
Zümer 39:14
Vacip Tealâ Resulüne tarafı İlâhiden ibadet etmeye memur olduğunu ümmetine ihbar etmesini emrettikten sonra Allah'ın gay-rıya ibadet caiz olmayıp ancak ibadetin Allahü Tealâ'ya mahsus ©iduğunu beyan etmesini emretmek üzere buyuruyor.
Çünkü; siz hava ve hevesinize tabi olur, efkâr-ı fâside-nizle amel eder ve Allah'ın gayrı ibadete lâyık olmadık bir takım putlara ibadet ederek Allah'a şirk ediyorsunuz. Bunun cezası; elbette zarar u ziyan ve akibt.' azab-ı niyrândır.»
Bu âyette Allah'ın gayrı istediklerine ibadetle emir; müşrikleri şirkten men ve tehdid içindir, hakiki emir'değildir. Zira; tevhidin delillerini ve tevhidi itikatta vaki olacak saadetin tafsilâtını beyandan sonra şirkin zararı tamamen zahir olduğundan «Ey kâfirler! Hakikat tamamen anlaşılmıştır. Siz istediğinize ibadet edin, Allah'ın gayrıya ibadetten lâzım gelecek zararı gözünüze alın, arzu ettiğinizi işleyin» demektir ki «Akibet zararını göreceksiniz, ne yaparsanız yapın» demek olur.
Lisanımızda muhavere esnasında bir fenalığa müptelâ olan kimseyi o fenalıktan men için evvelâ o fena olan şeyin fenalığına dair bir takım delillerle onun fenalığı ve ondan hasıl olacak mazarrat beyan olunur, fakat müptelâ olan kimsenin vazgeçmiyeceği anlaşılınca daha ziyade tevbih ve tekdir için «Hâl böyledir. Sen istediğini işle, bildiğin elindedir. Zira; nasihat dinlemiyorsun» denir. İşte şu muhaverede «Sen istediğini işle» demek hakiki bir emir olmadığı gibi âyeti celüede «Dilediğinize ibadet edin» demek hakiki emir değil belki müşrikleri tehdittir.
Zümer 39:15
Vacip Tealâ kâfirleri küfürden şiddetle men'için buyuruyor.
ki bunun fevkinde bir zarar olmaz. Çünkü; cümle zararlar yevm-i kıyamette olacak zararlara nisbetle yok mesabesindedir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfir sermaye-i asliyesi olan ömrünü küfre sarfetmekle zayi ettiğinden ticaretten mahrum olduğu gibi asıl sermaye boşa gitmiş ve i'lân-ı iflâs etmiş, binaenaleyh; saadet yerine felâkete duçar olmakla ebedî zarar-ı azîm içinde kalmış ve açık bir hüsrana mâlik olmuştur. Yalnız kendinin zararıyla iktifa etmemiş kendine mensup olan evlâd ü ıyalini yoldan çıkarmak ve onlara küfrün yollarım öğretmekle onları da zarar-ı azime duçar etmiştir. Hatta evlâd ü lyâli onun gittiği yola gitmemekle nefislerini Cehennemden kurtarıp mümin olarak Cennete gitmiş olsalar bile ebedî o kâfirden iftirak ettikleri cihetle zarar etmişlerdir. Çünkü; bir aile halkı beraber bulunarak Cennette zevk etmeleriyle içinden bazılarının ehl-i nar olarak ayrılıp gitmesi elbette müsavi olamaz.
Bui âfette beyan olunan hüsranın gayet büyük olup bu-dünyada ukut-uj beşerin idrâkten aciz olduğuna işaret için vak'anm büyüklüğüne delâlet eden ve tenbih için olan kelimesi ve zarardan başka hiç bir şey olmadığına işaret için hasra delâlet eden lâfzı ve bu zararın meydanda bir zarar olduğuna işaret için açıklığa delâlet eden kelimesi vârid olmuştur.
Zümer 39:16
Vacid; Tealâ kâfirlerin küfrü zarardan başka bir şey olmadı- ndan sonra bu zararın keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Cehennem'in tabakalarıdır. Nasıl ki Cennet'in dereceleri varsa Cehennem'in de tabakaları ve derekeleri vardır. Altlarında ve üstlerinde tabakaların bulunması ile murad; Cehennem ateşinin tamamiyle onları ihata etmesidir, Ibadla murad; ehl-i imandır. Vacip Tealâ ehl-i imanı kâfirlerin azabiyla korkuttuğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; kâfirlerin küfründen dolayı azaplarım işiten ehl-i iman elbette azap korkusuna binaen imanında ihlâs üzere devam eder.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanı gölgeleyecek şey üst tarafından olursa da alt tarafında bulunan ateş ihatada üst tarafında bulunana benzediğinden alt taraflarında olana da zulel denmiştir. Azabı beyandan sonra azaptan kurtulmanın yegâne çaresi olan ittikâ ile emir; Vacip Tealâ'nın kullarına atûfet ve merhametinin eseridir.
Hulâsa; kâfirlerin hüsranları gayet açık ve zahir olduğu, on-larm alt ve üst taraflarından ateş tabakaları kendilerini ihata edip gölgeleyeceği ve azabın bu derecesini beyanla . Allahü Tealâ'nın kullarını korkutup ittikâya davet ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:17
Vacip Tealâ müşriklere vaki olacak azabım beyandan sonra şirkten içtinâb eden müminlere vaki olacak lütuflarmı beyan etmek üzere buyuruyor
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tağut ile murad; şeytandır. Çünkü şeytan; tuğyanda son derece ileri gittiğinden mübalâğa siyğasiyle tağut denilmiştir. Kâfirler her ne kadar putlara ibadet ederek şeytana ibadet etmemişlerse de putlara ibadete teşvik eden ve alıp götüren şeytan olduğu cihetle putlara ibadet şeytanın emrine itaat ve kendine ibadet demek olduğundar Cenab-ı Hak ehl-i imanı şeytana ibadet etmemeleriyle sena buyurmuştur. Allahü Tealâ'ya inâbe nin manâsı; her şeyi terkle Allahü Tealâ'ya cemi aza&iyle ibadete teveccüh etmektir. Be'saretle murad; mekruhâtın yani sevilmeyen şeylerin tamamen zail olup cemi murâdâtın hasıl olmasiyle sevindirmek ve mesrur etmektir. Şu beşaret; sekerât-ı mevtte: kabirde, yevm-i kıyamette ve Cennet'e girdiklerinde vaki olur. Zira; ehl-i imana bunların cümlesinde birer gûnâ gufran, rahmet ve rahatla tebşirât-ı İlâhiye vu-kubulur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
demektir. Çünkü; her mevkide o mevkiye münasip onlar için hazırlanmış bir hayır var, o hayırla melekler onları karşılar ve tebşir ederler. Binaenaleyh; bu âyette Vacip Tealâ tağut ismine şayan olan şeytandan içtinâbın lüzumunu beyanla Allah'tan maada bilkülliye mahlûkata rabt-ı kalbetmeyip ancak Allah'a rabt-ı kalbetmek lâzım olduğuna işaret buyurmuştur ki her şeyde Cenab-ı Hakka teveccüh-ü tamla teveccüh etmek lâzımdır. Çünkü; her şey Allah'ın kudreti ve iradesiyle vücut bulduğundan Allah'ın gayrı halik olmadığını ve Cenab-ı Haktan başka bir rnüessir-i hakiki bulunmadığını itikat etmek lâzımdır, lâkin bu âlem-i süfli ve esbâbda havadisin zuhuratı ve bilhassa insanların maişetine müteallik olan eşyanın vücudu esbaba tevessüle muallâk olduğundan abdin esbaba tevessülü Allah'a teveccühüne mani değildir. Hatta esbaba tevessül etmeksizin esbabla husul bulacak şeylerin vücut bulmasını gözetmek hikmet-i İlâhiyeye karşı münazaa etmektir. Binaenaleyh; esbabı malumeye yapışmaksızm insanlar için istediği şeyi beklemek tedbir-i İlâhiye muhalefetten başka bir şey değildir. Şu halde insan için gerek umur-u dünya ve maişet hususunda ve gerek âhiret ve rıza-yı Bârîyi tahsil hususunda şeriatın beyanı veçhile esbaba tevessül etmek bir vazife-i diniyye-i mühimmedendir* Zira; tohumu yere ekmeyince yerden ekin bitmez. Ekerse biçer, ekmezse biçemez. Ekmeden ekin bitmesini beklemek Allah'a karşı itirazdan başka bir şey olmadığında şüphe yoktur.
Vacip Tealâ putlara ibadetten ve şeytanın emrine itaatten içtinâb ederek Allah'a iltica edenler için tebşirât-ı uzmâ olduğunu beyandan sonra Hakka ittibâ eden kullarının tebşirâta şayan olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şeytana itaattan içtinâb edip bilkülliye Allah'a teveccüh edenler için enva-ı hayratja müjde olunca ey Habibim! Sen tebşir et şol kullarımı ki onlar bir takım sözler işitirler ve o sözler içinden hak olup sevabı çok olanlardan en ziyade güzel olanlarına ittibâ ederler. Çünkü; onlar hakla batıl arasını tefrika muktedir olduklarından işittikleri sözün Allah'ın sözü veya şeytanın vesvesesi olduğunu bilirler, şeytanın vesvesesini terkle Allah'ın sözüne it-tibâ ederler. Zira enva-ı felâket; şeytanın sözüne ittibâda, enva-ı saadet de Cenab-ı Hakkm emirlerine imtisalde olduğunu bildikleri cihetle hemen saadet cihetine sa'yederler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak saadete sa'yeden kullarını tebşir etmekle Resulüne emretmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ibâdla murad; tağut'a itaattan içtinâp ederek Allah'a teveccüh edenlerdir. Çünkü enva-ı saâdâtın başı ve bilcümle hayratın merkezi ve her kerametin madeni Allah'ın gayrıdan irâzla cemi azasîyle taat-ı İlâhi-yeye ikbâldir.
Ibâdın şerefi; dine temessük ve şeytanın vesvese-sinden irâz, hakla batıl beynini tefrik ve efdal olanı tercihle olduğuna işaret için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak ibâd lâfzı varid olmuştur. Çünkü bu âyette ibâdla murad: bundan evvelki âyette beyan olunan kimseler olduğu için zamirle iktifa ederek denilse olabilirdi, lâkin ibâd'm şerefi ne ile hasıl olacağına işaret olmazdı. Binaenaleyh; ibad lâfzı gelince ismi mevsul ve onun sılasıyla kulların söz dinleyenlerini, o sözün güzel olanlarını tercih edenlerini, iyiyi ve kötüyü farkedip iyi olanlara ittibâ ettiklerini beyanla faziletlerine işaret olunmuştur. Bu işaret ise ism-i zahirle olabilir, zamirle olamazdı. Çünkü zamir; zata delâlet eder sıfata delâlet edemez. Binaenaleyh; ism-i zahir varid olmasıyla ibadın makbul olan sıfatları beyan olunmuştur.
Bu âyette ib âdın işittikleri sözle murad; Kur'-an ve Kur'an'ın emirleridir. Ziyade güzel olanı ile murad; sevabı çok olanıdır. Meselâ Cenab-ı Hak Kur'an'da zalimden intikam almak caiz olduğunu beyan ettiği gibi o zalimi affetmek daha evlâ olduğunu dahî beyan etmiştir. Mümin olan bir kimse bunu işitince affı ihtiyar eder. Çünkü; afta sevap çoktur. Keza-lik Kur'an'da azimetle amel ve ruhsatla amel beyan olunduğu gibi azimetle amelin ruhsatla amelden efdal olduğu dahî beyan olunmuştur. Bunları işiten mümin-i kâmil azimetle ameli tercih eder.
Çünkü; azimetin sevabı çoktur, Kur'an'ı ve Kur'an'dan başka kelâmı işitince Kur'an'a ittibâ eder. Çünkü; Kur'an'a nisbetle şâir kelâmın hükmü yoktur.
Kezalik Allah'ın hâs kulları hasenle ahsen cem'olsa ahsen ile, farzla vacip cemolsa farzla, mendupla vacip cemolsa vaciple amel ederler. Bu âyet-i celile; akaidi diniyede istidlalin vacip olduğuna delâlet eder. Çünkü âmâlin ahsenini haseninden tefrik etmek; delillerini tetkikle olacağından mesail-i itikadiyede mezhebin esahını ve ameliyatta ahsenini aramak ibâd üzerine vacip olduğundan, bunları tefrik ise delâili tetkikle olacağı cihetle ahkâmı, delillerden istidlal etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; ashab-ı izamdan (Osman b. Affan), (Abdurrahman b. Avf), (Talha), (Zü-beyr b. Avvam), (Sa'd b. Ebî Vakkas), (Sa'd b. Zeyd) (R.A.) ha-zarâtı haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Bekir (R.A.) hazretleri iman edince şu isimleri zikrolunan zevât-ı kiram Hz. Sıddîk'm huzuruna gelirler ve imandan sual etmeleri üzerine Ebu Bekir hazretleri imanını haber vermekle beraber bazı nesayihte bulunarak onları imana davet etmesi üzerine derhal imanı kabul ettiklerinden bunları sena makamında bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Şu rivayete nazaran bu zevat-ı kiram Sıddîk-ı a'zarnm daveti üzerine iman etmişlerdir. Âyette onları birkaç veçhile medh ü sena vardır. Çünkü; hakkı işitmek, dinlemek, işittiği sözlerin güzelini intihap ve onun sevabı çok olanını ihtiyar etmek akl ü dirayet eseri ve fazlaca kiyaset ve insaf neticesidir ki şu beyan olunan sıfatlar mezâyâ-yı insaniyenin en yükseğidir.
Zümer 39:18
Vacip Tealâ şu evsafla mevsuf olanları senadan sonra bunların hidayete vasıl olmuş akıl sahipleri olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; hakkı işitip kabule muvaffak olan zevat-ı kiram şu kimselerdir ki Allahü Tealâ'nın doğru yola ve tarik-ı hakka vasıl,kıldığı kimselerdir. Onlar ancak akl-ı selim ashabmdandırlar. Binaenaleyh; onların akılları vehimlerine, itaat ve inkiyâdları hava ve heveslerine galiptir. Zira; vehimlerine ve havây-ı nefsaniyelerine itibar etmezler, daima tarik-ı hakkı aramakla meşgul olduklarından hidayete müstehak ve tarik-ı necatı bulmaya muvaffak olmuşlardır.
Kazî'nin, Beyzâvi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile, hidayet; nejs-i insanîde hasıl bir emr-i hadis olduğundan onun halikı Allahü Tealâ olduğuna ve nefsi insaninin o hidayeti kabule kabiliyeti bulunduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; nefsin, hidayet ve dalâletten her iki zıddm birini kabule kabiliyeti olduğu halde insanın iradesini hidayet cihetine sarfla senaya müstehak olduğu ve onun irade-sini sarfı üzerine Cenab-ı Hakkın halket-tiği bu âyetle beyan olunmuştur. Hidayeti dalâlet üzerine tercihle iradesini sarfa medar "olan kuvvetin akıl olduğuna dahî âyet delâlet eder.
Hidayet ve akıl sıfatlan kendilerinde bulunan zevatın fezail-i ahlâkiyenin en yüksek tabakasında bulunduklarına işaret için yüksek vb uzattur!
Zümer 39:19
Vacip Tealâ hakka ittibâ edenlerin haillerini beyandan sonra Hakka, ittibâ etmeyenlerin hallerini beyan fetmek üzere buyuruyor
Zira; kendi iradesini küfre sarfla ebedî Cehennem'de kalmasına hükm-ü kat'î sadır olunca sen onu Cehennem'den kurtarmağa sa'yedersin lâkin hükm-ü kat'î tağyir kabul etmediğinden onların Cehennem'den halâsları mümkün değildir. Çünkü; ind-i ulûhiyetimizde onların nar-ı cahîmde olacakları hükm-ü kafiye iktiran etmiştir. Binaenaleyh; (Ebu Le-heb) ve emsali kâfirlerin davetine icabet etmediklerine me'yus olup gam çekme ve kendini yorma. Zira; onlar kendi iradelerini küfre sarfedip ondan vazgeçmedikleri için hidayetten mahrumlardır. Şu halde senin onları Gehennem'den kurtaracağım ümidiyle sa'yin semeredâr olmaz. Şu kadar ki senin üzerine vacip olan tebliğ vazifesini yerine getirdiğinden dolayı sende mesuliyet onlarda da itizara mecal kalmaz.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Cehennem'e duhulüne hükm-ü kat'î sadır olan kâfirlerin Cehennem'den halâsına dair şefaatin emr-i münker olduğuna işaret için istifhâm-ı inkârı varid olmuş ve bu inkârın şiddetine işaret için hemze-i istifham tekerrür etmiş, inkârın illet ve sebebine işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü Cehennem'e duhullerine hüküm lâhik olanlar henüz Cehennem'de değillerse de hüküm lâhik olduğundan bilfiil Cehennem'de gibi addolunarak nârda olduğunu beyanla şefaatin caiz olmadığı beyan olunmuştur.
Hulâsa; kelime-i azap kendi üzerine hak ve sabit olup nâra dahil olan kimseyi nârdan kurtarmak için vaki olan va'yin semeredâr olamıyacağı bu âyetten müstefad olan ievaid.cümlesindehdir.
Zümer 39:20
Vacip Tealâ kâfirlerin azab-ı Cehennem'den halâsa lâyık olmadıklarını, altlarında ve üstlerinde ateşten tabakalar olduğunu beyandan sonra onlara mukabil ehl-i Cennet'in altlarında ve üstlerinde dereceleri olduğunu beyan etmek üzere :
Yani; kâfirler için nârdan tabakalar olup o tabakaat-ı nârdan kurtulamazlar lâkin şol müminler ki onlar Rablarının kahrından korktukları için bütün muharremâttan kaçınmakla ittikâ ettiler. Onlar için bir takım konaklar vardır ki o konaklar birbiri üzerine bina kılınmış mertebelerdir. Müminler istediği tabakasında istirahat ederler, o konakların altlarından berrak ve saf nehirler akar, şu lütufların cümlesi Allah'ın kullarına va'didir ve muhakkaktır. Zira; Allahü Tealâ va'dinde hulfetmez. Çünkü; va'dinde hulfetmek yalandır. Yalan ise Allahü Tealâ üzerine muhaldir. Binaenaleyh; şu va'dolunan derecâtın cümlesine müminlerin müttekî olanları nail olacaklardır.
Fahri Hâzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Cen-net'in saraylarının üst tabakaları kuvvette alt tabakalarına müsavidir. Çünkü; fevkânî tabakaların da mebniye olmasıyla tavsif olunması tahtanı olanlar arz üzerine bina kılınıp kuvvetli olduğu gibi fevkanilerin de arz üzerine bina kılınmış gibi kuvvetli ve resânetli olduklarına işarettir.
Zümer 39:21
Vacip Teaiâ âhiretin akıl sahibi olan kimselerin rağbetlerini icabedecek sıfatlarını beyandan sonra dünyanın nefret icabedecek sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
o suyu idhâl etti ve nizamına koydu demektir.
arz içinde kanallar ve pınarlardır, kurur ve yerden kopmağa hazır, olur. sararmış demektir. Çünkü; otlar ve ekinler kuruyunca yeşilliği gider, sararır.
ezilmiş, kırılmış ve saman olmuş demektir. Bu âyetten maksat; dünyanın halini ve bilhassa insan ve hayvanât-ı saire-nin hallerini otların ve ekimlerin hallerine teşbihle insanları insafa davet edip akibet hallerini onlara bildirmektir.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
demektir. Çünkü; şu otların ve ekinlerin ahvalini gözleriyle gören kimseler insanların aynı halde olduğunu bilir. Zira; ömrü ne kadar uzun olsa dahî ö insan bir zamana ulaşacak ki o zamanda benzinin sararacağını, vücuduna zaaf arız olacağını, mafsallarının birbirinden ayrılmaya başlıyacağım ve bir gün saman çöpünü rüzgârın savurup yerinde bir şey kalmadığı gibi ölüm gelip alarak âhirete götüreceğini bilir ve şu ahvali düşünen kimse her ne kadar dünyaya sa'ye-derse de âhiret tedarikinden geri durmaz. Çünkü; düşünen kimse için bu ahvâl her zaman bir ders-i ibrettir.
Yer yüzünde olan suların cümlesinin esası semâdan nazil olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; cümlesinin esası rahmetler ve karlardan hasıl olduğu inkârı kaabil olmayan bir hakikattir. Zira; semâdan kar ve yağmur yağmadığı seneler kökleşmiş esaslı ve nice senelerdenberi akan suların kuruduğu görülmektedir. Bu ise pınarların kökünün semadan geldiğine açık bir delildir.
Zümer 39:22
Vacip'tealâ kendine itaatin vacip olduğunu beyandan sonra şu itaat ancak Vacip Tealâ'nın kalpleri nurlandırmasiyle olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.!
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette sadırla murad; Ebi şerhle murad; İslâmı kabule istidat ve kabiliyetini mükemmel kılmaktır. Kasâvet-i kalple mu
rad; hakkı işitmekten kalbin nefret üzere bulunmasıdır.
Bu âyetin manâsını bilmek; nefs-i insanînin ahvalini bilmeye mevkuftur. Çünkü; Allahü Tealâ cevheri nüfûsun bir kısmını nurânî, şerîf, hayra mail ve ruhâniyete ittisale daima rağbet eder bir halde halketmiştir. İşte bu kısımdan olan nüfus-u beşerde feyz-i' ilâhîyi kabule istidâd-ı tâm olduğundan ahval-i ruhiyeyi ve halât-ı kudsiyeyi kabule müstenid olduğu cihetle az bir sebeple hakkı kabul kuvveden fiile çıkıverir. Binaenaleyh; bu kabilden olan nefisler hidayet-i İlâhiyeden ibaret olan nur-u İlâhîyi kabulde asla tereddüt etmez. Zira; onun kalbi bu gibi hakayıkı kabule geniş ve elverişli olmasına binaen kabulde sıkıntı çekmez. Amma nefs-i insânînin ikinci kısmı kederli, kötü, daima şerre meyyal ve cismaniyete rağbet, ruhâniyete nefret eder bir karanlık içinde bulunduğundan feyz-i İlâhîyi kabule istidadı kısa olduğu cihetle hakkı işitmez ve işittiğini kabule kalbi dar olması sebebiyle asla kabulemeyledemez. Binaenaleyh; hakka dair deliller zikrolundukça kasveti ve nefreti artar. İşte kalb i şerh olunanlar la murad; kısm-ı evvel ve kalbi katı olanlar la* murad; kısm-ı sânıdır. Kısm-ı evvelden olanların hidayet ve kısm-ı saniden olanların dalâlet üzere oldukları beyan olunmuştur ki bu iki kısmın yekdiğerine müsavi olamayacağını beyandır.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu âyetin evveli (Ham-fj za) ve (Ali) (R.A.) haklarında ve ahiri de (Ebu Lehep) ve emsalŞ haklarında nazil olmuştur. Bu âyeti Resulüllah okuyunca huzur-ı$ risalette bulunanlar «Kalbin inşirahı nasıl olur? Ya Resûlallah dediklerinde Resûlullah «Nur-u marifet kalbe girince kalbin kapısı açılır, tevessü' eder» buyurması üzerine ashabı kiram «Buna alâmet nedir?» dediler. Resûlullah «Buna alâmet dar-ı âhirete tedarik üzere bulunmak, Ölüm gelmezden evvel ölüme hazırlanmak ve lüzumundan fazla dünyaya rağbet etmemektir» buyurdukları (İbni Mes'ud) hazretlerinden mervîdir. Allah'ın zikri ehl-i imanın kalplerini yumuşatır ve ehl-i küfrün kalplerini katılaştırır. Çünkü; bir şeyin, mahallin istidadına göre ayrı ayrı tesir yaptığı her zaman görülmektedir. Meselâ güneş bal mumunu yumuşatır, tuzu katılaştırır, hatta tuz suyunu dondurur. Şu halde her şeyin kabiliyetine göre feyzaldığı şüphesizdir.
Zümer 39:23
Vacip Tealâ İslâmiyeti kabul edenlerle etmiyenlerin müsavi olmadıklarım beyandan sonra İslâmiyeti kabul edenlerde imanlarının göstereceği eseri beyan etmek üzere buyuruyor
Bu âyette hadis ile murad; Kur'an'dır. Kur'an'ın manâsında tenakuz olmadığı gibi geçmiş, gelecek, gaib, hazır cümle ha-' vadisin ahkâmına şamil ve insanların saadetine yegâne hadim, ve iman etmesi lâzım olan zatullah ve sıfatullah'ın ve ahvâl-i âhire-tin cümlesini beyan eder, semâvât ve arzın ahvalinden bahsedip insanlar için bilinmesi lâzım olan her şeyi bildirdiği için sözlerin ve kelâmların en güzeli olduğundan ahsen-i hadis olduğu beyan olunmuştur. Kur'an'ın âyetlerinin fesahat ve belagatta, manâlarının muhkem, olmasında, halkın dünya ve âhiret menfaatlarım temine kâfi ve elfazının yekdiğerine münasebette birbirine benzediği cihetle müteşabih olduğu beyan olunmuştur.
İnsanın korku zamanında derisine arız olan titremedir. Yani «insanın Rabbısmdan korkanları Kur'an'ın azap veya rahmete müteallik olan âyetlerini işittiklerinde Rablarmdan korkularına binaen vücutlarının derileri ürperir ve hareket arız olur, sonra Rablarının zikrine vücutları yumuşar inbisât peyda eder ve kalpleri zikrullaha meyleder» demektir.
mükerrer dernektir. Çünkü; Kur'an'ın tekid ve takviye için ahkâmında tekerrür olduğu gibi ahkâmı emr ü nehiy, vaad ü vaîd, sevab ü ikâb, dünya ve âhiret, gazab ve lütuf gibi hep çift olduğundan zevç manâsını müş'ir olan lafzıyla tavsif olunmuştur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Kur'an'ın şanına tazim ve işitenlerde mehabeti Kur'an'ı tezyîd için âyetin evvelinde lâfza-i celâl varid olmuştur. Çünkü; âyetin bidayesinde lâfza-i celâlin va-rid olması; Kur'an'ın muciz olup Allah'ın gayrıdan suduru mümkün olmadığına delâlet eder. Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
demektir. Çünkü; satvet-i İlâhiyeyi itikat edip bilen bir kimseye Kur'an'ın azaba müteallik âyetlerini işitince korku arız olacağı aşikârdır. Amma azaba müteallik âyetler bittikten sonra rahmet ve mağfirete müteallik âyetler zikrolununca o korkudan vücuduna arız olan ürpermenin inbisât ve yumuşaklığa tebeddül edeceği şüphesizdir. Binaenaleyh; evvelki ızdırap zail olur hareket sükûnete inkılâb eder.
Füruk-u dâlleden Mutezile bu âyetle Kur'an'ın hadis olduğuna istidlal etmişler ve işbu istidlallerine istinaden Mutezile «Bu âyette Kur'an'm inzal olunduğu, hadis ve kitap olması gibi beyan olunan evsaf, Kur'an'ın hadis olmasına delâlet eder. Zira; bu evsafın cümlesi hadis olan bir şeyin evsafı olduğunda şüphe yoktur» demişlerdir. Ehl-i sünnetin buna cevabı: «Şu beyan olunan evsaf; elsine-i ibâdda tilâvet olunan elfâz-ı Kur'an'm evsafıdır, elsine-i ibâdda tilâvet olunan elfâz ise hadistir. Zira; huruf ve asvâttan mürekkeptir, elbette hadistir. Binaenaleyh; ehl-i sünnetin kadîmdir dedikleri Kur'an zat-ı İlâhî ile kâim olan manâ- ve Sıfâtullah olan Kur'an'-dır. Şu âyette beyan olunan evsaf ise o manânın vasfı değil, belki elfazın vasfıdır». Şu halde ehl-i sünnetle Mutezile arasında vaki olan niza; nizâ-i lâfzıdır, hakiki bir niza değildir. Çünkü; Mutezilenin hadistir dedikleri elfâz-ı Kur'an'a, ehl-i sünnet de hadistir der, ehl-i sünnetin kadîmdir dedikleri sıfâtullah olan manâya, Mutezile de kadîmdir derler.
Velhasıl cümle mükellefinin ahval-i ruhiye ve cismiyelerine ve beşikten kabirlerine varıncaya'kadar ahkâmına ve ahval-i âhi-rette Cennet'e duhullerinde zevk ve sefalarına nail olacakları derecelere ve Cehennem'e gireceklerin azaplarına ve insanların yekdiğerine karşı vaki olacak bilcümle muamelâta, ukubâta, küçük bir ailenin idaresine, teayyüşüne, büyük devletlerin teşekkülüne ve emr-i idarelerine müteallik mesailin cümlesini cami olup bunların hepsini havî Kur'an'dan başka bir kelâm olmadığından Kur'an'm ahsen-i kelâm olduğu beyan olunmuştur.
Bu âyetin sebebi nüzulü; ashabı kiramın Resûlullah'a «Bize biraz hadis söylesen» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (Ibn-i Abbas) ve (İbn-i Mes'ud) hazretlerinden mervidir ki «Kur'an varken başka hadise ihtiyaç yok» demektir.
Her sözün nefsinde bir tesiri olduğu gibi o sözü söyliyen zata nispetle dahî ayrıca bir tesiri olacağı tabiidir. Şu halde Kur'an'm zatında olan tesirine O Kur'an'ı inzal eden Allahü Tealâ'mn mehabetinin inzimamıyla tesirin daha ziyade olacağı şüphesizdir. Zira; âhad-ı beşerden sudur eden kelâmla alem-i mükevvenâtı icad eden Allahü Tealâ'mn kelâmı tesirde elbette müsavi olamaz.
Hulâsa; Kur'an'm her âyetinde ehl-i imana başka başka tesir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Zira tesir; mahallin kabiliyetine göre zuhur ettiğinden Kur'an'm mümine tesiriyle kâfire tesiri beyninde fark vardır.
Vacip Tealâ Kur'an'm evsafından bazılarını beyandan sonra evsafın hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an ayn-i hidayettir. Allahü Tealâ Kur'an'da kullarına doğru yolu gösterdiğinden Kur'an'a sülük eden matlubuna vasıl olur, Allahü Tealâ onunla istediği kullarını tarik-ı hakka sevkeder. Amma şol bir kimse ki iradesini dalâlete sarfederse Allahü Tealâ onun yedinde dalâleti halketmekle doğru yoldan çıkarır. Binaenaleyh; o kimseyi Allah'ın gayrı doğru yola sevkedecek bir kimse bulunmaz.
Hidayet ve dalâlet Allah'ın halkı ve kulların kisbiyle hasıl olur. Zira; kul iradesini hidayete sarfederse hidayeti, dalâlete sarfederse dalâleti Allahü Tealâ halkeder. Kur'an insanları doğru yola sevkeder bir kitap olduğundan Kur'an'a temessük etmeyen Kur'an'dan başka doğru yol bulamaz.
Zümer 39:24
Vacip Tealâ Kur'an'a temcssük ederek doğru yola gidenlerle Kur'an'a iman etmiyenlerin hallerini beyandan sonra bu iki fırkanın hallerine sebep olan şeyi beyan etmek üzere :
Elbette ikisi mertebede müsavi olamaz. Çünkü; yevm-i kıyamette elleri bağlı, boynu bukağılı olan ve azabın en ziyade şiddetli ve kötüsü bulunan Cehennem'e atıldığında nefsini azaptan yüzü ile vikaye eden kimse azaba duçar, makhûr ve münhezimdir. Amma sol kimse ki azaptan salim olarak Cennet'e girmiş zevk u safa ile meşguldür. Elbette o kimsenin derecesi âlî vo azaptan emindir. Binaenaleyh; bunun ikisi müsavi olamaz.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bundan evvelki âyet vo bu âyet kalbinde kasavet olan kimselerin dünyada halleri dalâlet ve âhirette halleri azap olduğunu beyanla kalplerinde olan kasavetin mazarratını tafsil etmiştir. Şu halde kasavet; dalâlete ve dalâletin de azaba sebep olduğu beyan olunmuştur. Amma kalbinde kasavet olmayıp rikkat olan kimse Kur'an'm hidayetiyle ihtida elliğinden azaptan salim olacağı cihetle iki zümrenin mertebeleri müsavi olamıyacağı tabiidir.
Ehl-i Cehennem'in ateşten kurtulmağa çare bulamıyacağma işaret için Cehennem'e giren kimsenin azabı yüzleri ile defi' ve nefislerini yüzleriylo koruyacakları beyan olunmuştur ki yüzle-riylo ateşten vikaye mümkün olmadığına işaret edilmiştir. Çünkü; her azadan evvel ateşe yüzleri dahil olur. Binaenaleyh; yüz hiç bir veçhile diğer azayı ateşten esirgeyemez, ateşi korumak için yüz âlet olamıyacağından «Yüzleri ile nefislerini vikaye ederler» demek »Onlar için ateşten kurtulmak mümkün değil» demektir, belki dünyada görüldüğü veçhile diğer aza yüzü muhafazaya âlettir. /ini; insanın yüzü güzelliğin mecmai ve havâss-ı hamsenin mah-z'-mi olduğundan diğer azasını, yüzünü korumaya âlet eder. Şu halde «Azaptan yüzüyle sakınım demek «Çaresiz ateşe dahil olur» demektir. Çünkü muhale ta'lîk olunan şey; muhaldir.
Vacip Tealâ kalplerinde kasavet sebebiyle dünyada dalâlet üzere bulunanların âhirette ateşe dahil olacaklarını beyandan sonra ateşe atıldıklarında Cehennem'in hazinedarları tarafından onlara söylenecek sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Zebanilerin bu sözden maksatları; onları tekdir etmektir ki gördükleri azap kendi kazançları olduğunu beyanla yaralarına tuz ekmek kabilindendir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile zalimlere böyle denileceği muhakkak olduğuna işaret için kelimesi mazi siyğasıyla varid olmuştur. Zalimlerin zulmünü açıktan beyan ve zulümleriyle halka onları teşhir etmekle ve kesbettikleri günahlarının azabını tatmakla emrin illeti; zulümleri olduğuna işaret için isnvi zamir
mevkiinde ism-i zahir varid olmuştur. Çünkü; yerinde denilmiştir. Bunlar dünyada nefislerinin arzularına ittiba ederek zulüm, gayrın hukukuna tecavüz ve imanı terkle nefislerine zulümle meşgul olduklarından azaplarının ziya-delenmesi için zebaniler tarafından bu gibi tekdiri hâvi hitab varid olacaktır, hudud-u İlâhîden çıkan ve nefsine tebaiyet eden zalimlerin cümlesine bu hitap şamildir.
Zümer 39:25
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem ateşe dahil olduklarında yüzle-^le ateşten korunmak istedikleri ve zalimlere zebaniler tarafından söylenecek sözleri beyandan sonra peygamberlerini tekzib etmek yalnız Kureyş kavmine mahsus olmayıp bundan evvel geçen ümmetlerde dahî vâki olduğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanları irşâd ve tarîk-ı hakka sevketmek için taraf-ı İlâhîden gönderilen resulleri tekzib etmek Kureyş kavmine mahsus bir şey değildir. Belki Kureyş'den evvel geçen milletlerde dahî bu gibi yolsuz hareketler vâki oldu, kendilerine gönderilen pey-Jjgamberleri tekzible imandan iraz ettiler. Binaenaleyh; onların ha-Itır u hayallerine gelmeyen cihetten azap geldi, onları helak etti. Onlar ise hava ve hevesleri ve arzuy-u nefsaniyeleriyle meşgul, gaflet içinde olduklarından ansızın helak olacaklarını bilmiyorlardı. İşte Kureyş kavmi kendilerinden evvel geçenlerin hallerini düşünsünler, onlardan ibret alsınlar. Zira; onlar gibi bunlar da nebilerini tekzibde devam ettikçe hatırlarına gelmedik bir azapla helak olmak ihtimali her zaman mevcuttur.
Hulâsa; kendilerine meb'us olan nebiye inkıyâd etmeyen kavmin zannetmedikleri bir cihetten gelen azapla ansızın helak olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:26
Vacip Tealâ nebilerine itaat etmeyen âsîlerin helaklerini beyandan sonra bu gibi kimselerin dünyada rezil ve âhirette daha büyük azaba duçar olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor
zelil ve rüsva olmaktır. Kâfirler taraf-ı İlâhîden irşâd için gönderilen Resullerini tekzib edince bu tekzibin cezası onları rüsvay etmektir. Amma onların dünyada rüsvalıklarına gelince bazıları azapla helak olmak, bazıları memleketlerinden tard, bazılarının da suratları başka hayvan suratına tebdil olunmakla vuku bulmuştur. Azab-ı âhiret ise daha büyüktür. Eğer onlar azab-ı ahiretin şiddetini bilmiş olsalardı o azaba sebep olacak günahları ve bilhassa nebilerim tekzibi terkeder, azaptan kurtulmak çarelerini ararlardı.
Dünyada azap ne kadar şiddetli olsa âhiret azabına nisbetle tadımlık kabilinden olduğuna işaret için azabı dünyaya tattırmak manâsına olan izâka'ya nisbet olunmuş ve azab-ı ahiretin şiddetine işaret için yeminle pek büyük olduğu beyan olunmuştur. Kâfirlerin umur-u âhirete cahil olduklarına işaret için, bilmiş olsalar günahlardan vazgeçerlerdi halbuki bilmezler denilmiştir.
Zümer 39:27
Vacip Tealâ dünya, ve âhirete müteallik beyanattan yanâtın kemâle vasıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kemâl-i dikkat ve itina ile okusunlar, manâsını düşünsünler ve mucibiyle amel etsinler için umumun hidayetini müte-keffil olan Kur'an'da merasim-i diniyye ve meâlîm-i tevhidiyeyi cemi nâsa beyan eder her meseli tafsil ettik ki onlar mütenassıh olsunlar. Binaenaleyh; nâsdan bazısı Kur'an'la amel etti necat buldu, bazısı amel etmedi helak oldu.
Zümer 39:28
Vacip Tealâ Kur'an'da nâsa her şeye birer misal beyan ettiği ni zikirden sonra Kur'an'm bazı evsafını beyan etmek üzere buyuruyor
ki manâsında asla günahlar-
Yani; o Kur'an lisan-ı Arap üzere ilâ yevmükıyâm kıraat olunur olduğu halde manâsında asla ihtilâf ve tenakuz yoktur. Binaenaleyh; Kur'an'm ahkâmında şüphe ve tereddüt icabeder bir şey bulunmaz. Me'mul ki Kur'an sayesinde nefislerini günahlardan sı-yanet ederler. Çünkü; biz Kur'an'ı bu hâl üzere inzal ettik ki onlar haram olan şeylerden sakınsınlar ve azabı mucib olan günahlardan ittikâ etsinler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Kur'an'ı üç veçhile sena buyurmuştur : Birincisi: Kur'an olduğunu beyan etmiştir ki ilâ yevmükıyâm elsine-i ibâdda kıraat olunacak demektir. İkincisi: Kur'an'tn Arabi olduğunu beyan etmiştir ki fusahâ ve büleğâ-yı Arabi muarazasmdan aciz kıldı ve taraf-ı İlâhîden inzal olunmuş bir kitap olduğunu ispat etti demektir. Üçüncüsü; Manâsında eğrilik olmadığını beyan etmiştir ki manâsında insana şüphe verecek tenakuz yok demektir.
Vacip Tealâ insanların tezekkür ve tefekkürleri ittikaları üzerine mukaddem olduğuna işaret için bundan evvelki âyette «Biz Kur'an'da her şey hakkında birer misal getirdik: Tezekkür etsinler için» buyurdu. Bu âyette «Manâsında eğrilik olmıyarak biz Kur'an'ı Arabî kıldık: ittikâ etsinler için» buyurmuştur. Zira tezekkür ve düşünme/c; bir şeyin hatasını sevabından tefrik etmek için kalpte cevelân eden hâtıradır. İttikâ ise o düşüncenin neticesi olan ameldir. Şu halde tefekkürün amel üzere mukaddem olduğunda şüphe yoktur.
Zümer 39:29
Vacip Tealâ nâsı irşâd için herşeyden birer misal irâd ettiğini icmâlen beyandan sonra durub-u emsalden bazılarını tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ Kur'an'da muvahhidle müşrikin hallerini iki memlûkün hallerine teşbihle beyan buyurmuştur. Çünkü; müşrikin hali sol racül-ü memlûkün haline benzer ki o racül-ü memlûkün efendisi bir çok ortaktır. Yani beş veya sekiz kişidir. Onlar o kölenin hizmetinde "Sana az yaptı, bana çok yaptı, senin evde yatacak, benim evde yatmayacak, senden az yedi, benden çok yedi» gibi şeylerle nizalar ederler, her biri o köle için ayrı ayrı hizmetler hazırlar ve teklif ederler, köle için hepsini görmek mümkün olmadığından birinin emrini tutup öbürünün teklifini reddedeceğinden hangisinin hizmetini görecek ve kimin rızasını tahsil edecek şaşırır, hayrette kalır ve daima azap içinde olur. Kölenin ihti-yâcât-ı beşeriyesine gelince; hiç birisi üzerine maletmez. İşte bir çok putları mabud ittihaz ederek ibadet eden müşriklerin hali bir çok efendinin malı olan abdin hali gibi perişanlıktır. Amma mü'-min-i muvahhidin hali şol kölenin haline benzer ki o yalnız bir efendinin kölesidir. O köle daima efendisinin hizmetini görmek ve rızasını tahsil etmekle meşgul ve kalbi selâmettedir. Çünkü; hizmet bir kişiye olduğu için niza yoktur, efendisinin teklifi neyse onu görür ve efendisi de onun hizmetine mükâfat olarak her türlü ihtiyacını temin eder. Binaenaleyh; abdin başkasına ihtiyacı kalmadığından rahat olur. İşte mabudun bilhak olan Allahü Tealâ'ya ibadet eden müminin hali ayniyle bir kimsenin kölesi olan abdin hali gibi selâmettir. Şu iki kölenin halleri ve sıfatları müsavi olabilir mi? Elbette müsavi olamaz. Kezalik mümin-i muvahhidle müşrikin halleri de müsavi olamaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile müşriklerin duçar olacakları azabı beyandan sonra şu misal ile mezheplerinin batıl olduğunu beyan; azaplarına sebep olan mezheplerinin butlanı olduğunu beyan etmektir. ihtilâf ve niza ediciler demektir.
Her bir hamd ü sena Allahü Tealâ'ya mahsustur ki Allah'ın gayrı hamde müstehak olan yoktur. Çünkü; zatında, sıfatında ve ef âlinde şeriki, emrinde ve hükmünde kimsenin nizaı olamaz ve-lâkin ekser nâs ibadete lâyık ve hâmde müstehak olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka şirkederler, dünyada ve âhi-rette zarar görürler. Vacip Tealâ'mn vahdaniyeti sabit olunca bu sübût üzere hamdetmek lâzım olduğuna işaret için darb-ı mesel akibinde Cenab-ı Hak buyurmuştur ki nimet akibin-de hamdetmeye kullarını teşvik etmiştir.
Zümer 39:30
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a ve Resûlullah'a muarazadan âciz kalınca Resûlullah'm vefatını gözetmeye başlamaları üzerine mevtin umumî ve Resulünün vefatını gözetenlerin gözetmek kendi haklarında dahî carî olduğunu beyan etmek üzere :
Şu halde senin vefatını gözetmekte ve vefatına sevinmekte onlar için bir fayda yoktur. Çünkü; sana arız olacak mevt onlara da arız olacağından kendilerine arız olacak bir musibetin sana ânz olmasıyla teşeffi-i sadrolamaz.
Hulâsa; insanın düşman addettiği bir kimsenin vefatına sevinmekte bir fayda olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesinden d ir.
Zümer 39:31
Vacip Tealâ iyi ve kötü herkesin vefat edeceğini beyandan sonra yevm-i kıyamette nâs beyninde vaki olacak muhasamayı beyan etmek üzere :
Yani; mümin ve kâfir cümle insanlar için mevt muhakkak olunca ceza ve hesap için hazırlanmış olan yevm-i kıyamette umûm ahvalinize muttali olan Vacip Tealâ'mn huzurunda bazınız bazınızla muhasama ve muhakeme olacaksınız, mazlum zalimden, haklı haksızdan hakkını alacak, herkes iyi ve kötü amelinin cezasını görecektir. Binaenaleyh; o günde herkes tuttuğu yolun doğru veya eğri olduğunu bilir, fakat orada bilmek fayda etmez.
Bu âyette beyan olunan husumeti bir hadis-i şerifle Resûlullah'm tafsil buyurduğu Buhârî'de mezkûrdur ve hadisi şerif de şöyledir :
Yani «Bir kimsenin indinde mümin biraderinin ırzından veya malından bir zulüm varsa dirhem ve dinarın bulunmıyacağı ve onlarla ödeşmek mümkün olamıyacağı yevm-i kıyametten evvel bu gün helâllaşsın. Eğer helâllaşmadan kıyamete kalırsa o zalimin amel-i salihi varsa o amelden zulüm miktarı alınır mazluma verilir, eğer amel-i salihi yoksa zulüm miktarı mazlumun günahından alınır zalime yükletilir». Çünkü muhakemenin neticesi; ihkaak-i hak etmektir. O günde ihkaak-ı hak ise bu suretle mümkün olur ve bu minval üzere husul bulur. İşte bu hadis-i şerif; âyette beyan olunan husumeti ve o husumetin neticesini tefsir ve tafsil etmiştir.
Zümer 39:32
Vacip Tealâ. insanların hepsinin ölümleri muhakkak olup yevm-i kıyamette muhakemeleri kat'î olduğunu beyandan sonra kâfirlerin diğer k ab ah atlarının insanlardan sudurunu uzak addederek inkâr etmek üzere buyuruyor
Allahü Tealâ üzerine yaIanla murad; şerik ve nazır itikat etmek ve gönderdiği resulünü tekzible iftira etmektir. Sid'k ile murad; Kur'an ve Resulüllah'ın getirdiği bilcümle ahkamdır.
kâfirlerin varacakları makamlarıdır. Küfrün her nevine şâmil ve bilûmum kâfirler dahildir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet:
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile sıdkı getiren le murad; Resulüllah'dır. O sıdkı tasdik edenle murad; Ebu Bekir (R.A.) Hazretleri olduğu Hazreti Ali'den mervi-dir. Lâkin sıdkı tasdik; Resıdüllah'a iman edenlerin cümlesine şâmildir. Şu kadar ki, Ebu Bekir Hazretleri rical içinden en evvel Resûlüllah'ı tasdik edip şevket-i İslâm onun iman etmesiyle hâsıl olduğundan cümle etbâ'dan efdal olmuştur. Gerçi evvel iman eden Hz. Ali'dir, diyenler varsa da bu rivayet doğru olsa bile Ebu Eekir (R.A.) mertebesine varamaz. Zira; Hz. Ali o zaman sabi olduğundan Kureyş içinde itibar sahibi değildi. Amma Ebu Bekir hazretleri yaşlı başlı, mansıbı büyük, Kureyş içinde sözü dinlenir hatırlı ve servet sahibi olduğundan onun imanı Din-i İslâmın esasını kurdu, takviye etti ve onun Resulüllah'a iman edivermesi Mekke'de yer tutmuş olan şirki kökünden sarstı, müşrikleri hayrette bıraktı. Binaenaleyh; Ebu Bekir'in imanı İslâmın zuhuruna bâdî olduğu gibi İslâmiyetin de bir temel taşı olduğundan enbiyadan sonra ejdalünnâs olmuştur. Binaenaleyh bu âyette Resulüllah ı tasdik eden zat la murad; Ebû Bekir hazretleri olması râcihtir. Fakat, lâfzın umumunda Resulüllah'a tâbi' olanların cümlesi dahildir.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Zümer 39:33
Vacip Tealâ müttakîlerin ihsan-ı İlâhîye nail olacaklarını beyandan sonra ihsana istihkaklarının bazı esbabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; haramdan kaçan ve şeriatın muktezâsıyla amel eden müttakilerin nail oldukları nimetler ve müstehak oldukları dereceler; Allahü Tealâ'nm, onların amellerinin gayet kötü olanlarını affedip iyi olan amellerinin sevabını verdiği içindir, yoksa asla günahları olmadığından değildir. Zira; kulların Rablarma karşı kusurdan salim olmaları ihtimali yoktur. Şu kadar ki ihlâs üzere kusurunu itiraf ederek dergâh-ı ülûhiyete iltica edenlerin kusurlarını Allahü Tealâ kefaret ettiği gibi hulus-u kalble işledikleri amellerinin ecrini daha ziyadesiyle ihsan eder. İşte bu sebeplerle derecâta nail olacaklarına bu âyet delâlet eder.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mefasidi defetmek, mena-fii celbetmek üzerine mukaddem olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; amelin kötüsü mefsedet ve onu kefaret yani setretmek o mef-sedeti defi' kabilindendir, amelin iyisi menfeat, onunla mükâfatlandırmak celb-i menfeat kabilindendir. Cenab-ı Hakkın def-i mef-sedeti takdim buyurması evvel emirde fesadın defi lâzım olduğuna işarettir. Zira; fesat izale olmayınca menfeat ikame olunamaz.
Kötü amellerini setretmek; iyileriyle cezalandırmak kaziyye-sinin şanına itina ve ihtimam lâzım olduğuna işaret için lâfza-i celâl varid olmuş ve amel-i saliha devam ve istimrar üzere sa'yetmek lâzım olduğuna işaret için fıkrai saniyede mazi ve muzari siyğa-ları varid olmuştur ki «Geçmiş ve gelecek her zamanda sa'yetmek lâzım» demektir.
Vacip Tealâ müttakilerin günahlarını kefaret edeceğini beyandan sonra salih kullarına muaveneti kâfi olduğunu beyan etmek üzere :
Yani; Allahü Tealâ her şeye kadir ve zat-ı ulûhiyetine tefviz-i umur eden kulunun dünyevî ve uhrevî mühimmatına kâfi olmadı mı? Elbette kâfidir. Binaenaleyh; kulunun menfeatini celb ve mazarratını defeder. Şu halde o kulunun düşmanları tarafından vaki :,olacak adavetlerinin Allah'ın kudretine ve himayesine karşı hiç bir tesiri yoktur. Binaenaleyh; korkacak kimsenin Allah'dan korkması lâzımdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile abidle murad; Resulüllah'dır. Zira; Kureyş'in Resulüllah'a su-u kastetmeleri üzerine bu âyetin Resulüllah'ı tesliye için nazil olduğu mervidir. Lâkin,1e Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur eden kulların cümlesine şamildir. Zifra bu misilli makamda itibar; lâfzın umumî olmasmadır, sebebi nüzulün hususuna itibar yoktur. Abid lâfzının zamire izafeti cins için olduğuna nazaran «cins-i ibâdm işlerine kâfidir» demek olur ki, bu makamda lâzım olan umumiyet de hasıl olmuş olur. Çünkü; Allahü Tealâ bilûmum ihtiyaçlarını bilir, define kadirdir ve her. istediklerini vermeye muktedirdir. Haşa Cenabı Hak banıl veya muhtaç değil ki buhlü veya ihtiyacı kullarının istediğini vermeye olsun.
Bazı rivayete nazaran Resulüllah (Uzza) isminde putu kırmak ; için Hz. Halid'i gönderdi. (Uzza) mn bekçisi (Uzza) nın şiddeti ve 1 dehşetiyle Hz. Halid'i tehdid etti. Halid hazretleri bekçinin sözünü dinlemeksizin Uzza'yı çekti yere yatırdı ve kırdı. Halbuki Kureyş | kavmi Resulüllah'ı putlarla tehdid eder, «Eğer putları ta'yîbi ve i ta'nı terketmezsen onlardan sana bir zarar gelir» derlerdi.
Zümer 39:34
Vacip Tealâ müttakîlerin ihsan-ı İlâhîye nail olacaklarını beyandan sonra ihsana istihkaklarının bazı esbabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; haramdan kaçan ve şeriatın muktezâsıyla amel eden müttakilerin nail oldukları nimetler ve müstehak oldukları dereceler; Allahü Tealâ'nm, onların amellerinin gayet kötü olanlarını affedip iyi olan amellerinin sevabını verdiği içindir, yoksa asla günahları olmadığından değildir. Zira; kulların Rablarma karşı kusurdan salim olmaları ihtimali yoktur. Şu kadar ki ihlâs üzere kusurunu itiraf ederek dergâh-ı ülûhiyete iltica edenlerin kusurlarını Allahü Tealâ kefaret ettiği gibi hulus-u kalble işledikleri amellerinin ecrini daha ziyadesiyle ihsan eder. İşte bu sebeplerle derecâta nail olacaklarına bu âyet delâlet eder.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mefasidi defetmek, mena-fii celbetmek üzerine mukaddem olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; amelin kötüsü mefsedet ve onu kefaret yani setretmek o mef-sedeti defi' kabilindendir, amelin iyisi menfeat, onunla mükâfatlandırmak celb-i menfeat kabilindendir. Cenab-ı Hakkın def-i mef-sedeti takdim buyurması evvel emirde fesadın defi lâzım olduğuna işarettir. Zira; fesat izale olmayınca menfeat ikame olunamaz.
Kötü amellerini setretmek; iyileriyle cezalandırmak kaziyye-sinin şanına itina ve ihtimam lâzım olduğuna işaret için lâfza-i celâl varid olmuş ve amel-i saliha devam ve istimrar üzere sa'yetmek lâzım olduğuna işaret için fıkrai saniyede mazi ve muzari siyğa-ları varid olmuştur ki «Geçmiş ve gelecek her zamanda sa'yetmek lâzım» demektir.
Vacip Tealâ müttakilerin günahlarını kefaret edeceğini beyandan sonra salih kullarına muaveneti kâfi olduğunu beyan etmek üzere :
Yani; Allahü Tealâ her şeye kadir ve zat-ı ulûhiyetine tefviz-i umur eden kulunun dünyevî ve uhrevî mühimmatına kâfi olmadı mı? Elbette kâfidir. Binaenaleyh; kulunun menfeatini celb ve mazarratını defeder. Şu halde o kulunun düşmanları tarafından vaki :,olacak adavetlerinin Allah'ın kudretine ve himayesine karşı hiç bir tesiri yoktur. Binaenaleyh; korkacak kimsenin Allah'dan korkması lâzımdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile abidle murad; Resulüllah'dır. Zira; Kureyş'in Resulüllah'a su-u kastetmeleri üzerine bu âyetin Resulüllah'ı tesliye için nazil olduğu mervidir. Lâkin,1e Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur eden kulların cümlesine şamildir. Zifra bu misilli makamda itibar; lâfzın umumî olmasmadır, sebebi nüzulün hususuna itibar yoktur. Abid lâfzının zamire izafeti cins için olduğuna nazaran «cins-i ibâdm işlerine kâfidir» demek olur ki, bu makamda lâzım olan umumiyet de hasıl olmuş olur. Çünkü; Allahü Tealâ bilûmum ihtiyaçlarını bilir, define kadirdir ve her. istediklerini vermeye muktedirdir. Haşa Cenabı Hak banıl veya muhtaç değil ki buhlü veya ihtiyacı kullarının istediğini vermeye olsun.
Bazı rivayete nazaran Resulüllah (Uzza) isminde putu kırmak ; için Hz. Halid'i gönderdi. (Uzza) mn bekçisi (Uzza) nın şiddeti ve 1 dehşetiyle Hz. Halid'i tehdid etti. Halid hazretleri bekçinin sözünü dinlemeksizin Uzza'yı çekti yere yatırdı ve kırdı. Halbuki Kureyş | kavmi Resulüllah'ı putlarla tehdid eder, «Eğer putları ta'yîbi ve i ta'nı terketmezsen onlardan sana bir zarar gelir» derlerdi.
Zümer 39:35
Vacip Tealâ müttakîlerin ihsan-ı İlâhîye nail olacaklarını beyandan sonra ihsana istihkaklarının bazı esbabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; haramdan kaçan ve şeriatın muktezâsıyla amel eden müttakilerin nail oldukları nimetler ve müstehak oldukları dereceler; Allahü Tealâ'nm, onların amellerinin gayet kötü olanlarını affedip iyi olan amellerinin sevabını verdiği içindir, yoksa asla günahları olmadığından değildir. Zira; kulların Rablarma karşı kusurdan salim olmaları ihtimali yoktur. Şu kadar ki ihlâs üzere kusurunu itiraf ederek dergâh-ı ülûhiyete iltica edenlerin kusurlarını Allahü Tealâ kefaret ettiği gibi hulus-u kalble işledikleri amellerinin ecrini daha ziyadesiyle ihsan eder. İşte bu sebeplerle derecâta nail olacaklarına bu âyet delâlet eder.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mefasidi defetmek, mena-fii celbetmek üzerine mukaddem olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; amelin kötüsü mefsedet ve onu kefaret yani setretmek o mef-sedeti defi' kabilindendir, amelin iyisi menfeat, onunla mükâfatlandırmak celb-i menfeat kabilindendir. Cenab-ı Hakkın def-i mef-sedeti takdim buyurması evvel emirde fesadın defi lâzım olduğuna işarettir. Zira; fesat izale olmayınca menfeat ikame olunamaz.
Kötü amellerini setretmek; iyileriyle cezalandırmak kaziyye-sinin şanına itina ve ihtimam lâzım olduğuna işaret için lâfza-i celâl varid olmuş ve amel-i saliha devam ve istimrar üzere sa'yetmek lâzım olduğuna işaret için fıkrai saniyede mazi ve muzari siyğa-ları varid olmuştur ki «Geçmiş ve gelecek her zamanda sa'yetmek lâzım» demektir.
Vacip Tealâ müttakilerin günahlarını kefaret edeceğini beyandan sonra salih kullarına muaveneti kâfi olduğunu beyan etmek üzere :
Yani; Allahü Tealâ her şeye kadir ve zat-ı ulûhiyetine tefviz-i umur eden kulunun dünyevî ve uhrevî mühimmatına kâfi olmadı mı? Elbette kâfidir. Binaenaleyh; kulunun menfeatini celb ve mazarratını defeder. Şu halde o kulunun düşmanları tarafından vaki :,olacak adavetlerinin Allah'ın kudretine ve himayesine karşı hiç bir tesiri yoktur. Binaenaleyh; korkacak kimsenin Allah'dan korkması lâzımdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile abidle murad; Resulüllah'dır. Zira; Kureyş'in Resulüllah'a su-u kastetmeleri üzerine bu âyetin Resulüllah'ı tesliye için nazil olduğu mervidir. Lâkin,1e Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur eden kulların cümlesine şamildir. Zifra bu misilli makamda itibar; lâfzın umumî olmasmadır, sebebi nüzulün hususuna itibar yoktur. Abid lâfzının zamire izafeti cins için olduğuna nazaran «cins-i ibâdm işlerine kâfidir» demek olur ki, bu makamda lâzım olan umumiyet de hasıl olmuş olur. Çünkü; Allahü Tealâ bilûmum ihtiyaçlarını bilir, define kadirdir ve her. istediklerini vermeye muktedirdir. Haşa Cenabı Hak banıl veya muhtaç değil ki buhlü veya ihtiyacı kullarının istediğini vermeye olsun.
Bazı rivayete nazaran Resulüllah (Uzza) isminde putu kırmak ; için Hz. Halid'i gönderdi. (Uzza) mn bekçisi (Uzza) nın şiddeti ve 1 dehşetiyle Hz. Halid'i tehdid etti. Halid hazretleri bekçinin sözünü dinlemeksizin Uzza'yı çekti yere yatırdı ve kırdı. Halbuki Kureyş | kavmi Resulüllah'ı putlarla tehdid eder, «Eğer putları ta'yîbi ve i ta'nı terketmezsen onlardan sana bir zarar gelir» derlerdi.
Zümer 39:36
Vacip Tealâ Kureyş'in işte şu tehditlerini beyan için buyuruyor.
Zira; kemal-i cehalet ve hamakatlarından, hacer ve seçerden yapılmış, hiç bir menfaat ve mazarrata muktedir olmayan putlarla tehdit abesten başka bir şey olmadığı halde onlarda bir varlık görürler ve onlarla tehdit ederek Resulüllah'a «bizim mabudlarımıza ta'nettikçe hastalık ve cinnet gibi sana bir zarar gelmesinden korkarız, vaz geç bundan» derlerdi.
Zümer 39:37
Vacip Tealâ müminlere ihsanını. veBâfirlere azabını beyandan sonra insanların ahvalini hulasaten beyan etmek üzere :
Yani; ey Habibim! Seni kavmin Allah'ın gayrı mabud tanıdıkları cemâdât kabilinden bir takım aciz putlarla korkuturlar. Halbuki herşeyin halikı Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ bir kimsenin iradesini dalâlete sarfı üzerine o kimsede dalâleti halketmekle idlâl ederse o kimsede hidayeti halkedici yoktur, eğer bir kimsenin iradesini hidayete sarfı üzerine Allahü Tealâ o kimsede hidayeti halkederse o kimse için dalâleti halkedici yoktur. Çünkü; herşeyin halikı Allahü Tealâ'dır ve iradesini dalâlete sar-feden düşmanlarından intikam sahibi bir ulu olmadı mı? Allahü Tealâ elbette intikam sahibidir.
Bu âyeti celile; müminlere nusrati va'dle ibadete terğibi ve kâfirlere ihanet edeceğini bej^anla küfürden vesair günahlardan tenfirı mut azaminindir.
Vacip Tealâ müşriklerin putlara ibadet ettiklerini beyandan sonra putlara ibadetle beraber Allahü Tealâ'nm halik olduğunu ikrar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler putlara ibadetle beraber Allahü Tealâ'nm vücudunu ikrar ederler, hatta «Alem-i ulvî olan semavâtm, âlem-i süflî olan arzın halikı kimdir?» diyerek sual etsen «cümle âlemin halikı Allahü Tealâ'dır» diye cevap verirler. Çünkü; bu âlemde mevcut taşları, ağaçları, otları, hayvanları, bilhassa insanları ve insanların vücudunda olan sanayi-i garibeyi düşünen ve nazar-ı tedkikten geçiren bir kimsenin vücud-u İlâhîyi ikrar etmemesi mümkün değildir. Zira; cümlesi hadistir. Elbette bir muhdise yani icadedecek bir zatın vücuduna muhtaç olduğunu idraka ednâ akıl kâfidir. Binaenaleyh; vücud-u İlâhîyi ikrar etmek aklen vaciptir, bir nebiden işitmek lâzım değildir. İşte bu esasa binaen sıyt-ı nebiyi işitmeyen bir kimsenin üzerine Vacip Tealâ'nm vücudunu ve vahdaniyetini ikrar etmek vaciptir, şeriatla beyana hacet yoktur. Eğer bu suretle iman ederse imanın levazımatından olan füru-u â'mâl ile iştigal etmese dahi ehl-i Cennet'tir. Zira namaz, oruç, zekât ve hacc gibi ibadâtm vücubu nebiyi işitmek ve şeriatını duymakla olup halbuki şeriat sedasını işitmeyen kimse üzerine bunlar vacip olmadığından bunları terkettiğinden dolayı mesul olmaz. Binaenaleyh; bu gibilerin imanlarında şirkten ihtiraz etmek kâfidir.
Bu âyet-i celile; müşriklerin gabâvet ve hamakatlarına ta'rîz-dir. Çünkü bu âlemin halikı Allahü Tealâ olduğunu ikrarla beraber Allah'ın gayrı hacer ve şecer kabilinden olan putları mabud ittihaz etmek; hamakattan başka bir şey değildir ve aklın haricidir.
Zümer 39:38
Vacip Tealâ müşriklerin Allah'ın vücudunu ikrarla beraber putlara ibadetlerini beyandan sonra mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Bunların hiç bir şeye kaadir olmadıklarını bilmez misiniz, bildiğiniz halde neden bu acizlere ibadet edersiniz? Onların Cenab-ı Hakka karşı mukabeleye ve mu-hasamaya kudretleri olmadığını, celb-i menfeat ve def-i mazarrat ellerinden gelmediğini bilmez misiniz ki bunları mabud ittihaz eder ve menfeat beklersiniz, beni o acizlerle nasıl tehdit edersiniz?»
Vacip Tealâ şu âyetle kâfirleri ilzam ettikten sonra Allah'a ibadet kâfi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor
Zira; kullarından mazarratı defe ve menfeatlerini celbe kaadir ancak O'dur.»
İtimat; ancak Vacip Tealâ'ya olup başkasına itimat caiz olmadığına işaret için hasra delâlet eden lâfzı takdimle varid olmuştur. Çünkü lâfzının hakkı tehir iken takdim olunması tevekkülün ancak Vacip Tealâ'ya olup başkasına tevekkülün caiz olmadığına delâlet eder.
Âyet-i celile müşriklerin putlarla Resulüllah'ı tehditlerine cevaptır. Yani «Ey kâfirler! Siz her nekadar beni putlarla tehdid ederseniz, Allahü Tealâ bana kâfi olduğu cihetle sizin putlarla korkutmanızın bana tesiri yoktur» demek olur.
Zümer 39:39
Vacip Tealâ kâfirlerin tehdidine verilmesini Resulüne talim ettikten sonra üzere buyuruyor.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mekânet ; Kâfirlerin bulundukları halleridir ki o da sıfat-ı adavettir. Adavetin kâfirlerde temekkün ve tekarrur etmiş bir sıfat olduğuna işaret için mekânet varid olmuştur. Resûlüllah'm bulunduğu sıfat, sıfat-ı ri-salet, nasihat ve irşâddır. Resûlullah'a adavet edenlerin dünyada rezil ve rüsva, âhirette ebeden muazzeb olacaklarını beyanla tehdit ve kendinin nusret-i İlâhiyeyle muazzez olacağına işaret buyur-1 muştur. Yani «Ey kavmim! Siz adavet ve ihanetinizde devam ve onun muktezâsıyla amel edin, ben de bulunduğum sıfat-ı risâlet ve irşâd üzere amel ederim. Sizin ve benim halim böyle olunca siz, yakında rezil ve rüsva edecek azabın kimlere geleceğini ve yevm-i kıyamette ebedî azabın kimlere nazil olacağını bilirsiniz». Bu âyette emir; kâfirleri tehdit içindir. Yani «bulunduğunuz jitemerrüd ve adavet üzere yapacağınızı yapın, bildiğinizi elinizden {koymayın. Yakmda amelinizin neticesini görür ve akibetini bilirisiniz» demektir. Yoksa emir, hakikatta mazmunu ile amel vacip j olan emir değildir. Bu âyetin eseri Bedir vak'asında zuhur etmiş-ir. Çünkü; Bedir'de kâfirlere bir belâ nazil oldu ki onlar bilûmum akvâm-ı arap içinde rezil ve rüsva oldular, kuvvet ve şevketleri kırıldı, akvâm-ı arap nazarında sukut ettiler, büyükleri maktul düştüler ve o sukutları Mekke'nin fethine, Din-i İslâm'ın intişarına sebep oldu, âhirette dahi azab-ı ebedîye duçar olup küfürlerinin cezasını göreceklerinde şüphe yoktur. Zira küfrün cezası; ebedî azabtır.
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını beyandan sonra onların küfür üzerine devam ve İslâmiyeti kabulden i'râz etmelerinden Resulüllah'a arız olan hüzn ü kederi izâle ve kalb-i nebevilerini tesliye etmek üzere buyuruyor.
Zira Kur'an; dünya ve âhiret seade-tini camı ve mekârim-i ahlâk ve âdabı havı olduğundan Kur'an'm evanıir ve nevâhîsine imtisal eden kimsenin ihtidası kendi menfeati içindir.
Zümer 39:40
Vacip Tealâ kâfirlerin tehdidine verilmesini Resulüne talim ettikten sonra üzere buyuruyor.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mekânet ; Kâfirlerin bulundukları halleridir ki o da sıfat-ı adavettir. Adavetin kâfirlerde temekkün ve tekarrur etmiş bir sıfat olduğuna işaret için mekânet varid olmuştur. Resûlüllah'm bulunduğu sıfat, sıfat-ı ri-salet, nasihat ve irşâddır. Resûlullah'a adavet edenlerin dünyada rezil ve rüsva, âhirette ebeden muazzeb olacaklarını beyanla tehdit ve kendinin nusret-i İlâhiyeyle muazzez olacağına işaret buyur-1 muştur. Yani «Ey kavmim! Siz adavet ve ihanetinizde devam ve onun muktezâsıyla amel edin, ben de bulunduğum sıfat-ı risâlet ve irşâd üzere amel ederim. Sizin ve benim halim böyle olunca siz, yakında rezil ve rüsva edecek azabın kimlere geleceğini ve yevm-i kıyamette ebedî azabın kimlere nazil olacağını bilirsiniz». Bu âyette emir; kâfirleri tehdit içindir. Yani «bulunduğunuz jitemerrüd ve adavet üzere yapacağınızı yapın, bildiğinizi elinizden {koymayın. Yakmda amelinizin neticesini görür ve akibetini bilirisiniz» demektir. Yoksa emir, hakikatta mazmunu ile amel vacip j olan emir değildir. Bu âyetin eseri Bedir vak'asında zuhur etmiş-ir. Çünkü; Bedir'de kâfirlere bir belâ nazil oldu ki onlar bilûmum akvâm-ı arap içinde rezil ve rüsva oldular, kuvvet ve şevketleri kırıldı, akvâm-ı arap nazarında sukut ettiler, büyükleri maktul düştüler ve o sukutları Mekke'nin fethine, Din-i İslâm'ın intişarına sebep oldu, âhirette dahi azab-ı ebedîye duçar olup küfürlerinin cezasını göreceklerinde şüphe yoktur. Zira küfrün cezası; ebedî azabtır.
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını beyandan sonra onların küfür üzerine devam ve İslâmiyeti kabulden i'râz etmelerinden Resulüllah'a arız olan hüzn ü kederi izâle ve kalb-i nebevilerini tesliye etmek üzere buyuruyor.
Zira Kur'an; dünya ve âhiret seade-tini camı ve mekârim-i ahlâk ve âdabı havı olduğundan Kur'an'm evanıir ve nevâhîsine imtisal eden kimsenin ihtidası kendi menfeati içindir.
Zümer 39:41
Zira; herkes kendi iradesini sarfetmekte muhtardır, istediğini yapabilir. Şu halde sen onların dalaletlerine müteessif olma. Çünkü kitap, hayrı ve şerri, menfaat ve mazarratı onlara açık bir surette beyan edip sen de noksansız onlara tebliğ ettiğin cihetle kusur kendilerindedir, sana aid bir şey yoktur. Binaenaleyh; onların küfürlerine senin mahzun olmaman lâzımdır. Halbuki sen onların hidayetlerine de zamin olmadın.
Zümer 39:42
Vacip Tealâ herkesin dalâlet ve hidayetinden hasıl olacak menfeat ve mazarrat kendisine ait olduğunu beyandan sonra hidayetten faydayı ve dalâletten zararı sahiplerinin göreceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bilûmum mahlukâtı halik ve herkesin esrarına muttali olan Allahü Tealâ ömürleri tamam olup ölecek olan nefisleri öldükleri zamanda ve ömürleri tamam olmayıp ölmeyecek olanları uykuları zamanında tutar onları cesetlerine bırakmaz. Şu kadar ki ömrü tamam olup mevti muhakkak olanın bedenden alâkasını keser, zahir ve batm bedende tasarrufu kalmaz. Ve onu bedene tasarruftan meneder. Amma uykuda tasarruftan menettiği henüz ecel-i muayyeni gelmediğinden uykusu bitince o nefsi vakti muayyeni olan eceli gelinceye kadar bedene gönderir tasarruftan menet-mez. Ölüm gelinceye kadar o ruh bedende tasarruf eder.
Ruh uyku zamanında bedenden çıkarsa da şulesinin bedende kalıp uyku zail olunca ruhun gayet sür'atle bedene avdet ettiği Hz. Ali'den mervidir. Hatta emvâtın ruhlarıyla uyku halinde olan insanların ruhları birbirleri ile görüşürler. Emvâtın ervahını Al-lahü Tealâ tutar bedene avdet etmez, amma diri olan insanların ervahı bedenlerine avdet eder.
Hulasa; nefs-i insâniyye bedene ziya verici bir cevher-i ruhanîdir. Binaenaleyh; bedene tealluk edince onun ziyası azanın cemi cihetinde hasıl olur, cismin hayatı da o ziyanın husulünden ibarettir, mevt zamanında o cevherin bedenden zahir ve batm alâkasını kesmesiyle ziyası söner, mevt de o ziyanın sönmesinden ibarettir. Amma uyku zamanında ruhun zahir-i bedenden alâkası kesilir ise de batm-ı bedende ziyası baki kalır. Şu halde ölümle uyku ikisi bir cinstir. Şu kadar ki ölüm ziyanın bedenden tamamen münkati olup bilkülliye alâkasını kesip bedene veda etmesidir. Uyku ise ruhun bedenden ba'zı cihetten alâkasını kesip diğer cihetten irtibat ve alâkasının baki kalmasıdır.
Vacip Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra o delillerin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; gerek mevtte, gerek uykuda ve her ikisinde aklı olup düşünen kavmiçin Allah'ın azametine, kudretinin şümulüne, kıyametin ve hasrın vukubulacağma pek büyük ve açık deliller vardır. Çünkü; cevher-i ruhanî olan nefsin ziyası cemi bedeni ihata eder ve uyku halinde yalnız batını ihata eder zahirde alâkası kalmaz, mevt halinde zahir ve batını ihatası kalmaz, bilkülliye alâkasını keser. Bunların cümlesinde Allah'ın kudret ve san'ati üzerine alâmetler vardır. Binaenaleyh; bunları düşünen kimseler Allah'ın bir ve kud-ret-i kâmile sahibi olduğuna iman ederler lâkin Mekke müşrikleri gibi tefekkürden arî, evham u hayâlâta tabi, heva ve heveslerini icraya dalmış olan süfehâya hiç tesiri olmaz. Çünkü; düşünmek yoktur.
İnsanda akl ü idrakin menbaı nefis olup, teneffüs ve harekenin menbaı ruh olduğu, mevtle her ikisinin, uykuyla yalnız nefsin zail olduğu (îbni Abbas) hazretlerinden mervidir.
Vacip Teaİâ kudret-i kamilesine delâlet eden delilleri tefekkür edenlerin iman edeceklerini ve tefekkür etmeyenlerin iman etmeyerek bir takım aciz putlardan şefaat ümit edip ibadet ettiklerini beyandan sonra putlara ibadetin şefaata faydası olmıyacağmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar ibadet ettikleri putları ibadetlerinden dolayı kendilerine şefaat edeceklerini zannederlerdi.
Zümer 39:43
Yani; müşrikler vahdaniyete delâlet eden delillere nazar ederek iman etmediler, belki onlar Allah'ın izni olmaksızın Allah'ın gayrı putları kendilerine şefi'ler ittihaz ettiler. Sen onları ilzam ve iskât tankıyla tuttukları yolu takbih ve inkâr suretiyle de ki «Ey müşrikler! Siz o putların şefaat edeceklerini mi itikad edersiniz velevse o putlar eşyadan hiç bir şeye malik olmasalar ve hiç bir şeyi idrak edemeseler dahi şefaatlerini memul eder misiniz? Hiç idraki olmayan, bir zerreye bile malik olamayan bir takım aciz putlardan nasıl şefaat beklersiniz, bu gibi acizlerin şefaate iktidarları olur mu, kendilerine menfeate malik olmayanların size şefaate malik olacaklarını ne gibi esbaba mebnî zannediyorsunuz? Halbuki sizin bu itikadınız batıldır.
Şu ilzamın sebebi; Allah'ın gayrı cemadâta ibadet edenlere «Siz erbab-ı tefekkürden değilsiniz. Zira; erbab-ı tefekkürden olsaydınız bir takım idrakten aciz putlara ibadet etmezdiniz» denildiğinde onlar cevapta «Bizim onlara ibadetimiz onlardan menfeat beklediğimizden değildir. Belki onlar indellah makbul olan bir takım eşhasın suretleri olduğu cihetle onların suretlerine riayetimizle eşhastan şefeat bekleriz» demeleridir.
Vacip Tealâ müşriklerin «Putlara hürmetimiz o zevat-ı kirama hürmetimizdendir» demelerini red ve bu itikatlarını ibtal etmek üzere buyuruyor.
Zira;
Zümer 39:44
Binaenaleyh; her zaman her şeye imdadı Allah'dan beklemelisiniz. Zira; ümit et^ tiğiniz her şeyi ihsan edecek O'dur, O'nun gayrı değildir.
Zümer 39:45
Vacip Tealâ kâfirlerin şefaat ümidiyle cemadâta ibadet gibi bir cinayeti irtikap ettiklerini beyandan sonra diğer kabahatlerini bevan etmek üzere buyuruyor,
Yani; kâfirlerin cehalet ve hamakatları o dereceye varmıştır ki şerik ve nazirden münezzeh olan Vacip Tealâ yalnız olduğu halde zikrolunduğu vakitte âhirete iman etmeyen kimselerin kalpleri daralır, sıkıntının eseri yüzlerinde görülür, derileri titrer, tüyleri ürperir. Amma onların mabud ittihaz ettikleri putları zikrolunduğu vakit kalpleri sürurla dolar ve onun eseri yüzlerinde zuhur eder. Binaenaleyh; ansızın görürsün ki yüzlerinin derileri güler ve emâ-re-i beşaret onları tamamiyle ihata eder. Çünkü; onlar hukuk-u İlâhiyeyi unuttukları gibi kendi arzuları putları muhafaza etmek olduğundan bu haller onlar için âdet kabilindendir.
Fahri Râzi'nin, Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette kâfirlerin zikrullahtan nefretlerinin nihayeti olan tüylerinin ürpermesi ve putlarını zikirden hasıl olan meserretlerinin nihayeti olan beşaretleri zikrolunmuştur. Zira Allahü Tealâ zikrolunduğunda kalpleri gam ve kederle dolar, onun eseri yüzlerinde zuhur eder ki yüzleri daralır ve münkabız olur. Amma kendi putları zikrolunduğunda kalpleri sürurla dolar ve onun eseri yüzlerinde zuhur eder ki yüzlerinin derileri açılır, gözlerinin içi güler. Çünkü bu haller onlarda âdet olmuştur.
Zümer 39:46
Vacip Tealâ bedahet-i akılla batıl olan şu ahval-i acîblerini beyandan sonra kâfirlere karşı dua ile mukabele etmesini Resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Sen kâfirlerin etvar-ı garibelerinden mü-tehayyir kaldığın zamanda «Kâfirlerin tevhidden nefretleri ve şirki işlemekte vaki olan sürurları bir emr-i garibdir ki onun fesadı azıcık aklı olan kimseler için malûm olduğu halde bunların bu batıla devamları hamakattan başka bir şey değildir. Bunların şu iti-kad-ı fasit ve mezheb-i batıllarını senden başka kimse izale edemez. Ancak sen izale edersin» demekle düşmanlarına karşı dergahımızdan istimdat et. Zira; Allah'ın hükmüne herkes boyun eğmeye mecburdur.
Hulâsa; bir kimsenin aciz kaldığı bir işte hemen Allahü Tea-lâ'ya iltica etmesi umûr-u lâzimeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:47
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını beyandan sonra o butlanı irtikâb etmek üzere terettüp edecek azabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki onlar fıtrat-ı tevhid üzere halkolunduk-tan sonra küfrü irtikab ederek nefislerini telvis ve gayrın hukukuna tecavüzle zulmettiler. Bilfarz vettakdir yer yüzünde mevcut eşyanın cemisi ve onunla beraber o eşyanın bir misli belki ez'af-ı muzâafı onlara mahsus mülkleri olsa yevm-i kıyamette düçâr olacakları azabtan halâs için cümlesini feda ederler, lâkin fayda vermez ve kabul olunmaz. Zira; çare aramak zamanı geçmiştir. Çünkü; onun zamanı ve mekânı dünyadır, âhiret değildir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; Resulüllah'ın duasının eserini ve o dua üzerine terettüb eden hükmü İlâhîyi beyandır, hakka davete icabet etmeyen kâfirlerin azaplarının şiddetini zikirle küfürde inad edenleri insafa davettir.
Hulasa; âhiret azabından halâs için insanlar bütün dünyaya malik olsalar da bilcümle mülklerini vermek isteseler fayda etmi-yeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:48
Vacip Tealâ azabtan halâs için kâfirlerin mameleklerini ver mek isteseler de fayda etmiyeceğini beyandan sonra onların hatır larına gelmiyen azapların zuhur edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar aciz ve batıl putlara ibadetlerinden sevap ve de-racât ümit ederken bilâkis zanlarmm hilâfına azab zuhur eder ve kesbettikleri amâl-i kabihalarım amâl-i hasene itikat ederken o amalin seyyie ve kabih olduğu zuhur eder bu ise azab üzerine azaptır. Çünkü; onlar Cenab-ı Haktan taltif bekler, tazibin ve amellerinin iyi olduğunu itikat ederken kötü olduğunun zuhur ediver-mesi elbette azaplarını tezyîd eder.
Cehennem'de gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı ve hâtır-ı beşere hutur etmedik azabların vücuduna ve günahkârların zanları hilâfına bir takım azabların zuhur edeceğine bu âyet delâlet eder.
Vacip Tealâ Cehennem'de âsilerin zanları hilâfına enva-ı azabın zuhur edeceğini beyandan sonra o azabın asilerin her tarafını ihata edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o müşrikler kütüb-ü semâviyede beyan olunan akaid-i diniyyeyi ve rüsül-ü kiramın beyan ettikleri ahkâm-ı şer'îyeyi istihza, istihfaf ve ahval-i âhireti inkâr ederlerdi. Bu istihzalarının
cezası olan azab-ı âhiret de onların her taraflarım ihata eder, hiç bir tarafları azabtan halî kalmaz. Binaenaleyh; kitapların ve peygamberlerin beyan ettikleri ahkâmın cümlesinin doğru olduğunu tasdik ederler, fakat fayda etmez. Çünkü; tedarik ve telâfi zamanı geçmiştir. Zira noksanı tedarik zamanı; dar-ı dünyadır, âhiret değildir.
Hulâsa; umur-u diniyye ve ahkâmı şer'îyeyi inkâr ve istihza edenlerin her taraflarını azabın ihata edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:49
Vacip Tealâ kâfirlerin kötü ef'âlinden sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü Vacip Tealâ'nm zararı menfeate tebdili; insan o nimete şükür mü edecek veya şükrü terkedip küfran-ı nimet mi edecek? Şu cihetlerini imtihan için Cenab-ı Hak bazı menfeatı mazarrata ve bazı mazarratı menfeate tebdil eder.
Yani; münkir-i nimet olan insanın hali daima mütenâkızdır. Zira; o insanın gerek kendi bedenine, gerek malına ve evlâdına bir zarar isabet ettiğinde o zararın üzerinden kalkmasına dua eder, zararın izalesini kemâl-i tazarrû ve niyazla bizden ister. Zira; o zararı ancak bizim izale edeceğimizi ve bizden gayrı o zararı izale edecek kimse olmadığını itikad eder. Sonra biz o zararı nimete tebdil ettiğimizde bizi unutur kendinde o nimete bir istihkak görür ve kendi ilmiyle kazandığını iddia eder. Meselâ o nimet emval kabilinden ise o malın kazanılmasında yaptığı maharete, eğer marazın, izalesiy-le hasıl olan sıhhat ise kendinin güzel muâlece tertib ettiğine ham-leder. Velhasıl her neye malik olsa kendi meziyyeti sayesinde malik olduğunu iddia eder ve Cenab-ı Hakka istinadı keser. Halbuki o nimet; onun hakkında fitne ve imtihandır. Zararın zevaliyle derhal rabbısma şükretmek lâzımken şükrü terketmek aynı kabahat olduğundan ayrıca onun cezasını görecektir. İşte insanın zarar zamanı dua edip zararı zail olunca duayı terketmek halleri yekdiğerini mütenâkızdır.
Zümer 39:50
Vacip Tealâ mutlaka insanların hallerini beyandan sonra bu haller ümem-i salifede dahi mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; nail olduğum nimet benim ilmim sayesinde istihkakım-dır, demek sözünü söylemek Kureyş'e mahsus değildir, belki bunlardan evvel geçenlerde muhakkak o sözü söyledi ve bilhassa Karun ve Firavun ile sair ümmetlerden bir çok kimseler nail oldukları nimetlerin kendi ilimleri ve dirayetleri sayesinde istihkakları olduğunu iddia ettiler. Lâkin kesbettikleri malları ve amelleri onlara gelen belâyı defedemedi. Kezalik ümem-i salifeye nazil olan belâyı onların nimetleri ve amelleri def edemeyince kesbettikleri amellerinin cezası onlara isabet etti. Binaenaleyh; bazıları Karun gibi yere battı, bazıları Firavun gibi denize garkoldu, bazıları da diğer azablarla helak oldular. İşte geçmiş ümmetlere kötü amelleri ve malları fayda vermeyip belki helaklerine sebep olduğu gibi Kureys kavmine de ayrı hal cari olacaktır. Şu halde insanlar için en büyük vazife; herşeyi Allah'dan bilmek ve her vakit Allah'ın dergâhına iltica ve nazil olan belâyâmn defini Allah'tan istirham etmektir.
Zümer 39:51
Vacip Tealâ geçmiş ümmetler haklarında kesbettikleri emval ve amalin azabı defide faydası olmadığını beyandan sonra Kureys kavmine dahi mallarının ve amellerinin faydası olmıyacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Allahü Tealâ onlara amellerinin cezasını verir.
Bu âyeti celile; küffâr-ı Kureyşi tehdit etmiş ve Bedir gazasında bir çokları bu âyette beyan olunan azabı dünyeviyi tattıkları gibi Mekke'de onların zulümleri sebebiyle yedi sene bir damla yağmur düşmeksizin kıtlık olmuştur. Binaenaleyh; umumî bir azab müstevli oldu, hiç birinin ne malı ne de canı o azabı defe kâfi olamadı, lâkin yine mütenebbih olmadılar.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile (sin); te'kîd içindir. Kavmi Kureyş'e kesbettikleri günahların cezası elbette isabet etmiştir. Zira; onlara azabetmekte Allahü Tealâ âciz değildir,
Zümer 39:52
Vacip Tealâ Mekke kavminin azab-ı dünyevilerini beyandan sonra geçirmiş oldukları kıtlık üzerine rızıklarmı tevsi' ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
O kâfirler tenbih-i İlâhîden gaflet ettiler, hikmet-i Ilâhiyeyi düşünmediler ve bilmediler mi ki Allahü Tealâ'nm istediği kuluna rızkım bol ve istediğine dar verdiğini? Ve hiç bir kimsenin rızkına Allah'ın gayrının medhali olmadığını idrak etmediler mi? Halbuki azıcık aklı olan kimsenin bunu idrak edip bilmesi lâzımdır. Zira şu rızkın bazı kimse hakkında az, bazı kimse hakkında çok olmasında ehl-i iman için kati deliller vardır. Çünkü; her zaman görülen ahvaldendir ki çok âkil ve zekî olan kimseler maişet darlığına rnübtelâ ve bir çok cahil, ahmak, hasta ve zayıf olan kimseler bol rızka maliktir. Şu halde akl ü zekânın, şeceat ve cesaretin rızıkta medhali yoktur. Kezalik tabiatın, ayın ve yıldızların da rızıkta dahli yoktur. Zira; bir zamanda doğan iki şahsın birisi padişah oluyor diğeri ise açlığından sürünüyor, Binaenaleyh; Allahü Tealâ'-dan gayrı hiç bir kimsenin rızkında bir müessir yoktur. Ancak herkesin rızkında müessir-i hakiki Allahü Tealâ'dır. Evet! Kul esbaba teşebbüs ve sa'yile mükelleftir, lâkin esbabın müsebbibe muvafık olup olmaması Allah'ın iradesine bağlıdır. Dilerse muvafık kılar, muvafık kılmamak isterse muvafık olmaz. Meselâ çiftçi ekin ekmekle mükelleftir. Bitirip bitirmemek ise Allah'ın yed-i kudretin-dedir.
Hulasa; rızkın bol veya dar olmasında abdin medhali olmadığı ve zira; bir çok âlim, âkil, cesur ve kavî olanların fakr u fakaya mübtelâ, cahil, ahmak, hasta ve zayıf olanların servet ve vüs'ate malik oldukları her zaman görülen ahvalden olduğu, tabiatın, ayın, yıldızların ve doğduğu zamanının rızıkta tesiri olmadığı, bir saatte ve belki bir dakikada doğan binlerce eşhasın hiç birinin hali diğerine benzemediği görülmekte olduğu ve şu ahvalin cümlesinde ve rızıkta tesirin ancak Vacip Tealâ olduğuna bir çok deliller bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:53
Vacip Tealâ âsilere azab edeceğini beyandan sonra kullarına merhamet edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resul-ü Ekrem! Sen bizim tarafımızdan vekâlet suretiyle kullarımızı bize muzaf kılarak de ki "Ey günahlar işlemekle nefislerine zulmü israf eden kullarım! Günahlarınıza bakarak Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin ve günahınızın büyüklüğüne nazar ederek tevbenizin kabul olunmıyacağını zannetmeyin. Zira; cümle esrarınızı bilen Allahü Tealâ günahlarınız velevse pek büyük olsun cemisini setreder. Çünkü; Allahü Tealâ tevbe ve istiğfar eden kullarının ve bilhassa ehl-i tevhidin günahlarını setir ve dergâhına iltica edenleri ihsanına garkedicidir. Binaenaleyh; insanın rahmet-i İlâhiyeden ümidini kesmemesi lâzımdır.
Fahri Râzi'nin, Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette ibadla murad; müminlerdir. Çünkü ibadı Cenab-ı Hakka muzaaf kılınması; tazim için olup tazim ise müminlere lâyık olduğu cihetle ifaadla murad; müminlerdir, müşrikler değildir.
Bu âyet-i celilede rahmet-i İlâhiyeyi ümit etmek lâzım olduğuna dokuz cihetten delalet vardır : Birincisi; günahkâr olan kimselerden züll ü meskeneti mucib olan abid lafzıyla tabir olundu. Kerim olan zata lâyık olan; miskin, hakir ve muhtaç olanlara merhamet etmek olduğundan kullarından abidle tabir; merhamet edeceğine işarettir. İkincisi; ibadı zatına muzaf kıldı : şu izafetin şerefi ise azabtan emniyyet ve rahmete ümit ica-beder. Üçüncüsü; rahmetten kat'ı ümîd etmekten nehyetti. Bu nehiy; rica ile emretmektir. Kerim olan zât rica ile emredince kendine lâyık olan. keremdir. Dördüncüsü; zamir mevkiinde esmâ-i hüsnanın en büyüğü olan lâfza-i celâl varid olmuştur. Rahmetin, rahîm olan Allahü Tealâ'nın en büyük ismine muzaaf kılınması taraf-ı İlâhîden feyezan edecek rahmetin pek büyük ve herkese şamil olmasına delâlet eder. Beşincisi; mağfiret, tekid ifade eden lafzıyla varid olmuştur ki mağfiretin muhakkak olduğuna delâlet eder. Altıncısı; te'kîd manâsını ifade ve her günahın afvine delâlet eden lâfzı varid olmuştur ki cümle günahların mağfiret olunacağına delâlet eder. Yedincisi; zat-ı ülûhiyetini mağfirette mübaleğaya delâlet eden sıfatıyla tavsif buyurmuştur ki azdb ica-beden günahların hepsini mağfiret edeceğine delâlet eder. Sekizincisi; lafzıyla tavsif buyurmuştur ki rahmet-i İlâhiyeyi mucib olan sevabı tahsile işarettir. Dokuzuncusu; kullarına kendinden gayrı merhamet edici bir kimse olmadığına işaret için hasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur.
Bu âyetin Hz. Hamza'mn katili (Vahşî) hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Resulullah Vahşî'yi İslâm'a davet edince «Ben çok günah işledim nasıl İslâm olabilirim?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut ehl-i Mekke'den bazıları «Biz adam öldürmek ve zina etmek gibi büyük günah işledik. Muhammed (S.A.) ise bu günahlar affolunmaz buyuruyor. Şu halde bizim İslâm olmamız mümkün olamaz» demeleri üzerine nazil olmuştur. Yahut bu âyet (İyâş), (Übeyy b. Rebia), (Velid) ve daha bazı Mekke'de kalan müslümanlar haklarında nazil olmuştur. Çünkü; bunlar İslâm olduktan sonra bazı fitne vukuuna mebnî hicreti terkettiklerinden Medine'ye hicret eden müslümanlar bunların hicreti terkettikleri için tevbelerinin kabul olunmıyacağmı söyle-meleri üzerine nazil olmuştur. Ayet nazil olunca Hz. Ömer. âyeti Mekke'ye gönderdi. Âyeti görünce orada kalan müslümanlar Medine'ye hicret etmişlerdir. Herhangi sebeple nazil olursa olsun İtibar elfazm umumunadır, sebebin hususuna değildir. Binaenaleyh; bir kimse her ne kadar büyük günah işlese onun için mağfiret-i İlâhiye vardır. Şu kadar ki kâfirin mağfireti imana muhtaçtır. İman etmedikçe'mağfiret olunmaz. Amma müminin mağfiretinde cevbe etmesi şart değildir. Şu halde bir müminin günahı ne kadar büyük olsa tevbe etmeksizin mağfiret olunması caizdir. Bu âyet; ehl-i imanın mağfiret olmasının kafi olduğuna delâlet-eder. Çünkü; ehl-i iman Cehennem'e girse bile günahı miktarı azabolunduk-tan sonra herhalde mağfireti İlâhiyeyle Cehennem'den çıkar. Eğer mağfiret olunmasa kâfir gibi Cehennem'den çıkmazdı. Binaenaleyh; mümin için mağfiret muhakkaktır.
Zümer 39:54
Vacip Tealâ rahmet-i İlâhiyeden ümit kesmek caiz olmadığını ve âsileri mağfiret edeceğini beyandan sonra âsiler üzerine tevbe etmek vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'ın rahmetinin vüs'atini ve mağfiretinin kesretini şitrıekle beraber günahlarınızdan tevbeye müsareatle Allahü Te-alâ'ya tekarrub ve kalbinizle teveccüh edin ki rahmet-i İlâhiyeden nasibedar ve Allah'ın emr ü nehyine tamamiyle inkiyad edin ki mağfiret-i İlâhiyeye nail, imanda, amelinizde ihlâs üzere olun ki Cennetin derecelerine vasıl olasınız. Gerek tevbe, gerek amelde ihlâs, gerek emre itaat bunların cümlesine size azab gelmeden evvel sür'at edin ki rezil ve rüsva olmayasmız. Zira; azab geldikten sonra yardım olunmazsınız. Çünkü; azab geldikten sonra o azaptan sizi kurtaracak yardımcı bulunamaz ki kurtulasımz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile günahtan tevbe-nin vacip olduğuna delâlet eder. Gerçi mağfiret-i İlâhîyeye ehl-i sünnet indinde tevbe şart değilse de bundan evvel beyan olunduğu veçhile mağfiret Cehennem'e girmeden evvel olduğu gibi girdikten sonra da olur. Şu halde eğer tevbe ederse tevbesi Cehennem'e girmeden evvel mağfirete sebep _olur. Binaenaleyh; tevbe-nin faydası; tevbe ettiği günahın azabını kaldırmaktır. Eğer tevbe etmezse günahının afv ü mağfiret olunması caiz ve muhtemel ise de ancak günahı miktarı muazzeb olmak ihtimali galibtir. Şu halde abdin daima tevbe üzere bulunması lâzım ve tevbe, vakit geçirmeksizin derhal vaciptir. Hatta günahı işledikten sonra tevbeyi tehir etmek de ayrıca bir günahtır. Çünkü; tevbe vaciptir vacibi tehir de bir günahtır.
Hulâsa; günahkâr olan kimsenin derhal günahtan tevbe etmesi vacip ve günahı icabı azab gelmeden evvel emr-i İlâhiye inkiyadla azabı defin çaresine bakması lâzım olduğu azab gelinceye kadar tevbe etmezse azab geldikten sonra o azabı defedecek bir yardımcı bulunmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:55
Vacip Tealâ tevbe ve inkıyâdla emirden sonra söylenen sözlerin en güzeline tebaiyyet etmek vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; siz bilmeksizin anî olarak günahınızın muktezası azab-ı İlâhi gelmeden evvel sizi kemal-i terbiyeyle terbiye eden Rabbınız-dan efdal-i enam olan Resulü vasıtasiyle size inzal olunan ve ah-sen-i kelâm olan Kur'an'a ittibâ edin ki geçmiş günahlarınıza tevbe etmiş olasınız ve azabtan necat bulaşınız.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile inzal olunan kelâmın ahseniyle murad; Kur'an'dır. Çünkü; Kur'an'da günah olan şeyler zikrolundu ki içtinâb olunsun, kötü olan ve mürüvveti ihlâl eden şeyler zikrolundu ki onlara rağbet olunmasın, ahsen olan şeyler zikrolundu ki ittibâ olunsun. Yahut inzal olunan kelâmın ahseniyle murad; Nâsih olan âyetlerdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Yahut ahsenle murad; me'mûruribih olan ibadetler olup nehyedilen kabahatler değildir. Azabın filc'eten gelmesiyle murad; günahkârlar günahlanyla meşgul olurken haberleri olmaksızın gazab-ı İlâhînin gelmesidir. Bunu beyandan maksat; âsileri tehditle itaate davet etmektir.
Vacip Tealâ âsilere azabın haberleri olmadan ansızın nazil olacağını beyandan sonra azab nazil olduğunda âsilerin söyliyecekleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; nefsin böyle esefini izhâr etmesi kerahettir. Bu keraheti söylemezden evvel çaresine bakın.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nefisle murad; âsilerin nefisleridir ve kesretine işaret için teksire delâlet eden tenvin ile varid olmuştur. insanın kederli zamanında hüzün ve esefini izhar için söylediği sözdür. Allah'ın tâatı ve hakkı demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Azap nazil olduğunda asilerin söyliyecekleri sözleri; üçtür : Birincisi; asî olan nefis, azab nazil olduğunda kusuruna nedametini izhar için şöyle demesidir ki «Taât-ı İlâhiyede, ibadât-ı sübhaniyede ve Kur'an'a ittibada vaki olan kusurlarım üzerine ey hüzün ve esefim bana gelin, toplanın yanıma! Ben Din-i İslâm'a inkiyad ve erbabına itaat etmediğim gibi Din-i İslâm'ı ve erbab-ı şeriatı istihza edenlerden oldumdu, şimdi ise cezasını görüyorum. Binaenaleyh; dünyada şeriatı ve erbabım istihza ettiğim zamanda nefsime arız olan sürür ve gurmiarımu mukabil şimdi gördüğüm azap üzerine hüzün ve kederlerim, hasret ve vaveylalarım gelin yanıma, ihata edin beni, çevirin etrafımı dertleşelim sizinle. Zira; başka çaremiz kalmadı» demekle hasretini izhar eder. Şu halde nefsin böyle demesine hacet kalmaksızın Allahü Tealâ'ya itaat ve Kur'an'a ittibâ etmek lâzımdır.
Zümer 39:56
Vacip Tealâ âsilerin azab nazil olunca söyliyecekleri sözlerden ikincisini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o günahkâr olan nefis, nimet-i İlâhiyeden mahrum olarak azaba duçar olduğunu görünce hasret ve nedamet izhar ederek »Eğer Allahü Tealâ sair evliyası gibi bana da tevbeyi tevfik ve beni hidayete irşad etmiş olsaydı ben de günahlardan içtinab eder ve evliya zümresinden olurdum. Lâkin hidayette kılmadığından eşkiyâ zümresinden oldum» demekle hasretini meydana koyar.
Zümer 39:57
Vacip Tealâ âsilerin azab nazil olunca söyliyecekleri sözlerden ikincisini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o günahkâr olan nefis, nimet-i İlâhiyeden mahrum olarak azaba duçar olduğunu görünce hasret ve nedamet izhar ederek »Eğer Allahü Tealâ sair evliyası gibi bana da tevbeyi tevfik ve beni hidayete irşad etmiş olsaydı ben de günahlardan içtinab eder ve evliya zümresinden olurdum. Lâkin hidayette kılmadığından eşkiyâ zümresinden oldum» demekle hasretini meydana koyar.
Zümer 39:58
Vacip Tealâ asilerin üçüncü sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte nefs-i âsiye böyle demekle kederini izhar eder.
Yani; günahkâr olan nefis kendine gelen azabı re'yel'ayn görünce kemal-i tehassürden temenni eder der ki «keşke benim için dünyaya bir daha rücu' etmek mümkün olsa da ben şartlarına riayet ederek ibadet etsem. Ve Resullerini tasdik eden erbab-ı ihsan zümresinden olsam». İşte böyle demekle günahlarına nedametini izhar eder. Şu temenni; muhal-i temenni kabilindendir. Çünkü; âhirete gidenin dünyaya gelmesi mümkün değildir, fakat muazzeb olan kimse azabın şiddetinden şaşırdığı için böyle temenniyâtta bulunur.
Hulâsa; âsi olan kimsenin azabı görünce kemaİ-i hasret ve nedametini izhar ve Allahü Tealâ'nm kendini hidayette kılmadığını beyanla itizar edeceği ve azabı gördüğünde dünyaya bir daha dönse erbabı ihsan zümresinden olacağından rücûunu temenni edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in azabı gördüklerinde söyliye-cekleri sözlerini beyandan sonra ikinci sözlerini — ((Allah Tealâ beni hidayette kılmış olsaydı ben de müttakîlerden olurdum» sözleridir — reddetmek üzere;
Zümer 39:59
buyuruyor.
Çünkü batıla tebeiyyet ettin, hakkı ve hakikati setre-derek zulm ü inad ve istikbarla bir takım ibadete lâyık olmadık putlara ibadet ettin. Şu halde ey asî! Sen «Allahü Tealâ beni hidayette kılmadı, kılsaydı ihtida ederdim» dediğin sözün ve bu itizarın merduddur.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile kelimesi bundan evvelki âyette vaki nefy-i zımnîyi isbat içindir. Çünkü; âyetinde kelimesi manâda nefiy ifade eder. Zira; manâ-yı nazım1:
…
demektir. İşte şu tefsir kelimesini isbat etmiştir ki «Allahü Tealâ seni âyetleri inzaliyle hidayette kıldı velâkin ihtida etmedin» demektir. Yani «doğru yolu sana gösterdi, lâkin sen Allah'ın gösterdiği yola gitmedin. Binaenaleyh; kusur kendinde-dir» demek olur.
Zümer 39:60
Vacip Tealâ iman etmeyen ehli Cehennem'in Cehennem'e girdiklerinde söyliyecekleri sözleri beyandan sonra ehl-i Cehennem'in Cehennem'e girdikten sonra vaki olacak sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; haram olan şeylerden sakınmakla Allahü Tealâ'ya ibadet ve Rasûl'üne itaat eden kullarını fevz ü felaha îsal eden tariklerle Allahü Tealâ onları azabtan kurtarır. Binaenaleyh; onlara yüzleri siyahlanmak ve Cehennem'de yanmak gibi kötü şey asla dokunmaz ve onlar mahzun da olmazlar. Zira; onların ittikaları sebebiyle hüzün verecek şeylerin kapıları kapanır, seadet kapıları açılır, onlar üzerine envai hayrat ve berekât dökülür. Şu halde hüzün verecek bir şeyi görmezler ki hüzün etsinler.
Sû ; insanların sevmediği şeydir, bu cümleler ehl-i imanın necat bulmalarını tefsir ve necatın neticesini beyandır. Mefâze ; saadet ve hayra vusuldür ki muharremâttan içtinâb eden kimselere Allahü Tealâ dünyada vuku bulan ibadet ve taatları sebebiyle necat verir demektir. «Müttakîlere kötülük isabet etmez, mahzun da olmazlar» cümleleri; bir suale cevaptır. Çünkü «Allahü Tealâ müttakîleri azabtan kurtaracak» denilince «Bu necatın keyfiyeti nasıl olacak?» diyerek varid olan suale cevap olarak «tmlara kötülük dokunmaz, hüzün de görmezler» denilmiştir.
Hulasa; insanın korkulacak şeylerin cümlesinden salim ve fe-rağ-ı kalbe malik olması günahlardan ittikaya muhtaç olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:61
Vacip Tealâ iman etmeyen ehli Cehennem'in Cehennem'e girdiklerinde söyliyecekleri sözleri beyandan sonra ehl-i Cehennem'in Cehennem'e girdikten sonra vaki olacak sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; haram olan şeylerden sakınmakla Allahü Tealâ'ya ibadet ve Rasûl'üne itaat eden kullarını fevz ü felaha îsal eden tariklerle Allahü Tealâ onları azabtan kurtarır. Binaenaleyh; onlara yüzleri siyahlanmak ve Cehennem'de yanmak gibi kötü şey asla dokunmaz ve onlar mahzun da olmazlar. Zira; onların ittikaları sebebiyle hüzün verecek şeylerin kapıları kapanır, seadet kapıları açılır, onlar üzerine envai hayrat ve berekât dökülür. Şu halde hüzün verecek bir şeyi görmezler ki hüzün etsinler.
Sû ; insanların sevmediği şeydir, bu cümleler ehl-i imanın necat bulmalarını tefsir ve necatın neticesini beyandır. Mefâze ; saadet ve hayra vusuldür ki muharremâttan içtinâb eden kimselere Allahü Tealâ dünyada vuku bulan ibadet ve taatları sebebiyle necat verir demektir. «Müttakîlere kötülük isabet etmez, mahzun da olmazlar» cümleleri; bir suale cevaptır. Çünkü «Allahü Tealâ müttakîleri azabtan kurtaracak» denilince «Bu necatın keyfiyeti nasıl olacak?» diyerek varid olan suale cevap olarak «tmlara kötülük dokunmaz, hüzün de görmezler» denilmiştir.
Hulasa; insanın korkulacak şeylerin cümlesinden salim ve fe-rağ-ı kalbe malik olması günahlardan ittikaya muhtaç olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zümer 39:62
Vacip Tealâ müttakilere necat vereceğini beyandan sonra necat vermeye kadir olduğunu da beyan etmek üzere buyuruyor.
Kullarının bilûmum işlerini hikmetine muvafık halkeder. Binaenaleyh; kullarını mazarrat verecek şeylerden muhafaza eden odur, onun gayrı muhafaza edecek yoktur.
Zümer 39:63
Binaenaleyh; cümlesinde dilediği gibi tasarruf eder. Çünkü; her şeyin halikı olunca hazinelerin anahtarlarının ve müttakîlerin necatlarının dahi halikıdır.'
Yani; Allahü Tealâ kulunun imanını, küfrünü, .itaat ve ma'si-yetini halkeder lâkin cebirle değildir, belki abdin esbabına tevessül etmesiyle halkeder. Binaenaleyh; kâfirin küfrünü Allahü Tealâ halkeder. Fakat abdin kisbiyledir cebirle değildir, Allahü Tealâ her şey üzerine hafızdır ve her şeyin tedbiri kendinindir. Zira; se-mavat ve arzı halik olunduğundan onların miftahı onun kudreti altındadır, kudretinden hariç bir şey yoktur.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Hz. Osman Rasulullah'dan mekâlîdin manâsını sual eder. Rasulullah (S.A.) efendimiz de «mekâlîdin tefsiri :
kelimât-ı tayyibesidir» buyurduğu mervidir ki bu kelimât Allahü Tealâ içindir. Bunlarla Allahü Tealâ'ya tevhid ve tazîm olunur, bu kelimât semâvât ve arzda olan enva-ı hayratın miftanıdır. Binaenaleyh; her kim ki bu kelimâta devam ederse semâvât ve arzın hayratından kendine isabet eder demektir.
Zümer 39:64
Vacip Tealâ cümle mahlukâtm halikı olduğunu beyandan sonra bu âyât-ı beyyinâta iman etmeyenlerin zararlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'ın vahdaniyetine delâlet eden âyetlere küfredip vahdaniyeti tasdik etmeyen kâfirler ancak zarar görücülerdir, hüsran, kemaliyle o kâfirlere münhasırdır. Çünkü; müminler için elbette rahmet-i İlâhiyeden nasib vardır. Bu ayât-ı beyyinâtı inkâr eden kâfirlere ey Habibim! Sen de ki «Ey cahil kâfirler! Sizin ir-tikâb ettiğiniz cinayeti ben mi irtikâbedeyim? Bu kadar âfâkî ve enfüsî delilleri müşahade ettikten sonra Allah'a ibadeti terkle Allah'ın gayrıya mı ibadet etmemi emredersiniz?»
Kâfirlerin, vahdaniyetin delillerini tedkikten temerrüt ettiklerine işaret için cehaletle zemmolunmuşlardır. Çünkü; Allahü Te-alâ'nm her şeyin halikı, semâvât ve arzın anahtarları yed-i kudretinde olduğunu, bildikten sonra bir takım aciz ve cansız putlara ibadet cehaletten başka bir şey değildir. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran kâfirlerin, babalarının dinine Re-sulüllah'm riayet etmesine karşılık onlar da Resulüllah'm dinine riayet edeceklerini teklif etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Zümer 39:65
Vacip Tealâ âyât-ı İlâhiyeye küfredenlerin dünya ve âhirette zarar göreceklerini beyandan sonra küfrün gayet çirkin olduğunu Ve küfr üzere devam edenlerin rahmeti Ilâhiye'den elbette mahrum olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibinı! Allahü Tealâ hakkı için sana ve senden evvel ba'solunan enbiyâ-yı kirama vahyolunup denildi ki «eğer sen bilfarz vettakdir Allahü Tealâ'ya şirkedersen senin kemal-i ihlâsla işlediğin amellerin mahvolur ve elbette zarar edicilerden olursun. Zira; şirk sebebiyle amellerin zayi olunca zarardan başka bir şey kalmaz. Çünkü; o amelden menfeat beklerken bilkülliye yok olmak elbette zarardan başka bir şey değildir».
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resûlüllati'tan vesair enbiya-yı kiramdan şirkin vaki olması muhaldir. Zira; enbiya-yı kiram masum oldukları cihetle onlardan şirkin suduru vuku bulmıyacağma ilm-i İlâhî lâhik olduğundan onlardan küfrün sadır olması muhaldir. Şu halde âyetin manâsı; muhal olan şeyi farz kabilindendir. Yani «Enbiyanın indallah dereceleri pek alî ve yüksek olduğu halde böyle fena bir amelin onlardan suduru farzolunsa bile onların zarar göreceği ve amellerinin mahvolacağı muhakkak olunca kâfirlerden vesair nâsdan suduru bütün bütün helaklerine sebep olacağı evleviyetle sabit olur» demektir. Şu halde âyet; kâfirlere tarizdir. Yani «Enbiyanın bu kadar makbul ve merğub kimseler oldukları halde sizin muttasıf olduğunuz küfür onların amellerini ibtal eder derecede fena olunca siz mertebe ve meziyyetten arî kimseler olduğunuz halde sizin irtikabettiğiniz şirkle haliniz ne olur hiç düşünmez misiniz?» demektir.
Bu âyette enbiyadan şirkin sadır olması muhal olduğu halde kaziyye-i şartiyye sahihtir. Çünkü; kaziyye-i şartiyyenin sıhhati
eczalarının sıhhatim icabetmez, «eğer senden şirk sadır olursa amelin habtolur» demek doğrudur, lâkin cüz'-ü evvel olan şirkin sudu-ru ve cüz'-ü sanı olan amelin habtolunması her ikisi de batıldır. Şu halde tarafları batıl ve belki muhal olduğu halde kaziyye-i şartiy-ye sadıktır.
Hulasa; şirk o -kadar fena bir şey ki farz-ı muhal olarak enbiyada bile vaki olsa onların amellerini ibtal eder. Binaenaleyh; şirkten herkesin her zaman ihtiraz etmesi ehemm ve elzemdir. Çünkü; dünyada ve âhirette felâkete sebebtir.
Zümer 39:66
Allah'ın gayrıya iltifat etme. Zira; ancak ibadete lâyık ve müstehak odur, onun gayrı ibadete müstehak yoktur.
…
Çünkü; Allah'ın nimetini mahalline sarfla nimete şükredenler Allah'm halis kullarıdır.
Yani; ey Nebiyyi Zişân! Küffâr-ı Kureyş'in sana teklif ettikleri şirke iltifat etme, belki ezher cihet ibadete lâyık olan Allahü Tealâ'ya ibadet et. Zira; zatında, sıfatında ve ef'âlinde şerik ve'na-ziri olmadığından her cihetten ibadete müstehak ancak Vacip Tea-lâ'dır. Binaenaleyh; her kulun ibadetini Allahü Tealâ'ya hasretmesi lâzımdır. O halde ibadetini Allah'a hasretmekle şakirler zümresinden ol ki nimetin tezâyüd etsin. Bu emir; zahirde Resulüllah'a ise de hakikatte ümmetine talimdir. Çünkü; Resulüllah'ın ibadetini Cenab-ı Hakka hasrettiği ve şakirîn zümresinden olduğu malûmdur. Binaenaleyh; bu emir; hakikatte ümmetine emirdir.
Zümer 39:67
Vacip Tealâ kâfirlerin irtikab ettikleri şirkin batıl olduğunu beyandan sonra şirki irtikâblarmm sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; azamet-i İlâhiyeyi lâyıkıyla takdir etmiş ve kendi vücutlarında olan sanayi-i garibeye bakarak Vacip Tealâ'nın kadrini bilmiş olsalardı Allahü Tealâ'ya şirket-mezlerdi, halbuki şirkettiler. Şu halde azamet-i İlâhiyeyi takdir edemediler.
Bu âyet-i celile; azamet-i İlâhiyeyi beyan için varid olmuştur. Yani «Yevm-i kıyamette ke-mâl-i azamet ve kudretimle yer yüzünü kabzederim, yedi kat gökler kudret-i İlâhiyeyle dürülür ve ef'âl ü harekâttan sakıt olur. Zira; muktazıyâtmm cümlesi muattal olduğundan ezelen ademden ibaret olduğu gibi ebeden dahi ademe ser çeker gider ve kâfirlerin şirkettikleri şeylerin cümlesinden zat-ı ulûhiyet âlî oldu.
Ebussuud üjfendi'nin beyanı veçhüe-Cenab-ı Hakkın azamet ve kudretine nisbetle ukûl ve evhamın hayrette kaldığı pek büyük işler gayet kolaydır. Binaenaleyh; gerek âlem-i ulvî olan gökleri, gerek âlem-i süflî olan yerleri bir anda tahrib eder ve yevm-i kıyamette bu tahribatın vuku bulacağına âyet delâlet eder.
( câi y Kabız; bir şeyi elinin ve avucunun içine almaktır. Yemin; sağ el manasınadır. Ancak bu manâlar âlet-i carihadan ibaret olup Allahü Tealâ ise âlet-i cariha-dan münezzeh olduğundan Vacip Tealâ hakkında bunların manâ-yı lüğavileri muhaldir. Binaenaleyh; gerek kabız ve gerek yemîn Vacip Tealâ'nın kudretinden kinayedir. Yani «sağ eliyle avucunun içine alman bir şey nasıl hakîr ve zelil olursa yerler ve, gökler bu kadar azametleriyle beraber Cenab-ı Hakkın kudretine nisbetle bunlar da avuç içine alman şey gibi hakir ve zeliller» demektir. Gerek kabız, gerek yemîn eslâf-ı kiram indinde Vacip Tealâ'nın sıfatındandır, amma keyfiyeti tayin bizim için müşkül loİduğundan bu sıfatların keyfiyetinden bahsetmek lâzım değildir.
Zümer 39:68
Vacip Tealâ azamet ve kudretine delâlet eden efâl-i acibesinden bazılarını beyandan sonra baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dünyanın ömrü nihayet bulup mamuriyetine .dair im-dad-ı İlâhî kesilince taraf-ı ilâhîden varid olan emir üzerine emanetleri mahallerine, red için İsrafil (A.S.) tarafından Sûr'a üfürülünce âlem-i ulvî ve âlem-i süflide olan bütün zîruh saday-ı Sûr'ım dehşetinden helak olur, ancak Allahü Tealâ'nm helakini murad etmediği dört melek helak olmazlar. Binaenaleyh; Cebrail, Mikâil, İsrafil ve Azrail (A.S.) biraz müddet berhayat olarak kaldıktan sonra evvelâ Mikâil sonra İsrafil ondan sonra Cebrail ve onun arkasından mervidir.
Azrail'in vefat edecekleri İbn-i Abbas hazretlerinden
Bu âyette helakten müstesna olanlar hakkında şüheda-yı kiram, yahut huriler veya.Arş-ı A'zam ve Kürsi'de olan melekler olduğuna dair rivayetler mevcut ise de bu zevatın kimlerden ibaret olduğu hakkında delil-i kat'î olmadığından bizim için bunları tayin hususunda i'mâl-i fikir etmeye hacet yoktur. Yalnız evvelce zikrolunan dört melek olduğuna dair varid olan rivayet diğer rivayetlerden kuvvetlidir.
Vacip Tealâ ikinci Sûr'un üfürülmesini etmek üzere buyuruyor.
Mebhût ve hayran olarak kabirlerinden kalkmışlar bir büyük sahra içinde kendilerini bulur ve yekdiğerlerine nazar ederler.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran evvelki Sûr ile ikinci Sûr arasında kırk sene veyahut kırk gün olduğu mervidir. İkinci Sûr akîbinde teehhür etmeksizin derhal insanların kabirlerinden kalkacaklarına işaret için.biZâ teehhür vukua delâlet eden fâ lâfzı varid olmuştur. Nazarları; nazar-ı hayrettir. Çünkü; ansızın kabirden kalkıvermeleri kendilerine hayret ve dehşet vermesine binaen etrafa kemâl-i hayretle bakacaklarına işaret için nazar edecekleri açıktan beyan olunmuştur.
Zümer 39:69
Vacip Tealâ Sûr'un üfürüleceğini ve insanların kabirlerinden kalkacaklarını beyandan sonra o zamanda vaki olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yevm-i kıyamette bütün zıya veren ecrâm mahvolup ziyaları kalmayınca nur-u İlâhîden başka zıya verecek bir şey olmadığından arz-ı mahşer ve arsa-i kıyamet Allahü Tealâ'nm nuruyla nurlanır, zıyasıyla zıyalanır, o zamanda herkesin defter-i â'mâli kendi Önüne konur ve defteri mucibince muhasebe olunur ve herkes defteri muktezası ceza görür, o günde enbiya ve şühedâ arsa-i mahşere getirilir. Enbiya ümmetlerine, şühedâ akraba ve ahbab-larına şehadet ederler, herkesin defter-i âmâii getirilip enbiya ve şühedâ şehadet edince ibâd arasında hakla hükmolunur, ehl-i Cennet Cennet'e, ehl-i Cehennem Cehennem'e hükm-ü İlâhî icabı giderler, hiç.kimsenin bir şey demeye salâhiyeti olamaz. Çünkü; hükm-ü İlâhî'nin hak olduğunu herkes bildiğinden itiraza mecal olmaz. Halbuki ibâd bu hükümle asla zulmolunmazlar. Zira; herkesin sevabından bir zerresi noksan olmadığı gibi günah-ı üzerine dahi bir zerre ziyade kılınmaz, her şahsın ameli ne ise cezası da odur.
Fahri Râ2İ'nin beyanı veçhile bu âyette arzla murad; kıyamette nâsın cemohnası için halkolunacak arz-ı mahşerdir, yoksa şu içinde bulunduğumuz arz-ı dünya değildir. Kitapla murad; herkesin defter-i a'raâlidir veyahut Levh-i Mahfuz'dur. Çünkü; Levh-i Mahfuz'da hata, savap, küçük, büyük bilcümle insanların amelleri yazılıdır. Enbiya-yı izam ümmetlerine şehadet için geti-iriiir. Şühedâ ile murad; Fî sebilülâh şehit olanlardır veyahut ümmet-i Muhammeddir. Çünkü; ümmet-i Muhammed.Kur'an'-da gördükleri veçhile enbiya-yı sairnein şeriatlarını ümmetlerine tebliğ ettiklerine şehadet edeceklerdir. Nur-ı İlâhî ile murad; dar-ı âhireti tenvir için Allahü Tealâ'nın âhirete mahsus halketiiği nur veyahut nur-u adalettir.
Zümer 39:70
Vacip Tealâ herkesin beyninde adaletle hükmolunacağını ve hiç bir kimseye zulmolunmıy a cağını beyandan sonra zülmolunmamanın neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; herkesin amelinin cezasını tamamiyle verir. Çünkü; herkesin küçük ve büyük bilcümle amelini bildiği için her şahıs tamamen hakkını istifa eder, asla noksan olmaz, hükm-ü İlâhî; vaki nefsel'emre mutabık olur.
Zümer 39:71
Vacip Tealâ kıyametin vukuunu, kıyametten sonra vaki olacak muhakemâti, her nefsin amelinin cezasını göreciğini beyandan sonra cezanın mahalli olan Cennet ve Cehenneme nasırı sevkolu-nacağmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Cehennemce müekkel zebaniler böyle demekle ehl-i Cehennem'i rezil ve rüsvâ ederler. Çünkü bu sual; ehl-i Cehennem'i tekdir içindir.
Ehl-i Cehennem'i şevkin şiddetine ve behâyimin şevkine müşabih bir sevk olduğuna işaret için sevk kelimesi varid olmuştur. Çünkü; ehl-i nâr olduklarından tahkire ve şiddetle sevkolunmaya şayandırlar'. Cehennemin kapıları bunlar gelinceye kadar kapalı olup bunlar geldiklerinde açılacağına âyet delâlet eder.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; bundan evvelki âyette beyan olunan tevfiyeyi yani her nefis amelinin mukabilini tamamiyle alacağını tafsil ve onun keyfiyetini beyandır. Ehl-i küfür dalâlet-i şerârda müteferrik olduklarından Cehennem'e herkesin dalâlette müşterek oldukları kimselerle cemaat cemaat olarak gidecekleri beyan olunmuş ve Cehennem'e gidenlerin bir takım âh ü eninler ve bağrışıp çağrışmalarla gideceklerine işaret için
sâdâ manasını müş'ir olan varid olmuştur. Çünkü zümrenin cemiidir ve fırka manasınadır, savt manâ-sına olan kelimesinden müştak olduğu için «savt ve sa-dalı yani ağlaşarak ve çağrışarak ve gürültülü fırkalar olarak Cehenneme sevkolunurlar» demektir.
Vacip Tealâ Cehennem kapısına gelen ehl-i Cehennem'e hazinedarlar tarafından tekdir suretiyle «Size Resuller gelmedi mi, size bu günü haber verip korkutmadılar mı?» diye vaki olacak suali beyandan sonra ehl-i Cehennem'in verecekleri cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette azabın illeti ve sebebi küfür olduğuna işaret için ism-i zamir mevkiinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü yerinde varid olsa, olabilirdi, lâkin azabın illeti küfrolduğuna işaret olmazdı. Çünkü müştak olan kâfirin lâfzı üzere azabın vacip olması hükmünün ta-lîk olunması; me'haz-ı iştikak olan küfrün azaba illet olmasını icabeder.
Bu âyette her zümrenin ayrı ayrı kapılardan gireceklerine delâlet vardır. Çünkü; bir cemî lâfzı diğer cemi lâfzına tekabül ederse âhâd'm âhâda inkisâm etmesi kavaid-i arabiyye iktizasındandır.
Bu âyette ise cem'i cemine mukabil kılınmıştır. Binaenaleyh; her fırkanın ayrı ayrı kapılardan gireceğine delâlet eder, hikmet de bunu muktazîdir. Çünkü; her fırkanın günahı ve dalâleti ayrıdır. Şu halde her fırkanın kendi günahının cezası için tayin olunan tabaka-i nara dahil olması, o tabakanın kapısından girmesi emr-i tabiidir.
Ashabı cinayetin Cehennem'de makamları ayrı ayrı olduğuna dünya hapishaneleri de birer misal ve numunedir. Zira; her caninin o cinayet sahiplerinin bulunması için tahsis olunan koğuşta kalması âdettir ve adaletin iktizası da budur.
Zümer 39:72
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in Cehennem'e sevkolunmalarım beyandan sonra ehl-i Cennet'in sevkolunacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; mehârimden emr-i İlâhî ve nehy-i sübhanî vechüzere içtinâb eden kimseler.enva-ı lezzât-ı ruhaniyyenin feyezanı için hazırlanan Cennet'e fırka fırka olarak sevkolundular ve kemal-: sürür üzere Cennet'in kapısına geldiklerinde, inayet-i İlâhiyeyle Cennetin kapıları açılır, herkes amellerine göre derecelerinin kapılarından girerler. Çünkü; herkesin ameline göre sevap verileceğinden elbette dereceler birbirinden farklıdır, Cennet'in hazinedarları ehl-i Cennet'e tazim ve tekrim için merhaba makamında cümleleriyle taltif ederler, hal ve hatırlarını sual ile beraber bilcümle m'ekârihten selâmet üzere olup korktuklarından, kurtulduklarını, cemi maâsîden ve tabâyi-i behîmîyeden temizlendiklerini beyanla tebşir ederler ve bu tebşirâta şayandırlar. Çünkü; dar-ı imtihan olan dünyada şehevât-ı hayvaniyeden tecerrüt. ve nüfus-u habîseye arız olan me'lûfâUı tabiiyyeden ittikâ edip nefislerini esirgedikleri için her tekâliften vareste ve her habâisten âzâde olarak muhalled oldukları halde Cennet'te kalacaklardır.
Zümer 39:73
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in Cehennem'e sevkolunmalarım beyandan sonra ehl-i Cennet'in sevkolunacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; mehârimden emr-i İlâhî ve nehy-i sübhanî vechüzere içtinâb eden kimseler.enva-ı lezzât-ı ruhaniyyenin feyezanı için hazırlanan Cennet'e fırka fırka olarak sevkolundular ve kemal-: sürür üzere Cennet'in kapısına geldiklerinde, inayet-i İlâhiyeyle Cennetin kapıları açılır, herkes amellerine göre derecelerinin kapılarından girerler. Çünkü; herkesin ameline göre sevap verileceğinden elbette dereceler birbirinden farklıdır, Cennet'in hazinedarları ehl-i Cennet'e tazim ve tekrim için merhaba makamında cümleleriyle taltif ederler, hal ve hatırlarını sual ile beraber bilcümle m'ekârihten selâmet üzere olup korktuklarından, kurtulduklarını, cemi maâsîden ve tabâyi-i behîmîyeden temizlendiklerini beyanla tebşir ederler ve bu tebşirâta şayandırlar. Çünkü; dar-ı imtihan olan dünyada şehevât-ı hayvaniyeden tecerrüt. ve nüfus-u habîseye arız olan me'lûfâUı tabiiyyeden ittikâ edip nefislerini esirgedikleri için her tekâliften vareste ve her habâisten âzâde olarak muhalled oldukları halde Cennet'te kalacaklardır.
Zümer 39:74
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e girdiklerini beyandan sonra kendilerinden sadır olacak kelimât-ı tayyibeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girince vadinde sadık olan Allahü Teaiâ'ya hamd ü sena ederler. Çünkü; tekâlif içinden itikâdiyât, zikrullah ve nimete şükür âhirette bakidir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet gördükleri nimetlere mukabil şükrederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i imanın Cennet'e varis olacakları beyan olunmuştur. Zira; Cennet evvelâ Hz. Âdem'e. teslim olunup ba'dheû evlâdı girince keenne pederleri Hz. Adem'den irsen intikal etmiş gibi olduğu cihetle «Cenab-ı Hak bizi varis kıldı» diyeceklerdir. Yahut amelleri Cennet'in derecelerine vail olmalarını irâs ettiğinden irs denilmiştir. Yahut irs tarikıyla insana intikal eden mülkte münazaasız tasarruf ettiği gibi Cennet'te dahi münazaasız tasarruf edeceklerine binaen irs denilmiştir. Yahut ehl'i Cennet kâfirlerin Cennet'te olan makamlarına varis olduklarından ehl-i Cennet'in nail olacakları mekânın bazısına irs denilmiştir.
Ehl-i Cennet istedikleri mahalde konak ittihaz ederek istirahat ettiklerini beyan ederler, herkese verilen Cennet kâfi olduğundan aharın Cennet'ine ihtiyacı olmadığı cihetle hiç birinin diğerinin mülkünde gözü olmaz. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'te asla haset bulunmaz, hukemâ-yı İslâm m beyanlarına nazaran cismanî olan Cennet'te asla iştirak olmaz, ama ruhanî olan Cennet'te birine hasıl olan lezzet-i ruhanînin diğerine dahi hasıl olmasında bir mani yoktur.
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girip enva-ı nimetlere nail olunca caraf-ı ilâhîden "Amel edenlerin ecirleri ne güzel oldu» denilir.
Zümer 39:75
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in hallerini beyandan sonra meleklerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Cennet Cennet'te telezzüzât-ı ruhaniye ve cisma-niyeyle meşgul oldukları zamanda melekler de Arş-ı Âlâ'nın etrafında Cenab-ı Hakkı lâyık olmadık sıfatlardan tenzih ve medh ü sena ile iştigal ederler.
Bu âyette beyan olunan hamd ü senanın müminler veya melekler tarafından olduğunda ihtilâf varsa da âyet-i celile meleklerin evsafını beyan hakkında olduğuna nazaran bu hamdin dahi onların hamdi olması âyetin şevkine daha ziyade muvafıktır.
Mü'min 40:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, ancak iki âyeti Medine'de nazil olmuştur. Seksen beş âyeti camidir.
tâm sahibi olan Allahü Tealâ tarafından nazil olmuş bir kitab-ı celilüşşandır.]
hâ; Resulullah'ın vahy-i İlâhîyi hamil olup ^je himaye ettiğine işarettir. Mim; mâsivaullahı kalbinden mahv ü izalesine işarettir. Buna nazaran manâ-yı âyet;
…
demektir. Kitabın gayet muhkem, âyetlerinin gayet mtetîn ve ahkâmının gayet rasîn olduğuna işaret için esmâ-i hüsnânın en büyüğü olan lâfza-i celâl varid olmuştur. Çünkü lâfza-i celâl; manâsı itibariyle esmâullah'm ve sı-fât-ı İlâhîyenin cümlesini camı ve manâlarına şamildir. Allahü Tealâ'nm herkese ve her şeye kaadir olduğuna işaret için galib, kaahir ve ulu manâsına olan aziz ism-i şerifi ve cümle malûmata ilmi şamil ve kullarının ahvaline tamanıiyle muttali olduğuna işaret için mübaleğayla ilim manâsını ifade eden alîm ism-i şerifi varid olmuştur. İşte şu isimlerin cümlesi kitabın her şeye şamil ve ahkâmı her şeyi camî olup ibâdm seâdetini kâfil bir kitab-ı celîlülkadr olduğuna işarettir. Şu halde Kur'an'm ahkâmı şek ve tahmin şaibesinden ârîdir, cemî mefâsit ve mazarratın ahkâmını lâyık oi-duğu veçhile cami olduğundan bu kitapla amel eden kimsenin en-va-ı seadete nail olacağında şüphe yoktur
Vacip Tealâ cümle malumata âlim ve bilûmum mevcudata galip olunca ibad hakkında mesalih ve mefasit cihetlerini bildiğinden efâl-i İlâhîye aynı hikmettir. Binaenaleyh; Kur'an'm da aynı hikmet olduğuna işaret için taraf-ı Ilâhî'den tenzil olunmuş bir kitap olduğu beyan olunmuştur.
Mü'min 40:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, ancak iki âyeti Medine'de nazil olmuştur. Seksen beş âyeti camidir.
tâm sahibi olan Allahü Tealâ tarafından nazil olmuş bir kitab-ı celilüşşandır.]
hâ; Resulullah'ın vahy-i İlâhîyi hamil olup ^je himaye ettiğine işarettir. Mim; mâsivaullahı kalbinden mahv ü izalesine işarettir. Buna nazaran manâ-yı âyet;
…
demektir. Kitabın gayet muhkem, âyetlerinin gayet mtetîn ve ahkâmının gayet rasîn olduğuna işaret için esmâ-i hüsnânın en büyüğü olan lâfza-i celâl varid olmuştur. Çünkü lâfza-i celâl; manâsı itibariyle esmâullah'm ve sı-fât-ı İlâhîyenin cümlesini camı ve manâlarına şamildir. Allahü Tealâ'nm herkese ve her şeye kaadir olduğuna işaret için galib, kaahir ve ulu manâsına olan aziz ism-i şerifi ve cümle malûmata ilmi şamil ve kullarının ahvaline tamanıiyle muttali olduğuna işaret için mübaleğayla ilim manâsını ifade eden alîm ism-i şerifi varid olmuştur. İşte şu isimlerin cümlesi kitabın her şeye şamil ve ahkâmı her şeyi camî olup ibâdm seâdetini kâfil bir kitab-ı celîlülkadr olduğuna işarettir. Şu halde Kur'an'm ahkâmı şek ve tahmin şaibesinden ârîdir, cemî mefâsit ve mazarratın ahkâmını lâyık oi-duğu veçhile cami olduğundan bu kitapla amel eden kimsenin en-va-ı seadete nail olacağında şüphe yoktur
Vacip Tealâ cümle malumata âlim ve bilûmum mevcudata galip olunca ibad hakkında mesalih ve mefasit cihetlerini bildiğinden efâl-i İlâhîye aynı hikmettir. Binaenaleyh; Kur'an'm da aynı hikmet olduğuna işaret için taraf-ı Ilâhî'den tenzil olunmuş bir kitap olduğu beyan olunmuştur.
Mü'min 40:3
Vacip Tealâ bu sûrenin kendi tarafından inzal olunduğunu beyandan sonra zat-ı ulûhiyetini kullarını terğib, tehdit ve vaad ü vaîdini müş'ir olan sıfatlariyle tavsif etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hak insanın günahlarını sağîre olsun kebîre olsun mağfiret edicidir, günahını itiraf ederek dergâh-ı uîûhiyetine ihlâs üzere tevbeyle rücû1 edenlerin tevbelerini kabul eder, tevbe etmeyip günah üzere devam edenlere azabı şiddetlidir, asilerin isyanından, muvahhidlerin tevhidinden ğaniyy-i mutlaktır ve it îai eden kullarına bol bol in'âm sahibidir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet; tevbe etmeksizin günah-ı kebîrenin mağfiret olunması caiz olduğuna delâlet eder. Zira; zenb lâfzı mutlaktır ki kebire ve sağire günahların cümlesine şâmildir. Mutlaka mağfiret edici olduğu ztkrolunduktan sonra tevbeyi kabul edeceği de ayrıca zikrolunması bu manâyı te-yid eder. Çünkü: mağjiretle muradın tevbe edilen günahı mağfiret olmuş olsaydı âyette faydasız tekrar olmak lâzımgelirdi. Bu ise batıldır. Binaenaleyh; Fırak-ı dâlleden Mutezile'nin «Günahın mağfiret olunmasında tevbe şarttır, tevbesiz günah mağfiret olunmaz^ demeleri merduttur. Zira; tevbeye mukarin olmayan günahın affı caiz olduğuna bu âyet ve bu âyeti r. emsali bir çok âyetler delâlet eder.
Tevbenin kabulü fazl u ihsan tarikıyla olup Allahü Tealâ üzerine kabulü vacip olmadığına işaret için âyette tevbenin kabulü makam-ı medihte zikrolunmuştur. Eğer tevbenin kabulü vacip olaydı medihte bir manâ olmazdı. Zira; vacip olan bir şeyi edâ etmek rnedhi icabetmez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet: rahme t-i İlâhiyenin azab üzerine tercihine delâlet eder. Zira âyette zikroîunan evsaf-ı İlâhi-yeden üçü rahmete, yalnız biri azaba delâlet eder. Çünkü; âyette Vacip Tealâ'nın in'âm sahibi olduğu mutlak zikrplunduğundan in'amdan evvel zikroîunan ikaabı terke mahmuldür. Binaenaleyh; Allahü Tealü'rnn bazı günahkârların günahlarını tevbe etmeksizin affedeceğine delâlet eder. Allahü Tealâ şu sıfatlarla muttasıf olduğunu vahid-i hakiki ve mabudun bilhak olmasıyla ispat etmiştir. «Allahü Tealâ şu sıfatlarla muttasıf tır. Zira; mabudun bunaktır. Her kimse mabudun bilhak ola,' elbette şu sıfatlarla muttasıf olur» demektir. Abdin her azasiyle canib-i hakka teveccüh etmesi lâzımdır. Zira; herkesin mercii O'nun huzur-ı mânevisidir.
Hulasa; Allahü Tealâ'nm günahları mağfiret ve tevbeyi kabul edeceği, âsilere azabının şiddetli olduğu, istediği kuluna in'âm sahibi olup ibadete lâyık kendisinden başka kimsenin bulunmadığı ve cümlenin akıbet varacağı ancak O'nun huzur-u manevisi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cürrilesindendir.
Vacip Tealâ Kur'ari'm, bilhassa bu sûrenin âyetlerinin taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu beyandan sonra Kur'an'm âdetlerinde mücadele edenlerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'an'm hak olduğunda münazaa vej| mücadele suretiyle itiraz etmez, ancak şol kimseler itiraz ederler ki, onlar şehe-vât-ı nefsaniyelerine tebaiyetle hakkı örterek Kur'an'a «Sihir ve yalandır» demekle itiraz ettiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mücadele; iki kimse arasında vuku bulan kavga ve çekişmedir. Bu âyette mücadele yle murad; batılı terviç ve hakkı ibtal için vuku bulan mücadeledir. Çünkü mücadele; ikidir : Birincisi; Kur'an'ın müşkilâtını halletmek mühmelâtını keşf ü izah, mücmelâtını tafsil eylemek ve hak yollarını aramak ve hakkaniyeti istinbâtla ehl-i batılın itirazlarını red ve defetmek suretiyle vuku bulan mücadeledir, bu misilli mücadele de aynı ibadettir. İkincisi; Kur'an'ı inkâr suretiyle sihirdir, şiirdir veya kâhin sözüdür diye vuku bulan mücadeledir. Bu nevi mücadele aynı küfür olduğu cihetle batıldır ve küfrolduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak mücadele edenlerin küfürlerini tasrih buyurmuştur. Âyett- icâdeleyle murad da ikincisidir. Kur'an'da batıl üzere müc? nin küfür olduğunu Resulullah kavl-i şenimle beyan buyurmuştur ki «Kur'an'da acılık ve kavga etmek küfürdür» demek olur. Resulullah'm «Sizden evvel helak olan ümmetler kendi kitaplarında mücadele sebebiyle helak oldular» buyurduğu da mervidir.
Kur'an'm âyetlerinin bazısı bazısını tasdik eder. Şu halde bazısını bazı diğeri ile tekzib caiz olamaz. Binaenaleyh ümmet-i Mu-hammed için vazife; Kitabullah'dan bildiğini söylemek ve bilmediğini bilenlere tefviz etmek ve Kur'an'da bilmeyerek haksız yere mücadele etmemektir. Çünkü; Kur'an'ı' inkâr tarikıyla Kur'an'da mücadelenin küfür olduğuna bu âyet delâlet eder.
Mü'min 40:4
Vacip Tealâ Kur'an''da bigayrı hakkın mücadele edenlerin küfürlerini beyandan sonra onların dünyaca ellerinde bulunan dünya müzahrafâtmm ehemmiyeti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
gelmeleri seni mağrur kılmasın.]
Yani; Kur'an'da haksız olarak mücadele edenlerin küfürleri beyan olununca müşriklerin yaz aylarında Şam cihetlerine, kış aylarında Yemen cihetlerine gidip gelmekle ticaretleri ve ellerinde bulunan malları ve bedenlerinin sıhhati ile seyr ü seferleri ve geşt ü güzar etmeleri ya Ekrem-er Rusül! Seni mağrur etmesin. Zira; bizim onlara müsaademiz onlar haklarında nimet değildir, belki aynı azabtır. Çünkü; biz onlardan elbette intikamımızı alacağız.
Bu âyet-i celile; Kureyş'in hallerini beyan ve küfürlerini tasrih üzere müteferridir. Çünkü; Kureyşîler Şam ve Yemen cihetlerinde beldeleri dolaşırlar, çok ticaret ederler ve maişetlerini aramak hususunda her yeri gezerlerdi. Ancak Allahü Tealâ'nm onlara mühlet vermesi onları sevdiğinden değildir. Çünkü onların her' birinden sual edilecek ve elbette muahaze olunacaklardır. Şu halde onların ellerinde görülen servet ü samanları nazar-ı şer'de muteber değildir .
Hulâsa; ehl-i isyanın ve f asıklar m dünyaca gerek mallarına, gerek sair hususatta derece ve itibarlarına ehemmiyet vermemek umur-u lazimeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.
Vacip Tealâ müşriklerin dünyaca ahvaline itibar olmayıp elbette intikamım alacağını beyandan sonra onlardan intikam alınacağını emsaliyle beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Nebiyy-i Muazzam! Kureyş kavminin seni tekzib etmelerine mahzun olma. Zira; senin kavminden evvel geçmiş olan kavm-i Nuh ve onlardan sonra gelen ümmetler ve cemaatler resullerini tekzib ettiler. Binanealeyh; onları irşad için gönderilen resullerini onların tekzibleri üzerine o resuller nasıl sabredip, metanet gösterdilerse sen de kavmin olan Kureyş'in' ezalarına sabret mahzun olma. Çünkü; resullerini tekzib eden ümmetlerden ahz-ı intikam ettiğimiz gibi senin kavminden dahi intikamımız] alacağız. Binaenaleyh; sabret mahzun olma, akibet senindir ve selâmettir.
Mü'min 40:5
Vacip Tealâ şu âyette beyan olunan icmali tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Kavm-i Kureyş'in sana karşı yaptıkları mücadele ve fena haller Kureyş'e mahsus değildir, belki her ümmetin Resullerine karşı yapmış oldukları hâlât cümlesindendir, Resullerine karşı itirazla vakit geçirip iman etmeyen ümmetler hep helak olmuşlardı!'. Binaenaleyh; onlara bir çok zaman müsaade ettikten sonra Ben Azîmüşşan onları ahzettim ve azabın keyfiyeti her birerlerine nasıl zuhur etti? Onların harabelerini görüyor ve biliyorsunuz. Biz onları Resullerine itiraz etmeleri sebebiyle nasıl ihlâk ettikse bunları da ihîâk ederiz.
Bu âyette kelimesi azabın şiddetinden teaccüb manâsını iş'âr eder. Çünkü; «Onları kuvvet ve şevketleriyle beraber azab nasıl ihlâk ettiyse Kureyş kavmi de- küfre devam ve ısrar ederlerse bu dehşetli azab onları da ihlâk edecek» demektir. Şu halde âyet-i celilenin şevkinden maksad-ı aslî; Kureyş'i tehditle iman ve insafa davet etmektir.
Mü'min 40:6
Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada helaklerini beyandan sonra âhirette nazil olacak azabla muazzeb olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
ki o kelimeyle onların Cehennem'e mülâzim ve musa-hib olacakları beyan olunmuş ve hükm*ü İlâhî lâhik olmuştur. İşte ümem-i salifenin kafirleri üzerine nasıl hükmoldu ise senin ümmetinden de kâfirler üzerine Öylece hüküm lâhik olmuştur. Binaenaleyh; küfrüzere devam edenler dünyada kahr-ı İlâhî ile helak oldukları gibi âhirette dahi Cehennem'den ayrılmayacaklardır.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Resulüllah'ın kavminin sû-u kastlarına nail olamıyacaklarma Cenab-ı Hakkın Resulüne nusret ve düşmanlarına azab edeceğini işaret için Rab kelimesi Re-sulüllah'dan kinaye olan kafa nıuzaaf kılınmıştır. Çünkü Resulüne nusret; terbiye-i İlâhiyenin âsârı cümlesindendir.
Vacip Tealâ'nm onların ashab-ı nârdan olmasına kelimesi vacip olup irade-i İlâhiyenin tealluk etmesinden kâfirlerin küfrüzere mecbur olmaları lâzım gelmediğine işaret için kelimenin hak olması küfrüzere talik olunmuştur. Yani kelimenin vücubu; onların küfründen neg'et etmiştir, yoksa onların küfrü kelimenin vücu-bundan neş'et etmemiştir ki mecbur olsunlar.
Mü'min 40:7
Vacip Tealâ kâfirlerin müminlere adavetlerinin şiddetini beyandan sonra kâfirlerin adavetlerine mukabil meleklerin muhabbet ve istiğfarlarını beyanla müminleri ibadete terğib etmek üzere buyuruyor.
Yani; meleklerin en yüksek tabakasında bulunan, Arş-ı Âlâyı hamil ve arş etrafında olan meleklerin cümlesi Rablarmm sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf ve cemi nekâisten münezzeh olduğunu beyanla hamd ü sena ve teşbih eder ve Rab'larma imanla beraber müminlere istiğfar ederler.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Arş-ı Âlâyı hamil olan ve etrafında bulunan melekler; melâike-i sairenin efdalidir. Zira; ecsam içinde Arş-ı Âlâ eşref olduğu gibi ervah içinde Arş-ı Âlâya müteallik olanların da efdal olması icabeder. Arş-ı Alâ'mn etrafında yüz binlerce arşı tavaf eder sâdât-ı melâi-kenin mevcut olduğuna dair rivayetleri bu âyet te'yid ve meleklerin vazifesi; Cenab-ı Hakkı medh ü sena, tenzih ve takdis olduğuna bu "âyet açıktan delâlet eder.
Teşbih ve tahmid meleklerin imanlarına delâlet ettiği halde imanın şerefine işaret için meleklerin Cenab-ı Hakka teşbih ve tahmidlerini beyandan so'~.,'a imanları ayrıca beyan olunmuştur. Zira teşbihin zımnında malûm olan imanı sarahaten beyan etmek; imanın şerefine işaret olduğu gibi imana da terğib olur.
Meleklerin müminlere istiğfarı yla murad; Ehl-i imana şefeatları, tevbeye teşvik ve mağfirete vesile olan â'mâl-i salihayı ilham etmeleridir. Yahut meleklerin bu istiğfarları; Cenab-ı Hakkın Hz. Âdem'i halkedeceğinde meleklerin «be-nî adem yer yüzünü ifsad eder, yekdiğerinin kanıpn döker» diyerek insana ta'netmelerine mukabil o ta'nlanndan vaki olan kusurlarını itiraf etmektir. Şu halde bir kimse ahar bir kimsenin sevmiyeceği bir şeyle ta'nederse o ta'nı mukabilinde ta'nettiği kimse için istiğfar etmesi lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.
Bu âyet; imanın şefkat ve nasihat icabettiğine dahi delâlet 'eder. Çünjoi; melâike insana muhalif bir nevi mahlûk olduğu hal-'de ehl-i imana istiğfar etmeleri imanın icabettiği şefkat ve nasihat neticesidir. Şu halde insanların kendi nevilerine muhalif olan ehl-i imanın yekdiğerine nasihat ve şefaatleri lâzım olunca nev'-i vahitten olan ehl-i imanın yekdiğerine nasihat ve şefaatları lâzım ola-cath evlevivetle sabittir. Zir-a; müminler arasında imandan daha h kuvvetli bir münasebet ve rabıta olamaz. Binaenaleyh; îman sebebiyle müminler yekdiğerlerinin kardeşi olmuştur.
Hulasa; Arş-ı Âlâ'yı hamil olan ve etrafında bulunan meleklerin Cenab-* Hakkı tenzih ettikleri ve nail oldukları nimet mukabilinde Rab'larını hamd ü sena ettikleri, nimete şükür, Allah'a iman, müminlere istiğfar ile meşgul oldukları ve ibadetin ruhu: Allahü Tealâ'ya ta'zim ve mahlukata şefkat olduğundan melekler bu noktaya riayet edip evvelen Cenab-ı Hakka ta'zîm ederek takdis ve saniyen mahrukata şefkat ederek ehl-i imana istiğfar ettikleri ve müminlerin'bu üsluba riayetleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Arş'm etrafında bulunan meleklerin müminlere istiğfarlarını beyandan sonra istiğfarlarının keyfiyetini alâ tarîkil hikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melâike-i kiram müminlere istiğfar için münacaatlarm-da «Ey bizi terbiye-i hakikiyye ile terbiye edici ve in'âm ü ihsanı bol olan ve cemi eşyanın her zerresini ilmi ihata eden Rabbimiz! Sana tazarrû ve niyaz ederek deriz ki cümle günahlarına tevbe ve senin beyan ettiğin tarika ittibâ ile dergah-ı ulûhiyetine rücû eden bilcümle kulların kusurlarını afv ve mağfiret buyur ve onları as-hab-ı Cehennem için hazırlanmış olan nâr-ı cahîmden vikaye et» demekle niyazda bulunurlar.
Fahri Râzi, Ebussuud Efendi ve Kazfnin beyanları veçhile meleklerin duadan maksatları; rahmet olduğuna işaret için rahmet, ilim üzerine takdim olunmuştur. Mağfiretle duâ rahmetin vüs'ati üzerine terettüp ettiğine işaret için mağfiretle dua tertibe delâlet eden fâ lâfziyle varid olmuştur. Duanm evvelinde Vacip Tealâ'yı medh ü sena duanın kabulüne sebep olduğuna işaret için melekler mağfiretle duadan evvel Cenab-ı Hakkı rübûbiyet sıfatıyla, rahmetinin ve ilminin bol olmasiyle senadan sonra duaya başladılar.
Enbiya-yı izam ekser evkâtte dualarının evvelinde esmâ-i hüsnâ içinden Rab ism-i şerifini intihap ettikleri gibi melâikenin de Kablarına tazarru zamanında Rab ism-i şerifini intihab ettiklerine bu âyet delâlet eder. Bu âyette meleklerin müminlere iki ve-cihle duaları beyan olunmuştur : Birincisi; mağfiretle; ikincisi; azab-ı Cehennem'den muhafaza iledir. Mağfiret Cehennem'den muhafaza üzerine mukaddem olduğuna işaret için mağfiretle duayı takdim etmişlerdir. Zira; mağfiret olmazsa Cehennem'den muhafaza olmaz,
Mü'min 40:8
Vacip Tealâ meleklerin ehl-i imanın Cehennem'den kurtulmalarına dua ettiklerini beyandan sonra Cennet'e duhullerine dahi dua edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler Cenab-ı Hakka münacaatlarmda yalnız müminlerin mağfiret olunmasına ve Cehennem'den kurtulmalarına dua ile iktifa etmezler, belki Cennet'e dahil olmalarıyla duayı da ilâve ederler ve derler ki «Ey bizim Rabbimiz! Sen ehl-i imam onlara vaadetmiş olduğun Cennet'i adine idhâl et, sürür ve rahatları kemaliyle husul bulmak için babalarından, haremlerinden ve ev-lâd ü ensallerlnden salahla muttasıf olanları dahi Cennet'ine idhal et» demekle tazarru' ve niyazda bulunurlar. Çünkü; insanın razı olduğu tarz-ı maişette usulü cihetinden ana ve babasının, füruu cihetinden evlâdının ve zevcesinin yanında bulunmasını ve beraherce vakit geçirmesini arzu eder. Zira; bunlarla beraber bulunursa rahatı tamam olur, amma bunlar bulunmazsa her ne kadar rahat olsa da gönlünde keder eksik olmaz. Binaenaleyh; melekler müminlere dualarında bu ciheti dahi dercediyorlar ki dua mükemmel olsun. Yani »Ya Habbil Müminleri son her cihetle mesrur et. Zira; sen her şeye galibsin, her işin hikmet üzere mübtenidir» demişler ve matlublannın hikmete muvafık olarak hasıl olacağını ümit ettiklerine binaen melekler Vacip Tealâ'nın aziz ve hakîm olduğunu beyan etmişlerdir. Zira; Vacip Tealâ herkese galib olmayıp da mağ-!ûb olsa istenilen şeyi vermeye kadir olamıyacağından matlub hasıl olmaz, kezalik hakim olmasa hasıl olan şey hikmete muvafık olmaz. Binaenaleyh; izzet ve hikmet sıfatlarıyla muttasıl olduğunu beyan etmişlerdir ki "Hikmete muvafık olarak matlubun husulüne ümit var» demektir.
Mü'min 40:9
Vacip Tealâ meleklerin dualarının bakiyyesini bevan ölmek üzere buyuruyor.
Yani; müminlerin hakkında vâki! olan münacaatlarında melekler mağfiret ve Cennet'e idhal ile iktifa etmeyip mmıacaatları-na müminleri günahlardan hıfzetmesini dahi ilâve ederek derler ki cYa Rabbi! Sen müminleri günahlardan hıfzet ki onlar günahların ukubetini görmesinler ve bir kimseyi ki yevm-i kıyamette günahın cezasından sen hıfzettin, muhakkak ona merhamet buyurdun. İşte su irı'âm ü ihsanın sebebiyle cezadan kurtulmak büyük halâs ve necattır».
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile seyyiâtla murad; itikad-ı batıl ve amel-i fasittir. Çünkü; dünyada batıl ve fasit amellerden mahfuz olunca âhirette o misilli amellerin cezasından da mahfuz olur ve amâl-i fasideden muhafaza Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanıdır. Günahtan ve günahın cezasından kurtulmak abdiçin en büyük felah olduğu gibi o rahmet-i İlâhîyenin künhünü idrakten ukul-ü beşer hariç olduğuna işaret için bu'd-ü merâübe mevzu olan
lâfzı varid olmuştur.
- Bu âyet; insanın her emelini camidir. Çünkü; insanın bütün emeli; ikiye münhasırdır:' Birincisi; azabtan halâs, İkincisi; nivıet-i Ilâhiyye nail olmaktır. Ayet ise her iki ciheti camidir.
Mü'min 40:10
Vacip Tealâ Arş-ı Âlâyı hamil olan ve etrafında bulunan meleklerin müminler için vaki olan dualarını beyandan sonra kâfirlerin rüsvalığını ve Cehennenı'de olacak hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.,
Yani; dünyada Allah'ın gayrı putları mabud ittihaz eden kâfirler Cehennem'e girdiklerinde Cehennem'in hazinedarları tarafından onlara nida olunur ve denir ki ey kâfirler! Siz her ne kadar Cehennem'e girmekle-kendi nefsinize buğz u adavet ediyorsanız da Allah'ın size buğz u adaveti, sizi tahkir ve terzili sizin nefsinizi tahkir ve terziliniz ve buğz-u adavetinizden ziyade ve daha büyüktür. Zira; dünyada sizi doğru yola sevketmek ve tarik-ı hakkı göstermek için Allah'ın 'gönderdiği resuller tarafından imana davet olunduğunuzda davete icabet etmeyerek kâfir oldunuz. İşte şimdi o küfrünüzün cezasını çekiyorsunuz» demekle Cehennem'in hazinedarları onları tekdir ederler.
Makt; buğzun şiddetli olanına denir. Cenab-ı Hakkın mak-tı; gazabıdır. Kâfirler dünyada nefsi emmârelerinin arzusuna te-bâiyyet ederek imanı kabul etmeyip küfrü irtikab ettiklerinden âhirette Cehennem'e girince girmelerine sebep nefisleri olduğundan kendi nefislerini levme başladıklarında Cehennem'in hademesi tarafından onlara nida olunur, denir ki «Siz her ne kadar Cehen-nem'de nefsinize gazab ediyorsanız da Allah'ın dünyada ve âhirette gazabı sizin gazabınızdan daha ziyadedir». Cehennem'e müek-kei zebaniler böyle demekle onları tekdir ederler. İnsanların nefs-i emmârelerinin arzusuna ittibâ ederek bir takım günahları işle* diktçn sonra o günahın cezasını görmeye başladığında nefsini lev-metmesi bu dünyada dahi âdettir, hatta insanlarda cibillî bir haslet gibidir.
Mü'min 40:11
Vacip Tealâ azab-ı Cehennem'i görünce kâfirlerin nefislerini övmedeceklerini beyandan sonra Cehennem'de söyleyecekleri sözlerini ve vuku bulacak temennilerini beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte kâfirler böyle demekle Cehennem'den çıkmaya çare ararlar.
Yani; müşrikler Cehennem azabını görünce «Ey bizim Rabbi-mizî Sen bizi bir kerre babalarımızın sulbünde ve bir kerre de dünyaya çıkıp müddet-i hayatımızı geçirip ecel-i mev'udümüz geldiğinde öldürdün ve bir kerre dünyada, öldükten sonra da âhirette haşr ü neşriçin dirilttin. İkinci ihya üzerine bizim dünyada cehlimiz ve gafletimiz sebebiyle işlediğimiz günahlarımızı ikrar ettik. Çünkü; re'yel'ayn müşahade ettik asla inkâra mecalimiz kalmadı. Zira; işlediğimizi işledik, olan oldu. Şu halde acaba bizim Cehennem'den halâsımıza bir çare ve yol var mıdır?» derler ki Cehennem azabını görüp, ebedi orada kalacaklarını bilince Cehennem'den çıkmaya çare ararlar. İnsan kusurunun cezasını görünce ondan kurtulmanın çaresini araması bu dünyada dahi âdettir.
Mü'min 40:12
Vacip Tealâ Cehennem'den çıkmaya asla çare olmadıj yanla kendilerine verilecek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kâfirler sizin için Cehennem'den çıkmaya çare yoktur. Zira sizin şu azabınızın sebebi; Allahü Tealâ'ya şerik ve nazır den münezzeh olduğu halde ibadet etmeyip iman etmeye dave olunduğunuzda vahdaniyet-î İlâhiyeyi inkâr edecek küfür ve Allahü Tealâ'ya şirk olunduğunda o şirke inanıp tasdik etmenizdir Halbuki bunların cümlesinde hüküm; büyük ve her şeyden âlî olar Allah'a mahsustur. Binaenaleyh; Allah'ın hükmü tağyir kabul et mez.
Vacip Tealâ'nın zatı cümle müminlerin imanlarından ve kfirlerin küfürlerinden ganî ve hatıra hutur eden şeylerin cümlesinden berî ve büyüktür. Binaenaleyh; Vacip Teaiâ'nm şanı âlidir. Çünkü; hükmünü kimse red edemez, Allahü Teaiâ'nm fevkinde b'ir büyük yoktur. Çünkü; kullarına vermiş olduğu cezayı kimse mene demez.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin Cehennem'den çıkmaya çare aramalarına cevap veya yani hayır
veya evet ile varid olmadı, belki onların amelleri ile cevap varid oidu ki ikinci merrede bir daha diyecekleri kalmasın. Yani «siz Cehennem'den çıkamazsınız. Zira; ameliniz çıkmanıza manidir. Çünkü ameliniz; tevhide davet olunduğunuzda şirketmek, şirke davet olunduğunuzda süratle kabul etmek ve şirki tasdik etmektir. Bu ise sizin Cehennem'den çıkmanıza manidir ve Allahü Tealâ böyle hükmetmiştir. Allahü Teaiâ'nm hükmü ise kafidir, istinaf ve temyizi yoktur» demektir.
Mü'min 40:13
Vacip Tealâ kâfirlerin azabı kendi küfürlerinden neş'et ettiğini ve hükmün zat-ı ulûhiyetine münhasır olduğunu beyandan sonra kemal-i kudret ve vahdaniyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yanı; her şeyde hüküm kendine münhasır olan Allahü Tealâ şol zat-ı ecell-ü â'lâdır ki vahdaniyet-i İlâhîyesine delâlet eden aklî ve nakli delillerini size gösterir ki o delillere bakarak terbiye-i ruhiyyeniz olan itikadınızı itmam ve sizin için semadan cok rızık inzal eder ki o rızkı yemek ve intifa etmek suretiyle terbiye-i be^ deniyyenizi ikmal edesiniz ve şu âyetleri düşünmez, ancak hulus-û kalple Allahü Teaiâ'nm huzur-u manevisine teveccüh edenler dü<-şünürler. Çünkü; delâile nazar etmeyenler ve taklitle iktifa ederek şirkle me'lûf olanlar şirke münafî olan vahdaniyetin delillerini düşünmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; insan içiıf" ehemm-i mühimmat olan edyana ve ebdâna müteallik olan mesaj îihi camidir. Çünkü; Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden de*{ lilleri göstermekle edyana müteallik mesaliha riayet buyurduğu gibi semadan rızıkları inzaliyle ebdâna müteallik mesaliha dahî riayet etmiştir. Zira delilleri izhar; hayat-ı edyanı, semadan rızıkjj lan inzal ise hayat-ı ebdânı muhafaza içindir. Bu âyet ise her iki ciheti camidir ve bu iki cihete riayeti düşünebilmek tamamiyle Cenab-ı Hakka teveccüh eden kimselere nasib olur. Zira; Allah'a teveccüh etmeyen kimselerin Allah'ın gayrıya ibadetleri bu gibi tecelliyâta manidir. Binaenaleyh; matluba vuslattan mahrum olurlar
Mü'min 40:14
Vacip Tealâ insanlara nimeti etemm-i cihât üzere feyezan ettiğini beyandan sonra insan için matlub olan Allah'ın gayrıdan i'râz ve bilkülliye Allah'a ikbal ve teveccühü tam olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müminler! Sizin ruhlarınızın terbiyesini ikmâl için delillerini size izhar ve sizin hayatınıza hadim olan rızıklarm se-beb-i aslîsi olan yağmurları semadan yağdırmakla rızıkları halkedip bedenlerinizin istirahatını temin edince şu nimetlerin şükrünü lâyıkıyla edâ etmek üzere Allah'a din-i ihlâs üzere edâ edici olduğunuz halde dua, tazarrû, niyaz ve ihlâs üzere ibadet edin velevse sizin bu ihlâsınızı kâfirler kerih görsünler. Zira; sizin şirkten i'raz ederek vahdaniyeti kabulünüzü şirkle me'lûf olan kâfirler istemezler, lâkin siz kâfirlerin sevip sevmediklerine bakmayın, hemen Al-lahü Tealâ'ya ibadete devam edin kî dininizin vazifesini edâ etmiş olasınız.
Mü'min 40:15
Vacip Tealâ sıfât-ı celile-i İlâhiyesinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ dünyada ve âhir ette kullarının sa'ylerine ve istidatlarına göre derecelerini yükseltir. Çünkü; dünyada enbi-yâ-yı izam hazerâtınm mertebelerini ulemâ ve evliyasının rütbelerini sair nâs üzerine nasıl terfi buyurduysa âhirette dahi insanların mertebelerini yekdiğeri üzerine öylece terfî buyurucudur, alem-i cismânînin esası olan Arş-ı Â'lânm sahip ve malikidir, alem-i ecsamı ihata eden Arş-ı Âlâyı kabza-i kudretinde tutan ve meleklere mahall-i tavaf kılan Vacip Tealâ mülkünde şerik ve nazirden münezzehtir' Binaenaleyh; kullarından dilediğinin üzerine vahyile. Cibril-i Emin'i göndermek ve onu kullarını irşada memur etmekle mertebesini sairlerinden yüksek kılar, kimse buna itiraz hakkını haiz olamaz. Zira; her ne yapsa mülkünde tasarruftur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Ruhla murad; vahy-i İlâhîdir, Zira;-ruhların hayatı ve mertebe-i âliyeyi ihrazı vahiy sebebiyle hö^ıl olduğundan vahye ruh denilmiştir. Yahut ruhla murad; enbiyaya vahiy getirmeye memur olan Cibril-i Emin'dir.
Bu âyet; mahlukâtm cümlesinin zat-ı ülûhiyetine mutî oldu-1 ğuna delâlet eder. Çünkü mahlukât; ruhanî veya cismanîdir. Âyeti ise her ikisinin de Cenab-ı Hakkın taht-ı itâatında olduğuna dâldir.-; Zira; Arş-ı Â'lâ ecsamın cümlesinin büyüğü olduğu halde Vâcipt Tealâ'mn memlukü ve taht-ı itâatında olunca ondan daha küçükf olan ecsamın memlûk ve mutî olacağı evleviyetle sabittir, bu âlem-4 de zuhur eden ahvalin eşrefi vahiy olup vahiy de Cenab-ı Hakkın;; enbiya-yı kirama tahsis buyurduğu bir emr-i ruhanîdir ki bu dal Cenab-ı Hakkın istediği kuluna göndermesiyle taht-ı itaatmdadır
Vacip Tealâ vahiyden illet-i gaaiyeyi ve maksad-ı aslîy etmek üzere buyuruyor,
Vahyin gelmesi nden maksat; cümlenin birbiriyle mülakat edeceği günün şiddet ve dehşeiiyle insanları korkutmaktır. Çünkü; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile o günde zalim mazluma, âbid mabuda, ehl-i semâ ehl-i arza ve ruhânîyetin cisma-niyete mülâki olacakları gün olduğu için o güne yevm-i telâk denmiştir. Bârız; açığa çıkmak ve zuhur etmek olduğu cihetle o günde herkesin cesediyle beraber kabirlerinden yer yüzürîe çıkacak olmalarına işaret için o günde bariz yani zahir olacakları beyan olunmuştur. Herkes ameliyle beraber zahir olunca.Allahü Te-alâ'ya hiç bir şey gizli olamaz ve herkes huzur-u manevi-i İlâhîde ameline göre muhasebe görür, zuhur edecek ferman-ı İlâhîye intizar eder durur.
Bu âyet; ehl-i imanı ibadete teşvik ve ehl-i küfrü küfür ve sair günahlardan tenfîr etmiştir. Çünkü; herkes ameliyle beraber kabrinden çıkarak a'mâli hesap olunup Allahü Tealâ üzerine hiç bir amelin zerresi gizli olmayınca aklı olan kimse o günde rezil ve rüs-va olmamasını düşünür. Binaenaleyh; günahtan kaçar ve sevaba çalışır.
Hulasa; Allahü Tealâ'nın kullarının sa'yme göre derecelerini terfi edici ve Arş-ı A'lâmn sahibi olduğu ve kendi emrinden olan vahyi kullarından dilediğine gönderdiği ve bu vahiyden maksat ise herkesin ameliyle beraber kabrinden zuhur edip birbirlerine tesadüf edecekleri yevm-i kıyametten korkutmak olduğu ve o günde Allahü Tealâ üzerine kullarının amellerinden velev azıcık bir şev bile gizli olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mü'min 40:16
Vacip Tealâ kıyametin ahvalinden bazılarını beyandan | sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yevm-i kıyamette geçmiş ümmetler ve ümmet-i Muham-med birbirlerine mülaki olup arsa-i mahşerde içtimâ ettiklerinde taraf-ı İlâhiden kudret ve saltanat-ı îlâhiyeyi izhar için ehl-i kıyamete «Bu gün mülk kimindir?» diye sual olunur. Bu suale bütün ehl-i mahşer tarafından cevap verilir, denilir ki «Bu gün mülk; şerik ve nazirden münezzeh ve vahid-i hakîki olan Allah'ındır. O Allahü Tealâ ki cümle mahlukât taht-ı kahrmdadır.»
Bu cevap; ehl-i imandan kemali sürür ve telezzüzle vaki olur. Çünkü; dünyada itikatları böyleydi ve bu itikadları sebebiyle âhi-rette dahi derecât-ı âliyâta nail oldular. Amma ehl-i küfür bu cevabı kemal-i hasret ve nedametle söylerler. Zira; onların dünyada itikatları bunun hilafı plduğundan cevapları kemal-i hacâletle olur.
Şu sual taraf-ı İlâhîden ve cevabı mahlukât tarafından, arsa mahşerde vaki olur. Yahut kıyamet kaim olup bütün zîruh fenaya: gittiklerinde sual ve cevap her ikisinin de taraf-ı İlâhîden vaki olması Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü; .bu suale cevap verecek, hayatta bir fert yoktur. (Limenil mülk dedikte ceb-s; bâr buyurur lülâhil vahidilkahhâr) beyti de şu manâ üzere tertip olunmustui.
Mü'min 40:17
Vacip Tealâ yevm-i kıyametin bazı ahvalini beyandan sonra o günde her nefsin ceza göreceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kıyamette âsî ve mutî her nefis kendinin kesbettiği amef line göre cezalanır. Herkesin cezası amelinden ziyade veya noksan olmaz. Çünkü; o günde hiç bir kimseye zulüm yoktur, adalet-i Ilâ-hiyenin tamamiyle zuhur ettiği bir gündür. Binaenaleyh, zulmol-madığı gibi zulüm şaibesi dahi olamaz. Zira; hayr ü şer herkesten ne gibi amel sadır oldu ise cezası da ona göre tertip olunur, umum kullarının eizli islerine muttali olan Allahü Tealâ'nın o günde he-sabi gayet seridir. Binaenaleyh; küçük büyük herkesin amelinden bir zerresi bile zayi olmaz hepsi hesaptan geçer.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyeti celile; usul-ü itikadiyemizden üç mesele üzerine şamildir : Birincisi; insan için kisbin vacip olması, ikincisi; o kisbin cezayı icabedeceği, üçüncüsü; o cezanın yevm-i kıyamette vuku bulacağıdır.
Herkesin müstehak olduğu cezaya derhal nail olacağına işaret için muhasebenin süratle görüleceği beyan olunmuştur. Muhasebenin süratle görülmesine gelince; Cenab-ı Hak yorgunluk sehiv ve nisyân gibi avarızdan münezzeh olup ef âlinin bazısı bazısına mani olmadığından ibâdın hepsinin muhasebesi birden görülür. Kulların, ef'âlinin bazısı diğerine mani olduğundan birkaç işi birden yapamadıkları acizlerinin eseridir. Cenab-ı Hak ise kudret-i kâmile sahibi olduğundan acizden münezzehtir. Binaenaleyh; Allah'ın hiç bir fiili diğerine mani olmaz. Şu halde insanların birinin muhasebesini görürken aynı zamanda diğerinin muhasebesini görmeye mani değildir.
Mü'min 40:18
Vacip Tealâ kıyametin bazı evsafım beyandan sonra daha şiddetlisini beyan etmek üzere :
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile âzife ; yaklaşıcı manasınadır. Yevm-i kıyametin yakın olmasına binaen yevmel âzi-fe denmiştir. Yahut yevm-i âzife ; ölüm günüdür. Zira; herkesin ölümü yakındır. Yahut asilerin Cehennemce atılacakları gün ateş kendilerini ihataya yakın olacağına binaen o güne yevm-i âzife denmiştir. Hanâcir ; boğazın çukuru ve ümüğün ucu demektir. İnsanın korku zamanı kalbi kabanr boğazına tıkılır, nefesi daralır söz söylemeye mecali kalmaz. Kazm ; ğussasını ve gazabını yutkunmak ve söz söylemeyip sükût etmektir. Hamim; merhamet ve şefkat edici yakın hısım demektir. Şu tafsilâta nazaran nianâ-yı âyet:
…
I demektir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet yevm-i kıyamete veya ğ yevm-i mevte yani herkesin ecelinin hulul ettiği güne hamlolun- | duğunda bu iki zamanda asilere arız olan dehşetten dolayı nefesleri daralıp söz söylemeye mecalleri olmayıp sükuta mecbur olma- j lan ve o zamanda şefeat ve yardım edecek bir kimsenin bulunma- j ması diğer zamanlarda söylemelerine ve şefaatçi bulunmasına mü- \ nafî değildir. Binaenaleyh bu âyetle şefeate ve ehli narın söz söy-1 leyemiyeceklerine dair olan âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü âhiretin her mevkiinin kendine göre bir hali vardır. O mevkiin gayrıda vaki olacak hallere münafat yoktur. Binaenaleyh; \ bir kimsenin hîn-i mevtinde veyahut kıyametin hîn-i kıyanımda j? veyahut zalimlerin Cehennem'e hîn-i duhulünde dili tutulup sözl söyleyememesi ve o zamanda şefaat edecek bir kimsenin bulun-) maması başka zamanlarda söz söylemesine ve şefeatçi bulunmasına mani değildir. Şu halde füruk-u dâlleden Mutezile'nin bu âyetle | günahkârlara şefaat olmıyacağım istidlal etmeleri doğru değildir. Zira bu âyet; insanlar içinden zalimlere şefeati nefyediyor. ZaIimIerle murad; kâfirlerdir. Eiıli sünnet indinde kâfirlere şe-l faat yoktur. Buna nazaran âyet; Mutezile'nin mezhebine delil ola-| maz. Amma zalimler \e murad; kendisinden zulüm sadır olani her ferde şamil olduğuna nazaran şefaati nefiy bazı zaman ve mekânla mukayyet olduğundan âyet Mutezile'ye bu suretle dahi delil olamaz. Çünkü; Mutezile şefaati bilkülliye inkâr ederler. Halbuki âyet şefaatin bazı zamanda olmayacağını beyan ediyor.
Hulâsa; gerek kıyametin hin-i kıyanımda ve gerek ecelin hu-lulüyle ölüm yakasını sarıp envai azabı müşahede edince nefesi daralıp söz söylemeye kudreti kalmadığı veya Cehennem'e atılmak üzere Cehennemin kenarına getirildiği zamanda zalimlere ne akraba ve teallukatları, ne de diğer bir şefaatçi tarafından yardım olunmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mü'min 40:19
Yani; AUahü Tealâ ef'al-i cevarihten en ziyade gizli olan gözlerin harama bakarak yapmış olduğu sirkat ve hıyaneti ve esbabına teşebbüs etmeksizin kalplerde gizli olarak muharremâta meyil ve şehcvât-ı nefsanîyeye ittiba gibi yolsuzlukların cümlesini bilir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın ilminden hariç bir şey yoktur. Gözlerin hıyaneti ikinci merrede an kasdin haram olan nisvana bakmaktır. Çünkü; kasıt olunmaksızın ansızın görülen ma'füvdür. Zira; ansızın görmekten kaçınmak mümkün olmadığı gibi bir kusur da yoktur. Bu âyet; ehl-i isyanı şiddetle tehdit eder. Çünkü; AUahü Tcalâ ef'âi-i cevarihin ve cfâli kalbiyenin cümlesini bilince günahkâr olan kimsenin hiç bir günahı saklayamıyacağı cihetle herkesten ziyade korkması lâzım gelir.
Mü'min 40:20
Binaenaleyh; herkesin hayr ü şer işlediği ameline göre ceza tertip eder ve o ceza ile hükmü hak ve kat'î-dir. Zira; aynı adalettir. Çünkü eeza; herkesin ameline göre olduğundan ziyade ve noksan olmaz. Amma kâfirlerin mabudları cemâ-dât kabilinden ilm ü idrakten hali bir takım aciz şeyler olduklarından hata ve sevap onlardan hiç bir hüküm vaki olmaz. Zira; kendileri helake maruz bir" takını adi mahrukat olduklarından onlardan şefaat beklemek aynı hamakattır. Çünkü; şefaata iktidarları yoktur.
Vacip Tealâ ilim ve kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyandan sonra kâfirleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
Zira; onların kaleleri kavi, bedenleri cesîm, ömürleri uzun, servet ü samanları daha çoktu, onların askerleri, etba ve a'vânları daha ziyade olmakla beraber vesaiti dünye-viyyenin her cihetine malik oldukları halde gazab-ı İlâhînin gelmesine onların kuvvet ve şevketleri hiç bir.vecihle mukabele edemedi. Şu halde müşriklerin gadabullaha mukavemet edecek hiç bir halleri yoktur. Binaenaleyh; o müşrikler bizim kendilerinden ahz-ı intikama kudretimizi inkâr ederler de kendilerinden evvel geçenlerden intikal eden arzda seyr ü sefer edip onların duçar oldukları akibetleri görmezler mi? Aklı olan kimselerin kendüerinden evvel geçenlerin hallerinden ibret almaları lâzımdır. Halbuki bunların kuvvet ve şevketleri onlardan daha az olduğu halde ga-zabullahı dâî, isyanda devamları evvel geçenlerin hallerinden mü-tenassıh olmadıklarına delâlet eder.
Bu âyet-i Celile; kâfirleri tehdit ve tevbihtir. Çünkü; kâfirler yer yüzünde misaferetlerinde görmüş oldukları harabelerden ve o harabelerde tasarruf ederek geçmiş olan ümmetlerden asla müteessir olmadıkları cihetle zem ve takbihe şayandırlar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyetle onları zemmetmiştir. Bu zem; vukuattan ibret almayan, her vukuatı kendine bir ders-i ibret saymayan milletlere ve şahıslara da şamildir.
Mü'min 40:21
Vacip Tealâ geçmiş milletlerin zaman-ı seadette mevcut Ku-reyş kavminden daha kuvvetli olduklarını beyandan sonra onların kuvvetleri azab-ı İlâhîyi def edemediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ümem-i salifenin kuvvetleri ziyade olduğu halde Allah'ın gazabına o kuvvet mani olamadı. Binaenaleyh; Allahü Tealâ günahları sebebiyle onları tuttu ihlâk etti ve onları Allah'ın gazabından vikaye edecek hiç bir kimse bulunmadı. Zira; onlar günahları kemal-i memnuniyetle işlediklerinden onlara azab, haberleri olmaksızın geldi ve helak olundular. Şu halde Kureyş kavminden daha kuvvetli olanların kuvvetleri azaba karşı gelemeyince Kureyş'in helak olacakları evleviyyetle sabittir. Zira; onlardan kuvvetli olanlarını Allah'ın azabından vikaaye edecek yani saklayacak bir şey bulunmayınca Kureyş'i azabtan saklayacak hiç bir şeyin bulunmıyacağı aşikârdır.
Mü'min 40:22
Vacip Tealâ umem-i.salifeyi azabla muahaze ettiğinin sebebin^ beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu azablarının sebebi onları irşâd ve tarîk-ı hakka sev-ketmek için mucizelerle resulleri geldi lâkin imanı kabul etmediler. ResuHerine küfrettiler. İşte şu küfürleri helaklerine sebep oldu. Onlar küfredip resullerinin davetine icabetetmeyince Cenab-r Hak da azabla ahzetti ve intikamını aldı. Zira; Allahü Tealâ resullerinin sözlerini dinlemeyen kâfirlerden intikam almaya kaadirdir. Çünkü; asilere azabı şiddetlidir.
Mü'min 40:23
Vacip Tealâ nebilerini tekzibeden kâfirlerin hallerini beyanla resulünü tesliyeden sonra enbiyâ-yı izam içinde Hz. Musa'nın, kâfirler içinden eşedd-i küfürle meşhur olan Firavun'un halini beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Ki onları irşâd ve tarik-ı hakka davet etsin, onları tarîk-ı dalâletten kurtarıp doğru yola şevketsin.
Yani; zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan lütf u kerem ve cûd ü ihsanımızla Musa (A.S.) ı vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz ve açıktan hasma galebe eden mucizelerimizle tağî, baği ve küfr ü inadda nihayete varmış olan Firavun'a ve küf-riyatmda'Firavun'a muîn olan veziri Hamân'a ve zenginliğiyle emsal ve akranına fahr u mübâhâtle meşhur olan Karun'a gönderdik ki onları tarik-ı dalâletten tarik-ı hidayete davet etsin.
Firavun; Mısır meliklerinden ve ülûhiyet davasında bulunan bir zalim gaddardır. Hâmân; bütün küjriyât ve zulmünde ona muavenet ve iştirak eden büyük veziridir. Karun; Benî İsrail içinde servetle meşhur ve servetiyle herkes üzerine tekebbür eden bir münafıktır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile sultan-ı mübînle murad; mucize olduğu cihetle âyâtta dahil ise de sultan ile murad; Hz. Musa'nın asası ve yed-i beyzâ'sı gibi büyük mucizeler olduğundan ehemmiyetine binaen ayrıca zikir edilmiş ve ayât üzerine atfolunmuştur.
Vacip Tealâ Hz. Musa'yı büyük mucizelerle Firavun'a gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un ve avanesinin söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. .
İşte Firavun ve etbaı böyle demekle Musa (A.S.) m davetine icabet etmediler. Halbuki Musa (A.S.) m gösterdiği mucize sihir olmakdan pek uzak olduğu gibi söylediği sözleri dahi yalandan gayet uzak ve yalanla münasebeti yoktu.
Mü'min 40:24
Vacip Tealâ nebilerini tekzibeden kâfirlerin hallerini beyanla resulünü tesliyeden sonra enbiyâ-yı izam içinde Hz. Musa'nın, kâfirler içinden eşedd-i küfürle meşhur olan Firavun'un halini beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Ki onları irşâd ve tarik-ı hakka davet etsin, onları tarîk-ı dalâletten kurtarıp doğru yola şevketsin.
Yani; zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan lütf u kerem ve cûd ü ihsanımızla Musa (A.S.) ı vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz ve açıktan hasma galebe eden mucizelerimizle tağî, baği ve küfr ü inadda nihayete varmış olan Firavun'a ve küf-riyatmda'Firavun'a muîn olan veziri Hamân'a ve zenginliğiyle emsal ve akranına fahr u mübâhâtle meşhur olan Karun'a gönderdik ki onları tarik-ı dalâletten tarik-ı hidayete davet etsin.
Firavun; Mısır meliklerinden ve ülûhiyet davasında bulunan bir zalim gaddardır. Hâmân; bütün küjriyât ve zulmünde ona muavenet ve iştirak eden büyük veziridir. Karun; Benî İsrail içinde servetle meşhur ve servetiyle herkes üzerine tekebbür eden bir münafıktır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile sultan-ı mübînle murad; mucize olduğu cihetle âyâtta dahil ise de sultan ile murad; Hz. Musa'nın asası ve yed-i beyzâ'sı gibi büyük mucizeler olduğundan ehemmiyetine binaen ayrıca zikir edilmiş ve ayât üzerine atfolunmuştur.
Vacip Tealâ Hz. Musa'yı büyük mucizelerle Firavun'a gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un ve avanesinin söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. .
İşte Firavun ve etbaı böyle demekle Musa (A.S.) m davetine icabet etmediler. Halbuki Musa (A.S.) m gösterdiği mucize sihir olmakdan pek uzak olduğu gibi söylediği sözleri dahi yalandan gayet uzak ve yalanla münasebeti yoktu.
Mü'min 40:25
Vacip Tealâ Firavun'un Hz. Musa'ya birinci mukabelesini beyandan sonra ikinci mukabelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette batile murad; Hz. Musa'nın dünyaya geleceği zamandaki katil değildir. Çünkü; Hz. Musa'nın dünyaya tulûu zamanında. Benî İsrail'den bir oğlan meydana gelip Firavun'un mülkü ve hükümeti onun eliyle helak olacağını kâhinlerin haber vermesi üzerine Firavun Benî İsrail'den dünyaya gelen oğlan çocuklarının öldürülmesini emretmiştir. Bir vakit sonra Firavun bu emrini geri aldı ve katil de terkolunmuştu. Vaktaki Hz. Musa mucizeyle izhar-ı nübüvvet edip Firavun'u dîne davet edince Firavun tekrar Benî İsrail'in oğlan çocuklarını katletmekle emretti. Bu emirden maksadı; Din-i Musa üzerine neş'et edenler çoğalıp Hz. Musa kuvvet bulmasın içindi ve katli oğlan çocuklarına tahsis etti ki bilfiil harbe iştirak ve kendine galebe edecek erkek olduğundan idi. Nisvanı katilden esirgemek ise Benî İsrail'i tahkir ve terzil içindir. Çünkü Benî İsrail'in erkekleri katlo-lununca karıları kendilerine kalacak ve istedikleri gibi onları yataklarına alacaklar ve kapılarında taht-ı esarette kullanacaklardı. Halbuki kâfirlerin hileleri daima zayi ve muzmahildir. Çünkü Hz. Musa'nın tulûu zamanında kendilerinin helaklerine sebep olacak Musa (A.S.) in helakine çok sa'yettikleri halde ca'yleri hiç bir menfeat temin etmedi, emekleri bütün boşa gitti. Hatta Musa (A.S.) ı Firavun kemal-i izz ü nâzla kendi hanesinde besledi ve kendi çilerinde büyüttüleı. Zira; kaza-yı İlâhî ve kaderi sübhanî-ye karşı hiç bir şey hâil olamaz ve olamadı.
îşte her zaman kâfirlerin müminler haklarında hileleri batıl ve zayi olduğuna vu olacağına bu âyet delâlet eder. Lâkin müminlerde ihlâsla ubudiyet ve tamamiyle şeriate yapışmak şarttır. Amma bu şarta riayet etmeyen müminlere kâfirlerin mekr ü hiyleleri-nin tesiri olduğu ve belki o misilli hudud-u İlâhîyeden çıkmış olan müminlere Allahü Tealâ'nm kâfirleri musallat kıldığı görülmektedir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin müminlere hilelerinin zayi olup semeresiz kalmasının sebebi; onların küfürleri olduğuna.ve küfürle onları zem ve takbihlerini tescil ve kabahatlanna işaret için zamir mevkiinde lâfzı'ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; bedelinde varid olsa olabilirdi, lâkin küfürle zemleri husul bulmazdı.
Bu âyet-i celile; kâfirlerin Allah'a ve Resulüne hile ve mekir-leri her zaman zayî ve semeresiz olduğuna delâlet eder. Ancak müminlere karşı hile ve desiselerinin zayi olması müminlerin şeriate temessük etmeleriyle meşruttur,
Mü'min 40:26
Vacip Tealâ Musa (A.S.) ı Firavun'a ve âvânma gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın mucizesine mukabele edemeyince mukateleyc mübaşeret etmek istediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun mucize ve maneviyat cihetinden Hz. Musa'ya mukabele edemeyip mağlûp olunca maddiyâta teşebbüs ederek dedi ki «Beni kendi halime bırakın Öldüreyim Musa'y1 ve eğer de-diği gibi Rab'bısı kadir ise çağırsın Rab'bısını benim katlimden Musa kendisini kurtarsın.» Firavun işte böyle demekle gazabının nihayetini izhar etti.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Firavun'un vüzerâsı içinde Musa (A.S.) in nübüvvetini bilenler ve iti-kad edenler Firavun'u katilden bazı tevilâtla menederek derlerdi ki «Eğer sen bunu öldürmeye kıyam edersen halk senin aczine hamil ve mübahasede mukabele edemediğin cihetle mukateleye mübaşeret ettiğini zannederler. Halbuki senin aciz göstermen halka karşı iyi bir şey değildir» demekle Firavun'u avuturlardı. Buna karşı Firavun da ikide bir «Koyuverin beni, öldüreyim şunu, çağırsın Rab'bısmı, kurtarsın kendisini» demekle, celâdet gösterir ve Hz. Musa'nın Rab'bısmdan istimdadından korkmadığını izhar ederdi. Halbuki Musa (A.S.) m Nebi olduğunu kalbinden bilir ve katline cür'et edemezdi, fakat bu muzmirini de izhar etmez vüzerâsma ve sair halka karşı cesareti elden bırakmazdı. Yahut vüzera kendi manevralarını çevirmek için Firavun'u Hz. Musa ile meşgul ederlerdi ki Firavun'un kendi hallerini tedkika eli değmesin. Çünkü her devlette vükelânın âdetleri; padişahı veyahut reis-i hükümeti haricî bir düşmanla meşgul etmektir. Zira; reis-i hükümet haricî işlerle meşgul olmasa dahilîyi tedkike başlar, vüzerânın ahvalini teftiş ve te'dibe kıyam eder. İşte bu te'dipten nefislerini vikaaye için ekser vükelâ reis-i hükümeti bir takım evhamât ve hayâlât ile ve haricî işlerle meşgul ederler. Firavun'u da vükelâsı bu minval üzere meşgul ederlerdi. Firavun ise bazen hiddete gelir «Koyuvej-rin beni öldüreyim Musa'yı» derdi ve lâkin öldürmeye eli değmefc ve son derece korkar, yutkunur dururdu. Ve. katle bilfiil mübaşeh ret etmek de istemezdi. Çünkü; Musa (A.S.) m mucizesi beni.kar tilden meneder de aleme rüsva olurum korkusundan da hâlî değilk di. Binaenaleyh; vükelâsının bazı tevilâtla katilden menettiklerine kalben memnun idi ve a'vânının kulûbuna riayeti de elden koyj-maz «Siz beni bırakmıyorsunuz, eğer bırakmış olsaydınız şimdiye kadar ben onu bitirir sözünü tüketirdim, lâkin bırakmıyorsunuz» diyerek onlara vücud verir ve hatırlarım eline alırdı.
Vacip Tealâ Firavun'un katle müsaade istemesinin sebebini izah ve Firavun'un bakiyye-i kelâmını hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun Hz. Musa'nın katline müsaade istemesinin sebebini beyanda dedi ki «Ben Musa'nın sizin dininizi tebdil ve bana itaatinizi ihlâl etmesinden muhakkak korkarım, yahut etraf-ı memlekette halkı bizim tankımızdan çıkarmakla âleme fesat dağıtmasından ve âlemi zararlandırmakla fesadını izhar etmesinden korkarım. Binaenaleyh; beni koyuverin de şunu öldüreyim âlem de fesattan kurtulsun» derdi.
Öteden beri halkı her şeyden ziyade galeyana getiren; iki şeydir : Birincisi; din, ikincisi; ırz, namus ve memleketi muhafaza olduğundan Firavun Hz. Musa'nın katline kıyamına bu iki şeyi sebep göstermekle katli kastinde kendini mazur göstermek istemiştir. Çünkü; Firavun'un kavmi kabul ettikleri dini hak bildiklerinden Hz. Musa evvelâ dinlerinin .butlanından bahsedince Firavun katil kastının birinci sebebi din meselesi olduğunu ileri sürerek «Dininizi tebdil edeceğinden korkarım» demekle halkı galeyana getirmek istedi, ikinci merrede halkın her zaman arzu ettikleri muhafaza-i mal ü can, ırz ve istirahat meselesini ileri sürdü ve «Korkarım yer yüzünü ifsad eder, rahatınızı kaçırır» demekle mal ve can hususunda emniyyet ve asayişi ihlâl edeceğini ve rahatlarının münselip olacağını beyanla halkın asabiyyetini tahrik etti. Firavun her ne kadar din ve dünya cihetinden Hz. Musa aleyhine halkı tahrik etmişse de fayda etmedi. Binaenaleyh; âki-bet korktuğu vartaya düştü ve Musa (A.S.) elinde helak oldu. Zira; muhafazasına çalıştıkları dinleri ve dünyaları batıldı her ikisi de helak ve muzmahil oldu. Çünkü; batılda devam olamaz.
Mü'min 40:27
Vacip Tealâ Firavun'un Hz. Musa'yı katletmek kastettiğin) beyandan sonra Musa (A.S.) m Firavun'a cevabını beyan etme] üzere buyuruyor.
Yani; Firavun'un Hz. Musa'ya vuku bulan tehdidâtma karşı Musa (A.S.) Cenab-ı Hakka tevekkül ve tefviz-i umur ederek dedi ki «Ben Rabbıma ve sizin Kabbmıza yevm-i âhirete iman etmeyen her mütekebbir-i anûdun şerrinden sığınır ve Allah'ın himayesine iltica ederim». İşte Hz. Musa böyle demekle Firavun'un Allah'ın kulu bir mütekebbir olduğunu söyledi.
Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanın kendi nefsinden afatı ve belâyâyı defi'de en kavi yol Allahü Tealâ'-ya itimad-ı tamla itimat olduğuna işaret için Musa (A.S.) kelâmına
itimada ve te'kîde delâlet eden lafzıyla başlamış ve ins ü. cinnin şerrini defi'de makbul olan tarîk; istiâze tariki olduğuna işaret için istiâze ve iltica manâsına olan lâfzını ihtiyar buyurmuş ve Cenab-ı Hakka ilticasında Hz. Musa esma-i hüsnâ içinden Rab ism-i şerifiyle tazarruda bulunmuştur. Çünkü terbiye; bir şeyi kemaline isâlden ibaret olup kemâline isal ise her afattan mahfuz olmaya mütevakkıf olduğu cihetle Musa (A.S.) Firavun ve etbâmm şerrinden istiâzede muhafaza manâsını müş'ir olan Rab ismini ihtiyar buyurmuştur. Binaenaleyh; insan için bir şeyin şerrinden ve afat ve beliyyâttan Cenab-ı Hakka iltica lâzım olduğuna ve iltica esmâ-i Ilâhiyeden her biriyle olursa da rab lafzıyla tazarru' etmek diğerleriyle tazarrudan evlâ bulunduğuna âyette delâlet vardır. Bu manâyı (Muâvvezeteyn) sûreleri de teyid eder. Çünkü; her iki sûrede istiâze rab ism-i şerifiyle varid olmuştur.
Bu âyette Musa (A.S.), kavminin kendine ittibâ etmeleri lâzım olduğuna işaret için «(Benim Rabbim sizin de Rabbiniz» demiştir. Çünkü; ervâh-ı tahirenin bir hacetin husulünü Cenab-ı Hak'tan talebde içtimâ suretiyle müracaat etmeleri her ferdin yalnız müracaatından evlâdır. Çünkü; içtimada te'sir daha ziyadedir. Binaenaleyh; Hz. Musa Cenab-ı Hakka mütekebbirlerin şerrinden istiâzede kavminin iştiraklerine delâlet için «Benim ve sizin Rab-bimize sığınırım» demiştir. Diyanet-i İslâmiye'de cemaatle edâ-yı salât etmek de bu kabildendir. Çünkü; bir çok ehl-i imanın birlikte Rablerine ilticalarıyla şahs-ı vahidin ilticası arasında fark-ı külli olduğundan cemaatle edâ olunan namazın sevabı yirmi yedi derece ziyadedir. Cenab-ı Hakka istiâzede madde tayin etmeyerek şerrin küllisinden istiâze etmek efdal olduğuna işaret için Musa (A.S.) lâfz-ı âmmiyle istiâze buyurmuştur. Yani
«şahıs tayin etmeyerek mütekebbir olan her şahsın şerrinden istiâze ederim» dedi ki Firavun ve emsali her mütekebbir dahildir ve cümlesinin şerrinden bir sözüyle istiâze etmiş ve umum üzere is-tiâzenin evlâ,ve menfeatte ziyade olduğuna işaret buyurmuştur.
Bu âyette Hz. Musa Firavun'u; iki sıfatla tavsif etti: Birincisi; mütekebbir olması, ikincisi; âhirete iman etmemesidir. Bu iki sıfatta Firavun'u tayin etmeyerek umum suretinde zikretti ki Firavun'a mahsus olması matlub değil, belki bu iki sıfat her kimde bulunursa şerrinden sakınmak lâzım olduğuna işaret buyurmuştur. Çünkü halka ezanın menşei; bu iki sıfat olduğundan her kim bunlarla muttasıf olursa serden ve zulm ü taad-diden hâlî kalmaz. Zira; mütekebbir ve kalbi kasvetli olan kimsede şefkat ve merhamet olmadığı cihetle zulümden çekinmediği gibi âhirete imanı olmayan kimsede dahi sual, cevap ve Cehennem korkusu olmadığından halka ezâ ve aklına gelen her şeyi işlemekten çekinmez. Şu halde kibir etmek ve âhirete iman etmemek her kimde bulunursa sahibinin perişan ve âlemin harabına sebep olduğu gibi âlemde cereyan eden zulmün menşei de bunlardır. Çünkü; âhirete imanı olan merhamet sahibinden hiç kimseye zarar gelmez ve onun yüzünden hiç kimse ziyan görmez.
Bu âyette Musa (A.S.) tarafından Firavun'a mukabelede gayet zarafet vardır. Çünkü; Firavun «terkedin beni öldüreyim Musa'yi" dedikten sonra istihza tarikiyle «Çağırsın Rab'bısmı benim kahrımdan kurtarsın onu» demişti. Firavun'un bu sözüne mukabele ederek Musa (A.S.) «Ey Firavun! Sen her ne kadar beni katletmek istiyor ve istihza suretiyle çağırsın Rabbısım diyorsan da ben ciddî olarak senin ve emsalinin şerrinden Rab'bime sığınırım ve-Rab'bim beni senin şerrinden muhafaza eder» dedi.
Hulasa; düşmanın şerrinden, sair belâya ve mesâibden kurtulmanın çaresi Allahü Tealâ'ya iltica ve istiâze olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mü'min 40:28
Vacip Tealâ Firavun'un şerrini def etmekte Musa (A.S.) m istiâze edip başka esbaba tevessül etmediğini beyandan sonra Musa (A.S.) m tevekkülü neticesi olarak Cenab-ı Hakkın bir ecnebi vasıtasiyle Hz. Musa'ya muavenet ettiğini ve o ecnebinin müdafaasını beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte o racül böyle demekle katli kerih gördü.
Yani; Firavun Musa (A.S.) m katlini azim ve helakini kastetmesi üzerine iman-ı sahihle iman edip Firavun'un şerrinden korkusuna binaen imanını saklayan bir racül-ü mümin Firavun'a ve vükelâsına hitaben «Benim Rabbim ancak Allahü Tealâ'dır diyen racülü böyle dediğinden dolayı öldürecek misiniz, Rabbim Allah'tır diyeni öldürmek günah değil mi?» demekle Firavun'u katil kastından vazgeçirmeye çalıştı ve bu fitneyi teskin için kemal-i zarafetle uğraştı.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu racül Firavun'un amcası oğlu veliahdı ve o zamanda memleketin muhafazasına memur zabtiye nazırı idi. Yahut Firavun'un kavnünden bir racül ise de akrabasından 'değildi. Yahut Benî İsrail'den bir racül idi. Yahut gurabâdan bir racül-ü mümin idi. Lâkin bu rivayetlerden esah olan; bu racülün Firavun'un akrabasından olmasına âyet delâlet eder. Çünkü Al; insanın akrabasına denir. Binaenaleyh; amcazadesi olmak rivayeti sahih olsa gerektir.
Vacip Tealâ o racülün kelâmının bakiyyesini hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun'un Hz. Musa'nın katlini tasavvuru üzerine o zamanın inzibat memuru olan zat Musa (A.S.) a muavenete kıyam etti, dedi ki «Nasıl oluyor ki bu zatı siz öldürmeye kıyam ediyorsunuz? Halbuki sizin öldürmek istediğiniz kimse size Rabbinizden tevhide delâlet eder bir takım kuvvetli delillerle geldi (Rabbim Allah'tır) dedi. Rabbim Allah demek ve davasını beyyineyle isbat etmek katlini icabeden şeylerden midir ki katlini tasavvur ediyorsunuz?» demekle Firavun'u ve erkânı hükümetini katilden menetmeye çalıştı. Bu zatm Hz. Musa'ya münasebeti olmadığı halde mu-. avenete sa'yetti. Çünkü Musa (A.S.) o zamanda en zalim ve gaddar, istediğini biğayri hakkın asar, keser koca bir hükümdarın şerrinden yalnız Allahü Tealâ'ya iltica ile iktifa etmişti. Binaenaleyh; Allahü Tealâ, düşmanın kendi etbâ ve erkânından, mühim işler elinde olan bir zatı müdafaa edici olarak halketmekle Musa (A.S.) ı onun şerrinden himaye buyurdu. Şu halde tevekkül-ü tamla Allah'a mütevekkil olan her ferdin muini Allahü Tealâ olduğuna bu âyet delâlet eder.
Vacip Tealâ Hz. Musa'ya muavenet eden zatm sözüne devamla söylediği sözleri beyan, etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; sizin onu katledeceğiz diyerek uğraşmanızda bir manâ yoktur. Çünkü; eğer yalancı ise, Allahü Tealâ onun davasını beyyineyle isbat etmediği gibi derhal onu ih-lâk eder. Sizin katlinize hacet bırakmaz, eğer davasmda sadık ise sizin ona riayet etmeniz lâzımdır" demekle Firavun ve etbamın yalancı ve müsrif olduklarından doğru yolu bulamıyacaklarma işaret etti.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu söz gayet insaf üzere sudur etmiş bir kelâmdır ve asla taassup şaibesi yoktur, Firavun'un o kadar azgın ve kahırlı zamanında gayet zarafetti ve nazikâne ser-dolunmuş bir takım delâil-i ilzâmiyedir. Çünkü; bir taraftan Firavun'u ve erkân-ı hükümetini korkutuyor, diğer taraftan da Hz. Musa'nın yanlış bir şey söylemediğini ve eğer söylemişse zararı kendine ait olup bunlara bir şey dokunmıyacağını beyanla gazab-larını teskin ediyor. Şu muhavere; Bu zatm Firavun'un meclisinde rey sahibi olup o vaktin söz sahiplerinden olduğuna delâlet edei. Çünkü; âhad-ı nâsdan olsaydı Firavun'un saltanatına ve kahr u gazabına karşı söz söyliyemiyeceği gibi söyliyecek olsa bile Firavunj söylemeye yol bulamaz ve yol bulsa bile dinleyen olmazdı. Bu is hem söyledi hem de söylediğini dinletti. Şu halde vükelâ-yı devletten olduğuna âyet delâlet eder.
Bu âyet Firavun'un müsrif-i kezzâb olduğuna ve müsrif-i kez-zâb olduğundan dolayı muvaffak olamı^acağma ve Musa (A.S.) in uluvv-ü şanına.işaret vardır. Firavun kati kastında muvaffak olamadı. Çünkü; müsrif-i kezzâbdır. Her kimse ki müsrif-i- kezzâb ola, muvaffak olamaz. Binaenaleyh; Firavun da muvaffak olamadı ve bütün emeklen boşa gitti. Musa (A.S.) ise muvaffak oldu. Zira; müsrif-i kezzâb değildi.
Mü'min 40:29
Vacip Tealâ mümin-i racülün sözlerinden bakiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o racül-ü mümin Firavun'a ve etbaına hitaben «Ey kavmim! Bu gün Amâlika memleketi sizindir ve bu memleketinizde size bir münazi ve şerik yoktur. Şu halde arz üzerinde umum nasa galip olduğunuz cihetle bu nimetin şükrünü edaya sa'yedin ve Allah'ın gazabına sebep olacak ef'âle cesaret etmeyin. Eğer Musa'yı katle cesaret ederseniz Allah'ın gazabı size gelir. Zira katil; azaba sebeptir. Eğer katli terketmediğinizden dolayı azap gelirse bize kim yardım eder ve yardım etmek kimin haddidir?» demekle Firavun ve etbamı ilzam ve bu kelâmım dahi gayet zarafetle irâd etti. Çünkü; kavminin hissiyatını okşayacak ve sürür verecek mülkü ve yer yüzünde galip olduklarını beyanla onları neşelendirdi, sevilmiyecek şeylerde kendini onlara şerik kıldı. Çünkü nefsin sevmiyeceği şeyleri nasihatta kendini şerik kılmakta nasihatin tesiri ziyade olduğundan azabın nüzulünde kendini onlara şerik farzetti. Zira; yalnız onlara geleceğini beyanla iktifa etmiş olsaydS asabiyetlerini tahrik eder ve nasihatin tesiri kalmazdı.
Bu âyet; nasihat eden racül-ü müminin Firavun'un kavminden olduğuna delâlet eder. Çünkü; kavmi kendine nisbet etti. Kavmle murad ise Firavun ve etbâıdır. Eğer Firavun'un kav-minden olmasaydı kendine nisbet etmezdi.
Vacip Tealâ racül-ü müminin sözlerini beyandan sonra Firavun'un o racüle mukabele suretiyle söylediği sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira bu müddeînin katli aklıma, muvafık, reyime mutabık, fikrimce savaptır ve benim reyimce bunun şerrini defetmek ancak katletmekle olacağından bu tarika tevessül etmenin savap olduğunu söylüyorum. Binaenaleyh; bunun şerrinden kurtulmak ve fesadını defetmek ancak öldürmekle olur» demekle racül-ü müminin sözlerini reddetmek istemiştir.
Yani; racül-ü müminin müdafaasına karşı Firavun dedi ki «Ben sizin için rey ü tedbir etmem, ancak kendi nefsim için reyet-tiğim şeyi reyederim ve bu reyimle başka maksadım yok, ancak sizi selâmete isâledecek tariki söylemektir, benim korktuğum şey; millet arasına fesâd ilkâ eder, milleti tefrikaya düşürür. Binaenaleyh; bu gibi fesatlara meydan vermeksizin Musa'nın vücudunu ortadan kaldırmak mülk ü saltanat ve millet hakkında maslahat ve menfeattir» demek istedi.
Mü'min 40:30
Vacip Tealâ Firavun'un Musa (A.S.) m katlolunmasmda inad ve İsrarına ve bu fikrinde sebatına dair sözünü beyandan sonra o racül-ü müminin tekrar müdafaasını beyan etmek üzere buyuruyor,
Yani; «Ey kavmim! Musa'yı katletmek fikrinde devam eder-seniz sizden evvel geçen cemaatler ki kavm-i Nuh, Ad, Semûd ve onlardan sonra gelen milletlerin âdetleri üzerine yevm-i muayyende azap gelmişti. Onlara gelen azabın mislinin sizlere de gelmesinden korkarım. Çünkü; onlar taraf-ı İlâhî'den kendilerine gönderilen resullerini tekzib ettiklerinden azaba müstehak oldular. Binaenaleyh; onların her birine yevm-i muayyende gûnâ gûn azablar geldi. Siz de onlar gibi nebinizi tekzib ettiğinizden dolayı bir muayyen günde size de onlara gelen azabın misli gelmesinden korkar ve endişe ederim. Zira; sizin âdetinizle onların adetleri arasında fark yoktur. Şu halde onların âdetleri helaklerine sebep olduğu gibi sizin âdetinizin de helakinize sebep olacağında şüphe yoktur. Çünkü âdet-i kabih üzere gelen ceza; elbette kabin olur. Binaenaleyh; onların hallerinden ibret almanız lâzımdım dedi ve bu sözden maksadı; onları azab-ı dünyeviyyeyle tehdit etmekti.
Mü'min 40:31
Vacip Tealâ bu racül-ü müminin, herkese gelen belânın kendi kusur ve istihkakı sebebiyle olduğunu kavmine söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; hudud-u İlâhiyeye münafî günahlardan vesair çerâiir mutlakadan korkup işlemeyen kullarına Allahü Tealâ zulüm muradetmez. Zira; Allah'ın her fiili hikmete muvafık ve maslahata mutabık olduğundan Allah'ın işinde asla zulmolmaz. Çünkü; zulüm; eser-i cehil ve aciz olup Cenab-ı Hak ise cehil ve acizden münezzeh olduğu cihetle zulümden de münezzehtir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'ya zulüm isnadetmek küfürdür. İşte şu esasa binaen günahı olmayan kimseye Allahü Tealâ azap etmez ve günahı olan kimseyi affetmedikçe azabtan hâlî kılmaz.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Cenab-ı Hak'tan zulmü nefiyde mübalağa vardır. Zira; Allahü Tealâ kullarına zulüm muradetmeyince zulüm etmiyeceği evlevi-yetle sabit olur. Çünkü murad olmayan şey; vücud bulmaz.
Mü'min 40:32
Vacip Tealâ şu racül-ü müminin kavmini azab-ı dünyevî ile tehdit ettiğini beyandan sonra azab-ı uhrevî ile de tehdit ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o racül-ü mümin Firavun'u ve etbâını Hz. Musa'ya iman etmedikçe azab-ı dünyevinin geleceğini ve dünyada belâdan kur-tulamıyacaklarını beyandan sonra azab-ı âhireti beyana intikal ederek dedi ki «Ey kavmim! Siz Hz. Musa'yı tekzibte ve onu katletmek kastında devamederseniz herkesin çağırışıp bağırıştığı kıyamet gününün azabından ben muhakkak korkarım, o günün azabı sizin üzerinize gelir. Zira; sizin haliniz gazab-ı İlâhîyi câlibtir ve o gün Öyle bir gündür ki siz günahınızın çokluğundan arkasın arkaya kaçar ve ne yapacağınızı şaşırırsınız, siz dünyada olan şevket ve saltanatınıza güvenmeyin. Çünkü; o günde sizin için Allah'ın azabından kurtarıcı ve hıfzedici bir kimse olmaz. Şu halde sizin için çare; bu dünyada taraf-ı İlâhîden size gönderilen Resul'e iman ve itaatle azab-ı dünyevî ve uhrevîden kurtulmak ve bu vesileyle Re-sul'ün dâmen-i pâkine yapışarak Allah'ın himayesine iltica etmektir» demekle kavmini insafa davet etti. Yevm-i kıyamette herkesin günahının azabını görünce bağırıp çağrışacağı bir gün olduğu için o güne yevm-i tenâd denmiştir. Çünkü tenâd ; çağrışmak manasınadır.
Mü'min 40:33
Yani; bir kul iradesini dalâlete sarf ve Allahü Tealâ onun iradesi üzerine dalâleti halk ile idlâl ve dalâletine irade-i İlâhîye te-allük edince onu hidayette kılacak ve doğru yola sevkedecek bir kimse bulunamaz, amma iradesini hidayete sarfeder de Allahü Tealâ da onun hidayetini halkederse onu idlâl edecek bir kimse de bulunmaz.
Vacip Tealâ racül-ü müminin Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılıcı bulunmadığını söylediğini beyandan sonra şu sözünü bir misalle temsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; racül-ü mümin kavminin dalâletlerini o kavim içinde sebketmiş bir maddeyle ispat etmek üzere dedi ki «Allah'a yemini; ederim ki Musa (A.S.) dan evvel Yakub (A.S.) m oğlu Hz. YusuÇ birtakım delâil-i kat'iyye ile vahdaniyeti ispat için size geldi, hakkaj davet etti. Siz ise onun getirdiği dinde şekketmekte devamettiniz,, tasdik etmediniz. Çünkü; iradenizi şerre sarfettiğinizden dolayı si4~ zin yedinizde dalâleti halketmekle idlâl ettiğinden sizde hidayeti yoktur. Zira; Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılıcı olmaz» demekle| kavmini tevbih etti.
Fahri Râzi, Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Yusuf (A. S.) ile nıurad; Hz. Yakub'un oğlu Yusuf (A.S.) ve Firavun ile murad; Musa (A.S.) m Firavun'udur. Çünkü; Yusuf (A.S.) zamanındaki Firavun'un Hz. Musa zamanına kadar yaşadığı mervidir. Buna nazaran her ikisinin zamanında bulunan Firavun şahs-ı vahidden ibarettir, nâsıh olan racül-ü müminin «Size Yusuf (A.S.) da geldi» diyerek hitabı da şahs-ı vahid olmasını icabeder. Yahut; Yusuf ile murad; Yusuf (A.S.) m oğlunun oğludur. Buna nazaran Firavun-ı Yusuf Firavun-ı Musa'nın başkasıdır, "ikinci Yusuf Firavun'u imana davet için geldi fakat söz duyuramadı» demektir. Fakat sahih olan Yusuf ile murad; Yakub (A.S.) in oğlu Yusuf (A.S.) dır. Firavun ise Hz. Yusuf un zamanında olan Firavun'un oğlu veyahut hafididir. Âyetteki hitaba gelince; zarnan-ı Musa'da olan Firavun'a babasının veya dedesinin seyyiâtıyla hitabtır. Çünkü; babaların seyyiâtiyle evlâda hitabet-mek âdettir. Meselâ bir kabilenin birkaç batın evvelde büyük pederlerinin işlediği bir günahı onun neslinden birkaç batın sonra gelenlerin başına kakmak ve «Siz şöyle yapmadınız mı?» demek insanlar arasında her zaman carî olan ahvaldendir.
Mü'min 40:34
Vacip Tealâ racül-ü müminin Firavun'a ve etbaına Yusuf (A.S.) a iman etmediklerini beyanla tevbih ettiğini beyandan sonra onlarm ef'âlinden daha ziyade fena olanını söylediğini zikretmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; size mebus olan resullerin getirdikleri dinde şüphe ettiğiniz gibi adaleti muhafaza için Allah'ın vaz'ettiği ahkâmı tanımamakla müsrif olduğunuz cihetle Allahü Tealâ sizi idlâl ettiğinden Yusuf (A.S.) ı tanımadığınız gibi Musa (A.S.) ı da tanımıyorsunuz. Zira; vehminiz aklınıza galip olup âbâ ve ecdadınızı taklide son derece gayret ettiğinizden hakka meyletmiyorsunuz, dinde şekkettiğiniz gibi ahkâmını kabul etmemekte ısrar ediyorsunuz. Binaenaleyh; harekâtınız aynı dalâlettir» demekle Firavun'u ve etbâmı tevbih etti.
Vacip Tealâ racül-ü müminin Firavun'un ve etbâmm Musa (A.S.) m davasını red edecek ellerinde bir burhan olmadığını ve mücadeleleri sırf vehimlerine tebaiyetten ibaret olduğunu beyanla ilzam etmeye çalıştığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Böyle delilsiz mücadele edenlerin cidalleri gerek Allahü Tealâ, gerek müminler indinde pek büyük helake ve husran-ı ebediye sebep olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile delilsiz mücadelenin batıl olup sahibinin helakine sebep ve delile istinadederek mücadelenin hak ve güzel olduğuna bu âyet delâlet eder. Cenab-ı Hak bu gibi mücadelenin helak yönünden pek büyük olduğunu beyanla bu gibi. delilsiz mücadeleye cesaret etmekten insanları menetmiştir.
Mü'min 40:35
Çünkü; küfür üzerine ısrar ettiğinden kalbi şekavetle ülfet ettiği cihetle taş gibi şiddet peyda eder. Binaenaleyh; hakkı kabul etmemekte ağzı kapalı ve mühürlü bir sandık gibi içine bir şey giremez ve hak üzere delâlet eden delilleri kabul etmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kalbi mütekebbir ve ceberutla muttasıf olan kimsede merhamet ve şefkat olmadığından bu iki sıfat onların bigayrı hakkm mücadelelerine ve azaba istihkaklarına sebep olduğuna âyet delâlet eder. Kibri ve gayra zulmü âdet eden kimsede seâdet olmaz. Zira seâdete sebep; iki şeydir: Birincisi; Allah'ın emrine ta'zîm, ikincisi; Allah'ın mahlûkuna şefkat ve merhamettir. Kibir ve ceberut ise bunun ikisine de münafidir. Zira; mütekebbir olan kimsenin kibri emr-i ilâhîye ta'zime münafi olduğu gibi ceberut da halka merhamete manidir. Binaenaleyh; insanda bu iki sıfat seadete mani olduğundan Firavun ve emsalinin kalpleri hayır olan şeyleri kabulden imtina etmekte mühürlü eşya gibi olmuştur.
Mü'min 40:36
Vacip Tealâ Firavun'un mütekebbir ve cebbar olduğunu beyandan sonra hamakat ve belâhette nihayeye vardığım beyan etmek üzere buyuruyor.
Firavun işte böyle demekle Haman'a bir saray yapmasını emretti.
Yani; Hz. Musa'nın dini ahali arasında intişara başlayınca Musa (A.S.) m, halkı semâvât ve arzın halikı olan Allahü Tealâ'nın dinine davet ettiğini gören halk Hz. Musa'ya itaate başladılar. Firavun ise Musa (A.S.) tarafından getirilen berâhin-i kafiyeye ve mucizât-ı vâzıhaya mukabeleden aciz kalmasına binaen şaşkınlık eseri olarak veziri Haman'la min vechin istişare ve min vechin Haman'a emir suretiyle dedi ki «Ya Haman! Korktuğumuz başımıza geldi. Sen benim için bir bina yap ki o bina cümle binalardan yüksek olsun. Umarım ki o bina üzerine çıkınca Musa'nın işini takviye ve davasını te'yki eden esbaba ben vasıl olur ve Musa'nın ma'budunu bulurum, Musa'nın davasında sadık olup olmadığını Rabbisinden sual ederim. Çünkü; o bina vasıtasiyle benim vasıl olacağım esbâb alem-i ulvî olan semavâtm esbabıdır. Binaenaleyh; semâvâtm esbabına ve haline muttali olmak ihtimali vardır.»
Yani; Firavun bu sözü ile Musa (A.S.) m sözüne inanmamalarım tavsiye etmek istemiş ve demiştir ki «Benim zannıma göre bu yalancı sahirdir, sihrini terviç için mabuduna iftira ediyor ve aklı zayıf olan avâm-ı nâsı aldatıyor».
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun'un Haman'a emrettiği bina ile murad; rasathanedir. Bu rasathane sebebiyle Hz. Musa'nın tâliinin kuvvet ve za'fma muttali olmak, semanın esbabı olup havadis-i arziyeye delâlet eden yıldızların ahvalini gözetlemek, onunla Cenab-ı Hakkın resul gönderip göndermediğini bilmek ve Musa (A.S.) m sıdkına veya kizbine istidlal etmek için böyle bir rasathane yapılmasını emretmiştir, yoksa semaya çıkmak âdet vechüzere insanlar için mümkün olmadığını bilmiyecek kadar divane değildi.
Çünkü; bir çok esbaba tevessül etti, lâkin hiç birisinden istifade edemedi, belki hilelerinin cümlesi kendi aleyhine netice verdi. Zira; tutmuş olduğu yolların cümlesi batıldır. Batıl ise hakka karşı daima muzmahildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı tarihlerin «Haman Hz. Musa'dan çok zaman sonradır» dedikleri bu âyetle merduttur. Zira âyet; Hz. Musa'nın muhatabı olan Firavun'un veziri Haman olduğuna delâlet eder. Amma tarihlerin beyan ettikleri vechüzere Hz. Musa'dan bir çok zaman sonra (Haman) isminde bir gaddarın daha bulunmasından Firavun'un veziri başka bir Haman olmasına mani değildir. Şu halde tarihlerin beyan ettikleri ve Hz. Musa'dan sonra olan Haman Firavun'un veziri olan Haman'm başkasıdıı
Çünkü; bir çok esbaba tevessül etti, lâkin hiç birisinden istifade edemedi, belki hilelerinin cümlesi kendi aleyhine netice verdi. Zira; tutmuş olduğu yolların cümlesi batıldır. Batıl ise hakka karşı daima muzmahildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı tarihlerin «Haman Hz. Musa'dan çok zaman sonradır» dedikleri bu âyetle merduttur. Zira âyet; Hz. Musa'nın muhatabı olan Firavun'un veziri Haman olduğuna delâlet eder. Amma tarihlerin beyan ettikleri vechüzere Hz. Musa'dan bir çok zaman sonra (Haman) isminde bir gaddarın daha bulunmasından Firavun'un veziri başka bir Haman olmasına mani değildir. Şu halde tarihlerin beyan ettikleri ve Hz. Musa'dan sonra olan Haman Firavun'un veziri olan Haman'm başkasıdıı
Mü'min 40:37
Vacip Tealâ Firavun'un mütekebbir ve cebbar olduğunu beyandan sonra hamakat ve belâhette nihayeye vardığım beyan etmek üzere buyuruyor.
Firavun işte böyle demekle Haman'a bir saray yapmasını emretti.
Yani; Hz. Musa'nın dini ahali arasında intişara başlayınca Musa (A.S.) m, halkı semâvât ve arzın halikı olan Allahü Tealâ'nın dinine davet ettiğini gören halk Hz. Musa'ya itaate başladılar. Firavun ise Musa (A.S.) tarafından getirilen berâhin-i kafiyeye ve mucizât-ı vâzıhaya mukabeleden aciz kalmasına binaen şaşkınlık eseri olarak veziri Haman'la min vechin istişare ve min vechin Haman'a emir suretiyle dedi ki «Ya Haman! Korktuğumuz başımıza geldi. Sen benim için bir bina yap ki o bina cümle binalardan yüksek olsun. Umarım ki o bina üzerine çıkınca Musa'nın işini takviye ve davasını te'yki eden esbaba ben vasıl olur ve Musa'nın ma'budunu bulurum, Musa'nın davasında sadık olup olmadığını Rabbisinden sual ederim. Çünkü; o bina vasıtasiyle benim vasıl olacağım esbâb alem-i ulvî olan semavâtm esbabıdır. Binaenaleyh; semâvâtm esbabına ve haline muttali olmak ihtimali vardır.»
Yani; Firavun bu sözü ile Musa (A.S.) m sözüne inanmamalarım tavsiye etmek istemiş ve demiştir ki «Benim zannıma göre bu yalancı sahirdir, sihrini terviç için mabuduna iftira ediyor ve aklı zayıf olan avâm-ı nâsı aldatıyor».
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun'un Haman'a emrettiği bina ile murad; rasathanedir. Bu rasathane sebebiyle Hz. Musa'nın tâliinin kuvvet ve za'fma muttali olmak, semanın esbabı olup havadis-i arziyeye delâlet eden yıldızların ahvalini gözetlemek, onunla Cenab-ı Hakkın resul gönderip göndermediğini bilmek ve Musa (A.S.) m sıdkına veya kizbine istidlal etmek için böyle bir rasathane yapılmasını emretmiştir, yoksa semaya çıkmak âdet vechüzere insanlar için mümkün olmadığını bilmiyecek kadar divane değildi.
Çünkü; bir çok esbaba tevessül etti, lâkin hiç birisinden istifade edemedi, belki hilelerinin cümlesi kendi aleyhine netice verdi. Zira; tutmuş olduğu yolların cümlesi batıldır. Batıl ise hakka karşı daima muzmahildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı tarihlerin «Haman Hz. Musa'dan çok zaman sonradır» dedikleri bu âyetle merduttur. Zira âyet; Hz. Musa'nın muhatabı olan Firavun'un veziri Haman olduğuna delâlet eder. Amma tarihlerin beyan ettikleri vechüzere Hz. Musa'dan bir çok zaman sonra (Haman) isminde bir gaddarın daha bulunmasından Firavun'un veziri başka bir Haman olmasına mani değildir. Şu halde tarihlerin beyan ettikleri ve Hz. Musa'dan sonra olan Haman Firavun'un veziri olan Haman'm başkasıdıı
Çünkü; bir çok esbaba tevessül etti, lâkin hiç birisinden istifade edemedi, belki hilelerinin cümlesi kendi aleyhine netice verdi. Zira; tutmuş olduğu yolların cümlesi batıldır. Batıl ise hakka karşı daima muzmahildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı tarihlerin «Haman Hz. Musa'dan çok zaman sonradır» dedikleri bu âyetle merduttur. Zira âyet; Hz. Musa'nın muhatabı olan Firavun'un veziri Haman olduğuna delâlet eder. Amma tarihlerin beyan ettikleri vechüzere Hz. Musa'dan bir çok zaman sonra (Haman) isminde bir gaddarın daha bulunmasından Firavun'un veziri başka bir Haman olmasına mani değildir. Şu halde tarihlerin beyan ettikleri ve Hz. Musa'dan sonra olan Haman Firavun'un veziri olan Haman'm başkasıdıı
Mü'min 40:38
Vacip Tealâ racül-ü müminin Firavun'u envai delillerle ilzam etmesi üzerine Firavun'un Haman'a bir rasathane bina etmesiyle emrettiğini beyandan sonra, racül-ü müminin tekrar Firavun'a nasihatini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; racül-ü müminin delâil-i kat'iyyesi Firavun'a tesir etmeyince nasihat suretiyle kavmine dedi ki «Ey kavmim! Beni dinleyin, sözümü doğru bilin, gittiğim yola gidin ve bana ittibâ edin ki ben sizi tarik-ı müstakime ulaştırayım». O racül-ü mümin böyle demekle kavmini Firavun'a ittibâdan menetmek istedi ve bu kelâ-mıyla Firavun'u ve kavmini dalâlete nisbet etti. Çünkü; «Eğer bana tebaiyyet ederseniz ben sizi doğru yola götürürüm» demek «Sizin gittiğiniz yol eğridir, eğri yol maksuda isal etmez» demektir. Zira Sebilürrâşâd; sebil-i dalâletin zıddıdır.
Mü'min 40:39
Vacip Tealâ racül-ü müminin kavmini tariki necata davet ettiğini beyandan sonra dünyanın fanî ve âhiretin baki olduğunu zikirle kavmini ikaza çalıştığını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; «dünyanın fanî ve âhiretin baki olduğu kafidir. Şu halde fani ve her zaman inkirâza ve zevale maruz olan dünyanın me-taı gayet az ve zahmeti lezzetimden daha çoktur. Amma âhirete gelince; âhiret baki, zevalden mahfuz, nimeti ve nimetinin lezzeti ebedî ve süruru daimdir. Binaenaleyh; âhiret, dünyadan hayırlı ve efdaldir. Şu halde aklı olan bir kimse azıcık bir Ömür ve lezzete mukabil ebedi sürür ve nimeti feda etmez». Bu sözüyle raeül-ü mümin kavmine dünyanın ve âhiretin hallerini beyanla dünyaya aldanmamalarını tavsiye etmiştir.
Mü'min 40:40
Vacip Tealâ racül-ü müminin dünyanın ve âhiretin hallerini beyanla nasihat ettiğini beyandan sonra âhireti kisbin yollarını beyanla Cennet'e terğib ve Cehennem'den tenfîr ettiğini beyan ,etmek üzer buyuruyor.
Ey kavmim! Şunu bilin ki bir kimse Allah'ın azabını îcab eder bir günah işlerse o günahın cezası âhirette adalet-i İlâhîye mukte-zâsı onun misli olur, ziyade olmaz. Amma bir kimse erkek veya dişi herhangi sınıftan olursa olsun mümin olduğu halde iyi amel işlerse o kimse hesapsız rızıkla merzûk olur, Cennet'e girer, ebedi Cen-net'te kalır».
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir saat küfrüzere bulunup vefat ederse ebedi muazzeb olmasından ceza cinayetin misli olmamak lâzım gelmez. Zira; kâfir küfrünü ibadet itikat ettiğinden ebedî muammer olsaydı küfretmeye niyet ettiği cihetle ebedî azab; ebedî küfre niyetinin cezasıdır. Binaenaleyh; ceza cinayetin mislidir, ziyade değildir.
Bu âyet; cinayete müteallik olan ahkâm-ı şer'iyyenin esasını teşkil ve ukuubâtm hiç birisinde cezanın cinayet üzere ziyade ol-mıyacağma delâlet eder. İşte bu esasa binaen kütüb-ü fıkhiyede ukuubât daima cinayete göre tertip olunur ve cürümle ceza beyninde nisbet-i âdileye riayet üzere hüküm bina kılınır. Çünkü; gerek nefse müteallik kısasta olsun, gerekse sair azada olsun tertib olunan ceza cinayete müsâvaat esasından ayrılmaz. Şu halde âyeti kadar müsavat esasını tesis eder bir düstûr-u layeteğayyer olamaz ve akl ü mantıka muvafık olan da müsâvaat olduğu için hiç bir âkilin itiraza mecali yoktur. Çünkü müsavat esası; cümle ukulün kabul ettiği bir kanun-u lâyeteğay-yerdir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ameli salihin cezası hesab-sız yani tartısız ve amelinin birkaç misli ecri fazla olacağını işaret için bigayrı hesap merzuk olacakları beyan olunmuş ve iman olmaksızın amelin faydası olmıyacağma işaret için imân; şart manâsını ifade eden cümle-i hâliye olarak varid olmuştur.
Mü'min 40:41
Vacip Tealâ racül-ü müminin muktezayı merhameti kavmine nasihatten feragat etmeyip tekrar nasihat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o racül-ü mümin «Ey kavmim! Bana ne oldu ki siz beni Cehennem'e davet ettiğiniz halde ben sizi cemi lezzât-ı ruhâniye-nin mahalli olan Cennet'e davet ediyorum. Zira; siz beni vahid-i hakiki olduğuna itikat ettiğim Allahü Tealâ'ya küfür ve ülûhiye-tine ilmim lâhik olmayan bir takım putları Allahü Tealâ'ya şerik itikat etmekliğime davet ediyorsunuz, sizin davet ettiğiniz küfür ve şirk ise nar-ı cahime girmeye ve rüsvalığa sebep ve ebedî zarara bâdîdir» demekle kavmine nasihat etti.
Fahri Râzî'nin beyanı veçhile Firavun'un kavmi iki kısım olup bir kısmı ülûhiyeti bilkülliye inkâr diğer kısmı ulûhiyeti ikrar ve-lâkin putların ibadete istihkakta Allah'a şerik olduğunu itikat ederlerdi. Binaenaleyh; ulûhiyeti büsbütün inkâr edenlere hitaben «Beni küfre davet ediyorsunuz», ulûhiyeti ikrar edip de şirk edenlere «Beni şirke davet ediyorsunuz» demekle her iki sınıfın itikatlarını beyan ve o itikadlarm batıl olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; racül-ü mümini her iki sınıfta kendi mezheplerine davet ediyorlardı. Racül-ü mümin Allahü Tealâ'nm Azız ve Gaffar olduğunu beyanla Firavun'a ta'rîz etmiştir. Çünkü; «Mabud olan zatın kudret-i tâmme ve ilm-i kâmile ile muttasıf olup sevdiği kullarına nimeti bol vermeye ve günahkârlardan intikamını almaya kaadir ve isterse affetmeye muktedir olması lâzımdır. Firavun ise gayet aciz bir kimse olduğundan ülûhiyetle münasebeti yoktur. Şu halde Firavun nasıl oluyor ki ülûhiyet davasında bulunuyor ve siz nasıl oluyorsunuz ki onun ülûhiyetine itikat ediyorsunuz» demekle kavmini tekdir etmiştir.
Firavun'un kavmi küfrüzere devam ederlerse azabtan kurtulmak olmıyacağmı beyanla beraber Allah'ın rahmetinden ümitlerini kesmemelerine de işaret için Cenab-ı Hakkı Gaffar sıfatıyla tavsif etmiştir. Yani «Siz her ne kadar küfrüzere ısrar ediyorsanız da eğer iman ederseniz Allahü Tealâ imanınız sebebiyle geçmiş günahlarınızı tamamen affeder» demekle imana teşvik etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak bir kimsenin bir dakika imanı sebebiyle seksen senelik günahını affeder.
Mü'min 40:42
Vacip Tealâ racül-ü müminin muktezayı merhameti kavmine nasihatten feragat etmeyip tekrar nasihat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o racül-ü mümin «Ey kavmim! Bana ne oldu ki siz beni Cehennem'e davet ettiğiniz halde ben sizi cemi lezzât-ı ruhâniye-nin mahalli olan Cennet'e davet ediyorum. Zira; siz beni vahid-i hakiki olduğuna itikat ettiğim Allahü Tealâ'ya küfür ve ülûhiye-tine ilmim lâhik olmayan bir takım putları Allahü Tealâ'ya şerik itikat etmekliğime davet ediyorsunuz, sizin davet ettiğiniz küfür ve şirk ise nar-ı cahime girmeye ve rüsvalığa sebep ve ebedî zarara bâdîdir» demekle kavmine nasihat etti.
Fahri Râzî'nin beyanı veçhile Firavun'un kavmi iki kısım olup bir kısmı ülûhiyeti bilkülliye inkâr diğer kısmı ulûhiyeti ikrar ve-lâkin putların ibadete istihkakta Allah'a şerik olduğunu itikat ederlerdi. Binaenaleyh; ulûhiyeti büsbütün inkâr edenlere hitaben «Beni küfre davet ediyorsunuz», ulûhiyeti ikrar edip de şirk edenlere «Beni şirke davet ediyorsunuz» demekle her iki sınıfın itikatlarını beyan ve o itikadlarm batıl olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; racül-ü mümini her iki sınıfta kendi mezheplerine davet ediyorlardı. Racül-ü mümin Allahü Tealâ'nm Azız ve Gaffar olduğunu beyanla Firavun'a ta'rîz etmiştir. Çünkü; «Mabud olan zatın kudret-i tâmme ve ilm-i kâmile ile muttasıf olup sevdiği kullarına nimeti bol vermeye ve günahkârlardan intikamını almaya kaadir ve isterse affetmeye muktedir olması lâzımdır. Firavun ise gayet aciz bir kimse olduğundan ülûhiyetle münasebeti yoktur. Şu halde Firavun nasıl oluyor ki ülûhiyet davasında bulunuyor ve siz nasıl oluyorsunuz ki onun ülûhiyetine itikat ediyorsunuz» demekle kavmini tekdir etmiştir.
Firavun'un kavmi küfrüzere devam ederlerse azabtan kurtulmak olmıyacağmı beyanla beraber Allah'ın rahmetinden ümitlerini kesmemelerine de işaret için Cenab-ı Hakkı Gaffar sıfatıyla tavsif etmiştir. Yani «Siz her ne kadar küfrüzere ısrar ediyorsanız da eğer iman ederseniz Allahü Tealâ imanınız sebebiyle geçmiş günahlarınızı tamamen affeder» demekle imana teşvik etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak bir kimsenin bir dakika imanı sebebiyle seksen senelik günahını affeder.
Mü'min 40:43
Vacip Tealâ racül-ü müminin1 zat-ı ülûhiyeti lâyık olduğu bazı sıfatlarla tavsif ettiğini beyandan sonra Firavun'un kavminin ma-bud tanıdıkları putları zemmetmek suretiyle söylediği sözleri alâ tarikilhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu racül-ü mümin nasihatine devam ederek dedi ki nEy kavmim! Siz beni hacer ve seçerden yapılma bir takım putlara ibadete davet ediyorsunuz. Onlar ise itaata lâyık değillerdir. Zira; onlar için dünyada ve âhirette bir emri hayra davet olmaz. Çünkü; cemadâtm insana tekellüme iktidarı olmadığı gibi hidayete sevk ve irşâd etmeye dahi iktidarı yok ki davet etsin. Halbuki bizim dünyada ve âhirette merdimiz Cenab-ı Haktır. Binaenaleyh; O'nun rızasını tahsile çalışmamız ve huzur-u İlâhîde hacâletimizi mucib olacak kötü amellerden sakınmamız lâzımdır.»
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette davetle murad; müstecab bir dua olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
değildir.
Müsrif; şeriatın haricinde bir takım günahları irtikâbta ileri giden kimsedir. Sefk-i dimaya alışmış ve ebnâ-yı cinsini ızrara dadanmış ve zulm ü taaddiye dalmış olanlar ve bu gibi şeylerden lezzet alanlar Cehennem'in yaranlarıdır.
Hulâsa; şu racül-ü mümin kavmine itikad-ı hakkı telkin ve onların itikadlarmm batıl olduğunu beyanla kendilerinin zalim, gaddar ve haksızlıkta ifrata varmış bir takım müsriflerden olduklarını söylemekle vazife-i diniyyesini hakkıyla edâ ettiği ve her mümine lâyık olan da bu olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mü'min 40:44
Vacip Tealâ racül-ü müminin kavmine vaki olan nasihatlerini ve o nasihatlerin tesiri olmadığını beyandan sonra o racülün kavmine son sözünü beyan ve hikâye etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Rabbim benim size nasihatlerimi bilir, ona göre beni sizin şerrinizden muhafaza eder, sizin ahvalinizi bilir, ona göre sizin cezay-ı sezanızı verir» demekle kelâmına hitâm vermiş ve kavminin ıslahından me'yûs olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile racül-ü mümin nasihatmda Firavun ve etbaının mezheplerinin batıl olduğunu beyan edince Firavun ve cemaatinin sû-u kastedeceklerini ve kendi aralarında hakaret etmeği tasnıim ettiklerini anlaması üzerine onları âhiretie korkutmak ve kendinin de himaye-i İlâhiyeye iltica ettiğini beyanla sözüne son vermiş ve hatimesi de bir hâtime-i latife olmuştur. Çünkü; bütün nasihatlerinin tesirini ve düşmandan gelmesi me'-mûl olan serden mahfuz kalmasını velhasıl celb-i menfeat ve def'-i mazarrat hususlarının cümlesini Allahü Tealâ'ya tefvizle sözünü bitirmiştir.
Mü'min 40:45
Vacip Tealâ Racül-ü müminin her umurunu Allah'a tefvîz ettiğini beyandan sonra o tefvizin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Firavun ve etbâmm racül-ü mümine su-u kastlarına karşı racül-ü müminin Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur etmesine binaen Allahü Tealâ o racülü onların mekir ve hilelerinin şerrinden muhafaza etti ve hile etmek isteyen âl-i Firavun'u şiddetle azab ihata etti ve etraflarını çevirdi.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran o racül bir dağa firar etti. Firavun o racülü takip için bir çok asker gönderdi. Onlar o racülü, ibadetle meşgul olduğu halde etrafını kuşların ve kurtların çevirmiş olduklarını görmeleri üzerine kendilerine arız olan korku sebebiyle cesaret edip yanma yanaşamadılar, elleri boş olarak geri gelip ahvali hikâye edince Firavun cümlesini birden katlettirdi. Bu rivayete nazaran onlar- racül-ü mümini katledelim derken kendilerinin kahr altında maktul olmaları su-u azabtır. Şu halde âyetteki sû-u azabla murad; onları dünyada ihata eden azabtır. Yahut su-u azabla murad; Firavun'un bütün cemaatini ihata eden azab-ı âhirettir.
Mü'min 40:46
Vacip Tealâ şu ikinci manâya nazaran su-u azabı tefsir olmak üzere buyuruyor.
Yani; kabirde bulundukları müddet sabah ve akşam ashabı şekavet için hazırlanmış olan ateşe onlar gösterilirler ve bilûmum kâfirlerin ruhları kıyamete kadar sabah ve akşam Cehennem'deki mahalleri kendilerine gösterilip «İşte kıyamette sizin makamınız budur» diyerek kendilerine azabolunacağı mervidir.
Müslim ve Buhârî'nin ittifakları ile rivayet ettikleri bir hadis-i şerif de bu manâyı teyid eder. Çünkü; (İbn Ömer) Radıyallahü anh efendimizin rivayetine nazaran ResulüUah (S.A.V.) efendimiz «Sizden biriniz vefat ettiğinde o kimseye günde iki defa âhirette yeri gösterilir. Eğer ehl-i Cennet'ten ise Cennet'ten, ehl-i nârdan ise Cehennem'den gösterilir. Ve kıyamete kadar kendine (İşte şu senin yerindir) denilir» buyurmuştur.
Bu âyet; ruhun bakasma ve azab-ı kabrin vücuduna delâlet eder. Çünkü; bundan sonraki âyette âl-i Firavun'un yevm-i kıyamette olacak azablarmın beyan olunması bu âyette beyan olunan azabın kıyametten evvel olmasını icabeder. Şu halde vefattan sonra kıyametten evvel olunca kabirde olmak lâzımgelir.
Bu âyette akşam ve sabahı zikretmek; azabın devamına işarettir. Çünkü; kabirde akşam ve sabah yoktur. Akşam ve sabah bu dünyaya mahsustur. Yahut onlara kabirlerinde azap; «Ehl-i dünyanın akşamında ve sabahında ateşe gösterilirler» demektir.
Vacip Tealâ Al-i Firavun'un kıyamette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ebussuud Efendi'nin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile dünya devam ettikçe akşam ve sabah azaba arzolunurlar amma kıyamet günü azabın daha şiddetlisi olan Cehennem azabına konmaları için meleklere emrolunur. Yahut Firavun ve etbaınm Cehennem azapları içinden daha şiddetlisine idhâl olunmaları için emrolunur. Çünkü; Cehennem'in tabakaatmda azap muhteliftir, herkesin günahına göre bir tabakaya girmesi emrolunduğunda Al-i Firavun'un en ziyade şiddetlisine idhâl olunmaları taraf-ı İlâhîden meleklere
emrolunur. Yahut sülâsîden kıraat olunduğunda Âl-i Firavun'a hitap olarak «Ey Âl-i Firavun! Siz azabın ziyade şiddetlisine girin» denilir. Bu âyet; kabir azabına delâlet eder. Çünkü kıyamette azabın eşeddine gireceklerini beyan etmek; kıyametten evvel azabın ehveninde olduklarını beyan etmektir. Kıyametten evvel azab da kabirdedir.
Mü'min 40:47
Vacip Tealâ Firavun ve etbaınm Cehennem'de azabın şiddetlisine gireceklerini beyandan sonra Cehennem'de beyinlerinde cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte zuafâ güruhu böyle demekle büyüklerine hücum ederler.
Yani; ehl-i Cehennem ve bilhassa Firavun ve etbaı Cehen-nem'e girince muhasama ederler. Onlardan fukara güruhu dünyada büyüklük taslayan bir takım cebâbireye «Biz dünyada size tabi olduk ve hizmetinizde bulunduk, siz de herşeye muktedir olduğunuzdan bahsediyordunuz. Bu gün bize isabet eden Cehennem ateşinden velevse azıcık olsun bizim nasibimizden bir miktarını bizden defedebildiniz mi, şu halde sizin büyüklüğünüz nerede kaldı?» demekle küberâyı terzil ederler.
Mü'min 40:48
Vacip Tealâ zuâfaânm şu suallerine |i cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
L
Yani; esâfil tarafından varid olan suale cevap olarak reislera dediler ki «sizin gibi biz de Cehennem'deyiz. Binaenaleyh; eğeij azabtan kurtulmak veyahut bir miktarım azaltmak elimizden gelse kendi nefsimizi kurtarır veyahut kendimizden hafifletiriz, bu ise mümkün değildir. Zira; Allahü Tealâ kulları arasında hükmetti ve herkesin istihkakına göre hakkını verdi. Hiç kimsenin bir diyeceği kalmadı. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'i Cennet'e, ehl-i nârı Ce-hennem'e koydu. Bundan sonra hiç kimsenin kurtulmasına dair söz kalmadı» demekle cevap verirler.
Esâfil güruhu rüesâmn iktidarı olmadığını ve dünyada kendilerinin aldandıklarını bilirler velâkin dünyada envai dalâlete götüren ve aldatan ruesâ olduğu için onları rezil ve rüsva etmek ve kalplerini incitmekle intikam almak için bu suali irâd ederler, yoksa hakikati bilmedikleri için bu suali irâd edecek değillerdir.
Mü'min 40:49
Vacip Tealâ ruesânın esâfile karşı vermiş oldukları cevabı beyandan sonra zuafânm Cehennem'in hazinedarlarına müracaatlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
işte esâfil kefere böyle demekle hazinedarlara yalvarırlar.
Cehennem'in hazinedarlarına müracaat edenlerin nârda olduklarına, zillet ve hakaret içinde bulunduklarına işaret için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü bedelinde dense olabilirdi, lâkin onların bu sözü Cehennem'de zelil ve hakir olarak söylediklerine işaret olmazdı. Zira; bu misilli makamda ism-i mevsul hakaret manâsını ifade eder. Bilkülliye Cehennem'den çıkamıyacakla-nnı bildikleri için hiç olmazsa bir gün bari azablarmın hafiflenme-sini arzu edecekleri beyan olunmuştur. Hazinedarlara müracaatları ancak hasbeten lülâh şefaat etmelerini rica etmekten ibarettir. Zira; kendileri kâfir olup, küfrise mağfiret olunur bir cinayet olmadığını bildikleri için bilkülliye kurtulmalarını isteyemiyeceklerdir. Binaenaleyh; hiç olmazsa bir günceğiz bari azablarmın hafiflenme-sini arzu ederler, fakat bu kadara bile nail olamazlar.
Mü'min 40:50
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in azablarmın tahfif olunması için zebanilere müracaat ettiklerini beyandan sonra Cehennem'in hazinedarlarının onlara cevapların beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bizden dua beklemeyin siz kendiniz dua edin. Şu kadar ki kâfirlerin duası kabul olunmaz. Binaenaleyh; duanız zayi ve batıldır. Çünkü; Cenab-ı Hak kabul etmeyince o dua faydasızdır.
Bu âyette kâfirlerin dualarının kabul olunmaması âhirete mahsustur. Zira âyet; âhir ette vaki olacak muamelât hakkındadır. Binaenaleyh; dünyada kâfirlerin dualarının kabulüne bir mani yoktur. Çünkü; bu âyet kabul olunmıyacağma delâlet etmez. Gerçi lâfzın umumuna nazaran bazı ulemâ dünyada kâfirlerin duaları kabul olunmıyacağını bu âyetle istidlal etmişlerse de beyan olunduğu veçhile bu âyet, âhirete mahsustur.
Mü'min 40:51
Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra Resulü! ehl-i imanı teşvik etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz elbette kullarımızı irşad ve doğru yola sevketmek için tarafımızdan gönderdiğimiz resullerimize ve müminlere dünyada yardım ederiz ve yardımımızın eseri dünyada zuhur eder. Çünkü; resullerimizin dinlerini ilâ ve âleme neşr ü ilân etmekle nusretirnizin eserini izhar ettiğimiz gibi onlara iman eden müminlere de a'mâl-i saliha tevfik etmek suretiyle nusretimizin eserini izhar ederiz, müminlere bihakkın imanın icabâtını yerine getirdikleri surette düşmanlarına galebe veririz ve eseri nusret; âhirette meleklerin enbiyâ-yı izamın ümmetlerine ahkâm-ı şer'iyyelerini tebliğ ettiklerine adalet üzere gehadetleriyle zahir olur ve müminleri Cennet'e idhâl etmekle seâdete isal ederiz, bu suretle nusreti-miz gerek dünyada gerek âhirette resullerimize ve ehl-i imana vasıl olur. Enbiyaya ve onlara iman eden müminlere nusret; dünyada eserlerinin ve menakıb-ı âlîyelerinin baki kalması suretiyle dahi olur. Çünkü; enbiyânın vefatiyle geriatleri ve ümmetleri baki kalmak taraf-ı İlâhîden onlara nusret olduğu gibi ehl-i imanın vefatları ile arkalarında bir çok eserleri ve yâdolunur bir takım menki-beleri kalmakla da nusret olunurlar, amma kâfir ve zalimlerin vefatları ile eserleri büsbütün muzmahil ve kendileri ahalinin dillerinde lanet ve nefretle zikrolunurlar, zulümlerinin eseri evlâd ahfadlarına intikal ettiğinden onlar da halk nazarında menfur olmakla talihleri nuhusete tebeddül eder ve eserlerinin münkariz olduğu da âlemde her zaman görülmektedir. Yevm-i kıyamette zalimlerin günahlarına dair olan mazeretleri asla menfeat vermez1. Çünkü; mazeretleri meşru olmadığından kabule şayan görülmez;, onlar için o günde rahmet-i Ilâhiyeden uzaklık ve uzaklığın neti cesi olarak meskenin en kötüsü olan Cehennem vardır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i imana ta'İ zîm vardır. Zira müminlere nusretle düşmanlarının mazeretleri! nin kabul olunmaması ve rahmet-i İlâhiyeden uzak olmaları ve akıbet Cehennem'e dahil olacaklarını beyan etmek; ehl-i imam taltif etmektir. Çünkü; insan düşmanının makhûr olduğunu görünce elbette mesrur olur.
Mü'min 40:52
Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra Resulü! ehl-i imanı teşvik etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz elbette kullarımızı irşad ve doğru yola sevketmek için tarafımızdan gönderdiğimiz resullerimize ve müminlere dünyada yardım ederiz ve yardımımızın eseri dünyada zuhur eder. Çünkü; resullerimizin dinlerini ilâ ve âleme neşr ü ilân etmekle nusretirnizin eserini izhar ettiğimiz gibi onlara iman eden müminlere de a'mâl-i saliha tevfik etmek suretiyle nusretimizin eserini izhar ederiz, müminlere bihakkın imanın icabâtını yerine getirdikleri surette düşmanlarına galebe veririz ve eseri nusret; âhirette meleklerin enbiyâ-yı izamın ümmetlerine ahkâm-ı şer'iyyelerini tebliğ ettiklerine adalet üzere gehadetleriyle zahir olur ve müminleri Cennet'e idhâl etmekle seâdete isal ederiz, bu suretle nusreti-miz gerek dünyada gerek âhirette resullerimize ve ehl-i imana vasıl olur. Enbiyaya ve onlara iman eden müminlere nusret; dünyada eserlerinin ve menakıb-ı âlîyelerinin baki kalması suretiyle dahi olur. Çünkü; enbiyânın vefatiyle geriatleri ve ümmetleri baki kalmak taraf-ı İlâhîden onlara nusret olduğu gibi ehl-i imanın vefatları ile arkalarında bir çok eserleri ve yâdolunur bir takım menki-beleri kalmakla da nusret olunurlar, amma kâfir ve zalimlerin vefatları ile eserleri büsbütün muzmahil ve kendileri ahalinin dillerinde lanet ve nefretle zikrolunurlar, zulümlerinin eseri evlâd ahfadlarına intikal ettiğinden onlar da halk nazarında menfur olmakla talihleri nuhusete tebeddül eder ve eserlerinin münkariz olduğu da âlemde her zaman görülmektedir. Yevm-i kıyamette zalimlerin günahlarına dair olan mazeretleri asla menfeat vermez1. Çünkü; mazeretleri meşru olmadığından kabule şayan görülmez;, onlar için o günde rahmet-i Ilâhiyeden uzaklık ve uzaklığın neti cesi olarak meskenin en kötüsü olan Cehennem vardır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i imana ta'İ zîm vardır. Zira müminlere nusretle düşmanlarının mazeretleri! nin kabul olunmaması ve rahmet-i İlâhiyeden uzak olmaları ve akıbet Cehennem'e dahil olacaklarını beyan etmek; ehl-i imam taltif etmektir. Çünkü; insan düşmanının makhûr olduğunu görünce elbette mesrur olur.
Mü'min 40:53
Vacip Tealâ enbiyâ-yı izam hazerâtma ve müminlere nusrelj edeceğim icmalen beyanla Resulünü tesliye ettikten sonra enbiya-j dan bazılarına nusretini tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü Tevrat; akıl sahipleri-; nin cümlesini makasıd-ı diniyyenin cemisine isal eder, dünyevî ve-uhrevî insanların seâdetine kâfildir. İşte Tevrat'la Musa (A.S.) aj nusret ettiğimiz gibi ya Ekrem-er Rusül! Sana da Kur'an'la nusretj edeceğimizde şüphe yoktur.
Taraf-ı İlâhîden Peygamberlere nazil olan kitapların vaaz vej nasihat olması herkes için olmayıp belki ukuul-ü selime ashabı için]
vaaz olduğuna işaret zımnında mev'iza manâsına olan lâfzı ile takyîd olunmuştur. Çünkü uIül eI bâb ; akıl sahipleri demek olduğundan Tevrat'ın nasihat olması akıl sahiplerine tahsis kılınmıştır. Zira; aklanda istikamet ve selâmet olmayan kimseler vaaz u nasihatten müstefid olamazlar; Tevrat-ı şerif, Benî İsrail'de haleften selefe devrolunduğundan Benî İsrail'in Tevrat'a varis oldukları beyan olunmuştur.
Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini ve onlara taraf-ı İlâhîden gönderilen resullerine vaki olan ezalarını beyandan sonra Resulüllah'a Kureyş tarafından vaki olacak ezaya sabretmesini tavsiye olmak üzere buyuruyor.
Çünkü; vaa'd-i İlâhîde tehallüf olmaz. Zira; Allahü Tealâ sana nusretini vaadetti, elbette mansur olacaksın. Binaenaleyh; şimdilik vaki olan îzaya sabretmen lâzımdır. Akibet selâmet olunca sabra müsareat vaciptir.
Yani; Firavunla Hz. Musa'nın aralarında cereyan eden rnübâ-hesâtı, Firavun'un Musa (A.S.) in katlini kasteddiği halde Firavun'un kavminden Musa (A.S.) a bir yardımcı zuhur ederek Firavun'un tasavvur ettiği katle muvaffak olamayıp akibet kendi helak olduğunu ve Musa '(A.S.) a Tevrat'ı verip ümmeti olan Benî İsrail'e irsen intikal ettiğini işitince ya Ekrem-er Rusül! Sen sab-rptmelisin. Zira; Allahü Tealâ sana nusreti vaadetti. Vaad-i İlâhî ise haktır, elbette sana vaadi yerini bulacaktır, fakat acele lâzım değildir, sabretmek ister.
Mü'min 40:54
Vacip Tealâ enbiyâ-yı izam hazerâtma ve müminlere nusrelj edeceğim icmalen beyanla Resulünü tesliye ettikten sonra enbiya-j dan bazılarına nusretini tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü Tevrat; akıl sahipleri-; nin cümlesini makasıd-ı diniyyenin cemisine isal eder, dünyevî ve-uhrevî insanların seâdetine kâfildir. İşte Tevrat'la Musa (A.S.) aj nusret ettiğimiz gibi ya Ekrem-er Rusül! Sana da Kur'an'la nusretj edeceğimizde şüphe yoktur.
Taraf-ı İlâhîden Peygamberlere nazil olan kitapların vaaz vej nasihat olması herkes için olmayıp belki ukuul-ü selime ashabı için]
vaaz olduğuna işaret zımnında mev'iza manâsına olan lâfzı ile takyîd olunmuştur. Çünkü uIül eI bâb ; akıl sahipleri demek olduğundan Tevrat'ın nasihat olması akıl sahiplerine tahsis kılınmıştır. Zira; aklanda istikamet ve selâmet olmayan kimseler vaaz u nasihatten müstefid olamazlar; Tevrat-ı şerif, Benî İsrail'de haleften selefe devrolunduğundan Benî İsrail'in Tevrat'a varis oldukları beyan olunmuştur.
Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini ve onlara taraf-ı İlâhîden gönderilen resullerine vaki olan ezalarını beyandan sonra Resulüllah'a Kureyş tarafından vaki olacak ezaya sabretmesini tavsiye olmak üzere buyuruyor.
Çünkü; vaa'd-i İlâhîde tehallüf olmaz. Zira; Allahü Tealâ sana nusretini vaadetti, elbette mansur olacaksın. Binaenaleyh; şimdilik vaki olan îzaya sabretmen lâzımdır. Akibet selâmet olunca sabra müsareat vaciptir.
Yani; Firavunla Hz. Musa'nın aralarında cereyan eden rnübâ-hesâtı, Firavun'un Musa (A.S.) in katlini kasteddiği halde Firavun'un kavminden Musa (A.S.) a bir yardımcı zuhur ederek Firavun'un tasavvur ettiği katle muvaffak olamayıp akibet kendi helak olduğunu ve Musa '(A.S.) a Tevrat'ı verip ümmeti olan Benî İsrail'e irsen intikal ettiğini işitince ya Ekrem-er Rusül! Sen sab-rptmelisin. Zira; Allahü Tealâ sana nusreti vaadetti. Vaad-i İlâhî ise haktır, elbette sana vaadi yerini bulacaktır, fakat acele lâzım değildir, sabretmek ister.
Mü'min 40:55
Vacip Tealâ Resulüne sabırla emirden sonra istiğfar ve teşbihle emretmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resul-ü Muazzam! Beşeriyetin hasebiyle senden sadır olan zelleden dolayı akşam, sabah belki cümle evkatmda istiğfarla meşgul ol ki senin bu istiğfarın ümmetin hakkında sünnet olsun. Sen evvel-i nehâr ve ahir-i nehârda Rab'bm Tealâ'y] hamdi-le beraber cemi nekâisten tenzih et ki sana nazil olan nimetin şükrünü eda etmiş olasın.
Bu âyette Resulüllah'â istiğfarla emir; ubudiyette devamla emirdir, zenble murad; evlâyı terk kabilinden olan zelledir. Enbiyadan hatanın vukuu caiz olduğuna göre bu emir; hataya istiğfarla emirdir. Çünkü; enbiyadan ankasdin günah sadır olmaz. Binaenaleyh; «Günahına istiğfar et» demek «vaki olan hata varsa ona istiğfar et» demektir.
Tesbihle emir; Rab'bm Tealâ'nın cemi nekâisten münezzeh olduğunu lisanınla zikret demektir. Yalnız tenzihle de iktifa etme.'Rab'bm Teaiâ'nm medh ü senasını teşbihe mukarin kıl ki nevakıstan münezzeh olduğunu beyanla beraber cemî sıfât-ı kemâ-liyeyîe dahi muttasıl' olduğunu beyan etmiş olasın. Çünkü; Cenab-ı Hak nekaaisten münezzeh olduğu gibi bütün kemâlâtıyla dahi mut-tasıftır.
Evvel-i nehâr ve âhir-i neharı zikr; istiğfarın ve teşbihin cemî evkatta lâzım olduğuna işarettir. Yani «umum ahvalinde ve cemi evkatmda istiğfar ve teşbihe devam et» demektir. Bu misilli ayât-ı beyyinâtda emir, Resulüllah'â ise de ümmeti hakkında dahi emirdir. Zira; Resulüllah, ümmetinin metbuu olduğundan metbua emrin ümmetine de emir olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; leyi ü neharda ümmeti Muhammed istiğfar ve teşbihle memurdur.
Asiyy ; akşam ve ibkâr ; sabah manasınadır. Bu iki vakit alel ekser iştigâlden hâlî olduğu için sarahaten zikrolunmuştur.
Bu âyet; envai ibadetin menbaıdır. Çünkü; Fahri Razî'nin beyanı veçhile ibadetin mecmuu; ikiye münhasırdır: Birinci-s i ; günahlardan ve kötü şeylerden tevbe ve istiğfar etmektir. İkincisi; ibadât ve tââtla meşgul olmaktır. Evvelki kısım zatı itibariyle mukaddem olduğundan günahtan teberrî manâsına olan istiğfarla emri takdim buyurmuştur. Çünkü tevbe; tathirât kabilinden, teşbih ve tehlil ise tezyinat kabilindendir. Elbette tathirât, tezyinat üzerine mukaddemdir. Zira; bir hanenin süpürün-tüsü temizlenmeyince döşemesi döşenmez. Binaenaleyh; evvel sü-pürülür, sonra tezyin olunur. İşte şu esasa binaen evvel istiğfar sonra teşbihle emri İlâhî varid olmuştur -
Resulüllah'a istiğarla emir; ümmetine talim içindir. Yahut işlenmesi evlâ olan bir şeyi terketmek; enbiya hakkında zelle olduğu cihetle bu âyette zenble murad; zelle olduğundan zelleden istiğfarla emrolunmuştur. Yahut istiğfar günahın bulunmasını icab etmediğinden istiğfarla emir; mücerret ibadet içindir. Yahut «günahına istiğfar et» demek «ümmetinin günahına istiğfar et» demektir. Şu manâların cümlesine nazaran enbiyaya istiğfarla emir; onların günahları olmasına ve günahtan masum olmadıklarına delâlet etmez. Binaenaleyh; bu ve bunun emsali âyetler ile enbiyanın masum olmadıklarına istidlal edenlerin davaları merduttur. Çünkü; tevcih olunduğu vecitile bu âyet adem-i masumiyetlerine delâlet etmez.
Mü'min 40:56
Vacip Tealâ bu sûrenin evvelinde «Ayât-ı İlâhıyede mücâdele etmez, illâ kâfirler mücadele ederler» buyurmuştu. Bundan sonra kâfirlerin mücadeleleri birbiri arkasında buraya gelinceye kadar beyan olununca mücadelelerinin sebebi onlarda mevcut olan kibir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler İp onların kendilerine canib-i ilâhîden gelmiş davalarını te'yîd eder ellerinde hüccetleri olmadığı halde Allah'ın âyetlerinde niza ve seninle mübahase ederler. Halbuki senin dinini teyid ve şanını terfi için Allah'ın sana inzal ettiği âyetleri vardır. Bunların nizalarımn sebebi olmadı, illâ onların kalplerinde mevcut olan kibirleri sebep oldu. Çünkü; onların hakka karşı tekebbür etmek âdetleri olduğundan ey Habibim! Sana da tekebbür ederek senin getirdiğin âyetlere itiraz ederler ve derler ki «Mu-hammed (S.A.) in vahiy dediği yalandır. Zira; eğer vahiy gelse karyenin büyüğüne ve kavmin ulusuna gelirdi. Halbuki büyüklere gelmedi. Binaenaleyh; bu vahiy yalandır» demekle muhasama ederler, lâkin onlar kibirlerinin muktezâsma vasıl olamazlar Çünkü onların Resulallah'a itaattan tekebbürleri; riyaset ve nübüvvet kendilerine verilmek içindir. Şu halde kendi itikatlarınca riyasete kendilerini ehil gördüklerinden mücâdeleye kalkışmışlardı. İste bu emellerine nail olamıyacaklarım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Onlar sana kibir ve' haset edince sen onların şer ve mefsedetlerinden Allahü Tealâ'ya iltica et. Zira; Allahü Tealâ onların sözlerini işitir ve işlerini görür ve onların şerlerinden seni muhafaza eder. Şu halde müfsitlerin ve hasudların şerlerinden Allahü Tealâ'ya iltica etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; mutlak olan emirler vücub ifade ettiğinden bu âyette istiâ-zeyle varid olan emrin mutlak her türlü serden istiaze vacip olduğunu ifade eder, emr-i dinde tekellüm bir delil-i kaviye müstenid olmak lâzım olduğuna işaret için şu mücadele edenleri delilsiz mücadele ettiklerinden dolayı Cenab-ı Hak zemmetmiştir. Çünkü: bunların mücadelesi mücerret kibr ü hasetlerinden neş'et etmiştir, yoksa bir delile istinad ederek hakkı aramak suretiyle değildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin müşrikler hakkında nazil olması ihtimali varsa da esah oîan Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Zira Tevrat'da zikrolunan bizim sahibimiz le murad; deccâldır. Yahudiler «O deccâl ahir zamanda zuhur edecek ve saltanatı denize ve karaya şamil olacak, bütün dünyayı ihata edecek, onun yedinde harikuladeler zuhur ederek mülk ve saltanat bize intikal edecek» demelerine binaen bu âyet nazil olmuştur. Şu halde âyette mücadele edenler le murad; Yahudiler ve kibirle murad; onların istedikleri saltanattır. Şu arzularına nail olamıyacaklarına âyet delâlet eder. Deccâl hakikatta ahir zamanda zuhur edecek bir büyük belâdır, nübüvvet davasmda bulunmayıp ülûhiyet davasında bulunacağından yedinde istidraç suretiyle zuhur edecek harikuladeler enbiyanm mucizelerine benzemez. Çünkü; zahir hali ülûhiyet davasını tekzib edeceğinden mucize olamaz, devr-i âdemden ilâ yevmil kıyam bunun kadar büyük bir fitne olmayacağına dair birçok ehâdis-i Nebeviye vardır. Şarktan yani Horasan veya İsfahan'dan zuhur edeceğine dair eserler mevcuttur.
Mü'min 40:57
Vacip Tealâ âyât-ı beyyinâtında mücadele edenlerin mücadelelerine sebep kibirleri olduğunu beyandan sonra haşri inkâr ve haşir hakkında mücadele edenleri reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; zatı ülûhiyetime kasem ederim ki âlem-i ulvî olan gökleri ve âlem-i süflî olan yeri yaratmak naşı yaratmaktan daha buyüktür. Zira; halkı icadetmek elbette ehvendir. Binaenaleyh; bu âlemleri halkeden Hallâkm kabirden ölüleri ihya edeceği evleviy-yetle sabittir. Lâkin halkın ekserisi bunu düşünmez ve bilmezler. Binaenaleyh; inkâr ederler. Zira; cehaletleri bu gibi delilleri ted-kike mânidir, âbâ ve ecdatlarını taklidle iktifa ettiklerinden dalâlette kalmışlardır.
Mü'min 40:58
Vacip Tealâ ekser nâsı cehaletle zemmettikten sonra ' dâhil, âbidle âsî aralarında fark olup müsavi olmadıklarını etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nın zatına ve sıfatına âlim olup itikad-ı hak üzere bulunan ve hakkı gören, kimseyle Allah'ın zatını ve sıfatını bilemeyip hakkı görmeyen kimsenin ikisi indallah mertebede müsavi olmazlar. Zira; âlimle cahil beyninde fark vardır. Çünkü; görenle görmiyen bir olamaz. Kezâlik Allah'ın vahdaniyetine iman eden ve amel-i saiih işliyenle iman etmeyen ve iyi amel işlemeyen kâfir müsavi olmaz. Alimle cahilin, abidle âsinin müsavi olmadıklarını gayet kısa düşünürler. Çünkü; taklide musir olduklarından iradelerini düşünmek ve tedkik etmek cihetine sar-fetmezler. Binaenaleyh; haşri ve kıyameti inkâr eder cehlin ilimden, isyanın ibadetten iyi olduğunu iddia ederler. Çünkü: âbâ ve ecdatlarını iaklid ettiklerinden onların batıl itikadlarını aynı marifet, haset, kibir ve hakka buğz u adaveti mahzâ ibadettir itikadında bulunurlar. Zira; bu itikadda bulunmasalar da hakkı arasalar itikatlarını tashih mümkün olurdu. Halbuki batıl üzere devam ederler ve düşünceleri kısadır.
Bu âyette ama ile murad; cahil ve hasır ile mu-rad; âlimdir. Zira; cahil hakkı görmemekte köre, âlim hakkı görmekte gözü gören kimseye müşabihtir.
Hulasa; batıl hakka ve fasid sahiha müsavi olamaz.
Mü'min 40:59
Vacip Tealâ kıyametin ve haşr ü neşrin imkânına delâlet eden bazı delâili beyandan sonra kıyametin bilfiil vuku bulacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; rusül-ü kiram ve enbiyâ-yı izamdan her birerleri o saatin vukuunu haber verdikleri gibi kütübü semâviyenin cümlesinde de beyan olunmuştur.
…
Çünkü; onlar hevâ ve heveslerinin arzusuna ittibâ ile muhakeme ettiklerinden kıyametin vücudunu inkâr ederler. Kıyameti inkâr etmenin; küfrolduğuna bu âyet açıktan delâlet eder. Zira; âyetin ahirinde varid olmuştur ki kıyameti inkâr edenlerin mümin olmadıklarını Cenab-ı Hak sarahaten beyan buyurmuştur.
Mü'min 40:60
Vacip Tealâ kıyametin elbette vuku bulacağını beyandan sonra kıyamette insanın intifa edeceği şey ancak ibadet olduğu ve dua dahi ibadetin eşrefi olduğu cihetle kullarına duayı tavsiye üzere buyuruyor.
Yani; sizi terbiye eden Rabbmız dedi ki «Ey kullarım! Siz bana dua edin, ben de sizin duanızı kabul edeyim. Zira duadan ve bana ibadetten kendilerini büyük addedip ibadetimden istinkâf edenler zelil oldukları halde yakında Cehennem'e dahil olurlar». Çünkü; ceza amel kabilinden olduğu cihetle onların dünyada kibirlerine mukabil âhirette Cehennem'e hakir ve zelil olarak girerler.
Dua; Cenab-ı Hakdan insanların muhtaç oldukları şeyleri tazarru ve niyaz ederek kemal-i tevazu'la istirham edip istemektir. Bu âyette dua; manâ-yı hakikisinde müstameldir. Buna nazaran manâ-yı nazım:.
demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile duanın ibadet manâsına olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Bazı duaların kabul olunmamasıyla bu âyete sual varid olmaz. Zira; dua ile istenilen şey dua olunan kimse hakkında maslahat ve hikmet olmadığından kabul olunmamasından mutlaka duanın kabul olunmaması lâzım-gelmez. Amma kabul olunmayan dua aynı ibadet, Cenab-ı Hakka iltica ve tazarrû olduğu cihetle dua eden kimseye-sevap olduğundan faydadan hâlî değildir. Çünkü dua; Allahü Tealâ'ya teveccüh ve itimad-ı tâm ile itimad olup ahardan itimadı kesmek olduğu cihetle dua ibadetin halisidir. Duanın kabulünün .mühim şartlarından birisi de dua esnasında Allah'ın gayrı evlâd ü iyâl, akraba ve ahib-bâdan itimadı tamamen kaldırmak ve Cenab-ı Hakka bel bağlamaktır. Binaenaleyh; istediği şeyi münhasıran Cenab-ı Haktan istemek ve mahrukatın küllisinden kat-ı ümid etmek lâzımdır. İşte şu esasa binaen bir kimsenin her şeyden me'yûs olduğu zamanda ekseriyetle duası kabul olur.
Duada; iki haslet vardır : Birincisi; izzet-i rububiyeti bilmek, ikincisi; ubudiyette olan zilleti idrak edip Rab'bı-sının himayesine iltica ve ihsanından müstefid olmasını arzu etmektir. Duayı terketmekte bu hasletler olmadığından terkedenle-rin Cehennem'e dahil olacaklarını beyanla tehdit olunmuşlardır.
Mü'min 40:61
Vacip Tealâ kullarına dua etmekle emredip duadan kibreden-leri Cehennem'e girmeleriyle tehdit ettikten sonra dua eden kimsenin istediği şeyi vermeye muktedir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'ya dua ederek dergâhına müracaat edenlere istediklerini ihsan eder. Çünkü; istemedikleri halde bir çok nimetler veriyor. Şu halde isteyince vereceği evleviyetle sabittir. Zira; Allahü Tealâ şol vacibülvücuttur ki sizin rahatınız için geceyi karanlık ve soğuk olarak halketti ki siz o gecenin içinde sakin olasınız ve sükûnet üzere rahat edesiniz. Çünkü; gece karanlık ve soğuk olup harekete ve iş görmeye mani olduğundan geceyle insanların hareketleri sükûnete ve meşakkatleri rahata inkılâb eder ve bu hal ise daima harekete kuvve-i beşeriye mütehammil olmadığından hikmete muvafık ve insanlar için aynı nimettir. Çünkü; daima hareket insanın kuvay-ı müdrikesi olan gözlere, kulaklara ve sair âlât-ı idrâk olan azalara, hatta ruha bile zafiyet îrâs eder. Binaenaleyh; hareket sebebiyle arız olan za'fı gecede vaki olan sükûnet ve rahat izâle eder. Allahü Tealâ gündüzü insanların görebileceği bir surette ziyalı ve seyr ü sefer edip maişetlerini kazanmağa elverişli bir surette, soğuğu, sıcağı insanların tahammül edecekleri raddede halketti ki böyle halkolunması da hikmete muvafık ve insanlar için aynı nimettir. Zira; insan bittabi medenî olduğu cihetle teayyüşüne ait olan her şeyde bir çok kimselerin amellerine, bu ameller ise ziyaya, mutedil havaya ve sa'y ü harekete muhtaçtır. Bunlar da ancak gündüzde olabilir. İşte şu esasâta binaen geceyle gündüzün bu minval üzere halkolunması insanların maişetlerine muvafık ve tarz-ı hayatlarına mutabıktır. Binaenaleyh; insanların bu nimetlere şükretmesi vacip olduğu halde ekserisi şükretmez ve şükretmedikleri aynı kabahat olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette ve bu âyetin emsali bir çok âyetlerde şükretmeyen-leri zemmetmiştir. İşte şu nimetleri halka kaadir olan Allahü Tealâ dua eden kullarının istediklerini vermeye de kaadirdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan dünyaya, emvale ve sair dünyaya ait olan hususâta muhabbet ettiğinden arzu ettiği nimetlerden birisi eline geçmeyince diğer nimetlerin şükrünü unutur ve bütün nimetleri inkâra cesaret eder.
Mü'min 40:62
Vacip Tealâ bazı nimetleri beyandan sonra o nimetlerin ha ancak zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu nimetleri size ihsan eden Allahü Tealâ sizin üzerinize ulûhiyetinin muktezâsını izhâr edip envai nimetleriyle terbiye ederek sizi kemâlinize ulaştıran Rab'bımzdır ki o Rab'bmız her şeyin halikı ve ibadetinize müstehak mabudun bilhaktır, onun gayrı ibadete müstehak yoktur. Hal böyle iken nasıl oluyor ve ne acaib haliniz var ki Allah'ın ibadetini terkle bir takım aciz putlara ibadetle Allahü Tealâ'ya iftira eder ve onun hakkında şeriki var diyerek yalan söylersiniz, sizin iftira edip yalan söylediğiniz gibi Allahü Tealâ'ya iftira eder ve yalan söyler sol kimseler ki onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ederler. Çünkü; onlar hevâ ve heveslerine tabi olup vahdaniyete delâlet eden âyetlerden sarfı nazar ederek şir-ketmeye cesaret ederler, Allahü Tealâ'ya ifk ve iftiradan çekinmezler ve âyetlerde olan hakayıkı tedkik. etmediklerinden inkâr ederler.
Hulâsa; insanın içinde bulunduğu gece ve gündüzü ve sair nail olduğu nimetleri halk ve insanı envai terbiyeyle kemâline isal eden ancak Allahü Tealâ olduğu gibi her şeyin hatta kulların işlerini halkeden ve mabudun bilhak olan Allahü Tealâ olup bunların aksine itikad Allahü Tealâ'ya iftira ve onun hakkında yalan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mü'min 40:63
Vacip Tealâ bazı nimetleri beyandan sonra o nimetlerin ha ancak zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu nimetleri size ihsan eden Allahü Tealâ sizin üzerinize ulûhiyetinin muktezâsını izhâr edip envai nimetleriyle terbiye ederek sizi kemâlinize ulaştıran Rab'bımzdır ki o Rab'bmız her şeyin halikı ve ibadetinize müstehak mabudun bilhaktır, onun gayrı ibadete müstehak yoktur. Hal böyle iken nasıl oluyor ve ne acaib haliniz var ki Allah'ın ibadetini terkle bir takım aciz putlara ibadetle Allahü Tealâ'ya iftira eder ve onun hakkında şeriki var diyerek yalan söylersiniz, sizin iftira edip yalan söylediğiniz gibi Allahü Tealâ'ya iftira eder ve yalan söyler sol kimseler ki onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ederler. Çünkü; onlar hevâ ve heveslerine tabi olup vahdaniyete delâlet eden âyetlerden sarfı nazar ederek şir-ketmeye cesaret ederler, Allahü Tealâ'ya ifk ve iftiradan çekinmezler ve âyetlerde olan hakayıkı tedkik. etmediklerinden inkâr ederler.
Hulâsa; insanın içinde bulunduğu gece ve gündüzü ve sair nail olduğu nimetleri halk ve insanı envai terbiyeyle kemâline isal eden ancak Allahü Tealâ olduğu gibi her şeyin hatta kulların işlerini halkeden ve mabudun bilhak olan Allahü Tealâ olup bunların aksine itikad Allahü Tealâ'ya iftira ve onun hakkında yalan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mü'min 40:64
Vacip Tealâ zat-ı ulûhiyetinin kudretine delâlet eden afakî delillerden bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ şol kadir ü kayyutndur ki sizin için dünyada yer yüzünü gezip, ekip dikmenize, evler yapıp içinde karar etmenize elverişli bir surette halketti, onun üzerine semâyı bina etti, suretinizi gayet güzel tasvir etti ki mahlukât içinde sizin suretinizden daha güzel bir suret yoktur, Çünkü; Cenab-ı Hak insanın emzicesini emzicenin a'deli ve kıyamını kıyamın ahsenı olmak üzere halkettiğinden insanın sureti, cümle hayvanâtın suretinden güzeldir. Zira; insanın hilkatından maksad-ı aslî olan hilâfete müs-taid bir surette yaratılmıştır. Hatta insanın sureti cümle hayvanâtın suretinden güzel olduğundan yiyeceğini eliyle alır ağzıyla yer, hayvanât-ı saire ise ağzıyla alır, ağzıyla yer. Allahü Tealâ me'ku-lât ve meşrubatınızdan gayet güzel olanlarla sizi merzûk kıldı. Binaenaleyh; insanın me'kûlâtı ekseriyet itibariyle nebatatın danele-ridir, hayvanâtı sairenin me'külâtı ise nebatatın kabuğu ve samanıdır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın suretinin güzel olması; boyunun itidali ve beşeresinin kıldan an, azasının yekdiğerine tenasübü, san'ata kabiliyeti ve ilm ü irfan gibi kemâlâtı iktisaba müs-teid olmasıyla hasıl olmuştur. Yer yüzü insanlara dünyada menzil, kabirde makarr ve mesvâdır, gökler bereketlerin feyezanına mebde' kılınmıştır. Zira; arza cümle bereket semadan nazil olur. Binaenaleyh; insanlar üzerine şu nimetlere şükretmek vaciptir, şükrü terkedenler hâib ü hâsir ve âhirette cümle nimetlerden mahrumdurlar.
Şu nimetleri in'ârn ve insanları her kemâle isal eden Allahü Tealâ Rab'ları olunca o Rabb-ı Tealâ'dan zaman zaman feyezan eden nimetlerin şükrünü edâ etmekle ibâdeti o zat-ı eceli ü â'lâya