Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Fussılet 41:47 – Duhan 44:59

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Fussılet 41:47
  2. Fussılet 41:48
  3. Fussılet 41:49
  4. Fussılet 41:50
  5. Fussılet 41:51
  6. Fussılet 41:52
  7. Fussılet 41:53
  8. Fussılet 41:54
  9. Şûrâ 42:1
  10. Şûrâ 42:2
  11. Şûrâ 42:3
  12. Şûrâ 42:4
  13. Şûrâ 42:5
  14. Şûrâ 42:6
  15. Şûrâ 42:7
  16. Şûrâ 42:8
  17. Şûrâ 42:9
  18. Şûrâ 42:10
  19. Şûrâ 42:11
  20. Şûrâ 42:12
  21. Şûrâ 42:13
  22. Şûrâ 42:14
  23. Şûrâ 42:15
  24. Şûrâ 42:16
  25. Şûrâ 42:17
  26. Şûrâ 42:18
  27. Şûrâ 42:19
  28. Şûrâ 42:20
  29. Şûrâ 42:21
  30. Şûrâ 42:22
  31. Şûrâ 42:23
  32. Şûrâ 42:24
  33. Şûrâ 42:25
  34. Şûrâ 42:26
  35. Şûrâ 42:27
  36. Şûrâ 42:28
  37. Şûrâ 42:29
  38. Şûrâ 42:30
  39. Şûrâ 42:31
  40. Şûrâ 42:32
  41. Şûrâ 42:33
  42. Şûrâ 42:34
  43. Şûrâ 42:35
  44. Şûrâ 42:36
  45. Şûrâ 42:37
  46. Şûrâ 42:38
  47. Şûrâ 42:39
  48. Şûrâ 42:40
  49. Şûrâ 42:41
  50. Şûrâ 42:42
  51. Şûrâ 42:43
  52. Şûrâ 42:44
  53. Şûrâ 42:45
  54. Şûrâ 42:46
  55. Şûrâ 42:47
  56. Şûrâ 42:48
  57. Şûrâ 42:49
  58. Şûrâ 42:50
  59. Şûrâ 42:51
  60. Şûrâ 42:52
  61. Şûrâ 42:53
  62. Zuhruf 43:1
  63. Zuhruf 43:2
  64. Zuhruf 43:3
  65. Zuhruf 43:4
  66. Zuhruf 43:5
  67. Zuhruf 43:6
  68. Zuhruf 43:7
  69. Zuhruf 43:8
  70. Zuhruf 43:9
  71. Zuhruf 43:10
  72. Zuhruf 43:11
  73. Zuhruf 43:12
  74. Zuhruf 43:13
  75. Zuhruf 43:14
  76. Zuhruf 43:15
  77. Zuhruf 43:16
  78. Zuhruf 43:17
  79. Zuhruf 43:18
  80. Zuhruf 43:19
  81. Zuhruf 43:20
  82. Zuhruf 43:21
  83. Zuhruf 43:22
  84. Zuhruf 43:23
  85. Zuhruf 43:24
  86. Zuhruf 43:25
  87. Zuhruf 43:26
  88. Zuhruf 43:27
  89. Zuhruf 43:28
  90. Zuhruf 43:29
  91. Zuhruf 43:30
  92. Zuhruf 43:31
  93. Zuhruf 43:32
  94. Zuhruf 43:33
  95. Zuhruf 43:34
  96. Zuhruf 43:35
  97. Zuhruf 43:36
  98. Zuhruf 43:37
  99. Zuhruf 43:38
  100. Zuhruf 43:39
  101. Zuhruf 43:40
  102. Zuhruf 43:41
  103. Zuhruf 43:42
  104. Zuhruf 43:43
  105. Zuhruf 43:44
  106. Zuhruf 43:45
  107. Zuhruf 43:46
  108. Zuhruf 43:47
  109. Zuhruf 43:48
  110. Zuhruf 43:49
  111. Zuhruf 43:50
  112. Zuhruf 43:51
  113. Zuhruf 43:52
  114. Zuhruf 43:53
  115. Zuhruf 43:54
  116. Zuhruf 43:55
  117. Zuhruf 43:56
  118. Zuhruf 43:57
  119. Zuhruf 43:58
  120. Zuhruf 43:59
  121. Zuhruf 43:60
  122. Zuhruf 43:61
  123. Zuhruf 43:62
  124. Zuhruf 43:63
  125. Zuhruf 43:64
  126. Zuhruf 43:65
  127. Zuhruf 43:66
  128. Zuhruf 43:67
  129. Zuhruf 43:68
  130. Zuhruf 43:69
  131. Zuhruf 43:70
  132. Zuhruf 43:71
  133. Zuhruf 43:72
  134. Zuhruf 43:73
  135. Zuhruf 43:74
  136. Zuhruf 43:75
  137. Zuhruf 43:76
  138. Zuhruf 43:77
  139. Zuhruf 43:78
  140. Zuhruf 43:79
  141. Zuhruf 43:80
  142. Zuhruf 43:81
  143. Zuhruf 43:82
  144. Zuhruf 43:83
  145. Zuhruf 43:84
  146. Zuhruf 43:85
  147. Zuhruf 43:86
  148. Zuhruf 43:87
  149. Zuhruf 43:88
  150. Zuhruf 43:89
  151. Duhan 44:1
  152. Duhan 44:2
  153. Duhan 44:3
  154. Duhan 44:4
  155. Duhan 44:5
  156. Duhan 44:6
  157. Duhan 44:7
  158. Duhan 44:8
  159. Duhan 44:9
  160. Duhan 44:10
  161. Duhan 44:11
  162. Duhan 44:12
  163. Duhan 44:13
  164. Duhan 44:14
  165. Duhan 44:15
  166. Duhan 44:16
  167. Duhan 44:17
  168. Duhan 44:18
  169. Duhan 44:19
  170. Duhan 44:20
  171. Duhan 44:21
  172. Duhan 44:22
  173. Duhan 44:23
  174. Duhan 44:24
  175. Duhan 44:25
  176. Duhan 44:26
  177. Duhan 44:27
  178. Duhan 44:28
  179. Duhan 44:29
  180. Duhan 44:30
  181. Duhan 44:31
  182. Duhan 44:32
  183. Duhan 44:33
  184. Duhan 44:34
  185. Duhan 44:35
  186. Duhan 44:36
  187. Duhan 44:37
  188. Duhan 44:38
  189. Duhan 44:39
  190. Duhan 44:40
  191. Duhan 44:41
  192. Duhan 44:42
  193. Duhan 44:43
  194. Duhan 44:44
  195. Duhan 44:45
  196. Duhan 44:46
  197. Duhan 44:47
  198. Duhan 44:48
  199. Duhan 44:49
  200. Duhan 44:50
  201. Duhan 44:51
  202. Duhan 44:52
  203. Duhan 44:53
  204. Duhan 44:54
  205. Duhan 44:55
  206. Duhan 44:56
  207. Duhan 44:57
  208. Duhan 44:58
  209. Duhan 44:59

Fussılet 41:47

EKSİK ve envamdan hiç bir nevi ve ferdi kabuğundan çıkmaz, illâ onun zuhur edip etmiyeceğini, zuhur ettiği surette keyfiyet-i zuhurunu; vaktini, miktarını ve kadınların hamlini vaz' edeceği zamanı ve mekânı, çocuğun keyfiyet-i zuhurunu, erkek ve dişi olduğunu ancak Allahü Tealâ bilir, Allahü Tealâ'nm gayrı kimse bilmez. Erbab-ı keşfin bazı bildikleri Allah'ın bildirmesiyle olduğundan onunla âyete itiraz varid olmaz. Zira; bu gibi şeyler ilham-ı Rabbani ile olduğundan ilm-i İlâhî iledir, onun gayrı ile değildir. Amma müneccimler ve kâhinler tarafından bazı kimsenin ahvaline ve âlemde zuhur edecek bazı havadise, bazı ahvale dair verdikleri haberlerden bazılarının doğru görünmesi tesadüf kabilinden ve evvelden beri tecrübeyle sabit olmuş emmârelerle istidlal olunmuş şeylerdir. Binaenaleyh; bu gibi haberler gayet zayıf zan üzere mübtenî olduğundan ekseriyetle yalan ve azdan az tesadüf kabilinden doğru olduğu cihetle bu gibi haberler üzerine hüküm bina edilmez ve nazar-ı ehemmiyete dahi alınmaz. İim-i Remil ve ilm-i ta'~ bîr-i rüya da bu kabildendir. Şu halde bu tesadüflerden hiç birisiyle bu âyetin mealine itiraz varid olmaz. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette il i m\e murad; ilm-i kafidir. Zira su-ret-i kafiyede bir şeyi bilmek; Allahü Tealâ'ya mahsustur. Şu beyan olunan esbabla hasıl olan şey gayet gevşek ve zannın zayıf kısmmdandır. Şu halde bunlarla sual varid olmaz. Çünkü; ilim değildir. Vacip Tealâ kıyameti zikirden sonra kıyametin bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette yevm ile murad; kıyamet günüdür, Ni d â edecek zat ile murad; Cenab-ı Haktır. Çünkü; dünyada müşrikler bir takım putları Cenab-ı Hakka şeriklerdir demişler ve o yolda itikat etmişlerdi. Yevm-i kıyamette bu itikatlarının batıl olduğunu yüzlerine vurmak ve tekdir etmek üzere «Sizin itikadınıza nazaran nerededir benim şeriklerim? Gösterin bana, göreyim onları» demekle müşrikleri rezil ve rüsva eder. Allahü Tealâ'nm bu sualine cevaplarında müşrikler «Biz dünyada sana ihbar etmiştik. Fakat bu gün hakikat hale vakıf olduk ve senin şerikin olmadığını bildik. Binaenaleyh; onların vücuduna bizden şehadet eden yok» demekle itikatlarının batıl olduğunu beyan ederler. Yahut «bu gün o putları bizden müşahade edip gören yok» derler. Çünkü; bundan evvel dünyada ibadet edip mabud tanıdıkları ve duâ ettikleri putlar onlardan kaybolur, onları göremezler. Şu muhavereler cereyan etmekle beraber onlar azab-ı İlâhî'den kurtulanı ıyacaklarmı bilirler, tehas-sürlerini izhar ederler velâkin bu tehassür fayda vermez.

Fussılet 41:48

EKSİK ve envamdan hiç bir nevi ve ferdi kabuğundan çıkmaz, illâ onun zuhur edip etmiyeceğini, zuhur ettiği surette keyfiyet-i zuhurunu; vaktini, miktarını ve kadınların hamlini vaz' edeceği zamanı ve mekânı, çocuğun keyfiyet-i zuhurunu, erkek ve dişi olduğunu ancak Allahü Tealâ bilir, Allahü Tealâ'nm gayrı kimse bilmez. Erbab-ı keşfin bazı bildikleri Allah'ın bildirmesiyle olduğundan onunla âyete itiraz varid olmaz. Zira; bu gibi şeyler ilham-ı Rabbani ile olduğundan ilm-i İlâhî iledir, onun gayrı ile değildir. Amma müneccimler ve kâhinler tarafından bazı kimsenin ahvaline ve âlemde zuhur edecek bazı havadise, bazı ahvale dair verdikleri haberlerden bazılarının doğru görünmesi tesadüf kabilinden ve evvelden beri tecrübeyle sabit olmuş emmârelerle istidlal olunmuş şeylerdir. Binaenaleyh; bu gibi haberler gayet zayıf zan üzere mübtenî olduğundan ekseriyetle yalan ve azdan az tesadüf kabilinden doğru olduğu cihetle bu gibi haberler üzerine hüküm bina edilmez ve nazar-ı ehemmiyete dahi alınmaz. İim-i Remil ve ilm-i ta'~ bîr-i rüya da bu kabildendir. Şu halde bu tesadüflerden hiç birisiyle bu âyetin mealine itiraz varid olmaz. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette il i m\e murad; ilm-i kafidir. Zira su-ret-i kafiyede bir şeyi bilmek; Allahü Tealâ'ya mahsustur. Şu beyan olunan esbabla hasıl olan şey gayet gevşek ve zannın zayıf kısmmdandır. Şu halde bunlarla sual varid olmaz. Çünkü; ilim değildir. Vacip Tealâ kıyameti zikirden sonra kıyametin bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette yevm ile murad; kıyamet günüdür, Ni d â edecek zat ile murad; Cenab-ı Haktır. Çünkü; dünyada müşrikler bir takım putları Cenab-ı Hakka şeriklerdir demişler ve o yolda itikat etmişlerdi. Yevm-i kıyamette bu itikatlarının batıl olduğunu yüzlerine vurmak ve tekdir etmek üzere «Sizin itikadınıza nazaran nerededir benim şeriklerim? Gösterin bana, göreyim onları» demekle müşrikleri rezil ve rüsva eder. Allahü Tealâ'nm bu sualine cevaplarında müşrikler «Biz dünyada sana ihbar etmiştik. Fakat bu gün hakikat hale vakıf olduk ve senin şerikin olmadığını bildik. Binaenaleyh; onların vücuduna bizden şehadet eden yok» demekle itikatlarının batıl olduğunu beyan ederler. Yahut «bu gün o putları bizden müşahade edip gören yok» derler. Çünkü; bundan evvel dünyada ibadet edip mabud tanıdıkları ve duâ ettikleri putlar onlardan kaybolur, onları göremezler. Şu muhavereler cereyan etmekle beraber onlar azab-ı İlâhî'den kurtulanı ıyacaklarmı bilirler, tehas-sürlerini izhar ederler velâkin bu tehassür fayda vermez.

Fussılet 41:49

Yani; nefsi insan iyilik ve ihsan üzere meyyal olduğundan nefsi için daima menfeat istemekten yorulmaz ve usanmaz. Çünkü; insan m'enfeatini celbe haristir. Hatta menfeati olan yere kanat bağlar ve uçar. dört elle ona sarılır ve eğer kendine bir belâ gelir ve şer olan bir şey dokunursa o belânın kendisinden zail olup gideceğinden şiddetle ümidini keser. Binaenaleyh; tamamiyle me'yûs olur. Halbuki bu gibi belâları Allahü Tealâ'nm defettiğini kirâren ve mirâren görmüştür. Lâkin âdet-i insaniye; belâyı sevmediğinden bir belâ gelince her iyiliği unutmaktır. Binaenaleyh; kendine bir zarar gelince her şeyden me'yûs olur keenne o zararın izalesi mümkün değil gibi bir hal üzere bulunur. Halbuki Allah'ın rahmetinden ümit kesmek caiz değildir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ekser efradının sıfatı kat-ı ümîd olmak itibariyle cins-i insanı bu sıfatla tavsif kabilindendir. Yani "İnsanın ekser efradının hali böyledir» demek olur. Yoksa her insan böyle değildir. Çünkü; rahmet-i İlâhiye'den ümit kesmek - günahtır. Binaenaleyh; ehl-i iman hiç bir zaman Rahmet-i İlâhiye'den kat'-ı ümid etmez. Şer isabet ettiğinde me'yûs olması gayet şiddetli olduğuna işaret için lâfzı mübaleğa siğasiyle varid olduğu gibi lafzıyla dahi te'kîd olunmuştur. Çünkü ikisi bir manâyadır. Binaenaleyh kelimesinden sonra ( kelimesinin gelmesi me'yûsiyetinin şiddetini beyanda tekid içindir. Zira Yeûs ; yalnız kalpte ümitsizliktir. Ama Kanût ; kalpte ümitsizliğin eseri yüzde dahi zahir olmaktır. Hulâsa; insanın hayır ve menfaat istemekten yorulmadığı ve bir belâ isabet ettiğinde şiddetle me'yûs olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Fussılet 41:50

Vacip Tealâ insara şer isabet ettiğinde me'yûs olduğunu beyandan sonra zararı müteakip hayra nail olduğu zaman insanın halini beyan etmek üzere buyuruyor. İşte böyle demekle isyanını ve belki küfriyâtını izhâr etmekten çekinmez. Yani; insana isabet eden zarardan son derece me'yûs olması üzerine o zararı defettikten sonra lutf u keremimizden o insana rahmetimizi ve bolca nimetimizi ihsan eder, tattırırsak o insan «Bu nimet benim istihkakımdır ve bende olan fazilet ve meziyyet sebebiyle bana mahsustur, buna ben nail olurum, bu nimet benden ayrılmaz, hatta evlâd ü ahfadıma dahi intikal eder ve ben kıyametin kaaim olup vuku bulacağını zannetmem» demekten çekinmez, onun tuğyanı kıyameti inkâra kadar gider. Bu itikad ise batıldır. Çünkü; insanların nail olduğu her şey Allah'ın lutf u keremidir, yoksa hiç bir nimet abdin istihkakıyla değildir. Çünkü; Allahü Tealâ üzerine bir şey vacip olmadığından Vacip Tealâ'nm üzerine bir kimsenin hakkı sabit olmaz ki o kimsenin istihkakı olsun. Zira; insan fezail cihetinden her neye nail olsa ihsan-ı İlâhîdir. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanın dünya nimetine nail oldukça dünyaya rağbeti artması âdettir. Rağbeti arttıkça dünyadan ayrılmak istemez. Binaenaleyh; âhireti inkâr eder. Çünkü; dünyadan ayrılmak istemeyince âhiretten nefret eder ve inanmak istemez. Hulâsa bu âyet; iki hükmü camidir : Birincisi; insana isabet eden bir mazarratın zevaliyle onun yerine bir nimet geldiğinde bu nimet bana mahsustur demesi, İkincisi; o nimet sebebiyle dünyaya rağbetinden kıyameti inkâr etmesidir. Vacip Tealâ zarardan sonra menfeata nail olan insanın iki hi lini beyan ettiği gibi üçüncü halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kıyametin kaaim olmıyacağını iddia eden insan der ki «Âhiret yoktur, Farz-ı Muhal olarak kitapların ve resullerin beyanları veçhile âhiret var da eğer ben döner dolaşır Rabbımm huzuruna varırsam Rabbimin hazinesinde elbette benim için gayet güzel nimetler vardır. Dünyada mes'ud olduğum gibi âhirette dahi mes'ûd olacağımda şüphe yoktur. Binaenaleyh; âhirette hallerin en alası, derecâtm en bâlâsı, nimetlerin en güzeli ve çoğu benim için hazırdır» demekle kendi için bir hakk-ı mükteseb olduğunu iddiadan çekinmez. Kendi için bu nimetler muhakkak olduğuna işaret zımnında tahkika delâlet eden ve bu nimetler hazırlanmış olduğuna işaret için huzura delâlet eden ve bu nimetler güzellikte gayet kemâlde olduğuna işaret için ( lâfızlarıyle sözünü irâd etmiştir. Vacip Tealâ asî olan insanların sözlerini beyandan sonra vukuat bunların itikadlarmm hilâfına cereyan edeceğini beyan etmek üzen buyuruyor. Şu halde âhiretin ahvali kâfirlerin itikadlarmm hilâfmadır, yoksa kendilerinin itikadları gibi derecât-ı âliyeve ve güzel nimetlere nail olmazlar. Çünkü; onlar kendileri için cezanın hüsnâsı yani en güzeli olacağını itikadları mukabilinde onlara azab-ı galîz olacağı beyan olunmuştur. Azabın gılzatı; şiddetinden kinayedir. Hulâsa; âsîlerin itikadları batıl olduğu cihetle âhirette amellerinin yüzlerine çarpılarak şiddetli azaba duçar olacakları bu âyet- ; ten müstefad olan fevaid cümlesindendir .

Fussılet 41:51

Vacip Tealâ günahkâr olan insanların çirkin işlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanın sebatı yoktur, hali daima müteğayyirdir. Çünkü; Biz Azimüşşân o insan üzerine nimetlerimizi ihsan ettiğimizde vazifesi o nimetlere şükretmek iken bilâkis şükürden i'râz eder ve binefsihi gidiverir ve Bizim 'emrimize itaattan tekebbür ve teazzum eder, bizden uzaklaşır, in'âmımızı unutur ve her meziyyeti kendinde görür. Binaenaleyh; hakka ibadet ve halka şefkat ve merhametten imtina eder. O nimetin zevaliyle insana bir zarar isabet ettiğinde eski halinden döner ve uzun boylu duâ sahibi olur, zararın izâlesine yalvarır, tazarru' ve niyazdan geri durmaz. Duanın kesretine, uzamasına ve o zararın izalesi hususunda Allah'a yalvarması çok olduğuna işaret için duâ lâfzı ile tavsif olunmuştur. Hulâsa; insanın halinde sebat ve karar olmadığı, şükür vazifesini küfre tebdil ederek onda da sebat etmeyip vaktı aharda küfrü f şükre tebdil hasletlerine malik olduğu bu âyetten müstefad olanf fevaid cümlesindendir.

Fussılet 41:52

Vacip Tealâ Kur'an'a itiraz edenlerin ziyade dalâlette olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Elbette kimse olamaz. Şu halde sizin dünyada ve âhirette haliniz ne olur? Zira; daima itiraz, kavga ve niza içinde bulunup akıldan uzak münazaalar ihtiyar ediyorsunuz». Yani; siz her ne zaman Kur'an'ı işittiniz ise i'râz ettiniz. Hak olup olmadığını tedkik etmediniz, hatta bizim kulaklarımızda sağırlık var dinlemeyiz dediniz. Kur'an'm butlanına dair bir deliliniz olmadığı halde Kur'an hakkında nifak ve şikâk ihtiyar ettiniz. Şimdi ben sizden soruyorum: Eğer Kur'an taraf-ı îlâhî'den gelmiş de siz de Kur'an'a küfrettiniz ise haliniz ne olur, bu hususta reyiniz nedir? Söyleyin. Eğer hak olduğu sabit olursa sizin küfrünüz azab-ı ebedîyi mucib olmaz mı? Elbette mucib olur. Zira; hak olan şeyi ibtâl için niza edenlerden daha ziyade dalâleti irtikab eden kim olabilir? Şu halde sizin için aslâh olan; delilleri tedkik ve na-zar-ı itibare alıp hak olduğu sizce sabit olursa iman etmektir, sabit olmazsa reddedersiniz. Binaenaleyh delâili tedkik etmeden evvel redde kalkışmak aynı mazarrattır. Bu âyette bir inâanm kabul veya reddedeceği şeyi delâiliyle tetkik etmesi vacip olduğuna delâlet vardır. Zira; delile nazar etmeksizin kabul veya red ekseriyetle hata olduğunu herkes nefsinde çok kere tecrübe eder. Binaenaleyh; insan her işini ve bilhassa aka-id-i diniyyesini kavı delil üzere bina etmesi lâzım olduğundan delilsiz redde kalkışanları Cenab-ı Hak dalâlette olduklarını beyanla zemmetmiştir. Hatta.insanın mesmuâtmı delile istinad etmeksizin söylememesi lâzımdır. Zira; işitilen şeylerin bir çoğunun yalan olduğu her zaman görülmektedir.

Fussılet 41:53

Vacip Tealâ kâfirlerin tedkik etmeksizin Kur'an'ı inkâr ettiklerini beyandan sonra her şeyin delillerini gösterdiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler Kur'an'ı inkâr ve hak olduğunda şek ediyorlar. Halbuki onların şek ve inkârlarına mahal yoktur. Zira; Biz Azî-müşşan bedenlerinin haricinde yerde, göklerde, anasırı erbeada, otlarda, madenlerde vahdaniyetimize delâlet eden delilleri ve bedenlerinde havas-ı hamse-i zahireyi vesair acayip ve garaipten olan delillerin cümlesini elbette onlara gösteririz ki Kur'an'm hak olduğu ve senin Allahü Tealâ tarafından gönderilmiş resul olduğun tebeyyün ve tahakkuk etsin de onların itizara mecalleri kalmasın. Beyzâvî'nin beyanına nazaran delâil~i afakiye yle; murad; Resulüllah'ın ileride olacak şeyleri haber vermesidir ki kendine ve kendinden sonra hulefâsına harikulade vechüzere müyesser olan fütuhatlardır. DeIâil - i enfüsiye yle murad; Ehl-i Mekke'ye nazil olan belâlar ve kemal-i kudret üzere insanın vücudunda olan sanayi'-i bedîa ve garibelerdir. Çünkü; bunların cümlesi Resulüllah'ın hakkaa rasul ve Kur'an'ın hak bir kitap olduğuna delâlet eder. Zira; Resulüllah'ın istikbâle ait haber verdiği şeylerin hepsi haber verildiği vechüzere zuhur etmiş, asla hilaf olmamıştır. Yahud Fahri Râzi'nin beyanı veçhile delâil-i afakiye yle murad; Ümem-i salifenin harabeleri ve delâil-i enfüsiye ile murad; hastalık ve nefis üzerine nazil olan diğer belâyadır. Çünkü; gerek o harabeler, gerek nefis üzere nazil olan belâlar fâil-i hakikînin vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eder. Vacip Tealâ âfak ve enfüste delilleri gösterdiğini beyandan sonra her şey üzerinde delilleri mevcut olduğunu beyan etnrek üzere buyuruyor. Yani; müşrikler vahdaniyette şekkederler de tefekkür etmezler mi ve Rabbm Tealâ'nın her şeyde vahdaniyetine alâmeti ve şa-hidleri kâfi olmadı mı? Halbuki her şey üzerinde Rabbm Tealâ'nın vahdaniyetine delil hazırdır, hiç bir şey ilminden gaib değildir, âlemin her cüz'üne ve her zerresine bakıldığında Vacip Tealâ'nın vücuduna ve vahid-i hakîki olup şeriki ve naziri olmadığına yüzlerce şahid görülür. Şu halde bu kadar delâili görüp de kanaat etmemeleri ve hâla şek üzere bulunmaları teaccübe şayandır. Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile manâ-yt âyet: … demektir. Zira; insanın her işine Allahü Tealâ'nın muttali' olduğunu itikad eden bir kimsenin günah işlemesi hamakat ve belki bir nevi cinnettir. Yani; onlar kıyameti, haşr ü neşri ve kabirden kalkıp arsa-i mahşere varıp hesap olunacaklarını inkâr ettiklerinden Cenab-ı Hakkın huzuruna varacaklarmda şek ve şüphe üzerine bulunurlar. Çünkü; âhirete imanları yoktur.

Fussılet 41:54

Binaenaleyh; her şeyin zahirini ve batınım bilir, herkesin ameline göre cezasmı verir. Şu halde herkes amelini şeriate tatbik ederek işlemeli ki rızâ-yı Ilâhî'ye muvafık olarak güzel mükâfata nail olsun.

Şûrâ 42:1

Yani ey Habibim! Emir ve şanında herkese galip, mülk ü me-lekûtünde carî olan işi ve tedbiri hikmete muvafık olan Allahü Tealâ bu sûrenin ahkâmından olan tevhide, nübüvvete adalete, ahval-i âhirete ve istikamete müteallik ahkâmını sana ve senden evvel geçen enbiyâ-yı izana hazerâtma vahyeder. Şu halde bu sûrenin ahkâmı diğer sûrelerde olduğu gibi enbiyâ-yı sabıkanın şe-riatlerinde dahi vardır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu misilli ahkâmı vahyet-mek Cenab-ı Hakkın âdet-i kadime-i müstemirresinden olduğuna işaret için vahye delâlet eden kelimesi istimrara delalet eden muzari siğasiyle varid olmuştur. Sûrede mevcud olan ahkâmın ulüvv-ü şanına ve bu'd-ü mertebesine işaret için bu'd-ü mertebeye mevzu olan lâfzı varid olmuştur. Kezalik bu sûrede vahyolunan ahkâmın şanına ihtimam lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ zatı ulûhiyetini izzet ve hikmetle tavsif buyurmuştur. Çünkü ahkâmı vahyeden zatın izzet ve hikmetle muttasıf olması; vahyettiği ahkâmın hikem-i mesâlihi mutazammın kuvvet ve şanında emsaline faik olduğuna delil-i zahirdir. Zira bir emrin kuvveti; âmirin kuvveti nisbetinde olduğu gibi bir hükmün kuvveti dahi hâkimin kuvveti nisbetinde olacağına şüphe yoktur. Binaenaleyh; sûrenin müştemil olduğu ahkâm emsalini faik, halelden mahfuz, ayıp ve noksandan arıdır. Zira; kemal-i ilimle ve kudretle muttasıf olan zatı ülûhiyetinden vahyolunmuş ahkâm-ı münzeledir. Resulüllah'a vahyile enbiya-yı sabıkaya vahiy beyninde müşabehet; tevhide, adalete, nübüvvete ve emr-i âhirete müteallik olan ahkâm-ı itikadiyededir. Çünkü; nasıl ki şu ahkâm Şeriat-i Mu-hammediye'de mevcud ise enbiyâ-yı sabıkanın şeriatlerinde dahi mevcuddur. Zira itikadiyât; cemî şerâyi'de müsavidir, tebeddül kabul etmez. Çünkü; itikadı lâzım olan zatullah, sıfâtullah, nübüvvet ve emr-i âhiret tebeddül kabul etmez ki onlar hakkında itikad tebeddül kabul etsin. Amma Nasârâ'nm teslisi gibi sonradan karışmış bir takım gayf-i makul ve fasid itikadlar esas şeriatlerinde olmadığından bu gibi batıl şeylere itibar yoktur. Binaenaleyh; onlarla itiraz varid olmaz. Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli üç âyeti camidir. Bu misilli sûrelerin evvellerinde bulunan Huruf-u Mukatta'aya müteşâbih denir. Müfessirînin selefleri indinde müteşâbihâtm ilmi Allahü Tealâ'ya mufevvazdır. Cenab-ı Hak kullarına acizlerini bildirmek için inzal buyurmuştur. Binanealeyh; teviliyle iştigal lâzım değildir. Amma müfessirînin halefleri zamanında hevâ ve hevese tebeiyet çoğalıp bazı mülhidlerin bu gibi müteşâbihatı kendi arzularına muvafık ve kavaid-i şer'iyeye muhalif tevile cesaret ettiklerinden bu gibi süfehânm şer'e muhalif tevillerine meydan vermemek lüzumu hissolunduğundan kavaid-i şeriyeye muvafık tevili caiz görülüp bu gibi müteşâbihâtm teviliyle iştigal olunmuştur. Binaenaleyh bu âyette hükm~ü İlâhîye mecd-i İlâhîye yani ululuğuna ilm-î İlâhîye senaya yani Rifta-i şanına kudret-i İlâhîye3ye işaret olması ile tevil olunmuştur. Buna nazaran vıanâ-yı nazını: demektir. Yahud bu harfler, sûrenin iki ismidir. Binaenaleyh; ayn yazılmış ve iki âyet addolunmuştur.

Şûrâ 42:2

Yani ey Habibim! Emir ve şanında herkese galip, mülk ü me-lekûtünde carî olan işi ve tedbiri hikmete muvafık olan Allahü Tealâ bu sûrenin ahkâmından olan tevhide, nübüvvete adalete, ahval-i âhirete ve istikamete müteallik ahkâmını sana ve senden evvel geçen enbiyâ-yı izana hazerâtma vahyeder. Şu halde bu sûrenin ahkâmı diğer sûrelerde olduğu gibi enbiyâ-yı sabıkanın şe-riatlerinde dahi vardır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu misilli ahkâmı vahyet-mek Cenab-ı Hakkın âdet-i kadime-i müstemirresinden olduğuna işaret için vahye delâlet eden kelimesi istimrara delalet eden muzari siğasiyle varid olmuştur. Sûrede mevcud olan ahkâmın ulüvv-ü şanına ve bu'd-ü mertebesine işaret için bu'd-ü mertebeye mevzu olan lâfzı varid olmuştur. Kezalik bu sûrede vahyolunan ahkâmın şanına ihtimam lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ zatı ulûhiyetini izzet ve hikmetle tavsif buyurmuştur. Çünkü ahkâmı vahyeden zatın izzet ve hikmetle muttasıf olması; vahyettiği ahkâmın hikem-i mesâlihi mutazammın kuvvet ve şanında emsaline faik olduğuna delil-i zahirdir. Zira bir emrin kuvveti; âmirin kuvveti nisbetinde olduğu gibi bir hükmün kuvveti dahi hâkimin kuvveti nisbetinde olacağına şüphe yoktur. Binaenaleyh; sûrenin müştemil olduğu ahkâm emsalini faik, halelden mahfuz, ayıp ve noksandan arıdır. Zira; kemal-i ilimle ve kudretle muttasıf olan zatı ülûhiyetinden vahyolunmuş ahkâm-ı münzeledir. Resulüllah'a vahyile enbiya-yı sabıkaya vahiy beyninde müşabehet; tevhide, adalete, nübüvvete ve emr-i âhirete müteallik olan ahkâm-ı itikadiyededir. Çünkü; nasıl ki şu ahkâm Şeriat-i Mu-hammediye'de mevcud ise enbiyâ-yı sabıkanın şeriatlerinde dahi mevcuddur. Zira itikadiyât; cemî şerâyi'de müsavidir, tebeddül kabul etmez. Çünkü; itikadı lâzım olan zatullah, sıfâtullah, nübüvvet ve emr-i âhiret tebeddül kabul etmez ki onlar hakkında itikad tebeddül kabul etsin. Amma Nasârâ'nm teslisi gibi sonradan karışmış bir takım gayf-i makul ve fasid itikadlar esas şeriatlerinde olmadığından bu gibi batıl şeylere itibar yoktur. Binaenaleyh; onlarla itiraz varid olmaz. Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli üç âyeti camidir. Bu misilli sûrelerin evvellerinde bulunan Huruf-u Mukatta'aya müteşâbih denir. Müfessirînin selefleri indinde müteşâbihâtm ilmi Allahü Tealâ'ya mufevvazdır. Cenab-ı Hak kullarına acizlerini bildirmek için inzal buyurmuştur. Binanealeyh; teviliyle iştigal lâzım değildir. Amma müfessirînin halefleri zamanında hevâ ve hevese tebeiyet çoğalıp bazı mülhidlerin bu gibi müteşâbihatı kendi arzularına muvafık ve kavaid-i şer'iyeye muhalif tevile cesaret ettiklerinden bu gibi süfehânm şer'e muhalif tevillerine meydan vermemek lüzumu hissolunduğundan kavaid-i şeriyeye muvafık tevili caiz görülüp bu gibi müteşâbihâtm teviliyle iştigal olunmuştur. Binaenaleyh bu âyette hükm~ü İlâhîye mecd-i İlâhîye yani ululuğuna ilm-î İlâhîye senaya yani Rifta-i şanına kudret-i İlâhîye3ye işaret olması ile tevil olunmuştur. Buna nazaran vıanâ-yı nazını: demektir. Yahud bu harfler, sûrenin iki ismidir. Binaenaleyh; ayn yazılmış ve iki âyet addolunmuştur.

Şûrâ 42:3

Yani ey Habibim! Emir ve şanında herkese galip, mülk ü me-lekûtünde carî olan işi ve tedbiri hikmete muvafık olan Allahü Tealâ bu sûrenin ahkâmından olan tevhide, nübüvvete adalete, ahval-i âhirete ve istikamete müteallik ahkâmını sana ve senden evvel geçen enbiyâ-yı izana hazerâtma vahyeder. Şu halde bu sûrenin ahkâmı diğer sûrelerde olduğu gibi enbiyâ-yı sabıkanın şe-riatlerinde dahi vardır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu misilli ahkâmı vahyet-mek Cenab-ı Hakkın âdet-i kadime-i müstemirresinden olduğuna işaret için vahye delâlet eden kelimesi istimrara delalet eden muzari siğasiyle varid olmuştur. Sûrede mevcud olan ahkâmın ulüvv-ü şanına ve bu'd-ü mertebesine işaret için bu'd-ü mertebeye mevzu olan lâfzı varid olmuştur. Kezalik bu sûrede vahyolunan ahkâmın şanına ihtimam lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ zatı ulûhiyetini izzet ve hikmetle tavsif buyurmuştur. Çünkü ahkâmı vahyeden zatın izzet ve hikmetle muttasıf olması; vahyettiği ahkâmın hikem-i mesâlihi mutazammın kuvvet ve şanında emsaline faik olduğuna delil-i zahirdir. Zira bir emrin kuvveti; âmirin kuvveti nisbetinde olduğu gibi bir hükmün kuvveti dahi hâkimin kuvveti nisbetinde olacağına şüphe yoktur. Binaenaleyh; sûrenin müştemil olduğu ahkâm emsalini faik, halelden mahfuz, ayıp ve noksandan arıdır. Zira; kemal-i ilimle ve kudretle muttasıf olan zatı ülûhiyetinden vahyolunmuş ahkâm-ı münzeledir. Resulüllah'a vahyile enbiya-yı sabıkaya vahiy beyninde müşabehet; tevhide, adalete, nübüvvete ve emr-i âhirete müteallik olan ahkâm-ı itikadiyededir. Çünkü; nasıl ki şu ahkâm Şeriat-i Mu-hammediye'de mevcud ise enbiyâ-yı sabıkanın şeriatlerinde dahi mevcuddur. Zira itikadiyât; cemî şerâyi'de müsavidir, tebeddül kabul etmez. Çünkü; itikadı lâzım olan zatullah, sıfâtullah, nübüvvet ve emr-i âhiret tebeddül kabul etmez ki onlar hakkında itikad tebeddül kabul etsin. Amma Nasârâ'nm teslisi gibi sonradan karışmış bir takım gayf-i makul ve fasid itikadlar esas şeriatlerinde olmadığından bu gibi batıl şeylere itibar yoktur. Binaenaleyh; onlarla itiraz varid olmaz. Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli üç âyeti camidir. Bu misilli sûrelerin evvellerinde bulunan Huruf-u Mukatta'aya müteşâbih denir. Müfessirînin selefleri indinde müteşâbihâtm ilmi Allahü Tealâ'ya mufevvazdır. Cenab-ı Hak kullarına acizlerini bildirmek için inzal buyurmuştur. Binanealeyh; teviliyle iştigal lâzım değildir. Amma müfessirînin halefleri zamanında hevâ ve hevese tebeiyet çoğalıp bazı mülhidlerin bu gibi müteşâbihatı kendi arzularına muvafık ve kavaid-i şer'iyeye muhalif tevile cesaret ettiklerinden bu gibi süfehânm şer'e muhalif tevillerine meydan vermemek lüzumu hissolunduğundan kavaid-i şeriyeye muvafık tevili caiz görülüp bu gibi müteşâbihâtm teviliyle iştigal olunmuştur. Binaenaleyh bu âyette hükm~ü İlâhîye mecd-i İlâhîye yani ululuğuna ilm-î İlâhîye senaya yani Rifta-i şanına kudret-i İlâhîye3ye işaret olması ile tevil olunmuştur. Buna nazaran vıanâ-yı nazını: demektir. Yahud bu harfler, sûrenin iki ismidir. Binaenaleyh; ayn yazılmış ve iki âyet addolunmuştur.

Şûrâ 42:4

Vacip Tealâ âyet-i ûlâda cemi malumata âlim olduğunu beyandan sonra cemî makdûrâta kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ cümlel>ejnbiyaya ahkâmım vahyeder ve her zamana göre şeriatı tesis eder. Zira; semâvâtta ve arzda bulunan mevcudatın cümlesinin ihya ve imâtesi, icadı, i'dâmı ve her türlü tasarrufu Allahü Tealâ'ya mahsustur. Binaenaleyh; semâvât ve arzda ve onlarda mevcud olan mahlukâtta Allah'ın gayrı hiç bir kimse tasarrufa kaadir değildir. Zira; o Allahü Tealâ şanı âlî ve kudret-i kaahire sahibi olup mevcudatın cümlesinden büyüktür. Çünkü; Allahü Tealâ mümkinata müşabehet ve mahlukâta münasebetten berî, mümkinât ise ulviyet ve azametten ârîdir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; Vacip Tealâ'-nin kudret-i kâmile sahibi olduğuna ve zat-ı ülûhiyetinin semâvât ve arzda asıl olmaktan münezzeh bulunduğuna delâlet eder. Çünkü; semâvât, arz ve onlarda bulunan her mevcud kendinin mülkü ve onların her cüz'üne emri nafiz olup onlarda tasarruf zatına ve her zerresinde kudreti tesir ettiğine delâlet edince zat-ı ülûhiyetin onlarda takarrür ve temekkünden münezzeh olmasına dahi delâlet eder. Çünkü; halikın mahlukuna muhtaç olarak onda takarrür etmesi muhaldir. Bu âyet-i celile: evvelki âyetin delilidir ve takriri şöyledir: «Allahü Tealâ aziz ve hakimdir. Zira; yerde ve göklerde olan mevcudatın cümlesi Allahü Tealâ'nm mülkü ve onlarda tasarruf kendine mahsustur. Her kimse ki yerde ve göklerde olan mevcudat onun mülkü ve tasarrufu ona mahsus ola, o kimse aziz ve hakimdir. O halde Allahü Tealâ aziz ve hakimdir»

Şûrâ 42:5

Vacip Tealâ aliyy ve azîm olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; gökler azamet-i Ilâhiye'nin mehabetinden ve kahr-ı İlâ-hî'nin havf ü haşyetinden üst cihetlerinden uzunluğuna yarılır ve bilûmum melekler gazab-ı İlâhî'den korkularından Rablarmm nimetlerini saymakla nekâisten daima tenzih ve takdis ederler. Zira abdiçin vazife; ubudiyetin zilletini ve ülûhiyetin mertebe-i ulyâsını bilmek ve her nimetin mümkün olduğu kadar şükrünü eda etmektir ki vazije-i ubudiyetin hukukunu yerine getirmiş olsun. Melekler Rab'larını sena ile nekâisten tenzih ettikleri gibi yer yüzünde bulunan Allah'ın halis kullarına da istiğfar ederler. Agâh olun ki Allahü Tealâ istiğfar edenleri mağfiret edici ve tevbe ile dergâh-ı ülûhiyete rücû edenlere merhamet buyurucudur. Yani günahının afvini istiyenleri mağfiret ettiği gibi lutf u ihsan olarak sevdiği kullarını rahmet-i İlâhiyesinden hisseyâb eder ve rahmet-i İlâhi-yesinden hissedar olmadık hiç bir kimse yoktur. Çünkü; bu dünyada cümle zerrât-ı cihan rahmet-i rahimden nasibedârdır. Şu kadar ki rahmetten hissedar olmak herkesin istidadına göredir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile meleklerin istiğfarları; şefaat ve hayır olan şeyleri ilham, ibadetin esbabını hazırlamak ve azablarının tehirine dua etmektir. Kâfirlerin iman etmeleri ihtimaline binaen azabın tehiriyle dua manâsına istiğfar onlara da şamildir ve meleklerin istiğfarları kabul olunacağına işaret için Allahü Tealâ'ntn gafur olduğu ve istiğfarla istediklerinden daha ziyade ihsan edici olduğuna işaret için rahim olduğu beyan olunmuş meleklerin tenzih ye istiğfarları her zaman vaki olduğuna işaret için teşbih ve istiğfar istimrara delâlet eden muzarî sigasiyle varid olmuştur. Günahları mağfiret ve kullarına ihsan etmek ancak Vacip Te-alâ'dan olduğuna işaret için hasır ve kasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur. Teşbih; nekâisten tenzih olup tahnîd ise evsaf-ı lâyıkayla medh il senadan ibaret olduğu cihetle tenzih mukaddem olduğuna işaret için teşbih hamdüzerine mukaddem olarak varid olmuştur. Çünkü; nekâisten münezzeh olmayan kemâlâtla muttasıf olamaz. Kezâlik insan da ahlâk-ı zemîmeden kurtulamaymca ahlâk-ı hamîdeyle muttasıf olamaz. Binaenaleyh; evvelâ ahlâk-ı zemîmeden teberrî etmeli ki ahlâk-ı hamîdeyle te-halluk ve tezeyyün etsin. Ayet-i Celîle; meleklerin daima ehl-i imana istiğfar ettiklerine delâlet eder, onların istiğfarlarına mukabil müminler de namazlarında daima meleklere selâm hediye ederler. Çünkü; müminlerin tahiyyâttav kelime-i tayyibelerinde melekler de dahildir. Zira; melekler de ibâd-ı salihînden-dirler. Bazı rivayette meleklerin istiğfarları yla murad; kullar için rızık istemektir. Şu halde bu istiğfar mümine ve kâfire şamildir. Fahri Râzi'nm beyanı veçhile mahlûkât; iki nevidir: Birincisi; cismânîyât, ikincisi; ruhâniyâttır. Cenab-ı Hak âlem-i cismânînin en büyüğü olan semâ vatta kudretinin tesirini beyan ettiği gibi âlem-i ruhanînin a'zamı olan meleklerde dahi kudretinin tesirini beyanla bundan evvelki âyette beyan olunan aliyy ve azîm sıfatlarıyla muttasıf olduğunu isbat etmiştir ve takriri şöyledir : «Allahü Tealâ aliyy ve azimdir. Zira; Allahü Tealâ'-nın azameti karşısında gökler yarılır, melekler nekâisten tenzih ederler. Her kimse ki O'nun azameti karşısında gökler yarıla ve melekler nekâisten tenzih ede, o kimse aliyy ve azimdir. O halde Allahü Tealâ da aliyy ve azimdir.» Hulâsa; Cenab-ı Hakkın azamet ve mehabetinden göklerin üst taraflarından yarılacakları ve meleklerin Rablanna teşbih ve tah-mîd ve müminlere daima istiğfar ettikleri, kullarını mağfiret edici ve merhamet buyurucu ancak Allahü Tealâ olup Allah'ın gayrı bir mağfiret edici olmadığı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:6

Vacip Tealâ semâvât ve arz kendinin mahlûku ve memlûkü olduğunu beyandan sonra zat-ı ülûhiyetinin gayriyi dost ittihaz edenleri amellerine göre mücazât edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; onların ahvalini gözetici, amelleri ve itikadları üzerine muhasebe edip amellerine göre cezalarını verici Aliahü Tealâ olunca sen onların işlerine kefil değilsin. Şu halde onların fena fiillerinden müteessir ve mahzun olma. Zira; sen onlara kefil olmayınca onların fiilinden mes'ul değilsin ki müteessir olasın. Binaenaleyh; senin vazifen tebliğdir. Sen onlara tebliği ifâ edip hakka davet ettikten sonra kabul ve adem-i kabul onlara âid olup amellerini muhafaza Allahü Tealâ'ya âid olduğu cihetle senin için kederi mucib bir şey yoktur. Bu âyette lâfzı; Allah'ın gayrı putlara ibadet eden müşrikleri tahkir içindir. Zira; Allahü Tealâ'nm yerlere ve göklere malik olduğu, ulüvvü şanı ve azamet-i kemâli beyan olunduktan sonra herkesin ibadetine lâyık olan Allahü Tealâ'nm gayrı bir takım âciz mahlûkları mabud ittihaz eden kimseler elbette tahkire şayandırlar.

Şûrâ 42:7

Vacip Tealâ Resulünün onlar üzerine vekil olmadığını beyandan sonra Resulüllah'm Kur'an vasıtasiyle onları inzâr edici olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani ey Habibim! Kâfirler üzerine senin vekil olmadığını vah-yettiğimiz gibi Arabî lügat üzere-Kur'an'ı sana vahyettik ki o Kur'-an'ın inzara müteallik olan âyetleriyle Mekke ahalisini, Mekke'nin etrafında badiyelerde vesair köylerde, şehirlerde sakin olan ahaliyi dahi inzâr edesin, enbiyâ-yı sabıkanın ümmetlerini yevm-i kıyametin şiddetli azaplarıyla inzar ettikleri gibi sen de ümmetini yevm-i kıyametin dehşetiyle inzar edesin ki o yevm-i kıyamette asla şüphe yoktur. Mekke'de cümle ehl-i imana kıble olan (Kabe) ve Makam-ı İbrahim (A.S.) bulunduğu cihetle indallâh ta'zîm olunmaya şayan olduğuna işaret için ümmül kura denilmiştir. Bu âyette Resulüllah'm ehl-i Mekke ve etrafını inzar edeceği beyan olunmasıyla Resulüllah'm hasseten Mekke ve Mekke'nin müştemilâtından olan etrafına meb'ûs olması lâzımgelmez. Zira bir şeyi zikirle hüküm; o şeyin gayrıya şamil olmamasını icabetmez. Yani Mekke'ye ve Mekke'nin etrafında bulunan ahaliye meb'us olduğunu beyan etmekten Mekke'nin gayrıya meb'us olmamasını beyan lâzım gelmez. Bu âyetle Mekke ve etrafına ba'solunduğu sabit olduğu gibi misilli diğer âyetler dahi bütün âleme meb'us olduğuna delâlet eder. Hatta başka âyet olmasa bile madem ki bu âyetle resul olduğu sabit olunca dâvasında da sadık olduğu sabit olur. Şu halde bilcümle âleme meb'us olduğunu dâva ettiği tevatür suretiyle bize naklolundu. Binaenaleyh; cümle âleme meb'us olduğu bizce sabit olmuştur. Ruhlar cesedlerle, ameller âmilleriyle, zâlimler mazlumlanyla ve herkes birbiri ile cemolunacaklanna binaen yevm-i kıyamete yevm-i cemi' denmiştir. Kur'an'm Arabî olmasını beyan; Kur'an'ı medhiçin olduğu bundan evvelki sûrede beyan olunmuştur. Kur'-an'ın Arabî olmasından kavm-i Arab'a mahsus olması lâzım gelmez. Zira; bir nebi hangi kavimden neş'et ederse o kavmin lisanı üzere kitap nazil olmak ve o lisan üzere şeriati tahkim ve takviye etmek âdet-i ilâhiye cümlesindendir. Amma şeriatin esası tahkim olunduktan sonra etraf-ı âleme neşr ü tamimi kolaydır. Hususan Resulüllah'm umûm nâsa meb'us olduğuna ve Kur'an'm bilûmum milletler hakkında nazil olup ahkâmının yevm-i kıyamete kadar baki olacağına dair müteaddid âyetler vardır. Vacip Tealâ kıyametle inzarı Resulüne emrettikten sonra yevîn-i kıyamette nâsın iki fırka olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; halk muhasebe için arsa-i mahşere cemolarak herkesin hesapları görülüp amelleri icabı gidecekleri mahalleri teayyün ettikten sonra mahallerine sevk olunduklarında nâs iki fırka olur > O iki fırkadan birisi Cennet'te diğeri Cehennemidedir. Zira dünyada itikadın esası; ikidir ki onlar da iman ve küfürdür. Amel de ikidir: Birisi; amel-i salih, diğeri; amel-i seyyVdir Binaenaleyh; iman ve amel-i salih sahipleri makamları olan Cennet'te mesrur ve a'mâl-i kabîha sahipleri Cehennem' de muazzeb ve mahzun olurlar. Arsa-i mahşere toplandıktan sonra cezalar teayyün edip ikiye ayrılacakları için bu âyetlerde beyan olunan tefrika ile bundan evvelki âyette beyan olunan icmâ beyninde münâfâat yoktur. Çünkü; icma mukaddem olup fırkalara ayrılmak muhasebe bittikten sonradır.

Şûrâ 42:8

Vacip Tealâ Allah'ın gayriyi mabud ittihaz edenlerin amellerini hıfzedeceğini, Resulüllah'm onlar üzerine vekil olmadığını, yevm-i kıyametle naşı korkutacak ahkâmını vahyettiğini ve ba'dei hesap nâsm iki fırka olacağını beyandan sonra nasm bir fırka olmasına meşiyyet-i İlâhiye tealluk etmediğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Rasül-ü Zîşân! Sen naşı imana icbar edemezsin velâ-kin Allahü Tealâ dilemiş olsaydı cümlesini imana idhal etmekle ümmet-i vahide kılardı. Zira; her şeye kaadir olduğu gibi bütün halkı imana idhale dâhi kaadirdir. Lâkin dilediği kulunu din-i İslâm'a hidayetle in'âm ü ihsanla rahmetine garkeder, a*hkâm-ı İlâ-hiyesi ve şeriat-i sübhaniyesi haricine çıkan zalimlerin şefaat edecek dostları olmadığı gibi azablarım defedecek bir yardımcıları da yoktur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nm dilemiş olsa cümle nâsı imana idhale kaadir olmasından kâfirlerin mazur olmaları lâzım gelmez. Yani «Allahü Tealâ isteseydi biz de iman ederdik veîâkin istemedi biz de iman etmedik. Şu halde bizde kusur yoktur» diyemezler. Zira; meşiyyet-i İlâhiye herkesin istidâd ve istihkakına gör:: tealluk eder. Çünkü; abdin ef'âl-i ihtiyariyesinde Allah'ın iradesi ve dilemesi abdin irade ve dilemesine tabi olduğundan abdiçin ef'âl-i ihtiyariyeden olan imanı veya küfrü ihtiyarda mecburiyet yoktur. Herhangisini ihtiyar ederse Allahü Tealâ onu halkeder. Binaenaleyh; abdin iradesini sarfla kisbi nreşiy-yet-i İlâhiye'ye sebeptir, yoksa meşiyyet abdin kisbine sebep değildir. Çünkü azabı ve sevabı icap eden; abdin ef âlidir. Şu halde iki fırka olup bir fırka olmamasını icabeden, fırkaların halleridir Binaenaleyh; iki fırkaya iki mahal halkolunarak bir fırka kendi ihtiyarıyla Cennet'e diğeri de yine kendi ihtiyarıyla Cehennem'e gidecektir. Bu âyet-i Celile; rahmet-i İlâhiye'ye dahil olanların! dostları ve yardımcıları olduğu için dahil olduklarına delâlet eder. Zira; onlar iman edip Allah'a ibadet ettiklerinden Allahü Tealâ onların dostu ve yardımcılarıdır. Binaenaleyh; lutf u ihsanına garkeder. Amma zalimlerin azaba duçar olmaları yalnız kendi su-u ihtiyarları sebebiyle olduğundan onlara dost ve yardımcı olmaz ve kabahati olmayan kimselere de azap olmaz. Zira; günahsız kimseye azap zulümdür. Cenab-ı Hak ise zulümden münezzehtir. Ancak 'amelsiz kimseye sevap verilir. Zira; sevap; lutuftur. Vacip Tealâ ise lutf u ihsan sahibidir. Zalimlerin dostu olmadığının sebebi; zulümleri olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü dostları ve yardımcıları olmamak hükmünün, müştak olan lâfzına ta'lîki; rne'haz-ı iştikak olan zulmün sebep ve illet olmasını icabeder. Şu halde bunların dosttan ve yardımcıdan mahrum olmalarına sebep; onların zulümleridir. Hulâsa; dilemiş olsa Cenab-ı Hakkın nâsı bir ümmet kılmaya kaadir olduğu, iradesini imana sarfeden kullarını rahmetine idhal ettiği ve zalimlerin zulümleri sebebiyle kendilerine nazil olan azabı defedecek dostları ve yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:9

Vacip Tealâ zalimlerin velileri olmadığını beyandan sonra onların Allah'ın gayrı bir takım aciz mahlûkları velî ittihaz ettikl'erini ve halbuki veli ittihazına müstehak ancak zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zalimlerin şefeat edecek dostları ve azaplarını defedecek yardımcıları olamaz. Zira onlar; Allah'ın gayrılarmı dostlar ittihaz ve onların Allah'a şerik olduğunu itikat ettiler, Allahü Tealâ'ya şeriktir diyerek itikat ettikleri putları kendilerine şefaat edecek itikadında bulundular. Halbuki o putların onlara şefaate ve yardıma iktidarları yoktur. Eğer onlar hakîki bir dost ararlarsa o dost; ancak Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'nm gayriyi dost ittihaz etmek küfrolduğu cihetle onlar için ayn-ı mazarrattır. Şu halde kulları için Allah'ın gayriyi dost ittihaz etmek lâyık değildir, ancak dostluğa lâyık olan; Allah'tır. Zira; Allahü Tealâ ölüleri ihya eder ve her şeye kaadirdir. Çünkü; evvelen nasıl icada kadirse vefat ettikten sonra ihya etmeye dahi kaadirdir. Binaenaleyh; bir takım âcizleri veli ittihaz etmektense her şeyi icada, ölmüşleri ihyaya ve hal-i hayatta olanları öldürmeye kaadir olan Vacibül Vücudu dost.ittihaz etmek vacip olduğunu ednâ aklı olan kimsenin bilmesi lâzımdır. Şu halde Allah'ın gayriyi dost ittihaz etmek; batıl ve eser-i hamakattır. Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetinin gayrıya iti-mad etmek caiz olmadığına ve ancak itimada şayan zat-ı ülûhiyeti olduğuna bu âyetle kullarını irşâd etmiş ve bu davayı emvâtı ihyaya ve her şeye kaadir olduğunu beyanla ispat eylemiştir. Kıyas mantıkıyla takriri şöyledir : «Allahü Tealâ ancak velîdir.. Zira; Allahü Tealâ ölüleri ihyaya kaadirdir. Her kimse ki ölüleri ihyaya kadir ola, nacak velîdir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ancak velidir»

Şûrâ 42:10

Vacip Tealâ kâfirleri imana icbardan nehyettikten sonra müminleri husumetten menetmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ velî ittihazına şayan olunca dünyanıza ve âhiretinize müteallik bir şeyin hükmünde ihtilâf ederseniz o şeyin hükmünü Allahü Tealâ'ya ve Allahü Tealâ'nm gönderdiği kitaba havale edin ve onun hükmünü Allah'ın kitabından arayın. Zira; Allah'dan başka umurunuzu tedbir ve ahvalinizde bihakkın tasarruf eder bir kimse yok ki o şeyin hükmünü ondan arayasmız. Çünkü; Allahü Tealâ hakkı batıldan ve batılı hakdan tefrik eder, hakka sevap verir, batıl üzerine azap eder. Binaenaleyh hakla batıl beynini tefrik eder hüküm; Allah'a, Allah'ın kitabına ve gönderdiği resulün şeriatine tefviz olunmuştur. Şu halde ihtilâf ettiğiniz şeyin hükmünü bunlardan başka şeyden aramak hata ve batıldır. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Hulâsa; havadis-i âlemden ve efâl-i beşerden her şeyin hill ü hürmetinde, cevaz ve adem-i cevazında ihtilâf vaki olursa onun hail ü faslı ve nizam kat'ı Allah'ın emrine ve şeriatinö havale olunup onunla hail ü fasletmek vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vâcip Tealâ ihtilâf olunan mesailin hükmünü Allah'a havaleyle onun geriatinden halletmek lâzım olduğunun hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani, şu evsafını ve mülkünde müstakil olduğunu ve kulları arasında maslahata ve hikmete muvafık hükmettiğini işittiğiniz Allahü Tealâ beni enva-ı terbiyeyle terbiye eden Rabbimdir. Binaenaleyh; ben ona ibadet ve her işimi ona havale eder ve hükmüne razı olurum. Sizin de Rabbmızdır ki siz de ona ibadet edip işlerinizi O'na tefviz etmeniz ve başkasından imdad aramamanız lâzımdır, her umurumda Rdbbıma müracaat ederim ve onun inayetine sığınırım. Binaenaleyh; sizin adavetinizden endişe etmem. Zira; Rab-bim umuruma vekildir, sizden intikamını alır. Şu halde siz de O'na tefvîz-ı umur etmelisiniz ki intikamından kurullasınız. Hulâsa; kullar için ancak Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur ve her işinde Allah'a arz-ı ihtiyaç etmek, vazife-i ubudiyetin erkânından olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:11

Vacip Tealâ ancak kendine tefviz-ı umur etmek lâzım olduğunu beyandan sonra kendisinin cümlenin mercii olduğunun hikmetini bevan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'ya tefviz-ı umur etmek lâzımdır Zira; Allahü Tealâ bu âlem-i ulvî olan gökleri, âlem-i süflî olanlyerleri ve onların arasında hadis olan bilcümle mevcudatı yaratıcı ve âlem-i mükevvenâtta olan tabâyi-i heyulayı, hayvanât ve madenîyâtm suretlerini tasvir edici ve herbirini maslahat ve hikmete muvafık olarak halkedicidir, cümle-i tedbirâtından olarak sizin için kendi cinsinizden arzunuza muvafık ve ünsiyetinize yarayışlı zevceler halk etti ve onlardan istediğiniz veçhile intifâı size helâl kıldı, rnenfeat-lerini size tahsis etti ki ahar tarafından taarruz vuku bulmasın ve cemi hukuk ve hususâtını size tevdî etti ki gayrın müdahaleye hakkı olmasın ve hayvanât-ı sairenin de kendi cinslerinden zevceler halketti. Sizi ve hayvanâtı erkekli, dişili halketmekle yer yüzünde nesilleriniz sebebiyle çoğalttı ve dişilerin rahimleri vasıta-siyle nesiller vakt-ı merhununa kadar âlemde bakî kalır. Şu halde kullara lâzım olan esbaba tevessül edip hüsn-ü tedbiri yaptıktan sonra Allah'a tefviz-ı umur etmek ehem ve elzemdir. Çünkü; abid esbabına teşebbüs ettikten sonra halkedecek Allahü Tealâ olduğu gibi dergâhına arz-ı ihtiyaç edenlerin ihtiyaçlarım da defe kâadir-dir. Binaenaleyh; abdiçin hüsn-ü tedbirle beraber Allah'a itimad-ı tamla itimad etmek vaciptir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile zeri'dendir. Zeri'; döşemek ve çoğaltmak manasınadır. Çoğalmanın esbabı; zevç ve zevcenin bulunmasiyle olacağına binaen evvelâ Vacip Teaîâ sebep olan zevçle zevceyi halkettiğini ve saniyen çoğaltığını beyan etmiştir. su tedbir sayesinde demektir. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile nâsı ve hayvanâtı zevcelerle halk ve ikisini bir araya getirerek nesil meydana gelmesine âlet etmek; zürriyetin çoğalmasına menbadır. Hulâsa; Allâhü Tealâ'nın yeri ve gökleri halkettiği gibi insan ve hayvanat-ı şâire için zevceler halkettiği ve o tedbir sayesinde zürriyetlerini çoğalttığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir. Vacip Tealâ zatına itimad lâzım olduğunu beyandan sonra kendine benzer hiç bir şey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'nın zatına benzer hiç bir şey olmadığı gibi sıfatına münasip dahi bir şey yoktur. Halbuki Allahü Tealâ işitilmek şanından olan her ş/eyi işitir-ve görülmek şanından olan her şeyi görür. Fahri Râzi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet; mübalağa suretiyle aynı kelime-i tevhittir. Çünkü; Allah'ın mislinin misli olmayınca kendinin misli olmıyacağı evleviyetle sabit olur. Zira; müşebbehünbih müşebbehten kavî olduğu cihetle o müşebbehün-bihe teşbih olunan müşebbeh ondan zayıf olur. Şu halde zayıf olan müşebbehin misli olmayınca ondan daha kavî ve âlâ olanın misli olmıyacağı bizzarure lâzım gelir. Binaenaleyh; zatında ve sıfatında nazîri ve mesîli olmayan zatın vahid-i hakîki olduğu sabit olur ki tevhid'in manâsı da budur. Vacip Tealâ'nın ecsâmdan bir cisim olmadığı ve eczadan mü-rekkeb bir mekânda ve bir cihette bulunmadığı bu âyetle sabittir. Çünkü; cisim olsa sair ecsâma benzer. Kezalik eczadan mürekkep olsa sair mürekkebâta benzer, bir mekânda mütemekkin ise sair mütemekkin olanlara benzer. Halbuki âyet hiç bir şeyin kendine mümasil olmadığını beyan etmiştir. Zira âyet; mümasilini bilkül-liye nefyetmiştir. Mümasil nefyolununca cisim olması vesair ava-rız-ı ecsâmdan bulunması ve emmâre-i hudus olan şeylerin cümlesi nefyolunmuştur. Zatında mümaselet nefyolununca sıfatlarının nefyolunması hatıra gelmesin için sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olduğunu beyan zımnında semi' ve basar sıfatlarıyla muttasıf olduğunu beyan buyurmuştur. Bu âyette şey lâfzı nefiy akabinde olduğu için istiğrak manâsını ifade eder. Yani «araz ve cevherden ve bilûmum mevcudattan hiç bir şey Vacip Tealâ'ya mesîl değildir» demek olur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü mümkinattan. her ne tasavvur olunsa elbette bir hadle mahdûd ve bir keyfiyetle mükeyyef ve hadis olmak zarurîdir. Vacip Tealâ ise bunların cümlesinden münezzehtir. Gerçi ilim, irade, kudret gibi sıfâtullahm bazıları kullarında da vardır lâkin Allah'ın sıfatları kulların sıfatları gibi değildir, zira Allah'ın sıfatları kadîm, kulların sıfatları hadistir, Allah'ın sıfatları kâmil, kulların sıfatları nakıstır. Binaenaleyh; zatında ve sıfatında Allah'a benzer hiç bir şey yoktur. Bu âyet; iki hükmü camidir : Birincisi; Allah'a benzer hiç bir şey bulunmaması, İkincisi; Allahü Tealâ'nın semV ve basar gibi sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olmasıdır.

Şûrâ 42:12

Vacip Tealâ kullarına tevekkül-ü tamla tevekkül lâzım olduğunun bazı delilini beyandan sonra delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yeri ve gökleri Aîlahü Tealâ halkedince yerin, göklerin. hazinelerinin ve nzık kapılarının anahtarları Allah'a mahsustur. Zira; Allah'tan .başka hiç bir kimse ve esbab-ı âdiyeden hiç bir sebep göklerde ve yerde tesire ve tasarrufa kaadir değildir. Binaenaleyh; rızkın esbabından olan yağmuru semadan yağdıran ve aynı rızık olan dâneleri yerden bitiren ancak Allabü Tealâ olduğundan istediği kulunun rızkını bol ve istediği kulunun dar verir. Zira; Vacip Tealâ herkesin haline muvafık olanı ve her şeyi bilir, maslahata muvafık olan şeyi hal keder. Şu halde rızık hususunda herkesin nail olduğu miktar onun hakkında hayır olandır, bu da binlerce kimsede görülmektedir. Zira; aynı sa'y ve aynı esbaba tevessül eden iki kimseden birinin say'inir; semeresi çok, diğerinin nis-bet kabul etmez derecede az olur. Binaenaleyh; abdiçin esbaba teşebbüs ederek sa'yetmek lâzımdır. Amma müsebbibin sebebe muvafık olup olmaması Allah'ın takdirine muhavveldir. Dilerse müsebbibi halkeder, isterse haîketmez. istediğine çok, diğerine az verir. Çünkü; hazine onundur. İstediği veçhile tasarruf eder hiç kimsenin karışmaya salâhiyeti yoktur. Binaenaleyh; itiraz da caiz olamaz. Zira; mülkün sahibine niçin böyle yaptın denilemez. MekâIîd : esas itibariyle anahtar manâsına ise de bu âyette hazine manâsına da olabilir. Ebussuud Efendi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile, manâ-yı âypt: … dernektir. Şu manâda mübaîcğa-.vardır. Çünkü: MekâIîd ; anahtar manâsına iken hazine manâsında îsti'mâli hazinenin hıfzı ve sarfı Vacip Tealâ'ya mahsus olduğuna f-cıktan dalâlet eder. Zira; mahfuz olan bir şeyin anahtarı Mîrîde ise hıfzı ena ait olduğu gibi sarfiyatı da ona ait olur. Binaenaleyh; Vâc-ip Tealâ indinde mahfuz olan hazinelerinde İstediği gibi tasarruf eder. Bu âyetle bundan evvelki Ayet; dost-ittihazına şayan ancak Allahü Tealâ olup gayn dost ittihazına şayan bir kimsenin bulunmadığına delildir ve n^ntıkca kıyasın takriri şöyledir : «Allahü Teaiâ dost ittihaz olunmaya elyaktır. Zira; Allahü Tealâ yeri ve gökleri balık olup kendine benzer hiç bir şey yoktur, va-hid-i hakikidir, yerin ve göklerin hazinelerinin anahtarları ona mahsustur. Her kimse ki semâvât ve arzın halikı ola. kendine benzer bir Rey bulunmrya, semâvât ve arzm miftahı ona mahsus ola, o kimse dost ittihaz olunmaya şayandır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ dost ittihaz olunmaya ve herkesin itimadma sayandır». Hulâsa; semâvât ve arzın mikanı Allah'a mahsus olduğu, istediği kuluna rızkı bol, istediğine az verdiği ve her şeyi bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ gerek Resulüllah'a ve gerek enbiya-yı saireye vahyettiğiııi sûrenin bidayesinde iemalen beyan ve onun delillerini tafsil ettikten sonra o icmali tafsil etmek üzere buyuıyor. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet: Beş hükmü camidir : Birincisi ; Hz. Nuh'a vasiyyet eMiği ahkâm-ı diniyyeyi Ümmet-i Muhar'nmed'e dahi meşru kılmasıdır. deki hitâb; ümmet-i Muhammed'edir. Yani «Ey Ümmet-i Muhammedi Dinden olarak Nuh (A.S.) a vasiyyet ettiği ahkâmı Aîlahü Tealâ size de meşru kıldın demektir. İkincisi; Resulüllah*a vakyolunan ahkâmın dahi meşru olmasıdır. Yani «Bizim sana vahyettiğimiz ahkâmı da ey Nebiyyi Muhterem! Sana ve senin ümmetine meşru kıldık» demektir. Üçüncüsü; ÜlüV-azirtı Peygamberân-ı ziyşândan Uz. İbrahim, Musa ve İsa'ya vasiy-yet olunan ahkâmın dahi ümmet-l Muhammed'e meşru olmasıdır. Yani "Biz İbrahim, Musa ve İsa (A.S.) a vasiyyet ettiğimiz ahkâmı size dahi vasiyyet ettik ve meşru kıldık» demektir. Dördüncüsü; Enbiyaya vasiyyet olunan ahkâmdan birisi dinin hukukunu ifa ile ikaame edip ahkâmını yerine getirmektir. Yani enbiyaya vasiyyet ettiğimiz şey;,dini ikaame ve ahkâmını halelden ve tağyirden vikaaye etmektir. Beşincisi; O vasiyyet olunan meselelerden birisi de dinde İhtilâf edip fırkalara ayrılmamaktır ki esasında ittifak üzere bulunmaktır. Enbiyâ-yı izama vasiyyet olunup Ümmet-i Muhammed'e &e meşru kılınan; usul-ü itikad, dinin ahkâmına riayet ve din hususunda ihtilâf etmemektir, bu mesâilde cümle enbiyânın şeriatları müsavi ve müttefiktir ve bu esasta hiç bir şeriat diğerine muhalif değildir. Bu âyette zikrolunan enbiyâ-yı izam hazarâtı büyük şeriat sahibi ve ülül'azim Peygamberân-ı ziyşân hazarâtmdan olup milletlerin ekserisi bunların nübüvvet ve şeriatl'erini teslim ettikleri için bu beş zatm isimleri zikrolunmuştum, yoksa bunların şeriatleri böyledir de ismi zikrolunmayahlarm şeriatleri böyle değildir manâsına değildir. Çünkü usul-ü itikadda, bu âyette beyan olunan dini ikame etmekte ve ihtilâî etmemekte cümlesi müsavidir ki imanda, mekârim-i ahlâkta, rezâil-î ahvalden ihtirazda, helâli helâl, haramı haram tanımakta müttefiklerdir. Amma füru-u â'mâlde zamana ve mizaca göre ihtilâf eden mesâilde şeriatler ayrıdır. Ancak bir dini kabul eden efrâd o dini ikaameye sa'yetmek ve dinde ihtilâf edip dağılmıyarak toplu bulunmak, yekdiğerini kardeş tanıyarak ülfet ve ünsiyet etmek ve cemiyete halel getirmemek her dinde ehem va elzem olan mesailden olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; halkın bir noktada içtimâ edip kuvvet ve şevketleri dinle hasıl olduğundan dinde ihtilâftan bütün milletler nehyolunmuşlardır. Zira usul-ü itikadda tefrika; milletin tefrikasını, milletin tefrikası ise kuvvetin za'fa tebeddülünü îcahettiğinden usul-ü dinde tefrika, cemaatin izmihlalini mucip olur. Binaenaleyh; cümle enbiyâ usul-ü dinde içtimâ edip halkı da içtimaa davet ve tefrikadan nehyile emrolunmuş-lardır. Bu âyette vasiyyet; emir manâsını mutazamrpmdır. Zira; bir şeyle Vacip Tealâ'nm tavsiyesi o şeyle emirdir, dini ikaa-"me, o dinde tefrikadan nehyin sanma itina ve ehemmiyetin-e işaret için emir bedelinde tavsiye varid olmuştur. Çünkü; vasiyyet olunan şeyin daima ehemmiyetli olması âdettir. Şu halde vasiyyet; emirden daha kuvvetlidir. Ekser helâl ve harama müteallik olan ahkâmın ve iki kardeşin birbirini almasının hürmeti ibtidâen Nuh (A.S.) a vahyolun-duğundan Nuh (A.S.) a tavsiye olunan ahkâmın meşru kılındığını beyan bu âyette takdim olunmuştur. Resulüllah'm risaletini inkâr eden kâfirlere Resul olduğunu beyan vahiy lâfzında daha ziyade olup vahyile hitabın tesiri ziyade olduğu cihetle Resulüllah'a gelen ahkâmdan vasiyyetle tabir olun-mayıp vahyile tabir olunmuş ve Resulüllatfa vahyolunan ahkâmın şanına işaret için azamete delâlet eden mütekellim-i nuni iie varid olmuştur, Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile dini ikameyle murad; dinin erkânında adalet ve batıl olan şeylerin duhulünden dini muhafaza etmek ve dinin ahkâmını tatilden vikayeyle vezaifini edaya devam, ve kemâl-i ciddiyyetle hukukunu ifaya müsareat etmektir. : Vacip Tealâ meşâhir-i enbiyaya vasiyyet ettiği ahkâm-ı esasi-yeyi Ümmet-i Muhammed'e de meşru kıldığını beyandan sonra Resulüllah'm bu ahkâma davetine müşriklerin icabet etmediklerinin sebebini beyan etmek üzere

Şûrâ 42:13

buyuruyor Yani; ey Kabibimî Müşrikler kendilerinin servet ü samanlarına, etbâ ve aVânlarma mağrur olarak kendilerini büyük gördükleri halde ülfet ettikleri şirkin gayrı olan tevhide onları senin davetin onlar üzerlerine gayet ağır ve güç oldu ve tevhidi kabulü kendilerine âr ve ayıp addettiler. Çünkü nübüvvetle şeref ve haysiyetin cümlesini haseb ve neseb ve zenginlikte olur zannettiler. Halbuki bu zanları batıldır. Zira; Allahü Tealâ dilediği kulunu nübüvvetle ihtiyar 'eder ve kullarım irşâd için istediği kimseyi resul gönderir, umuru hususunda Rabbısına iltica ve dergâhına müracaat eden kullarını hayrata ve seâdete muvaffak kılmakla hidayete isal, doğru yola sevk ve kendine rücû eden kullarına lutf u inaye-tiyle imdâd eder. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanlara âdetlerinin hilafım teklif etmenin o insanlara ağır gelmesi cibillî olap âdetini terkle hilâf-ı âdeti ihtiyar etmek her zaman müşküldür. Binaenaleyh; kâfirler şirkin hilafı olan tevhidle teklif olununca gayet istiğrâb ettiler ve dediler ki «Bir çok mabudları terksdip de yalnız bir mabuda rabt-ı kalbetmek ne acîb şeydir ve böyle garîb bir şeyle teklif olur mu, bu teklifi bizr nasıl kabul ederiz?». İşte müşrikler böyle demekle Resulüllah'm davetine icabetten istinkâf ettiler. Bu âyette üç fıkra vardır : Birincisi ; Resulüllah'ın tevhide daveti onlar üzerine ağır olmasıdır. İkincisi; dilediği kimseyi Allahü Tealâ'nın nübüvvetle ihtiyar etmesidir. Üçüncüsü; Allahü Tealâ'ya ibadet ve tevbeyle rücû eden kulunu hidayette kılmasıdır. Birinci fıkrada Resulüllah'ın davetini ağır görmelerini ikinci fıkra ile reddetmiştir ki «Allahü Tealâ istediği kulunu ihtiyar eder, sizin ona itiraza hakkınız yok» demektir. Üçüncü fıkrada şirki terkle dergâh-ı ülûhiyete rücû ederlerse kabul olunacağım beyanla kâfirleri davete icabete terğib etmiştir.

Şûrâ 42:14

Vacip Tealâ tefrikadan ba'dennehiy ehl-i kitabın tefrikaları, tefrikanın fenalığına ilim geldikten sonra vaki olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; dinlerin küllisi esas itibariyle tevhid'te birleşip enbiyâ-yı izam hazerâtı tevhit'te ittifak ederek edyânın yekdiğerine karşı ihtilâfları mesail-i fer'iyede olduğu sabit olduktan sonra helak olan milletlerin ihtilâfları vaki olmadı, ancak hakikat neden ibaret olduğuna ilim geldikten sonra hasedlerinden-, mansıb-ı dünyaya rağbetlerinden ve birbirlerine zulm ü adavetlerinden naşı ihtilâf ettiler. Yoksa bilmediklerinden ihtilâf etmediler, belki ihtilâfın dalâlet olduğunu bildiler. Zira; Resuller geldi hakikati onlara bildirdi ve kendinden sonra gelecek resulü de haber verdi, ancak evvel gelen nebinin ümmeti sonra gelen nebiye iman etmemek suretiyle tefrikalar hasıl oldu. İman etmiyeriler ekseriyetle helak oldular. İşte bu cümleden olmak üzere Hz. Musa ve İsa (A.S.) ümmetlerine âhır zaman nebisinin geleceğini haber verdiler, evsafını, beldesini ve ismini bildirdiler. Vaktaki âhir zaman nebisi haber verdikleri veçhüzere ufk-u nübüvvetten tulu' edince hasedleri galeyana gelip, kendi riyasetlerini muhafaza için inkâra kalkıştılar. Binaenaleyh; hakkaa nebî olduğunu bilerek inkâr ettiklerinden büyük ihtilâflar zuhur etti. Eğer riyasetlerini feda ederek insaf etselerdi iman ederler ihtilâf da olmazdı velâkin dünyayı feda edemediler. Binaenaleyh; din hususunda haksızlığı irtikabedenlerin helaklerinin vakt-i muayyene tehirine dair Rabbm Tealâ tarafından kelime-i İlâhiye sebketmemiş olsaydı ihtilâfın vukuu zamanında derhal he-lâkleriyle hükmolunur ve onlar da helak olurlardı. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ihtilâf edenIerle murad; Yehûd ve Nasârâ'dır. Zira; nebilerinin ve kitaplarının beyaniyle Resulüllah'm hakkaa nebî olduğunu bildikten sonra ihtilâf eden onlardır, irtikabettikleri cinayetin helaklerini mu-cib olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü; «helaklerinin teehhu-runa hükm-ü İlâhî olmasa derhal helak olunurlardı» demek «Cinayetleri helaklerini mucib» demektir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette eceI-i müsevımâ ile murad; yevm-i kıyamettir. Yani «bu cinayetin azabı yevm-i kıyamete tehir olunacağına dair kelime-i İlâhiye sebket-ti» demektir. Yahut eceI-i müsemma ile murad; her ümmetin dünyada helak olacaklarına dair tayin olunan zamandır ki to zaman takdim veya tehir kabul etmez» demektir. Hulâsa; tefrika edenlerin tefrikaları an cehlin olmayıp, hak neden ibaret olduğuna'dair kendilerine ilim geldikten sonra fırka fırka oldukları ve fırka olmalarının sebebi; hasedleri ve dünyayı feda edemeyip riyasetlerini muhafaza kaygısı olduğu ve bunların cinayetleri helaklerini mucib olup helaklerinin, teehhuruna ise hükm-ü İlâhî tealluk ettiği ve eğer hükm-ü İlâhî tealluk etmese derhal helak olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir. Vacip Tealâ Resulünün tevhide daveti müşriklere ağır olduğunu ve nübüvvete dilediği kulunu ihtiyar ettiğini, ehl-i kitabın an cehlin değil bilerek ihtilâf ettiklerini beyandan sonra ehl-i kitabın kendi kitapları hakkında dahi şek içinde bulunduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ihtilâf ederler ki onların ecdadına nazil olan kitaplar babalarının ve dedelerinin inkirâzmdan sonra kendilerine irs tariki ile intikâl etti. Onlar kendi kitaplarından şüphe ve endişe içindedirler ve o endişeleri izdırap vericidir. Çünkü; şekketm'eseler Resulüllah'ı ve Kur'an'ı inkâr etmezlerdi. Zira; kendi kitaplarında bunların hak olduğu tasdik olunmuştu. Şu halde kitaplarına îmanları olsa Kur'an'a ve ahir zaman nebisine îman ederlerdi. Binaenaleyh; Kur'an'a îman etmemeleri kitaplarına imanları olmadığına delâlet eder. Zira edyândan bir dine, enbiyadan bir nebiye, kü-tüb-ü İlâhî'den bir kitaba iman; cümlesine iman etmeyi icabeder. Çünkü bunlardan her biri yekdiğerini tasdik ettiğinden Resullerin ve kitapların cümlesine iman etmek; her dinin akaaid-i asliyesin-dendir. Şu halde edyân-ı saire ashabından birisi din-i İslâm'ı tasdik etmezse kendi dini nazarında dahi mümin olamaz. Çünkü edyândan birini inkâr; kendi dininin kabulü ve itikadı zarurî olan ahkâmından birini inkâr etmiş olur. Halbuki kendi dininin hükmü cemi enbiyaya ve edyana iman etmek olduğundan edyândan birisini inkâr küfrünü icabeder. Kâfirlerin ihtilâfları dalâlet olunca ya Ek-rem-er Rusülî Sen onları tevhid'e, enbiyaya vasiyyet olunan ahkâma, ikaame-i dine davet ve emrolunduğun veçhüzere istikamet ve adalet et, ashab-ı dalâletin arzularına ittiba etme. Zira; onlar ce-halât derelerinde hayran, evham ü hayâlât arkasında mütereddid/ ve şek içinde olduklarından ittibâya şayan değillerdir. Taberî ve Hâzin'in beyanları veçhile istikametle emir; istikamete devama emirdir. Zira; Resulüllah her halinde istikamet üzere bulunup istikametten ayrılmadığı cihetle istikametle emri devamla emir manâsına hamletmek zaruridir. Çünkü; istikameti ma-nâ-yı hakikisine hamletmek hasılr tahsildir. Bu âyette davetle murad; dinin ahkâmını edaya ve muk-tezâsiyle amele sa'yetmeye davettir. Binaenaleyh; din-i İslâm'ı kabul eden her mümin bu davete icabet etmiş olduğundan icabetin muktezâsı bid'atleri kaldırmak, sünnetle amel etmek, nefsin hilaf-ı şeriat arzusunu terk eylemek ve muktedir olduğu kadar gaynlan irşâd etmektir. Bu âyeti celile; dört hükmü camidir: Birincisi; ehli kitabın kitapları Kur'aria iman etmelerim emrettiği halde Kur'-an'a iman etmedikleri cihetle kendi kitaplarının ahkâmındû, dahi şekkiçinde bulunmalarıdır, ikincisi; Rasulüllah'in ümmetini hakka davetle -memur olmasıdır. Üçüncüsü; emrolun-duğu veçh üzere istikamete devamla memur olmasıdır. Dördüncüsü; kâfirlerin arzularına ittibâdan nehyolunmasıdır. Zira; ukûl-ü zaîfe erbabının nevalarına ittibâ etmek caiz olamaz. Çünkü onlar daima hevay-ı şeytâniyelerinin meramını tervice uğraştıklarından onların arzularına ittibaın akibeti felâkettir. Ayette Resulüllah'a emir, ümmetine emri müstelzim olduğundan her müminin muktedir olduğu kadar ebna-yı cinsini hakka davetle irşâd etmek ve her umurunda istikamete çalışmak ve kötülerin arzularına ittibâ etmemek vazîfe-i diniyyesidir.

Şûrâ 42:15

Vacip Teaiâ Resulüne istikametle emir ve kâfirlerin arzularına ittibâdan nehyettikten sonra kâfirlere karşı söylemiş olduğu sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani: ey Rasul»ü Ekrem! Sana ve Kur'an'a imandan i'râz eden kimsel'ere hitaben sen de ki "Ben Allah'ın inzal ettiği kitapları^ cümlesine iman ettim. Zira; taraf-ı İlâhî'den gelen kitapların cürnileşi hak olduğundan hepsine iman vaciptir. Binaenaleyh; :bazısına iman etmek ve bazısına etmemekle beyinlerini ayırmak caiz değildir. Hatta içinden bir tanesine iman etmemek küfürdür. O halde siz Kur'an'a iman etmemekle küfrü irtikab ediyorsunuz, ben vahy-i İlâhî üzere her halinizde ve işinizde adalet etmekle emrolundum. Binaenaleyh; cümle hukukunuzda ve muhakemenizde adaletle hükme î"nemurun"i. Hatta feraiz-i îlâhiyeyi size beyanda ziyade ve noksandan sakınmakla aynı hak ve adaleti beyan ederim, sizin zenginlerinizle fakirleriniz ve hatırlılarla hatırsızlarınızın arasında hukuk cihetinden hiç fark olmıyacaktır. Zira; hukukta ve muhakemede cümlenizi bir tutmaya Tirem urum ve ahkâmda bizimle sizin, farkımız olmıyacaktır. Çünkü; Ailahü Tealâ bizim ve sizin Rabbimiz olduğundan hukuk noktasında ve umur-u muhakemede bâb-ı İlâhîde cümle kullar müsavidir, beyinlerinde asla fark yoktur. Ancak kullar beyninde fark; iman ve itaat edip etmemektedir. Bab-ı Ilâ-hfde iman edenler makbul, etmiyenler merduddur. Binaenaleyh; bizim imanımız ve amelimiz var cezası bize aittir, sizin imanınız ve amelinizin olmamasının cezası da size aittir ve batıl amellerinizin azabı size mahsustur. Çünkü; her kul kendi kazancı ile mücâzaat olunacağından iyi ve kötü ameli kendine aittir. Şu ahval böylece beyan olunup her şey açıklıkla anlaşılınca sizinle bizim beynimizde başka delil getirmeye hacet kalmadı. Zira; hakla batıl meydana çıktığından söz ile muaraza ve mübâbaseye ihtiyaç yoktur. Bundan sonra, mücadele kılıçladır. Ya İslâm veyahut kılıçtır, başka çare yoktur. Çünkü; siz söz dinlemiyorsunuz. Allahü Tealâ âhirette beynimizi cem'eder, haklı, haksız orada bilinir ve cümlenin mercii ancak onun huzur-u manevisidir, başka merci yoktur», Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette hakkı tahkik ve usul-ü itikatta kitapların ittifakını-ve ehl-i kitabın kitaplarına imanını beyanla kalplerini te'lif ve onlara; kitaplarına iman ettiğimiz halde onların bizim kitabımıza iman etmediklerini beyanla tariz ve ehl-i tâatı taata terğib ve ehl-i ma'siyeti ma'siyetten tenfîr vardır. Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette cümlesiyle bütün bütün kâfirlerle mütareke olunduğuna delâlet yoktur. Yalnız sözle mübahaseden mütareke muraddır. Çünkü «hak tezahür ettiği cihetle sözle delil iradına hacet yok» demektir. Binaenaleyh; muharebe ve kılıçla mücadeleyi terke delâlet etmediği cihetle kıtal âyetiyle bu âyet arasında münafaat yoktur. Zira bu âyetle murad; huccet-i kavliye yok demektir. Amma kıtal âyetiyle huccet-i fiiliyye var demektir. Çünkü; Hüccet-i kav-liyeyi nefyetmekten huccet-i fiiliyeyi nefyetmek lâzım gelmez. Ancak huccet-i kavliyeye tekrar ihtiyaç görülürse tekrar ibrazında bir men1 de yoktur. Şu halde bu âyetin hükmü bakî olup kıtal âyetiyle mensuh değildir. Şu kadar ki bu âyetten maksat; müddet-i muvakkatte de mütareke olup herkes kendi mühimmâtiyle meşgul olsun icabederse kılıçla icabına bakılır" demektir.

Şûrâ 42:16

Vacip Tealâ hakikat tezahür ettiğinden şimdilik Resulü tarafından kâfirlere huccet-i kavliye ibrazına hacet olmadığını beyandan sonra din-i ilâhîye itiraz edenlerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ki din-i İlâhîye itiraz ve aleyhinde delâil ibraziyle muhasama ederler ve adavetlerini izhâr etmekten çekinmezler, bu itirazları din-i İlâhî'ye nâs tarafından rağbet gösterilip icabet olunduktan sonra vaki olur ki pişmiş aşa soğuk su katmak kabilinden dine dahil olanların fikirlerini döndürmek isterler. İşte bu gibi mücadele edenlerin hüccetleri Rabları indinde batıldır. Bi^ naenaleyh; onların hüccetleri daima zevale maruzdur. Çünkü; hakka karşı batıl her zaman mütezelzildir ve hükmü yoktur. Gerçi batıl iptidasında ziya verir ve parlar gibi görünürse de ziyası devam etmez hemen söner. Onların bu batıl mücadelelerine mukabil onlar üzerine Allah'ın gazabı vardır. Zira; onlar için şiddetli azap hazırlanmıştır. Çünkü ceza; cinayete göredir. Bunların cinayetleri olan din-i İlâhîyi redde çalışmaları pek büyük olduğundan cezaları da şiddetli azaptır. Zira küfür: her cinayetin fevkinde olduğundan cezası da her cezanın fevkinde şiddetli azaptır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette din-i İIâhi'ye itiraz edenlerle murad; Yahudilerdir. Çünkü; yahudi-lerce «Tevrat'ın kitab-ı İlâhî, Musa (A.S.) hakkaa nebi olduğu müttefekunaleyhtir. Muhammed (S.A.) in hakkaa nebî olduğu muhtelefünfihtir. Kabule şayan olan; hakkında ittifak olandır. O halde ^kabule şayan olan din; din-i Musa'dır din-i Muhammed değildir» diyerek hüccet ibrazetmişlerdi. Cenab-ı Hak bu hüccetlerinin batıl olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; gerek Yehûd'un, gerek bizim, Hz. Musa'ya imanımız nübüvvet davasını mucizeyle isbat ettiğindendir. Kezalik Muhammed (A.S.) efendimiz de ayniyle davay-ı nübüvveti mucizeyle isbat ettiğinden bizim iman ettiğimiz gibi Yahudilerin de iman etmeleri lâzımdır. Zira; bir sebebin bir makamda hükmü neyse diğer makamda dahi hükmü odur. Şu halde davaya muvafık mucize izharı Musa (A.S.) hakkında iman etmeyi icabettiği gibi Muhammed (A.S.) efendimiz hakkında dahi imanı icabeder. Binaenaleyh; birine iman edip diğerine imanı ter-ketmek tercih-i bilâ müreccahtır ve iki müsavinin biriyle amel vâcip diğeriyle amel caiz değil demekse tenakuz olduğu cihetle batıldır. Her zaman dini İlâhî'ye itiraz batılsa da nas icabet edip dini kabul ettikten sonra butlanı daha ziyade fena olduğuna işaret için Cenab-ı Hak icabetten sonra itirazlarını beyan etmiştir. İcabet nâs tarafından olmak ihtimali olduğu gibi Allahü Tealâ'nm resulüne nusretle icabeti murad olunmak- ihtimali dahi vardır, Allah'ın Resulüne nusretinden sonra itirazlarının batıl olduğunu murad etmek makama daha muvafıktır.

Şûrâ 42:17

Vacip Tealâ din-i İlâhîye muhalefet edenlerin hüccetleri batıl olup gazaba ve azaba müstehak olduklarım beyandan sonra din-i İlâhî'ye muhalefet edenleri tehdit etnrek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ şol zat-ı kaadirdir ki enva-ı delâil üzerine müştemil, hakka mukarin, kullarının amellerini ve ihiâs üzere hüsn-ü niyetlerinin bilinmesine vesile ve âlet olan ahkâmını, ve mizan-ı adaletini inzal buyurdu. Ey ITabibirn! Sana kıyametin ne zaman vuku bulacağını hangi şey bildirdi? Memul ki kıyamet yakındır. Zira; hiç bir şey sana kıyametin vaktini bildirmedi. Binaenaleyh; her saatte kıyametin vukuu melhuz olduğundan hazırlık üzere.bulunmak lâzımdır. Halbuki kıyamete iman etmeyenler kıyametin alelacele olmasını isterler. Çünkü; kıyameti inkâr edenleri kıyametin vukuunu beyanla Resulullah teli dit ettikçe onlar «Nerede kıyamet, ne zaman olacaktır? Eğer kıyamet varsa vücut bulsun da görelim, olacaksa oluversin.» derler ve «kıyamet varsa olsun da görelim, haklı haksız belli olsun. Bakalım biz mi haklıyız siz mi haklısınız?» demekle kıyameti isti'câl ederlerdi. İşte şu şüphelerini def'için Cenab-ı Hak kıyametin yakın olduğunu sarahaten beyan buyurmuştur. Kazî'nin ve Ebussuud Efend'inin beyanları veçhile kitabiyi ahkâmı sabit olup zevalden mahfuz olduğuna işaret için Cenab-ı Hak kitabı hakla ve kitabın ahkâmından her biri ibadın amellerini ve hukukunu tartmak için birer mizan menzilince olduğuna işaret zımnında kitabı mizanla tavsif buyurmuştur. Buna nazaran mizanla murad; kitabın ahkâmıdır. Çünkü ibâd beyninde müsa-, vât; ahkâm-ı şer'iyeyle hasıl olur. Şu halde ahkâm-ı İlâhiye; herkesin a'mâlinin doğru veya eğri olduğunu tartmak için ortaya konmuş bir terazi menzilindedir. Zira; iyi ve kötü mizan-ı şeriatla hasıl olur. Yahut mizanla murad adalettir. Zira; Cenab-ı Hak adaletle emrini inzal buyurmuştur. Yahut mizanla murad; hakikatte Ölçü ve tartıdır. Çünkü; insanların bütün muamelâtında saymak, ölçmek ve tartmakla muvazene ve musavaat hasıl olduğundan Cenab-ı Hak kitaplarında mizanla emretmiş ve kitapla beraber mizana müteallik emrini inzal buyurmuştur. Binaenaleyh mizan; âlemin- intizamına ve hukukun zıyâ'dan muhafazasına me-dar-ı yegânedir. İnsanın kitaba tebaiyeti ve şeriatla ameli vacip olup kıyamet gelmeden evvel adalete dikkat lâzım olduğuna işaret için kıyametin yakın olduğu beyan olunmuştur.

Şûrâ 42:18

Vâcip Tealâ iman etmiyenlerin hallerini beyandan edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhirete ve âhirette olacaîc suale ve hesaba, sual ve hesap neticesinde görülecek felâketlere iman edenler âhiretten korkarlar. Binaenaleyh; onların daima endişeleri Allah'ın gazabından kurtulmanın çaresini düşünmek, harekât ve sekenâtını, sözünü ve işini Allah'ın inzal buyurduğu kitaba ve o kitabın ahkâmına tevfîk etmektir. Zira; kıyamete imam olunca âhirete bir şey tedarik etmeksizin ansızın kıyametin vücud bulmasından korktuğu için daima tedarik üzere bulunur. Çünkü; yakinen bilir ki kıyamet haktır. Şu halde ey Allah'ın kudret ve kemâline iman eden ehl-i iman! Agâh olun ve uyanık bulunun ki kıyametin vuku bulacağında şüphe edenler doğru yolu bulmaktan gayet uzaktırlar. Çünkü; kıyamete iman etmediklerinden envai kabahatları irtikab'sderler ve belki o çirkin amellerini güzel .addederler. Binaenaleyh; dalâletten çıkamazlar. Âhirete iman etmiyenler, masiyetleri iyi amel itiKadıyle irti-kabettikleri için terk etmek onlara gayet uzak olduğu cihetle ta-rik-ı hakka hidayetleri mümfeni' gibidir. Çünkü- insanlar tutmuş oldukları meslekin hak olduğunu itikat ettiklerinden velev batıl olsun o mesleği terketmeyi kendi haklarında cinayet saydıkları cihetle ondan vazgeçmezler. Bu haller küfr-ü sarîh üzere musırr olanlarda her zaman müşahede olunmaktadır.

Şûrâ 42:19

Vacip Tealâ müminlerin kıyametten korktuklarım ve kâfirlerin dalâlet içinde olduklarını beyandan sonra dünyada umum kullarına lutf edici olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; hudûstan ve noksan alâmetlerden münezzeh olan! Allahü Tealâ'nm kullarına lutf u ihsanı boldur. Zira; kullarının dünyâ ve âhiret saadetlerini beyan eden ve a'mâl-i saliha ve akaid-ij hakka-larını camı kitabını inzal buyurdu ve o kitabın ahkâmiyîe âmil olanlar enva-ı seadet ve meserrete nail ve eltaf-ı İlâhiyeye vasıl olurlar, Allahü Tealâ'nm cümle-i lutf u ihsanından birisi de dilediği kulunu merzuk etmektir. Çünkü; Allah'ın lutfu cümle kullarına şamil olup her kulunu istediği gibi merzuk eder, hatta akılda ve fehm ü idrakte, hayatta ve hayatın idamesinde sebeb-i müstakil olan rızikta cümle kullar müsavidir. Şu kadar ki ihsanın mertebeleri her kul hakkında türlü türlü zuhur eder. Binaenaleyh; rızkı meşiyyetine muallak kıldı. Zira; herkesin yaşayabileceği kadar zarurî lâzım olan rızıkta herkes müsavi ise de o rızkın feyezanında hiç birisi diğerine benzemez. Bazısına az bazısına çok verir. Çünkü; lutf u ihsandır ve Allah'ın herkes hakkında atiyyesi ayrı ayrıdır. Herkesi merzuk edip atiyyesiyle mesrur etmek kuvvet ve kudret üzere terettüb ettiği cihetle Allahü Tealâ bu lutf u ihsana kaadir olduğunu beyan buyurmıiş ve istediğine istediği veçhile lütfetmek, bir mania ve redde uğramamak lâzım olduğundan Allahü Tealâ kendinin azîz ve herkese galip olup atiyyesini red 'edecek bir kimse bulunmadığını beyan etmiştir. Nisâbûrî ve Taberî'nin beyanları veçhile Allahü Tealâ'nm kullarının günahlarına karşı lutf ü ihsanının nihayeti olmadığına işaret için lütfunu beyan, mübaleğa sigasiyle varid olmuştur. Çünkü; lütf-u ilâhînin nihayetini idrakten ukul-ü beşer acizdir. Kullarından her birini hikmetinin iktizası veçhile birer nevi lutf u ihsanla taltif buyurduğuna ve kulların şahısları muhtelif olduğu gibi ih-san-ı İlâhîye nail olmaları dahi muhtelif olduğuna işaret için lut-funu meşiyyetine ta'lîk buyurmuştur ki her kuluna Allahü Tealâ dilediği miktarı verir ziyade vermez.

Şûrâ 42:20

Vacip Tealâ kullarına lütuf sahibi olduğunu beyandan sonra âhirette lutf u İlâhîye mazhar olmak ibadete sa'y ü kabahattan ihtiraz etmekle olacağım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse ameliyle âhiret murad eder, ihlâs üzere âhiret için çalışır, kazanırsa onun amelinde sevabını birden ona kadar ziyade eder, hayrat yollarını ona kolaylaştırır, daha ziyade amel-i salihe muvaffak kılarız, eğer bir kimse ameliyle hemen dünya me-taı murad eder ve bütün amelini dünyaya hasrederse onun için taksim olunan rızık ne ise o miktarı veririz, dünyayı kasdederek işlediği amelden âhirette nasibi yoktur. Zira amelin hükmü; niyetle hasıl ve binaenaleyh; herkes niyetine göre sevaba nail olur. Taberî'de beyan olunduğu veçhile Hars; tohumu yere atmaya denildiği gibi o tohumdan hasıl olan hasılata dahi denir. Bu makamda amel üzere hasıl olacak ecir muraddır. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın ameli üzerine terettüp eden sevap ekin ekmekle hasıl olan hasılata teşbih olunmuştur. Zira hars ile murad; amel üzerine terettüp eden sevaptır. Gerek dünya gerek âhiret her ikisi de çalışmakla, birtakım zahmetle hasıl olacağına işaret için dünya ve âhiret menfeatlerinden hars ile tabir olunmuştur. Zira hars; beyan olunduğu veçhile yere ekilen tohumun hasılatı olduğu cihetle zahmetsiz ve çalışmaksızın meydana gelmez. İşte zahmetle meydana gelen harsa sevabı teşbih etmek sevabın zahmetle husul bulacağına işarettir. Dünya menfeatiyle âhiret menfeati arasında büyük fark olduğuna işaret için âhiret menfeatinin ziyadeleneceği ve dünya menfeati, maksûm ne ise ondan ibaret olacağı beyan olunmuştur. Şu halde menafi-i âhiret daima ziyadeye meyyal olup menafi-i dünya ise noksana meyyal ve âkibet zevale mahkûmdur. Hulâsa; âhirete iman ederek amelini rızaya muvafık olmak suretini aramak ve âhirette sevaba nail olmak maksadiyle edâ eden kimsenin âhirette ziyadesiyle ecre nail olacağı ve ahiretten gaflet ederek amelinin ecrini yalnız dünyaya kasredip hemen dünya için amel eden kimse maksadının bazısı ki ind-i İlâhî'de onun için mak-sum olan rızık neden ibaret ise odur ona nail olup âhiretçe bir ecre nail olmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:21

Vacip Tealâ dünya veya ahiretten herhangisini murad ederse herkesin amelinden murad ettiği şeye nail olacağım beyandan sonra kâfirlerin hakkı kabul etmemesinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhireti unutup bütün sa'yini umur-u dünyaya sarfeden kimseler için lezzet-i uhreviyye yoktur, belki onlar için ins ü cinden şerikleri mi var "ki onları yoldan çıkarır da Allah'ın izin vermediği ve müsaade etmediği bir takım çirkin amelleri onlara meşru mu kıldılar ki Allah'ın müsaade etmediği işleri işlerler ve bu gibi Allah'ın müsaade etmediği kötü anvelleri neden işlerler? Allah'ın izin vermediği şeyleri işlemeye cesaret etmemeleri lâzımdır. Zira; bir şeyi meşru kılmak; Allah'a mahsustur. Çünkü mülk; Allah'ın olduğundan o mülkte tasarruf, hıll ü hürmete, cevaz ve adem-i cevaza dair hüküm vaz'etmek ancak Allah'a aittir. Binaenaleyh; kâfirleri ve mutlaka heva ve heveslerine tabi olan sefihler yoldan çıkaran şeytanlar hiç bir şeyi meşru kılamazlar. Eğer Allah'ın izin vermediği şeyleri nefislerine tabi olarak arzuy-u şeytanî ile işlemeye cesaret edenlerin cezalarının teehhuruna dair kelime-i İlâhiye sebketmemiş olsaydı bu gibi ahkâm vaz'ma cür'et edenlerin cezalarıyla derhal hükmolunur, dünyada cezalarını görürlerdi fakat azaplarının tehirine hükm-ü İlâhî lâhik olduğundan bu dünyada helak olmazlar. Zira; onlardan intikam almak, ehl-i hakla ehİ-i batıl beyinlerini fasletmek, herkesin ameline göre ceza vermek -âhirete tehir olunmuştur ve zalimler için âhirette azab-ı elîm muhakkaktır. Ayette kelimesi Beyzâvî'nin ve Ebus'süud Efendi'nin beyanlan veçhile istifhâvı-ı inkârı ve kâfirleri tevbih ve tekdir manâsını mutazammmdır. Kâfirlerin şerikleri ins ü cinden onları azdıran şeytanlar olduğu gibi onların putları ve mabud ittihaz ettikleri şeylerdir, Zira şeytan; «Şirk et, âhireti inkâr et ve yalnız dünya için amel etmek, helâl olan şeye haram, haram olan şeye helâl demek)) gibi çirkin ef âli onlara tezyin 'edip o gibi amellere sevket-tiğinden ve onlar da meşru gibi bilâ perva işlediklerinden şerikleri Allah'ın izin vermediği şeyleri meşru kıldılar denilmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: Çünkü korkuları gelecek azaba mani olamaz. Binaenaleyh; onlar her ne kadar korkarlarsa da korktukları kor'a basarlar. Yani; hain .olan korkar denildiği gibi bu dünyada gerek çirkir amelleri irtikâbetmekle kendi nefsine gerek sair insanlara zulmeden zalimleri kazandıkları günahlardan şiddetle korkarlar görür sün. Halbuki korkunun ecele faydası olmaz fehvasınca korkular onların azaplarını defedemez ve korku onlara menfeat vermez. Zi ra; geçmişi tedarik etmek zamanı dünyadır âhiret değildir. Çünkü dünyadan geçtikten sonra âhirette tedarik etmek mümkün değildir Kâfirlerin zulümlerini tasrihle âl'eme teşhir için zamir mevzi inde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü zalimin sebkettiği için yerinde dense olabilirdi. Fakat kâfirlerin zulmü tasrih olunmazdı. Korku larınm sebebi kendi kisibleri olduğuna işaret için rain-i ta'liliyy ve sebebiyye varid olmuştur. Zalimlerin korkuları kıyametti olacaksa da kazandıkları günahların vebali onlara lâhik olac muhakkak olduğundan keenne şimdi vaki olmuş gibi denilmiştir ki olmuş bitmiş gibi bir tarzda beyan olun-muştur Vacip Tealâ zalimlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin âhirette nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere

Şûrâ 42:22

buyuruyor. Yani; gol kimseler ki onlar vahdaniyet-i İlâhiyeyi tasdik ve nebilerinin davetine icabetle iman ettiler ve imanlarının muktezası olan a'mâl-i saliha işlediler. Onlar Cennet-i âlânın en yüksek tabakalar ındalar dır. Zira Rabları indinde istedikleri nimetler mevcuttur. İşte şu beyan olunan nimetler; Allah'ın pek büyük fazl u ihsanıdır. Çünkü; ehl-i iman tekâlif-i İlâhîye ve şerai-i sübhani-yeyle nefislerini tehzib ve kalblerini bir takım necasete benziyen günahlardan tathîr edip, vücudlarını haram lokmayla beslemeyip sakındıkları için bu fazl'a nail olmuşlar ve sadâkatla Rablarına ubudiyetlerini ifâ ettiklerinden bu dereceleri bulmuşlardır. Bu âyet-i celile; Cennet'te müminler için hazırlanmış olan derecelerin nihayeti olmadığına delâlet eder. Zira; müminler için Cennet'te her istedikleri verileceği beyan olunmuştur ki insan ne kadar alî ve yüksek bir dereceye nail olsa ondan daha âlâsını istemekten hali kalmaz. Her istediği verilecek olunca derecenin niha-yesi yoktur. Çünkü; ebedî bir müddette ebedî talebler vuku bulur ve Cenab-ı Hak da istediğini verir. İnsanın nail olduğu dereceler çok olduğu gibi büyük olacağına dahi âyette delâlet vardır. Çünkü derecenin büyüklüğünü; azamet-i kibriyâ sıfatıyla muttasıf olan Vacip Tealâ haber verdiği için gayet büyük olmak lâzım gelir. Zira; büyüğün büyük diye haber verdiği şey elbette büyük olur Vacip Tealâ âhirette müminlerin nail olacakları derecelerin büyüklüğünü beyandan sonra o derecelerle Allahü Tealâ kullarını tebşir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu beyan olunan nimetler şol şeylerdir ki o şeylerle Allahü Tealâ vahdaniyetine iman eden ve amel-i salih işliyen kullarını tebşir eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu tebşir olunan nimetlerin aza-met-i şanına ve uluvv-ü mertebelerine işaret için uzak ve yüksek mertebeye işarete vaz'olunan ( elli ) lâfzı varid olmuş ve tebşîr olunan nimetin gayet büyük olduğuna işaret için pek büyük olan Allahü Tealâ'nm tebşir ettiği beyan olunmuştur. Şu tebşire nail olacaklar; mümin olanlar ve imanlarını amel-i salihle tesbit ve takrir edenlerdir.

Şûrâ 42:23

Vacip Tealâ kullarına nimetlerini beyandan sonra o nimetleri tebliğ eden Resulünün tebliğ mukabilinde ücret istemediğini! alenen beyan etmesini emretmek üzere buyuruyor. Yani; sen onlara tarik-ı hidayet ve dalâleti gösterip vahyolunan ahkâmı tebliğ ettikten sonra de ki «Ben ahkâm-ı İlâhiyeyi size tebliğ ettiğime mukabil sizden ücret istemem, illâ ehl-i beytime muhabbetinizi isterim. Çünkü; ehli beytim tevhid üzere yaratıldıklarından her zaman onlardan istifade edersiniz. Binaenaleyh; onlara muhabbetinizi kesmeyin ki dünyevî ve uhrevî fayda göresini Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'*ıin beyanları veçhile Kurbâ ile murad; Hz. Ali, Fatıvıa, Hasan ve Hüseyin (R.A.) Çünkü; bu âyet nazil olduğunda bazı ashab tarafından Resulullah'a bu âyetteki kurbâ lâfzının delâlet ettiği karabetle murad kimler olduğu sual olunduğunda Hz. Ali, Fatıma ve onların nesilleri olduğunu beyan buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: demektir. Bu manâca karabete riayetin umum nas üzerine lâzım olduğuna bû âyet delâlet eder. Bu âyette karabete muhabbet ve riayet eylemelerini istemesi ücret istemek değildir. Zira; cümle müslümânlar üzerine yekdiğerine karşı muhabbet vacip olduğu gibi akraba ve teallukât beyninde karabete riayet dahi vaciptir. Müslümanlar arasında karabete riayet lâzım olunca Resulüllah'ın karabetine daha ziyade riayet lâzım olduğunda şüphe yoktur. Şu halde Resûîüllah'ın karabete muhabbet etmelerini istemesi ahkam-ı şeriyeden bir hükm-ü şer'îyi, tekâlif-i İlâhiye'den bir teklif-i İlâhî'yi beyan etmektir, yoksa tebliğine mükâfaat olarak ücret istemek değildir. Resuiüllah'm akrabasına riayet vacip olduğuna bu âyet delâlet, ettiği gibi bir çok hadisler de delâlet eder. Hatta Resulullah «Ben sise iki sıklet terkediyorum. Birincisi; Kitabullah'-dır ve hidayetiniz ondadır; kitaba sağlam yapışmanız lâzımdır. İkincisi; Ehl-i Beytim'dir, onlara riayet etmelisiniz» buyurmuştur, Ehl-i Beytin; Hz. Ali, Ukayl, Cafer, Abbas ve onların ev-lâd ü iyalleri olduğu ekser kitaplarda rnervîdir. Bu âyette kurbâ ile murad; ibadetle Cenab-ı Hakka ta-karrub murad olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: JBen sizden ücret istemem,'ancak ibadetle Cenab-ı Hakka takarrub etmeye muhabbet etmenizi isterim i demektir. Enbiyâ hazerâtmdan hiç birisi tebliğ mukabilinde ücret istememiştir. Zira; onlara tebliğ vacip olduğundan ibadettir. İbadeti edada ise ücret olmaz, ücret istemek mansıb-i nübüvvete münafi-dir. Binaenaleyh; hiç bir n'ebî tebliğ mukabilinde ücret talebinde bulunmamıştır. Hulâsa; Resulüllah'ın muhabbet ettiği akrabasına samimi ve candan muhabbet etmek vacip ve Resûlullah'a ittiba farz-ı aynol-duğundan Resulüllah'ın muhabbet ettiği kimselere muhabbet etmek de vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ karabete riayetin lüzumunu beyandan sonra riayet edenlerin ecri ziyade olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse Resulüllah'a tebaiyyet ve Ehl-i Beytine muhabbet ederek Allah'a itaat kesbetmiş ise biz onun için sevabında ziyade kılarız. Zira; kullarının cemi esrarına muttali' olan Allahü Tealâ günahkârların günahlarını setredici, ibadet edenlerin sevabını baliğan ma belağ vericidir. Vacip Tealâ hakkında şükrün manâsı; İbadet eden kullarının ibadetlerinin mükâfaatını kat ender kat verir noksan vermez ve envai ihsanla mesrur eder demektir. Çünkü Cenab-ı Hakka ishad olunan şükür; atiyyesini bol vermek manâsında müs-ta'meldir.

Şûrâ 42:24

Vacip Tealâ Resulünün tebliğ mukabilinde kavminden ücret istemediğini ve sevap kesbeden kimseye ziyadesiyle mükâfaatını vereceğini beyandan sonra kâfirlerin Resulüllah'a «iftira ediyor» dediklerini beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; hakkı kabul etmeyip sana ve akrabana riayet etmeyen kâfirler nübüvvet ve risaletini inkâr ederler de «Muhammed (S.A.) nübüvvet davasında yalan olarak Allah'a iftira ve müddeâsını terviç için bir takım âyetler ihdas etti» derlerdi. Eğer böyle derlerse bu sözleri batıldır, daima zevale maruzdur. Zira; eğer onların dedikleri gibi sen Allah'a iftira edecek olsaydın Allahü Tealâ suret-i kafiyede seni men'eder bu iftirayı sana yaptırmazdı. Çünkü; kalbini mühürler ve Kur'an'm manâsı kalbine girmediği gibi elfazmı da lisanın söylemezdi, belki bir harfini bile söylemeye kadir olamazdın. Halbuki Allahü Tealâ seni menetmediği gibi zaman beza-man iktizasına göre âyetleri vahyediyor. Şu halde onların zannettikleri gibi Kur'an senin tarafından icadolunmuş bir erar-i batıl ve iftira değildir. Eğer iftira olmasaydı Allahü Tealâ seni söyletmezdi. Çünkü; Allahü Tealâ'nm âdeti; batılı mahvetmek ve hakkı ispat etmektir. Şu halde nübüvvetini mucizelerle takrir ve peyder pey Kur'an'ı inzalle şeriatini takviye ve esasını tahkim etmek; davanızın sıdkına delil-i kâfidir. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Hulâsa; müşriklerin Resulüllah'a «İftira ediyor» dedikleri ve Allahü Tealâ istemiş olsa Resulünün kalbini mühürleyip söyletmi-yçceği ve eğer Kur'an onların dedikleri gibi iftira ve batıl olsa Allahü Tealâ'nm âdeti batılı imha ve hakkı ispat olduğu, şa halde Kur'an'ı ispat etmesi hak olduğuna delâlet ettiği ve Allahü Tealâ'nm esrar-ı kulûba muttali olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:25

Vacip T-ealâ Kureyş kavminin Resulullah'a vaki olan iftiralarını, iftiraları sebebiyle yaptıkları cinayetlerini ve irtikâb ettikleri günahlarım beyandan sonra bir kimsenin günahı ne kadar büyük olsa tevbesi kabul olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; Allahü Tealâ sıdk-ı hulûsla kullarından sudur edan tevbeyi kabul, büyük ve küçük cümle günahlarını, tevbeleri sebebiyle mahv ü izale eder. Çünkü; kullarının gizli ve zahir işledikleri işlerinin hepsini bilir hiç bir zerresi ilminden hariç olmaz. Her günahtan tevbe etmek abdüzerine vaciptir. Hatta günah işler de tevbeyi tehir ederse ikinci bir günah işlemiş olur. Çünkü; günahtan tevbe alelacele vacip olduğundan her ne zaman tevbe ederse o zaman kabul olunursa da tevbeyi tehiri, vacip olan bir şeyi tehir etmiş olduğu cihetle günahkâr olur. Eğer tevbe ettiği günah Allah'la kendi beyninde bir günah olursa tevbenin kabulünün şartı; üçtür; Birincisi; Tevbe edeceği günahı terket-mek, ikincisi; o günahı işlediğine nedamet etmek, üçüncüsü ; bir daha o günahı istememeyi kastetmekdir. Eğer şu üç şart bulunursa tevbesi kabul olunur, bu üçten biri bulunmazsa tevbesi kabul olunmaz. Eğer tevbe edeceği günah hukuk-u ibâda ait olursa şu üç şarta riayetle beraber dördüncü şartı; hak sahibiyle helâllaşmaktır. Fahri Râzi'nin, Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran (Câbir) (R.A.) m rivayetiyle Hz. Ali, «Tevbenin hulâsası: altı şeydir. Onlarda geçmiş günahlara nedamet eylemek, feraiz-den geçirmiş olduğu şey varsa onu kaza etmek, hukuk-u ibâdı yerli yerince eda etmek, ibadetle nefsini pişirmek, günahın lezzetini nefsine tattırdığı gibi ibadetin zahmetini dahi tattırmak ve her güldüğüne bedel ağlamaktır» buyurmuştur. Mutezile; «tevbeyi kabul etmek Allahü Tealâ üzerine vaciptir» demişlerse de ehl-i sünnet "tevbeyi kabul etmek Allahü Tealâ'nm kullarına fazl u keremidir» demişlerdir. Çünkü bu âyet, tevbenin kabulünün; lütuf kabilinden olduğuna delâlet eder. Ayette tevbeyi kabul ile Vacip Tealâ zatını medhetmiştir. Eğer Mutezüe'nin dediği gibi Allahü Tealâ üzerine kulunun tevbesini kabul vacip olsaydı zatım tevbeyi kabuliyle medih caiz olmazdı. Halbuki medih .buyurmuştur. Şu halde tevbeyi kabul vacip değildir. Zira; Allahü Tealâ üzerine hiç bir şey vacip olmadığına delâil-i akliye ve kafiye vardır. Çünkü; Allah'ın fevkinde bir hakim yok ki o hakim Allahü Tealâ üzerine bir şeyi vacip kılsın. Bu bahis ilm-i kelâmda tamamiyie beyan olunmuştur.

Şûrâ 42:26

Vacip Tealâ tevbeyi kabul ve günahları affedeceğini beyandan sonra ehl-i imanın tevbelerini kabul ile beraber lutf u kereminden ecirlerini ziyade ve tevbe etmiyen kâfirlere şiddetli azap edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; amel-i salihle imanlarını tahkim eden müminler dua ettiklerinde dualarını ve ibadetlerini kabul etmekle icabet buyurur ve fazl u kereminden sevaplarını arttırır. Tevbe etmiyen kâfirler küfre devam üzere öldüklerinden onlara âhirette şiddetli azap vardır. Zira; bunlar küfran-ı nimet ettiklerinden müminlere verilen atiyye bedelinde onlara azap verilecektir

Şûrâ 42:27

Vacip Tealâ müminlerin dualarına icabet edip kâfirlerin küfürlerine mukabil azap edeceğini beyandan sonra kullarının istihkakına göre rızıklarmı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ istedikleri veçhüzere kullarına rızkı dökü-verse arz üzerinde tuğyan ve yer yüzünü ifsad ederlerdi. Çünkü servet; ekseriyet itibariyle kibr ü gurura ve fısk u fücura sebep olduğundan insanlar yekdiğerine karşı galebe sevdasına düşer ve birbirini zararlandırmak kastiyle âlemi intizamından çıkarırlardı. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bir Hadis-i Kud-sî'de Allahü Tealâ «Bazı mümin kulumun imanını, fukaralığı muhafaza ettiğinden onu fakir kılarım, eğer zengin kılsam imanını ifsad eder, bazısının haline ğınâ muvafık olur, eğer onu fakir kılsam -fakirlik onun imanını ifsad eder, bazısının haline sıhhat, bazısının haline hastalık muvafık olduğundan herkesi muvafık olan hâl üzere bulundururum. Zira; aksi surette bulunmak onun hakkında mazarrattır. Çünkü; ben onların hallerini tamamiyle bildiğimden cümlesinin haline göre lütfederim» buyurmuştur. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet: Ashab-ı Suffe hakkında nazil olmuştur. Çünkü (Habab b. Eres) biz bir gün Yehud'dan Benî Kureyza'nm vesair bazı zenginlerin emvalini mülâhaza ederek (biz de zengin olsak da hayrat ü müberrâta sarf etseydik) dedik. Bizim bu sözümüz üzerine bu âyet nazil olmuştur» buyurmuştur. Bazı rivayette badiyenişin olan Araplar hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Araplar ucuzluk nenelerde muharebe ve nehb ü gârâtla yekdiğerine karşı zulm ü teaddi ederlerdi ve kıtlık senelerde tevazu üzere bulunurlar, yekdiğeriyle ülfet ve ünsiyet ederlerdi. Onların hallerini beyan için bu âyetin nazil olduğu mer-vidir. Fakat sebeb-i nüzulün hususî olması manânın umumuna mani olmaz. Binaenaleyh; âyet-i celile umum nasın hallerini bayan etmiştir. Çünkü; âyette ibâd lâfzı abdın cem'i ve zamire muzaftır. Cemi muzafta zahir olan; istiğraka delâlet etmek ve umuma şamil olmaktır. Binaenaleyh; ibâdla murad; Allah'ın cümle kullarıdır. İnsanların rızkı bol olduğu zaman kıtal, kavga ve nizâm çok olduğu herkesin görüp bildiği bir şeydir. Herkesin rızkım haline göre verip bazısını zengin, bazısını fakir kılmak; âlemin intizamına sebeb-i kavidir. Eğer bazısı fakir olup hizmetkâr, bazısı zengin olup yekdiğerinin ihtiyacını defetmemiş olsaydı âlemin intizamına halel gelir, muattal olur, kimse ihtiyacını def'edemez, binaenaleyh; âlem harabolurdu. Ashabı Suffe; zaman-ı seâdette menba-ı ilmü irfan olan Peygamberimizin fem-i seâdetlerinden sudur eden ehâdis-i celüeyi ve âyât-ı beyyinâtı ahzile o mecliste bulunmayan İİmmet-i Muham-med'e neşr ü tamim maksadına binaen Mescid-i Resulüllah'ın sofasında haps~i nefsetmiş olan zevat-ı kirâmdır. Bunlar tahsil-i ilmin gayrı bir şeyle meşgul olmazlar. Ancak muallim-i âlem olan Efendimiz hazretlerinden ahz-ı füyuzat edip aharlarına rivayetle meşgul olurlardı. İşte o zamanda bile ümmetin bir kısmı fünûn ve maarifi muhafaza ve erbabından aldıkları ulûm ve ahkâmı neşr ü talîm için ayrılmışlardı. Elyevm ulum-u şer'iyye hususunu deruhte eden sınıf-ı ulemâ ve talebe zaman-ı seâdette bulunan Ashab-ı Suffe meslekini takip etmektedirler. Bunların vazifeleri pek mühimdir. Zira; hâdim-i şeriattirler. Ve esfâ ki nûr-u nübüvvet uzadıkça o meslekin kadri azalmış ve kıymeti kısalmıştır.

Şûrâ 42:28

Vacip Tealâ insanın ihtiyacının fevkinde rızık verilmiş, olsa kendi hakkında mazarrat olup tuğyanına sebep olacağını beyandan sonra muhtaç oldukları kadar rızık verip mahrum etmediğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah Tealâ kullarının cemi hallerini bilir. Zira; nâs ümidini kesip rahmetinin yağmasından me'yûs olduktan sonra inâyet-i İlâhiyesi zuhur ederek âleme yağmurlarım yağdırır ve âlem-i ulvî olan göklerden âlem-i süflî olan yer yüzüne indirir ve o yağmurlar sebebiyle etraf-ı âleme ve alemde bulunan mahlûkata feyz u bereketini isal eder. Binaenaleyh; yer yüzünde, ovalarda, dağlarda ve meskenlerde sakin olan hayvanât ve hatta yer altında gizli olan madenler ve otların kökleri, hububat ve deryada balıklar o yağmurlardan fayda görürler. Çünkü Allahü Tealâ; cümle âlemin işlerinin velîsidir, zatında ve sıfatında her sena edenlerin senalarına müstehaktır. Zira; cüml'e zerrât-ı cihan kendi rızaları ile lisân-ı hal veya lisan-ı kaal ile Allah'a hamdederler. Çünkü; her fiili memduh olup hiç bir fiilinde asla çirkinlik yoktur. Bir şeyi bitirdikten sonra o şey bulunduğunda ferahın ziyade olduğu gibi Vacip Tealâ rahmeti, kulları ümidini kesip me'yûs olduktan sonra inzal ettiğini beyan buyurdu ki ferahları ziyade olsun ve kadrini bilsinler. Çünkü; ibtilâdan sonra nimetin husulünde sürür elbette ziyade olur, kullar kendi acizlerini ve Rablarınm kudretinde olan azameti iyi düşünürler. Çünkü; bütün dünyada mevcut olan irisanlajr bir araya gelseler bir damlasını semadan yere düşürmek imkânı olmadığını bildikten sonra Allahü Tealâ'nm ihsan etmesi elbette kemal-i kudretine açıktan delâlet eder. Semadan yağmur miktar-ı muayyen üzere nazil olur, asla bir damla ziyade ve noksan olmaz. Hatta bazı rivayette her senenin ve her beldenin yağmuru müsavi olup lâkin bir belde ahalisinin isyanı çoğalınca Vacip Tealâ o beldenin yağmur hissesini başka beldelere sarfeder. Binaenaleyh; isyan rahmetin inkitâma, sebeptir.

Şûrâ 42:29

Vacip Tealâ kullarının rızkına müteallik ahkâmını beyândan sonra ulûhiyetine ve kudret-i kahiresine delâlet eden bazı âyetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani günah; musibetin esbab-ı âdiyesindendir. Zira size isabet eden her musibet sizin kesbetmiş olduğunuz günahlarınızın cezasıdır. Halbuki Allahü Tealâ çoklarını affeder. Eğer günahınıza mu-sîbet verse musibetten halı bir zamanınız olmamak lâzım gelirdi. Şu halde siz yer yüzünde karar etmekle beni aciz kılamazsınız. Binaenaleyh; size isabet edecek musibet elbette isabet eder. Çünkü; isabeti mukadder olan musibetten halâs yoktur ve sizin için Allah'ın gayrı bir dost ve yardımcı olmadı. Şu halde size isabet eden mazarrat ve musibet; ancak sizin kesbettiğiniz günahlarınızın bazısı sebebiyledir. Zira; ekserisini Allahü Tealâ affettiğinden affolunan günahların zararı bu dünyada musibete sebep olmaz. Yahut affolunanlar l<x murad; nâsın çoklarından affolunmaktır. Şu halde bazı insanları bu dünyada günahla muahaze ederse de çoklarını affetmez, isyanlarının cezası âhirete kalır» demektir. Beyzâvfnin beyanına nazaran âyet; mücrimler hakkındadır. Zira; mücrimlerin gayrı âbidlere ve zahidlere isabet eden musibetler terfi-i derecât ve tezyîd-i srevâb ve teksir-i iltifat içindir. Musibetle murad; insanın sevmediği hastalık, ağrı, sızı, kahtu gala, zelzele, saika ve yangın gibi bir takım belâyadır. Bunların ekserisi insanın kendi kesbettiği günahın bazısının şeâmetiyle olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; insan günahtan hâli olamaz. Hatta ibadetinde bile bir çok günah işler. Zira şeraitine bihakkın riayet edemez. Lâkin âhirette azabını azaltmak için Allahü Tealâ bazı kullarını bu dünyada günahının bazıları mukabilinde muahaze eder ki yevm-i kıyamette yükü azalsm. Eğer Allah'ın affı olmasa-da her günahla muahaze edecek olsa günah sahibi derhal helak olur. Çünkü; Allah'a kargı herkesin kusuru sayılmaz ve tükenmez derecededir. İsabet edecek musibete karşı ne kadar tedbir yapılsa-fayda etmez. Zira; insanlar tedbirleriyle Allah'ı aciz kılamazlar, Allah'ın gayrı insanların hiç bir dost ve yardımcıları yoktur. Binaenaleyh; gelecek belâyâya karşı kimse duramaz. Bu âyet-i celilede, kulları tesliye olduğu gibi musibetin definin çaresi de herkesin kusurunu taharri edip tevbe etmesi olduğuna tavsiye vardır."Şu halde insana lâzım olan; daima günahından tevbe etmekle necasete benzeyen günahtan nefsini tathîr etmelidir. Şu tafsilâttan anlaşıldığı ve Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlardan salih olan kimselere gelen musibet bazı vaki olan günahına kefaret olduğu cihetle âhirette o günahın cezasını görmez. Günah oimıyarak gelen musibet âhirette derecesinin yükselmesine sebep olur. Amma facir ve günahkârdan kimselere gelen belâya alel ekser imtihan için gelir. Eğer ibret alır masiyetinden vazgeçerse o belâ onun hakkında nimet olur. Zira; ıslâhına sqbep olmuştur. Eğer ibret almaz da fısk u fücura devam ederse dünyada gördüğü rnusîbet günahına kâfi gelmediğinden mü'min olduğu halde âhirette dahi muazzeb olur. Şu halde dünya ve âhirette rezil ve rüsva olur. Bazı facire istidraç olarak dünyada asla belâ gelmez. Her günahının cezası âhirete kalır. Binaenaleyh dünyada ibtilâ; insanlar için faydadan hali değildir. Resulüllah'm «Belâyânm eşeddi enbiyaya, sonra evfiyaya, sonra onların madununda olanlaradır» buyurduğu Hadis-i şerifi terfi-i derece için mübtelâ olan zevât-ı kiram hazerâtı içindir. Hz. Âişe (R.A.) dan rivayet olunan bir hadiste Resulüllah'm «Mümine bir diken ve dikenin mafevki bir şey isabet etmez, illâ o musibet sebebiyle Allahü Tealâ bir derecesini yükseltir ve bir günahını mahveder» buyurduğu kavl-i şerifi de bu manâyı teyid eder. Hz. Ali (R.A.) «Kur'an'da müminler için en ziyade ümidli olan âyet budur. Zira; Resulüllah bu âyeti ba'delkırâe (Yâ Ali! Bu âyeti size tefsir edeyim mi?) dedikten sonra (Mümine hastalık ve-sair sevmediği bir belâ isabet ederse o belâ onun kesbetmiş olduğu günahının cezasıdır. Allahü Tealâ bir günaha iki ceza vermez. Zira; ekremdir ve Allahü Tealâ dünyada muahaze ettiği cürümle âhi-rette tekrar muaheze etmez.) buyurdu. Şu halde müminlerin dünyada gördükleri musibetler âhirette aynı menfaattir» buyurmuştur. Hulâsa; insana isabet eden musibet kendi günahı sebebiyle isabet ettiği ve günahlarının çoğunu Cenab-ı Hak'km affettiği, musibete karşı gelmek suretiyle insanların yer yüzünde kararları sebebiyle Cenab-ı Hak'kı aciz kılamıyacakları ve insanlar için Allah'ın gayrı o musibete mukabele edebilecek bir dost veyahut musibeti defedecek yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:30

Vacip Tealâ kullarının rızkına müteallik ahkâmını beyândan sonra ulûhiyetine ve kudret-i kahiresine delâlet eden bazı âyetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani günah; musibetin esbab-ı âdiyesindendir. Zira size isabet eden her musibet sizin kesbetmiş olduğunuz günahlarınızın cezasıdır. Halbuki Allahü Tealâ çoklarını affeder. Eğer günahınıza mu-sîbet verse musibetten halı bir zamanınız olmamak lâzım gelirdi. Şu halde siz yer yüzünde karar etmekle beni aciz kılamazsınız. Binaenaleyh; size isabet edecek musibet elbette isabet eder. Çünkü; isabeti mukadder olan musibetten halâs yoktur ve sizin için Allah'ın gayrı bir dost ve yardımcı olmadı. Şu halde size isabet eden mazarrat ve musibet; ancak sizin kesbettiğiniz günahlarınızın bazısı sebebiyledir. Zira; ekserisini Allahü Tealâ affettiğinden affolunan günahların zararı bu dünyada musibete sebep olmaz. Yahut affolunanlar l<x murad; nâsın çoklarından affolunmaktır. Şu halde bazı insanları bu dünyada günahla muahaze ederse de çoklarını affetmez, isyanlarının cezası âhirete kalır» demektir. Beyzâvfnin beyanına nazaran âyet; mücrimler hakkındadır. Zira; mücrimlerin gayrı âbidlere ve zahidlere isabet eden musibetler terfi-i derecât ve tezyîd-i srevâb ve teksir-i iltifat içindir. Musibetle murad; insanın sevmediği hastalık, ağrı, sızı, kahtu gala, zelzele, saika ve yangın gibi bir takım belâyadır. Bunların ekserisi insanın kendi kesbettiği günahın bazısının şeâmetiyle olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; insan günahtan hâli olamaz. Hatta ibadetinde bile bir çok günah işler. Zira şeraitine bihakkın riayet edemez. Lâkin âhirette azabını azaltmak için Allahü Tealâ bazı kullarını bu dünyada günahının bazıları mukabilinde muahaze eder ki yevm-i kıyamette yükü azalsm. Eğer Allah'ın affı olmasa-da her günahla muahaze edecek olsa günah sahibi derhal helak olur. Çünkü; Allah'a kargı herkesin kusuru sayılmaz ve tükenmez derecededir. İsabet edecek musibete karşı ne kadar tedbir yapılsa-fayda etmez. Zira; insanlar tedbirleriyle Allah'ı aciz kılamazlar, Allah'ın gayrı insanların hiç bir dost ve yardımcıları yoktur. Binaenaleyh; gelecek belâyâya karşı kimse duramaz. Bu âyet-i celilede, kulları tesliye olduğu gibi musibetin definin çaresi de herkesin kusurunu taharri edip tevbe etmesi olduğuna tavsiye vardır."Şu halde insana lâzım olan; daima günahından tevbe etmekle necasete benzeyen günahtan nefsini tathîr etmelidir. Şu tafsilâttan anlaşıldığı ve Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlardan salih olan kimselere gelen musibet bazı vaki olan günahına kefaret olduğu cihetle âhirette o günahın cezasını görmez. Günah oimıyarak gelen musibet âhirette derecesinin yükselmesine sebep olur. Amma facir ve günahkârdan kimselere gelen belâya alel ekser imtihan için gelir. Eğer ibret alır masiyetinden vazgeçerse o belâ onun hakkında nimet olur. Zira; ıslâhına sqbep olmuştur. Eğer ibret almaz da fısk u fücura devam ederse dünyada gördüğü rnusîbet günahına kâfi gelmediğinden mü'min olduğu halde âhirette dahi muazzeb olur. Şu halde dünya ve âhirette rezil ve rüsva olur. Bazı facire istidraç olarak dünyada asla belâ gelmez. Her günahının cezası âhirete kalır. Binaenaleyh dünyada ibtilâ; insanlar için faydadan hali değildir. Resulüllah'm «Belâyânm eşeddi enbiyaya, sonra evfiyaya, sonra onların madununda olanlaradır» buyurduğu Hadis-i şerifi terfi-i derece için mübtelâ olan zevât-ı kiram hazerâtı içindir. Hz. Âişe (R.A.) dan rivayet olunan bir hadiste Resulüllah'm «Mümine bir diken ve dikenin mafevki bir şey isabet etmez, illâ o musibet sebebiyle Allahü Tealâ bir derecesini yükseltir ve bir günahını mahveder» buyurduğu kavl-i şerifi de bu manâyı teyid eder. Hz. Ali (R.A.) «Kur'an'da müminler için en ziyade ümidli olan âyet budur. Zira; Resulüllah bu âyeti ba'delkırâe (Yâ Ali! Bu âyeti size tefsir edeyim mi?) dedikten sonra (Mümine hastalık ve-sair sevmediği bir belâ isabet ederse o belâ onun kesbetmiş olduğu günahının cezasıdır. Allahü Tealâ bir günaha iki ceza vermez. Zira; ekremdir ve Allahü Tealâ dünyada muahaze ettiği cürümle âhi-rette tekrar muaheze etmez.) buyurdu. Şu halde müminlerin dünyada gördükleri musibetler âhirette aynı menfaattir» buyurmuştur. Hulâsa; insana isabet eden musibet kendi günahı sebebiyle isabet ettiği ve günahlarının çoğunu Cenab-ı Hak'km affettiği, musibete karşı gelmek suretiyle insanların yer yüzünde kararları sebebiyle Cenab-ı Hak'kı aciz kılamıyacakları ve insanlar için Allah'ın gayrı o musibete mukabele edebilecek bir dost veyahut musibeti defedecek yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:31

Vacip Tealâ kullarının rızkına müteallik ahkâmını beyândan sonra ulûhiyetine ve kudret-i kahiresine delâlet eden bazı âyetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani günah; musibetin esbab-ı âdiyesindendir. Zira size isabet eden her musibet sizin kesbetmiş olduğunuz günahlarınızın cezasıdır. Halbuki Allahü Tealâ çoklarını affeder. Eğer günahınıza mu-sîbet verse musibetten halı bir zamanınız olmamak lâzım gelirdi. Şu halde siz yer yüzünde karar etmekle beni aciz kılamazsınız. Binaenaleyh; size isabet edecek musibet elbette isabet eder. Çünkü; isabeti mukadder olan musibetten halâs yoktur ve sizin için Allah'ın gayrı bir dost ve yardımcı olmadı. Şu halde size isabet eden mazarrat ve musibet; ancak sizin kesbettiğiniz günahlarınızın bazısı sebebiyledir. Zira; ekserisini Allahü Tealâ affettiğinden affolunan günahların zararı bu dünyada musibete sebep olmaz. Yahut affolunanlar l<x murad; nâsın çoklarından affolunmaktır. Şu halde bazı insanları bu dünyada günahla muahaze ederse de çoklarını affetmez, isyanlarının cezası âhirete kalır» demektir. Beyzâvfnin beyanına nazaran âyet; mücrimler hakkındadır. Zira; mücrimlerin gayrı âbidlere ve zahidlere isabet eden musibetler terfi-i derecât ve tezyîd-i srevâb ve teksir-i iltifat içindir. Musibetle murad; insanın sevmediği hastalık, ağrı, sızı, kahtu gala, zelzele, saika ve yangın gibi bir takım belâyadır. Bunların ekserisi insanın kendi kesbettiği günahın bazısının şeâmetiyle olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; insan günahtan hâli olamaz. Hatta ibadetinde bile bir çok günah işler. Zira şeraitine bihakkın riayet edemez. Lâkin âhirette azabını azaltmak için Allahü Tealâ bazı kullarını bu dünyada günahının bazıları mukabilinde muahaze eder ki yevm-i kıyamette yükü azalsm. Eğer Allah'ın affı olmasa-da her günahla muahaze edecek olsa günah sahibi derhal helak olur. Çünkü; Allah'a kargı herkesin kusuru sayılmaz ve tükenmez derecededir. İsabet edecek musibete karşı ne kadar tedbir yapılsa-fayda etmez. Zira; insanlar tedbirleriyle Allah'ı aciz kılamazlar, Allah'ın gayrı insanların hiç bir dost ve yardımcıları yoktur. Binaenaleyh; gelecek belâyâya karşı kimse duramaz. Bu âyet-i celilede, kulları tesliye olduğu gibi musibetin definin çaresi de herkesin kusurunu taharri edip tevbe etmesi olduğuna tavsiye vardır."Şu halde insana lâzım olan; daima günahından tevbe etmekle necasete benzeyen günahtan nefsini tathîr etmelidir. Şu tafsilâttan anlaşıldığı ve Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlardan salih olan kimselere gelen musibet bazı vaki olan günahına kefaret olduğu cihetle âhirette o günahın cezasını görmez. Günah oimıyarak gelen musibet âhirette derecesinin yükselmesine sebep olur. Amma facir ve günahkârdan kimselere gelen belâya alel ekser imtihan için gelir. Eğer ibret alır masiyetinden vazgeçerse o belâ onun hakkında nimet olur. Zira; ıslâhına sqbep olmuştur. Eğer ibret almaz da fısk u fücura devam ederse dünyada gördüğü rnusîbet günahına kâfi gelmediğinden mü'min olduğu halde âhirette dahi muazzeb olur. Şu halde dünya ve âhirette rezil ve rüsva olur. Bazı facire istidraç olarak dünyada asla belâ gelmez. Her günahının cezası âhirete kalır. Binaenaleyh dünyada ibtilâ; insanlar için faydadan hali değildir. Resulüllah'm «Belâyânm eşeddi enbiyaya, sonra evfiyaya, sonra onların madununda olanlaradır» buyurduğu Hadis-i şerifi terfi-i derece için mübtelâ olan zevât-ı kiram hazerâtı içindir. Hz. Âişe (R.A.) dan rivayet olunan bir hadiste Resulüllah'm «Mümine bir diken ve dikenin mafevki bir şey isabet etmez, illâ o musibet sebebiyle Allahü Tealâ bir derecesini yükseltir ve bir günahını mahveder» buyurduğu kavl-i şerifi de bu manâyı teyid eder. Hz. Ali (R.A.) «Kur'an'da müminler için en ziyade ümidli olan âyet budur. Zira; Resulüllah bu âyeti ba'delkırâe (Yâ Ali! Bu âyeti size tefsir edeyim mi?) dedikten sonra (Mümine hastalık ve-sair sevmediği bir belâ isabet ederse o belâ onun kesbetmiş olduğu günahının cezasıdır. Allahü Tealâ bir günaha iki ceza vermez. Zira; ekremdir ve Allahü Tealâ dünyada muahaze ettiği cürümle âhi-rette tekrar muaheze etmez.) buyurdu. Şu halde müminlerin dünyada gördükleri musibetler âhirette aynı menfaattir» buyurmuştur. Hulâsa; insana isabet eden musibet kendi günahı sebebiyle isabet ettiği ve günahlarının çoğunu Cenab-ı Hak'km affettiği, musibete karşı gelmek suretiyle insanların yer yüzünde kararları sebebiyle Cenab-ı Hak'kı aciz kılamıyacakları ve insanlar için Allah'ın gayrı o musibete mukabele edebilecek bir dost veyahut musibeti defedecek yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:32

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ isterse gemileri mutedil rüzgârla yürütür, isterse rüzgârı durdurmakla gemileri durdurur, isterse o gemilere binen kimselerin buhl ü hasetleri, kibr ü gururları, hukuk-u nâsa tecavüzle zulm ü taaddîleri ve sair ahlâk-ı mezmumeleri gibi kes-bettikleri masiyetler sebebiyle o gemileri ve içinde olan kimseleri suya gark etmekle ihlâk eder ve bununla beraber bir çok günahlarını affeder. Binaenaleyh; günahlarının her ferdi ile muahaze etmez.

Şûrâ 42:33

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ isterse gemileri mutedil rüzgârla yürütür, isterse rüzgârı durdurmakla gemileri durdurur, isterse o gemilere binen kimselerin buhl ü hasetleri, kibr ü gururları, hukuk-u nâsa tecavüzle zulm ü taaddîleri ve sair ahlâk-ı mezmumeleri gibi kes-bettikleri masiyetler sebebiyle o gemileri ve içinde olan kimseleri suya gark etmekle ihlâk eder ve bununla beraber bir çok günahlarını affeder. Binaenaleyh; günahlarının her ferdi ile muahaze etmez.

Şûrâ 42:34

demektir. Deryada uzun boylu seyr ü "sefer edenlerin şiddetli fırtınaya tutulup kurtulmak ümidini kestikten sonra fırtına durup helakten kurtulduklarına dair bir çok vakayı bu manâya şahiddir. d'en alınarak manasınadır. Yani «isterse Allahü Tealâ o gemileri ve içinde bulunanları ihlâkeder» demektir. Bu âyette insanın her halinde gerek nimette, gerek mihnette marifet~i İlâhiyeye delâlet eden alâmetleri tefekkürden gaflet etmemesi lâzım olduğuna tenbih vardır. Hulâsa; deryadaki gemilerde üç halin cari olduğu ve o üç halden birincisi; mutedil rüzgârla gideceği canibe geminin kolaylık ve sükûnetle yürüyüp yol alması bir nimet olup o nimete şükrün lüzumu, İkincisi; rüzgârın durmasiyle geminin deryada yol almayıp durması, Üçüncüsü; şiddetli rüzgârlarla geminin ve içinde bulunanların helak olması ve bu iki belâ ki geminin durması veya helak olması insanların günahları sebebiyle olduğu ve günahlarından derhal tevbe etmekle kusurlarının affını Cenab-ı Hak'tan istirhamla helakten kurtulmanın çaresini düşünmeleri lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:35

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra âyât-ı İlâhiyede mücadele edenlerin hallerini ve bu dünyada kullarına vermiş olduğu şeylerin meta-ı dünyadan ibaret olup her zaman zevale maruz ve ibadetin ecri bakî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ onların günahları sebebiyle gemilerini imtihan için durdurur yahut helak etmek suretiyle intikamını alır, kudreti İlâhiyeye delâlet eden âyetlerde ve Kur'an'da hased ve inadlarmdan naşi müeadele ve inkâr eden kimseler kendileri için kahr-ı İlâhî'mizden kurtuluş olmadığını bilirler. O asiler âzab-ı İlâhîden kurtulmak çaresi olmadığını bilince ziynet-i dünyadan her ne ki size verildi ise bakası olmayan dünyanın metaldir. Binaenaleyh; Ömrünüz oldukça intifa edersiniz. Ömrünüz ise azıcık bir müddet olduğundan intifamız da azdır. Çünkü; akıbet ölüm sebebiyle kemal-i hasret ve nedametle o meta-ı dünyayı terkeder gidersiniz. Amma Allahü Tealâ indinde olan amelinizin sevabı dünya metamdan hayırlıdır. Zira; safî, kederden salim, bakî, zevalden halî ve afattan masundur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyette su üzerinde geminin üç hali beyan olunduğu gibi bu âyette dahi dünya yüzünde insanın gemiye benzer üç hali olduğuna işaret olunmuştur : Birincisi; mutedil rüzgârla geminin varacağı yere vardığı gibi insanın arızadan salim amel-i salihle matlubuna vasıl olmasıdır. İkincisi; rüzgârın durmasıyla geminin matlubuna vasıl olamayıp su üzerinde sallanıp durduğu gibi insanın da delâilden istidlal edemeyerek matlubuna yol bulamayıp tereddüt içinde hayran olup kalmasıdır. Üçüncüsü; şiddetli rüzgâr sebebiyle gark olan geminin helak olduğu gibi insanın bir takım, itikâdât-ı batıla ile helak olup husran-ı ebedîye dûçâr olmasıdır. Hulâsa; dünyanın hasis ve zevale maruz olduğu, ahiretin ise inkırazdan salim ve zevalden masun bulunduğu ve insan için âhi-reti bırakmamak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:36

Vacip Tealâ dünyanın ve ahiretin ahvalini beyandan sonra ahiretin dereceleri ve mertebeleri kimler için olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhiret hayırlıdır fakat herkes için değildir, belki şu âyette beyan olunan mezâyây-ı aliyeyi camı olan kimseler için hayırlıdır. Gerçi ubudiyet noktasında sebatın bir çok şartları varsa da mühim olanlarından dokuzunu Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyanla derecât-ı âhirete vasıl olmanın şartlarının cümlesi bu dokuzda dahil olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ahiretin hayırlı olması için insana birinci mertebede iman lâzımdır. Binaenaleyh; ehl-i iman için âhiret, dünyadan hayırlıdır. Zira; imanı olmayan kinişe Allah'ı bilmediği için Allah'ın lutfundan mahrum ve niam-ı Ilâhiyeye nail olamadığından mahzundur. Amma müminler Allah'ı bilip azametini takdir ve ubudiyette zilleti bilerek Rabbısına rabt-ı kalbettiğinden abd-i mümin için âhiret hayırlıdır. Ahiretin hayırlı olmasına ikinci sebep; Müminlerin Cenab-ı Hakka itimat ederek cümle umurunu O'na tefviz edip Allah'tan başkasından bir şey beklememesidir. Zira; her şeyin halikı ve cümle zîruhun râzıkı olduğu cihetle her şeyi ondan beklemek ve esbabına teşebbüsle iktifa etmek vazife-i ubudiyettendir. Ahiretin hayırlı olmasına üçüncü sebep; küçük ve büyük günahlardan sakınmaktır. Yani Allah'ın nehyettiği bilûmum günahlardan ihtiraz etmek insan için ahiret derecelerine nail olmaya vesiledir. Büyük günahlar la murad;-ukubet ica-beden katil, zina, sirkat ve saire gibi günahlardır, Fevahişle murad; kavlen ve fiilen herkesin çirkin gördüğü şeyler, vesair küçük günahlar ki musirran işlenirse büyük günah olmaya müsteid olanlardır. Ahiretin hayırlı olmasına sebep olan evsaf-ı mgmduhadan dördüncüsü ; bir kimsenin kusuruna binaen vaki olan gazabını yutmakla kusur eden kimsenin kusurunu setretmektir. Zira; bir kimsenin vaki olan kusuruna karşı intikamla muamele caizse de affetmek daha evlâ olduğundan kusuru affetmek derecât-ı Cennete vasıl olmaya sebep olmuştur. Ahiretin hayırlı olmasına vesileden beşincisi; Rab-larımn rızasını tahsil için enbiyâ-yı izam hazarâtının davetlerine icabet'etmeleridir. Çünkü; tekâlif-i İlâhiyeyi kabule dair olan daveti kabulde ve kaza-yı Ilâhiyeye rızada asla tereddüt etmezler ve emr-i îlâhîye tamam iyle inkiyâd ederler. Kendileri için ahiret hayırlı olan müminlerin altıncı sıfatları; beş vakit namazı vaktinde edâ ederek bir günde beş defa haliklarına teveccüh-ü tamla teveccüh edip ubudiyetlerini itiraf ile vazife-i ubudiyetlerinde sebat ve imanlarını takviye etmektir. Âhirvetin hayırlı olmasına sebep olan yedinci sıfatları; Zuhur eden bir hâdisede birbirleriyle o hâdise hakkında meşveret etmektir. Çünkü; beynel'ibâd cereyan eden muamelâtta ve âlemde zuhur eden havadiste akt-ı içtimâ ederek müdavele-i efkârla bir karar vermekte ve yekdiğerinin reyine müracatla işin hakikatini meydana koymakta suhulet vardır. Ehl-i îmanın ve yekdiğerleriyle ülfet ve ünsiyetleri sebebiyle savap bir karara iktiran etmek dahi memul-ü kavidir, bu vesileyle istibdad dahi aradan kalkar, hiç bir kimsenin diğerine karşı itirazı ve bir diyeceği kalmadığından ittifak-ı kulûb hasıl olur. Resulüllah'm bir emrin zuhurunda ashabıyla istişare âdetleri olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle istişareyi sena buyurmuştur. Binaenaleyh; zuhur eden bir vakada müminlerin istişareleri Sünnet-i Resûlullah'dır. Şu halde istişarelerinde sevap da vardır. İstişareye rağbet etmiyerek kendi reyi ile amel eden kimselerin ekseriyetle tuttukları işlerde zarar göirdük-::) leri herkesçe teslim olunmuş bir hakikattir. Âhiret kendileri için hayırlı olan müminlerin sekizinci sıfatları; Allah'ın onlara vermiş olduğu rızıktan bazısını-J muhtaç olanlara infak etmekle ebnâ-yı cinslerine muavenet etmektir. Kendileri için ahiret hayırlı olanların dokuzuncu sıfatları; bigayn hakkın kendilerine zulmeden kimselerden lüzumu kadar ahz-ı intikam etmektir. Çünkü; o müminlerin düşmanlarından bir takım süfehâ kendilerine haksız olarak hücum ettiklerinde kendilerini mertebe-i acizde bırakarak onların zulüm-.-leri altında ezilmek ve nefislerini zulme karşı hakir ve zelil kılmay; âr ve ayıp bildiklerinden böyle bir zalim tarafından kendilerine! zulüm vaki olduğunda o zâlimden haklarını almaya sa'yederler| Fakat ahz-ı intikama tasaddî etmeksizin affetmek evlâ ise de gör-j müş olduğu zulüm miktarı intikam almak dahi caiz olduğuna âyet-Ö celile delâlet eder. Lâkin ahz-ı intikamda hakkından ziyadeye te-| cavüz ederse bu tecavüzü de ayrıca bir zulüm olduğundan mazlumş zümresinden iken bu tecavüzü sebebiyle zalimler zümresine dahili ve kendisi de aynı hükme ve muameleye müstehak olur. Kur'an'da ve ehâdis-i nebeviyede ahz-ı intikamın cevazına de-l lâlet eden âyetlerle affın rnemduh olduğuna delâlet eden âyetler^ ve hadisler arasında tenakuz yoktur. Zira af; iki kısımdır: birincisi ; affetmek fitneyi teskine ve caninin cinayeti terkin^ sebep olur. İşte memduh olan aflar bu kabil olan ^flardır^ affın memduh olduğuna dair olan âyet ve hadislerde bu manâca affa mahmuldür. Affm ikicinci kısmı; fitneyi tezyide ve caninin cinayetini arttırmasına sebep olan aftır. Bu manâca af caiz değildir. İşte ahz-ı intikama delâlet eden deliller bu manâya mahmuldür. Yani afta mahzur görüldüğünde ahz-ı intikam etmelidir. Hulâsa; âhirette hayra nail olmak ve seadete ermekle rahat etmek istiyen kimse için iman-ı kâmil sahibi olmak ve Rabbısma tevekkül-ü tâm üzere bulunmak, büyük ve küçük günahlardan ha-zer, mümin biraderinden vaki olan kusuru setir, tekâlif-i İlâhiyeye icabet ve salâvât-ı mefruzayı edâ etmek, dünya ve ahiret işlerine meşveretle başlamak ve merzuk olduğu rızıktan bir miktarını muhtaç olanlara infak eylemek, zalimlerin zulümlerini kaldırmaya çalışmak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:37

Vacip Tealâ dünyanın ve ahiretin ahvalini beyandan sonra ahiretin dereceleri ve mertebeleri kimler için olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhiret hayırlıdır fakat herkes için değildir, belki şu âyette beyan olunan mezâyây-ı aliyeyi camı olan kimseler için hayırlıdır. Gerçi ubudiyet noktasında sebatın bir çok şartları varsa da mühim olanlarından dokuzunu Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyanla derecât-ı âhirete vasıl olmanın şartlarının cümlesi bu dokuzda dahil olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ahiretin hayırlı olması için insana birinci mertebede iman lâzımdır. Binaenaleyh; ehl-i iman için âhiret, dünyadan hayırlıdır. Zira; imanı olmayan kinişe Allah'ı bilmediği için Allah'ın lutfundan mahrum ve niam-ı Ilâhiyeye nail olamadığından mahzundur. Amma müminler Allah'ı bilip azametini takdir ve ubudiyette zilleti bilerek Rabbısına rabt-ı kalbettiğinden abd-i mümin için âhiret hayırlıdır. Ahiretin hayırlı olmasına ikinci sebep; Müminlerin Cenab-ı Hakka itimat ederek cümle umurunu O'na tefviz edip Allah'tan başkasından bir şey beklememesidir. Zira; her şeyin halikı ve cümle zîruhun râzıkı olduğu cihetle her şeyi ondan beklemek ve esbabına teşebbüsle iktifa etmek vazife-i ubudiyettendir. Ahiretin hayırlı olmasına üçüncü sebep; küçük ve büyük günahlardan sakınmaktır. Yani Allah'ın nehyettiği bilûmum günahlardan ihtiraz etmek insan için ahiret derecelerine nail olmaya vesiledir. Büyük günahlar la murad;-ukubet ica-beden katil, zina, sirkat ve saire gibi günahlardır, Fevahişle murad; kavlen ve fiilen herkesin çirkin gördüğü şeyler, vesair küçük günahlar ki musirran işlenirse büyük günah olmaya müsteid olanlardır. Ahiretin hayırlı olmasına sebep olan evsaf-ı mgmduhadan dördüncüsü ; bir kimsenin kusuruna binaen vaki olan gazabını yutmakla kusur eden kimsenin kusurunu setretmektir. Zira; bir kimsenin vaki olan kusuruna karşı intikamla muamele caizse de affetmek daha evlâ olduğundan kusuru affetmek derecât-ı Cennete vasıl olmaya sebep olmuştur. Ahiretin hayırlı olmasına vesileden beşincisi; Rab-larımn rızasını tahsil için enbiyâ-yı izam hazarâtının davetlerine icabet'etmeleridir. Çünkü; tekâlif-i İlâhiyeyi kabule dair olan daveti kabulde ve kaza-yı Ilâhiyeye rızada asla tereddüt etmezler ve emr-i îlâhîye tamam iyle inkiyâd ederler. Kendileri için ahiret hayırlı olan müminlerin altıncı sıfatları; beş vakit namazı vaktinde edâ ederek bir günde beş defa haliklarına teveccüh-ü tamla teveccüh edip ubudiyetlerini itiraf ile vazife-i ubudiyetlerinde sebat ve imanlarını takviye etmektir. Âhirvetin hayırlı olmasına sebep olan yedinci sıfatları; Zuhur eden bir hâdisede birbirleriyle o hâdise hakkında meşveret etmektir. Çünkü; beynel'ibâd cereyan eden muamelâtta ve âlemde zuhur eden havadiste akt-ı içtimâ ederek müdavele-i efkârla bir karar vermekte ve yekdiğerinin reyine müracatla işin hakikatini meydana koymakta suhulet vardır. Ehl-i îmanın ve yekdiğerleriyle ülfet ve ünsiyetleri sebebiyle savap bir karara iktiran etmek dahi memul-ü kavidir, bu vesileyle istibdad dahi aradan kalkar, hiç bir kimsenin diğerine karşı itirazı ve bir diyeceği kalmadığından ittifak-ı kulûb hasıl olur. Resulüllah'm bir emrin zuhurunda ashabıyla istişare âdetleri olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle istişareyi sena buyurmuştur. Binaenaleyh; zuhur eden bir vakada müminlerin istişareleri Sünnet-i Resûlullah'dır. Şu halde istişarelerinde sevap da vardır. İstişareye rağbet etmiyerek kendi reyi ile amel eden kimselerin ekseriyetle tuttukları işlerde zarar göirdük-::) leri herkesçe teslim olunmuş bir hakikattir. Âhiret kendileri için hayırlı olan müminlerin sekizinci sıfatları; Allah'ın onlara vermiş olduğu rızıktan bazısını-J muhtaç olanlara infak etmekle ebnâ-yı cinslerine muavenet etmektir. Kendileri için ahiret hayırlı olanların dokuzuncu sıfatları; bigayn hakkın kendilerine zulmeden kimselerden lüzumu kadar ahz-ı intikam etmektir. Çünkü; o müminlerin düşmanlarından bir takım süfehâ kendilerine haksız olarak hücum ettiklerinde kendilerini mertebe-i acizde bırakarak onların zulüm-.-leri altında ezilmek ve nefislerini zulme karşı hakir ve zelil kılmay; âr ve ayıp bildiklerinden böyle bir zalim tarafından kendilerine! zulüm vaki olduğunda o zâlimden haklarını almaya sa'yederler| Fakat ahz-ı intikama tasaddî etmeksizin affetmek evlâ ise de gör-j müş olduğu zulüm miktarı intikam almak dahi caiz olduğuna âyet-Ö celile delâlet eder. Lâkin ahz-ı intikamda hakkından ziyadeye te-| cavüz ederse bu tecavüzü de ayrıca bir zulüm olduğundan mazlumş zümresinden iken bu tecavüzü sebebiyle zalimler zümresine dahili ve kendisi de aynı hükme ve muameleye müstehak olur. Kur'an'da ve ehâdis-i nebeviyede ahz-ı intikamın cevazına de-l lâlet eden âyetlerle affın rnemduh olduğuna delâlet eden âyetler^ ve hadisler arasında tenakuz yoktur. Zira af; iki kısımdır: birincisi ; affetmek fitneyi teskine ve caninin cinayeti terkin^ sebep olur. İşte memduh olan aflar bu kabil olan ^flardır^ affın memduh olduğuna dair olan âyet ve hadislerde bu manâca affa mahmuldür. Affm ikicinci kısmı; fitneyi tezyide ve caninin cinayetini arttırmasına sebep olan aftır. Bu manâca af caiz değildir. İşte ahz-ı intikama delâlet eden deliller bu manâya mahmuldür. Yani afta mahzur görüldüğünde ahz-ı intikam etmelidir. Hulâsa; âhirette hayra nail olmak ve seadete ermekle rahat etmek istiyen kimse için iman-ı kâmil sahibi olmak ve Rabbısma tevekkül-ü tâm üzere bulunmak, büyük ve küçük günahlardan ha-zer, mümin biraderinden vaki olan kusuru setir, tekâlif-i İlâhiyeye icabet ve salâvât-ı mefruzayı edâ etmek, dünya ve ahiret işlerine meşveretle başlamak ve merzuk olduğu rızıktan bir miktarını muhtaç olanlara infak eylemek, zalimlerin zulümlerini kaldırmaya çalışmak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:38

Vacip Tealâ dünyanın ve ahiretin ahvalini beyandan sonra ahiretin dereceleri ve mertebeleri kimler için olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhiret hayırlıdır fakat herkes için değildir, belki şu âyette beyan olunan mezâyây-ı aliyeyi camı olan kimseler için hayırlıdır. Gerçi ubudiyet noktasında sebatın bir çok şartları varsa da mühim olanlarından dokuzunu Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyanla derecât-ı âhirete vasıl olmanın şartlarının cümlesi bu dokuzda dahil olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ahiretin hayırlı olması için insana birinci mertebede iman lâzımdır. Binaenaleyh; ehl-i iman için âhiret, dünyadan hayırlıdır. Zira; imanı olmayan kinişe Allah'ı bilmediği için Allah'ın lutfundan mahrum ve niam-ı Ilâhiyeye nail olamadığından mahzundur. Amma müminler Allah'ı bilip azametini takdir ve ubudiyette zilleti bilerek Rabbısına rabt-ı kalbettiğinden abd-i mümin için âhiret hayırlıdır. Ahiretin hayırlı olmasına ikinci sebep; Müminlerin Cenab-ı Hakka itimat ederek cümle umurunu O'na tefviz edip Allah'tan başkasından bir şey beklememesidir. Zira; her şeyin halikı ve cümle zîruhun râzıkı olduğu cihetle her şeyi ondan beklemek ve esbabına teşebbüsle iktifa etmek vazife-i ubudiyettendir. Ahiretin hayırlı olmasına üçüncü sebep; küçük ve büyük günahlardan sakınmaktır. Yani Allah'ın nehyettiği bilûmum günahlardan ihtiraz etmek insan için ahiret derecelerine nail olmaya vesiledir. Büyük günahlar la murad;-ukubet ica-beden katil, zina, sirkat ve saire gibi günahlardır, Fevahişle murad; kavlen ve fiilen herkesin çirkin gördüğü şeyler, vesair küçük günahlar ki musirran işlenirse büyük günah olmaya müsteid olanlardır. Ahiretin hayırlı olmasına sebep olan evsaf-ı mgmduhadan dördüncüsü ; bir kimsenin kusuruna binaen vaki olan gazabını yutmakla kusur eden kimsenin kusurunu setretmektir. Zira; bir kimsenin vaki olan kusuruna karşı intikamla muamele caizse de affetmek daha evlâ olduğundan kusuru affetmek derecât-ı Cennete vasıl olmaya sebep olmuştur. Ahiretin hayırlı olmasına vesileden beşincisi; Rab-larımn rızasını tahsil için enbiyâ-yı izam hazarâtının davetlerine icabet'etmeleridir. Çünkü; tekâlif-i İlâhiyeyi kabule dair olan daveti kabulde ve kaza-yı Ilâhiyeye rızada asla tereddüt etmezler ve emr-i îlâhîye tamam iyle inkiyâd ederler. Kendileri için ahiret hayırlı olan müminlerin altıncı sıfatları; beş vakit namazı vaktinde edâ ederek bir günde beş defa haliklarına teveccüh-ü tamla teveccüh edip ubudiyetlerini itiraf ile vazife-i ubudiyetlerinde sebat ve imanlarını takviye etmektir. Âhirvetin hayırlı olmasına sebep olan yedinci sıfatları; Zuhur eden bir hâdisede birbirleriyle o hâdise hakkında meşveret etmektir. Çünkü; beynel'ibâd cereyan eden muamelâtta ve âlemde zuhur eden havadiste akt-ı içtimâ ederek müdavele-i efkârla bir karar vermekte ve yekdiğerinin reyine müracatla işin hakikatini meydana koymakta suhulet vardır. Ehl-i îmanın ve yekdiğerleriyle ülfet ve ünsiyetleri sebebiyle savap bir karara iktiran etmek dahi memul-ü kavidir, bu vesileyle istibdad dahi aradan kalkar, hiç bir kimsenin diğerine karşı itirazı ve bir diyeceği kalmadığından ittifak-ı kulûb hasıl olur. Resulüllah'm bir emrin zuhurunda ashabıyla istişare âdetleri olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle istişareyi sena buyurmuştur. Binaenaleyh; zuhur eden bir vakada müminlerin istişareleri Sünnet-i Resûlullah'dır. Şu halde istişarelerinde sevap da vardır. İstişareye rağbet etmiyerek kendi reyi ile amel eden kimselerin ekseriyetle tuttukları işlerde zarar göirdük-::) leri herkesçe teslim olunmuş bir hakikattir. Âhiret kendileri için hayırlı olan müminlerin sekizinci sıfatları; Allah'ın onlara vermiş olduğu rızıktan bazısını-J muhtaç olanlara infak etmekle ebnâ-yı cinslerine muavenet etmektir. Kendileri için ahiret hayırlı olanların dokuzuncu sıfatları; bigayn hakkın kendilerine zulmeden kimselerden lüzumu kadar ahz-ı intikam etmektir. Çünkü; o müminlerin düşmanlarından bir takım süfehâ kendilerine haksız olarak hücum ettiklerinde kendilerini mertebe-i acizde bırakarak onların zulüm-.-leri altında ezilmek ve nefislerini zulme karşı hakir ve zelil kılmay; âr ve ayıp bildiklerinden böyle bir zalim tarafından kendilerine! zulüm vaki olduğunda o zâlimden haklarını almaya sa'yederler| Fakat ahz-ı intikama tasaddî etmeksizin affetmek evlâ ise de gör-j müş olduğu zulüm miktarı intikam almak dahi caiz olduğuna âyet-Ö celile delâlet eder. Lâkin ahz-ı intikamda hakkından ziyadeye te-| cavüz ederse bu tecavüzü de ayrıca bir zulüm olduğundan mazlumş zümresinden iken bu tecavüzü sebebiyle zalimler zümresine dahili ve kendisi de aynı hükme ve muameleye müstehak olur. Kur'an'da ve ehâdis-i nebeviyede ahz-ı intikamın cevazına de-l lâlet eden âyetlerle affın rnemduh olduğuna delâlet eden âyetler^ ve hadisler arasında tenakuz yoktur. Zira af; iki kısımdır: birincisi ; affetmek fitneyi teskine ve caninin cinayeti terkin^ sebep olur. İşte memduh olan aflar bu kabil olan ^flardır^ affın memduh olduğuna dair olan âyet ve hadislerde bu manâca affa mahmuldür. Affm ikicinci kısmı; fitneyi tezyide ve caninin cinayetini arttırmasına sebep olan aftır. Bu manâca af caiz değildir. İşte ahz-ı intikama delâlet eden deliller bu manâya mahmuldür. Yani afta mahzur görüldüğünde ahz-ı intikam etmelidir. Hulâsa; âhirette hayra nail olmak ve seadete ermekle rahat etmek istiyen kimse için iman-ı kâmil sahibi olmak ve Rabbısma tevekkül-ü tâm üzere bulunmak, büyük ve küçük günahlardan ha-zer, mümin biraderinden vaki olan kusuru setir, tekâlif-i İlâhiyeye icabet ve salâvât-ı mefruzayı edâ etmek, dünya ve ahiret işlerine meşveretle başlamak ve merzuk olduğu rızıktan bir miktarını muhtaç olanlara infak eylemek, zalimlerin zulümlerini kaldırmaya çalışmak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:39

Vacip Tealâ dünyanın ve ahiretin ahvalini beyandan sonra ahiretin dereceleri ve mertebeleri kimler için olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhiret hayırlıdır fakat herkes için değildir, belki şu âyette beyan olunan mezâyây-ı aliyeyi camı olan kimseler için hayırlıdır. Gerçi ubudiyet noktasında sebatın bir çok şartları varsa da mühim olanlarından dokuzunu Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyanla derecât-ı âhirete vasıl olmanın şartlarının cümlesi bu dokuzda dahil olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ahiretin hayırlı olması için insana birinci mertebede iman lâzımdır. Binaenaleyh; ehl-i iman için âhiret, dünyadan hayırlıdır. Zira; imanı olmayan kinişe Allah'ı bilmediği için Allah'ın lutfundan mahrum ve niam-ı Ilâhiyeye nail olamadığından mahzundur. Amma müminler Allah'ı bilip azametini takdir ve ubudiyette zilleti bilerek Rabbısına rabt-ı kalbettiğinden abd-i mümin için âhiret hayırlıdır. Ahiretin hayırlı olmasına ikinci sebep; Müminlerin Cenab-ı Hakka itimat ederek cümle umurunu O'na tefviz edip Allah'tan başkasından bir şey beklememesidir. Zira; her şeyin halikı ve cümle zîruhun râzıkı olduğu cihetle her şeyi ondan beklemek ve esbabına teşebbüsle iktifa etmek vazife-i ubudiyettendir. Ahiretin hayırlı olmasına üçüncü sebep; küçük ve büyük günahlardan sakınmaktır. Yani Allah'ın nehyettiği bilûmum günahlardan ihtiraz etmek insan için ahiret derecelerine nail olmaya vesiledir. Büyük günahlar la murad;-ukubet ica-beden katil, zina, sirkat ve saire gibi günahlardır, Fevahişle murad; kavlen ve fiilen herkesin çirkin gördüğü şeyler, vesair küçük günahlar ki musirran işlenirse büyük günah olmaya müsteid olanlardır. Ahiretin hayırlı olmasına sebep olan evsaf-ı mgmduhadan dördüncüsü ; bir kimsenin kusuruna binaen vaki olan gazabını yutmakla kusur eden kimsenin kusurunu setretmektir. Zira; bir kimsenin vaki olan kusuruna karşı intikamla muamele caizse de affetmek daha evlâ olduğundan kusuru affetmek derecât-ı Cennete vasıl olmaya sebep olmuştur. Ahiretin hayırlı olmasına vesileden beşincisi; Rab-larımn rızasını tahsil için enbiyâ-yı izam hazarâtının davetlerine icabet'etmeleridir. Çünkü; tekâlif-i İlâhiyeyi kabule dair olan daveti kabulde ve kaza-yı Ilâhiyeye rızada asla tereddüt etmezler ve emr-i îlâhîye tamam iyle inkiyâd ederler. Kendileri için ahiret hayırlı olan müminlerin altıncı sıfatları; beş vakit namazı vaktinde edâ ederek bir günde beş defa haliklarına teveccüh-ü tamla teveccüh edip ubudiyetlerini itiraf ile vazife-i ubudiyetlerinde sebat ve imanlarını takviye etmektir. Âhirvetin hayırlı olmasına sebep olan yedinci sıfatları; Zuhur eden bir hâdisede birbirleriyle o hâdise hakkında meşveret etmektir. Çünkü; beynel'ibâd cereyan eden muamelâtta ve âlemde zuhur eden havadiste akt-ı içtimâ ederek müdavele-i efkârla bir karar vermekte ve yekdiğerinin reyine müracatla işin hakikatini meydana koymakta suhulet vardır. Ehl-i îmanın ve yekdiğerleriyle ülfet ve ünsiyetleri sebebiyle savap bir karara iktiran etmek dahi memul-ü kavidir, bu vesileyle istibdad dahi aradan kalkar, hiç bir kimsenin diğerine karşı itirazı ve bir diyeceği kalmadığından ittifak-ı kulûb hasıl olur. Resulüllah'm bir emrin zuhurunda ashabıyla istişare âdetleri olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle istişareyi sena buyurmuştur. Binaenaleyh; zuhur eden bir vakada müminlerin istişareleri Sünnet-i Resûlullah'dır. Şu halde istişarelerinde sevap da vardır. İstişareye rağbet etmiyerek kendi reyi ile amel eden kimselerin ekseriyetle tuttukları işlerde zarar göirdük-::) leri herkesçe teslim olunmuş bir hakikattir. Âhiret kendileri için hayırlı olan müminlerin sekizinci sıfatları; Allah'ın onlara vermiş olduğu rızıktan bazısını-J muhtaç olanlara infak etmekle ebnâ-yı cinslerine muavenet etmektir. Kendileri için ahiret hayırlı olanların dokuzuncu sıfatları; bigayn hakkın kendilerine zulmeden kimselerden lüzumu kadar ahz-ı intikam etmektir. Çünkü; o müminlerin düşmanlarından bir takım süfehâ kendilerine haksız olarak hücum ettiklerinde kendilerini mertebe-i acizde bırakarak onların zulüm-.-leri altında ezilmek ve nefislerini zulme karşı hakir ve zelil kılmay; âr ve ayıp bildiklerinden böyle bir zalim tarafından kendilerine! zulüm vaki olduğunda o zâlimden haklarını almaya sa'yederler| Fakat ahz-ı intikama tasaddî etmeksizin affetmek evlâ ise de gör-j müş olduğu zulüm miktarı intikam almak dahi caiz olduğuna âyet-Ö celile delâlet eder. Lâkin ahz-ı intikamda hakkından ziyadeye te-| cavüz ederse bu tecavüzü de ayrıca bir zulüm olduğundan mazlumş zümresinden iken bu tecavüzü sebebiyle zalimler zümresine dahili ve kendisi de aynı hükme ve muameleye müstehak olur. Kur'an'da ve ehâdis-i nebeviyede ahz-ı intikamın cevazına de-l lâlet eden âyetlerle affın rnemduh olduğuna delâlet eden âyetler^ ve hadisler arasında tenakuz yoktur. Zira af; iki kısımdır: birincisi ; affetmek fitneyi teskine ve caninin cinayeti terkin^ sebep olur. İşte memduh olan aflar bu kabil olan ^flardır^ affın memduh olduğuna dair olan âyet ve hadislerde bu manâca affa mahmuldür. Affm ikicinci kısmı; fitneyi tezyide ve caninin cinayetini arttırmasına sebep olan aftır. Bu manâca af caiz değildir. İşte ahz-ı intikama delâlet eden deliller bu manâya mahmuldür. Yani afta mahzur görüldüğünde ahz-ı intikam etmelidir. Hulâsa; âhirette hayra nail olmak ve seadete ermekle rahat etmek istiyen kimse için iman-ı kâmil sahibi olmak ve Rabbısma tevekkül-ü tâm üzere bulunmak, büyük ve küçük günahlardan ha-zer, mümin biraderinden vaki olan kusuru setir, tekâlif-i İlâhiyeye icabet ve salâvât-ı mefruzayı edâ etmek, dünya ve ahiret işlerine meşveretle başlamak ve merzuk olduğu rızıktan bir miktarını muhtaç olanlara infak eylemek, zalimlerin zulümlerini kaldırmaya çalışmak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:40

Vacip Tealâ zalimden intikam almak caiz olduğunu beyandan sonra intikamın miktarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimseye diğeri tarafından vaki olan kusurun miktarı ne ise o kusura karşı intikam almak istediğinde vaki olan kusurun miktarı ile mukabele etmek caizdir ziyadesi zulümdür. Allahü Tealâ zalimleri sevmez. Meselâ bir kimse diğerine bir kerre vurmuşsa bir kerre, iki kerre vurmuş İse iki kerre vurmak caizdir, eğer ikiye mukabil üç vurursa ikisi ikiye mukabil caiz olup üçüncüsü zulümdür, sair hususâtta da hal böyledir. Çünkü düşmandan intikam almak; düşmanın yapmış olduğu cinayete karşı bir cezadır. Ceza ise cinayete göre olur fazlası zulümdür, eğer noksan olursa mazlum zalimden intikamını almış olmaz. Çünkü adalet; cezanın cinayete müsavi olmasında olduğundan Vacip Tealâ bu âyette mukabelenin misliyle caiz olup ziyadesi caiz olmadığını beyan etmiştir. Fahri Râzi, Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bir kimseye ibtidâen vaki olan bir günaha karşı mukabilinde yapılan ceza günah değilse de o cezayı görecek kimseye nazaran bir seyyie olduğu cihetle günah mukabilinde yapılan cezaya dahi seyyie denmiştir. Yahut zalim tarafından evvel vukubulan seyyieye karşı olduğundan her ne kadar ikinci yapılan seyyie değilse de evvelki seyyie sebebiyle husule geldiğinden buna da seyyie denmiştir. Yahut ikinci yapılan ahz-ı intikam olduğu cihetle meşru ise de esas itibariyle seyyie olduğundan seyyie denmiştir. Çünkü mukabilinde seyyie olmasa ikinci de evvelki gibi zulmolur caiz olmazdı. Şu halde esas itibariyle ikincinin evvelkinden farkı yoktur. Lâkin iptidâ-en bigayrı hakkın vaki olan bir kusura mukabele olduğundan meşru kılınmıştır ki günah olmadığı gibi hakkını istifa olup zulüm de olmadığından mukabilinde ceza da yoktur. Yahut ahz-ı intikam caizse de vacip ve mergub olmadığından terki daha evlâ olduğuna işaret için seyyie olmadığı halde seyyie denmiştir. Hatta bir kimse hasmından vaki olan kusuru affeder, hasmiyle kendi beynini ıslâh ederse ecri Allah'ın lutf u keremine müfevvazdır. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette bunların sevaplarını Allahü Tealâ bizzat kendi lutf u kereminden ihsan edecektir. Çünkü ahz-ı intikam; ruhsat-ı şer'iyeyle sabit cevaz kabilinden olduğu cihetle affetmek azimettir. Bu âyet-i celile; ilmi fıkhın ukubat bahsine esastır. Binaenaleyh; kısasta vesair cinayetlerde müsavatın vacip olması bu ve bunun emsali âyetlerden ve hadislerden istinbât olunmuştur. Seyyieye seyyieyle mukabelenin cevazı; mukabele meşru olan yerlerde olur. Amma kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile mukabele caiz olmayan yerlerde mukabele ederse aynı cezaya müstehak olur. Meselâ kazif eden yani «Sen zanîsin» diyen kimseye eğer aynı sözüyle mukabele ederse evvelkine hadd-i kazif lâzım geldiği gibi mukabele eden kimseye dahi aynı hadd-i kazif lâzım gelir, Kezalik zinaya zina ile mukabele caiz değildir, kâfir lâfzı ile söğene aynı kâfir lafzıyla mukabele olunmaz. Hulâsa; herkesin kendi için hasmı tarafından vaki olan kusuru affetmek evlâ, affederse sevabı Allah'a ait ve affın sevabını Allahü Tealâ'nın vereceğini sarahaten beyan etmek affa teşvik olduğu ve "eğer affetmezse misliyle mukabele caiz olup ziyadesi zulmol-duğu ve zulmeden zalimleri Allahü Tealâ'nın sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:41

Vacip Tealâ müsavat üzere intikam almak caiz olduğunu beyandan sonra ahz.-ı intikam eden kimseye intikamını aldığından dolayı ukubet lâzım gelmediğini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; kendi hakkını aldığından dolayı bir kimse mes'ûl olmaz ve zalimden hakkını alan kimse diğeri tarafından itâb olunmaz. Zira; kendine zulmolunduğundan dolayı hakkını alan kimse için hakkını almak ruhsat-ı şer'iyeyle sabit olduğundan şeriatın ruhsat verdiği şeyi şeriat dairesinde işleyen kimseye diğeri tarafından müdahale caiz olamaz ve zalimden aynı hakkını istifa eden kimseye ceza ve ukubet olmaz, emval kabilinden ise aldığı hakkını ödemesiyle emrolunamaz. Zira; şeriatin cevazı zımana münafîdir, hakkını almak mubah olduğundan . mubah olan bir şeyi işleyen kimse azaba müstehak olmaz.

Şûrâ 42:42

Vacip Tealâ mazlumun zalimden hakkını istifa etmesinden mesul olmayacağını beyandan soma mesuliyet ancak zulümle yer yüzünü ifsad edenlere ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. . . Yani; işlediği işten dolayı mesuliyet ve muahaza, şol kimseler üzerinedir ki onlar doğrudan doğruya nasa zulüm ve nasın hukukunu pâymâl eder ve bigayrı hakkın nasın malını elinden almak isterler ve cebren alırlar ve zulm ü udvân, bağıy ve tuğyanla yer yüzünü ifsad ve âlemin intizamına halel vermekle herkesi rahatsız ederler. İşte onlar için âhirette azab-ı elîm vardır. Azaba yol; ibtidâ nasa zulümle başlayan kimselere mahsus olduğuna işaret için hasra delâlet eden lâfzı ve bunların azaplarına müsebbib olan zulüm ve yer yüzünü ifsâd etmeleri olduğuna işaret için lâfzı ism-i işaret olarak varid olmuştur. Çünkü; ism-i işaretler zat-r maassrfata delâlet ettiklerinden lâfzı zalimlerin hem şahıslarına hem de âdetleri olan zulüm sıfatlarına delâlet edip hüküm de azab olunca azabın illeti zulüm ve fesâd olduğuna delâlet eder.

Şûrâ 42:43

Vacip Tealâ zalimlerden intikam almak caiz olduğunu ve zalimlerin azaba dûçâr olacaklarını beyandan sonra zalimin zulmüne sabırla affetmek mazlum için daha efdal olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse hasmından ah;;-ı intikam cihetini iltizam etmi-yerek vuku bulan hatayâyı afla Allah'a tefviz-ı umur edip sabretmesi insan için kasdı lâzım ve nefsine vacip kılacağı umurların ehem ve elzem olanlarmdandır. Fakat bundan evvel beyan olunduğu veçhile kusuru affetmenin caiz olması zalimin zulmünü ziya-delendirmesine sebep olmamak şarttır. Eğer affetmek zulmünü tezyide sebep olursa affetmekten intikamını almak daha iyidir. Affetmenin intikam almaktan evlâ olduğuna işaret için Vacip Tealâ sabrı ve affı bu âyette üç cihetle tekîd buyurmuştur : Birincisi; hükmü ifade cümle-i ismiyeyle varid olmuştur ki afvin kuvvetine işarettir. İkincisi; edât-ı te'kidden Üçüncüsü; da bulunan lam-ı te'kîdle varid olmuştur. Bunların cümlesi hükümde tekid ifade ettiğinden Ce-nab-ı Hak affın ahz-ı intikamdan daha kuvvetli olduğuna işaret buyurmuştur. Eğer ahz-ı intikam ederse bu dünyada ödeştiği için âhirette davası kalmaz. Çünkü; bir hak iki kerre istifa olunmaz. Eğer affederse sevabı Allah'a ait olduğu bundan evvelki âyetlerde beyan olunmuştu. Binaenaleyh; affettiği şey için de âhirette davası kalmaz. Şu kadar ki zalim, affeden kimse tarafından mes'ûl olmazsa da Allahü Tealâ'ya karşı bigayrı hakkın zulmettiğinden ve Allah'ın men'ettiği bir şeyi işlediğinden mes'ûl olur ve eğer mazlum olan kimse aczinden dolayı ahz-ı intikam edemez ve af da etmezse zalim âhirette Allah'ın nehiy ve hurmet-i kafiyeyle haram ettiği şeyi istediğinden dolayı mesul olduğu gibi mazluma karşı dahi mesul olur. Çünkü; hukukuna tecavüz ettiğinden o hukukun cezasını görecektir. Şu halde helâl olunmadık zulmün suali âhirette ikidir : Biri Allah'a diğeri mazluma karşıdır. Hulâsa; mazlumun zulme karsı vazifesinde ahzı intikam mu-rad ederse müsavata riayetin vacip olduğu ve ahzı intikamda men-feat hemen dünyaca bir teşeffi-i sadırdan ibaret olup o da fanı ve serîüzzevâl olduğundan ehemmiyeti olmayıp intikamı terkle affın sevabı âhirette olacağı cihetle ba.kî ve zevalden masun bulunduğundan affın evlâ olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cüm-lesindendir. Vacip Tealâ zalimle mazlumun bazı ahvallerini beyandan sonra zalimleri Allah'ın idlâl ettiğini ve onları Allah'ın azabından kurtaracak bir dostları olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor Çünkü; Allah'ın ihanet edip zelîl kıldığı'bir şahsı hiç bir kimse aziz kılamaz. Binaenaleyh; Allah'ın zelîl kıldığı kimse ilelebed zelil olur.

Şûrâ 42:44

Vacip Tealâ zalimleri ıdlâl ettiğini beyandan sonra o zalimlerin Cehennem azabını gördüklerinde dünyaya avdete yol arayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Rasûl-ü Mükerrem! Dünyada enva-ı rüsvalığı ve zulm ü u&vânı irtikab eden zalimleri Rabbın Tealâ âhirete reddedip onlar da âhirette duçar oldukları azabı müşahade edince sen görürsün ki o zalimler kendilerinin azablarını gördüklerinde onlar «dünyaya ric'ate bir daha yol var mıdır? Keşke dünyaya bir daha dönmek mümkün olsa da biz de dünyaya avdet etsek ve bu azab-larm defi için biraz çare arasak» derler. Çünkü; azabın dehşetinden hasıl olan ızdırapla ne yapacaklarını şaşırırlar ve şaşkınlık eseri olarak bu sözleri söylerler. Zalimlerin gördükleri azab devam ettikçe ara sıra bu sözleri söylemekten halî kalmıyacaklarına işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla ve azap görecekleri muhakkak olduğuna işaret için ru'yete delâlet eden raev lâfzı, mazi sigasıyla varid olmuştur. Hulâsa; dünyada heva ve hevesiyle ifna-yi ömredip tedarikât-ı uhreviyede bulunmayanlar ve gayrın hukukuna tecavüzle zulmedenler âhirette azabı görünce dünyaya bir daha rücu'la te-dârikâtta bulunmak isteyecekleri velâkin âhirete gidenlerin bu dünyaya ricatları mümkün olmadığından bunun faydası olmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Yani; ehl-i nâr Cehennem'e sevkolunup ateşe atılmak üzere hazırlandıklarında gayet hakîr ve perişan bir halde ey Rasul-ü Muazzam! Sen görürsün ki onlar kemal-i endişe ve korkularından gözlerini açıp bakmaya vakitleri olmadığından göz kapakîarmı kıpir-datmaksızm gözlerinin uçlarıyla gizli bir surette Cehennem ateşine bakarlar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların pek ziyade korktukları şeylere gayet gizli ve göz ucuyla bakmaları âdetleridir. Meselâ dar ağacına asılmak için getirilen bir adam korkusundan ipe ve ağaca bakmak istemez ve bakamaz ise de gizlice göz ucuyla bakmaktan yine hali kalamaz. Kezâlik kılıçla kısas olunacak bir kimsenin kılıca bakmasında dahi hal böyledir. İşte ehl-i Cehennem, Cehennem'e geldiklerinde girmeden evvel Cehennem'! görünce korkularından Cehennem tarafına bakmaya mecalleri olmadığından bakamazlar velâkin gizlice göz ucuyla bakmaktan da hali kal-mıyacaklarmı Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Kâfirlerin âhirette a'mâ olacaklarına dair âyetle bu âyet beyninde tenakuz yoktur. Zira; bu âyette beyan olunan gizlice nazarları ibtidâî hallerini beyandır, âmâ olacaklarına dair âyet ise Cehennem'e girdikten sonraki hallerini beyandır veyahut bu âyet bir kavmin halini, âmâ olacaklarını beyan eden âyet de diğer bir kavmin halini beyan eder. Şu halde evvelki tevcihe nazaran görmeleriyle görmemelerinin zamanları muhteliftir, ikinci tevcihe nazaran görecekler bir kavim, görmiyecekler de diğer bir kavim olduğu cihetle mevzuları:muhteliftir. Binaenaleyh; tenakuzun şartı olmadığından tenakuz ' yoktur.

Şûrâ 42:45

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'e kemal-i zillet, havf ve endişeyle gireceklerini beyandan sonra buna mukabil müminlerin ferahlarını ve bu ferah üzerine söyliyecekleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. İşte müminler böyle demekle ferahlarını izhâr ederler. Yani; arsa-i kübrâda kâfirlerin perişan hallerini gören ehl-i îman derler ki «Muhakkak zarar şol kimseler ki onlar zulm ü dalâletle kendi nefislerini, iğfal ve idlâl etmekle de evlâd ü iyallerini, etbâ ve a'vanlarını yevm-i kıyamette zarara uğratanlardır. Agâh olun ki zalimle^ zulümleri sebebiyle ebedi azap içinde bulunacaklardır». Hüsran; sermayeden kaybedip zarar etmektir. Daire-i şeriattan çıkıp sermaye-i asliyeleri olan ömürlerini heva ve heveslerine ve şehevat-ı nefsiyeîerine sarfla âhiret menfeatinden mahrum olanlara âyette «zarar ettiler» denilmiştir ki kendileri için sermaye-i aslolan ömürlerini hevaya sarfla heba edenler elbette zarardîde olurlar.

Şûrâ 42:46

Vacip Tealâ zalimlerin ebedi azab içinde olduklarını beyandan sonra onlara bir yardımcı olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler küfür ve zulümlerinden dolayı Cehennem'e girdiklerinde onların Allah'ın gayrı bir dostları yoktur ki yardım edip azabtan kurtarsın. Şu halde onlara asla yardım eder bir kimse yoktur. Zira; Allahü Tealâ onları idlâl etmiştir. Bir kimse ki Allahü Tealâ idlal ederse onun için dünyada hidayete ve âhirette azabtan kurtulmaya yol yoktur. Çünkü; su-u ihtiyarı ve dalâleti irtikabı sebebiyle kabr-ı ilâhîye mazhar olduklarından azaptan kurtulmaya çare bulunmaz.

Şûrâ 42:47

Vacip Tealâ müminlerin ve kafirlerin hallerini beyandan sonra maksad-ı aslîyi emir ve tavsiye 'etmek üzere buyuruyor. Zira; her şey meydana çıkar ve cümle a'mâliniz defterinizde yazılı elinize verilir. Yani; ey mükellef olan kimseler! Sizi enva-ı terbiyeyle terbiye edip akıl vesair azanızı halketmekle teklife mahal kılan Rabbmızm resulleri ve kitapları vasıtasiyle davetine icabet edin, âhiret tedarikinin çaresine bakın şol bir gün gelmezden evvel ki o günde ta-raf-ı İlâhî'den size gelen azabı reddetmek mümkün olamaz. Zira; hükm-ü İlâhî vaki olduktan sonra onun tebdil ve tağyiri mümkün değildir ve o günde azab-ı lİâhî'den kurtulmak sizin için mümkün olmıyacağı ve saklanacak bir mahal olamıyacağı gibi günahlarınızı inkârla size yardım edecek bir kimse de bulunmaz ve sizin de amellerinizi inkâra mecaliniz, olamaz. Şu halde o gün gelmeden evvel amellerinizi ıslah ve şer'a tevfik etmekle azaptan halâsın çaresini düşünün. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile reddi mümkün olmayan g ü nle murad; herkesin vefatı günüdür. Çünkü; mevt yakasına yapışıp ölümle Allah'ın emri gelince o günde sair evâmire imtisal ve nevâhîden içtinâb imkânı olamadığından mevt günü gelmeden evvel emr-i İlâhî'ye icabet lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü ölüm gelince reddi mümkün olmadığı gibi bir dakika olsun firarla tehiri dahi mümkün değildir. Yahud reddi mümkün olmayan g ü nle murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü kıyametin hiç bir kimse tarafından reddi mümkün olmadığı gibi Allahü Tealâ da reddetmez. Zira; hükm-ü İlâhî tağyir kabul etmez. Ve o günde Allah'ın himayesinden başka sığınacak bir mahal de yoktur ve herkesin kötü amelini inkâr edecek bir kimse de yok ki onun inkârı sebebiyle azaptan kurtulsun. Yahut «o günde sizin için amalinizi inkâr mümkün değildir. Zira azalarınız ve azalarınıza mevdu olan kuvânız işlediğiniz günahlarınıza şehadet edeceklerinden inkâr fayda vermez» demektir. Çünkü; Lâfz-ı âyette «Sizin için bir inker edici» yok dernek «inkârı fayda verici bir kimse yok» demektir. Hulâsa; insanlar için amellerini inkâra ve firara mecal olmadık ve reddi mümkün olamıyacak bir gün gelmeksizin Öyle bir gün için tedarikâtın o günde olamıyacağı ve herkesin başının çaresine bakması lâzım olduğu cihetle dünyada Allah'ın emrine hemen imtisal etmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ yevmi kıyamet gelmeksizin Resulü vasıtasiyle vaki olan davete icabetin vacip olduğunu beyandan sonra davete icabetten i'raz ederlerse Resûl'ünün üzerine bir şey terettüp etmeyip ancak zararı icabet etmiyenler üzerine olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Nebiyy-i Muazzam! Sen vaaz u nasihatta ve tebliğ-i ahkâmda devam et. Eğer kabul ederlerse kendileri matlublarina kavuşurlar. Sen vazife-i tebliğde devam edince eğer onlar senin vazıru dinlemezler, nasihatini kabul etmezler, davetine icabetten imtina ederlerse biz seni onlar üzerine kefil ve her hususlarına bekçi göndermedik, onlar da ihtiyar-ı cüz'ileri kendi 'ellerinde olduğu cihetle senin mazarrat ve menfeatlerini beyan etmekliğin kâfidir. Zira; kabul ederlerse menfeati, etmezlerse zararı onlara aittir. Binaenaleyh senin üzerine vacip olan; ahkâm-ı diniyyeyi tebliğ etmektir. Şu halde kabulden i'raz ederlerse sen mahzun olma.

Şûrâ 42:48

Vacip Tealâ Resûl'ünün davetine icabetten i'raz ederlerse Re-sulüllah için bir mazarrat olmadığını beyandan sonra davete icabetten i'razlarmm sebebini ve batıl mezhebi irtikâb etmelerinin illetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz cins-i insana lutf u keremimizden dünya nimetlerini bol verip tattırdığımızda insan gayet mesrur olur. Zira dünyaca servet ü sâmâna, seâdete, cah ü mansıba, evlâd ü emvale ve sair nimetlere nail olduğunda sevinmek insanlar için tabii bir haldir, eğer insanlara kendi kesb-i yedleri olan günahları sebebiyle sevmedikleri bir beliyye gelirse nail oldukları bütün nimetleri inkâr ederler. Zira insan; nimeti inkâra mail, nisyanı galib, her zaman ferahı sever, menfeatini caliptir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyanın nimeti, seadeti, fevz ü felahı ne kadar büyük ve çok olsa âhiret nimetine nisbetle denizden bir damla mesabesinde olduğuna işaret için Vacip Tealâ'nm dünya nimetini beyanda cüz'iyâta delâlet eden izâka lâfzı varid olmuştur. Çünkü izâka; tatmak manasınadır. Tadmak ise azıcık bir şeyle hasıl olur. Şu halde «âhiret nimetlerine nisbetle dünya nimetleri tachmlık» demektir. Lâkin âhirete itikadı zayıf olan kimse bu azıcık nimete nail olunca mesrur olur, ferahından ne yapacağını şaşırır, kibir, gurur, ucüb ve riya her tarafını ihata eder ve zanneder ki bütün nimetlere nail olunca her maksada vasıl olmuş ve her türlü muradına ermiş ve hiç bir şeye ihtiyacı kalmamıştır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile her insanın dünyada is-tihkaklı, istihkaksız nimet-i İlâhiye'ye nail olacağı muhakkak olduğuna işaret için tahkika delâlet eden lâfzı ve ilel ü emraz ve fakr u ihtiyaç gibi afâtm isabeti nadirâttan olduğuna işaret için vukuuda nedrete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çünkü; insanın nail olduğu nimetlere karşı âfât azdır ve nimetin vukuu kat'î, âfetin isabeti meşkûk olduğundan şekke delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Bu âyet; insanların ekserisinin halini beyan etmiştir. Zira; mümin-i kâmil olanlar nimete ve belâya sabreder ve beliyye geldiğinde nimeti inkâr etmez, her ikisi, müsavi olur. Hulâsa; insan azıcık nimete nail olduğunda kemal-i sürurla memnun ve kendi günahı sebebiyle bir musibet isabet ederse mahzun olduğu ve zira; insanın nimeti şiddetle inkâr edici bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Şûrâ 42:49

Vacip Tealâ insanın azıcık nimete mağrur olduğunu beyandan sonra dünya nimetinin asla değeri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. a k % y m ; kısır yani çocuk doğmaz ve doğurmaz demektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; dünya nimetine insanın mağrur olmamasına tenbih için varid olmuştur. Çünkü; mülkün küllisi Allah'ın olup insan her şeye malik olsa onun haliki Allahü Tealâ olunca insanın elinde bulunan ariyettir feraha değmez. Çünkü; hepsi Allah'ındır, o nimeti veren de Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; insanın gururuna mahal yoktur, belki o nimet insana şükretsin için verilmiştir, yoksa tekebbür etsin için verilmemiştir. Kız evlâdı oğlan evlâdına nisbetle ğamnâk olduğundan Vacip Tealâ evvelen kız evlâdı ve saniyen oğlan evlâdı i'tâ ettiğini beyan buyurdu ki gamdan feraha ve kederden sürura intikalin daha lezzetli olduğuna işaret olsun şükrünü ve ibadetini ziyade 'etsin, her ikisini verdiği kimse de oğlan evlâdının şerefine işaret için zükûru takdim buyurmuştur. İnsanlardan bazısına yalnız kız, bazısına yalnız oğlan, bazısına oğlan ve kız karışık vermesi, bazısını da hepsinden mahrum etmesi fail-i muhtarın ihtiyarıyla olup tabiatın, yıldızların ve göklerin tesiriyle olmadığına delâlet eder ve hepsini kendi halkedip dilediğini istediği kuluna verdiğini beyan etnvek; nutfenin ve karı kocada olan hususatın dahi asla tesiri olmadığına delâlet eder.

Şûrâ 42:50

Vacip Tealâ insanın azıcık nimete mağrur olduğunu beyandan sonra dünya nimetinin asla değeri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. a k % y m ; kısır yani çocuk doğmaz ve doğurmaz demektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; dünya nimetine insanın mağrur olmamasına tenbih için varid olmuştur. Çünkü; mülkün küllisi Allah'ın olup insan her şeye malik olsa onun haliki Allahü Tealâ olunca insanın elinde bulunan ariyettir feraha değmez. Çünkü; hepsi Allah'ındır, o nimeti veren de Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; insanın gururuna mahal yoktur, belki o nimet insana şükretsin için verilmiştir, yoksa tekebbür etsin için verilmemiştir. Kız evlâdı oğlan evlâdına nisbetle ğamnâk olduğundan Vacip Tealâ evvelen kız evlâdı ve saniyen oğlan evlâdı i'tâ ettiğini beyan buyurdu ki gamdan feraha ve kederden sürura intikalin daha lezzetli olduğuna işaret olsun şükrünü ve ibadetini ziyade 'etsin, her ikisini verdiği kimse de oğlan evlâdının şerefine işaret için zükûru takdim buyurmuştur. İnsanlardan bazısına yalnız kız, bazısına yalnız oğlan, bazısına oğlan ve kız karışık vermesi, bazısını da hepsinden mahrum etmesi fail-i muhtarın ihtiyarıyla olup tabiatın, yıldızların ve göklerin tesiriyle olmadığına delâlet eder ve hepsini kendi halkedip dilediğini istediği kuluna verdiğini beyan etnvek; nutfenin ve karı kocada olan hususatın dahi asla tesiri olmadığına delâlet eder.

Şûrâ 42:51

Vacip Tealâ kemal-i ilim ve kudretini beyandan sonra kudreti kahiresine delâlet eden vahyin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; cins-i beşerin kuvvet ve kudretinde ve vüs' u tâkatında tahammül olmadığından gözleriyle Allah'ı görmek suretiyle konuşması sahih olamaz. Zira; uluhiyetle ubudiyet beyninde münasebet yoktur. Binaenaleyh; hiç bir vecihle abidle Rab beyninde tekellüm cereyan edemez ancak ilham, vahy veya verâ-yı perdeden yani beşer, Vacibül Vücud'u görmeksizin bir sada-yı hatif işitmekle, yahut bir meleği sefîr gönderip Allah'ın izniyle dilediğim vahy edip tebliğ etmek suretiyle tekellüm eder. Zira; Allahü Tealâ âlîdir. Kud-ret-i beşer doğrudan doğruya tekellümden acizdir, her fiilinde bir çok hikmetler vardır. Binaenaleyh; bazı kerre vahyile tekellüm eder. Çünkü hikmete muvafık olan odur, bazı kerre de hikmetine muvafık olan perde arkasından tekellüm etmektir, bazan da hikmetine muvafık olan melek vasıtasiyle tekellüm olduğundan melek vasıtasıyle tekellüm eder. Fırak-ı dâlleden Mutezile âhirette insanların Vacip Tealâ'yı görmesi mümkün olmadığım bu âyetle istidlal etmişlerse de bu âyet dünyaya mahsus olup âhiret bu hususta dünyaya kıyas kabul etmediğinden şu istidlalleri merduddür. Zira; Âhirette Vacip Te-alâ'y1- görmek caiz olduğuna delâlet eden âyetler âhirete mahsustur. Görülmesi caiz olmadığına delâlet eden âyetler de dünyaya mahsustur. Binaenaleyh; âyetler beyninde münafaat yoktur. Şu halde bu âyetin manâsı; … demektir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hakkın beşerle tekellümü; üç suretledir: Birincisi; melek vast-tasiyle enbiya-yı izam hazerâtına gelen emr-i ilâhiye ve nehy-i süb-hanîye dair tebligat-ı İlâhiyedir. Enbiya-yı izam hazerâtına gelen vahyin cümlesinde o vahyin taraf-ı İlâhî'den olduğunu o nebi ya ilm-i zarurî ile yahut mucize-i saireyle bilir. Hatta ibtidâen vahiy geldiğinde Resulüllah'm Cibril-i Emîn'den mucize istediği de mer-vidir. İkincisi; ilham suretiyle olur: Hz. Musa'nın validesine Friavun'un şerrinden saklamak için Musa (A.S.) ı bir sandık derununa koyup denize bırakmasını ilham buyurduğu gibi. Yahut uyku halinde rüya suretiyle vahyolur: Hz. İbrahim'e oğlunu kurban etmesini rüyada emrettiği gibi. Üçüncüsü; Doğrudan doğruya bilâ vasıta Vacip Tealâ'dan emir ve nehiy telâkki etmesidir. Bu kısım vahiy; enbiyâ-yı izam hazer'âtından iki zat-% şerife müyesser olmuştur. Birincisi; Hz. Musa'ya Tûr'da bulunduğu zamanda vuku bulmuştur. İkincisi; Bizim, Peygamberimize Mirac'da vuku bulmuştur. Bu ikiden maada diğer enbiya-yı izam hazerâtmdan bu şerefe nail olan olup olmadığına dair kati bir delil olmadığı cihetle bu hususta söz söylemek caiz olamaz. Bu âyette verâ- yıhicabdan tekellüm le murat; bu kısım vahiydir. Bu ve bunun emsali âyetler Cenab-ı Hakkın kelâm sıfatıyla muttasıf olduğuna delâlet eder. Şu kadar ki kelâm sıfatı Vacip Tealâ ile kaaim ve kadîm bir manâdır. İnsanların lisanlarıyla okudukları elfâz ve mushafta yazılı olan nakışlar hadistir. Enbiyaya vahiy geldiğinde vahiy telâkki ederken şeytan melek suretine temessülden ve vahye vesvese karıştırmaktan memnudur, memnuiyeti edille-i nakliyeyle sabit olduğu gibi edille-i akliyeyle dahi sabittir. Çünkü; vahye şeytanın vesvesesi karışmak ihtimali olsa vahiy şüpheden salim ve kat'î olamadığından itimad olunamaz. Bu ise Resul göndermek hikmetine külliyyen münafidir. Binaenaleyh vahiy; bütün şüpheden salim ve katiyyetine mani olacak avarızdan mahfuzdur. Eğer vahiy şüpheden salim olmasa iman etmeyenlerin mazur olmaları lâzım gelir, bu ise batıldır. Binaenaleyh; bir nebî ba'solunduğu kavme itimad-ı tam hasıl olmak için enbiyâ-yı izam hazarâtı davalarını mucizeleriyle ispat edip mucize-i kafiyeyle davalarını ispat ettikten sonra iman etmeyenler kâfir olmuşlardır.

Şûrâ 42:52

Vacip Tealâ'nm insana tekellümü vahiy suretiyle olup rusülü kirama vahyettiğini beyandan sonra rusülü kiram içinden bilhassa bizim peygamberimize vahyettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibimî Enbiya-yı saireye şu beyan olunan üç ta-riktan birisiyle vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden insanlara hayat bahşetmekte nura benzeyen Kur'an'ı vahyettik. Sen ise okuyup yazmadığından ve henüz kitab da gelmediğinden kitabın neden ibaret olduğunu ve ahkâm-ı İlâhîye'de nazil olmadığından imanın şartlarından ve alâmetlerinden ibaret olan tekâlif-i İlâhiye'nin neden ibaret bulunduğunu tafsilâtı veçhile bilmiyordun. Lâkin biz Kur'an'ı âleme zıya verici bir nûr kıldık ki o nûr-u Kur'an'la dilediğimiz kulumuzu hidayette kılarız ve o nûr-u Kur'an sebebiyle ey Resûl-ü Ekrem! Sen de bizim niyabet ve hilâfetimizi haiz olduğun cihetle kullarımızı din-i İslâm'a hidayette kılarsın. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlar şeriat bilmezden evvel cehil ve küfür sebebiyle meyyit gibi oldukları halde vahyolunan Kur'an ile cehil ve küfrün zevaliyle kalpleri hayat bulduğundan Kur'an'a ruh denilmiştir. Ruhla cesedin hayat bulduğu gibi Kur'an'la da kalpler hayat bulduğundan teşbih tariki ile Kur'an'a ruh denilmiştir ki Kur'an hayat bahşetmekte ruha teşbih olunmuştur. Vahiy gelmezden evvel Resulüllah'ın okuyup yazmaması kendi hakkında kemâldir. Zira okuyup yazarak bir muallimden taallüm etmiş olsaydı Kureyş kavminin itirazları daha çok olur ve derlerdi ki «Bu getirdiği Kur'an vahiy değildir, falan muallimden okudu ve öğrendi». Halbuki ümmî olduğu halde bu kadar mükemmel ilme malik oluvermek, her suale muvafık cevap vermek ve gaibden haber verip ayniyle zuhur etmek itiraz kabul etmez bir şey olduğu halde itiraz etmişlerdir. Bu makamda iman ile murad; namaz ve sair tekâlif-i İlâ-hiye'dir. Zira; namaz ve emsali tekâlifi bilmek ancak vahyile olup vahiy gelmeden evvel akılla bilinir bir şey olmadığından vahiy gelmeden evvel Resulüllah'ın bunları bilmemesi Resulüllah hakkında noksan olmaz, belki vahyile bilmek kemaldir. Buna nazaran ma-nâ-yı nazım: … demektir. Asıl imanı, enbiyanın cümlesi vahiy gelmeden evvel bilirlerdi ve bilûmum enbiya mari-fet-i İlâhiyeyle meşgul ve bahr-i irfanda müstağrak olmuşlardır. Çünkü; hiç bir nebî vahiy gelmeden evvel Allah'a cahil olup küfrü ihtiyar etmemiştir. Yahut «imanı bilmezdin» demek «Ehl-i imanı bilmezdin» demektir. Çünkü; Resulüllah vahiy gelmeden evvel! ehl-i îmanla ehl-i küfrü bilmezdi. Yahut Resulüllah'ın imanı bilmediği zaman hal-i tufuliyettir. Şu halde «Sen imanı bilmezdin» demek «hali tufûliyetinde bilmezdin» demektir. Velhasıl iman ile murad; füru-u â'mâldir, usul-ü} itikad değildir. Zira usul-ü itikadiyeden olan imanı nübüvvetlerini!) izhar etmezden evvel enbiya-yı izam hazarâtınm cümlesi bilirleri ve küfürden masumlardır. Çünkü; hiç bir nebî ba'solunmadan ev-j vel küfrü icab eden sözde ve işte bulunmamıştır. Zira; cümlesi hi-| mâye-i İlâhiye altında neşvü nema bulmuşlar ve halkın çirkin gör-| düğü şeyler onlardan vuku bulmamıştır. Onları nasa pişvâ olarak? göndermek, sözlerine itimad ve işlerine ittibâ etmelerini nâsa em-J retmek; onların ef'âl ve ahlâkta nâsın en yüksek tabakasından olupf mürüvveti ve haysiyeti ihlâl edecek şeylerde bulunmamalarını ik-| tiza eder, bütün milletler ve ukalâ bu hususta müttefiklerdir. Bi-i| naenaleyh; bu âyeti şu tevcihât misilli şan-ı nebiye lâyık olmadıkc ahvalden tenzih edecek bir suretle tevil etmek ümmetin bil'ıcmâ1? kabul ettiği mesail-i zaruriyyedendir. Şu halde Resulüllah kablel^ ba's aklen bilinmesi lâzım olan vahdaniyeti vesair vesaf-ı İlâhiye'yij bilir ve takdir ederdi, füru-u amalde din-i İbrahim üzere ibadet et-| tiği mervidir. Sirat - müştekim ile murad; Din~i Ilâhî'dir. Din; kullan matluba isal edecek en doğru yol olduğu\ için din-i İslama Sırat-ı Müstakim denmiştir. Vacip Tealâ kullarını resulünün Sırat-ı Müstakime hidayett^ kıldığını bevandan sonra Sırat-ı Müstakimi tarif etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Nebiyy-i Muhterem! Kur'an halkı irşâd ettiği gibi sen de halkı din-i İslâm'a davet edesin. O din-i İslâm; göklerde ve yerde bulunan mahlukât kendinin mülkü olan Allahü Tealâ'nm tarikidir ve o tarik doğrudur, asla eğrilik yoktur. Ey müminler! Agâh ve mütenebbih olun ki kulların iyi ve kötü cümle amelleri Allahü Tealâ'ya racîdir, iyi amele güzel, kötü amele çirkin ceza verecek Allahü Tealâ'dır. Bu âyet; ehl-i imana Cennet'i, ehl-i küfre Cehan-nem'i zımnen beyan ettiği cihetle, ehl-i imanı ibadete terğib ve ehl-i küfrü küfürden tenfir etmiştir. Şu halde mükellef olan bir kimseye lâyık olan; güzel amele sa'yüe hüsn-ü cezaya mazhar olmasının çaresini düşünmek lâzımdır.

Şûrâ 42:53

Vacip Tealâ'nm insana tekellümü vahiy suretiyle olup rusülü kirama vahyettiğini beyandan sonra rusülü kiram içinden bilhassa bizim peygamberimize vahyettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibimî Enbiya-yı saireye şu beyan olunan üç ta-riktan birisiyle vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden insanlara hayat bahşetmekte nura benzeyen Kur'an'ı vahyettik. Sen ise okuyup yazmadığından ve henüz kitab da gelmediğinden kitabın neden ibaret olduğunu ve ahkâm-ı İlâhîye'de nazil olmadığından imanın şartlarından ve alâmetlerinden ibaret olan tekâlif-i İlâhiye'nin neden ibaret bulunduğunu tafsilâtı veçhile bilmiyordun. Lâkin biz Kur'an'ı âleme zıya verici bir nûr kıldık ki o nûr-u Kur'an'la dilediğimiz kulumuzu hidayette kılarız ve o nûr-u Kur'an sebebiyle ey Resûl-ü Ekrem! Sen de bizim niyabet ve hilâfetimizi haiz olduğun cihetle kullarımızı din-i İslâm'a hidayette kılarsın. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlar şeriat bilmezden evvel cehil ve küfür sebebiyle meyyit gibi oldukları halde vahyolunan Kur'an ile cehil ve küfrün zevaliyle kalpleri hayat bulduğundan Kur'an'a ruh denilmiştir. Ruhla cesedin hayat bulduğu gibi Kur'an'la da kalpler hayat bulduğundan teşbih tariki ile Kur'an'a ruh denilmiştir ki Kur'an hayat bahşetmekte ruha teşbih olunmuştur. Vahiy gelmezden evvel Resulüllah'ın okuyup yazmaması kendi hakkında kemâldir. Zira okuyup yazarak bir muallimden taallüm etmiş olsaydı Kureyş kavminin itirazları daha çok olur ve derlerdi ki «Bu getirdiği Kur'an vahiy değildir, falan muallimden okudu ve öğrendi». Halbuki ümmî olduğu halde bu kadar mükemmel ilme malik oluvermek, her suale muvafık cevap vermek ve gaibden haber verip ayniyle zuhur etmek itiraz kabul etmez bir şey olduğu halde itiraz etmişlerdir. Bu makamda iman ile murad; namaz ve sair tekâlif-i İlâ-hiye'dir. Zira; namaz ve emsali tekâlifi bilmek ancak vahyile olup vahiy gelmeden evvel akılla bilinir bir şey olmadığından vahiy gelmeden evvel Resulüllah'ın bunları bilmemesi Resulüllah hakkında noksan olmaz, belki vahyile bilmek kemaldir. Buna nazaran ma-nâ-yı nazım: … demektir. Asıl imanı, enbiyanın cümlesi vahiy gelmeden evvel bilirlerdi ve bilûmum enbiya mari-fet-i İlâhiyeyle meşgul ve bahr-i irfanda müstağrak olmuşlardır. Çünkü; hiç bir nebî vahiy gelmeden evvel Allah'a cahil olup küfrü ihtiyar etmemiştir. Yahut «imanı bilmezdin» demek «Ehl-i imanı bilmezdin» demektir. Çünkü; Resulüllah vahiy gelmeden evvel! ehl-i îmanla ehl-i küfrü bilmezdi. Yahut Resulüllah'ın imanı bilmediği zaman hal-i tufuliyettir. Şu halde «Sen imanı bilmezdin» demek «hali tufûliyetinde bilmezdin» demektir. Velhasıl iman ile murad; füru-u â'mâldir, usul-ü} itikad değildir. Zira usul-ü itikadiyeden olan imanı nübüvvetlerini!) izhar etmezden evvel enbiya-yı izam hazarâtınm cümlesi bilirleri ve küfürden masumlardır. Çünkü; hiç bir nebî ba'solunmadan ev-j vel küfrü icab eden sözde ve işte bulunmamıştır. Zira; cümlesi hi-| mâye-i İlâhiye altında neşvü nema bulmuşlar ve halkın çirkin gör-| düğü şeyler onlardan vuku bulmamıştır. Onları nasa pişvâ olarak? göndermek, sözlerine itimad ve işlerine ittibâ etmelerini nâsa em-J retmek; onların ef'âl ve ahlâkta nâsın en yüksek tabakasından olupf mürüvveti ve haysiyeti ihlâl edecek şeylerde bulunmamalarını ik-| tiza eder, bütün milletler ve ukalâ bu hususta müttefiklerdir. Bi-i| naenaleyh; bu âyeti şu tevcihât misilli şan-ı nebiye lâyık olmadıkc ahvalden tenzih edecek bir suretle tevil etmek ümmetin bil'ıcmâ1? kabul ettiği mesail-i zaruriyyedendir. Şu halde Resulüllah kablel^ ba's aklen bilinmesi lâzım olan vahdaniyeti vesair vesaf-ı İlâhiye'yij bilir ve takdir ederdi, füru-u amalde din-i İbrahim üzere ibadet et-| tiği mervidir. Sirat - müştekim ile murad; Din~i Ilâhî'dir. Din; kullan matluba isal edecek en doğru yol olduğu\ için din-i İslama Sırat-ı Müstakim denmiştir. Vacip Tealâ kullarını resulünün Sırat-ı Müstakime hidayett^ kıldığını bevandan sonra Sırat-ı Müstakimi tarif etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Nebiyy-i Muhterem! Kur'an halkı irşâd ettiği gibi sen de halkı din-i İslâm'a davet edesin. O din-i İslâm; göklerde ve yerde bulunan mahlukât kendinin mülkü olan Allahü Tealâ'nm tarikidir ve o tarik doğrudur, asla eğrilik yoktur. Ey müminler! Agâh ve mütenebbih olun ki kulların iyi ve kötü cümle amelleri Allahü Tealâ'ya racîdir, iyi amele güzel, kötü amele çirkin ceza verecek Allahü Tealâ'dır. Bu âyet; ehl-i imana Cennet'i, ehl-i küfre Cehan-nem'i zımnen beyan ettiği cihetle, ehl-i imanı ibadete terğib ve ehl-i küfrü küfürden tenfir etmiştir. Şu halde mükellef olan bir kimseye lâyık olan; güzel amele sa'yüe hüsn-ü cezaya mazhar olmasının çaresini düşünmek lâzımdır.

Zuhruf 43:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen âyeti camidir. Müteşâbihâtın te'vilini tecviz eden ahlâf-ı kiramın tevillerine nazaran lâfzı harâsete yani beklemek manâsına lâfzı mülâzemete delâlet eder ve Resulüllah'a hitabdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. . Yani; ey Hâmi-i din-i İlâhî olan Habibim! Sana hitab ve ah-kâm-ı İlâhiyeyi tamamiyle beyan eden kitaba yemin ederim ki sizin manâsını lâyıkıyla idrak etmeniz için biz o kitabı muhakkak lü-gat-ı Arap üzere Kur'an kıldık. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an; ümmetin muhtaç olduğu dünya ve âhirete müteallik ahkâmın cümlesini, menfeat ve mazarratın kâffesini, tarik-ı hidayet ve dalâletin hepsini beyan ettiği cihetle kitab, beyan sıfatıyla tavsif olunmuştur. Kitapla murad; Kur'an olduğuna nazaran Kur'an yemin olunmaya şayan olduğu gibi kitapla murad; kitabet ve resm-i hat olduğuna nazaran dahi yemin olunmaya şayandır. Çünkü; ulûm ve fünunu muhafaza ve muamelâtın tanzimi ve insanlar arasında uzak mahallere ifade~i meram etmek resm-i hat ve kitabetle olduğundan kitabet insanlar için bir çok menfeat temin ettiği gibi âlemin intizamına dahi hadimdir. Binaenaleyh; şanına yemin olunmaya şayan olduğu cihetle Cenab-ı Hak yemin etmiştir. Çünkü; insanlara menfeati çok olan şeye yemin etmek âdet-i İlâhiye'dendir, bu âyette kitaba yemin; menfeatinin çokluğuna mebnidir. Zira; evvelden beri insanların umur ve hususlarını ve vekâyi-i mühim-melerini zabtu rabtetmek, devletler arasında itimada şayan mua-hedenâmeler yapmak, nâs arasında muamelât ve senedlerle ahzü ita etmek ve mahkemelerde muhakemeleri tescil ve hükümdarlarm emr ü iradelerini tesbit etmek ve enbiya-yı izama gelen vahiyleri muhafaza etmek için sûresinde beyan buyurulduğu veçhile kitabet Allah'ın kullarına talim ve ihsan ettiği nimet cümlesinden olduğu cihetle Cenab-ı Hak şanına tazim için yemin etmiştir. Kur'an'ın âyetlerini birbirine mukarin olduğu cihetle Kur'an denilmiştir. Lisan-x Arab fesahat, "belagat ve insanların tekellümüne kolay olması itibariyle cümle lisanm cidali olduğundan Cenab-ı Hak Kur'an'ı Arabi olmasıyla sena buyurmuştur.

Zuhruf 43:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen âyeti camidir. Müteşâbihâtın te'vilini tecviz eden ahlâf-ı kiramın tevillerine nazaran lâfzı harâsete yani beklemek manâsına lâfzı mülâzemete delâlet eder ve Resulüllah'a hitabdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. . Yani; ey Hâmi-i din-i İlâhî olan Habibim! Sana hitab ve ah-kâm-ı İlâhiyeyi tamamiyle beyan eden kitaba yemin ederim ki sizin manâsını lâyıkıyla idrak etmeniz için biz o kitabı muhakkak lü-gat-ı Arap üzere Kur'an kıldık. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an; ümmetin muhtaç olduğu dünya ve âhirete müteallik ahkâmın cümlesini, menfeat ve mazarratın kâffesini, tarik-ı hidayet ve dalâletin hepsini beyan ettiği cihetle kitab, beyan sıfatıyla tavsif olunmuştur. Kitapla murad; Kur'an olduğuna nazaran Kur'an yemin olunmaya şayan olduğu gibi kitapla murad; kitabet ve resm-i hat olduğuna nazaran dahi yemin olunmaya şayandır. Çünkü; ulûm ve fünunu muhafaza ve muamelâtın tanzimi ve insanlar arasında uzak mahallere ifade~i meram etmek resm-i hat ve kitabetle olduğundan kitabet insanlar için bir çok menfeat temin ettiği gibi âlemin intizamına dahi hadimdir. Binaenaleyh; şanına yemin olunmaya şayan olduğu cihetle Cenab-ı Hak yemin etmiştir. Çünkü; insanlara menfeati çok olan şeye yemin etmek âdet-i İlâhiye'dendir, bu âyette kitaba yemin; menfeatinin çokluğuna mebnidir. Zira; evvelden beri insanların umur ve hususlarını ve vekâyi-i mühim-melerini zabtu rabtetmek, devletler arasında itimada şayan mua-hedenâmeler yapmak, nâs arasında muamelât ve senedlerle ahzü ita etmek ve mahkemelerde muhakemeleri tescil ve hükümdarlarm emr ü iradelerini tesbit etmek ve enbiya-yı izama gelen vahiyleri muhafaza etmek için sûresinde beyan buyurulduğu veçhile kitabet Allah'ın kullarına talim ve ihsan ettiği nimet cümlesinden olduğu cihetle Cenab-ı Hak şanına tazim için yemin etmiştir. Kur'an'ın âyetlerini birbirine mukarin olduğu cihetle Kur'an denilmiştir. Lisan-x Arab fesahat, "belagat ve insanların tekellümüne kolay olması itibariyle cümle lisanm cidali olduğundan Cenab-ı Hak Kur'an'ı Arabi olmasıyla sena buyurmuştur.

Zuhruf 43:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen âyeti camidir. Müteşâbihâtın te'vilini tecviz eden ahlâf-ı kiramın tevillerine nazaran lâfzı harâsete yani beklemek manâsına lâfzı mülâzemete delâlet eder ve Resulüllah'a hitabdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. . Yani; ey Hâmi-i din-i İlâhî olan Habibim! Sana hitab ve ah-kâm-ı İlâhiyeyi tamamiyle beyan eden kitaba yemin ederim ki sizin manâsını lâyıkıyla idrak etmeniz için biz o kitabı muhakkak lü-gat-ı Arap üzere Kur'an kıldık. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an; ümmetin muhtaç olduğu dünya ve âhirete müteallik ahkâmın cümlesini, menfeat ve mazarratın kâffesini, tarik-ı hidayet ve dalâletin hepsini beyan ettiği cihetle kitab, beyan sıfatıyla tavsif olunmuştur. Kitapla murad; Kur'an olduğuna nazaran Kur'an yemin olunmaya şayan olduğu gibi kitapla murad; kitabet ve resm-i hat olduğuna nazaran dahi yemin olunmaya şayandır. Çünkü; ulûm ve fünunu muhafaza ve muamelâtın tanzimi ve insanlar arasında uzak mahallere ifade~i meram etmek resm-i hat ve kitabetle olduğundan kitabet insanlar için bir çok menfeat temin ettiği gibi âlemin intizamına dahi hadimdir. Binaenaleyh; şanına yemin olunmaya şayan olduğu cihetle Cenab-ı Hak yemin etmiştir. Çünkü; insanlara menfeati çok olan şeye yemin etmek âdet-i İlâhiye'dendir, bu âyette kitaba yemin; menfeatinin çokluğuna mebnidir. Zira; evvelden beri insanların umur ve hususlarını ve vekâyi-i mühim-melerini zabtu rabtetmek, devletler arasında itimada şayan mua-hedenâmeler yapmak, nâs arasında muamelât ve senedlerle ahzü ita etmek ve mahkemelerde muhakemeleri tescil ve hükümdarlarm emr ü iradelerini tesbit etmek ve enbiya-yı izama gelen vahiyleri muhafaza etmek için sûresinde beyan buyurulduğu veçhile kitabet Allah'ın kullarına talim ve ihsan ettiği nimet cümlesinden olduğu cihetle Cenab-ı Hak şanına tazim için yemin etmiştir. Kur'an'ın âyetlerini birbirine mukarin olduğu cihetle Kur'an denilmiştir. Lisan-x Arab fesahat, "belagat ve insanların tekellümüne kolay olması itibariyle cümle lisanm cidali olduğundan Cenab-ı Hak Kur'an'ı Arabi olmasıyla sena buyurmuştur.

Zuhruf 43:4

Vacip Tealâ Kur'an'm büyüklüğüne işaret için Kur'an'a yemin ettikten sonra Kur'an'm ind-i ülûhiyetinde sabit ve gayet âlî mertebe sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Allah'ın vahdaniyetini ikrar etmek için yaratılmış olan insanlar! Biz sizi ihmal eder de sizin küfürde israfınızdan dolayı sizden Kur'an'ı ve Kur'an'm mevaiz ve nesayihini terkeder miyiz? Elbette terk etmeyiz. Çünkü; sizin günahta haddini tecavüz etmeniz bizim Resulümüz vasıtasiyle tebligatımıza ve sizi ibadâta terğib ve günahlardan tehdid için Kur'an'ı inzalimize mani olamaz. Binaenaleyh; sizin küfürde inad ve israfınız bizim sizden Kur'-an'ı refetmenûze sebep olamaz. Hâzin'in brvanı veçhile manâsına ve etmek manasınadır. Zikirle murad; vahiy ve Kur'an'dır, fa lâfzı âtıfedir. Mukadder üzerine matuftur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Hulâsa; âsîlerin nasihati kabul etmemesinden nasihati terket-mek ve kâfirlerin Kur'an'ı kabul etmemelerinden vahyi inzal etmemek lâzım gelmediği ve insanların hiç bir resulün itizarından hali kalmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:5

Vacip Tealâ Kur'an'm büyüklüğüne işaret için Kur'an'a yemin ettikten sonra Kur'an'm ind-i ülûhiyetinde sabit ve gayet âlî mertebe sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Allah'ın vahdaniyetini ikrar etmek için yaratılmış olan insanlar! Biz sizi ihmal eder de sizin küfürde israfınızdan dolayı sizden Kur'an'ı ve Kur'an'm mevaiz ve nesayihini terkeder miyiz? Elbette terk etmeyiz. Çünkü; sizin günahta haddini tecavüz etmeniz bizim Resulümüz vasıtasiyle tebligatımıza ve sizi ibadâta terğib ve günahlardan tehdid için Kur'an'ı inzalimize mani olamaz. Binaenaleyh; sizin küfürde inad ve israfınız bizim sizden Kur'-an'ı refetmenûze sebep olamaz. Hâzin'in brvanı veçhile manâsına ve etmek manasınadır. Zikirle murad; vahiy ve Kur'an'dır, fa lâfzı âtıfedir. Mukadder üzerine matuftur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Hulâsa; âsîlerin nasihati kabul etmemesinden nasihati terket-mek ve kâfirlerin Kur'an'ı kabul etmemelerinden vahyi inzal etmemek lâzım gelmediği ve insanların hiç bir resulün itizarından hali kalmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:6

Vacip Tealâ kâfirlerin küfrüzere inad etmeleri nasihati terke sebep olamıyacağını beyandan sonra nasın evvelden beri kendilerine taraf-ı İlâhî'den gönderilen Resullerine ezâ etmek âdetleri olduğunu ve bu âdet-i kerîheleri sebebiyle helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Mekke ahalisinin seni istihza ve îza-larından müteessif olma. Zira; onlardan evvel geçen ümmetlere irşad ve tarik-ı hakka hidayete sevketmek için bir çok nebî gönderdik, onlara hiç bir nebî gelmedi, illâ onlar o nebiyi istihza ettiler. Binaenaleyh; kavmin istihzası sana mahsus bir şey olmadığından sen kavminin istihzalarından mahzun olma. Çünkü; senin emsalin resuller, ümmetlerinden bu gibi ezaları görmüşlerdir, bu gibi istihzalar nâsm eskiden beri carî âdetleridir. Eğer kavmin bu hal üzere devam ederlerse onları dahi ihlâk ederiz. Çünkü; mal, evlâd, a'vân ve servet ü saman cihetinden bunlardan daha kuvvetli ve şiddetli olanları ve emri nafiz Firavun ve Şeddâd gibileri ve kuvvetli hükum'et sahiplerini ihlâk edince Kureyş gibi zayıf bir kavmi ihlâk edeceğimiz evleviyyetle sabittir. Kur'an'm bir çok yerlerinde geçmiş milletlerin helaklerine dair vukuatları ve kendilerine gönderilen resûlleriyle aralarında cereyan eden mubahaseleri ve itaat etmediklerinden dolayı başlarına gelen felâketleri beyan olunmuştur. Bu âyette Resulüllah'ı tesliye ve enbiya-yı sabıka gibi akıbet kavminin ezasından halâs olup âsîlere galebe edeceğini vaad olduğu gibi Resulüllah'ın kavmini tehdit dahi vardır. Zira; bu hal üzere devam ettikleri surette helak olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; bir kavimde belânın gelmesine sebep olan şey ayniyle diğer kavimde bulununca o belânın onlara dahi gelmesine sebep olacağında şüphe yoktur. Zira ma'siyet; her zaman Allah'ın gazabına sebep olduğu gibi her kavim hakkında dahi helake sebeptir. Şu halde bir günah ki, geçmiş ümmetlerin helaklerine sebep oldu. O günah üm-met-i Muhammed'de bulunduğu surette onların da helaklerine sebep olacağında şüphe edilemez. Hulâsa; Cenab-ı Hak'km bizim Peygamberimizden evvel bir çok Peygamberler gönderdiği ve evvel geçen ümmetler kendilerine gönderilen Resulleri istihza ettikleri ve o istihzaları üzerine Kureyş kavminden daha kuvvetli milletlerin helak oldukları ve evvel geçen milletlerin sıfatları ve suretti helakleri Kur'an'm bir çok âyetlerinde beyan olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:7

Vacip Tealâ kâfirlerin küfrüzere inad etmeleri nasihati terke sebep olamıyacağını beyandan sonra nasın evvelden beri kendilerine taraf-ı İlâhî'den gönderilen Resullerine ezâ etmek âdetleri olduğunu ve bu âdet-i kerîheleri sebebiyle helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Mekke ahalisinin seni istihza ve îza-larından müteessif olma. Zira; onlardan evvel geçen ümmetlere irşad ve tarik-ı hakka hidayete sevketmek için bir çok nebî gönderdik, onlara hiç bir nebî gelmedi, illâ onlar o nebiyi istihza ettiler. Binaenaleyh; kavmin istihzası sana mahsus bir şey olmadığından sen kavminin istihzalarından mahzun olma. Çünkü; senin emsalin resuller, ümmetlerinden bu gibi ezaları görmüşlerdir, bu gibi istihzalar nâsm eskiden beri carî âdetleridir. Eğer kavmin bu hal üzere devam ederlerse onları dahi ihlâk ederiz. Çünkü; mal, evlâd, a'vân ve servet ü saman cihetinden bunlardan daha kuvvetli ve şiddetli olanları ve emri nafiz Firavun ve Şeddâd gibileri ve kuvvetli hükum'et sahiplerini ihlâk edince Kureyş gibi zayıf bir kavmi ihlâk edeceğimiz evleviyyetle sabittir. Kur'an'm bir çok yerlerinde geçmiş milletlerin helaklerine dair vukuatları ve kendilerine gönderilen resûlleriyle aralarında cereyan eden mubahaseleri ve itaat etmediklerinden dolayı başlarına gelen felâketleri beyan olunmuştur. Bu âyette Resulüllah'ı tesliye ve enbiya-yı sabıka gibi akıbet kavminin ezasından halâs olup âsîlere galebe edeceğini vaad olduğu gibi Resulüllah'ın kavmini tehdit dahi vardır. Zira; bu hal üzere devam ettikleri surette helak olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; bir kavimde belânın gelmesine sebep olan şey ayniyle diğer kavimde bulununca o belânın onlara dahi gelmesine sebep olacağında şüphe yoktur. Zira ma'siyet; her zaman Allah'ın gazabına sebep olduğu gibi her kavim hakkında dahi helake sebeptir. Şu halde bir günah ki, geçmiş ümmetlerin helaklerine sebep oldu. O günah üm-met-i Muhammed'de bulunduğu surette onların da helaklerine sebep olacağında şüphe edilemez. Hulâsa; Cenab-ı Hak'km bizim Peygamberimizden evvel bir çok Peygamberler gönderdiği ve evvel geçen ümmetler kendilerine gönderilen Resulleri istihza ettikleri ve o istihzaları üzerine Kureyş kavminden daha kuvvetli milletlerin helak oldukları ve evvel geçen milletlerin sıfatları ve suretti helakleri Kur'an'm bir çok âyetlerinde beyan olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:8

Vacip Tealâ kâfirlerin küfrüzere inad etmeleri nasihati terke sebep olamıyacağını beyandan sonra nasın evvelden beri kendilerine taraf-ı İlâhî'den gönderilen Resullerine ezâ etmek âdetleri olduğunu ve bu âdet-i kerîheleri sebebiyle helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Mekke ahalisinin seni istihza ve îza-larından müteessif olma. Zira; onlardan evvel geçen ümmetlere irşad ve tarik-ı hakka hidayete sevketmek için bir çok nebî gönderdik, onlara hiç bir nebî gelmedi, illâ onlar o nebiyi istihza ettiler. Binaenaleyh; kavmin istihzası sana mahsus bir şey olmadığından sen kavminin istihzalarından mahzun olma. Çünkü; senin emsalin resuller, ümmetlerinden bu gibi ezaları görmüşlerdir, bu gibi istihzalar nâsm eskiden beri carî âdetleridir. Eğer kavmin bu hal üzere devam ederlerse onları dahi ihlâk ederiz. Çünkü; mal, evlâd, a'vân ve servet ü saman cihetinden bunlardan daha kuvvetli ve şiddetli olanları ve emri nafiz Firavun ve Şeddâd gibileri ve kuvvetli hükum'et sahiplerini ihlâk edince Kureyş gibi zayıf bir kavmi ihlâk edeceğimiz evleviyyetle sabittir. Kur'an'm bir çok yerlerinde geçmiş milletlerin helaklerine dair vukuatları ve kendilerine gönderilen resûlleriyle aralarında cereyan eden mubahaseleri ve itaat etmediklerinden dolayı başlarına gelen felâketleri beyan olunmuştur. Bu âyette Resulüllah'ı tesliye ve enbiya-yı sabıka gibi akıbet kavminin ezasından halâs olup âsîlere galebe edeceğini vaad olduğu gibi Resulüllah'ın kavmini tehdit dahi vardır. Zira; bu hal üzere devam ettikleri surette helak olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; bir kavimde belânın gelmesine sebep olan şey ayniyle diğer kavimde bulununca o belânın onlara dahi gelmesine sebep olacağında şüphe yoktur. Zira ma'siyet; her zaman Allah'ın gazabına sebep olduğu gibi her kavim hakkında dahi helake sebeptir. Şu halde bir günah ki, geçmiş ümmetlerin helaklerine sebep oldu. O günah üm-met-i Muhammed'de bulunduğu surette onların da helaklerine sebep olacağında şüphe edilemez. Hulâsa; Cenab-ı Hak'km bizim Peygamberimizden evvel bir çok Peygamberler gönderdiği ve evvel geçen ümmetler kendilerine gönderilen Resulleri istihza ettikleri ve o istihzaları üzerine Kureyş kavminden daha kuvvetli milletlerin helak oldukları ve evvel geçen milletlerin sıfatları ve suretti helakleri Kur'an'm bir çok âyetlerinde beyan olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:9

Vacip Tealâ kâfirlerin kendilerine meb'ûs olan resullerini istihza ettiklerinden dolayı helak olduklarını ve Kureyş kavmi de resullerini istihza ederse akıbet helak olacaklarını beyandan sonra kâfirlere sual olunsa Vacip Tealâ'nm vücudunu itiraf edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani ey Rasül-i Ekrem! Mekke ahalisinin cahil ve anûd olmalarına sen mahzun olma. Zira; zatı ulûhiyetime yemin ederim ki sen onlara sual ederek «yer ve göklerin halikı kimdir?» desen onlar elbette derler ki «Yerin ve göklerin haliki cümleye galip kud-ret-i kahire sahibi ve mahlukâtm cümlesinin esrarına muttali, dünyevî ve uhrevî menfeatlerini bilen Allahü Tealâ'dır». O Allahü Tealâ şol zatı ecellü âlâdır ki yer yüzünü size karargâh kıldığı gibi o yer yüzünde sizin için yollar halketti ki o yollar sebebiyle maişetinize ihtida edersiniz. îşte şurası garibtir ki kâfirler semâvât ve arzın halikı Allüha Teaiâ olduğunu ikrar ettikleri halde vahdaniyeti ikrar etmezler. Halbuki vahdaniyeti ikrar etmemeleri kemali cehaletlerine delâlet eder. Çünkü; bir taraftan Vacip Tealâ'nm pek büyük sıfatlarından kudreti kahire ve kemali ilim sahibi olduğundan bahsederken diğer taraftan bir takım eşyayı hasiseye ibadet ederek vahdaniyeti inkâr etmek cehalet ve hamakattan başka bir şey değildir. Hâzin'in beyanı veçhile nin asıl manâsı beşiktir. Çocuğun beşikte rahat ettiği gibi insanlar da yer yüzünde rahat ettiklerinden yer yüzüne mehd denmiştir. Şu halde insanların rahatı cihetinden yer yüzünün beşiğe müşabeheti vardır. Yer yüzünün ekin ekmeye ağaç dikmeye ve ebniye yapmaya kabiliyeti olduğu gibi ölülerin yatıp dirilerin oturmasına, ayıplarının setrine ve sair menfeatlerini temine kâfi bir beşik mesabesindedir. yollar manasınadır. Yer yüzünde yolların insanlara bir nimet-i uz-mâ olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyette yolları nimet sırasında saymıştır. Çünkü emr-i maişette suhulet; ahalinin bir beldeden diğer beldeye, bir iklimden diğer iklime seyr ü seferle ihtilât etmeleriyle husul bulup bu seyr ü sefer ise yollar vasıtasıyla mümkün olabildiğinden yollar insanlar için pek büyük bir nimettir. - Bu âyet; yer yüzünde yolların insanların ihtiyacım def için en ziyade muhtaç olduğu bir emr-i mühim olduğuna delâlet eder. Zira; gerek ziraat, gerek ticaret, gerek muamelât-ı saireden yolsuz hiç bir şey husul bulamadığından ve insanlar menfeatlerinin ekserisini yolla temin ettiklerinden her şeyden evvel yolların tamir ve ter-mimine ehemmiyet verilmek lâzım olduğunu âyet-i celile müş'ir-dir. Bu hususu her şahıs kendi kendine temin edemeyip cemiyyet halinde temin edebileceğinden hükümetin tedbirinde bu cihete teşebbüste isabet vardır. Maatteessüf yoluyla tedvir olunamadığı cihetle bir çok kusur olduğu cümlenin malûmudur. Hulâsa; Allahü Tealâ'nm yer yüzünü insanların rahatlarına, ziraat ve felâhata elverişli ve her hususta tasarruflarına kabiliyetli olarak halkettiği ve insanların maişetlerinde suhulet ve matlûbla-nna nail olmak vesair menfeatlarım temin etmek için yer yüzünde yollar halkettiği ve Allah'ın ahval-i ibâda muttali ilm-i kemâl sahibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:10

Vacip Tealâ kâfirlerin kendilerine meb'ûs olan resullerini istihza ettiklerinden dolayı helak olduklarını ve Kureyş kavmi de resullerini istihza ederse akıbet helak olacaklarını beyandan sonra kâfirlere sual olunsa Vacip Tealâ'nm vücudunu itiraf edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani ey Rasül-i Ekrem! Mekke ahalisinin cahil ve anûd olmalarına sen mahzun olma. Zira; zatı ulûhiyetime yemin ederim ki sen onlara sual ederek «yer ve göklerin halikı kimdir?» desen onlar elbette derler ki «Yerin ve göklerin haliki cümleye galip kud-ret-i kahire sahibi ve mahlukâtm cümlesinin esrarına muttali, dünyevî ve uhrevî menfeatlerini bilen Allahü Tealâ'dır». O Allahü Tealâ şol zatı ecellü âlâdır ki yer yüzünü size karargâh kıldığı gibi o yer yüzünde sizin için yollar halketti ki o yollar sebebiyle maişetinize ihtida edersiniz. îşte şurası garibtir ki kâfirler semâvât ve arzın halikı Allüha Teaiâ olduğunu ikrar ettikleri halde vahdaniyeti ikrar etmezler. Halbuki vahdaniyeti ikrar etmemeleri kemali cehaletlerine delâlet eder. Çünkü; bir taraftan Vacip Tealâ'nm pek büyük sıfatlarından kudreti kahire ve kemali ilim sahibi olduğundan bahsederken diğer taraftan bir takım eşyayı hasiseye ibadet ederek vahdaniyeti inkâr etmek cehalet ve hamakattan başka bir şey değildir. Hâzin'in beyanı veçhile nin asıl manâsı beşiktir. Çocuğun beşikte rahat ettiği gibi insanlar da yer yüzünde rahat ettiklerinden yer yüzüne mehd denmiştir. Şu halde insanların rahatı cihetinden yer yüzünün beşiğe müşabeheti vardır. Yer yüzünün ekin ekmeye ağaç dikmeye ve ebniye yapmaya kabiliyeti olduğu gibi ölülerin yatıp dirilerin oturmasına, ayıplarının setrine ve sair menfeatlerini temine kâfi bir beşik mesabesindedir. yollar manasınadır. Yer yüzünde yolların insanlara bir nimet-i uz-mâ olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyette yolları nimet sırasında saymıştır. Çünkü emr-i maişette suhulet; ahalinin bir beldeden diğer beldeye, bir iklimden diğer iklime seyr ü seferle ihtilât etmeleriyle husul bulup bu seyr ü sefer ise yollar vasıtasıyla mümkün olabildiğinden yollar insanlar için pek büyük bir nimettir. - Bu âyet; yer yüzünde yolların insanların ihtiyacım def için en ziyade muhtaç olduğu bir emr-i mühim olduğuna delâlet eder. Zira; gerek ziraat, gerek ticaret, gerek muamelât-ı saireden yolsuz hiç bir şey husul bulamadığından ve insanlar menfeatlerinin ekserisini yolla temin ettiklerinden her şeyden evvel yolların tamir ve ter-mimine ehemmiyet verilmek lâzım olduğunu âyet-i celile müş'ir-dir. Bu hususu her şahıs kendi kendine temin edemeyip cemiyyet halinde temin edebileceğinden hükümetin tedbirinde bu cihete teşebbüste isabet vardır. Maatteessüf yoluyla tedvir olunamadığı cihetle bir çok kusur olduğu cümlenin malûmudur. Hulâsa; Allahü Tealâ'nm yer yüzünü insanların rahatlarına, ziraat ve felâhata elverişli ve her hususta tasarruflarına kabiliyetli olarak halkettiği ve insanların maişetlerinde suhulet ve matlûbla-nna nail olmak vesair menfeatlarım temin etmek için yer yüzünde yollar halkettiği ve Allah'ın ahval-i ibâda muttali ilm-i kemâl sahibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:11

Vâcpi Tealâ yeri, gökleri, insanların yer yüzünde tasarruflarını teshil için yolları halkettiğini beyandan sonra semadan rahmetleri inzalle yer yüzünü ihya ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yer ve gökleri halkeden Allahü Tealâ şol zatı eceli ü âlâdır ki gökten ihtiyacınıza göre yağmur sularını inzal eder, Tu-fan-ı Nuh'da olduğu gibi ziyade inzal edip sizi ihlâk etmez. Şu yağmur sularını inzal sebebiyle Biz Azîmüşşân kurumuş ve ravnakı kalmamış olan beldelerin otunu ve ekinini bitirmekle ihya ederiz. İşte şu semadan inzal ettiğimiz su sebebiyle otları bitirdiğimiz gibi sizler de öldükten sonra kabirlerinizden ihraç olunursunuz. Vacip Tealâ ölmüş insanları kıyamette ihya edeceğine, dünyada rahmet sebebiyle kurumuş topraktan otları bitirmeye kaadir olduğunu beyanla ispat buyurmuştur. Çünkü; kurumuş toprağın, otların ve köklerin ölmüş insandan hiç farkı olmadığı halde otları bitirmeye kaadir olan zatın ölmüş insanları ihyaya kaadir olduğunda hiç şüphe yoktur, otların topraktan çıktığı gibi insanların da topraktan çıkacaklarına işaret buyurmuştur. Şu halde bahar günlerinde otlar nasıl biterse yevm-i haşirde insanların da öyle biteceklerine itikad etmek zaruriyyât-ı diniyyemizdendir. Binaenaleyh hasrı inkâr etmek; diyânet-i İslâmiyede küfürdür. (Sûre-i Şûra) da beyan olunduğu veçhile bu âyet semadan nazil olan yağmurun mik-tar-ı muayyen üzere nazil olup lüzumundan ziyade ve noksan olmadığına delâlet eder. Yani «İhtiyaca göre ve menfeat vereceği kadar nazil olur» demektir. Şu halde her beldenin taksimi İlm-i İlâhî'de ne ise o miktar nazil olur ziyade olmaz. Çünkü; dünyada ölçüsüz yağmur Nuh (A.S.) zamanında vaki olan TufanJda nazil olmuştur. Başka zamanda ne kadar çok yağsa muayyen olan miktardan bir damla ziyade veya noksan olamaz.

Zuhruf 43:12

Vacip Tealâ semadan rahmetin miktar~ı muayyen üzere inzal olunduğunu ve o rahmetle kurumuş beldeleri ihya ettiğini beyandan sonra insanlar için halketmiş olduğu nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor. Ezvâc; zevcin cem'idir. Zevç; çift demektir. FüIk ; deryada gemi, en'âm ; insanların menfeatleri için yaratılmış hayvanlardır. Yani «Allahü Tealâ şol zatı eceli ü âlâdır ki mahlû-kâtın küllisini çift olarak halkettiği gibi sizin maişetinizin ikmali için deryada gemilerden ve karada hayvanattan at, deve, merkeb ve ester gibi binidler halketti ki siz o binidlere binip üzerinde karar ettiğinizden rahatınız için halkedip size muti ve münkâd olan nimetleri zikirle şükrünü edâ etmiş olasınız. Şu binidlerin halkolunması sırf insanların menfeati için olduğuna işaret olmak üzere lâfzı menfaata delâlet eden lam lafzıyla varid ve Allahü Tealâ'dan başka mahlukâtm cümlesi çift olduğuna işaret içinde lâfzı varid olmuştur. Şu kadar ki zîruh olan hayvanâtın biri erkek diğeri dişi olur. Amma cemâdatta gerçi bilfiil erkek ve dişi olmazsa da ancak onlar da erkek ve dişi mesabesinde çift olur. Meselâ semâ mukabili arz, gece mukabili gündüz, kış mukabili yaz, sol mukabili sağ, tatlı mukabili acı, siyah mukabili beyaz ve saire gibi hep mahlukât aranırsa çift bulunur. Ancak Vacip Tealâ ferd-i vahid olup çift olmaktan münezzehtir. Tek adedinin çiftten efdal olduğunu ulemâ-yı hesab vücuh-u adîdeyle ispat etmişlerdir. Çünkü ferd; ahara muhtaç olmaz, zevç ise daima birinden biri âhara muhtaç olur. Şu halde muhtaç olmayan muhtaç olandan elbette efdaldir. Kezalik ferdin taksimi kabil olmadığından teessürden salim, zevç ise "taksimi kabil olduğundan her zaman müteessir olur. Zevcin birinde bulunan evsaf diğerinde dahi bulunduğundan zevç kendine mahsus kemâl sahibi olamaz. Amma ferdin kemali kendine mahsus olduğu cihetle evsaf ve me-zâyâsmda şeriki olmadığından elbette zevçten efdaldir. Fahri Râzi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette nimeti İlâhiy e'y i zikirle murad; Allah'ın vermiş olduğu nimetleri kalple Allahü Tealâ'dan olduğunu bilmek ve aza-yı cevârihle Allahü Tealâ'ya ibadet etmektir.

Zuhruf 43:13

Vacip Tealâ bu kadarla iktifa etmeyip bu nimetleri halkeden halikı cemi nekaisten tenzih etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kalbinizle Allah'ın nimetlerini bilip şükrettiğiniz gibi lisanınızla dahi o nimetlerin şükrünü edâ ve Allah'ın keremini bilmek ve hakkım ifâ etmek üzere şöyle demeniz lâzımdır ; »Biz şol Allahü Tealâ'ya teşbih ederiz ki o Allahü Tealâ şu binidi bize mutî ve münkâd kıldı. Halbuki o binidi itaat ettirmeye biz muktedir olmadık-. Çünkü; hayvan veya g^-ni üzerine binip rahailaşınca rahat nimetinin şükrünü teşbihle edâ etmek lâzımdır. Zira; su üze-İ rindeki gemileri, kemal-i cesamete malik deve ve atları insanların!} itaatle ellerinde döndürmesi pek büyük nimet olduğundan o nimeti| ihsan eden Allahü Tealâ'nm cemî nekaisten münezzeh olduğunu! tasdik etmek herkes üzerine farzdır. takat manasınadır. Yani «Cenab-ı Hak bu bindij ğimiz hayvanatı bize mutî kıldı. Halbuki biz buna takat getirici de-j ğildik» demektir. Yahut mukarin ; zabıt manasınadır. Yani «Allahü Tealâ bunu bize itaatli kılmasaydı biz bunu zabtedici oll madik» demektir. Yahut "biz bu hayvana kuvvette mukarin olmafl dik» demektir. Çünkü; Allah Tealâ hayvanda iki haslet halketmişfl tir: Birincisi; o hayvanın binmeye ve yük götürmeym elverişli olmasıdır. İkincisi; kuvvette insanın çok fevkindâ olmasıdır. Hayvanı itaata sevkedecek akıl da yoktur. Şu halde kuvj vette insandan çok yüksek olduğu ve itaate sevkedecek aklı da ol| madiği halde Cenab-ı Hakkın onu insana son derece itaatli olarak-7' halkettiğini ve bunda olan esrarı düşünen bir âkil Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzihe sür'at eder, eğer bunu yapmazsa küfran-ı nimet etmiş olur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlan veçhile bu âyet; hayvan üzerine bindiğinde insan için lâzım olan âdâb-ı seferiyye-i şer'iyeyi talim etmiştir. Resulüllah misaferete başladığında binidinin üzerine oturup yola çıkınca üç kere tekbir sonra bu âyette beyan olunduğu veçhile teşbih ederek »Ya Rabbi! Bu seferimde ben senden iyilik ve ittikâ isterim, amelde rızana muvafık olanı bana müyesser ve bize uzağı yakın kıl» diye dua buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; bir kimse misaferete başladığında o misaferetten hayr ü bereket istemek, afiyetle beldesine dönmek ve evlâd ü iyâlinin afattan selâmet üzere olmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmek net-i seniye~i nebeviyyedendir. Vacip Tealâ hayvana veya gemiye binen kimsenin sözüne sur da ilâve etmesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Rabbımızm huzuruna bizim rücûmuz muhakkaktır. Binaenaleyh; her halimizde Allah'ın inayetine sığınmak lâzım olduğu gibi hayvan üzerine bindiğimizde dahi Allah'ın kudretine iltica etmek lâzımdır. Bu âyet-i celile; yola çıkan ve binitine binen kimsenin inkılâb-ı azîm olan vefatım, dünyadan âhirete seferini, o büyük misaferetten hasıl olacak meşakkati ve huzuruna varacağı Rabbısmm büyüklüğünü düşünmesi ehem ve elzem olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; alelekser dünyanın işleri âhirete numune olduğu gibi dünyada bir beldeden diğer beldeye misafereti dahi dünyadan âhirete misafere-te numunedir. Şu halde dünyada misaferette azık ve saire gibi yol tedariki nasıl lazımsa âhirete seferde dahi şeriatın beyanı veçhile öylece tedarikât lâzımdır.

Zuhruf 43:14

Vacip Tealâ bu kadarla iktifa etmeyip bu nimetleri halkeden halikı cemi nekaisten tenzih etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kalbinizle Allah'ın nimetlerini bilip şükrettiğiniz gibi lisanınızla dahi o nimetlerin şükrünü edâ ve Allah'ın keremini bilmek ve hakkım ifâ etmek üzere şöyle demeniz lâzımdır ; »Biz şol Allahü Tealâ'ya teşbih ederiz ki o Allahü Tealâ şu binidi bize mutî ve münkâd kıldı. Halbuki o binidi itaat ettirmeye biz muktedir olmadık-. Çünkü; hayvan veya g^-ni üzerine binip rahailaşınca rahat nimetinin şükrünü teşbihle edâ etmek lâzımdır. Zira; su üze-İ rindeki gemileri, kemal-i cesamete malik deve ve atları insanların!} itaatle ellerinde döndürmesi pek büyük nimet olduğundan o nimeti| ihsan eden Allahü Tealâ'nm cemî nekaisten münezzeh olduğunu! tasdik etmek herkes üzerine farzdır. takat manasınadır. Yani «Cenab-ı Hak bu bindij ğimiz hayvanatı bize mutî kıldı. Halbuki biz buna takat getirici de-j ğildik» demektir. Yahut mukarin ; zabıt manasınadır. Yani «Allahü Tealâ bunu bize itaatli kılmasaydı biz bunu zabtedici oll madik» demektir. Yahut "biz bu hayvana kuvvette mukarin olmafl dik» demektir. Çünkü; Allah Tealâ hayvanda iki haslet halketmişfl tir: Birincisi; o hayvanın binmeye ve yük götürmeym elverişli olmasıdır. İkincisi; kuvvette insanın çok fevkindâ olmasıdır. Hayvanı itaata sevkedecek akıl da yoktur. Şu halde kuvj vette insandan çok yüksek olduğu ve itaate sevkedecek aklı da ol| madiği halde Cenab-ı Hakkın onu insana son derece itaatli olarak-7' halkettiğini ve bunda olan esrarı düşünen bir âkil Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzihe sür'at eder, eğer bunu yapmazsa küfran-ı nimet etmiş olur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlan veçhile bu âyet; hayvan üzerine bindiğinde insan için lâzım olan âdâb-ı seferiyye-i şer'iyeyi talim etmiştir. Resulüllah misaferete başladığında binidinin üzerine oturup yola çıkınca üç kere tekbir sonra bu âyette beyan olunduğu veçhile teşbih ederek »Ya Rabbi! Bu seferimde ben senden iyilik ve ittikâ isterim, amelde rızana muvafık olanı bana müyesser ve bize uzağı yakın kıl» diye dua buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; bir kimse misaferete başladığında o misaferetten hayr ü bereket istemek, afiyetle beldesine dönmek ve evlâd ü iyâlinin afattan selâmet üzere olmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmek net-i seniye~i nebeviyyedendir. Vacip Tealâ hayvana veya gemiye binen kimsenin sözüne sur da ilâve etmesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Rabbımızm huzuruna bizim rücûmuz muhakkaktır. Binaenaleyh; her halimizde Allah'ın inayetine sığınmak lâzım olduğu gibi hayvan üzerine bindiğimizde dahi Allah'ın kudretine iltica etmek lâzımdır. Bu âyet-i celile; yola çıkan ve binitine binen kimsenin inkılâb-ı azîm olan vefatım, dünyadan âhirete seferini, o büyük misaferetten hasıl olacak meşakkati ve huzuruna varacağı Rabbısmm büyüklüğünü düşünmesi ehem ve elzem olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; alelekser dünyanın işleri âhirete numune olduğu gibi dünyada bir beldeden diğer beldeye misafereti dahi dünyadan âhirete misafere-te numunedir. Şu halde dünyada misaferette azık ve saire gibi yol tedariki nasıl lazımsa âhirete seferde dahi şeriatın beyanı veçhile öylece tedarikât lâzımdır.

Zuhruf 43:15

Vacip Tealâ misaferetin âdabını ve insan için halkettiği nimetlerin şükrünü edâ etmek lâzım olduğunu beyandan sonra insanın küfran-ı nimet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani kâfirler fart-ı gaflet ve kemal-i cehaletlerinden naşı Allahü Tealâ'ya Allah'ın kendi kullarından bazılarını Allah'ın cüz'ü ve evlâdı itikad ederler. Zira cins-i insan; nimeti inkârda gayet şiddetlidir ve inkârı galib ve zahirdir. Bu âyette cüz'en ile murad; veled olmak ihtimali vardır. Çünkü veled; pederinin cüz'üdür. Şu halde kâfirlerin «İbâdm bazısı Allah'ın cüz'üdür» demeleri «Allah'ın veledidir» demektir. Yahut cüz' ile murad; Allah'ın şeriki demektir. Çünkü; kâfirler ((Melekler Allah'ın kızlarıdır» diye itikad ederlerdi. Melekler ise insanlar gibi Allah'ın kullarıdır. İşte Allah'ın kullarından bazılarını «kızları» demek «Allah'ın cüzleri» demektir. Fakat bu zaman-ı cahiliye müşriklerinin itikadıdır. Bu zamanda milel-i mütemeddine arasında bu gibi bâtıl itikadlar kalmamışsa da bundan daha esna' dinsizliklerin teammüm ettiği malûmdur.

Zuhruf 43:16

Vacip-Tealâ müşriklerin zat-ı ülûhiyetine veledi var dediklerini beyandan sonra veledden sevmedikleri kız evlâdını Allahü Tealâ'ya isnâd edip oğlan evlâdını kendilerine mal ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'ya mahlûkâttan bazılarını cüz' kılarak veled isnad edenlerin ne acîb halleri, ne garîb şanları vardır ki onlar Allah'ın mahlûkundan sevmedikleri kızları Allahü Tealâ veled ittihaz etti dediler, kendilerine sevdikleri oğlan evlâdını ihtiyar ettiler. İşte şu garib hallerinden sen onlara sual et ve de ki «Ey Müşrikler! Yoksa Allahü Tealâ sevmediğiniz kızları kendine veled ittihaz etti de size sevdiğiniz oğlanları mı ihtiyar etti! Bu gibi sözleri söylemekten utanmaz mısınız? Nasıl olur ki halik olan Allahü Tealâ mahlukâtından sevilmiyenleri kendi evlâd edinsin de sevilenleri size evlâd olarak versin? Böyle gülünç şeyi nasıl söylersiniz. Çünkü; halik Tealâ kendi mahlûkundan ednâ olanı alır da sizin gibi aciz mahlûklara âlâ olan oğlanları mı verir? Azıcık aklı olan bu gibi batıl şeye itikad eder mi? Hulâsa; Vacip Tealâ'mn veled ittihazı muhal olduğu ve evlâd içinden kâfirlerin sevmedikleri kızları kendi veled ittihaz edip sevdikleri oğlanları onlara vermesi batıl olduğu ve aklı olan kimseler için böyle itikadın caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:17

Vacip Tealâ kâfirlerin itikaaları batıl olduğunu beyandan sonra kız evlâdını sevmediklerini delil-i aharla ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; müşrikler kızları Allah'ın evlâdı derler. Evlâdın pedere benzemesi âdet olduğu cihetle Allahü Tealâ'ya müşabih kıldıkları kız evladıyla onlardan birisi tebşir olunduğunda kemâl-i gamından yüzü siyah olur. Çünkü; sevmediği şeyi işitince yüzünü kırıştırmak ve kararmak insanlarda cibillî bir haldir. Binaenaleyh; insanın sü-rûru ve gumumu daima yüzünden anlaşılır. Zira sevdiği şeyi işitince yüzü güler, sevmediği şeyi işitince yüzü kararır, levni tağayyür eder, tüyleri ürperir ve gayz u gazap her tarafını ihata eder. İşte kız evlâdının dünyaya geldiğini işitince yüzünde sevmediğine dair bir takım alâmetler görülürken nasıl oluyor ki bu kadar sevmediği şeyi Vacip Tealâ'ya isnad eder. Bu âyet; zaman-ı cahiliyedeki Arapların âdetlerini ve hallerini bayan etmiştir. Çünkü; o zamanda Araplar kız evlâdını asla sevmezlerdi. Hatta sevmemek o kadar ileri gitmişti ki kız evlâdı dünyaya gelince diri olduğu halde o biçâre sabileri toprağa gömerler ve onları büyütüp ahar kimseye tezviç etmeye âr ederlerdi. Binaenaleyh; hâmil olan hatundan kız zuhur ederse, haber verildiğinde gamnâk olup gazablandığmı Cenab-ı Hak bu âyette haber vermiştir.

Zuhruf 43:18

Vacip Tealâ müşriklerin '«Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyerek kendileri kız evlâdını sevrneyip oğlan evlâdını sevmeleriyle zemmettikten sonra kız evlâdının ziynete muhtaç ve davasını ispattan aciz, biçâre olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde ziynet içinde terbiye olup, neş'et eden ve davasını ispattan aciz olan nis-vanı Allah'ın çocuklarıdır demek hamakattır. Nasıl oluyor ki akılları kısa, kendileri aciz, münazaa ve mücadele vukuunda davalarını da ispattan aciz, fikirleri rekîk, rey ü tedbirleri müşevveş ve azaları noksan olan nisvanı Cenab-ı Hakka veled olarak isnad ederler de reyi tâm ve hukukunu muhafazaya muktedir olan oğlan evlâdını kendilerine ihtiyar ederler. Bu âyet; nisvan için ziynetin cevazına ve erkekler için kerahet olduğuna delâlet eder. Çünkü; nisvanın ziynetle terbiye olunmaları ve ziynete ihtiyaçları haklarında noksan olduğu, erkeklerin ziynete muhtaç olmamaları onlar hakkında kemâl olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; erkeklerin taife-i nisvan gibi ziynetten-mesi mezmumdur. Zira ricalin ziynete ihtiyacı yoktur, ancak rical için sabr u metanet, salabet, geceat, ibadet ve itaat lâzımdır, meziyet de budur, yoksa karılar gibi ziynet onlar için nıeziyyet değildir. İnsanın hüsn-ü ta'bire malik olup davasını lâyıkı veçh üzere tasvir etmesi ve muhaverede meramını ifadeye muktedir olması o insana ziynet veren ahvalden olduğu için kemâlâttan ma'duddur. Çünkü bu âyette taife-i nisvanın hîn-i muhasamada meramlarını ifade ve beyan edememeleri, haklarında noksan olduğunun beyan olunması; erkeklerin ifade-i merama muktedir olmaları onlarır haklarında nıeziyyet ve kemâl olmasını müstelzimdir. Zira bahis oğlanlarla kızlar arasında olan farkları beyan hakkında olduğundan taife-i nisvan hakkında ayıp ve noksan olan şeyler taife-i ricalde olmayan şeylerdir ki rical onun zıttıyla muttasıftır. Binaenaleyh; maksadını ifadeden aciz olmak ve zahirini kadınlar gibi tezyin etmek rical için noksan ve ayıptır. Zira; irtikâb-ı mezellet etmek ve nefsini zelil ve hakir kılmaktır. Hulâsa; insanın ziynete düşkün olması, maksadını ifade ve beyandan aciz bulunması nevakıstan madud olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ kâfirlerin batıl itikatlarından bazılarını beyandan sonra baz-ı diğerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müşrikler kemal-i cehaletlerinden daima ibadetle meşgul olan melekleri — onlar Allah'ın kullarıdır — akılda ve umur-u di-niyyelerini edada noksan olan ve mertebede erkekten aşağı addolunan hatunlardan olduklarını itikad ettiler. Halbuki melekler daima Allah'a teşbih ve tehlil ile meşgul olup müminlere istiğfar ettiklerinden Allah'ın has ve eşref kullarıdır. Bu âyetlerde müşriklerin üç cihetle küfürleri beyan olunmuştur: Birincisi; Allahü Tealâ'ya veled isnad etmeleri, İkincisi; o veledin kız olduğunu iddia etmeleri, üçüncüsü; Allah'ın kullarının eşrefi, erkeklik ve dişilikten münezzeh olan meleklerin erkeklere nisbetle mertebeleri aşağı olan nisvandan olduklarını itikad etmeleridir. Şu halde âyetler melekler hakkında kâfirlerin hezayanlarını beyan etmiştir. Çünkü mertebesi alâ ve eşref olanların 'ednâ mertebede olduklarını, söylemek ve itikat etmek; hezeyandan başka bir şey değildir.

Zuhruf 43:19

Vâcip Tealâ müşriklerin meleklere isnad ettikleri dişilik bir delile müstenid olmayıp ancak kendi taraflarından uydurma! bir söz olduğunu beyanla tevbih ve tekdir etmek üzere buyuruyor. Yani; meleklerin erkek ve dişi olmalarını iddia etmek onları re'ye'1-ayn müşahade etmekle, erkek veya dişi olduğunu gözle görmekle olur. Şu halde müşrikler Allah'ın melekleri halkettiğinde hazır mıydılar ki meleklerin dişi olduklarına şehadet ederler? Onların bu şehadetleri defter-i â'mâllerine elbette yazılır ve yevm-i kıyamette yalan olarak-şehadetleri ve diğer amelleriyle beraber cümlesinden sual olunurlar. Bu âyette hemze; istifham-ı inkârı ve kâfirleri tekdir ve tevbih içindir. Çünkü şehadet ve bilhassa meleklerin erkek veya dişi olmalarım iddia etmek; bir delile müstenid olması lâzımken kâfirlerin velev aklî olsun bir delile istinad etmeksizin kendi reyleriyle bilmedikleri bir şeye şehadet etmeleri tevbihe lâyıktır. Halbuki onlar için meleklerin dişi olmalarını ispat zımnında ne aldı ne de nakli bir delilleri vardır. Çünkü; bu gibi gözle görülmeyen bir davayı akılla ispat etmek mümkün olmadığı gibi nakille dahi ispat mümkün değildir. Zira delil-i nakli; elbette bir nebî tarafından haber verilmekle olacağından hiç bir nebî tarafından böyle bir haber vaki olmamıştır. Binaenaleyh bu söz; ancak kendilerinin icad ettikleri bir iftiradan ibarettir. Cenab-ı Hak bu yalanın defterlerine yazılacağını ve kıyamette mesul olacaklarım beyanla kâfirleri tehdit etmiştir. Çünkü esasını bilmiyerek dillerine ne gelirse söylemek hevâ ve heveslerine ittibâ etmekten ibaret olduğu cihetle bu sözlerinin vebalini çekeceklerdir.

Zuhruf 43:20

Vacip Tealâ kâfirlerin itikad-ı batıllarını beyandan sonra kendilerinin yalancı olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; müşriklerin batıl iddiaları bir delil-i nakliye mi müste-niddir, yoksa biz onlara Kur'an'dan evvel bir kitap verdik de batıl mezheplerini o kitapla mı istidlal ediyorlar, o kitabın ahkâmına mı yapışıyorlar? Halbuki bunlardan hiç birisi yoktur. Binaenaleyh; her ne söyleseler heva ve heveslerine ve arzularına ittiba ile söylerler. Hulâsa; delile istinad etmeksizin söz söylemek mezmum olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:21

Vacip Tealâ' kâfirlerin ağızlarına ne gelirse onu söylediklerinden sözlerinin bir delile müstenid olmadığını beyandan sonra âba ve ecdadını taklid ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor Yani; şu batıl itikatları taşıyan müşriklerin ellerinde gerek aklî, gerek naklî ihticaca salih istinad edecek bir senedleri yok, belki onların delilleri babalarını taklid etmektir. Zira onlar «Biz babalarımızı bir din ve millet üzerine bulduk. Binaenaleyh; biz onları taklid eder, gittikleri yolda gideriz ve onların arkasına gitmekle matlubumuza ulaşırız. Çünkü; onlara hüsn-ü zannımız var hata etmezler. Şu halde gittikleri yol doğrudur ve bizim için onların dininde sebat etmek lâzımdır» demekle küf riy âti arından vazgeç-miyeceklerini söylediler. Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile lâfzı buratarikat ve insanlar için maksud olan din manasınadır. Çünkü; ana manâsına olan Ümm, lâfzından maksut manasınadır. Zira; evlâdı tarafından kasdolunduğu cihetle anaya ümm denilmiştir. Lin; milletler tarafından kastol-unduğundan. bu âyette dine dahi denilmiştir. Bu sözleriyle müşrikler babalarının irtikâbettikleri dinin herkes tarafından kasdolunmuş makbul bir din olduğuna işaretle iftihar ve babalarının dinine suluk edenlerin ihtida etmiş olacağına yani, maksad-ı aksâya vasıl olmuş bulunacağına kanaat ettiklerini beyan etmişlerdir. Halbuki itikadın delâiîini kemal-i dikkatte arayıp, lâyıkıyla teftiş etmeksizin abâ ve ecdadı taklid etmek bir emr-i münker ve akibet ukubeti icabeder çirkin bir âdettir.

Zuhruf 43:22

Vacip Tealâ kâfirlerin itikadiyatta babalarını taklid ettiklerini beyandan sonra bu gibi taklidler yeni bir adet olmayıp eskiden beri bir çok insanların iltizam ettikleri âdet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. zengin ve tnütena'im olan kimselerdir. Çünkü; Medarik'te ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bir karyenin dünya nimetleriyle nıütena'im olan reislerine mütref denir. Zira nimet; sahiplerim oyuna ve zevk u sefaya sevkettiğinden itikadiyatta ve i-badette tarik-ı Hak'tan çıkmak ekseriya onlarda vukubulur ve fu- kara güruhu onlara ittiba eder. Şu halde zenginler hem dâll hem de mudili olurlar. Bu misilli dalâlete sülük ve halkı idlâl edenlerin nimet ve rahat sahipleri olduğuna işaret için babalarını taklide he-veskâr olanların mütenâim olanlar olduğunu Genab-ı Hak sarahaten, beyan buyurmuştur. Nimette vüs'at insanı ekseriyetle şehevat-ı nefsaniyeye ve çeng ü tarap gibi menhiyata sevkettiğinden dünyada rahat ve nimet sahibi olanlar tekâlif-i İlâhiye'nin meşakkatma baş eğmez, belki de ibadet edenleri istihzaya cesaret ederler. Binaenaleyh; insanlar için alelekser zahirde nîmet gibi görünen şeyler hakikatte nikmet ve aynı azap olur. Zira tuğyanına ve kibr ü gururuna sebep olduğundan o nimeti kazanmak hüner değildir. Belki hüner; o nimeti hazmedip mahalline sarfetmektir. Vacip Tealâ bu âyette bu misilli babalarını taklid etmek eski zamandan beri delilsiz bir dalâl olduğunu beyanla resulünü,tesliye buyurmuştur

Zuhruf 43:23

Vacip Tealâ kâfirlerin itikadiyatta babalarını taklid ettiklerini beyandan sonra bu gibi taklidler yeni bir adet olmayıp eskiden beri bir çok insanların iltizam ettikleri âdet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. zengin ve tnütena'im olan kimselerdir. Çünkü; Medarik'te ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bir karyenin dünya nimetleriyle nıütena'im olan reislerine mütref denir. Zira nimet; sahiplerim oyuna ve zevk u sefaya sevkettiğinden itikadiyatta ve i-badette tarik-ı Hak'tan çıkmak ekseriya onlarda vukubulur ve fu- kara güruhu onlara ittiba eder. Şu halde zenginler hem dâll hem de mudili olurlar. Bu misilli dalâlete sülük ve halkı idlâl edenlerin nimet ve rahat sahipleri olduğuna işaret için babalarını taklide he-veskâr olanların mütenâim olanlar olduğunu Genab-ı Hak sarahaten, beyan buyurmuştur. Nimette vüs'at insanı ekseriyetle şehevat-ı nefsaniyeye ve çeng ü tarap gibi menhiyata sevkettiğinden dünyada rahat ve nimet sahibi olanlar tekâlif-i İlâhiye'nin meşakkatma baş eğmez, belki de ibadet edenleri istihzaya cesaret ederler. Binaenaleyh; insanlar için alelekser zahirde nîmet gibi görünen şeyler hakikatte nikmet ve aynı azap olur. Zira tuğyanına ve kibr ü gururuna sebep olduğundan o nimeti kazanmak hüner değildir. Belki hüner; o nimeti hazmedip mahalline sarfetmektir. Vacip Tealâ bu âyette bu misilli babalarını taklid etmek eski zamandan beri delilsiz bir dalâl olduğunu beyanla resulünü,tesliye buyurmuştur

Zuhruf 43:24

Vacip Tealâ kâfirlerin babalarını taklid etmeleri yeni bir şey olmayıp eski bir âdet olduğunu beyandan sonra onlara! cevap olarak buyuruyor. Yani; «Biz babalarımızın dininden dönmeyiz, onların gittikleri yola gideriz» demekle küfriyâtta taannüt eden kâfirlere hiitaben ey Nebiyyi Zîşân! Sen de ki «Ey kâfirler! Eğer size ben babalarınızın dininden daha hayırlı ve menfeatli bir dini getirmiş olsam da mı babalarınızı taklid edeceksiniz ve benim getirdiğim hidayeti terkedip de halâ mı dalâlete ittibâ edeceksiniz?» demekle inad ve istihbarlarının derecesini gör ve bu kelâmı senden işitince onların cevabını dinle. Zira; onlar bu sözü senden işitince .«Ey taraf-ı îlâ-hî'den irsal olunup yeni bir dinle geldiklerini iddia eden resuller! Biz sizin getirdiğiniz dini red ve inkârla küfrediciyiz» demekle küf-rüzere devam edeceklerin i beyan etmişlerdir. Hulâsa; kâfirler «sizin getirdiğiniz dini kabul ile biz size ittiba edip de babalarımızın dinini terk edemeyiz, sizin getirdiğiniz ahkâma küfretmek suretiyle dinimizi ibkâ ederiz» demekle davet-i îlâhiyeye icabet etmiyeceklerihe suret-i kafiyede cevap vermişlerdir.

Zuhruf 43:25

Vacip Tealâ Resullerinin dini her ne kadar menleat ise de kâfirlerin ittibâ etmiyeceklerini beyandan sonra onlardan intikamını aldığını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; davete icabetten imtina edince intikamımızı almaya müstehak olmuşlar ve bu istihkak üzere biz de intikamımızı aldık, ey- Habibim! Enbiyâ-yı Kiram'ı tekzib edenlerin hallerine bak nasıl oldu ve akıbetleri neye uğradığını gör ki aynı akıbete seni tekzibedenlerin dahi uğrayacağını bilesin. Çünkü hakkı inkâr edenler; daima helake maruzdur.

Zuhruf 43:26

Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinde itimad ettikleri taklid olup usul-ü itikadda ise taklidin batı!'olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. ibrahim (A.S.) böylece pederine ve kavmine gittikleri tarîkin batıl olduğunu beyan etmiştir. Yani; ey Rasul-ü Ekrem! Zikret sol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.)- pederinin ve kavminin âdetleri olan taklidi terkle istidlale mübaşeret etti ve onlara dedi ki «Ben sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadetten beriyim, illâ ben şol halika ibadet ederim ki o beni halketti. Binaenaleyh; ben ibadetimi ona hasrederim, O'nun gayrıya ibadet etmem. Zira; o halikım beni tarik-ı hak olan dinine hidayette kıldı ve ileride bu hidayet üzere beni sabit kılacak O'dur.» demekle pederinin ve kavminin taklidden ibaret olan dinlerinin batıl olduğunu beyan etmiştir. Şu kelâmiyle ibrahim (A.S.) pederinin ve kavminin âdetleri olan taklidi istidlale tebdil buyurmasıyla usûl-ü itikadda taklidin caiz olmayıp itikad-ı hakkın istidlal ile sabit olması olduğuna işaret etmiştir. Binaenaleyh; mesail-i itikadiyenin aklî ve nakli delile müstenid olması vaciptir. İbrahim (A.S.) in sözü kelime-i tevhiddir.

Zuhruf 43:27

Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinde itimad ettikleri taklid olup usul-ü itikadda ise taklidin batı!'olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. ibrahim (A.S.) böylece pederine ve kavmine gittikleri tarîkin batıl olduğunu beyan etmiştir. Yani; ey Rasul-ü Ekrem! Zikret sol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.)- pederinin ve kavminin âdetleri olan taklidi terkle istidlale mübaşeret etti ve onlara dedi ki «Ben sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadetten beriyim, illâ ben şol halika ibadet ederim ki o beni halketti. Binaenaleyh; ben ibadetimi ona hasrederim, O'nun gayrıya ibadet etmem. Zira; o halikım beni tarik-ı hak olan dinine hidayette kıldı ve ileride bu hidayet üzere beni sabit kılacak O'dur.» demekle pederinin ve kavminin taklidden ibaret olan dinlerinin batıl olduğunu beyan etmiştir. Şu kelâmiyle ibrahim (A.S.) pederinin ve kavminin âdetleri olan taklidi istidlale tebdil buyurmasıyla usûl-ü itikadda taklidin caiz olmayıp itikad-ı hakkın istidlal ile sabit olması olduğuna işaret etmiştir. Binaenaleyh; mesail-i itikadiyenin aklî ve nakli delile müstenid olması vaciptir. İbrahim (A.S.) in sözü kelime-i tevhiddir.

Zuhruf 43:28

Vacip Tealâ bu kelime-i Tevhid'i İbrahim (A.S.) m zürriyeti içinde ibka ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İbrahim (A.S.) bu Kelime-i Tevhid'i tekellüm etmesi sebebiyle zürriyeti içinde bakî bir zikr-i cemil bıraktı. Binaenaleyh; zürriyeti içinde çok nebî ve Ehl-i Tevhid meydana geldi ve zürriyetinden şirkedenler dahi muvahhidlerin davetlerine icabetle şirklerinden dönerler. kelimesinden, müstefad olan recâ İbrahim (A.S.) a aid olup Vacip Tealâ'ya ait değildir. Zira; Vacip Tealâ recâ'dan münezzehtir. İbrahim (A.S.) in zürriyetinde ilâ yevmil kıyam vahdaniyeti ikrar eder muvahhidlerin bulunacağına işaret için kelime-i Tevhid'i beka ile tavsif buyurmuştur. Çünkü kelimenin bekası; ehlinin bekasına tevakkuf eder. Tevhid'in ehli bulunmazsa kelime-i tehvid tekellüm olunmaz ve o kelime de baki kalmaz. Binaenaleyh; Kelime-i Tevhid'in bakası ehl-i Tevhid'in bakasıyla olacağından ilâ yevmi'l-Kiyam ehl-i tevhidin bakasma âyet delâlet eder. Hulâsa; İbrahim (A.S.) m evlâd ü ahfadına üssülesâs olan kelime-i hayriye-i tevhidi terkettiği ve o kelimenin evlâdı arasında baki olmasıyla ilâ yevmil kıyam ehl-i tevhidin bulunacağı ve ehl-i Tevhid'in davetleri sebebiyle ehî-i şirkin şirkten rücû etmeleri me'mûl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:29

Yani; mucizâtla risaletini ispat ve izhar eden resul ve din-i hakkı beyan eden Kur'an kendilerine gelinceye kadar ben Azîmüş-şân su kâfirlere ve babalarına ömürler ve nimetler verdim.

Zuhruf 43:30

demekle buğz u adavetlerini mey4 dana. koydular. Yani; ben İbrahim (A.S.) neslinden olan Mekke ahalisine ve bol nimet verdim. Hatta onlara hak olan Kur'an'ı, kelime-i Tevhid'i ve din-i hakkı yoluyla beyan eden Resul gelinceye kadar müh^ let verdim. Vakta ki hak olan din-i İslâm ve Kur'an onlara gelince dediler ki «Şu Kur'an sihirdir biz bunu inkâr eder kabul etmeyiz.» böyle demekle küfürlerini izhar ettiler ve nimetleri onları mağrur etti, bizim imhalimiz onları şehevât-ı nefsaniyelerine tabi kıldı, âbâ ve ecdadını taklide devam edip refah-ı hale malik olunca de-lâili tedkikten sarf-ı nazarla nimet-i dünya ile mütena'im ve şeytana ibadetle meşgul olurlar. Halbuki çok nimete nail olmak o nimetin şükrünü edâ ve kadrini takdirle Cenab=ı Hakka ibadet ve rasûlüne itaat etmek lâzımken nimetleri onları tuğyana sevket-mistir. Allahü Tealâ'mn verdiği ömrün ve ihsan ettiği rızkm şükrünü edâ etmeyip de ömrüne ve rızkına mağrur olarak sefahat edenleri âyette takbih ve hamakatlarını beyan vardır. Çünkü; hak geldikten sonra o hak ve hakikata sihir demekten ve ona küfretmekten daha ziyade hamakat olamaz.

Zuhruf 43:31

Vacip Tealâ kâfirlerin küfriyâtlarından bazılarını beyandan sonra baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Kâfirler böyle demekle Kur'an'ın Resulüllah'a nazil olmasını münasip görmediler. Yani; kefere-i Kureyş mertebe-i nübüvveti dünya malına ve mansıba lâzım zannederek dediler ki «Keşke şu Muhammed (S.A.V.) üzerine inzal olunan Kur'an Mekke köyünde mal sahibi, nâs arasında kadri âlî, mansıbı büyük ve itibarı çok olan (Velid b. Muğire) ile Taif karyesinde maldar, câh ve mansıb sahibi olan (Urve b..Mes'üd) dan birisine nazil olaydı. Zira; bunlar; bu iki karyede herkesin büyük tanıdığı ve hatırlarına riayet ettiği kimselerdir. Binaenaleyh; mansıb-ı nübüvvet bunlardan birine yakışırdı». Mekke ahalisini şu sözleri söylemeye sevkeden sebep; bunların nübüvvet hakkında olan itikadlarıdır. Çünkü; bunlar «Mansıb-ı nübüvvet bir büyük mansıptır. Binaenaleyh; bir çok servete, câh ü mansıba, kudret-i tâmmeye, riyaset-i âmmeye ve bir takım eviâd ü etbâa muhtaçtır. Zira; nebî olacak zâtta şu sayılan nimetler olmazsa nâs üzerinde tesiri olamıyacağmdan mertebe-i nübüvvetten gözetilen matlub husul bulmaz ve lâyıkıyla tebligat icra olunamaz» itikadında olduklarından bu sözü sarfetnıişler ve şu arzuda bulunmuşlardır. Halbuki mansıb-ı nübüvvetin emval-i dünyaya, câh ü mansıba ve evlâd ü etbâa ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh mansıb-ı nübüvvetin erkân-ı mühimmesi; bilûmum masivâyı terkle ahlâk-ı marziye-i İlâhiyeyle tahalluk etmek olduğundan Mekke ahalisinin nübüvvete lâzımdır dedikleri şeylerden hiç birisine lüzum yoktur. Zira nübüvvet; kisible değildir ihsan-ı İlâhidir, müeyyed min indillah'tır. Es-bab-ı âdiyeden hiç birisinin tesiri yoktur.

Zuhruf 43:32

Vacip Tealâ müşriklerin «nübüvvet zengin, hatırlı ve câh ü mansıb sahiplerine lâyıktır. İşte şu şartlan camî olan Mekke karyesinde (Velid b. Muğîre) ve Taif karyesinde (Urve b. Mes'ud-u Sakafî) dir. Zira; bunlar iki karyede birer büyük kimselerdir. Ne olaydı nübüvvet bunlardan birine geleydi, bu vazifeyi bunlar iyi ifâ ederlerdi.» dediklerini beyandan sonra Cenab-ı Hak onların şu itikatlarına binaen söyledikleri sözlerini ibtal etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar çürük akılları ve bozuk tedbirleriyle beraber nübüvvet ve risalet hazinelerinin anahtarları kendi ellerinde de mertebe-i nübüvveti istediklerine mi taksim ediyorlar? Bu ne acîb cehalet ve ne'garib hamakattır ki taksim-i İlâhî'ye itirazla kendi hülyaları ve nüfus-u habîselerinin arzu ve iştihaları vechüzere taksim etmek isterler. Halbuki hayat-ı dünyanın azlığı ve zevaliyle beraber dünyaca maişetlerini aralarında biz taksim ettik. Dünyaca derece cihetlerinden bazılarını bazılarının fevkmda kıldık ki birini zengin diğerini fakir, birini malik diğerini memlûk ahar birini zayıf diğerini kavı kıldık. Hiç bir kimse bizim bu taksimimizi tağyire muktedir olamadı. Nasıl oluyor ki pek büyük olan mansıb-ı nübüvveti tevcihimizi tağyir edecekler. Ehemmiyetten arı olan dünya malının taksimini tağyir edemiyen ve tebdilden aciz olanlar nasıl oluyor ki daha mühim olan emr-i nübüvveti tağyir etmek ve istediklerine vermek isterler? Halbuki emr-i nübüvveti biz istediğimize veririz, hiç bir kimsenin itiraza hakkı yoktur. Dünyaca na-sm bazısı bazısının fevkmda kılındığının hikmeti; insanların rahat etmesi ve âlemin intizam üzere bulunmasıdır. Çünkü fakir olan zengine hizmet etmek suretiyle maişetini temin ettiği gibi zengin olan da işini fakire gördürmekle ihtiyacını defetmekle âlemin is.i intizam üzere cereyan eder. Eğer küllisi zengin veya fakir olmakla cemî ahvalde müsavi olmuş olsalar hiç birisi öbürsüne inkiyâd etmez ve herkes de kendi ihtiyacını defedemez. Çünkü; ya hep zengindir, binaenaleyh; hizmet edecek olmaz veyahut hep fakirdir, hizmet edip ihtiyacını defedecek bir efendi bulunmaz. Bu ise âlemin harap olmasını icabettiği gibi bütün dünya ahalisi bir ıztırab-ı elîm içinde kalır. İşte âlemin imarına halel gelmesin ve insanlar azab-ı elim içinde kalmasın için Allahü Tealâ dünyaca nâsm bazısını zengin, bazısını fakir kıldı ki bazısı malı ile ve bazısı ameliyle âlemin kıvamına hizmet etsin ve intizam-ı âlem yoluyla cereyan etsin de herkes daimî bir ıztırap içinde kalmasın. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile rahmetle murad; Cennet veya nübüvvet veya din-i Ulamdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun rahmet-i İlâhiye elbette kâfirlerin cem'ettikleri dünya malından hayırlıdır. Çünkü; rahmet-i İlâhiye baki ve zevalden mahfuzdur, amma emval-i dünya daima zevale ve inkıraza mahkûmdur.

Zuhruf 43:33

Vacip Tealâ rahmetinin dünya malından hayırlı olduğunu beyandan sonra dünya nimetlerinin denâ'etini, lezzetinin redâetini ve icabettiği şehevât-ı nefsaniyeyi beyan etmek üzere buyuruyor. çok nimet vermek bütün nasın küfre meyi ü rağbet etmelerini ica-1 betmek ihtimali vardır. Binaenaleyh; cümle nasın küfrüzere icti-j mâ ederek millet-i vahide olmaları muvafık-ı hikmet olmadığından | lüzumundan' ziyade vüs'at vermedik. Hulâsa dünya nimetlerinin Allahü Tealâ indinde asla kadrtj olmadığı ve kadri olmadığından halkm küllisinin küfre rağbetine) sebep olmak ihtimali olmasa kâfirlerin evlerinin damlarını, kapı-j larını, yatıp oturacak karyolalarını, koltuklarını gümüşten kılacağı] velâkin kâfirlerde bu kadar gına ve serveti gören halkm küfre rağ-j bet etmeleri ihtimali bu gibi emvali onlara bol vermeye mani ol*î duğu ve eğer dünya malının İnd-i İlâhîde kadri olmuş olsa kâfirlere hiç bir şey vermemek lâzım geleceği ve hal böyle olduğu halde en alî mertebe olan mansıbı- Nübüvveti Mekke ahalisi dünya malı ile müzeyyen. kimselere münasip gördüklerine dair olan zu'm ve itikadlarmm batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:34

Vacip Tealâ rahmetinin dünya malından hayırlı olduğunu beyandan sonra dünya nimetlerinin denâ'etini, lezzetinin redâetini ve icabettiği şehevât-ı nefsaniyeyi beyan etmek üzere buyuruyor. çok nimet vermek bütün nasın küfre meyi ü rağbet etmelerini ica-1 betmek ihtimali vardır. Binaenaleyh; cümle nasın küfrüzere icti-j mâ ederek millet-i vahide olmaları muvafık-ı hikmet olmadığından | lüzumundan' ziyade vüs'at vermedik. Hulâsa dünya nimetlerinin Allahü Tealâ indinde asla kadrtj olmadığı ve kadri olmadığından halkm küllisinin küfre rağbetine) sebep olmak ihtimali olmasa kâfirlerin evlerinin damlarını, kapı-j larını, yatıp oturacak karyolalarını, koltuklarını gümüşten kılacağı] velâkin kâfirlerde bu kadar gına ve serveti gören halkm küfre rağ-j bet etmeleri ihtimali bu gibi emvali onlara bol vermeye mani ol*î duğu ve eğer dünya malının İnd-i İlâhîde kadri olmuş olsa kâfirlere hiç bir şey vermemek lâzım geleceği ve hal böyle olduğu halde en alî mertebe olan mansıbı- Nübüvveti Mekke ahalisi dünya malı ile müzeyyen. kimselere münasip gördüklerine dair olan zu'm ve itikadlarmm batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ dünya malının kadri olmadığı cihetle nasın itikadına hafel gelmek olmamış olsa kâfirlere daha çok vereceğini beyandan sonra âhiret nimetlerinin hayırlı ve müttakîlere mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor Yani; şu beyan olununan nimetler dünyada az bir zamanda intifa olunan eşya-yı hasisedir, âhiret nimetleri ise Rabbın Tealâ indinde günahlardan sakınan ve nefsini azaptan vikaye eden müt-takîlere mahsustur. Zira; âhiret nimetlerinin kadri büyük olduğundan, indaîlâh kadri alî ve makbul olan kullara mahsus olması lâzımdır. Çünkü; kâfirler haliklarına küfretmekle ecnebi oldukları cihetle menfeat-i âhiretten mahrumdurlar.

Zuhruf 43:35

Vacip Tealâ rahmetinin dünya malından hayırlı olduğunu beyandan sonra dünya nimetlerinin denâ'etini, lezzetinin redâetini ve icabettiği şehevât-ı nefsaniyeyi beyan etmek üzere buyuruyor. çok nimet vermek bütün nasın küfre meyi ü rağbet etmelerini ica-1 betmek ihtimali vardır. Binaenaleyh; cümle nasın küfrüzere icti-j mâ ederek millet-i vahide olmaları muvafık-ı hikmet olmadığından | lüzumundan' ziyade vüs'at vermedik. Hulâsa dünya nimetlerinin Allahü Tealâ indinde asla kadrtj olmadığı ve kadri olmadığından halkm küllisinin küfre rağbetine) sebep olmak ihtimali olmasa kâfirlerin evlerinin damlarını, kapı-j larını, yatıp oturacak karyolalarını, koltuklarını gümüşten kılacağı] velâkin kâfirlerde bu kadar gına ve serveti gören halkm küfre rağ-j bet etmeleri ihtimali bu gibi emvali onlara bol vermeye mani ol*î duğu ve eğer dünya malının İnd-i İlâhîde kadri olmuş olsa kâfirlere hiç bir şey vermemek lâzım geleceği ve hal böyle olduğu halde en alî mertebe olan mansıbı- Nübüvveti Mekke ahalisi dünya malı ile müzeyyen. kimselere münasip gördüklerine dair olan zu'm ve itikadlarmm batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ dünya malının kadri olmadığı cihetle nasın itikadına hafel gelmek olmamış olsa kâfirlere daha çok vereceğini beyandan sonra âhiret nimetlerinin hayırlı ve müttakîlere mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor Yani; şu beyan olununan nimetler dünyada az bir zamanda intifa olunan eşya-yı hasisedir, âhiret nimetleri ise Rabbın Tealâ indinde günahlardan sakınan ve nefsini azaptan vikaye eden müt-takîlere mahsustur. Zira; âhiret nimetlerinin kadri büyük olduğundan, indaîlâh kadri alî ve makbul olan kullara mahsus olması lâzımdır. Çünkü; kâfirler haliklarına küfretmekle ecnebi oldukları cihetle menfeat-i âhiretten mahrumdurlar.

Zuhruf 43:36

Vacip Tealâ âhiretin müttakîlere mahsus olduğunu beyandan sonra zikr-i İlâhîden i'râz edenlerin mukârini şeytan olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse kullarına ihsan sahibi olan Allahü Tealâ'nın zikrinden ibaret olan Kur'an'dan iraz ve o Kur'an'm ahkâmını kabulden imtina ederse biz o kimseye bir şeytan musallat kılarız ki o şeytan daima ona mukarin olur ve tarik-ı dalâleti, günahları ve bütün muayyebâtı tezyin eder, güzel gösterir, ona hidayette olup, doğru yola gittiğini vesvese tarikıyla söyler. Halbuki şeytanlar insanları muhakkak doğru yoldan menederler, şeytanın tuzağına tutulan ve iğfâlâtma kapılan insanlar kendilerinin doğru yola gittiğini ve en alâ bir meslekte bulunduğunu zannederler, kendine mukarin olan şeytanı kendine rehber ittihaz eder ve bu hal ikisi beraber Cehennem'e gidinceye kadar devam eder Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şeytanın insana mukarin olmasının sebebi; insanın müstemirren Kur'an'dan i'raz etmesidir. Çünkü; kaziyye-i şartiyede mukaddem, talîye illet ve sebep olduğundan zikirden i'râzı; şeytanın mukarenetine sebep olmuştur. Şu halde Kur'an'dan i'raz etmeyen kimseye şeytan fırsat buldukça mukarin olur, vesveseden hali olmazsa da mukareneti daimî olamaz. Hulâsa; Allah'ın zikrinden daimî i'râz eden kimseye şeytanın devamlı musallat olacağı ve şeytanın insanı doğru yoldan çıkarmak için sa'yi muhakkak olduğu ve iğfal olunan insanların dalâleti hidayet zannettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:37

Vacip Tealâ âhiretin müttakîlere mahsus olduğunu beyandan sonra zikr-i İlâhîden i'râz edenlerin mukârini şeytan olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bir kimse kullarına ihsan sahibi olan Allahü Tealâ'nın zikrinden ibaret olan Kur'an'dan iraz ve o Kur'an'm ahkâmını kabulden imtina ederse biz o kimseye bir şeytan musallat kılarız ki o şeytan daima ona mukarin olur ve tarik-ı dalâleti, günahları ve bütün muayyebâtı tezyin eder, güzel gösterir, ona hidayette olup, doğru yola gittiğini vesvese tarikıyla söyler. Halbuki şeytanlar insanları muhakkak doğru yoldan menederler, şeytanın tuzağına tutulan ve iğfâlâtma kapılan insanlar kendilerinin doğru yola gittiğini ve en alâ bir meslekte bulunduğunu zannederler, kendine mukarin olan şeytanı kendine rehber ittihaz eder ve bu hal ikisi beraber Cehennem'e gidinceye kadar devam eder Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şeytanın insana mukarin olmasının sebebi; insanın müstemirren Kur'an'dan i'raz etmesidir. Çünkü; kaziyye-i şartiyede mukaddem, talîye illet ve sebep olduğundan zikirden i'râzı; şeytanın mukarenetine sebep olmuştur. Şu halde Kur'an'dan i'raz etmeyen kimseye şeytan fırsat buldukça mukarin olur, vesveseden hali olmazsa da mukareneti daimî olamaz. Hulâsa; Allah'ın zikrinden daimî i'râz eden kimseye şeytanın devamlı musallat olacağı ve şeytanın insanı doğru yoldan çıkarmak için sa'yi muhakkak olduğu ve iğfal olunan insanların dalâleti hidayet zannettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:38

Vacip Tealâ Kur'an'dan i'raz edenlere şeytanın mukarin olup onu tarik-i haktan men'ettiğini beyandan sonra şeytan ile mukarin olduğu kimselerin yevm-i kıyamette aralarında cereyan edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor Şeytanla mukarin olan kimse böyle demekle nedametini izhâr eder. Yani; dünyada Kur'an'dan i'raz edip mûcibiyle ameli terke-den kimse yevm-i kıyamette bizim huzurumuza geldiğinde şeytanın iğfal ettiğini ve tarik-ı haktan dalâlete saptığını bilince ona mukarin olan şeytana hitaben kemal-i tehassür ve teessüfle der ki «Ne olaydı seninle benim aramızda maşrıkla mağrib arası kadar uzaklık olaydı da birbirimizi görmiyeydik. Ne çirkin arkadaşsın sen ki beni aldattın». Hulâsa; şehevât-ı nefsaniyeye ittibâ ve lezzet-i dünyaya tama* ederek şeytanın iğfalâtma aldanmanın neticesi nedamet, tehassür. şeytanla münazaa ve mücadele olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:39

Vacip Tealâ şeytanın iğfalâtına aldanan kimsenin yevm-i kıyamette şeytana itâb edeceğini beyandan sonra o itabın faydası ol-mıyacağını beyan etmek üzere buyuruyor. İşte böyle denilmekle yevm-i kıyamette nedametin faydası olmıyacağı beyan olunur. Yani; siz tehassürünüzden ve nedametinizden naşî «ne olaydı dünyada aramız uzak olaydı da birbirimizi görmiyeydık» dersiniz lâkin yevm-i kıyamette bu sözlerin asla faydası olmaz. Zira siz küfrü ihtiyar, vesair günahları irtikâbla nefsinize zulmettiniz. Binaenaleyh; Cehennem azabında ikiniz müştereksiniz. Yahut manâ-yı âyet:

Zuhruf 43:40

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen nefsine ne kadar zahmet ediyorsun. Onlarin zikr-i İlâhî'den i'razları ve küfrüzere ısrarları te-mâdî ettikçe gözleri görmez, kulakları duymaz bir hale geldiler. Şu halde sen zanneder misin ki o sağırlara söz duyurmaya, körlere yol göstermeğe ve açıktan dalâleti irtikab edenleri hidayette kılmağa muktedir olasm ki kör ve sağır mesabesinde olan müşrikleri irşada ne kadar sa'yediyorsun? Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Resulüllah'ın kavmini irşada son derece sa'y ve onların hidayetlerine gayrette nefsini tehlikeye atarcasına ileri vardığında Cenab-ı Hak bu derece meşakkati nefsine tahmil etmek iktizâ etmediğini beyanla resulünü tesliye etmek üzere bu âyeti inzal buyurmuştur. Bu rivayete nazaran hemze; istifham-ı inkârı ve teaccüp içindir. Buna nazaran manâ-yı nazıra: … demektir. Bu âyette birkaç vecihle hakkı işitmek ve görmekten imtina edenleri zem vardır. Çünkü; bundan evvelki âyette Kur'an'dan i'raz edenlere şeytanın musallat kılınacağı ve i'raz edenlerin âhi-rette nedamet edecekleri ve nedametlerinin fayda vermiyeceği beyan olunmuştu. Bu âyette ise Kur'an'dan iğrazları uzadıkça imti-nâları sağırlığa, körlüğe, açıktan dalâl ü tuğyana müncer olduğu beyan olunmuştur. Şu halde bunların zikrullah'dan i'razda devam ettikleri ve devamları ternâdî ettikçe hakkı işitmez ve görmez bir hale geldikleri, açıktan dalâli ihtiyarla Allah'dan korkmaz ve halktan utanmaz bir dereceye vardıkları, ne kadar irşada sa'yolunsa-lar sa'yin tesiri olmıyacağı ve bu veçhile hakkı kabul etmemekte inad ve temerrüdleri beyan olunmuştur ki envai mezemmetleri meydana konmuştur. Hakka karşı inad edenlere nasihatin, sağıra söz duyurmak ve köre yol göstermek ve açıktan dalâleti irtikabeden kimseyi hidayete davet kabilinden olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetl-e beyan buyurmuştur ki «Hidayetten uzak olanlara söz anlatmak müşküldür» demek olur.

Zuhruf 43:41

Vacip Tealâ resulünün kâfirleri irşâd için nefsini çok meşak-kata duçar ettiğinden onları irşâd hususunda nefsine o kadar zahmet etmemesini tavsiyeden sonra elbette ahz-ı intikam edeceğini beyanla tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Nebiyy-i Muazzam! Sen müteselli ol ve müşrikleri irşâd için nefsine bir takım meşakkat tahmil etme. Zira; elbette biz onlardan ya S'enin hayatında yahut vefatından sonra intikamımızı alacağız. Eğer onlardan intikamdan evvel seni âhirete götürürsek elbette intikam alırız. Zira; intikamımız muhakkaktır veyahut eğer sana göstermek istersek hal-i hayatında onları katil ve fakr u esaret gibi her türlü azaba muktediriz. Şu halde onlardan gördüğün bir takım lâyık olmadık hallerden mahzun olma. Elbette onlar amellerinin cezalarını göreceklerdir. Çünkü; onlardan intikam almaya bizim kudretimiz kâfidir.

Zuhruf 43:42

Vacip Tealâ resulünün kâfirleri irşâd için nefsini çok meşak-kata duçar ettiğinden onları irşâd hususunda nefsine o kadar zahmet etmemesini tavsiyeden sonra elbette ahz-ı intikam edeceğini beyanla tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Nebiyy-i Muazzam! Sen müteselli ol ve müşrikleri irşâd için nefsine bir takım meşakkat tahmil etme. Zira; elbette biz onlardan ya S'enin hayatında yahut vefatından sonra intikamımızı alacağız. Eğer onlardan intikamdan evvel seni âhirete götürürsek elbette intikam alırız. Zira; intikamımız muhakkaktır veyahut eğer sana göstermek istersek hal-i hayatında onları katil ve fakr u esaret gibi her türlü azaba muktediriz. Şu halde onlardan gördüğün bir takım lâyık olmadık hallerden mahzun olma. Elbette onlar amellerinin cezalarını göreceklerdir. Çünkü; onlardan intikam almaya bizim kudretimiz kâfidir.

Zuhruf 43:43

Vacip Tealâ gerek Resulünün hal-i hayatında, gerek hal-i me-mâtmda kâfirleri ta'zîb edeceğini beyandan sonra vahyolunan Kur'-na'a tamamiyle temessük buyurmasını, sebat ve devamını tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Kâfirlerin icazlarından müteessiî olma. Zira; biz onlardan intikamımızı alacağız, biz senin intikamını almaya muktedir olunca sana vahyolunan Kur'an'm kavâidiyle hasıl olan şeriatine ve din-i mübînin esası olan Kur'an'a sağlam yapış, hak olduğunu itikad ve muktezasiyle amelde sebat ve devam et. Zira: sen doğru bir din üzerindesin ki o dinden i'raz etmez, ancak dalâlete münhemik olanlar i'raz ederler. Cenab-ı Hak intikamına karşı şükür olmak üzere vahyolunan Kur'an'a yapışmakla emir buyurmuş ve vahyolunan Kur'an'm ahkâmı insan için gayet doğru bir yol olduğunu beyanla Kur'an'a yapışmak lâzım olduğunu temessüke teşvik etmiştir. Kur'an'a Re-sulüllah'm temessük ettiği halde temessükle emir; devamla emirdir ve Resulüllah'a emir; ümmetine de emrolduğu cihetle bütün Ümmet-i Muhammed üzerine. Kur'an'a temessük vaciptir. Çünkü; dine yapışan kimseyi o din matlubuna isal eder.

Zuhruf 43:44

Vacip Tealâ dine yapışmanın menfeati uhreviyyesi olduğu gibi dünyaca dahi menfeati olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an Resulüllah'a ve kavmine bir vaazdır ki o vaazla amel etmek vaciptir. Zira; yakın vakitte o Kur'an'm ahkâmiyle amel olunup olunmadığından sual olunacaktır. Vaki olacak suale lâyıkıyla cevap vermek için amel etmek lâzımdır. Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette zikirle murad; zikr~i cemîl ve medh ü sena olmak ihtimali vardır. Euna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu manâya nazaran insan için dünyada zikr-i cemîl ve hüsn-ü sena ibkâ etmeye sa'yetmek iyi bir şey olduğuna bu âyet delâlet eder. Eğer ibkâsı iyi bir şey olmasaydı Cenab-ı Hak Rasûlüne Kur5-an'ın zikr-i cemîl olacağım beyanla imtinan buyurmazdı ve İbrahim (A.S.) da zikr-i cemîl ve hüsn-ü sena istemezdi. Halbuki İbrahim (A.S.) ile zikr-i cemîl lçbinde bulunmuştur. Şu halde insanın zikr-i cemîl ibkâsma sa'yi ive kendinden sonra geleceklere bir güzel eser terketmesi meşru ve mem-duh olduğuna bu âyet delâlet eder. Resulüllah'ın kavmi yle murad; Kureyş kavmi olduğuna nazaran Kur'an bilûmum Kureyşîler için büyük bir şereftir. Zira Kur'an onların lügati üzerine nazil olduğu gibi cümle âlemi ıslaha memur olan Peygamber-i Zişan dahi onların cinsinden neşet ettiğinden ilâ yevmilkıyam iftihar etmek onlara aittir. Belki k av m ile murad; bütün kabâil-i araptır've şeref de bütün arap ırkına aittir. Yahut kavmile murad; Resulüllah'a iman eden ehl-i imanın kâffesidir. Zira; Resulüllah'm şerefi ümmetine ş'eref olduğu gibi Kur'an'm şerefi de Kur'an'la amel eden bütün ehl-i imana aittir. Binaenaleyh; bu âyette Resulüllkh'ın ziyade muvafık ve umumîdir.

Zuhruf 43:45

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüllah'a buğz u adavetleri;1'putlara ibadetlerinin batıl olduğunu söylemesinden mütevellid olup halbuki putlara ibadetin butlanını beyan etmek Resulüllah'a mahsus olmayıp enbiyanın kâffesinin beyan ettiklerini beyan zımnında buyuruyor. Bizim tarafımızdan onlara nazil olan kitaplarda batıl şeylere ibadetle emrettiğimiz var mıymış, geçmiş nebilere ve ümmetlerine Allah'ın gayrı mabud ittihaz etmelerini beyan etmiş miyiz? Hâşâ Öyle bir emrimiz yoktur ve olamaz. Belki Allah'ın gayrı mabud olmadığı ve kâfirlerin mabud tanıdıkları putların batıl olduğu Kur'an'da beyan olunduğu gibi onların şeriatlarında dahi beyan olunmuştur. Şu halde bunların batıl mabudlarma ta'netmek sana ve senin şeriatına mahsus bir hal değildir. Zira; cümle enbiyada ve onların şeriatlarında dahi carî olmuş ahvaldendir. Binaenaleyh; kâfirlerin putlarına ta'nettiğinden dolayı yalnız sana buğzetmeleri manasızdır. Çünkü; senin söylediğini senden evvel geçen enbiya--nın cümlesi de söylemiştir.

Zuhruf 43:46

Vacip Tealâ Mekke kâfirlerinin Resulüllah'a itirazları; fakrı ihtiyar buyurup Mekke ve Taif'te ise daha zenginler varken fakir bir kimseye nübüvveti münasip görmediklerini beyandan sonra Firavun gibi bir hükümet-i azime sahibine Hz, Musa'y1 Resul olarak göndermesiyle Mekke ahalisini ilzam, Resulüllah'ı tesliye ve kavmini tehdit etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Seni, fakrı ihtiyar ettiğin halde Ku-reyş'e resul olarak gönderdiğimiz gibi Allahü Tealâ hakkı için Musa (A.S.) ı da nübüvvetinin sıdkına delâlet eden âyetlerimizle Firavun'a ve kavmine resul olarak gönderdik, Musa (A.S.) da bizim tarafımızdan Resul gönderildiğini onlara söyledi. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Musa (A.S.) m bu kelâmında Firavun'a tariz vardır. Çünkü; Firavun kendini Mısır ahalisinin Rabbısı olduğunu ilân ve ahaliyi o yolda ibadete davet ederdi. Musa (A.S.) m Firavun'a hitaben «Âlemlerin Rabbısı tarafından resulüm» demesi Firavun'a «Sende rübûbiyet eseri yoktur. Halkı iğfal edip aldatıyorsun» demek manâsını anlatmıştır. Bu makamda bu kıssayı beyandan maksat; Kureyş'in Resulüllah'a «Bu fakirdir, nübüvvete lâyık değildir. Zira; nübüvvet ya Mekke'de veya Taif'te servet sahibi olan iki racülden birisine lâyık ve münasiptir» diyerek vaki olan itirazlarına cevaptır. Çünkü; Ku-reyş'e karşı bunu hikâye etmek şöyle demektir : «Ey ehl-i Mekke! Musa (A.S.) da fakirdi fakat Firavun gibi maldar, sahib-i şevket ve hükümet olan bir kimseye rasül gönderdik. Ey Kureyş! Eğer sizin dediğiniz gibi fakir olan-nebi olmasa Musa (A.S.) da resul olmazdı. Halbuki canib-i İlâhîden Firavun'a resul gönderildiğinde şüphe yoktur». Şu halde bu kıssa; Kureyş'in mertebe-i nübüvvet zengine lâyıktır» dediklerinin nakîzmı ispat etmiştir. Kezalik bu kıssa; Resulüllah'ı da Kureyş'in «Sen fakirsin nübüvvet zenginlere lâyıktır» demelerinden neş'et eden kederi izale ettiği için tesliyedir.

Zuhruf 43:47

Vacip Tealâ Musa (A.S.) ı Firavun'a ve kavmine Resul olarak gönderdiğini beyandan sonra Musa (A.S.) Firavun'a geldiğinde onlar tarafından gördüğü muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa (A.S.) nübüvvetinin sıdkına ve bizim kudret-i kahiremize delâlet eden harikulade mucizelerimizle Firavun'a ve kavmine gelince akıbetini düşünmeksizin, söylenen sözün hakikatini ve mucizenin esasını tedkik etmeksizin Musa'nın davasını ve davasını tasdik eder mucizesini görünce birdenbire gülüşüp istihzaya kalkıştılar. Halbuki bu gibi umur-u mühimmede gayet derin bir hisle düşünmek ve etrafıyla delillerini tedkik etmek lâzımken onlar hiç düşünmeksizin istihzaya koyuldular. Binaenaleyh; hâib ü hasır, dünya ve âhiret meserretlerinden mahrum oldular. Eğer ke-mal-i teenni ile kisve-i insafı giyinerek Musa (A.S.) in mucizelerini nazar-ı tedkikten geçirselerdi kendilerine kanaat hasıl olarak nübüvvetini tasdikle iman eder, dünya ve âhirette mesrur olurlardı, lâkin alelacele istihza etmeleri onları her seâdetten mahrum bırakmıştır. Binaenaleyh insana lâzım olan; her şeyde teenni etmek ve insafla düşünmek ve düşünmeden hüküm vermemektir.

Zuhruf 43:48

Vacip Tealâ Musa (A.S.) in mucizesine gülüştüklerini beyandan sonra bu mucizelerin büyük olduğunu ve gülenleri azapla mu-ahaze ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa (A.S.) vasıtasiyle Firavun'a ve Kabilesine bizim gösterdiğimiz mucizelerden her biri kendinden evvelki mucizeden büyüktür. Hatta derece-i i'câzm nihayesine balîğ ve her bir mucize ke'ndi nev'inde emsaline faikti. Firavun ve kabilesi bu büyük mucizelere kanaat etmeyince Biz Azîmüşşân Tûfân, çekirge, bit, kurt ve kurbağa gibi afatla azabettik ki küfriyâtlarmdan rücû etsinler ve küfürlerinden dönmeleri için biz onları envai azapla muahaze ettik. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Musa onlara asayı yılan suretinde gösterince sihirdir dediler ve gülüştüler. Ba'dehû yed-i beyzâ'yı gösterdi aynı muamelede bulundular. Bundan sonra Al-lahü Tealâ kıtlık verdi ve çekirge hasılatlarını yedi yine müteneb-bih olmadılar. Vacip Tealâ onlara kıtlıktan daha büyük kurbağa musallat kıldı buna da kanaat edip tâib ü müstağfir olmayınca onlara daha büyük musibet olarak Nil suyu onların hakkında kan oldu, bunların cümlesi dünyaca azap ve insafa davet ve gitmiş oldukları meslekin fena bir meslek olduğuna tenbih idi lâkin mütenebbih olmadılar. İşte dünyada bütün vukuat insanları insafa davet içindir.

Zuhruf 43:49

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın mucizelerinin Firavun üzerinde tevali ettiğini ve iman etmediklerinden o mucizelerden bazılarının onlar üzerine afat ve azap olduğunu beyandan sonra bu gibi âfetler uzadıkça Firavun'un ve kavminin Hz. Musa'ya iltica ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Firavun ve kavmi böyle demekle Musa (A.S.) duasını ricaya müsareat ettiler. Yani; şu beyan olunan mucizeleri gördükleri halde küfürlerinden dönmediler, dediler ki «Ey büyük sahir! Rabbının sana ahdettiği ve senin bize haber verdiğin şeyle dua et. Eğer senin dua etmenle Rabbın Tealâ bizden bu azabı kaldırırsa bizim sana iman edeceğimiz muhakkaktır». Çünkü; Hz. Musa onlara «Eğer iman ederseniz Rabbım sizden bu afatı kaldıracak» demişti. Hz. Musa'nın bu sözüne itimad ederek onlar da «Rabbın Tealâ'nın sana vadi doğru ise bizim için dua et. Eğer azabı kaldırırsa iman ederiz» dediler. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile sihir o zamanda bey-nennâs meşhurdu. Hatta iyi sihir bilenlere çok tazim ederlerdi. Binaenaleyh; Musa (A.S.) dan belâyânın ref'i için duâ etmesini istediklerinde «Ey sahir!» demeleri de tazim içindir. Çünkü; sihir o zamanda o kadar ileri gitmişti ki hükümet-i Mısriye ve Firavniye hemen sahirler elinde olup sahirlerin rey ü tedbirleri olmaksızın hükümet iş göremezdi. Çünkü; ahalinin sahirlere itaatlarına nazaran millet içinde manevî hakim olan unsur ve kuvvet ancak sahir unsuru idi. Şu halde Hz. Musa'ya demek «Ey ilm-i sihirde mahir olan üstad! Sen Rabbine dua et. Eğer vadettiği ve senin bize haber verdiğin gibi bu afetleri bizden kaldırırsa biz de seni tasdik ederiz» demektir. «Ancak bu belâları kaldırırsa iman ederiz» dedikleri yalan ve sahte idi. Çünkü; bu sözleri doğru olsa sözlerinin bidayesinde sahir demezlerdi. Zira; sahire iman ederiz demekte bir manâ yoktur. Şu halde madem ki sahir dediler. İman ederiz sözleri kalplerindeki tasavvurlarının hilafıdır.

Zuhruf 43:50

Vacip Tealâ Firavun'un ve kavminin bu sözlerinin hilafı hakikat olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. . Yani; onların ilticaları üzerine Musa (A.S.) m duası sebebiyle Biz Azîmüşşân onlardan azabı kaldırdık. Onlarsa verdikleri vaada asla itibar etmiyerek hemel alelacele vaadlarmda hulfe, ahidlerini nakza sür'at ve imandan istinkâf ederek eski temerrüdlerinde devam ettiler. Bu hal insanlarda ekseriyetle caridir. Çünkü; insan bir musibete mübtelâ olduğunda eğer o musibet üzerinden kalkarsa ibadet edeceğini ve bir kimseye tecavüz etmiyeceğini kat'iyyen söylediği halde o musibet zail olunca hali derhal değişir ve o sözlerin cümlesini unutur yine eski hamam eski tas olur. İşte Firavun'un kavminde dahi aynı hal vaki olmuştur. Zira; belâyânm ref'iyle iman etmek şöyle dursun bekli küfriyâtlarma daha ziyade musir oldular ve verdikleri ahidlerinden derhal döndüler.

Zuhruf 43:51

Vacip Tealâ Firavun'un kavmiyle Musa (A.S.) beyninde vaki olan vakayı beyandan sonra Hz. Musa'ya karşı Firavun'un muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun'un kavmi içinde Hz. Musa'nın kadri ve şerefi gün be gün artmağa başlamış ve nazil olan belâyânm izâlesine Firavun bir çare bulamayıp Hz. Musa'ya «Dua et de Rabbm bizden bu afatı kaldırsın» diye Firavun'un kavmi Musa (A.S.) a müracaat edince Firavun tahammül edemiyerek bir gün kavminin tecemmu ettiği bir mahalde kemal-i mübâhât ve iftiharla söze başladı ve dedi ki «Ey kavmim! Mısır benim mülküm değil mi ve şu Nil'den ayrılan nehirler benim köşkümün altından akmıyor mu, bu kadar kuvvet ve şevketimi görmüyor musun ki bazı şeylerde, Musa'dan istimdat edip müracaat ediyorsunuz ve ondan bir fayda bekliyorsunuz? Belki ben şu fakir olan Musa'dan daha ziyade hayırlıyım. Halbuki o Musa (A.S.) m lisanında olan lüknetten dolayı maksadını ifade ve beyana kaadir değildir. Şu halde nasıl oluyor ki bazı ihtiyacınızın defi için ona müracaat ediyorsunuz?». İşte Firavun böyle demekle kavmine karşı kendinin kuvvetli ve şevketli ve Hz. Musa'nın aciz olduğundan bahisle kavmini Musa (A.S.) a meyletmekten men'e çalıştı, bundan başlıca maksadı; Hz. Musa'ya müracaatları üzerine tehdid ve bütün kemalâtı servete ve şevket-i dünyaya hasretmekti ve bu gibi âdi şeylerle eskiden beri halkı aldatıp iğfal ettiği gibi bu sözleriyle dahi iğfal etmek istiyordu. Bu sözü Firavun'un bizzat kendi söylemek ihtimali olduğu gibi bir mü-nadî vasıtasiyle halkın tecemmu ettiği mahalde nida ettirmek ihtimali de vardır. hakir manâsına ise de Firavun'un Hz. Musa'ya m ü hî n demesiyle muradı fakir demektir. Çünkü; Musa (A.S.) m hakaretini icabedecek bir hali yoktu, hakaret icabeder bir şey olmadığını Firavun'un kavmi de bilirlerdi. Zira; Musa (A.S.) Firavun'un sarayında büyüdüğünden nezahet-i hali herkesçe malûm olduğu cihetle Firavun Hz. Musa'ya hakaret manâsını murad edemezdi. Mühîn ile muradı fakir manâsı olduğuna sözünün evvelinde de delâlet vardır. Çünkü; Firavun sözünde kendinin mülkü, servet ü samanı, şevket ve kuvvetiyle iftihar etmiş ve sözünü zenginliğiyle tezyin etmiştir. İşte burası delâlet eder ki Musa (A.S.) ı fakırla itham etmek istemiştir. Firavun'un sarayı altından akan nehirler (Nehr-i Tolûn), (Nehr-i Dimyat) ve (Nehr-i Tenîs) olduğu mervidir. Çünkü müteaddit saraylarda müteaddit nehirler cereyan ederdi, Mısır'ın bütün nimetleri onun elindeydi. Firavun'un Musa (A.S.) a ikinci ta'nı; lisanında bulunan re-kâkettir. Gerçi Musa (A.S.) m (Sure-i Tafta) da beyan olunduğu veçhile duası sebebiyle Cenab-ı Hak lisanından o rekâketi kaldırmışsa da Firavun rekâketinin kalktığını bilmediği için eski hali nazarı itibare alarak meramını beyandan aciz demiştir. Yahut meramım beyandan aciz demekten maksad; dava ettiği nübüvveti ispat etmekten aciz demektir ve maksadının bu olmasını bundan sonra gelecek sözü teyid eder.

Zuhruf 43:52

Vacip Tealâ Firavun'un kavmiyle Musa (A.S.) beyninde vaki olan vakayı beyandan sonra Hz. Musa'ya karşı Firavun'un muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun'un kavmi içinde Hz. Musa'nın kadri ve şerefi gün be gün artmağa başlamış ve nazil olan belâyânm izâlesine Firavun bir çare bulamayıp Hz. Musa'ya «Dua et de Rabbm bizden bu afatı kaldırsın» diye Firavun'un kavmi Musa (A.S.) a müracaat edince Firavun tahammül edemiyerek bir gün kavminin tecemmu ettiği bir mahalde kemal-i mübâhât ve iftiharla söze başladı ve dedi ki «Ey kavmim! Mısır benim mülküm değil mi ve şu Nil'den ayrılan nehirler benim köşkümün altından akmıyor mu, bu kadar kuvvet ve şevketimi görmüyor musun ki bazı şeylerde, Musa'dan istimdat edip müracaat ediyorsunuz ve ondan bir fayda bekliyorsunuz? Belki ben şu fakir olan Musa'dan daha ziyade hayırlıyım. Halbuki o Musa (A.S.) m lisanında olan lüknetten dolayı maksadını ifade ve beyana kaadir değildir. Şu halde nasıl oluyor ki bazı ihtiyacınızın defi için ona müracaat ediyorsunuz?». İşte Firavun böyle demekle kavmine karşı kendinin kuvvetli ve şevketli ve Hz. Musa'nın aciz olduğundan bahisle kavmini Musa (A.S.) a meyletmekten men'e çalıştı, bundan başlıca maksadı; Hz. Musa'ya müracaatları üzerine tehdid ve bütün kemalâtı servete ve şevket-i dünyaya hasretmekti ve bu gibi âdi şeylerle eskiden beri halkı aldatıp iğfal ettiği gibi bu sözleriyle dahi iğfal etmek istiyordu. Bu sözü Firavun'un bizzat kendi söylemek ihtimali olduğu gibi bir mü-nadî vasıtasiyle halkın tecemmu ettiği mahalde nida ettirmek ihtimali de vardır. hakir manâsına ise de Firavun'un Hz. Musa'ya m ü hî n demesiyle muradı fakir demektir. Çünkü; Musa (A.S.) m hakaretini icabedecek bir hali yoktu, hakaret icabeder bir şey olmadığını Firavun'un kavmi de bilirlerdi. Zira; Musa (A.S.) Firavun'un sarayında büyüdüğünden nezahet-i hali herkesçe malûm olduğu cihetle Firavun Hz. Musa'ya hakaret manâsını murad edemezdi. Mühîn ile muradı fakir manâsı olduğuna sözünün evvelinde de delâlet vardır. Çünkü; Firavun sözünde kendinin mülkü, servet ü samanı, şevket ve kuvvetiyle iftihar etmiş ve sözünü zenginliğiyle tezyin etmiştir. İşte burası delâlet eder ki Musa (A.S.) ı fakırla itham etmek istemiştir. Firavun'un sarayı altından akan nehirler (Nehr-i Tolûn), (Nehr-i Dimyat) ve (Nehr-i Tenîs) olduğu mervidir. Çünkü müteaddit saraylarda müteaddit nehirler cereyan ederdi, Mısır'ın bütün nimetleri onun elindeydi. Firavun'un Musa (A.S.) a ikinci ta'nı; lisanında bulunan re-kâkettir. Gerçi Musa (A.S.) m (Sure-i Tafta) da beyan olunduğu veçhile duası sebebiyle Cenab-ı Hak lisanından o rekâketi kaldırmışsa da Firavun rekâketinin kalktığını bilmediği için eski hali nazarı itibare alarak meramını beyandan aciz demiştir. Yahut meramım beyandan aciz demekten maksad; dava ettiği nübüvveti ispat etmekten aciz demektir ve maksadının bu olmasını bundan sonra gelecek sözü teyid eder.

Zuhruf 43:53

Vacip Tealâ Firavun'un Hz. Musa'yı fakırla itham etmek istediğini beyandan sonra sözünün bakiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Firavun böyle demekle Musa Aleyhisselâm üzerinde altından bilezik olmadığını veyahud kendisiyle beraber melek bulunmadığını beyanla nübüvvetini inkâr etmiştir. Yani; Firavun Musa (A.S.)" m nübüvvetini kavmine tasdik et-tirmemek sadedinde dedi ki «Eğer Musa kendi dediği gibi" Rabbısı indinde muhterem ve muazzez olsaydı izzetine ve makbuliyetine delâlet eder Musa'nın üzerine altından bir bilezik atmaz mıydı veyahut onunla beraber birbiri arkasında müctemi melekler gelip ona muavenet etmezler miydi? Keşke altından bir bilezik Musa üzerine konulmuş olaydı veyahut beraberinde melekler bulunaydı. Bunlardan hiç birinin olmaması davasının yalan olmasına delâlet eder» demekle kavmini Hz. Musa'yı tasdik etmekten men'etmiştir. Hâzin'in beyanı veçhile Firavun zamanında büyükler ve mansıp sahipleri kollarına altın bilezik ve boyunlarına gerdanlık takarlardı. Bu âdet onlar için pek muhkem ve mer'î olduğundan Firavun Hz. Musa'nın büyüklüğünü bununla tasdik etmek istemiştir. Her kavmin kendine mahsus bu gibi âdetleri takbih olunmaz. Meselâ salâtîn-i maziye-i osmaniyede Tuğ takmak ve bazı avrupa krallarında murassa' tâç giymek ve elyevm bazı devletlerde mevcut ve mer'î olan nişan adeti bu kabildendir.

Zuhruf 43:54

Vacip Tealâ Firavun'un sözünü beyandan sonra Firavun'un bu sözleriyle kavmini tahkir ettiği halde kavminin itaat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun kavmini iğfal için kavminin akılsızlıklarından bahsetti ve rey ü tedbirleri olmadığını söyledi, bütün Mısır kendisinin mülkü olduğunu ve Musa (A.S.) in büyüklüğüne delâlet eder Rabbısı tarafından verilmiş üzerinde bir bileziği bulunmadığını beyanla kavmini akılsız ve fikirsizlikle itham ve tahkir etti, kavmi de bu sözlerin cümlesini dinlediler ve doğruluğuna hükmederek derhal Firavun'a itaat ettiler ki kendilerinin akılsız olduklarını ita-atlarıyla ispat ettiler. Çünkü; Din-i İlâhî'den çıkmış ve adaleti ter-ketmiş bir kavm-i fasık idiler. Binaenaleyh; Firavun gibi bir tâğî ve bağının sözünü dinleyip ittibâ ettiler de Musa (A.S.) gibi bir nebiyy-i zişâmn nasihatlerini dinleyip kabul etmediler. Her zaman ekser nasm adeti menfeatini kendine söyleyenlerin sözlerini dinlememek ve şirâr-ı nâsdan mazarratını söyliyen kimselerin hezeyanlarını dinlemektir, bu halin şu zamanda ne kadar ileri gittiği de cümlenin malûmudur. Yahut kelimesi sür'at talebetti demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu manâ makama daha ziyade mülayimdir. Çünkü; Firavun, kavminin afatın ref'i için Musa (A.S.) a müracaatlarını kendine itaatsizlik addetmesine binaen itaate davet ve bazı sözleriyle Musa (A.S.) a ta'netti ve kavmi de derhal itaat ettiler. Zira; menfeati mazarrattan tefrik eder bir cemaat değiller fasıklardı.

Zuhruf 43:55

Vacip Tealâ Firavun'un sözlerini ve kavminin ona itaatini beyandan sonra onları garkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; onların küfrüzere ısrarları bizim kahr u gazabımıza ve gayret-i İlâhiye'mize badı oldu, onlar bizi gazablandırdı. Binaenaleyh; biz cemisini garkla ihlâk ettik, yer yüzünde eserlerini bırakmadık ve onları geçmiş bir kavim kıldık ki sonra gelip onların mesleklerine sülük edenlere ibret ve darbı mesel olsun ve Ümmet-i Muhammed için onları darb-ı mesel kıldık ve bir günah kasdettik-lerinde onların hallerini misal olarak getirsinler ve vukuattan mü-tenassıh olsunlar. Çünkü isyan; mucib-i helak olduğundan her zaman daire-i şeriat ve adaletten çıkan cemaatler helake maruz olmuşlardır.

Zuhruf 43:56

Vacip Tealâ Firavun'un sözlerini ve kavminin ona itaatini beyandan sonra onları garkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; onların küfrüzere ısrarları bizim kahr u gazabımıza ve gayret-i İlâhiye'mize badı oldu, onlar bizi gazablandırdı. Binaenaleyh; biz cemisini garkla ihlâk ettik, yer yüzünde eserlerini bırakmadık ve onları geçmiş bir kavim kıldık ki sonra gelip onların mesleklerine sülük edenlere ibret ve darbı mesel olsun ve Ümmet-i Muhammed için onları darb-ı mesel kıldık ve bir günah kasdettik-lerinde onların hallerini misal olarak getirsinler ve vukuattan mü-tenassıh olsunlar. Çünkü isyan; mucib-i helak olduğundan her zaman daire-i şeriat ve adaletten çıkan cemaatler helake maruz olmuşlardır.

Zuhruf 43:57

Vacip Tealâ sûrenin bidayesindenberi Kureyş'in küfriyâtından bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere buyuruyor Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü: (Abdullah b. Ezzüb'arî) nin bazı Nasârânm İsâ (A.S.) ı mabud ittihaz etmeleri dolayısiyİe Resulüllah'la mücadele etmesidir. Bu mücadelenin sebebi; Resulüllah âyetini kıraat buyurunca (Abdullah b. Züb'arî) mücadele suretiyle dedi ki «Ya Muhammed (S.A.)! Allah'ın gayrı ma-budlar Cehennem'de olunca Nasârâ İsâ (A.S.) a ibadet edip onu mabud tanıdıkları cihetle İsa (A.S.) da Allah'ın gayrı mabud olmakla onun da Cehennem'de olması lâzım geliyor. Biz de meleklere ibadet ederiz. Binaenaleyh; meleklerin de Cehennem'de olması lâzım gelir. Halbuki sen İsa (A.S.) ı nebidir diye sena ediyordun. Nasıl oluyor ki bir nebinin ve meleklerin Cehennem'de olmalarını söylüyorsunuz» deyince Resulüllah sükût buyurmuş ve o mecliste hazır bulunan Kureyş cemaati (İbn Züb'arî) nin bu mücadeleşinden gayet hoşlandıklarından ve Resulüllah'm sükûtunu cevaptan aciz kaldığına hükmettiklerinden kahkaha ile gülmek, haykırmak, çağırışmak ve bağırışmak gibi bir takım terbiyesizlikte bulunduklarını Vacip Tealâ bu âyette hikâye buyurmuştur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bazı rivayete nazaran (îbn Züb'arî) nin mücadelesine Resulüllah sükût edince âyeti nazil olmuştur ki bu âyet (İbn Züb'arî) nin itirazına cevaptır. Çünkü; bu âyetin manâsı «Şol kimseler ki onlar için bizim tarafımızdan güzel muamele sebketti. İşte onlar Cehennem'den uzaklardır». (İbn Züb'arî) nin darb-ı meseline bu âyet cevap olarak varid olmuştur. Zira Hz. İsa, melekler ve Hz. Uzeyr gerçi müşrikler ve bazı ehl-i kitap tarafından ibadet olunurlarsa da onlar bizim makbul kullarımızdır. Nasârâ İsa (A.S.) a ibadet ettiklerinden dolayı Nasârâ Cehennme'de olurlar, İsa (A.S.) a ondan bir zarar gelmez. Zira; İsa (A.S.) onlara «bana ibadet edin» demedi. Binaenaleyh; onların İsa (A.S.) a ibadet etmelerinin mazarratı kendilerine aittir, İsa (A.S.) a zararı olamaz. Şu halde (İbn Züb'arî) nin darb-ı meseli yanlış ve kıyası fasittir. Çünkü; Hz. Isa ve melekler Allah'ın makbul kulları oldukları cihetle müşriklerin mabudlarma kıyas olunamaz. İşte bu âyetle (İbn Züb'arî) ye cevap verildikten sonra tefsiri sadedinde bulunduğumuz şu âyet bu vakanın cereyanını ve Kureyş'in ahval-i mezemmetlerini beyan için nazil olmuştur. Vacip Tealâ Kureyş'in (İbn Züb'arî) nin mücadelesinden memnun olmaları üzerine vaki olan şemâtetlerinin bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Resulüllah'ın sükûtu üzerine müşrikler meserret izhâr gederek «Bizim ilâhlarımız mı hayırlıdır, yoksa Muhammed (A.S.) in âlihesi mi hayırlıdır?» demekle kendilerini haklı ve mesleklerini doğru göstermek istediler. Yahut zamirinin mercii Hz. İsa'dır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu sözden maksatları Re-sulüllah'ı istihza etmektir. Yani «sen bizim Cehennem'de olacağımızı beyan ederken Hz. îsa'nm dahi Cehennem'de olacağını beyan öettin» demek istediler. Yahut onlar «Muhammed (S.A.) bizim kendişine ibadet etmemizi ister» dediler. Şu halde zamirinin mercii Resulullah olur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Zuhruf 43:58

Vacip Tealâ (İbni Züb'arî) nin Hz. İsa'yı misal olarak meşinden maksadını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; müşrikler (siz ve Allah'ın gayrı mâbudlarınız hep Cehennem odunusunuz» âyet-i celilesinin şu ve-cihle manâsımn kendilerine ve kendilerinin mabudlarma mahsus olduğunu bilirlerdi. Zira; muhatab kendileri olup lâfzı aklı olmayanlarda istimal olunmak âdetleridir, lâkin lâfzm ihtimalini İbni Züb'arî fırsat addederek hiyel ü desâise koyuldu ve mugalatayla mücadeleye başladı, yoksa bir şüphe gelmiş de o şüpheyi izale için misal getirmiş değildir. Hâzin'in beyanına nazaran Ashabdan (Ebu Ümâme) Resulül-lah'ın «Hidayetten sonra bir kavim dalâleti irtikâbetmez, illâ bi-gayrı hakkın mücadele sebebiyle dalâli ihtiyar ederler,» deyip şu âyeti kıraat buyurduğunu rivayet etmiştir. Bu halin zamanımızın ekser insanlarında da carî olduğu görülüyor. Çünkü hevâ ve heye-sine muvafık görmediği ahkâm-ı şeriyeye bir itiraz kapısı açıp uzun boylu mücadeleye girişiyorlar, ve bunları bu gibi şeylerden mene muktedir olanlar da sükût ettiğinden zuafâ-yı nâs bu mücadelelerden bir vehme düşüyorlar. Binaenaleyh; ahkâm-ı seriye bir takım ayarsız insanlar elinde oyuncak olup gidiyor.

Zuhruf 43:59

Vacip Tealâ (İbn Züb'arî) nin misal olarak irâd ettiği İsa (A.S.) m halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa (A.S.) m babasız meydana gelmesi ve bir takım acîb ve garîb zuhurata menba' olması kıyametin vücuduna alâmettir. Çünkü; Hz. İsa'nın eliyle ölülerin dirilmesi kıyamette emvâtm ihya olunacağına delâlet eder. Yahut Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. İsa'nın semadan yer yüzüne inmesi kıyamete alâmettir. Şu halde Hz. İsa'nın babasız doğması ve âhir zamanda semadan inmesi kıyamete delâlet edince kıyametin vukuunda elbette şek-ketmeyin, benim şeriatime ve Resulüme ittibâ edin. İşte benim size tavsiye ve ittibâ etmenizle emrettiğim tarîk sizi matlubunuza isal eder doğru bir yoldur. Binaenaleyh; bu tarîka sülük eden dalâlette olmaz, fevz ü felah bulur ve bu doğru yoldan şeytan sizi elbette men'etmesin. Zira şeytan; adaveti meydanda sizin pek büyük bir düşmanmızdır. Binaenaleyh; daima sizi cadde-i tevhidden çıkarmak ve intikamını almak ister. Şu halde sizin uyanık bulunup tuzağına basmamanız lâzımdır. Hz. İsa'nın âhir zamanda semadan yer'yüzüne nazil olacağına bazı âyetler delâlet ettiği gibi bir çok ehâdis-i celile dahi vardır. Hatta İmam-ı Buharı ve Müslim hazeratmın ittifakları ile (Ebu Hüreyre (R.A.) m rivayeti ile Resulüllah'm «Hz. İsa arz-ı Mukad-des'e nazil olur. Elinde bir harbe ile Deccal'ı katleder, Beyt-i Mu-kaddes'e gelir. Nâs sabah veyahut ikindi namazı kılarlar. İmam geri çekilir ve İsa (A.S.) Şeriat-i Muhammediye üzerine imam olur ve adalet üzere hükmeder. Salibi kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, kiliseleri tahrib eder, diyanet-i İ-slâmiye üzerine Nasarâ ile muharebe eder, İslâmiyeti kabul etmeyeni öldürür ve kırk sene yer yüzünde ikamet buyurur. Sonra vefat eder ve ehl-i iman namazını kılarlar» buyurduğu mervîdir. İşte bu ve bunun emsali ehâdis-i celîle Hz. İsa'nın âhir vakitte nazil olacağına ve adaletle hükmedeceğine delâlet etmektedir. Hulâsa; Hz. İsa'nın kıyamete alâmet olduğu ve kıyametin vukuunda şekketmek caiz olmadığı ve tarik-ı müştekim olan tarik-ı İlâhî'ye ittibâ etmek ve şeytanın doğru yoldan menetmemesi için vesvesesine aldanmamak lâzım ve şeytanın insanlara adaveti meydanda bir düşman olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cünıle-sindendir.

Zuhruf 43:60

Vacip Tealâ (İbn Züb'arî) nin misal olarak irâd ettiği İsa (A.S.) m halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa (A.S.) m babasız meydana gelmesi ve bir takım acîb ve garîb zuhurata menba' olması kıyametin vücuduna alâmettir. Çünkü; Hz. İsa'nın eliyle ölülerin dirilmesi kıyamette emvâtm ihya olunacağına delâlet eder. Yahut Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. İsa'nın semadan yer yüzüne inmesi kıyamete alâmettir. Şu halde Hz. İsa'nın babasız doğması ve âhir zamanda semadan inmesi kıyamete delâlet edince kıyametin vukuunda elbette şek-ketmeyin, benim şeriatime ve Resulüme ittibâ edin. İşte benim size tavsiye ve ittibâ etmenizle emrettiğim tarîk sizi matlubunuza isal eder doğru bir yoldur. Binaenaleyh; bu tarîka sülük eden dalâlette olmaz, fevz ü felah bulur ve bu doğru yoldan şeytan sizi elbette men'etmesin. Zira şeytan; adaveti meydanda sizin pek büyük bir düşmanmızdır. Binaenaleyh; daima sizi cadde-i tevhidden çıkarmak ve intikamını almak ister. Şu halde sizin uyanık bulunup tuzağına basmamanız lâzımdır. Hz. İsa'nın âhir zamanda semadan yer'yüzüne nazil olacağına bazı âyetler delâlet ettiği gibi bir çok ehâdis-i celile dahi vardır. Hatta İmam-ı Buharı ve Müslim hazeratmın ittifakları ile (Ebu Hüreyre (R.A.) m rivayeti ile Resulüllah'm «Hz. İsa arz-ı Mukad-des'e nazil olur. Elinde bir harbe ile Deccal'ı katleder, Beyt-i Mu-kaddes'e gelir. Nâs sabah veyahut ikindi namazı kılarlar. İmam geri çekilir ve İsa (A.S.) Şeriat-i Muhammediye üzerine imam olur ve adalet üzere hükmeder. Salibi kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, kiliseleri tahrib eder, diyanet-i İ-slâmiye üzerine Nasarâ ile muharebe eder, İslâmiyeti kabul etmeyeni öldürür ve kırk sene yer yüzünde ikamet buyurur. Sonra vefat eder ve ehl-i iman namazını kılarlar» buyurduğu mervîdir. İşte bu ve bunun emsali ehâdis-i celîle Hz. İsa'nın âhir vakitte nazil olacağına ve adaletle hükmedeceğine delâlet etmektedir. Hulâsa; Hz. İsa'nın kıyamete alâmet olduğu ve kıyametin vukuunda şekketmek caiz olmadığı ve tarik-ı müştekim olan tarik-ı İlâhî'ye ittibâ etmek ve şeytanın doğru yoldan menetmemesi için vesvesesine aldanmamak lâzım ve şeytanın insanlara adaveti meydanda bir düşman olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cünıle-sindendir.

Zuhruf 43:61

Vacip Tealâ (İbn Züb'arî) nin misal olarak irâd ettiği İsa (A.S.) m halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa (A.S.) m babasız meydana gelmesi ve bir takım acîb ve garîb zuhurata menba' olması kıyametin vücuduna alâmettir. Çünkü; Hz. İsa'nın eliyle ölülerin dirilmesi kıyamette emvâtm ihya olunacağına delâlet eder. Yahut Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. İsa'nın semadan yer yüzüne inmesi kıyamete alâmettir. Şu halde Hz. İsa'nın babasız doğması ve âhir zamanda semadan inmesi kıyamete delâlet edince kıyametin vukuunda elbette şek-ketmeyin, benim şeriatime ve Resulüme ittibâ edin. İşte benim size tavsiye ve ittibâ etmenizle emrettiğim tarîk sizi matlubunuza isal eder doğru bir yoldur. Binaenaleyh; bu tarîka sülük eden dalâlette olmaz, fevz ü felah bulur ve bu doğru yoldan şeytan sizi elbette men'etmesin. Zira şeytan; adaveti meydanda sizin pek büyük bir düşmanmızdır. Binaenaleyh; daima sizi cadde-i tevhidden çıkarmak ve intikamını almak ister. Şu halde sizin uyanık bulunup tuzağına basmamanız lâzımdır. Hz. İsa'nın âhir zamanda semadan yer'yüzüne nazil olacağına bazı âyetler delâlet ettiği gibi bir çok ehâdis-i celile dahi vardır. Hatta İmam-ı Buharı ve Müslim hazeratmın ittifakları ile (Ebu Hüreyre (R.A.) m rivayeti ile Resulüllah'm «Hz. İsa arz-ı Mukad-des'e nazil olur. Elinde bir harbe ile Deccal'ı katleder, Beyt-i Mu-kaddes'e gelir. Nâs sabah veyahut ikindi namazı kılarlar. İmam geri çekilir ve İsa (A.S.) Şeriat-i Muhammediye üzerine imam olur ve adalet üzere hükmeder. Salibi kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, kiliseleri tahrib eder, diyanet-i İ-slâmiye üzerine Nasarâ ile muharebe eder, İslâmiyeti kabul etmeyeni öldürür ve kırk sene yer yüzünde ikamet buyurur. Sonra vefat eder ve ehl-i iman namazını kılarlar» buyurduğu mervîdir. İşte bu ve bunun emsali ehâdis-i celîle Hz. İsa'nın âhir vakitte nazil olacağına ve adaletle hükmedeceğine delâlet etmektedir. Hulâsa; Hz. İsa'nın kıyamete alâmet olduğu ve kıyametin vukuunda şekketmek caiz olmadığı ve tarik-ı müştekim olan tarik-ı İlâhî'ye ittibâ etmek ve şeytanın doğru yoldan menetmemesi için vesvesesine aldanmamak lâzım ve şeytanın insanlara adaveti meydanda bir düşman olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cünıle-sindendir.

Zuhruf 43:62

Vacip Tealâ (İbn Züb'arî) nin misal olarak irâd ettiği İsa (A.S.) m halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa (A.S.) m babasız meydana gelmesi ve bir takım acîb ve garîb zuhurata menba' olması kıyametin vücuduna alâmettir. Çünkü; Hz. İsa'nın eliyle ölülerin dirilmesi kıyamette emvâtm ihya olunacağına delâlet eder. Yahut Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. İsa'nın semadan yer yüzüne inmesi kıyamete alâmettir. Şu halde Hz. İsa'nın babasız doğması ve âhir zamanda semadan inmesi kıyamete delâlet edince kıyametin vukuunda elbette şek-ketmeyin, benim şeriatime ve Resulüme ittibâ edin. İşte benim size tavsiye ve ittibâ etmenizle emrettiğim tarîk sizi matlubunuza isal eder doğru bir yoldur. Binaenaleyh; bu tarîka sülük eden dalâlette olmaz, fevz ü felah bulur ve bu doğru yoldan şeytan sizi elbette men'etmesin. Zira şeytan; adaveti meydanda sizin pek büyük bir düşmanmızdır. Binaenaleyh; daima sizi cadde-i tevhidden çıkarmak ve intikamını almak ister. Şu halde sizin uyanık bulunup tuzağına basmamanız lâzımdır. Hz. İsa'nın âhir zamanda semadan yer'yüzüne nazil olacağına bazı âyetler delâlet ettiği gibi bir çok ehâdis-i celile dahi vardır. Hatta İmam-ı Buharı ve Müslim hazeratmın ittifakları ile (Ebu Hüreyre (R.A.) m rivayeti ile Resulüllah'm «Hz. İsa arz-ı Mukad-des'e nazil olur. Elinde bir harbe ile Deccal'ı katleder, Beyt-i Mu-kaddes'e gelir. Nâs sabah veyahut ikindi namazı kılarlar. İmam geri çekilir ve İsa (A.S.) Şeriat-i Muhammediye üzerine imam olur ve adalet üzere hükmeder. Salibi kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, kiliseleri tahrib eder, diyanet-i İ-slâmiye üzerine Nasarâ ile muharebe eder, İslâmiyeti kabul etmeyeni öldürür ve kırk sene yer yüzünde ikamet buyurur. Sonra vefat eder ve ehl-i iman namazını kılarlar» buyurduğu mervîdir. İşte bu ve bunun emsali ehâdis-i celîle Hz. İsa'nın âhir vakitte nazil olacağına ve adaletle hükmedeceğine delâlet etmektedir. Hulâsa; Hz. İsa'nın kıyamete alâmet olduğu ve kıyametin vukuunda şekketmek caiz olmadığı ve tarik-ı müştekim olan tarik-ı İlâhî'ye ittibâ etmek ve şeytanın doğru yoldan menetmemesi için vesvesesine aldanmamak lâzım ve şeytanın insanlara adaveti meydanda bir düşman olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cünıle-sindendir.

Zuhruf 43:63

Vacip Tealâ İsâ (A.S.) in Benî İsrail'e bir mev'iza ve ibret olduğunu beyandan sonra nübüvvetini izhara dair bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa (A.S.) nübüvvetini izharla davasını ispat eder mucizeler ve kitap ile Benî İsrail'e geldiğinde onlara hitaben '(Ben size usul-ü itikadiye ve füru-u â'mâlde ihtilâf ettiğiniz ahkâmdan bazılarını beyan için geldim. Hal böyle olunca küfür ve isyandan nefsinizi vikaye edin, Allah'dan korkun ve bana itaat edin» demekle nasihatta bulundu ve ahkâm-ı şeriatı tebliğ etti. Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette hikmetle murad; usul-ü itikattır. İhtilâf ettikleri şeyle murad; Tevrat'ın ahkâmından bazı mesail-i fıkhiyedir. İhtilâf ettikleri mesailin bazısını beyan edeceğini beyan; her ihtilâf ettikleri şeyleri beyan etmeyeceğini beyandır. Çünkü; nâs lüzumsuz bir çok şeylerde ihtilâf ederler ki beyana hacet kalmaz. Binaenaleyh; beyana lüzum gördüklerini beyan edeceğini sarahaten zikretmiştir ki her birini beyan lâzım olmadığına işaret olsun. Vacip Tealâ Hz. İsa'nın ittikâ ve itaatle emrettiğini beyandan sonra bu emrin illet ve sebebini beyan etmek üzere

Zuhruf 43:64

buyuruyor. Yani; Allah'a ittikâ ve Allah'ın azabından korkmak vaciptir. Zira; Allahü Tealâ benim Rabbim ve sizin de Rabbinizdir. Şu halde Allah'a ibadet edin, çünkü başka Rabbiniz yok ki ona ibadet edesiniz. İşte Allahü Tealâ'ya şu beyan olunan ibadet; bir doğru yoldur ki ona sülük eden asla şaşmaz maksadına vasıl olur. Rab; envai nimetle terbiye edici manâsına olduğundan envai neşvünema ve nimetlerle terbiye ve ihsan eden Rabba lâyık olan; ibadet etmek olduğuna işaret için itaatla emrin illeti olmak üzere Allahü Tealâ'nm kendisinin ve onların Rabbısı olduğunu beyan etmiştir.

Zuhruf 43:65

Vacip Tealâ Hz. İsa'nın Resul olarak ba'solunduğunu ve kavmine vakî olan bazı nesâyihini beyandan sonra o zamanda Yehud'un ihtilâf ettiklerini ve âkibet zalimler için helâk-i azîm olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa (A.S.) in nebî olarak gelip kavmini hakka davet ederek ittikâ ve itaatla emrinden ve tavsiyesinden sonra fırkalar zuhur etti, onlar usul-ü itikatta ihtilâf ettiler. Böyle ihtilâf edince helak şol kimselere olsun ki onlar Allah'ın emrinden çıktılar. Binaenaleyh; gerek kendi nefislerine ve gerejc kendilerinin gayrılara zulmettiler. İşte onlar Yevm-i kıyametin azabından helak olacaklar ve akıbet Cehennem'in veyl deresi onlara mahsustur.

Zuhruf 43:66

Yani; Hz. İsa'dan sonra ahkâm-ı dinde ihtilâf edip gûnâ gûn mezhepler icadedenler umur-u âhireti inkârla umuru dünya ile meşgul oldukları bir zamanda ânı olarak kıyametin gelmesini ve kendilerinin helak olmasını gözlerler. Bu âyeti celilenin manâsı Türkçede bir darb-ı mesel hükmündedir. Çünkü; zalim ve gaddar olan bir kimse hakkında «filân adam falan vak'ayı arar, bakalım Allahü Tealâ yoluna verir» denildiği gibi «O adam başka bir şey beklemez, Allah'dan bir belâ bekler yakmda başına bir taş düşer» denir ki «ettiğini bulacak» demektir. İşte bu âyette dahi zalimler beklemez, ancak kıyametin gelmesini beklerler» deniliyor ki «orada belâlar mı bulacaklar» demektir.

Zuhruf 43:67

Vacip Tealâ icmalen kıyametten bahsettikten sonra kıyametin bazı ahvalini tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i kıyamette küfrün cezası olan azapları görünce dünyada küfr ü ma'siyet üzere dostluk edip masa başında dostâne teâtî-i akdâh edenlerin bazıları bazılarına adavet ve husumet ederler. Çünkü; birbirlerini küfre teşvik ve yekdiğerini idlâl ettiklerinden beyinlerinde olan muhabbet adavete inkılâbeder. Zira; dünyadaki muhabbetleri âhirette azaplarına sebep olmuştur. Amma mü-rnin-i müttekîlerin yekdiğerine karşı muhabbetleri Allah'a ibadete terğibe sebep olduğundan muhabbetlerindi neticesi âhirette dere-cât-ı âliyeye vesile olduğu cihetle muhabbetleri dünyada cereyan ettiği veçhile âhirette dahi devameder. Çünkü; muhabbetlerinden menfeat görüp zarar görmediklerinden muhabbetleri daha tezayüd eder. Günahkârlar ise muhabbetleri günah üzere müesses olduğundan aynı mazarrattır. Binaenaleyh; yekdiğerine atf-ı cürmederek birbirlerine lânethan olurlar. Zira; muhabbetleri garaz-ı fasit üzere bina olunduğundan akibeti de fasit olur. Dünyada muhabbet; ikidir : Birincisi; insanların yekdiğerine şehevât-ı nefsaniyeye ait bir takım günahlarda ittifak sebebiyle hasıl olan muhabbettir. Bu nevi muhabbetin bakası olmaz. Zira; muhabbete sebep olan lezzât-ı dünyanın bakası yok ki onun üzerine bina kılman muhabbetin bakası olsun. Elbette olamaz, belki bu gibi muhabbetlerin akıbeti nefrettir. Çünkü; bir çok azaba müeddî olur. Binaenaleyh; böyle muhabbetler dünyada dahi devam etmez. Zira; bir menfeat uğrunda dostluk o menfeatle kaim olduğundan menfeatin zevaliyle o dostluk da zail olur. İkincisi; İnsanlar beyninde tâat-ı İlâhiyede ve imanda ittifak ettiklerinden hizmet-i mevlâda birbirine muavenetle Allah'ın rızasını tahsil için vaki olan muhabbetleridir ki bu kabil muhabbetler dünyada ve âhirette devameder tezelzüle uğramaz. Zira; muhabbetin sebebi olan ibadet ve iman ve uhuvvet-i diniye tebeddül kabul etmez ki ondan hasıl olan muhabbet tebeddül etsin. Belki bu gibi muhabetl'er günden güne ziyadeleşir eksilmez. Çünkü; muhabbetin sebebi daimî olup zevale maruz olmadığı gibi bir çok mükâfata dahi sebep olunca elbette muhabbet ziyadelenir. Bunların emsali hariçte binlerce görülmektedir. Meselâ her şahıs kendi nefsinde samimi ve hasbî olan muhabbetle bir menfeat-ı dünyeviyye mukabilinde hasıl olan muhabbet arasında bir çok fark bulur. Binaenaleyh; şu zamanda muhabbetler hep sahtedir. Çünkü; kâffesi menafi-i hasise için olduğundan dün gördüğün dost bu gün düşman olur.

Zuhruf 43:68

Vacip Tealâ kıyametin ahvalinden günahkârların dünyada birbirlerine muhabbetleri âhirette adavete inkılâb ve mümin-i mütta-kîlerin yekdiğerine muhabbetlerinin devamedeceğini beyandan sonra kıyamette Cenab-ı Hakkın müminleri taltif edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'nın rızası için dünyada birbirlerine muhabbet eden müminleri taltif etmek üzere Vacip Tealâ müminlere hi-tâb ve iltifat olarak buyurur ki «ey iman ve uhuvvet-i diniyye icabı beyinlerinde samimi muhabbet cereyan eden kullarım! Kıyamet gününde bizim gazab ve kahrımızdan size korku yoktur. Binaenaleyh; siz mahzun olmazsınız». Bazı müfessirîn'in beyanları veçhile Kur'an'da lâfzı müminlere mahsus olduğundan bu âyette hitab müminleredir. Binaenaleyh; bu âyette müminlere dört vecihle ikram vardır: Birincisi; Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette müminlere vasıtasız bizzat hitap edeceğini beyan buyurmuştur. İkincisi; ubudiyet sıfatı ile tavsif ederek demek müminler için teşrif ve ta'zîmdir. Üçüncüsü; yevvı-i kıyamette müminlerin korkusunu izale* edeceğini beyan buyurmuştur. Dördüncüsü ; onlarda o günde hüzün olmıyacağını beyan etmiştir. Ehl-i mahşer bu hitabı işitince cümlesi bu iltifattan hissedar olmayı ümit ederler. Vacip Tealâ bu hitab-ı İlâhîdeki tebşirâtın yalnız müminlere mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; bilcümle emirlere itaatla işlerini Allahü Tealâ'ya tefviz ederek her işini Allah'ın rızası için işlediklerinden her türlü korkudan kurtulmuşlar ve- Cenab-ı Hakkın bu suretle beyan buyur-masıyla ehl-i isyan kat'-ı ümîd ederek meyus olmuşlardır.

Zuhruf 43:69

Vacip Tealâ kıyametin ahvalinden günahkârların dünyada birbirlerine muhabbetleri âhirette adavete inkılâb ve mümin-i mütta-kîlerin yekdiğerine muhabbetlerinin devamedeceğini beyandan sonra kıyamette Cenab-ı Hakkın müminleri taltif edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'nın rızası için dünyada birbirlerine muhabbet eden müminleri taltif etmek üzere Vacip Tealâ müminlere hi-tâb ve iltifat olarak buyurur ki «ey iman ve uhuvvet-i diniyye icabı beyinlerinde samimi muhabbet cereyan eden kullarım! Kıyamet gününde bizim gazab ve kahrımızdan size korku yoktur. Binaenaleyh; siz mahzun olmazsınız». Bazı müfessirîn'in beyanları veçhile Kur'an'da lâfzı müminlere mahsus olduğundan bu âyette hitab müminleredir. Binaenaleyh; bu âyette müminlere dört vecihle ikram vardır: Birincisi; Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette müminlere vasıtasız bizzat hitap edeceğini beyan buyurmuştur. İkincisi; ubudiyet sıfatı ile tavsif ederek demek müminler için teşrif ve ta'zîmdir. Üçüncüsü; yevvı-i kıyamette müminlerin korkusunu izale* edeceğini beyan buyurmuştur. Dördüncüsü ; onlarda o günde hüzün olmıyacağını beyan etmiştir. Ehl-i mahşer bu hitabı işitince cümlesi bu iltifattan hissedar olmayı ümit ederler. Vacip Tealâ bu hitab-ı İlâhîdeki tebşirâtın yalnız müminlere mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; bilcümle emirlere itaatla işlerini Allahü Tealâ'ya tefviz ederek her işini Allah'ın rızası için işlediklerinden her türlü korkudan kurtulmuşlar ve- Cenab-ı Hakkın bu suretle beyan buyur-masıyla ehl-i isyan kat'-ı ümîd ederek meyus olmuşlardır.

Zuhruf 43:70

Vacip Teaİâ kıyametin ahvalinden üçüncüsünü üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın hâs ve mümin kullan kıyamette Rabları tarafından şu iltifata nail olmakla kalmazlar, belki korku ve hüzün olmadığım tebşir iltifatına nail olduktan sonra muhasebeleri kemal-î sür'atle görülür. Ba'dehû ehl-i imana ta'zîm ve tekrîm olmak ve meserretlerini tebşir etmek için tarafı İlâhî'den onlara «Siz ve zevceleriniz kemal-i meserretle müzeyyen ve mutantan olarak Cennete girin» denilir. habre'den alınmış jerah ve sürür manâsında mübaleğadır ki o sürürün eseri yüzünde görülmek şarttır. Yahut ziynet manasınadır. Yİahut ikramda mübâleğadır. Bu makamda şu manâların her üçü de murad olunabilir. Zira; cem'in-de inat yoktur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. İnsanların meyi ü muhabbetleri ezvâç üzerinde daimî ve rahatın kemali zevceyle beraber olduğuna işaret için ferah ve sürürün en çok olduğu Cennet'e girileceği gün Cenab-ı Hak «Zevcelerinizle beraber girin» buyuracağını beyan eylemiştir.

Zuhruf 43:71

Vacip Tealâ ehl-i imanın Cennet'e girip kemâl-i sürurla karar-laştıktan sonra vaki olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhirette cereyan edecek ahvalden birisi de ehl-i Cennet Cennet'e girdikten sonra onlara vaki olacak ikramlardır. Çünkü; ehl-i Cennet, Cennet'e girince hizmetçilerin ellerinde altından tabaklar içinde me'külât ve altından billurlar içinde meşrubat olduğu halde ehl-i Cennet'in etrafını dolaşırlar, her ne isterlerse hizmetçiler getirirler. Zira; Cennet'te her nefsin istediği şeyler ve gözlerin telezzüz edeceği nimetler mevcuttur. Ehl-i Cennet'e «sizler ebedî Cennet'te kalıcısınız» demekle onların sürurlarmı ikmâl ederler ki Cennet'ten çıkmak korkusu kalplerinden bilkülliye zail olur ve ferah içinde ebedî kalırlar. Hâzin'in beyanına nazaran bu âyet nazil olunca ashabdan birisi Resulüllah'a «Ya Resulallah! Ben atı pek severim, Cennet'te at var mıdır?» Ve diğer biri de «Ben de deveyi çok severim, deve de var mıdır?» dediklerinde «Her ne isterseniz âlâsı vardır» buyurduğu (Abdurrahman b. Basit) dan mervidir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette envai nimetin Cennet'te bulunacağı ve insanın arzu ettiği şeyden hiç bir noksan olmıyacağı beyan olunmuştur. Çünkü nimet; ikiden halı olamaz: Birincisi; nefsin iştihâ ettiği, ikincisi; gözün telezzüz eylediği şeylerdir. Âyette ise her iki nevi de zikrolunduğun-dan nimetin her nevi zikrolunmuş demektir.

Zuhruf 43:72

Vacip Tealâ ehl-i iman için Cennet'te hazırlanan nimetler ve dereceler müminlerin amellerine göre olup meyvenin her nevi mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey ehl-i Cennet! Sizin fevz ü felahla dahil olduğunuz şu Cennet ameliniz sebebiyle varis olduğunuz Cennet'tir, o Cennet'te envai meyve mevcut olup onlardan istediğinizi istediğiniz veçhile yersiniz. Sîzin için hiç bir manî yoktur ve nev'î de çoktur tükenmek kaygısı hatıra gelmez ve sarfetmekle yok olmaz. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Cennet; mal-i mevrusun verese üzerinde kaldığı gibi ehl-i Cennet üzerinde baki kalacağından mal-i mevrusa teşbih olunmuştur. Çünkü; ceza ve sevap amel üzerine terettüb edip amelin halefi olduğu cihetle amelin cezası olan Cennet mirasa benzemiştir. Yahut ehl-i iman kâfirlerin Cennet'te olan makamlarına varis olduklarından «Siz o Cennet'e varis oldunuz» denilmiştir. Cennet'te olan meyvelerden ekletmek devamlı ve müstemir olduğuna işaret için meyvelerden yemek istimrara ve devama delâlet eden muzarî sigasiyle varid olmuştur. İnsanların bu dünyada gördükleri ve bildikleri nimetlerin büyükleri bu âyetlerde zikrolunmuştur. Çünkü insan için bu dünyada mühim olan nimetler; Dörttür : Birincisi; taam kısmıdır ki mat'ûmâttır. İkincisi; şarap kısmıdır ki meşrubattır. Hizmetçilerin ellerinde kâselerle dolaşmalarıyla enva-ı meşrubatın bulunacağına işaret olunmuştur. Üçüncüsü; zevceleridir ki menkûhâttır. Buna da «zevcelerinizle Cennet'e girin» denileceğini beyanla ve telezzüz-ü a'yünle yani gözlerin telezzüz edeceği şeylerin bulunacağını beyanla işaret olunmuştur. Dördüncüsü; meyvelerdir. Onun da Cennet'te pek çok olacağı beyan olunmuştur. Gerçi Cennet'te gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı bir çok nimetler varsa da insanların bu dünyada anlıyabi-leceği nimetler bunlar olduğundan âyette bunların zikriyie iktifa olunmuştur. Yoksa Cennet'te lâyuad velâ yuhsâ nimetler mevcuttur.

Zuhruf 43:73

Vacip Tealâ ehl-i iman için Cennet'te hazırlanan nimetler ve dereceler müminlerin amellerine göre olup meyvenin her nevi mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey ehl-i Cennet! Sizin fevz ü felahla dahil olduğunuz şu Cennet ameliniz sebebiyle varis olduğunuz Cennet'tir, o Cennet'te envai meyve mevcut olup onlardan istediğinizi istediğiniz veçhile yersiniz. Sîzin için hiç bir manî yoktur ve nev'î de çoktur tükenmek kaygısı hatıra gelmez ve sarfetmekle yok olmaz. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Cennet; mal-i mevrusun verese üzerinde kaldığı gibi ehl-i Cennet üzerinde baki kalacağından mal-i mevrusa teşbih olunmuştur. Çünkü; ceza ve sevap amel üzerine terettüb edip amelin halefi olduğu cihetle amelin cezası olan Cennet mirasa benzemiştir. Yahut ehl-i iman kâfirlerin Cennet'te olan makamlarına varis olduklarından «Siz o Cennet'e varis oldunuz» denilmiştir. Cennet'te olan meyvelerden ekletmek devamlı ve müstemir olduğuna işaret için meyvelerden yemek istimrara ve devama delâlet eden muzarî sigasiyle varid olmuştur. İnsanların bu dünyada gördükleri ve bildikleri nimetlerin büyükleri bu âyetlerde zikrolunmuştur. Çünkü insan için bu dünyada mühim olan nimetler; Dörttür : Birincisi; taam kısmıdır ki mat'ûmâttır. İkincisi; şarap kısmıdır ki meşrubattır. Hizmetçilerin ellerinde kâselerle dolaşmalarıyla enva-ı meşrubatın bulunacağına işaret olunmuştur. Üçüncüsü; zevceleridir ki menkûhâttır. Buna da «zevcelerinizle Cennet'e girin» denileceğini beyanla ve telezzüz-ü a'yünle yani gözlerin telezzüz edeceği şeylerin bulunacağını beyanla işaret olunmuştur. Dördüncüsü; meyvelerdir. Onun da Cennet'te pek çok olacağı beyan olunmuştur. Gerçi Cennet'te gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı bir çok nimetler varsa da insanların bu dünyada anlıyabi-leceği nimetler bunlar olduğundan âyette bunların zikriyie iktifa olunmuştur. Yoksa Cennet'te lâyuad velâ yuhsâ nimetler mevcuttur.

Zuhruf 43:74

Vacip Tealâ'nın âdet-i İlâhiyesi; Kur'an'da ehl-i Cennet'le ehl-i Cehennem'in zikirleri birbiri akabinde olmaktır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i Cehennem'in ahvalinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; günahların pek büyüğü olan küfrü irtikâbeden kâfirl-er azab-ı Cehennem'de ebedi kalıcılardır, Cehennem'de kaldıkları müddet asla azapları tehaffüf etmez ve onlar da azaptan kurtulmaktan kat'ı ümM ederler. Binaenaleyh; daima muazzeb olur dururlar. Bundan evvelki âyetler mutlaka ehl-i imanın ahvalini beyan hakkında olmak karinesiyle bu âyette mücrim I er le murad; kâfirler olduğundan bu âyet günahkâr olan müminlerin Cehennem'de ebedî kalmasına delâlet etmez. Gerçi mücrim asıl lügat manâsına nazaran mutlaka günahı irtikâbeden kimseye denildiği cihetle mümine ve kâfire şamilse de bu âyette kâfirlere mahsustur. Bu âyette kâfirlerin azaplarının üç cihetle şiddeti beyan olunmuştur : Birincisi; azaplarının muhalled olmasıdır. İkincisi; azaplarının tahfif olunmamasıdır. Üçüncü-s ü ; azaptan kurtulmakdan kafi ümîd etmeleridir. Bunun her üçü de azap üzerine azaptır. demektir. Çünkü fütur; bir şeyin gevşemesi, yorulması ve noksan olmasıdır ki burada; onlardan azab noksanlanmaz demektir.

Zuhruf 43:75

Vacip Tealâ'nın âdet-i İlâhiyesi; Kur'an'da ehl-i Cennet'le ehl-i Cehennem'in zikirleri birbiri akabinde olmaktır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i Cehennem'in ahvalinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; günahların pek büyüğü olan küfrü irtikâbeden kâfirl-er azab-ı Cehennem'de ebedi kalıcılardır, Cehennem'de kaldıkları müddet asla azapları tehaffüf etmez ve onlar da azaptan kurtulmaktan kat'ı ümM ederler. Binaenaleyh; daima muazzeb olur dururlar. Bundan evvelki âyetler mutlaka ehl-i imanın ahvalini beyan hakkında olmak karinesiyle bu âyette mücrim I er le murad; kâfirler olduğundan bu âyet günahkâr olan müminlerin Cehennem'de ebedî kalmasına delâlet etmez. Gerçi mücrim asıl lügat manâsına nazaran mutlaka günahı irtikâbeden kimseye denildiği cihetle mümine ve kâfire şamilse de bu âyette kâfirlere mahsustur. Bu âyette kâfirlerin azaplarının üç cihetle şiddeti beyan olunmuştur : Birincisi; azaplarının muhalled olmasıdır. İkincisi; azaplarının tahfif olunmamasıdır. Üçüncü-s ü ; azaptan kurtulmakdan kafi ümîd etmeleridir. Bunun her üçü de azap üzerine azaptır. demektir. Çünkü fütur; bir şeyin gevşemesi, yorulması ve noksan olmasıdır ki burada; onlardan azab noksanlanmaz demektir.

Zuhruf 43:76

Yani; onlar üzerine azab-ı Cehennem'i inzal etmedim o azabın ebedî olması ve hafif olmamasıyla biz onlara zulmetmiş olmadık velâkin onlar küfür gibi bir azîm cinayeti irtikâp etmekle onlar kendi nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; azab-ı ebedîye duçar oldular. Çünkü cezanın büyüklüğü; cinayet nisbetindedir.

Zuhruf 43:77

Vacip Tealâ mücrimlerin Cehennem'de muhalled olduklarını ve azaplarının hafiflemiyeceğini ve onların Cehennem azabından kurtulmalarından ümitlerini keseceklerini ve bu azabın onlara zul-molmayıp kendileri zalim olduklarını beyandan sonra Cehennem'-de vaki olacak nidalarını beyan etmek üzere buyuruyor. Ehl-i Cehennem'in bu nidaları muhal olan bir şeyi temenni kabilindendir. Zira; kendileri için necat olmıyacağı bildirildiğinden azaptan kurtulmaktan nâ ümîd oldukları bundan evvelki âyette beyan olunmuştu. Yahut Cehennem'in malikini vasıta ittihaz ederek hakikatte azaptan halâslarım istirhamdır. Zira; her ne kadar halâs olamıyacakları kendilerine tefhîm olunmussa da azabın şiddetinden unuttukları için hakikatte azaptan kurtulmak çarelerini arayacaklardır. Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette kaza ile murad; ölümdür. Yani ehl-i Cehennem demek isterler ki «Ey malik! Bizim için Rabbına şefaat et ki ruhumuzu kabzile bizi öldürsün, azabı idrak etmez bir hale gelelim.» Bunların feryad ederek tekrar be tekrar Cehennem'in malikine müracaatları vuku bulunca bu nidalarına cevap olarak Cehennem'in maliki kendileri için kurtulmak olamıyacağı cihetle ebedî Cehennem'de kalacaklarını ve Cehennem'de ölüm olmadığını haber verir. Ancak bu haberi vermesinin derhal olmak ihtimali varsa da Hâzin'in beyanı veçhile (İbn Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran bir çok müddet sonra ve belki yüzlerce seneler geçtikten sonra cevap verecektir. Lâkin bu gibi şeylerin ilmi Allahü Tealâ'ya aittir. Çünkü; âyette onların sualleriyle Malik'in cevabı arasında geçecek müddete dair bir işaret yoktur. Gerçi ehl-i Cehennem'in bu nidaları ileride olacaksa da vukuu muhakkak olup asla hilaf ihtimali olmadığına işaret için mazi si-gasiyle varid olmuştur.

Zuhruf 43:78

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in Cehennem'de meksedecekleri-nin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey kâfirler! Siz Cehennem'de ebedî kalmaya mahkûmsunuz. Nasıl mahkûm olmazsınız? Elbette mahkûm olacaksınız. Zira; muhakkak size nebilerimiz vasıtalariyle hak olan ahkâm-ı şeriyemizi getirdik velâkin sizin ekseriniz hakkı kabulden imtina ettiğiniz gibi hakkı size tebliğ eden Peygamberlerden de nefret ettiniz, itaat ve inkiyâd cihetine asla meyletmediniz, belki hakkı kabul şöyle dursun hakkı tebliğ eden Resule hile etmeye, hakkı kabul etmemeye, desise aramaya ve hak sahibini itlafa cür'et etmeye hükm-ü kat'î verdiniz. Binaenaleyh; biz de kahr u gazabımız îcabı size karşı mekrimizi tahkim ettik, azabımızla onları ihlâk etmek ve ebedî CehennemMe kalmalarıyla hükm-ü kat'î verdik. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile ehl-i nâr'ın ebedi Cehennem'de kalmasına sebep; ikidir: Birincisi; haktan nefret edip kabul etmemeleridir. İkincisi; hakkı tebliğ eden resule birtakım hiyel ü desaisle hakkı tekzibe karar-ı kafi vermeleridir. Bu hal insanlarda çok zamanlar vaki olan bir âdet-i seyyiedir. Çünkü; insanın kendi garaz-ı fasidi fevt olmamak için açıktan bir hakikati red ve onun reddi için bir takım hileler düşünerek hak sahibini terzil etmek insanlar arasında her zaman görülen hallerdendir. Gerçi âyet Mekke kâfirleri hakkında nazil olmuşsa da bu gibi kötü halleri âdet ve hakka buğzedenlerden ve hiyel ü desaisle hakkı redde karar-ı kat'î verenlerden Cenab-ı Hakkın intikamını alacağında şüphe yoktur. Vakıa ehl-i iman kâfire kıyas olunmazsa da günahının cezasını çekeceğinde şüphe edilemez. Zira; hakkı red için hile arayanların hileleri ayaklarına dolaşır. Binaenaleyh; ekserisi dünyada cezasını görür. Bu gibilerden ahz-ı intikam edeceğini Cenab-ı Hak hükm-ü kat'isiyle haber vermiştir

Zuhruf 43:79

Ehl-i Tefsirden bazılarının beyanına nazaran Kureyş müşriklerinin (Darün-Nedve) de gizlice Resulüllah'ı katil hususunda yapmış oldukları müzakere ve netice-i müzakerede vermiş oldukları kararları hakkında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Resuller le murad; hafaza melekleridir. Çünkü; onlar insanın gizli, aşikâr, hata, savap amellerinin cümlesini bilir ve yazarlar. Cenab-ı Hakkın yarattığı kulları bunların esrarına vakıf olunca Allahü Tealâ'nm bileceği evleviyyetle sabit olur.

Zuhruf 43:80

Ehl-i Tefsirden bazılarının beyanına nazaran Kureyş müşriklerinin (Darün-Nedve) de gizlice Resulüllah'ı katil hususunda yapmış oldukları müzakere ve netice-i müzakerede vermiş oldukları kararları hakkında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Resuller le murad; hafaza melekleridir. Çünkü; onlar insanın gizli, aşikâr, hata, savap amellerinin cümlesini bilir ve yazarlar. Cenab-ı Hakkın yarattığı kulları bunların esrarına vakıf olunca Allahü Tealâ'nm bileceği evleviyyetle sabit olur.

Zuhruf 43:81

Zira; ben Allah'a ibadet ediyorum. Eğer sizin dediğiniz gibi Allah'ın veledi olsa pederine tazim ve ibadet ettiğim gibi evlâdına dahi evvelen tazim eden ben olurdum. Zira; pederine tazim eden; evlâdına dahi tazım eder. Çünkü; Vacip Tealâ hakkında sahih olanı, olmıyanı, tazim edileceği ve edilmiyeceği ben sizden daha ziyade bilirim. Eğer veledi olmuş olsaydı size de haber verirdim velâkin ben ta'zîm etmiyorum. Çünkü; yoktur. Mevcut olmayan şeye ta'zîm olmaz. Şu halde benim velede ta'zîm etmediğim Vacip Tealâ'nm veledi olmadığına delâlet eder». Bu âyet tarafları kâzib kendi sadık bir kaziyye-i şartiyyedir. Zira kaziyyenin şartının manâsı; Vacip Tealâ'nm veledi olmasıdır, bu ise batıldır. Ceza tarafının manâsı; Resulüllah'm o velede ibadet etmesidir, işte bu da batıldır. Fakat kaziyye-i şartiyenin tarafları batıl olmaktan kaziyyenin batıl olması lâzımgelmez. Çünkü kaziyye-i şartiyyenin manâsı; farziyet üzerinedir. Yani «Eğer Vacip Tealâ'nm bilfarzı vettakdîr veledi olsaydı mabud olurdu» demekten ibarettir. Böyle demekle veledi olmuş olmaz. Şu kadar ki Vacip Tealâ'nm veledi olması muhal ise de; muhali f arzetmek caizdir. Şu halde âyet-i celile Vacip Tealâ'nm veledi olmasını şiddetle nefiy ve kâfirlerin itikadlarını tamamiyle- red ve ibtâl etmiştir. Çünkü; muhali farz kabilinden «Veledi olsa» demektir.

Zuhruf 43:82

Vacip Tealâ kâfirlerin veled isnad ettiklerine işaret ettikten sonra veled ittihazından münezzeh ölduğu:nu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ kâfirlerin isnad ettikleri nekâisten münezzehtir. Zira; âlem-i ulvî olan göklerin ve âlem-i süflî olan yerin ve arş-ı â'lânm Rabbısıdır. Şu halde bu kadar âlemlerin Rabbısı olan zatın elbette cemî nekâisten münezzeh olması lâzımdır. Binaenaleyh; «Müşriklerin zulmen ve inaden isnad ettikleri noksan sıfatların cümlesinden tenzih ve teşbih ederim» demektir.

Zuhruf 43:83

Vacip Tealâ kâfirlerin veled isnad ettiklerini ve kendisinin veled ittihazından münezzeh olduğunu beyandan sonra bu gibi batıl îtikad taşıyanları tehdit etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Rasul-ü Mükerrem! Bunların halleri batılı itikad olunca sen terket onları, dalsınlar dünyalarına ve batıl olan itikatlarına, oynasınlar evham ü hayalleriyle vadolundukları yevm-i kıyamete ve o günde vuku bulacak azaba mülâki oluncaya kadar. Bu Ayetten maksat:; Cenab-ı Hakka veled isnad edenleri tehdit ve onların bu itikatlarının batıl oyuncaktan ibaret olduğunu beyan etmektir. Çünkü; bu gibi itikadın batıl olduğuna dair serdo-lunan delillere iltifat e'tmeyip hemen eskiden beri ülfet ettikleri mal, cah, mansıp ve riyaset gibi bir takım zevale maruz olan şeylerle meşgul olup itikad-ı hakka meyletmediklerinden tehdide müs-tehak olmuşlardır. İşte şu istihkaklarına b:inaen bu âyetle Cenab-ı Hak onları tehdit buyurmuştur. Hulâsa; kâfirlerin Vacip Tealâ'ya veleo! isnad etmeleri cehalet üzere söylenmiş bir söz olduğu, onların hevâ ve heveslerine tebeiyete münhemik oldukları ve yevm-i kıyamette muazzep olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Zuhruf 43:84

Vacip Tealâ nekâisten münezzeh olduğunu beyandan sonra yerde ve gökte bulunan bilcümle mevcudatın mabudu olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ için nasıl veledi var denilebilir. Bunlardan hiç birini söylemek caiz olamaz. Zira; Allahü Tealâ ehl-i semânın, ehl-i arzın ve cümle ibâdet ehlinin mabududur, kendisine yerde, gökte ve her yerde ibadet olunur cümlenin mabududur. Şu halde Vacip Tealâ'nm şeriki kim olabilir? Elbette kimse şerik olamaz. Çünkü; Vacip Tealâ kullarının mesalihini tedbiri hikmet üzere yapar, işi ve sözü muhkem ve sağlamdır, kullarının her hallerini bilir. Binaenaleyh; cümlenin ibadetine müstehaktır, onun gayrı ibadete ehil ve müstehak yoktur. kelimesi' mabud manâsına olup de bulunan fî lâfzı e tealluk edince s-ema ve arzın. Vacip Tealâ'ya mekân olması lâzım gelmez.

Zuhruf 43:85

Vacip Tealâ yerde ve gökte olan mahlûkatm cümlesine mabud olduğunu beyandan sonra ibadete ehil olduğuna delâlet eden delillerden bazılarını beyan etmek üzere : Yani; yerin ve göklerin ve onların arasında olan bilûmum mevcudatın mülkü kendine mahsus olan Vacip Tealâ isnad olunan nekâisin cümlesinden alî oldu ve ilm-i kâmil sahibidir. Çünkü; kıyametin ilmini ve ne zaman vukua geleceğini bilmek Allahü Tea-lâ'ya mahsustur. Allah'dan başka bir bilecek de yoktur ve âhir-i emride Vacip Tealâ'ya noksan isnad eden kimselerin varacakları yer ancak onun huzur-u manevisidir. ( iîjlf ) lâfzı sebat ve beka manâsından müştak olursa Na-sarâ'nm «İsa (A.S.) Allah'ın oğludur» dediklerini red ve ibtal etmiş olur. Çünkü; buna nazaran nin manâsı; yerin ve göklerin mülkü kendine mahsus olan Vacip Tealâ sabit ve bakî oldu demektir. Hz. İsa ise hadis olup bakî olmayınca Vacip Tealâ ile İsa (A.S.) arasında münasebet ve müşabehet yok ki Allahü Tealâ'nm oğlu olsun, olamaz. Zira; sabit ve baki olanın çocuğu dahi sabit ve baki olur. Halbuki Nasârâ İsa (A.S.) ı Yahudilerin katlettiklerini itikat ederler. Eğer Allah'ın oğlu olsaydı onların zu'mun-ca katlolunur muydu? Eğer lâfzı çok hayır manâsına bereketten müştak olursa yine Nasârâ'nm «İsa (A.S.) Allah'ın oğludur» dediklerini red ve iptaldir. Çünkü semâvât ve arzı ve bunların aralarında bulunan bütün hayvanâtın rızkını halketmek gibi hayrat-ı kesîre ve bereket-i tâmme sahibi olan zat-ı ecellü âlâya Hz. İsa nasıl veled olur? Elbette olamaz. Çünkü; Hz. İsa taam yemeye, su içmeye, yatıp oturmaya ve uykuya muhtaçtır. Cenab-ı Hak ise bu ihtiyaçların cümlesinden beridir. Binaenaleyh; Nasârâ'nm bu bab-taki itikatları batıldır.

Zuhruf 43:86

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetirie veled isnad edenleri red ve davalarını iptal ettikten sonra Allahü Tealâ'ya şerik itikat edenleri reddetmek üzere buyuruyor Yani; müşrikler batıl olarak itikad ettikleri mabudlarmm in-dellâh makbulüşşehâde olduklarını ve kendilerine şehadet edeceklerini itikad ederler. Halbuki bu itikatları batıldır. Zira; onların ibadet ettikleri şeyler şefaate malik değillerdir. Ancak şefaate malik olan şol kimselerdir ki Cenab-ı Hakkın mabudünbilhak olduğunu ilm-i yakînle bildiği halde kelime-i tevhidle vahdaniyetine şehadet edenlerdir. Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile müşriklerin Allah'ın gayrı ibadet ettikleri §eyierle murad; İsa ve Üzeyr (A.S.) ile meleklerdir. Halbuki bunlar müşriklere şefeate malik değillerdir. Çünkü; müşrikler şefeate müstehak olmadıklarından onlar haklarında şefeat olmaz ve olacak olsa kabul olunmaz. Amma İsa ve Uzeyr (A.S.) ile Melâike şoi kimselere şefeat ederler ki onlar ilm-i yakın ile Vacip Tealâ'nm vahdaniyetine şehadet eden raümin-i muhlislerdir. İşte onlara şefeatleri makbuldür, yoksa müşriklere şefeat edemezler. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran mukallidin imanı sahih olmadığını söyleyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir, «âyette hak ile murad; kelime-i tevhiddir. Şu halde şefeat; ilm-i yakînle kelime-i Tevhid'e şehadet edenler için olup mukallidde ise kelime-i Tevhid'in mealine ilm-i yakın olmadığı cihetle mukallid için şefaat caiz olmadığına âyet delâlet eder. Binaenaleyh; mukallidin mümin olmaması lâzım gelir. Zira; hakkında şefaatin caiz olmaması mü'-min olmadığına delâlet eder» demişlerse de ehl-i sünnet ulemasından ekserisi indinde mukallidin imanı sahih, hakkında şefaat de caizdir.

Zuhruf 43:87

Ve şerik dedikleri şeylere ibadet ederek Allah'a ibadeti nasıl terkederler, Allahü Tealâ'yı bildikten sonra Allah'a olacak ibadeti Allah'ın gayrıya nasıl sarfederler?

Zuhruf 43:88

Yani; Resulüllah kavminin gafleti, kalplerinin kasveti ve küfr üzere inat ve ısrarları hakkında Vacip Tealâ'ya nıünacaat etmiş ve münacaâtında «Ey benim Rabbim! İşte şunlar ki Hak'dan i'râz ederek cinayetin nihayesi olan küfürde devam ediyorlar. Bunlar öyle bir kavim ki iman etmiyorlar» dediğini Allahü Tealâ bilmişti. Hulâsa; Vacip Tealâ'nın kıyamete ilmi olduğu gibi Resûl'ünün kavminden şikâyet hususunda münacaatmdaki şu sözlerine dahi ilmi vardır demek olur.

Zuhruf 43:89

Vacip Tealâ Resulünün kavminin iman etmediklerinden şikâyet etmesi üzerine Resulünün hatt-ı hareketini tayin ve müşriklere karşı alacağı vaziyeti beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; iman etmeyince sen onlardan yüz çevir. Şimdilik emr-i terbiyelerinden sarf-ı nazar et, biraz müddet davetlerinden vazgeç, mütareke olmak üzere «Benim emrim ve hal ü şanım sizden selâmette olmaktır» demekle iktifa et. Zira; yakm bir zamanda onlar amellerinin cezasını görürler ve bilirler. Bu âyet Resulüllah'ı tesliye ve müşrikleri tehdittir. Çünkü yakında bilecekleri, kötü amellerinin netice-i vahîmesi olduğunu kelâmın şevki anlatmıştır. İ'râzla emir; bir müddet mütarekeye mahmuldür, yoksa bükülliye i'râza mahmul değildir. Çünkü; umur-u dine davette bazı kere mütareke vukuu siyer kitaplarında mezkûrdur. Burada i'râz ve selâmla emir, mütareke kabilindendir. Kâfire selâm vermek caizdir diyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir, fakat şu kadar ki kâfire yalnız selâm lafzıyla iktifa olunduğundan kâfire selâm lâfzı kafî, mümine «Selâmün aleyküm» demek lâzımdır denilmiştir. (İbn Abbas) hazretlerinden bu âyetin âyet-i kıtalle mensuh olduğu mervî ise de Fahri Râzi bu misilli makamda nesih iltizam etmenin müşkül olduğunu beyan etmiştir. Zira; emrin mazmununu bir kere işlemekle lâfzın delâleti hasıl olur. Binaenaleyh; neshi iltizama hacet yoktur. Belki emir; muvakkat bir müddete mahmuldür. Şu halde «Nusret-i İlâhiye zuhur edinceye kadar selâmetle vakit geçir» demekten ibarettir.

Duhan 44:1

İşbu sûre-i şerif enin âyetinden madâsı Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Elli yedi yahut elli dokuz âyeti camidir. Müteşâbihaâttandır. Tevili caiz olduğuna nazaran lâfzı Resulüllah'ın hudud-u İlâhiyi muhafazasına, lâfzı da Resulüllah'ın vahy~i İlâhîyi murakabesine işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Nâsm dünyevî ve uhrevî muhtaç olduğu hill ü hürmete, usul-ü itikada ve ahval-i âhirete müteallik ahkâmı, mevaiz ve nasihati, durûb-u emsali, ibreti, enbiya-yı sabıkanın haberlerini, tarihleri ve maârifin lüzumuna dair delilleri beyan eden kitab-ı azîme yemin ederim ki Biz o Kur'an'ı hayrı kesîr üzere müştemil bir gecede inzal ettik. Bu âyette LeyIe-i milbarekeyle murad; Şaban ayının nısfında vaki olan Leyle-i BERAT olduğuna dair Hz. Âişe (R.A.) dan bir rivayet varsa da ekser müfessirînm beyanları veçhile Leyle-i mübareke yle murad; LEYLE-İ KADİR olmasıdır. Çünkü Cenab-ı Hak Kur'an'ı Leyle-i Kadirde inzal buyurduğunu diğer âyette tasrîh buyurmuştur. Eğer bu âyette Leyle-i. Berat murad olsa tenakuz olur. Kur'an ise tenakuzdan mahfuzdur. Çünkü; Allah'ın kelâmı olduğu cihetle tenakuz mümtenî olduğundan âyetler beynini tevfik eder veçhuzere tevcih etmek zaruridir. Kezalik Vacip Tealâ diğer âyette Kur'an'ı Şehr-i Ramazan'da inzal buyurduğunu beyan etmiştir. Şehr-i Ramazanda mevcut olan Leyle-i Mübareke ise Leyle-i Kadir'dir, Leyle-i Berat değildir. Leyle-i Kadr'e Kadir denildiğinin sebebi; kadri alî ve büyük şeref sahibi olan Kur'an kendisinde nazil olduğundandır. İşte şu beyan olunan delâilin cümlesi leyle-i mübarekeyle muradın Leyle4 Kadir olduğuna delâlet eder. Kur'an'in Leyle-i müb arekede inzali nden murad; Levh-i mahfuzdan sema-yı dünyada mevcut olan Beytül Ma'mûr'a inzal olunmalıdır. Çünkü yer yüzüne Kur'an'm inzali; havadis ve vukuatin iktizasına göre yirmi üç sene devam ettiğinden Leyle-i Mübarekede inzal ile muradın yer yüzüne inzali olamaz. Kur'an dünyevi ve uhrevî menafii cami olduğundan nazil olduğu Leyle-i Kadir mübarek sıfatiyle tavsif olunmuştur. Zira mübarek; Hayr-ı kesîr manâsına olduğundan Kur'an gibi hayr-ı ke-sîri mutazammm ve hayr-ı kesîr olan bir kitap kendisinde nazı olan gece elbette mübarek unvanını almaya şayandır. Çünkü va kitlerin cüz'leri itibariyle yekdiğerinden farkı olmadığı halde bazı sının diğerinden efdal olması; diğerlerinde olmayan bir ibadetü veya emr-i hayrın o vakitte olmasındandır. Meselâ Cuma gününüıİ fazileti Cuma namazının o günde ve Ramazan'm fazileti sair ay| larda olmayan orucun o ayda bulunmasından neş'et etmiştir. Binaj enaleyh; gerçi Leyle-i Kadrin, zatı, saatları ve eczaları itibariyi! diğer gecelerden farkı yoksa da Kur'an gibi envai hayratı cami bil kitap, semâ-yı dünyaya o gecede nazil olduğundan diğer geceleri den efdal olmuştur. İşte şu esasa binaen «zamanlar, aylar ve gü ler arasında fark yoktur» diyenlerin itirazları varid olamaz. İnşaların da zâtları, vücudları ve azalan itibariyle yekdiğerinden farkları olmadığı halde Cenab-ı Hakkın bazılarına ihsan etmiş olduğu akıl, kiyaset, fehm ü feraset, Rabbısma ibadet ve tâat sayesinde şu sıfatlar kendilerinde bulunmıyanlardan elbette efdaldirler, bunu inkâra mecal yoktur ve bütün insanların teslim ettikleri bir kaziyye-i muhkemedir. İşte bunun gibi zamanların bazısında da Cenab-ı Hakkın ihsan etmiş olduğu bir hâssa-i mümtaza sayesinde diğer zamanlardan efdal olmasında da bir mani yoktur. Vacip Tealâ Kur'an'm inzalinde olan hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Kur'an'm vaaza müteallik olan âyetleri, evâmir ve nevahisi ve bir takım tehdidâtıyla adalet-i Ilâhiyeden çıkmış olan asîleri korkuturuz, o korkutmakla vahdaniyetimizi ikrar ve ubudiyetlerini izharla Canib-i İlâhî'mize teveccühe davet ve davete icabet etmiyenleri inzâr ederiz.

Duhan 44:2

İşbu sûre-i şerif enin âyetinden madâsı Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Elli yedi yahut elli dokuz âyeti camidir. Müteşâbihaâttandır. Tevili caiz olduğuna nazaran lâfzı Resulüllah'ın hudud-u İlâhiyi muhafazasına, lâfzı da Resulüllah'ın vahy~i İlâhîyi murakabesine işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Nâsm dünyevî ve uhrevî muhtaç olduğu hill ü hürmete, usul-ü itikada ve ahval-i âhirete müteallik ahkâmı, mevaiz ve nasihati, durûb-u emsali, ibreti, enbiya-yı sabıkanın haberlerini, tarihleri ve maârifin lüzumuna dair delilleri beyan eden kitab-ı azîme yemin ederim ki Biz o Kur'an'ı hayrı kesîr üzere müştemil bir gecede inzal ettik. Bu âyette LeyIe-i milbarekeyle murad; Şaban ayının nısfında vaki olan Leyle-i BERAT olduğuna dair Hz. Âişe (R.A.) dan bir rivayet varsa da ekser müfessirînm beyanları veçhile Leyle-i mübareke yle murad; LEYLE-İ KADİR olmasıdır. Çünkü Cenab-ı Hak Kur'an'ı Leyle-i Kadirde inzal buyurduğunu diğer âyette tasrîh buyurmuştur. Eğer bu âyette Leyle-i. Berat murad olsa tenakuz olur. Kur'an ise tenakuzdan mahfuzdur. Çünkü; Allah'ın kelâmı olduğu cihetle tenakuz mümtenî olduğundan âyetler beynini tevfik eder veçhuzere tevcih etmek zaruridir. Kezalik Vacip Tealâ diğer âyette Kur'an'ı Şehr-i Ramazan'da inzal buyurduğunu beyan etmiştir. Şehr-i Ramazanda mevcut olan Leyle-i Mübareke ise Leyle-i Kadir'dir, Leyle-i Berat değildir. Leyle-i Kadr'e Kadir denildiğinin sebebi; kadri alî ve büyük şeref sahibi olan Kur'an kendisinde nazil olduğundandır. İşte şu beyan olunan delâilin cümlesi leyle-i mübarekeyle muradın Leyle4 Kadir olduğuna delâlet eder. Kur'an'in Leyle-i müb arekede inzali nden murad; Levh-i mahfuzdan sema-yı dünyada mevcut olan Beytül Ma'mûr'a inzal olunmalıdır. Çünkü yer yüzüne Kur'an'm inzali; havadis ve vukuatin iktizasına göre yirmi üç sene devam ettiğinden Leyle-i Mübarekede inzal ile muradın yer yüzüne inzali olamaz. Kur'an dünyevi ve uhrevî menafii cami olduğundan nazil olduğu Leyle-i Kadir mübarek sıfatiyle tavsif olunmuştur. Zira mübarek; Hayr-ı kesîr manâsına olduğundan Kur'an gibi hayr-ı ke-sîri mutazammm ve hayr-ı kesîr olan bir kitap kendisinde nazı olan gece elbette mübarek unvanını almaya şayandır. Çünkü va kitlerin cüz'leri itibariyle yekdiğerinden farkı olmadığı halde bazı sının diğerinden efdal olması; diğerlerinde olmayan bir ibadetü veya emr-i hayrın o vakitte olmasındandır. Meselâ Cuma gününüıİ fazileti Cuma namazının o günde ve Ramazan'm fazileti sair ay| larda olmayan orucun o ayda bulunmasından neş'et etmiştir. Binaj enaleyh; gerçi Leyle-i Kadrin, zatı, saatları ve eczaları itibariyi! diğer gecelerden farkı yoksa da Kur'an gibi envai hayratı cami bil kitap, semâ-yı dünyaya o gecede nazil olduğundan diğer geceleri den efdal olmuştur. İşte şu esasa binaen «zamanlar, aylar ve gü ler arasında fark yoktur» diyenlerin itirazları varid olamaz. İnşaların da zâtları, vücudları ve azalan itibariyle yekdiğerinden farkları olmadığı halde Cenab-ı Hakkın bazılarına ihsan etmiş olduğu akıl, kiyaset, fehm ü feraset, Rabbısma ibadet ve tâat sayesinde şu sıfatlar kendilerinde bulunmıyanlardan elbette efdaldirler, bunu inkâra mecal yoktur ve bütün insanların teslim ettikleri bir kaziyye-i muhkemedir. İşte bunun gibi zamanların bazısında da Cenab-ı Hakkın ihsan etmiş olduğu bir hâssa-i mümtaza sayesinde diğer zamanlardan efdal olmasında da bir mani yoktur. Vacip Tealâ Kur'an'm inzalinde olan hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Kur'an'm vaaza müteallik olan âyetleri, evâmir ve nevahisi ve bir takım tehdidâtıyla adalet-i Ilâhiyeden çıkmış olan asîleri korkuturuz, o korkutmakla vahdaniyetimizi ikrar ve ubudiyetlerini izharla Canib-i İlâhî'mize teveccühe davet ve davete icabet etmiyenleri inzâr ederiz.

Duhan 44:3

İşbu sûre-i şerif enin âyetinden madâsı Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Elli yedi yahut elli dokuz âyeti camidir. Müteşâbihaâttandır. Tevili caiz olduğuna nazaran lâfzı Resulüllah'ın hudud-u İlâhiyi muhafazasına, lâfzı da Resulüllah'ın vahy~i İlâhîyi murakabesine işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Nâsm dünyevî ve uhrevî muhtaç olduğu hill ü hürmete, usul-ü itikada ve ahval-i âhirete müteallik ahkâmı, mevaiz ve nasihati, durûb-u emsali, ibreti, enbiya-yı sabıkanın haberlerini, tarihleri ve maârifin lüzumuna dair delilleri beyan eden kitab-ı azîme yemin ederim ki Biz o Kur'an'ı hayrı kesîr üzere müştemil bir gecede inzal ettik. Bu âyette LeyIe-i milbarekeyle murad; Şaban ayının nısfında vaki olan Leyle-i BERAT olduğuna dair Hz. Âişe (R.A.) dan bir rivayet varsa da ekser müfessirînm beyanları veçhile Leyle-i mübareke yle murad; LEYLE-İ KADİR olmasıdır. Çünkü Cenab-ı Hak Kur'an'ı Leyle-i Kadirde inzal buyurduğunu diğer âyette tasrîh buyurmuştur. Eğer bu âyette Leyle-i. Berat murad olsa tenakuz olur. Kur'an ise tenakuzdan mahfuzdur. Çünkü; Allah'ın kelâmı olduğu cihetle tenakuz mümtenî olduğundan âyetler beynini tevfik eder veçhuzere tevcih etmek zaruridir. Kezalik Vacip Tealâ diğer âyette Kur'an'ı Şehr-i Ramazan'da inzal buyurduğunu beyan etmiştir. Şehr-i Ramazanda mevcut olan Leyle-i Mübareke ise Leyle-i Kadir'dir, Leyle-i Berat değildir. Leyle-i Kadr'e Kadir denildiğinin sebebi; kadri alî ve büyük şeref sahibi olan Kur'an kendisinde nazil olduğundandır. İşte şu beyan olunan delâilin cümlesi leyle-i mübarekeyle muradın Leyle4 Kadir olduğuna delâlet eder. Kur'an'in Leyle-i müb arekede inzali nden murad; Levh-i mahfuzdan sema-yı dünyada mevcut olan Beytül Ma'mûr'a inzal olunmalıdır. Çünkü yer yüzüne Kur'an'm inzali; havadis ve vukuatin iktizasına göre yirmi üç sene devam ettiğinden Leyle-i Mübarekede inzal ile muradın yer yüzüne inzali olamaz. Kur'an dünyevi ve uhrevî menafii cami olduğundan nazil olduğu Leyle-i Kadir mübarek sıfatiyle tavsif olunmuştur. Zira mübarek; Hayr-ı kesîr manâsına olduğundan Kur'an gibi hayr-ı ke-sîri mutazammm ve hayr-ı kesîr olan bir kitap kendisinde nazı olan gece elbette mübarek unvanını almaya şayandır. Çünkü va kitlerin cüz'leri itibariyle yekdiğerinden farkı olmadığı halde bazı sının diğerinden efdal olması; diğerlerinde olmayan bir ibadetü veya emr-i hayrın o vakitte olmasındandır. Meselâ Cuma gününüıİ fazileti Cuma namazının o günde ve Ramazan'm fazileti sair ay| larda olmayan orucun o ayda bulunmasından neş'et etmiştir. Binaj enaleyh; gerçi Leyle-i Kadrin, zatı, saatları ve eczaları itibariyi! diğer gecelerden farkı yoksa da Kur'an gibi envai hayratı cami bil kitap, semâ-yı dünyaya o gecede nazil olduğundan diğer geceleri den efdal olmuştur. İşte şu esasa binaen «zamanlar, aylar ve gü ler arasında fark yoktur» diyenlerin itirazları varid olamaz. İnşaların da zâtları, vücudları ve azalan itibariyle yekdiğerinden farkları olmadığı halde Cenab-ı Hakkın bazılarına ihsan etmiş olduğu akıl, kiyaset, fehm ü feraset, Rabbısma ibadet ve tâat sayesinde şu sıfatlar kendilerinde bulunmıyanlardan elbette efdaldirler, bunu inkâra mecal yoktur ve bütün insanların teslim ettikleri bir kaziyye-i muhkemedir. İşte bunun gibi zamanların bazısında da Cenab-ı Hakkın ihsan etmiş olduğu bir hâssa-i mümtaza sayesinde diğer zamanlardan efdal olmasında da bir mani yoktur. Vacip Tealâ Kur'an'm inzalinde olan hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz Kur'an'm vaaza müteallik olan âyetleri, evâmir ve nevahisi ve bir takım tehdidâtıyla adalet-i Ilâhiyeden çıkmış olan asîleri korkuturuz, o korkutmakla vahdaniyetimizi ikrar ve ubudiyetlerini izharla Canib-i İlâhî'mize teveccühe davet ve davete icabet etmiyenleri inzâr ederiz.

Duhan 44:4

Vacip Tealâ Kur'an'm inzalindeki hikmeti beyandan sonra Leyle-i Kadir'de inzalinin hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Xani; Kur'an'ı Leyle-i Mübarekede inzal ettik. Zira; o leyle-i mübarekede insanların vesair mahlukâtm ahvaline müteallik hikmeti mutazammm her emir bizim ind-i ulûhiyetimizden varid olduğu halde birbirinden ayrılır, birer birer tafsil olunur ve Rabbın Tealâ tarafından kullarına rahmet olsun için kitaplarla resullerimizi gönderdik. Kur'an'ı inzalin envai terbiyeyi camı olduğuna işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak esmâ-i husnâ içinden Rab ism-i şerifi varid olmuştur. Hâzin'in beyanı veçhile (İbn Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran emirleri yekdiğerinden tefrikin keyfiyeti şöyledir : Bu seneden gelecek seneye kadar olacak vukuatın cümlesi ayrı ayrı melekler tarafından birer deftere yazılır. Hatta her şahıstan vaki olacak işlerin cümlesi yazılır. Erzaka müteallik olan defter Mîkâil'e, muharebelere müteallik olan defter Cebrail'e, zelzele, saika, husufa, küsûfa vesair vukuata müteallik olan defterler birinci semada mevcut bir meleğe ve musibetlere ve ecellere müteallik olan defterler Azrail'e verilmek suretiyle muamelât ve emirler birbirinden ayrılır, bu defterlerin tanzimi ve erbabına teslimi Şa-ban'm 15. günü Leyle-i Berat'ta veyahut Leyle-i Kadir'de olduğu mervîdir. Leyle-i Berat veya Leyle-i Kadir rivayetleri arasında te-favüt varsa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Levh-i Mahfuz'da defterin tanzimi Leyle-i Berat'ta başlar ve Leyle-i Kadir'de nihayet bulup memurlarına teslim edilmek suretiyle rivayetler beyinleri tevfik olunmuştur. Çünkü; bidâyesi Leyle-i Berat'ta ve niha-yesi Leyle-i Kadir'de olduğundan her iki geceye emirlerin tefrikinde tealluku olduğu cihetle rivayetlerin ikisine de sahih nazarı ile bakılmakla beyinlerinde olan münafaat mündefi' olmuştur.

Duhan 44:5

Vacip Tealâ Kur'an'm inzalindeki hikmeti beyandan sonra Leyle-i Kadir'de inzalinin hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Xani; Kur'an'ı Leyle-i Mübarekede inzal ettik. Zira; o leyle-i mübarekede insanların vesair mahlukâtm ahvaline müteallik hikmeti mutazammm her emir bizim ind-i ulûhiyetimizden varid olduğu halde birbirinden ayrılır, birer birer tafsil olunur ve Rabbın Tealâ tarafından kullarına rahmet olsun için kitaplarla resullerimizi gönderdik. Kur'an'ı inzalin envai terbiyeyi camı olduğuna işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak esmâ-i husnâ içinden Rab ism-i şerifi varid olmuştur. Hâzin'in beyanı veçhile (İbn Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran emirleri yekdiğerinden tefrikin keyfiyeti şöyledir : Bu seneden gelecek seneye kadar olacak vukuatın cümlesi ayrı ayrı melekler tarafından birer deftere yazılır. Hatta her şahıstan vaki olacak işlerin cümlesi yazılır. Erzaka müteallik olan defter Mîkâil'e, muharebelere müteallik olan defter Cebrail'e, zelzele, saika, husufa, küsûfa vesair vukuata müteallik olan defterler birinci semada mevcut bir meleğe ve musibetlere ve ecellere müteallik olan defterler Azrail'e verilmek suretiyle muamelât ve emirler birbirinden ayrılır, bu defterlerin tanzimi ve erbabına teslimi Şa-ban'm 15. günü Leyle-i Berat'ta veyahut Leyle-i Kadir'de olduğu mervîdir. Leyle-i Berat veya Leyle-i Kadir rivayetleri arasında te-favüt varsa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Levh-i Mahfuz'da defterin tanzimi Leyle-i Berat'ta başlar ve Leyle-i Kadir'de nihayet bulup memurlarına teslim edilmek suretiyle rivayetler beyinleri tevfik olunmuştur. Çünkü; bidâyesi Leyle-i Berat'ta ve niha-yesi Leyle-i Kadir'de olduğundan her iki geceye emirlerin tefrikinde tealluku olduğu cihetle rivayetlerin ikisine de sahih nazarı ile bakılmakla beyinlerinde olan münafaat mündefi' olmuştur.

Duhan 44:6

Vacip Tealâ kullarına ihsan olarak Resul gönderdiğinin hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ kullarını irşâd için Resuller gönderdi. Zira; Vacip Tealâ kullarının kabiliyet ve istidatlarına göre münacaat, tazarru ve niyazlarını işitir, cemi ihtiyaçlarını ve hallerini bilir. Binaenaleyh; onların ihtiyaçlarına göre Resul gönderir. Sûrenin bidayesinden buraya gelinceye kadar Kur'an'ı Vacip Tealâ vücûh-u adîdeyle tavsif etmiş, Kur'an'm celâlet-i kadrine işaretle ta'zîm buyurmuştur. Çünkü; Kur'an'm sanma ihtimam ederek kasem buyurması Kur'an'm azametine delâlet eder, Kur'an'ı, ahkâm beyan etmek sıfatıyla tavsif ve mübarek bir gecede inzal olunduğunu beyanla azamet-i şanına ve şeref-i kadrine işaret buyurmuş ve o gecenin azamet-i kadrine işaret için her umurun o gecede tefrik ve tafsü olunduğunu beyan etmiştir.

Duhan 44:7

Yani; Vacip Tealâ kullarına nasıl merhamet buyurmaz ve nasıl hallerini ıslah etmez. Elbette kullarına merhamet buyurur ve ahvalini ıslâh eder. Zira; Vacip Tealâ semâvât ve arzın, âlem-i ulvî ve süflî arasında olan mahlukâtın Rabbısıdır, her birini lâyık olduğu veçhüzere hakiki terbiyeyle terbiye eder. Eğer erbab-ı ilimden ve ehl-i idrâkten iseniz kemâlât-ı İlâhiyesini ve kudret-i süb-hâniyesini bilirsiniz. Bina-enaleyh; Allahü Tealâ'nm Kur'an'ı inza-liyle kullarını terbiye ettiğini ve ahkâmını beyan etmekle merhamet buyurduğunu uzak bir şey addetmezsiniz. Vacip Tealâ semavât ve arzın Rabbısı olduğunu beyandan sonra vahid-i hakiki olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kulların ibadetlerine bihakkın müstehak kimse olmayıp ancak Vacip Tealâ'nm kendi vardır. Çünkü; müşahade ettiğiniz veçhile ölmüşleri ihya eder ve meniden insan vesair hayvanları halkeder ve dirileri öldürür bir kudret-i kahire sahibidir. Binaenaleyh; kulların ibadetlerini o Allahü Tealâ'ya hasretmesi lâzımdır. Bu âyet bundan evvelki âyetin delilidir ve takriri şöyledir ; «Allahü Tealâ yerin ve göklerin Rabbısıdır. Zira; Mabudun bilhak ancak kendisidir, ihya ve imâteye kadirdir. Her kimse ki ancak mabudun bilhak olup ihya ve imâteye kadir ola, o kimse semâvât ve arzın Rabbısıdır. O halde Allahü Tealâ semavât ve arzın Rab-bısıdır.

Duhan 44:8

Vacip Tealâ mabudun bilhak olduğunu beyandan sonra cümle insanların ve babalarının Rabbısı olduğunu beyanla kâfirleri imana ve insafa davet etmek üzere buyuruyor. Yani; sizin ve babalarınızın Allahü Tealâ'dan başka Rabbımz yoktur. Şu halde zat-ı ülûhiyetin vücudunda ve vahdaniyetinde ne için tereddüt ve neden şirki iltizâm ediyorsunuz, ibadetinizi gayra sarfla faydanız nedir, envai kemâlâta sizi isal eden Rabbmızın ibadetinden ne sebebe mebnî nukûl edersiniz? Çünkü bunların ve babalarının veliyy-i nimeti olunca verdiği nimetlerin şükründen ibaret olan ibadetlerini nimeti veren Rablarma hasretmek lâzımken :

Duhan 44:9

Çünkü; kâfirler Kur'an'ı ve o Kur'an'la kendilerini irşâd için gönderilen Resûl'ü istihza ederek oyunla vakit geçiriyorlar. Bunların halleri böyle olunca :

Duhan 44:10

Yani; ey Rasul-ü Ekrem! Kâfirler küfrüzere ısrar edince onlar üzerine gel'ecek azaba intizar et şol günde ki o günde semâ şiddetli ve açık meydanda bir dumanla gelir ki o duman nâsm her. tarafını örter ve nâs tarafından «Şu duman azab-ı elimdir» denilir. Hâzin'in beyanı beçhile (Abdullah b. Mes'ud) un rivayetine nazaran bu âyette duhân ile murad; Resulüllah'ın duası üzerine Vacip Tealâ'nın Mekke ve havalisinin ahalisi üzerine İnzal ettiği kıtlık sebebiyle o havali ahalisinin açlıktan gözlerine arız olan zulmettir. Çünkü; çok acıkan kimsenin gözüne arız olan za'f-ı basar sebebiyle semayı karanlık görür. Fahri Kâzi'nin beyanına nazaran Resulüllah Mekke ahalisinin küfrüzere ısrar edip imana davetine icabet etmeyince «Ya Rab! Bunlara Hz. Yusuf kıtlığı gibi bir kıtlık ver ki terbiye olsunlar, belki insaf ederler» diyerek dua buyurması üzerine Allahü Tealâ Mekke'ye öyle bir kıtlık verdi ki hayvanların derilerini, köpeklerin leşlerini ve ölmüş hayvanın kemiklerini yediler. İşte o zaman ahalinin gözlerine açlık belâsı ile gök yüzü ve bütün dünya karanlık göründü, bütün âlemin bir duman peklinde göründüğünü Ce-nab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve Resulüne demiştir ki «Ey Resulüm! Sen gözet şol günü ki o günde kâfirlere küfürlerinden dolayı arız olan kıtlık sebebiyle semânın yüzü duman gibi olup açlık dolayısiyle o karanlık kendilerini dahi ihata eder ve onlar da (Bu ne şiddetli azaptır) derler. Binaenaleyh; böyle diyecekleri günü gözle, bunların haline mahzun olma» demekle küfrüzere dünyada gelecek azabı beyan buyurmuştur. Yahut Kazî'nin beyanı veçhile bu âyette Duhân ile murad; kıyametin evvelinde kıyametin alâmetlerinden ma'dud olan dumandır ki Resulüllah bir gün «Kıyametten evvel zuhur edecek alâmetler; Duman,'Hz. İsa'nın nüzulü, Aden diyarından çıkacak ve naşı mahşere sürecek ateştir» buyurunca huzur-u risalette bulunan ashabı tarafından «Duman nedir? Ya Resulallah! denmesi üzerine Resulüllah bu âyeti okumuş ve «o duman mağrible meşrik arasım doldurur, kırk gün devam eder. Bu dumanın mümine tesiri zükâm kadar olur. Amma kâfire tesiri sarhoş eder ve burunlarından girer arkalarından çıkar» buyurmuştur. İşte şu hadis-i şerife nazaran bu âyet kıyametin evvelinde zuhur edecek dumanı beyan eder. Dumanın hali açık, meydanda ve herkesçe malûm olup hiç bir kimse şekketmez bir halde olduğuna veyahut olacağına işaret için Duhânı lâfzı ile tavsif buyurmuştur ki «meydanda olup herkesin göreceği ve bileceği bir halde olacak» demektir. Gerçi dumanla muradın Kureyş'in açlık sebebiyle gözlerine arız olan karanlık veyahut kıyametten evvel zuhur edecek duman olmasına dair rivayetler mevcut ise de âyetin evveline ve bundan sonra gelecek âyetlere nazaran açlık sebebiyle Mekke ahalisinin gözlerine arız olan karanlık olmak ihtimali racihtir.

Duhan 44:11

Yani; ey Rasul-ü Ekrem! Kâfirler küfrüzere ısrar edince onlar üzerine gel'ecek azaba intizar et şol günde ki o günde semâ şiddetli ve açık meydanda bir dumanla gelir ki o duman nâsm her. tarafını örter ve nâs tarafından «Şu duman azab-ı elimdir» denilir. Hâzin'in beyanı beçhile (Abdullah b. Mes'ud) un rivayetine nazaran bu âyette duhân ile murad; Resulüllah'ın duası üzerine Vacip Tealâ'nın Mekke ve havalisinin ahalisi üzerine İnzal ettiği kıtlık sebebiyle o havali ahalisinin açlıktan gözlerine arız olan zulmettir. Çünkü; çok acıkan kimsenin gözüne arız olan za'f-ı basar sebebiyle semayı karanlık görür. Fahri Kâzi'nin beyanına nazaran Resulüllah Mekke ahalisinin küfrüzere ısrar edip imana davetine icabet etmeyince «Ya Rab! Bunlara Hz. Yusuf kıtlığı gibi bir kıtlık ver ki terbiye olsunlar, belki insaf ederler» diyerek dua buyurması üzerine Allahü Tealâ Mekke'ye öyle bir kıtlık verdi ki hayvanların derilerini, köpeklerin leşlerini ve ölmüş hayvanın kemiklerini yediler. İşte o zaman ahalinin gözlerine açlık belâsı ile gök yüzü ve bütün dünya karanlık göründü, bütün âlemin bir duman peklinde göründüğünü Ce-nab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve Resulüne demiştir ki «Ey Resulüm! Sen gözet şol günü ki o günde kâfirlere küfürlerinden dolayı arız olan kıtlık sebebiyle semânın yüzü duman gibi olup açlık dolayısiyle o karanlık kendilerini dahi ihata eder ve onlar da (Bu ne şiddetli azaptır) derler. Binaenaleyh; böyle diyecekleri günü gözle, bunların haline mahzun olma» demekle küfrüzere dünyada gelecek azabı beyan buyurmuştur. Yahut Kazî'nin beyanı veçhile bu âyette Duhân ile murad; kıyametin evvelinde kıyametin alâmetlerinden ma'dud olan dumandır ki Resulüllah bir gün «Kıyametten evvel zuhur edecek alâmetler; Duman,'Hz. İsa'nın nüzulü, Aden diyarından çıkacak ve naşı mahşere sürecek ateştir» buyurunca huzur-u risalette bulunan ashabı tarafından «Duman nedir? Ya Resulallah! denmesi üzerine Resulüllah bu âyeti okumuş ve «o duman mağrible meşrik arasım doldurur, kırk gün devam eder. Bu dumanın mümine tesiri zükâm kadar olur. Amma kâfire tesiri sarhoş eder ve burunlarından girer arkalarından çıkar» buyurmuştur. İşte şu hadis-i şerife nazaran bu âyet kıyametin evvelinde zuhur edecek dumanı beyan eder. Dumanın hali açık, meydanda ve herkesçe malûm olup hiç bir kimse şekketmez bir halde olduğuna veyahut olacağına işaret için Duhânı lâfzı ile tavsif buyurmuştur ki «meydanda olup herkesin göreceği ve bileceği bir halde olacak» demektir. Gerçi dumanla muradın Kureyş'in açlık sebebiyle gözlerine arız olan karanlık veyahut kıyametten evvel zuhur edecek duman olmasına dair rivayetler mevcut ise de âyetin evveline ve bundan sonra gelecek âyetlere nazaran açlık sebebiyle Mekke ahalisinin gözlerine arız olan karanlık olmak ihtimali racihtir.

Duhan 44:12

Vacip Tealâ alâmât-ı kıyametten oulunan veyahut Kureyş kabilesine açlıktan arız olan duman mesabesinde olan karanlığı görünce nâsm Cenab-ı Hakka tazarrû ve niyazlarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar dumanla vaki olan azabın şiddetini görünce canib-i İlâhîye teveccüh ederek tazarrua başlar ve derler ki «Ya Rabb! Bizden şu azabı kaldar. Eğer kaldırırsan biz senin vahdaniyetine iman edeceğiz». Kâfirler böyle derlerse de onlar için vukuattan ibret almak ne kadar uzaktır. Binaenaleyh; musibet onlara ders-i ibret olmaz. Halbuki onlara mucizâtla risaletini ispat etmiş olan Resul-ü Muazzam geldi. Eğer iman edecek olsalardı o resule iman ederlerdi. Şu beyan olunan manâ duhân ile muradın alâmat-ı kıyametten olan duman olduğuna nazarandır. Amma Duhan ile muradın kıtlığın şiddetinden Mekke ahalisine arız olan za'f-ı basarla dünya yüzünü zindan görmeleri manâsına olursa şu duanın Resulüllah'dan sadır olduğunu hikâye olur. Çünkü; bazı rivayete nazaran kıtlık şiddetlenip Mekke ahalisinin takatları kalmayınca Resulüllah'a (Ebu Süfyan) ı gönderdiler. (Ebu Süfyan) huzur-u risalete gelerek dedi ki «Ya Muhammed! (S.A.) Sen sıla-i rahmin vacip olduğunu söylersin. Halbuki kendi kavmin, akraba ve teal-lukâtın açlıktan ölüyorlar. Sen Rabbına dua et şu azabı ve kıtlığı bizden kaldırsın biz de iman edelim» demesi üzerine Resulüllah duâ buyurdu, kıtlık zail oldu. Fakat kıtlık azabından kurtulunca onlar vaadlerini ifa etmediler ve küfr-ü inadîde devam ettiler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak cümle-i calilesiyle «Biz müminleriz» sözlerini reddetmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Duhan 44:13

Vacip Tealâ alâmât-ı kıyametten oulunan veyahut Kureyş kabilesine açlıktan arız olan duman mesabesinde olan karanlığı görünce nâsm Cenab-ı Hakka tazarrû ve niyazlarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar dumanla vaki olan azabın şiddetini görünce canib-i İlâhîye teveccüh ederek tazarrua başlar ve derler ki «Ya Rabb! Bizden şu azabı kaldar. Eğer kaldırırsan biz senin vahdaniyetine iman edeceğiz». Kâfirler böyle derlerse de onlar için vukuattan ibret almak ne kadar uzaktır. Binaenaleyh; musibet onlara ders-i ibret olmaz. Halbuki onlara mucizâtla risaletini ispat etmiş olan Resul-ü Muazzam geldi. Eğer iman edecek olsalardı o resule iman ederlerdi. Şu beyan olunan manâ duhân ile muradın alâmat-ı kıyametten olan duman olduğuna nazarandır. Amma Duhan ile muradın kıtlığın şiddetinden Mekke ahalisine arız olan za'f-ı basarla dünya yüzünü zindan görmeleri manâsına olursa şu duanın Resulüllah'dan sadır olduğunu hikâye olur. Çünkü; bazı rivayete nazaran kıtlık şiddetlenip Mekke ahalisinin takatları kalmayınca Resulüllah'a (Ebu Süfyan) ı gönderdiler. (Ebu Süfyan) huzur-u risalete gelerek dedi ki «Ya Muhammed! (S.A.) Sen sıla-i rahmin vacip olduğunu söylersin. Halbuki kendi kavmin, akraba ve teal-lukâtın açlıktan ölüyorlar. Sen Rabbına dua et şu azabı ve kıtlığı bizden kaldırsın biz de iman edelim» demesi üzerine Resulüllah duâ buyurdu, kıtlık zail oldu. Fakat kıtlık azabından kurtulunca onlar vaadlerini ifa etmediler ve küfr-ü inadîde devam ettiler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak cümle-i calilesiyle «Biz müminleriz» sözlerini reddetmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Duhan 44:14

Yani; Resulüllah onlara gelerek din-i hakka davet edip iman etmeyince Resulüllah'ın duası sebebiyle kıtlığa mübtelâ oldular ve Resulüllah'a iltica edip «Eğer bizim üzerimizden kıtlık kalkarsa iman ederiz» diyerek vadettikten sonra kıtlık kalkınca Resulüllah'ın davetinden yüzlerini döndürüverdiler ve Resulüllah'ın davetine asla iltifat etmediler. Yalnız iltifat etmemekle de iktifa etmediler, belki tecavüzâtta bulundular ve şan-ı risalete yakışmıyacak sözler söylediler ve dediler ki «Muhammed (S.A.) bu söylediği sözleri başkalarından öğrendirir mecnundur». Bu mecnun demek kibir ve gururdan nefs-i habislerini alamadıklarından neş'et etmiştir. Bazı kütüb-ü siyerde beyan olunduğuna nazaran Mekke'de müşrikler arasında Resulüllah hakkında iki türlü cereyan vardı: Birinci cereyan; Acem tarafından alınmış Benî Sa-kîfin bazı köleleri Nasrânîce bilirlerdi. Resulüllah'ın söylemiş olduğu sözleri o kölelerden ve daha bazı gelip giden seyyahlardan teallüm ettiğini itikat ederlerdi. Düşünmezlerdi ki zamanında vu-kubulan hâdiseye göre derhal bir âyet okur ve âyetin fesehatı beşerin kudreti fevkinde görülür. Bu kadar fesahatla vukuata göre derhal bir âyet okumak yarım saat bir seyyahla görüşmekle teallüm olunamıyacagı gibi bir saat, bir gün, bir ay görüşüldüğü farzo-lunsa bile bunun hepsini bellemek mümkün olamıyacağı meydanda bir hakikattir. O köleler bu kadar ahkâmı ve hakikati bilirlerse halka neden kendileri ilân edip öğretmiyorlar. Resulüllah'a öğrettikleri gibi nâsa dahi öğretmeleri lâzım gelmez miydi?.Eğer bu kadar ahkâm bazı köle ve seyyâhdan Öğrenilirse Kureyş kavmi kendileri neden öğrenmeyip de cehalet ve hamakatla vakit geçi-riyorlardı. İkinci cereyan; Mekke ahalisinden mübtelâ oldukları kibir ve gururunu yenemeyen müşrikler daha ziyade terbiyesizliğe cür'et ederek Resulüllah'a «Mecnundur. Zira; cinnîler kendisini messettiğinde onun kalbine koydukları sözlerini bize söyler. Binaenaleyh; Kur'an diyerek bize ilân ettiği sözler cinnüerden aldığı sözlerdir» derlerdi. Halbuki bu ne kadar muannidâne ve mü-temerridâne bir sözdür. Çünkü; bütün ukalâ içtimâ ettikleri halde bir âyetini bile söylemekten aciz oldukları binlerce âyetlere w mecnun sözüdür» demek inaddan başka bir şey olamaz. İşte şu tafsilât üzere Mekke'de mevcut iki cereyanı beyan etmek üzere bu âyette Vacip Tealâ buyurmuştur ki muallem lâfzı birinci cereyana, mecnun lâfzı ikinci cereyana işaret için varid olmuştur.

Duhan 44:15

Vacip Tealâ vaki olan dua üzerine az bir müddet onlardan azabı kaldırdığını beyan etmek sadedinde buyuruyor. Yani; müşriklerin Resulüllah'a kıtlığın kalkmasına dua ederse iman edeceklerini vaadederek müracaat etmeleri üzerine Re-sulüllah duaya başlayınca Cenab-ı Hak «Ey Habibim! Senin duan berekâtiyle azıcık bir müddette biz onlardan bu kaht u galayı kaldırırız velâkin ey kâfirler! Azap kalkınca (Sizin azap kalkarsa biz iman ederiz) dediğiniz kelâmınız sahte ve yalandır. Zira; azap ref olununca siz mübtelâ olduğunuz şirke döner ve devam edersiniz, âbâ ve ecdadınızı taklidden vazgeçmezsiniz» buyurdu. Yahut âyet Vacip Tealâ tarafından kâfirlerin «ya Rabbî! Bizden azabı kaldır. Zira; biz iman edeceğiz'- dediklerine cevaptır. Buna nazaran m'anâ-yı âyet:

Duhan 44:16

Yani; ey Rasül-ü Zişân! Onlar iman etmezler sözlerinden do ner küfürlerinde ısrar ederler. Binaenaleyh; zikret şol günü ki ı günde biz onları büyük ve ihtimamlı bir tutuşla tutunca onlarda] şiddetle intikamımızı alırız. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin tefsiri Duhân lâfzını: tefsirine nazarandır. Çünkü; eğer Duhân ile murad; kıtlık st bebiyle hasıl olan açlıktan Mekke ahalisinin gözlerine arız ola1 karanlık manâsına olursa bu âyette y e v m ile murad; Yevm-Bedirdir. Allahü Tealâ bu âyette beyan buyurduğu veçhile Yevm-Bedir'de Mekke'nin büyüklerinden şiddetle intikamını aldı. Eğe Duhân ile murad; kıyametin alâmetlerinden madud olan v kıyametin kabilinde olacak duman manâsına olursa bu âyett yevm ile murad; Yevm-i Kıyamettir. Binaenaleyh; Yevm-i K yamette Cenab-ı Hak şiddetle ahz-ı intikam edecektir. Lâkin yevr ile muradın yevm-i kıyamet olmasına lâfz-ı âyet delâlet ede: Çünkü Batşa-i Kübrâ; ancak yevm-i kıyamette olur bu dünyad olamaz. Zira; Batşa-i Kübra demek; envai cezanın büyükleriyl ahz-ı intikam ederiz demektir. Halbuki dünyada azap ne kads çok ve büyük olmuş olsa âhiret azabına nisbetle gayet azdır.

Duhan 44:17

Vacip Tealâ Resulünün Kureyş kavminden görmüş olduğu yo suz muamelelerden mahzun olan kalb-i Nebevilerini tesliye etme üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Husul! Sen kavmin tarafından vaki olan bir takım nâlâyık ahvâlden mahzun olma. Çünkü; bu hal yalnız senin kavmine mahsus bir şey değildir. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki biz Kureyş'den evvel Firavun'un kavmini dahi mübtelâ kıldık. Zira; bir Resûl-i Kerîm geldi, bizim ahkâmımızı tebliğ etti velâkin onlar da senin kavmin gibi Resulün davetine icabetten ve ahkâmı kabulden i'raz ettiler ve mücerred i'razla dahî iktifa etmeyerek, o Resulü de istihza ettiler. Binaenaleyh; kendilerini irşâd için gönderilen resullerine eza etmek senin kavmine mahsus bir hal değildir ki onların ezalarından mahrum olasın. Bu âyette fitne; imtihan ve tecrübe manâsına olduğuna nazaran imtihanın lügat manâsı Vacip Tealâ hakkında carî olmadığından imtihan ile murad; imtihan muamelesidir. Buna nazaran âyetin manâsı; … demektir. RasûI ile murad; Hz. Musa'dır. Kerîm ile murad; indallâh envai ikramla müker-rem demektir. Yahut ahlâk-ı hasene sahibi ve kavminin eşrafından demektir.

Duhan 44:18

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Firavun'un kavmine karşı söylediği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa (A.S.) Firavun'a ve kavmine geldi, »Allah'ın kullarına azabetmeyin, onlan bana teslim edi?a. Zira; ben taraf-ı İlâhî'den gelmiş emin bir resuiüm» demekle risaletini tebliğ etti, maksadını onlara söyledi, Benî İsrail'i azaptan kurtarmak esas vazifelerinden birisi olduğunu ve teslim etmeleri lâzım olup muhalefet caiz olmadığını Firavun'un kavmine anlattı. İşte Hz. Musa'nın onlara gelip emr-i İlâhî'yi tebliğ etmesi onlar hakkında imtihan muamelesi olmuştur. Bu âyette ibâdIa murad; kavm-i Firavun olmak ve edât-ı nida mukadder olup nidanın da onlara mahsus olarak (Ya ibâdellâh) takdirinde olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Hz. Musa'nın davasının sıdkma mucizeleri delâlet edip sözünde yalan olmadığına işaret için emin ünvaniyle tavsif olunmuştur.

Duhan 44:19

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Firavun'a ve kavmine birinci tebliğini beyandan sonra ikinci tebliğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa (A.S.) Firavun'un kavmine birkaç teklifte bulundu. Birinci teklifi; Benî İsrail'i teslim etmeleri veya-hud vacip olan imanı yerine getirip vazife-i asliyeyi edâ etmeleridir, ikinci teklifi; Allahü Tealâ üzerine tekebbür etmemeleridir. Bu teklifinde «Ey kavm-i Firavun: Ben size davamın sıdkma delâlet eder açık bir mucize getirdim. Siz Allah'ın ibadetini terk ve Rasûlüne ihanet etmek suretiyle Allahü Tealâ üzerine tekebbür etmeyin» demekle tekebbürden nehyetti Çünkü; Firavun ve kavminin âdetleri kibir, ceberut ve azamet olduğundan Cenabı Hakkın Musa (A.S.) vasıtasiyle ikinci teklifi kibir etmemeleri olmuştur.

Duhan 44:20

Vacip Tealâ Musa (A,S.) m üçüncü teklifini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa (A.S.) Kavm-i Firavun'a Allah'ın emirlerini tebliğ edince onlar tarafından vaki olan su-u kastları üzerine dedi ki «Sizin beni katletmenizden, lisanınızla şetmedip eza etmenizden sizin ve benim rabbimiz olan Allahü Tealâ'ya iltica eder ve hima-ye-i İlâhiyesine sığınırım.» recvı ile murad; döğmek suretiyle öldürmektir. Yahut lisanla fena söyleyip söğmektir. Bunun her ikisi de insanlar arasında gayet çirkin bir muamele olduğundan Hz. Musa her ikisinden de istiâze etmiştir. Çünkü katil; hayata taarruz olduğu gibi söğmek de namusa taarruz olduğundan her ikisi de istiâze olunmaya şayandır. Binaenaleyh; düşman tarafından gelecek olan ve gelmesi melhuz bulunan bilûmum belâdan Cenab-ı Hakka istiâze etmek lâzımdır. Zira; enbiyâ-yı izam hazerâtımn sünnetleridir. Bu gibi fena şeylerden istiâze etmek lâzım olduğunu Cenab-ı Hak diğer âyetlerde dahi kullarına talim buyurmuştur.

Duhan 44:21

Vacip Tealâ Musa (A.S.) m dördüncü teklifini beyan etmek üzere buyuruyor Yani; Firavun iman etmediği gibi bir takım cevr ü cefâya başlayınca Musa (A.S.) onlara dedi ki … Yani; Musa (A.S.) «matlub olan imanı yerine getirmek suretiyle davetime icabet etmezseniz bari bir kötülük yapmayın, benden ve bana fenalık yapmaktan uzak olun» demekle Firavun'dan ve kavminden hayır ümit edilmediğini işaret etmiştir.

Duhan 44:22

Vacip Tealâ Musa (A.S.) tarafından Firavun'un kavmine vaki olan tekliflerini beyandan sonra imanlarından me'yûs olup dua ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; nasihat onlara aks-i tesir hasıl ediyor. Binaena-l'eyh; enva-ı cürüm ve cinayeti irtikâp, küfürde inad ve ısrar ediyorlar. Şu halde bunların cezay-ı sezalarım ver.» Bu âyet; fasık ve fâcir olan kimselerin mazarratlarına dua caiz olduğuna delâlet eder. Zira Musa (A.S.) m duasına sebep; mücrim oldukları beyan olunmuştur. Yani Musa (A.S.) «Ya Rabbî! Bunların müstehak oldukları azabı ta'cîl et» dedikten sonra «Ya Rabbîî Şu benim dua ettiğim kimseler bir takım günahkâr kâfirler, cürüm ve cinayet irtikâp etmiş zalimlerdir)) dedi ve bununla zalimlerin aleyhlerine dua etmek caiz olduğuna işaret etti. Vacip Tealâ Hz. Musa'nın duasını kabul ile Mısır'dan çıkmasına dair varid olan emr-i İlâhî'sini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Musa (A.S.) duâ edince Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu ve Musa (A.S.)'a Benî İsrail'i alarak geceleyin Mısır'dan çıkmasını emretti ve buyurdu ki «Ya Musa! Gece kullarımı al, Firavun ve kavmine anlatmaksızm Mısır'dan çık. Zira; onların haberleri olunca sizin arkanıza düşecekleri cihetle siz metbu olacaksınız onlar tabî olacaklardır.» Diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile Musa (A.S.) Benî İsrail'i aldı ve emr-i İlâhî veçhüzere gece vakti Mısır'dan çıktı denize geldi ulaştı, asa ile işaret edince denizden on iki yol açıldı, her bir yoldan Benî İsrail'in bir kabilesi geçti, bilûmum Benî İsrail Firavun'un şerrinden kurtuldular. Musa (A.S.) gece Mısır'dan çıkınca Firavun'un kuşluk vakti haberi olarak askerini tanzim edip yola çıkıncaya kadar Hz. Musa biraz uzaklaştı. Denize olan mesafede takib edinceye kadar Hz. Musa denizi geçti. Firavun gelip yetişti ise de hikmet-i İlâhiye ve irade-i sübhaniye icabı askeriyle beraber denize battı, hükümeti münkariz oldu ve Mısır âlemi zulmünden kurtuldu.

Duhan 44:23

Vacip Tealâ Musa (A.S.) a gece Mısır'dan çıkmasını emrettiğini ve Firavun'un arkalarına düşeceğini beyandan sonra Musa (A.S.) m Firavun'un geçmemesi için denizin yollarını kapamak üzere asa ile işaret etmek istediğinde Cenab-ı Hakkın denizin alâ-hâlihi bırakılmasını emrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani emr-i İlâhî üzere Musa (A.S.) Benî İsrail ile beraber denizden mürurundan sonra Firavun'un yolunu kapamak için denizin hey'et-i asliyesine rücuunu Cenab-ı Hak'dan talep edince emr-i İlâhî şöyle zuhur etmiş ve denilmiştir ki «terket denizi, hali üzere bırak. Zira; Firavun ve kavmi denize batacak askerlerdir." Vacip Tealâ Musa (A.S.) dan havf ü endişeyi kaldırdı ve kalb-i nebevilerinin istirahatı için a'dâsınm denize batmakla helak olacaklarını haber verdi. Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile sakin olmak manasınadır. Çünkü; deniz yarılarak oniki parça olup Benî İsrail ile beraber Musa (A.S.) geçtikten sonra Musa (A.S.) denizin eski haline gelmesi için asayı denize vurmakla denizin harekesini talep edince Allahü Tealâ «Denizi sakin olduğu halde terket. Zira: Firavun kendi için açıldı zannı ile denize girip gark olacaklardır» buyurdu ve öyle de oldu. Yahut açık yol ve fürce manasınadır. Buna nazaran «terket denizi açık yol olduğu halde. Zira; onlar açık yol zannı ile girip garkolacaklardır» buyurdu. Binaenaleyh; Firavun askeriyle beraber mağrur olarak geldi, denizde açık yolları gördü, bu yollardan denize girdi, askerinin arkası karadan kesilip bittamam denize girince denizin parçaları kapanıp bilkülliye helak oldukları diğer nusus-u celîle ile dahi sabittir.

Duhan 44:24

Vacip Tealâ Musa (A.S.) a gece Mısır'dan çıkmasını emrettiğini ve Firavun'un arkalarına düşeceğini beyandan sonra Musa (A.S.) m Firavun'un geçmemesi için denizin yollarını kapamak üzere asa ile işaret etmek istediğinde Cenab-ı Hakkın denizin alâ-hâlihi bırakılmasını emrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani emr-i İlâhî üzere Musa (A.S.) Benî İsrail ile beraber denizden mürurundan sonra Firavun'un yolunu kapamak için denizin hey'et-i asliyesine rücuunu Cenab-ı Hak'dan talep edince emr-i İlâhî şöyle zuhur etmiş ve denilmiştir ki «terket denizi, hali üzere bırak. Zira; Firavun ve kavmi denize batacak askerlerdir." Vacip Tealâ Musa (A.S.) dan havf ü endişeyi kaldırdı ve kalb-i nebevilerinin istirahatı için a'dâsınm denize batmakla helak olacaklarını haber verdi. Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile sakin olmak manasınadır. Çünkü; deniz yarılarak oniki parça olup Benî İsrail ile beraber Musa (A.S.) geçtikten sonra Musa (A.S.) denizin eski haline gelmesi için asayı denize vurmakla denizin harekesini talep edince Allahü Tealâ «Denizi sakin olduğu halde terket. Zira: Firavun kendi için açıldı zannı ile denize girip gark olacaklardır» buyurdu ve öyle de oldu. Yahut açık yol ve fürce manasınadır. Buna nazaran «terket denizi açık yol olduğu halde. Zira; onlar açık yol zannı ile girip garkolacaklardır» buyurdu. Binaenaleyh; Firavun askeriyle beraber mağrur olarak geldi, denizde açık yolları gördü, bu yollardan denize girdi, askerinin arkası karadan kesilip bittamam denize girince denizin parçaları kapanıp bilkülliye helak oldukları diğer nusus-u celîle ile dahi sabittir.

Duhan 44:25

Vacip Tealâ Firavun'un helakinden sonra terkettikleri eşyayı beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; o zamanda dünyanın en zengin ve ihtişam mevkii Mısır'dı. Zira; hükümet.kuvvetli olup nimet çok, rahat fevkalâdeydi. Ancak küfürle dolu ve Benî İsrail'e cevr ü cefayı âdet etmiş kıbtî milleti hakimdi. Cenab-ı Hak bunların üzerine Hz. Mu-sa'y1 Resul olarak irşâd için gönderdi. Onlar iman edip nasihat dinlemediklerinden Allahü Tealâ onları ihlâk edince bütün emval ü emlâki, servet ü samanları, bağları, bahçeleri velhasıl bilcümle nimetleri döküldü kaldı.

Duhan 44:26

Vacip Tealâ Firavun'un helakinden sonra terkettikleri eşyayı beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; o zamanda dünyanın en zengin ve ihtişam mevkii Mısır'dı. Zira; hükümet.kuvvetli olup nimet çok, rahat fevkalâdeydi. Ancak küfürle dolu ve Benî İsrail'e cevr ü cefayı âdet etmiş kıbtî milleti hakimdi. Cenab-ı Hak bunların üzerine Hz. Mu-sa'y1 Resul olarak irşâd için gönderdi. Onlar iman edip nasihat dinlemediklerinden Allahü Tealâ onları ihlâk edince bütün emval ü emlâki, servet ü samanları, bağları, bahçeleri velhasıl bilcümle nimetleri döküldü kaldı.

Duhan 44:27

Vacip Tealâ Firavun'un helakinden sonra terkettikleri eşyayı beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; o zamanda dünyanın en zengin ve ihtişam mevkii Mısır'dı. Zira; hükümet.kuvvetli olup nimet çok, rahat fevkalâdeydi. Ancak küfürle dolu ve Benî İsrail'e cevr ü cefayı âdet etmiş kıbtî milleti hakimdi. Cenab-ı Hak bunların üzerine Hz. Mu-sa'y1 Resul olarak irşâd için gönderdi. Onlar iman edip nasihat dinlemediklerinden Allahü Tealâ onları ihlâk edince bütün emval ü emlâki, servet ü samanları, bağları, bahçeleri velhasıl bilcümle nimetleri döküldü kaldı.

Duhan 44:28

Vacip Teaiâ Firavun'un helakini ve bir çok nimetler terkettik-lerini beyandan sonra o nimetlere kimlerin varis olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; azap gelince derhal helak oldular ki asla müsaadeye nail olamadılar. Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette kavm-i âharla murad; Beni israil'dir. Çünkü: Kıbtîlerle İsrailîler arasında nesep cihetiyle münasebet olmadığı gibi din, âdet ve milliyet cihetinden dahi münasebet olmadığına işaret için kavmi, aharla tavsif etmiştir. Çünkü «Ahar kavim» demek; «Evvelki kavme mugayir bir kavim» demektir. Sema ile arzın ağlamasında ekser müfessirînin beyanları veçhile üç suretle tevcih vardır : Birincisi; hakikaten ağlamaktır. Çünkü; Hz. Enes'in rivayetiyle Resulüllah (S.A.) efendimiz «Hiç bir kul olmadı; illâ onun için semada iki kapı vardır. Birinden rızkının manevî sebebi ve bereketi iner, diğerinden amelinin sevabı çıkar. Binaenaleyh; o adam vefat ettiğinde rızkının inmesine ve amelinin çıkmasına dair hareketin kesilmesinden sema ağlar» buyururdu ve bu âyeti okurdu. İşte bu rivayete nazaran Resulüllah bükâyı hakikaten ağlamakla tefsir buyurmuştur. Diğer bir rivayette "Mümin olan bir kul vefat ettiğinde yer yüzünde namaz kıldığı yerler, gökte amelinin çıktığı mahaller ağlar, amma kâfirin namazı ve semaya çıkacak güzel ameli olmadığından kâfirin vefatıyla yer ve gökten hiç birisi ağlamaz» buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … İkinci Tevcih,; semâ ve arz ile murad; ehl-i semâ ve ehli arz demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Belki ehl-i semâ ve ehl-i arz onların vücud-u habislerinin yer yüzünden izâlesine memnun ve mesrur olmuşlardır. Üçüncü Tevcih; büyük bir kimsenin vefatında mü-baleğa suretiyle nâs onu pek büyük bir musibet sayarak «Bu adamın vefatına yerler, gökler, dağlar ve taşlar ağladı» derler. Şu halde bu âyette «Firavun ve kavminin üzerine sema ve arz ağlamadılar» demek onların vücudlarının kıymeti ve ehemmiyeti olmadığından kinayedir. Yani «onların helakinden hiç bir kimse müteessir olmadı, hatta semâ ve arz bile ağlamadılar» demektir. Gerçi beyan olunduğu veçhile bu âyette bükânm manâsı birkaç veçhile tevcih olunmuşsa da bunlardan esah olan : birinci tevcihtir. Çünkü; hadisi şerifle müeyyed ve müfesserdir.

Duhan 44:29

Vacip Teaiâ Firavun'un helakini ve bir çok nimetler terkettik-lerini beyandan sonra o nimetlere kimlerin varis olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; azap gelince derhal helak oldular ki asla müsaadeye nail olamadılar. Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette kavm-i âharla murad; Beni israil'dir. Çünkü: Kıbtîlerle İsrailîler arasında nesep cihetiyle münasebet olmadığı gibi din, âdet ve milliyet cihetinden dahi münasebet olmadığına işaret için kavmi, aharla tavsif etmiştir. Çünkü «Ahar kavim» demek; «Evvelki kavme mugayir bir kavim» demektir. Sema ile arzın ağlamasında ekser müfessirînin beyanları veçhile üç suretle tevcih vardır : Birincisi; hakikaten ağlamaktır. Çünkü; Hz. Enes'in rivayetiyle Resulüllah (S.A.) efendimiz «Hiç bir kul olmadı; illâ onun için semada iki kapı vardır. Birinden rızkının manevî sebebi ve bereketi iner, diğerinden amelinin sevabı çıkar. Binaenaleyh; o adam vefat ettiğinde rızkının inmesine ve amelinin çıkmasına dair hareketin kesilmesinden sema ağlar» buyururdu ve bu âyeti okurdu. İşte bu rivayete nazaran Resulüllah bükâyı hakikaten ağlamakla tefsir buyurmuştur. Diğer bir rivayette "Mümin olan bir kul vefat ettiğinde yer yüzünde namaz kıldığı yerler, gökte amelinin çıktığı mahaller ağlar, amma kâfirin namazı ve semaya çıkacak güzel ameli olmadığından kâfirin vefatıyla yer ve gökten hiç birisi ağlamaz» buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … İkinci Tevcih,; semâ ve arz ile murad; ehl-i semâ ve ehli arz demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Belki ehl-i semâ ve ehl-i arz onların vücud-u habislerinin yer yüzünden izâlesine memnun ve mesrur olmuşlardır. Üçüncü Tevcih; büyük bir kimsenin vefatında mü-baleğa suretiyle nâs onu pek büyük bir musibet sayarak «Bu adamın vefatına yerler, gökler, dağlar ve taşlar ağladı» derler. Şu halde bu âyette «Firavun ve kavminin üzerine sema ve arz ağlamadılar» demek onların vücudlarının kıymeti ve ehemmiyeti olmadığından kinayedir. Yani «onların helakinden hiç bir kimse müteessir olmadı, hatta semâ ve arz bile ağlamadılar» demektir. Gerçi beyan olunduğu veçhile bu âyette bükânm manâsı birkaç veçhile tevcih olunmuşsa da bunlardan esah olan : birinci tevcihtir. Çünkü; hadisi şerifle müeyyed ve müfesserdir.

Duhan 44:30

Vacip Tealâ Firavun'un helakini ve emvalinin kavm-i âhara verildiğini beyandan sonra Firavun'un şerrinden Benî israil'i kurtardığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun'un zulmü ahalinin tehammül edemiyeceği bir dereceye varınca biz lutf u keremimizle Allahü Tealâ hakkı için Benî İsrail'i Firavun'un zulm ü taaddîsinden ve ihanet edici azabından kurtardık. Zira Firavun; müsrif, sefih ve cebabiredendi. Bu âyette Hâzin'in beyanına nazaran azab-ı mühînle murad; Firavun ve kavminin Benî İsrail'i abd-i memlûk olarak kullanmak, oğlanlarını öldürmek, kız evlâdım hayatta bırakıp hi-demat-% süfliyede istihdam etmek suretiyle ihanet ve hakaret etmekti, Firavun'un, müfsidlerin en yüksek tabakasında olduğuna işaret için Firavun hakkında âlî tabir olunmuştur. Firavun'un azabından kurtarmak; zarardan kurtarmak olup zararın defi ise ehem ve elzem olduğu cihetle Firavun'un azabından halâs, nefs-i Firavundan halâs üzerine takdim edilmiş ve Firavun'un aynı azap olduğuna işaret için Firavun, azabı mühînden bedel kılınmıştır.

Duhan 44:31

Vacip Tealâ Firavun'un helakini ve emvalinin kavm-i âhara verildiğini beyandan sonra Firavun'un şerrinden Benî israil'i kurtardığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun'un zulmü ahalinin tehammül edemiyeceği bir dereceye varınca biz lutf u keremimizle Allahü Tealâ hakkı için Benî İsrail'i Firavun'un zulm ü taaddîsinden ve ihanet edici azabından kurtardık. Zira Firavun; müsrif, sefih ve cebabiredendi. Bu âyette Hâzin'in beyanına nazaran azab-ı mühînle murad; Firavun ve kavminin Benî İsrail'i abd-i memlûk olarak kullanmak, oğlanlarını öldürmek, kız evlâdım hayatta bırakıp hi-demat-% süfliyede istihdam etmek suretiyle ihanet ve hakaret etmekti, Firavun'un, müfsidlerin en yüksek tabakasında olduğuna işaret için Firavun hakkında âlî tabir olunmuştur. Firavun'un azabından kurtarmak; zarardan kurtarmak olup zararın defi ise ehem ve elzem olduğu cihetle Firavun'un azabından halâs, nefs-i Firavundan halâs üzerine takdim edilmiş ve Firavun'un aynı azap olduğuna işaret için Firavun, azabı mühînden bedel kılınmıştır.

Duhan 44:32

Vacip Tealâ Firavun'un şerrinden Benî İsrail'i halâs ettiğini beyandan sonra onlara isal ettiği menfeatı beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; bizim onların istihkakına ilmimiz var ki o ilim üzerine onları ihtiyar ettik. Âlemler le murad; o zamanda bulunan milletler ve ümmetlerdir. Binaenaleyh; diğer zamanda bulunan âlemler ahalisinden Benî İsrail'in efdal olması lâzım gelmez, Hz. Musa'nın terbiyesi sebebiyle o zamanda Benî İsrail'in riyasete, mansıba ve envai servete müstehak olduklarına ve o zamanda bulunan bütün milletler üzerine bunların fazla meziyetleri olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hakkın bunları zamanlarının âlemleri üzerine ihtiyarı ilmüzere olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü iIm ile murad; onların istihkak ve meziyetlerine ilim demektir.

Duhan 44:33

Vacip Tealâ âlemler üzerine Benî İsrail'i ihtiyar ettiğini beyandan sonra ihtiyar ettiği nimetlerin bazılarını işaret etmek üzerebuyuruyor. Yani; Biz Azîmüşşân Benî İsrail'e nimetleri ve imtihanları mu-tazammm olan alâmetleri verdik. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ'mn Benî İsrail'e vermiş olduğu alâmet ve âyetler; deryanın yarılıp yol olması, harareti şiddetli olan Sahray-ı Tîh'te bulutun onları gölgelemesi, menn ve selvanın onlara rızik olarak nazil olmasıdır. Bunların cümlesi açık alâmet ve mucize olmakla beraber Benî İsrail'i imtihan ve ibtilâ dahi vardır.

Duhan 44:34

Vacip Tealâ Firavun'un helakini ve Musa (A.S.) m BeJ ile beraber halâsını beyandan sonra Mekke müşriklerinin ve itikatlarını beyan etmek üzere buyuruyor: Yani; şu Mekke'de şirkle me'lûf olan müşrikler elbette derler ki «ölüm olmadı, illâ hayat-ı dünyayı izale eden ölüm oldu. Binaenaleyh; biz bir kerre dünyada öleceğiz, bir daha kabrimizden kalkmak yoktur. Eğer sizin dediğiniz gibi ölenler dirilecek, kabrinden kalkacaksa ve bu sözünüzde sadık iseniz ölmüş babalarımızı kabrinden kaldırın bize getirin görelim, sözünüze inanalım». İşte müşrikler böyle demekle haşri inkâr ettiler.

Duhan 44:35

Vacip Tealâ Firavun'un helakini ve Musa (A.S.) m BeJ ile beraber halâsını beyandan sonra Mekke müşriklerinin ve itikatlarını beyan etmek üzere buyuruyor: Yani; şu Mekke'de şirkle me'lûf olan müşrikler elbette derler ki «ölüm olmadı, illâ hayat-ı dünyayı izale eden ölüm oldu. Binaenaleyh; biz bir kerre dünyada öleceğiz, bir daha kabrimizden kalkmak yoktur. Eğer sizin dediğiniz gibi ölenler dirilecek, kabrinden kalkacaksa ve bu sözünüzde sadık iseniz ölmüş babalarımızı kabrinden kaldırın bize getirin görelim, sözünüze inanalım». İşte müşrikler böyle demekle haşri inkâr ettiler.

Duhan 44:36

Vacip Tealâ Firavun'un helakini ve Musa (A.S.) m BeJ ile beraber halâsını beyandan sonra Mekke müşriklerinin ve itikatlarını beyan etmek üzere buyuruyor: Yani; şu Mekke'de şirkle me'lûf olan müşrikler elbette derler ki «ölüm olmadı, illâ hayat-ı dünyayı izale eden ölüm oldu. Binaenaleyh; biz bir kerre dünyada öleceğiz, bir daha kabrimizden kalkmak yoktur. Eğer sizin dediğiniz gibi ölenler dirilecek, kabrinden kalkacaksa ve bu sözünüzde sadık iseniz ölmüş babalarımızı kabrinden kaldırın bize getirin görelim, sözünüze inanalım». İşte müşrikler böyle demekle haşri inkâr ettiler.

Duhan 44:37

Vacip Teâlâ Kureyş kavminin bu sözleri istihza tariki ile söyledikleri cihetle tekdir ve tevbih suretiyle onların sözlerini reddetmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Kefere-i Kureyş seni tasdik etmeyip kıyameti, haşr ü neşri inkârla küfürlerinde ısrar ediyorlar. Halbuki mal ü mansıp ve servet cihetinden Mekkeliler mi hayırlıdır, yoksa Yemen padişahı Tubba'nın kavmi ve onlardan evvel geçen bizim ihlâk ettiğimiz Ad ve Semûd kavimleri mi hayırlıdır? Onların cümlesini büyük günah ve cinayet sahibi olduklarından ihlâk edince, onlar gibi cürüm ve cinayet sahibi olan Mekke ahalisini ihlâk edeceğimiz evleviyetle sabittir. Zira; Mekke ahalisi kuvvetçe onlardan daha zayıf oldukları gibi cinayette daha büyüklerdir. "Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ba ; Yemen meliklerinin unvanıdır. Nitekim Kisrâ; Acem, Kayser; Rum ve Hakan; Türk meliklerinin unvanı olduğu gibi Yemen meliklerinin unvanı da Tubba' idi. Ceziretül'Arab'm şark cihetlerinde o zaman Tubba'nın makamı İslâmiyet zamanında adetâ hilâfet makamı menzilesindeydi. Etraf ü eknâfta bulunan tavaif-i mü-lûk kendilerine tabi olduklarından Yemen meliklerine Tubba' denilmiştir. Bazı rivayete nazaran bu âyette Tubba' ile murad; (Ebu Kerb) dir ki ismi (Saîd) veya (Es'ad) dır, kavmi küfrüzere iken bazı rahiplerin beyan ve tarifleri veçhile Resulüllah'a iman etmişti. Mümin olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; bu âyette Vacip Tealâ Tubba'nın kavmini zemmetti.de Tübba'ı zemmetmedi ve Re-sulüllah'ın «Tübba' nebî midir değil midir? bilmiyorum» buyurması da Tübba'nm iyi bir kimse olduğunu teyid eder. Bu âyette hayırlı olup olmamak kuvvet ve şevket cihetinden-dir, yoksa esas küfrün hiç birinde hayır tasavvur olunamaz, Şl halde «Tubba'nın kavmi ve onlardan evvel geçip ihlâk olunan ümmetlerin Mekke ahalisinden daha kuvvetli ve şevketli olduklar: halde onları ihlâk edince Mekke ahalisinin ihlâk olunacağında şüp he yok» demektir.

Duhan 44:38

Vacip Tealâ Kureyş'in hasrı inkâr ettiklerini beyandan sonri haşr e delâlet eden delilleri zikretmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; herkes o günde amelinin cezasını görecekler ve şüphesiz âsîler belâlarını bulacaklardır. Vacip Tealâ nasm ekserisinin bu gibi hakayıkı düşünüp bile-miyeceklerini beyanla Kureyş kavmini zemmetmiştir. Zira; onların aklı kısa olduğundan mahsusât-ı adiyeyi idrakle iktifa ederler, ma'-kûlât cihetini lâyık olduğu derecede idrake atf-ı nazar etmezler. Binaenaleyh; hagri inkârla kudret-i İlâhiyeyi inkâra cesaret ederler. Halbuki semâvât ve arzr halka kadir olan Zat-ı Ecellü Âlâ'nın ölmüş insanları ihyaya kadir olacağı evleviyyetle sabittir.

Duhan 44:39

Vacip Tealâ Kureyş'in hasrı inkâr ettiklerini beyandan sonri haşr e delâlet eden delilleri zikretmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; herkes o günde amelinin cezasını görecekler ve şüphesiz âsîler belâlarını bulacaklardır. Vacip Tealâ nasm ekserisinin bu gibi hakayıkı düşünüp bile-miyeceklerini beyanla Kureyş kavmini zemmetmiştir. Zira; onların aklı kısa olduğundan mahsusât-ı adiyeyi idrakle iktifa ederler, ma'-kûlât cihetini lâyık olduğu derecede idrake atf-ı nazar etmezler. Binaenaleyh; hagri inkârla kudret-i İlâhiyeyi inkâra cesaret ederler. Halbuki semâvât ve arzr halka kadir olan Zat-ı Ecellü Âlâ'nın ölmüş insanları ihyaya kadir olacağı evleviyyetle sabittir.

Duhan 44:40

Vacip Tealâ yevm-i kıyametin, cümle nasm amellerinin cezasını tayin edeceği bir gün olduğunu beyandan sonra o günde hiç bir kimsenin diğerine faydası olmıyacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; birinin günahını diğeri yüklenip yükünü azaltamadığı gibi birisi diğerinin azabiyle dahi muazzeb olunmaz. Binaenaleyh; hiç bir kimse bu suretle diğerinden fayda göremez. Yani kıyamet günü öyle bir gün ki hiç bir kimseden diğer bir kimseye fayda olmaz, velevse akrabası olsun. lâfzı dinde ve nesebde yakın olan kimseye denir. Yahut birisi diğerini azad etmek suretiyle birisi öbürünün mevlâsı olur. Burada hangi manâ murad olunursa olunsun muhtemel olduğu gibi maksat da birdir. Çünkü; yakın akrabadan birbirine fayda olmadığı gibi yekdiğerine yardım da edemezler. Şu halde «akraba beyninde yardım carî olamayınca ecnebi beyninde carî olamıyaca-ğı evleviyetle sabit olui» demektir.

Duhan 44:41

Vacip Tealâ yevm-i kıyametin, cümle nasm amellerinin cezasını tayin edeceği bir gün olduğunu beyandan sonra o günde hiç bir kimsenin diğerine faydası olmıyacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; birinin günahını diğeri yüklenip yükünü azaltamadığı gibi birisi diğerinin azabiyle dahi muazzeb olunmaz. Binaenaleyh; hiç bir kimse bu suretle diğerinden fayda göremez. Yani kıyamet günü öyle bir gün ki hiç bir kimseden diğer bir kimseye fayda olmaz, velevse akrabası olsun. lâfzı dinde ve nesebde yakın olan kimseye denir. Yahut birisi diğerini azad etmek suretiyle birisi öbürünün mevlâsı olur. Burada hangi manâ murad olunursa olunsun muhtemel olduğu gibi maksat da birdir. Çünkü; yakın akrabadan birbirine fayda olmadığı gibi yekdiğerine yardım da edemezler. Şu halde «akraba beyninde yardım carî olamayınca ecnebi beyninde carî olamıyaca-ğı evleviyetle sabit olui» demektir.

Duhan 44:42

Vacip Tealâ akrabadan akrabaya fayda olmıyacağını b< sonra fayda olacak kimseleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhirette akraba beyninde bile muavenet cereyan etmez. Ancak Allah'ın lutf u ihsan ettiği kimseler arasında muavenet cereyan eder. Zira; ancak Allahü Tealâ herkese galiptir istediğini yapar. Binaenaleyh; bazı kullarına merhamet buyurur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette Allah'ın merhamet buyurduğu ki m seter le murad; Ehl-i iman olduğu ibn Abbas hazretlerinden mervîdir. Çünkü; müminler beyinlerinde birbirlerine şefeat etmekle menfoat olacağı gibi enbiya ve melekler de ehl-i imana şefeat edeceklerdir. Şu halde birbirlerinden yardım gö'remiyecek kâfirlerdir, müminler değildir.

Duhan 44:43

Vacip Tealâ yevm-i kıyameti zikirden sonra yevm-i kıyamette mücrimlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cehennem ateşinin şiddetinden erimiş tunç gibi olduğu halde asî ve mücrim olan kimsenin taamı zakkum ağacıdır. Sıcak suyun kaynadığı gibi günahkârların karınlarında kaynar. Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Zakkum ağacı dünya ağaçları gibi yapraklı ve meyvelidir, ancak Cehennem'in ateşi içinde ateştendir, zekkum onun meyvesidir, günahı çok olan kimselerin akşam, sabah taamları olduğu bu âyetle sabittir, gayet şiddetlidir. Zira; Resulüllah'm «Eğer zekkumdan bir damla dar-ı dünyaya damlamış olsaydı ehl-i dünyanın maişetlerini ifsad ederdi. Hal böyle olunca her gün taamı zekkûm olanın hali nice olur» buyurduğu ibn Abbas'dan mervîdir.

Duhan 44:44

Vacip Tealâ yevm-i kıyameti zikirden sonra yevm-i kıyamette mücrimlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cehennem ateşinin şiddetinden erimiş tunç gibi olduğu halde asî ve mücrim olan kimsenin taamı zakkum ağacıdır. Sıcak suyun kaynadığı gibi günahkârların karınlarında kaynar. Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Zakkum ağacı dünya ağaçları gibi yapraklı ve meyvelidir, ancak Cehennem'in ateşi içinde ateştendir, zekkum onun meyvesidir, günahı çok olan kimselerin akşam, sabah taamları olduğu bu âyetle sabittir, gayet şiddetlidir. Zira; Resulüllah'm «Eğer zekkumdan bir damla dar-ı dünyaya damlamış olsaydı ehl-i dünyanın maişetlerini ifsad ederdi. Hal böyle olunca her gün taamı zekkûm olanın hali nice olur» buyurduğu ibn Abbas'dan mervîdir.

Duhan 44:45

Vacip Tealâ yevm-i kıyameti zikirden sonra yevm-i kıyamette mücrimlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cehennem ateşinin şiddetinden erimiş tunç gibi olduğu halde asî ve mücrim olan kimsenin taamı zakkum ağacıdır. Sıcak suyun kaynadığı gibi günahkârların karınlarında kaynar. Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Zakkum ağacı dünya ağaçları gibi yapraklı ve meyvelidir, ancak Cehennem'in ateşi içinde ateştendir, zekkum onun meyvesidir, günahı çok olan kimselerin akşam, sabah taamları olduğu bu âyetle sabittir, gayet şiddetlidir. Zira; Resulüllah'm «Eğer zekkumdan bir damla dar-ı dünyaya damlamış olsaydı ehl-i dünyanın maişetlerini ifsad ederdi. Hal böyle olunca her gün taamı zekkûm olanın hali nice olur» buyurduğu ibn Abbas'dan mervîdir.

Duhan 44:46

Vacip Tealâ yevm-i kıyameti zikirden sonra yevm-i kıyamette mücrimlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cehennem ateşinin şiddetinden erimiş tunç gibi olduğu halde asî ve mücrim olan kimsenin taamı zakkum ağacıdır. Sıcak suyun kaynadığı gibi günahkârların karınlarında kaynar. Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Zakkum ağacı dünya ağaçları gibi yapraklı ve meyvelidir, ancak Cehennem'in ateşi içinde ateştendir, zekkum onun meyvesidir, günahı çok olan kimselerin akşam, sabah taamları olduğu bu âyetle sabittir, gayet şiddetlidir. Zira; Resulüllah'm «Eğer zekkumdan bir damla dar-ı dünyaya damlamış olsaydı ehl-i dünyanın maişetlerini ifsad ederdi. Hal böyle olunca her gün taamı zekkûm olanın hali nice olur» buyurduğu ibn Abbas'dan mervîdir.

Duhan 44:47

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem hakkında Zebanilere vaki olacak hitabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; «o mücrimin yakasından şiddetle Cehennem'in ortasına çekin ve sonra sıcak suyun azabını başından dökün» demekle günahı ziyade olan mücrimlere hakaret meydana konur ki azap üzere azap olsun. Medarik'te beyan olunduğu veçhile atü lâfzından me'huzdur. Atıl; bir kimsenin omuzundan ve yakasından tutup şiddetle çekmek hapse ve sair mihnet mahalline kemal-i ga-zabla sevkedip götürmektir. Şu halde ehl-i Cehennem'! Zebaniler çekerken şiddet ve hakarete delâlet eden kötü çehre ve ekşi yüzle götüreceklerini bu âyet ve bilhassa ( •jtefc ) kelimesi beyan etmiştir. Hamım; sıcak sudur. Ehl-i Cehennem üzerine dökülecek aynı hamım yani sıcak su olduğu halde azabın her cihetlerini ihata edeceğine ve kemal-i şiddetine işaret için sıcak suyun azabının döküleceği beyan olundu ki azabın gayet şiddetli olduğundan kinayedir.

Duhan 44:48

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem hakkında Zebanilere vaki olacak hitabını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; «o mücrimin yakasından şiddetle Cehennem'in ortasına çekin ve sonra sıcak suyun azabını başından dökün» demekle günahı ziyade olan mücrimlere hakaret meydana konur ki azap üzere azap olsun. Medarik'te beyan olunduğu veçhile atü lâfzından me'huzdur. Atıl; bir kimsenin omuzundan ve yakasından tutup şiddetle çekmek hapse ve sair mihnet mahalline kemal-i ga-zabla sevkedip götürmektir. Şu halde ehl-i Cehennem'! Zebaniler çekerken şiddet ve hakarete delâlet eden kötü çehre ve ekşi yüzle götüreceklerini bu âyet ve bilhassa ( •jtefc ) kelimesi beyan etmiştir. Hamım; sıcak sudur. Ehl-i Cehennem üzerine dökülecek aynı hamım yani sıcak su olduğu halde azabın her cihetlerini ihata edeceğine ve kemal-i şiddetine işaret için sıcak suyun azabının döküleceği beyan olundu ki azabın gayet şiddetli olduğundan kinayedir.

Duhan 44:49

Vacip Telaâ ehl-i Cehennem'in zebaniler tarafından tutulup Cehennem'in ortasına çekileceklerini beyandan sonra Cehennem'-de onlara vaki olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ Zebanilere emreder, âsîler Cehennem'e girip sıcak su başlarından dökülürken emr-i İlâhî üzerine zebaniler tarafından âsîlere hitaben «Ey günahkâr kâfir! Şu azabı tat. Zira; sen dünyada kendini herkesten büyük ve kavî ve envai kerametle muttasıf bilir ve öyle itikat, ederdin. İşte şu görmüş olduğun azap; dünyada inanmayıp şüphe ettiğiniz azaptır» denilir. Zebanilerin bu sözleri asilere azap üzerine azap olur. Çünkü; bir kimse rezil ve rüsva olup dururken «sen ulusun, büyüksün, kerimsin» demek istihza ve tahkirdir. Dünyada inkâr ettiği azap içinde yanıp tutuşurken «İşte bu, sizin şekkettiğiniz azaptım demek yarası üzerine tuz saçmak kabilindendir. Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyetin (Ebu Cehil) hakkında nazil olduğu mervîdir. Çünkü; Ebu Cehil Resulül-lah'a «Bu vadi içinde benden daha büyük, kavi ve ikram sahibi kimse yoktur. Hal böyle olunca Allah'a yemin ederim ki ya Mu-hammed (S.A.) sen ve senin Rabbm Tealâ bana bir şey yapamazsiniz» dediği defeatla vukubulmuştur. İşte Ebu Cehü'in bu sözüne ceza olarak Cehennem'de Zebaniler tarafından istihza tarikıyla bu sözün söyleneceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ebu Cehil'in emsali kâfirler hakkında dahi aynı halin cari olacağı tabiîdir.

Duhan 44:50

Vacip Telaâ ehl-i Cehennem'in zebaniler tarafından tutulup Cehennem'in ortasına çekileceklerini beyandan sonra Cehennem'-de onlara vaki olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Vacip Tealâ Zebanilere emreder, âsîler Cehennem'e girip sıcak su başlarından dökülürken emr-i İlâhî üzerine zebaniler tarafından âsîlere hitaben «Ey günahkâr kâfir! Şu azabı tat. Zira; sen dünyada kendini herkesten büyük ve kavî ve envai kerametle muttasıf bilir ve öyle itikat, ederdin. İşte şu görmüş olduğun azap; dünyada inanmayıp şüphe ettiğiniz azaptır» denilir. Zebanilerin bu sözleri asilere azap üzerine azap olur. Çünkü; bir kimse rezil ve rüsva olup dururken «sen ulusun, büyüksün, kerimsin» demek istihza ve tahkirdir. Dünyada inkâr ettiği azap içinde yanıp tutuşurken «İşte bu, sizin şekkettiğiniz azaptım demek yarası üzerine tuz saçmak kabilindendir. Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyetin (Ebu Cehil) hakkında nazil olduğu mervîdir. Çünkü; Ebu Cehil Resulül-lah'a «Bu vadi içinde benden daha büyük, kavi ve ikram sahibi kimse yoktur. Hal böyle olunca Allah'a yemin ederim ki ya Mu-hammed (S.A.) sen ve senin Rabbm Tealâ bana bir şey yapamazsiniz» dediği defeatla vukubulmuştur. İşte Ebu Cehü'in bu sözüne ceza olarak Cehennem'de Zebaniler tarafından istihza tarikıyla bu sözün söyleneceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ebu Cehil'in emsali kâfirler hakkında dahi aynı halin cari olacağı tabiîdir.

Duhan 44:51

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in halini beyandan sonra ehl-i Cennet'in halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın razı olmadığı günahlardan nefislerini vikaye eden kimseler Cennet'te emn ü emân içinde her türlü avarızdan salim, enva-ı sürûru camî bağlar ve bahçeler arasında olacaklardır. Bu âyette ittikâ ; mücerred şirkten ihtiraz etmek manasınadır. Binaenaleyh; bu manâca ittikâda velev fasık olsun ehl-i imanın cümlesi dahildir. Makam; ikamet edilecek mahal-dir. ikamet edilecek makamın iyiliği; iki şeyle hasıl olur: Birincisi mekânın cemi' tehlikeden ve korkulacak afattan emin olmasıdır âyette lâfzı bu manâyı temin etmiştir. ikincisi; kemal-i sajayı, enva-x lezzetleri ve sürûru camî olmasıdır âyette lafızları da bu manâyı temin etmiştir. Çünkü; insanlarda bağ ve bahçeyi sevmekten, sahralarda gezmekten, pınarbaşlarında oturmaktan lezzet almak tabii bir haldir. Şu halde âyet müttakîlerin rahat, emîn, cemî afattan salim ve enva-ı sürûru camî bir mahalde olacaklarını beyan etmiştir.

Duhan 44:52

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in halini beyandan sonra ehl-i Cennet'in halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın razı olmadığı günahlardan nefislerini vikaye eden kimseler Cennet'te emn ü emân içinde her türlü avarızdan salim, enva-ı sürûru camî bağlar ve bahçeler arasında olacaklardır. Bu âyette ittikâ ; mücerred şirkten ihtiraz etmek manasınadır. Binaenaleyh; bu manâca ittikâda velev fasık olsun ehl-i imanın cümlesi dahildir. Makam; ikamet edilecek mahal-dir. ikamet edilecek makamın iyiliği; iki şeyle hasıl olur: Birincisi mekânın cemi' tehlikeden ve korkulacak afattan emin olmasıdır âyette lâfzı bu manâyı temin etmiştir. ikincisi; kemal-i sajayı, enva-x lezzetleri ve sürûru camî olmasıdır âyette lafızları da bu manâyı temin etmiştir. Çünkü; insanlarda bağ ve bahçeyi sevmekten, sahralarda gezmekten, pınarbaşlarında oturmaktan lezzet almak tabii bir haldir. Şu halde âyet müttakîlerin rahat, emîn, cemî afattan salim ve enva-ı sürûru camî bir mahalde olacaklarını beyan etmiştir.

Duhan 44:53

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları bazı nimetleri beyandan sonra giyecekleri elbiseye müteallik nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Cennet güzel giyinirler, oturdukları meclislerde âdâb-ı sohbete riayet için karşı karşıya otururlar, onlara bu gibi nimetlerle ikram ettiğimiz gibi güzel zevceler vermekle dahi mesrur ederiz. Bu âyette ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetlerden dördü zikrolunmuştur ki bunlar da nimetlerin esasları ve büyükleridir : Birincisi; mesken, İkincisi: elbise, üçüncüsü ; meclislerde mukabil olarak sohbet ve ünsiyet et-mek, dördüne il sil; güzel zevcelerdir. İnsanın en ziyade sevdiği nimetlerin esası da bunlardır. Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerini beyandan sonra leririn isteyecekleri nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her zaman istemekten Seri durmazlar. Her zaman ve her verde istediklerini mevcut ve hazır bulurlar, Cennet meyvelerinde şişirmek ve sıkıntı vermek gibi asla mazarrat olmaz. Cennet meyvelerinde ağrı vermek ve mideyi bozmak gibi şeyler olmadığına işaret için ehl-i Cennet'in her korkudan emin. ve her âfetten salim oldukları, her meyveden istiyecekleri beyan olunmuştur, her ne arzu ederlerse zaman geçmeksizin arzu ettikleri şeylere nail olurlar.

Duhan 44:54

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları bazı nimetleri beyandan sonra giyecekleri elbiseye müteallik nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Cennet güzel giyinirler, oturdukları meclislerde âdâb-ı sohbete riayet için karşı karşıya otururlar, onlara bu gibi nimetlerle ikram ettiğimiz gibi güzel zevceler vermekle dahi mesrur ederiz. Bu âyette ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetlerden dördü zikrolunmuştur ki bunlar da nimetlerin esasları ve büyükleridir : Birincisi; mesken, İkincisi: elbise, üçüncüsü ; meclislerde mukabil olarak sohbet ve ünsiyet et-mek, dördüne il sil; güzel zevcelerdir. İnsanın en ziyade sevdiği nimetlerin esası da bunlardır. Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerini beyandan sonra leririn isteyecekleri nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her zaman istemekten Seri durmazlar. Her zaman ve her verde istediklerini mevcut ve hazır bulurlar, Cennet meyvelerinde şişirmek ve sıkıntı vermek gibi asla mazarrat olmaz. Cennet meyvelerinde ağrı vermek ve mideyi bozmak gibi şeyler olmadığına işaret için ehl-i Cennet'in her korkudan emin. ve her âfetten salim oldukları, her meyveden istiyecekleri beyan olunmuştur, her ne arzu ederlerse zaman geçmeksizin arzu ettikleri şeylere nail olurlar.

Duhan 44:55

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları bazı nimetleri beyandan sonra giyecekleri elbiseye müteallik nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Cennet güzel giyinirler, oturdukları meclislerde âdâb-ı sohbete riayet için karşı karşıya otururlar, onlara bu gibi nimetlerle ikram ettiğimiz gibi güzel zevceler vermekle dahi mesrur ederiz. Bu âyette ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetlerden dördü zikrolunmuştur ki bunlar da nimetlerin esasları ve büyükleridir : Birincisi; mesken, İkincisi: elbise, üçüncüsü ; meclislerde mukabil olarak sohbet ve ünsiyet et-mek, dördüne il sil; güzel zevcelerdir. İnsanın en ziyade sevdiği nimetlerin esası da bunlardır. Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerini beyandan sonra leririn isteyecekleri nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her zaman istemekten Seri durmazlar. Her zaman ve her verde istediklerini mevcut ve hazır bulurlar, Cennet meyvelerinde şişirmek ve sıkıntı vermek gibi asla mazarrat olmaz. Cennet meyvelerinde ağrı vermek ve mideyi bozmak gibi şeyler olmadığına işaret için ehl-i Cennet'in her korkudan emin. ve her âfetten salim oldukları, her meyveden istiyecekleri beyan olunmuştur, her ne arzu ederlerse zaman geçmeksizin arzu ettikleri şeylere nail olurlar.

Duhan 44:56

Vacip Tealâ Cennet'in nimetlerinden bazılarını beyandan sonra nimetten istifadenin şartı olan hayatın daimî olacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Cennet'te ehl-i Cennet her nimetle mütena'im ve mütelezziz oldukları gibi hayat nimetiyle dahi ebeden mütelezziz olurlar. Çünkü; dünyada gördükleri ölümden maâdâ ölüm tatmazlar. Zira hayat ebedidir, asla afata maruz olmaz. Gerçi ehl-i nar da ölüm görmiyeceklerse de Cehen-nem'de azap içinde olacakları cihetle onlar hakkında hayat mazarrat olduğundan hayatla tebşir pM-i Cennet'e tahsis olunmuştur. Çünkü; hayattan menfeat görecek ve mesrur olacak ehl-i Cen-net'tir.

Duhan 44:57

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ebeden ber hayat olacaklarını beyandan sonra azab-ı Cehennem'den onları sakladığını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; beyan olunan nimetlerin cümlesi Rabbın tarafından fazı ı\ ihsan olduğu gibi Cehennem azabından da vikaye etmek ayrıca lütf-u İlâhîdir. Vacip Tealâ bu Cehennem azabından vikaye etmenin nimetlerin cümlesinin fevkinde bir nimet olduğuna işaret olmak üzere buyuruyor. Zira; bütün korktuklarından kurtulup sevmediği şeylerden halâs oldukları gibi bilcümle umduklarına nail olacaklardır. Binaenaleyh; bunların fevkinde insan için bir saadet tasavvur olunamaz.

Duhan 44:58

Yani; ey Habibim! Kur'an'ı senin lisanın olan lisan-ı arap üzere inzal etmekle Biz Kur'an'ı kolay kıldık ki onlar manâsını düşünmekle mütenassıh ve vaazı ile mütteiz olsunlar. Kur'an'ı biz kolay kılınca: Yani; Biz Kur'an'ı lisan-ı Arap üzere onların anlayabileceği bir derecede kolay kıldığımız halde onlar iman edip mucibiyle amel etmeyince ey nebiyy-i muazzam! Onlara gelecek azabı gözle, elbette bir azap gelecektir. Zira; onlar da kendi itikatlarınca size bir belâ geleceğini gözlüyorlar.

Duhan 44:59

Yani; ey Habibim! Kur'an'ı senin lisanın olan lisan-ı arap üzere inzal etmekle Biz Kur'an'ı kolay kıldık ki onlar manâsını düşünmekle mütenassıh ve vaazı ile mütteiz olsunlar. Kur'an'ı biz kolay kılınca: Yani; Biz Kur'an'ı lisan-ı Arap üzere onların anlayabileceği bir derecede kolay kıldığımız halde onlar iman edip mucibiyle amel etmeyince ey nebiyy-i muazzam! Onlara gelecek azabı gözle, elbette bir azap gelecektir. Zira; onlar da kendi itikatlarınca size bir belâ geleceğini gözlüyorlar.