Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Câsiye 45:1 – Kâf 50:45

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Câsiye 45:1
  2. Câsiye 45:2
  3. Câsiye 45:3
  4. Câsiye 45:4
  5. Câsiye 45:5
  6. Câsiye 45:6
  7. Câsiye 45:7
  8. Câsiye 45:8
  9. Câsiye 45:9
  10. Câsiye 45:10
  11. Câsiye 45:11
  12. Câsiye 45:12
  13. Câsiye 45:13
  14. Câsiye 45:14
  15. Câsiye 45:15
  16. Câsiye 45:16
  17. Câsiye 45:17
  18. Câsiye 45:18
  19. Câsiye 45:19
  20. Câsiye 45:20
  21. Câsiye 45:21
  22. Câsiye 45:22
  23. Câsiye 45:23
  24. Câsiye 45:24
  25. Câsiye 45:25
  26. Câsiye 45:26
  27. Câsiye 45:27
  28. Câsiye 45:28
  29. Câsiye 45:29
  30. Câsiye 45:30
  31. Câsiye 45:31
  32. Câsiye 45:32
  33. Câsiye 45:33
  34. Câsiye 45:34
  35. Câsiye 45:35
  36. Câsiye 45:36
  37. Câsiye 45:37
  38. Ahkaf 46:1
  39. Ahkaf 46:2
  40. Ahkaf 46:3
  41. Ahkaf 46:4
  42. Ahkaf 46:5
  43. Ahkaf 46:6
  44. Ahkaf 46:7
  45. Ahkaf 46:8
  46. Ahkaf 46:9
  47. Ahkaf 46:10
  48. Ahkaf 46:11
  49. Ahkaf 46:12
  50. Ahkaf 46:13
  51. Ahkaf 46:14
  52. Ahkaf 46:15
  53. Ahkaf 46:16
  54. Ahkaf 46:17
  55. Ahkaf 46:18
  56. Ahkaf 46:19
  57. Ahkaf 46:20
  58. Ahkaf 46:21
  59. Ahkaf 46:22
  60. Ahkaf 46:23
  61. Ahkaf 46:24
  62. Ahkaf 46:25
  63. Ahkaf 46:26
  64. Ahkaf 46:27
  65. Ahkaf 46:28
  66. Ahkaf 46:29
  67. Ahkaf 46:30
  68. Ahkaf 46:31
  69. Ahkaf 46:32
  70. Ahkaf 46:33
  71. Ahkaf 46:34
  72. Ahkaf 46:35
  73. Muhammed 47:1
  74. Muhammed 47:2
  75. Muhammed 47:3
  76. Muhammed 47:4
  77. Muhammed 47:5
  78. Muhammed 47:6
  79. Muhammed 47:7
  80. Muhammed 47:8
  81. Muhammed 47:9
  82. Muhammed 47:10
  83. Muhammed 47:11
  84. Muhammed 47:12
  85. Muhammed 47:13
  86. Muhammed 47:14
  87. Muhammed 47:15
  88. Muhammed 47:16
  89. Muhammed 47:17
  90. Muhammed 47:18
  91. Muhammed 47:19
  92. Muhammed 47:20
  93. Muhammed 47:21
  94. Muhammed 47:22
  95. Muhammed 47:23
  96. Muhammed 47:24
  97. Muhammed 47:25
  98. Muhammed 47:26
  99. Muhammed 47:27
  100. Muhammed 47:28
  101. Muhammed 47:29
  102. Muhammed 47:30
  103. Muhammed 47:31
  104. Muhammed 47:32
  105. Muhammed 47:33
  106. Muhammed 47:34
  107. Muhammed 47:35
  108. Muhammed 47:36
  109. Muhammed 47:37
  110. Muhammed 47:38
  111. Feth 48:1
  112. Feth 48:2
  113. Feth 48:3
  114. Feth 48:4
  115. Feth 48:5
  116. Feth 48:6
  117. Feth 48:7
  118. Feth 48:8
  119. Feth 48:9
  120. Feth 48:10
  121. Feth 48:11
  122. Feth 48:12
  123. Feth 48:13
  124. Feth 48:14
  125. Feth 48:15
  126. Feth 48:16
  127. Feth 48:17
  128. Feth 48:18
  129. Feth 48:19
  130. Feth 48:20
  131. Feth 48:21
  132. Feth 48:22
  133. Feth 48:23
  134. Feth 48:24
  135. Feth 48:25
  136. Feth 48:26
  137. Feth 48:27
  138. Feth 48:28
  139. Feth 48:29
  140. Hucurat 49:1
  141. Hucurat 49:2
  142. Hucurat 49:3
  143. Hucurat 49:4
  144. Hucurat 49:5
  145. Hucurat 49:6
  146. Hucurat 49:7
  147. Hucurat 49:8
  148. Hucurat 49:9
  149. Hucurat 49:10
  150. Hucurat 49:11
  151. Hucurat 49:12
  152. Hucurat 49:13
  153. Hucurat 49:14
  154. Hucurat 49:15
  155. Hucurat 49:16
  156. Hucurat 49:17
  157. Hucurat 49:18
  158. Kâf 50:1
  159. Kâf 50:2
  160. Kâf 50:3
  161. Kâf 50:4
  162. Kâf 50:5
  163. Kâf 50:6
  164. Kâf 50:7
  165. Kâf 50:8
  166. Kâf 50:9
  167. Kâf 50:10
  168. Kâf 50:11
  169. Kâf 50:12
  170. Kâf 50:13
  171. Kâf 50:14
  172. Kâf 50:15
  173. Kâf 50:16
  174. Kâf 50:17
  175. Kâf 50:18
  176. Kâf 50:19
  177. Kâf 50:20
  178. Kâf 50:21
  179. Kâf 50:22
  180. Kâf 50:23
  181. Kâf 50:24
  182. Kâf 50:25
  183. Kâf 50:26
  184. Kâf 50:27
  185. Kâf 50:28
  186. Kâf 50:29
  187. Kâf 50:30
  188. Kâf 50:31
  189. Kâf 50:32
  190. Kâf 50:33
  191. Kâf 50:34
  192. Kâf 50:35
  193. Kâf 50:36
  194. Kâf 50:37
  195. Kâf 50:38
  196. Kâf 50:39
  197. Kâf 50:40
  198. Kâf 50:41
  199. Kâf 50:42
  200. Kâf 50:43
  201. Kâf 50:44
  202. Kâf 50:45

Câsiye 45:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz altı veya otuz yedi âyeti camidir. Mütesf.bihatm te'vilinin cevazına nazaran lâfzı himayeden ya Hâini! lâfzı müzüden ya Müzîl! demektir ve Resulüllah'a hitaptır. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Yani; bu tedbirinde hakîm ve intikam almakta kavı olan Allahü Tealâ tarafından gelmiş bir büyük kitabın tenzilidir. Kur'an'ın mekârim-i ahlâkı camî, insanların dünyevî ve uh-revî cemi seâdetlerine kâfi bir kitab-ı müstetâb olduğuna bu âyette işaret vardır. Çünkü Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ'nın cemi' ef'âli hikmetten hali olmayıp ve cemi' mesaliha âlim, herkese ga-lib ve bilcümle makdurâta kadir olup kullarının ahvalini ıslâh için nazil olduğunu beyan etmek; Kur'an'm abes olmayıp Benî beşerin menafiino dair ahkâmın kâffesini kâfil olduğunu beyan etmektir.

Câsiye 45:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz altı veya otuz yedi âyeti camidir. Mütesf.bihatm te'vilinin cevazına nazaran lâfzı himayeden ya Hâini! lâfzı müzüden ya Müzîl! demektir ve Resulüllah'a hitaptır. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Yani; bu tedbirinde hakîm ve intikam almakta kavı olan Allahü Tealâ tarafından gelmiş bir büyük kitabın tenzilidir. Kur'an'ın mekârim-i ahlâkı camî, insanların dünyevî ve uh-revî cemi seâdetlerine kâfi bir kitab-ı müstetâb olduğuna bu âyette işaret vardır. Çünkü Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ'nın cemi' ef'âli hikmetten hali olmayıp ve cemi' mesaliha âlim, herkese ga-lib ve bilcümle makdurâta kadir olup kullarının ahvalini ıslâh için nazil olduğunu beyan etmek; Kur'an'm abes olmayıp Benî beşerin menafiino dair ahkâmın kâffesini kâfil olduğunu beyan etmektir.

Câsiye 45:3

Vacip Tealâ zatının Azız ve Hakîm ve Kur'an'm hikmete muvafık olduğunu beyandan sonra kendinin hikmet sahibi olduğunu semâvât ve arzda bir çok alâmetler bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; semâvât ve arzın bu minval üzere yaratılmasında müminler için vahdaniyet ve kudret-i Ilâhiyeye delâlet eden bir çok deliller vardır. Çünkü; bu kadar ecsam-ı azîmeyi yoktan var etmek ve semayı yüksek ve âlî ve arzı engin ve süflî kılmak, onların her birinde akıllara hayret verecek nice yüzbinlerce acayib ve garaibi vaz'etmek elbette bir sâniin vücuduna, kudretine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder açık alâmetlerdendir. Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile semâvât ve arzda saniin vücuduna ve kudret-i kahiresine alâmetler, cümle insanlar için olduğu halde o delillerden intifa etmek müminlere mahsus olduğundan müminlere tahsis olunmuştur, yoksa müminlere delil olduğu gibi kâfirlere dahi delildir. Lâkin kâfirler o delillerden istifade etmedikleri için keenne onlara delil değilmiş gibi müminlere delil olduğu beyan olunmuştur. Halbuki aklı olan kimse için semâvât ve arzda saniin vücuduna binlerce delil vardır. Zira; semavat ve arz mevcuttur. Her mevcuda bir halik lâzımdır. İşte o da Allahü Tealâ'dır. Kezalik semâvât ve arzda Vacip Tealâ'nın fâil-i muhtar olmasına binlerce delil vardır. Çünkü; semâvât ve arz eczadan münek-keb ecsamdır, her cüz'ün birbirine müşabeheti olduğu halde o eesam-dan bazılarının fevkaanî, bazılarının tahtanî, bazılarının şeffaf, bazılarının muzlim, bazılarının soğuk, bazılarının sıcak olması halik Tealâ'nın fâil-i muhtar olmasına delâlet eder. Zira; eczalar birbirine müşabih olunca birinin kabul ettiği ahkâmı aynıyla öbürü de kabul ederken ayrı ayrı birer hassa ile yekdiğerinden temeyyüz etmesi elbette fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delildir. Eğer tabiat iktizasiyle olmuş olsaydı cümlesi aynı halde ve aynı hassada olmak lâzım gelirdi. Şu halde herbirinin ayrı ayrı birer hassa ile temeyyüz etmesi tabiat vasıtasiyle olmadığına delâlet eder.

Câsiye 45:4

Vacip Tealâ vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna semâvat ve arzın delâlet ettiğini beyandan sonra insanların ve hayvanât-ı sai-renin de Sani' Tealâ'nm vücuduna delâlet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; sizin evvelâ topraktan sonra nutfeden halkolunup bir halden diğer hale tebeddül ve tahavvül ederek şu görülen kıyafet üzree bir insan olmanızda ve yer yüzüne dağılmış olan kuşlarda, haşerâtta, hayvanat-ı ehliyye ve gayrı eh-liyyenin her birerlerinde idraki olup düşünen kimseler için Allah'ın vücuduna ve fail-i muhtar olduğuna binlerce delil vardır.

Câsiye 45:5

Vacip Tealâ semâvat ve arzın ve anasır-ı erbeadan terekküb eden hayvanatın Sani Tealâ'nm vücuduna delâlet ettiklerini beyandan sonra sema ile arz arasında olan havadisin sâni'a delâlet ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; gecenin gidip yerine gündüzün gelmesinde, uzayıp kısalmalarında, Fusûl-ü erbaada, geceyle gündüzün ihtilâflarında aklı olan kimseler için saniin vücuduna delâlet eden deliller vardır. Ke-zalik insanın rızkına sebep olan yağmuru semadan indirerek onlara Ölü gibi kurumuş toprağı ihya edip o rahmetin damlaları başına otları, türlü türlü daneleri ve envai adîdede meyveleri bitirip o meyvelerin bazılarının hulâsası dışında ve sert yeri içindedir; kayısı, vişne gibi. Bazılarının kabuğu dışında ve lübbü içindedir ; Badem ve ceviz gibi. Bazılarının da incir gibi asla atılacak kabuğu yoktur. İşte bunların cümlesinde ve rüzgârların bazısının muzır, diğerinin nafi olmasında, bazısı soğuk, bazısı sıcak, bazısının yağmura emare olup diğerinin kaht u galaya sebep olmasında, bazısının şarkî veya garbî, bazısının cenubî olmasiyle ihtilâfında idrak sahibi olan kavmiçin saniin vücuduna alâmetler vardır. Vacip Tealâ'nm vahdaniyetine dair bu makamda serdolunan delillerde üç hatime vardır; Birincisi; bu delillerle istidlal müminlere, ikincisi; erbab-% ikana, üçüncüsü; erbab-ı akla tahsis olunmuştur. Şu tertip üzere istidlalde âlâdan ednaya tenezzül suretiyle istidlalin vacip olduğuna işaret vardır. Buna nazaran şu istidlalin hulâsası; eğer mü'minseniz saniin vücudunu ve fail-i muhtar olduğunu şu delillerden anlayın, mü'min değil de hak arayıcı iseniz şu delâil-i kemâl-i îkan ve ilm-i yakînle tedkik edin ki iman edesiniz, eğer mümin ve erbab-ı ikandan da değilseniz erbab-ı akıl olmaktan da geri kalmazsınız. Şu halde «aklınızla istidlale çalışın ki birinci mertebede erbab-ı ikandan, ikinci mertebede erbab-ı imandan olasınız» demektir. Yahut âyetlerin nihayetlerinin şu tertip üzere gelmesi şöyle tevcih olunur : insaf sahibi olan insanlar şu delillere kemal-i dik-§ katle nazar edince âlemin masnu' ve her mesnuun bir sani'e muh-3 taç olduğunu bilirler, saniin vahdaniyetine iman ederler, imandan | sonra saniin vücuduna delilleri dikkatle tedkik ve nazarlarını gayet inceltip derin derin düşünüp şüphelerini bilkülliye izale etmekle erbab-ı ikandan ve bundan sonra sair delilleri tedkikle ukala zümresinden olurlar. Şu halde «Birinci derecede tedkik edenler; mümin olurlar. İkinci derecede tedkik ederler; hem mümin hem, de erbab-ı ikandan olurlar. Üçüncü derecede tedkik ise ukala şanı» demektir.

Câsiye 45:6

Vacip Tealâ şu delilleri beyandan sonra o delillere hulâsa olmak üzere buyuruyor. Çünkü; Allah'ın hak olan âyetlerine ve kitabına iman etmeyince bundan sonra iman edecek hangi kelâm olabilir? Elbette Allah'ın kelâmından sonra iman edecek bir şey olamaz. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran delillerin hakka mukarin olması ile murad; o delillerin sûret-i kafiyede sıhhati malûm olmaktır. «Bundan sonra hangi söze iman edersiniz?» demek «Kitabullah'dan sonra size kanaat verecek bir delil yok» demektir. Zira; «Kitabullah gibi kat'î delil ile intifa ede-miyen kimseye bunlardan sonra intifa edecek bir delil ve kitap yok» demektir. Çünkü; âlâ ve akvâ olan delillerle intifa edemiyen kimsenin ednâ ve gayet zayıf olan delillerle intifa edemiyeceği ev-leviyyetle sabit olur.

Câsiye 45:7

Vacip Tealâ vahdaniyet-i İlâhiyeye delâlet eden delillere iman etmeyen kâfirler için bu delillerden sonra onlara kanaat verecek ve iman edecek bir delil olmadığını bâ'delbeyan bu misilli iman etmeyen mücrimlerin helak olacaklarını bevan etmek üzere buyuruyor. Yani Allah'ın gazabıyla helak; ifk ü iftira ederek mübaleğaîı yalan söyleyici ve şiddetle günaha dalıcı kimseler içindir. Çünkü; meşru olmayan bir takım iftirada bulunup halkı aldattıkları için cezanın en büyüğüne ve helakin şiddetlisine müstehaklardır. Zira ceza; cürüm nisbetinde olur.

Câsiye 45:8

Vacip Tealâ günahkârların helake müstehak olduklarını beyandan sonra onların kötü ahlâklarından birisi de küfürde İsrar etmek olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; günahkâr elinde bulunan servet ve itibarına dayanarak kendini büyük bir kimse sayarak Kur'an'ı işittiği halde işitmemiş gibi küfründe ısrar edip imana meyletmediğinden azabm şiddetlisine müstehaktır. Zira; onun küfürden almış olduğu lezzet, imanına mani olduğundan küf-fün lezzeti mukabilinde azabın acısını tadacaktır. Azapla tebşir'in manâsı; günahının cezasını haber verince o acı haberin eserinin yüzünde zuhur edeceğine binaen tebşir denilmiştir ki haberin eseri beşeresinde görülsün demektir, yoksa azapla tebşir olmaz.

Câsiye 45:9

Vacip Tealâ kâfirlerin fena ahlâkından ikincisini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu kâfir anûdun ahlâk-ı kerîhesinden ikincisi; bizim âyetlerimizden bir şey işitip bildiğinde kemal-i inad ve kibr ü gururundan o âyetleri istihzaya vesile ittihaz eder. İşte şu tarîk-ı haktan ayrılıp, tarik-ı dalâli meslek ittihaz etmiş olan yalancılar için dünyada onları hakîr ve zelil kılıcı azap vardır. Zira; din-i İslâmın ve Kur'an'ın etraf-ı âleme dağılması ve onların irti-kâbettikleri şirkin en büyük cinayetten olduğunun meydana çıkması onları âlem nazarında rezil ve rüsva kılıcı bir azab-ı elimdir. Onlar dünyada gördükleri bu azab-ı hakaretle kalmayacaklardır. Zira; öldükten sonra arkalarında Cehennem azabı vardır ve dünyada kazandıkları malları, çocukları ve servet ü samanları onların üzerine dünyada ve âhirette nazil olacak azaptan azıcık bir şeyi bile def edemez, Allah'ın gayrı mabud ittihaz ettikleri putları dahi onlara menfaat veremediği gibi gelecek azaba asla mani! olamaz. Binaenaleyh; onlar için büyük azap vardır ki onun fevkinde azap olamaz. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; (Nadr bı Haris) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Nadr) acem lisanını bili? ve o zamanın acem romanlarını ve acem kitaplarında olan şeyleri ahaliye okumakla Kur'an'ı dinlemekten halkı meneder, kendi işitf mig olduğu âyetleri istihza etmekle halkı iğfal edip Kur'an'ı hiç işit* memiş gibi bir tavr u harekette bulunduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle onu zemmetmiş ve bu gibi insanlara iki cihetle azap olup azabın birincisi; onları hakîr ve zelîl kılacağı, ikincisi de en büyük azap olup bu azaplardan onları ne dünyada kazandıkları mal ü menal-leri, ne de dostları kurtaracağını beyan buyurmuştur. Azabın birincisi; dünyada, ikincisi; âhirette olacağına binaen azabın iki kerre zikrolunmasında tekrar yoktur. Âyet her ne kadar (Nadr) hakkında nazil olmuşsa da bu gibi kötü ahlâk sahiplerinin cümlesine şamildir. Hulâsa; Kur'an'm âyetlerini işitip de işitmemiş gibi günahında devamla âyetleri istihza edenlerin helak olacakları, dünyada hakir ve âhirette büyük azaba duçar olup o azaptan onları kurtaracak bir kimse olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid çümlesin-dendir.

Câsiye 45:10

Vacip Tealâ kâfirlerin fena ahlâkından ikincisini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu kâfir anûdun ahlâk-ı kerîhesinden ikincisi; bizim âyetlerimizden bir şey işitip bildiğinde kemal-i inad ve kibr ü gururundan o âyetleri istihzaya vesile ittihaz eder. İşte şu tarîk-ı haktan ayrılıp, tarik-ı dalâli meslek ittihaz etmiş olan yalancılar için dünyada onları hakîr ve zelil kılıcı azap vardır. Zira; din-i İslâmın ve Kur'an'ın etraf-ı âleme dağılması ve onların irti-kâbettikleri şirkin en büyük cinayetten olduğunun meydana çıkması onları âlem nazarında rezil ve rüsva kılıcı bir azab-ı elimdir. Onlar dünyada gördükleri bu azab-ı hakaretle kalmayacaklardır. Zira; öldükten sonra arkalarında Cehennem azabı vardır ve dünyada kazandıkları malları, çocukları ve servet ü samanları onların üzerine dünyada ve âhirette nazil olacak azaptan azıcık bir şeyi bile def edemez, Allah'ın gayrı mabud ittihaz ettikleri putları dahi onlara menfaat veremediği gibi gelecek azaba asla mani! olamaz. Binaenaleyh; onlar için büyük azap vardır ki onun fevkinde azap olamaz. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; (Nadr bı Haris) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Nadr) acem lisanını bili? ve o zamanın acem romanlarını ve acem kitaplarında olan şeyleri ahaliye okumakla Kur'an'ı dinlemekten halkı meneder, kendi işitf mig olduğu âyetleri istihza etmekle halkı iğfal edip Kur'an'ı hiç işit* memiş gibi bir tavr u harekette bulunduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle onu zemmetmiş ve bu gibi insanlara iki cihetle azap olup azabın birincisi; onları hakîr ve zelîl kılacağı, ikincisi de en büyük azap olup bu azaplardan onları ne dünyada kazandıkları mal ü menal-leri, ne de dostları kurtaracağını beyan buyurmuştur. Azabın birincisi; dünyada, ikincisi; âhirette olacağına binaen azabın iki kerre zikrolunmasında tekrar yoktur. Âyet her ne kadar (Nadr) hakkında nazil olmuşsa da bu gibi kötü ahlâk sahiplerinin cümlesine şamildir. Hulâsa; Kur'an'm âyetlerini işitip de işitmemiş gibi günahında devamla âyetleri istihza edenlerin helak olacakları, dünyada hakir ve âhirette büyük azaba duçar olup o azaptan onları kurtaracak bir kimse olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid çümlesin-dendir.

Câsiye 45:11

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı istihza ettiklerini beyandan sonra o istihza ettikleri Kur'an'm aynı hidayet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü o Kur'an; kendisine yapışan kimseleri matlublarma isal eder açık bir yoldur. Zira o Kur'an; beşer üzerinde cereyan eden havadisin ahkâmını tamamiyle beyan ettiği gibi adaleti tamamiyle temin eder bir düstur-u a'zamdır ki cümle ahkâmı ukul-ü beşere muvafık, tezelzül kabul etmez muhkem ve melîn bir kal'a menzi-lesindedir. Binaenaleyh Kur'an; kendisine yapışanlar ve mukteza-siyle amel edenler için aynı hidayettir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Ricz ; azabın şiddetlisi ve gazabullah'ın büyüğüdür. Esma-i İlâhî içinden rab ismini zikirle âyetlere küfreden kâfirleri zemde mübaleğa olunmuştur. Çünkü; adî bir kimsenin sözlerini inkârla kendinin mün'im-i hakikisinin ve enva~ı nimetleriyle terbiye eden Rablarınm âyetlerini inkâr arasında elbette büyük fark vardır. Şu halde «Rablarına küfretti» demek «cinayetin pek büyüğünü irtikâbetti» demektir. Zira Rablarına küfretmek; haddini tecavüz etmekte cinayetin nihayetine varmak mevcuttur.

Câsiye 45:12

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarım ve o delillere kanaat etmiyen kâfirlerin cezalarını beyandan sonra vahdaniyete delâlet eden diğer delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile denizi teshir etmek; üç vecıhle olur: Birincisi; rüzgârı halketmek, ikincisi; suyun yüzünü geminin yürümesine elverişli kil- üçüncüsü; suyun yüzünde sebhedecek ağacı vesair eşyayı halk edip vahyile gemi yaptırıp denizde seyr ü seferi teshil etmektir. İşte bunlardan hiç birini beşerden hiç bir ferdin halket-meye kudreti olmadığından bu ef'âl-i acîbe kudret-i İlâhiyeye delâlet ettiği gibi Vacip Tealâ'nm kullarına in'âm sahibi olduğuna dahi delâlet eder. Binaenaleyh; kullarının üzerine bu nimetlerin şükrünü edâ etmek vacip olduğuna işaret olunmuştur. Şu halde insanlar üzerine her nimetin şükrünü edâ vacip olduğu gibi deniz vasıtasiy-le nail oldukları nimetlerin şükrünü de edâ etmek ayrıca bir vazi-fe-i diniye olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur.

Câsiye 45:13

Vacip Tealâ deryada gemileri insanlara müsahhar kıldığını beyandan sonra semâvât ve arzda bulunan mevcudatı müsahhar kıldığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey insanlar! Siz hulâsa-i mevcudat olduğunuz için Allahü Tealâ semâvât ve arzda bulunan mevcudatın kâffesini sizin menfeatinize hadim ve isti'mâlinize elverişli kıldı. Halbuki o rumev-lerin cümlesi kendi indindendir ve bunlarm cümlesinde dvşür>cr. kavmiçin vahdaniyete alâmetler vardır. Binaenaleyh; kullar için bu nimetlerin şükrünü yerine getirmek vazife-i diniyye olduğundan bu nimetlerin şükrünü edâ etmiyenler ekseriyetle istifade etekten mahrumlardır.

Câsiye 45:14

Vacip Tealâ vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra kullarına nhlâk-ı hamide talini etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibimî Vahdaniyetimizi tasdik eden müminlere «âhirete ve intikam alacak günlere iman etmeyen kâfirlerin size karşı vaki olan kusurlarını affedin» demekle nasihatte bulun ki onlar da setretsinler. Zira Allahü Tealâ her kavmi kendi kazandıkları amelleriyîe cezalandırır. Şu halde onları Allah'ın cezalandıracağı güne bırakın. Yani şimdiden müminler onlardan ahz-ı intikama kalkışmasınlar. Zira; Allahü Tealâ onların kesbettikleri amellerinin intikamını alacaktır. Binaenaleyh; müminlerin şahsi hukuklarının intikamını almak için uğraşmalarına hacet yoktur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile Hz. Ömer hakkında nazil olmuştur. Çünkü: Mekke'de (Benî Gıfar) kabilesinden bir müşrikin Hz. Ömer'e söğmesi üzerine Ömer (R.A.) o racüie hücum edince Cenab-ı Hakkın bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Şu rivayete nazaran müminIerle murad; Hz. Ömer ve Allah'ın sevabını ilmit etmeyip azabindan korkmayanlar la nıurad; müşriklerdir. Ayette Allah'ın eyyamı ile murad; eyyâm-ı âhi-rettir. Çünkü müşriklerin âhirete imanları yoktur. Yahut eyyâm ile murad; Allah'ın müminlere nusret vereceği günlerdir. Zira; kâfirlerin müminlerin man sur olacaklarına ve Öyle bir nus-roi: günleri geleceğine um idleri yoktu. Yahut eyyam ile murad; müşriklerin devleti -nıilnka^.: olup devlet-i İslâmiyenin tees-r.iis edeceği günlerdir. Buns nazaran rana-uı nazım: |YaEkren>tH Rusül! Sen (ÖnıerV1 vosair müniHnu- ederek de ki «âhirete iman etmiyen ve müminlere nusret günlerinin geleceğine inanmı-yan, ikab-ı İlâhî'den korkmayan kâfirlerin kusurlarını setredin». Bu nasihatin üzerine onlar da affetsinler. Zira; Cenabı Hak her kulu, her kavmi hayır ve şer kendi kisbiyle cezalandıracağından onların cezalarını Allah'a havale etmek daha iyidir lafzıyla murad; mümin ve kâfir muradolunduğunda her ikisine nazaran manâ sahih olur. Ancak mümin muradolunduğunda tenvin; tazım içindir. Zira; müminler ehemmiyetsiz şeylere bakmayıp şahıslarına vaki olan kusurları affettiklerinden tazime şayan oldukları cihetle tenvinin tazime hamlolunması münasiptir. Amma kn-jir muradelunduğunda tenvin; tahkir içindir. Zira; kâfirler Allah'a iman etmeyip tab-ı beşerin nefret ettiği şeyleri irtikâb etmekten utanmadıkları cihetle tahkire şayandırlar. Binaenaleyh; burada kavimle her iki fırkanın birden murad olunmasında bir mahzur bulunmaz. Zira; her iki kavmin birden murad olunmasında manâca bir fesat yoktur. Çünkü; Cenab-ı Hak her iki kavmin amellerinin cezasını verecektir. Bu âyetin, kıtali emreden âyetle mensuh cuması ihtimali varsa da Fahri Râzi, âyet mensuh olmayıp ehemmiyetsiz ve şahsa ait olan şeylerde münazaayı terke mahmul olduğunu beyan etmiştir ki esah olan da budur.

Câsiye 45:15

Vacip Tealâ vahdaniyete delâlet eden bazı delilleri ve müminlere bir müddet-i muvakkatada kâfirlerden vaki olan kusurlardan ahz-ı intikamı terketmek lâzım olduğunu beyandan sonra herkesin ameli kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insan daima amelini şer'a tevfik etmek lâzımdır. Zira; imanla beraber güzel amel işlerse amelinin menfaati kendine aittir, eğer bir kimse gerek Hakkullah, gerekse hukuk-u ibâdtan olsun kötü amel işlerse o kötü amelin mazarratı kendine aittir. Çünkü; bu amelleri işledikten sonra amellerinin cezasını görmek üzere rablarının huzuruna varacaklar ve amellerinin muktezâsım göreceklerdir. Bu âyet; bir kaide-i külliyedir ve bütün insanları adalete davet eden bir düstur-u hakimdir. Çünkü; cümle insanları iyi amellere terğib ve kötü amellerden tenfir etmiştir. Binaenaleyh; her insanın bu âyeti kendisi için bir mizan-ı muntazam ve bir merci-i a'zam ittihaz etmesi lâzımdır. Zira; her şahsa şamil olduğu gibi amellerin azma, çoğuna, iyisine, kötüsüne dahi şamil olduğundan zaman-; saadetten sonra insan için bundan daha büyük bir mür-şid-i kâmil bulmak mümkün değildir.

Câsiye 45:16

Vacip Tealâ cümle insanlara şamil olan ahkâmını beyandan sonra insanlar içinden Benî İsrail'e vermiş olduğu nimetlerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah hakkı için biz lutf u keremimizden Benî İsrail'e tarik-ı hakkı ve batılı beyanla insanları doğru yola sevkeder Tevrat'ı, dünya ve âhirete müteallik ilimleri, insanlar arasında vaki olan münazaaları fasledecek hükmü, içlerinden Nebi göndermekle emr-i nübüvveti onlara verdik, enva-ı nimet ve helâl rizıkla merzuk ve o zamanın âlemi üzerine onları tafdil ve tercih ettik. Çünkü; düşman-ı bî emanları olan Firavun'u ve kabilesini ihlâk etmekle arazilerini, mülklerini, bağlarını, bahçelerini, köşklerini ve saraylarını onlara verdik ve insanlar için düşmanlarının helakleri gibi ferah verir bir şey olamaz. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insan için mümkün olan nimetin hepsini Benî İsrail'e verdiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü insan için ehemmiyetli olan nimet: ikidir: Birincisi;' nimet-i diniyye, İkincisi: Ni-met-i dünyeviyyedir, Nimet-i din, nimet-i dünyadan efdal olduğundan nimet-i dine müteallik olan kitabı, hükmü ve nübüvvet? nimet-i dünyaya müteallik olan rızik üzerine takdim buyurmuştur. Gerçi nübüvvet Benî İsrail'den başka kabilelere dahi verilmişse de Benî İsrail içinde enbiya diğer kabilelerden daha çok bulunduğu cihetle nübüvvetle Benî İsrail'e imtinan buyurmuştur, K i -tap ile murad; Tevrta'tır. Hüküm ile murad; ahkaıv-ı Ilâ-hiye'ye marijet ve husvmât kat'edecek ilim, irfan, meârij ve hünerlerdir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun o zamanda en iyi kavim dünyada Benî İsrail olduğuna ve onlarda olan mearif, hüner ve sanat başka kavimlerde bulunmadığına ve indallah makbul bir kavim olduklarına ve nebileri vasıtasiyle medeniyette zamanlarına nazaran pek ziyade ileri gidenler onlar olduğuna bu âyet delâlet eder.

Câsiye 45:17

Vacip Tealâ Benî İsrail'e dinî ve dünyevi nimetleri ihsan ettiğini beyandan sonra onlara hakka delâlet eder bir takım deliller ihsan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; umur-u diniyye ve dünyeviyyeden her nimeti verip o zamanın âleminden bir takım mezâyây-ı insaniyeyi vermekle onları efdal kıldığımız gibi ey Kasul-ü Ekrem! Senin nübüvvetinin sıdkına delâlet eder açık deliller verdik. Hal böyle olunca senin emr-i nübüvvetinde hased ve buğz u adavetlerinden naşî kendilerine senin sadık olduğuna ilim geldikten sonra ihtilâf ettiler. Senin Rabbin onların ihtilâflarını hail ü faslederek yevm-i kıyamette beyinlerinde hükmeder ve lây]k oldukları cezalarını verir. Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette Benî İsrail Yani; ey Habibim! Sen doğru bir din ve şeriat üzerine olunca ona ittibâ etmek vaciptir velâkin senin nübüvvetinde ihtilâl edon kimselerin tarikatları bir takım efkâr-ı faside ve ârây-ı kaside üzerine bina kılındığından onların tarikatlarına ittibâ caiz değildir. Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu -âyette ilmi olmayan cühela ile murad; Yehüd kavmi olmak ihtimali olduğu gibi Kureyş kavmi murad olunarak onları zemmetmek ihtimali dahi vardır. Çünkü; Kureyş'in reisleri Resûlüllah'a «Sen nübüvvet davasından vazgeç, âba ve ecdadının dinlerini lorketme. Zira; onlar senden efdaldirler» demişlerdi. İşte bu sözleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu rivayete nazaran bu âyette cehaletle zemmolunanlar Kureyş'in rüesâsıdır. Fakat hüküm yai-niz onlara mahsus değildir. Çünkü; itibar elfazın umumuna olup sebeb-i nüzulün hususuna olmadığından tarik-ı hak olan u-tiatı bırakıp da bir takım cühelanın şehevât-ı nefsanıyelerinin arzusuna ittibâ edenler bu âyetin hükmünde dahildirler.

Câsiye 45:18

Vacip Tealâ cühelanın arzularına ittibâ caiz olmadığım beyan dan sonra ittibâm adem-i cevazının sebebini bevan etmek üzere buyuruyor Çünkü; birtakım aceze ve iktidardan an kimseler olduklarından Allah'ın gazabına mukabele etmeleri imkânsızdır. Binaenaleyh; arzularına ittibâ eden kimseden velev azıcık azabın bir cüz'ünü bile defetmekle onu muğnî kılamazlar. Şu halde onlara iktida etmek 'caiz olamaz. İşte bu âyet-i celileyle Vacip Tealâ şeriatin ahkâmından haberi olmayan cühelanın arzularına ittibâ etmekten Kullarını nehyetmiştir. Çünkü Resulüllah'i nehyetmek; ümmetini nehyetmektir. Zira; bu misilli cahil sefihler iktidâya şayan değillerdir. Vacip Tealâ bir takım süfehâmn arzularına ittibâdan ümmet-i Muhammed'i nehyettikten sonra bu gibi sefih zalimlerin bazıları bazılarına dost olup mümin kullarının dostu ancak zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere

Câsiye 45:19

buyuruyor. Yanı; hudud-u İlâhiye'den çıkmış, cadde-i adaletten ayrılmış, âbâ ve ecdadlarım taklide yeltenmiş olan zalimlerin bazıları bazılarının dostudur, Allah Tealâ da şeriata yapışmakla nefsini ef-kâr-ı faside sahibi olan cühelanın mesleklerine ittibâ etmekten men ve muharremâttar> vikaye eden kimselerin velîsi ve yardım-cısıdır. Şu halde müttakilerin velîsi Cenab-ı Hak olunca onlar dünyada ve âhirette menfeat göreceklerdir. Çünkü; Vacip Tealâ dostlarına menfeat ihsan etmeye ve üzerlerine nazil olan belâ ve musibetleri defetmeye kaadirdir. Amma zalimlerin yekdiğerine karşı dostlukları birbirlerine azıcık bile bir menfeat temin etmez. Zira; dostlarının menfeatlerini celbe ve mazarratlarını defe kaadir değillerdir.

Câsiye 45:20

Vacip Tealâ şeriata ittibâ ile emrettikten sonra şeriatın esasını teşkil eden Kur'an'ın ittibaa şayan olduğunu ispat eder bazı evsafını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an'ı Azîmüşşân nâsın kalplerine ziya vericidir ki o ziya sebebiyle nâs menfeat yollarını görür ve maksatlarına vasıl olurlar. Ilm-i yakın sahibi olan kavmiçin Allahü Tealâ tarafından Kur'an lutf u ihsandır. Zira; Cehennem azabından aynı necattır. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Kur'an; İman edip mucibiyle amel etmek istiyenlere aynı hidayettir. Zira Kur'an; kendine yapışanları maksatlarına isal eder ve ilm-i yakînle imân edip ahkâmına vakıf olarak amel edenlere aynı rahmettir. Çünkü; Cehennemiden necattır. Kur'an; hakkı görmek için gözlerin çıra-sıdır. Çünkü; hakla batılı tefrik eden Kur'an olduğundan doğru ve eğri yolları bilmek ancak Kur'an'la olabilir. Binaenaleyh; Kur'an; akıl ve iz'an sahiplerine aynı lütuf ve rahmettir.

Câsiye 45:21

Vacip Tealâ zalimlerin velîleri kendileri misilli zalimler.' müttakîlerin velileri Allahü Tealâ olduğunu zikirle zalimlerle mütta-kîler beyninde olan farkı beyandan sonra ameliyat cihetinden de beyinlerinde fark olduğuna işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; seyyiâtla iştigal eden kâfirler zannederler ini ki kendilerini âhirette mü'min ve amel-i salih işliyenler gibi kılalım da hayatları, mematları onlarla müsavi olsun? Böyle müsavaat olur mu? Eğer müsavi oluruz zanniyle böyle hükmederlerse bu hükümleri ne kadar çirkindir. Zira adalete muhaliftir. Ubudiyetle Rabbısını razı kılan ve ömrünü ibadete sarfedenle ömrünü günaha sarfeden-ler müsavi olurlar mı? Eğer biz müsavi kılsak zulmolmaz mı? Böyle cahilane sözü nasıl söyler ve hüküm verirler. Halbuki bu hükümler ne kadar fenadır. Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Müşriklerden (Utbe), (Şeybe) ve (Velid b. Atabe) nin, müminlerden (Ali), (Hamza) ve (Ebu Ubeydetübnü Cerrah) (R.A.) hazerâtma şöyle bir sözde bulunmalarıdır: «Allahü Tealâ'ys yemin ederiz ki ey mü'minler! Siz bir şey üzerine değilsiniz. Eğer sizin dediğiniz gibi âhiret varsa biz sizden efdaî oluruz. Çünkü; dünyada servetimiz sebebiyle biz sizden efdaliz. Dünya ise âhiretin misalidir.» demeleri üzerine onların bu itikadlarmı ibtai ve sözlerini reddetmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Ayette kelimesi istifham-ı inkarıdır ve nazmı kelâmda mukadder kelimesi üzerine ma'tuftur. kazandılar manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım … demektir. Çünkü itaat eden bir kimseyle isyan eden kimsenin mertebesi indallah müsavi olamaz. Vacip Tealâ mü'minle kâfirin müsavi olamıyacaklarım beyaı dan sonra müsavi olamadıklarım ispat etmek üzere

Câsiye 45:22

buyuruyor. Âhiret seâdetinde kâfir mü'mine müsavi olamaz. Zira; müsavi olsa semavat ve arzın yaratılışı hakka mukarin olmamak lâzım gelir. Halbuki Allahü Tealâ semavât ve arzı hakka mukarin olarak halketti. Çünkü; zalimlerle mazlumlar müsavi olsa, zalimi mazluma musallat kıldığı halde zalimden ahz-ı intikam etmese Cenab-ı Hakkın kendisi zulme razı olmuş olacağından bu âlem-i süflî ve ulvîyi yaratmak hak olmamış olur. Halbuki onların yaratılışı hakka mukarindir. Şu halde kâfirle mü'minin indallah mertebeleri müsavi olmamakta bir hakikat ,vardır ve hakka muka-nndir.

Câsiye 45:23

Vacip Tealâ kâfirlerin mü'minlere müsâvî oluruz ümidlerini red ve iptal ettikten sonra bir takım çirkin işlerini ve fena hallerini beyanla iki fırkanın birbirine müsavi olmadıklarını te'yîd etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Rasul-ü Ekrem! Nazar edip görmedin mi şol cahil muannidin halini ki o cahil mevlâsını terkle kendi hava ve hevesini mabud ittinaz etti. Zira; onun tiynetinde taharet olmadığından iradesini dalâlete şevketti, Allahü Teaîâ dalâleti ihtiyar ettiğini bildiğinden onu idlâl etmekle rezil ve rüsva kıldı. Binaenaleyh; bu misilli bed tînetlerin kulaklarını mühürledi ki ehl-i hakdan hak sözü duymaz, kalplerini mühürledi ki vahdaniyete delâlet eden delilleri idrâk edemez olduklarından vâızların vaazından müteessir olmazlar. Çünkü; kalpleri kapalı, hakkı itikat etmez ve doğru sözü dinlemez bir hale gelirler ve arzusunu kendine mabud ittihaz eden kimsenin gözünün üzerine perde halketti ki ibret gözüyle hiç bir şeyi göremez. Binaenaleyh; Allah'ın ibret için halkettiği acayib ve garaibi görmediğinden bu âlem-i mükevvenâttan istifadesi olamaz. Böyle hevâ ve hevesine tabi olan kimsenin hal ve iradesini dalâlete sarfetmesi üzerine Allahü Tealâ onu idlâl ettikten sonra o kimseyi doğru yola kim sevkedebilir? Mülâhaza edip de bu gibilerin hallerini düşünmez misiniz, esbab-ı ilimden olan azalar idrakten mahrum olunca onun doğru yola gidebilmesi mümkün müdür? Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette hemze; istifham-ı inkarıdır. Çünkü; halikına ibadeti terkedip bir takım taşa ve ağaca ibadet etmek münkerâttan olduğu gibi teaccüp olunmaya dahi şayan bir hal olduğuna işaret için teaccüp manâsını ifade eden hemze varid olmuştur. «Allahü Tealâ ilmi üzerine idlâl etti» demek «Allahü Tealâ onun ruhunun ıslâh kabul etmiyeceğini ve cevher-i ruhuna lâyık olan dalâleti irtikâb ettiğini bildiğinden bildiği veçhile idlâl etti» demektir. Bu âyetin ifade ettiği manâ ayniyle kâfirlerde görüldüğü gibi İslâm isminde ve kisvesinde olan bir çok münafıklarda dahi görülmektedir/Çünkü; bu misilli münafıklar daima şehevat-ı hayvaniye ve nüfus-u behîmiyyeleri ne gibi şey arzu ederse onu güzel bir şey addederek nefsinin istinasına tabi olmağı vacip bildiğinden! nefsine tebeiyyet eder ve nefsinin kulu kölesi olur. Binaenaleyh;! onun Her zaman mabudu nefs-i emmâresidir. İşte nefsine şu min^ val üzere zebûn olan kimselerin kalpleri idrakten ve kulakları hak^ ki duymaktan ve gözleri görmekten mahrum olduğu cihetle bütün dünya ahalisi ona vaaz u nasihat etse tesir etmez. Binaenaleyh; hâinâne ve mel'ûnâne din aleyhine itiraz ve ahkâm-ı şer'iyyederi arzusunun hilâfına olanları takbih etmeye yeltenir. Ezcümle zamaJ nımızda bilâ perva erkekli dişili vahşî hayvanlar gibi birbirine ka-i rışıp gezmek istiyenlerin tesettür-ü nisvana ve daha bazı ahkârm' itiraz ettikleri görülmektedir.

Câsiye 45:24

Vacip Tealâ kâfirlerin bazı fena hallerini beyandan sonra kı| yameti inkâr ettiklerini ve inkârlarının sebebini beyan etmel üzere buyuruyor. Zandan başka ilme dair bir şeyleri olmadığından sözleri batıldır. Zira; itikadiyat-ta zanna itibar yoktur. Yani: Kureyş kavminin kâfirleri kemal-i cehalet ve hamakatlarından naşî dediler ki «bizim için vefat ettikten sonra hayat ve haşr ü neşir yoktur, ancak hayat-ı dünya vardır. Zira; dünyada biz ölürüz evlâdımız doğar dirilir. Onlar Ölür evlâdları doğar. Dünyada bu minval üzere ölmek ve dirilmek cerevan eder ve bizi, zamanın üzerimizden geçmesi ve dünyanın da mihnet ve meşakkatleri ihlâk eder» demekle âhireti inkâr ederler, lâkin bu sözleri aklı ve naklî bir ilme müstenid değildir. Belki onlar zan ve tahmin üzere akıllarına ne gelirse söylerler, muhakeme etmezler. Bu âyette müşriklerin sözlerinde birkaç ihtimal vardır : Birincisi; bu dünyada ölür ve diriliriz dermek evvelen nutfe iken Ölü olur sonra diriliriz demektir. İkincisi; biz ölürüz evlâdımız diri olarak kalır. Üçüncüsü; bazımız ölürüz ve bazıınız hayatta kalırız demektir. Dördüncüsü; tenasüh murad etmeleri muhtemeldir. Çünkü; putperestlerin ekserisinin itikadı tenasühtür. Yani «dünyada ölürüz tekrar bir âdem suretinde dünyaya geliriz» demektir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bunlar Vacip Tealâ'-nm ve ervahı kabzeden meleklerin vücudunu inkâr ettiklerinden «bizi ihlâk etmez, illâ mürur-u zaman j^ani gecelerin ve gündüzlerin gelip gitmesi, tehavvülât ve tebeddülatı ihlâk eder. Zira nüfusun helakinde tesir eden; zaman ve eflâkin harekesidir» derlerdi. Çünkü müşriklerin itikadları; insanın doğması tabiatların imtizacını icabeden eflâkin harekesi sebebiyledir. Yani «eflâkin harekesinden tabiatlerin yekdiğeriyle imtizacından hayat hasıl olur, bunun aksine imtizacın haleldar olmasından ölüm hasıl olur. Şu halde hayat ve memâtm sebebi; eflâkin harekesi ve tabâyiin imtizacının ve ademi imtizacının eseri olduğundan onlarca fail-i muhtarı ispata hacet yoktur» derlerdi. Cenab-ı Hak bu itikadlanmn butlanını beyanla itikadlarım reddetmiştir. Çünkü «itikadlanmn bir ilim üzere mübtenî olmayıp zan ve tahmin üzere ibtinâ olunduğunu» beyan etmek «o itikadın batıl olduğunu» beyan etmektir. Delilsiz söylenen sözlere, zan ve tahminlere tebeiyyet etmek indallah münker olduğuna ve araplar indinde havadisi zamana is-nad etmek adet olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Vacip Tea-lâ onların sözlerini hikâye ve itikadlarım ibtal etmiştir. Zira; delilsiz taklide, faydasız rüsum ve âdâta ittiba etmek fesattan halı olmadığından delile müstenid olmayan söz ukalâ indinde merduddur.

Câsiye 45:25

Vacip Tealâ müşriklerin haşri inkâr ettiklerini beyandan sonra inkâra aid irâd ettikleri delillerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i kıyameti, hagr ü neşri inkâr eden müşrikler rine bizim tarik-ı hakkı beyan eden âyetlerimiz tilâvet olunduğun! da onların ihticaca salih bir senedleri olmaz, ancak haşri inkâr etf mekte delilleri şu sözleri olur : «Eğer öldükten sonra dirilmek varsa ölmüş ve yok olmuş babalarımızı getirin ki onlar kabirden kalkılacağına şehadet etsinler de biz de bilelim». Müşriklerin şu delilleri gayet zayıftır. Zira; babalarının şimdi dirilmem elerinden her zaman dirilmemeleri lâzım gelmez. Çünkü; bir şeyin bir zamanda hasıl olmamasından her zaman hasıl olmaması lâzım gelmez.

Câsiye 45:26

Vacip Tealâ müşriklerin haşri inkâr için söyledikleri sözlerini beyandan sonra o sözlerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Kâfirler kıyametin vukuunu tekzib ederler. Çünkü; ma'kulâtı idrakten âcizlerdir, umur-u adiye ve hissiyyeyle ülfet ettiklerinden her şeyi ona kıyas ederler. Binaenaleyh; kıyametin vukuunu tasdik etmezler. Halbuki ibtidaen yoktan var etmeye ve nutfeden ihyaya kaadir olan Allahü Tealâ öldükten sonra âhirette ihyaya dahi kaadir olur. Vacip Tealâ kıyameti inkâr edenleri şiddetle reddetmek için kıyametin vukuunda şüphe olmadığını sarahaten beyan buyurmuş ve kıyameti inkâr edenleri cehaletle zemmetmiştir. Çünkü; aklı ve ilmi olanlar kıyametin vukuunda asla şüphe etmezler. Zira; âlemin her cüz'ünde vaki olan tebeddül ve tağayyür kıyametin vücuduna açık bir surette delâlet ettiği cihetle ednâ idrak sahibi olan kıyametin vücud bulacağında asla tereddüt etmez.

Câsiye 45:27

Vacip Tealâ evvelen icada ve saniyen öldükten sonra diriltmeye kaadir olduğunu ba'del beyan bilûmum mümkinâta kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; Allahü Tealâ bu dünyada insanları icadla ihyaya ve öldürmeye kaadir olduğu gibi cemi mümkinâta ve bilhassa kıyamette ihyaya dahi kaadirdir. Zira yerin ve göklerin mülkü ve melekûtu ve onlarda istiklâl üzere tasarruf; Allah'a mahsustur. Binaenaleyh; insanı öldükten sonra diriltmeye kaadir olduğunda şüphe yoktur. Çünkü; ihyanın dünya ile âhiret arasında farkı yoktur. Şu halde dünyada vaki olan ihya âhirette dahi vaki olur, kıyamet kaim olduğu gün inkâr edenler zarar görürler ki zararları o günde anlaşılır. Çünkü; muhasebe günü-olduğundan kâr ve zarar o günde meydana çıkar ve onlar da zarar ettiklerini bilirler velâkin fayda yoktur. İnsanın ömrü tüccarın sermayesi makamında olup o ömrünü, vücudunu, sıhhatini ve aklını günaha sarfla lâzım gelen azap sermayeden zarar ve ziyan mesabesinde olduğundan onlara olacak azaba hüsran denilmiştir. Çünkü husrân; sermayeden zarar manasınadır ve günahkârların zararı ise hüsran demeye şayandır.

Câsiye 45:28

Vacip Tealâ ahval-i kıyametten bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kıyamet kâim olup herkes mahşere cem'olunduğunda ey nebiyy-i Muazzam! Sen her ümmeti kemal-i havf ü telâşla dizleri üzerine hatta ayak tırnaklarının üzerine diz çökmüşler görürsün. Zira; o günün mehabet ve azameti karşısında her bir millet ayak üzerinde duramaz. Efrad-ı ümmetten her fert huzur-u İlâhîde kendi amel defterlerine davet olunurlar ve dünyada işledikleri amelin cümlesini defterlerinde görürler, o zamanda canib-i manevi-i İlâhîden onlara «İşte bu gün dünyada işlediğiniz amellerinizin cümlesine ceza göreceksiniz. Eğer ameliniz hayır ise cezanız hayır ve şer ise cezanız şer olacaktır» denilmekle davetten neticenin amelin cezasını görmek olduğu beyan olunur. Kitap, ümmetin amel defteri olduğundan ümmete muzaf kılınmış ve «Ümmet kendi kitabına davet olunur» denmiştir. Casiye ; hakimden hüküm almak için iki hasmın hükmün nasıl sudur edeceğini bilmediklerinden kemal-i telâşla oturmalarıdır. Yevm-i kıyametin ağırlığı ve azameti arasında bîhuş olan ahali kendi defter-i amelleri üzerine muhasebeleri görülürken herkes kendi hakkında zuhur edecek hükm-ü İlâhî'nin neden ibaret olduğunu bilemediğinden kemal-i havf ü telâşla dizlerinin ve tırnaklarının uçları üzerine otururlar demektir. Şu halde casiye; izdivaçla oturmak manâsına olduğundan «Her ümmet diz üstüne oturur» demek «herkes ameline göre cezanın zuhur edeceğine intizar ettiği cihetle ızdırap ve elem içinde otururlar rahatları olmaz» demektir. Bu âyetin hükmü; mümine ve kâfire şamildir. Gerçi mümin amelinden emin ise de bu misilli ahvalde hak tebeyyün ve tahakkuk edinceye kadar haklı haksız endişeden hali olamaz. Binanea-leyh; herkesin muhasebesi görülünceye kadar mümin dahi dizleri üzerinde oturur ve muhasebesi görülenlere izin verilir ve herkes gideceği mahalline gider.

Câsiye 45:29

Vacip Tealâ her ümmetin kitaplarına davet olunacaklarını beyandan sonra kitapları ellerine geldiğinde söyliyecekleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; herkes kendi defter-i âmâli mucibince muhasebesi görülmek için çağırıldığında canib-i İlâhî'den onlara hitaben «işte şu kitap bizim kitabımızdır sizin üzerinize hakkı söyler, ziyade ve noksan olmaz. Zira; işlediğiniz ameliniz her ne ise ayniyle yazılmıştır, yazıldığı veçhile cezanızı göreceksiniz» demekle herkesin cezası kitabında olan ameline göre olacağı beyan olunur. Bu âyette kitabın Vacip Tealâ'ya muzaf kılınması evvelki âyette ümmete muzaf kılınmasına münafi değildir. Zira; ümmetin amel defteri olduğu cihetle ümmetin kitabı olduğundan evvelki âyette kitap ümmete muzaf kılınmıştır. Allahü Tealâ kullarının amellerini gözetmek için tayin ettiği meleklere emredip herkesin bilcümle hayır ve şer a'mâlini yazdırdığı cihetle Vacip Tealâ'nm kitabı olduğundan bu âyet dahi Vacip Tealâ'ya muzaf kılınmıştır. Binaenaleyh; âyetler arasında münafaat yoktur.

Câsiye 45:30

Vacip Tealâ muhasebeleri görüldükten sonra nasm ayrılacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü insan için en büyük maksat ve emel; rızay-ı İlâhîye vasıl olmak ve Cennet'e girmektir. Binaenaleyh; Allah'ın vahdaniyetini ve Resulünün nübüvvetini tasdik ederek bir takım güzel ameller ve ahlâk-ı hamîdeyle nefsini tezyin etmek ve a'mal-i salihayla rızay-ı İlâhîye nail olmak sebebiyle Cennet'e girmek insanlar için en büyük seadet ve necat olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Rahmet; ihsan manasınadır. «Cenab-ı Hak müminleri rahmetine idhâl eder» demek «ihsanın mahalli olan Cennet'e idhal eder» demektir.

Câsiye 45:31

Vacip Tealâ kısm-ı evvel olan müminlerin hallerini p kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ'nın bu kelâmı onları tekdir içindir. Çünkü; Resuller vasıtasiyle âyetlerin tilâvet olunduğu malûmdur, onların resullere ve âyetlere karşı kibrettikîerini ve ashab-ı cerâimden günahkâr bir kavim olduklarını meydana koymakla onları âleme rüsva etmek için bu söz söylenecektir. Çünkü kâfirlerin dünyada âdetleri; cürüm ve cinayet işlemek ve hakkı kabulden kendilerini yüksek addederek hakkı kabule boyun eğmemektir.

Câsiye 45:32

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlere söylenecek sözün bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani canib-i ilâhîden kâfirlere «Size resullerimiz gelmedi mi ve ayetlerimiz tilâvet olunmadı mı, siz imanı kabul etmediniz mi, bir kavm-i günahkâr olmadınız-mı?» denildikten sonra kâfirleri terzil için tekrar canib-i ilâhîden «Ey kâfirler! Size mahzâ nasihat ve irşad için Allah'ın gönderdiği Resulü haktır ve kıyamette şüphe yoktur. Elbette vücud bulacaktır» denildiğinde siz kemal-i gurur ve kibirle, elinizde bulunan malınıza güvenerek derdiniz ki «Kıyamet nedir? Biz bilmiyoruz. Bizim için kıyamete zayıf bir zan vardır. Zira kıyamet; yakînen bizim malûmumuz değildir, ancak nâsm ağzından böyle bir şey işitiyoruz ve sıhhat ve adem-i sıhhatini bildirir delil olmadığından iman edemeyiz» demekle iktifa ederdiniz denir. Âleme karşı dünyada böyle demekle vakit geçirenlerin âhi-rette rüsva olacaklarına âyet delâlet eder. Bu âyetten anlaşıldığı veçhile zaman-ı seâdette âhireti inkâr edenler iki kısım olup bir kısmı suret-i kafiyede inkâr ettiği âyetinde beyan olunmuştur ki onların itikadı; «Âhiret yoktur, hayat birdir iki olamaz» demektir. İkinci kısmın hali bu âyette beyan olunmuştur ki onlar kıyametin vücudunda mütereddit ve mütevehhimdirler. Çünkü: âba ve ecdatlarının hali kıyameti şiddetle inkâr etmektir. Halbuki zamanlarında Resulüllah kıyametin vücud bulacağını kuvvetli delillerle ispat etmekteydi. Şu halde bunlar Resulüllah'ın kelâmına bakarak suret-i kafiyede iman edemedikleri gibi abâ ve ecdatlarının itikad-larına tebaiyyet ederek suret-i kafiyede de red ve inkâr edemediklerinden «bizim için kıyametin vücudunda şek ve zan vardır» dediler.

Câsiye 45:33

Vacip Tealâ âhirette kâfirlerle olacak muhavereyi beyandan sonra amellerinin kötü olduğu zuhur etmekle bağlarına gelecek azabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; cümle esrar ve günahlar meydana çıktığı kıyamet gününde âhireti inkâr eden kâfirlerin amellerinin cezası onları ihata eder ve istihza ettikleri cinayetin cezasını görürler.

Câsiye 45:34

Yani; kâfirlerin günahlarının cezası kendilerini ihata ettiğinde onlara hitaben canib-i İlâhî'den «Sizin dünyada bu günü ve bu günde tesadüf edeceğiniz azabı unutup size irşâd için gönderilen Resulü tekzib ettiğiniz gibi biz de sizi Cehennem'de terketmekle unutmak muamelesi yapıyoruz. Binaenaleyh; sizin karargâhınız Cehennem'dir, Cehennem'den maada sizin mahalliniz olmadığı gibi ateşten kurtaracak yardımcınız da yoktur. Çünkü; a'mâl-i habîse-niz sebebiyle ebedî olmak üzere Cehennem'e girdiğiniz için çıkamazsınız» denilir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Haktan nisyan tasavvur olunmadığından Vacip Tealâ tarafından «Biz sizi nisyan ederiz» demek «unutulmuş asla iltifat olunmayan bir şey gibi Cehennem'e atar bir daha çıkarmayız o mahalde ilelebed kalır gidersiniz» demektir.

Câsiye 45:35

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'de unutulmuş bir şey menzilinde kalıp gideceklerini beyandan sonra bu ebedî azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; taraf-ı İlâhîden ehl-i Cehennem'e denilir ki «Ey ehl-i Cehennem! Şu sizin mübtelâ olduğunuz azab ve rahmet-i İlâhiye-den uzak. olmanızın ve Cehennem'de ebedî kalmanızın ve a'vân vetbamızdan yardım görmemenizin sebebi; üçtür : Birincisi , âhireti inkârınızdır. İkincisi, sizi irşâd için rusül-ü kiram vasıtasiyle okunan âyetleri maskara ve oyuncak ittihaz etmeniz-dır. Üçüncüsü, lezzât-ı dünyaya mağrur olup âhireti bilkülliye unutmanızdır. Hali böyle olan kimseler bu gün Cehennem'-den çıkmazlar, Allah'ın rızasını dahi aramazlar. Çünkü rıza aramak; dünyaya mahsus olduğundan âhirette rıza aranmaz, aransa faydası olmaz. Zira; zamanı geçti itizara ve ibadete mahal kalmadı, dünyada fevtolan şeyin âhirette tedariki mümkün olamaz».

Câsiye 45:36

Övmek ve övülmek ancak ona münhasırdır. Yani; Allahü Tealâ'ya hamdedin. Zira; cümle âlemin hamdi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Çünkü; Allahü Tealâ yerin, göklerin ve bilcümle ervah ve ecsamm halikı ve mürebbîsidir. Binaenaleyh; senaya ve medhe bihakkın şayan olan ancak odur.

Câsiye 45:37

Binaenlaeyh; Allah'ın gayrı hamde müstehak bir büyük yoktur. Çünkü; Allahü Tealâ Vâciplizatihî olduğu gibi herşeyi halketmeye kaa-dirdir, her nevi mahlûkât rahmetinden müstefîd- ve insanıyla mümtazdır. Çünkü; kudret-i kâmile ve hikmet-i baliğa sahibidir. Binaenaleyh; insanların Vacip Tealâ'ya hamd ü tekbîr etmeleri vacip olduğuna bu âyet delâlet eder.

Ahkaf 46:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancaff^ ve âyetlerinin? Medine'de nazil olduğu mervîdir. Otuz dört veya otuz beş âyeti camîdir. Bu lâfız sûrenin ismidir. Yahut diğer sûrelerde olduğu gibi} İvil olunur. Sûrenin ismi olduğuna nazaran mübtedâdır, haberi fetidir. Vacip Tealâ Azız ve Hakîm olduğunu beyandan sonra izzet hikmet sahibi olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; âlem-i ulvî olan göklerin ve âlem-i süfli olan yerin ye onların arasında tekevvün eden hadisâtm yaratılışı hakka muka-rindir. Zira; hikmetin iktizası bunların yaratılmasıdır, mahlûk olan bir şeyin münkariz olması muhakkak olduğundan onların devam ve bakaları bir vakt-i muayyene kadar takdir olunmuştur ki o vakti tecavüz etmez. Hakka mukarin olarak halkolunması adalet-i îlâhi-ye'ye delâlet eder. Çünkü hakka mukarin olarak halkolunması; adalet üzere olmasını icabeder. Zira; adalet olmayan şey hakka mukarin olamaz. Şu halde hakka mukarin olarak halkolunması adalet-i İlâhiye üzerine halkolunduğuna delildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; Vacip Tealâ'nm vücuduna delâlet eder. Zira; semâvât, arz ve sair mahlûkât hadis ve mevcutlardır, her hadis ve mevcuda bir icad edici halikın vücudu lâzımdır. İşte o halik da Vacibülvücuddur. Bu âlemin Allahü Tealâ'nm vücuduna delâleti; eserin müessir üzerine delâleti kabilin-dendir. Çünkü: müessir olmaksızın eserin vücud bulması mümkün olamaz. Binaenaleyh; eserin vücudu elbette müessirin vücuduna delâlet eder. Bu âyet; kıyametin vücuduna ve insanların kabirlerinden kalkacaklarına delâlet eder. Zira; bu âlemin bakası bir vakt-i muayyene kadar mukadder olunca o vakt-i mukadderin hitamında elbette âlemin fenası hasıl olur ve herkes cezasını görür. Çünkü; mazlumların zalimlerden hakkını alması kabirlerinden kalkmalarına mevkuftur. Zira; haşr ü neşir olmasa mazlumlar zalimlerden haklarını alamadıkları gibi ibadet eden abidler de ibadetlerinin ecrine nail olamaz, âsîler de azap görmezler. Bunların cümlesi batıl ve adaletin hilafıdır, âlemin hakka mukarin olmamasını icap eder. Halbuki âyette hakka mukarin olarak halkolunduklan beyan olunmuştur. Binaenaleyh âlemin bakası ve bir müddet-i muayyenede hitam bulması; bu âlemin zeval bulacağına, insanların kabirlerin^ den kalkacaklarına, herkesin birbirinden hakkım alacağına, âbid ibadetinin ve âsî isyanının cezasını göreceğine delâlet eder. Ef'âl-i ibâdm mahlûk olmasına dahi bu âyet delâlet eder. Cünkü; semâvât ve arzın arasında olan şeyler mahlûk olunca insanları ef'âli de yer ve gök arasında olan mahlukatta dahil ve o mahluku cümlesindendir. EceI-i müsemmâ demek; vakt-i mı ayyen demektir. Şu halde bu âyette eceI-i müsemm ile murad; bu âlem-i mükevvenâtın fenaya gideceği ve cümle ma) lukâtzn adem'e ayak basacağı ve her şeyin nihayet bulması içi tayin olunan dakika-i muayyenedir. O dakika da kıyamettir.

Ahkaf 46:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancaff^ ve âyetlerinin? Medine'de nazil olduğu mervîdir. Otuz dört veya otuz beş âyeti camîdir. Bu lâfız sûrenin ismidir. Yahut diğer sûrelerde olduğu gibi} İvil olunur. Sûrenin ismi olduğuna nazaran mübtedâdır, haberi fetidir. Vacip Tealâ Azız ve Hakîm olduğunu beyandan sonra izzet hikmet sahibi olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; âlem-i ulvî olan göklerin ve âlem-i süfli olan yerin ye onların arasında tekevvün eden hadisâtm yaratılışı hakka muka-rindir. Zira; hikmetin iktizası bunların yaratılmasıdır, mahlûk olan bir şeyin münkariz olması muhakkak olduğundan onların devam ve bakaları bir vakt-i muayyene kadar takdir olunmuştur ki o vakti tecavüz etmez. Hakka mukarin olarak halkolunması adalet-i îlâhi-ye'ye delâlet eder. Çünkü hakka mukarin olarak halkolunması; adalet üzere olmasını icabeder. Zira; adalet olmayan şey hakka mukarin olamaz. Şu halde hakka mukarin olarak halkolunması adalet-i İlâhiye üzerine halkolunduğuna delildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; Vacip Tealâ'nm vücuduna delâlet eder. Zira; semâvât, arz ve sair mahlûkât hadis ve mevcutlardır, her hadis ve mevcuda bir icad edici halikın vücudu lâzımdır. İşte o halik da Vacibülvücuddur. Bu âlemin Allahü Tealâ'nm vücuduna delâleti; eserin müessir üzerine delâleti kabilin-dendir. Çünkü: müessir olmaksızın eserin vücud bulması mümkün olamaz. Binaenaleyh; eserin vücudu elbette müessirin vücuduna delâlet eder. Bu âyet; kıyametin vücuduna ve insanların kabirlerinden kalkacaklarına delâlet eder. Zira; bu âlemin bakası bir vakt-i muayyene kadar mukadder olunca o vakt-i mukadderin hitamında elbette âlemin fenası hasıl olur ve herkes cezasını görür. Çünkü; mazlumların zalimlerden hakkını alması kabirlerinden kalkmalarına mevkuftur. Zira; haşr ü neşir olmasa mazlumlar zalimlerden haklarını alamadıkları gibi ibadet eden abidler de ibadetlerinin ecrine nail olamaz, âsîler de azap görmezler. Bunların cümlesi batıl ve adaletin hilafıdır, âlemin hakka mukarin olmamasını icap eder. Halbuki âyette hakka mukarin olarak halkolunduklan beyan olunmuştur. Binaenaleyh âlemin bakası ve bir müddet-i muayyenede hitam bulması; bu âlemin zeval bulacağına, insanların kabirlerin^ den kalkacaklarına, herkesin birbirinden hakkım alacağına, âbid ibadetinin ve âsî isyanının cezasını göreceğine delâlet eder. Ef'âl-i ibâdm mahlûk olmasına dahi bu âyet delâlet eder. Cünkü; semâvât ve arzın arasında olan şeyler mahlûk olunca insanları ef'âli de yer ve gök arasında olan mahlukatta dahil ve o mahluku cümlesindendir. EceI-i müsemmâ demek; vakt-i mı ayyen demektir. Şu halde bu âyette eceI-i müsemm ile murad; bu âlem-i mükevvenâtın fenaya gideceği ve cümle ma) lukâtzn adem'e ayak basacağı ve her şeyin nihayet bulması içi tayin olunan dakika-i muayyenedir. O dakika da kıyamettir.

Ahkaf 46:3

Vacip Tealâ vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan som o delilleri tedkik edip vahdaniyeti ispat etmekten müşriklerin i'n ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu âlem-i mükevvenâtı vakt-i muayyeninde bizim i'dâi ifna ve tekrar icad ve iade etmemize delâlet eden delilleri ve bu ların her birine kudretimizi inkâr eden kâfirler kendilerinin ifn siyle dehşetengiz olan yevm-i kıyametin şiddetleriyle korkutulu lar ve o korkutuldukları güne iman etmedikleri gibi o günün v cuduna delâlet eden delilleri tedkik etmekten i'raz ederler ve d lilleri tedkik edip iman etmek cihetine iltifat bile etmediler. Del ili tedkikten kaçtıklarını beyanla Cenab-ı Hak bu âyette onİ£ zemmetmiştir. Çünkü; Vacip Tealâ kıyametin vücuduna delâl eden delilleri camı kitapları ve o kitapları tebliğ eder resulleri gö derdiği ve o resuller inzâr ve terğibe devam ettikleri halde kâf: ler hakka delâlet eden delillerden kaçındılar, iltifat etmediler. Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile itikadiyâta de olan delilleri nazar-ı im'âna alarak tedkik ve mesail-i itikadiyeyi delillerden istidlal etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. naenaleyh; delâilden i'raz edenler dünyada ve âhirette mezmuı durlar. Çünkü delâil; maksuda isal eden vesail kabilinden oldu; cihetle delâilden i'raz eden sebeb-i necatı olan matlûbuna vasıl olamadığından indallah ve indennas mezmum olacağı tabiîdir. Vacip Tealâ âlemin yaratılışı hakka mukarin "olup her cüz'ü-nün bakası ve intihası birer muayyen vakte muallâk olduğunu beyandan sonra bu usûl üzere müteferri' olan mesailden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Sen böyle demekle onları ilzam et. Yani; Allah'ın vücudu ve vahdaniyeti bir takım delillerle ispat olunduktan sonra hacer ve şecer kabilinden olan putlara ibadet edenleri tekdir etmek üzere ey nebiyy-i Muazzam! Sen de ki «Ey müşrikler! Haber verin bana Allah'ın gayrı ibadet ettiğiniz putlarınız nedir ve kimlerdir, onlar yer yüzünden hangi şeyi halkettiler? Yoksa semâvâtı halketmekte Allahü Tealâ'ya müşterekler mi, Allah'la beraber mi halkettiler? Bu âlemin eczasından hangi cüz1-ünü halkettiler? Onlara halik demek mümkün olabilir mi? Elbette olamaz ve böyle ednâ bir cüz'ünü bile halketmeye kaadir olamıyan cemâdâtı nasıl mabud ittihaz eder ve âlemi halkeden Allah'ı ter-kedip de bu gibi âcizleri nasıl mabud tanır ve büyün eğersiniz? Her şeyden âciz olan putlara aklı olan insan ibadet eder mi? Onların ibadet olunmaya istihkakları var mı?» demekle kâfirleri tekdir, itikadlarımn batıl ve gittikleri yolların âtıl olduğunu kendilerine beyan etmekle insafa davet et.

Ahkaf 46:4

Vacip Tealâ Resulünün şu suallerine karşı kâfirlerin^ «Putlara ibadeti bize Allahü Tealâ kitabında emretti» demeleri ihtimalini defetmek ve böyle bir söze mey'dan vermemek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Sen onlara hitaben «Ey müşrikler! Siz Allah'ın şeriki var yahut putlarımıza ibadet etmemizi bize Allahü Tealâ emretti» diyerek bir takım akıldan hariç davalar dermeyan ediyorsunuz. Eğer şu davalarınızda sözünüz doğru ise Kur'an'dan evvel davanıza delâlet eder bir kitap veyahut evvel geçen ümmetlerin ilminden davanıza delâlet eder bir eser getirin görelim. Zira-; delilsiz davanın itibarı yoktur» demekle onları iskât et. Çünkü; onlar şu davalarını enbiyadan hiç bir nebinin kitabıyla ispat edemezler. Zira; cemi' enbiyanın tevhide ittifakları zarurî olduğu tevatürle sabittir. Eski geçenlerden kalmış bir ilimle de davalarım ispat edemezler. Zira; hiç bir nebinin ümmetini şirke davet ettiği görülmemiştir ve görülemez.

Ahkaf 46:5

Vacip Tealâ putlara ibadetin batıl olduğunu putların menfeat ve mazarrata muktedir olmadık birtakım acezeden olmalariyle ispat ettikten sonra putlara ibadetin batıl olduğunu putlarda ilim. idrak ve kudretin olmamasiyle dahi ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; cehil ve hamakata gayet yakın, hak ve hakikatten gayet uzak gol kimsenin emrinden ziyade bir emir olmadı ki o kimse Allah'ın gayrı ilâ yevmil kıyam kendine cevaba muktedir olmayan ve ilm ü idrakten halı olan putlara ibadet eden kimsedir. Hali böyle olan kimseden ziyade dalâlette kim olabilir? Elbette olamaz. Çünkü; bunun dalâleti herkesten ziyadedir. Halbuki o mabûdât-ı batıla bunların dualarını işitmekten âcizdirler. Zira; herşeyden gafillerdir, asla idrakleri yoktur. Binaenaleyh; onların dualarını, tazarrû ve niyazlarını işitmezler, istediklerini veremezler. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile yevm-i kıyamete kadar cevap veremiyeceklerini beyanla yevm-i kıyamette putların cevap vereceklerine işaret olunmuştur, cevap vermeleri hayata müteallik olduğundan bir müddet-i muvakkate için ihya olunacaklarına dahi işaret vardır. Çünkü; yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakkın putları ihya edeceği ve putların, ibadet edenlere husûmet ve onların şirklerinden teberrî edecekleri, ba'dehû ifna olunup diyar-ı ademe gidecekleri bazı ehâdis-i celilede mervî olduğu gibi ayât-ı bey-yinâtla dahi sabittir. Putlara gaflet isnad etmek; putlara ibadet eden kimselerin itikatlarına nazarandır. Çünkü gaflet; aldanmak ve bir şeyden geçivermek manasınadır. Binaenaleyh gaflet; zevîlukûlde isti'mâl olunur. Şu halde bu makamda cemâdat kabilinden olan putlara gafleti isnat etmek onları mabud tanıyan müşriklerin itikatlarına bina etmektir. Zira; onlar putların menfeat ve mazarrata kaadir olduklarını itikat ettiklerinden onların zu'mla-rmca putlar ukalâ menziline tenzil olunmuşlar ve kendilerine ukalâya isnad olunan gaflet isnad olunmuştur. Hulâsa; putlara ibadet edenlerden daha ziyade dalâlette bir kimsenin olmadığı ve putların yevm-i kıyamete kadar ibadet edenlere cevap vermiyecekleri ve putların ibadet edenlerin dualarından gafil oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahkaf 46:6

Vacip Tealâ putların yevm-i kıyamette kendilerine ibadet j eden müşriklere husumet edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; muhasebe olunmak ve herkes kendi amelinin cezasını görmek için nâs cem olunduğunda o mabud ittihaz olunan putlar ibadet edenlere düşman olur ve batıl ibadetlerini red ve inkâr ederler. Halbuki bunların ibadetleri menfeat ümidine mebnî idi. Bilâkis mazarrat zuhur edince rezil ve rüsva olarak halk içinde mahcup olurlar. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile putların husûmetleri lisanla söylemek suretiyledir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın bir müddet-i muvakkata putlara hayat vererek ibadet edenlere husûmet edip beyinlerinde muhakeme cereyan ettikten sonra putları ifna edeceği bundan evvelki âyetin tefsirinde yazılmıştı. Yahut lisan-ı halle red ve inkâr etmeleri murad olunmak dahi muhtemeldir. Yahut kâfirlere husûmet ede çeklerle murad; Hz. îsâ ve Üzeyr (A.S.) ve Melâike-i Kiram gibi akıl ve idrak sahibi olan zatlardan kâfirlerin mabud ittihaz ettikleri kimselerdir. Çünkü meleklerle îsâ ve Üzeyr (A.S.) kâfirlerin kendilerine ibadetlerini kemal-i nefretle reddederler ve yevm-i kıyamette Hz. îsâ Nasarâ'dan ve Hz. Üzeyr de Yehûd'dan kendine ibadet edenlere elbette husûmet edeceklerdir. Yahut kâfirler putlara husûmet ederler demektir. Çünkü nâsm cem'olup muhasebeleri görüldüğünde kâfirler putlara düşman olacak ve putların kendilerini idlâl ettiklerinden bahsedeceklerse de faydası olmıyacaktır.

Ahkaf 46:7

Vacip Tealâ tevhide müteallik delilleri beyandan sonra nübüvvete müteallik mebahisi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz kâfirler üzerine Resulümüz vasıtasiyle okunduğunda hakka küfreden kâfirler hak olan Kur'an kendilerine geldiğinde «Şu Kur'an butlanı meydanda bir sihirdir" dediler. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendfnin beyanları veçhile Kur'an'a sihir diyen kâfirlerin küfürlerini tasrih ve dalâletlerini beyan için zamir mevziinde ism-i zahir olarak vürud etmiş ve Kur'an'm hakkaniyetini tasrih için zamir yerinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü mercii sebkettiğin-den bedelinde denilse olabilirdi velâkin hak lâfzının ifade ettiği manâyı ifade etmezdi. zaman manasınadır. Binaenaleyh; demek «hak olan Kur'an geldiği zaman hemen alelacele manâsını ve hakayıkını düşünmeksizin şu Kur'an sihirdir deyiverirler» dernektir. Şu halde hakkı aramamak, körü körüne hüküm vermek, delâile nazar etmemek ve aklına gelen sözü söylemekle Vacip Tealâ kâfirleri zemmetmiştir ki «delâili tedkik meziyyetinden mahrumlar» demektir. Çünkü; sihir dedikten sonra hırslarını alamıyarak sihir demeyi de bırakırlar ve daha esnamı söylemeye cür'et eder, «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi nefsinden icad ederek Allah'ın kelâmı demekle Allahü Tealâ'ya iftira etti» derler.! Bu âyette kelimesi inkâr ve teaccüb için olduğu gibi kâfirlerin batıl sözlerinin birinden diğerine intikal manâsını dahi ifade.eder. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Fakat bu sözleri batıl ve teaccübe şayan bir sözdür. Zira; Kur'an'a yakışmaz bir söz olduğundan herkesin teaccüb etmek hakkıdır. Kendileri erbab-ı lisandan fesahat ve belagata âşinâ iken beşerin icad edemiyeceğini bildikleri halde bu gibi hezeyana cür'et edip söylemekten utanmadıkları teaccübe şayan ahvaldendir.

Ahkaf 46:8

Vacip Tealâ kâfirlerin sözlerini beyandan sonra onların helerini izale ve ilzam etmek üzere buyuruyor. Çünkü; bo^r1:— ıl-tira olmaz velâkin benim iftira ettiğim farzolunsa ve bu iftira üzerine Allahü Tealâ bana azabını inzal etse siz Allahü Tealâ'nın azabını benden defe malik olamadığınız halde ben iftiraya niçin mecbur olayım ve neden azap icap edecek şeye cesaret edeyim, neden böyle tehlikeli işe girişeyim cevap verin bana. Eğer sizin dediğiniz gibi Allah'a iftira edersem Allahü Tealâ bana azap eder mi, etmez mi? Elbette azap,eder. Kezalik sizin sihir diyerek iftiranıza dahi azap edeceği şüphesizdir. Çünkü; sizin Kur'an hakkında ağzınızdan döktüğünüz iftiraları ve söylemiş olduğunuz ta'nları bilir ve ilminin muktezası üzerine sizi mes'ul eder». Vacip Tealâ Resulünün kâfirlere söylediği sözleri beyandan sonra bu muhaverelerine zat-ı ülûhiyetinin şahid olduğunu dahi söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey kâfirler! Siz söz dinlemez ve küfrünüzde inad edince sizin ve benim söylediğimiz sözlerimize şahid yönünden Allahü Tealâ kâfidir, başka şahid istemez. Zira; her halimizi bilir, ona göre herkesin cezasını verir, Allahü Tealâ istiğfar eden kullarının günahlarını şiddetle setredici ve tevbe ile dergah-ı ülûhiyetine iltica eden kimselere ihsan edicidir. Vacip Tealâ'mn cereyan eden ahvale zat-ı ülûhiyetini şahid kılması kâfirleri korkutmak içindir. Bu tehdit üzerine günahlarından rücû edenlerin bu korkudan kurtulmuş olacaklarına işaret içiiı Cenab-ı Hakkın gafur ve rahîm olduğu beyan olunmuştur.

Ahkaf 46:9

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a sihirdir veyahut Resûlüllah'ın kendi icadıdır diyerek vaki olan ta'nlarmı ibtal ettikten sonra onların şüphelerinden baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Senin nübüvvetine itiraz eden müşriklere sen de ki »Ben resullerden ilk defa gelmiş değilim. Zira; benden evvel bir çok resuller geldi. Benim nübüvvet davasında bulunduğum gibi onlar da nübüvvet davasında bulundular. Şu halde nübüvvet davası yalnız bende hadis olmuş bir şey değil ki red ve inkâr edesiniz, benden evvel geçen enbiya-yı izam hazarâtı gaib biliriz demedikleri gibi ben de size gaib bilirim demiyorum. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'mn ileride bana ve size ne gibi şey işleyeceğini bilmiyorum. Benim bu gaibi bilmediğim hakkımda kusur addedilmemek lâzımdır. Zira; enbiyanın cümlesi gaib biliriz demediler. Gaib bilmemek onlar hakkında kusur sayıimadığı gibi benim hakkımda dahi kusur sayılmamalıdır ve ben hiç bir şeye tabi olmam, ancak taraf-ı İlâhî'den bana vahyolunan şeye tabi olurum, bütün enbiyanın meslekleri de budur. Nasıl ki beşer olmak onlar haklarında nübüvvete manî olmadı benim hakkımda dahi beşer olmak nübüvvete manî değildir. Halbuki ben, azab-ı İlâhî ile sizi korkutucu ve ahkâm-ı İlâhîyi size beyan ediciyim. Binaenaleyh; ben enbiya-yı sabıkanın dava etmediği bir şey davasında bulunmuyorum ki benim nübüvvetimi garib bir şey addedesiniz». yeni zuhur edip emsali sebketmeyen bir şeydir ki misli görülmediğinden herkesin nazar-ı dikkatini celbeder ve gara-ibten addolunur. Şu halde demek yeni bir şey çıktı demektir. Nübüvvet ise yeni çıkmış olmayıp evvel geçen enbiya-yı' izam hazarâtmdan her zaman vukubulmuş bir şey olduğundan Re-sulüilah «Benim dava ettiğim yeni çıkmış ve yalnız benden işitilmiş bir şey değil ki istiğrab edesiniz. Zira; benden evvel bir çok zevat-ı kiram tarafından vukubulmuş bir dava olduğu cihetle is-tiğraba şayan değildir;) demekle taraf-ı İlâhî'den emrolunmuş ve emrolunduğu veçhüzere beyanatta bulunmuştur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Resulüllah'a kâfirler gaibten ihbar etmesini teklif edip «Gaibi Allahü Tealâ bildirme-yince bilemem» demesine ta'nettikleri gibi «beşerdir, beşerden Resul olmaz» dediler ve «taam yiyor, çarşıda yürüyor ve kendine tabi olanlar fukaradır» demekle dahi ta'netmeleri üzerine şu üç cihetle taunlarını reddetmek için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Resulüliah'm «Bana ve size Allahü Tealâ'mn ne işliyeceğini bilmem» demesi «Umur-u dünyada ne olacağım bilmem» demektir. Çünkü; Resulüllah'ın âhiretçe umuru malûmdur. Buna nazaran vıanâ~yı âyet: … demektir. Bazı rivayete nazaran lâfzmdaki hitap; Resulüliah'm ashabınadır. Çünkü; Resulüllah (A.S.) Efendimiz MEKKE'-de hurmalık ve sulak bir mahalle hicret edeceğini rüyasında gördü, ashabına haber verdi, ashabı, müşriklerden görmüş oldukları ezalardan dilgîr oldukları için bu rüyaya gayet memnun oldular ve eserinin zuhuruna şiddetle intizar ettiler. Biraz zaman geçip eser zuhur etmeyince «Ya Resulallah! Görmüş olduğun rüyanının eserini göremedik» demeleri ve Resulüliah'm sükût buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Bu âyeti celîie; dört hükmü camidir: Birincisi; Resulüliah'm davasının ilk defa zuhur etmiş garip bir şey olmadığı, İkincisi; gaib bilmediği cihetle kendine ve aharlarına Allah'ın ne yapacağını bilmediği, Üçüncüsü; Resulüliah'm ancak vahye tabi olup vahyüe ne gelirse onu haber verdiği, düncüsü ; vazifesi ahkâm-ı şer'iyyeyi beyan ve amel edenleri azab-% İlâhî ile inzar edeceğidir.

Ahkaf 46:10

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüllah'a bazı cihetle ta'nla|nhı dettikten sonra diğer cihetle dahi reddetmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Nübüvvetini inkâr eden kâfirleri ilzam için sen de ki «Ey kâfirler! Benim dediğim Kur'an taraf-ı İlâhî'den kullarını irşad için gelmiş bir kitap olur siz de tekzible küfrederseniz ve Kur'an'm min indillâh bir kitap olduğuna Benî İsrail'den bir büyük şahid şehadet eder ve hak olduğunu bildiğinden iman da ederse, siz de o Kur'an'a imandan istikbar ve imtina ederseniz zalimlerden olmaz mısınız? Elbette zalimlerden olursunuz? Binaenaleyh; hidayete de muvaffak olamazsınız. Zira; Allahü Tealâ muhakkak zalimleri hidayette kılmaz. Çünkü: onlar Kur'an'a küfretmekle dalâleti irtikap ettiklerinden hidayetten mahrum olurlar. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu sual kâfirlerin şüphelerini meydana koyduktan sonra onları ilzam için varid olmuştur. Benî İsrail'den Kur'an'm hak olduğuna iman eden (Abdullah b. Selâm) hazretleridir. Çünkü Rasulullah'm Medine'ye hicret ettiğini işiten Abdullah Hazretleri bir hurmalıkta işiyle meşgulken işini bıraktı huzur-u peygamberiye geldi. Evsaf-ı Resulül-lah'ı tedkikten sonra ResulüUah'm evsafını Tevrat'ta gördüğü âhır zaman Peygamberinin evsafına muvafık bulunca ResulüUah'm nübüvvet davasında sadık ve ahır zamanda ba'solunacak resulün bu zat-ı şerif olduğuna hükmetti ve Cenab-ı Peygamber'e hitaben dedi ki «Ben sana üç sual soracağım. Zira; bu üç sualin cevabını ancak nebî olan zat bilir, başkaları bilmez" dedi ve sualine başladı : Birinci sual; Kıyametin alâmetlerinden evvel zuhur edecek nedir? ikinci sual; EhlA Cennetin evvel yiyecekleri nedir? Üçüncü suâl: Pederle valide anasında doğan çocuk bazan pedere bazan da valideye benzer buna sebep nedir? (Abdullah bin Selâm) bu suretle üç sual sorarak sözüne hitam vermiştir. Cenab-ı Peygamber (A.S.) Efendimiz (Abdullah bin Selâm) m üç sualine cevabında «Kıyametin evvel zuhur edecek alâmeti; nâsı maşrık cihetinden rnağrib cihetine sürecek bir ateştir. Ehl-i Cen-net'in evvel yiyecekleri taam; balık ciğeridir. Çocuğun anadan babadan birisine benzemesi; evvel hangisinin nutjesi nazil olursa çocuk ona müşabih olur» buyurdu. (Abdullah bin Selâm) «Ya Re-sulallah! Ben senin hakkan resul olduğuna şehadet ederim, iman ettim. Lâkin Yehûd kavmi iftiradan, zem ve ta'yîbten çekinmezler. Benim. İslâm olduğumu işitirlerse huzur-u risaietine gelerek bana bir çok iftirada bulunurlar. Şu halde benim İslâm olduğumu haber vermeksizin onları huzuruna celbet, benim halimi, kim olduğumu, onların indinde benim meziyyetimi tahkik et» dedi. Bu söz üzerine Resulüllah (Abdullah) ı bir tarafa sakladı ve Yehûd kavminin büyüklerini huzuruna celbetti. (Abdullah) m halinden ve kim olduğunu sual etmesi üzerine Yahudiler «Abdullah bizim büyüğümüz ve büyük zademiz ve en büyük âlimimiz ve âlim zâde-mizdir» dediler. Resulüllah "Abdullah İslâm olmuş ise ne dersiniz?» buyurunca «Allahü Tealâ onu İslâm olmaktan muhafaza eder. Biz onun İslâm olmasından Allah'a sığınırız.) demeleri üzerine Abdullah saklanmış olduğu yerden çıkıp kelime-i Tevhid'i okumakla İslâm olduğunu ihbar edince Yahudiler «bu bizim şerlimizdir, şer oğlu serdir» diyerek bir çok iftirada bulundular. Resulüllah onlan huzurundan tard etti. Onlar da rezil ve rüsva olarak çıkıp gittiler. Gerçi bu sûre Mekke'de nazil olmuş ise de bu âyetin Medine'de nazil olduğu mervidir. Çünkü; Abdullah'ın İslâm olması hicretten sonra Medine'de vukubuîmuştur. Buna nazaran bu âyet; Medine'de nazil olmuşsa da Cenab-ı Hak âyetin bu sûrenin şu mahalline dercolunmasmı beyan buyurduğundan Resulüllah'a âyetin bı. mevzie yazılmasını emretmiş, bu mevkie yazılmıştır. Zira âdet-; İlâhî'ye; ayrı nazil olan âyetleri hangi sûrenin neresine yazılacağın beyan etmekti. Beyanat-ı İlâhiye vechüzere Resulüllah da o mev' zie yazdırırdı. (Abdullah bin Selâm) hazretlerinin ehl-i Cennet'ten olduğum dair (Sa'd bin Ebi Vakkas) hazretlerinden bir hadisî şerif mer vidir. Bu âyetin âhiri kâfirlerin zalim olduklarına ve küfürlerine se bep zulümlerinden neş'et eden dalâletleri olduğuna işaretle kâfir leri tehdit etmiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Çünkü kâfirlerin iman etmemeler ve kendilerine gelen Resulü tekzip etmeleri zulümdür. Zulmün isi hidayete nail olamamalarına sebep olduğuna âyet delâlet eder. Zi ra; müştak olan zalim üzerine hidayete nail olmamaları hükmünüı ta'lîk olunması ine'haz-i iştikak olan zulmün adem-i hidayetteı ibaret olan hükme illet olmasını icabeder. Binaenaleyh hidayet vasıl olamamalarınla sebebi; zulümleridir.

Ahkaf 46:11

Vacip Tealâ kâfirlerin hidayette olamadıklarını beyandan sor ra iman etmediklerinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin şiddet-i adavetlerinden naşî mü'mmlerin Re-sulüllah'a imanları onları tahrik eder kemal-i tehevvür ve heyecanla derler ki «Eğer Muhammed (S.A.) e iman etmek hayırlı bir şey olsa idi o müminler bizden evvel iman edemezlerdi. Çünkü; bizim malımız, mansıbımız, nâs arasında hatırımız ve kadr ü itibarımız icabı, eğer hayırlı bir şey olsa biz daha evvel bilir ve iman ederdik. Şu halde bizim iman etmediğimiz hayırlı olmadığına delâlet eder» dediler. Çünkü; onlar dünyaca itibarlarına lüzumundan ziyade mağrur oldukları ve Resulüllah'a iman edenlerin fukara ve zuafa-yı nâsdan olmaları onlara bu sözleri söyletmiştir. Çünkü; onlar «Dünyaca her şeref bizim olduğu gibi âhiretce dahi şeref bizim olurdu, yoksa dünyaca enva-ı nimetten mahrum olan fukara âhi-rette bir çok nimetlere nail olsunlar da biz mahrum kalalım, bu olamaz. Binaenaleyh; eğer îman hayırlı bir şey olsaydı herkesten evvel bize nasip olurdu» demekle îmanı reddederlerdi. Onlar Kur'-an'la ihtida edemeyince kemal-î gazab ve tehevvürle «Muhammed (S.A.) in sözüne iman etmeyiz. Zira; bu Kur'an gibi şeyler ev-veldenberi söylenir eski bir yalandır. Binaenaleyh; itimadımız yoktur» demekle küfürlerine devam ettiler, asla imana rağbet etmediler. Bu âyet Resulüllah'm nübüvvetini inkâr eden kâfirlerin şüp-lerinden birini ve iman etmediklerinin sebebini beyan etmiştir. Bu âyetin sebeb-i nüzulünde dört rivayet vardır : Birincisi; Ashabdan (Ammjar}, (Suheyb) ve (İbn Mes'ud) gibi fukara olan bazı zevatın iman etmeleri üzerine Kureyş kâfirleri eğer Muhammed'e iman etmek hayırlı olsaydı iman eden fakirler sizden evvel iman edemezlerdi» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran mü'minler le murad; Ashab-ı Resulüllah kâfirler le murad; Kureyş müşrikleridir. İkinci rivayet; Araptan dört kabile ki (Cüheyne), (Müzeyne), (Eşlem) ve (Benî Gıfar) kabileleri Resulüllah'a iman edince Arap'tan diğer dört kabile ki (Benî Âmir). (Ğatafan), (Esed) ve (Eşca') kabileleri kendi servetlerine mağrur olarak «eğer Muhammed (S.A.) e iman hayırlı olsaydı iman edenler bizden evvel iman edemezlerdi. Zira; onlar behâim gibi çoban güruhundan olup hayır ve şerri farkedemezler» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran mü'm inler le murad; Arap'tan evvelki dört kabile ve kâfirler le murad; i/cinci zikrolunan dört kabiledir. Üçüncü rivayet; Hz. Ömer şeref-i imanla müşerref olmazdan evvel bir cariyesi iman etti. Hz. Ömer cariyeyi yorulun-caya kadar dövdü, «eğer yorulmasam daha döverdim» demesi üzerine Kureyş «eğer iman hayırlı olsaydı Ömer'in cariyesi imanda bizi sebketmezdi, demelerine binaen bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran mü'minlerle murad; Mekke ve civarında iman edenler, kâfirler le murad; Mekke'de küfre devam edenlerdir. Dördüncü rivayet; Abdullah bin Selâm iman edince bu sözü Yahudiler söylemişlerdir. Şu halde mü'minlerle murad; Abdullah ve emsalidir, kâfirler le murad; Yahudi-lerdir. Bu rivayete nazaran bu âyet evvelki âyetin mütemmimi ve Medine'de nazil olmuştur.

Ahkaf 46:12

Vacip Tealâ kâfirlerin «Kur'an'a iftiradır» ve «İman hayırlı olsaydı fukara güruhundan evvel biz iman ederdik» dediklerini beyandan sonra Kur'an'm evvel geçen kitapları tasdik ettiğini beyan, etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlerin Kur'an hakkında söyledikleri hezeyanlarına iltifat etme. Zira; onlar Kur'an'dan evvel gelen, faydası umuma şamil ve cümleye mük-tedâ'bih olan Tevrat'ı inkâr ettiler, Kur'an diğer kitapları tasdik edici, zalimleri azab-ı İlâhî ile korkutucu ve ibadetinde ihsan ve ebna-yı cinsine in'am edenleri tebşir edici olduğu halde gelmiş bir kitaptır. Yahut manâ-yı âyet: … demektir.

Ahkaf 46:13

Vacip Tealâ kâfirlerin şüphelerini beyandan sonra ehl-i hakkın tarîkîarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ki onlar vahdaniyete delâlet eden delilleri tahkik ederek kuvve-i ilmiyyeyi ikmâlle «Rabbimiz ülûhiyetle mut-tasıf olan Allahü Tealâ'dır» demekle ülûhiyeti tasdik ettikten sonra dinî ve dünyevî umurlarında istikamet ettiler. Onlar için azap korkusu olmadığı gibi âlâm ü ekdârdan neş'et eden hüzün ve keder de olmaz. İstikamet; her işte doğruluk manâsına olduğundan füru-u â'mâle aittir. Şu halde bu âyet; ilm-i itikadın esası ve hulâsası olan Tevhid'i ve a'mâlin müntehası olan istikameti câmî olduğundan abdın bidaye~i ömründen 'nihayesine kadar olan vezaif-i itikadiye ve ameliyesini icmalen camidir.. Zira mesail-i itikadiyenin cemisi; cümlesinde ve füru-u a'mâlin kâffesi de istikamet cümlesinde dahildir. Füru-u a'mâlin rütbesi itikadiyat vs iman rütbesinden sonra olduğuna ve amelin kabulü imanın vücuduna tevekkuf ettiğine işaret için iman, istikamet üzerine takdim olunmuştur. Amâl-i saliha sahipleri yevm-i kıyamette kıyametin şiddet ve mihnetleri korkusundan eminlerdir. Ancak ehl-i imandan zail olan korkunun azap , korkusu olup azamet-i İlâhiye ve celâlet-i sübhaniye korkusunun t zail olmıyacağı bazı müfessirînin cümle-i beyanatmdandır.

Ahkaf 46:14

Vacip Tealâ tarik-ı hakkı beyandan sonra o tariki iltizam I edenlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor. Zira- bunlar ihlâs üzere iman edip amelleriyle imanlarını tez yin ve Allah'a ibadette hüsn-ü âdaba riayetle ubudiyetlerini ızna ettiler Allah'ın kullarıyla hüsn-ü muaşeret ve musahabette bulundular ve hukuk-u ubudiyet ve uhuvveti tamamiyle yerine getirdiklerinden bir çok derecelere nail oldular.

Ahkaf 46:15

Vacip Tealâ istikameti beyandan sonra istikametin en mühim bir kısmını beyan etmek üzere buyuruyor. İşte şu müddet zarfında validenin ve pederin çekmiş oldukları meşakkatlere mukabil insanın ebeveynine riayeti vacip kılınmıştır. Çünkü mazarrat; menfeat mukabili olduğu cihetle çekmiş olduğu zahmetler valide ve peder hakkında mazarrat ise de insanın ebeveynine ihsanla mükellef olması onlar hakkında menfeattir. Müddet-i hamlin ekalli altı ay olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; diğer âyette çocuğun emeceği müddetin iki sene olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; bu âyette beyan olunan otuz ayın altı ayı müddet-i hamil ve yirmi dört ayı müddet-i rıdâ' olduğu sabit olmuştur. Hanefî mezhebinde ekall-i müddet-i hamlin altı ay olması da bu âyetle istidlal olunmuştur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında altı ayda çocuk getiren bir hatunun recmolunması dava olunup Ömer (R.A.) hazretlerinin recimle emretmesini müteakip Hz. Ali'nin bu âyetle ekall-i müddet-i hamlin altı ay olduğunu ispat etmesi üzerine recmin terkolunduğu mervidir. Hukemâ-yı Yuna-niyeden (Calinus) «Validesinin karnında çocuğun duracağı müddet hakkında bir çok tetebbuât yaptım. Yüzseksen dört günde bir hatunun çocuk getirdiğini gördüm» demiştir. Ebu Ali Sina «Müddet-i hamlin ekall-i nass-ı Kur'an ve tecarib-i tıbbiyenin ittifakiyle altı ay olduğu tahakkuk etti» demiştir. Şu halde bizce Kur'an'dan başka bir delile hacet yoksa da bu bapta etıbbanın tecrübesi de Kur'an'a muvafık olduğu muhakkaktır. Ekall-i müddet-i hamlin altı ay olduğu Kur'an'da beyan olunmuş ise de müddet-i hamlin ekseri hakkında Kur'an'da sarahat olmadığını bazı müfessirîn beyan etmiştir. Lâkin Hz. Aişe'nin «Validenin karnında çocuk iki seneden ziyade durmaz» buyurduğu mervidir, Eimme-i hanefiyye ekser müddet-i hamlin iki sene olmasını bu rivayet üzerine bina eylemiştir. Kütüb-ü fıkhiyyemizde beyan olunan da budur. Binaenaleyh; mezheb-i hanefîde ekall-i müddet-i hamil altı ay olduğu gibi ekser-i müddet-i hamil de iki senedir. Ekall-i müddet-i hamil altı ay olunca yedi ayda dünyaya gelen yaşar, sekiz ayda dünyaya , gelen galib zamanda yaşayamaz, illâ Mısır gibi bazı beldede sekiz ayda dünyaya gelenin ekseriyetle yaşadığı görülmektedir. Müddet-i hamilde ekseriyet dokuz ayda dünyaya gelmektir, dokuz ayda dünyaya gelen her beldede galib olarak yaşar. Beldeler arasında yaşayıp yaşamamak cihetinden fark yoktur. Ekall-i müddet-i hamil altı ay olunca dokuz aydan evvel çocuk getiren hatun zinaya nisbet olunamaz, müddet-i rıdâın ekserisi iki sene olunca iki yaşma girdikten sonra o çocuk diğer bir hatunu emerse Hanefiyye indinde hükm-ü rıdâ' sabit olmaz. Bu âyet; çocukta validenin hakkı pederden ziyade olduğuna delâlet eder. Zira Allahü Tealâ âyetin evvelinde ebeveyne ihsan etmesini insana emir ve vasiyyet ettikten sonra validenin meşakkatini beyanla tekrar zikretmesi validenin hakkı ziyade ve büyük olduğuna işarettir. Şu halde insanın validesine ve pederine riayeti vacip olmakla beraber anaya riayette daha ziyade itina etmesi lâzımdır. Çünkü; nimet külfete göredir. Madem ki ananın külfeti ziyadedir, o halde çocuktan göreceği nimet de ziyade olmak lâzım gelir. Vacip Tealâ insana, ebeveynine ihsan etmesini vasiyyet ettikten sonra insanın sinn-i rüşde baliğ olduğunda cereyan edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor. Ve bu kadarla iktifa etmiyerek duasına devam eder ve der ki : Yani; insan aklının kâmil olduğu on sekiz yaşma ve tecrübesinin tekemmül ettiği kırk yaşma baliğ olduğunda ibtidâ-yı halinden sinn-i rüşde baliğ oluncaya kadar Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği nimetleri düşünerek Rabbısma münacat etmek suretiyle der ki «Ya Rabbî! Benim bidaye-i halimden şu ana kadar bana ve ebeveynime ihsan etmiş olduğun nimetlere şükretmemi bana ilham et ki o nimetlerin hukukunu kudretim nisbetinde edâ edeyim. Çünkü; ebeveynim üzerine vermiş olduğun nimetlerin şükrünü edâ etmek onlar üzerine vacip olduğu gibi benim veliyy-i nimetim oldukları cihetle onların hukukunu edâ etmek de benim üzerime vaciptir» demekle tazarruda bulunduktan sonra bununla dahi iktifa etmiyerek der ki «Ya Rabbî! Beni senin rızana muvafık amellere muvaffak kıl ki senin indinde makbul olan amelleri işlemekle rızanı tahsil edeyim». İnsan yalnız kendi hakkında salâh istemekle iktifa etmiyerek evlâdı hakkında dahi salâh ister ve der ki «Ya Rabbi! Lutf u ihsanınla beni salâha muvaffak kıldığın gibi o salâhı çocuklarım hakkında dahi ihsan et ki salâhım nefsime münhasır kalmasın evlâdıma da siravet etsin ve sulehâdan olsunlar. Zira: ben rı-zana muhalif olan şeylerin cümlesinden tevbe etmekle dergâh-ı ülûhiyetine müracaat ettim. Çünkü; ben mutî ve işlerini sana tefviz eden müslümanlar zümresinden oldum» demekle Cenab-ı Hakka ubudiyetini izhar eder. Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyetin (Ebu Bekir) (R.A.) hazretleri hakkında nazil olduğu Ibn Abbas hazretlerinden mervidir. Çünkü; sinn-i rüşde baliğ olduğunda ve kırk yaşma yakın bir zamanda Resulüllah'a imanla mü'minler zümresine evvel dahil olan Ebu Bekir hazretleridir. Zira; Resulüllah yirmi, Ebu Bekir Hazretleri de on sekiz yaşlarında oldukları halde ticaret için refakat ederek kafile ile beraber Şam'a gittiklerinde Resulüllah bir ağacın altında oturdu. Hz. Ebu Bekir o mahalde bulunan bir rahibe tahkik-ı edyân için gittiğinde rahip ağacın altında oturan zat üzerine bir bulutun gölgelediğini görmesiyle kim olduğunu sordu. Ebu Bekir hazretleri Resulüllah'm ismini ve nereli olduğunu haber verince Rahib «Bu zat ahir zaman nebisi olacaktır» dedi. Rahibin bu sözü üzerine cenab-ı Sıddîk Resulüllah'd an ayrılmadığı gibi Resulüllah'm ahvalini daima teftiş ederken kırk yaşında Resulüllah davay-ı nübüvvet etti, otuz sekiz yaşında bulunan Ebu Bekir (R.A.) da derhal iman edip müslimm zümresine dahil oldu ve kırk yaşma baliğ olunca Cenab-ı Hakkın kendine ve ebeveynine vermiş olduğu nimetlere ve bilhassa nimet-i İslâm'ın şükrünü edaya muvaffak olmasına dua etti,. Çünkü; validesi ve pederi her ikisi şeref-i islâm'la müşerref olan' muhacirîn-i kiram içinde ancak Hz. Ebu Bekir'dir. Binaenaleyh; Ebu Bekir hazretlerinin validesi ve pederi İslâm olunca Cenab-ı Hak ebeveyne riayetin lüzumunu beyan ve tavsiye buyurmuş ve tavsiye emrolduğundan anaya babaya riayet vacip olmuştur. Zira; Allahü Tealâ'nm insanlara bir şeyi tavsiyesi emrolduğundan o şey insanlara vacip olur. Cenab-ı Hak rızaya muvafık amele muvaffak olmasına dair duasını kabul buyurduğundan, evvel emirde Ebu Bekir hazretleri fî sebilillah dokuz köle azad etti. Bilâl-i Habeşî de o cümlede dahildir. Emvalini hayra sarfetmek meziyyeti herkesten ziyade Hz. Ebu Bekir'e nasip olmuştur. Evlâdı hakkında duası dahi kabul olunduğundan evlâdının cümlesi şeref-i İslâm'la müşerref olmuşlardır. Ebeveyni ve evlâdı yani usûl ve füruu İslâm olan ashab içinden ancak Ebu Bekir'dir. Hz. Ebu Bekir'in gayrı ashabtan hiç bir kimseye bu hal nasip olmamıştır. İşte şu ahvalin cümlesi Hz. Ebu Bekir'de cemolup başkalarında cem'olmadığına nazaran bu âyet Ebu Bekir (R.A.) m halini tasvir etmiş ve onun tercüme-i hali olmuştur. Çünkü âyet nazil olduğunda; usûl ve füruu müslim olup duaya salih olan ancak Ebu Bekir âilesiydi. Arama âyetin Ebu Bekir hakkında nazil olmasından diğer müslümanlara tavsiye olmamak lâzım gelmez. Zira itiba,r; lâfzın umûmunadır, sebeb-i nüzulün hususuna değildir. Binaenaleyh ebeveyne riayet; cümle insanlar üzerine vaciptir. Bu âyette insan için mümkün olan seâdetin kâffesine işaret vardır. Çünkü insan için seâdet; üçtür : Birincisi; seâdet-i nefsiyyedir ki kalbin niam-ı İlâhiyeye şükürle meşgul bulunması olduğundan evvel emirde duâ onunla vuku bulmuştur. İkincisi ; seâdet-i bedeniyedir ki bedenin ibadetle meşgul olması olduğundan ikinci merrede duâ onunla vuku bulmuştur. Üçüncüsü; saâdet-i hariciyedir ki ehil ve evlâdın salâhı olduğundan üçüncü merrede duâ onunla vuku bulmuştur. Şükür; â'mâl-i kalb-den olup a'mâl-i kalbin a'mâl-i cevarih üzerine mukaddem olduğuna işaret için duada şükür takdim olunmuştur. A'mâl-i cevarih de harice nisbetle mukaddem olduğundan amel-i saliha muvaffak olması zürriyetin ıslâhına dua üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; insanın nefsine müteallik a'mâli Allahü Tealâ'ya ta'zîm olup zür-riyeti için salâhla duâ kullarına şefkatten ibaret olduğu cihetle Allah'a ta'zîm mukaddem olduğuna işaret için evvelki iki matlap takdim olunmuştur. İşte şu beyanattan anlaşıldığı veçhile bu âyet; insanlara duanın usulünü Öğrettiği gibi insanın kemalâta erişmesinin yollarını dahi öğretiyor. Çünkü; insanın, himmetini ibtidâ kendi nefsine sar-fetmesi lazımsa da sırf nefsine hasretmeyip himmetini evlâdına, ebeveynine, ahbabına ve sair akrabasına ta'mîm etmesi lâzım olduğuna delâlet eder. Ebeveynine duanın evlâda duâ üzerine mukaddem olduğuna dahi işaret vardır. Duanın kabulü ancak tevbe ile olup tevbesiz kabul olunmıyacağına işaret için üç vecihle duadan sonra şu duâ eden zatın tevbeai de sarahaten beyan olunmuştur. Ebu Bekir hazretlerinin pederi ^Ebu Kubafe Osman bin Amr) dır. Validesi (Ümmül Hayr) olup (Sahr) isminde bir kimsenin kızıdır. nin ilham manâsına olduğu (Ibn Abbas) hazretlerinden mervîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Bu-manâ; cümle ibadet ve taat ancak Allah'ın ianesiyle olup iâne-i İlâhiye olmayınca hiç bir şey hasıl olamıyacağma işarettir. Çünkü; Allah'ın ianesine muhtaç olmasa abdin Allah'dan iane istemesi abes olurdu. Halbuki bu ve bunun emsali bir çok âyetlerde kullarının zatından istiâne etmelerini Allahü Tealâ beyan ve ta'lîm buyurmuştur. eşüddün on sekiz yaş olduğu (İbn Abbas) hazretlerinden mervîdir. Buna nazaran demek «İnsanın ebeveyni evlâdının terbiyesini, hakk-ı hızanesini ve âdab-ı diniyyesini talim ve hukukunu muhafaza eder, on sekiz yaşına baliğ oluncaya kadar, demektir. Amma on sekiz yaşma baliğ olunca ebeveyninin terbiye ve muavenetine ihtiyacı kalmaz, kırk yaşma buluğu şanına ihtimam için zikrolunmuştur. Çünkü; insanın kırk yaşı aklının tekemmül ettiği bîr zaman olduğundan ekser enbiya kırk yaşını ikmal ettikten sonra ba'solunmuştur. Amma Hz. İsa ve Yahya (A.S.) gibi kırkından aşağı ba'solunanlar varsa da nadirdir.

Ahkaf 46:16

Vacip Tealâ şu beyan olunduğu veçhüzere Cenab-ı Hakka iltica edenlerin nail olacakları dorecâtı beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; amellerini kabul ve günahlarını affetmemizin neticesi Cennet'tir. Binaenaleyh; onlar seâdet-i ebediye ve istirahat-ı sermediyeye naillerdir. Şu halde onlar Cennet'e nail olacak mes'ud kimselerdir. İşte o va'd-i İlâhîye nail olmuşlardır. Çünkü; vaad-i İîâhi'de hilaf olmaz, elbette aynı zuhur eder.

Ahkaf 46:17

Vacip Tealâ valide ve pederine itaat ve riayet eden kimselerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyandan sonra peder ve validesine ezâ eden kimselerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor Binaenaleyh; iman etmedikçe Allah'ın aziŞbından kurtulunmaz» demekle insafa davet ederler. Vacip Tealâ ebeveyninin bu davetlerine karşı öjın vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. İşte ebeveynine ezâ eden adam böyle demekle küfrünü izhar ederek ebeveynirîe karşı küstâhâne muamelede bulunur ve nasihatlerinden asla müteessir olmaz.

Ahkaf 46:18

Vacip Tealâ bu gibi insanların duçar olacakları azabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şol asî kimse ki ebeveyni onu imana ve tarik-ı hakka davet ettiklerinde kemal-ı sefahat ve şiddet-i gafletinden ebeveynine hitaben «Öf size ki sözünüzden usandım, yeter ettiğiniz, sözü kesin. Beni âhirette kabrimden çıkacağımla mı korkutuyor ve kiyamet mi vaad ediyorsunuz? Halbuki benden evvel bir çok ümmetler geçti, onlardan hiç kabrinden çıkan yoktur. Onlar gibi gidip gclmiyeceğim. Şu halde bana ısrar edip durmayın» demekle ebeveyninin sözlerinden hoşnud olmadığını beyanla davetlerine icabetten imtina eder. Halbuki onun valide ve pederi kemal-i şefkatlerinden onun tevfikma duâ eder, imandan nasibedâr olmasını Cenab-ı Haktan isterler ve «Ey oğlumuz! Helak senin içindir. İman el. ki Cehennem azabından kurtulasın. Zira; Cenab-ı Hakkın vaad-leri haktır, hüâf olmak ihtimali yoktur. Binaenaleyh; itaat edenlere vadeliiği sevaplar ve âsîlere Resulleri vasıtasiyle beyan ettiği azaplar hop yerini bulacaktır» demekle tehdit ederler. Ebeveyninin su sa'yi üzerine o günahkâr oğullan onlara karşı serkeşlik eder «Şu sizin nasihat tariki ile söylemiş olduğunuz şeylerin cümlesi evvel geçen ümmetlerin kitaplarında halkı aldatmak için yazdıkları bir takım yalanlardır. Binaenaleyh; öyle insanları aldatmak için yazılmış şeylere ben kulak asmam. Siz boşa yoruluyorsunuz» demekle kafi cevap verir. İşte ebeveynine ezâ ile nasihat dinlemiyenlerin üzerlerine onlardan evvel geçen ins ü cinden asî ümmetler üzerine vacip olan azab-ı İlâhî ve hükm-ü sübhanî vacip olmuştur. Zira; onlar kendilerine tevdi olunan hilâfet-i İlâhiyeyi zayi ettiklerinden bütün sermayeleri bulunan Ömürlerini zayi etmiş zarar ve ziyan görücü kimselerdir. lâfzı bir sadâ ki insan o sadayı sevmediği bir şey üzerine yüzünde ekşilikle o şeyi inkâr makamında çıkarır ve yüz ekşibiği ile çıkan her lâfız bu manâyadır. Bu makamda o âsî insanın peder ve validesinin nasihatlerine hiddet ettiğinden onları tekdir makamında söylemesinden kinayedir. de bulunan lâm; tahsis içindir. Yani «Sizin nasihatiniz üzerine benden sadır olan yüz ekşiliği size srahsustur, sizden başkasına değil» demektir. Şu halde gazabının yalnız ebeveyninin hakka davetine karşı olduğunu izhar etmekten ibarettir. Bu âyetin (Ebu Bekir) hazretlerinin oğlu (Abdurrahman) hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Abdurrahman) Isiâm olmadan evvel validesi ve pederi irfana davet edip âhiretin varlığından ve iman etmezse helak olauanı-dnn bahsettiklerinde (Abdurrahman) m «Bundan evvel Kureyş'den vefat edenleri ihya edin, meseleyi onlardan tahkik edeyim» dediğini Cenab-ı Hak bu âyette hikâye buyurmuştur. Buna nazaran âyetin âhirinde beyan olunan azap (Abdurrahman) a masruf değildir. Çünkü; Abdurrahman şe-ref-i İslâm'la müşerref olmuştur. Şu halde azap iman etmeyip inat üzere vefat edenlere masruftur. Bu âyetin (Abdurrahman) hakkında nazil olduğunu beyan edenlerin rivayetleri şöyledir: Muaviye tarafından (Mervan) Medine'de vali iken Muaviye'nin vefatı üzerine oğlu Yezid'e biat olunmak üzere halka hutbe okuduğu zaman (Abdurrahman) tarafından vaki olan itiraz üzerine (Mervan) Abdurrahman'ın tutulmasını emredince Abdurrahman hemşiresi Hz. Aşie'nin hanesine girdiğinden Abdurrahman'm üzerine varamadıkları cihetle Abdurrah-man'a söğmek kabilinden bu âyetin müşarun ileyh hakkında ;nazil olduğunu beyan etmiştir. Ekser müfessirîn işbu âyetin bir şahıs hakkında olmayıp bu sıfatlarla mevsuf olan kimseler hakkında nazil olduğunu ve biııaen-\;yh; Abdurrahman hakkında nazil olmadığını iki cihetle ispat .itmişlerdir. Birincisi : âyetin âhirindeki azapla tehdid Ahdv.mıhman hakkında olmadığını ispat eder. Çünkü müşarun-üe; n şeref-i İslâm'la müşerref olmuştur. İkincisi: Mervav bu, sözü söylediğinde Hz. Aişe (R.A.j perde arkasından red ve inkâr etmiştir ve bu inkârını imaın-ı Buhâri beyan buyurmuştur. Şu halde Hz. Aişe sika'dan olup Mervan zuafadan olduğu cihetle Mu-van'ın rivayetinin hükmü voktur.

Ahkaf 46:19

Vacip Teaiâ valide ve pedere itaat edenle etımyenieriı hallerini beyandan sonra her birinin amellerinin cezalarını çeklerini icmalen beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; herkes ameli hayır ise hayır cezası, şer ise ser cezası olarak amelinin cezasını tamam alıp asla noksan veya ziyade olmadığından zulmolmaz, herkesin aldığı ceza ayniyle .amelinin cezası ve kendi istihkakı olduğu cihetle aldıkları ceza aynı ad?!ettir. Çünkü; ebeveynine itaat edenlerin sevabı tamam verilip, noksan verilmez ki zulnıolsun, itaat etmeyip ebeveynine eza edenlerin azabı günahlarına göre olup ziyade olmadığından zulmolmaz.

Ahkaf 46:20

Vacip Tealâ mutî ve âsîden her ikisinin de amellerinin cezasını görüp zulmolmıyacağmı beyandan sonra kâfirlerin Cehennem'e girdiklerinde kendilerine tekdirâmiz vaki olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor. işte kâfirlere böyle denilmekle dünyada geçirdikleri zevk u sefaları ve yiyip içtikleri nimetleri başlarına kakılır. Ehl-i Cehennem'e bu hitap ya bizzat Vacip Tealâ tarafından veyahut melekler vasıtasiyle olur ki kâfirlerin azapları müzdâd olsun. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet dünyada nimet-i İlâhi-yeyle telezzüzden men'e delâlet etmez. Çünkü âyet; kâfirler hakkındadır. Zira; kâfirler dünyada nail oldukları nimetlerin şükrünü edâ etmediklerinden bütün huzuzâtlannı aldılar, her ne ellerine geçtiyse yediler, içtiler, giyindiler, kuşandılar ve asıl imanları olmadiği için hiç bir nimetin şükrünü ifâ etmediklerinden âhirete bir şey bırakmadılar. Binaenaleyh; bu tekdirâmiz hitaba müstehak oldular. Amma mü'minler nûr-u imanla müşerref oldukları cihetle nail oldukları nimetlerin şükrünü mümkün olduğu kadar edâ ettiklerinden bütün huzuzatîarını ifna etmiş olmadılar. Zira; dünyada nimet mukabili, şükür ettikleri için âhirette nasiplerine halel gelmemiştir. Dünya nimetlerinin şükrünü edâ ettikleri cihetle âhirette nail olacakları lezzetlerine noksan tarî olmaz. Gerçi bazı kâfirler de nail oldukları nimetlere şükrederlerse de asıl imanları olmadığından vaki olan şükürleri kabul olunmaz. Çünkü; indallah makbul olan şükür, şeriatın tarifi veçhile olmamıştır. Binaenaleyh; dünyada onların şükürleri nimete mukabil şükür addolunmaz. Vacip Tealâ'nm kullarına vermiş olduğu nimetlerin her cümlesiyle şuret-i meşrûada telezzüz ve intifa etmek meşrudur, onunla telezzüz, şükrü edâ olunduğu cihetle âhiret telezzüzüne mani olmaz. Amma zühd ü takvayı ihtiyar etmek evlâdır. Zira; Resulullah dünyaca arzu buyurmuş olsaydı Cenab-ı Hak ihsan edecekken zühd ü takvayı ihtiyarla dünya nimetine iltifat etmedi. Hz. Ömer'in «İstesem benden daha iyi yiyen ve giyen bulunmaz, lâkin bütün huzuzâtımı âhirete terkettim» buyurduğu raervî-dir. İşte Ömer (R.A.) hazretlerinin bu sözü de nimetle telezzüze iktidarla beraber dünyaca fazla telezzüzü terkle zühd ü takvayı ihtiyar etmek evlâ olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ kâfirlere âhirette vaki olacak hitabın! beyan etmek üzere buyuruyor. Yani: kâfirler Cehenııeın'c girince onlara denilir ki «Ey kâfirler! Bu gün siz bir azapla cezalanırsınız ki o azap sizi zelil ve hakir kılıcı ve rüsva edicidir. Bu azaba sebep de ikidir : Birin-c i sebeb; Dünyada yer yüzünde Allah'ın kullarına kibreder, kafa tutar ve kendinize bir azavıet süsü vererek büyüklük taslardınız, kibir ve gururunuz sebebiyle iman etmediniz. Ikinci sebep; tâat'i İlâhiye1 den çıkmanızdır» denmekle kâfirlerin dünyada yapmış oldukları günahları yüzlerine vurulur. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette azabın sebebi olarak beyan olunan iki emirden birisi; amel-i kalbi, diğeri; amel-i cevarihidir. Esasen insan; iki cüz'den mürekkeptir ki ruhla ceset ve kalple kalıptır. Dünyada bu iki cüz de ıslah olursa âhirette selâmettir ve eğer bunlarda fesat olursa âhirette nedamettir. Kibir; ahval-i kalpten, ftsfc ; ahvdl-i eeva-rihten olup ahval-i kalp mertebede ahval-i cevarih üzerine mukaddem olduğuna işaret için âyette ahval-i kalp takdim olunmuştur. Binaenaleyh insan için en büyük vazife; evvelen kalbini ıslah etmektir. Çünkü; kalpte salâh olursa bütün azada salâh olacağı şüphesizdir. Zira kalbin salâhı; azanın salâhını mucibtir. Bu âyette istihbar; din-i hakkı kabulden büyilkleumek ve Resulüllah'a iman etmekten istinkaf etmektir ki arlanmak manasınadır, Fısk ; yalan, gıybet ve aharın hukukuna tecavüz etmek gibi günahlardır. Şu halde kâfirlerin fısk sebebiyle azap olunmaları a'mâl-i kalbiyeden olan imanla mükellef oldukları gibi n'mâi-i cevarih olan füru-ı â'rnalle dahi mükellef olduklarına bu '.yd delâlet eder. Çünkü fısk; füru-u amali terketmektir. Bunu ter-ketükierinden dolayı muazzep olmaları mükellef olmalarını ica-beder. /.mı mükellef olmadığı bir şeyi terkinden dolayı insan mesul ve muuzzep olmaz. Halbuki kâfirlerin iki sebeple azap olunacakları beyan olunmuştur ki birisi imanı diğeri memurat-ı sai-reyi terkle menhiya+ı işlemecidir. Hulâsa; Cehennem'de kâfirlere -Siz bu gün iki sebeple hakir ve zelil kılıcı azapla cezalanıyorsunuz. Birincisi ; kibriniz.ikincisi: fıskımzdır» denileceği bu âyetten müstefkd olan i'evaid cümlesindendir.

Ahkaf 46:21

Vacip Tealâ ehl-i Mekke'yi Cehennem'e arz olunacaklarını beyanla tehdit ettikten sonra kavm-i Âd'm hallerine Mekkelilerin ;) hallerini kıvasla dahi tehdit etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Nebiyy-i Muhterem! Kavm-i Âd'm biraderi (A.S.) Yemen'de (Mehre) denilen mahalde »Allah'ın gayrıya ibadet etmeyin. Ancak Allah'a ibadet edin. Zira ibadetinizi Allah'ın gayrıya sarfederseniz ben sizin üzerinize azametle muttasıf olan yevm-i kıyametin azabından korkarım» demekle kavmini inzar ettiği zamanı düşün; Halbuki Hûd (A.S.) dan evvel geçen ve sonra gelecek nebilerin cümlesi ümmetlerini tevhide davetle tevhid'in zıttı olan küfürden menettiler ve yevm-i kıyametin azabından kor? kuttular, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ahkaf ; kumlu mahaller manasınadır. Yahut kum yığınları ki küçük, büyük, uzunca ve eğri büğrü mahallerdir. Burada Yemende (Hadramut) civarında Umman ile Mehre arasında bulunan Âd kavminin memleketidir. Hûd (A.S.) m o mahalde kavmini tevhide davet ettiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Nüzür ; nezîrin cem'idir. Nezir; korkutucu manasınadır. Nüzür le murad; Rusül-ü Kirâmdır. Çünkü; Allah'ın resulleri ümmetlerini isyan ederlerse azap olunacaklarını beyan ile korktukları için kendilerine taraf-ı İlâhî'den nüzür unvanı verilmiştir. Bu âyetten maksat; kavm-i Âd'm hallerini beyanla Mekke ahalisini insafa davet etmektir. Çünkü; Resulüllah'ın Mekke ahalisini imana davet ettiği gibi Hûd (A.S.) da kavmini imana davet etmiş ve Ad kavmi iman etmediklerinden helak oldukları gibi Mekke kavmi de iman etmezlerse helak olacaklarını beyan etmiştir. Halbuki Ad kavmi mal, servet ve kuvvetçe esbab-ı istirahatın her cihetine malik ve dünyada refah ve seâdetleri mükemmeldi. Onlar Hûd (A.S.) in nasihatini dinlemedikleri için helak olunca onlardan daha zayıf olan kavm-i Kureyş Resullerinin nasihatini dinleyip insafla iman etmedikleri surette helak olacakları evleviy-yetle sabittir ve cümle enbiyanın halleri ümmetleriyle beraber bu minval üzere geçmiştir. Binaenaleyh; Resullerinin nasihatlerini dinleyenler felahyâb oldular, dinlemeyip temerrüd edenler hak-i helake serilip gittiler.

Ahkaf 46:22

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) "in şu nasihati'üzerine kavminin vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; «Ya Hûd! Senin sözüne inanmıyoruz. Sen bizi mabudlarımıza ibadetten döndürmek için mi geldin? Eğer sözün doğru ise vadettiğin azabı bize getir ki doğru söylediğini bilelim» demekle temerrüdlerini izhar ettiler. Çünkü; insanlar sevmedikleri sözleri daima redde çalışırlar, tâ ki kendilerine tevfîk yar olup dfelâiiini tetebbu' ederek hakkaniyetine kanaat getirinceye kadar.

Ahkaf 46:23

Vacip Tealâ Âd kavminin Hûd (A.S.) a verdikleri cevabı beyandan sonra Hûd (A.S.) m onlara vermiş olduğu cevabı] beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Hûd (A.S.) kavmine hitaben dedi ki "ben vahy-i İlâhî vasıtasiyle suret-i kat'iyede size azabın geleceğini biliyorum. Elbette siz bu itikatta devam ettikçe size bir azap gelecektir. Fakat o azabın geleceği vakti bilmek Allahü Tealâ'ya mahsustur. Onu ancak Allahü Tealâ bilir. Zira; azabın geleceği vakti bana bildirmedi ki ben kendim bilsem ve size de bildirsem ve ben ancak tebliğ etmekle irsal ve emrolunduğum ahkâmı size tebliğ ederim, onun haricinde bir şey söyleyemem velâkin sizi cahil bir kavim görüyorum ki bu kadar nasihatlerim size tesir etmiyor. Binaenaleyh; imanınızdan ümidim kesilmiştir. Şu halde helak olacaksınız, helakinize dair azap gelecektir velâkin vaktini tayin edemem» demekle kavmine cevap vermiştir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ( demek «Siz peygamberlerin niçin ba'solunduğunu bilmiyorsunuz» demektir. Çünkü; Hûd (A.S.) kavmine hitaben «Rusül-ü Kiram ahkâm-ı diniyyeyi ümmetlerine tebliğ ve onlara hakikati anlatıp imana davet etmek için ba'solunurlar. Binaenaleyh; ben de size Allah'ın emrini tebliğ ediyorum, bu cihetle vazifemi ila ettim. Enbiya-yı kiram gaibden haber vermek için ba'solunmazlar ki siz benden azabın geleceği vakti sorasımz» demekle kavmini ilzam etmiştir. Yahut «Siz cahilsiniz» demek «Siz küfrün zararını bilmediğinizden küfrüzere ısrar ettiğiniz cihetle azabın vakti yaklaştı zannederim» demektir. Yahut «Ben sizi cahil görüyorum. Zira; benden şiddetle azabın gelmesini istiyorsunuz. Aklı olan bir kimse nefsine gelecek azabın acele gelmesini istemez. Vakıa benim doğru söylediğim sizce zahir olmadı ise de yalan söylediğim dahi zahir olmamıştır. Şu halde böyle mütereddit bir vaziyette sizin azabın gelmesini istemeniz cehaletten başka bir şey değildir» demekle kavmini itham etmiştir.

Ahkaf 46:24

Vacip.Tealâ Hûd (A.S.) m tebliğ vazifesini edâ edip kavmi de sözünü dinlemeyip şirke devam ettiklerini beyandan son^- onlara nazil olan azabı ve helaklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Ad kavmi Hûd (A.S.) in davetine icabet etmeyip küfrüzere musir olunca Allahü Tealâ onların yağmurlarını habsetti vo-lâkin asla mütenebbih olmadılar, kendileri ıslâh olmadıkları cihetle azaplarının hululü zamanı gelmişti. Binaenaleyh; Hûd (A.S.) kavmi ile bir mahalde bulunduğu bir zamanda ufk-ı semadan onların vadilerine doğru, teveccüh etmiş bir siyah bulut zuhur edince yağmura susamış Âd kavmi o bulutu yağmura emmâre addederek «şu bulut ki bize bir çok yağmur yağdıracaktır» dediler. Hûd (A.S.) onların sözlerini red ile zanlarının 'yanlış olduğunu beyan etmek üzere »gördüğünüz şey bulut değildir, belki aceleten gelmesini istediğiniz azaptır ki içinde azab-ı elim dolu, bulut suretinde zuhur etmiş bir rüzgârdır» demekle imana müsareat edip vaki olan kusurlarına tevbe ile dergâh-ı ülûhiyete iltica etmelerine işaret etti. İşte şu işaret üzerine mütenebbih olup iman etmekle azaptan halâs olmaları ve seâdet-i dareyne nail olup her türlü refaha ermeleri lâzımken bilâkis mübtelâ oldukları küfrüzere inatta devam ettiler ve akibet helak oldular.

Ahkaf 46:25

Vacip Tealâ azabın zuhurunu beyandan-sonra keyfiyetimi b! yan etmek üzere buyuruyor. Yani; kavmi Âd'ı ihlâk eden rüzgârda öyle şiddet vardı ki o rüzgâr Rabbısının emriyle Âd kavminin kendilerinden ve mallarından her neye uğrarsa onu derhal ihlâk ederdi. Azap gelip de onlar sabaha dahil olunca ey Habibim! Sen onların harap olmuş evlerinden başka birşey görmezdin. Yani o vakitte bulunmuş olsaydın hallerini bu minval üzere görürdün. İşte bunların helaki gibi biz her kavm-i mücrimi ihlâkle cezalandırırız. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; Kureyş kavmini ve onlar gibi iman etmeyip temerrüd edenleri tehdit etmiştir. Ey Mekke ahalisi! Eğer siz de kavm-i Hûd gibi söz dinlemez ve küfrünüzde devam ederseniz onları ihlâk ettiğimiz gibi sizi de ihlâk ederiz. Zira her günahkâr olan kavmi tâib ve müstağfir olmadıkça ihlâk etmek adetimizdir» demek olur. Şu halde tarik-ı İlâhî'den çıkmış olup, tarik-ı hakka dahil olmayan her kavmin âkibeti helak olduğuna âyette delâlet vardır. Tefsirdi Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Âd kavminin helaki şöyledir : Âyette beyan olunduğu veçhile azapları şiddetli bir rüzgâr vasıtasiyle olmuştur. Rüzgâr gayet şiddetli olup hatta çadırları vesair eşyayı havada çekirge gibi uçururdu. Rüzgârın bu dehşetini gören Âd kavmi dışarda durabilmek imkânını göremeyince hemen hanelerine kapandılar, kapılarını, pencerelerini kapattılar. Rüzgâr ise olanca dehşetiyle hanelerine hücum etti, kapılarını söktü, onların ayakta olanlarını yerlere yatırdı üzerlerine kum yığdı, bir müddet kum yığınları altında kaldıktan sonra rüzgâr tekrar kumları süpürdü kendilerini ihlâkla canlarını Cehennemce gönderdi. Bunların helakini Cenab-ı Hakkın Kur1 an'da bize hikâye buyurması; ibret ve tenbih içindir ki onlar gibi peygamberlerinin sözüne inanmıyan kavmin âkibeti helak olduğunu bildirmekle insafa davet etmektir. Rüzgâr esip azap gelmeye başlayınca Hûd (A.S.) yanında bulunan mü'minlerle beraber bir daire çevirdi. Rüzgâr onlara gayet latîf olarak dokunur. Bir tarafda âsîleri ihlâk eden rüzgâr aynı mahalde Rablarına itaat ve resullerine iman edenlere serin serin eser bad-ı sabâ gibi ferah ve sürür bahşederdi. İşte aynı rüzgârın bir tarafta sebeb-i helak olup diğer tarafta sebeb-i hayat ve sürür olması Hûd (A.S.) için büyük bir mucize olduğu gibi Allahü Tea-lâ'nın fâil-i muhtar olmasına da büyük bir delildir. Çünkü; tabiat vasıtasiyle olsaydı rüzgâr tabiatını her yerde bir seviyede icra eder asla fark olmamak lâzım gelirdi. Zira; tabiat değişmez herkes hakkında hükmünü icra eder. Resulüllah'ın havada bir bulut görünce levninin tağayyür ettiği görülmesi üzerine ashabı tarafından sebebi sual olunduğunda »Şu bulutun kavm-i Hûd'a nazil olan azap gibi bir azap bulutu olmasından korkarım" buyurduğu Hz. Aişe (R.Aj'dan mervîdir. Şu halde insanlar için her zaman Cenab-ı Hakkın himayesine iltica etmek lâzım olduğa gibi bilhassa havada bir bulut gördüğünde Cenab-ı Hakka iltica ve istiaze etmek lâzım olduğuna bu hadis-i şerifte işaret vardır ve bu istiazenin lüzumuna da bir çok vukuat şahittir. Meselâ bazı zamanda semada zuhur1 eden buluttan nafî yağmurlar beklenirken şiddetli bir âfet ve dolu yağar, bağları, bahçeleri vesair hasılatı mahvettiği gibi saika isabetiyle de bazı insan ve hayvanları ihlâk ettiği görülür. Binaenaleyh; insan her türlü âfete maruz olduğu cihetle Cenab-ı Hakka ilticadan hali kalmaması lâzımdır. Bu âyette iki kıraat vardır: Hitab olarak kıraat olunduğuna nazaran hitab Resulüllah'adır. Gaib suretiyle kıraat olunduğuna nazaran manâ-yı nazım ; … demektir.

Ahkaf 46:26

Vacip Tealâ kavm-i Âd'm helakini beyandan sonra^ kuvvet ve kudretlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey ehl-i Mekke! Zat-ı ülûhiyetime yemin ederini kavmine bir takım kuvvet ve kudret verdim ki o kuvveti size vermedim. Biz onlar için kulak halkettik ki işitsinler, kabul etsinler, gözler halkettik ki hakkı görsünler kabul etsinler, ellerinde bulunan nimetleri görsünler şükretsinler, kalpler halkettik ki marifet-i İlâhiyeye sarfla hakikate vakıf olsunlar velâkin onlar şu saydığımız uzuvlarını mahall-i lâyıkına ve menfeatlerine sarfetmediler, belki şehevât-ı nefsaniye, heva ve heveslerine sarfla zayi ettiklerinden istifade edemediler. Halleri böyle olunca kulakları, gözleri ve kalpleri hiç bir şeyde ihtiyaçtan kurtarıp azab-ı İlâhî'yi onlardan defedemedi. Binaenaleyh; bu nimetlerden her cihetle istifade mümkün iken mahalline sarl'edemedikleri cihetle her türlü menfeatten mahrum kalmışlar ve onlar için bir faydayı müfîd olmamıştır. Çünkü kalpten maksat; marifete sarfla cehilden kurtulmaktır. Gözden maksat; bu âlem-i mükevvenâta bakıp her bir zerresinden ibret almak ve kendine verilen nimeti görüp şükretmektir. Kulaktan maksat; Hakkı işitip dinlemek ve kabul etmektir. Ad kavmi ise bunlardan hiç birini mahalline sarfetmedikleri cihetle istifade edememişler, âkibet helak olmuşlardır. Şu halde ey Mekke ahalisi! Onlara verdiğimiz uzuvları size de verdik. Bunları mahalline sarfe-derseniz intifamız muhakkaktır, bu vesileyle dünyada helûkten ve âhirette azaptan kurtulursunuz, eğer onlar gibi mahalline sarfet-miyerek zayî ederseniz bu uzuvlarınız sizi helakten kurtaramaz. Binaenaleyh; siz de helak olursunuz. Zira onların mallan sizden çok, ömürleri sizden uzun, bedenleri ve cisimleri sizden kuvvetli ve yüksekti. Köşkler, saraylar, muhkem kaleler, uzun bağlar ve bahçeler onlarda mevcuttu. Sizde ise şu saydığımız nimetlerden hiç birisinde onlar kadar kuvvet yoktur. Onlar o kadar kuvvete malik oldukları halde helak olunca sizin helak olacağınız evleviy-yetle sabittir. Şu manâ lâfzmdaki kelimesinin nafiye olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile lâfzının şartiye olmak ihtimaline göre -manâ-yı nazım : | Ey Mekke ahalisi! Âd kavmine bir takım şeylerde kuvvet ve kudret verdik. Eğer o şeylerde size de onlar gibi kuvvet vermiş olsak siz onlardan daha ziyade tuğyan eder asla hiç bir şeye boyun eğmezdiniz} de-, inektir. Hûd (A.S.) in kavmini bu kadar kuvvetleri helakten kurtaramadı. Zira onlar; iki cihetle helake müstehak olmuşlardı :;J Birincisi; vahdaniyet-i İlâhiye'ye delâlet eden âyetleri inkâr edip şirküzere ısrar etmeleridir, İkincisi; o âyeti teb-§ lig için kendilerine gelen Peygamberlerini ve o peygamberin getirdiği ahkâmı istihza etmeleridir. Çünkü; onlar Allah'ın âyetlerini i inkâr ettikleri gibi bir takım ahkâm-ı şer'iyyeyi istihza ettiklerin-3 den istihzalarının vebali kendilerini ihata etti ve hiç birisi kurtul-1 maksızm hepsi helak olup gittiler. İstihzanın manâsı ;İ Bir şeyi hafif ve hor görmekle eğlenmek ve onunla vakit geçirmektir, İşte Hûd"(A.S.) m kavmi de iman etmedikleri surette ken4j dilerine gelecek azabı Hz. Hûd'un beyan etmesi üzerine o gelecekj azabı istihza ettiler ve «Haydi söylediğin doğruysa gelecek azabı?, getir görelim» diyerek eğlenmişlerdî. Binaenaleyh; istihza ettikleri azap kendilerini ihata etmekle helak olmuşlardır. O halde hak-j ka ihanet ve istihzaya cür'et edenin istihza ettiği şeyle muzmahil; olacağına âyette delâlet vardır ve bu da her zaman görülmekte ve;j vukuatla sabit olmaktadır.

Ahkaf 46:27

Vacip Tealâ Âd kavminin helakini beyandan sonra Mekfc lisine nasihat ve onları tehdit etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Mekke ahalisi! Âd, Semûd ve Lût kavimlerinin etra-t fmızda bulunan karyelerini ihlâk ettik. Şu halde siz bunların ha| rabe ve eserlerinden ibret almalısınız. Onlar hakkı istihza, küfril irtikab ve Resullerine ezâ gibi günahlardan vazgeçsinler için onlara âyetlerimizi defâatle beyan ettik. Onlarsa bu âyetlerde istifade etmediler. Çünkü; irtikâb ettikleri cinayetlerinden rücû eylemediler. Binaenaleyh; helak oldular. Fahri Kâzi ve Hâzin'in beyanları veçhile karyeler le murad; geçmiş ümmetlerin karyeleridir. Salih ve Lût (A.S.) in kavminin karyeleri Şam cihetinde, Âd kavminin karyesi Yemen cihetinde olduğundan her cümlesi Mekke'nin etrafındadır. Mekke ahalisi yazın Şam ve kışın Yemen cihetlerine seyr ü seferlerinde bu karyelerin harabelerini gördükleri cihetle Cenab-ı Hak onları bu karyelerle tehdit buyurmuştur. Yani «O karyeler sekenesi nasıl ki küfürlerinde devamları sebebiyle helak oldularsa siz de küfrünüzde ısrar ederseniz helakiniz muhakkak» demektir. tasriftendir. Tasrif; bir şeyi bir halden diğer hale döndürmek ve tebdil etmektir. Şu halde âyetin manâsı: … demektir. Her zaman Cenab-ı Hak her millete türlü alâmetler göstermek ve musibetlere mübtelâ kılmak suretiyle insafa davet eyler, günahlarından vazgeçerek dergâh-ı ehadiyete rücû etmeleri lâzım olduğuna tenbih eder. Binaenaleyh; mütenebbih olan tâib ve rnüs-tağfir olçare-i necatını bulur, mütenebbih olmayan günahında ısrar edet akibet helak olur.

Ahkaf 46:28

Vacip Tealâ Mekke etrafında bulunan karyeleri ihlâk ettiğini beyandan sonra mabud ittihaz ettikleri putların onlara asla yardımcıları olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; o helak olan kâfirlere, Allah'a takarrub için Allah'ın gayrı olarak mabut ittihaz ettikleri putları, onların ibadet ettiklerine göre helak zamanı keşke onlara yardım etmiş olsalardı. Azaptan kurtarmak için yardım şöyle dursun bilâkis yardım zamanı onlardan kayboldular. Çünkü; onlardan yardım ümit eylemek ve. Allahü Tealâ'ya takarruba vesile ittihaz etmek onların iftira ve yalanlarıdır. Kâfirlerin putlara ibadetleri aynı iftiradır. Çünkü; putlarda mabud olmağa salâhiyet olmadığı gibi onların ibadet ettiklerine göre helak olacakları zaman helakten kurtarmak için bari yardım edebilseler de ibadetlerinin menfeatini görselerdi, o da olamaz. Zira; yardım zamanı görmezler kaybolurlar. Onları mabud ittihaz etmek yalan ve Allah'ın şeriki olduklarını itikat etmek ise iftiradır. kurbân; Allahü Tealâ'ya yakınlığa vesile ittihaz olunan şeydir. Kâfirlerin putlara ibadetleri ind-i İlâhî'de şefeat edeceklerini itikad ettiklerindendir. Bunun için putlara kurbân denilmiştir. Hulâsa; kâfirlerin putları kendilerine yardım edemedikleri gibi yardım zamanı kaybolup hiç bir fayda göremiyecekleri ve putları mabut ittihaz etmeleri ifk ü iftiradan ibaret olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahkaf 46:29

Vacip Tealâ insanların mü'min ve kâfir olanlarına müteallik bazı ahkâmını beyandan sonra cinnîlere müteallik bazı ahkâmını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sana inad edip iman etmiyenlere zikret -ol zamanı ki o zamanda Biz Azîmüşşân senin şanını teyîd etmek üzere cinden bir bölük kimseleri senin bulunduğun mahalle gönderdik. Onlar da Kur'an'ı işitir oldukları halde senin huzuruna geldiler hazır oldular. Vakta ki Kur'an'ı okuyup bitirince onlar kendi kavimlerini inzâr edici oldukları halde döndüler gittiler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Ebu Talib) in vefatından sonra Resulüllah (S.A.) Efendimiz Mekke'lüerin hallerinden me'yûs olmasına binaen (Taif) e gitti. (Benî Sakîf) in eşrafından üç birader birlikte oldukları halde Resulüllah onlara misafir oldu ve hane sahiplerini imana davet etti. Bu davet üzerine onlar Resulüllah11 misafirliğe kabulden imtina edince Resulüllah Mekke'ye avdet ederken (Batn-ı Nahle) denilen bir mahalle £eldi orada kaldı, istirahat buyurdu. Gecenin yarısında teheccüd namazına kalkıp Kur'an okurken (Nusaybin) cinlerinden Yemen'e gitmek üzere yola çıkmış olan eşraf-ı cinden bir bölük kimselerin yollarını Cenab-ı Hak Resûl'ünün bulunduğu vadiye döndürdü. Onlar huzur-u risalete gelip Cenab-ı Risaletmeâb Efendimiz'i Kur'an kıraat eder görünce Kur'an'm fesahat ve belagatı onları hayrette bıraktığı cihetle yekdiğerine «Sükût edin, dinliyelim» dediler ve dinlediler. Vakta ki Kur'an'm kıraati bitince Kur'an'm kelâmullah olduğunu bildiler ve Resulüllah'a iman ettiler, taraf-ı risaletten kendi kavimlerini inzara memur olarak memleketlerine döndüler. Vacip Tealâ Tâifte Resûi'ünü insanların me'yûs etmesine kar-J şı (Vadi-i Nahil) de cinleri gönderip iman ettirmekle mesrur et-'İ mistir. Zira; her darlığın bir bolluğu ve her kederin akibinde bir ferahın vücudu dünyanın levazımındandır. on kişiden aşağı ve üç kişiden yukarı bir cemaate^ denir. Vadi-i Nahle gelen kimselerin yedi veya dokuz oldukları ibn?' Abbas hazretlerinden mervidir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu cinler taife-i cinnin semadan tardolunmalannm sebebini aramaya memur olarak memleketlerinden çıkmışlardı. Vadi-i Nahle gelip Resulüllah'ı teheccüd na4; mazında Kur'an okur bulunca tardolunmalarımn sebebini Kur'an'4; m nazil olması ve Resulüllah'm ba'solunması olduğunu biMiler; Binaenaleyh; Kur'an'ı dinlediler ve iman ettiler. Taraf-ı risaletten kavimlerini inzara memur olarak memleketlerine döndüler ve' kendi kavimlerini din-i îslâm'a davete başlamakla ashab-ı Resulüllah sırasına girdiler. Hulâsa; cinden bir taifeyi Cenab-ı Hakkın Resûl'ünün huzurum na gönderdiği ve onlar da huzur-u risalette Kur'an'ı dinleyip kabul-ile kendi kavimlerine ahkâm-ı Kur'aniye'yi tebliğe memur olduklan halde memleketlerine döndükleri bu âyetten müstefad olan fef vaid cümlesindendir.

Ahkaf 46:30

Vacip Tealâ cinnilerin Resulü!lah'tan Kur'an'ı işitip kendi ka| hilelerine döndüklerini beyandan sonra cinnilerin kendi kadimle** rini imana davetlerinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde o kitaba iman etmek lâzımdır. Çünkü; tarik-ı necattır» demekle kendi kabilelerine tebligatta bulundular. Bazı rivayete nazaran (Vadi-i Nahil) de Resulüllah'a mülakatla müşerref olan cinnîler Yahudi olduklarından Hz. Musa'yı zikretmişlerdir. Çünkü; insanlarda her millet mevcut olduğu gibi cinnilerde dahi İslâm, Nasarâ, Yahudi, Mecusî ve putperest gibi her nevi millet mevcuttur. Binaenaleyh; Resulullah'la müsahabet eden cinnîlerin yahudi olmaları garîb bir şey değildir. Kur'an'm kendinden evvel geçen kitapları tasdiki onların beyan ettiği ahkâm-ı esâsiyeyi beyan etmesidir. Çünkü kütüb-ü sabıka; insanları tevhid'e davet ve enbiya-yx sabıkayı tasdik, âhireti ve kıyametin vukuunu beyan ettiği gibi Kur'an da bunların cümlesini beyan etmiş ve tarik-ı necaü göstermiştir. «Kur'an hakka davet eder» demek «Akâid-i hakka davet eder» demektir. Sîtat-ı Müstakim ile murad; Ahkâm-ı şer'iyye-i fer'iyyedir. Şu halde Kur'an; insanın seâdetini kâfil olan itikadiyât ve ameliyatı yani her iki ciheti de cami olduğunu cinnîler itiraf ederek kendi kavimlerine tebliğde bulunmuşlardır.

Ahkaf 46:31

Vacip Tealâ cinnîlerin kendi kavimlerini imana davete başla* dıklarını beyandan sonra nasihatlerinin bakiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Resulüîlah'dan Kur'an'ı işitip memleketlerine avdet eden cinnîler Kur'an'ı kendi kavimlerine sena ettikten sonra kabilelerini imana davet etmek üzere dediler ki «Ey bizim kavmimiz! Allah'ın kullarını din-i hakka davet için gönderdiği davetçinin davetine icabet ve kendine iman edin ki Allahü Tealâ sizin günahlarınızı mağfiret etmekle kâfirlere hazırlanmış olan acıtıcı azaptan sizi kurtarsın. Şu halde davete icabet etmiyerek iman etmezseniz azaptan kurtulamazsınız» demekle nasihate başladılar. İman; icabet olunacak şeylerin ehemmiyetlisi, şanlı ve şereflisi olduğu cihetle davete icabette dahil olduğu halde davete icabetle emirden sonra imanla tekrar emrolunmuştur ki şerefine işaret olsun. Çünkü icabetle emir; ahkâm-ı İlâhiye'nin kâffesine şamil olduğu gibi imana dahi şamildir. Binaenaleyh; imanın ayrıca bir daha zikrolunması şanına ihtimam ve şerefini ilân içindir. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette daî ile murad; Resulullah'dır. Zira; Resulullah taraf-ı Ilâhî'den kullarını § tarik-ı hakka davet için memur edilmiştir. Resulullah tarafından! ümmetini hakka davet için gönderilen kimseler velevse cinnî olâj onlara da daî denilebilirse de Resulullah tarafından gönderilen el-| çiler ikinci derecede daîdirler. Binaenaleyh; Kur'an'da daî unvanı Resulüllah'a mahsustur. Bu âyet; Resulüllah'ın cinne de Peygam-J ber olduğuna delâlet eder, Resulüllah'aan ev w; ins ü cinne meb'us| bir peygamber gönderilmediği müfessirinin cüuıi.. i beyanatındandır. Amma cinne mahsus olarak kendilerine kerr'i cinslerinden peygamber olmasına mani yoktur. Şu halde insle cin ahkâmda mü-* savi oldukları gibi sevapta ve nimet-i İlâhiye'ye nail olmakta dahi farkları yoktur. Çünkü; insanlar nasıl mükellef ise cinniler de aynı teklifle mükelleftirler. Binaenaleyh; cinden mümin olup Resulüllah'ın davetine icabet edenler mümin olan insanlar gibi Cennet'te ve iman etmiyenler Cehennemdedirler ve İbn Abbas hazretlerinin! rivayeti de bunu teyid etmektedir. Çünkü; ahkamı kabulde ve bitj dinle tedeyyünde insle cinnin farkı olmayınca o dinle amelin ne-j ticesi olan seâdete nail olmakta dahi farkı olmayıp mü£?.vî olma lan lâzımdır, fukaha-yı izamdan (İbn Malik) in ve (İbn Ebi L lâ) nın mezhepleri de budur ve diğer nusus-u celile de bu manâyi te'yid etmektedir. Bu âyette lâfzında bulunan min lâfzı ba'z manâsına delâlet eder. Binaenaleyh; Allah'ın emrine "icabet etmek icab eden kimsenin günahlarından bazılarının mağfiret olunacağına sebep olduğuna işaret için ha'za delâlet eden miri lâfzı varid olmuştur. Çünkü Allah'ın davetine icabet; günahlardan hukukul-laha müteallik olanların mağfiret olunmasına sebep olur. Amma hukuk-u ibâdda hak sahibiyle helâllaşmak lâzım olduğundan yalnız emr-i İlâhîye icabetle hakk-ı abd sakıt olmaz. Binaenaleyh; bazı günahın affolunup hepsinin affolunmıyacağmı beyanla hukuk-u ibâda ait olan günahların hak sahibiyle istihlale muhtaç olduğuna işaret olunmuştur.

Ahkaf 46:32

Vacip Tealâ cinnilerin sözlerinin bakiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Allah'ın intikamından ve bir mahalden diğer mahalle firar etmekle Allah'ın gazabından kurtulamaz. Zira; aktâr-ı âlemin her yeri ve her zerresi Allah'ın kabza-i kudreti tahtında ve ilm-i tamla malûmudur. Şu halde günah sahibi olan kimse firar etmek ve bir tarafa saklanmak suretiyle kahr-ı ilâhî'den kurtulamayınca Allahü Tealâ ondan intikamını alır. Çünkü; Allah'a düşman olan kimsenin sadık bir dostu olamaz ve olsa da fayda vermez. Zira; tarik-i hakta a hariçtirler. yer yüzünün cemr cihetine şamildir. İnsle cinnin n^skenleri yer yüzü olduğu için «Yer yüzünde aciz kılamazlar» denilmiştir. Yoksa yerde ve gökte hiç bir mahalde Allahü Tealâ'yı kiaı.se aciz kılamaz. lâfzmdaki fî lâfzı zarfa delâlet ettiği cihetle mübaleğa vardır. Yani «davete icabet etmiyen kimse ister arzın yüzünde olsun ister içine girsin, herhangi cihetinde olursa olsun kudretullah'a karşı gelemez» demektir. Hulâsa; davet-i İlâhiye'ye icabet etmeyen kimsenin Allah'ın intikamından kurtulamıyacağı ve Allah'ın gayrı azaptan kurtarır bir dostu olamıyacağı ve davete icabet etmediğinden dolayı tarik-ı haktan hariç dalâlet içinde olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ahkaf 46:33

Vacip Tealâ vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri, nübüvveti, nübüvvette kâfirlerin şüphelerini, şüphelerinin reddini, kâfirlerin iman etmemeleri; dünyaya rağbetlerinden ileri geldiğini, onların hallerini Ad kavminin hallerine kıyasla helak olacaklarını. Resulüllah'ın inse meb'us olduğu gibi cinne dahi meb'us olduğunu bu sûrenin evvelinden buraya kadar beyandan sonra âhirete müteallik mesaili beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; o kâfirler Allah'ın kudretinde şek ve ma'dumu iade etmekte tereddüt, emvatın ihyasında tevehhüm ederler de bu kadar cesametiyle gökleri ve yeri haîkeden ve onların halkında yorulmayan Allahü Tealâ'nm kudretini ve ölmüşleri ihya etmeye kaadir olduğunu bilmezler mi? Şu görülen âlem-i mükevvenâtı halketme-ye kaadir olunca bu zayıf insanın cismini ibtidâen halkcçi gibi yet, rey ve tedbir sahibidir ve cümlesi ümmetlerinden gunâ gün eziyyetler gördüler ve sabrettiler ve metanet gösterdiler. Binaenaleyh ülül azm ile rnurad; cemi enbiyadır» dediler. Bazıları »ülül azm ile murad; Nuh, Hud, Salih, Lût, Şuayb ve Musa (A.S.) lavdır veyahut Nuh, İbrahim, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyub (A.S.) hardır. Zira; bunların her birerlerinin hususi ve mühim meselelerde sabır ve sebatları Kur'an'ın bir çok âyetlerinde beyan olunmuştur» dediler. Bazıları da »Ülül azm ile murad; sahib-i şeriat olan Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve bizim Nebimiz Aleyhimüsselâmdır. Zira; şeriat sahiplerinin emr-i tebliğde sa'y ve gayret ve ced ve içtihadları yekdiğerlerinden ziyade olduğundan sabırları ve azimetleri elbette ziyade olur. Çünkü; şeriati tesis etmek ve erkânını kararlaştırmak ve hariçten hücum edenlerin ta'nlanm red eylemek ve düşmanların adavetlerine mukavemet etmek elbette çok sabır ve sebata muhtaçtır» dediler.

Ahkaf 46:34

Vacip Tealâ vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri, nübüvveti, nübüvvette kâfirlerin şüphelerini, şüphelerinin reddini, kâfirlerin iman etmemeleri; dünyaya rağbetlerinden ileri geldiğini, onların hallerini Ad kavminin hallerine kıyasla helak olacaklarını. Resulüllah'ın inse meb'us olduğu gibi cinne dahi meb'us olduğunu bu sûrenin evvelinden buraya kadar beyandan sonra âhirete müteallik mesaili beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; o kâfirler Allah'ın kudretinde şek ve ma'dumu iade etmekte tereddüt, emvatın ihyasında tevehhüm ederler de bu kadar cesametiyle gökleri ve yeri haîkeden ve onların halkında yorulmayan Allahü Tealâ'nm kudretini ve ölmüşleri ihya etmeye kaadir olduğunu bilmezler mi? Şu görülen âlem-i mükevvenâtı halketme-ye kaadir olunca bu zayıf insanın cismini ibtidâen halkcçi gibi yet, rey ve tedbir sahibidir ve cümlesi ümmetlerinden gunâ gün eziyyetler gördüler ve sabrettiler ve metanet gösterdiler. Binaenaleyh ülül azm ile rnurad; cemi enbiyadır» dediler. Bazıları »ülül azm ile murad; Nuh, Hud, Salih, Lût, Şuayb ve Musa (A.S.) lavdır veyahut Nuh, İbrahim, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyub (A.S.) hardır. Zira; bunların her birerlerinin hususi ve mühim meselelerde sabır ve sebatları Kur'an'ın bir çok âyetlerinde beyan olunmuştur» dediler. Bazıları da »Ülül azm ile murad; sahib-i şeriat olan Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve bizim Nebimiz Aleyhimüsselâmdır. Zira; şeriat sahiplerinin emr-i tebliğde sa'y ve gayret ve ced ve içtihadları yekdiğerlerinden ziyade olduğundan sabırları ve azimetleri elbette ziyade olur. Çünkü; şeriati tesis etmek ve erkânını kararlaştırmak ve hariçten hücum edenlerin ta'nlanm red eylemek ve düşmanların adavetlerine mukavemet etmek elbette çok sabır ve sebata muhtaçtır» dediler.

Ahkaf 46:35

yahut … demektir. Zira azabın nüzulüne sebep; fısk ve fücurdur. Binaenaleyh; fıskla meşgul olan kavim her^zaman gazaba müstehak olur.

Muhammed 47:1

Mekke-i Mükerreme'de veyahut Medine-i Münevvere'de n\ olduğunda rivayet muhteliftir. Otuz sekiz veya otuz dokuz âj havidir. Yani; kendileri kâfir olmakla beraber zuafâ-yı nâsdan din-i İslâm'a dahil olacakları men edenlerin amellerini ve men'e dair olan çalışmalarını Allahü Tealâ mahvü heba etti ki imana dahil olacakları duhûlden men'e dair olan sa'yleri semeresiz kaldı ve bütün emekleri boşa gitti. Yani fasık olan kavim ifâmı taam, komşu hukukuna riayet gibi a'mâl-i salihasmın faydasını göremez. Ve ameli onu helakten kurtaramaz. Zira; kâfirdir. Kâfirin ameli ise se-meredâr olmadığından faydasını göremez. Çünkü amelin kabul olunup faydası görülmesi imana mütevakkıf olduğundan imanı olmayan kimsenin a'mâl-i salihası kabul olunmaz ki ameli sebebiyle helakten kurtulsun. Elbette kurtulamaz. Zira küfürle beraber nâsı imana duhûlden menetmek; amâi-i saliha ile istifadeye manidir. Bu âyet; bundan evvelki sûrenin âhirinde helakleri beyan olunan kavmin tarifi mesabesindedir. Keenne bir, sail tarafından «Bir kimse her ne kadar fasık olsa bile Ömrü içinde it'âm-ı taam, sıla-ı rahim ve ebnâ-yi cinsine muavenet gibi amâl-ı saunada bulunursa bu güzel amelinin cezasını da görecektir. Çünkü; zerre kadar hayır işliyen bir kimse o hayır amelinin mükâfatını göreceği diğer âyetlerle sabittir. Şu halde bir kimsenin fâsık olmasından elbette helak olması lâzım gelmez» diye vaki olan suale cevab olarak bu âyet-i celile varid olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette kâfirler le murad; Bedir vakasında Kureyş askerinin masrafını vermeyi teah-hüd eden (Ebu Cehil), (Haris) ve (Utbe) gibi rüesâ-yı Kureyş'tir, Çünkü; onlar kendileri kâfir oldukları halde sair ahaliyi imana duhûlden meneder ve hiç bir kimsenin mü'min olduğuna razı olmazlardı, Kureyg'in iman etmeyenleri hep bu ahlâkta olduklarından âyetin hükmünde cümlesi dahildir. Yahut ehl-i Kitabın küfrü-zere ısrar edenleridir. Çünkü; onlar da Kureyşliler gibi kendileri kâfir olup sair halkı da dini İslâm'a dahil olmaktan menederlerdi. Lâkin amelleri semeresiz kalmıştır, Lâfz-ı âyetin umumuna nazaran hangi milletten olursa olsun kâfir olduğu halde naşı hayırdan menetmeye çalışan kimselerin cümlesi bu âyetin hükmünde dahil ve amelleri zayi'dir. Zira; bu gün imandan menettikleri kimseleri yarm hâlis bir mü'min olarak görürler ve emekleri boğa gittiğini bilirler. Kâfirler kendi nefislerini imana duhûlden menettikleri gibi başkalarını da menettikleri cihetle men'de kendileri de dahildirler. Çünkü nefislerini din-i İslâm'a duhûlden, akıllarını hakka ittiba'-dan ve başkalarım imandan menetmişlerdir. Allah'ın sebili yle murad; iman, Resulüllah'a ittiba ve din-i İslâmdır ki kâfirler imana ve dini İslâm'a duhûl ile Resulüllah'a ittibadan naşı menederlerdi. Yahut Sebilillah ile murad; Mekke'de Resulüllah'a ashabına ve henüz iman etmemiş olan akraba-yı Resulüllah'a infak etmek ve onlarla ünsiyet ve ihtilât etmektir. Çünkü; Mekke'de henüz İslâmiyet kuvvet bulmadığı zamanda müşrikler Resulüllah ve etbama ve Resulüllah'a muavenet eden Hâşimî'lere erzak vermemek ve ihtilât etmemek üzere ahdettiler, üç sene Mekke'nin bir mahallesinde Resulüllah ve etbaı mahsur kaldılar İşte o zaman Resulülîah'a ve et-baına infak edecekleri kimseleri Kureyş'in büyükleri menetmişler-di. Şu halde SebiI-i İlâhi ile murad; o zamanda Resulüllah'a ve etbaına infak etmektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. ibtâl etti demektir. A'mâlin ibtâlinde üç ihtimal vardır : Birincisi; küfür, hasenatın kâffesini mahvettiğinden kâfirler her ne kadar sevab islemiş olsalar, sevab küfriçinde muzmahil ve mağlûb olduğu cihetle amellerinin faydasını görmezler demektir. İkincisi; kâfirlerin amellerini ibtâl etti, demek amellerini yok etti dernektir. Çünkü amelin kabulünün şartı; iman olduğundan iman olmayınca amel asla kabul olunmaz. Binaenaleyh; har ne kadar amelleri çok olsa dahi yoktur. Zira; kabul olunmadı. Amma mü'minlerin amelleri sabit olup zayi' olmaması; imanları sebebiyle amellerinin kabul olunup amel defterlerinde yazılı olmasıdır, yoksa hakikatte ameli sabit manâsına değildir. Zira a'mâl; a'râz kabilinden olduğu cihetle nefs-i a'mâl bakî ve sabit olamaz, lâkin ind-i İlâhîde kabul olunup faydasını göreceği cihetle hükmen baki demektir. Üçüncüsü; kâfir her ne kadar bir çok hayrat işlerse de Allahü Tealâ'nın rızası için olmadığından hayrat olamaz. Binaenaleyh; emeği boşa gider asla faydasını göremez. Çünkü; amelde Allah'ın rızası kasdolunmazsa amelin a^lâ faydası olmaz. Bu makamda amalin ibtali; bir kimsenin kendi kâfir olmakla beraber kendisini ve başkalarını İslâm'a duhûlden menetmesine ta'lîk olunduğundan «kâfirlerin aşağı tabakası gibi kendi kâfir ise de başkalarını din-i İslâm'a duhûlden menetmeye iktidarları olmadığı cihetle onların amelleri batıl olmamak lâzım gelir» diyerek varid olan suale «Her kâfir muktedir olabildiği kadar dîn-i İslâm'a duhulden men'e çalışır hiç olmazsa kendi nefsini menetmekten de hali kalmaz. Binaenaleyh; kâfir olan kimse gerek dini İslâm'a duhulden başkalarını menetsin, gerek menetmesin sevab suretinde işledikleri amelleri zayi olup faydasını görmiyecekleri bu âyetle sabittir" diye cevap verilir. Yahut Beyzâvî'nin beyanına nazaran kâfirlerin ibtal olunan amelleri yle murad; Resulüllah'a yaptıkları hileleri, mekirleri, gadirleri, katletmek veyahut zar arlandırmak için vaki olan tedbir ve tertibleriâir. Çünkü; kâfirler Resulüllah'm mazarratına ne kadar tedbir ve desiseler yapmışlarsa da hep semeresiz kaldı. Alla nü Tealâ onların cümlesini ibtal etmekle Resulüne muavenet ve muharebelerde nusret vermesiyle kâfirlerin bütün amelleri zayi' oldu, emekleri boşa gitti ve hileleri daima kendi aleyhlerine döndü. Binaenaleyh; kendi amellerinin zararlarını kendileri gördü ve dini İslâm'ı cümle edyân üzere galib kılmakla kâfirlerin dinlerini ibtal etti ve kendilerini hakir ve zelil kıldı.

Muhammed 47:2

Vacip Tealâ kâfirlerin amellerinin batıl olduğunu beyandan sonra mü'minierin halleri ve amelleri sabit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar şol kimseler ki Allah'a ve Rasûlüne ihlâs üzere iman edip imanlarının muktezası olan a'mâl-i salihayı da işlediler ve Muhammed (A.S.) üzerine Rabları tarafından hak olduğu halde inzal olunan Kur'an'a iman ve mucibiyle amel ettiler. Cenab-ı Hak onların imanları sebebiyle günahlarını affeder, amel-i salihleri sebebiyle dünya ve âhirete müteallik umurlarını, hallerini ve bilhassa kalplerini ıslâh eder. Bu âyet; cümle ehl-i imanın imanları ve amelleri sebebiyle nail olacakları mükâfatı beyan etmiştir. Gerçi bazıları mü'minlerle muradın «muhacirin, ensar ve ehl-i Kitabın müminleridir)) demişlerse de lâfzın umûmunu tahsiste bir fayda olmadığı gibi tahsise de hacet yoktur. Şu kadar ki günahın keffâret ve ahvalin ıslâh olunması imana ve amel-i şaline ta'lîk edilmiş ve iman olmayınca hiç bir amelin faydası olmayacağı beyan olunmuştur. Hâzin'in beyanı veçhile Resulüllah'ın taraf-ı İlâhî'den getirdiği ahkâmın cümlesine iman etmek vacip olduğu halde Kur'an'a imanın bu âyette ayrıca zikrolunması; Kur'an'a iman etmedikçe Kur'an'in gayrıya imanın kabul olunmıyacağına ve Kur'an'a imanın; iman edilmesi lâzım olan şeylerin cümlesine imanı mutazam-mın olduğuna işaret içindir. cümlesi arada Kur'an'a imanı te'kid için varid olmuştur. Çünkü Kur'an'm Rab'ları tarafından hak olarak gönderilmiş bir kitab olduğunu beyan etmek; Kur'an'a imanın vacip olduğunu bir kat daha te'kîd etmektir. Yahut hak ile murad; Muhammed (A.S.) in dinidir ki din-i İslâm'dır. Zira; din-i Muhammedi cemi edyanı nâsih olduğundan hak ve sabittir, ilâ yevmil kıyam bakidir. Şu halde cümlesi din-i İslâm'a dahil olmak vacip olduğunu beyan için gelmiş bir cümledir. Seyyiatı kef-faretin manâsı; o seyyiât üzerine terettüb eden cezadan vazgeçmektir. Şu halde mü'minierin imanları sebebiyle iman etmeden evvel kendilerinden sadır olan bilcümle günahlarının cezasını affa imanları sebep olur. Çünkü iman; bir tevbe makammdadır. Binaenaleyh bir kâfirin iman etmesi; sabunla kirin ve necasetin izâle olunduğu gibi iman da insanın ruhunda ve kalbinde olan fena şeyleri izâle eder. demek «a'mâl-i salihaya devamları sebebiyle Cenab-ı Hak tevfîk verir, hallerini ıslâh eder ve düşmanları üzerine zafer verir. Binaenaleyh; a'mâl-i saliha olmazsa dinî ve dünyevî işlerine lâyıkı ile muvaffak olamazlar» demektir. Yahut yalnız kalplerinin ıslâhı muraddır. Zira; kalpte salâh olursa bütün azada salâh olacağı hadisi nebevi ile sabittir. Kalbin salâhı; dalâletten muhafazadır. Hulâsa; imanla beraber amel-i salih işliyen ve bilhassa Kur'an'a iman eden kimselerin imanları sebebiyle Allahü Tealâ'nm günahlarını kefaret edeceği ve a'mâl-i salihaları sebebiyle hallerini ıslâhla a'mâl-i haseneye muvaffak kılacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Muhammed 47:3

Vacip Tealâ kâfirlerin amellerinin ibtal müzminlerin amellerinin ıslâh ve günahlarının kefaret olunmasını beyandan sonra bu ahkâmın sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.. Yani; bundan evvelki âyetlerde beyan olunan iki hükmün se-bebierini Vacip Teaîâ bu âyetle şerh ve beyan etmiştir. Birin-c i hüküm; kâfirlerin amellerini ibtal etmektir. Onun sebebi; kâ-firlerin din-i hatıla ittiba ile tarik-t hakkı ter helmeleridir. İkin-c i hüküm; müzminlerin günahlarını kefaret ve amellerini ıslâh etmektir. Bunun sebebi; mü'minlerin küfrü terkle Rab'larından gelen din-i hakka ittiba etmeleridir. Şu halde hakka ittibam sebeb-i necat ve batıla ittibam sebeb-i felâket olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ kâfirlerin helakini ve müminlerin salâhını beyandan sonra şu helak ve salâhın sebeplerini beyan etmek, durub-u emsal kabilinden olup nâsa maksadı anlatmak ve mes'eleyi izah etmek için getirildiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; bu makamda Ailahü Tealâ'nm nâsa kâfirle mü'minin hallerini beyan buyurduğu gibi Ailahü Tealâ hakka ittiba edenlerin fevz ü felah bulacağını ve batıla ittiba edenlerin helak ve berbad olacaklarını nâsa her zaman beyan eder ki nâs hakikati tama-miyle bilsinler ve ondan ibret alsınlar ve kendilerine necat verecek bir yol tutsunlar. Çünkü; Vacip Tealâ kâfirin a'mâlinin ibtâl ve mü'minin a'mâlinin ıslâh ve günahının kefaret olunacağını ve bunların sebeblerini beyan buyurunca doğru yol arayanlar için bundan daha açık bir beyan olamaz. Zira bu beyan; her insana şamil bir beyandır ki cümle insanların hallerine âdeta bir ayna mesabesindedir. Binaenaleyh; herkes amelini ve halini bu misale tatbik edip bu terazi ile tartabilir. Çünkü; efrad-ı insandan her şahıs ya hakka yahut batıla ittiba eder. Eğer hakka ittiba ederse fevz ü felah bulacağını batıla ittiba' ederse ameli zayi' olup kendinin helak olacağını bilince herkes amelinde basiret üzere olur. Binaenaleyh bu darb-ı mesel; asîleri isyandan tenfire ve muti' olanları daha ziyade tâata tereibe kâfidir.

Muhammed 47:4

Vacip Tealâ insanın iki fırka olduğunu, biri hakka ittiba'la n| cat bulup diğeri batıla ittiba'la helak olacağını beyandan sonra fırkanın itikadları arasında hakla batıl yekdiğeri ile çarpışmakta! hali olamayacağı cihetle muharebe vukuu muhakkak olduğundan muharebe vukuunda ehl-i İslâm'ın alacağı vaziyyeti beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar iki fırkaya münkasem olunca ey müminler! Allah'a ve Resulüne küfreden kâfirlere tesadüf ettiğinizde mümkün mertebe onların boyunlarını vurmak sizin üzerinize vaciptir. Binaenaleyh: her nerede tesadüf eder ve hangi hal üzere bulunursanız derhal katledin. Bu haliniz devam etsin, hatta siz onları çok katledip emr-i kıtali ağırlaştırıp baki kalanlarını esir aldığınızda esirleri sıkı bağlayın ki firara mecalleri olmasın. Onları bağladıktan sonra meccanen salıvermekle her esir mukabilinde bir miktar bedel alarak salıvermek beyninde muhayyersiniz. İster bir bedel almaksızın âzâd edersiniz. Ç^mkü; meccanen azâd etmekte İslâm'ın, uluvv-ü cenabım i'lânla İslâmiyete terğib eder bir ihsan vardır. İster her şahıs mukabilinde bedel alırsınız. Zira; bedel almakta Tsîâmın şeceatını izhar, kuvvetini- tezyîd vardır, aldığınız bedel sizin için hayırlıdır, alât-ı harb olan silâhı terkedinceye kadar bu haliniz devam etsin. Harp âletlerini tamamen terketmek; ya sulhla yahut hep müslüman olup beyinlerinde uhuvvet-i İslâmiye hasıl olmakla olur. Bu ikiden biri olmadıkça elinizden silâhınızı bırakmayın, harbe devam edin. deki fa lâfzı bu ayetin hükmünün bundan evvelki âyetin hükmü üzerine terettüb edip onun neticesi makamında olduğuna işaret için varid olmuştur. Çünkü bundan evvelki âyetin hükmü; kâfirlerin amelleri batıl olduğunu beyandan ibarettir. İnsana itibar ise ameli sayesinde olduğundan ameli olmayan insan âdeta yırtıcı bir hayvan mesabesinde olduğu cihetle o makule insanların vücudlarmı izale etmek vaciptir. Binaenaleyh; amelleri batıl olan kâfirlere tesadüf edince boyunlarını vurmakla Cenab-ı Hak emretmiştir. Şu tafsilâta nazaran kâfirlerin katlinin meşru' olması; amellerinin ibtal olunması üzerine terettüb ettiğini fa lâfzı ilân etmiştir. Yani '-insandan maksad-ı aslı olan amel fevtolunca katledilmesi vacip» demektir. Yahut bundan evvelki âyette insanlar iki kısım olup biri hakka diğeri batıla ittiba' ettiği beyan olununca bu âyet o iki fırka arasında vukuu melhuz olan muharebenin ahkâmını beyan etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu halde fâ lâfzı; âyetin mazmunu olan iki fırkanın birbirinden uzak olduğunu ve ehl-i hakkın daima ehl-i batılı hakka da'vete memur olduğunu beyan için varid olmuştur. rikab ; rakabemn cem'idir. Hakabe ; boyun manasınadır. Bu âyetten maksat, kâfirleri sür'atle öldürmek olup boyunlarına vurmakta sür'at ve helakleri daha ziyad^ olduğuna işaret olmak üzere Cenab-ı Hak boyunlarım vurmakla em| retmiştir, yoksa yalnız boyunlarını vurun da başka yerlerini vurnıa| yın demek değildir. Yani her azalarını vurmakla öldürmeniz lâzım ise de hele boyunlarına daha ziyade dikkatle vurun. Zira boynunu vurmakta katli daha sür'atli demektir. Boyun; azanın şereflisi olup kâfirlerin de rezil ve rüsva olmaları indellah müstelzim olduğu cihetle eşref-i azalarım vurmakla emir buyurdu ki rüsvalıkları daha ziyade olsun. deki lâfzı darbla emrin nihay esini beyan içindir. Eshan ; yaralamak ve diğer suretle tab ü tüvan-larını kesmek ve ağırlaştırmak manasınadır. Yani «kâfirlerin boyunlarım bir dereceye kadar vurun ki harple onları kahr u tenkil edip katletmek ve yaralamakla meşyü harekete ve belki kıyama kaadir olamıyacak bir hale gelip ağırlaştıklarında onları esir alın ve sağlam bağlayın» demektir. Şu halde darbın nihay esi; onların harbe kudretleri kesildiği zamandır. Katil ve darb bu suretle nihayet bulunca onlardan ele geçenleri katletmek vacip değil, belki caizdir .ve ele geçenler hakkında yapılacak muameleyi beyan etmek üzere Vacip Tealâ buyurmuştur. Yani «siz onları esir edince bağlanacak âletle iyi ve sıkı bağlayın.» demektir. Çünkü vesâk : bir şeyi bağlamaya âlet olan ip, kendir gibi şeylerdir. Şu halde «bağlarını bağlayın demek şiddetle muhafaza edin kaçırmayın» demektir. Yoksa elbette bir bağla bağlamak lâzım demek değildir. Binaenaleyh; esirleri silâhlı askerlerle bekletmek de bağlatmak manâsına olduğu cihetle muhafazasına dikkat olunan her esir bağlanmış hükmündedir. bedelsiz esirin nefsini kendine ihsan etmektir. esirin bedelinde alınan meblâğdır. Esiri meccanen koyuvermekte ulviyet-i Jslâmiyeyi i'lânla İslâmiyete terğib olduğundan bedel ile âzâd etmek üzerine müraccah olduğuna işaret için ( L. ) fida üzerine takdim buyurulmuştur Esir bedelinde alınacak şey; mal olduğu gibi mukabilinde İslâm esirlerini kurtarmakla yahut ehl-i İslama menfeatli başka şartlarla da olabilir. Çünkü; zaman-ı seâdette bazı esirler bir çîaha İslama seîl-i seyfetmemek şartıyla azâd olundukları gibi Bedir gazası üserâsmdan malları olmayanlardan okumak yazmak bilenleri, Ensar'ın çocuklarını okutmak şartıyla azâd edilmişlerdir. katlin gayesini beyan içindir. Yani «Siz kıtâlş devam edin : harb asarını terkedinceye kadar» demektir. Evzâr ; asar manasınadır. Yahut esliha ve âlât-ı harbiye manasınadır. Yahut evzâr ; vizrin.cemi'idir ki günah manasınadır. Bu makamda müşriklerin sirk ve sair cinayetleri muraddır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğuna nazaran bazı ulemânın harbin evzarmı terketmesi Hazret-i İsa'nın semadan indiğinde olacağını zikretmişlerdir. Yani «harbe devam edin : İsa (A.S.) nazil oluncaya kadar» demektir. Çünkü; o zamanda Yehûd, Nasarâ ve millet sahibi olan her kimse İslâm olup koyun kurttan emin ve mevcudatın küllisinden adavetin zail olacağı ve farenin çorabı kesmeyeceği gibi bütün ahali İslâm olacağı cihetle arada münazaa kalmayacağı ve din-i İslâmın sair dinler üzerine galebesi zuhur edeceği İmam-i Mücahidden mervîdir. Binaenaleyh; işte o zaman insanlar harb sıkletini ve âlâtını bırakacak, yer yüzü adaletle dolacak ve harbe ihtiyaç kalmayacaktır. muvafıktır. Şu halde nasihle mensuh olacak âyetlerin hükmü halet-i vahidede birleşebilir. Zira; esiri meccânen azâd etmekle bir; bedel aiarak azâd etmek beyninde muhayyer olmaktan katlolun4 mak lâzım gelmez. Bundan evvel beyan oulnduğu veçhile bir esir hakkında hü4f küm; üçtür: birincisi; meccânen azâd etmek, ikinicisi; bir bedel mukabilinde azâd etmek, üçüncüsü; îca£-j îetmektir. Resulüllah zamanında bu ahkâmın her üçü de carî 614 muştur. Hatta üseray-ı bedirden (Akabetü'bnü ebi Mûîtî) denilen}]; habisin şerrinden katlile kurtulmak mümkün olup eğer katlolun-i maz da fırsat bulursa ehl-i İslama zarar ikamdan geri durmıyaca-f ğıni bildiği için Resulüllah katlettirmiş ve diğer üserâdan bazılarım m meccânen, bazılarını bir bedel mukabilinde, bazılarım ehl-i İslâm'm menfeatine bazı şartlara rabıtla azâd etmiştir. Şu halde âye-v tin muhkem olmasında âyetine muhalif biri hüküm olmadığından mensuhtur demesi icabeder bir hal yoktur.;; Binaenaleyh; âyet muhkemdir. Binaenaleyh; siz bu muameleye devam edin ki her biriniz ecr ü mesû-" bata nail olasınız ve kâfirleri hakir ve zelîl kılasmız.

Muhammed 47:5

Yani; ey müminler! Şol kimseler ki, din-i hakkı terviç ve rı za-yı İlâhî'yi tahsil için fedây-ı cân ettiler. Onların amellerini v emeklerini Allahü Tealâ elbette zayi' etmez. Çünkü; mücahedeler rızay-ı ban için olup rızay-ı barî için olan amel boşa gitmiyeceğin den onların amelleri boşa gitmez ve rızay-ı barî için amel edenleı Allahü Tealâ dünyada en iyi işlere-muvaffak kılar, hallerini ıslâi eder, âhirette Cennet-i âlâya isal ettiği gibi Cennet'te saraylarır kendilerine ta'rif eder ki herkes şaşmaksızm ve yol kaybetmekss zin doğruca kendi konağına çekilir gider ve başka bir kimseni tarifine muhtaç olmaz. ta'rif ten alındığına nazaran beyan olunan manâ muvt fıktır. Bazı ulemâ rayiha-i tayyibe manâsına arf kelimesinden ahnd: ğmı beyan ederek şöyle manâ verdiler: … demekti] Bu âyetin Uhud gazasında ehl-i İslâm'dan yetmiş kadar şehid v bir çok yaralı bulunduğu zaman ehl-i imanı tebşir için nazil oldı. ğu mervîdir.

Muhammed 47:6

Yani; ey müminler! Şol kimseler ki, din-i hakkı terviç ve rı za-yı İlâhî'yi tahsil için fedây-ı cân ettiler. Onların amellerini v emeklerini Allahü Tealâ elbette zayi' etmez. Çünkü; mücahedeler rızay-ı ban için olup rızay-ı barî için olan amel boşa gitmiyeceğin den onların amelleri boşa gitmez ve rızay-ı barî için amel edenleı Allahü Tealâ dünyada en iyi işlere-muvaffak kılar, hallerini ıslâi eder, âhirette Cennet-i âlâya isal ettiği gibi Cennet'te saraylarır kendilerine ta'rif eder ki herkes şaşmaksızm ve yol kaybetmekss zin doğruca kendi konağına çekilir gider ve başka bir kimseni tarifine muhtaç olmaz. ta'rif ten alındığına nazaran beyan olunan manâ muvt fıktır. Bazı ulemâ rayiha-i tayyibe manâsına arf kelimesinden ahnd: ğmı beyan ederek şöyle manâ verdiler: … demekti] Bu âyetin Uhud gazasında ehl-i İslâm'dan yetmiş kadar şehid v bir çok yaralı bulunduğu zaman ehl-i imanı tebşir için nazil oldı. ğu mervîdir.

Muhammed 47:7

Vacip Teaîâ şehidlerin nail olacakları derecâtı beyandan sonra kâfirlerle mukateleye teşvik etmek üzere buyuruyor. Yani ey müminler! Size hitab ederim ki eğer siz Allah'ın Resulüne tebaiyyet ve dinine yardım ederseniz Allahü Tcalâ düşmanlarınız üzerine sizi galib kılmakla' yardım eder. Binaenaleyh; hu-kuk-u İslâmiye'yi edaya ve kâfirlerle mücahedeye size kudret, kalbinize metanet ve ayaklarınıza sebat verir. Şu halde gerek vazife-i diniyyeyi ifâda gerek düşman karşısında yorulmaz bir halde olursunuz. Bu âyette Allahü Tealâ'nm mü'minlere nusreii; mü'minlerm Allahü Tealâ'nm dinine yardım etmelerine ta'lîk olunmuştur. Allah'ın dinine müslümanlarm yardım etmesine gelince; dinin i'lâ-sına çalışmak ve ahkâmını gerek kendi nefsinde, gerek sairleri hakkında tatbike uğraşmak ve Besulüllah'ın sünnetine tamamiyle yapışmaktır. Şu şerait dairesinde müslüman olanlara yardım edeceğini Allahü Tealâ kullarına bu âyetle beyan buyurmuştur. Bu şeraite riayet etmeyen müslümanlarm nusret-i Ilâhiyeye istihkakları olmadığına âyet delâlet eder. Amma istihkakları olmadığı halde bazen lütfettiği de olur. Vacip Tealâ mü'minlerin esna-yı harbte ayaklarının sebat edeceğini beyandan sonra düşmanlarının ayakları sebat etmeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. ta'sen; helak olmak, ayağı kaymak, fair ı/erden düşmek, bir şeyden uzak olmak ve mertebesinin aşağı iyımesi manasınadır. Burada hangi manâ murad olunursa olunsun makama muvafıktır. Ta'sen kelimesi mukadder bir fiilin mefulüdür ve tak*| dir-i kelâm şöyledir: yani «Allahü TealâJ kâfirleri ihlâk etti onlar da helak olurcasma helak oldular». Yahut «Allahü Tealâ esnay-ı muharebede kâfirlerin ayaklarını kaydırır ve onların ayakları kayar gibicesine kayar ki asla sebat edemezler». Yahut «Allahü Tealâ kâfirleri saff-ı kıtalden düşürür, onlar da bir düşüşle düşerler ki asla yerlerinden kalkamazlar. Binaenaleyh; " müslümanları ızrar ve katliçin kâfirlerin yaptıkları tedbirlerini Allahü Tealâ ibtâl eder ki asla faydasını görmezler». Yahut «Allahü Tealâ kâfirlerin mertebelerini aşağı indirir, onlar da bir dereceye kadar inerler ki ondan sonra bir daha mü'minlerin karşısına çıkamazlar» demektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hangi manâ murad olunursa olunsun bu âyet mü'minlerin hatırlarına gelen bir vehmi defle ehl-i imanı takviye etmiştir. Çünkü; Vacip Tealâ bundan evvelki âyette f «Mü'minler Allah'ın dinini ilâ için çalışırlarsa Allahü Tealâ'nm da onlara yardım edeceğini ve ayaklarını sabit kılacağını» beyan edince mü'minlerin zihinleri «kâfirler de sebat ederlerse harb devam eder, ceng ü cidal kesilmez ve meşakkat-i azimeye duçar oluruz. Binaenaleyh; halimiz kesb-i vehamet eder akıbet müşkil olur gibi» bir takım şeylerle müşevveş ve muzdanb olması üzerine Ce-nab-ı Hak «mesele onların hatırlarına gelen gibi olmayıp mü'mîn-ler din-i İlâhî'ye yardım ettikçe kâfirlerin sebat edemiyeceklerini» beyanla mü'minlerin kalplerini takviye ve teşci' buyurmuştur. Ke-enne Vacip Tealâ «Ey mü'minler! Kâfirlerden korkmayın. Zira| sizin imanınız kavi oldukça sebat sizin, zeval ve helak onlarındır| Çünkü; onların rnabudları cemadât kabilinden olduğu cihetle on| lara muavenete iktidarları yoktur. Amma sizin Rabbınız kadir i| kayyum olduğundan size yardım eder ve ayağınızı sabit kılar» buyurmuştur. Bu âyetin tefsirinden anlaşıldığı veçhile bilûmum mü'minlere ve bilhassa asâkir-i İslâmiye'ye daima kâfirlerin zait olduklarından ve ehl-i İslâm'ın şevket ve kuvvetinden bahsetmeli ki ehl-i İslâm'ın kalplerine kuvvet gelsin, şeceat ve metanetleri kaybolmasın. Zira Cenab-ı Hakkın mü'minlerin sebatlarından ve kâfirlerin sebat edemiyeceklerinden bahsetmesi; ehl-i imana bu ma'nâyı ta'lîm için olsa gerektir. Maatteessüf zamanımızda bir çok müslümanlarm ve bilhassa Avrupa'yı gören veyahut görenleri dinleyen bir çok gençlerimizin halleri bu âyetin şiddetle aksinedir. Zira; Avrupalıyı canından ziyade sevenler daima Avrupa'yı sena ve ehl-i imanı zemmetmekle meşgul olup onların bu gibi sözleri dağıldıkça ehl-i imanın kalplerine tesir etmiş, kuvvet-i kaib ve metanet kalmamıştır. Binaenaleyh; kendimizi daima zayıf, düşmanlarımızı kavi görmekle üzerimize bir zili ü meskenet çökmüş, düşkün bir halde kalmış, inkıraza yüz tutmuş ve âkibet harb-ı umûmî belâsında ismimiz ha-rita-i âlemden silinecek bir hale geldiğimiz görülmüştür. İşte bunun sebeb-i aslîsi; mezâyây-ı İslâmiye'yi unutmamız ve Avrupa'nın mezâyasmdan bahisle onları pek yüksek ve kendimizi pek aşağı görmemizle her varlığı ve iyiliği onlardan beklemek ve her türlü fenalığın bizde olduğunu zannetmektir. Şimdi bu zanlar İehülhamd biraz zail olmaya başlamıştır. Zira; harb-ı umumîde Avrupa'nın fenalığına bir derece herkes muttali' olmuş ve Avrupalılarca yapılan mezalimi gözleriyle görmüş olduklarından onların mezâyasın-dan bahsedenler dahi fenalıklarını itirafa başlamışlar ve evvelce vaki olan senalarından azıcık utananlar da görülmüş ve medhet-mek isteyenlerin sözlerini de evvelki kadar dinleyenler kalmamıştu

Muhammed 47:8

Vacip Tealâ kâfirlerin bi hakkın müslümanİara karşı sebat edemeyeceklerini beyandan sonra sebat edemiyeceklerinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; küfürle amel kabul olunmaz. Yani kâfirlerin sebatsız ve metanetsiz olmalarının sebebi;! Kur'an'a küfretmeleri ve ahkâmını kerîh görmeleridir. Çünkü § Kur'an'a iman; cemi seâdâtm üssül esâsı olduğu gibi Kur'an'a küf-r retmek de cemi' rezailin esasıdır. Zira amelin keyfiyetini bilmek; J Kur'an'la olduğundan Kur'an'a iman etmeyen bir kimse her ne; amel etse şeriat dairesinde amel edemeyeceğinden şeriat haricinde olan her amel batıldır. Kur'an'ı kerih görmelerinin sebebine gelince; Kur'an'm ahkâmı onların ülfet ettikleri şirk, zulüm ve sair fe-4 vahisin cümlesine muhaliftir. Zira Kur'an; bu ef'âl-i kabihanınl kâffesinden onları nehyeder. Şu halde onların arzu ettikleri şeyle-î rin hilafını teklif onlara ağır geldiği cihetle Kur'an'm ahkâmmF inkâr ederler. Çünkü; ülfetlerinin hilafıdır. Küffâr-ı Kureyş'e nis-f betle hayır görülen amelleri; Beyt-i Şerifi tavaf, Mescid-i haram| ta'mir, misafire ikram, mazlumlara iane ve yetimlere merhamef etmektir. İşte bu amellerin kabulü imana mevkuf olduğundanl imanları olmadığı cihetle bu amellerinin cümlesi zayi' olmuştur.

Muhammed 47:9

Vacip Tealâ kâfirlerin bi hakkın müslümanİara karşı sebat edemeyeceklerini beyandan sonra sebat edemiyeceklerinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; küfürle amel kabul olunmaz. Yani kâfirlerin sebatsız ve metanetsiz olmalarının sebebi;! Kur'an'a küfretmeleri ve ahkâmını kerîh görmeleridir. Çünkü § Kur'an'a iman; cemi seâdâtm üssül esâsı olduğu gibi Kur'an'a küf-r retmek de cemi' rezailin esasıdır. Zira amelin keyfiyetini bilmek; J Kur'an'la olduğundan Kur'an'a iman etmeyen bir kimse her ne; amel etse şeriat dairesinde amel edemeyeceğinden şeriat haricinde olan her amel batıldır. Kur'an'ı kerih görmelerinin sebebine gelince; Kur'an'm ahkâmı onların ülfet ettikleri şirk, zulüm ve sair fe-4 vahisin cümlesine muhaliftir. Zira Kur'an; bu ef'âl-i kabihanınl kâffesinden onları nehyeder. Şu halde onların arzu ettikleri şeyle-î rin hilafını teklif onlara ağır geldiği cihetle Kur'an'm ahkâmmF inkâr ederler. Çünkü; ülfetlerinin hilafıdır. Küffâr-ı Kureyş'e nis-f betle hayır görülen amelleri; Beyt-i Şerifi tavaf, Mescid-i haram| ta'mir, misafire ikram, mazlumlara iane ve yetimlere merhamef etmektir. İşte bu amellerin kabulü imana mevkuf olduğundanl imanları olmadığı cihetle bu amellerinin cümlesi zayi' olmuştur.

Muhammed 47:10

Vacip Tealâ kâfirlerin bazı hallerini beyandan sonra evve] çen kâfirlerden ibret almayanları tekdir etmek üzere buyuruyor. Gördüklerinde niçin onlardan ibret almıyoijş lar, kendi akıbetlerinin de onlarınki gibi olacağını neden düşüfi müyorlar? Halbuki düşümeleri lâzımdır. Zira; onların harabeleri^ görünce sebebi helaklerini tedkik edip kendilerinin de aynı akibeİ uğrayacaklarını bilmeleri lâzım değil mi? Binaenaleyh lâyık olan; sonra gelenler evvel geçenlerden ibret almak ve dünyanın bekası olmadığım bilmek ve âhiret için çare aramaktır. Evvel geçenlerden ibret almamak kibr ü gurur eseridir ve bu halin ise âkibet helake' sebep olacağında şüphe yoktur. Vacip Tealâ bu âyete «Geçmiş ümmetlerin halleri ne oldu ki onlardan ibret alalım?" şeklinde varid olan suale cevab olmak üzere buyuruyor Zira; küfürde ve ahlâkta geçmiş kâfirlere benzediklerinden helakleri ve azabları dahi onların helak ve azablarma benzeyecektir. Yani; Allahü Tealâ ümem-i salifeyi kendilerine irşâd için gönderilen Resullerine iman etmediklerinden ve sair günahlarından dolayı dünyada gazab-ı İlâhî ile ihlâk etti. Hatta onlara mahsus olan evlâd ü ahfad ve malları kendi vücudlanyla beraber cümlesi helak oldu gitti, hiç bir şeyleri kalmadı. Ancak memleketlerinin harabeleri kaldı ki sonra gelenlere ibret olsun. Şu halde insanlara lâyık olan; o harabelerden ibret almaktır, yoksa kör körüne ömrünü ifna etmek değildir, geçmiş ümmetlerin ahlâk ve etvarmda olan kâfirlere de onlara nazil olan azabın emsali vardır. Halbuki ümem-i salife servet ü sâmân, a'vân ü etba' ve câh ü mansıb cihetinden bunlardan daha ziyade kuvvete maliklerdi. Onlar o kadar kuvvetle helak olunca bunların helak olacakları evleviyyetle sabittir. Kâfirler le murad; Zama-ı seâdette bulunan Mekke kâfirleridir. Emsal ile murad; ümem-i salifenin akıbetlerinin emsalidir: Yani «Onlar Allah'ın gazabıyla helak oldukları gibi bunlarda helak olacaklar» demektir. Çok zaman geçmeksizin ayetin sırrı zuhur ederek bunlardan iman etmeyenler mahv u perişan ve helak oldular. Gerçi âyette hali hazırda olan kâfirlere ümem-i salifenin âkil) betlerinin emsali varid olmuşsa da mürnaselet yalnız helak olma-larındadır. Çünkü ümem-i salifenin helakleri; zelzele, tufan ve rüzgâr gibi dehşetli vukuatla oldu. Amma Kureyş kâfirlerinin helakleri bu gibi vukuatla olmayıp başka suretle vuku bulmuş ve Kureyş'in helaki ümem-i salifenin helakinden daha şiddetli olmuştur. Zira Kureyş'in helaki; kendilerinin hakîr ve zayıf gördükleri ve bir meciisde beraber oturmağa tenezzül etmedikleri kimselerin ellerinde bir kısmı katlolunnıak diğer bir kısmı da esir olmak suretiyle olduğundan bunların helakleri daha elemli ve kederli olmuştur. Amma ümem-i salifenin helakleri umumî bir belâ ile anî olduğundan Kureyş'in helakine nisbetle hafiftir. Çünkü ânî olan musibet; tedricî olandan elbette kolay olur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kâfirler le murad; ümem-i salifenin kâfirleri olmak ihtimali vardır. Bu ihtimale nazaran emsal ile murad; âhirette olacak azablarıdır. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Lâkin bu ihtimal uzaktır. Çünkü; âyetin evveli bu ümmetin seyr ü seferlerinde ümem-i salifenin eserlerinden ibret almadıklarını tevbih ve zemmolup onlardan ibret almamak helaki mu-cib olacağını beyan olunca kâfirle r\e murad; bu ümmetin kâfirleri olmak lâzım gelir ki sabıkın ahvâli ile hal-i hazırda olanları zemmolsun. Hulâsa; Allahü Tealâ ümem-i salifenin kâfirlerini helak ettiği azabın emsâliyle bu ümmetin kâfirlerini de helak edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Muhammed 47:11

Vacip Tealâ kâfirlerin helaklerini beyandan sonra helakin sj bebini beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; mü'minlerin mabudları olan Allahü Tealâ kudret-i kaahire sahibi olduğu cihetle kendine ibadet ve itaat eden kullarına yardım eder. Binaenaleyh; mü'minler aziz ve galib olurlar. Amma kâfirlerin mabudları olan putların menfeat ve mazarrata iktidarları olmadığı gibi kendilerine ibadet edenlere yardım etmeğe dahi iktidarları yoktur. Bunun içindir ki kâfirler hakir ve zelîl ve ekser-i zamanda rezil ve rüsva olurlar. kâfirlerin muin ve nasırları yok demektir. Çünkü mevIâ lâfzı; nasır ve muin manâsına olduğu gibi Rab ve mâlik manâsına dahi olur. Binaenaleyh; bazı âyette Allahü Te-alâ'nın kâfirlerin mevlâsı olmadığı beyan olunur, bu âyette olduğu gibi. Bazı âyette de Allahü Tealâ'nm kâfirlerin mevlâsı olduğu beyan olunur. Çünkü; «Allahü Tealâ kâfirlerin mevlâsı değil» demek «yardımcıları değil» demektir, Allahü Tealâ kâfirlerin mevlâsı» demek «rabları ve mâlikleri" demektir. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Zira; her âyette manâ başkadır. Hulâsa kâfirlerin helake müstahak olmalarının sebebi Allahü Tealâ'ya iman etmediklerinden onların velîsi olmaması ve mü'minlerin necata müstahak olmalarının sebebi; Allahü Tealâ'ya iman ettiklerinden onların yardımcısı Allahü Tealâ olması olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Muhammed 47:12

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada helaklerini ve mü'minlerin necata müstahak olduklarını beyandan sonra âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; onların himmetleri hemen dünya nimetlerine olduğundan intifa'ları dünyaya mahsustur. Zira; hiç bir şeyi düşünmeksizin behaimin yediği gibi yerler o ni'meti halkeden halika şükretmezler. Binaenaleyh; behâimden farkları yoktur, amma mü'minler Rablarına iman edip imanlarının muktezası olan güzel amelleri işleyerek nimetin şükrünü eda ederek nimetin halikını düşündükleri cihetle behaim mertebesinden çok yüksek bir mertebe ihraz ettikleri için âhirette Allahü Tealâ onları Cennet'leriyle taltif eder. idrakten gafil hayvanlar manasınadır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin yemelerini behaimin yemelerine teşbihte üç ihtimal vardır: Birincisi; kâfirler ancak hayvanat gibi yemek ve içmek düşünürler. Halbuki insana lâyık olan; yemekten içmekten maksat nedir onu bilmek iken onu düşünmezler. Lâkin ehl-i iman yiyip içmekten maksadın amel-i salih işlemeye kuvvet olmak için meşru' olduğunu bilirler ve yemesini içmesini bu maksada ibtinâ ederler. İkincisi; Kâfirler behaim gibi yediği nimetlerin halikını bilmezler ve o nimetlerle halikının vücuduna itsidlâl etmezler. Amma mü'minler yedikleri nimetlerin halikını bilirler ve şükrünü eda ederler. Üçüncüsü; hayvanât semizletmek için yiyip boğazlanacağını bilmediği gibi kâfirler de semizlenmek için yerler ve lâkin akıbet yanacaklarını bilmezler. kendisinde devamlı surette eğleşip karar edecek'bir mahaldir. Binaenaleyh; kâfirlerin Cehennem'de devamlı eğleşip karar edeceklerine işaret için Vacip Tealâ Cehennem'in onlara mesvâ olacağını beyan buyurmuştur. Hulâsa; mü'minlerin iman ve amel-i salihleri sebebiyle Cennet nimetlerine nail olacakları ve kâfirlerin iman ve amelleri olmadığı gibi yemeleri ancak dünyada intifa' ve telezzüz etmek için olup behaim gibi idrâkten halî oldukları cihetle makamlarının Cehennem olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Muhammed 47:13

Vacip Tealâ seyr ü seferlerinden ibret almayan kâfirleri tev-bih ettikten sonra Resûl'ünü tesliye ye kâfirleri tehdid etmek üzere buyuruyor. Kezâlik Mekke ahâlisini de ihlâk ederiz hiç yardımcıları olmaz. Yani; ey Habibim! Mekke ahalisinin, seni Mekke'den çıkardıklarına sen mahzun olma. Zira; bir çok karye ahalisi ki onların kuvvet ve şevketleri .Mekke'lilerden daha ziyade olduğu halde bu gibi fena hallerine binaen onları ihlâk ettiğimiz gibi bunları da onlar gibi ihlâk ederiz ve bizim ihlâkimizden onları kurtaracak yardımcıları da olmaz. Hâzin'in beyanına nazaran bu âyetin Resûlüllah'ı tesliye için gaar-ı şerifte nazil olduğu İbn Abbas Hz.'den mervîdir. Çünkü; Re-sûlüllah Mekke'den çıkıp Gaar-ı Şerifi teşrif buyurduğunda dönüp Mekke'ye bakarak «Ey Belde-i Tahire! Allahü Tealâ'ya ve bana en sevgili bir beldesin. Eğer müşrikler beni senden çıkmağa mecbur etmeselerdi ben senden çıkmazdım» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

Muhammed 47:14

Vacip Tealâ kâfirlerin âkibetleri helak, imi'minlerin akibetleri halâs olduğunu ve kâfirleri helaktan kurtaracak yardımcı olmayıp mü'minlere yardımcı olacağını beyandan sonra iki fırkanın müsavi olmayıp aralarında fark olduğunu beyan ve müsavî itikad edenlerin itikadlarını reddetmek üzere buyuruyor. Bu iki fırka birbirine müsavî olurlar mı? Elbette olamazlar. Zira; bu iki fırkadan birinin gittiği yolun ve tuttuğu dinin hak olduğuna dair elinde kuvvetli delilleri var. Diğerinin ise gittiği yolun ve tuttuğu mesleğin doğru olduğuna dair elinde bir delili olmadığı gibi işlediği çirkin amelleri şeytan tarafından tezyin ve şehavât-ı nefsâniyyelerine ittiba etmek var. Hidayet üzere olduğuna Rabbısmdan delil ve şahidi olanla ameli şeytan tarafından tezyin olunup hevâ ve heveslerine ittibâ edenler müsavî olur mu? Ve bunların ikisini müsavî itikad etmek doğru olur mu? Elbette olamaz. Zira; birisi fırka-i naciye diğeri fırka-i hâlike'dir. Bu âyette tuttuğu yolun doğru olduğuna elinde rabbısmdan delili olanlarla murad; rtıü'minlerdir. Zira; mü'minlerin elinde din-i Muhammedi'nin hak olduğuna delil-i aklî olarak Resulullah'm mu'-cizeleri vardır ki tevatürle sabit olup zamanında hiç kimse muâra-za edememiş, nübüvvetini bilbeyyine isbat etmiş ve bin dört yüz senedir devam etmiş, hilafını ispat eden bulunmamış binaenaleyh; din-i Muhammedi'nin hak olduğu tekarrur etmiştir. Şu halde bu dinle tedeyyün edenlerin ellerinde dinin Hak olduğuna kuvvetli delîl-i aklî vardır. Mü'minlerin ellerinde din-i İslâm'ın Hak olduğuna delîl-i naklî vardır ki Kur'an-ı Azîmüşşân'dır. Zira Kur'an'm ahkâmı; din-i İslâm'ın esasıdır, ilâ yevmilkıyam bakidir, nazil olduğu zamandan Bu ana kadar bir cümlesini değil bir kelimesini bile tebdile hiç bir kimse kaadir olamamıştır. Zira; muhafazası hıfz-ı İlâhî ile te'mîn olunmuştur, ahkâmı ise ins ü cinnin dünyevî ve uhrevî seâdetlerine kâfidir, her hükmü Benî Beşer'in rahatları için bir düstur-u a'zamdır. Zira; cümle ahkâmı akl-ı selimin bilâ tereddüt kabul edeceği bir raddededir. Binaenaleyh; Kur'an'la amel edenlerin doğru bir yol tuttuklarına ellerinde Kur'an gibi kuvvetli delilleri vardır. Amma kâfirlere gelince tuttukları yolun doğru olduğuna delâlet eder bir delilleri yoktur. Ancak kötü amellerini şeytanın tezyininden, hevâ ve heveslerine ittiba'dan başka bir şey yoktur, bunun ikisi de işe yaramaz. Şu halde tuttuğu yolun doğru olduğuna Rabbisi tarafından delili olanlarla delili ancak şeytanın tezyininden ve şehevat-ı nefsâniyesinin arzusundan ibaret olanlar mertebede müsavi olabilirler mi? Elbette olamazlar. Zira; birisi hidayet diğeri dalâlet üzeredir. Hidayetle dalâlet müsavi değil ki bunlar üzerine bulunanlar müsavi olsun. Hulâsa; şeriata temessük edenlerle şeytana ve heva ve heveslerine tebeiyyet edenlerin mertebede müsavi oîamıyacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ehl-i imanla ehl-i küfrün mertebede müsavi olamadıklarını beyandan sonra beyinlerinde müsavat olmadığını te'-kîd ve ehl-i imanın Cennet'te nail olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cennet'te meşrubata dair her şey bulunduğu gibi me'-külâttan her nev'in ve bilhassa meyvelerin her nev'i dahi vardır ve ehl-i Cennet'in Rablan tarafından mağfiret-i azime de vardır. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cennet'te yiyip içmek mücerret zevk u safa ve telezzüz için olup ihtiyaç için olmadığına işaret zımnında dünyada telezzüz için eklolunan meyveler zikro-lunmuştur. Binaenaleyh; bu âyette ihtiyaca binaen eklolunan ekmek ve saire zikr olunmamış tır. Çünkü; Cennet'te yaşamak için ekle ihtiyaç yoktur. Zira; her ne yenilip içilse mücerret telezzüz içindir. Bu âyette mağfiretin Cennet'te olacağı beyan olunmuştur. Halbuki mağfiret; Cennet'e girmeden evvel olur. Zira mağfiretin manâsı; günahı affetmek olduğundan Cennet'e girmeden evvel olması lâzımdır. Çünkü; mağfiret olunmazsa Cennet'e giremez. Şu halde Cennet'te mağfiretin manâsı; nimetlerinde helâl, haram, sual ve hesab endişesi olmadığı gibi mazarrat vermek endişesi de yok demektir. Amma dünya ni'metleri bunun aksinedir. Zira; dünya ni'-metleri helâl olursa intifa etmek caiz olur, haram olursa intifa etmek caiz olmaz, çok yenirse insana ezâ verir, hazmı müşkül olur, yendiği kadar da def-i zaruret için zahmet çekilir. Amma Cennet ni'metlerinden çok yenirse şişkinlik, rahatsızlık, ağrı, sızı misilli bir şeyler olmadığı gibi def-i hacet rahatsızlığı dahi olmaz. Şu halde manâ-yı âyet: … demektir. Yahut «(Cennet'te mağfiret var» demek «Cennet'e girmeden evvel mağfiret var» demektir ki o mağfiret sebebiyle Cennet'e girdiğinden keenne mağfiret Cennet'te gibi zikr olunmuş t ur. Bu âyette mağfiretin iki cihetle azamet-i şanına işaret olunmuştur : Birincisi; mağfiretin Rablan tarafından olmasıdır. Çünkü Rabb-ı Tealâ tarafından mağfiret; Allahü Tealâ'nm büyüklüğü nis betinde büyük olacağında-şüphe yoktur. İkincisi ; mağfiret kelimesinin tenvin ile nekre olarak varid olmasıdır. Çünkü tenvin; bu misilli makamda ta'zbne delâlet eder. Binaenaleyh «Ehl-i Cennet'in Rablarmdan mağfiretleri pek büyük»,demektir

Muhammed 47:15

Vacip Teala ehl-i Cennet'in ni'metlerini beyandan sonra CehennenVin görecekleri azabları beyan etmek üzere buyuruyor. Elbette olamaz. Zira; ikisi müsavi değil ki birisi diğeri gibi olsun. Yani; şu büyük derecelere ve enva-ı ni'metlere nâü olan mü'-ıninler Cehennem ateşinde yanıp sıcak sular içerek o suyun hararetinden bağırsakları dökülen tağî ve bağı kâfirler gibi olurlar mı, ikisi mertebede müsavi olur mu?.Elbette olamaz. Zira: Cennet'te mü'mmlerin yalnız telezzüz için içtikleri leziz sular, ballar, sütler, şaraplar mukabilinde Cehennem'de kâfirler hararetin şiddetinden ciğerleri yanıp kebap olduğu bir zamanda kaynar su içerler, bağırsakları parça parça dökülür. Binaenaleyh; Cennet'te yaşayanlarla Cehennem'de yaşayanlar elbette müsavi olamaz. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celîle lâf zan müs-bet gibi ise de manâda menfîdir. Çünkü; mukadder bir hemze-i istifham vardır ve o hemze; istifham-ı inkârıdır ve takrir-i^ kelâm şöyledir Yani «mev'ud olan Cennet'te ebedî kalan kimse Cehennem'de ebedî kalan kimse gibi midir? Elbette ikisi mertebede müsavi olamaz.» demektir. Yahut takrir-i kelâm şöyledir: Yani «ehl-i Cennet'in sıfatı Cehennem'de muhalled* olan kimsenin sıfatı gibi midir? Elbette ikisinin sıfatı müsavi olamaz» demektir. Şu halde lâfz-ı âyet müsbet olsa da manâ menfidir. Binaenaleyh; bu, âyette ehl-i imanla ehl-i küfrün müsavi olduklarını itikad edenlerin itikatlarını redle kendilerini tekdir vardır. Zira; birinin makamı Cennet diğerinin makamı Cehennem'dir, birinin şarabı leziz diğerinin şarabı kaynar sudur. Bunların hiç biri diğerine müsavi midir ki bu hallerin sahihleri de birbirine müsavi olsun. Elbette müsavi olamaz. Şu halde şeriata ve bilhassa Kur'an'a temessük eden mü'minlerle hiç bir delile temessük etmeyen, hevâ ve heveslerine ve şehevât-ı nefsaniyelerinin arzusuna ittiba' eden kâfirler müsavi olamaz, bunu iddia edenlerin iddialarının merdud olduğu bedihîdir.

Muhammed 47:16

Vâcîp Tealâ kâfirleri ve makamlarım beyandan- sonra münafıkların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. işte o münafık böyle demekle kelâm-ı nebeviyyenizi'istihza eder. Yani; huzur-u nebevîyerıde bulunarak kelâmım işitip yanından çıktıklarında, bulunmamış gibi bir halde eshabın ulemasından «Muhammed (S.A.) hangi şeyi söyledi» diye sözünüzü istihza eden münafıkların kalpleri üzerine Allahü Tealâ mühür bastı ve kalplerini kapattı, onlar nefislerinin arzusuna ittiba ettiler. Kur'an'ı işit-tilerse de hakkaniyetini i'tikad etmedikleri cihetle lâyıkı ile dinlemediklerinden kalplerine bir s,ey girmemiştir. Bu âyette kendisine ilim verilen zevatla murad; eshabın ulemâsı ve bilhassa (İbn Mes'ud) hazretleridir. Çünkü; münafıkların Mescid-i Resulüliah'da bulunup Kelâm-ı ri-saleti dinledikten sonra mescidden çıkınca istihza tarîki ile ibn Mes'ud'dan Resulüllah'm söylediği sözden sual ettikleri (ibn Ab-bas) hazretlerinden mervîdir. Münafıkların suallerinin hakiki olması ihtimali de vardır. Zira; mescidde Resulüllah'm sözüne ehemmiyyet vermediklerinden dinlemezler sonra dışarı çıktıkları zaman Cenab~ı Risâletmeâb Efendimiz'in ne dediğini diğerlerinden sual ederlerdi.

Muhammed 47:17

Vacip Tealâ kâfirlerle münafıkların hallerini beyandan son müzminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor Yani; münafıklar Kur'an'ı işitirler velâkin intifa etmezler. Amma şol kimseler ki onlar A^ah'm gösterdiği yolu tutmak suretiyle ihtida ettiler. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onların hidayetlerini ziyade eder. Çünkü; her ne zaman Kur'an'ı işitseler manâsını öğrenmeye çalışır, hak olduğunu itikad ve ihlâs üzere iman ederler. Allahü Tealâ ittikalarmı da verir ki onlar Kur'an'm her emrine imtisal ve nehyinden ictinab ederler. Zira takvanın esası; memur olduğu şeyin küllisini edadan ve menhiyatın cemisini terketmek-ten ibarettir. Mü'minlerin imanlarının ziyade olmasına sebep olan şey; Re-sûlüllah'dan işittikleri Kur'an ve ehâdis-i nebeviyyedir. Çünkü; Kur'an tedricen nazil oldukça ve Resulüllah'm hadisini işittikçe iman ettiklerinden imanları gün be gün ve an be an tezayüd ederdi. Hidayetleri de imanları nisbetinde ziyade olurdu. Yahut hidayetlerinin ziyade olmasının manâsı; yollarını göstermesi ve onların da kabul etmesidir. Takvalarını vermek; ilimleriyle amel nasibet-mektir. Çünkü amelsiz ilim başa belâdır.

Muhammed 47:18

Vacip Tealâ, gün be gün Kur'an nazil oiup ahkâmıyla amel ettikçe hidayetin ve takvalarının ziyade olduğunu beyandan sonra Kur'an'a iman etmeyen kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani: kâfirler iman etmeyince hemen ansızın kıyametin gelip de küfürlerinin cezasını görmek isterler ve onıjı beklerler. Kıyametin alâmetleri de muhakkak geldi. Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğu veçhile kelimesinin cem'idir. Sarat: Alâmet manasına- dır. Şu halde «Kıyametin alâmetleri geldi» demektir. Bu âyette alâmât~ı kıyametle murad; Resulüllah'ın ba'solunması, ay'ın iki şak olması, sıla-i rahmin kat'olunması, insanların birbirine mahabbetlerinin kalkması, kötü insanların yüz bulup çoğalması ve ilmin azalıp cehlin tezayüdüdür. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran kıy avı etin alâmetleri yle murad; kıyametin vücuduna delâlet eden delillerdir. Şu halde «Kıyametin alâmetleri geldi» demek «Kıyametin vücuduna delâlet eden deliller geldi» demektir. Reaulüllah'm ba'solunması alâmât-ı kıyamettendir. Zira; Re-sûlullah mekârim-i ahlâkı itmam ve umûr-u şeriatı ikmâl için ba'so-lunduğundan kıyamete kadar kendinden başka bir mütemmim gel-miyeceğine delil olduğu cihetle bizim Resulümüzün ba'solunması kıyametin alâmetlerindendir. Zira; tevbeleri kabul olunmaz. Binaenaleyh; o vakitte hiç bir şeyin tedariki mümkün olamaz. Yani: eğer ansızın kıyamet gelecek olursa onlar için vaaz u na-sihat nasıl fayda eder. Ve âhiret için sevab tedariki nasıl mümkün olur? Çünkü; kıyamet gelince telâfimi mâfât mümkün olamaz işte kıyamet gelince zayi' ettiği ömrün iadesi ve geçirmiş olduğu amellerin kazası mümkün olmadığına işaret için budiyyete delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Yani «kıyamet gelince geçmişi tedarik etmek onlar için ne kadar uzak şey» demektir.

Muhammed 47:19

Vacip Tealâ kıyametin geleceğini, geldiğinde ansızın zuhur edeceğini beyandan sonra kıyamet için tedariki lâzım olan ibadeti beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; sen mü'minlerin seâdetlerini, kâfirlerin şekavetlerini, her birinin yekdiğerine karşı müsavi olmadıklarını bilince vahda-niyyet-i îlâhiye'ye ilminde sebat ve Aliahü Tealâ'dan maada ma'bud-ün bühak olmadığını bilince Tevhid'e devanı et ve evlâyı terk kabilinden olarak senden sadır olmuş zelle varsa o zelleye, erkek ve dişi mü'minlere istiğfar ve hatalarının affına dua et. Zira; onlar istiğfarla şefaata muhtaçtırlar, Aliahü Tealâ dünyaya ve âhirete müteallik halinizi bilir. Binaenaleyh; size ancak hayırla emreder. Şu halde emrine imtisal edin. Zira Allah'ın emrine imtisal; sizin her türlü seâdetinize kâfi vezaif-i diniyyenizdendir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile de bulunan fa lâi-zv şart-ı vıahzufun cevabına işarettir. Yani «Kıyamet gelecek olunca vahdaniyet-i îlâhiye'ye ilminde devam et» demektir. Resulül-lah vahdaniyet-i İlâhiye'yi bildiği halde Resulüllah'a bilmesiyle emir; devam etmesiyle emirdir. Bu gibi emirler lisan-ı arapta mevcut odluğu gibi her lisanda esnay-ı muhaverede dâhi mevcuttur. Meselâ oturan bir kimseye otur denir ki «Oturmakta devam et» demektir. Kezalik okuyan bir kimseye oku denir ki «okumaya devam et" demektir. Yoksa oturmak ve okumak için yeniden bir emir değildir, işte bu âyette de Resulüllah'a »Sen Allah'ın vahdaniyyetini biliyorsun o ilminde devam et» demektir. Yoksa «Bilmiyorsan bil" demek değildir. Bu misilli makamda zahirde emir, Resulüllah'a ise de hakikat-ta emir ünimetinedir. Zir-ı: Resulullah on lan vahdaniyet-i îlâhiyyeyi kabule da'vet ettiği cihetle Vacip Tealâ Resûl'üne Tevhidle emir buyuruyor ki onlar kendilerini Tevhid'le memur ve Resulül-lah'm tevhid'e daveti taraf-ı İlâhî'den olduğunu bilsinler. Zenb; günah manasınadır. Enbiya-yı izam masum oldukları cihetle günahtan mahfuzlardır. Binaenaleyh; enbiyaya nisbet olunan zenb lâfzı zelle manasınadır. Zelle ise efdal olan bir şeyi terketmektir. Gerçi efdal ve evlâ olan bir şeyi terketmek günah değilse de Enbiya-yı izamın mansıb-ı celîllerine ve kadr-ı alîlerinin yüksekliğine nisbetle günah gibi görüldüğünden onlann evlâyı terklerinden zenb ile ta'bir olunmuştur. Zira; Hasenâtül'-ebrar seyyiâtül mukarribîn'dir. Yani «İyilerin sevap diye işledikleri şeyler dergâh-ı ulûhiyette makbul ve mu'teberse de kurbiyyeti İlâhiye şerefine nail olan mukarribîn için günah mesabesinde» demektir. Yahut Resulullah'a istiğfarla emir; ümmetine istiğfarı ta'lîm içindir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resulüllah'a istiğfarla emir; nefsin ahvalini İslahla bütün levâzımatını daha ziyade tekmil içindir. Yoksa hâşâ Resulüllah'ın kusuru var da ondan istiğfar etmesini emir değildir, Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran Resulüllah'a istiğfarla emir; tevazuu ve hazra-ı nefsi ta'lvm ve bir kimsenin ibâdeti her ne kadar çok olsa dahi az addederek istiğfara muhtaç olduğuna ir-şâd içindir. Şu halde istiğfarla emir; emr-i irşadıdır. Yahut Fahri Râzi'nin beyanı veçhile 'demek demektir. Yani «Ey Nebiyy-i Muazzam! Sen ehl-i beytinden sadır olan günaha istiğfar et* demektir ki mü'minlere istiğfarla emir de bu manâyı te'yîd eder. İmam-ı Buharî'nin Ebu Hüreyre hazretlerinden rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resulüllah'ın «Ben bir günde Aliahü Tealâ'ya yetmiş kerre tevbe ve istiğfar ederim» buyurduğu mervîdir. Şifa-i şerif sahibi (Kaadî İyâz) Resulüllah'ın istiğfarla muradı zikrullah-dan gaflet ve fetret üzere istiğfar olmasıyla tevcih etmiştir. Çünkü; Resûlullah'ın hal ü şanı Zikrullah'a devam etmektir. Binaenaleyh; bazı zamanda velev azıcık bir müddette olsun vücud-u nebevilerine arız olan yorgunluk veyahut gaflet sebebiyle zikrullah'ı terketmek vukubulduğunda bu sebeple zikri terketmesini zelle addederek istiğfara müsaraat ettiğini hadisinde beyan etmiş ve bu vesileyle de ümmetine istiğfara devamın lüzumunu ta'lîm buyurmuştur. Bu âyette Vacip Tealâ'nın Tevhid'le emirden sonra istiğfarla emri; amelin vacip olup yalnız imanın kâfi olmadığını beyan içindir. Zira yalnız iman; elbisesiz?üryan kimse mesabesinde olup amelle beraber iman; elbiseyle .müzeyyen kimse mesabesindedir. Binaenaleyh imanın muktezası ameldir.

Muhammed 47:20

Vacip Tealâ mü'nıinlerle kâfirler ve münafıklar arasında iti-kadîyâtta fark olduğunu beyandan sonra ameliyat cihetinden dahi fark olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i kıyametin eh birinci azıklarından cihad-ı emreder bir sûrenin nazil olmasını ashab-ı Resulüllah kemâl-i şevk ve mahabbetle isterler, münafıklar ise bu temenniyâtı istemezlerdi. Ashabın ve münafıkların şu hallerini Vacip Tealâ bu âyetle tasvir sadedinde buyuruyor ki mü'min olan kimseler din-i İlâhî'yi i'lâ için kemal-i şevkle «âh ne olsa da keşke kıtali emreder bir sûre inzal olunsa» derler. Ehl-i imanın arzusu üzerine hükmü kat'î kıtali emreder tevcih ve te'vil kabul etmez bir sûre nazil olup o sûrede emr-i kıtal zikrolunduğunda mü'minler arzularına nail olduklarına mesrur olur derhal emre imtisal ederler. Amma kalplerinde nifak hastalığı olan münafıkları, ey Habibim! Sen görürsün ki onlar ölüm kendini ihata etmiş muhtazar bir kimsenin gözlerini belirterek bakışı gibi bakışla sana bakarlar. Çünkü; onlara kıtali emreden sûreyi tilâvet edince kalplerinde olan nifakları yüzlerinde görülür ve Ölüm siması kendilerini ihata eden kimseler yakında helak olacaklar, helak onlara mahsustur. Muhkem; kendisinde nesih ve müteşabihat olmayan sûredir. Yahut asla te'vile ihtiyacı olmayıp -manâsı acık ve katı olan sûre demektir. Burada ashab-ı Resulullah'-ın istedikleri veçhile cihadın farzolduğunu kafi surette beyan eden sûrenin nazil olması demektir. maraz ile murad; din-i Muhammedi'de şek, nifak ve zaaf gibi salâbetin zıttı olan şeylerdir. Bu makamda kalplerinde nifak ve şek hastalığı olan münafıklar muraddır. Zira şek; nifak ve zaaf-ı kalp"; kalpteki bir maraz mesabesindedir. Binaenaleyh bunların her biri münafıklarda mevcut olduğundan maraz ile tabir olunmuştur. helakin ziyadesi onlara mahsus demektir. Yahut evlânın aslı yakın manâsına olduğundan helakleri 'yaklaştı demektir. Zira; münafıkların akibet-i emirleri helâka avdet edecek demektir ki hangi manâ murad olunursa olunsun münafıkları teh-did ve halka karşı onları rezil ve rüsva etmektir. Her zaman da sıfat-ı nifakı taşıyan kimselerin her birinin akıbeti birer sebeble helake müncer olduğu görülmektedir. Ölüm kendini ihata etmiş ve her tarafını örtmüş kimse demektir. Çünkü; münafıklar müşriklerle muharebenin ehl-i iman üzerine vacip olduğunu işitince ehl-i imanla harbe gitmek işlerine gelmediğinden bu sözü duydukları vakitte keenne her tarafım ölüm emareleri ihata etmiş kimse gibi cansız kalırlar ve ölü bakışı gibi bakarlardı. Zira; bunlar müslü-manlara son derece hasedlerinden ve Resulüllah'a buğz u adavetlerinden ehl-i isîâma. muavenet etmek istemedikleri gibi fehvasınca İslâm'ın galebesinden de korkarlardı. Fakat ehl-i imanla harbe gitmemek de işlerine gelmezdi. 'Çünkü; İslâm unvanı ve kisvesi altında yaşadıklarından muharebeye gitmemekte nifaklarını meydana koymak olduğu gibi muharebeye gitmekte ise ölüm korkusu vardı. Binaenaleyh; onların halleri her iki surette de müşkül olduğu cihetle kıtali emreden âyet nazil olunca ne yapacaklarını şaşırdılar, birdenbire vaziyetleri tebeddül etti. Üzerlerinde ölüm simaları göründü. İşte münafıklar muharebeyi emreden sûre nazil olduğu zaman ölüm döşeğinde yatan ve mevt emareleri her taraflarını ihata eden kimsenin bakışı gibi gözlerini yukarı dikerek cansız cansız bakmağa başladıklarını Cenab-ı Hak bu âyette tasvir buyurmuştur. Nifak ; kalbinde olan küfrün hilafım zahirde göstermekten ibaret olduğu cihetle iki tarafı idare etmek her zaman için müşkül bir vaziyet olduğundan münafık olan kimse daima ıstırab-ı elîm içinde yaşar ve rahat yüzü görmez bir halde olur Vacip Tealâ bu gibilerin rahatlarını temin edecek tarîki tavsiy-ye etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Allah'a ve Resulüne itaat etmek ve herkesçe makbul olan sözü söylemek elbette hayırlıdır. Binaenaleyh; bu mesleği ihtiyar edenler her zaman huzur-u kalbe ve rahata maliktirler.

Muhammed 47:21

Yani; muharebe emri kendilerine gelen eshab-ı Kesulullah a'dâ-yı dinle muharebeye ciddiyyetle sarıldıkları, zaman münafıklar muhalefet ederler. Eğer mü'minlerle beraber cihadı arzu ettiklerine dair söylemiş oldukları sözlerinde sadık olsalardı onlar için elbette hayırlı olurdu. Zira doğru söz; yalandan hayırlı olduğu gibi ihlâs, nifaktan ve muharebe etmek de harpten geri kalmaktan elbette hayırlıdır. Mü'minler gibi münafıkların da cihadı emreder muhkem bir sûrenin nazil olmasını istediklerine bu âyette delâlet vardır. Çünkü; demek; geçmiş sözlerinde Allah'a sadık kalsalardı onlar için hayırlı olurdu demektir. Şu halde bahis bu makamda cihada müteallik olduğundan geçmiş sözlerinin cihada dair olması lâzım gelir.

Muhammed 47:22

Vacip Tealâ münafıkların bazı hallerini beyandan sonra diğer hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey münafıklar! Eğer siz nâsın işlerine hâkim ve mütevelli olsanız sizden iyilik me'mul müdür? Eğer siz mütevelli olursanız yer yüzünü envai fesâdât ve zaman-ı cahiliyyede âdetiniz olan nehb ü gârâtla. ifsad ve sıla-i rahmi kat'etmek sizden me'mul değil midir. Sizin haliniz bu gibi ifsadâtı icab etmez mi? deki asâ kelimesi reca, intizar ve bir şeyin vukuunu ümid etmek manasınadır. Vacip Tealâ her şeye âlim olduğu cihetle bir şeyi reça ve ümid etmek manâları kendi hakkında caiz olmadığından bu gibi elfazın delâlet ettiği rica ve ümit manâları muhataplara yanı kullara ait ve intizarın ise onların halleri olduğu şüphesizdir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu makamda asd ; manâyı hakikisinde müsta'meldir. Çünkü; nefsinde mümkün olan bir şeyin hasıl olup olmaması muhtemel bulunduğundan fail olan kimse husulünü veya adem-i husulünü kat'î olarak bildiği halde matlub olan hangi cihet olursa olsun sözünü recaya delâlet eden kelimeyle irad etmek âdet-i Arap'tandır. Bu hal cümle erbab-ı lisan indinde dahi cari' ve makbuldür. Meselâ bir kimse av için bir tuzak kurup tuzağına avın düştüğünü kat'î olarak haber verdiklerinde tuzak sahibi tuzağına avm düştüğünü yakmen bildiği halde yine rica üzere söz söyler ve der ki «Me'mul olabilir av tuzağa düşmüştür)'. Zira; düştüğünü her ne kadar kat'î suıette haber vermişlerse de avm düşmesi mümkün olduğu gibi düşmemesi de mümkündür. Nefsel-emirde iki cihetin emri mümkün olmasına binaen rica ifad^ eder. İşte Vacip Tealâ münafıkların nasm umuruna mütevelli oldukları farzolunsa yer yüzünü ifsad ve sıla-i rahmi kat'edeceklerini suret-i katiyyede bildiği halde bunun aksi de emr-i mümkün olduğuna binaen âdet-i Arab üzerine ricaya delâlet eden asâ kelimesiyle i'rad buyurmuştur. Şu halde kat'î surette ifsat edeceklerini bilmesi iki tarafın imkânına nazaran ricaya delâlet eden lafzıyla beyan buyurmasına manî değildir.. Mütevelli; kavmin emîridir. Buna nazaran vıanâ-yı âyet: |Eğer siz kavmin umuruna mütevelli emirleri olsanız dünyaya hırs ve mülk ü devlete rağbetiniz sebebiyle yer yüzünü ifsad ve sıla-i rahmi katledersiniz | demektir... Yahut tevellî; bir şeyden i'raz etmektir. Münafıkların i'raz ettikleri şey; din-i Islara, sünnet-i Resulullah ve mücahededir. Çünkü bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile münafıklar kıtal âyeti nazil olmadan evvel kıtali emreder bir sûrenin nazil olmasını ashabla beraber istemişlerdi. Vakta ki kıtalin vücubuna dair âyet nazil olunca solukları daraldı. Yüzlerine ölü siması vuruldu, oturdukları yerden kalkmaya mecalleri kalmadı, ölü gözü gibi gözlerini Resulullah'a diktiler. Buna nazaran manâ-yı âyet: »Kıtal; beldeleri tahrib, yer yüzünü ifsad ve sıla-i rahmi kat'et! mektir. Zira kâfirler bizim akrabamızdır. Onlarla muharebe etmek| sıla-i rahmi kat'etmek değil mi?» gibi zuafa-yı İslâm'ı iğfal etmeyel fırsat bulmuşlar ve bu yolda dedikoduyu epeyce ileri götürmüş-:! lerdi. Vacip Tealâ onların bu gibi sözlerle fesatlarını bu âyetle meyi dana koymuştur. Buna nazaran vıanâ~yt âyet: jEy münafıklarji Siz taraf-ı İlâhî'den me'mur olduğunuz cihada «ifsad ve sıla-ı rah^İ mi kat1 etmektir» diyorsunuz. Halbuki cihadın meşru' olması; ha* yır ve salâh ihraz etmek şer ve fesadı defi', zulüm ve udvanı meneUJ. mek, hadsizlere haddini bildirmek ve âlemin rahatım temin et-!. mektir. Binaenaleyh; eğer âlemin intizamına sebep olan ciho^ı fei sattır diye i'raz ederseniz işte o vakit âdet-i cahiliyenize nvdetleV âlemi ifsat ve sıla-i rahminizi kat'edeceksiniz. Ancak bu r;ibi hal| ler sizden memul olur mu? Zira; Allahü Tealâ din-i İslâm ve kelime-i tevhid ile sizi bir sancak altına cem'ettikten sonra aynir^l mı arzu ediyorsunuz. Bu gibi fena işler size lâyık olur mu?l de mektir. erhâm ; rahim, lâfzının cem'idiı. Ka| him; karabet-i ma'neviyyedir ki müteselsilen onları birbirine rabte-der, bu vesileyle insanlar yekdiğerine merbut olduğu cihetle kavmü kabile teşkiline sebep olurlar. İnsanların yekdiğerinden imtiyazına başlıca sebep olan haseb ve neseb gibi meseleler rahip"1 sebebiyle hasıl olduğundan Cenab-ı Hak rahme riayeti emretmekle rahmin uliivv-ü şanına işaret etmiştir. Rahme sılanın manâsı; akrabaya Hay et, Diârn oc ;/c.mxiı etmektir Rahmi kat etmekse bunun zıttîdır 'ti akrabaya ziyareti, muaveneti kesmek ve hukuk-u karabete riayet etmemeM tir. Müslim ve Buharî'nin ittifaklarıyla Ebu Hüreyre'nin rivayetine nazaran Resulullah buyurmuştur. Yani h Rahim Allahü Tealâ tarafından insanlara verilmiş ve birbirine karışmış damarlar mesabesinde bir karabettir.» demektir, Hadis-i Kutside Vacip Tealâ «Ey Rahim! Eğer seni sıla eden olursa ben onu sıla ederim, yani ona fhsan ederim ve eğer bir kimse seni kat'ederse ben de onu kat'ederim yani ihsanımdan mahrum ederim» demektir. İşte bu hadis de delâlet eder ki sıla-i rahimde fazilet ve sıla-i katı'da mahrumiyyet muhakkaktır.

Muhammed 47:23

Tealâ münafıkların bazı hallerini beyandan sonra âki erini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu yer yüzünü ifsad edenlere Allahü Tealâ lanet etti. Allahü Tealâ la'netine müstehak olanların kulaklarını sağır, gözlerini kör mesabesinde kıldı. Halbuki bunların gözleri ve kulakları sağlamdır. Lâkin Kur'an'ı işittiklerinde ehemmiyet vermeyerek dinledikleri gibi iman etmedİKİerinden keenne kulakları sağırdır, hakkı gördükleri halde ittiba etmedikleri cihetle keenne gözleri kördür. Şu halde bunlar tarîk-ı hidayete nail olmak cihetine iradelerini sarfetmediklerinden rahmet-i İlâhîye'den uzak kılındılar. Bu âyette esam ve a'mânm tertibinde hüsn-ü letafet varan-. Çünkü; münafıklar Kur'an'ı işitip manâsını anlamak istedikleri cihetle Allahü Tealâ onları hakkı işitmekten mahrum ettiğinden kulaları duymaz bir hale gelmiştir. Binaenaleyh «cihadla emir; sıla-i rahmi katı' ve alemi tahrib ile emirden ibarettir.» dedikleri halde zaman-ı cahiliyyede yaptıkları ceng ü cidali ve nehb ü gârâtı unuttular, görmez oldular, gün gibi meydanda olan hakikatleri görmekten gözlerini kapadılar. Binaenaleyh; gözleri kör mesabesinde olmuştur.

Muhammed 47:24

Vacip Tealâ münafıkları körlük ve sağırlıkla zemmettikten sonra Kur'an'm manâsını düşünmedikleri cihetle zemmetmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an'm dünya ve âhire t kendilerine menfeat verecek manâlarım neden tefekkür etmezler, nasihat ve vaazlarını neden kabul etmezler, yoksa kalplerinin üzerine kilitler asılmış da mühürlü müdür? Bu âyette kuIuh iJe nıurad; liyakat ve dirayetini Kur1-anhn manâsını işitvıeye sarfetmiyen kimselerin kalpleridir. Zira; onların halleri kemal-i kasvetleri ve şiddet-i cehaletleri sebebiyle hasıl olan şey bir emr-i münker ve gayr-ı makbul bir şey olduğuna işaret için kulûb lâfzı nekre olarak varid olmuştur, Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an'm manâsını düşünebilmek dört şarta muhtaçtır: Birincisi ; huzur-a kalptir. Zira; huzur-u kalp olmazsa dinleyemez ve düşünemez. İkincisi: manâsını anlamak hususunda Utmam en kudretini sarf etmektir. Çünkü; kudretini sarf etmeksizin h^c !m" ?e^' busule gelmez ki Kur'an'ı anlamak husule gelsin. üçüncüsü. ; gıdası helâl olmaktır. Çünkü haram lokma ile beslenen vücud hayra muvaffak olamaz. Dördüncü s il; hulûs~u niyy ettir. Çünkü hl lasuâs-u niyyet olmazsa can kulağıyla dinlemez ki manâsını an

Muhammed 47:25

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra irtidad edenlerin hallerini beyan et.raek üzere buyuruyor. Yani; şol münafıklar ki onlara taraf-ı risaletten- doğru yol gösterilerek tarîk-i hidayet olan sebeb-i necatları kendilerine zahir olup hakikat tebeyyün ettikten sonra eski hallerine avdet ettiler. Zira; şeytan küfürlerini tezyin etti ve onlara bir çok emeller ve ümitler verdi. Binaenaleyh; küfrüzere ısrar ve hal-i aslîlerine devamla şeytanın iğf âlâ tını Kur'an'ın nasihatleri üzerine tercih ettiler. irtidad ve riddet ; bir kimsenin geldiği yoldan geri dönmesidir. Lâkin riddet; lisan-ı şer'ide küfr-ü mahsusta isti'mal olunur. Onun gayrıda isti'mal olunmaz. Amma irtidad küfür ve küfrün gayrıda isti'mal olunur, bu âyette «İrüdat ettiler*- demek «küfrettiler» demektir. Çünkü; münafıklar İslâm suretinde göründükten sonra küfürle meşgul olduklarından e fal-lerî irüdat hükmünde olduğu cihetle irtidad ettiler denilmiştir. edbâr : dübürün cem'idir. Dübür ; arka manasınadır. Binaenaleyh; monâ-yı nazım : … demektir. tesviI ; bir şeyi tezyin etmek ve çirkin olduğu halde güzel göstermektir. Bu makamda şeytan münafıklara çirkin olan küfürlerini güzel bir amel suretinde tezyin ve tasvir etmekle onları iğfal etti demektir. şeytan onlara ümit verdi demektir. Çünkü münafıkları bir çok hayallerle aldattı, »Muhammed (S.A.)'in ve ashabının âkibeti ne olacağı malûm değildir. Malûm olmayan biı şeye muvafakat etmek doğru olamaz. Siz şimdilik işi iki taraflı tutar, afiyetle rahat yaşar, âkibete intizar eder ve âkibeti iyi gördüğünüzde iman edersiniz» demekle küfre devamlarını temin atti ve .onlar da bu sözlere aldandılar, Allahü Tealâ da onlara mühlet verdi. Binaenaleyh; azablarını ta'cil etmedi.

Muhammed 47:26

Vacip Tealâ şeytanın münafıkları iğfal ettiğini beyandan son ra irtidatlarımn keyfiyyet ve sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar, Yahudiler ve bilûmum kâfirler hal-i hayatlarında Resulüllah'a ve müminlere hile ve gadir yapmakla bazan izrar, bazan da hilelerini gizli mukaveleye rabtederler. Amma hileleri çok zamanda kendi mazarratlarına döner. Bunlar dünyada Resulüllah aleyhine gizli mukavele yapar ve zararlandırmaya çalışırlar. Amma vefat ettikleri zaman ne yapabilirler? Onların ruhlarını almaya memur olan melekler onların batıl işlere yüzleriyle teveccühlerine mukabil yüzlerini ve hak olan Kur'an'a arkalarını .döndüklerine mukabil arkalarını döğerek ruhlarım aldıkları zaman ne yapacaklar? Ve hilelerini o vakitte yürütebilirler mi? Elbette yürütemezler. Bu âyet; günahkâr olan kimselerin vefatları zamanında ervahı kabza memur olan melekler tarafından yüzlerinin ve arkalarının darbolunacağma delâlet eder.

Muhammed 47:27

Vacip Tealâ şeytanın münafıkları iğfal ettiğini beyandan son ra irtidatlarımn keyfiyyet ve sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar, Yahudiler ve bilûmum kâfirler hal-i hayatlarında Resulüllah'a ve müminlere hile ve gadir yapmakla bazan izrar, bazan da hilelerini gizli mukaveleye rabtederler. Amma hileleri çok zamanda kendi mazarratlarına döner. Bunlar dünyada Resulüllah aleyhine gizli mukavele yapar ve zararlandırmaya çalışırlar. Amma vefat ettikleri zaman ne yapabilirler? Onların ruhlarını almaya memur olan melekler onların batıl işlere yüzleriyle teveccühlerine mukabil yüzlerini ve hak olan Kur'an'a arkalarını .döndüklerine mukabil arkalarını döğerek ruhlarım aldıkları zaman ne yapacaklar? Ve hilelerini o vakitte yürütebilirler mi? Elbette yürütemezler. Bu âyet; günahkâr olan kimselerin vefatları zamanında ervahı kabza memur olan melekler tarafından yüzlerinin ve arkalarının darbolunacağma delâlet eder.

Muhammed 47:28

Vacip Teaiâ asîlerin vefatı suret-i fecîada olacağını bejfandan sonra melekler tarafından dayak yiyerek vefatlarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlerin suret-i fecîada vefatlarının sebeb-i yegânesi; Allah'ın gazab ettiği küfre ve Resululîah'a adavete ve emr-i İlâhî'-ye isyana ittiba etmeleri ve Allahü Tealâ'nm razı olduğu imana ve adâ-yı dinle mücahadeye ve sair ibadâta buğzedip kerih görmeleridir. Çünkü; Allah'ın gazab ettiği şeye muhabbet edip ittiba etmek ve razı olduğu şeye buğz u adavet edip kerih görmek elbette ga-zab-i İlâhî'ye sebeb olacağından bu gibi merzî-i İlâhî'ye muhalif hareket edenlerin suret-i fecîada vefat edeceklerinde şüphe yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ âyet-i sabıkada asîlerin melekler tarafından yüzleri ve arkaları döğüleceğini yani iki cihetlerinden azab olunarak ruhlarının kabzolunacağmı beyan buyurmuştu. Bu âyette o iki azaba iki sebep beyan buyurmuştur : Birincisi; Allah'ın gazab ettiği şeye onların ittiba etmeleridir. Buna mukabil hîn-i vefatlarında yüzleri doğulur. İkincisi; Allah'ın razı olduğu ş^ye onların buğzedip arkalarını dönmeleridir. Buna mukabil ruhları kabzolunacağı zamanda arkalarının döğülmesi cezasına müstehik oldukları beyan olunmuştur, Allah'ın gazab ettiği şey demektir. AIIah'in g az ab ettiği şeyle murad; küfür ve ResûVünü tekzib etmek ve şeytanın tezyinatına ittiba'dır. Allah'ın razı olduğu şeyle murad; Allah'a iman, ResûVünü tasdik ve şeytanın tezyinatını reddetmek, aldanmamaktır. Yani; onlar Allah'ın sevmediği şeye ittiba ve sevdiği şeyi ter-kedince Allahü Tealâ onların amel-i salihlerini ibtal etti. Çünkü; rızayı terkle gazaba ittiba ettiler. ) deki fâ lâfzı makabline neticeye işarettir. Ter-tjb-i kıyas şöyledir : «Kâfirlerin amellerini Allahü Tealâ ibtal etti. Zira; kâfirler gazab-ı İlâhi'ye ittiba ile rıza-yı Ilâhi'yi terkettiler. Her kimse ki gazab-ı İlâhî'ye ittiba ve nza-yı İlâhî'yi terkederler, Allahü Tealâ onların amellerini ibtal eder. Binaenaleyh; kâfirlerin amellerini Allahü Tealâ ibtal etti». Hulâsa; Allah'ın rızası aranmayarak işlenilen amel ne kadar salih olsa batıl olup âhiretçe sevabı değer bir amel olarnıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir

Muhammed 47:29

Vacip Teaîâ münafıkların bazı fena amellerini ve âkibet" gazab-ı İlâhî'ye dûçâr olacaklarını beyandan sonra onların zan ve tahminleri fasid olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar yahudiler veya müşriklerle haü ittifak akdederler de Allahü Tealâ onların mü'minlere olan buğz u adavetlerini elbette ihraç etmez, mü'minlere ve Resululîah'a bildirmez, öylece gizli kalacağını mı zannederler? Eğer böyle zannederlerse bu zanları fasittir. Zira; Allahü Tealâ onların gizli muahadelerini, ehl-i imana olan buğz u adavetlerini ve yapmış oldukları hilelerini Resulüne ve Resulü vasıtasiyle mü'minlere bildirir. Binaenaleyh; büdirmeyeceğini zannetmeleri yanlıştır.

Muhammed 47:30

zağn lâfzının cemidir. Zağan gizli ve şiddetli bir kin ve buğz u adavettir ki onun sahibi daima fırsat bekler, fırsat düşdükçe buğzettiği kimseye zarar î'ras etmekten hali kalmaz. İşte münafıkların hallerinin böyle olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur Yani; ey Resul-ü Ekrem! Münafıklar sizin aleyhinizde buğz u adavet ve hilelerini ne kadar saklarlarsa saklasınlar eğer Biz Azî-müşşân rüsva olmalarım murad etmiş olsaydık onları ve gizli hilelerini sana re'yel'ayn gösterirdik. Sen de görür, kalplerinde olan nifaklarını ve size olan buğz u adavetlerini bilirdin. Zat-ı ulûhiye-time yemin ederim ki sen onların batıl ve mağşuş sözlerinden kalplerinde olan nifakı bilirsin. Çünkü; onların sözlerinde din-i İslama ta'rîz ve buğz u adaveti işTâr eder şeyler her zaman mevcut olduğundan elbette münafık olduklarına delâlet vardır. Binaenaleyh; sen onların münafık olduklarını sözlerinden bilirsin. Allahü Tealâ sizin amelinizi bilir, amelinize göre ceza verir. Zira amelin cezası; âmilin niyetine göredir. Bu âyet nazil olduktan sonra münafıkların her halleri Ke-sulüllah'a keşfolunduğu ve hatta bu âyetin nüzulünden sonra hu-zur-u nebide bir münafık söz söylemez, illâ onun sözünden Resulül-lah kalbinde olan nifak ve adaveti, ne gibi fesat düşündüğünü bildiği (Enes) radıyallahü Tealâ anhden mervîdir. demektir. sima; insanın yüzü ve suretidir. Yani «Allahü Tealâ dileseydi o münafıkların yüzlerine münafık alâmetini vaz'ederdi. O alâmetle sen onları bilirdin." demektir. Nisâbûrfde beyan olunduğuna nazaran bu âyetten sonra Re-sulüllah'a münafıkların gizli hiç bir şeyleri kalmamıştır. Hatta Hz. Enes'in bazı gazada «bizimle beraber münafıklardan dokuz kişi bulundular. Ara sıra nâs onlardan şikâyet ederdi. Bir gece yattık sabahleyin kalktığımızda onlarm alınlarına yani (Şu kimse münafıktır) sözünün yazııl olduğunu gördük. Binaenaleyh; bu âyetin sırrı orada zuhur etti.» dediği mervîdir. Ravînin ismini zikretmeksizin Fahri Râzi de bunun böylece vaki olduğunu beyan etmektedir. Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra ehl-i imana imtihan muamelesi yaptığını beyan etmek üzere :

Muhammed 47:31

buyuruyor. Emrimize itaat edip ibadetin meşakkatine ta4 hammül edenlerle etmeyenler birbirinden ayrılsın, iyiler kötüleri den seçilsin, amellerinin haberleri fiilen görülsün için kötü ve fasit amellerle güzel ve sahih amellerin haberlerini nâsa izhar eder bildiririz. Binaenaleyh; mü'minler kendilerine sadık ve dost olanı bilirler, münafıkların desiselerine aidanmazlar. Vacip Tealâ her şeyi vukuundan evvel bildiği için imtihana ihtiyacı yoksa da meşakkatli olan emirlerle teklif; mükellef olan kimselere nisbetle imtihan muamelesi olduğu cihetle «imtihan ederiz» buyurmuştur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran deki ahbârda üç ihtimal vardır. Birincisi; imanlarını haber vermektir. Çünkü; mü'minler ve münafıklar «iman ettik» diye haber verdiler. Ancak müzminlerin haberleri doğru, münafıkların haberleri yalandır. İşte bu haberlerin sadık olanı yalan olandan tefrik olunsun için cihad ve saire gibi bir takım tekâlif-i şâkka ile Cenab-ı Hak emretti ki imanı sahih olan mü'minlerle olmayan münafıklar arası tefrik olunsun. İkincisi; mü'minler münafıklara, münafıklar mü'minlere dostluklarını haber verdiler. Mü'minlerin dostlukları samîmi olduğundan zamanı geldiğinde dostluğun vazifesini ifâ ederler. Halbuki münafıkların dostlukları sahte olduğundan zamanı geldiğinde dostluğun vazifesini ifâ etmediklerinden herkesin foyası meydana çıkar, doğru, eğri nâs arasında zahir olur. Yahut harpten dönmeyiz dediler, halbuki sözlerinde sebat etmediler. Firar ettiler, ancak mü'minler daima sözlerinde sebat ettiklerinden harbe devam eder firar etmezlerdi. Üçüncüsü; mv'minlerin Resulüllah'dan işittikleri haberleri ve münafıkların mü'minler aleyhlerine işâa ettikleri yalanları var. Bunların cümlesini halk arasında izhâr edeceğini Allahü Tealâ bu âyetle haber verdi. Ve izhar etti. Çünkü; herkesin ahvali meydana çıkmakta bir çok menfaat vardır. Bu suretle insanlar yekdiğerinin halini bilir, ona göre muamelesini tanzim eder.

Muhammed 47:32

Vacip Tealâ müzminlere imtihan muamelesi yaptığını beyandan sonra kâfirlerin hallerini ve amellerinin ibtal olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette kâfirlerle murad Yahudilerden (Benî Kurayza) ve (Benî Nadîr) dir. Çünkü; onlar Resulüllah'a iman etmedikleri gibi iman edecek olan bir çok insanların imanlarına da mani olur din-i İslâm'a duhulden men'e çalışırlardı. Onlara Tevrat'ta Resulüllah'm nebiyy-i hak olup dininin efdal-i edyân olduğuna delâlet eder deliller varid olduğu gibi aynı hidayet olan Kur'an ve din-i İslâm kendilerine geldikten sonra Resulullah'a muhalefetle ezâ ettiler. Kendileri iman etmedikleri gibi gaynların imanlarına da mani oldular. İşte küfredip nâsı imandan men'le Allah'ın Rasulüne muhalefet edenlerin bütün emekleri boşa gitmiştir. Zira; bu amelleriyle Aliahü Tealâ'ya hiç bir şeyle zarar îras edemezler, Allahü Tealâ amellerini ibtal eder. Bu sûrenin evvelinde amelleri ibtai olunduğu beyan olunanlar müşriklerdir. Zira; onların amelleri hiç bir şeriata müstenid olmadığından esasından batıldır. Amma Yahudilerin amelleri Kur'an nazil olmadan evvel Tevrat'a müstenid olduğu cihetle caiz ve şe-riat-ı Musa'ya muvafık olanları makbul idi. Lâkin Resulüllah ba'so-lunup şeriat-ı İslânıiyye zuhuı ettikten sonra Resulüliah'a iman etmedikleri cihetle evv^l vp âhir isledikleri amellerin hepsi batıl ol-muştur^Hatta Resulüllah aleyhine tertib ettikleri hiyel ü desaislerini dahi Allahü Tealâ ibtaî ettiğinden hiç bir emellerine nail olamamışlardır,

Muhammed 47:33

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüliah'a muhalefetlerini ve muhalefetleri sebebiyle amellerinin ibtal olunduğunu beyandan sonra Resulüne itaati mü'minlere emretmek üzere buyuruyor. Zira küfür; asla affolunmaz, ancak dünyada iman etmekle affolunur. Amma mü'min olarak vefat eden kimsenin bir çok günahları olsa dahi mağfiret olunmak caizdir. Bu âyet her ne kadar Bedir'de (Kalîb) ismindeki kuyuya atılan (Ebu Cehil) ve onun emsali kâfirler hakkında nazil olmuşsa da küfrüzere vefat eden her kâfire şamildir. Ve onların mağfiret olunmıyacağına delâlet eder. Zira muteber olan; lâfzın umûmudur sebebin hususu değildir. Lâfz-ı âyet her kâfire şamil olduğundan sebeb-i nüzul olan Ebu Cehiî ve emsaline tahsisde bir fayda yoktur.

Muhammed 47:34

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüliah'a muhalefetlerini ve muhalefetleri sebebiyle amellerinin ibtal olunduğunu beyandan sonra Resulüne itaati mü'minlere emretmek üzere buyuruyor. Zira küfür; asla affolunmaz, ancak dünyada iman etmekle affolunur. Amma mü'min olarak vefat eden kimsenin bir çok günahları olsa dahi mağfiret olunmak caizdir. Bu âyet her ne kadar Bedir'de (Kalîb) ismindeki kuyuya atılan (Ebu Cehil) ve onun emsali kâfirler hakkında nazil olmuşsa da küfrüzere vefat eden her kâfire şamildir. Ve onların mağfiret olunmıyacağına delâlet eder. Zira muteber olan; lâfzın umûmudur sebebin hususu değildir. Lâfz-ı âyet her kâfire şamil olduğundan sebeb-i nüzul olan Ebu Cehiî ve emsaline tahsisde bir fayda yoktur.

Muhammed 47:35

Vacip Tealâ mü'minlere itaat ve inkiyadla emredip küfrüzere vefat edenlerin elbette mağfiret olunmıyacaklarını beyandan sonra Cenab-ı Hakka ehl-i imanın tamamiyle itimatları lâzım olduğunu ve kâfirlere daima kuvvetli görünüp zayıf görünmek caiz olmadığını beyan ve tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'ya ve Resûl'üne itaat edince ey müminler! Kâfirlere emr-i cihatta, onlarla mukatelede zayıf görünmeyin, daima onlara karşı kuvvetli görünün, kâfirleri siz alî ve galib olduğunuz halde sulha davet etmeyin. Zira; ibtida sizin onları sulha davet edip sulha talib olmanız sizin zelil ve hakir olmanızı iş'âr eder. Halbuki; dininizin icabı siz alî ve galibsiniz. Çünkü; Vacip Tealâ'-nm dinine yardım ettikçe muaveneti sizinle beraberdir ve Allah'ın rızasını taleb ederek ihlâs üzere işlediğiniz amelinizin ecirlerini Allahü Tealâ zayi' etmez. Ve noksan vermez. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitab; ashab-ı Resûlül-lah'a ise de bilûmum müslümanlara şamildir. Zira zayıf göstermekten nehiy; umûmidir. Binaenaleyh; bu âyetle Cenab-ı Hak müslü-manlarm cemisini kâfirlerle harbe teşvik etmiş ve muavenet edeceğini vaadle ehl-i imanı teşci' eylemiştir. Mü'minler bihakkın şe-riate temessük ederek düşmanla muharebeye girişirlerse nusret-i İlâhiye'nin muhakkak, olduğuna bu âyet delâlet eder. Amma mü'minler ahkâm-ı İlâhiye'ye riayetten uzaklaşır, askerin başbuğu olan zabitler de malâyânî ile meşgul olur, diyanete ehemmiyet vermezler ve hatta mütedeyyin neferleri tahkîr ederlerse böyle olan asker nusret-i İlâhiye'den hisseyâb olamaz. Zira; mütedeyyin olan bir millet diyanete hakaretle bakarsa o milletin düşman elinde her zaman esir olacağında şüphe yoktur. Çünkü; vukuat ve tarih bu davaya her zaman şahittir. Bu âyette dört hüküm vardır : Birincisi; mü'minlerin kâfirlere karşı zayıf görünmeleri caiz değildir. İkincisi; mü'minler galip ve âlî oldukları halde musalâhaya talih olmaları vıünasib değildir. Üçüncüsü**; mü'minler ibadetlerinde kusur etmedikleri taktirde Allah'ın nusret ve muavenetleri onlarla beraberdir. Dördüncüsü; mü'minler halisan livechülâh işledikleri amellerin ve bilhassa mücahedenin sevabını tamam olarak alacaklardır. Ehl-i imanın bazan mağlûb olmaları bu âyetin mazmununa münafî değildir. Zira âyette ehl-i imanın âlî ve galip oldukları ek-seriyyet ve âkibet itibariyledir. Binaenaleyh; mü'minlerin âlî ve galib olmaları imanlarının muktezası olan daire-i şeriatte hareket ve sadakat üzere sa'y ü gayret etmeleriyle meşruttur. Çünkü; ehl-i imanın galib olması muaveneti İlâhiye'yle olup muavenet-i İlâhiye ise ahkâm-ı şer'iyyeye riayet etmek suretiyle olacağından şeriate riayet etmeyenlerin ve ahlâkı bozulmak suretiyle mağlûb olanların mağlûbiyetleri bu âyete münafî olamaz. Mukateleye mani; ikidir : Birincisi; âhiretçe mes'uli-yettir. Kâfirlerin katlinde ise âhirette mes'uliyet olmadığı gibi se-vab dahi vardır. Çünkü; kâfirlerin dünyada rızaya muvafık ameli olmadığı cihetle âhiretçe indallah kadri yok ki onu öldüren nıüs-lüman mes'ûl olsun. İkincisi; dünyaya muhabbettir. Zira; dünyaya muhabbet ve hayatını sevmek mukateleye manidir.

Muhammed 47:36

Vacip Tealâ dünyayı zemle mü'minleri cihada teşvik etmek üzere buyuruyor. Yani: dünyaya muhabbetiniz mücahede etmekle nail olacağınız ecirlerinize mani olmasın. Zira: hayat-ı dünyanın bakası olmadığı gibi dünya faydasız bir oyuncaktır. Binaenaleyh; sizin için hayırlı olan şey iman ve ittika etmektir. Eğer Allahü Tealâ'ya iman, emrine imtisal ve nevahisinden içtinabla ittika ederseniz Allahü Tealâ ecirlerinizi tam verir ve size verdiği nimetlerin mukabilinde emvalinizi taleb etmez ve size iman ve ittika ile emrediyor ki âhiretçe büyük ecre nail olasınız. her ikisi de oyun manâlarında isti'mal olunurlarsa da laible lehiv beyninde fark vardır zira laib; şol oyuna denir ki onunla meşgul olan kimseye hiç bir zamanda menfeati olmaz. Ancak insanı mühim olan vazifesinden de men'etmez. Dinî, dünyevî menafimi unutturmaz. Amma lehiv şol oyuna denir ki laib gibi asla menfeati olmamakla beraber vazife-i mühimmesine de mani olur, dünya ve âhiretini unutturur. Fahri Râzi'nin beyanma nazaran bu âyet üç cihetle tevcih olunur : Birincisi ; Allahü Tealâ ecr-i uhrevî vermek için sizin malınızı istemiyor, belki ecir vermek için size iman ve ittika etmenizle emrediyor demektir. İkincisi; cihada sarfetmek lâzım olduğu cihetle size muhtaç olduğunuz cihetlere sarfetmenizle emrettiği emval Allahü Tealâ'nm kendi malıdır ve sizin elinizde o mal ariyettir. Zira; mülkün cümlesi Allah'ındır. Şu halde Allah'ın malını sarfetmekte niçin buhlediyorsu-nuz? demektir. Üçüncüsü; Allahü Tealâ sizin malınızın hepsini istemiyor, belki fukara, zuafa ve sair mesalih-i mühimme-nize sarfolmak üzere malınızın onda birini istediği cihetle asıl malınıza nisbetle taleb olunan şey azdan azdır. Binanealeyh; bu kadar az bir şeye buhletmeniz münasib değil demektir.

Muhammed 47:37

Vacip Tealâ mallarının küllisini istemediğini beyandari fonra küllisini istemiş olsa ne lâzım geleceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ ve ResûVü eğer sizin emvalinizin küllisini isterlerse siz elbette buhle dersiniz. Zira; malınızın küllisini istemekte nefsiniz üzerine ağırlık ve meşakkat vardır. Binaenaleyh; siz buhiederdimz ve o buhlünüz Resulullah'a olan buğz u adavetinizi meydana çıkarırdı. Çünkü; emvale rnahabbetiniz sabrınıza mani olur. Hepsini isteyince dayanamaz, alenen muhalefette bulunurdunuz. Halbuki Allahü Telaâ sizden hiç bir mal istemiyor, ancak azıcık bir şey istiyor şu halde buhletmek asla lâyık olmaz. Davetten maksat; infakmız sebebiyle âhirette büyük ecre nail olmanızdır, înfak için davet size vasıl olunca … Çünkü; Allah'ın ve Resûl'ü-nün emrine imtisal ederek infak ettiğinde infakın menfeati kendine ait olduğu gibi infak etmeyip buhlettiğinde o buhiün mazarratı da kendine aittir. Şu halde bahil olan kimse buhletmekle malını başkalarından esirgedim zanneder. Halbuki kendi malını kendinden esirgemişi ir. Bu bahil kimsenin hali şol hastanın haline benzer ki tabibin tedavisine muhtaçtır, ancak tabibin ücretini, devanın parasını vermez. Halbuki şu buhui kendi hayatına Duhuldür. Çünkü; tabibin tedavisi hayatına hizmet olduğu cihetle onun ücretine bu-hul kendi hayatına buhulden ibarettir. (Ve Allahü Tealâ ganidir) sizin malınıza ihtiyacı yoktur. Halbuki (siz fukarasınız) binaenaleyh; dünya ve âhirette nafakaya muhtaçsınız. Çünkü eğer elinizde olan malınızın bir kısmını cihada sarfetmez, kâfirlerle mücahedeyi terkederseniz onlar cesaretlenir, size hücum eder, mağlûb olur. katlolunursunuz. Şu halde dünyada yaşamak için infak etmeniz lâzımdır. Âhirette dahi nafakaya muhtaç olan sizsiniz. Şu halde fîsebilillâh infaka sa'yetmeniz lâzımdır ki dünyada ve âhirette: rahat edesiniz.

Muhammed 47:38

Vacip Tealâ insanların iisebilillah infaka davet olundu1ar mı ve onlardan buhledenlerin kendi nefislerine buhlettiklerini beyandan sonra infaktan i'raz edenlerin cezalarını bevan etmek üzere buyuruyor.

Feth 48:1

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. (Hudeybiye) vak'asmdan sonra nazil olduğu mervîdir. Yirmi dokuz âyeti camî'-dir. Bu âyette beyan olunan fetihle murad; Mekke'nin fethidir. Gerçi bu âyetin nüzulü Mekke'nin fethinden evvelse de Allah'ın vaadi kat'î olup hulfolmadığmdan haberden sonra vaki olacak şeyden olmuş geçmiş gibi kafiyyete delâlet eden mazi sigasıy-la haber vermiştir. Çünkü Allah'ın olacağını haber verdiği şey; olmuş ve geçmiş olan şeyde şüphe olmadığı gibi vukuunu haber verdiği şeyin olacağında dahi şüphe olmadığına işaret için tahkike delâlet eden (inne) lafzıyla varid olmuştur. Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu sûrenin (Hudeybiye) sulhundan sonra ashabıyla beraber Resulülîah'm Medine'ye avdeti zamanında (Kevail Gamım) denilen mevkide nazil olduğu mervidir. Hudeybiye; bundan sonra bu sûrenin bazı âyetlerinde beyan olunacağı veçhile Mekke ile Medine arasında (Merriizzah-ran) denilen mahalde bir kuyunun ismidir. Bu kuyu; harem-i Mekke havalisindedir. Resulullah 1600 kişiden mürekkeb bir ordu ile Umre yapmak üzere Medine'den Mekke'ye hareket edip (Merrüz zahran) denilen mahalle gelince Mekke ahalisi yol vermemek istedilerse de-Resulüllah*in ısrarı üzerine sulha talib oldular. Binaenaleyh; Resulüllah müşriklerle o mahalde bir sulh akdedip Medine'ye dönmüş ve bu sûre esna-yı rahda nazil olmuştur. Hudey-biye vak'ası veya sulhu denildiğinde Resulüllah'm o mevkide müşriklerle vaki olan sulhudur. Medine'den umre niyetiyle çıkıldığı halde Beyt-i şerifi ziyaret etmeksizin geri dönmekten Ashab-ı izamın kalplerinin mahzun olduğu bir zamanda Cenab-ı Hak bu sûre ile ve bilhassa bu âyetle ehl-i İslâm'ın kalplerini tesliye etmekle kederlerini sûrüra ve hüzünlerim feraha tebdil buyurmuştur. Imam-ı Buharı ve Müslim hazretlerinin (Enes) radıyallahü Tealâ anhden rivayetlerine nazaran Mekke'ye kurban için gönderilen develer Hudeybiye'de kesilip geri dönülünce bir gece Resulüllah «Bu gece bir âyet nazil oldu ki bana o âyet bütün dünyadan mahabbetlidir.» buyurdu sûresini kadar okuyunca ashab-ı kiram tebrik ettiler ve dediler ki «Ya Rasulallah! Allahü Tealâ sana ne muamele yapacağını beyan etmiştir. Bize ne muamele edecek» deyince âyeti nazil olmuş ve kulub-u mü'minîni bununla mesrur kılmıştır. Yahut bu âyette fetihle murad; Hudeybiye sulhundan sonra o sene vaki olan Hayber'in fethidir. Yahut fethile murad; Hudeybiye sulhudur. Gerçi Hudeybiye musalâhası harple maddi bir fetih olmadı, lâkin bir çok yerlerin fethine sebep olduğu cihetle o sulh ehl-i İslâm hakkında manevî pek büyük fütuhattan ma'dud ve feth-i azim denmeye şayandır. Çünkü bu sulh; Mekke'nin fethine mukaddime ve sebep olduğu gibi binlerce halkın İslâm olup şevket-i îslâmiye'nin gün be gün tezayüdüne ve mehabet-i İslâmi-ye'nin etrâf-ı âleme intişarına sebep oldu. Binaenaleyh; Hudeybiye sulhu feth-i mübîn unvanına şayan olmuştur. Bu tevcihât; fetihle muradın Hudeybiye sulhu olduğuna nazarandır. Yahut feth ile murad; gelecek sene Resulüllah'ın Mekke'ye dahil olmasıylv hükümdür. Buna nazaran manâ-yı âyet: Yani; ey Habibim! Kâfirlerle muharebe etmek suretiyle şirki izâleye sa'yin ve din-i İslâm'ı ilâ hususunda bir çok meşakkatlere tahammülün ve zalimlerin ellerinden mazlumları kurtarmanın ve terbiye-i şeriatla nüfus-u nâkısanm noksanlarını ikmâle cehd ü gayretin sebebiyle senden su'dur eden zelleyi mağfiret etmek için Allahü Tealâ sana feth-i azîm ihsan etti. Zenb; günah manasınadır. Gerek bizim peygamberimizin, gerek sair peygamberlerin günahtan masum oldukları defeatla beyan olunduğu cihetle enbiya-yı izam hazerâtına isnâd olunup günaha delâlet eden elfazm cümlesi işlemesi efdal olan şeyi terketmek manasınadır. Ve bu manâca efdal olan şeyi terke lisan-ı şer'ide hüsn-ü âdaba riâyet olmak üzere zelle tabir olunur. Yahut mürüvveti ihlâl etmeyecek hisset ve denâet-i tab'a delâlet etmeyecek küçük günahın beşeriyet icabı sehiv tankıyla enbiyâdan suduru caiz olduğuna nazaran manâ-yı âyet: demektir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran tekaddüm eden zenb ile murad; izhar-ı nübüvvetten veyahut feth-i Mekke'den evveldir. Teahhur eden zenb ile murad; nübüvveti izhardan veya feth-i Mekke'den sonradır. Çünkü; Mekke'nin fethiyle bir çok mağfirete sebep olacak ibâdet yolları açılmış, Beytullah putlardan ve müşriklerin mülevves ellerniden temizlenmiş, ehl-i imanın haccına, umresine ve sair ibadetlerini edaya bir mani kalmamıştır. Bunların cümlesi kulların günahlarının mağfiret olunmasına sebebtir. Kezalik Mekke'nin fethi sair beldelerin fethine vesile ve sebep olduğu gibi arz-ı Hicaz'da kökleşmiş olan şirk ve küfür diyar-ı arabta kökünden sarsılmış ve az zaman sonra temelinden silinip süpürülmüştür. Bunların cümlesinin günahlarının mağfiret olunacağını beyanla Vacip Tealâ ehl-i imanı mücahedeye teşvik buyurmuştur.

Feth 48:2

Vacip Tealâ Mekke'nin fethine birinci sebebi beyandan1 ikinci sebebi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; dinini i'lâ ve nübüvvetine kavi bir hükümet zammetmekle Allahü Tealâ sana merasim-i diniyyeyi tebliğde suhulet olmak suretiyle nimetini itmam ve tarik -i müştekimi sana hidayet etmek için feth-i azîm ihsan etti. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resulüllah üzerine Cenab-ı Hakkm ni'meti Mekke'nin fethi ve arz-ı Hicaz'da düşmanlarının helâkiyle itmam olunmuştur. Çünkü Mekke'nin fethiyle din-i İslâm'ın erkânından olan haccı edaya hiç bir mani kalmadığı gibi Mekke'nin fethiyle Kureyş'in bazıları iman, bazıları da aman talebiyle Resûlüllah'm himayesine iltica etmek suretiyle Ceziretül'-Arabda büyük tebeddülat vuku' bulmakla İslâmiyet lâyıkı vechü-zere yerleşmiş ve düşmanlar bilkülliye münkariz ve Rasûlü üzerine bu cihetle nimet-i İlâhiye tamam olmuştur. Gerçi sair beldelerde bazı müşrikler vardı. Lâkin Mekke'ye nisbetle ehemmiyetleri yoktur. Yahut ni'meti nitmamı ile murad; dünyada duasının ve âhirette şefaatinin kabul olunmasıdır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Kesulüllah Mekke'nin fethinden evvel sırat-ı müstakim üzere olduğu halde «Mekke'nin fethi sırat-ı müstakime isal içini demek «felh-i Mekke'den evvel Re-sulüllah'ın her ne kadar dini ikamede, risaîeti tebliğde ve umur-u ibâdı muhafazada istikameti hasıl ise de Mekke'nin fethinden sonra Resûlüllah'm dini. din-i Hak olduğu nâs beyninde tamamiyle zahir olduğundan emr-i tebliğde suhuletler ve açık tarikler açıldığı gibi fetihten evvel vusulü mümkün olmayan şeylere vasıl olundu» demektir. Binaenaleyh; feth-i Mekke'nin fethinden evvel mümkün lmıyan yollara vusule sebeb olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Vacip Tealâ Mekke'nin fethinden birinci ve ikinci gayeleri beyandan sonra üçüncü gayeyi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; arz-ı Hicaz'da emsali görülmedik bir nusretle nusret için Allahü Tealâ sana Mekke gibi beynel'arab muntazam ve meşhur bir şehrin fethini verdi. Ve bunu ancak sana müyesser kıldı. Aziz; galib manâsına olduğu cihetle nusretin sıfatı olmaz, belki nusretin sahibinin sıfatı olur. Binaenaleyh: «sana Allahü Tealâ galib bir nusret verir» demek «Sana bir nusret verir ki o nusretin sahibi herkese galib olur ve o nusretten sonra hiç bir kimseden hakaret görmez» demektir. Filhakika Mekke'nin fethinden sonra islâmiyyet hakaret görmemiş ve arz-ı Hicaz'da bulunan bir çok insan kitleleri şeriate ve şeriatın sahibine karşı boyun eğmeye mecbur olmuşlardır. Mekke'nin fethi umur-u Mühimme-i azîme'den dört şeye sebep olmuştur : Birincisi; Resulüllah'ın geçmiş ve gelecek zamanın küllisinde zellesinin mağfiret olunması ve Mekke'nin fethinin büyük tebeddülata vesile olması, ikincisi; Feth-i Mefcke sebebiyle dünya ve âhiret ni'metlerinin Resulüüah üzerine itmam olunması, üçüncüsü; Feth-i Mekke'den evvel vusulü mümkün olmayan yollara Mekke'nin fethinden sonra vasıl olunması, dördüncüsü; Beynel'arab emsali görülmedik bir nus-ratın feth-i Mekke sebebiyle Resulüllah'a verilmesidir.

Feth 48:3

Vacip Tealâ Resûl'üne nusret verdiğini beyandan sonra nus retin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mü'minlerin fütuhata nail olmalarının sebebi; onların Allahü Tealâ'mn vahdaniyyetine imanlarıyla beraber diğer ah-kâm-ı İlâhiye'ye imanları ziyacîe olsun için kalplerine Allahü Tea-lâ'nm sükûnet, metanet ve vakar inzal etmesidir. O metanet sebebiyle Allah'ın ve Resûl'ünün emirlerini kemal-i sükûnetle dinlediler, amel ettiler ve emr-i Resûl'e muhalefet etmeyip her emrini yerine getirdiklerinden mansur ve muzaffer oldular. Sekînet; sükûn, sebat, karar, itminan-ı kalp ve ilm-i yakın manâlarınadır. Şu halde âyetin manâsı: demektir. Şu halde mü'minlerin nail olduğu muzafferi-yete sebep; kalplerinde bulunan sahib-i şeriatın mehabet-i azîme-sidir. Binaenaleyh; mağlûb olan askerlerin mağlûbiyetlerinin sebebi tetkik olunsa ekseriyetle âmirlerine adem-i itaatleri olduğu görülür. Çünkü bihakkın âmire itaat etmemek; elbette bozgunluğa sebebtir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mü'minlerin imanlarının ziya-delenmesinde dört ihtimal vardır -.Birinci ihtimal; Vacip Tealâ evvelâ Tevhid'le emretti. Tevhid'e imandan sonra namazla emretti. Ondan sonra oruçla emir vukubuldu, cihadla da emretti. Tekâiif-i ilâhîye gün be gün geldikçe her birine iman, ondan evvelki imana zamla imanları tezayüd etti. Bu manâca imanın ziyadelenmesi; ancak zaman-ı seâdete ve vahyin nüzulü zamanına mahsustur. Binaenaleyh; vahyin inkitam-dan sonra imanda bu manâca ziyadelenmek tasavvur olunamaz. İkinci ihtimal bu âyette imanın ziyadelenmesinin manâsı kuvvettir. Yani «Allahü Tealâ mü'minler iman ettikten sonra kalplerine sekînet inzal etti. Binaenaleyh sabr ü sebat etmeleriyle Allah'ın vaaddettiği nusreti re'yel'ayn müşahede etmekle yakînleri ve imanları kuvvet buldu.» demektir. Şu halde bu manâca imanm tezayüdü her zaman olabilir. Çünkü iman; kuvveti ve za'f ı kabul eder bir küll kabilinden olduğu cihetle mü'min-i kâmilin imam kavi diğerinin zayıf olabilir. Yani «İmanları kuvvetli olsun için Allahü Tealâ kalplerine sekinet inzal ettin demektir. Üçüncü ihtimal; usûl-ü itikatta imandan sonra fu~ ru-u a'mâle imanları sebebiyle imanlarının tezayüd etmesidir. Dördüncü ihtimal; iman-ı fıtrîlerine iman-ı istid-idillerinin înzimamıyla imanları tezayüd eder demektir. Çünkü; insan mü'min olarak dünyaya gelir. Bu imana iman-ı fıtrî denir ki yaratılışında mevcut olan imanıdır. Bu iman-i fıtrî bulûğuna kadar gider. Bulûğundan sonra üzerine vacip olan iman-ı istidlâlîye tevessül eder. Allah'ın varlığına, birliğine ve Rasûl'ünün hak olduğuna iman eder. Bu iman; iman-ı istidlalidir ve «fıtrî olan imana zamla imanı tezayüd eden? demektir. Bu manâca imanın tezayüdü her mü'minde mevcuttur. Çünkü; hal-i sebavetindeki imanına bulûğundan sonra vacip olan imam istidlâlîyi zamla elbette tezayüd eder. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın mü'minlerin kalplerine metanet ve vekar inzal ettiği, sekînet ehl-i iman için büyük bir ni'met olup, o ni'met sebebiyle mensur ve muzaffer oldukları ve bu sekinet, imanlarının ziyadelenmesine sebeb olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ fütuhatın sebebi mü'minlere ihsan etmiş olduğu sabr u sebat, sekînet ve vekar olduğunu beyandan sonra fütuhatın diğer bir sebebi de yerde ve göklerde olan askerin kendi zatına mahsus olup istediği veçhile istihdam ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Allahü Tealâ sana nasıl fütuhat vermez, nasıl düşmanlarına galib olmazsın! Elbette fütuhata nail ve düşmanlarına galib olursun. Zira; göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allahü Tealâ onlârm işlerini tedbir eder. Binaenaleyh; icabında bazısını bazısına musallat küai, istediğini galib, istediğini mağ-lûb eder. Çünkü; herkesin istihkakını bilir ve hakimdir. Hikmetinin iktizasına göre onları dilediği yerde isti'mâl eder. Galibiyyet ve mağlûbiyyet hepsi hikmetinin iktizasıdır, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran semâvât ve arzın askerlerinde üç rivayet vardır: Birincisi; meleklerdir. Zira; semavâtta bulunan melekler semâvâtm, arzda bulunan melekler de arzın askerleridir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları istediği yerde istihdam eder. İkincisi; semâvatta Allah'ın askerleri : Meleklerdir. Ve arzda askerleri bilûmum hayvanlardır. Onları Allahü Tealâ istediği veçhile yekdiğerine karşı techîz eder birbirine musallat kılar. İntikama şayan olanlardan intikamını alır. Kimini galib kılar, kimini mağlûb eder. Üçüncüsü; semâvatta Allah'ın askerleri: Yıldırım, şiddetli sayhalar, husuf, küsûf> taş ve dolu gibi âfat-ı semâviyyedir. Arzda Allah'ın askerleri: "Zelzele, suya batma ve yerin çökmesi gibi afat-ı arziyyedir. Bunları Vacip Tealâ istediği zaman istediği mahalde istihdam eder. Her hangi manâ murad olunursa olunsun semâvât ve arzda Allahü Tea-lâ'nın askeri bize nisbetle sayılmaz ve tükenmezdir. Binaenaleyh; askerinin adedini Allahü Tealâ bilir, zira alimdir, hikmetine göre onları mevki-i lâyıkmda istihdam eder, zira; hakimdir. Bu âyet ehl-i imanın azlığına ve Cenab-ı Hak'kın nusretini va'dine bakarak aklı zayıf olan kimselerin hatırlarına varid olan bir suale cevaptır. Şöyle ki; «Şu azıcık müslümanlara Allahü Tealâ nusretini va'dediyor. Halbuki düşmanları çoktur. Azların çoklara karşı mağlûb olmaları ise âdettir. Şu halde müslümanlar o kadar çok düşmanlarına karşı nasıl galib olabilirler» diyerek düşünenlere Cenab-ı Hak bu âyetle cevab vermiştir. Yani: «arzın ve semâvâtın askeri Allah'ındır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ o askerleriyle dilediği kullarına yardım eder, herkesin ihtiyacını ve yardıma müste-hak olduğunu bilir, ilmine göre muavenet edince onlar galib diğerleri mağlûb olur» demektir. Şu halde galibiyyet ve mağlûbiyyet Allah'ın muavenetine bağlıdır. Yoksa, çokluğa ve azlığa bağlı değildir. Evet! Esbab-ı adiyeye tevessül etmek insanlar için lâzımdır. Ancak ba'dettevessül esbabını halketmek Allah'ındır. Vacip Tealâ Resûl'üne vermiş olduğu nusretini ashabına ihsan ettiği sabr u sebat ve metanet-i kalb sebebiyle hasıl olduğunu bu âyette beyan buyurmasıyla ind-i ülûhiyyetinde ashab-ı Resulül-lah'm kadirlerinin ve mertebelerinin büyük olduğuna işaretle ashab-ı kiramın kadrini yükseltmiş ve âleme ilân etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ resullerinden bazılarının düşmanlarım sayha ile, bazılarını deryaya garkla, bazılarını zelzele ve sair esbabla helak ettiği gibi bizim Resûl'ümüzün düşmanlarım da ashabının metanetleri ve onlara ihsan etmiş olduğu şeceâtları ile ihlâk etti. Bu suretle intikam .almak intikamın en âlâsıdır. Zira; insanın düşmanından kendi eliyle istifâ-yı hak etmesi, bahusus uğraşa uğraşa hasmını tepelemesi kadar insan için şanlı bir şeref olamaz. İşte bizim Resûl'ümüz düşmanlarından intikamını kendi eliyle aldığından enbiyanın efdali olduğu gibi ashabı da diğer enbiyanın ashabından efdaldir. Çünkü; bizim Nebimiz cümle enbiyadan efdal olunca et-bâının da diğerlerinin etbâından efdai olması lâzım gelir.

Feth 48:4

Vacip Tealâ Resûl'üne nusret verdiğini beyandan sonra nus retin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mü'minlerin fütuhata nail olmalarının sebebi; onların Allahü Tealâ'mn vahdaniyyetine imanlarıyla beraber diğer ah-kâm-ı İlâhiye'ye imanları ziyacîe olsun için kalplerine Allahü Tea-lâ'nm sükûnet, metanet ve vakar inzal etmesidir. O metanet sebebiyle Allah'ın ve Resûl'ünün emirlerini kemal-i sükûnetle dinlediler, amel ettiler ve emr-i Resûl'e muhalefet etmeyip her emrini yerine getirdiklerinden mansur ve muzaffer oldular. Sekînet; sükûn, sebat, karar, itminan-ı kalp ve ilm-i yakın manâlarınadır. Şu halde âyetin manâsı: demektir. Şu halde mü'minlerin nail olduğu muzafferi-yete sebep; kalplerinde bulunan sahib-i şeriatın mehabet-i azîme-sidir. Binaenaleyh; mağlûb olan askerlerin mağlûbiyetlerinin sebebi tetkik olunsa ekseriyetle âmirlerine adem-i itaatleri olduğu görülür. Çünkü bihakkın âmire itaat etmemek; elbette bozgunluğa sebebtir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mü'minlerin imanlarının ziya-delenmesinde dört ihtimal vardır -.Birinci ihtimal; Vacip Tealâ evvelâ Tevhid'le emretti. Tevhid'e imandan sonra namazla emretti. Ondan sonra oruçla emir vukubuldu, cihadla da emretti. Tekâiif-i ilâhîye gün be gün geldikçe her birine iman, ondan evvelki imana zamla imanları tezayüd etti. Bu manâca imanın ziyadelenmesi; ancak zaman-ı seâdete ve vahyin nüzulü zamanına mahsustur. Binaenaleyh; vahyin inkitam-dan sonra imanda bu manâca ziyadelenmek tasavvur olunamaz. İkinci ihtimal bu âyette imanın ziyadelenmesinin manâsı kuvvettir. Yani «Allahü Tealâ mü'minler iman ettikten sonra kalplerine sekînet inzal etti. Binaenaleyh sabr ü sebat etmeleriyle Allah'ın vaaddettiği nusreti re'yel'ayn müşahede etmekle yakînleri ve imanları kuvvet buldu.» demektir. Şu halde bu manâca imanm tezayüdü her zaman olabilir. Çünkü iman; kuvveti ve za'f ı kabul eder bir küll kabilinden olduğu cihetle mü'min-i kâmilin imam kavi diğerinin zayıf olabilir. Yani «İmanları kuvvetli olsun için Allahü Tealâ kalplerine sekinet inzal ettin demektir. Üçüncü ihtimal; usûl-ü itikatta imandan sonra fu~ ru-u a'mâle imanları sebebiyle imanlarının tezayüd etmesidir. Dördüncü ihtimal; iman-ı fıtrîlerine iman-ı istid-idillerinin înzimamıyla imanları tezayüd eder demektir. Çünkü; insan mü'min olarak dünyaya gelir. Bu imana iman-ı fıtrî denir ki yaratılışında mevcut olan imanıdır. Bu iman-i fıtrî bulûğuna kadar gider. Bulûğundan sonra üzerine vacip olan iman-ı istidlâlîye tevessül eder. Allah'ın varlığına, birliğine ve Rasûl'ünün hak olduğuna iman eder. Bu iman; iman-ı istidlalidir ve «fıtrî olan imana zamla imanı tezayüd eden? demektir. Bu manâca imanın tezayüdü her mü'minde mevcuttur. Çünkü; hal-i sebavetindeki imanına bulûğundan sonra vacip olan imam istidlâlîyi zamla elbette tezayüd eder. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın mü'minlerin kalplerine metanet ve vekar inzal ettiği, sekînet ehl-i iman için büyük bir ni'met olup, o ni'met sebebiyle mensur ve muzaffer oldukları ve bu sekinet, imanlarının ziyadelenmesine sebeb olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ fütuhatın sebebi mü'minlere ihsan etmiş olduğu sabr u sebat, sekînet ve vekar olduğunu beyandan sonra fütuhatın diğer bir sebebi de yerde ve göklerde olan askerin kendi zatına mahsus olup istediği veçhile istihdam ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Allahü Tealâ sana nasıl fütuhat vermez, nasıl düşmanlarına galib olmazsın! Elbette fütuhata nail ve düşmanlarına galib olursun. Zira; göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allahü Tealâ onlârm işlerini tedbir eder. Binaenaleyh; icabında bazısını bazısına musallat küai, istediğini galib, istediğini mağ-lûb eder. Çünkü; herkesin istihkakını bilir ve hakimdir. Hikmetinin iktizasına göre onları dilediği yerde isti'mâl eder. Galibiyyet ve mağlûbiyyet hepsi hikmetinin iktizasıdır, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran semâvât ve arzın askerlerinde üç rivayet vardır: Birincisi; meleklerdir. Zira; semavâtta bulunan melekler semâvâtm, arzda bulunan melekler de arzın askerleridir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları istediği yerde istihdam eder. İkincisi; semâvatta Allah'ın askerleri : Meleklerdir. Ve arzda askerleri bilûmum hayvanlardır. Onları Allahü Tealâ istediği veçhile yekdiğerine karşı techîz eder birbirine musallat kılar. İntikama şayan olanlardan intikamını alır. Kimini galib kılar, kimini mağlûb eder. Üçüncüsü; semâvatta Allah'ın askerleri: Yıldırım, şiddetli sayhalar, husuf, küsûf> taş ve dolu gibi âfat-ı semâviyyedir. Arzda Allah'ın askerleri: "Zelzele, suya batma ve yerin çökmesi gibi afat-ı arziyyedir. Bunları Vacip Tealâ istediği zaman istediği mahalde istihdam eder. Her hangi manâ murad olunursa olunsun semâvât ve arzda Allahü Tea-lâ'nın askeri bize nisbetle sayılmaz ve tükenmezdir. Binaenaleyh; askerinin adedini Allahü Tealâ bilir, zira alimdir, hikmetine göre onları mevki-i lâyıkmda istihdam eder, zira; hakimdir. Bu âyet ehl-i imanın azlığına ve Cenab-ı Hak'kın nusretini va'dine bakarak aklı zayıf olan kimselerin hatırlarına varid olan bir suale cevaptır. Şöyle ki; «Şu azıcık müslümanlara Allahü Tealâ nusretini va'dediyor. Halbuki düşmanları çoktur. Azların çoklara karşı mağlûb olmaları ise âdettir. Şu halde müslümanlar o kadar çok düşmanlarına karşı nasıl galib olabilirler» diyerek düşünenlere Cenab-ı Hak bu âyetle cevab vermiştir. Yani: «arzın ve semâvâtın askeri Allah'ındır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ o askerleriyle dilediği kullarına yardım eder, herkesin ihtiyacını ve yardıma müste-hak olduğunu bilir, ilmine göre muavenet edince onlar galib diğerleri mağlûb olur» demektir. Şu halde galibiyyet ve mağlûbiyyet Allah'ın muavenetine bağlıdır. Yoksa, çokluğa ve azlığa bağlı değildir. Evet! Esbab-ı adiyeye tevessül etmek insanlar için lâzımdır. Ancak ba'dettevessül esbabını halketmek Allah'ındır. Vacip Tealâ Resûl'üne vermiş olduğu nusretini ashabına ihsan ettiği sabr u sebat ve metanet-i kalb sebebiyle hasıl olduğunu bu âyette beyan buyurmasıyla ind-i ülûhiyyetinde ashab-ı Resulül-lah'm kadirlerinin ve mertebelerinin büyük olduğuna işaretle ashab-ı kiramın kadrini yükseltmiş ve âleme ilân etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ resullerinden bazılarının düşmanlarım sayha ile, bazılarını deryaya garkla, bazılarını zelzele ve sair esbabla helak ettiği gibi bizim Resûl'ümüzün düşmanlarım da ashabının metanetleri ve onlara ihsan etmiş olduğu şeceâtları ile ihlâk etti. Bu suretle intikam .almak intikamın en âlâsıdır. Zira; insanın düşmanından kendi eliyle istifâ-yı hak etmesi, bahusus uğraşa uğraşa hasmını tepelemesi kadar insan için şanlı bir şeref olamaz. İşte bizim Resûl'ümüz düşmanlarından intikamını kendi eliyle aldığından enbiyanın efdali olduğu gibi ashabı da diğer enbiyanın ashabından efdaldir. Çünkü; bizim Nebimiz cümle enbiyadan efdal olunca et-bâının da diğerlerinin etbâından efdai olması lâzım gelir.

Feth 48:5

Vacip Tealâ mü'minlere nusret vereceğini vaadettikten sonra bu nusretin mü'minler hakkında aynı menfeat olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani Allahü Tealâ ehl-i imana fütuhat ve nusret va'detti, kalplerine sekînet verdij Hudeybiye sulhu ile kendilerine geniş bir it-mi'nan-ı kalp ihsan etti. Bunların cümlesi; erkek, dişi ehl-i imanı ebedî kalıcı oldukları halde altından nehirler cereyan eder Cennet'-lere idhal edip bilcümle seyyiâtlarını kefaret etmek içindir. Çünkü; mü'minler din-i İlâhî'yi ilâ hususunda feda-yi cana hazır olarak sa'y ve ikdamlarıyla dünyada fütuhata nail olduklarını mükâfat olarak âhirette Cennet ve nimetleriyle tatlif olunacaklarını Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Dünyada gaziler aç ve çıplak oldukları halde bir çok zahmet ve meşakkata tahammül ederek ke-mal-i cesaret ve şeceatla Allah'ın düşmanlarına arslanlar gibi hücum ettiklerine mukabil hasbelbeşeriyye vaki olan günahlarının affolunacağını beyanla guzât-ı müslimîni harbe teşvik ve âhiretçe azap görmiyeceklerini beyanla taltif buyurmuştur. Cennet'e girmenin ve günahların afvolunmasmın ind-i İlâhî'de kullar için pek büyük mertebe olduğunu beyanla ind-i İslâm'ı i'lâ zımnında muharebe eden asâkir-i İslâmiyyenin âhirette yüksek dereceler ihraz edeceklerini beyan buyurmuştur. cümlesi ya merbut olduğuna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Mağfirete merbut olduğuna nazaran ma-nâ-yı âyet: … demektir. Eğer cümlesine merbut olursa manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü; nusret sebebiyle mü'minler nail oldukları nimete şükretmekle sevaba ve mücahede ile büyük ecre nail olduklarında Cennet nimetleriyle -taltif olunacaklarını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Vacip Tealâ müminlerin,Cennet'e gireceklerini beyandan sonra kâfirlerin ve bilhassa münafıkların Cehennem'e gireceklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ cümle ehl-i imanı Cennet'e idhal ettiği gibi erkek ve hatun bilcümle münafık ve müşrikleri Cehennem'e idhâ-liyle ta'zibeder ki onlar Allah'ın kudretini inkârla ResûTüne yardım etmez diyerek su-u zannedicilerdi. Binaenaleyh; onlardan Allahü Tealâ ta'zîbetmekle intikamını alır. Zira; Allahü Tealâ'ya su-u zanlarmm cezasını görürler. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile münafıklar; Medine ahalisinden, müşrikler ise Mekke ve etrafı ahalisindendirler. Lâkin münafıkların ehl-i imana adavetleri müşriklerden daha ziyade olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette münafıkları takdim buyurmuştur. Çünkü; münafıklar İslâm suretinde göründüklerinden onların serlerini harb ve darbla defetmek mümkün olmadığından zararları müşriklerden daha ziyadedir. Amma müşrikler açıktan düşman oldukları cihetle onların şerlerinden kurtulmak daha kolaydır. Zira; düşman oldukları herkesçe malûmdur. Binaenaleyh: münafıkların şerrinden ihtiraza daha ziyade dikkat lâzım o'duğu-na Cenab-ı Hak kullarını irşâd buyurmuştur. Çünkü; münafıklar dahil-Pmemlekette bütün esrara vakıf oldukları gibi bir çok mü'-minleri iğfal edebildikleri için serleri dehşetli sirayet ettiğinden ehl-i imanın onların şerlerinden daima basiret üzere olmaları elzemdir. deki sev' lâfzı; fesat manasınadır. Lâkin fesat maddiyatta sev' lâfzı ma'kulâtta isti'mal olunmak suretiyle aralarında fark vardır. Şu halde bu âyette demek zann-ı fasid demektir. Münafıkların Allahü Tealâ'ya zann-ı fasitlerine gelince; et Allahü Tealâ'nm Resûl'üne ve mü'minlere muavenet etmez veyahut muavenete kudreti yok» demeleridir. Müşriklerin su-u zannı ise «Allahü Tealâ'nm şeriki var Muhammed'e ve ashabına muavenet edecek olsa şeriki bırakmaz» demeleridir. İşte bu zanları üzerine binay-yı muhakeme ederek mü'minler man-sur olarak Mekke'ye giremezler demişlerdi. Şu halde bu zanların cümlesi hevâ ve heveslerine tebeiyyetle söylenmiş evham-ı faside ve i'tikadât-ı kasideden ibarettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların zanlarını fesadla tavsif buyurmuştur ki tebaiyyet etmeye şayan olmadığını ilân etmiştir.

Feth 48:6

Vacip Tealâ müşriklerin ve münafıkların mü'minler hakkındaki zanlarımn kendi aleyhlerine döneceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette müşriklerin ve münafıkların gayet rezil olup der-gâh-ı .ülûhiyette hiç yerleri olmadığı üç cihetle beyan olunmuştur : Birincisi; sû-u zanlarının kendi aleyhlerine dönmekte kendi zannettikleri şeylerle mübtelâ olmalarıdır ki başkaları için düşündüklerine kendileri düşmektir. İkincisi; onlar üzerine ga-zab-ı îlâhî'nin vaki olmasıdır. Şu kadar ki gadabm iki kısmı vardır; Birincisi; hafif olur. Zira; gazab ettiği kimseyi bir miktar tektirle iktifa eder huzurundan tardetmez. İkincisi; şiddetli olduğundan tard ü teb'îde sebep olur. Allahü Tealâ'nm müşriklerle münafıklara gazabı huzur-u İlâhî'den onlarm tardını icâbe-der. Gazab şedîd olduğunu beyan için Vacip Tealâ onlara lanet ettiğini gazabına ilâve buyurmuştur. Üçüncüsü; münafıklar için Cehennem'i ihzarını ve Cehennem'in gayet çirkin bir mahal olduğunu beyan buyurmuştur. Bunların her üçü de münafıkların hallerinin gayet fena olduğuna delâlet eder. Çünkü; insanların ib-tilâsı ya alâ vechil imtihan olur. Bu surette o ibtilâdan me'cur olurlar. Yahut alâ vechitta'zîb olur o ibtilâdan ecre nail olmaz, çektiği zahmetler boşa gider. İşte âyet-i kerimede müşriklerin ve münafıkların ibtilâları alâ vechitta'zîb olup ecre nail olamadıkları ve âkibet Cehennem'e giriftar olacakları beyan olunmuştur. Bunların su-u zanları kendi aleyhlerine nasıl döndü? Onlar «Allahü Tealâ mü'minlere muavenet etmez bize muavenet eder» dediler. Bu zanları hilâfına Allahü Tealâ mü'minlere muavenet etti, galib kıldı, kendileri muinsiz kalıp mağlûb oldular. Binaenaleyh; onlar mü'minlerin helakini beklerken bilâkis kendileri helak oldu-lar, din-i İslâm'ın mahv u münkariz olacağını ümid ederlerken kendi din-i batılları mahv u na'bûd oldu.

Feth 48:7

Vacip Tealâ mü'minlere nusret verdiğini ve nusreti istihsalde yardım eden askerler zat-ı ülûhiyetinin askerleri olduğunu t»eyan-dan sonra kâfirleri ve münafıkları ta'zîbettiğini dahi beyan âkibin-de bu ta'zibde istihdam ettiği askerler de kendinin olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; her işi hikmetten halı değildir. Bu âyet; bundan evvelki âyetin aynı ve lâfzan tekerrürü gibi görünürse de hakikatte tekrar yoktur. Çünkü Allahü Tealâ'nm cü-nûdü yani askerleri; iki kısımdır Birincisi; Rahmete müekkel olanlardır. Evvelki âyette mü'minlere yardım ettikleri beyan olunan onlardır ve cünud-u rahmettir. İkincisi; azaba müekkel olanlardır, onlar da bu âyette kâfirleri ta'zîbe memur olan cünûd-u azâb yani azab askerleridir. Binaenaleyh; evvelki âyette zikrolunan cünûdun memuriyetleri başka bu ikinci âyette zikrolunan cünûdün memuriyetleri başka olduğundan tekrar değildir. Çünkü tekrar; yalnız lâfzile olmaz belki manâda dahi mütte-hid olmak lâzımdır. Burada ise evvelki âyette cünûd le murad; cünûd-ü rahmet, bu âyette c ü n û d le murad; cünûâ-ü ^azabtır. Binaenaleyh; tekrar yoktur.

Feth 48:8

Vacip Tealâ Resûl'üne nusretini, mü'minlere Cennet'ini, kâfirlere azabını beyandan sonra Kesûl'üne vermiş olduğu ulvî sıfatlardan bazılarını beyanla iman etmediklerinden dolayı kâfirleri tevbîh etmek üzere buyuruyor. Yani; sizin Allah'a ve Resûl'üne iman, Allahü Tealâ'ya ta'zîm ve tevkîr, her an ve zamanınızda Allahü Tealâ'ya teşbih etmeniz için biz seni âsîleri korkutucu ve itaat edenleri Allah'ın nimetleriyle tebşir ve ümmetin ahvâline şehâdet edici olduğun halde kulları irşâd için gönderdik. Zira; onların ahvâli fena olduğu için irşad edecek bir nebiye ve islâh edecek bir şerîata muhtaç olduklarından bizim lütfumuzla seni onlara gönderdik ki onların hallerini ıslâh, Allah'a ve Resûl'üne imanı, Allahü Tealâ'ya ta'zîm ve tevkiri, lâyık olmadık sıfatlardan Allahü Tealâ'yı tenzihin tanklarını onlara talîm edesin. Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette Resulüllah'ın muttasıf olduğu dört sıfattan her biri insanları birer vazifeye davet ettiğine işaret vardır. Çünkü Rasulüllah'm risaletle muttasıf olması; mükellef olan insanların hem Allah'a hem de Allah'ın gönderdiği Resûl'üne iman etmelerini icabettiğine işaret için «Sizin Allah'a ve Resûl'üne iman etmeniz için biz seni risalet sıfatıyla muttasıf olarak gönderdik» buyurmuştur. Resulüllah'm ümmetinin ahvaline şehadet sıfatıyla muttasıf olması; ümmetin ahvalini lâyıkıyla tanzim ve Allah'a ta'zîm etmesini icabettiğine işaret zımnında «Allahü Tealâ'ya tazim etmeniz için biz seni şahid olduğun halde gönderdik»; buyurmuştur. Resulüllah'm, Allah'ın nimetleri ile kullarını tebşir etmesi; Cenab-ı Hakkı tevkîr icabettiğini işaret için «Allahü Teaîâ'yı tevkîr etmeniz için biz seni mübeşşir olduğun halde gönderdik» buyurmuştur. Resulüllah'ın azabtan korkutucu olması; kulların azab-tan halâsı için Allahü Tealâ'yı nekâisten her zaman tenzih etmeleri lâzım olduğuna işaret zımnında «Sizin gece ve gündüz Allahü Tea-lâ'yı teşbih etmeniz için biz seni nezîr olarak gönderdik» buyurmuştur. Yahut; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulüllah'm dört sıfatından her birisi insanlar için lâzım olan dört vazifeden yalnız her bîrini icabetmez, belki her bir sıfatı dört vazifeden hepsini i. abeder. Meselâ Allah'ın Resûl'ü olması; yalnız iman etmekle iktifayı icabetmez, belki hem iman, hem dinine yardımla kuvvet, hem de Allah'a ta'zîm ve teşbih etmelerini icabeder. Kezalik Resulüllah'm ümmetinin ahvaline şahid olması; hem iman, hem dinine yardımla kuvvet, hem de Allah'a ta'zîm ve teşbih etmelerini icabeder. Resûlüllah'ın mübeşşir ve nezir olmak sıfatlarının icâbâtmda dahi hal böyledir. Herhangi suretle tasvir olunursa olunsun Resulül-lah'm bu âyette beyan olunan sıfatları ümmet için vacip olan iman, Allah'ın dinine yardımla kuvvet ve ta'zîm ve Allah'a teşbih etmek lâzım olduğunu ifâde eder. «Sabah ve akşam vakitlerinde teşbih ve ta'zîm etmeniz için Resul olarak gönderdik» demekse de bu misilli makamda sabaha ve akşama delâlet eden elfazı zikretmek devam için olduğundan insan için lâzım olduğu beyan olunan iman ve Allah'ın dinine yardımla kuvvet ve Allah'a ta'zîm ve teşbihten ibaret olan dört vazifeye her zaman devam olunması lâzım olduğuna delâlet etmiştir. Zira; bunlar vezaif-i mühimme-i erbeadan olduğu cihetle insanın bunları hiç bir zaman ihmal etmesi ^aiz olamaz. Çünkü; birinci vazife olan imanı asla terketmek caiz olmadığı gibi ikinci vazife olan Allah'ın dinine yardımı dahi terketmek caiz olamaz. Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü eda etmekte asla müsamaha etmek caiz olmadığı gibi o nimetleri ihsan eden Cenab-ı Hakkın nekaaisten münezzeh olduğunu ihmâl etmek insan için asla tecviz olunan vezaiften değildir.

Feth 48:9

Vacip Tealâ Resûl'üne nusretini, mü'minlere Cennet'ini, kâfirlere azabını beyandan sonra Kesûl'üne vermiş olduğu ulvî sıfatlardan bazılarını beyanla iman etmediklerinden dolayı kâfirleri tevbîh etmek üzere buyuruyor. Yani; sizin Allah'a ve Resûl'üne iman, Allahü Tealâ'ya ta'zîm ve tevkîr, her an ve zamanınızda Allahü Tealâ'ya teşbih etmeniz için biz seni âsîleri korkutucu ve itaat edenleri Allah'ın nimetleriyle tebşir ve ümmetin ahvâline şehâdet edici olduğun halde kulları irşâd için gönderdik. Zira; onların ahvâli fena olduğu için irşad edecek bir nebiye ve islâh edecek bir şerîata muhtaç olduklarından bizim lütfumuzla seni onlara gönderdik ki onların hallerini ıslâh, Allah'a ve Resûl'üne imanı, Allahü Tealâ'ya ta'zîm ve tevkiri, lâyık olmadık sıfatlardan Allahü Tealâ'yı tenzihin tanklarını onlara talîm edesin. Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette Resulüllah'ın muttasıf olduğu dört sıfattan her biri insanları birer vazifeye davet ettiğine işaret vardır. Çünkü Rasulüllah'm risaletle muttasıf olması; mükellef olan insanların hem Allah'a hem de Allah'ın gönderdiği Resûl'üne iman etmelerini icabettiğine işaret için «Sizin Allah'a ve Resûl'üne iman etmeniz için biz seni risalet sıfatıyla muttasıf olarak gönderdik» buyurmuştur. Resulüllah'm ümmetinin ahvaline şehadet sıfatıyla muttasıf olması; ümmetin ahvalini lâyıkıyla tanzim ve Allah'a ta'zîm etmesini icabettiğine işaret zımnında «Allahü Tealâ'ya tazim etmeniz için biz seni şahid olduğun halde gönderdik»; buyurmuştur. Resulüllah'm, Allah'ın nimetleri ile kullarını tebşir etmesi; Cenab-ı Hakkı tevkîr icabettiğini işaret için «Allahü Teaîâ'yı tevkîr etmeniz için biz seni mübeşşir olduğun halde gönderdik» buyurmuştur. Resulüllah'ın azabtan korkutucu olması; kulların azab-tan halâsı için Allahü Tealâ'yı nekâisten her zaman tenzih etmeleri lâzım olduğuna işaret zımnında «Sizin gece ve gündüz Allahü Tea-lâ'yı teşbih etmeniz için biz seni nezîr olarak gönderdik» buyurmuştur. Yahut; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulüllah'm dört sıfatından her birisi insanlar için lâzım olan dört vazifeden yalnız her bîrini icabetmez, belki her bir sıfatı dört vazifeden hepsini i. abeder. Meselâ Allah'ın Resûl'ü olması; yalnız iman etmekle iktifayı icabetmez, belki hem iman, hem dinine yardımla kuvvet, hem de Allah'a ta'zîm ve teşbih etmelerini icabeder. Kezalik Resulüllah'm ümmetinin ahvaline şahid olması; hem iman, hem dinine yardımla kuvvet, hem de Allah'a ta'zîm ve teşbih etmelerini icabeder. Resûlüllah'ın mübeşşir ve nezir olmak sıfatlarının icâbâtmda dahi hal böyledir. Herhangi suretle tasvir olunursa olunsun Resulül-lah'm bu âyette beyan olunan sıfatları ümmet için vacip olan iman, Allah'ın dinine yardımla kuvvet ve ta'zîm ve Allah'a teşbih etmek lâzım olduğunu ifâde eder. «Sabah ve akşam vakitlerinde teşbih ve ta'zîm etmeniz için Resul olarak gönderdik» demekse de bu misilli makamda sabaha ve akşama delâlet eden elfazı zikretmek devam için olduğundan insan için lâzım olduğu beyan olunan iman ve Allah'ın dinine yardımla kuvvet ve Allah'a ta'zîm ve teşbihten ibaret olan dört vazifeye her zaman devam olunması lâzım olduğuna delâlet etmiştir. Zira; bunlar vezaif-i mühimme-i erbeadan olduğu cihetle insanın bunları hiç bir zaman ihmal etmesi ^aiz olamaz. Çünkü; birinci vazife olan imanı asla terketmek caiz olmadığı gibi ikinci vazife olan Allah'ın dinine yardımı dahi terketmek caiz olamaz. Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü eda etmekte asla müsamaha etmek caiz olmadığı gibi o nimetleri ihsan eden Cenab-ı Hakkın nekaaisten münezzeh olduğunu ihmâl etmek insan için asla tecviz olunan vezaiften değildir.

Feth 48:10

Vacip Tealâ Resûl'ünün Risalet, Şehadet, tebşir ve inzar sıfatlarıyla muttasıf olduğunu ve bu sıfatların ümmetine karşı icabet-tiği dört vazifeyi ki iman, Allah'ın dinine yardımla din-i İslama kuvvet, Allah'a ta'zîm ve teşbihtir; beyandan sonra Hudeybiye'de Resûl'üne bîat eden ashab-ı Kiram'a Hatlarında sebat etmelerini tavsiye ve aksi surette zararı kendilerine ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Ekrem! Şol kimseler ki onlar Hudeybiye denilen mahalde seninle beraber düşmanlarına karşı ölünceye kadar harb edip harpten donmiyeceklerine akd-i ittifak ederek sana biat ettiler. Halbuki onların bîatları ancak Allahü Tealâ'yadır. Zira; Allah'ın her şeyde kudreti onların kudretlerinin fevkindedir. Biâ-tın manâsı; vaktin hükümdanyla bazı şerait dairesinde itaat etmek üzere bir akidtir ki iltizam etmiş olduğu ahdi vefa etmek şarttır. Bu âyette biat; Resulüllah'a Hudeybiye'de vaki olan biattir ki (Bey'atür Rıdvan) unvanıyla yadolunan biattir. Bu sûrenin evvelinde beyan olunduğu veçhile Hudeybiye; Mekke'yle Medine arasında, fakat Mekke'ye daha yakın bir konak mesafede bir kuyunun ismi olduğu gibi o mahalde (Hudeybiye) isminde ufak bir karyenin dahi bulunduğu Hâzin'in cümle-i beya-natmdandır. İşte bu kuyunun yanında Mekke ahalisi ile musaleha aktolunduktan sonra o mahalde büyücek bir ağaç altında 1400 ashabdan her biri vefat edinceye kadar Resulüllah'a yardım ederek asla harpten donmiyeceklerine dair söz verip Resulüllah'la ittifak etmişlerdi. Bu bîate (Bîatür Rıdvan) denildiğine sebep aşağıda bir âyette beyan olunacağından sebep-i tesmiyeye dair beyanat oraya terko-lunmuştur. Allahü Tealâ âlet-i cariha olan yed'den münezzeh olduğu cihetle bu makamda Allah'ın yed'i demek; Allah'ın nusret ve ni'meti demektir. 'Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut esna-yı bîatta ashabı kiram Resulüllah'ın elini musafaha etmel£ suretiyle bîat vukubulduğundan keenne Resulüllah'ın eli, Allahü Tealâ'nm eli makamına kaim olduğunu beyan için varid olmuştur. Çünkü; Resulüne itaat Allahü Tealâ'ya itaat olduğu gibi Resulüne bîat da Allahü Tealâ'ya bîat demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Hulâsa; Resûlüllah'a ahd ü misak etmek Allahü Tealâ'ya ahd ü misâk gibi olduğunu bu âyetle Vacip Tealâ kullarına beyan buyurmuştur. Vacip Tealâ ResûTüne biatin kerdi zatına bîat gibi olduğunu beyandan sonra ahdini bozanların zararı kendilerine ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; eğer bir kimse Resuliülah'la vaki olan mukavelesine halel getirir, ahdini bozarsa ancak o ahdini kendi mazarratına bozmuş . ıur. Çünkü; Resulüllah'la vaki olan ahdi nakzedip bîatı reddetmek dünya ve âhirette nefsini mehlekeye atmaktır. Onun ahdini bozmasından Resûlüllah'a bir zarar olmayıp ancak zararı kendine ait olduğunu bu âyet beyan buyurmuştur. Eğer bir kimse ahdinde sebat eder ve teahhüd ettiği şeyi yerine getirirse o şeyi yerine getirdiğine mükâfat olarak âhirette o kimseye Cenab-ı Hak elbette büyük ecir verir. Çünkü; Resûlüllah'a iman eden bir kimse imanın muk-tezası olan ahkâm-ı diniyyeyi ifayı teahhüd etmiş olduğundan muk-tezay-i imanını edâ etmezse nakz-ı ahdetmiş olacağı cihetle maddi ve manevî, dünyevî ve uhrevî zarardan halı olamıyacağına bu âyet delâlet eder. Şu halde zamanımızda müslüman kisvesi altında muk-teza-yı imandan tamamiyle tecerrüd etmiş olur olan kimseler hem mürted hem de münafık oldukları cihetle bu âyetin sadık olduğu kimselerdir. Binaenaleyh; onlar dünya ve âhirette maddî ve manevî zarardan hali olamazlar. Çünkü; onlar evvelâ islâm olarak neşv-ü nema bulup yetiştikleri halde ba'dehû imanın rnuktezasmdan tamamiyle tecerrüd etmekle beraber islâm isminde ve kisvesinde bui lunarak ahkâm-ı islâmiyyeye i'tiraz ettikleri için hem münafıklaf hem de mürtedlerdir. Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğu veçhile şecere-i Rıdvan altında bîat eden» 1400 kişiden yalnız nakz-ı ahdeden bir münafık olmuş ve mütebakisi sebat etmiştir. Çünkü; (Cabir ibn Abdullah) hazretlerinin «Biz, ağacın altında 1400 kimse Resulullah'a biat ettik. Bunların içinden nakz-ı ahdeden (Ceddübnü Kays) isminde bir münafıktır ve ashab-ı Resulüllah'la beraber gitti. Halbuki o münafık devesinin karnının altına saklandı kaldı» buyurduğu meryidir.

Feth 48:11

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra Resulüllah'la beraber Mekke'ye gitmekten imtina edenlerin hallerini ve söyleyecekleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor. Hâzin'in ve Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile (Hudeybiye) senesi Umre ibadetini edâ etmek üzere Mekke'ye gitmek için Re-sulüllah sefer tedarikine başladığı zaman Medine'nin etrafında bulunan karyeler ve badiyeler ahalisine Mekke'ye gideceğini ilânla onların da maiyyet-i n ebe viy yeler inde gitmelerini tavsiye buyurması üzerine Medine civarında bulunan (Gıfar), (Cüheyne), (Eşlem), (Eşca') ve (Müzeyne) kabileleri emr-i Resulüllah'a imtisal etmediler, dediler ki «Mekke'liler Medine'lilerin kapılarının önüne kadar geldiler, günlerce muhasara ederek harbettiler, Medine'nden bir çok kimseler öldürdüler. Şimdi ise Medine'liler Mekke toprağına gidiyorlar ve oraya girince halleri ne olur? Bir danesi bile geri dönmez». İşte kabail-i mezkûre böyle demekle Resulüllah'a muhalefet edip, hanelerinde kaldılar. Resulüllah ashabıyla beraber Medine'den çıktı, Mekke'de kurban olmak üzere yüz deve gönderdi ki harp maksadı ile çıkmadığım herkes bilsin ve taarruzdan mahfuz kalsınlar. Resulüllah ihrama girdi, Hudeybiye'ye geldi ve orada Mekke'lilerle hasbel icâb müsalehâ akdolundu, bu müsalehâ ehl-i islâm hakkında çok menafi' temin etti. Resulüllah dönüp salimen Medine'ye gelince Resulüllah'a muhalefet eden Kura ve bâdiye ahalisi huzur-u risâlete gelerek i'tizâr ettiklerini ve beyan eyledikleri özürlerinin yalan olup itimada şayan olmadığını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Bu âyette beyan olunduğu veçhile münafıkların Resulüllah'dan istedikleri iki şeydir : Birincisi; Resulüllah'la gidemedikleri, mallarına ve ehl ü iyallerine nezaret edecek kimseleri olmadığından onların muhafazası için, hanelerinde kalmak mecburiyyet-i şer'iy-ye ve ma'kûleye binaen olmakla hanelerinde kalmalarmdaki mazeretlerinin kabul olunmasıdır. İkincisi; her ne kadar mazeret-i meşruaya binaen kalmışlarsa da Resulüllah'm emrine muhalefet kusurdan hali olmadığı cihetle istiğfara muhtaç olduklarından kusurlarının affına dair istiğfar etmesini Resulüllah'dan istirham etmeleridir. Vacip Tealâ bu âyette münafıkların sözlerinin yalan olduğunu ve mazeretlerinin kabule şayan olmadığını beyanla hem mazeretlerini hem de istiğfar talebinde bulunmalarını tekzible onları âlem nazarında rüsva etmiştir. Çünkü; bunlar Resulüllah'a muhalefetlerinin kendilerince pek iyi bir şey olduğunu itikat ettiklerinden muhalefetlerini kusur saymadıkları cihetle istiğfar talebleri sahte ve yalandı. Kezalik mazeretleri de yalandı. Çünkü; onların muhalefetleri, söyledikleri gibi mallarını ve iyallerini muhafaza için değildi. Binaenaleyh; her iki cihette yalancı olduklarını Cenab-ı Hak ilân buyurmuştur. İşte askere gitmemek için zamanımızda ekser-i ahalînin serd ettikleri mazeretlerin pek çokları bu kabil yalanlardır. Binaenaleyh; bu gibi yalanları irtikâbedenler dünyevî ve uhrevî mes'uli-yetten kurtulamazlar. Vacip Tealâ münafıkların i'tizar ederek istiğfar talebettikleri-ni beyandan sonra Resulüllah'm onlara vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Nebiyyi Muazzam! Sen o münafıklara de ki, «haki-kat-i hal sizin dediğiniz gibi değildir. Zira; Allahü Tealâ sizin kalbinizde gizlediğiniz sırlarınızı bilir. Binaenaleyh; lisanınızla söylediğiniz sözler kalbinizde olan esrarınıza muhaliftir, doğru söylemiyorsunuz. Çünkü; siz, Resulüllah'a muhalefet eder muharebeye gitmezsek zarardan salim ve bir çok menfaata malik oluruz zannedersiniz. Fakat bu zannımz yanlıştır. Binaenaleyh; ben sizden sual eder, derim ki, Allahü Tealâ size gazabla bir zarar murad eder ve taraf-ı İlâhîden size bir belâ gelirse sizi Allah'ın gadabmdan muhafazaya kim malik olabilir ve o belâyı sizden kim defedebilir, Allah'ın murad ettiği şeye karşı durmak kimin haddidir, eğer size lütfeder bir menfeat murad ederse o rnenfeati men'etmeye kim kaadir olabilir? Şu halde sizin (Biz muharebeye gitmezsek afetten kurtulur nefsimizi muhafaza etmiş oluruz) itikadınız fasittir. Zira; Allahü Tealâ'nm her kim hakkında olursa olsun murad buyurduğu menfeat ve mazarrat o kimse ister muharebede ister hanesinde bulunsun elbette o kimseyi bulur geri kalmaz. Çünkü; murad-ı İlâhî her ne ise o olur, yerini bulur. Şu halde sizin hileleriniz ve düşünceleriniz hep boşunadır». Bu gibi düşüncelerin faydası olmadığı âlemde her zaman görülmektedir. Zira; muharebeye gidenlerin bir çokları sağ salim olarak gelir, bir takım hilelerle evinde kalanlar !ölür veya bir çok belâlara mübtelâ olur ki altından kalkamaz.

Feth 48:12

Vacip Tealâ münafıkların itizarlarının yalan olduğunu beyandan sonra i'tikadlarmm hakikatini beyan etmek üzere buyuruyor. Bu helakinizin sebgjpi; zann-ı fasit ve itikad-ı kâsidinizdir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zan; iki kısımdır : Birincisi; Mekke'liler tarafından ehl-i imanın ihlâk olunup hiç birisinin geri gelmiyeceğini ve bu sebeple din-i MuhammedV-nin münkariz olacağım zannetmeleridir. İkincisi; Allahü Tealâ Resulüne fütuhat vadetmedi, lâkin Muhammed (S.A.) ashabını kandırmak için yalan söyledi demeleri ve öyle zannetmeleridir. Bu zannm her ikisi de helaklerine sebep olmuştur. Çünkü; evelkizan-ları muhalefetlerine sebep olduğu gibi ikinci zanları da itikad-ı batıl ve helake sebeptir. Binaenaleyh; insanların hakikatini bilmedikleri şeye su-u zanla hükmetmemesi lâzımdır. Zira; su-u zan üzere olan hüküm, maddî ve manevî her zaman zan sahibinin helakine sebep olacağına âyet delâlet eder.

Feth 48:13

Vacip Tealâ münafıkların itikatları ve zanları batıl olduğunu beyandan sonra kâfirler için Cehennem ateşi hazırladığını beyan etmek üzere buyuruyor. Ya*ü; bir kimse Allahü Tealâ'ya ve kelâmına iman etmez, vaadinde hulfeder, zanneyler, Resulünün sözüne iman etmez ve «Yalan söyler» derse, o kimse Cehennem azabına müstehak olur. Zira o kimse kâfirlerdendir, kâfirler için biz Cehennem azabını hazırladık. lâfzının manâ-yı aslîsi; hareket eden ateşin alevidir. Fakat bu makamda saîr'le murad; Cehennem'dir. Çünkü; Ce-hennem'in kemal-i şiddetine işaret için mücerret ateşten ibaret olan sair lafzıyla ta'bir olunmuştur. Allah'a ve Resulüne iman etmeyen kimse elbette kâfir olduğu cihetle Vacip Tealâ iman etmeyenlerin cezalarını beyan sırasında iman etmeyenleri (kâfirin) lafzıyla teşhir etti ki münafıkların küfürlerini sarahaten beyan etmekle tehdid etmiştir. Çünkü; «îman etmeyen kimse kâfirdir ve kâfir için Cehennem hazırdır. Şu halde iman etmeyen münafıklar için Cehennem hazır» demektir.

Feth 48:14

Vacip Tealâ bîat eden müminler için ecr-i azîm olduğunu ve münafıklar için Cehennem hazırlandığını beyandan sonra semavat ve arzın mülkü kendine mahsus olduğunu, dilediği mümini mağfiret, dilediğini ta'zib edeceğini, iradesine karşı hiç bir kimsenin müdafaaya iktidarı olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; yerde ve göklerde hakiki tasarrufla Allah'ın gayrı hiç bir kimse mutasarrıf değildir. Zira; bütün insanların tasarrufu ariyettir. Çünkü; Allah'ındır. (Şu halde dilediği kulunu mağfiret eder) kimse karışamaz, (dilediği kulunu) ki iman etmeyenleri ve Resulüne muhalefet edenleri (ta'zibeder) hiç kimse müdafaa edemez. Zira; mülk-ü müstekillinde tasarruftur. Mülkünde tasarruftan hiç bir kimse men'olunamaz (iman edip amel-i salih işleyenlerin günahlarını mahvedici ve in'âm ü ihsan etmekle merhamet buyurucudur.) Eu âyette Vacip Tealâ bazı kullarını mağfiret, bazı kullarına azabedeceğini beyan ettiği halde rahmetinin vüs'atine ve ekmel olduğuna işaret için âyetin âhirinde gafur ve rahim olduğunu beyan buyurdu da azab fıkrasının ahirinde azîziln zünükâm olduğunu zikretmedi.

Feth 48:15

Vacip Tealâ münafıkların i'tizar için serdettikleri sözlerinin yalan olduğunu icmâlen beyandan sonra onların yalancı olduklarını tafsile beyan etmek üzere buyuruyor. Hâzin, Beyzâvî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile vak' anın cereyanı şöyledir : Resulüllah hicretin altıncı senesi Zilhicce sinde Hudeybiye müsalehasmdan sonra Medine'ye avdet buyurdu. Zilhicce'nin bakiyyesini ve muharrem aymm bazısını Medine'de geçirdikten sonra sebkeden vaad-i İlâhî üzerine (Hayber) fethinin esbabım hazırlamaya başlayınca bunu işiten münafıklar vaadolu-nan emval-i ganimete tama' ederek «Bizi halimize bırakın biz de sizinle harbe iştirak edelim» dediler. Halbuki Hayber'in fethi ve emval-i ganimeti ancak Hudeybiye müsalahasında bulunup Re-sulüllaha biat eden ashab-ı kirama vaad olunmuştu. Çünkü onlar niyet ettikleri umre ibadetini edâ etmeksizin Mekke'den boş dönmüş ve me'yus olmuşlardı. O me'yusiyetlerine mükâfat olarak Ce-nab-ı Hak Hayber'in fethini ve ganaimini vaadla hassaten onları taltif buyurmuştu. İşte bunu işiten münafıklar «Biz de gidelim» dediler. Vacip Tealâ bu âyetle onların yalanlarını tafsil buyurmakla halk arasında onları rüsva kılmıştır. Çünkü; umre için Mekke'ye gitmekte emval-i ganimet olmadığından «Emvalimiz ve iyalimiz bizi meşgul etti. Binaenaleyh; gidemedik» diyerek itizar eidip dururken bütün emval ü iyalden tecerrüd etmiş gibi Hayber; fethine «biz de sizinle gidelim" demeleri evvelki sözlerinin tamamen yalan olduğunu meydana koymuştur. İşte şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Vacip Tealâ Mekke'ye gitmeyen münafıkların Hayber'e gitmek istediklerini beyandan sonra onların ittiba'dan memnu' olduklarını bevan etmek üzere buyuruyor. Bu kelâm; nefy-i müekked suretinde haber ise de manâsı nehiydir. Yani; «Siz bize ittiba etmeyin, ittiba etmekten mem-nu'sunuz» demektir. Binaenaleyh; Hayber'in ganimeti Hudeybiye'de bulunan ashaba mahsustur ve Allahü Tealâ böylece hükmetmiştir. Hükm-ü İlâhî tebdil kabul etmez. Şu halde «Siz bizimle Hayber'e gidemezsiniz» buyurmakla onîarı Hayber'e gitmekten nehyetmiştir. İşte münafıklar böyle demekle bu hükmün taraf-ı İlâhîden olduğunu inkâr ederler. Vacip Tealâ münafıkların şu sözlerini reddetmek üzere buyuruyor, Yani; onlar müminler^ «Hased ediyorlar» demekle hükm-ü ilâhîye razı olmadılar, belki i onlar söz anlamaz bir takım cahil kimselerdir, ancak onların içiinden az bir kimseler söz anlarlar, onlar da gizlice Resulüllah'a imsin etmiş ve henüz imanlarını izhar edememiş olan kimselerdir. Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile manâ-yı âyet şöyledir : … demektir. Bu âyet-i ce-lile; münafıkları umur-u din& cahil olmalarıyla zemmetmiştir. Çünkü insana lâzım olan; her şjeyden evvel diyanettir. Binaenaleyh; umur-u diniyyeye cahil olan'.lar her zaman mezmumdurlar. Vacip Tealâ münafıkları j Hayber'e gitmekten menettikten sonra başka bir muharebeye davj'et olunacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. İşte sen taife-i a'râba böyle demekle katı cevab ver ki bu vesileyle Hayber'e gitmekten nehyo-lunmalarından hasıl olan iğbirarlarını izâle etmiş olasın. Çünkü; onlar Hayber'den men'olunmalarından pek çok müteessir olmuşlardır. Diğer bir gazaya iştiraklerine müsaade olunacağını beyanla onların me'yûsiyetlerim kaldırmak lâzım olduğu gibi ehl-i İslama adavetlerini de azaltmak vardır. şiddetle şiddet sahibi demektir. Çünkü beis; şiddet manasınadır. Şu halde şiddeti şiddetle tavsif etmek; kemal-i kuvvet ve şevketten kinayedir. Bu âyette şiddet sahibi olan kavimle murad; hangi kavim olduğuna dair müfessirînin bir çok ihtilâfları varsa da hulâsa üçtür: Birincisi; (He-vazin) ve (Sekîf) kabileleridir. İkinci si: (Benu Hanife) kabilesi ki Müseylemetül IÇezzab'ın kabilesidir. Üçüncüsü; (Faris ve Rum) kabileleridir ki Fars, Kisna ve Rum kayser meliklerinin cemaatıdır. Cumhuru müfessirîn bü. âyette şiddet sahibi kavimle muradın her üçü de olmasında münaJfaat olmadığından üçünü de birleştirmişlerdir. Çünkü; Resulüllah Mekke'nin fethinden sonra Medine'ye avdet etmeden evvel (Hevazin> ve (Sakif) kabileleriyle mukatele etti, bu mukatelede Resulüllah' la beraber muhalifler de vardı. Şu halde muhalifleri şiddet sahibi olan (Hevâzin) kabilesiyle muharebeye davet eden Resulüllah'tır. Gerçi bu muhaliflere evvelce Resulüllah «siz bizimle çıkamazsınız» buyurmuş ise de o nehiy Hayber'e mahsus bir nehiy olduğundan başka muharebeye iştiraklerine müsaadeye münafi değildir:. Yahut Resulüllah'm bunları nehyi eski halleri olan nifak ve şikak üzere kaldıkları surette demek olduğundan sonra tashih-i itikad etmelerine binaen harbe iştiraklerine müsaade evvelki memnu'r; ayetlerine münafî değildir. Kavm-i Şedi d\e murad; Mi'iseylemetül Kezzab'ın kav-vii olduğuna nazaran muhalifleri onlarla harbe davet eden Ebu Bekir hazretleridir. Çünkü; Müseyîeme v ak'ası Resulüllah'ın irtiha-line yakın bir zamanda zuhur etti. Resu lüllah'm irtihalinden sonra Hz. Ebu Bekir'in hilâfetinde muharebe devam etti, Müseyleme katlolundu, hâdise bertaraf oldu. Kavm-i Şedidle murad; Rum ve Fürs olduğuna nazaran muhalifleri muharebeye davet eden Ebu Bekir ve Ömer (R. Anhümadır) zira; bunlarla muharebe Ebu Bekir hazretlerinin zamanında başladı ve Hz. Ömer Kisra hükümetini tamamen ve Kayser hükümetini kısmen imha etmekle mes'e-leye hitam verdi. Şu halde Kavm–i şedidle murad; (He-vazin), (Sakif), (Benî Hanife), (Fürs) ve (Rum) olup muhalifleri davet eden; hem Resulüllah hem de Ebu Bekir ve Ömer hazretleri olmasında bir mani yoktur. Çünkü; muhalifleri davet her üçü tarafından vuku bulmuştur. Binanealeyh bu âyet; Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) hazretlerinin hilâfetlerine de delâlet eder. Çünkü; âyette muhaliflerin mukateieye davet olunacakları beyan olunmuştur. Onları umur-u mühimmeden olan harbe davet ancak halife tarafından olacağına binaen onların muhalif olan kabileleri davetleri hilâfetlerinin sahih olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; Rafızîlerin: «Hilâfet Hz. Ali'nin hakkı idi. Ebu Bekir ve Ömer hazretleri gasbet-tiler» suretindeki iddiaları bir çok delâil-i rkliyye ve nakliyye ile merdud olduğu gibi bu âyetle dahi merduddur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile itaat ederler demektir. Çünkü muharebenin neticesi; ya islâm veyahut inkiyadla cizyeye razı olmak olduğu cihetle burada itaat manâsına olmak doğrudur.

Feth 48:16

Vacip Tealâ Mekke'ye gitmekten imtina edenlerin Hayber gazasına gitmek istemişlerse de müsaade olunmadığım ve lâkin bundan sonra şiddet sahibi bir kavimle mukateieye davet olunacaklarını ba'del-beyan onların halleri davet olundukları zamanda ikiden hali olamıyacağım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; siz bundan sonra şiddet ve kuvvet sahibi bir kavimle mukateleye davet olunacak olunca sizin haliniz ikiden hali değildir. Çünkü; davet olunduğunuzda ya itaat veya itaattan i'râz edersiniz. Eğer siz gerek Resulüllah ve gerek Halifeleri tarafından o kavm-i şeditle muharebeye davet olunduğunuzda o davete icabetle itaat ederseniz Allahü Tealâ size dünyada emval-i ganimet ve âhi-rette Cennet gibi güzel ecir verir. Eğer davete icabet etmez bundan evvel Mekke'ye gitmekten i'raz edip Hudeybiye vak'asmda bulunmadığınız gibi kavm-i şedidle mücahededen i'raz ederseniz dünyada katlolunmak, esir düşmek ve âhirette Cehennem azabı gibi acı-tıcı azapla Allahü Tealâ size azab eder. Hulâsa; siz eli silâhlı bir kavimle mukateleye davet olunduğunuzda ya itaat eder güzel ecre nail olur yahut davete icabet etmez dünyada ve âhirette muazzeb olursunuz. Şu halde siz Hay-ber'e gitmekten menolunduğunuza me'yus olmayın. Zira; muharebe etmek istediğinizde sizin için daha gidecek muharebe vardır.

Feth 48:17

Vacip Tealâ mücahededen kaçanlara ceza tertib olunduğunu beyan edince mâzeret-i meşrua sahiplerinin cezadan ma'füv olup mes'ul olmayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mümin olan bir kimse hükümet tarafından muharebeye davet olunursa o davete icabet vaciptir. Davete icabet etmez muharebeden kaçarsa günah işlemiş olur. Ancak körler, topallar ve hastalar üzerine harbe gitmediklerinden dolayı günah yoktur. Zira bunların davetten kaçmaları mazaretlerine mubnî olduğundan rau-.harebeye gitmediklerinden mes'ul olmazlar. Çünkü teklif; kudrete bağlıdır. Kudreti kâfi olmadığı bir şeyle insan mükellef olmaz. Binaenaleyh ; a'mâlar tekalifi askeriyyeyle mükellef değillerdir. ..Çünkü askerin düşman üzerine hücuma, onu katle, darba, kahr u tenkile ve icabında düşmandan kaçmaya muktedir olması lâzımdır. Halbuki a'mâ olan bir kimsenin bunlardan hiç birisine muktedir . olamıyacağı meydandadır. Binaenaleyh; a'mâ kimse askerlikten ; maksadı yerine getiremiyeceği cihetle Cenab-ı Hak a'mâları asker-: ilikten müstesna kılmıştır. Kezalik ayağında özrü olup topal olan kimse üzerine de askere gitmediğinden dolayı günah yoktur. Çünkü; düşman üzerine varmak ve icabında düşmandan firar etmek ayakla olacağından Özür olan kimseler mücahededen müstesna kılınmışlardır. Kezalik hasta olan kimse üzerine askere gitmediğinden dolayı günah yoktur. Zira; hastalık bütün azayı takatsiz bıraktığından hasta olan kimseleri de Vacip Tealâ hizmet-i askeriyeden muaf kılmıştır. Çünkü; hüküm; bir işten maksat ne ise ona1 gör a olduğundan asker olacak kimsede askerlikten maksat olan düşmanı kahr u tenkile iktidar şart kılınmıştır. İşte şu esasa binaen askerî kanunlarında hizmte-i askeriyyeyi ifaya mani olacak özür sahipleri rve acizler daima askerlikten müstesna tutulmuşlardır. Askerlikten müstesnanın esasını bu âyet-i celile teşkil eder, sair teferruatı da diğer âyetlerde beyan olunduğu gibi ahâdis-i celilede dahi tafsil 'olunmuştur. Vacip Tealâ askerliğe mani olan a'zâr-ı şer'iyye sahiplerinin ^müstesna olduğunu beyandan sonra mani-i şer'îsi olmayıp da Allah'a ve Resulüne İtaat edenlerin nail olacakları sevabları beyan 'etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resulüllah Hudeybiye'de ikamet buyurunca ashabdan (Hıraş) isminde bir zatı ehl-i Mekke'nin ahvalini teftiş etmek ve Mekke eşrafına Resulüllah'm harbe gelmediğini haber vermek için göndermişti. Yolu kesmek için Mekke'den gelen bir bölük cemaat Mekke'ye gitmekten (Hıraş) ı menetmeleri üzerine (Hıraş) geri gelince Resulüllah Hz. Osman'ın Kureyş indinde kadri alî olmasına binaen Osman (R.A.) Resulüllah umre için gelip harp maksadıyla gelmediğini Mekke'li-lere haber vermek üzere Mekke'ye gönderdi. Hz. Osman Mekke'ye gelip vazifesini eda ettikten sonra Mekke'liler müşarünileyhi hab-settiler ve Resulüllah'a Hz. Osman'ın katlolunduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Resulüllah ashabını ölünceye kadar harbedip firar etmeyeceklerine dair bîata davet etti. 1400 efraddan ibaret olan ashab-ı kiram davet-i Resulüllah'a icabetle bir ağaç altında Resulüllah'a biat ettiler. İşte şu biatm rızamı İlahiye muvafık bir bîat olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurduğundan bu bi-ata biât-ı Rıdvan denilmiştir. Biat-ı Rıdvan'da en evvel Resulüllah'a bîat eden (Benî Esed) kabilesinden (Ebu Sinan) isminde bir kimsedir. Altında biat vuku-bulan ağaç (Sıdre) ağacı veyahut (sakız) ağacı olduğu mervidir. Ağaç altında daha biat tamam olmaksızın Hz. Osman'ın katl'olun-duğuna dair evvelce intişar eden haberin yalan olduğu haberi gelince Resulüllah'm bir elini diğer eli üzerine koyarak Hz. Osman tarafından da biat ettiği mervîdir. Bu biat üzerine Resulüllah'm "Kırmızı devenin sahibinden maada ağaç altında biat edenler elbette Cennet'e dahil olurlar» buyurduğu Hz. Cabir'den mervidir. Bu âyetin delâleti de bunu icabe-der. Çünkü rıza-yı İlâhî'nin icabı Cennet'tir. Resulüllah'm Cennet'e duhulden istisna ettiği kimse, yukarıda devesinin altına saklanıp kaldığı beyan olunan münafıktır. Altında biat olunan şecere-i ma'hûdenin o sene zarfında ortadan kaybolduğu ve mahallinin tayin olunamadığı Hz. (Abdullah ibn Ömer) den ve daha bazı ashabtan rivayet olunduğu Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Çünkü; ağaç meydanda kalsa mürur-u zamanla ümmetin o ağaca ta'zimi ifrat ederek ibadete kalbetmek gibi hatalara sebep olmak ihtimaline binaen Cenab-ı Hakkın o ağacı ortadan kaldırması muhtemeldir. Hatta zamanımızda sakız ağacına ibadet eden Nusayrîlerin hataları da buralardan ileri gelmek ihtimali vardır. Vacip Tealâ bîat eden ehl-i imanın kalplerinde olan safvet ve ihlâslarmı bildirdiğinden onların kalplerine sekînet inzal ettiğini beyan buyurmuştur. Çünkü Sekînet; vekar, itminan-ı kalp ve metanettir. Eğer Allahü Tealâ ashabın kalplerine sükûnet ve metanet vermemiş olsaydı kalpleri muztarib olur, ne yapacaklarını şaşırır ve biattan nukûl ederlerdi. Feth–i karîb ile nıu-rad; Hııdeybiye vak'asından sonra açılan Hayber fethidir.

Feth 48:18

Vacip Tealâ bu fetihten hasıl elan ganimeti beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; eshab-ı biata ihsan ettiği fütuhat ve nasibettiği ganimetler kudret ve galebesinin eseri ve hikmetinin icabıdır.

Feth 48:19

Vacip Tealâ bu fetihten hasıl elan ganimeti beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; eshab-ı biata ihsan ettiği fütuhat ve nasibettiği ganimetler kudret ve galebesinin eseri ve hikmetinin icabıdır.

Feth 48:20

Vacip Tealâ ashab-ı biati Hayber'in fethi ile me'cur kıldığını ve bir çok ganimet aldıklarını beyandan sonra ashabın bir çok ganimetler daha aldıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. ResulüUah'm Hayber'in fethi yakında vukubulacağını haber vermesi üzerine Hayber'in fethinin az bir zaman içinde zuhur edi-vermesi ResulüUah'm davasında sadık olduğuna delâlet ettiğinden ehl-i imana büyük bir alâmet olmuştur. Vaadolunan ganimet de Hayber'in fethinden hasıl olan ganimettir. Resulüllah ve ashabından elleri men'olunan, kavm ile murad; Hayber ahalisidir. Çünkü; o zamanda Hayber oldukça kalesi muhkem ve mühim bir kasaba olduğundan onun fethi epeyce zayiata ve zamana muhtaç iken zaman geçmeksizin ve çok zayiat vermeksizin kimsenin me'mui etmediği az bir zamanda Hayber'in fetholunuvermesi Cenab-ı Hakkın Hayber ahalisinin ellerini ashab-ı Resulüllah'dar] men'etmesi ile hasıl olduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Yahut elleri men' olunannâs ile murad (Beri* Esed) ve (Benî Gatafan) kabileleridir. Çünkü; Resulüllah Hayber'e hareket edince bunlar Medine'ye gidip garat etmelerini düşündüleı ve müzakeresine giriştiler. Lâkin Allahü Tealâ onların kalplerine korku ilka etmekle cesaretlerini kesir ve bu suretle ehl-i imanır evlâd ü iyallerinden onların ellerini men' etti. Cenab-ı Hak ganimeti size vaad bu yurdu ki sizi sırat-% müstakim olan din-i İslama hidayette kılsın Çünkü; Hayber'in fethi ve Hudeybiye'nin sulhu sebebiyle islâmıi kuvvet bulması min indillah olduğuna ilm-i yakın hasıl olduğun dan dininizde sebatınız ve Allahü Tealâ'nm va'dine itimadınız zi yade olur. Zira evliyasına nusret ve düşmanlarına gazab edeceğim itminan-ı kalp hasıl olur. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu ganimeti si ze ta'cil buyurdu ki doğru yoldan şaşmayasmız. Bu âyette hitab eshab-ı kirama ise de bilûmum müminlere ilâ yevmil kıyam hası olacağını beyandır ve cümlesine şamildir.

Feth 48:21

Vacip Tealâ Hayber'in fethi ve ganaimiyle ehl-i imanın şevketlerini tezyîd ettiği gibi diğer fütuhat ve ganaimle dahi taltif edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. ki yalnız Hayber'in fethi ve ganimetiyle iktifa buyurmadı. Çünkü; size bir çok beldelerin fethini müyesser kıldı, onların ganimetlerini size vaadetti. Halbuki siz düşmanlarınızın çokluğundan ve kuvvetlerinden almaya kaadir olamadınız. Belki firar etmeyi tasavvur ettiniz. Düşmanlarınıza galebenizle mallarını size ganimet olarak nasib etmiştir. Hâzin'in ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ganaim-i uhrâ ile murad; Mekke'nin fethinden sonra fethi nasibolan (Hevazin) ve (Sakif) kabilelerinin ganimetleridir. Çünkü; bunlarla gazada ibtidaen ehl-i islâm kaadir olamayıp bozuldular ve bir çokları firar ettikten sonra Cenab-ı Hak nusret verdimi cihetle sair ga-naimden maada asakir-i islâmiyye 24 bin deve ve kırk bin koyun iğtinâm etmişlerdir. Yahut ganaim-i uhra ile murad; Fürs ve Rum fütuhatından hasıl olan ganimetlerdir. Çünkü; bu iki hükümetle ara-bın muharebeye iktidarı olmadığı gibi emval-i ganimetlerini iğtinâm edecekleri de hatırlarından bile geçmezdi. Onların şeref-i is-lâmla müşerref olarak islâm bayrağı altında toplanıp camia-i isîâ-miyye sayesinde onların fetihlerini müyesser kıldı ve iğtinamlarmı nasibetti. Binaenaleyh; bu âyette vaadolunan ganaim-i uhrâ yerini buldu, ilâ yevmil kıyam yerini bulacaktır.

Feth 48:22

Vacip Tealâ. ganaimi vaadini beyandan sonra kâfirlerin mu-katele etmiş olsalardı mağlûb olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Lâkin mukateleyi terkle müsaleha akteddikleri için kılıcınızdan kurtuldular. Bu âyette kâfirler le murad; Mekke ahalisi olduğu gibi Hayber ahalisi ile ittifak eden (Benî Esed) ve (Gatafan) kabileleri olmak ihtimali de vardır. Onların Resulüllah Hayber'e gidince Medine üzerine yürümek fikrine düşüp korkularına binaen vazgeçtikleri bundan evvel beyan olunmuştu.

Feth 48:23

Vacip Tealâ ehl-i küfrün çokluğuyla beraber ehl-i imana nusret vermek âdet-i kadîme-i İlâhiyesinden olduğu cihetle va'dolunan fütuhatı ve ganimetleri uzak bir şey saymak caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyet-i celilede ehl-i imanın mukteza-yı imanlarına riayet ettikleri ve din-i İlâhîyi i'lâ etmek maksadıyla hareket ettikleri takdirde her zaman muzaffer olacaklarına işaret vardır. Çünkü; insanın bidaye-i hilkatinden beri Cenab-ı Hak'ın rusul-ü kirama ve onlara tabi olan ehl-i imana nusret ve galebe ihsan etmesi adet-i İlâhiye cümlesindendir. Cenab-ı Hakkın âdetin tebeddül etmeyeceğini bu âyetle haber vermesi; ehl-i iman için büyük bir beşarettir. Amma enbiya-yı izam tebliğ vazifesini tamamiyle ifa edinceye kadar zalimlere müsaade etmek ve zalimlerin i'tizara mecalleri kalmamak, bundan sonra islâh-ı nefsetmeyenleri ihlâk etmek dahî âdet-i İlâhiye cümlesindendir. Binaenaleyh; zalimlerin bazı galebe eder gibi görünmeleri madde-i nakzolamaz.

Feth 48:24

Vacip Tealâ kâfirler mukatele etmiş olsalardı mağlûb olacaklarını ve bu gibi ehl-i imanın galib ve kâfirlerin mağlûb olması âdet-i İlâhiye iktizasından olduğunu beyandan sonra Mekke aha-lisiyle muharebe vuku bulmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'nm hükmü ve hikmeti nasıl tebeddül eder? Elbette tebeddül etmez. Zira hikmetinin icabı; siz galebe ettiğiniz bir zamanda Mekke vadisinde onların ellerini sizden ve sizin ellerinizi onlardan menetti. Çünkü; hükm-ü İlâhî bu minval üzere sebketmişti. Bibatn-i Mekke ile murad; Cebel-i tenim denilen methaldir. Çünkü; Hz. Enes'in «Biz Resulüllahla o mevkide bulunduğumuzda Mekkelilerden seksen kimse Resulüllah ve ashabıyla mukatele etmek üzere geldiler. Resuİüllah onları tuttuktan sonra Mekke'ye dönüp gitmek şartıyla salıverdi. Bunun üzerine bu âyet-i ce-lile nazil oldu.m dediği mervîdir. Bu rivayete nazaran âyet (Cebel-i Ten'îm) de vaki olan şu vak'ayı tasvir ediyor demektir. Diğer bir rivayete nazaran bibatn-i Mekke ile murad; Hudeybiye'dir. Çünkü (Abdullah b. Muğaffel Müzeni) «Biz Resulüllahla beraber Hudeybiye'de mezkûr ağacın altında bulunuyorduk. Hatta ağacın bir dalı Resulüllah'm üzerine geldiğinden rahatsız etmesin için Resulüllah'm arkasından ağacın dalını ben tutuyordum. Mekke'lilerden otuz kimse zuhur etti. Resulüllah onları tutturup sonra salıverdi.» Buna nazaran âyet bu vak'ayi tasvir ediyor. Beyzâvî bu âyetin tasvir ettiği vak'ayı şöyle beyan ediyor : Ebu Cehl'in oğlu (İkrime) beş yüz kişiyle Hudeybiye'ye mukatele için geldi. Resulüllah (Halid ibn Velid) i bir bölük askerle karşı gönderdi. Hz. Halid onları Mekke'nin içine kadar koğdu, askeri ile beraber salimen geri geldi. Buna nazaran Batn-ı Mekke ile murad Hudeybiye'dir, Herhangi manâ murad olunursa olunsun Cenab-ı Hak iki kavmin birbirine zararları olmaksızın sulhla işin bitmesi bir n'imet-i uzmâ olduğundan kullarına ni'metini ta'dâd sırasında şu ihsanını beyan buyurmuştur. Çünkü; maksadın zararsız hâsıl olması kadar insana sürür verir bir nimet yoktur. Zira; zararla biteceği tasavvur olunurken zararsız hasıl olmasının elbette iyi bir şey olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; kükremiş develer gibi yekdiğerinin kanma susamış birbirine hamle edip duran iki fırkayı birbirine zarar etmeksizin yerli yerin-, ce mahallerine göndermek Allahü Tealâ'ya mahsus bir halettir Vacip Tealâ ehl-i imanın ellerini onlardan, onların ellerini de ehl-i imandan men' ettiğini beyandan sonra onların kimler olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; diyetlerini ve kefaretlerini vermek zahmetini ihtiyar eder, indallah büyük günah işlemiş olurdunuz. Eğer hal böyle olmasaydı Allahü Tealâ sizin elinizi kâfirlerden men'etmezdi. Velâkin men'etti ki bilmediğiniz müminleri de müşrik zannı ile telef edip meşakkata duçar olmayasmız. İşte sizin elinizi kâfirlerden men'in hikmeti; sizi bilmeyerek isabet etmek ihtimali olan zarardan muhafazadır. Vacip Tealâ ehl-i imanın ellerini onlardan, onların ellerini de ehl-i imandan men' ettiğini beyandan sonra onların kimler olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; diyetlerini ve kefaretlerini vermek zahmetini ihtiyar eder, indallah büyük günah işlemiş olurdunuz. Eğer hal böyle olmasaydı Allahü Tealâ sizin elinizi kâfirlerden men'etmezdi. Velâkin men'etti ki bilmediğiniz müminleri de müşrik zannı ile telef edip meşakkata duçar olmayasmız. İşte sizin elinizi kâfirlerden men'in hikmeti; sizi bilmeyerek isabet etmek ihtimali olan zarardan muhafazadır.

Feth 48:25

Ve Hudeybiye musalahasımn esbabını halketmekle musalâha akdolundu. Çünkü Hudeybiye sulhunda mevcut olan bir çok müşrikler Mekke'nin fethiyle şeref-i islâmla müşerref oldular ve din-i İslama bir çok hizmetler ettiler. Binaenaleyh Hudeybiye sulhu islâm için bir çok fütuhata mukaddime olmuştur. Yani ya Ekrem-er Rusül Allahü Tealâ'mn sizin, elinizi men' ettiği kimseler şol kimseler ki onlar Allah'a ve Resulüne küfür, sizi Mescid-i haramı ziyaretten ve Beyt-i şerifi de tavaftan ve kurbanlarınızı mahalline varmaktan mahbus olduğu halde menettiler. Eğer o kâfirlerle karışmış sizin bilmeyerek kendilerini çiğneyeceğiniz erkek ve dişi bir çok ehl-i iman olmamış olsa ve onları itlafla meşakkata dûçâr olmanız muhtemel olmasaydı biz sizin elinizi onlardan menetmezdik, lâkin o ehl-i imanı bilmeyerek katlinizden dolayı diyet ve kefaret vermenizi ve kâfirlerin sizi ta'yîb etmeleri gibi bir takım meşakkatlar arız olmasından sizi himaye ve dilediği kulunu rahmet-i İlâhiyesine idhal ve onlara din-i islâmı tevfik etmek için sizin elinizi onlardan men'ettik. Eğer Mekke'de olan müminler kâfirlerden temeyyüz etseydi biz sizi onlar üzerine musallat kılar ve onların bazılarını esir ve bazılarını katletmekle ta'zibeder-dik. Maarra ; sevilmeyecek bir şey demektir. Burada bilmeyerek ehl-i islâmın Mekke'de bulunan müslümanları katletmeleridir. Çünkü; ehl-i islâm doğrudan doğruya yürüyüp, bilmeyerek Mekke'de mevcut bir çok müslümanları katletselerdi diyet ve kefaret lâzım geldiği gibi masum olan kimseleri katlettiklerine nedamet ve esef edecekler ve kâfirler de «Müslümanlar müslümanları katlettiler» diyerek zemmedecekler, müslürnanlar da büy*ük günah işlemiş olacaklardı. Cenab-ı Hak bu gibi sevümiyecek şeylerden ehl-i islâmı muhafaza için Hudeybiye sulbünü hakketmekle müminleri bu gibi meşakkatlardan muhafaza buyurduğunu bu âyette beyan buyurmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hudeybiye müsa-lehası şöyle cereyan etmiştir. Hicretin altıncı senesi Resulüllah umreye niyet ve ashabına sefer hazırlığını emretti, Medine havalisinde bulunan kabâile de refakat etmelerini emretmişse de kabail-den muvafakat eden olmadı. Zilkade'nin ilk Pazartesi günü niyyeti veçhile Medine'den hareket etti ve Mekke'de kurban olmak üzere yetmiş deve beraberinde götürdü. Ve (Zülhuleyfe) denilen mahalde ihrama girdi. Resulüllah ehl-i Mekke'nin ahvalini teftiş için (Huzaa) kabilesinden (Utbe) isminde bir zatı gönderdi. O zat teftiş etti. (Asfan) denilen mahalle karîb bir yerde Resulüllah'a geldi ve «Ya Resulallah! Kureyş müteferrik asker topladılar. Sizi ziyaretten inen' ve muharebe etmek azminde bulunuyorlar.» dedi. Re-sulüllah ashabı ile müşavere etti. Ya geri dönmek yahut niyyet-i sabıka üzerine hiç kimseyle kıtal kastetmemek ve eğer ziyaretten meneden olursa onunla mukatele etmek hususlarını müzakere ettiler. Bunun üzerine Ebu Bekir hazretleri «Yolumuza devam edelim. Eğer mukateleye tesaddî eden olursa biz de mukatele edelim, eğer müdahale eden olmazsa ziyaret edip geri dönelim» dedi, bu re'y üzerine istişare hitam buldu. Resulüllah (Halid ibn Velid) i bir müfreze ile Pişdar tayin etti, yola devam olundu. Hudeybiye vadisine gelince Resulüllah'm biniti olan (Kusva) ismindeki deve çöktü. Ashab-ı Kiram «yatağan alışmış» dediler. Resulüllah «Devenin yatağan alışması yoktur. Ve lâkin fili hapseden Allahü Tealâ deveyi de hapsetti» buyurdu. Deve oradan kalktı. Hudeybiyede a'lâ bir mevkie kondu. Asla ileri hareket etmedi. Binaenaleyh; Resulüllah orada ashabı ile beraber ikamet buyurdu. Kureyş tarafından Resulüllah'a elçiler geldi. Tertip üzere gelen elçiler şunlardır : Birinci gelen (Büdeyi b. Verka') dır ki zekî ve islâm hissiyle mütehassis bir zat idi. İkinci gelen (Urvetübnü Sakif) dir ki Benî Sakîf kabilesindendir. Gayet çok gezmiş, her yeri görmüş, bir çok büyüklerle oturmuş ve mescidlerinde bulunmuş bu zattır. Binaenaleyh; o zamanın meclişârâ ve söz bilenlerindendi. Resulüllah'la konuştuktan sonra Kurevş'e gelip demiştir ki: «Ev Kureyş Ben Kisraları ve Kayserleri gördüm, lâkin Muhammed (S.A.) in ashabının ona riayeti gibi hiç bir padişahın ctbamın bu kadar riâyetini görmedim." demekle Kureyş'in yol vermelerine ve mümaneat etmemelerine çalıştı, fayda etmedi. Elçilerden üçüncü gelen (Benî Kenane) den bir- racüldür. Dördüncü gelen o günde Mekke'de asker sergerdesi olan (Huleys) dir. {Huleys) huzur-u risalete gelip gittikten sonra Resulülîah'a mümanaat olunmayıp yol verilmesi münasib ve Beytullah'ı ziyaret için gelen züvvârm ziyaretten men'olunması akla ve hikmete muhalif olacağı mütaleasmda bulunmuşsa da Kureyş ona «Sen cahil bir çobansın otur yerinde» demekle sözünü red ve kalbini kesrettikl erin den Huleys'in sa'yi müsmir olmadı. Bundan sonr.a (Mükriz) isminde- bir kimse geldi. Onunla mükâleme ederken (Süheyl b. Amr) geldi Resulüllah Süheyl'i görünce (iş kolaylaştı) buyurmuştur. Süheyl gelinceye kadar elçilerin Resulüllah'dan temenni ve niyazları; Mekke'ye girmeksizin avdet etmesini rica ve eğer avdet etmeyip mukatele olursa Mekke ahalisi Resulüllah'm akraba ve teallukâtlarmdan oldukları cihetle merhamete şayan olduklarından bahsederlerdi. Ve Resulüllah (S.A.) efendimiz de elçilerin bu rica ve niyazlarına mukabil maksadının kıtal olmayıp ancak ziyaret olduğunu beyan etti, fakat müdahale olunursa kıtalin zarurî olduğu cevabını da verdi. Maiyyetinde (Huveytabübnü Abdüluzza) ile (Süheyl) geldi. Ve söze şöyle başladı: «Ya Muhammed (S.A.) Kureyş sizinle akd-i sulha razı oldular. Fakat şu şartla ki (Bu sene ziyaretten feragat edip ziyareti gelecek seneye te'hir edeceksin.)» Resulüllah bu şartı kabul buyurdu. Diğer şeraitin müzakeresine geçildi. Birinci şart; on sene zarfında ehl-i islâmla Kureyş arasında harp olmayacak binaenaleyh; tarafeyn yekdiğerinin taht-ı temellükünde olan memleketlerde arzuları veçhile seyr ü sefer edebilecekler, İkinci şart; tarafeyn yekdiğerinin malına ve ûdnına gizli ve aşikâr su4 kastetmeyecek. Üçüncü şart; Resulüllah'ın amânına girmek isteyenlere Kureyşîler müdahale etmedikleri gibi Kureysilerin emânına. girenlere de Resulüllah müdahale etmeyecek. Dördüncü şart; ehl-i islâm bu sene ziyareti terkle Medine'ye avdet edecekler. Gelecek sene kılıçları kınında olduğu halde üç günden ziyade ikâmet etmemek şartıyla Beyt-i şerifi ziyaret edecekler. Beşinci şart; tarafeyn birbirine kendileri gibi muamele edecekler. Altıncı şart; rüesânın izni olmaksızın müşriklerden müslüman olarak Medine'ye gelen olursa Mekke'ye iade olunacak, fakat müminlerden irtidat ederek Mekke'ye gelen olursa iade olunmayacak. İşte şu şartlara tarafeyn razı olarak Hz. Ali tarafından sulhnâme yazıldı ve imza olundu.

Feth 48:26

Vacip Tealâ sulhnâme yazıldığı sırada Kureyşîlerin hamiy-yet-i cahiliyyeleri galeyan ve bazı çirkin ahval ihdas ederek bir takım itiraz ettiklerini ve bunlara karşı Resulüllah'ın ve mü'min-lerin sekînet ve vekar üzere bulunduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. İlminin icabı onlara lâzım olan sekînet ve vekarmı inzal ile onları gazab ve gılzattan ve lâyık olmayan hiddetten muhafaza buyurdu. Çünkü; kâfirlerin hiddet ve şiddetleri ve gayret-i cahiliye-leri üzerine ehl-i islâmın hiddet ve gılzatı muvafık değildi. Zira; onlar da hiddet etmiş olsalardı sulh bozulur, müsalemet muharebeye inkilâbeder, tarafeynden bir çok mukatele vuku' bulur ve islâmın mağlubiyetiyle neticelenmesi, ihtimali mevcut idi. Bu sebeple Hayber'in fethi ve ganimeti geri kalır, Şam cihetinden endişe kesilmez, bu sulh sebebiyle hasıl olan; fütuhat ve islâmm kuvvet ve şevketi haleldar olurdu. İşte bu cihetleri bildiği için kâfirlerin şiddetlerine karşı Allahü Tealâ müminlere sükûnet ve mülâyemet ihsan ettiğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Hamiyyet; ar, gayret, unf ü şiddet ve bigayrı hakkın gazab ve tehevvür manâlarınadır. Hamiyyet. cahiliyye lâfzına izafetle kâfirlerin o zamanda çirkin bir manzara takındıklarına işaret olunmuştur. Kâfirlerin hiddetleri şöyle vaki olmuştur : Sulh şeraiti müzakere olunup kararlaştıktan sonra sulhnâmenin yazılmasını Resulüllah Hz. Ali'ye emretti. Hz. Ali besmele-i şerifi yazmaya başlayınca sulha memuren gelen (Süheyl) ve şahid olarak bulunan (Hüveytab b. Abdüluzza) ve (Mükriz b. Hafs) üçü birden «Biz böyle şeyi bilmeyiz. Bismikâllahümme yazsın» dediler. Resulüllah kemal-i sekînetle şu itirazlarına müsamaha ederek «Dedikleri gibi yaz, ya Alif» buyurdu. Bundan sonra Resulüllah «Ya Ali! Şu sulh Resulüllah'ın ehl-i Mekke ile sulhudur» diyerek yaz Duyurunca kâfirlerin gayret-i cahiliyyeleri galeyan ederek nefislerini zabtedemedüer, tekrar itiraza cür'etle «Biz senin Resul olduğunu bilmiyoruz. Eğer Resul olduğunu bilseydik. Ziyaretten men'etmezdik. Resulüliah yerine Muhammed b. Abdullah yazsın» dediler. Bunların bu küstahane itirazlarına karşı Resulüllah ve maiyyetinde imza vaz'etmek için bulunan ashab-ı kiram vekar ve sükûnetlerini muhafaza ettiler, gayz, gazap ve hiddet gibi nâ lâyık şeyler izhâr etmediler. Ve dedikleri gibi yazılmasını Resulüllah emretti ve öyle yazıldı. İşte bu âyet-i celile ile Cenab-ı Plak esna-yı sulhda tarafeyn'in hallerini tasvir etmekle kâfirleri zem ve müminleri medh ü sena buyurmuştur. Şöyle ki; Bi gayrı hakkın unf ü şiddet manâsına olan hamiyyet. nefsinde mezmum olduğu gibi hamiyyeti cahiliyye lâfzına izafetle kâfirlerde bulunan hamiyyetin gayet çirkin olduğunu izhar etmekle kâfirleri zem üzere tekrar zemmetmiştir. Ve bunun mukabilinde herkesçe makbul ve memduh olan vekar, sükûnet ve itminân-ı nefis manâsına olan sekîneti müminlere inzal buyurduğunu beyanla müminleri medhettiği gibi sekineti kendi nefsine izafetle müminleri medih üzere medih olduğu gibi kalplerini daha ziyade tatyîb buyurmuştur. Yalnız bununla iktifa buyurmadı belki kelime-i takvayı müminlere lâzım kılıp müminlerin de onu ilticam ettiklerini beyanla daha ziyade sena buyurduğu gibi ehl-i imanın kelime-i takvaya ehak ve ehil olduklarını beyanla naeziyyetlerini âleme i'lân etti ve kadirlerini yükseltti. Kâfirlerin fena halleri ve müminlerin iyi halleri ile hüküm an cehlin olmayıp bu hükümlerin ilm-i İlâhîye müstenid olduğunu beyanla kâfirlerin zemmini ve müminlerin medhini bir kat daha tahkim buyurdu. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran Kelime-i takva ile murad; kelime-i Tevhîd ve kelime-i Şehadet veyahut Muhammedi, Resulüllah kelimesidir. Yahut ahdinde vefa ve sebat etmektir. Bunların her cümlesi kelime-i takva denmeye sezadır. Zira; cümlesi ittikanın esasından, birr ü takvâ'nm erkânındandır. Bunların cümlesinden kâfirler imtina edip müminlerin iltizam ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Hulasa; bi gayrı hakkın gazab, unf ü şiddet ve hafiflik âdât-ı cahiliyyeden olup insan için bunların lâyık olmadığı, sükûnet ve vekar Allah'ın kullarına lutf u ihsanı olduğu cihetle müminlere lâzım bir emr-i mühim olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ esna-i sulhda kâfirlerin izhar ettikleri hammiy-yet-i cahiliyyeyle onları zem ve müminleri iltizam ettikleri sekinet ve vekarla medihden sonra Resulüllah'm görmüş olduğu rüyanın sadık olduğunu beyanla münafıkların itikatlarını red ve sözlerini ibtal etmek üzere buyuruyor. Ki, o rüyada gördüğü şey muhakkak vaki olacaktır. Bunun hilafı olmak ihtimali yoktur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile Re-sulüllah'ın Hudeybiye sulhundan daha evvel görmüş olduğu bir rüyayı tasvir ve o rüyanın hak ve sadık olduğunu beyan buyuruyor. Çünkü; Resulüllah Hudeybiye seferinden evvel Medine'de gece rüyasında eshabıyla beraber emîn olarak Mekke'ye ve Harem-i Şerife girdiler, ihramdan çıktılar tıraş oldular. Bu rüyayı ashabına haber verince eshab ferahlandılar ve o sene içinde Resulüllah'la beraber Hacca gideceklerine istidlal ettiler. Sonra Resulüllah yalnız kılıçlarını alıp başka silâh almamalarını ve umre niyetiyle Mekke'ye gidileceğini eshabma ilân etti ve beyan olunduğu veçhile Hudeybiye'de müsaleha üzerine geri dönülünce bazı münafıklar istihza tarikıyla «Mekke'ye gidildi, traş olundu, ihramdan çıkıldı» gibi sözler sarfetmeye başladılar, eshab-ı kiram da Beytullah'ı ziyaret etmeksizin avdetlerine me'yus oldular. İşte bu sırada (Zatül gamim) denilen mahalde bu sûre nazil oldu ve Resulüllah binidi-nin üzerinde eshabını cem'ederek bu surenin inzalini esbabına teb-şîr ve kıraat etti. Çünkü sûrede Cenab-ı Hak münafıkları redle müminleri tesliye ve yakm vakitte Mekke'nin fethini vaadle kalplerini tatyîb ve kederlerini sürura tebdil buyurmuştur.

Feth 48:27

Vacip Tealâ rüyanın hak olduğunu beyandan sonjk rüyanın keyfiyetini tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; elbette siz Mescid-i haram'a gireceksiniz. Şu kadar ki meşiyyet-i İlâhiyyenin tealluk etmesi şarttır. Çünkü; meşiyyet tealluk etmezse hiç bir şey olamaz ve mescide girmeniz kemal-i em-niyyetle emin olduğunuz halde olacaktır. Kemal-i emniyyetle girince başınızı tıraş etmek veyahut kırkmakla ihramdan çıkarsınız. Sizin için korku dahi olmaz. kelimesinin burada gelmesinde üç ihtimal vardır : Birincisi; kullara ta'lim için gelmiştir ki herkes sözüne (inşaallah) kelime-i tayyibesiyle başlayacağım ve böyle başlanmakta bir yümn ü bereket olduğunu bilsin. İkincisi; Mescid-i Haram'a girmek ehl-i islâmın kuvvet ve kudretleri ile olmayıp ancak Allah'ın iradesi ile olduğunu bilsin. Üçüncüsü; Cenab-ı Hakkın Mescid-i Haram'a gireceklerini beyanı vaad kabilinden olup din kabilinden olmadığını beyan için gelmiştir. Âyette hem tıraş olmanın hem de kırpmanın beyan olunması her ikisinin de cevazına işarettir. Elyevm fukahanın içtihadı ve Huccacın amelleri de bu minval üzere caridir. Binaenaleyh Huc-cactan bazıları ihramdan traşla ve bazıları da saçından veya sakalından bir miktarını kırpmakla çıkarlar. Mekke'ye girmek ve Mekke'den çıkmakta siz korkmaz serbest girer çıkarsınız demektir. Yani «Mekke'ye girmeniz muhakkak olduğu gibi emniyyetiniz de devam edecektir. Zira; siz kelime-i takvaya devam ettikçe emniyyetiniz de devam eder. Binaenaleyh avdet ve azimetiniz her ikisi de bir emniyyet-i tâmme üzere cereyan eder, asla endişeniz olmaz» demektir. Em-niyyetin devam edeceğini işaret için devam ve istimrara delâlet eden muzari sigası varid olmuştur. Vacip Tealâ resulünün rüyası sadık olduğunu ve rüyanın keyfiyetini beyandan sonra Mekke'ye duhûlün tehiri insanların bilmedikleri bir hikmete mebnî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. bildi. Binaenaleyh; Mekke'nin fethinden evvel size yakın zamanda büyük bir fetih halkedecektir.] Yani; Mescid-i Haram'a girmeniz muhakkak olunca siz tehirine me'yûs olmayın. Zira onun te'hirinde bilmediğiniz bazı hikmetleri Allahü Tealâ bildi ve onun fethinden evvel size yakın zamanda bir fetih nasibetti. Binaenaleyh Mekke'nin fethinde isti'câl sizin hakkınızda iyi değildir. Çünkü her şey vakt-i merhûnuna muallakta Feth-i karibte iki ihtimal vardır : Birincisi; Hudeybiye sulhudur. Zira; Hudeybiye sulhunun islâm için pek büyük bir fetih olduğu sûrenin evvellerinde beyan olunmuştur. İkincisi; Hayber'in fethidir. Çünkü Hudeybiye musalahasının akabinde eti yakın fetih Hayber'in fethi olmuş ve Hayber'in fethi ümmet-i Mul hammed için pek büyük fetih olduğuna işaret zımnında ta'zîme delâlet eden tenvin ile varid olmuştur. Çünkü Hayber Medine'nin Şam cihetinde dört konaklık bir mesafede, o zamanda büyük bir yahudi şehri olup etrafında müteaddit kal'alar, hurmalıklar ve mezrealar mevcut idi. Arabın mâbihil hayatı olan ticaret Şam'a gidip gelmekle olduğundan bu yol üzerinde büyük ve kuvvetli bir Yahudi şehrinin bulunması menafi-i islâmiyyeye muhalifti. Fakat islâmlarla Kureyşîler arasında temadi eden mücade-lât Şam yolunun açılmasını ve bu mazarratın ortadan kaldırılmasını düşünecek bir zaman bırakmıyordu İşte Hudeybiye musale-hasıyla Kureyş endişesi muvakkaten bertaraf olunca Şam cihetini düşünmek zamanı geldiğinden Resulüllah Hudeybiye'den avdet bu-yurunca Hayber'in fethine atf-ı nazar etti ve Hayber'e hareket olunacağını eshabma ilânla (Sebba' b. Urfata) yi Medine'ye kaymakam nasbederek muhacirin ve ensârdan mürekkeb bir ordu ile Hayber'e hareket ve fetihle bir çok emval-i ganimet iğtinâm edinmekle Hudeybiye'den avdet esnasında nazil olan âyetinin sırrı zuhur etmiştir

Feth 48:28

Vacip Tealâ Resulünün rüyasının sıdkmı beyandan sonra o rüyanın sıdkmı te'kîd olmak üzere buyuruyor. Yani; Aîlahü Tealâ Resulünü hidayet-i rnahza olan Kur'an'la ve o Kur'an'm ahkâmı olan din-i islâmla kullarını irşad için gönderdi ki Allahü Tealâ o din-i hakkı edyânın küllisi üzerine izhâr etsin de din-i islâm her yere dağılsın, âlem nurundan müstefid olsun ve Muhammed'in Resulüllah olduğuna şahid yönünden Allahü Tealâ kâfi oldu. Binaenaleyh; başka şahide hacet yoktur. Zira Allah'ın şehadeti; cümle şehadetlerin fevkindedir. Bu âyet; esna-yı sulhda kâfirlerin Biz senin Resul olduğunu biliniyoruz, eğer bilmiş olsaydık ziyaretten menetmezdik» dediklerine cevabtır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Binaenaleyh; kâfirlerin istihkakları veçhile eshab-ı Resulüllah kükremiş arslanlar gibi kâfirlere şiddet gösterirler. Ve maiyyet-i Resulül-lah'da bulunan müminler kendi aralarında birbirlerine gayet merhametli, şefkatli ve hürmetlidirler. Onları, Allah'dan îutf u ihsan ve rıza taleb eder oldukları halde rükû ve sucûd ederler görürsün ki; Nazm-ı celilini onların yüzlerinde okunur bir halde bulursun. … Çünkü ehl-i iman çokça namaz kıldıklarından secde ile Hakka teveccühlerinin eseri olarak yüzlerinde tıynetlerinin taharetleri, fıtratlarının kerameti görülür. Yüzlerinde lemeân eden bu parlaklık rükû ve sücûdlarının alâmeti olarak imanlarına delâlet eden nur-u İlâhîdir ve dünyada rükû ve sücudlarmm eseri olan nur-u iman sebebiyle âhirette yüzleri beyaz olarak kabirlerinden kalkarlar. İşte bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak askab-ı Resulüllah'ı üç cihetle sena buyurdu : Birincisi; kâfirler üzerine şiddetli bulunmalarıdır. Zira; kâfirler Allah'a ve Resulüne iman etmediklerinden merhamete lâyık olmayıp şiddet ve gilzata lâyık oldukları cihetle ashab-ı kiram onların lâyık oldukları şiddeti onlara icradan geri durmazlar ve lâyık oldukları dereceye indirirler. İkincisi ; kendi aralarında birbirlerine gayet merhametli olmalarıdır. Zira müminler yekdiğeriyle kardeş olduklarından merhamete şayandırlar. Çünkü onlarda olan iman, merhamet ve şefkati icâb ettirdiği cihetle müminler birbirlerine hürmetle derecelerini terfi ederler. Üçüncüsü; fazl-ı İlâhîyi ve ihsan-ı sübhânlyi talebe-derek rilkûa ve secdeye kapanırlar, Allah'ın azametine karşı ubu-diyyetin zilletini bilirler. Ve Cenab:ı Hakka ta'zımle dergâhtı ülû-hiyyetine teveccüh ederler. Cenab-ı Hakkın bu sıfatlarla eshab-ı Resulüllah'ı sena buyurması bütün müslümanların bu halde olmaları lâzım olduğuna işarettir. Yani; eshab-ı Resulüllah'm bu sıfatlarını beyan yalnız Kur1-an'a münhasır değildir. Belki Tevrat'ta ve İncil'de dahi böylece beyan olunmuştur.

Feth 48:29

İşte Allahü Tealâ ashab-ı Resulüllah'ı ekin misali ufacık ufacık dallarla tedricen büyüttü ve onlar da akıbet kâfirlerden intikamlarını aldılar ve Ceziretül araptan küfrün kökünü kestiler. yerde yatarken ayak üzerine kalktı, düşmanlarıyla müeahede edip) galebe çalmaya başladı. Hatta bir dereceye kadar büyüdü ki bütün-âlemlerin teaccübünü celbe başladı, Cenab-ı Hak kuvvet verdi vej büyük bir hükümet halini aldı. Bu âyette birkaç cihetle kıraat vardır. Meselâ de vakfolunursa manâ-yı nazım şöyledir : … demektir Yani ashab-ı Resulüllah'm Tevrat'ta ve İncil'de zikrolunan sıfatları; onların a'dâ-yı din olan kâfirlere gayet şiddetli ve gilzatlı olmaları, geceat-ı islâmiyyeyi göstermeleri ve din kardeşleri olan mü'minlere gayet merhametli, şefkatli, kemal-i ülfet ve ünsiyyet üzere bulunmalarıdır. Bu sıfat-ı acibeleri çiftçiler tarafından ekilmiş bir ekine benzer ki o ekin ibtidaen ince dallarını çıkarır, sonra köklenip kuvvetlenir, ba'dehû kalınlaşır tyak üzerine kalkar. Hatta bir dereceyi bulur ki onu eken ekinciye bile teaccüb verir. Vacip Tealâ'nın bu derece bunları besleyip büyütmesi onlara kâfirler hased etsinler ve gazaplansinlar içindir ki gayz u gadaplarıyla muazzeb olsunlar ve müminlerden güzel amel işleyenlere Allahü Tealâ günahlarının affıyla âhirette büyük dereceler vaadetti. Bu âyette Vacip Tealâ Resulünün eshabmı ekine teşbih etti. Çünkü; eshab bidayet-i hallerinde ekin gibi zayıf olarak neşv-ü nema buldu. Zaman geçtikçe dal budak salarak adetleri çoğaldı, at-raf ü eknafa dağıldı, gittikçe kuvvet buldu. Öyle bir hale geldi ki

Hucurat 49:1

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. On sekiz âyeti havidir. Zira; onlardan hüküm sadır olmaksızın sizden hüküm sadır olmak lâyık olmaz. Binaenaleyh; Allah'ın ve Resulünün emir ve nehiylerine tabi olunuz. Onların re'yleri üzerine re'yinizi takdim ederek emirlerinin hilâfına bir işe mübaşeret etmeyin ki Allah'ın ve Resulünün haklarını zayi etmeyesiniz. (Allahü Tealâ'nın huzur-u manevîsinde ve Resulünün huzur-u şifahîsinde re'yinizi takdim hususunda Allah'dan korkun. Zira; Allahü Tealâ söylediğinizi işidici ve işlediğinizi bilicidir.) Yani; ey müminler! İmanın muktezasi, Allahü Tealâ'nın ve Resulünün huzurunda âdaba riayet etmektir. Binaenaleyh; hiç bir umurda hatta sözünüzde ve işinizde Resulüllah'm emrinin hilâfına harekette bulunmayın, cümle umurunuzu Allah'ın kitabına ve Resulünün sünnetine tatbik etmeksizin o işe mübaşeret etmeyin şu halde bir işe mübaşeretinizde Resulüllah (S.A.) Tealâ Aleyhi ve Sellem mevcut ise zat-ı risâletpenâhîleriyle istişare ve Resulullah'ın huzur-u nebevilerinden gaybubetinizde o işin cevaz ve adem-i cevazını Kitabullah'a ve Sünnet-i Resulüllah'a arzetmeniz lâzımdır. lâsa; Resulullah'ın hal-i hayatında ve bulunduğu mahalderey-i nebevilerine ve hal-i irtihalinde veya hal-i hayatında fakat bulunmadığı mahalde şeriatına arz-ı keyfiyet etmeksizin kendi kendine hüküm vermekten bu âyetle her mümin nehyolunmuştur. Binaenaleyh; ehl-i iman ahvalini şer'a tevfikle hareket ederse Cenab-ı Hak'tan hüsn-ü ceza ve aksi surette su-u ceza göreceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü; Allah'ın ve Resulünün emri üzerine re'yini takdimle amel etmek bu âyetle taraf-ı İlâhîden nehyolunduğu cihetle menhî olan bir şeyi irtikâbeden kimsenin dünya ve âhirette su-u ceza ile mücazaat olunacağı nusus-u saireyle de sabittir. Binaenaleyh; Allah'ın ve Resulünün emrine karşı kendi re'yini takdim ve tasvib etmekten ihtiraz ile nefsini gazab-ı İlâhîden vikaye etmek her mümin için lâzım olduğu bu âyette varid olan emr-i celil-i İlâhîsiyle sabittir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Allahü Tealâ'nın ismini zikir Resulullah'ın celâlet-i şanına işaret ve ind-i ülûhiyette kadr-i nebevilerinin rif atini beyan içindir. Yani kendi zat-ı ülûhiyyeti huzurunda adaba riayet ve emrine imtisale i'tina nasıl lazımsa Resulünün huzurunda da âdaba riayet ve emrine imtisale itinanın öylece lâzım olduğuna işaret için ism-i İlâhî varid olmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu âyette beyan olunan mes'elenin şanına fevkalâde dikkat ve itina lâzım olduğuna tenbih ve. tavsiye olmak için âyetin evvelinde harf-i nida varid olmuştur. Hukuk-u Resulüllah'ı muhafazaya ehl-i imanı da'vet ve hüsn-ü âdaba riayet iktiza eden imanla tavsif ederek hitab buyurdu ki huzur-u risaletpenâhîde adabı ihlâl edecek sohbette bulunmasınlar. Çünkü imanın muktezası âdaba riayet etmektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hz. Cabir (R.A.) den bu âyetin Resulüllah'dan evvel kurban kesenler hakkında nazil olduğu mervîdir. Çünkü bir sene kurban bayramında nâs kurbanlarını Resulüllah'dan evvel kesmeleri üzerine bu âyetle kurbanlarının iadesiyle Resulüllah'dan evvel kesmekten nehyolundular. Zira bir şeyi zamanından evvel isti'câl; o şeyden mahrumiyyeti icabe-der. Buna nazaran mtmâ-yı âyet: … demektir. Hz. Aişe (R.A.) den bu âyetin henüz ramazan olup olmadığı teayyün etmeden yevm-i savm-ı Ramazana niyyetin nehyi hakkında nazil olduğu mervidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Kütüb-ü fıkhiyyemizde de bu babta beyan olunan mesele Ramazaniyyeti tahakkuk etmedikçe yevm-i sekte Savm-ı Ramazan'a niyyetin caiz olmamasıdır. Bazı rivayette bu âyet eshabtan bazı kimseler hakkında nazil olmuştur ki onlar hikmetini bilmedikleri hususatta «şöyle olsa daha iyi olur, böyle olsa o kadar münasib olmaz» gibi sözlerle bir takım mesail hakkında âyet nazil olup emr-i İlâhî ve nehy-i sübhanî varid olmasını temenni etmeleri üzerine bu misilli temenniyâttan nehyolmak üzere bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu beyan olunan rivayât-ı muhtelife üzerine esbab-ı nüzulden hangisi nazar-ı itibare alınsa itibar lâfzın umumunadır, sebebin hususuna değildir. Binaenaleyh âyetin manâ-yı ınünîfi : … demek olur.

Hucurat 49:2

Vacip Tealâ ef'âl ü akvâl ve bir hâdise hakkında re'y beyanı hususlarında Resulünün ve şeriatının huzurunda âdaba riayet lâzım olduğuna beyandan sonra bilhassa huzur-u risâletpenâhîde mü-f kaleme esnasında âdaba riayetin vücubunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey; müminler! Huzur-u risâletpenâhîde sözünüze dikka edin. Esna-i mükâlemenizde sadânızı yüksek kaldırmayın. Zira huzur-ı nebîde yüksek söylemek hürmete münafi olduğundan b suretle hareket adâb-ı sohbeti ihlâl eder. Binaenaleyh; huzur-ı nebîde söze başladığınızda sadânızı Resulüllah'm size ahkârn-ı dini tebliğinde i'râd ettiği nutk-ı beliğlerindeki sadasınm fevkinde bir sadâ ile söylemeye cür'et etmeyin ki kelâm-ı nebevileri daima sizin kelâmınızın fevkinde olsun ve meziyyet-i nebeviyyeleri her zaman sizin üzerinizde lemeân etmekle adâb-ı sohbete riayet olunsun ve bilmediğiniz halde amelinizin batıl olması korkusuna binaen nebinize hitabınızda sözünüzü bazınızın bazınıza söylediğine kıyasla bağıra bağıra söylemeyin ki amelinizi butlandan vikaye edesiniz şu halde hafif söylemeyi adet edin de amelinizin butlanı mehleke-sinden vareste olun demektir. Bazı müfessirînin beyanına nazaran bu âyet; çok söz söylemekten men' için nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile Resulüllah'a ism-i zatısîyle hitâbetmekten ümmetini nehiydir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. habt-ı a'mâl; amelin mahvolmasıdır. Bu âyette amelin habtolunmasi; nehyin illetidir. Yani «Hu-zur-u nebide ta'zîme münafî olan ref-ı savta cür'et etmeyin. Eğer cür'et ederseniz ameliniz yok olur, binaenaleyh; faydasını göremezsiniz» demektir. Kazı ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette amelin habtına sebep olan ref'-i savt ihanet ve istihfaf kastına makrun olup küfre müeddî olandır. Yoksa herkesin âdet veçhile söylediği söz habt-ı ameli mucib olur manâsına değildir. Şu halde âyet; huzur-u risa-letpenâhîde mübalaat etmeyip kendinde Resulullah'a karşı bir ul-viyyet görmesiyle söz söyleyenler hakkındadır. Siz bilmediğiniz halde ameliniz habtolur demektir. Çünkü; insan işlemediği bir günahı bir defa işlerse nedamet eder ve azab-ı İlâhîden korkar. Amma o günahı işlemek tekerrür ederse adet hükmüne girdiğinden işlediğine nedamet şöyle dursun onu seve seve işler. Binaenaleyh; günah olduğu aklına bile gelmez ve bu hal devam ettikçe o ma'siyeti hüsn-ü amel gibi telekkîye başlar ma'siyeti sevab addetmek küfre müeddî olduğundan o insanın ameli habtolur fakat haberi olmaz. İşte bu esasa binaen olmalıdır ki bu âyette Cenab-ı Hak ashab-ı izama ve bilcümle ehl-i imana tavsiye olarak «Siz Resulünüzle sohbetinizi mü-balâtsızlığa ve hürmetsizliğe kadar götürmeyin. Eğer o raddeye götürürseniz ameliniz habtolur da haberiniz bile olmaz» buyuruyor. Şu halde «Resulüllah'la sohbetinizde söz söylemek icabederse kemal-i ta'zîm üzere söyleyin ki ta'ziminiz sebeb-i necatınız olsun» demektir. Bu âyette Cenab-ı Hak Resulünün sohbetinde kemal-i ta'zîm ve hüsn-ü âdaba riayet vâcib olduğunu tenbih ve tavsiye buyurmuştur. Resulüllah'a hal-i hayatında ne kadar ta'zîm lazımsa hal-i vefatında dahi o kadar ta'zîm lâzım olduğu gibi hal-i hayatında kelâm-ı nebevilerini istimâda nasıl itaat lazımsa hal-i vefatında hadis-i nebevilerini istimâda kemal-i inkiyad lâzım olduğunu Kaadî İyâz hazretleri Şifa'smda beyan buyurduğu gibi bazı müfessirîn de bu âyetle istidlal ediyorlar. Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyetin eshab-ı izamdan (Sabit b. Kays) hazretleri hakkında nazil olduğu mervîdir. Çünkü; (Sabit) hazretlerinin kulağında bir miktar ağırlık olmakla beraber sadası da gayet yüksek olduğu cihetle huzur-u nebide yüksek sadâ ile tekellüm edip Resulüllah'm bundan müteezzî olması üzerine bu âyet-i celile nazil olmuştur. (Enes) hazretlerinin rivayetine nazaran bu âyetin nüzulünden sonra Sabit Radıyallahü Tealâ anh'm hanesine çekilip «Ben ehl-i nârdanım. Zira; ashab içinde benden yüksek sedalı yok. Binaenaleyh; bu âyet benim hakkımda nazil oldu» diyerek feryâd ü figâna başladığını Resulüllah Efendimiz işitince Sabit'i huzur-u Risaletpenâhîlerine celbile «Ya Sabit! Sen ehl-i Cennetsin. Hayırla yaşar, hayırla ölürsün» cümle-i latîfeleriyle tebşir buyurunca Sabit hazretleri «Bundan sonra ya Resulallah! Huzur-u lâmiin nurunda ebeden yüksek seda ile söz söylemem» demesi üzerine : Ayet-i celilesi nazil odluğu Enes hazretlerinden mervîdir.

Hucurat 49:3

Gad ; bir şeyi miktar-ı muayyeninden noksan etmek manasınadır. Binaenaleyh; bu âyette huzur-u Resulüllah'a ta'zîm kastiyle sadalarını miktar-ı muayyeninden daha aşağı indirerek söz söylerler, demektir. İmtihan; defâatle beyan olunduğu veçhile tecrübe manâsma ise de Vacip Teaiâ'nm her şeyi ilmi ihata ettiğinden tecrübeye ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'ya nisbet olunan imtihan kelimesi mecaz olarak «imtihan muamelesi buyurdu» manâsiyle te'vîl olunur. Yahut imtihan; bir şeyin iyisini kötüsünden, çürüğünü sağlamından ayırıp temizlemek manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Yahut imtihan; mihnettendir. Kazı ve Beyzâvî'nin beyanları, veçhile buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü; «makinede tazyikle bir şeyin tortusu halisinden ayrılıp tathîr olunduğu gibi Cenab-ı Hakkın tekâlifini kabul ve onların mihnetlerine tehammül eden ehl-i imanın kalplerini tasfiye edip takvaya ve birr ü ihsana lâyık bir mahal kılar» demektir. Tefsir-i Hâzin'de Hz. Enes'den bir rivayete binaen beyan olunduğu veçhile kendisi hakkında bu suretle âyet nazil olan Sabit hazretleri Ebu Bekir Radıyallahü Tealâ anh'm hilâfeti zamanında (Ye-mame) cihetinde nübüvvet davasıyla zuhur eden mütenebbî (Mü-seylemetül Kezzâb) ile vuku bulan muharebe esnasında şehîden vefat etmiştir. Şu halde Resuhülah'm evvelce «Ya Sabit! Hayırla vefat edersin» kelâm-ı beşaretinde işaret buyurduğu veçhüzere mertebe-i şehadeti ihraz etmiş demek olur. Bu âyette Cenab-ı Hak Huzur-u Nebide kemal-i edebe riayet edenleri medh ü sena buyurmakla hukuk-u Resulullah'ı muhafaza ve hakk-ı nebevilerinde hürmete her mümini terğib buyurmuştur. Çünkü; bu âyette lâfızları ta'zime delâlet ettikleri cihetle Resulüllah'a ta'zîrn.edenlerin sanlarını ilâ için bu lâfızların varid olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-î natmdandır.

Hucurat 49:4

Vâcip Teaiâ Resulünün huzurunda âdaba riayetle seslerini kaldırmayan kimselerin ecr-i azîme müstehak olduklarını beyanla şanlarını ilâ buyurduktan sonra aksi suret ki huzur-u risalette âdaba riayet etmeyip uzun seda ile bağrışanları hamakatla zemmetmek üzere buyuruyor. Yani ey Habibim! Şol kimseler ki senin hücre-i seâdetinde istirahat buyurup, halvetle masivâdan ihtiraz ettiğin bir zamanda zat-ı nübüvvet penâhım görmek maksadıyla hücrelerin arkasından yani dışarısından sana nida ederler. Onların ekserisinin senin halvetini ve masivâdan ihtiraz ile canib-i ülûhiyetimize teveccühünü idrak edecek kadar akılları yoktur. Çünkü; onları gafletten ikaz edecek akılları olsaydı huzur-u risaletmde bağrışıp çağrışmazlardı. Bu âyette hucurât ; hücrenin cemidir. Hücre; Resulüllah'ın ezvac-ı mütahharatı için ta'yin olunmuş birer odadır. Verâ-i hücurattan Resulüllah'a nida edenlerin hücrelerin hepsini dolaştıklarına işaret olmak üzere hucurât lâfzı cemi' sigasıyla varid olmuştur. Yahut hucurât ile murad; Resulullah'm istirahat buyurduğu hücre-i seâdettir. Resulüllah'ın vücud-u münevverleriyle o anda müşerref olduğundan o hücre-i vahide umum hücreler mesabesinde olduğu cihetle ta'zîmen li Resulillah cemi lâfzı ile varid olmuştur. Şu nida eden kimselerin içinde bazıların akılları olduğuna işaret olmak üzere Cenab-ı Hak ekserisinin aklı olmadığını, beyan buyurdu ki «Bazısının aklı var» demektir. Resulüllah'ın Hurucuna intizar etmeksizin hucre-i seâdet haricinden Resulüllah'ı çağırmakla rahatsız edenleri Vacip Tealâ beha-yim menzilesine tenzil buyurmuştur. Çünkü insanlarla behayim beyninde fark, çağırmak zamanını bilip bilmemek ve nezaket üzre çağırıp çağırmamaktadır. Nezakete riayet etmeyen insanların bu hususta behayimden farkları olmadığım Cenab-ı Hak bu âyette ilân etmekle o mekule insanların mertebelerini mertebe-i insaniyetten iskat etmiştir. Zira; vakitli vakitsiz terbiyesizcesine çağrışmak hayvanâtın kâffesinde bulunur. Çünkü; her hayvan yavrusunu, yavrusu da anasını aramakta hal ve vakit gözetmeksizin istediği kadar bağırır ve yakınında olanları rahatsız eder. Bazı ulemâ bu âyetin işârâtmdan istidlal ederek ta'zîme şayan olan kimselerin haklarında da ta'zîme riayet lâzım olduğunu beyan buyurmuşlar ve meselâ talebe üstadı çıkıncaya kadar intizar etmeli teeddüben kapısını çalmamalı demişlerdir. Bu âyetin sebeb-i nüzulü; tefsir-i Hâzin ve Kazî'de beyan olunduğuna nazaran Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem ashabdan (Uyeyne b. el-Husayn)'ı emir tayin ederek bir miktar askerle (Benî Anber) kabilesi üzerine gazaya gönderdi. (Uyeyne) nin askerle beraber üzerlerine hareket ettiğini işiten Anberîler evlâd ü iyal-lerini terkederek dağlara firar ettiler. Uyeyne hazretleri onların evlâd ü iyâllerini esaret suretiyle alıp Medine'ye geldiğinde Anberîler esirlerini fidâ ile yani birer miktar bedelle kurtarmak için Medine'ye gelip esirler onları görünce feryad ü figana başladıkları zaman Anberîler terbiyesizce bağrışarak Resulüllah'ı aramak için Hucre-i seâdetlerinin etrafını dolaşıp Resulüllah'a nidaya başladılar. Resulüll ah (S.A.) Efendimiz onların bu terbiyesizce gürültüleri üzerine Hücre-i seâdetten dışarı çıktığı anda CibriH Emîn gelip Resulüllah'a onlarla kendi beyinlerinde bir hakem tayini mu-rad-ı İlâhî olduğunu haber vermesi üzerine Resulullah onlara hitaben «Sizin dindaşınız (Sübretübnü Amir) sizin ve benim beynimizde hakem olsun mu, onun hakem olmasına ve hükmüne razı olur musunuz?» buyurdu. Onlar da razı oldular. Fakat (Sübre) «Amcam (A'ver b. Beşâme) hazırken onun huzurunda ben hük-medemem» demesi üzerine (A'ver b. Beşame) hakem tayin olundu. (A'ver) de esirlerin nısıfları bedelle tahlîs olunmak ve nısf-ı diğerleri meccanen âzâd olunmaları ile hükmettikten sonra bu âyet-i celile onlar hakkında nazil olduğu Enes (R.A.)!;den mer-vîdir.;

Hucurat 49:5

Vacip Tealâ Resulülîah'm hurucundan evvel acele edip çağırmaları ile Resulüllah'ı rahatsız edenleri zemmettikten sonra onlar için lâzım olan vazifeyi ve riayeti lâzım olan âdabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resulü mükerrem! Hin-i ihtiyaçlarında onlar acele etmeyip senin hurucuna kadar sabr ü sebat etmiş olsalardı, sabretmeleri sana nida etmekten daha hayırlı olurdu. Zira; esirlerini kurtarmak için geldiklerinden seni rahatsız etmiyerek hurucuna ihtizarla sabrederlerdi, belki asla ivaz almaksızın esirlerini i'tâ ederdin. Bu cihetten haklarında hayır olduğu gibi mertebe-i insa-niyyeye lâyık olan hüsn-ü edebi de ihlâl etmemiş olurlardı. Bunların cür'et ettikleri su-u edebe karşı Vacip Tealâ nasihatle mukabele ve haklarında hayrolan sabır ve sebat olduğunu beyan buyurdu. Çünkü; Vacip Tealâ kullarından vaki olan hataları affedicidir ve onlardan vaki olan kusura karşı yalnız behaim menzilesine ten-zîl ile iktifa buyurdu da onları ihlâk etmedi. Zira; Vacip Tealâ kullarına merhamet buyurucudur.

Hucurat 49:6

Vacip Tealâ Resulüne hürmet lâzım olduğunu beyandan sonra f asıklar m sözlerine itimad olunmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani ey ehl-i iman! Size imanın muktezası olan insaf ve adaletten çıkmış olan bir fasık bir haber getirirse siz o fasıkın haberinde doğru söyleyip söylemediğini tahkik edin ki bilmeyerek onun yalan haberi üzerine bir kavm-i masume zararla isabet edip de işlediğiniz zulme akıbet nedamet etmeyesiniz. Eğer fasıkın haberiyle tahkik etmeksizin amel ederseniz kusursuz bir kavme bi gayrı hakkın zulm ü teaddide bulunduğunuzdan dolayı vaki olan hatanıza dünyada mevtinize kadar nedametle muazzeb oldurunuz gibi âhi-rette de bu isabetinizden dolayı cezadîde olursunuz. Şu halde fasıkın sözüne itimad edip de fâsıkın size söz getirdiği kavmi muâha-zeye müsaraat etmeyin ki isti'cal sebebiyle bir hatada bulunmâya-sınız. Umum fasıklardan sudur eden her haberi tahkik etmek lâzım olduğuna işaret için bu âyette gerek fâsik gerek nebe' lâfızları nekre olarak varid olmuştur. Çünkü nekre; umum manâsım müfîddir. Binaenaleyh; fasıkın haberini tahkik edip hakikati hal tebeyyün etmedikçe amel etmek caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fe-vaid eümlesindendir. Kazı ve Beyzâvî'nin beyanına nazaran zann-ı kâzib üzere fâsıkın haberine itimad ederek kabahatsiz bir kavme zulmü teaddî-nin hata olduğunu bildikten sonra o hataya nedametin devam edeceğine bu âyette işaret vardır. Çünkü lâfzı; zat-ı ma-alvasfa delalet ettiğinden sıfat-ı nedametin zat-ı nadimden ayrılmayacağını müg'irdir. Yani devam ve sübutu müfiddir. Bu âyet-i celi-lenin mazmunu üzere vukuat her zaman mügahade olunmaktadır. Çünkü fitne ilka edici fasıklarm ve bir takım münafıkların garaz-ı fasitleri üzere tertip olunmuş yalan haberleriyle binlerce masum kanının heder edildiği ve hanumanlarm harab olduğu âlemde her zaman görülmektedir. Belki her şahıs kendinde kiraren ve mira-ren bir fasıkın mümin biraderinin hakkında söylemiş olduğu haberi doğru telakki ederek o mümine su-u zannettiği ve bazı kerre de su-u zanla iktifa etmeyip fiilen o mümini bi gayrı hakkın mua-hazeye kalkıştığı ve hatta mudarebe ve mukateleye kadar ilerlediğini görmektedir, bir çok zarardan sonra hakikat-i hal anlaşılıp, o haberin esasından yalan olduğu bilindikten sonra fasıkın haberine aldanan kimse ömrü oldukça nedamet eder. Fakat nedamet, vaki olan zararı ödemez. Binaenaleyh; âyet-i celile muktezasmca fâsıkın haberini tahkikla hareket etmiş olsa idi bu misilli zararlar da vaki olmazdı. Şu halde bu âyet-i celile bilûmum ehl-i imana ahlâk noktasından mühim bir derstir ki insanlar beyninde riayeti vacip olan asayişi ve intizamın- esasından bir kısm-ı mühimmini teşkil ediyor. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette ibtidaen yalan haberi getiren kimseyi fıskla itham ediyor ki mümin olan kimse cür'et etmesin. İkinci merrede haberi dinleyen kimseye haberin sıhhatini tahkik etmedikçe haberin muktezasıyla amel etmemesini tavsiye buyruyor. Eğer tahkik etmeksizin hareket ederse cehalet üzere hareket etmiş olmasıyla zemmettiği gibi cehalet üzere hareketinin akibeti devamlı bir nedamet olacağım beyanla böyle zararlardan tevakki her mümine lâzım olduğunu iş'âr buyuruyor. Türkçemizde «Öfkeyle kalkan ziyanla oturur» darb-ı meseli bu âyete muvafıktır. Bu âyetin mazmunu umumu istilâ etmiş bir hal olup maatteessüf âyetin muktezasiyle amel yoktur. Binaenaleyh; âlemde erâcîfin icra ettiği tahribatı büyük devletler beyninde muharebeler bile icra edemez. Ne olur ki her mümin bu âyetin mucibiyle amel.etse de hem kendisini hem de diğer mümini zarardan vikaye etse ve işittiği bir haberi tahkik etmedikçe hüküm vermese herkesin bu cihe.tten rahat olacağında şüphe yoktur. Müfessirin-i Kiram'ın ekserisinin beyanlarına nazaran bu âyet (Velid b. Ukbe) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Resululljah (Velid) i (Benî Müstalık) kabilesinin zekâtını almak üzere göndermiş. Emr-i Resulüllah'a imtisalen (Velid) gider onların memleketlerine varırken kabile-i mezkûre ahalisi (Velid) i istikbâl için cemm-i gafîrle karyelerinden dışarı çıktığını Velid görünce zaman-ı cahi-liyyede kabileyle kendi beyninde vaki bir husumetten dolayı kendisi ile mukateleye geliyorlar zannı ile Velid yolundan döner. Hu-zur-u nebiye gelir ve der ki «Ya Resulallah! (Benî Müstalık) kabilesi irtidat etmişler, zekât vermemek için benimle mukateleye geldiler.» Velid'in böyle demesi üzerine Resulullah gazab eder ve (Halid b. Velid) i bir miktar askerle gizlice gönderir. Ve Hz. Ha-lid'e «onları hafi suretle tahkik et. Eğer şeâir-i islâmiyye üzerine bulursan rıfkıla muamele eyle, zekâtlarını al. Amma Velid'in dediği gibi irtidad etmişlerse mukatele et.« emrini verir. (Halid) askerle beraber gider onları ezan okur namaz kılar görür ve zekâtlarını alıp huzur-u Nebiye getirince bu âyetin nazil olduğu mervidir

Hucurat 49:7

Vacip Tealâ fasıkın haberine itimat etmeyerek doğru olup olmadığını tahkik etmek lâzım olduğunu beyandan sonra Resulullah bulundukça herkes kendi fikriyle amele kıyam etmeyip vukuatta Resulüllah'a müracaat lâzım olduğunu, âhad-ı ümmetin Resulul-lah'ı kendi re'y ü tedbirlerine ittibaa davetleri caiz olmadığını ve kendi re'ylerine ittibaa davet ümmet hakkında mazarrat olacağını beyan zımnında buyuruyor. Yani ey müminler! Bilin ki sizinle beraber metbuunuz Resulullah vardır. Binaenaleyh umur u hususunuzda sizi irşad için gönderilen Reslünüze müracaat etmekle itaaatmız vaciptir. Şu halde ey müminler! Kendi re'yinizle aklınıza gelen şeylerde amel etmeye cür'et etmediğiniz gibi hatırınıza hutur eder şeyi tahsîn ederek Resulüllah'a teklif etmeyin zira; Resulullah eğer sizin teklifinizi kabul ile çok şeylerde size ittiba etmiş olsaydı siz meşakkatta vaki ve bir çok günahı irtikâbla helak olurdunuz. Çünkü; hatırınıza gelip tahsin ettiğiniz şeyin hatasını, savabım fark u temyize muktedir olmadığınızdan size mahza zarar olan şeyi bile teklife cür'et ederdiniz. Halbuki imanınızın muktezası Resulünüze inki-yadla umurunuzu ona tefviz, hata ve savabı ondan sual edip savap dediğini savab, bilmeniz, hata adddettiğini hata addetmeniz lâzımdır. Zir.a mansıb-ı nübüvvet; sizin aklınıza gelen teklifi kabulden alîdir. Lâkin esrarınıza muttali' olan Allahü Tealâ size imana mahabbet verdi ve imanı kalbinizde tezyin etti. Binaenaleyh; akvâl ü ef'alde imana lâyık olanları işlemeniz lâzımdır. Allahü Tealâ size küfre nefret verdi ki siz küfrü ve fısk u fücuru ve sair maâsîyi sevmezsiniz. İşte şu imana mahabbet edip küfürden ikrah edenler; doğru yol tutanlar ve tarik-ı müştekime salik olanlardır. Vacip Te-alâ'nın onların kalplerinde imanı tezyini ve küfrü onlara çirkin göstermesi onlar hakkında lutf u ihsan ve nimet-i uzmâdır. Zira; Allahü Tealâ kullarının hallerini bilir, onların hallerine muvafık ve hikmetine mutabık nimetini ihsan eder. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette bazı umurda Re-sulullah'm eshabmm re'yine ittiba buyurduğuna işaret vardır. Zira; Cenab-ı Hak «Çok emirde ittiba etmiş olsaydı siz meşakkatte vaki ve helak olurdunuz» buyurdu ki bazı emirde ittibaın cevazına işarettir. (Sûre-i Şûra) da emrolunan müşavereye muvafık olan da Resulullah'm bazı umurda ashabının re'ylerine muvafakat buyur-masıdır. Fiil-i Resulüllah'm da bu minval üzere olduğu ehadis-i celileyle sabittir. Çünkü; Resulüllah eshabınm kulübünü tatyîb için bazı hususatta re'ylerine müracaat buyurup bazısının re'yini de kabul ettiği kütüb-ü siyerde mezkûrdur. Bu âyette Vacip Tealâ küfrü, fışkı ve isyanı, iman-ı kâmile mukabil olarak i'râd buyurmuştur. Çünkü iman-ı kâmilde üç şey vardır: Birincisi; iman, kalple tastiktir. Onun mukabilinde küfür zikrolundu. İkincisi; lisanla ikrardır. Onun mukabilinde bu âyette fısk zikrolundu. Üçüncüsü; aza-yı ceva-rihle ameldir. Onun mukabilinde isyan zikrolundu. Bu âyette (Velid b. Utbe) nin hilâf-ı vaki zannı üzerine Re-sulüllah'a (Benî Müstalık) in irtidadlarmı beyanla Resulüllah'ı onlarla harbe teşvik ettiğine işaret vardır. Çünkü; ânifen beyan olunduğu veçhile Velid'in haberi üzerine Resulullah gazab buyurdu. Ashab-ı izam da (Benî Müstalik) la muharebeyi imâ eder ve Re-sulullah'ı muharebeye teşvik eder kelâmlar şevkettiler. Eğer Resulullah onların kelâmlarını tasvible re'ylerine ittiba ederek tahkik etmeksizin harbe kıyam etmiş olsaydı tarafeynden bir çok kimseler telef olacağı gibi bî kusur olan (Benî Müstalık) in hanuman-ları harap ve bigayri hakkın demleri heder kılınacaktı. Lâkin beyan olunduğu veçhile Resulullah hiç kimsenin re'yine ittiba etmiyerek (Halid) hazretlerini tahkike gönderdi. Ve netice-i Tahkikte işin hakikati anlaşılmakla bir takını külfetten vareste olundu. Şu beyanata nazaran bu âyetin evvelki âyet gibi Velid'in haberi üzerine nazil olduğu münfehimdir ve sebeb-i nüzulü hakkında rivayette bunu müeyyiddir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şeriata müracaat etmeksizin herkes kendi aklıyla hareket ettiğinde binlerce zahmet ve meşakkatla beraber nihayet akım kaldığını ve o işin üstesinden gelinemediğini her saat herkes müşaha-de etmektedir. Çünkü; insanlar ne kadar âkil ve zekî olsa Allahü Teaâl ve Resulü kadar hiç bir şeyi bilemez. Binaenaleyh; kendi aklıyla hareket eden her zaman yanlış yola gider geri gelir, yine gider yine gelir. Velhasıl ucunu ortasını bulmaksızın ömrünü ifna eder ve hiç bir netice de istihsal edemez. Çünkü; yanlış yola gidenin matluba vasıl olamıyacağı bedîhîdir. Binaenaleyh; yanlış yola gidenler daima tedennidedir. Terakki ihtimali olamaz. Çünkü; yanlış yola giden hiç bir zaman matlubuna vasıl olamamıştır. Hulâsa; ekser-i müfessirînin bu âyette beyanları veçhile ehl-i imanın Resulullah'a teklifleri her ne kadar imana mahabbetlerin-den olsa dahi işin hakikatini ve akibetini bilmedikleri için isabet olunmamak ciheti galib olduğundan Resulullah'm hal-i hayatında bizzat kendi zat-ı nebevilerine ve hal-i irtihalinde şeriatına arzet-meksizin bir hâdiseye hüküm vermek caiz olmadığı ve eğer Resulullah'a veya şerîatine arzetmeksizin hareket olunursa neticesi felâket olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hucurat 49:8

Vacip Tealâ fasıkın haberine itimat etmeyerek doğru olup olmadığını tahkik etmek lâzım olduğunu beyandan sonra Resulullah bulundukça herkes kendi fikriyle amele kıyam etmeyip vukuatta Resulüllah'a müracaat lâzım olduğunu, âhad-ı ümmetin Resulul-lah'ı kendi re'y ü tedbirlerine ittibaa davetleri caiz olmadığını ve kendi re'ylerine ittibaa davet ümmet hakkında mazarrat olacağını beyan zımnında buyuruyor. Yani ey müminler! Bilin ki sizinle beraber metbuunuz Resulullah vardır. Binaenaleyh umur u hususunuzda sizi irşad için gönderilen Reslünüze müracaat etmekle itaaatmız vaciptir. Şu halde ey müminler! Kendi re'yinizle aklınıza gelen şeylerde amel etmeye cür'et etmediğiniz gibi hatırınıza hutur eder şeyi tahsîn ederek Resulüllah'a teklif etmeyin zira; Resulullah eğer sizin teklifinizi kabul ile çok şeylerde size ittiba etmiş olsaydı siz meşakkatta vaki ve bir çok günahı irtikâbla helak olurdunuz. Çünkü; hatırınıza gelip tahsin ettiğiniz şeyin hatasını, savabım fark u temyize muktedir olmadığınızdan size mahza zarar olan şeyi bile teklife cür'et ederdiniz. Halbuki imanınızın muktezası Resulünüze inki-yadla umurunuzu ona tefviz, hata ve savabı ondan sual edip savap dediğini savab, bilmeniz, hata adddettiğini hata addetmeniz lâzımdır. Zir.a mansıb-ı nübüvvet; sizin aklınıza gelen teklifi kabulden alîdir. Lâkin esrarınıza muttali' olan Allahü Tealâ size imana mahabbet verdi ve imanı kalbinizde tezyin etti. Binaenaleyh; akvâl ü ef'alde imana lâyık olanları işlemeniz lâzımdır. Allahü Tealâ size küfre nefret verdi ki siz küfrü ve fısk u fücuru ve sair maâsîyi sevmezsiniz. İşte şu imana mahabbet edip küfürden ikrah edenler; doğru yol tutanlar ve tarik-ı müştekime salik olanlardır. Vacip Te-alâ'nın onların kalplerinde imanı tezyini ve küfrü onlara çirkin göstermesi onlar hakkında lutf u ihsan ve nimet-i uzmâdır. Zira; Allahü Tealâ kullarının hallerini bilir, onların hallerine muvafık ve hikmetine mutabık nimetini ihsan eder. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette bazı umurda Re-sulullah'm eshabmm re'yine ittiba buyurduğuna işaret vardır. Zira; Cenab-ı Hak «Çok emirde ittiba etmiş olsaydı siz meşakkatte vaki ve helak olurdunuz» buyurdu ki bazı emirde ittibaın cevazına işarettir. (Sûre-i Şûra) da emrolunan müşavereye muvafık olan da Resulullah'm bazı umurda ashabının re'ylerine muvafakat buyur-masıdır. Fiil-i Resulüllah'm da bu minval üzere olduğu ehadis-i celileyle sabittir. Çünkü; Resulüllah eshabınm kulübünü tatyîb için bazı hususatta re'ylerine müracaat buyurup bazısının re'yini de kabul ettiği kütüb-ü siyerde mezkûrdur. Bu âyette Vacip Tealâ küfrü, fışkı ve isyanı, iman-ı kâmile mukabil olarak i'râd buyurmuştur. Çünkü iman-ı kâmilde üç şey vardır: Birincisi; iman, kalple tastiktir. Onun mukabilinde küfür zikrolundu. İkincisi; lisanla ikrardır. Onun mukabilinde bu âyette fısk zikrolundu. Üçüncüsü; aza-yı ceva-rihle ameldir. Onun mukabilinde isyan zikrolundu. Bu âyette (Velid b. Utbe) nin hilâf-ı vaki zannı üzerine Re-sulüllah'a (Benî Müstalık) in irtidadlarmı beyanla Resulüllah'ı onlarla harbe teşvik ettiğine işaret vardır. Çünkü; ânifen beyan olunduğu veçhile Velid'in haberi üzerine Resulullah gazab buyurdu. Ashab-ı izam da (Benî Müstalik) la muharebeyi imâ eder ve Re-sulullah'ı muharebeye teşvik eder kelâmlar şevkettiler. Eğer Resulullah onların kelâmlarını tasvible re'ylerine ittiba ederek tahkik etmeksizin harbe kıyam etmiş olsaydı tarafeynden bir çok kimseler telef olacağı gibi bî kusur olan (Benî Müstalık) in hanuman-ları harap ve bigayri hakkın demleri heder kılınacaktı. Lâkin beyan olunduğu veçhile Resulullah hiç kimsenin re'yine ittiba etmiyerek (Halid) hazretlerini tahkike gönderdi. Ve netice-i Tahkikte işin hakikati anlaşılmakla bir takını külfetten vareste olundu. Şu beyanata nazaran bu âyetin evvelki âyet gibi Velid'in haberi üzerine nazil olduğu münfehimdir ve sebeb-i nüzulü hakkında rivayette bunu müeyyiddir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şeriata müracaat etmeksizin herkes kendi aklıyla hareket ettiğinde binlerce zahmet ve meşakkatla beraber nihayet akım kaldığını ve o işin üstesinden gelinemediğini her saat herkes müşaha-de etmektedir. Çünkü; insanlar ne kadar âkil ve zekî olsa Allahü Teaâl ve Resulü kadar hiç bir şeyi bilemez. Binaenaleyh; kendi aklıyla hareket eden her zaman yanlış yola gider geri gelir, yine gider yine gelir. Velhasıl ucunu ortasını bulmaksızın ömrünü ifna eder ve hiç bir netice de istihsal edemez. Çünkü; yanlış yola gidenin matluba vasıl olamıyacağı bedîhîdir. Binaenaleyh; yanlış yola gidenler daima tedennidedir. Terakki ihtimali olamaz. Çünkü; yanlış yola giden hiç bir zaman matlubuna vasıl olamamıştır. Hulâsa; ekser-i müfessirînin bu âyette beyanları veçhile ehl-i imanın Resulullah'a teklifleri her ne kadar imana mahabbetlerin-den olsa dahi işin hakikatini ve akibetini bilmedikleri için isabet olunmamak ciheti galib olduğundan Resulullah'm hal-i hayatında bizzat kendi zat-ı nebevilerine ve hal-i irtihalinde şeriatına arzet-meksizin bir hâdiseye hüküm vermek caiz olmadığı ve eğer Resulullah'a veya şerîatine arzetmeksizin hareket olunursa neticesi felâket olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ fasılan haberine i'timad olunmayıp nasıl haber getirirse getirsin sıhhati tebeyyün etmedikçe amel caiz olmadığını beyandan sonra fâsıkın haberi kabul olunduğu surette o haberin uyandırmış olduğu fitne ve fesadın defi çaresini beyan zımnında buyuruyor. Yani; bir fasıkın yakmış olduğu fitne ateşini söndürmek üzerinize vaciptir. Binaenaleyh; ehl-i islâmdan iki taife birbirleriyle münazaayı mukateleye kadar götürürlerse siz onların beyinlerini ıslah edin. Zira; islah-ı beynetmek üzerinize vaciptir. Eğer taifelerden biri hükm-ü ilâhîye razı olmaz ve salik olduğu tarik-ı batıldan rücû etmezse o taifeler emr-i ilâhîye rücû edip hükmüne razı oluncaya kadar onunla mukatele edin ki emr-i bilma'ruf etmiş olmakla mes'uliyetten kurullasınız. Çünkü zalimin zulmünü ref etmek; cümle ehl-i islâm üzerine vaciptir.

Hucurat 49:9

Vacip Tealâ zümre-i asiyeyle emr-i İlâhiye rücû edinceye kadar mukatele lâzım olduğunu beyandan sonra mukatele neticesinde emr-i İlâhîye rücû edince lâzım gelen muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor. Taifelerin beyinlerini ıslah; ibtidaen nasihatle olur. Eğer nasihat kabul etmezlerse tehdid etmek ve sert söylemekle olur. Eğer tehdidle de fitneyi teskin mümkün olmazsa serkeşlik ed3ni darbla teskin olur. Eğer darbla da teskin mümkün olmazsa mukateleyle fitneyi teskin etmeyi Vacip Tealâ bu âyetle emir buyurduğu gibi fitneyi teskinden sonra adaletle ıslahın ehl-i islâm üzerine lüzumunu beyan buyurdu ki adalete mukarin olmayan ıslah, fitneyi teskin etmez, belki bilâhare husumeti teşdit eder. Çünkü ıslahda adalet olmayınca elbette tarafeynin biri zalim diğeri mazlum olacak. Za-limiyyet ve mazlumiyyet devam ettikçe husumet kesilmiyeceğin-den fitne ateşi sönmez. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak ıslahın adalete mukarin olmasıyla emir buyuruyor. kast; doğruluk etmek manasınadır. Şu halde doğruluk etmek manâsına kist; gerek ıslah-ı beyin'de, gerek sair umurda olsun mutlaka istikamete şamildir. Binaenaleyh; adaletle İslahı emirden sonra kıstla emir tekrar değildir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile kıstla emir her şeyde adaletle ve doğrulukla emir olduğundan ıslaha ve ıslahtan başka her hususa şamil olduğu cihetle ehass olan adaleti beyandan sonra ehemm olan doğruluğun her şeyde lüzumunu beyan kabilindendir. Binaenaleyh; âyette: i tekrar yoktur. (İmam Katâde) den naklen tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet-i celile bir alacak davasından dolayı münaaza eden Ensar-ı Kiramdan iki kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ensardan alacak davasında bulunan zat «Benim kavnı ü kabilem çoktur, binaenaleyh ben bu hakkı senden kahren ve cebren alırına" der. Diğeri de «Davamızı huzur-u Risaletpenâhîye arzedelim, bilmu-hakeme hakkın tebeyyün ederse al» der. Velhasıl bu suretle işi uzatırlar. Hatta elleri ve ayaklarının pabuçları ile mudarebeye başlayınca bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; mazlumdan zalimin zulmünü defa muktedir olan her mü'min üzerine velev kıtalle olsun zulmü ref'etmek vacip olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmakla zulmün refi bieyyi hâlin lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ zalimle mazlum beynini İslah vacip olduğ yandan sonra İslahın vücubunun sebebini beyan zımnında

Hucurat 49:10

buyuruyor. Yani; bilûmum müminler Allah'a ve Resulüne iman edip cümlesi Liva-yı Tevhid altında içtima ettiklerinden bir ana, bir babadan doğmuş kardeş gibidirler. Zira; cümlesi esas imana mensub oldukları cihetle bir mabuda ibadet etmekte ve âhır zaman nebisini Hakka Peygamber tanımakta müsavidirler. Hal böyle olunca kardeşlerinizin beyninde münazaa olursa o münaazayı izale ile ıslah edin. Çünkü kardeşin şanı; kardeşinden mazarratı kaldırmaktır. Allah'ın emrine muhalefetten sakının ki merhamet-i İlâhiyyeye mazhar olasınız. Zira; Allah'tan korkmayan bir kimse hiç bir zaman merhamet-i İlâhiyeye mazhar olamaz. Münazaa ednâ bir şeyden dolayı olsa ve iki kişi beyninde bile ceryan etse ıslahın vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; âyette, nizam ekalli mertebesi olan iki kimse beyninde olursa dahi ıslahın vücubu ile emro-lundu. Uhuvvet ancak müminler beyninde olup kâfirle mümin beyninde uhuvvet olmadığına işaret olmak üzere hasra delâlet eden (innemâ) lâfzı varid olmuştur. Bu âyette uhuvvetle murad; uhuvv'et-i islâmiyyedir. Binaenaleyh; kâfirle mümin nesebde kardeş olsalar dahi beyinlerinde uhuwet-i islâmiyye olmadığından veraset bile cari olmaz. Yani mümin kâfire, kâfir mümine varis olamaz. Amma iki birader nesebte kardeş oldukları gibi islâmiyette de kardeş olurlarsa ilm-i feraizde beyan olunduğu veçhile beyinlerinde veraset cari olur. Şu halde bir mümin kâfire vatandaş derse de kardeş diyemez. İki kişi beyninde olan mücadelenin fesadı onlara münhasır kalıp umuma sirayet etmediğinden İslaha sa'ye-den az olacağına binaen Vacip Tealâ iki kişi beyninde ıslahla emirden sonra ittika ile emretti ki fesadı umuma sirayet etmiyeceği cihetle ıslahtan feragat edilmesin, velevse bu niza iki kimse beyninde bile olsa bunları ıslah etmek lâzımdır. Binaenaleyh; «ıslahı ter-kedenler Allah'dan korksunlar» demek manâsına müş'irdir. Amma niza eşhasın fevkinde kabileler ve taifeler beyninde olduğunda o nizam fesadı umuma sirayet etmek ihtimali galib olduğundan herkes kendi nefsine zararı isabet edeceğini nazar-ı itibare alarak o fesadın menşe olan nizaı ıslaha sa'yedeceği derkâr olduğu cihetle Vacip Tealâ taifeler beyninde olan nizaı ıslahla emirden sonra ittika ile emretmedi. Vacip Tealâ bu sûre'nin bidayesinden buraya kadar bir müminin Allah'a ve Resulüne kargı adabı ve vazifesi nedir, Allah'a ve Resulüne muhalefet eden fasıkla müminin muamelesi vazifesi neden ibaret ve nasıl olmalıdır? Bunları ve kendi gibi bir mümin bi-raderiyle vaki olacak muamelesi ve vazifeleri ve bunların cümlesini ve ahkâm-ı şer'iyyesini beyan ettikten sonra bir kimsenin maiyye-tinde hazır olan bir mümin biraderini istihza ve eğlence etmek caiz olmayacağım beyan sadedinde buyuruyor. Yani ey müminler! Sizden erkek ve dişi bazınız bazınızı istihza etmesin. Zira; istihza ettikleri kimselerin istihza edenlerden hayırlı olmaları memuldur. Çünkü; hayriyyet zahirde nasın gördüğü suretler ve şekillerle değildir, belki insanın indallah hayırlı olmasına sebep olan şey kalpte gizli olan takvadır, yoksa hayırlı olmak göze görünür libas ve kıyafetle değil ki zahir haline nazar ederek istihza etsinler. Binaenaleyh; zahirde elbisesinin eski ve kendisinin sefil ve fakir bir halde olması istihza olunmasını icabetmez. Çünkü her nekadar bunun zahir hali fakir gibi görünürse de belki indallah elbisesi yeni, kendi zengin, servet ü semâna mağrur olarak kendinde büyüklük görmekle istihzaya cür'et edenden daha hayırlıdır. Hay-riyyet tasavvur olunmasa bile yine eğlenmek caiz olamaz. Zira; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile müminler birbirlerinin kardeşleridir. Kardeşin kardeşini hakir addedip eğlenmesi münasib olamıyacağı gibi kardeşten kardeşe olacak muamele; şefkat, merhamet ve kardeşine hürmet etmektir, yoksa tahkirâmiz bir surette eğlenmek değildir. İstihza, ekseriyet itibariyle cemaat içinde olduğundan bu âyette kavim, ve nisa lâfızları cemi sıgasıyla varid olmuştur, yoksa istihza iki cemaat arasında olur da cemaat olmayan yerde olmaz manâsına değildir. Zira istihza; cemaat içinde olduğu gibi iki cemaat ve iki şahıs beyninde de olur. Binaenaleyh; bir cemaatin cemaat-ı uhrâyı istihzaları nasıl ki memnu' ise bir şahsın şahs-ı ahar istihzası da öylece memnu'dur. Şu kadar ki cemaat içinde istihzanın vukuu çok olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette cemaat beyninde olanını tasrih buyurdu. Belki ekseri cemaat beyninde olan da eşhas beyninde olur ki içinden biri diğerini istihza eder, ancak cemaatın sair efradı razı olarak dinledikleri için birisinden sadır olan istihza cümlesine nisbet olundu. Çünkü; istihza edenlerle razı olarak dinleyenler hükümde müsavilerdir. İmam-ı Dahhak'ten rivayetle tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet (Benî Temim) den Resuiüllah'a elçi olarak gelen yetmiş kişi hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Medine'ye gelip ashabtan fakir olanları Mescid-i Nebevinin sofasında görünce fukara-yı ashabı istihza etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Velhasıl zenginin gınasına mağrur olarak fakiri ve şerifin şerafetine mağrur olarak denîyi ve haseb ü neseb sahibinin ha-seb ü nesebine mağrur olarak firaş-ı gayr-ı meşrudan hasıl olan leîmi istihzaları caiz olmaz. Çünkü; kimin kimden hayırlı olduğu insanlar için malûm değildir, ancak hayırlı olanı Allahü Tealâ bilir. Şu halde herkes kendi mertebesinin indallah miktarını bilmez ki gayrı hakir görmekle istihza etsin. Binaenaleyh; hiç bir kimsenin aharı hakir görmesi caiz olmayacağını bu âyetle Vacip Tealâ beyan buyurmuştur.

Hucurat 49:11

Vacip Tealâ istihzanın memnu olduğunu beyandan so kimsenin aharı ta'yîb etmesinin ve bir kimseyi sevmediği kabla çağırmasının memnu'iyyetini beyan zımnında buyuruyor. Yani; ey müminler! Birbirinizi ayıplayacak kusur işlemeyin. Çünkü; kusur işlemekle gayrın ta'nma sebep olan kimse keenne kendi nefsine kendi ta'netmiş gibi olduğuna işaret için Vacip Tealâ «kendi nefsinizi lemz yani ta'netmeyin» buyurdu. Yahut bir mümin diğer bir mümine ta'nederse kendi nefsine 'ta'netmiş gibi olur. Çünkü; ehl-i iman kuvvet-i islâmiyye icabı şahs-ı vahid mesabesinde olduklarından bir mümine ta'n cümle ehl-i imana ta'n gibi olduğuna ve hatta âhara ta'nedenin kendi nefsine bile ta'netmiş olacağına işaret için Vacip Tealâ bu âyette «Kendi nefsinize ta'netmeyin» buyurmuştur. Bir kimseyi sevmediği bir isimle de çağırmayın. Zira müminin imanı; o müminin kemal-i i'tidâl ve insaf üzere olmasını icabeder. İ'tidal icabeden imanla muttasıf olduktan sonra o müminin fışkını iş'âr eden isimle onun nâmını yadetmek o mümin hakkında ne çirkin şeydir. Gerek ta'n ve gerek kötü lâkapla telkîb bunların cümlesi tevbe icabeden günahlardandır. Binaenaleyh; mukteza-yı beşeriyyet bu misilli ma'siyetler kendilerinden sâdır olan kimseler tevbe etmezlerse kendi nefislerine ve mü'min biraderlerine zulüm ve hakaret etmiş zalimlerdir. Bazı müfessirîn bu âyete ibn Abbas hazretlerinden rivayet olarak şöyle manâ verdiler : … Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette ismi fısk ile tavsif buyurdu ki «fışkını müş'ir olan isim ne fena şey» manâsını müfiddir. Şu halde imana dahil olan her mümin hakkında zemmi müş'ir olan lâkabla o mü'mini çağırmaktan âyet-i celile sarahaten nehyetmiştir. Bu âyet-i celile; insanların yekdiğeriyle kemal-i ünsiyyeti lâzım olup hüsn-ü muaşerete halel verecek ve ünsiyyeti ihlâl edecek bilcümle ef'al ve akvalden ihtiraz vacip olduğuna ve mümin olan kimse her mümini kendi nefsi gibi görüp nefsine lâyık görmediği şeyi her mümin için lâyık görmemek imanın iktizasından bulunduğuna ve bir kimsenin gerek huzurunda ve gerek gıyabında sev-miyeceği bir şeyde bulunmak caiz olmadığına ve böyle bir şeyler kendisinden sadır olmuşsa derhal tevbeye müsaraat lâzım olduğuna ve eğer müsaraat etmezse zulmetmiş olacağına sarahaten delâlet eder. Bu âyetin ezvac-ı mutahharâttan (Safiyye) (R.A.) hakkında nazil olduğu ibn Abbas hazretlerinden mervîdir. Çünkü; Safiyye (R.A.) nın bir gün huzur-u nebide «Ya Resulallah! Hatunlardan bazıları bana «Yahudi kızı», (Yahudiyye) dediler, ben de bundan gücendim» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet Ensar hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ensardan (Ebu Cübeyre) hazretlerinden mervî olan şöyledir : Resulüllah Medine-i Münevvere'ye teşrif buyurduğunda Ensar'dan her ferdin iki veya üç isimleri vardı. Bu isimlerin bazılarını o ismin sahipleri sevmezlerdi. Birbirlerini çağirdıklarından sevmedikleri isimlere de tesadüf ettiğinden yekdiğerini den incinmek vaki olduğu cihetle Cenab-ı Hak insanları sevmedikleri şeylerle çağırmaktan bu âyette nehiy buyurdu. Nehyise adem-i cevaza delü-i sarih olduğundan sevmediği lâkapla insanı çağırmak caiz değildir demek olur.

Hucurat 49:12

Vacip Tealâ bir müminin diğerini istihza, ta'yîb ve lisanla ta:netmesi caiz olmadığını beyandan sonra gıyabından zemmetmek de caiz olmadığını ve zanna ittibadan ihtiraz lâzım olduğunu ve herkesin ahvalini teftiş dahi caiz olmadığını beyan zımnında buyuruyor. Çünkü Ölü etini yemek; tabiat-ı insaniyyenin son derece istikrah edeceği bir şeydir. Yani; ey müminler! Zannm çoklarından içtinabla gayet uzak olun. Zira; zannm bazısı günahtır. Çünkü o zan; şeytan tarafından vesvese tarîki ile ilkâ olunan bir şey ki o zanna ittiba etmek tâat-ı İlâhiyeden huruç ve emr-i İlâhiyye muhalefet icabettiğinden her müminin bu gibi zanlardan uzak olması lâzımdır. Çünkü; bu misilli zanlarm ukubet-i İlâhiyeyi icâbeder ma'siyet olduğunu Ce-nab-i Hak bu âyetle beyan buyurdu. Bu âyette kesirle murad; hangi zan olduğu malûm olmadığından meçhuldür. Binaenaleyh hazer etmek lâzım olan zan ne gibi zan olacağı malûm olmayınca âyet-i celilede çok zandan içtinabla emir; her zanna ittiba'da ihtiyatla emirdir. Kazı ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran zannm üç kısmı vardır: Birinci kısmı; Vaciptir ki ameliyatta zandır. Vacip Tealâ'ya ve ehl-i imana hüsn-ü zan vacip kısmmdandır. İkinci kısmı; haramdır ki Allahü Tealâ'ya ve enbiya-yı kirama su-u zan ve delil-i kafiye muhalif olan zan ve müminlere su-u zan haram kısmmdandır. Üçün-cü kısmı; mubahtır ki umur-u maişette zanne ittiba mubah kısmmdandır. Çünkü; umur-u maişetin ekserisi zanne ittiba'la iktisabo-lunur. Esbab-ı maişetin ekseriyetle zannîyyata tebeiyyetten ibaret olduğu cümlenin malûmudur. Zira; herkes teşebbüs ettiği esbabla maişetini temin edeceğini yakînen bilemez. Binaenaleyh bu misilli esbab-ı maişete teşebbüste zanna ittiba ile teşebbüs emr-i mubahtır. tecessüs; bir kimsenin noksanını ve a-ybını aramaktır. Binaenaleyh; lâfz-ı şerifinin meâl-i münîfi (Ey müminler siz ebna-yi cinsinizin noksanlarını aramayın ve herkesin hatasından bahsetmeyin. Hususan bir takını müfteri-yât-ı batılayla bir kimsenin namusunu berbat edecek şeylerde kat'-iyyen zannmıza ittiba ederek teftişe kalkışmayın, Allah'ın setret-miş olduğu şeyler gizli kalsın) demektir. Bu manâyı tefsir eder bir hadis-i şerifinde Hesulüllah «Müslümanların muayy ebatlar mı tetebbu etmeyiniz. Zira; müminlerin kusurlarını tetebbu eden kimseleri velev hanelerinin dahilinde olsun onları Allahü Tealâ rüsva edinceye kadar kusurlarına tabi olur.» buyurmuştur. Yani' «Beynennâs şayi' kılar» demektir. Şu halde başkalarının kusurunu taharri edenin kusuru taharri olunur. Başkalarını ta'yîbedeyim derken kendi ta'yîo olunur, başkalarını rüsva edeyim derken kendi rüsva olur. Binaenaleyh; «Başkasının aybını arayan kendi aybını arar» demektir. sisin bazınız bazınızı gıybet etmesin demektir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resulüllah'dan «Gıybetin neden ibaret olduğu» sual olunduğunda Resulüllah cevab olarak şöyle beyan buyurmuşlardır ; «Gıybet; senin mümin biraderini sevmediği bir şeyle arkasından zikretmendir. Eğer o isnâd ettiğin-şey onda varsa gıybet etmiş olursun. Eğer o şey onda yoksa bühtan ve iftira etmiş olursun.» buyurdukları kütüb-ü ehâdiste dahi mervi-dir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü; arkasından vaki olan zemmi işitince o adam elbette müteezzi olur. Mümin biraderine faidesiz eza etmekte bir manâ olmadığı cihetle Cenab-ı Hak bu âyetle nehiy buyurdu. Binaenaleyh; gıybet haramdır ve hörme-tine illet de gıybet olunan kimsenin müteezzi olmasıdır. Gıybetten herkesi tenfîrde mubaleğa için Vacip Tealâ gıybeti ötmüş kardeş .etine teşbih buyurdu. Binaenaleyh; Vacip Tealâ istifhanı-ı inkarı tarikıyla «Sizden biriniz ölmüş biraderinin etini ekleder mi? Eğer ölmüş biraderinizin cesedini götürüp size yiyiniz deseler siz onu muhakkak kerih görürsünüz, kerahetini inkâr etmek sizin için mümkün değildir. Şu halde ekli mümkün olmayan leşe benzeyen gıybeti irtikabetmekten kendinizi sakının Allah'tan korkun. Zira; Allahü Tealâ kullarının kalplerinde olan korkularını ve ma'siyete nedametlerini ve ibadete ihlâslarmı bilir, tevbe edenlerin tevbelerini kat'iyyen kabul eder ki tevbe eden kimseyi günah işlememiş gibi kılar ve menhiyyâttan içtinâbeden kimselere merhamet edicidir.» buyuruyor. Kazî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet gıybet eden kimsenin kesbetmiş olduğu günahın fenalığını temsildir. Bu temsilde bir kaç cihetten mübaleğa vardır. Çünkü; birinci merrede gıybeti leşe teşbihte Cenab-ı Hak takrir ve inkâra delâlet eden hemze-i istifhamle ibtida buyurdu fcİ vehle-i ûlada gıybetin bir emr-i münker olduğu bilinsin. İkinci merrede gıybeti teşbih ettiği leş gayet kerih görülecek bir şey olduğu halde gıybete mübtelâ olan kimseleri şiddetle menetmek için mahabebtle tâbir buyurdu. Zira; «Bu kadar kerih olan bir şeyi insanlar seve seve nasıl ihtiyar ederler» demek gıybet eden kimseyi tevbihtir. Üçüncü merrede gıybeti gıybet eden kimsenin biraderinin leşine teşbih buyurdu ki gıybet nisanın irtikabedeceği bir ma'siyet olmadığını beyanla irti-kâbedenleri şiddetle tekdir etmiştir. Bu âyette Vacip" Tealâ müminleri gıybetten menetmek için gıybeti ne kadar çirkin bir manzara ile tasvir buyurup halkı gıybetten men'ide şiddet gösteriyorsa halk da gıybete o kadar münhe-mik oluyor. Hele şu zamanda hiç bir şahıs, aharı takdir etmez, binaenaleyh; âharm gıybetinden de feragat eylemez. Halbuki tab'an, aklen, şer'an gıybeti irtikâbetmek âkil şanından değildir. Çünkü; asla fâide olmaksızın dünya ve âhiret açıktan bir mazarrat irti-kabetmekten ibarettir. Gıybet; ehl-i iman beyninde asayişi ihlâl ettiği gibi hüsn-ü muaşerete dahi münafîdir. Binaenaleyh; insanların yekdiğerine medyun olduğu bab-ı muavenetin kapanmasına da büyücek bir sebeptir. Zira; gıybet sebebiyle beyinlerinde hasıl olan nefret matlub olan muavenete elbette manidir.- Tefsir-i Hâzin'de tafsilen ve Beyzâvî.de icmalen beyan olunduğu veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; ashabtan iki zatın (Selman-ı Farisi) hazretlerini gıybet etmeleridir. Çünkü; bazı seferinde Re-sulüllah ashab-ı kiramdan iki kimsenin taamını pişirmek için Selman-ı Farisî'yi onlara hizmetçi verdi. Bir gün uyku galebesiyle Selman-ı Farisî hazretleri taamı ihzar edemediğinden o iki zat Sel-mam Resulüllah'm matbahmda fazla taam varsa bir miktarını getirmek üzere gönderdiler. Selman, Resulüllah'm taamını ihzara memur olan (Üsametübnü Zeyd) hazretlerine geldi. Hz. (Üsame) fazla taam kalmadığını beyan edince Selman-ı Farisî geri geldi, taâmm olmadığını haber verdi. O iki zat «Sulu kuyuya gitse susuz gelir» diyerek Selman'ı gıybet ettikleri gibi (Üsame) hazretlerine de su-u zannetmiş oldular ve gûyâ dediler ki «Resulullah'm taamı vardı lâkin Üsame vermedi». Bu iki zat bilâhare huzur-u risalet-penâhîye geldiler. Resulullah (S.A.) efendimiz «(Bana ne oldu ki ağzınızda yeşil et parçası görüyorum» buyurdu. Onların «Ya Re-sulallah! Biz et yemedik» demeleri üzerine Resulullah (A.S.) efendimiz «Selman'ı gıybet ettiniz. Bir kimse mümin biraderini gıybet ederse etini yemiş gibi olur» buyurdu. İşte şu ifade-i Risaletpenâhî üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Tefsir-i Medarik'te halkı gıybet etmek; o halkın Haktan gaybubetiyle olacağı beyan olunuyor. Yani «Haktan gaybubet eden kimseyi gıybet etmek caiz» demektir. Haktan gaybubetin manâsı; Hakkın emr ü nehyinden ve şeriatından gaybubetle fışkı ihtiyar eden fasıkların hallerini bil-miyenlere bildirmek için o jasıkı fışkından dolayı gıybet etmek caiz olduğunu beyandır. Bu manâca gıybetin cevazı sair kütüb-ü şer'iyyemizde de mezkûrdur. Hulâsa; Cenab-ı Hak bu âyette insanları üç şeyden nehiy buyurdu; Birincisi; zannınız üzere bina ederek bilmediğiniz şeyi biliriz demeyin. Çünkü ekseriya zan; hata olur. İkincisi; Bir kimse hakkında bilmediğiniz bir şeyi sual ederlerse onu teftişe kalkışmayın. Zira herkesin kusurunu aramak; kendi kusurunu nis-yânı icabeder. Halbuki mümine lâyık olan; daima kendi kusurunu taharri etmektir. Üçüncüsü; bir kimse hakkında bildiğiniz esrarı ifşa etmeyin ki halk arasına dağılmakla o kimse rüsva olmasın. Çünkü; anifen beyan olunduğu veçhile başkasının esrarını ifşa edenin esrarım Allahü Tealâ'mn keşfedeceğine dair bir çok ehadis-i celile mevcuttur.

Hucurat 49:13

Vacip Tealâ müminleri birbirlerini istihza ve yekdiğerini ta'-yîbetmekten ve kötü isimle birisinin aharı çağırmasından, zem ve gıybet etmesinden nehyettikten sonra şu umurdan nehyin illet ve sebebini beyan zımnında buyuruyor. Binaenaleyh; insanlar bu teârüf sebebiyle birbirlerinin ihtiyaçlarını defetsinler için böyle teârüfe sebeb olacak kabilelere taksim olundunuz. Yoksa bu teâruf; tefâ-hur ve yekdiğerine zulm ü teaddî için değildir. Çünkü; insanların cümlesi bir esastan olduğu cihetle servetleri, haseb ü nesebleri, etba' ve a'vanları vesair kendilerinde gördükleri cah ve mansıb gibi ulviyyetleri iftihara sebep olamaz. Bu ta'dâdolunan "şeylerde şeref yoktur. Şeref; ancak imanla takvadadır. Yani ey nâs! Biz Azimüşşân sizi Hazret! Ademle Havva'dan halkettik. Binaenaleyh; cümleniz bir anaya ve bir babaya müntehi olduğunuz cihetle nesebte müsavisiniz. Şu halde neseb cihetinden yekdiğerinize tefahura mahal yoktur. Biz sizi büyük kabileler ve o büyük kabilelerden ayrılma küçük kabileler kıldık ki birbirinizi bilip yekdiğerinize muavenet edesiniz, yoksa haseb ü neseble iftihar etmeniz için kabaile tefrik etmedik. Çünkü insanın şerefi; ittika iledir, haseb, neseb, eviâd ü ahfad ve servet ü saman ile değildir. Zira indallah mükerrem olan kimse; ittikası ziyade olandır. Binaenaleyh; nüfus-u beşeriyyenin haddi zatında tekemmülü ve sair mah-lukât üzer'ne şeref ve fazileti ancak ittika iledir. Şu halde şeref istiyen kimse şerefi takvada arasın. Zira takva; bir kimsenin indallah mükerrem olmasına sebep olunca insana takva gibi bir şeref olmayacağı derkârdır. Resulüllah'ın «Nasın eşrefi olmasına mesrur olan kimse Allah'a ittika etsin» hadis-i şerifi de bu manâyı te'yîd ettiğini Beyzâvî beyan ediyor. Şu halde dünyaca insana şeref addolunan şeylerden hiç bir şeyle iftihar olunmaz. Zira; Allahif Tealâ zahir ahvalinizi, nesebinizi, etba' ve a'vanımzı bilir, batında! esrarınıza dahi habîrdir. Binaenaleyh; takvanızı âhiretinize azıfejj kılın ki âhirette necat bulaşınız. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile abdin takvası; Allah'ı bilmek, tââtına devam etmek ve dergâh-ı ülûhiyyete kurbiy-yet aramaktır. Bazıları takvayı şöyle tefsir ettiler : Takva; abdin bütün menhiyattan içtinapedip bilcümle evâmir-i İlâhiyeye imtisal etmesi ve ameline mağrur olmaması ve akıbetinden daima korku üzerine bulunmasıdır. ^Şu halde ittikanm erkânı; şu tefsire nazaran dörttür : Menhiyattan ictinâb ile evâmire imtisal etmek, ameline güvenmemek ve akıbetinden emin olmamaktır. Takvanın alâmeti; üçtür: Birincisi; Bir ma'siyet işlerse derhal nedametle tevbe etmektir. İkincisi; hasbelbeseriyye sudur eden ma'-siyyeti akibinde bir amel-i salih ve hasene işlemekle izâleye çalışmaktır. Üçüncüsü; tul-ü emelle nail olduğu şeylere mağrur olmamaktır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü şöyledir : Mekke'nin fetholunduğu gün Resulüllah Bilâl-i Habeşî'ye ezan-ı Muhammedi tilâvetini emir buyurması üzerine Bilâl hazretleri Kabe'nin damında savt-ı bâlâ ile i ezan-ı Muhammedîyi tilâvet edince kâfirlerden bazıları «şükür Allahü Tealâ'ya ki babamız öldü bu günü görmedi», bazıları da «Muham-med (S.A.) şu kara kargadan başka bir müezzin bulamadı mı?» demekle Bilâl hazretlerini tahkir etmeleri üzerine Cibril-i Emin gelip müşriklerin dediklerini Resulullah'a haber vermesiyle Resulüllah onları çağırarak sual edince söyledikleri sözleri müşriklerin ikrarları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bazı rivayete nazaran bu âyet; (Sabit b. Kay s) hazretleri hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki; âyet-i celilesinin tefsirinde beyan olunduğu veçhile Sabit (R.A.) in kulağındaki ağırlık sebebiyle her zaman Resulullah'a yakın oturmak âdetiymiş. Bir gün namaza ulaşamadığı cihetle Bakiyye-i salâtım ikmalden sonra «aralasın, aralasın» diyerek huzur-u nebiye takarrub etti ve herkes de yer verdiler. Fakat Resulüllah'la Sabit arasında bir kimse kaldı. Sabit ondan da yerini vermesini talebedince o kimse «Herkes de senin gibi Resulüllah'a takarrubla şeref kesbetmek ister, otur yerinde» demesiyle Sabit hazretleri bu adama gazabederek zaman-ı cahiliyede geçmiş bir vak'aya işaret olmak üzere «Sen fü-lânenin oğlu değil misin?» demekle o kimseyi zemmedince Resulül-lah «fülâne ismini zikreden kimdir?') buyurdu. Sabit «Benim, ya Resulallah!» dedi. Cenab-ı Risaletmeâb efendimiz. «Ya Sabit! Şu cemaata nazar et bak ki nasıl görürsün» buyurdu. Sabit «Baktım, ya Resulallah! Kimini beyaz, kimini siyah, kimini kırmızı gördüm» dedi. Resulüllah «Ya Sabit! Senin onlar üzerine şerefin ancak takva ile olur. Başka şeyle olmaz» buyurması üzerine bu âyet-i kerime Sabit hakkında nazil oldu ve yer vermeyen kimse hakkında da âyet"1 celilesi nazil olduğu mervidir. Yani «Ey müminler size meclislerde aralasın denildiğinde aralaşmakla meclisi genişlettirin» demektir.

Hucurat 49:14

Yani; ey Resulü Mükerrem! A'rabdan bazıları «Biz Allah'a ve Resulüne iman ettik» dediler. Sen onlara «Siz iman etmediniz. Zira iman; itminan-ı kalple beraber tasdik-i hakikidir. Halbuki sizde tasdik-i hakiki hasıl olmadı. Lâkin siz islâm olduk deyiniz. Zira islâm; bir kimsenin zahirde inkiyad etmesiyle katilden nefsini halâs etmesidir. Bu manâca islâmiyyet sizde hasıl olduğundan islâm olduk diyebilirsiniz. Çünkü; kelime-i şehadeti izharla mücadeleyi terkettiniz ve nefsinizi katilden kurtardınız, fakat henüz kalplerinize iman dahil olmadı. Zira hakikat-i iman; tasdiki lâzım olan şeyi kalple tasliktır. Amma lisanla ikrar, ebdânla âmâle ve tasdik-i kalbe ve ihlâsa mukarin olmadıkça iman olmaz. Eğer siz hu-ius-u kalple nifakı terkederek Allahü Tealâ'ya ve Resulüne itaat ederseniz amalinizden bir şey noksan olmaz. Zira; Allahü Tealâ itaat edenlerin günahlarını mağfiret ve tevbe edenlere merhamet edicidir» de ki onlar kendilerinin Allahü Tealâ ve Resulü indinde hakka mümin olmadıklarını bilsinler. Bu âyette beyan olunduğu veçhile imanla islâm beyninde fark; lügat hasabiyledir. Amma örf ve seri' hasebiyle imanla islâmın hükm-ü şer'îsi birdir, beyinlerinde fark yoktur. İlm-i Kelâmda ule-mâ-yı ehl-i sünnetin tahkikleri de bu minval üzeredir. Ekser-i müfessirinin beyanları veçhile bu âyet; (Benî Esed) kabilesinden bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran onlar bir kıtlık senede evlâd ü iyâlleriyle beraber huzur-u Resulüllah'a arz-ı dehalet ederler ve derler ki «Ya Resulallah! Biz ailemizle sana geldik ve mümin olduk başka kabileler gibi seninle muharebe etmedik». Onlar böyle demekle iman-larıyla Resulüllah'a bir iyilik yaptıklarını farz ile imanlarının meni feati Resulüllah'a ait gibi imanlarını Resulüllah'a bir iyilik sıraf sında serdederek Resulüllah'dan imanlarına mükâfat taleb etme-" leri üzerine bu âyet-i celile nazil olmuş ve «iman ettik» sözlerinin yalan olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle haber vermiştir. Çünkü kelime-i şehadeti izhardan maksatları; Resulüllah'dan sadaka almak ve nafaka talebetmekti, yoksa hakiki tasdike mukarin iman değildi.

Hucurat 49:15

Vacip Tealâ bazı a'râbînin izhâr ettikleri imanları kalplerine muvafık olmadığını ba'del beyan imanın hakikatini beyanla a'râ-bîleri .ve sair ehl-i dalâli hakikat-i imana davet etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Cemaat-ı Benî Esed! Sizin lisanınızla «biz iman ettik» demeniz hakikat-ı iman değildir. Binaenaleyh; siz hakiki mümin değilsiniz. Hakiki müminler gol kimselerdir ki onlar Allahü Tealâ'ya ve Resulüne iman ettikten sonra iman ettikleri mesailde ve Resulüllah'ın kendilerine haber verdiği ahval-i âhiretten asla şekketmedikleri gibi Allahü Tealâ'nm yoluna mallarıyla, canlarıyla i'lâ-yı kelimetullah için a'da-yı dinle muharebe ettiler. İşte imanında ihlâs edenler ve asla imanında tereddüt etmemekle beraber din-i İlâhîyi i'lâ hususunda her zaman mallarını ve canlarını fedaya müheyya olanlar imanlarında sadıklardır, yoksa sizin gibi mücerret lisânıyle tekellüm edip kalplerinde tasdik bulunmayanlar imanlarında sadık değillerdir.

Hucurat 49:16

Vacip Tealâ hakikat-i imanı beyandan sonra kalplerinin hilâfına lisanlarıyia iman ettiklerini haber verenlerin haberlerini red ve inkâr zımnında buyuruyor. Şu halde siz niçin yalan şeyi ihbara cür'et ediyorsunuz? Bazı rivayete nazaran (Benî Esed) kabilesinden gelen kimseler hakkında evvelki âyet nazil olunca onlar imanlarında sadık olduklarına dair yemin ederek huzur-u Peygamberiye tekrar gelmeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Bu rivayete nazaran âyet-i ce-lile onların haberleri gibi veminleri de kâzib olduğunu beyan etmektedir.

Hucurat 49:17

Vacip Tealâ a'râbm imanlarını ihbarlarında sadık olmaiîıkla^ rını beyandan sonra imanlarıyla imtinanlarmm caiz olmadığımı be yan zımnında buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Zişan! Bazı a'râb «Biz islâm olduk binaena| leyh; seninle muharebe etmedik, sana başka kabileler gibi bir ezi| yette de bulunmadık» demeleri ile keenne onların imanlarının fay| dası sana aitmiş gibi imanlarını ta'dâdla seni minnettar etmek is| terler. Sen onlara de ki «Benim üzerime bir ni'met in'am etmiş gibi islâm olduğunuzu bana ta'dâd etmeyin, belki Allahü Tealâ'nm size imanın yollarını göstermesi sizin hakkınızda büyük bir nimet olduğurîdan Allahü Tealâ sizin üzerinize nimetini ta'dâd eder. Eğer iman ettik ve islâm olduk diyerek söylediğiniz sözünüzde sadıksanız minnet Allah'ındır, sizin değildir». menn ; bir kimsenin ahar üzerine vaki olan nimetlerini âhara ta'dâdla yük altında bırakmaktır. A'râbiler de imanlarını ResulüUah'a bir nimet ve ihsan etmiş gibi hesabederek «biz iman ettik, bu imanımız bizim tarafımızdan sana bir nimettir. Sen.de buna karşılık bize nafaka ver» demeleri Resulüllah'a menn olup bu imanlarının menfeati ancak kendilerine ait olduğunu ve menfeatı kendine ait olan şeyi Resulüllah üzerine ta'dadları lâyık olmadığını Cenab-ı Hak bu âyette beyanla a'râbm şu hareketlerinin gayet çirkin olduğuna da işaret buyurmuştur. Çünkü imanda iki şeref vardır : Birincisi; Allahü Tealâ'yı şirkten tenzihtir. İkincisi; mümin olan kimsenin cehl-i alallah beliy-yesinden kurtulmasıdır. A'râbilerin bu iki şereften hiç birisini aramaksızın islâm olduklarını ilânla hemen dünyaca bir mükâfat beklemeleri gayet cahilane bir muameledir. Binaenaleyh; mümin olan kimse şeref-i imanla müşerref olduğuna şükürle rızaullahdan başka bir şey düşünmez. Eğer düşünürse a'râbîler gibi en âlî olan bir şerefi en hasîs olan emval-i dünyaya vesile kılmak denâetini irti-kabtan başka bir şey kazanamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nm bunlara hidayeti; imanın delâilini ve tanklarını göstermektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın şu beyan olunan suretle bunları hidayette kılmasından onların ihtida etmeleri lâzım gelmez. Çünkü; Allahü Tealâ imanın tarîkini Kur'an'da herkese gösterdi, lâkin müşahede olunduğu veçhile imanın tarîkma sulukla ihtida edenler etmeyenlere nisbetle gayet azdır. Eğer hidayette kılmakla yani yol göstermekle o yola sülük etmek lâzım gelse herkesin ihtida etmesi lâzım gelirdi. Halbuki nefselemirde ihtida etmiyenler çoktur.

Hucurat 49:18

Vacip Tealâ (Benî Esed) kabilesinden hilâf-ı vaki olarak imanlarını haber verenlerin bâzı ef'al-i gayrı lâyıkalarını beyandan son ra «iman ettik» sözlerinde sadık olmadıklarını beyan etmek üzere : Yani; Allahü Tealâ gerek âlem-i ulvî, gerek âlem-i süflinin se-rairini bildiğinden Allahü Tealâ'dan hafî bir şey olamaz. Çünkü Allah'ın ilmi; her şeyi muhittir. Binaenaleyh; gerek suret-i âleni-yede, gerek suret-i hafiyede işlemiş olduğunuz amellerinizin cümlesini Allahü Tealâ görücü ve bilicidir. Şu halde nasıl oluyor ki siz kalbinizde olan esrarınızın hilâfına ihbara cür'et ederek biz iman ettik dersiniz? Allahü Tealâ allâmülguyûbtur. Binaenaleyh; sizin kalbinizde olan nifakı bilir ve tevbe etmediğiniz taktirde amelinize göre mücazaat eder.

Kâf 50:1

Mekke-i Mükerreme de nazil olan su ti camidir. Müteşâbihâtm te'vilini tecviz edenlere göre tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile lâfzı esraa-i İlâhiyeden bir isimdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran lâfzı hu sûrenin ismidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: |şu okunan sûre; sûre-i Kaaf tır. | Yahut lâfzı Vacip Tealâ'nvn evvelinde kaf harfi olan (Kaahir), (Kaadir), (Karîb), (Kâbız) ve (Kuddûs) esraa-i husnâsınm anahtarıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım : demektir.

Kâf 50:2

Vacip Tealâ elbette ba'solunacaklarmı Kur'an'a kasemle beyan ettikten sonra kâfirlerin teaccüblerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; emânet, adalet ve sadakat sıfatlarıyla muttasıf, mürüvvet ve vefa* ile ma'ruf olan bir zatın davasını tasdik ve nasihatini dinlemek lâzımken kendilerini irşâd etmek için Allah'ın gönderdiği Resulünün sözünü dinlemek şöyle dursun kendi cinslerinden âhiret azabı ile onları tehdid eder bir Resulün gelmesinden teaccüb ettiler. Çünkü; onların itikadmca Resul meleklerden olur, beşerden olmaz hatta beşerden olsa bile zengin, hatırlı ve mansıb sahibi kimselerden olması lâzım olduğunu itikat ettiklerinden teaccüb etmişlerdir. Halbuki beşerden beşere Resul gelmesi ma'kul olduğu cihetle teaccübe şayan bir şey değildir.' Onlar cümle âlemin halikı Allahü Tealâ olduğunu bilip ikrar ettikleri halde Allahü Tealâ'nm kendilerini doğru yola sevketmek için beşerden bir Resul göndermesine teaccüb ettiler. Beşerden beşere Resul göndermek hikmet-i bi'sete muvafık ve ma'kul olup Resulün davasını tasdik edip" hüsnü kabul ile karşılamak lâzımken bilâkis teaccüble karşılamanın bir emr-i münker olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Kâf 50:3

Vacip Tealâ Peygamberimiz efendimizin Resul olarak gelmesinden kâfirlerin teaccüblerini beyandan sonra âhiretin vücuduna teaccüblerini beyan etmek üzere buyuruyor. Kâfirler böyle demekle âhireti bilkülliye inkâr ettiler. Çünkü; onların aklı sehîf olduğundan lâyıkı ile düşünüp muhakeme edemediler. Binaenaleyh; birdenbire inkâra kalkıştılar. Halbuki ibtidaen halkolunduklarını düşünselerdi inkâr etmezlerdi. Ehl-i Mekke'nin bu sözleri küfr-ü manızdan ibaret olduğuna işaret için ism-i zamir yerinde lâfzı ism-i zahir olarak varid olmuştur ki bu sözleri küfür olduğunu sarahaten beyanla onların küfrünü âlenıe ilân olduğu gibi âhireti ve haşr ü neşri inkâr etmenin küfür olduğunu dahi kullara talim vardır. Çünkü âlemin hudusunu ve âhiretin vücudunu itikad etmek; dinin üssüi'esasıdır. Binaenaleyh cemi' edyânın temeli; âhireti itikat etmektir.

Kâf 50:4

Vacip Tealâ kâfirlerin âhireti inkâr ettiklerini beyandan sonra onlarm şüphelerini izale etmek üzere buyuruyor. Yani ehl-i Mekke insanların öldükten sonra dirileceğini neden uzak bir şey addeder, bizim kudretimizi neden inkâr ederler? Halbuki ölüp toprağa karıştıktan sonra toprağın onların vücudların-dan ne miktarını yedi, ne kadar noksan etti, etlerinden, kemiklerinden ve her bir cüz'lerinin nerelerde kaldığını biz biliriz. Zira; eczâlarıdan ne kadar noksan ve cüzlerinin nerelerde olduğunu ve herkesin isimlerini hıfzeder bizim indimizde kitap vardır ki o kitaptan hiç bir şey kaybolmaz. Her şey yazılır, yazılanlar da yanlış yazılmaz doğru yazılır. Binaenaleyh; vukuat aynıyla zikrolunur tebeddül ve tegayyür olmaz. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cenab-ı Hakkın em-vatı ihyaya kaadir olduğuna ve ilminin de cümle zerrât-ı cihanı ihata ettiğine âyet-i celile delâlet eder. Çünkü Beyzâvfnin beyanına nazaran Vacip Tealâ'mn kendi indinde her şeyi hıfzeder bir kitabın mevcut olduğunu beyan etmesi; ilminin her şeyi ihata ettiğini beyan ve temsü kabilindendir. Keenne içinde her şey yazılı bir kitaba malik olup mütaleasıyla meşgul olan kimse o kitapta olan her şeyi bildiği gibi Vacip Tealâ'mn ilminden de kitapta yazılı olduğu gibi hiç bir şey kaybolmaz demektir. Yahut kitapla murad; Levh-i mahfuzdur. Çünkü; Levh-i Mahfuz'da her şey ilminin muktezasmca yazılıdır. Şu halde «ilm-i İlâhî her şeyi ihata etmese levh-i mahfuzda her şey yazılı olamazdı» demek olur. Evvelki âyette kâfirlerin «Biz toprağa karıştıktan sonra nasıl dirilebiliriz? Zira; eczamız toprağa karıştıktan sonra birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eczalar birbirinden ayrılmayınca ihya da mümkün olamaz.» demişlerdi. İşte bu âyet; kâfirlerin bu şüphelerini izale etmekle onlara cevaptır. Zira; ilm-i İlâhînin eczaların her zerresine lâhik olduğunu beyanla eczaların tefriki mümkün olup hiç kimsenin eczası diğerinin eczasına müşabih olmıyacağını ve ilm-i İlâhîde her birerlerinin cüz'leri ayrı ayrı malûm olduğunu ve ilm-i İlâhî icâbı onları cem' ederek diriltmek mümkün olduğunu isbaüa kâfirlere cevab vermiş ve Haşri inkârlarım red ve ibtai etmiştir.

Kâf 50:5

Vacip Tealâ kâfirlerin haşri inkâr etmeleriyle Hakkı tekzibet-miş olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; onlara gelen Resul Hak, sözü doğru ve davası sadıktı. Şu minval üzere Resul kendilerine gelince tekzib ettiler, her biri bir gûnâ söylemekle muhtelif sözler arasında şaştılar, ne yapacaklarını bilemediler. Binaenaleyh; daima ıstırab-ı elim içinde kaldılar. Zira; ehl-i Mekke Resulüllah'a bazan sahir, bazan kahin, bazan da şair dediler ve bu sözlerinin hiç birinde sebat etmediler. Çünkü; her ne söyleseler Resulüllah'm hal ü şanına lâyık olmadık bir söz olduğu cihetle söyledikten sonra o sözden dönmeye kendileri mecbur olduklarından isnâd ettikleri şeylerin hiç birinde sebat edemiyorlardı. Zira; inad ve istikbâl saikasıyla iftira olarak söylendiğinden söylenen söz üzerinde sebat mümkün olamazdı. Çünkü; âlem kendilerini tekzibe-dip söyledikleri sözlerinin hasedden neş'et etmiş iftira olduğunu söylediklerinden söylediklerini bir daha söylemekten çekinir ve utanırlardı. Binaenaleyh; sözlerinde sebat etmeleri mümkün olamayınca Resulüllah hakkında ne diyeceklerini bilmez ve şaşkınlık eseri olarak bir takım hezeyanda bulunurlardı. Fakat herkesin inanacağı bir şeyi söyleyemediklerinden buğz u adavetlerini teskin edemedikleri cihetle daima azab-ı elîm içinde bulunduklarını Ce-nab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. İşte Hakk'a karşı itiraz eden insanlar bir müddet-i kalile zarfında galib gibi görünseler bile daima mağlûp ve Hakkın zebunu olduklarından azab-ı vicdanîden ve ıstırab-ı kalpten kurtulamazlar.

Kâf 50:6

Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkâr ettiklerini beyandan sonra inkârlarını reddeden delâil-i afakiyyeyi beyan etmek üzere buyuruyor. ki her nereden bakılsa bir siyak -üzere müsavidir. Bazı mahalli çukur, eğri veya yüksek olmak gibi noksanlardan salimdir. Şu halde bunları nazar-ı itibare almak ve düşünmek lâzımken terketmek ve mümkün olan haşri inkâr eylemek hamakattan başka bir şey değildir. Çünkü; âlem-i ulvîde olan acaib ve garaibin kâffesi haşrin imkânını ispata kâfi delâil-i kaviyye cümlesindendir. Zira; bu kadar cesamet üzere acaib ve garaibi havi gökleri halketmeye kaadir olan Allahü Tealâ'-nın insanları öldükten sonra diriltmeye kaadir olacağı evleviyyet-le sabit olur. Semâ lâfzı üst tarafta olduğuna delâlet ettiği halde semayı zikirden sonra lâfzını zikir; haşri inkâr eden kâfirleri cekdir içindir. Yani «ey haşri inkâr eden insanlar! Üzerinizde olan semayı görmüyor musunuz ve görülmiyecek bir yerde midir? Her an her saat başınızın üzerinde gözünüzü açtığınızda görüp durursunuz. Şu halde kudretullaha delâlet eden bu kadar delilleri görüp dururken haşri niçin inkâr ediyorsunuz?)' demektir. Bu âyette semanın fevk lafzıyla te'kîd olunması, binasının garabeti ve bir çok tezyinatla müzeyyen olduğunu, bir tarafında delik ve yırtık gibi bir noksan olmadığını ve semanın kudret-i İlâhi-yeye delil olduğunu beyan etmek; semanın mevcut bir bina olduğunu beyanla hukemâ-yı cedîdenin «sema mevhûmâttan ibarettir» sözlerini red ve ibtal etmiştir.

Kâf 50:7

Vacip Tealâ âlem-i ulvîden haşrin imkânına delâlet eden delilleri beyandan sonra âlem-i süflice haşrin vücud bulacağına delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; âhireti inkâr edenler yer yüzüne nazar edip Allah'ın acayib ve garaibini görmezler mi ki haşri inkâr ederler? Eğer arza nazar-ı ibret ve in'amla baksalardı onlar haşri inkâr etmezlerdi. Çünkü; Biz Azimüşşân arzı döşedik, insanların maişetine ve isti'-rnallerine elverişli bir surette uzattık. Üzerinde bulunan insanları rahatsız edecek derecede sallanmasın için arz üzerine yüksek dağlan sabit olarak koyduk ve yer yüzünde insanların menfeatleri için her neviden güzel otları bitirdik ki o otlara bakanların gözlerine cila, kalplerine sürür ve inşirah verir. Bunların cümlesi kudretul-lahm azametine ve haşrin imkânına delâlet eden delâil cümlesin-dendir.

Kâf 50:8

Vacip Tealâ yerde ve gökte haşrin imkânına delâlet eden delilleri beyandan sonra o delilleri zikirden maksadı beyan etmek üzere buyuruyor. Şu mevcudatı halketmektea maksat ve hikmet; bu mevcudatın cümlesi bizim canib-i manevimize teveccüh edici her abdiçin kemal-i kudret ve azametimize, metanet-i hikmetimize delil, erbab-ı teemmüle ibret ve Hakk'ı arayıcı olan kimselere ayna mesabesinde Hakk'ı görmeğe vesile olmasıdır, dergâh-ı ülûhiyyete rücû edici kul demektir. Bu makamda delâüe nazar,-semanın ve arzın acayibini tefekkür ve tezekküre rücu edici abdiçin yeri ve göğü gözüyle görmeye ve kalple düşünmeye vesile kıldık demektir.

Kâf 50:9

Vacip Tealâ haşrin imkânına, emvâtın ihyâsına, kudret-i İlâ-hiyyenin şümulüne delâlet eden delâil-i semaviyye ve arziyyeyi beyandan sonra sema ile arz arasında olan delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ bunların cümlesini insanlara nzjk olarak tiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; semadan yağmur yağdırmakla ölmüş insan gibi kurumuş yer yüzünü ihyaya kaadir olan Allahü Tealâ ölmüş olan insanları ihyaya kadir olamaz mı, o yağmur suları sebebiyle halkettiği bağların meyveleri, hububat-ı saireden hasıl olan enva-ı nimetler, bilhassa hurma ile dünyada insanları merzuk eden Aîlahü Tealâ Cen-net'te kullarını merzûk etmez mi bu dünyada şu ni'metleri halke-den Allahü Tealâ âhirette halketnıeye kaadir olmaz mı, bunların cümlesindeki kudretini müşahade edip dururken niçin inkâr edersiniz? Halbuki sizin inkâr ettiğiniz haşir ve öldükten sonra insanı diriltmek sizin gördüğünüz yeri ve gökleri ve onların arasında olan mevcudatı halketmekten daha kolay, daha ehvendir. Gerçi Allahü Tealâ'nm kudretine nisbetle güçlük, kolaylık yoktur. Binaenaleyh; büyük, küçük, ağır, hafif her şeyin icadı ind-i ilâhîde müsavi ise de bizlere nisbetle güç ve müşkül olan şeyleri halkettiğini her zaman görüp dururken daha kolay olan insanın ihyasını muhal addetmek ve kudretin haricinde görmek aynı hamakattır. Vacip Tealâ bu âyette semâ ile arz arasında olan ve haşrin vücuduna delâlet eden delilleri zikirle kâfirlerin âhireti inkârlarını reddetmiştir. Çünkü her sene ekilip biçilerek insanlara gıda olan arpa ve buğday gibi hububat nev'inden olan şeyleri zikrettiği gibi asırlarca payidar olup evlâd ü ahfada kalan hurma ağaçlarını, bir çok ağaçlardan terekküp eden bahçeleri ve bahçelerin meyvelerini zikretti ki cümlesi haşrin imkânına delâlet eder. Zira; her biri kudret-i İlâhiyenin kemâline birer bürhan-ı kâfidir. Çünkü; meyve ağaçlarının güz günlerinde yapraklarını dökmesi insanların Ölümlerine benzediği gibi bahar günlerinde yeni doğan çocuklar gibi ufacık yapraklar ve çiçekler açarak başlayıp her birinin kemale ermesi öldükten sonra insanın dirilmesine neden delâlet etmesin, elbette delâlet eder.

Kâf 50:10

Vacip Tealâ haşrin imkânına, emvâtın ihyâsına, kudret-i İlâ-hiyyenin şümulüne delâlet eden delâil-i semaviyye ve arziyyeyi beyandan sonra sema ile arz arasında olan delilleri beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ bunların cümlesini insanlara nzjk olarak tiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; semadan yağmur yağdırmakla ölmüş insan gibi kurumuş yer yüzünü ihyaya kaadir olan Allahü Tealâ ölmüş olan insanları ihyaya kadir olamaz mı, o yağmur suları sebebiyle halkettiği bağların meyveleri, hububat-ı saireden hasıl olan enva-ı nimetler, bilhassa hurma ile dünyada insanları merzuk eden Aîlahü Tealâ Cen-net'te kullarını merzûk etmez mi bu dünyada şu ni'metleri halke-den Allahü Tealâ âhirette halketnıeye kaadir olmaz mı, bunların cümlesindeki kudretini müşahade edip dururken niçin inkâr edersiniz? Halbuki sizin inkâr ettiğiniz haşir ve öldükten sonra insanı diriltmek sizin gördüğünüz yeri ve gökleri ve onların arasında olan mevcudatı halketmekten daha kolay, daha ehvendir. Gerçi Allahü Tealâ'nm kudretine nisbetle güçlük, kolaylık yoktur. Binaenaleyh; büyük, küçük, ağır, hafif her şeyin icadı ind-i ilâhîde müsavi ise de bizlere nisbetle güç ve müşkül olan şeyleri halkettiğini her zaman görüp dururken daha kolay olan insanın ihyasını muhal addetmek ve kudretin haricinde görmek aynı hamakattır. Vacip Tealâ bu âyette semâ ile arz arasında olan ve haşrin vücuduna delâlet eden delilleri zikirle kâfirlerin âhireti inkârlarını reddetmiştir. Çünkü her sene ekilip biçilerek insanlara gıda olan arpa ve buğday gibi hububat nev'inden olan şeyleri zikrettiği gibi asırlarca payidar olup evlâd ü ahfada kalan hurma ağaçlarını, bir çok ağaçlardan terekküp eden bahçeleri ve bahçelerin meyvelerini zikretti ki cümlesi haşrin imkânına delâlet eder. Zira; her biri kudret-i İlâhiyenin kemâline birer bürhan-ı kâfidir. Çünkü; meyve ağaçlarının güz günlerinde yapraklarını dökmesi insanların Ölümlerine benzediği gibi bahar günlerinde yeni doğan çocuklar gibi ufacık yapraklar ve çiçekler açarak başlayıp her birinin kemale ermesi öldükten sonra insanın dirilmesine neden delâlet etmesin, elbette delâlet eder.

Kâf 50:11

Vacip Tealâ haşrin imkânına delâlet eden delilleri zikirden sonra o delillerin maksada delâlet ettiğini sarahaten beyan etmek üzere buyuruyor. Yani ey münkirler! Öldükten sonra insanın ihyasını neden uzak addedersiniz? Yer yüzü kurumuş ve birbirine muttasıl asla bir menfez yokken yağmur suları ile nasıl yarılıp bahar günlerinde otların bittiğini görmez misiniz? İşte öylece irade-i Ilâhiyye te-alluk edince otların bittiği gibi insanlar da biter, otların bitmesi ile insanların bitmesinde hiç fark yokken bir nev'ini gözlerinizle görüp kalpleriniz tasdik ettiği halde aynı surette ihya olunacak insanın dirilmesini neden inkâr edersiniz? Şu halde aynı imkân ve hükümde olan iki şeyin birini tasdik diğerini tekzîb etmek; inad ve istikbârdan başka bir sev değildir.

Kâf 50:12

Vacip Tealâ zaman-ı seâdette bulunan müşriklerin haşr-ı ec-sâdı inkâr ettikleri gibi ümem-i salifenin de inkâr ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde seni tek- zibedenler de elbette onlar gibi helak olacaklarından onların tek-ziblerine senin mahzun olmaman lâzımdır. Zira; senden evvel geçen enbiyâ biraderlerinin hepsi kavimleri tarafından bu gibi tek-ziblere maruz kaldılar, akıbet tekzîbedenlerin vücudlan helakle âlemden süpürülüp gittiler, ehl-i iman payidar oldular. (Ashab-ı Ress) in kimler olduğunda ihtilâf varsa da Ni'metul-lah efendinin tefsirinde beyan' olunduğuna nazaran Ress; bîr kuyunun ismi olup o kuyunun etrafında sakin olanlara ashab-ı Ress denilmiştir. Onlara (Hanzalatübnü Safvan) namında bir nebt gönderilip onu tekzibettikleri mervîdir. (Ashab-ı Eyke) Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran (Med-yen) karyesinden başka meşelik orman içinde sakin olduklarından Ashab-ı Eyke denilmiş ve bunlara Şuayb (A.S.) ba'solunmuştur. Kavm-i Tübba'a dair bahis (Sûre-iDühân) da geçmiştir. Tübba'; Yemen'de (Rimyer) kabilesinden zuhur eden padişahların unvanıdır. Tübba'nın kendi mümin olup kavmi kâfir olduğundan Cenab-ı Hak kavmini zemmetmiştir. Hatta Resulüllah'ın «Tübba' nebi midir, değil midir? bilmiyorum» buyurduğu mervîdir. Şu halde (Tübba') nın salih bir kimse olduğunda şüphe yoktur. Lût (A.S.) m kavmi kendi ırkından ve alel ekser akraba ve teallukâtmdan olduğu cihetle Lût (A.S.) m biraderleri denmiştir.

Kâf 50:13

Vacip Tealâ zaman-ı seâdette bulunan müşriklerin haşr-ı ec-sâdı inkâr ettikleri gibi ümem-i salifenin de inkâr ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde seni tek- zibedenler de elbette onlar gibi helak olacaklarından onların tek-ziblerine senin mahzun olmaman lâzımdır. Zira; senden evvel geçen enbiyâ biraderlerinin hepsi kavimleri tarafından bu gibi tek-ziblere maruz kaldılar, akıbet tekzîbedenlerin vücudlan helakle âlemden süpürülüp gittiler, ehl-i iman payidar oldular. (Ashab-ı Ress) in kimler olduğunda ihtilâf varsa da Ni'metul-lah efendinin tefsirinde beyan' olunduğuna nazaran Ress; bîr kuyunun ismi olup o kuyunun etrafında sakin olanlara ashab-ı Ress denilmiştir. Onlara (Hanzalatübnü Safvan) namında bir nebt gönderilip onu tekzibettikleri mervîdir. (Ashab-ı Eyke) Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran (Med-yen) karyesinden başka meşelik orman içinde sakin olduklarından Ashab-ı Eyke denilmiş ve bunlara Şuayb (A.S.) ba'solunmuştur. Kavm-i Tübba'a dair bahis (Sûre-iDühân) da geçmiştir. Tübba'; Yemen'de (Rimyer) kabilesinden zuhur eden padişahların unvanıdır. Tübba'nın kendi mümin olup kavmi kâfir olduğundan Cenab-ı Hak kavmini zemmetmiştir. Hatta Resulüllah'ın «Tübba' nebi midir, değil midir? bilmiyorum» buyurduğu mervîdir. Şu halde (Tübba') nın salih bir kimse olduğunda şüphe yoktur. Lût (A.S.) m kavmi kendi ırkından ve alel ekser akraba ve teallukâtmdan olduğu cihetle Lût (A.S.) m biraderleri denmiştir.

Kâf 50:14

Vacip Tealâ zaman-ı seâdette bulunan müşriklerin haşr-ı ec-sâdı inkâr ettikleri gibi ümem-i salifenin de inkâr ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde seni tek- zibedenler de elbette onlar gibi helak olacaklarından onların tek-ziblerine senin mahzun olmaman lâzımdır. Zira; senden evvel geçen enbiyâ biraderlerinin hepsi kavimleri tarafından bu gibi tek-ziblere maruz kaldılar, akıbet tekzîbedenlerin vücudlan helakle âlemden süpürülüp gittiler, ehl-i iman payidar oldular. (Ashab-ı Ress) in kimler olduğunda ihtilâf varsa da Ni'metul-lah efendinin tefsirinde beyan' olunduğuna nazaran Ress; bîr kuyunun ismi olup o kuyunun etrafında sakin olanlara ashab-ı Ress denilmiştir. Onlara (Hanzalatübnü Safvan) namında bir nebt gönderilip onu tekzibettikleri mervîdir. (Ashab-ı Eyke) Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran (Med-yen) karyesinden başka meşelik orman içinde sakin olduklarından Ashab-ı Eyke denilmiş ve bunlara Şuayb (A.S.) ba'solunmuştur. Kavm-i Tübba'a dair bahis (Sûre-iDühân) da geçmiştir. Tübba'; Yemen'de (Rimyer) kabilesinden zuhur eden padişahların unvanıdır. Tübba'nın kendi mümin olup kavmi kâfir olduğundan Cenab-ı Hak kavmini zemmetmiştir. Hatta Resulüllah'ın «Tübba' nebi midir, değil midir? bilmiyorum» buyurduğu mervîdir. Şu halde (Tübba') nın salih bir kimse olduğunda şüphe yoktur. Lût (A.S.) m kavmi kendi ırkından ve alel ekser akraba ve teallukâtmdan olduğu cihetle Lût (A.S.) m biraderleri denmiştir.

Kâf 50:15

Vacip Tealâ ümem-i salifenin halleri de Resulüllah'ın kavmi olan müşriklerin halleri gibi olduğunu beyanla Resulünü tesliye ettikten sonra müşriklerin haşri inkârlarını delâil-i enfüsiyyeyle reddetmek üzere : Yani; onlar haşri inkâr ederler de düşünmezler mi? Yoksa onları evvelen icadımız sebebiyle bizi yoruldu, kudretimiz tükendi ve ikinci defa haiketmeye kudretimiz kalmadı zannederler de haşri onun için mi inkâr ederler bilmezler mi bizim kudretimizin ve sair sıfatımızın nihayeti yoktur? Binaenaleyh; onları evvelen icada kudretimiz nasıl tealluk ettiyse âhirette icadlarma da Öylece tealluk eder. Çünkü; imkânda bidaye ile nihayenin farkı yoktur. Her iki suret, imkânda müsavi olduğu gibi kudretimizin tealluku da müsavidir. Şu halde onlar evvelen icadımızı bilirler. Onda şüphe etmezler. Belki onların şüphesi ikinci icaddadır. Zira; ölmüş bir kimsenin tekrar dirilmesi âdetin hilafı olduğundan inkâr ederler. Yoksa evvelen kendilerinin icad olunduklarını her zaman ikrar ederler. İnkâra mecalleri yoktur. Ancak şüpheleri; öldükten sonra yeni bir icadla tekrar icad olunmaların dadır

Kâf 50:16

Vacip Tealâ evvelen icadı ve saniyen icada mani bir şey olmadığını beyandan sonra insanın her haline ilm-i İlâhî lâhik olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. ve kalbinde cevelân eden gizli hatıralarını biliriz. Binaenaieyl insanın gönlüne gelen hatıralardan ve sair ahvalinden bize hiç bır gizli olmaz. Çünkü; ilmimiz ona boyun damarından daha yakındır. Bu âyetten maksat; insanın ibtidaen icadını beyanla öldükten sonra ihya olunmasına istidlal etmektir. Çünkü ibtidaen icada kaa-dir olanın Öldükten sonra da iadeye kadir olacağı evleviyyetle sa-bit olur. Vesvese; gizli bir şadadır. Nefsin vesvesesi; kalb-i insana hutur eden şeydir. Vacip Tealâ insanın kalbine hutur eden şeyleri tamamen bildiğini bu âyette beyan buyurmasıyla zat-ı ülû-hiyyetine hafi bir şey olmadığını beyan buyurmuştur ki kâfirler kalplerine gelen hatıraları gizli zannetmesinler. Verîd ; insanın boynunda iki damardır ki biri sağından diğeri solundan gelir. Kafasında birleşir ve vücud-u insaninin her tarafına kan bu damarlardan cereyan eder. Binaenaleyh; bu iki damar; insanın vücudunun kıvamıdır ve ruh-u insanın bedene hululüne medardır. Şu halde verîd denilen damarlar insana ne kadar yakınsa ilm-i İlâhînin ondan daha yakın olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Bu makamda yakın olan ilm-i İlâhî olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; zat-ı İlâhîde mesafe itibariyle yakınlık ve uzaklık tasavvur olunmadığından âyette her ne kadar zatın yakınlığı zikrolunmuşsa da ilminin kemal-i. şümulünden kinaye olarak mecazdır. Çünkü; zatın yakın olması ilmin yakın olmasına sebep olduğundan zatının yakın olduğunu zikirle ilminin yakın olduğu murad olunmuştur ki zikr-i sebeb ve irade-i müsebbib kabilinden mecazdır.

Kâf 50:17

Vacip Tealâ insanın her halini bildiğini beyandan sonra insanın ahvalini gözetici sağında ve solunda melek bulunup cümle ef'âlini ve bilhassa ağzmdan çıkan sözlerini yazdığını beyan etmek üzere buyuruyor. O melekler insanın ahvalini telakki ettikleri zaman ilm-i İlâhî lahiktir. Ve boyun damarından daha yakındır.

Kâf 50:18

Binaenaleyh; insandan gerek sevab ve gerek günah her ne sadır olursa onun cümlesini yazar. Yani; insanların mühmel olarak sözleri ve tuttuğu işleri hükümsüz kalamaz hepsi yazılır. Zira; insanın cümle amalini gözetmek için taraf-ı İlâhîden gönderilmiş iki melek memurlardır. O melekler insanın her bir harekât ve sekenâtını telakki ettikleri zaman iîm-i İlâhî onun boynundaki damarlardan daha ziyade yakındır. Binaenaleyh; meleklerde gaflet olmaz. Farz-ı muhal olarak meleklerde gaflet olsa Vacip Tealâ'mn ilmi kâfidir. İnsanın ahvalini gözetmeye memur olan meleklerden biri insanın sağında diğeri sorundadır. Sağ tarafında oturanın vazifesi; insanın sevabını, sol tarafında oturanın vazifesi; günahını yazmak olduğu ehâdis-i şerife ile sabittir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resulüllah'ın «Hasenatı yazan melek seyyiâtı yazanın emiridir.» buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; insan hasene işlediğinde sağ tarafında olan melek derhal on sevab yazar. Amma bir günah işlediğinde sağ tarafta olan sol tarafta olan melek:e «Sen yedi saat terket, yazma. Zira; me'mul ki bu adam tevbe veya istiğfar eder de günahına kefaret olur» demekle seyyiâtm derhal yazılmayıp yedi saat tehir olunduğu mervidir. Vacip Tealâ insanın her halini bildiği halde ahvalini gözetmeye bir melek memur etmesi büyük bir lütuf ve ihsandır. Çünkü; insan meleğin hasenat ve seyyiâtım yazacağım ve yevm-i kıyamette amel defterinin eline verileceğini bilince günahtan vazgeçip sevaba rağbet etmeğe sa'yeder. Bu meleklerin memur olmalarının hikmetlerinden birisi de insan yevm-i kıyamette günahını inkâr ederse meleklerin şehadeti ve defterin elde bulunması ile insanı ilzam ve iskât içindir, yoksa Vacip Tealâ'mn kullarının amelini bilmesine ihtiyacından değildir. Zira; Vacip Tealâ kullarının her hallerini her zaman bilir deftere ihtiyacı yoktur. Melekler insanın her hallerinde bulunurlar, illâ defi zaruret ve cima hallerinde geriden gözetirler. Binaenaleyh; melekleri ezadan vikaye İçin insanın za-ruriyyül vuku olan bu iki haliiMe söz söylemesi kerahet olduğu bazı ehâdis-i celîleden istinbât olunarak kütüb-ü fıkhiyyemizde mezkûrdur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran hayır ve şer insandan sadır olan her şeyin melekler tarafından yazıldığına bu âyet delâlet eder. Hatta hastalığında inlemesinin dahi yazıldığı mervidir. Bazı ulemâ da Meleklerin yazdığı sevap veya azap ica-beden şeyler olup sevaba veya azaba^ müteallik olmayan şeyleri yazmadıklarını beyan etmiştir.

Kâf 50:19

Vacip Tealâ herkesin amelinin yazılacağını beyandan sonra o amelin cezasını mevtinden sonra göreceği cihetle herkes için mevtin muhakkak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; meleklerin insanın işlerini gözetip yazmaları ölümün şiddetleri gelip mevtin emareleri zuhur edinceye kadar devam eder, mevt kendilerine gelip acısı her taraflarını çevirince kıbel-i ilâhîden onlara «Şu senin üzerine şimdi nazil olan ölümden sen firar edemezsin, bu ölümü sen kerîh görürdün. İşte kerîh gördüğün ölüm bağrına çöktü, firara mecalin kalmadı.» denir. Evet! Ölüm insanın bütün me'lûfât ve lezâizini kat'ettiğinden cümle insanlar nazarında gayet çirkin ve acı bir şeydir. Binaenaleyh; mümkün olsa her insan ölmemek ister, lâkin fayda etmediğini ve ölümden kaçmak mümkün olmadığım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. ölümün şiddeti ki akla galib ve fehme mani bir haldir. Ölüm gelince bu şiddet onun her tarafını ihata eder. I9te o zaman insan akibetinin seâdet veyahut şekavet olduğunu müşahede eder ve kendi için hakikat-i hal tebeyyün eyler.

Kâf 50:20

Vacip Tealâ insan için Ölüm muhakkak olup Ölümden kaçmak mümkün olmadığını beyandan sonra ba'delmevt cezanın mevkii yevm-i kıyamet olup yevm-i kıyamet dahi İsrafil'in Sura üfürme-siyle olacağı cihetle sura üfürüleceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; sûr üfürülüp herkes kabrinden kalkıp mahşere geleceğinde her şahıs yanında iki melek bulunarak gelir. O meleklerden birisi o şahsı mahşere sevkeder diğeri de onun lehine veya aleyhine şehadet eder. Kazî'nin beyanına nazaran her şahısta bir melek olup iki sjfatı cami olmak ihtimali vardır ki o bir melek hem sevkeder hem de menfeat veya mazarratına şehadet eder. Yahut sevkeden melek dünyada günahını yazmaya şehadet eden melek de sevabını yazmaya memur olandır. Yahut sâikle murad- insanın nefsi ve onun mu-karinidir. Şehîdle murad; insanın azasıdır. Hulâsa; sûr üiürüldükten sonra nâsın mahşere geldiği zaman herkesin iki melekle geleceği ve o meleğin biri sevkedici olup diğeri ameline şehadet edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid ciimlesindendir.

Kâf 50:21

Vacip Tealâ insan için Ölüm muhakkak olup Ölümden kaçmak mümkün olmadığını beyandan sonra ba'delmevt cezanın mevkii yevm-i kıyamet olup yevm-i kıyamet dahi İsrafil'in Sura üfürme-siyle olacağı cihetle sura üfürüleceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; sûr üfürülüp herkes kabrinden kalkıp mahşere geleceğinde her şahıs yanında iki melek bulunarak gelir. O meleklerden birisi o şahsı mahşere sevkeder diğeri de onun lehine veya aleyhine şehadet eder. Kazî'nin beyanına nazaran her şahısta bir melek olup iki sjfatı cami olmak ihtimali vardır ki o bir melek hem sevkeder hem de menfeat veya mazarratına şehadet eder. Yahut sevkeden melek dünyada günahını yazmaya şehadet eden melek de sevabını yazmaya memur olandır. Yahut sâikle murad- insanın nefsi ve onun mu-karinidir. Şehîdle murad; insanın azasıdır. Hulâsa; sûr üiürüldükten sonra nâsın mahşere geldiği zaman herkesin iki melekle geleceği ve o meleğin biri sevkedici olup diğeri ameline şehadet edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid ciimlesindendir.

Kâf 50:22

Vacip Tealâ her nefsin iki melekle huzur-u İlâhîye geleceğini beyandan sonra o zamanda canib-i İlâhîden gelecek hitabı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; sûr üfürülüp insanlar mahşere geldiklerinde taraf-ı İlâhîden her insana hitabederek denilir ki «Ey insan! Sen dünyada şu günden gaflet üzereydin/İşte gaflet ettiğin günü re'yelayn-müşahade ettin. Biz senin gözünden o gaflet perdesini kaldırdık. Binaenaleyh; bu gün gözün gayet hiddetli ve keskindir. Her şeyi görür ve i görülmesi mümkün olan her şeye tesir eder. Halbuki dünyada gözün rnahsusâtı görmeye alıştığından ma'kulâtı görmez ve âhirete inanmazdı. Bu günse o perdeler açıldı, meydana çıktı ve her şeyi görür oldun, hiç bir şeyde şüphen kalmadı» denmekle dünyadaki kusurları yüzüne vurulur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; bu dünyada müşahadesi mümkün olmayan şeyleri âhirette herkesin müşahade edeceğine delâlet eder. Çünkü; dünyada görmeye mani olan gaflet, gözün za'fı ve sair perdeler âhirette zail olur.. Şu halde «mani zail olunca memnu avdet eder» kaidesince perde zail olunca görülmesine mani olan şeylerin cümlesi görülür. Binaenaleyh; insan görmediği bir çok şeyleri görür ve dünyada görülmesi mümkün olmayan bir takım şeyleri görmek mümkün olur. Çünkü; gözün za'fı gider ve gayet keskin bir hale gelir.

Kâf 50:23

Vacip Tealâ âhirette asi olan insanlara söylenecek sözleri beyan ettikten sonra asîlerin mukarinleri olan şeytan veya melek ta-f rafından söylenecek sözü beyan etmek üzere buyuruyor, demektir. İnsanın yanında daima bulunur bir -karin olduğuna bu âyet delâlet eder. Amma meleğin bulunduğuna ve amelinin yazıldığına diğer âyetlerde dahi delâlet vardır. Binaenaleyh; herkesin amelini yazmak için meleğin bulunduğu kat'idir, hilafını itikat caiz değildir. İnsanı azdırmak için şeytanın bulunduğu dahi kafidir. Bunda da şüphe olmadığı gibi herkesin yanında ona mahsus bir şeytanın mukarin olduğuna dahi bazı ehâdis-i celile delâlet eder.

Kâf 50:24

Vacip Tealâ insanın karini tarafından söylenecek sözü beyan dan sonra kendi tarafından söylenecek sözü beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; asîlerin karinleri söyledikten sonra Vacip Tealâ tarafından asîleri sevkeden melekle a'mâlihe şehadet eden meleğe hitaben «ey Melekler! Küfründe ileri giden ve şiddet gösteren her kâfiri Cehennem'e atın ki o kâfir hakkı inkâr etmekte son derece inad edici, emvalinin zekâtını vermeyici, din-i İslama girmek istiyenleri men' ve hakkı terkederek başkalarına zulüm ve din-i islâmm hak olduğunda şekkedicidir. İşte şu sıfatları taşıyan kâfirin istihkakı Cehennem'dir.» buyurulmakla kâfirin Cehennem'e atılması emro-lunur ve emr-i İlâhî derhal icra edilir. Vacip Tealâ kâfirleri bu âyette beş sıfatla tavsif etmiştir: Birincisi; şiddetle küfredici olmalarıdır. İkincisi; hakkı kabul etmemekte inad edici olmalarıdır. Üçüncüsü; hayır olan işlere şiddetle mani olmalarıdır. Dördüncüsü; zulm ü teaddî edici ve Haktan tecavüzle batıla meyledici olmalarıdır. Beşincisi; din-i Muhammedi'de şekkedici olmalarıdır. Bunlardan her biri Cehennem'e istihkaka kâfi olduğu halde hepsinin bir adamda bulunması onun şiddetle Cehennem'e atılmasını mucib olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu misilli kâfirler hakkında Cehennem'e atılmalarına dair emr-i İlâhî şiddetle varid olacaktır. şiddetle küfredici demektir ki müşriklerdir. Zira şirk; küfrün her nevrinden eşeddir. ziyade inad edici demektir ki Hakkı kabul etmemekte şiddet göstericidir. hayır; enım-ı ibadât ve hayrata şamildir. Şu halde, her hayra mani olan kimseye mennâun lilhayır denilir. Bu makamda zekâtını men'ile fukaranın hakkını vermeyenler ve din-i islâma girecekleri men'edenler murad olunmaya elyaktır. Çünkü; âyetin (Velid b. Mugîre) hakkında nazil ve (Velid) in ise sadakat-ı mefrûzasmı vermekte gayet bahil olduğu mervîdir. zulüm ve haktan batıla meyledici demektir ve kâfirlerin cümlesinde bu manâ mevcuttur. din-i islâmdp, şekkedici Jemektir.

Kâf 50:25

Vacip Tealâ insanın karini tarafından söylenecek sözü beyan dan sonra kendi tarafından söylenecek sözü beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; asîlerin karinleri söyledikten sonra Vacip Tealâ tarafından asîleri sevkeden melekle a'mâlihe şehadet eden meleğe hitaben «ey Melekler! Küfründe ileri giden ve şiddet gösteren her kâfiri Cehennem'e atın ki o kâfir hakkı inkâr etmekte son derece inad edici, emvalinin zekâtını vermeyici, din-i İslama girmek istiyenleri men' ve hakkı terkederek başkalarına zulüm ve din-i islâmm hak olduğunda şekkedicidir. İşte şu sıfatları taşıyan kâfirin istihkakı Cehennem'dir.» buyurulmakla kâfirin Cehennem'e atılması emro-lunur ve emr-i İlâhî derhal icra edilir. Vacip Tealâ kâfirleri bu âyette beş sıfatla tavsif etmiştir: Birincisi; şiddetle küfredici olmalarıdır. İkincisi; hakkı kabul etmemekte inad edici olmalarıdır. Üçüncüsü; hayır olan işlere şiddetle mani olmalarıdır. Dördüncüsü; zulm ü teaddî edici ve Haktan tecavüzle batıla meyledici olmalarıdır. Beşincisi; din-i Muhammedi'de şekkedici olmalarıdır. Bunlardan her biri Cehennem'e istihkaka kâfi olduğu halde hepsinin bir adamda bulunması onun şiddetle Cehennem'e atılmasını mucib olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu misilli kâfirler hakkında Cehennem'e atılmalarına dair emr-i İlâhî şiddetle varid olacaktır. şiddetle küfredici demektir ki müşriklerdir. Zira şirk; küfrün her nevrinden eşeddir. ziyade inad edici demektir ki Hakkı kabul etmemekte şiddet göstericidir. hayır; enım-ı ibadât ve hayrata şamildir. Şu halde, her hayra mani olan kimseye mennâun lilhayır denilir. Bu makamda zekâtını men'ile fukaranın hakkını vermeyenler ve din-i islâma girecekleri men'edenler murad olunmaya elyaktır. Çünkü; âyetin (Velid b. Mugîre) hakkında nazil ve (Velid) in ise sadakat-ı mefrûzasmı vermekte gayet bahil olduğu mervîdir. zulüm ve haktan batıla meyledici demektir ve kâfirlerin cümlesinde bu manâ mevcuttur. din-i islâmdp, şekkedici Jemektir.

Kâf 50:26

Vacip Tealâ şu beyan olunan sıfatlarla kâfirleri zemme sonra itikatta en fena olan şijki irtikâb ettiklerini beyan zemmetmek üzere buyuruyor Binaenaleyh; müşrikler Cehennem azabının en şiddetli mevkiinde bulunurlar. Zira şirk; küfürlerin her nev'inden eşedd olduğu cihetle şirki irtikâbedenler azabın şiddetlisine müstehak olurlar. Çünkü cezanın cinayete göre tertib olunması; adalet ve kavaid-i esasiyye iktizasındandır.

Kâf 50:27

Vacip Tealâ Allahü Tealâ'ya sirkeden müşrikin Cehennem'in şiddetli ateşine atılması.taraf-ı İlâhîden emrolununca bütün günahlarını şeytana tahmil etmesi üzerine şeytan tarafından irâd edilecek nutkunu beyan etmek üzere buyuruyor. Şeytan böyle demekle kâfirin cinayetini kendine yükletir. Yani; kâfirin Cehennem'e atılmasını Cenab-ı Hak emretmesi üzerine o kâfir Cehennem'e girince «Ya Rabbi! Beni, mukarinim olan şeytan azdırdı, bütün günahları irtikabıma sebeboldu» diyerek şeytandan şikâyet edince şeytan mukabele eder der ki «Ey bizim Rabbimiz! Ben onu idlâl etmedim o kendi yoldan çıktı ve bir dalâlette bulundu ki o dalâlet hidayetten gayet uzaktı. Ve doğru yola girmek ihtimali yoktu.» Şu manâ; karinin şeytan olduğuna nazarandır. Amma karinin melek olduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir :

Kâf 50:28

Vacip Tealâ Allahü Tealâ'ya sirkeden müşrikin Cehennem'in şiddetli ateşine atılması.taraf-ı İlâhîden emrolununca bütün günahlarını şeytana tahmil etmesi üzerine şeytan tarafından irâd edilecek nutkunu beyan etmek üzere buyuruyor. Şeytan böyle demekle kâfirin cinayetini kendine yükletir. Yani; kâfirin Cehennem'e atılmasını Cenab-ı Hak emretmesi üzerine o kâfir Cehennem'e girince «Ya Rabbi! Beni, mukarinim olan şeytan azdırdı, bütün günahları irtikabıma sebeboldu» diyerek şeytandan şikâyet edince şeytan mukabele eder der ki «Ey bizim Rabbimiz! Ben onu idlâl etmedim o kendi yoldan çıktı ve bir dalâlette bulundu ki o dalâlet hidayetten gayet uzaktı. Ve doğru yola girmek ihtimali yoktu.» Şu manâ; karinin şeytan olduğuna nazarandır. Amma karinin melek olduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir :

Kâf 50:29

Şu halde herkesin isyanı üzerine azab ederim, günahından ziyade azabetmem ki zulüm olsun. Binaenaleyh; size vaki olan azab sizin günahınız miktarıdır ve hiç bir kimseye atf-ı cürmetmeye se-lâhiyetiniz yoktur.» demekle Cenab-ı Hak onları muhasamadan nehiy ve feryadın, çağırışıp bağırışmamn faydası olmayacağını kendilerine tefhimle iskât eder.

Kâf 50:30

Vacip Tealâ ins ü cinden Cehennemi dolduracağını kitaplarında haber verdiği cihetle o haberini tasdik ve vaadini tahkik etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Cehennem gelip fevç fevç Cehennem'e atıldığında biz Cehennem'e «Ey Cehennem! Seri günahkârlarla doldun mu? Daha boş yerin kaldı mı?» deriz. Cehennem-de bize «Daha ziyade var mı?» der. Çünkü; asîler gelip Cehennem'e atıldığında daha boş mahalleri kaldığı için asîlerden daha ziyade olsa alabileceğini beyan eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu sual Cehennem'e ehl-i Cehennem'in cemisi dahil olmadan evvel olmak ihtimali ga-libtir. Çünkü; ehl-i Cehennem'in cemisi dahil olduğunda dünyada Cenab-ı Hakkın haber verdiği cihetle Cehennem dolacağından ziyade talib olmaz. Şu halde ziyadeye talib olması ehl-i Cehennem'in hepsinin girmeden evvel olacağına delâlet eder. Vacip Tealâ Cehennem'in dolup dolmadığını ilm-i ezelîsi ile bildiği halde Cehennem'e sualinin hikmeti; ikidir: Birinci-s i -dünyadaki vaadini tahkik etmektir. Çünkü; dünyada inscinden Cehnenem'i dolduracağını Kur'an'da beyan buyurmuştu. ikincisi; kâfirlere tevbih ve tekdir içindir.

Kâf 50:31

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in hallerini beysyndan sonrJı Cennet'in bazı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halele Allah'tan korkanlara ve huzur-u kalple gelenlere Cennet gayet yakınlaştırılmıştır. Yani; şirkten ve sair günahlardan kaçınmakla nefislerini tehlikeden vikaye eden müminlere Cennet uzak olmadığı halde yak-laştırılmıştır, ehl-i Cennet, Cenneti görünce taraf-ı İlâhîden onlara «Şu gördüğünüz Cennet; dünyada size vaadolunan Cennet'tir» denilir. O Cennet ma'siyetten dönerek taat-ı İlâhiyyeye rücû edip emr-i İlâhîyi lâyık olduğu veçhüzere hıfzeden kimselerin cümlesine yaklaştırılır, ki o kimseler Rahman Tealâ'yı görmedikleri halde korkarlar. Binaenaleyh; huzur-u İlâhîye ihlâs üzere taat-ı Ilâhiye-ye rücû ederek hâlis kalpleriyle gelirler. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i Cennet Cennet'e dahil olmadan evvel arş-ı a'lânı^ sağ canibinden yakın bir mahalden Cennet-i âlâ ehl-i Cennet'e gösterilir ve o zaman «şu gördüğünüz Cennet; dünyada size vaadolunan Cennettir» denilir. İşte o zamanda ceryan edecek ahvali Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ehl-i Cennet'in Rahmet-i İlâhiyyeyi fazlaca recâ ettiklerine işaret için esma-i husnâ içinden rahman ism-i şerifi varid olmuştur. İnsanda muteber olan Allah'ın emrine rücu eden kalb-i halis olduğuna işaret için bu âyette kalp; mürâb lafzıyla tavsif olunmuştur. Çünkü Allah'tan korkmayan ve emrine rücu eylemeyen kalp kasavet sahibi olduğundan nazar--ı İlâhîde itibardan sakıttır. Hulâsa, ehl-i Cennet'te beş sıfat lâzım olup onlar da müttekî olmak, her emrinde Cenab-ı Hakkın şeriatına rücû etmek, ahkâm-ı İlâhiyyeyi hıfzedici olmak, Allah'tan korkmak ve kalbi Cenab-ı Hakka merbut bulunmak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kâf 50:32

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in hallerini beysyndan sonrJı Cennet'in bazı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halele Allah'tan korkanlara ve huzur-u kalple gelenlere Cennet gayet yakınlaştırılmıştır. Yani; şirkten ve sair günahlardan kaçınmakla nefislerini tehlikeden vikaye eden müminlere Cennet uzak olmadığı halde yak-laştırılmıştır, ehl-i Cennet, Cenneti görünce taraf-ı İlâhîden onlara «Şu gördüğünüz Cennet; dünyada size vaadolunan Cennet'tir» denilir. O Cennet ma'siyetten dönerek taat-ı İlâhiyyeye rücû edip emr-i İlâhîyi lâyık olduğu veçhüzere hıfzeden kimselerin cümlesine yaklaştırılır, ki o kimseler Rahman Tealâ'yı görmedikleri halde korkarlar. Binaenaleyh; huzur-u İlâhîye ihlâs üzere taat-ı Ilâhiye-ye rücû ederek hâlis kalpleriyle gelirler. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i Cennet Cennet'e dahil olmadan evvel arş-ı a'lânı^ sağ canibinden yakın bir mahalden Cennet-i âlâ ehl-i Cennet'e gösterilir ve o zaman «şu gördüğünüz Cennet; dünyada size vaadolunan Cennettir» denilir. İşte o zamanda ceryan edecek ahvali Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ehl-i Cennet'in Rahmet-i İlâhiyyeyi fazlaca recâ ettiklerine işaret için esma-i husnâ içinden rahman ism-i şerifi varid olmuştur. İnsanda muteber olan Allah'ın emrine rücu eden kalb-i halis olduğuna işaret için bu âyette kalp; mürâb lafzıyla tavsif olunmuştur. Çünkü Allah'tan korkmayan ve emrine rücu eylemeyen kalp kasavet sahibi olduğundan nazar--ı İlâhîde itibardan sakıttır. Hulâsa, ehl-i Cennet'te beş sıfat lâzım olup onlar da müttekî olmak, her emrinde Cenab-ı Hakkın şeriatına rücû etmek, ahkâm-ı İlâhiyyeyi hıfzedici olmak, Allah'tan korkmak ve kalbi Cenab-ı Hakka merbut bulunmak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kâf 50:33

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in hallerini beysyndan sonrJı Cennet'in bazı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halele Allah'tan korkanlara ve huzur-u kalple gelenlere Cennet gayet yakınlaştırılmıştır. Yani; şirkten ve sair günahlardan kaçınmakla nefislerini tehlikeden vikaye eden müminlere Cennet uzak olmadığı halde yak-laştırılmıştır, ehl-i Cennet, Cenneti görünce taraf-ı İlâhîden onlara «Şu gördüğünüz Cennet; dünyada size vaadolunan Cennet'tir» denilir. O Cennet ma'siyetten dönerek taat-ı İlâhiyyeye rücû edip emr-i İlâhîyi lâyık olduğu veçhüzere hıfzeden kimselerin cümlesine yaklaştırılır, ki o kimseler Rahman Tealâ'yı görmedikleri halde korkarlar. Binaenaleyh; huzur-u İlâhîye ihlâs üzere taat-ı Ilâhiye-ye rücû ederek hâlis kalpleriyle gelirler. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i Cennet Cennet'e dahil olmadan evvel arş-ı a'lânı^ sağ canibinden yakın bir mahalden Cennet-i âlâ ehl-i Cennet'e gösterilir ve o zaman «şu gördüğünüz Cennet; dünyada size vaadolunan Cennettir» denilir. İşte o zamanda ceryan edecek ahvali Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ehl-i Cennet'in Rahmet-i İlâhiyyeyi fazlaca recâ ettiklerine işaret için esma-i husnâ içinden rahman ism-i şerifi varid olmuştur. İnsanda muteber olan Allah'ın emrine rücu eden kalb-i halis olduğuna işaret için bu âyette kalp; mürâb lafzıyla tavsif olunmuştur. Çünkü Allah'tan korkmayan ve emrine rücu eylemeyen kalp kasavet sahibi olduğundan nazar--ı İlâhîde itibardan sakıttır. Hulâsa, ehl-i Cennet'te beş sıfat lâzım olup onlar da müttekî olmak, her emrinde Cenab-ı Hakkın şeriatına rücû etmek, ahkâm-ı İlâhiyyeyi hıfzedici olmak, Allah'tan korkmak ve kalbi Cenab-ı Hakka merbut bulunmak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Kâf 50:34

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in evsafım beyandan sonra ehl-i Cen net'e vaki olacak iltifat-ı İlâhiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e dört şeyle iltifat edeceğini bu âyette beyan buyurmuştur : Birincisi; bilûmum afat ve azabtan ve sair korkulacak şeylerin cümlesinden salim olduklarını beyanla Cennet'e girmelerine emr-i İlâhî'nin zuhur etmesidir, ikincisi; Cennet'e girdikleri gün yevm-i hulûd olup Cennefte ölüm olmayacağının beyan olunmasıdır. Üçüncüsü; Cennette arzu ettikleri her şeyin bulunacağını-beyanla tebşir olun-;malarıdır. Dördüncüsü; ind-i İlâhîde onların gördüklerinden daha ziyade ni'metlerin bulunmasını beyanla kalplerinin vıesrur olmasıdır. Bu âyette ziyade yle murad; ehl-i Cennet'in Cenab-ı Hakîki bizzat görmeleri olduğu cumhur-u müfessirîn'in cümle-i beyâna tındandır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile seIâm ile murad; \azabtan iselâmet olduğu gibi nail oldukları nimetlerin zevalinden 'dahi se-.iâmettir. Yahut Allah'dan ve meleklerden selâm lâfzını almaktır. JÇünkü selâm lâfzı; enva-ı mekârihten selâmeti iş'âr ettiğimden selâmla taltif olunmak ehl-i Cennet için büyük tebşiri mutsjzammırı seâdet-i uzmâdır.

Kâf 50:35

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in evsafım beyandan sonra ehl-i Cen net'e vaki olacak iltifat-ı İlâhiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e dört şeyle iltifat edeceğini bu âyette beyan buyurmuştur : Birincisi; bilûmum afat ve azabtan ve sair korkulacak şeylerin cümlesinden salim olduklarını beyanla Cennet'e girmelerine emr-i İlâhî'nin zuhur etmesidir, ikincisi; Cennet'e girdikleri gün yevm-i hulûd olup Cennefte ölüm olmayacağının beyan olunmasıdır. Üçüncüsü; Cennette arzu ettikleri her şeyin bulunacağını-beyanla tebşir olun-;malarıdır. Dördüncüsü; ind-i İlâhîde onların gördüklerinden daha ziyade ni'metlerin bulunmasını beyanla kalplerinin vıesrur olmasıdır. Bu âyette ziyade yle murad; ehl-i Cennet'in Cenab-ı Hakîki bizzat görmeleri olduğu cumhur-u müfessirîn'in cümle-i beyâna tındandır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile seIâm ile murad; \azabtan iselâmet olduğu gibi nail oldukları nimetlerin zevalinden 'dahi se-.iâmettir. Yahut Allah'dan ve meleklerden selâm lâfzını almaktır. JÇünkü selâm lâfzı; enva-ı mekârihten selâmeti iş'âr ettiğimden selâmla taltif olunmak ehl-i Cennet için büyük tebşiri mutsjzammırı seâdet-i uzmâdır.

Kâf 50:36

Vacip Tealâ kâfirleri azab-ı uhrevî ile tehdid ve ehjl-i Ceil-net'in nimetlerini beyan imana terğib ettikten sonra azab-ı jdünyeVî ile dahi tehdid etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Senin kavminden evvel nice ümmetleri meselâ Âd ve Semud ve Firavun'un kavmi gibi satvet ve saltanat sahipleriyle, Mekke'lilerden daha ziyade emval, evlâd, a'van ve etba'lan çok bir takım akvamı biz ihlâk ettik ki onlar yer yüzünü gezdiler, dereleri, dağları deldiler, yollar yaptılar, köşkler ve saraylar inşâ ettiler. İşte bu kadar kuvvet ve satvet sahibi olan akvam gazab-ı İlâhîden kurtulmaya bir çare bulabildiler mi? Elbette bulamadılar. Binaenaleyh; helak olup gittiler. O ümmetler o kadar kuvvet ve kudretle helakten halasa bir çare bulamayınca Mekke'-liler hiç bulamazlar. Şu halde onlar kendilerini irşâd için taraf-ı İlâhîden gönderilen Resullerine iman etmediklerinden helak olunca, Ya Ekrem-er Rusül! Senin kavmin de sana itaat etmedikçe helak olacaklardır. Helakten halâsa ise iman etmekten başka çare yoktur. tenkib ; bir şeyi delmek manasınadır. Ümem-i salifeden bir çokları dağları deldiler, yollar yaptılar, taşları deldiler köşkler yaptılar, beldeleri dolaştılar görülmesi mümkün olan ma'mureleri gördüler, fakat helakten kurtulmaya bir çare bulamadılar. Halbuki onlar yer yüzünü i'mârda muktedâ bih olmuşlar, kuvvet ve kudretlerini âleme tanıtmışlardı. Böyle oldukları halde kendilerine irşâd için gönderilen Resullerine iman etmedikçe helakten kurtulamadılar. Binaenaleyh; kendi Resullerine iman etmeyen Mekke ahalisi de kurtulamazlar. Zira; bunlar evvel geçenlerden daha zayıflardır, Mekke'liler ticaret sebebiyle seyr ü sefer edip evvel geçenlerin harabelerini seyr ü temâşâ ediyorlar. Onlardan ibret alıp mütenebbih olmaları lâzımken mütenebbih olmuyorlar. Binaenaleyh; helake müstehaklardır,

Kâf 50:37

Vacip Tealâ evvel geçen milletlerden Resullerine iman etmedikleri için bir çoklarının helak olduklarını beyandan sonra onların helaklerinden bu ümmet için hisse ve nasibin ibret almak olduğunu bey an. etmek üzere buyuruyor. Yani; şu sûrede zikrolunan gerek kâfirlerin hallerinde, gerek müminlerin derecelerinde, gerek evvel geçen ümmetlerin helaklerinde gafil olmayıp huzur-u kalple düşünen ve kendine verilen kulağıyla dinleyen akl-ı kâmil sahipleri için ibret vardır. Binaenaleyh bunları sathi bir bakışla bakıp ehemmiyetsiz bir dinleyişle dinleyip geçivermemek lâzımdır. Zira; bunların her birinde insanlar için ayrı ayrı maksatlar ve faydalar vardır. Onları düşünmek ve birer birer arayıp bulmak ve muktezasma göre amel etmek vezaif-i diniyye cümlesindendir. Çünkü; aklı olan bir kimse için bu âlemin elden ele devredip ve ahvalin gün be gün saat be saat değişip teğayyür etmesini ve Cenab-ı Hakkın ef'âlindeki acaib ve garaibini tefekkür etmekle nefsini bir saha-i selâmete çıkarmanın çaresini araması levazım-i insaniyedendir. Kezalik taraf-ı İlâhîden kendine verilen ve doğru sözü dinlemeye lâyık olan kulağıyla taraf-ı risaletten tebliğ olunan ahkâmı kendi hazır ve kalbi toplu olduğu halde dinleyerek muktezasiyle amel edip nefsini mehlekeden kurtarması vaciptir. Binaenaleyh; bir kimsenin aklı olmaz veyahut aklı olur lâkin hak olan sözü dinlemez veyahut dinler fakat gafil olursa o kimse hiç bir şeyden müteessir olmaz, kendini mehlekeden kurtaramaz. Adetâ yırtıcı bir behâim menzilesinde olduğu cihetle nefsini helakten tahlîs edemez. "Kendine söylenen doğru sözü kalbi hazır olduğu halde dinler, manâsını düşünür, zihnini toplar, ve sadakatla mecliste hazır olduğu halde kemal-i itaatle alır ve mucibiyle amel eder» demektir. Tefekkür şanından olan kalbe ta'zîm için bu âyette kalp lâfzı tâ'zime delâlet eden tenvin île nekre olarak varid olmuştur. Çünkü; tefekküre kaadir olmayan akıl elbette hakir, tefekküre malik olanın şanı ise azimdir. Hulâsa; sahib-i şeriattan vaki olan tebligatı lâyıkıyla dinlemek vacip ve ondan müstefid olmak üç şart ile meşrut olup birincisi; safî kalbe malik olmak, ikincisi; Hak sözü dinliyecek sadık kulağa sahib olmak, üçüncüsü; kalbin ve kulağın bulunmasıyla beraber vücudu o makamda hazır olup zihni toplu olarak can kulağıyla dinlemek ve düşünmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümles indendir.

Kâf 50:38

Vacip Tealâ ümem-i salifenin helaklerinde ümmet-i Muham-med için ibret olduğunu beyandan sonra haşrin imkânına delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde bu kadar yeri, gökleri ve onlarda olan ayları, yıldızları, hayvanları, otları ve ağaçları altı gün miktarı bir zamanda halkedip de asla yorgunluk arız olmayan Vacibül Vü-cud'un insanları Öldükten sonra ihya edip amellerine göre ceza vereceğinde şüphe yoktur. Bazı müfessirînin beyanları veçhile bu âyetin Yahudilerin batıl itikatlarını red ve ibtal etmek için nazil olduğu mervidir. Çünkü; Yahudiler «Allahü Tealâ âlemin i'câdma ehad günü başladı Cuma günü bitirdi ve Cumartesi günü hâşâ arş-ı ala üzerine arkası üstü yattı dinlendi» derler. Bu itikat üç cihetten batıldır: Birincisi; Cenab-ı Bak'ka yorgunluk isnadıdır. Zira yorgunluk isnad etmek; kudret-i İlâhîyyeyi tenkîs ve tahdid etmektir. Halbuki kudret-i İlâhiyye mütenahiye değildir. İkincisi; arş-ı ala üzerinde kararlaşıp yatmasıdır. Zira; Allahü Tealâ'nm mekâna ve yatıp oturmağa ihtiyacı olmadığından mekândan ve' sair emâre-i hu.dûstan münezzehtir. Üçüncüsü; âlemin hilkati ehad günü başladı ve Cuma günü bitti demeleridir. Çünkü; âlem halkolunmadan evvel zaman ve zamanı taksim eden gece, gündüz, ay ve güneş yoktu ki Cuma ve ehad günleri olsun. Amma âyette zikrolunan. "Altı günde» demek bunda» evvel bazı âyetlerde beyan olunduğu veçhile «altı gün miktarı bir zamanda» demektir. Ve bu te'vü zaruridir. Zira; gün, hafta, ay, sene ve bunların cümlesinin vücudu bu âlemin vücudundan sonradır. Çünkü ayı, günü tayin gece ve gündüzün vücuduyla olup ay ve gün ise arzın ve semanın vücuduyla olduğundan bu âlem halkolunmadan evvel ehad, cuma ve sair günler yoktu. Binaenaleyh âyette beyan olunan altı gün; miktardan kinayedir. Şu halde Tevrat'ta böyle yanlış bir şey olmadığından Yehud'un Tevrat'ta naklettikleri itikatları,; tahrif olunan ve su-u te'viie uğrayan mesaildendir.

Kâf 50:39

Vacip Tealâ müşriklerin akibet helak olacaklarını ve mevcudatı altı gün miktarı bir zamanda halkettiğini beyandan sonra Resulüne bazı vesayâsını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Müşriklerin hasrı inkâra dair söyledikleri şeyler üzerine sabret. Zira; bu âlemi icada kaadir olan Rabbin Tealâ öldükten sonra insanları ihyaya ve onlardan ahz-ı intikama kaadir olur. Binaenaleyh; müşriklerin âhireti inkârlarına müteessir olma, akşam ve sabah Rabbin Tealâ'nm hamdine mülabis olduğun halde Rabbini nevakıstan tenzih et. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette tulu' ve Gurub-u Şemsi zikretmek, umum evkatte teşbihin lâzım olduğun^ işaret içindir. Yani; «Her zaman Rabbini sena etmekle beraber ne| kaisten tenzih et» demektir. Bu iki vakti zikretmek; onların şerefilerine işarettir. Yani «Rabbin Tealâ'nın hamdine mukarin olduğun halde Vacibülvücudu her zaman tenzih etmek lazımsa da hele şu iki vakitte daha ziyade teşbih etmek lâzım» demektir. Bu âyette teşbih; namaz manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Kâf 50:40

Vacip Tealâ şems'in tuluundan ve gurubundan evvel teşbihin lüzumunu beyandan sonra geceleri dahi teşbihin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; gündüzün iki tarafı olan akşam ve sabahta Rabbin Tea-lâ'yı teşbih ettiğin gibi ey Nebiyy-i Zişân! Gecenin bazı saatlarmda ve secdeyle kıldığın namazlar akabinde dahi teşbih et. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile sücûdun edbarı ile murad; akşam namazından sonra kılman iki rekat ve sabah namazından evvel kılman iki rekat sünnetler olduğu (Ömer)., (Ali) ve (İbn Abbas) (R.A.) hazerâtmdan mervîdir. Resulüllah'ın nevafil içinde sabah namazının evvelindeki iki rek'at sünnete ihtimamı sair nevafile ihtimamından daha ziyade olduğu Hz. Aişe (R.A.) den mervîdir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyetler beş vakit namaza şamildir. Çünkü gün doğmazdan evvel teşbih ile murad; sabah namazı ve gurubtan evvel teşbih ile murad öğle ve, ikindi namazları ve gecenin bazısında teşbih ile murad; aksam ve yatsı namazlarıdır. Secde akabinde teşbih ile murad; farz namazları akabinde edâ olu-nan nevafil-i mesnunedir. Hulâsa; gecede, gündüzde ve bilhassa tayin olunan vakitlerde!; Cenab-ı Hakka ta'zîm ve teşbihin lâzım olduğu bu âyetten rnüste-f fad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ teşbihin lüzumunu beyandan sonra o teşbihlerin faydası görüleceği yevm-i kıyameti zikretmek üzere

Kâf 50:41

buyuruyor. Yani; ey Resulü Mükerrem! İşit sen sol günü ki o günde İsrafil , dünyanın her tarafında bulunan emvâta işittireceği derecede yakın bir mahalden nida eder ve o sadâyı alesseviye herkes işitir. Binaenaleyh; o günde insanların göreceği zahmetler ve mihnetler hakkında sana vahyolunan haberleri sen işit ve ümmetine tebliğ et. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette münadî ile murad; Cib-ril-i Emîn olmak ihtimali varsa da ekser-i müfessirînin beyanlarına nazaran münadî ile murad; İsrafil'dir. Zira nida; sür3un sadâsıdır. Sûra üfürecek ise İsrafil'dir. Onun sadâsıyla halkın hayat bulacağı diğer nususla da sabittir. Rivayet-i sahih aya nazaran İsrafil'in nidası şu kelimelerle olacaktır : »Ey çürümüş kemikler, kesilmiş mafsallar, toprağa karışmış etler ve dağılmış saçlar! Siz hayat bulun, kabirlerinizden kalkın ki Allahü Tealâ fasl-ı kaza. hesap ve ceza için sizin mahşere içtimâinizi emrediyor» demekle emvâtı mahşere davet eder. ve bilcümle emvât derhal hayat bulur, şu sözleri işitir, derhal davete icabet ederek mahşere içtimaa müsaraat ederler, zaman geçmeksizin her şahıs hesap mahallinde hazır bulunur ve vaki olacak emr'-i İlâhîye intizar ederler, Mekân-ı karîbile murad; Beyt-i Mukaddeste Sahratullah mevkii olduğu Tefsir-i Hâzin'in çümle-i beyanatmdandır. Binaenaleyh; İsrafil'in sadâsı Sahratullah'tan her tarafa alesseviyye vasıl olur. Zira; SahratullarTın dünyanın ortasında olduğu mervîdir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile ibtidâen icad kiln kelimesiyle olduğu gibi nihayette iadenin dahi kün kelimesiyle olması muhtemeldir. Halkın dirilmesi için İsrafil'in Sura lifüreceği ve' Cibril-i Eminin mahşere davet için nida edeceği ve bu makamda münadi ile muradın Cibril-i Emin olduğu Tefsir-i Medarik'te beyan olunmuştur. Mekân-ı karîb hangi mekân ve münadî kim olursa olsun nidanın vukuu, hesab ve ceza için içtima kafidir. Binaenaleyh; nasm mahşere içtimaını inkâr etmek zaruriyyât-ı diniyyeyi inkâr olduğu cihetle küfr-ü sarihtir.

Kâf 50:42

Vacip Tealâ bir münadînin nida jMceğini beyandan sonra o günde herkesin o sadâyı işiteceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; o günde bilcümle ins ü cin büyük, küçük, erkek, dişi. islâm, kâfir kabirlerinden çıkıp mahşere gideceklerdir.

Kâf 50:43

Vacip Tealâ kabirlerinden kalkacaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz dünyada insanı evvelen icâdeder sonra öldürürüz âhirette tekrar ihya ederiz, âhirette cümle halkın mercii bizim huzur-u manevimizdir. Binaenaleyh; bizim huzurumuza gelmedik kimse bulunmaz. Zira; herkesin cezasının tertibolunacağı ve hesabının görüleceği bizim huzurumuzdur. İyi, kötü herkes amelinin cezasını görecektir ve o hükmü verecek mahkeme-i Kübrâ orasıdır.

Kâf 50:44

Vacip Tealâ İsrafil'in Sura üfüreceğini ve herkesin o sadâyı işiteceğini ve nâsm kabirlerinden kalkacağını beyandan sonra mahşere içtimain keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor. Yoksa kâfirlerin düşündükleri gibi nâsı ihya etmek, kabirlerinden kaldırmak, mahşere cem'etmek, herkesin hesabını sormak ve cezalarını vermek bizim kudretimize nazaran_ müşkül bir şey değildir. Vacip Tealâ yevm-i kıyamette cereyan eden ahvalin t azısın beyandan sonra Resulünü tesliye ve ehl-i Mekke'yi tehdîd etmel üzere buyuruyor. Yani; biz kıyameti inkâr edenlerin inkâra dair söyledikleri sözleri ve senin sözlerine itiraz ve inkâr sadedinde söylediklerini .gizli ve aşikâr cümlesini biz bilirz, sen onlar üzerine ahkâmı kabule ceb-redici değilsin, ancak sana vahyolunan ahkâmı tebliğe memursun. Binaenaleyh; vazifeni ifa ettikten sonra onların sözlerinden müteessir olma. Zira; söyledikleri sözlerine bizim ilmimiz lâhik olduğundan cezay-ı sezalarını veririz. Şu halde esef kâfirlere aittir, size ait değildir. Bu âyette iki cümle vardır : Birinci cümle kâfirleri tehdid etmiştir. Zira Öenab-ı Hakkın onların söyledikleri her sözü bilmesi; o sözleri üzerine ceza vereceğini iş'âr ettiğinden söyledikleri sözlerin cezasından kâfirlerin korkması lâzım gelir. İkinci cümle; Resulüllah'ı testiyedir. Çünkü Resulüllah'm onlar üzerine cebredici olmadığını beyan; ancak vazifesi tebliğ olup bu vazifeyi edâ ettikten sonra bütün mes'uliyyet kâfirlere ait olduğunu iş'âr ettiğinden Kesulüllah için kederi mucib bir şey olmadığını bevan etmektir.

Kâf 50:45

Vacip Tealâ Resulünün kâfirleri iman etmeye icbar etmek vazifesi olmadığını beyandan sonra vazifesini beyan ve tayin etmek üzere buyuruyor. Yani; siz onların söylediklerini bilince ve sen de onları din-i hakkı kabule icbare memur olmayınca bizim tehditlerimizden korkan kimselere sen Kur'an'ı zikirle ahkâmını beyan ve Kur'an'm muktezasıyîa onlara vaazet ki azabımızdan korkan kimseler kabul ederler, korkmayanların bildikleri ellerindedir. Kur'an'm nasihatlarmı nazar-ı itibare alarak intifa edenler an-| cak Allah'tan korkanlar olduğundan bu âyette Vacip Tealâ Kur'-g an'm zikrini azabtan korkanlara tahsis buyurmuştur. Çünkü; Allah'-J dan korkmayanlar Kur'an'm nasihatından intifa etmezler.