Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Zariyat 51:1 – Rahman 55:78
İçindekiler
- Zariyat 51:1
- Zariyat 51:2
- Zariyat 51:3
- Zariyat 51:4
- Zariyat 51:5
- Zariyat 51:6
- Zariyat 51:7
- Zariyat 51:8
- Zariyat 51:9
- Zariyat 51:10
- Zariyat 51:11
- Zariyat 51:12
- Zariyat 51:13
- Zariyat 51:14
- Zariyat 51:15
- Zariyat 51:16
- Zariyat 51:17
- Zariyat 51:18
- Zariyat 51:19
- Zariyat 51:20
- Zariyat 51:21
- Zariyat 51:22
- Zariyat 51:23
- Zariyat 51:24
- Zariyat 51:25
- Zariyat 51:26
- Zariyat 51:27
- Zariyat 51:28
- Zariyat 51:29
- Zariyat 51:30
- Zariyat 51:31
- Zariyat 51:32
- Zariyat 51:33
- Zariyat 51:34
- Zariyat 51:35
- Zariyat 51:36
- Zariyat 51:37
- Zariyat 51:38
- Zariyat 51:39
- Zariyat 51:40
- Zariyat 51:41
- Zariyat 51:42
- Zariyat 51:43
- Zariyat 51:44
- Zariyat 51:45
- Zariyat 51:46
- Zariyat 51:47
- Zariyat 51:48
- Zariyat 51:49
- Zariyat 51:50
- Zariyat 51:51
- Zariyat 51:52
- Zariyat 51:53
- Zariyat 51:54
- Zariyat 51:55
- Zariyat 51:56
- Zariyat 51:57
- Zariyat 51:58
- Zariyat 51:59
- Zariyat 51:60
- Tûr 52:1
- Tûr 52:2
- Tûr 52:3
- Tûr 52:4
- Tûr 52:5
- Tûr 52:6
- Tûr 52:7
- Tûr 52:8
- Tûr 52:9
- Tûr 52:10
- Tûr 52:11
- Tûr 52:12
- Tûr 52:13
- Tûr 52:14
- Tûr 52:15
- Tûr 52:16
- Tûr 52:17
- Tûr 52:18
- Tûr 52:19
- Tûr 52:20
- Tûr 52:21
- Tûr 52:22
- Tûr 52:23
- Tûr 52:24
- Tûr 52:25
- Tûr 52:26
- Tûr 52:27
- Tûr 52:28
- Tûr 52:29
- Tûr 52:30
- Tûr 52:31
- Tûr 52:32
- Tûr 52:33
- Tûr 52:34
- Tûr 52:35
- Tûr 52:36
- Tûr 52:37
- Tûr 52:38
- Tûr 52:39
- Tûr 52:40
- Tûr 52:41
- Tûr 52:42
- Tûr 52:43
- Tûr 52:44
- Tûr 52:45
- Tûr 52:46
- Tûr 52:47
- Tûr 52:48
- Tûr 52:49
- Necm 53:1
- Necm 53:2
- Necm 53:3
- Necm 53:4
- Necm 53:5
- Necm 53:6
- Necm 53:7
- Necm 53:8
- Necm 53:9
- Necm 53:10
- Necm 53:11
- Necm 53:12
- Necm 53:13
- Necm 53:14
- Necm 53:15
- Necm 53:16
- Necm 53:17
- Necm 53:18
- Necm 53:19
- Necm 53:20
- Necm 53:21
- Necm 53:22
- Necm 53:23
- Necm 53:24
- Necm 53:25
- Necm 53:26
- Necm 53:27
- Necm 53:28
- Necm 53:29
- Necm 53:30
- Necm 53:31
- Necm 53:32
- Necm 53:33
- Necm 53:34
- Necm 53:35
- Necm 53:36
- Necm 53:37
- Necm 53:38
- Necm 53:39
- Necm 53:40
- Necm 53:41
- Necm 53:42
- Necm 53:43
- Necm 53:44
- Necm 53:45
- Necm 53:46
- Necm 53:47
- Necm 53:48
- Necm 53:49
- Necm 53:50
- Necm 53:51
- Necm 53:52
- Necm 53:53
- Necm 53:54
- Necm 53:55
- Necm 53:56
- Necm 53:57
- Necm 53:58
- Necm 53:59
- Necm 53:60
- Necm 53:61
- Necm 53:62
- Kamer 54:1
- Kamer 54:2
- Kamer 54:3
- Kamer 54:4
- Kamer 54:5
- Kamer 54:6
- Kamer 54:7
- Kamer 54:8
- Kamer 54:9
- Kamer 54:10
- Kamer 54:11
- Kamer 54:12
- Kamer 54:13
- Kamer 54:14
- Kamer 54:15
- Kamer 54:16
- Kamer 54:17
- Kamer 54:18
- Kamer 54:19
- Kamer 54:20
- Kamer 54:21
- Kamer 54:22
- Kamer 54:23
- Kamer 54:24
- Kamer 54:25
- Kamer 54:26
- Kamer 54:27
- Kamer 54:28
- Kamer 54:29
- Kamer 54:30
- Kamer 54:31
- Kamer 54:32
- Kamer 54:33
- Kamer 54:34
- Kamer 54:35
- Kamer 54:36
- Kamer 54:37
- Kamer 54:38
- Kamer 54:39
- Kamer 54:40
- Kamer 54:41
- Kamer 54:42
- Kamer 54:43
- Kamer 54:44
- Kamer 54:45
- Kamer 54:46
- Kamer 54:47
- Kamer 54:48
- Kamer 54:49
- Kamer 54:50
- Kamer 54:51
- Kamer 54:52
- Kamer 54:53
- Kamer 54:54
- Kamer 54:55
- Rahman 55:1
- Rahman 55:2
- Rahman 55:3
- Rahman 55:4
- Rahman 55:5
- Rahman 55:6
- Rahman 55:7
- Rahman 55:8
- Rahman 55:9
- Rahman 55:10
- Rahman 55:11
- Rahman 55:12
- Rahman 55:13
- Rahman 55:14
- Rahman 55:15
- Rahman 55:16
- Rahman 55:17
- Rahman 55:18
- Rahman 55:19
- Rahman 55:20
- Rahman 55:21
- Rahman 55:22
- Rahman 55:23
- Rahman 55:24
- Rahman 55:25
- Rahman 55:26
- Rahman 55:27
- Rahman 55:28
- Rahman 55:29
- Rahman 55:30
- Rahman 55:31
- Rahman 55:32
- Rahman 55:33
- Rahman 55:34
- Rahman 55:35
- Rahman 55:36
- Rahman 55:37
- Rahman 55:38
- Rahman 55:39
- Rahman 55:40
- Rahman 55:41
- Rahman 55:42
- Rahman 55:43
- Rahman 55:44
- Rahman 55:45
- Rahman 55:46
- Rahman 55:47
- Rahman 55:48
- Rahman 55:49
- Rahman 55:50
- Rahman 55:51
- Rahman 55:52
- Rahman 55:53
- Rahman 55:54
- Rahman 55:55
- Rahman 55:56
- Rahman 55:57
- Rahman 55:58
- Rahman 55:59
- Rahman 55:60
- Rahman 55:61
- Rahman 55:62
- Rahman 55:63
- Rahman 55:64
- Rahman 55:65
- Rahman 55:66
- Rahman 55:67
- Rahman 55:68
- Rahman 55:69
- Rahman 55:70
- Rahman 55:71
- Rahman 55:72
- Rahman 55:73
- Rahman 55:74
- Rahman 55:75
- Rahman 55:76
- Rahman 55:77
- Rahman 55:78
Zariyat 51:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti camidir.
Yalan olmak ihtimali yoktur.
Zariyat 51:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti camidir.
Yalan olmak ihtimali yoktur.
Zariyat 51:3
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti camidir.
Yalan olmak ihtimali yoktur.
Zariyat 51:4
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti camidir.
Yalan olmak ihtimali yoktur.
Zariyat 51:5
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti camidir.
Yalan olmak ihtimali yoktur.
Zariyat 51:6
Şu beyan olunan mahlukatm cümlesinde Cenab-ı Hakkın sana-yi-i garibe ve kudret-i kahire ve sıfât-ı zatiyye-i sübûtiyyesine delâlet eder bir çok deliller mevcud olduğundan Cenab-ı Hak bunları yeminine âlet kılmış ve bu vesileyle şu zikrolunan şeylerin şereflerine ve ind-i İlâhîde kadirlerine işaret etmiştir, insanlar için mah-lukâttan hiç bir şeye yemin etmek caiz değildir. Hatta (Ka'be) ve (Kudüs) gibi cümlece mukaddes tanınmış olan makamat-ı mübâre-keye ve enbiya-yı izam gibi insanlar arasında mümtaz simalara dahi yemin etmek meşru' olamaz. Amma Vâcib Tealâ'mn araplar nazannda büyük olan mahlukâtma kasem buyurduğu Kur'an'm bir çok âyetlerinde mevcuttur, bu âyet de onların zümresindendir.
Eşyayı taksim eden melekler; dört olup Cebrail'in vahy-i İlâhiyi enbiya-yı izama getirip götürmeye, Mikâil'in erzakı ve yağmurları taksime, İsrafil'in Sûra ve Levh-i Mahfuzdun umuruna ve Azrail'in ervahı kabza memur olduğu mervidir.
Zariyat 51:7
Ve size gönderilen âhır zaman Peygamberi hakkında muhtelif sözler söylüyorsunuz, bu hususta söylediğiniz sözler birbirine mütenâkızdir. Çünkü; bazan yalancı, bazan şair-i mecnun, bazan sâhir, bazan da emîn ve sadıktır diyorsunuz. Bunların cümlesi birbirini muhalif sözlerdir. Kezâlik Kur'an hakkında dahi sözleriniz birbirlerine muhaliftir. Zira; Kur'an'a sihirdir, şiirdir, esatîr-i ev-vclîndendir, diyorsunuz. Ahiret hakkında dahi sözleriniz birbirini tutmaz. Çünkü; bazan âhiret'vardır, bazan da yoktur demekten hali kalmıyorsunuz. Binaenaleyh; .sözünüzde asla sebatınız yoktur. Şu halde sizler derya-ı hayret ve tereddüde dalmış Hakk'ı görmez bir takım ahmak kimselersiniz, ki sözlerinizin asla kıymeti olamaz.
Zariyat 51:8
Ve size gönderilen âhır zaman Peygamberi hakkında muhtelif sözler söylüyorsunuz, bu hususta söylediğiniz sözler birbirine mütenâkızdir. Çünkü; bazan yalancı, bazan şair-i mecnun, bazan sâhir, bazan da emîn ve sadıktır diyorsunuz. Bunların cümlesi birbirini muhalif sözlerdir. Kezâlik Kur'an hakkında dahi sözleriniz birbirlerine muhaliftir. Zira; Kur'an'a sihirdir, şiirdir, esatîr-i ev-vclîndendir, diyorsunuz. Ahiret hakkında dahi sözleriniz birbirini tutmaz. Çünkü; bazan âhiret'vardır, bazan da yoktur demekten hali kalmıyorsunuz. Binaenaleyh; .sözünüzde asla sebatınız yoktur. Şu halde sizler derya-ı hayret ve tereddüde dalmış Hakk'ı görmez bir takım ahmak kimselersiniz, ki sözlerinizin asla kıymeti olamaz.
Zariyat 51:9
Yani balüa meyletmekle fikri haktan sarf ve tağyir olunan kimse* ResulullalVm sözünü kabulden imtina etmekle Resulullah'ın dininden ayrılıp batılı irtikâpla Haktan vazgeçer. Yahut bir takımın üfsid ler tarafından Resulullah'a ve Kur'an'a iman etmek muraü eden kimse o iradesinden sarf olunur vazgeçirilir. Çünkü; iman etmek istiyen kimse Kureyş'in müşrikleri tarafından döndürülürdü ve »Sizin iman etmek istediğiniz kimse mecnundur, sâhirdir. Bina-enalevh; ona iman etmek bâtılı irtikâbetmektir» demekle imandan menederlerdi. İşte bu gibi imandan m en'olunanlar hakkında denmiştir. Yani «imandan men'olunanlar rnen'o-lunur» demektir. Şu halde «Resulüllah'a hased neticesi kâfirler tarafından tertibolunmuş ifk ü iftiraya ittiba' edenler yalan sözlerle iğfal olundular, Haktan tağyir edildiler, batıl cihetine döndürüldüler» demek olur.
Zariyat 51:10
Vacip Tealâ kâfirlerin akval-i muhtelife arasında mütereddid bir halde bulunduklarını ve ifkü iftira ile iman edecek kimselerin imandan vazgeçiriidiklerini beyandan sonra yalan söyleyenlerin ve iftira edenlerin aleyhlerine dua olmak üzere buyuruyor.
olunsun ve helak olsunlar,]
Yani; Resulüllah'a ve Kur'an hakkında bir takım muhtelif sözlerle iftiraya kalkışan yalancılar lanet olundular. Zira: onlar kendilerini ihata eden cehliçinde gaflet üzere bulundular. Binaenaleyh; hakka delâlet eden delilleri tahkika sarf-ı fikir etmediler, memur oldukları vazife-i cÜniyyelerini bilmedikleri gibi bilmek dahi istemediler ve kabulü lâzım olan tekâlif-i İlâhiyyeyi kabulden imtina ettiler.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile yalancılar muttasıl olduklarr cehl ü dalâlet ve onun neticesi olan gaflet üzere bulunup ondan vazgeçemediklerine işaret için büyük gaflet.
manâsına olan lâfzından sonra gafil manâsına ulan lâfzı varid olmuştur. Çünkü cehalet üzere gaflet; umur-u âhireti ve emr-i dini tamamiyle nisyândan kinayedir. Zira; insan için âhireti unutmaktan daha büyük bir gaflet olamaz. İnsan için esasen her şeyin muvazeneli âhirete iman etmeye bağlıdır. Çünkü: âhirete iman etmeven bir kimsenin hic bir şeyden korkusu olmadığından Hakkullah ve Hakk-ı ibâddan çekinmez. Binaeha)-leyh; aklına ne gelirse işler', eline ne geçerse alır, ayağı nereye dör nerse oraya gider, onun için her şey mubah ve her ne işlerse^ güzel olur.
Zariyat 51:11
Vacip Tealâ kâfirlerin akval-i muhtelife arasında mütereddid bir halde bulunduklarını ve ifkü iftira ile iman edecek kimselerin imandan vazgeçiriidiklerini beyandan sonra yalan söyleyenlerin ve iftira edenlerin aleyhlerine dua olmak üzere buyuruyor.
olunsun ve helak olsunlar,]
Yani; Resulüllah'a ve Kur'an hakkında bir takım muhtelif sözlerle iftiraya kalkışan yalancılar lanet olundular. Zira: onlar kendilerini ihata eden cehliçinde gaflet üzere bulundular. Binaenaleyh; hakka delâlet eden delilleri tahkika sarf-ı fikir etmediler, memur oldukları vazife-i cÜniyyelerini bilmedikleri gibi bilmek dahi istemediler ve kabulü lâzım olan tekâlif-i İlâhiyyeyi kabulden imtina ettiler.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile yalancılar muttasıl olduklarr cehl ü dalâlet ve onun neticesi olan gaflet üzere bulunup ondan vazgeçemediklerine işaret için büyük gaflet.
manâsına olan lâfzından sonra gafil manâsına ulan lâfzı varid olmuştur. Çünkü cehalet üzere gaflet; umur-u âhireti ve emr-i dini tamamiyle nisyândan kinayedir. Zira; insan için âhireti unutmaktan daha büyük bir gaflet olamaz. İnsan için esasen her şeyin muvazeneli âhirete iman etmeye bağlıdır. Çünkü: âhirete iman etmeven bir kimsenin hic bir şeyden korkusu olmadığından Hakkullah ve Hakk-ı ibâddan çekinmez. Binaeha)-leyh; aklına ne gelirse işler', eline ne geçerse alır, ayağı nereye dör nerse oraya gider, onun için her şey mubah ve her ne işlerse^ güzel olur.
Zariyat 51:12
Vacip Teaîâ yevm-i cezanın vukuunu beyandan sonra kâfirlerin istihza tankıyla yevm-i'cezanın zamanından sual ettiklerini bdj yan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler âhirete iman etmediklerinden istihza tarikıyla Resulüllah'a «Ya Muhammedi Kıyamet ne zaman vuku bulacak, azabı hangi zamanda olacak? Haydi getir görelim» derler.
İşte kâfirlerin şu sualleri hakiki bir sual değildir, belki istihza tarîki ile bir sualdir. Zira hakiki sual; bilmediğini öğrenmekjcin-dir. Bunların sualleri ise aksinedir.
Zariyat 51:13
Vacip Tealâ kâfirlerin şu istihzalarına cfjjabı beyan üzere buyuruyor.
Hatta onları iah-kîr ve terzil için yüzleri üzerinde Cehennem ateşine girerler, Cehennem'de azaplarına müekkel olan melekler^arafından tevbih ve tahkir tarîki ile onlara denir ki :
Zariyat 51:14
İşte kâfirier, azaba müekkel olan melekler tarafından böyle, demekle Cehennem'de tekdir olunurlar ki azab üzere azab olsun.
Yani: bu söz onların azabına memur olan zebaniler -tarafından denilir, kendilerinin fitnesi olduğunu tefhimle kendi kazançlarının ve sa'y ü amellerinin cezası olduğu bildirilir ve "Dünyada bu gibi şevlerin asli yoktur. İnsanları aldatmak için tertibolunmus yalanlardır diyordunuz, tadın bakalım Cehennem azabını aslı var mıdır yok mudur, bilin» denilmekle kendileri tahkir olunurlar. Dünyada bunun misali: Cinayet işleyen bir caniye hüküm veren hakim tarafından «şu işlediğin cinayetin cezası şu kadar zaman zindanda yatmaktır. Haydi yat ve cinayet işlemeyi gör» demekle hükmünü tefhim eder. Cehennem'de müekkel olan Zebaniler tarafından kâfirlere söylenen söz; bu dünyada hakim tarafından caniye hükmün tefhimi esnasında söylenen söz gibidir.
Zariyat 51:15
Vacip Tealâ günahkarların -hallerini beyandan sonra müttekî-Jerin hallerini ve Cennet'te nail olacakları ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yara; bütün evamir-i Ilâhiyeye imtisal ve nevahi~i sübhaniyeden ietinabla nefislerini Cehennem azabından vikaye eden mümin müttakîler Cennet'lerde bağlar, bahçeler, akar pınarlar üzerinde karar ve Rablarmm verdiği nimetleri kemal-i neşâtla alır. rahat ederler.
Şu nimetlere nail olmak ittikaya muhtaç olduğuna işaret için ehl-i Cennet'in müttakîler olacağı beyan olunmuştur, Çünkü müştak üzere varid olan bir hükmün illeti; o müştakın me'haz-ı iştikakıdır. Bu makamda Cennet'te karar etmek hükmünün mültekî lâfzı üzerine vârid olması o hükmün sebebi müttekî lâfzının me'haz-ı iştikakı olan ittika olmasına delâlet eder. İttikanm manâsı ise bilcümle evâmire itaatia haram olan şeylerden sakınmaktır. Şu halde Cennet'te ârâm etmeye ve nimetlerine nail olmaya sebeb; Allahü Tealâ'nın emrine imtisal ile muharremâttan ietinabetmektir.
Zariyat 51:16
Vacip Tealâ günahkarların -hallerini beyandan sonra müttekî-Jerin hallerini ve Cennet'te nail olacakları ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yara; bütün evamir-i Ilâhiyeye imtisal ve nevahi~i sübhaniyeden ietinabla nefislerini Cehennem azabından vikaye eden mümin müttakîler Cennet'lerde bağlar, bahçeler, akar pınarlar üzerinde karar ve Rablarmm verdiği nimetleri kemal-i neşâtla alır. rahat ederler.
Şu nimetlere nail olmak ittikaya muhtaç olduğuna işaret için ehl-i Cennet'in müttakîler olacağı beyan olunmuştur, Çünkü müştak üzere varid olan bir hükmün illeti; o müştakın me'haz-ı iştikakıdır. Bu makamda Cennet'te karar etmek hükmünün mültekî lâfzı üzerine vârid olması o hükmün sebebi müttekî lâfzının me'haz-ı iştikakı olan ittika olmasına delâlet eder. İttikanm manâsı ise bilcümle evâmire itaatia haram olan şeylerden sakınmaktır. Şu halde Cennet'te ârâm etmeye ve nimetlerine nail olmaya sebeb; Allahü Tealâ'nın emrine imtisal ile muharremâttan ietinabetmektir.
Zariyat 51:17
Tealâ müttekilerin Ccnnet'de uiac-akîarını beyandan ra m!üttekîler:n dünyada amellerini beyan etmek üzere buyuruyor.
birisi de seher vakitlerinde
Yani; muhsinlerin az uy umuları ve geceleri çok teheccütleri ile beraber vakt-i seherde daima istiğfar ederler. Zira; bunlar ubû-diyyetlerinin vazifesini edada nefislerini aciz ve kaasır gördüklerinden istiğfarda mübalağa eder, seher vakitlerini istiğfara hasrederler.
Vakt-i seherdeki ibadet ve istiğfarın diğer vakitlerdeki ibadet üzerine faziletli olduğuna işaret için Vacip Tealâ evkat-ı saire içinden vakt-i seherde istiğfar ettiklerini beyanla müttekîleri sena buyurmuştur. Çünkü; vakt-ı seherde vuku bulan istiğfar ve duanın kabul olunacağına dair Buharı ve Müslim'de hadis-i şerifler mer-vîdir. istiğfar m asıl manâsına gelince; Allahü Tealâ'dan küsurlarının affını ve' günahının setrini istemek olduğu gibi zik-rullahla mağfiret talebetmeye namaz ve saire gibi mağfirete vesile olacak ibadetleri işlemeye dahi istiğfar denilir. Bu makamda her ne sebeple olursa olsun mutlaka mağfiret talebetmektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile gerek gecede az uyku uyuyarak çok ibadet etmelerini ve gerek vakt-ı seherde istiğfarlarını beyan etmek müttekîlerin ihsanlarını beyan etmektir. Çünkü ihsanın' asili manâsı ibadette ihsandır.
Zariyat 51:18
Tealâ müttekilerin Ccnnet'de uiac-akîarını beyandan ra m!üttekîler:n dünyada amellerini beyan etmek üzere buyuruyor.
birisi de seher vakitlerinde
Yani; muhsinlerin az uy umuları ve geceleri çok teheccütleri ile beraber vakt-i seherde daima istiğfar ederler. Zira; bunlar ubû-diyyetlerinin vazifesini edada nefislerini aciz ve kaasır gördüklerinden istiğfarda mübalağa eder, seher vakitlerini istiğfara hasrederler.
Vakt-i seherdeki ibadet ve istiğfarın diğer vakitlerdeki ibadet üzerine faziletli olduğuna işaret için Vacip Tealâ evkat-ı saire içinden vakt-i seherde istiğfar ettiklerini beyanla müttekîleri sena buyurmuştur. Çünkü; vakt-ı seherde vuku bulan istiğfar ve duanın kabul olunacağına dair Buharı ve Müslim'de hadis-i şerifler mer-vîdir. istiğfar m asıl manâsına gelince; Allahü Tealâ'dan küsurlarının affını ve' günahının setrini istemek olduğu gibi zik-rullahla mağfiret talebetmeye namaz ve saire gibi mağfirete vesile olacak ibadetleri işlemeye dahi istiğfar denilir. Bu makamda her ne sebeple olursa olsun mutlaka mağfiret talebetmektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile gerek gecede az uyku uyuyarak çok ibadet etmelerini ve gerek vakt-ı seherde istiğfarlarını beyan etmek müttekîlerin ihsanlarını beyan etmektir. Çünkü ihsanın' asili manâsı ibadette ihsandır.
Zariyat 51:19
Vacip Tealâ müttekîlerin cümle-i ihsanlarından birisi de zekâtlarını masrafına vermek, fukara ve zuafâ güruhuna da merhamet etmek olduğunu beyan eylemek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i imandan zengin olan kimselere Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu mallarında ihtiyaç miktarı nafakasını celb için iste-yiciliği ihtiyar eden saillerle kûşe-i iffet ve tevekküle çekileni ve is-teyiciliği nefsine münasib görmeyen mahrum fukaralara hazz ve nasîb vardır. Zira; bunlar Allah'a ibadet ve nâsa merhamet için meşru' olan zekâtlarını muhtaç olanlara verirler, fukaranın hakkını men'etmezler, onların hatırlarını tatyîb ve ihtiyaçlarını defetmeyi nefislerine vacip bilirler.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette mahrum ile murad; ihtiyacı olduğu halde isteğiciliği irtikâbetmeyip 'ıkendı mahellinde. sabırla vakit geçiren fakirdir. Çünkü; iffetini muhafaza ederek züll-i suali irtikâb etmediğinden halk kendini zengin zannettikleri cihetle sadakalarından mahrum 'ettiklerinden bu gibi fukaraya mahrum denilmiştir.
Zariyat 51:20
Vacip Tealâ Cennet'te rahat edecek müttekîlerin ibadetlerini beyandan sonra vahdaniyyetine delâlet eden delâil-i afakiyye ve enfüsiyyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Elbette kabahattir. Çünkü; görülmeyecek bir yerde değildir. Zira; kendi nefsinizde ve her saat içinde gezdiğiniz yer yüzündedir. Binaenaleyh; bu gibi açık delilleri görmemek ve onlarla maksada istidlal etmemek insan için felâketi mucibtir.
Yer yüzünde vahdîniyyete delâlet eden delillere gelince: yer ' yüzünün insanın tasarrufuna elverişli döşek gibi döşeli olması, mü-saferet için her yere gidebilmeye salih yolların, dağların, ovaların, karaların, denizlerin bulunması, birbirine yakın kıtalardaki insanların renklerinin ayrı ayrı olması, akar pınarların, medfun madenlerin, enva-ı meyvelerin, çiçeklerin ve ağaçların mevcud olması, insanların menfaatları için hazırlanmış bir çok hayvanların bulunması Vacip Tealâ'nm fail-i muhtar olup kudret-i kaahire sa-hibi olduğuna ve vahid-i hakiki olup şerik ve nazirden münezzeh olduğuna açıktan delâlet eden deliller cümlesindendir. Zira; bunların cümlesi insanın hal-i sıhhat ve marazında rahatı için hazırlanmış, her bîri nice yüzbinlerce sanayi-i garibe ve acîbe üzere şamil ve kemal-i ilim ve kudret-i kahirenin asarından oldukları cihetle er-bab-ı akıl bunların her birinden vahdaniyyet-i İlâhiyyeye ve kudret-i sübhaniyyeye istidlal ederek tevhid-i hakka ve itikad-ı sahiha vasıl olurlar.
Bu âyetler; müttakîlerin ef'âline merbuttur. Zira; yer yüzünde vahdaniyyete ve azamet-i İlâhiyyeye delâlet eden delilleri düşünen kimse Allah'dan korkar ve ittikaya müsaraat eder. rızkının Allahü Teaiâ tarafından ihsan olunduğunu bilen bir kimse fukaraya sadaka vermekten çekinmez, cümle nimeti Cenab-ı Haktan bilen bir kimse her ne kadar şükretse dahi nimetin çokluğuna bakarak şükürle mukabelesini az gördüğünden istiğfara ve sair ibadâta sa'ye-der. Binaenaleyh; ibadâta müsaraat eden müttekîler olduğu gibi delillerden istifade edenler de yine müttekîlerdir. Gerçi deliller cümle nâs için nasbolunmuşsa da delillere atf-ı nazar etmeyen kâfirler müstefid olamazlar. Çünkü; o delillerle hakka istidlale letmezler ki istifade etsinler.
Zariyat 51:21
Vacip Tealâ Cennet'te rahat edecek müttekîlerin ibadetlerini beyandan sonra vahdaniyyetine delâlet eden delâil-i afakiyye ve enfüsiyyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Elbette kabahattir. Çünkü; görülmeyecek bir yerde değildir. Zira; kendi nefsinizde ve her saat içinde gezdiğiniz yer yüzündedir. Binaenaleyh; bu gibi açık delilleri görmemek ve onlarla maksada istidlal etmemek insan için felâketi mucibtir.
Yer yüzünde vahdîniyyete delâlet eden delillere gelince: yer ' yüzünün insanın tasarrufuna elverişli döşek gibi döşeli olması, mü-saferet için her yere gidebilmeye salih yolların, dağların, ovaların, karaların, denizlerin bulunması, birbirine yakın kıtalardaki insanların renklerinin ayrı ayrı olması, akar pınarların, medfun madenlerin, enva-ı meyvelerin, çiçeklerin ve ağaçların mevcud olması, insanların menfaatları için hazırlanmış bir çok hayvanların bulunması Vacip Tealâ'nm fail-i muhtar olup kudret-i kaahire sa-hibi olduğuna ve vahid-i hakiki olup şerik ve nazirden münezzeh olduğuna açıktan delâlet eden deliller cümlesindendir. Zira; bunların cümlesi insanın hal-i sıhhat ve marazında rahatı için hazırlanmış, her bîri nice yüzbinlerce sanayi-i garibe ve acîbe üzere şamil ve kemal-i ilim ve kudret-i kahirenin asarından oldukları cihetle er-bab-ı akıl bunların her birinden vahdaniyyet-i İlâhiyyeye ve kudret-i sübhaniyyeye istidlal ederek tevhid-i hakka ve itikad-ı sahiha vasıl olurlar.
Bu âyetler; müttakîlerin ef'âline merbuttur. Zira; yer yüzünde vahdaniyyete ve azamet-i İlâhiyyeye delâlet eden delilleri düşünen kimse Allah'dan korkar ve ittikaya müsaraat eder. rızkının Allahü Teaiâ tarafından ihsan olunduğunu bilen bir kimse fukaraya sadaka vermekten çekinmez, cümle nimeti Cenab-ı Haktan bilen bir kimse her ne kadar şükretse dahi nimetin çokluğuna bakarak şükürle mukabelesini az gördüğünden istiğfara ve sair ibadâta sa'ye-der. Binaenaleyh; ibadâta müsaraat eden müttekîler olduğu gibi delillerden istifade edenler de yine müttekîlerdir. Gerçi deliller cümle nâs için nasbolunmuşsa da delillere atf-ı nazar etmeyen kâfirler müstefid olamazlar. Çünkü; o delillerle hakka istidlale letmezler ki istifade etsinler.
Zariyat 51:22
Vacip Teaiâ insanın muhtaç olduğu nefsi ve arzı zikirdera hayatının bakasına hadim olan rızkı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani semada rızkınızın esbabı olan bulutlar ve yağmurlar
mevcuttur, sizin vaadolunduğunuz sevablar semada yazılıdır. Çünkü; gerek vücudunuzun bakasına hadim olan erzak-ı sûriyeniz ye gerek ervahınıza hadim olan erzak-ı maneviyeniz semadan nazil olur, mukadder olan ve kendinizden sadır olan amellerinizin cezası levh-i mahfuzda yazılıdır.
Zariyat 51:23
Vacip Teaiâ bundan evvel beyan olunan aKâmın hak bevamm te'kid etmek üzere buyuruyor.
Yahut manâ-yı. âyet şöyledir :
Zariyat 51:24
Yani; ey Habibim; cedd-i a'lân ibrahim (A.Ş.) in misafirlerinin haberi sana gelmedi mi? O misafirler ki indallah mükerrem-ierdir. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) da onlara ikram etmiş ve onun tarafından ikram olunmuşlardır.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile zayf; misafir manasınadır. Bu gelenler melekse de misafir suretinde geldikleri için misafir denilmiştir. Gelen meleklerin on iki, dokuz yahut üt olduğunda ihtilâf vardır. Meleklerin adedi kaç olursa olsun Cebrail, Mikâil ve İsrafil (A.Ş.) her surette mevcutlardı.
İbrahim (A.S.) m bunlara ikramına gelince; beşuş bulunmak, güzel mevkie oturtmak, lûtufla muamele etmek ve alelacele taam getirmek suretiyle vaki olmuştur. Binaenaleyh; bir haneye gelen misafire şu minval üzere ikram etmek sünnet-i İbrahim olduğundan ümmet-i Muhammed'in O sünnete ittibaları lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak Kur'an'da beyan buyurmuştur. îbrahimi (A.S.) Rusül-ü Kiramın şeyhi ve Ebul Enbiya olduğundan Cenab-ıJ Hak Resulünü tesliye için onun menakıbmı ihtiyar buyurmuştur!! Binaenaleyh; Resulüllah umur-u adiyede alelekser İbrahim (A.S.)j m sünnetlerini ihtiyar ederdi.
Zariyat 51:25
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) la müsafirler eden sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
'Yani; misafirler İbrahim (A.S.) dan isti'zân etmeksizin huzurunda isbat-ı vücud edince Hz. İbrahim'e tevkîr ve tekrîm olmak üzere «Biz sana selâm ederiz ya İbrahim.» dediler. İbrahim (A.S.) da onlara selâmla mukabele ederek «Ben de size selâm ederim» dedi ve «Siz benim bilmediğim kimselersiniz» demekle misafirlerin evveldenberi âşinâsı olmadığını ve yabancı kimseler olduğunu beyan etti. Çünkü; misafirler İbrahim (A.S.) m görmediği ve bilmediği bir kavim oldukları gibi misafirlerin evzaı ve eşkâli o havalide bulunan halkın eşkaline benzemezdi. Binaenaleyh onlarla muarefesini inkâr etti. Bu inkârın kendi nefsinde gizli olup onlara karşı alenî olmadığı mervîdir. Yahut kendilerini tarif etsinler için alenen onlara «Ben sizi bilmiyorum» diyerek hitabetmiştir. Yani «Siz kimlersiniz? Kendinizi tarif buyurun, ben bilemedim» demektir. Bu minval üzere misafirden kim olduğunu sormak caizdir ve bu gibi sualler zamanımızda esna-yı muhaverede her vakit caridir.
İbrahim (A.S.) kendi selâmını, misafirlerin selâmından daha kuvvetli olmak cihetini iltizam ederek sebat ve devama delâlet eden
cümle-i ismiyye ile irâd buyurmuştur. Çünkü demek; demektir. Amma misafirlerin selâmına gelince; cümle-i fiiliyyedir. Çünkü demek demektir.
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m meleklerle selâmlaştığını beyandan sonra Hz. İbrahim'in muamelesini beyan etmek üzere buyurdu.
Zariyat 51:26
Onlar yemekten içtinâb edince:
Yahut taamı yemediklerini inkâr olarak
…
İbrahim (A.S.) in hayvanâtının ekserisi sığır olduğundan misafirlere ikram için derhal pişmiş sığır yavrusu getirmiştir.
İşte İbrahim (A.S.) m derhal misafirlere taam ihzarı ile meşgul olduğunu Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanı bizim için bir derstir ki onunla amel etmek müstehab olduğundan ehl-i islâm arasında bu gibi misafirperverlik mevcuttur. Ancak Avrupayı taklide yeltenenler bu gibi âdât-ı islâmiyyeyi takbih ve misafiri sevenleri hamakatla itham etmek isterler. Halbuki aynı zamanda kendilerine vaki olan ikramı da severler. Şu halde bu gibi kimselerin halleri sözlerini tekzibettiği cihetle ne yaptığını ve ne söylediğini bilmeyen bir takım süfehâdır. Çünkü kendi sevdiği bir Şeyi takbih etmek; hamakat ve sefâhetten başka bir şey değildir.
Zariyat 51:27
Onlar yemekten içtinâb edince:
Yahut taamı yemediklerini inkâr olarak
…
İbrahim (A.S.) in hayvanâtının ekserisi sığır olduğundan misafirlere ikram için derhal pişmiş sığır yavrusu getirmiştir.
İşte İbrahim (A.S.) m derhal misafirlere taam ihzarı ile meşgul olduğunu Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanı bizim için bir derstir ki onunla amel etmek müstehab olduğundan ehl-i islâm arasında bu gibi misafirperverlik mevcuttur. Ancak Avrupayı taklide yeltenenler bu gibi âdât-ı islâmiyyeyi takbih ve misafiri sevenleri hamakatla itham etmek isterler. Halbuki aynı zamanda kendilerine vaki olan ikramı da severler. Şu halde bu gibi kimselerin halleri sözlerini tekzibettiği cihetle ne yaptığını ve ne söylediğini bilmeyen bir takım süfehâdır. Çünkü kendi sevdiği bir Şeyi takbih etmek; hamakat ve sefâhetten başka bir şey değildir.
Vacip Tealâ misafirler taamı yemeyince İbrahim Aleyıhissö-lâm'da vaki olan hali beyan etmek üzere buyuruyor.
Onlar m azab için gönderilmiş melekler olduğunu anladu Çünkü; misafirin hane sahibinin taamım yememesi beynennâs, kötülük murad olunduğuna işaret olduğu gibi taam yememek melâike şanı olduğu dahi hatırına geldiği cihetle korktu. Zira; misafirlerin halleri ve tavr-ı acîbleri korkunç idi.
Zariyat 51:28
Vacip Tealâ, misafirler İbrahim (A.S.) m korktuğunu biline* onlar tarafından söylenen sözü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler kendi hallerinin korkunç bir hal olmadığırij beyanla İbrahim (A.S.) m korkusunu izale ve bir ilim sahibi oğlu dünyaya geleceğini beyanla tebşiri ilâve ettiler, ilim insanın en ziyade takınacağı bir kisve olduğuna işaret için dünyaya gelecek oğlunun ilim sahibi olduğunu beyanla tebşirlerini te'kîd eylediler. Evlâd içinden oğlan evlâdı daha ziyade sevgili olduğu cihetle meleklerin haberine tebşir itlâk olunmuştur.
Bir kimse görüştüğü kimseden korkarsa karşısında olan kimsenin derhal o korkuyu izâleye sa'yetmesi lâzım olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü; İbrahim Aleyhisselâm'm korktuğunu anlayınca melekler her şeyden evvel derhal o korkuyu izâleye sa'yet-mişlerdir. Bu ahvali Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize beyanı; bizler için bir derstir ve amel lâzım olan bir düsturdur. Meleklerin tebşir ettikleri oğlanla murad; İshâk (A.S.) dır.
Hulâsa; bir kimse bir haneden taam yerse yediği taâmm hu-kunu muhafaza etmek lâzım olduğu, taamı yemezse yemediğinin sebebini beyanla i'tizâr etmesi icâbettiği, keder verecek bir şeyi defaten haber vermek muvafık olmadığı, surûr verecek şeyi tebşir etmek müstehab olduğu ve ilim sıfatı cümle evsafın fevkinde bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Zariyat 51:29
Vâcıp Tealâ melâikenin bir oğlanla İbrahim (A.S.) ı tebşir ettiklerini beyandan sonra şu tebşîr üzerine İbrahim (A.S.) m hareminden sudur eden bazı halatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melâike Hz. İbrahim'i bir oğlanla tebşîr edince o hane derûnunde ve perde arkasında bulunan Sare (R.A.) bu haberden tee.ccüb ve istiğrâb ederek âdetin hilafı olan haberi havsalası almadığından zaruri çıkan şiddetli bir sadâ ile onlara teveccüh ederek elini yüzüne vurup dedi ki «Ben çocuk getirmek istidadından halî bir koca kadınım. Nasıl oluyor ki benden çocuk geleceğini haber haber veriyorsunuz?» Hz. Sare böyle demekle bu haberden istiğra-bmı izhâr etti. Çünkü kadınların âdetleri bir emr-i garibi işitince vaveyla ve âh ü figân etmektir. Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile Melâikenin bu tebşiri üzerine ana hali zuhur edince hararet-i demin galebesiyle zaruri olarak bu sözü söylemiştir.
Sarra; büyük ve şiddetli şadadır. Sakk; vurmak manasınadır. İbrahim (A.S.) in haremi Sâre (R.A.) hâne-i saadetinin bir köşe-, sinde misafirlerin hallerini ve İbrahim (A.S.,) la vaki olan muha-j verelerini perde arkasından temaşa edip dinlerken misafirlerin teb-şirâtmı işitince haline muvafık bulmadığından zarurî çıkan bir sadâ ile elini yüzüne vurduğunu ve «Ben çocuktan kalmış bir koca kadınım» dediğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Zariyat 51:30
Vacip Tealâ Hz. Sare'nin bu istiğrâbına karşı meleklerin vermiş oldukları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde sizden çocuk doğacağını bilir ve doğan çocuk da hikmete muvafık olur.» demekle çocuğun doğacağını Sare (R.A.) ye temin ettiler. Bazı müfessirî-nin beyanına nazaran Sare'nin istiğrabı üzerine Cibril-i Emîn «Ya Sare! Damda olan kuru ağaçlara bak» der. Sare dama bakıb oradaki kuru ağaçların yaprak açmış, meyveler vermiş olduğunu görünce misafirlerin taraf-ı İlâhîden geldiğini ve Allah'ın emrini tebliğ ettiklerini bilir, sözlerini tasdik eder.
Zariyat 51:31
Vacip Tealâ meleklerin Sare'ye verdikleri cevabı beyandan sonra Hz. ibrahim'in meleklere vaki olan hitabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zariyat 51:32
Vacip Tealâ bu suale cevab olarak meleklerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) in meleklere «Siz niçin geldiniz, memuriyetiniz nedir?» demesine karşı melekler «Biz bir günahkâr kavmin üzerine çamurdan yapılmış, pişirilmiş taş hali almış saksı parçalarını atmak için gönderildik, o taşlar üzerinde alâmetler vardır ve Rabbin Tealâ indinde harama tecavüz eden müsrifler için hazırlanmıştır)) demekle tafsil üzere memuriyetlerini haber verdiler.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile taşların alâmeti her kim hangi taşla helak olacaksa onun isminin o taş üzerinde yazılı olmasıdır. Binaenaleyh; o taş başka bir kimseye isabet etmez, ancak ismi yazılı olan kimseye isabet eder. Yahut taşların, âlâm- eti yle murad; o taşların dünya taşı olmadığına alâmetin bulunmasıdır. Melekler o taşların müsrif olan bir kavme atılacağını beyan ettiler ki o kavim de Kavm-i Lût'dur. Çünkü; onlar kendilerine taraf-ı İlâhîden,ihsan olunan nimeti tecavüz ederek insanın halkolünması için yaratılan cevher-i nutfe-i insanın halkolunacağı mahallin gayrıya sarfla israf etmişlerdi. Binaenaleyh;'bu gibi çamurdan-yapılmış taşlarla helake müstehak oldular.
Kavm-i Lût'un helakleri ne sebep; iki şey olduğu bu âyette beyan olunmuştur : Birincisi; mücrim, ikincisi; müsrif olmalarıdır. Şu halde bu iki sıfat kendilerinde bulunan her kavmin helake müstehak olduklarına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; bu gibi helake badî olacak şeylerden kaçınmak her insan için lâzım olan vezaif-i diniyyedendir.
Zariyat 51:33
Vacip Tealâ bu suale cevab olarak meleklerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) in meleklere «Siz niçin geldiniz, memuriyetiniz nedir?» demesine karşı melekler «Biz bir günahkâr kavmin üzerine çamurdan yapılmış, pişirilmiş taş hali almış saksı parçalarını atmak için gönderildik, o taşlar üzerinde alâmetler vardır ve Rabbin Tealâ indinde harama tecavüz eden müsrifler için hazırlanmıştır)) demekle tafsil üzere memuriyetlerini haber verdiler.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile taşların alâmeti her kim hangi taşla helak olacaksa onun isminin o taş üzerinde yazılı olmasıdır. Binaenaleyh; o taş başka bir kimseye isabet etmez, ancak ismi yazılı olan kimseye isabet eder. Yahut taşların, âlâm- eti yle murad; o taşların dünya taşı olmadığına alâmetin bulunmasıdır. Melekler o taşların müsrif olan bir kavme atılacağını beyan ettiler ki o kavim de Kavm-i Lût'dur. Çünkü; onlar kendilerine taraf-ı İlâhîden,ihsan olunan nimeti tecavüz ederek insanın halkolünması için yaratılan cevher-i nutfe-i insanın halkolunacağı mahallin gayrıya sarfla israf etmişlerdi. Binaenaleyh;'bu gibi çamurdan-yapılmış taşlarla helake müstehak oldular.
Kavm-i Lût'un helakleri ne sebep; iki şey olduğu bu âyette beyan olunmuştur : Birincisi; mücrim, ikincisi; müsrif olmalarıdır. Şu halde bu iki sıfat kendilerinde bulunan her kavmin helake müstehak olduklarına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; bu gibi helake badî olacak şeylerden kaçınmak her insan için lâzım olan vezaif-i diniyyedendir.
Zariyat 51:34
Vacip Tealâ bu suale cevab olarak meleklerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) in meleklere «Siz niçin geldiniz, memuriyetiniz nedir?» demesine karşı melekler «Biz bir günahkâr kavmin üzerine çamurdan yapılmış, pişirilmiş taş hali almış saksı parçalarını atmak için gönderildik, o taşlar üzerinde alâmetler vardır ve Rabbin Tealâ indinde harama tecavüz eden müsrifler için hazırlanmıştır)) demekle tafsil üzere memuriyetlerini haber verdiler.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile taşların alâmeti her kim hangi taşla helak olacaksa onun isminin o taş üzerinde yazılı olmasıdır. Binaenaleyh; o taş başka bir kimseye isabet etmez, ancak ismi yazılı olan kimseye isabet eder. Yahut taşların, âlâm- eti yle murad; o taşların dünya taşı olmadığına alâmetin bulunmasıdır. Melekler o taşların müsrif olan bir kavme atılacağını beyan ettiler ki o kavim de Kavm-i Lût'dur. Çünkü; onlar kendilerine taraf-ı İlâhîden,ihsan olunan nimeti tecavüz ederek insanın halkolünması için yaratılan cevher-i nutfe-i insanın halkolunacağı mahallin gayrıya sarfla israf etmişlerdi. Binaenaleyh;'bu gibi çamurdan-yapılmış taşlarla helake müstehak oldular.
Kavm-i Lût'un helakleri ne sebep; iki şey olduğu bu âyette beyan olunmuştur : Birincisi; mücrim, ikincisi; müsrif olmalarıdır. Şu halde bu iki sıfat kendilerinde bulunan her kavmin helake müstehak olduklarına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; bu gibi helake badî olacak şeylerden kaçınmak her insan için lâzım olan vezaif-i diniyyedendir.
Zariyat 51:35
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a meleklerin memuriyetleri kavim ihlâk etmek olduğunu beyandan sonra meleklerin memuriyetlerini icraya başladıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler kavm-i Lût'u ihlâke başlayınca Biz helake müstehak olanları olmayanlardan ayırdık. Binaenaleyh; müminlerden olan kimseleri helakten muhafaza için kavm-i Lût'un karyesinden dışarı çıkardık. Lâkin o karyede müslim olarak bir hane halkından başka bir kimse bulamadık ancak bir hane bulduk ve o hane halkını helakten-istisna ettik.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Lût (A.S.) m karyesinde mümin olan kimseler Hz. Lût'un hanesi halkı idi. Çünkü;. Hz. Lût'a iman eden kendi çocuklarıydı. Hatta diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile Lût'un haremi bile iman etmeyip helak olanlar içinde kalmıştır. Fısk u fücurun çok olduğu mahalde itibarın ekseriyete olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; karye-i Lût (A.S.)'da Hz. Lût'un hane halkı iman ve ibadet ettikleri halde onların ibadetleri, ekseriyetin işledikleri kabahatlar üzerine gelecek felâketi defe kâfi olmadığı beyan olunmuştur. Amma halkın ekserisi muti ve münkaad olunca onların ibadet ve itaati arada bazılarının isyanı üzere gelecek belâya karşı gelir. Zira itibar; ekseriyetedir. Binanealeyh; ekser-i ahalisi salâhla muttasıf olan belde ahalisi çok zaman saha-i selâmette olur. Kezalik ekser-i ahalisi fesad-ı ahlâka mübtelâ olan belde ahalisi mahv u münkariz olur. Çünkü; ekserin hasenatı ekallin seyyiâtmdan tevellüd edecek felâkete karşı gelir, bilâkis ekserin fesadı ekallin salâhına galebe eder. Zira; bütün âlem ve bilhassa bir belde ahalisi şahsı vahid menzilesinde-dir. Binaenaleyh; bir kimsenin bedeni menfeatten hali ve mazarratla dolu olursa helak olur, eğer mazarrattan hali menfeatla dolu olursa felahyâb olur rahat yaşar, eğer bedende menfeat ve mazarrat ikisi de bulunursa itibar galibedir. Kezalik bir karyede meskûn olan ahalide dahi hüküm böyledir. , Şu halde hüküm; ekseredir, ekalle değildir.
Bu âyet; mümin ile müslim'in ikisi bir manâya olduğuna delâlet eder. Çünkü «O karyede mümin olanları çıkardık, helakten kurtardık» dedikten sonra «o karyede müslim olarak bir haneden başka bulamadık» demek «Çıkan müminler o hanede bulunan müs-limler» demektir. Şu halde müslimlerle müminler ikisi bir manâyadır. EhI-i Beyt-i Lût (A. S.) la murad; iki kerimeleridir veyahut on üç kişi olduğu mervidir.
Zariyat 51:36
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a meleklerin memuriyetleri kavim ihlâk etmek olduğunu beyandan sonra meleklerin memuriyetlerini icraya başladıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; melekler kavm-i Lût'u ihlâke başlayınca Biz helake müstehak olanları olmayanlardan ayırdık. Binaenaleyh; müminlerden olan kimseleri helakten muhafaza için kavm-i Lût'un karyesinden dışarı çıkardık. Lâkin o karyede müslim olarak bir hane halkından başka bir kimse bulamadık ancak bir hane bulduk ve o hane halkını helakten-istisna ettik.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Lût (A.S.) m karyesinde mümin olan kimseler Hz. Lût'un hanesi halkı idi. Çünkü;. Hz. Lût'a iman eden kendi çocuklarıydı. Hatta diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile Lût'un haremi bile iman etmeyip helak olanlar içinde kalmıştır. Fısk u fücurun çok olduğu mahalde itibarın ekseriyete olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; karye-i Lût (A.S.)'da Hz. Lût'un hane halkı iman ve ibadet ettikleri halde onların ibadetleri, ekseriyetin işledikleri kabahatlar üzerine gelecek felâketi defe kâfi olmadığı beyan olunmuştur. Amma halkın ekserisi muti ve münkaad olunca onların ibadet ve itaati arada bazılarının isyanı üzere gelecek belâya karşı gelir. Zira itibar; ekseriyetedir. Binanealeyh; ekser-i ahalisi salâhla muttasıf olan belde ahalisi çok zaman saha-i selâmette olur. Kezalik ekser-i ahalisi fesad-ı ahlâka mübtelâ olan belde ahalisi mahv u münkariz olur. Çünkü; ekserin hasenatı ekallin seyyiâtmdan tevellüd edecek felâkete karşı gelir, bilâkis ekserin fesadı ekallin salâhına galebe eder. Zira; bütün âlem ve bilhassa bir belde ahalisi şahsı vahid menzilesinde-dir. Binaenaleyh; bir kimsenin bedeni menfeatten hali ve mazarratla dolu olursa helak olur, eğer mazarrattan hali menfeatla dolu olursa felahyâb olur rahat yaşar, eğer bedende menfeat ve mazarrat ikisi de bulunursa itibar galibedir. Kezalik bir karyede meskûn olan ahalide dahi hüküm böyledir. , Şu halde hüküm; ekseredir, ekalle değildir.
Bu âyet; mümin ile müslim'in ikisi bir manâya olduğuna delâlet eder. Çünkü «O karyede mümin olanları çıkardık, helakten kurtardık» dedikten sonra «o karyede müslim olarak bir haneden başka bulamadık» demek «Çıkan müminler o hanede bulunan müs-limler» demektir. Şu halde müslimlerle müminler ikisi bir manâyadır. EhI-i Beyt-i Lût (A. S.) la murad; iki kerimeleridir veyahut on üç kişi olduğu mervidir.
Zariyat 51:37
Yani; kaym-i Hut'un karyesinde onların helâklarma delâlet eden alâmetler bıraktık ki ilâ yevmil kıyam gelecek insanlara ibret olsun ye bilhassa şol kimselere ibret ve alâmet olur ki onlar âhir ette acıtıcı azaptan korkarlar, binaenaleyh; bu gibi azaba delâlet eden şeylerden ibret alırlar.
Bu âyette azabtan korkanlar için terk olunan alâmet le murad; onların helâklan için gönderilen taşlar ve kokar bir su olduğu mervidir. Kavm-i Lût'un helakinden korkanların ve ibret alanların azabtan korkanlar olduğuna ve azabtan korkmayan, kimselerin bu gibi alâmetlerden intifa edemiyeceklerine dahi âyet delâlet eder. Çünkü; Allah'dan ve Allah'ın azabından korkmayanlar hiç bir vukuattan mütenebbih olmazlar.
Zariyat 51:38
Vacip Tealâ kavm-i Lût'un helakinde ibret olduğunu beyandan sonra kavm-i Musa'nın helakinde dahi ibret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte o zamanda cereyan eden vukuat; azabtan korkan kimselere ibret ve nasihattir.
Bu âyette Sultan-ı Mübîn ile murad; Musa'nın mucize-i bakireleridir ki birisi asa diğeri yed-i Beyzâ'dır, Bu mucizeler herkes indinde zahir olup gizli bir şey olmadığından Sultan lâfzı mübîn ile tavsif ve mucizesiyle Musa (A.S.) herkese galebe ettiğinden mucizeden galebe manâsına olan sultan lafzıyla ta'bîr olunmuştur.
Zariyat 51:39
Vacip Tealâ Musa (A.S.)'m şu mucizeyle Firavun'a gönderildiğinden sonra Firavun'dan vaki olan muameleyi beyan etmek üzere :buyuruyor.
Halkı iğfal etmeye çalıştı, bir takım iftiraya kalkıştı. Binaenaleyh; Musa (A.S.)'a cinnet ve sihir gibi şanına lâyık olmayan şeyleri isnadla kendi saltanatını muhafaza etmek istedi. Bu muhafaza ise kendini herkesten büyük göstermekle hasıl olduğundan Musa (A.S.)'a iman edemedi. Zira; iman etmiş olsa Hz. Musa'ya tâbi olması ve kendinin herkese küçüK görünmesi icabedip bu suretle saltanatını muhafaza mümkün olamıyacağı cihetle Hakk'ı batıl göstermeye çalışıyordu. Taht-ı hükmünde bulunan ahalinin bir kısmı hakikati biliyorsa da korkusundan, bir kısmı da Fira-vun'u haklı zannederek itaat ediyorlardı.
Firavım'un Hz. Musa'ya «Sahirdir veya mecnundur» demesiyle her halde cinnilerle teması var demek istemiştir. Çünkü; onun zu'munca sâhir dahi sihrini cinnîler vasıtasiyle yapar ve harikulade gösterir ve mecnuna cinnîler temas etmekle mecnun olur. Şu kadar ki sahir cinnilere bilihtiyar temas eder, amma mecnun bilâ ihtiyar temas eder ve her ikisinden sudur eder hârikalar cin-nîler vasıtasiyle olur. Binaenaleyh; Hz. Musa'nın izhâr ettiği hârikalar her halde cinniler vasıtasiyle oluyor demekle halkı Hz. Musa'nın davetine icabetten menetmeye ve halk nazarında kendi itibarını tutmağa çalışıyordu. Halbuki sırf iftira ve bühtan ediyordu. Çünkü; Hz. Musa'nın» Firavun'un isnad ettiği sihir ve cinnetten beri olduğunda şüphe yoktu. Zira; enbiya-yı îzâmm cümlesi bu gibi ayıplardan mukaddestirler ve onların ellerinde. görülen harikuladeler Allahü Tealâ'nın halk buyurması iledir.
Zariyat 51:40
Vacip Tealâ Firavun'un iman etmemesi üzerine helak olduğu nu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bizim Resulümüz Musa (A.S.) Firavun'u imana davet edip Firavun imandan i'râzla kendi kuvvet ve askerine itimat edince biz Azimüşşân onu ve askerini derhal azabla ahzettik, cümlesini denize döktük ve denize atmakla Resulümüzün davasını ve hakkaa Resul olduğunu te'yîd ettik. Halbuki işlediği günahlarla kendi zem-molunuyordu. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun .işlediği küfür ü fesad ve bağy ü inadla denize garkolunmaya ve helake müstahak olmuştu. Firavun'un irtikâbettiği günahlar sebebiyle akıl sahipleri kendini levmediyorlardı. Binaenaleyh; âkibet helak oldu gitti.
Yahut; demek «Firavun helaki zamanında nefsini levmedici ve işlediği günahlara nedamet edici olduğu halde helak oldu gitti» demektir. Çünkü Firavun; helaki zamanında diğer âyetlerden de anlaşıldığı veçhüzere nedamet edip imana müsaraat etmişse de o zamanda nedamet menfaat vermemiştir. Zira; kendi o zamana kadar küfür üzere bulunduğundan hal-i ye'sinde küfürden tevbe makbul değildir. Binaenaleyh; Firavun'un o zamanda nedameti kendine fayda vermemiştir.
Zariyat 51:41
Vacip Tealâ Resulünü tesliye etmek üzere İbrahim, Lût ve Musa (A.S.) in vak'alarma işaretten sonra kavm-i Âd'm helakini beyanla dahi tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yâni; kendilerini irşâd için gönderilen Resullerine iman etmeyen Âd kavminin helakinde âleme ibret vardır. Zira; menfeattan halt ve aynı mazarrat olan rüzgârı biz onlar üzerine gönderdik ve ihlâk için rüzgârı musallat kıldığımız zamanı sen tezekkür et ve nasıl helak olduklarını düşün. Halbuki onlar bulutlardan ve rüzgârdan bir çok menfeatler beklerlerken günahlarına mücâzâat olarak me'mullerinin hilafı zuhur edip helak olmuşlardır.
Vacip Tealâ kavm-i Âd'ın helakine gönderilen rüzgârin! kuv-
Zariyat 51:42
Yani; kavm-i Âd'ı ihîâk eden rüzgâr zîrûh ve gayrı zîrûh uğradığı her şeyi bıçak gibi kesti hal-i aslîsi üzere hiç bir şeyi terket-medi, ancak hepsini kurumuş ot parçaları gibi havada savurdu.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette rüzgârın uğradığı ve üzerinden geçtiği şeylerle murad; emr-i İlâM^ ve izn-i Sübhanî ile uğraması ve isabeti matlûb olan Ad kavminin emval ve eşyaları, bağları ve bahçeleridir. Binaenaleyh; onların beldeleri haricinde olan eşyaya rüzgâr dokunmamıştir. Yani; «rüzgâr, dokunmaya memur olduğu şeylere dokundu ve onları çürümüş ot gibi kıldı» demektir. Yoksa bütün âlemi çürümüş ot gibi kıldı demek değildir. -
Kavm-i Âd'a isabet eden rüzgâr gayet soğuk olduğundan dokunduğu ağaçları yaktı ve bazısını adetâ ocakta yanmış odun parçaları gibi yaktı. Bu afetin zamanı; Şubat'm ahirinde Eyyam-ı acûz denilen sekiz gündür.
Zariyat 51:43
Vacip Tealâ kavm-i Âd'ın rüzgârla helakini beyandan sonra kavm-i Semûd'un helakini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile az bir zamanla murad; üç gündür. Zira; Salih (A.S.)'m devesini öldürdükten sonra onlara üç gün müsaade olundu. Birinci- gün yüzleri sarardı, ikinci gün kızardı, üçüncü gün karardı. İşte onlara verilen dünyada yasayabilecekleri müddet-i kalîle bu üç gündür ki renkleri değişmiş ve enıare-i helak kendilerini bürümüş ve ölüm simaları kendilerinde görülmüştür.
Yahut ile murad; onların ecel-i muayyenleridir. Çünkü; indellah her şahsın ecel-i muayyeni olduğu gibi her kavmin dahi ecel-i muayyeni vardır. Şu halde kavm-i Semûd'a «Siz bir müddet malınızla intifa edin, yaşayın» demek «ecel-i muayyeninize kadar yaşayın» demektir.
Zariyat 51:44
Vacip Tealâ kavm-i Semûd'a verilen mühletten onlar ibret almayıp bilâkis tuğyanlarını teşdit ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yoksa gazab-ı İlâhî onlara gaflet üzere gelmedi, belki azab gelirken bakıp görüyorlardı. Binaenaleyh; «Haberimiz olmadı haberimiz olsaydı iman ederdik» diyerek itizara mecalleri kalmadı.
Zariyat 51:45
Vacip Tealâ kavm-i Semûd'un azabın zuhurunu gözleriyle gördükleri halde hiç bir şeye kaadir olamadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; azabtan kaçmağa dahi kaadir olamadılar, helak olup gittiler. İşte bunların bu minval üzere helaklerinden akıl sahiplerine ibret ve nasihat vardır. Çünkü; Resullerine iman etmeyen ve sözünü dinlemeyen ve şeriatı ile amel eylemeyen her kavmin âkibeti bu gibi felâket olacağına delâlet eder.
Zariyat 51:46
Binaenaleyh; irtikâb ettikleri cinayetleri mukabilinde ceza olarak biz onları da ihlâk ettik. Zira; kendilerini irgâd için gönderilen resullerinin sözünü dinlemeyen ye şeriatı ile amel etmeyen kavmin cezası helaktir.
Zariyat 51:47
Vacip Tealâ ümem-i salifenin resullerine iman etmediklerine binaen helak olduklarını beyanla kâfirleri tehdit ettikten sonra bütün kâinatı halketmeye kudret-i kâmilesini beyanla putlara ibadet eden müşrikleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; ibadetin ancak bize olup bizim gayrımıza olmaması lâzımdır. Zira; bizim gayrımız her şey aciz olduğundan ibadete istihkakları yoktur. Çünkü; her şeyi îcada biz kaadir olduğumuz gibi herkese de galibiz. İbadete istihkak ise galibtedir. Mağlûbta değildir. Ve bizim işimize karışmaya ve enirimize muhalefete ve hükmümüzde münazaaya hiç bir kimsenin hakkı olmadığı gibi muhalefete kudreti de yoktur. Şu halde cümlenin ma'budu da biziz.
Zariyat 51:48
Yani; bizim ma'bûdün bilhak olduğumuza kudretimizle semayı bina ettiğimiz delâlet ettiği gibi arzı döşediğimiz dahi delâlet eder. Çünkü; insanların ve cümle zîrûhun maişetlerine elverişli olarak yer yüzünü ayaklar altına biz döşedik. Binaenaleyh; her veçhile kullanmaya sâlih bir halde döşediğimizden dolayı biz ne güzel döşeyiciyiz. Çünkü; herkesin menafime hadim böyle cesîm bir döşeği döşemek bize mahsustur, bizim gayrımızdan böyle bu kadar cesameti haiz döşeği döşeyebilecek hiç bir kimse yoktur. Binaenaleyh; kullarımızm ibadetlerine müstahak dahi biziz ve bizden gayrı ibadete lâyık bir kimse yoktur.
Semâ, olduğu hal üzere kaaim olup tebeddül ve teğayyüf kabul etmiyeceğine işaret için binayı, semaya ve arz döşek mesabesinde her zaman tegayyurâta maruz olduğuna işaret için ferşi arza isnad buyurmuştur. Bu âyette arzı döşemek semanın yaratıldığından sonra olduğuna işaret vardır. Çünkü; hanenin döşemesi binasından sonradır. Binaenaleyh; arzın hilkati semanın hilkatinden sonra ve döşemesi ise arzın hilkatinden sonradır.
Zariyat 51:49
Vacip Tealâ semanın ve arzın icadıyla kudret-i kahire sahibi olduğunu beyandan sonra bu ikisinin arasında olan mevcudatla kudret-i kahiresini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; mevcud olan şeylerin her cinsinden iki nevi halkettik ki erkek, dişi, yer, gök, gece, gündüz, ay, güneş, kara, deniz, karanlık, aydınlık, iman, küfür gibi her şeyi böyle iki sınıf olarak hal-keden Hallâk sizi öldükten sonra ihya etmeye kaadirdir. Zira; aynı maddeden meydana gelen şeyi iki kısma ayırmak ve onları ayrı ayrı ahlâka, âdete ve ahkâma tâbi tutmak ve her birini yekdiğe-rinden ayıracak kadar alâmetler halketmek halik Tealâ'mn fâil-i muhtar ve kudret-i kaahire sahibi ma'budünbilhak olduğuna delâlet eder ve şu mevcudatı iki sınıf olarak ve her birini birer sıfat~ı mümtazeyle halketti ki siz bunları tezekkür ve teemmül etmekle halikının kudretine ve ibadete istihkakına istidlal edesiniz.
Zariyat 51:50
Vacip Tealâ her şeyi halkettiğini beyandan sonra kulların vazifelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Bizim vahdaniyyetimizi, kudret-i kahire sahibi, mabudünbilhak olduğumuzu ve her şeyi halkettiği-mizi beyan edince sen onlara hitaben de ki «Siz her nevi belâyâdan Allah'ın hıfz u himayesine iltica ve azabından rahmetine, kahrından lutfuna firar edin ki her türlü mesaibten kurtulasınız, benim bu nasihatimi dinleyin. Zira; size taraf-ı İlâhî'den gönderilmiş açıktan korkutucuyum. Binaenaleyh; size şefkatim icabı tavsiye ediyorum. Şu halde sözümü kemal-i ehemmiyetle dinlemeniz ve manâsına dikkat etmeniz lâzımdır. Çünkü; kıbel-i İlâhî'den size mazarrat verecek şeylerden korkutucuyum ve korktuğunuz şeylerin cümlesinden kurtaracak âdâb-ı tarikat ve ahkâm-ı şeriatı size beyan ediciyim.
Zariyat 51:51
Vâcip Tealâ zat-ı ulûhiyyetinin inayetine iltica etmek olduğunu beyandan sonra bu ilticanın lüzumunu tekid etmek üzere buyuruyor.
Yani; her kaviıh taraf-ı İlâhî'den kendilerini irşâd için gönderilen Resullerini lâyık olmadık bir takım evsafla tavsif ve şan-ı nübüvvete.münasib olmadık iftiralara cür'et ettiler. Hatta ümem-i salifeye bir nebi gelmşdi, illâ o nebî hakkında sahir ve mecnun demek gibi hezeyanda bulundular. Binaenaleyh; bunlardan iman edenler helakten ve azabtan kurtuldular, iman etmeyip temerrüd edenler helak olup gittiler. İşte Kureyş kabilesi de tıpkı böyledir. Şu halde Resullerine iman eden kurtulacak, etmeyen helak olup gidecektir.
Zariyat 51:52
Vâcip Tealâ zat-ı ulûhiyyetinin inayetine iltica etmek olduğunu beyandan sonra bu ilticanın lüzumunu tekid etmek üzere buyuruyor.
Yani; her kaviıh taraf-ı İlâhî'den kendilerini irşâd için gönderilen Resullerini lâyık olmadık bir takım evsafla tavsif ve şan-ı nübüvvete.münasib olmadık iftiralara cür'et ettiler. Hatta ümem-i salifeye bir nebi gelmşdi, illâ o nebî hakkında sahir ve mecnun demek gibi hezeyanda bulundular. Binaenaleyh; bunlardan iman edenler helakten ve azabtan kurtuldular, iman etmeyip temerrüd edenler helak olup gittiler. İşte Kureyş kabilesi de tıpkı böyledir. Şu halde Resullerine iman eden kurtulacak, etmeyen helak olup gidecektir.
Zariyat 51:53
Vacip Tealâ ümem-i salifenin Nebilerine karşı sahirdir veya mecnundur, dediklerini beyandan sonra ümmetlerin hepsinin bu kelime üzerine içtimâ etmeleri teaccübe şayan bir emr-i münker olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; o kelime üzerine ittifakları vasiyyet ettiklerinden değildir, belki tıynetlerinde olan habâsetlerindendir. Çünkü; tabiatlarında olan habasetleri icabı onlar daima bu gibi çirkin sözleri söylemekten çekinmezler. Binaenaleyh; refah-ı halleri Allah'ı unutturmakla Resullerini tekzibe cür'et ettirmiştir.
Her zaman görüldüğü veçhile nimetin çokluğu insanları tuğyana sevkeder. Allah'ın verdiği nimeti hazmeden tînet-i tâhire sahibi gayet az buluhur. Binaenaleyh; her zamanda enbiyaya iman eden az, iman etmeyen çoktur, hakkı kabul edenin az ve etmeyenin daha çok olduğu meydanda bir hakikattir ve içinde bulunduğumuz zaman buna şahittir. Zira; devr-i Adem'den beri emsali görülmemiş fenalıklar zuhur ettiği halde her fesada bin türlü yardımcı görülür. Halbuki o fesadın izalesine çalışan gayet az bulunur ve fesadın izalesine çalışan tek başına me'yûs olarak kalır, belki ekseriyet arasında menfur bile olur. Evet! Erbab-ı fesat her gün zekkûm çiçeği gibi gûnâ gûn renklerle açılıp şımarmakta ve erbab-ı namus ise goncası geçmiş gül yaprağı gibi yere dökülüp ayaklar altında çiğnenmektedir.
Zariyat 51:54
Vacip Tealâ müşriklerin hallerini beyandan sonra Resulüne terettüb eden vazifeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar sana lâyık olmayan sihir ve cinnet gibi jbir takın evsaf-ı nakısa isnâd edince sen onlardan yüzünü çeviriver. Zira sen yüz döndürmekle melûm olmazsın. Çünkü; sen onları irşâd içiı sa'yettikçe tuğyanlarında devamettiklerinden onlara irşâd ve nasi hat tesir etmez. Binaenaleyh; sen tebliğ vazifesini edâ ettikten son ra onların ihtida etmemeleri üzerine sen levmolunmaszm. Onları] ihtida etmemesi senden değildir, belki kendi su-u ihtiyarlarında]
neş'et etmiştir. Şu halde mahzun olma. Zira; imandan i'raz ettiklerinden dolayı levmolunacak onlardır. Sen değilsin.
Zariyat 51:55
Vacip Tealâ kâfirlerden i'raz etmesini resulüne tavsiye ettikten sonra nasihat onlara menfeat verdiği cihetle müminlere nasi hata devametmesini tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirlerden i'raz etmek lazımsa da- külliyyen terketmek de muvafık-ı maslahat-olmadığından nasihat etmen lâzımdır. Zira nasihat; müminlere menfeat verir. Çünkü nasihat; ya kâfirlerin ihtidasına sebep olmakla mümin olur veyahut bilfiil mümin olan kimselerin basiretlerini tezyîd ettiği cihetle menfeat verir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bundan evvelki âyet nazil olunca Resulüllah ve eshabl mahzun oldular. Çünkü; Resulullah kâfirlerden i'raz etmesiyle emrolununca vahiy münkati oldu ve azab hazırlandı zannettiler. Zira enbiyanın bi'setlerinden maksat; evamir-i İlâhiyeyi tebliğ etmek olduğundan Resulullah'a «kâfirlerden i'raz et» demek dinin tekemmülünü ve iman etmiyen-leri tazibi imâ ettiği cihetle şu zannı tevlîd etmişti. İşte bu zannı def'için Resulüllah'm vazifesinin henüz hitam bulmadığını beyanla Resulünü ve ashabını tesliye için bu âyetin nazil olduğu mervî-dir. Binaenaleyh; hüzünleri feraha tebeddül etmiş ve mahzun kalpleri mesrur olmuştur. Nasihatin menfeati müminlere tahsis edilmekle kâfirler tevbih olunmuştur.
Zariyat 51:56
Vacip Tealâ Resulüne vaaza devamını emirden sonra ins ü cinnin halk olunmalarından maksad-ı aslî ibâdet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; cinnin efradından her ferdini ve insanların efradından! her bir ferdini ben halketmedim, ancak beni bilsinler ve bana tev^i hidle tezellül ederek ibadet etsinler için halkettim.
Bu âyette ins ü cinle murad; cemi efradlarıdır ki mü-1 min, kâfir cümlesi dahildir. Zira ibadetle mükellef olan; her cüm*j-lesidir, yoksa yalnız mümin olanlar değildir. Binaenaleyh; «iba-; detle mükellef olanlar müminlerdir, âyet de müminlere mahsus^; tur» denilemez. Ayet; ins ü cinnin yaratılışından maksad-ı aslininj marifet-i İlâhiyye ve ibadet-i sübhaniyye olduğunu, marifet ve ibarj detin gayrı insan ömrünü her neye sarfetse ziyana uğradığını be^: yan etmiştir. Yani ins ü cinnin hilkatinden maksat; Allah'ı bilip ibadet etmekten başka bir şey olmadığını beyan ve Resulüllah'm ins ü cinne meb'us olup melâikeye meb'us olmadığına dahi işaret olunmuştur. Çünkü; melekler de ins ü cin gibi ibadet için halko-lundukları halde bu âyette melekler zikrolunmamış ve gizli ibadet alenî ibadetten efdal olup cinnilerin ibadetleri bizlere nisbetle gizli olduğundan cinniler takdim olunmuştur. Çünkü ibadet-i ha-r fiyye; riyadan ârîdir.
Bu âyette ibadetle murad; Allah'a ta'zim ve kullarına şefkat ve merhamettir. Zira her şeriatte ibadetin manâsı; Hakk'a ta'zîm ve halka merhamettir. Hakk'a ta'zimin keyfiyeti ise şeriat ve şeriatı getiren resulün tarifiyle bilinir. Aklen bilinemez. Binaenaleyh; ibadet edecek kimsenin ibadetini şeriatın beyanı veçhile yapması vaciptir ki şeriatın beyan etmediği surette ibadet bid'at olduğundan makbul olmaz, ibadet hilkatin gayesi olduğundan iba.-deti olmayan insanın behaim zümresinden farkı yoktur, belki bej haimden daha fenadır. Zira; insan mükelleftir. Binaenaleyh mü|-. kellef olduğu ibadeti terketmiştir. Amma behaim mükellef olma| dığından mes'ul değildir.
Zariyat 51:57
Vacip Tealâ insandan maksad-ı aslî ibadet olduğunu beyandan sonra insandan ibadetten başka pek mühim olan şeylerin murad olmadığını beyanla irîühim olmayan şeylerin murad olmayacağı evleviyyetle sabit olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kendi nefirlerini ve gayrılari merzuk etmelerini ve kullarımdan başkalarına taam yedirmelerini murad etmem. Çünkü; gerek gayrın, rızkını vermeye ve gerek taam yedirmeye iktidarları yoktur. Zira; herkesin rızkını vermeye ben kefilim. Binaenaleyh; onları benden başkası râzık olamaz.
Bu âyette «Allahü Tealâ beni ifâm etmelerini murad etmem» demek «Benim kullarımı ifâm etmelerini murad etmem»; demektir. Çünkü; Allahü Tealâ teâm yemekten münezzeh olduğu cihetle zat-ı ülûhiyetinîn if âmini murad etmek muhaldir, lâkin mahlukâ-tın cümlesi Allah'ın kulları ve rızıklarma kefil Allahü Tealâ olduğu için keenne mahlukunu ifâm Allahü Tealâ'yı ifâm gibi addolunarak ifâm, Allah'a isnad olunmuştur. Yoksa hakikat manâsı raurad olunarak -Allah'a taam nisbeti küfrolduğundan hiç bir ve-cihle caiz olamaz.
Bu gibi mecaz olarak bazı ef âlin Allah'a isnadı ehadis-i celi-lelerde dahi mevcuttur. Çünkü; hadîs-i kudsî olarak Resulullah'm buyurduğu mervîdir. Yani Cenab-ı Hak «Bir kimse bir mümine ikram ederse bana ikram etmiş olur ve eğer bir mümine izâ ederse bana izâ etmiş olum buyurmuştur. Gerçi bu hadîs Resulullah'dan mervî ise de hadîs-i kudsî olduğu için lâfzı Resulullah'dan manâsı Cenab-ı Hak'tandır. Cenab-ı Hak ezadan münezzeh olduğu halde mümine ikrama terğib ve izâdan tenfîr için mümine ikramı kendine ikram, izayı da kendine izâ olduğunu alâtarîkilmecaz beyan buyurmuştur.
Zariyat 51:58
Vacip Tealâ kullarından rızık murad etmediğini beyandan sonra rızık murad etmediğinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; herkesin rızkını vermek Allahü Tealâ'ya mahsustur, Allah'ın gayrı bir rızık veren yoktur. Şu halde cümle kulların rızkı AUah'dan olunca Allahü Tealâ hiç bir kimsenin rızkını diğerinden istemez ve if âm-ı taam gibi amel de talebetmez. Zira; kuvvet ve kudret sahibidir. Binaenaleyh; gayrm rızkına ve ameline ihtiyacı yoktur.
Vacip Tealâ ins ü cinnin yaratılışından maksadı aslî ibadet ol-Jduğunu beyandan sonra Allah'ın gayrı putlara ibadet eden zalim-İlerin zulümleri üzerine terettüb eden-cezalarını beyan etmek üzerebuyuruyor.
Zalimlerin -ashabı ile murad; ümem-i salifeden nebilerini tekzib eden muannid kâfirlerdir. Bunlar da onlar gibi nebilerini tekzib ettiklerinden yekdiğerinin ashabı ve yaranıdır, ma'siyette müşterek olduklarından her birinin bu cihetten azablar: aharın azabının aynıdır.
Zariyat 51:59
Zira; er ve geç olacaktır. Şu halde isti'câlde fayda yok, belki mazarrat vardır. Zira isti'câl; felâket ve helaklerini alelacele istemektir. İnsanın alelacele kendi belâsını istemesi mezmum olduğundan Cenab-ı Hak isti'calden ne-hiy buyurmuştur.
Çünkü; hakkı setredip batılı terviç etmekle zulmettiklerinden azabın nüzulü o günde olacaktır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu azaba müstehak olanların istihkaklarına sebep küfürleri olduğuna işaret için zamir mevkiinde ( üt& ) ism-i mevsulü varid olmuştur.
Zariyat 51:60
Zira; er ve geç olacaktır. Şu halde isti'câlde fayda yok, belki mazarrat vardır. Zira isti'câl; felâket ve helaklerini alelacele istemektir. İnsanın alelacele kendi belâsını istemesi mezmum olduğundan Cenab-ı Hak isti'calden ne-hiy buyurmuştur.
Çünkü; hakkı setredip batılı terviç etmekle zulmettiklerinden azabın nüzulü o günde olacaktır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu azaba müstehak olanların istihkaklarına sebep küfürleri olduğuna işaret için zamir mevkiinde ( üt& ) ism-i mevsulü varid olmuştur.
Tûr 52:1
Mekke-i Mükerrenıe'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk âyeti camidir.
Yani; şu mevcudata kasem ederim ki Rabbinin günahkârlara va'detmiş olduğu azab elbette vaki olacaktır, vaki olmamak ihtimali yoktur. Zira; âsînin isyanının cezasını görmesi adalet-i İlâhiye icabıdır. Bu âyette zikrolunan mevcudatın her biri birer şerefle müşerref olduğundan Cenab-ı Hak her birine yemin etmekle şereflerine işaret buyurmuştur. Çünkü Tûr dağı; Hz. Musa'nın Vacip Tealâ ile mükâlemesine mahal ve hitab-ı İlâhî'nin Hz. Musa'ya tecellîgâhı olduğundan ve deri üzerine yazılan kitap; kulların dünyevî ve uhrevî seâdetlerine kâjî ahkâmı cami' bulunduğundan ve beyt-i şerif; Hz. Muhammed'in Cenab-ı Hakka hitabına vesile olduğundan ve sema; Azametullah'a delâlet ettiğinden ve derya ise Hz. Yunus'a bir müddet ibadethane olduğundan kasem olunmağa şayan oldukları cihetle Cenab-ı Hak bunların her birine kasem buyurmuştur.
Kitab ile murad; Levh-i Mahfuz veyahut Tevrat-ı Şerif veyahut insanların amel defterleri olmak ihtimali varsa da burada kitapla murad; Kur'an olmak ihtimali ağleb olduğu cihetle ekser-i müfessirîri Kur'an olmasıyla tefsir etmişlerdir. Kitabın ahkâmı açık olduğuna işaret için kitabın deriden açık sahifelere yazıldığı beyan olunmuştur. Çünkü; Kur'anda gizli bir hüküm yoktur. Kur'-anın bidayet-i nüzulünde kâğıt mevcut olmadığından musaykal deri parçalarına yazılmıştır. Çünkü; o zamanda deri üzerine yazılmak âdet olduğundan Kur'anın âyetlerinin dahi deri üzerine, saksı ve tahta parçalarına yazıldığı mervîdir. Kitabın şanına ta'zîm için ta'zime delâlet eden tenıAn ile nekre olarak varid olmuştur. Kitap lafzıyla Kur'an murad olunmak beynennâs ma'rûf olduğundan edât-ı ta'rîfle izaha hacet olmadığına işaret için tariften ârî olarak zikrolunmuştur.
Tûr 52:2
Mekke-i Mükerrenıe'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk âyeti camidir.
Yani; şu mevcudata kasem ederim ki Rabbinin günahkârlara va'detmiş olduğu azab elbette vaki olacaktır, vaki olmamak ihtimali yoktur. Zira; âsînin isyanının cezasını görmesi adalet-i İlâhiye icabıdır. Bu âyette zikrolunan mevcudatın her biri birer şerefle müşerref olduğundan Cenab-ı Hak her birine yemin etmekle şereflerine işaret buyurmuştur. Çünkü Tûr dağı; Hz. Musa'nın Vacip Tealâ ile mükâlemesine mahal ve hitab-ı İlâhî'nin Hz. Musa'ya tecellîgâhı olduğundan ve deri üzerine yazılan kitap; kulların dünyevî ve uhrevî seâdetlerine kâjî ahkâmı cami' bulunduğundan ve beyt-i şerif; Hz. Muhammed'in Cenab-ı Hakka hitabına vesile olduğundan ve sema; Azametullah'a delâlet ettiğinden ve derya ise Hz. Yunus'a bir müddet ibadethane olduğundan kasem olunmağa şayan oldukları cihetle Cenab-ı Hak bunların her birine kasem buyurmuştur.
Kitab ile murad; Levh-i Mahfuz veyahut Tevrat-ı Şerif veyahut insanların amel defterleri olmak ihtimali varsa da burada kitapla murad; Kur'an olmak ihtimali ağleb olduğu cihetle ekser-i müfessirîri Kur'an olmasıyla tefsir etmişlerdir. Kitabın ahkâmı açık olduğuna işaret için kitabın deriden açık sahifelere yazıldığı beyan olunmuştur. Çünkü; Kur'anda gizli bir hüküm yoktur. Kur'-anın bidayet-i nüzulünde kâğıt mevcut olmadığından musaykal deri parçalarına yazılmıştır. Çünkü; o zamanda deri üzerine yazılmak âdet olduğundan Kur'anın âyetlerinin dahi deri üzerine, saksı ve tahta parçalarına yazıldığı mervîdir. Kitabın şanına ta'zîm için ta'zime delâlet eden tenıAn ile nekre olarak varid olmuştur. Kitap lafzıyla Kur'an murad olunmak beynennâs ma'rûf olduğundan edât-ı ta'rîfle izaha hacet olmadığına işaret için tariften ârî olarak zikrolunmuştur.
Tûr 52:3
Mekke-i Mükerrenıe'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk âyeti camidir.
Yani; şu mevcudata kasem ederim ki Rabbinin günahkârlara va'detmiş olduğu azab elbette vaki olacaktır, vaki olmamak ihtimali yoktur. Zira; âsînin isyanının cezasını görmesi adalet-i İlâhiye icabıdır. Bu âyette zikrolunan mevcudatın her biri birer şerefle müşerref olduğundan Cenab-ı Hak her birine yemin etmekle şereflerine işaret buyurmuştur. Çünkü Tûr dağı; Hz. Musa'nın Vacip Tealâ ile mükâlemesine mahal ve hitab-ı İlâhî'nin Hz. Musa'ya tecellîgâhı olduğundan ve deri üzerine yazılan kitap; kulların dünyevî ve uhrevî seâdetlerine kâjî ahkâmı cami' bulunduğundan ve beyt-i şerif; Hz. Muhammed'in Cenab-ı Hakka hitabına vesile olduğundan ve sema; Azametullah'a delâlet ettiğinden ve derya ise Hz. Yunus'a bir müddet ibadethane olduğundan kasem olunmağa şayan oldukları cihetle Cenab-ı Hak bunların her birine kasem buyurmuştur.
Kitab ile murad; Levh-i Mahfuz veyahut Tevrat-ı Şerif veyahut insanların amel defterleri olmak ihtimali varsa da burada kitapla murad; Kur'an olmak ihtimali ağleb olduğu cihetle ekser-i müfessirîri Kur'an olmasıyla tefsir etmişlerdir. Kitabın ahkâmı açık olduğuna işaret için kitabın deriden açık sahifelere yazıldığı beyan olunmuştur. Çünkü; Kur'anda gizli bir hüküm yoktur. Kur'-anın bidayet-i nüzulünde kâğıt mevcut olmadığından musaykal deri parçalarına yazılmıştır. Çünkü; o zamanda deri üzerine yazılmak âdet olduğundan Kur'anın âyetlerinin dahi deri üzerine, saksı ve tahta parçalarına yazıldığı mervîdir. Kitabın şanına ta'zîm için ta'zime delâlet eden tenıAn ile nekre olarak varid olmuştur. Kitap lafzıyla Kur'an murad olunmak beynennâs ma'rûf olduğundan edât-ı ta'rîfle izaha hacet olmadığına işaret için tariften ârî olarak zikrolunmuştur.
Tûr 52:4
Mekke-i Mükerrenıe'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk âyeti camidir.
Yani; şu mevcudata kasem ederim ki Rabbinin günahkârlara va'detmiş olduğu azab elbette vaki olacaktır, vaki olmamak ihtimali yoktur. Zira; âsînin isyanının cezasını görmesi adalet-i İlâhiye icabıdır. Bu âyette zikrolunan mevcudatın her biri birer şerefle müşerref olduğundan Cenab-ı Hak her birine yemin etmekle şereflerine işaret buyurmuştur. Çünkü Tûr dağı; Hz. Musa'nın Vacip Tealâ ile mükâlemesine mahal ve hitab-ı İlâhî'nin Hz. Musa'ya tecellîgâhı olduğundan ve deri üzerine yazılan kitap; kulların dünyevî ve uhrevî seâdetlerine kâjî ahkâmı cami' bulunduğundan ve beyt-i şerif; Hz. Muhammed'in Cenab-ı Hakka hitabına vesile olduğundan ve sema; Azametullah'a delâlet ettiğinden ve derya ise Hz. Yunus'a bir müddet ibadethane olduğundan kasem olunmağa şayan oldukları cihetle Cenab-ı Hak bunların her birine kasem buyurmuştur.
Kitab ile murad; Levh-i Mahfuz veyahut Tevrat-ı Şerif veyahut insanların amel defterleri olmak ihtimali varsa da burada kitapla murad; Kur'an olmak ihtimali ağleb olduğu cihetle ekser-i müfessirîri Kur'an olmasıyla tefsir etmişlerdir. Kitabın ahkâmı açık olduğuna işaret için kitabın deriden açık sahifelere yazıldığı beyan olunmuştur. Çünkü; Kur'anda gizli bir hüküm yoktur. Kur'-anın bidayet-i nüzulünde kâğıt mevcut olmadığından musaykal deri parçalarına yazılmıştır. Çünkü; o zamanda deri üzerine yazılmak âdet olduğundan Kur'anın âyetlerinin dahi deri üzerine, saksı ve tahta parçalarına yazıldığı mervîdir. Kitabın şanına ta'zîm için ta'zime delâlet eden tenıAn ile nekre olarak varid olmuştur. Kitap lafzıyla Kur'an murad olunmak beynennâs ma'rûf olduğundan edât-ı ta'rîfle izaha hacet olmadığına işaret için tariften ârî olarak zikrolunmuştur.
Tûr 52:5
Mekke-i Mükerrenıe'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk âyeti camidir.
Yani; şu mevcudata kasem ederim ki Rabbinin günahkârlara va'detmiş olduğu azab elbette vaki olacaktır, vaki olmamak ihtimali yoktur. Zira; âsînin isyanının cezasını görmesi adalet-i İlâhiye icabıdır. Bu âyette zikrolunan mevcudatın her biri birer şerefle müşerref olduğundan Cenab-ı Hak her birine yemin etmekle şereflerine işaret buyurmuştur. Çünkü Tûr dağı; Hz. Musa'nın Vacip Tealâ ile mükâlemesine mahal ve hitab-ı İlâhî'nin Hz. Musa'ya tecellîgâhı olduğundan ve deri üzerine yazılan kitap; kulların dünyevî ve uhrevî seâdetlerine kâjî ahkâmı cami' bulunduğundan ve beyt-i şerif; Hz. Muhammed'in Cenab-ı Hakka hitabına vesile olduğundan ve sema; Azametullah'a delâlet ettiğinden ve derya ise Hz. Yunus'a bir müddet ibadethane olduğundan kasem olunmağa şayan oldukları cihetle Cenab-ı Hak bunların her birine kasem buyurmuştur.
Kitab ile murad; Levh-i Mahfuz veyahut Tevrat-ı Şerif veyahut insanların amel defterleri olmak ihtimali varsa da burada kitapla murad; Kur'an olmak ihtimali ağleb olduğu cihetle ekser-i müfessirîri Kur'an olmasıyla tefsir etmişlerdir. Kitabın ahkâmı açık olduğuna işaret için kitabın deriden açık sahifelere yazıldığı beyan olunmuştur. Çünkü; Kur'anda gizli bir hüküm yoktur. Kur'-anın bidayet-i nüzulünde kâğıt mevcut olmadığından musaykal deri parçalarına yazılmıştır. Çünkü; o zamanda deri üzerine yazılmak âdet olduğundan Kur'anın âyetlerinin dahi deri üzerine, saksı ve tahta parçalarına yazıldığı mervîdir. Kitabın şanına ta'zîm için ta'zime delâlet eden tenıAn ile nekre olarak varid olmuştur. Kitap lafzıyla Kur'an murad olunmak beynennâs ma'rûf olduğundan edât-ı ta'rîfle izaha hacet olmadığına işaret için tariften ârî olarak zikrolunmuştur.
Tûr 52:6
Mekke-i Mükerrenıe'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk âyeti camidir.
Yani; şu mevcudata kasem ederim ki Rabbinin günahkârlara va'detmiş olduğu azab elbette vaki olacaktır, vaki olmamak ihtimali yoktur. Zira; âsînin isyanının cezasını görmesi adalet-i İlâhiye icabıdır. Bu âyette zikrolunan mevcudatın her biri birer şerefle müşerref olduğundan Cenab-ı Hak her birine yemin etmekle şereflerine işaret buyurmuştur. Çünkü Tûr dağı; Hz. Musa'nın Vacip Tealâ ile mükâlemesine mahal ve hitab-ı İlâhî'nin Hz. Musa'ya tecellîgâhı olduğundan ve deri üzerine yazılan kitap; kulların dünyevî ve uhrevî seâdetlerine kâjî ahkâmı cami' bulunduğundan ve beyt-i şerif; Hz. Muhammed'in Cenab-ı Hakka hitabına vesile olduğundan ve sema; Azametullah'a delâlet ettiğinden ve derya ise Hz. Yunus'a bir müddet ibadethane olduğundan kasem olunmağa şayan oldukları cihetle Cenab-ı Hak bunların her birine kasem buyurmuştur.
Kitab ile murad; Levh-i Mahfuz veyahut Tevrat-ı Şerif veyahut insanların amel defterleri olmak ihtimali varsa da burada kitapla murad; Kur'an olmak ihtimali ağleb olduğu cihetle ekser-i müfessirîri Kur'an olmasıyla tefsir etmişlerdir. Kitabın ahkâmı açık olduğuna işaret için kitabın deriden açık sahifelere yazıldığı beyan olunmuştur. Çünkü; Kur'anda gizli bir hüküm yoktur. Kur'-anın bidayet-i nüzulünde kâğıt mevcut olmadığından musaykal deri parçalarına yazılmıştır. Çünkü; o zamanda deri üzerine yazılmak âdet olduğundan Kur'anın âyetlerinin dahi deri üzerine, saksı ve tahta parçalarına yazıldığı mervîdir. Kitabın şanına ta'zîm için ta'zime delâlet eden tenıAn ile nekre olarak varid olmuştur. Kitap lafzıyla Kur'an murad olunmak beynennâs ma'rûf olduğundan edât-ı ta'rîfle izaha hacet olmadığına işaret için tariften ârî olarak zikrolunmuştur.
Tûr 52:7
Çünkü; azabın vukuna irade-i İlâhiye tealluk edince azabın define hiç bir kimsenin kudreti tealluk etmez. Zira; Allah'ın kudretine nişbetîe kullarının kudreti yok mesabesindedir.
Tûr 52:8
Çünkü; azabın vukuna irade-i İlâhiye tealluk edince azabın define hiç bir kimsenin kudreti tealluk etmez. Zira; Allah'ın kudretine nişbetîe kullarının kudreti yok mesabesindedir.
Tûr 52:9
Vacip Tealâ elbette azabın vaki olacağını bayandan sonra azabın vukuu zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler üzerine azabın vukuu şol günde olacaktır ki o günlerde gökler şiddetle hareket eder, dağlar bu kadar cesametiyle atılmış pamuk gibi havada seyr-i seri'le seyreder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o günde azab-ı İlâhî'den fira edecek ve sığınacak bir mahal olmadığını işaret için semanın h reket edeceği, dağların da havada gezeceği beyan olunmuştur. ÇürJ kü; insanın başına gelen bir musibetten saklanacak mahal semâ ile arz olabilir. O günde bunun her ikisi de âdetlerinin hilafı şiddetle hareket ve İstıraba düşünce yerde ve gökte emniyyet üzere karar edecek bir melce' kalmaz. Zira; her ikisi de kararsız seyr-i seri'le hareket edince insanın kararma mahel olamazlar.
Sema ile arzın bu harekesi dünyaya bir daha avdet etmek mümkün olmadığına delâlet eder. Çünkü; yer, gökler, ay ve yıldızların cümlesi insanın intifaı için yaratılmıştır. Bunlar harab olunca insanın avdeti imkânı olamaz. Zira; bunlar gidince dünya kalmaz ki avdet edilsin. İnsanın intifa'ı olmayınca hepsi heba olup gidecektir.
iztırab ve şiddetle hareket etmektir. alelade yürür demektir. Semânın harekesi arzın harekesinden şiddetli olduğuna işaret için semânın harekesi şiddet manâsını ifade eden temûr lafzıyla tâbir olunmuştur.
Vacip Tealâ azabın vukuunu ve vaki olacağı zamanı beyand^ sonra azabın kimler üzerine vaki olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; hak söylemez ve söyleyeni dinlemez ahmak kişilerdir. Çünkü; daima batıla meyledip batılla ülfet,ettikleri için hakka yanaşmaz ve hakkı kabul etmezler.
Dini tekzib eden kimselerin oynamış oldukları batılın çokluğuna işaret için kelimesi çokluğa delâlet eden tenvîn ile nekre olarak varid olmuştur. Çünkü havz; bâtıl bir şeye dalmak manasınadır. Binaenaleyh; müşriklerin bir takım batıl ef'alle iştigallerinden havz lafzıyla ta'bir olunmuştur.
Tûr 52:10
Vacip Tealâ elbette azabın vaki olacağını bayandan sonra azabın vukuu zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler üzerine azabın vukuu şol günde olacaktır ki o günlerde gökler şiddetle hareket eder, dağlar bu kadar cesametiyle atılmış pamuk gibi havada seyr-i seri'le seyreder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o günde azab-ı İlâhî'den fira edecek ve sığınacak bir mahal olmadığını işaret için semanın h reket edeceği, dağların da havada gezeceği beyan olunmuştur. ÇürJ kü; insanın başına gelen bir musibetten saklanacak mahal semâ ile arz olabilir. O günde bunun her ikisi de âdetlerinin hilafı şiddetle hareket ve İstıraba düşünce yerde ve gökte emniyyet üzere karar edecek bir melce' kalmaz. Zira; her ikisi de kararsız seyr-i seri'le hareket edince insanın kararma mahel olamazlar.
Sema ile arzın bu harekesi dünyaya bir daha avdet etmek mümkün olmadığına delâlet eder. Çünkü; yer, gökler, ay ve yıldızların cümlesi insanın intifaı için yaratılmıştır. Bunlar harab olunca insanın avdeti imkânı olamaz. Zira; bunlar gidince dünya kalmaz ki avdet edilsin. İnsanın intifa'ı olmayınca hepsi heba olup gidecektir.
iztırab ve şiddetle hareket etmektir. alelade yürür demektir. Semânın harekesi arzın harekesinden şiddetli olduğuna işaret için semânın harekesi şiddet manâsını ifade eden temûr lafzıyla tâbir olunmuştur.
Vacip Tealâ azabın vukuunu ve vaki olacağı zamanı beyand^ sonra azabın kimler üzerine vaki olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; hak söylemez ve söyleyeni dinlemez ahmak kişilerdir. Çünkü; daima batıla meyledip batılla ülfet,ettikleri için hakka yanaşmaz ve hakkı kabul etmezler.
Dini tekzib eden kimselerin oynamış oldukları batılın çokluğuna işaret için kelimesi çokluğa delâlet eden tenvîn ile nekre olarak varid olmuştur. Çünkü havz; bâtıl bir şeye dalmak manasınadır. Binaenaleyh; müşriklerin bir takım batıl ef'alle iştigallerinden havz lafzıyla ta'bir olunmuştur.
Tûr 52:11
Vacip Tealâ elbette azabın vaki olacağını bayandan sonra azabın vukuu zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler üzerine azabın vukuu şol günde olacaktır ki o günlerde gökler şiddetle hareket eder, dağlar bu kadar cesametiyle atılmış pamuk gibi havada seyr-i seri'le seyreder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o günde azab-ı İlâhî'den fira edecek ve sığınacak bir mahal olmadığını işaret için semanın h reket edeceği, dağların da havada gezeceği beyan olunmuştur. ÇürJ kü; insanın başına gelen bir musibetten saklanacak mahal semâ ile arz olabilir. O günde bunun her ikisi de âdetlerinin hilafı şiddetle hareket ve İstıraba düşünce yerde ve gökte emniyyet üzere karar edecek bir melce' kalmaz. Zira; her ikisi de kararsız seyr-i seri'le hareket edince insanın kararma mahel olamazlar.
Sema ile arzın bu harekesi dünyaya bir daha avdet etmek mümkün olmadığına delâlet eder. Çünkü; yer, gökler, ay ve yıldızların cümlesi insanın intifaı için yaratılmıştır. Bunlar harab olunca insanın avdeti imkânı olamaz. Zira; bunlar gidince dünya kalmaz ki avdet edilsin. İnsanın intifa'ı olmayınca hepsi heba olup gidecektir.
iztırab ve şiddetle hareket etmektir. alelade yürür demektir. Semânın harekesi arzın harekesinden şiddetli olduğuna işaret için semânın harekesi şiddet manâsını ifade eden temûr lafzıyla tâbir olunmuştur.
Vacip Tealâ azabın vukuunu ve vaki olacağı zamanı beyand^ sonra azabın kimler üzerine vaki olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; hak söylemez ve söyleyeni dinlemez ahmak kişilerdir. Çünkü; daima batıla meyledip batılla ülfet,ettikleri için hakka yanaşmaz ve hakkı kabul etmezler.
Dini tekzib eden kimselerin oynamış oldukları batılın çokluğuna işaret için kelimesi çokluğa delâlet eden tenvîn ile nekre olarak varid olmuştur. Çünkü havz; bâtıl bir şeye dalmak manasınadır. Binaenaleyh; müşriklerin bir takım batıl ef'alle iştigallerinden havz lafzıyla ta'bir olunmuştur.
Tûr 52:12
Vacip Tealâ elbette azabın vaki olacağını bayandan sonra azabın vukuu zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler üzerine azabın vukuu şol günde olacaktır ki o günlerde gökler şiddetle hareket eder, dağlar bu kadar cesametiyle atılmış pamuk gibi havada seyr-i seri'le seyreder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o günde azab-ı İlâhî'den fira edecek ve sığınacak bir mahal olmadığını işaret için semanın h reket edeceği, dağların da havada gezeceği beyan olunmuştur. ÇürJ kü; insanın başına gelen bir musibetten saklanacak mahal semâ ile arz olabilir. O günde bunun her ikisi de âdetlerinin hilafı şiddetle hareket ve İstıraba düşünce yerde ve gökte emniyyet üzere karar edecek bir melce' kalmaz. Zira; her ikisi de kararsız seyr-i seri'le hareket edince insanın kararma mahel olamazlar.
Sema ile arzın bu harekesi dünyaya bir daha avdet etmek mümkün olmadığına delâlet eder. Çünkü; yer, gökler, ay ve yıldızların cümlesi insanın intifaı için yaratılmıştır. Bunlar harab olunca insanın avdeti imkânı olamaz. Zira; bunlar gidince dünya kalmaz ki avdet edilsin. İnsanın intifa'ı olmayınca hepsi heba olup gidecektir.
iztırab ve şiddetle hareket etmektir. alelade yürür demektir. Semânın harekesi arzın harekesinden şiddetli olduğuna işaret için semânın harekesi şiddet manâsını ifade eden temûr lafzıyla tâbir olunmuştur.
Vacip Tealâ azabın vukuunu ve vaki olacağı zamanı beyand^ sonra azabın kimler üzerine vaki olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; hak söylemez ve söyleyeni dinlemez ahmak kişilerdir. Çünkü; daima batıla meyledip batılla ülfet,ettikleri için hakka yanaşmaz ve hakkı kabul etmezler.
Dini tekzib eden kimselerin oynamış oldukları batılın çokluğuna işaret için kelimesi çokluğa delâlet eden tenvîn ile nekre olarak varid olmuştur. Çünkü havz; bâtıl bir şeye dalmak manasınadır. Binaenaleyh; müşriklerin bir takım batıl ef'alle iştigallerinden havz lafzıyla ta'bir olunmuştur.
Tûr 52:13
Vacip Tealâ nebilerini tekzibedenlerin helak olacaklarını beyandan sonra o helakin muktezası olan azabın gününü ve şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar dünyada Cehennem'i nasıl şiddetli inkâr ettilerse, inkârlarının şiddetleri nisbetinde Cehen-nem'e şiddetli atılırlar ve Cehennem'i re'yelayn görüp ateşin acısını tadınca dünyada tekzibettikleri başlarına kakılır, yüzlerine vurulur ki azab üzerine azab olsun. Bazı rivayete nazaran kâfirler Ce-hennem'e elleri ayakları bağlı olarak atılırlar.
Tûr 52:14
Vacip Tealâ nebilerini tekzibedenlerin helak olacaklarını beyandan sonra o helakin muktezası olan azabın gününü ve şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar dünyada Cehennem'i nasıl şiddetli inkâr ettilerse, inkârlarının şiddetleri nisbetinde Cehen-nem'e şiddetli atılırlar ve Cehennem'i re'yelayn görüp ateşin acısını tadınca dünyada tekzibettikleri başlarına kakılır, yüzlerine vurulur ki azab üzerine azab olsun. Bazı rivayete nazaran kâfirler Ce-hennem'e elleri ayakları bağlı olarak atılırlar.
Tûr 52:15
Vacip Tealâ zebaniler tarafından ehl-i Cehennem'e «işte şu ateş sizin dünyada tekzibettiğiniz ateş» denildiğini beyandan sonra zebaniler tarafından sorulacak sualin bakiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; zebaniler tarafından «Dünyada size bu Cehennem'i ve ateşinin şiddetini beyan eden vahye sihir diyordunuz. Şimdi içine girip acısını tattığınız şu ateş de sihir midir, yoksa siz görmüyor musunuz?» denilmekle ehl-i Cehennem tekdir olunurlar. Çünkü; dünyada onlar nebilerini tekzib etmekle ve nazil olan vahye sihir demekle enbiya-ı izama îzâ etmişlerdi. Ceza amel cinsinden olmak kaidesine tevfikan âhirette zebaniler onları tevbih ederler ve ezâ olmak üzere «Şu gördüğünüz ateş de sihir midir yoksa görmüyor musunuz?" demekle azabederler. Zira; bu sözler yara üzerine tuz ekmek kabilinden azab üzerine azabtır ve dünyada insanların muhaverelerinde buna benzer sözler cereyan eder. Meselâ bir kimse bilkülliye inkâr ettiği şeye vakt-ı aharda mübtelâ olunca diğerleri tarafından şemâtet olarak «nasıl bu da mı olmadı? Hani öyle olmaz diyordun, niçin oldu, gördün mü olmaz mıymış?» gibi sözler söylenir. İşte âhirette dahi aynı muamelenin ceryan edeceğini Genab-ı Hak bu âyetlerle beyan buyurmuştur.
Tûr 52:16
Vacip Tealâ Zebaniler tarafından söylenecek sözlerin bjakiyye-sini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; «ey dünyada Resullerini tekzibeden ve nazil olan vahye sihir deyen kâfirler! Siz inkâr ettiğiniz Cehennem'e girin, gireceksiniz, girmemek elinizde değildir. Binaenaleyh; Cehennem ateşine sabredin veya etmeyin. Zira; sizin üzerinize sabır etmek ve etmemek müsavidir ki her ne yapsanız faydası yoktur, ancak sizin cezanız; işlediğiniz amelinizin cezasıdır. Binaenaleyh; dünyada seve seve işlediğiniz günahlarınızın cezasını burada sevmeye sevmeye çekeceksiniz, ameliniz mukabilinde ceza olduğu için fezi u feryâd fayda vermez. Çünkü fayda; dünyada iman etmekteydi, onun da zamanı geçmiştir.» demekle Zebaniler ehl-i Cehennem'i tekdir ederler.
Tûr 52:17
Vacip Tealâ ehl-i £ehennem'in hallerini ve onlara vaki olacak tekdirleri beyandan sonra ehl-i Cennet'in hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'a ve Resulüne iman edip. imanlarının muktezasm-ca amel ederek haram olan şeylerden nefislerini sakınan mümin müttekîler Rab'larımn verdiği rızıklarla telezzüz eder oldukları halde kendilerine mahsus olarak halkolunan bağlar, bahçeler, köşkler, saraylar ve gûnâ gûn nimetler içinde karar ederler, onlar yalnız Rablerinin nimetine müstağrak olmakla kalmazlar, belki ihsan üzere ihsan olarak Rab'ları onları Cehennem azabından dahi sakladı ve korktuklarından kurtardı, bu kurtuluş onlar için seâdet-i uzmâdır. Çünkü insanın kemal-i istirahatı iki şeyle hasıl olur: Birincisi; umduğuna nail olmak, ikincisi; korktuğundan kurtulmaktır. Binaenaleyh; insan yalnız umduğuna nail olmakla müsterihül-kalp olamıyacağmdan Vacip Tealâ bu âyette müttekîlerin nail olacakları nimetleri beyanla beraber âkibet endişeleri dahi olmayacağım beyan buyurmuştur.
Tûr 52:18
Vacip Tealâ ehl-i £ehennem'in hallerini ve onlara vaki olacak tekdirleri beyandan sonra ehl-i Cennet'in hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'a ve Resulüne iman edip. imanlarının muktezasm-ca amel ederek haram olan şeylerden nefislerini sakınan mümin müttekîler Rab'larımn verdiği rızıklarla telezzüz eder oldukları halde kendilerine mahsus olarak halkolunan bağlar, bahçeler, köşkler, saraylar ve gûnâ gûn nimetler içinde karar ederler, onlar yalnız Rablerinin nimetine müstağrak olmakla kalmazlar, belki ihsan üzere ihsan olarak Rab'ları onları Cehennem azabından dahi sakladı ve korktuklarından kurtardı, bu kurtuluş onlar için seâdet-i uzmâdır. Çünkü insanın kemal-i istirahatı iki şeyle hasıl olur: Birincisi; umduğuna nail olmak, ikincisi; korktuğundan kurtulmaktır. Binaenaleyh; insan yalnız umduğuna nail olmakla müsterihül-kalp olamıyacağmdan Vacip Tealâ bu âyette müttekîlerin nail olacakları nimetleri beyanla beraber âkibet endişeleri dahi olmayacağım beyan buyurmuştur.
Tûr 52:19
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetin neticesi kolaylıkla yemek ve içmek olduğundan ehl-i Cennet'e yemek ve içmekle olacak iltifatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girince taraf-ı İlâhî'den melekler vasıtasiyle müsafirlere ikram olmak üzere denilir ki «Ey ehl-i Cennet! Dünyada güzel ameller işlemiştiniz. O güzel amelleriniz sebebiyle kolay kolay yiyin ve için, yalnız yiyip içmekle iktifa etmeyin, belki sizin için hazırlanmış ve birbiri hizasına dizilmiş saf olmuş kürsüler ve sandalyeler üzerine dayanıcı olduğunuz halde yiyin ve için Ki rahatınız tamam olsun, Biz Azimüşşân ehl-i Cennet'e büyük gözlü güzel yüzlü hurileri tezvîç ederiz.»
hazmı kolay ve yemesinde zahmet yok demektir. Çünkü; Cennet nimetlerinin yemesinde güçlük olmadığı gibi yedikten sonra şişkinlik vermek ve sancı irâs etmek ve hazımda zahmet çekmek gibi bir korku da yoktur. Şu halde Cennet nimetlerinin akıbeti bir takım zahmet ve meşakkata inkîlâb eylemez, binaenaleyh; dünya nimetlerine asla kıyas kabul etmez. Zira; dünya nimetlerinin âkibeti endişeden hali olamaz.
Vacip Tealâ bu âyette ehl-i Cennet'in rahatlarının tertibini beyanla insanları güzel amellere terğib etmiştir. Çünkü; insana evvelâ mesken lâzımdır. Meskenin en alası Cennet'tir. Yalnız meskenin rahatı temin etmediğinden müttekîlerin meskenleri Cennet olduğunu beyandan sonra ehl-i Cennet'in tefekküh edeceklerini beyan buyurmuştur. Çünkü fâkihe; telezzüz için yenilen meyvelerdir. Ve nimetlerin ulviyyetine işaret için nimeti veren ehl-i Cennet'in Rabları olduğunu beyan buyurmuştur. Zira nimet; o nimeti veren mün'imin büyüklüğü nisbetinde âlî olur. nimetten telezzüz eki ü şürb'le olup fakat eki ü gurk bazen zararı mucib olduğundan hiç bir veçhile, zarar olmıyacağma işaret için kolay olduğu halde yiyip içmeleriyle emrolunacağım beyan buyurmuştur. Yiyip içmek de rahat oturmakla olacağından kürsüler üzerine oturacakları beyan olunmuştur. Yemek ve içmekle teîezzüz hasıl olduktan sonra zevceye ihtiyaç messettiğinden ehl-i Cennet'in âmal-i sâîihaları semeresi olarak halkolunan hurilerle tezevvüç edecekleri dahi beyan olunmuştur. Şu halde Cennet'te huzuzât-ı nefsâniyyeden hiç bir şeyin noksan olmıyacağma bu âyet delâlet eder.
Tûr 52:20
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetin neticesi kolaylıkla yemek ve içmek olduğundan ehl-i Cennet'e yemek ve içmekle olacak iltifatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girince taraf-ı İlâhî'den melekler vasıtasiyle müsafirlere ikram olmak üzere denilir ki «Ey ehl-i Cennet! Dünyada güzel ameller işlemiştiniz. O güzel amelleriniz sebebiyle kolay kolay yiyin ve için, yalnız yiyip içmekle iktifa etmeyin, belki sizin için hazırlanmış ve birbiri hizasına dizilmiş saf olmuş kürsüler ve sandalyeler üzerine dayanıcı olduğunuz halde yiyin ve için Ki rahatınız tamam olsun, Biz Azimüşşân ehl-i Cennet'e büyük gözlü güzel yüzlü hurileri tezvîç ederiz.»
hazmı kolay ve yemesinde zahmet yok demektir. Çünkü; Cennet nimetlerinin yemesinde güçlük olmadığı gibi yedikten sonra şişkinlik vermek ve sancı irâs etmek ve hazımda zahmet çekmek gibi bir korku da yoktur. Şu halde Cennet nimetlerinin akıbeti bir takım zahmet ve meşakkata inkîlâb eylemez, binaenaleyh; dünya nimetlerine asla kıyas kabul etmez. Zira; dünya nimetlerinin âkibeti endişeden hali olamaz.
Vacip Tealâ bu âyette ehl-i Cennet'in rahatlarının tertibini beyanla insanları güzel amellere terğib etmiştir. Çünkü; insana evvelâ mesken lâzımdır. Meskenin en alası Cennet'tir. Yalnız meskenin rahatı temin etmediğinden müttekîlerin meskenleri Cennet olduğunu beyandan sonra ehl-i Cennet'in tefekküh edeceklerini beyan buyurmuştur. Çünkü fâkihe; telezzüz için yenilen meyvelerdir. Ve nimetlerin ulviyyetine işaret için nimeti veren ehl-i Cennet'in Rabları olduğunu beyan buyurmuştur. Zira nimet; o nimeti veren mün'imin büyüklüğü nisbetinde âlî olur. nimetten telezzüz eki ü şürb'le olup fakat eki ü gurk bazen zararı mucib olduğundan hiç bir veçhile, zarar olmıyacağma işaret için kolay olduğu halde yiyip içmeleriyle emrolunacağım beyan buyurmuştur. Yiyip içmek de rahat oturmakla olacağından kürsüler üzerine oturacakları beyan olunmuştur. Yemek ve içmekle teîezzüz hasıl olduktan sonra zevceye ihtiyaç messettiğinden ehl-i Cennet'in âmal-i sâîihaları semeresi olarak halkolunan hurilerle tezevvüç edecekleri dahi beyan olunmuştur. Şu halde Cennet'te huzuzât-ı nefsâniyyeden hiç bir şeyin noksan olmıyacağma bu âyet delâlet eder.
Tûr 52:21
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'külât ve meşrubattan istedik-eri şeyler mevcut olacağını beyandan sonra onların telezzüzü yalnız me'külât ve meskenlerle kalmayıp evlâd ü ahfadları kendileriyle beraber bulunmak suretiyle dahi mesrur olacaklarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kendilerine iman edip de çocukları da Allah'a iman etmekle kendilerine ittibâ ederlerse Cennet'te onların rahatlarını ikmal için huzuzat-ı nefsâniyelerini tamam verdikten sonra zürriyetlerini kendilerine ilhak ve derecelerini terfi' etmekle rahatlarını temin ederiz, zürriyetlerini kendilerine ilhak etmekten derecelerine asla noksan gelmediği gibi amellerinin ecrinden asla hiç bir şey noksan olmaz. Zira; onların her cihetle sürurlarını temin için Ce-nab-ı Hak lutf u ihsanından çocuklarının derecelerini kendi dereceleri makamına terfi' eder, yoksa pederlerin amellerinden birer miktarı bedelinde terfi' eder demek değildir ki pederlerin derecelerinden noksanı mucib olsun.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile pederle evlâd arasında şefkat ve merhamet dünyada nasıl carî ise âhirette dahi öylece carî olduğundan insanın evlâdı ve ahbabı ile içtima' edip sohbet etmek dünyada nasıl süruru mucib olursa Cennet'te dahi süruru mucib olacağını beyan için Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i imanın mümin olan zürriyetlerini kendilerine ilhak edeceğini beyan buyurmuş ve evlâdın derecesi babanın derecesinden noksan olsa dahi babaya hususî ikram olmak üzere evlâdın dereceleri terfi' olunacağı beyan olunmuştur. Şu halde ehl-i Cennet'in Cennet'te olan zevk u safaları evlâdlarmı nisyân ettirmiyor. Kezalik dünyada evlâda ma-habbet diğer nimetlerin fevkinde süruru mucib olduğu gibi âhiret*-te dahi evlâda mahabbet süruru diğer nimetlerin fevkinde olacağına işaret vardır. Binaenaleyh; dünyada malını sefahete sarfla evlâd ü iyalini fakir olarak terkeden süfeha mezmum oldukları gibi evlâd ü iyalini halaiinden ganî olarak terkeden suleha-yı ümmet de indallah ve indennâs memduhlardır ve evlâda ierkettikleri maldan sadaka sevabına nail olacakları da mervîdir. Binaenaleyh; bir kimsenin sülüs malından ziyade vasiyyeti caiz olamaz.
Mümin olan kimsenin baliğ olmadan vefat eden çocuklari imanda kendine tabidir, baliğ olup da iman edenler de tabilerdir. Şu kadar ki el-İyâzü billâh irtidâd ederse hal-i sebavette vefat eden çocuklar irtidadda ona tâbi olmazlar.
Hulâsa; ehl-i imanın mümin olan çocuklarının kendilerine tâbi olacakları ve âhirette her müminin mümin olan zürriyetleri amelce pederlerinden noksan olsalar dahi dereceleri pederlerine ikram olmak üzere terfi' olunup pederlerinin yanında bulunacakları ve evlâdın derecesini terfi' sebebiyle pederin ecrinden noksan olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ezher cihet refah ve seadete nail olacaklarını beyandan sonra herkesin kendi ameliyle haşrolunaca-ğını beyan etmek üzere buyuruyor.
Hayr ü şer o amelin cezasını kendi görür. Binaenaleyh; bir kimse diğer kimsenin amelinin cezasıyla mücâzâat olunmaz. Çünkü; herkes kendi kisbiyle muahaze olunur. Şu halde mümin imanıyla Cennet'e, kâfir de küfrüyle Cehennem'e gider. Zira; kendi amelinin rehinidir. Çünkü rehin; râbine tâbidir. Her şahıs amelinin rehini olunca o şahıs ameline tabidir. Binaenaleyh; ameli onu alır ya Cennet'e veyahut Cehennem'e götürür demektir.
Bu âyet bir kaide-i külliyedir ki efrad-ı insandan her ferde şamildir. Binaenaleyh; suğrâ sehletel husul tarîk ile her fert üzerine tatbiki kabildir. Şöyle ki meselâ insanlardan Zeyd'i ele alır deriz ki «Zeyd kendi ameliyle merhundur. Zira; Zeyd bir kişidir. Her kişi kendi ameli ile merhundur. Binaenaleyh; Zeyd kendi ameliyle merhundur.» Kezalik Ali, Veli, Ömer hep böyledir. Meselâ «Ali kendi ameliyle merhundur. Zira Ali bir kişidir. Her kişi kendi ameliyle merhundur. Binaenaleyh; Ali kendi ameliyle merhundur ». İşte şu minval üzere âyet efrâd-ı beşerin cümlesine şâmildir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile rehîn; râhin yani daim manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Şu halde «Eğer ameli salih olursa Cennet'te daim, eğer ameli seyyi' olursa Cehennem'de müebbed» demektir. Çünkü; devam üzere ameli kendisiyle beraber olunca o amelin cezası da kendisiyle beraberdir.
Tûr 52:22
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerinden bazılarını dan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Cennet'e verilen nimetler üzerine meyvelerin her nev'i ile ve istedikleri etle nimetlerini tezyîd ederiz, onlar içi dolu şarap kâselerini münavebe tarîki ile alırlar. Asla Cennet'te lağviy-yâtla iştigal olunmadığı gibi yalan, gıybet, birbirine söğmek ve kötü söylemek gibi fena sözler de olmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet Allah'ın misafirleridir. Hane sahibi misafirin rahatını temin ettiği gibi Cenab-i Hak da misafirlerini enva'i nimetlerle taltif ederek rahatlarını temin edeceğini beyan buyurmuştur. Gerçi bundan evvelki âyetlerde fâ-kihe ve sair nimetler zikrolunmuşsa da bu âyette iştihâ ile beraber zikrolunarak ta'mîm olunmuştur. Cennet'te herkesin her is'tediği her zaman mevcud olduğundan ehl-i Cennet'in işühâları cjmlara elem ve keder icabetnıez. Çünkü; bir kimsenin bir şeye istediği olur da o şey bulunmaz veyahut bulunur da kudreti tealluk etmezse o zaman iştihâ o kimseye elem ve keder verir. Yahut nimet var iştihâ da var ancak hastalık ve saire gibi bir maniden dolayı o nimeti yemekten mahrum olursa o zaman iştihası başına belâ ve arzusuna muvaffak olamadığından muazzeb olur. Amma iştihâ olur, nimet de bulunur ve o nimetten' intifaa bir mani de olmazsa ;istiha aynı nimettir. Şu halde Cennet'te arzu var, arzu olunan nimet de derhal hazır olduğundan ehl-i Cennet'in iştihalan asla kederi mu-cib olmaz. Amma dünya bunun aksinedir. Zira; insan dünyada çok şeyi arzu eder lâkin eline geçmez. Binaenaleyh; muktoza-yı beşe-riyyet muazzeb olur ve elem içinde kalır.
Cennet şarabı dünya şarabı gibi aklı izale etmediğinden içen kimse sapık supuk söylemez, belki daima hikmet söyler. Binaenaleyh; eh-îi Cennet'in sözlerinde asla sakarât olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
Tûr 52:23
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e vâki olacak iltifatın bakiyyesini bevan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Cennet yiyecek, içecek ve saire gibi her türlü nimete nail oldukları gibi güzel hizmetçilere dahi nail olurlar ki o hizmetçiler onların etrafını dolaşır dururlar, onlar güzellikte en ziyade parlak inciler gibi saf ve.berrak olurlar ki dünya, hizmetçileri misilli onlarda sevilmiyecek şeyler bulunmaz.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile ehl-i Cennet'in hizmetçileri kendi amelinden halkolunup memlûkleri olduğu gibi dünyanın İenaiığmdan bir şeye temas etmediğinden ârâ-yı faside ve efkâr-ı kasideden bir şeyle dahi mülevves olmadıkları cihetle onlarda insanın ikrah edeceği bir hal bulunmaz. Binaenaleyh; efendilerine karşı asla muhalefetleri olmaz ve onlar efendilerine mahsus olup başka bir kimsenin iştirak veya müdahalesine ma'rûz olmadıkla-'rından sadef içinde mahfuz olan inciye benzerler.
Bu â-yet kıraat olunduğunda huzur-u risalette bulunanlardan bir kimse «YaResulallah: Hizmet eden hizmetçiler böyle olursa bunların efendileri nasıl olur?" deyince Resulullah'm «Efendilerinin hizmetçiler üzerine faziletleri ayın on dördünde sair yıldızlar üzerine fazileti gibidir» buyurduğu mervîdir.
Tûr 52:24
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e vâki olacak iltifatın bakiyyesini bevan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Cennet yiyecek, içecek ve saire gibi her türlü nimete nail oldukları gibi güzel hizmetçilere dahi nail olurlar ki o hizmetçiler onların etrafını dolaşır dururlar, onlar güzellikte en ziyade parlak inciler gibi saf ve.berrak olurlar ki dünya, hizmetçileri misilli onlarda sevilmiyecek şeyler bulunmaz.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile ehl-i Cennet'in hizmetçileri kendi amelinden halkolunup memlûkleri olduğu gibi dünyanın İenaiığmdan bir şeye temas etmediğinden ârâ-yı faside ve efkâr-ı kasideden bir şeyle dahi mülevves olmadıkları cihetle onlarda insanın ikrah edeceği bir hal bulunmaz. Binaenaleyh; efendilerine karşı asla muhalefetleri olmaz ve onlar efendilerine mahsus olup başka bir kimsenin iştirak veya müdahalesine ma'rûz olmadıkla-'rından sadef içinde mahfuz olan inciye benzerler.
Bu â-yet kıraat olunduğunda huzur-u risalette bulunanlardan bir kimse «YaResulallah: Hizmet eden hizmetçiler böyle olursa bunların efendileri nasıl olur?" deyince Resulullah'm «Efendilerinin hizmetçiler üzerine faziletleri ayın on dördünde sair yıldızlar üzerine fazileti gibidir» buyurduğu mervîdir.
Tûr 52:25
Vacip Tealâ ehl*i Cennet'in şu nimetlerle mütenâim oljup rahatları temin olunduktan sonra aralarında ceryan edecek s;ohbeti beyan etmek üzere buyuruyor.
Ehl-i Cennet birbirlerine böyle demekle beraber sözlerine şunu da ilâve ederek ipder-ler ki:
Tûr 52:26
Vacip Tealâ ehl*i Cennet'in şu nimetlerle mütenâim oljup rahatları temin olunduktan sonra aralarında ceryan edecek s;ohbeti beyan etmek üzere buyuruyor.
Ehl-i Cennet birbirlerine böyle demekle beraber sözlerine şunu da ilâve ederek ipder-ler ki:
Tûr 52:27
Binaenaleyh; O'nun gayrıdan menfeat beklemek hamakattır. Zira; gayrılar âcizdir, Allahü Tealâ ise her şeye kaadir ve rahmeti boldur ve bilhassa dergaha iltica edenleri müs-tehak oldukları surette ihsanından mahrum etmez ve istediklerini verir esirgemez».
Hulâsa; ehl-i Cennet Cennet'e girince birbirlerinin dünyadaki hallerinden sual edecekleri ve bazıları cevabta «Dünyada bizim halimiz azabtan korkmak ve rahmet-i İlâhiyyeyi ümid etmekti. Şimdi Allahü Tealâ korktuğumuz azabtan kurtardı ve ümid ettiğimiz rahmetine isal etti. Binaenaleyh; şu derecelere nail olduk» diyecekleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Tûr 52:28
Binaenaleyh; O'nun gayrıdan menfeat beklemek hamakattır. Zira; gayrılar âcizdir, Allahü Tealâ ise her şeye kaadir ve rahmeti boldur ve bilhassa dergaha iltica edenleri müs-tehak oldukları surette ihsanından mahrum etmez ve istediklerini verir esirgemez».
Hulâsa; ehl-i Cennet Cennet'e girince birbirlerinin dünyadaki hallerinden sual edecekleri ve bazıları cevabta «Dünyada bizim halimiz azabtan korkmak ve rahmet-i İlâhiyyeyi ümid etmekti. Şimdi Allahü Tealâ korktuğumuz azabtan kurtardı ve ümid ettiğimiz rahmetine isal etti. Binaenaleyh; şu derecelere nail olduk» diyecekleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Tûr 52:29
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetleri beyandan sonra o nimetlere nail olmanın tarîklarmı bu dünyada vaaz u na-sihatla Jpeyan etmek lâzım olduğunu Resulüne emretmek üzere buyuruyor.
Halbuki mecnunun aklı muhtel ve re'yi mebhût olur. Sende ise gaibten haber vermek iddiası olmadığı cihetle kehanet olmadığı gibi cü-nûndan bir eser de olmadığından cinnet de yoktur. Şu halde düşmanların tarafından isnâd olunan şeyler iftira ve bühtan cjlcuığu cihetle onların sözlerine mahzun olmayıp ümmetine nasihate de-vametmeniz lâzımdır. İşte bu suretle Resulullab'a vaazla emir; ule-mâ-yı ümmete de emirdir. O halde avam-ı nâsa zamanın gösterdiği ahval üzere her zaman nasihat; ulemâ üzerine vaciptir. Binaenaleyh ahval-i zamanı ahkâm-ı şer'iyyeye tatbik ederek vaazetmek lâzım olduğundan ihmal etmek caiz olamaz. Çünkü; halk daima irşada muhtaçtır ve bu ihtiyacı temin etmek erbabına vazife-i di-niyye olduğundan ihmal edenler günahkârlardır.
Tûr 52:30
Yani; ey Habibim! Kâfirlerin senin hakkında «kâhindir^ mecnundur» dediklerine ehemmiyet vermeyip vazife-i tebliğe devamın lâzım olduğu gibi belki sana «şairdir. Binaenaleyh; sene, ay, hafta ve bilhassa günlerde zuhur edecek havadisleri ve o havadisle vefatını gözetiriz. Zira; dünyada bir çok genç şairler helak oldu bu da helak olur» derler. Onların bu sözlerine de iltifat etme, sen onlara mukabele ederek de ki «Siz istediğiniz gibi benim helakime ve zamanın doğuracağı havadise intizar edin. Ben de sizinle beraber zuhur edecek hâdisâta intizâr edicilerdenim. Çünkü her şey; Allah'ın irade ve kudretine bağlıdır ve hüküm müfevvazdır. İstediğini işler iradesiyle hükmeder kimse hükmüne karşı gelemez. Şu halde siz de biz de intizar edelim bakalım hangimizin dediği;zuhur eder» demekle cevab ver.
Bu âyette kâfirleri tehdid vardır. Zira; Resulülian'm düşmanlarının helak olacaklarına va'd-ı İlâhîyi mutazammındır. Allah'ın va'di ise yerini bulur geri kalmaz.
Tûr 52:31
Yani; ey Habibim! Kâfirlerin senin hakkında «kâhindir^ mecnundur» dediklerine ehemmiyet vermeyip vazife-i tebliğe devamın lâzım olduğu gibi belki sana «şairdir. Binaenaleyh; sene, ay, hafta ve bilhassa günlerde zuhur edecek havadisleri ve o havadisle vefatını gözetiriz. Zira; dünyada bir çok genç şairler helak oldu bu da helak olur» derler. Onların bu sözlerine de iltifat etme, sen onlara mukabele ederek de ki «Siz istediğiniz gibi benim helakime ve zamanın doğuracağı havadise intizar edin. Ben de sizinle beraber zuhur edecek hâdisâta intizâr edicilerdenim. Çünkü her şey; Allah'ın irade ve kudretine bağlıdır ve hüküm müfevvazdır. İstediğini işler iradesiyle hükmeder kimse hükmüne karşı gelemez. Şu halde siz de biz de intizar edelim bakalım hangimizin dediği;zuhur eder» demekle cevab ver.
Bu âyette kâfirleri tehdid vardır. Zira; Resulülian'm düşmanlarının helak olacaklarına va'd-ı İlâhîyi mutazammındır. Allah'ın va'di ise yerini bulur geri kalmaz.
Tûr 52:32
Yani; ey Resulü Mükerrem! Onların sözlerinde tenakuz vardır. Zira; senin hakkında "kâhindir» dediler, sonra döndüler «mecnundur» dediler. Bu ise tenakuzdur. Çünkü kâhin demek; jetânet, kiyaset ve dikkat-ı nazar sahibi demektir. Mecnun ise fikri muhtel, aklı mestur ve şuuru müşevveş demektir. Bu ise yekdiğerini müte-nâkız iki sözdür. Bu sözleri bir delil-i naklî var da o delile istinad ederek mi söylerler veyahut akılları bu kadar idrak ediyor da akıllarının muktezâsını ve emrettiği şeyi mi söylerler yahut delilde 5'ok ve mukteza-yı akıl da yok hemen ancak tuğyan ve isyan üzere musırr olduklarından mağrurâne lisanlarına ne gelirse onu mu söylerler? Çünkü açıktan bir tenakuzu irtikâbetmek; ya aklı ermemekle veyahut inad ve istkibâr tarîki ile olur.
Tûr 52:33
Yani; onlar «şâirdir, kâhindir, mecnûndur» dedikleri gibi yoksa «Kur'an'i Muhammed (S.A.) kendi mi icâd etti?» diyorlar. Bunlardan hiç birisi dedikleri gibi değildir, belki onlar iman etmediklerinden bu sözlere cesaret ediyorlar. Eğer sözleri doğru ise Kur'ân'ın misli bir kelâm îcâd edip getirsinler biz de görelim. Halbuki Kur'an'i Resulullah'm icad etmesi mümkün değildir. Zira; Resulüi-lah araptan bir ferd-i vahidtir. Gerek arab, gerek acem bilcümle ümmetlerin âciz olup senelerce sa'yettikleri halde en kısa bir âyetine bile nazire yapamadıkları halde Kur'an'i beni beşerden bir şahıs nasıl icâd edebilir ve bunu icad mümkün müdür? Bövlo imkânı olmayan bir şeyi Resulullah'a isnad etmek hased, adavet ve adem-i iman neticesidir. Zira; Kur'ân'ı icad etmek mümkünse kâfirlerin kendileri de evlâd-ı Araptan oldukları cihetle Kur'ân'ın mislini icad etsinler de görelim. Halbuki kendileri beliğ şairlerdir. Bağde-ten hutbe icadına ve kasideler kıraatma kudretleri vardır. Madem ki şâir ve kâhin böyle bir kitab icad edebilir diyorlar. Kendileri yapsınlar biz de görelim. Halbuki getiremiyorlar. Şu halde Resulullah hakkında söyledikleri iftira ve bühtandır.
Tekavvele; külfetle söz söylemek ve icad etmektir. Kur'ân'ın gayrdan aciz kılıp mislini hiç bir kimsenin getiremediğinin sebebinde ihtilâf vardır. Birincisi; Kur'ân'ın i'câzı fesâhatmdandır ki beşerden bu kadar fasîh kelâmın sudûru mümkün değildir. Binaenaleyh; hiç kimse en kısa bir âyetine bile nazire yapmağa muvaffak olamamıştır. İkincisi; beşerden böyle bir kelâmın sudûru mümkündür ve lâkin Resul'ünün risale-tini tasdik için Cenab-ı Hak Resul'ünden başkasının lisanını bu kadar fesahatlı söz söylemekten ve aklını idrâkten ve kudretini böyle bir kelâmı getirmekten menetmiştir ki Resulünün risaleti sabit olsun ve bu kelâmın mucize olduğunu herkes bilsin.
Tûr 52:34
Yani; onlar «şâirdir, kâhindir, mecnûndur» dedikleri gibi yoksa «Kur'an'i Muhammed (S.A.) kendi mi icâd etti?» diyorlar. Bunlardan hiç birisi dedikleri gibi değildir, belki onlar iman etmediklerinden bu sözlere cesaret ediyorlar. Eğer sözleri doğru ise Kur'ân'ın misli bir kelâm îcâd edip getirsinler biz de görelim. Halbuki Kur'an'i Resulullah'm icad etmesi mümkün değildir. Zira; Resulüi-lah araptan bir ferd-i vahidtir. Gerek arab, gerek acem bilcümle ümmetlerin âciz olup senelerce sa'yettikleri halde en kısa bir âyetine bile nazire yapamadıkları halde Kur'an'i beni beşerden bir şahıs nasıl icâd edebilir ve bunu icad mümkün müdür? Bövlo imkânı olmayan bir şeyi Resulullah'a isnad etmek hased, adavet ve adem-i iman neticesidir. Zira; Kur'ân'ı icad etmek mümkünse kâfirlerin kendileri de evlâd-ı Araptan oldukları cihetle Kur'ân'ın mislini icad etsinler de görelim. Halbuki kendileri beliğ şairlerdir. Bağde-ten hutbe icadına ve kasideler kıraatma kudretleri vardır. Madem ki şâir ve kâhin böyle bir kitab icad edebilir diyorlar. Kendileri yapsınlar biz de görelim. Halbuki getiremiyorlar. Şu halde Resulullah hakkında söyledikleri iftira ve bühtandır.
Tekavvele; külfetle söz söylemek ve icad etmektir. Kur'ân'ın gayrdan aciz kılıp mislini hiç bir kimsenin getiremediğinin sebebinde ihtilâf vardır. Birincisi; Kur'ân'ın i'câzı fesâhatmdandır ki beşerden bu kadar fasîh kelâmın sudûru mümkün değildir. Binaenaleyh; hiç kimse en kısa bir âyetine bile nazire yapmağa muvaffak olamamıştır. İkincisi; beşerden böyle bir kelâmın sudûru mümkündür ve lâkin Resul'ünün risale-tini tasdik için Cenab-ı Hak Resul'ünden başkasının lisanını bu kadar fesahatlı söz söylemekten ve aklını idrâkten ve kudretini böyle bir kelâmı getirmekten menetmiştir ki Resulünün risaleti sabit olsun ve bu kelâmın mucize olduğunu herkes bilsin.
Tûr 52:35
Yani; onların Resulullah'm sözünü tasdik etmeleri lâzımdı. Çünkü Resulullah'm teklifi Tevhid'e, haşre ve risalete mütealliktir. Halbuki bunların cümlesinin doğru olduğuna kendi vücudların-da delil vardır. Zira; kendileri mahlûklardır. Mahlûk elbette bir halikın halkı ile olur. Halik ise şirket kabul etmediğinden elbette vâhid olur. Şu halde kendi vücutları vahdaniyete delildir, kezalik iptida-yı hilkat de haşre büyük bir delildir şu haide kendilerinin vücudları Resulullah'm davasına delil olunca derhal tasdik etmeleri lâzımken bilâkis tasdik etmediklerinden Cenab-ı Hak onları ilzam için-«Yoksa hâlıksız mı halkolundular veyahut kendi şahıslarını kendileri mi halkettiler?» buyurmuştur ki bunun ikisi de olamaz. Binaenalyeh; bir hâlikin halketmesiyle olduğu muhakkak olunca o halikın vücudunu ve vahdâniyyetini tasdik etmek vaciptir, kendilerinin vücudlarmı bu dünyada halkedenin âhirette dahi halketmeye kaadir olacağında şüphe olmadığından haşre iman etmeleri de lâzımdır.
Tûr 52:36
Çünkü; idrâkleri olsaydı semâvât ve arzın halikını idrâk ve iman eder ve bu kadar ecsâm-ı azîmeyi halkeden hâ-likm azametini tefekkür ederek nefislerinin aczini bilir ve ibadetten i'râz etmezlerdi. Halbuki ibâdetten f râz ediyorlar. İşte şu i'râz-ları; idrâkleri olmadığına delâlet eder.
ikaan ; bir şeyi yâkînen bilip şüphesiz iman etmektir. İşte müşriklerin idrakleri olmadığından halikın vücudunu yakînen bilip iman edemediler.
Tûr 52:37
Vacip Tealâ vahdaniyetini delâil-i enfüsiyye ve âfâkiyyeyle ispat ettikten sonra münkirlerin aczlerini beyanla dahi ispat etmek üzere buyuruyor.
Şunlardan hangisini iddia edebilirler? Hiç birisini iddia edemezler. Zira; her ikisinde de acizleri meydandadır. Çünkü; Hazine-i İlâhiye-ye mâlik olmadıkları gibi irâde-i İiâhiyeye karşı da hiç bir şeye kaadir değillerdir. Şu halde sana Allah'ın vermiş olduğu nübüvvete niçin i'tiraz ederler ve i'tiraza nereden ve hangi cihetten kendilerinde bir hak görüyorlar, itiraza asla salâhiyetleri olmadığı ve i hazine-i İlâhiyede bir hakları bulunmadığı halde Allah'ın bazı kullarına vermiş olduğu atiyyesine niçin karışıyorlar ve karışmağa ne gibi bir istihkak tasavvur ediyorlar ve bu kadar cesareti nereden alıyorlar? Yahut manâ-yı nazım şöyledir :
…
demektir.
Müsaytır; galib, kaahir, tedbir-i umura malik, emri nafiz ve saltanat sahibi kimsedir. Yani «Onlar galib, kaahir ve saltanat sahibleri de istediklerine mansıb-ı nübüvveti verip istemediklerini azletmek mi istiyorlar da onun için mi senin nübüvvetine razı olmuyorlar?» demektir.
Tûr 52:38
Lâkin bunu iddia edemezler. Zira; semaya merdiven yok ki onunla semaya çıktığını iddia edebilsin, elbette bu iddiada bulunamazlar. Çünkü; onlar hazinedar olamadıkları gibi hazinedar kâtipleri dahi olamazlar ve kâtiplerden işitmek imkânı da yoktur. Şu halde Resulullah hakkında söyledikleri hep iftira ve bühtandır. Binaenaleyh; delilsiz davaya itibar olmadığından «İşiten varsa işittiğine dair açık delil getirsin» denilmiştir. Zira; her dâvada beyyine lâzım olduğu gibi böyle mühim dâvalarda elbette beyyinenin şart olduğu beyan olunmuştur. Bu âyetlerde nübüvvete i'tiraz edenler şiddetle tektir olunmuşlardır. Zira; getirilen deliller asla itiraz kabul etmez. Çünkü; mu'terizlerden hiç birisi kendi kendine halkolunduğunu veya semâvât ve arzı halkettiğini veya hazine-i İlâhiyeye veya kâfirlerin irade-i İlâhiyeye karşı koyacak kudrete mâlik olduğunu veyahut merdivenle semaya çıktısını iddia edemez.
Tûr 52:39
Vacip Tealâ şu delillerle ilzam olunduktan sonra kendilerinin mertebe-i ukalâdan sakıt olduklarına delâlet eden bazı dâvalarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ukalâ zümresinden sakıt olan süfehâ taifesi! Sizin kendi nefsiniz için sevmediğiniz ve aşağı saydığınız kızları Allah'a tahsis edip de kerîm ve şerîf görüp vücudlarıyla iftihar ettiğiniz oğlanları kendinize mi tahsis ediyorsunuz? Halbuki bu davanız bâtıldır. Çünkü; Allahü Tealâ evlâd ü iyâlden müstağni olduğundan veled isnad etmek bâtıldır. Bu gibi isnâdâd sizin küfrünüzü mucib olduğu gibi veledin makbul olmayanını Allahü Tealâ'ya tahsis edip sizin indinizde makbul olanı kendinize tahsis etmeniz sefâhetinizi ve mertebe-i ukalâdan sukutunuzu ispat ve akl ü kiyasetten mahrumiyetinize delâlet eder. Halbuki kendi zu'munuzca zamanın hu-kemâsmdansınız, bununla beraber semâvât ve arzın halikına lâyık olan evsâfı idrâkten âcizsiniz. Binaenaleyh; sizden hiç bir dava mesmu' olamaz. Çünkü; süfehâ zümresindensiniz.
Tûr 52:40
Böyle bir şey var mı ki onların inkârına ve nübüvvetten i'razlarına sebep oluyor. Böyle zannediyorlarsa bu zanları batıldır. Çünkü; tebliğ mukabilinde ücret talebi yoktur. Binaenaleyh; garâmet yani ödenecek bir şeyi de yoktur. Şu halde onları tazyik edecek maddî ve manevî bir şey olmadığından bu hususta hiç bir veçhile itizarları kabul olunmaz. Resulüllah'm onlara getirmiş olduğu şeriat onlar için aynı menfeat olduğundan ücreti değmez değildir. Belki dünya vemâ fîhâ ücret olarak verilse değer. Lâkin böyle olduğu halde hiç bir ücret istenmemiştir ve istenmez. Zira; umur-u diniyyeden olduğu cihetle tebliğ aynı ibadettir. Abid ise ibadetine dünyada ücret istememiştir. Binaenaleyh; hiç bir nebi ümmetinden tebliğ mukabilinde ücret istememiştir, Mağrem ; Ödenecek şeydir. MüskaI ; ağır demektir.
Tûr 52:41
Yani; ya EkremTer Rusül! Senin nübüvvetini inkâr edenlerin indinde levh-i Mahfuzda olan gaibe ilim var da vukuatı oradan yazarlar halka onu mu izhâr ederler, âhireti inkârlarını ve âhiret olsa bile azab olunmayacaklarını oradan yazıp da mı bu bâtıl davalarını iddia ediyorlar? Böyle bir şeye zerre kadar ilimleri olmadığı halde nasıl iddia ve nübüvvetini inkâra neden cesaret ediyorlar? Şu halde bunların Resullerine imandan i'razlarına bir sebep yoktur. Çünkü; Resulleri onları hidayete davet ettiği gibi onlara ağır gelecek ve ödemesi müşkül olacak bir ücret de teklif etmemiştir ve Resulün davet ettiği şeriattan da müstağni değillerdir. Zira; onların indinde ilm-i gayb yok ki muhtaç oldukları ahkâmı ondan yazsınlar ve onunla amel etsinler de Resulün getirdiği şeriata muhtaç olmasınlar. Böyle bir ilme mâlik olmadıklarından ahkâm-ı şer'~ iyyeye ve o ahkâmı getiren Resule i'tiraza mecalleri yoktun
Tûr 52:42
Eğer (Dârûn Nedve)de verdikleri karar üzere hile murad ediyorlarsa iyi bilsinler ki kâfirlerin hilelerinin vebali kendilerine ait ve hileleri ayaklarına dolaşan kendileridir. Çünkü (Dârûn Nedve) de Resulüllah'ı katle dair verdikleri karara mukabil Bedir vak'a-sında kendileri katlolunmuşlar ve Resulullah hakkında kazdıkları kuyuya kendileri düşmüşlerdir.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile kusuru olmayan bir kimse hakkında zulüm olarak hile yapılırsa o hilenin vebali ve seyyiesi, hileyi yapanlara ait olduğuna bu âyet delâlet eder.
Şu halde bu âyette Resuiüllah'a gadretmek isteyenleri tehdid olduğu gibi bilcümle erbâb-ı hileye tenbih dahi vardır.
Kâfirlerin hilelerinin vebali kendilerine ait olup ahar bir kimseye tecavüz etmiyeceğine işaret için hasra delâlet eden zamir-i fasıl ile varid olmuştur, hilenin vebali ansızın zuhur edivereceğine işaret için de lâfzı nekre olarak varid olmuştur ki hile edenler daima korku üzerine bulunsunlar ve hileleri yanlarına kalacak zannetmesinler demektir.
Tûr 52:43
Yani; ey Resul-ü Zişân! Müşrikler senin nübüvvetini ve benim vahdâniyyetimi inkâr ederler. Yoksa onların Allah'ın gayrı bir ma-budları var da onun emrini mi söylerler, ona ibadet ve umur-u rnü-himmelerinde ona iltica ve senin nübüvvetini inkârda ondan istiâne mi ederler? Halbuki Öyle bir ilâh olmak mümkün değildir. Zira; üluhiyyet; şirket kabul etmez. Binaenaleyh; delâil-i akliyye ve nakliyye ile vahdâniyyet-i İlâhiyye sabittir. Şu halde vahdâniyye-te delâlet eden delillere bakmaksızın şirki itikad etmek hamakat-an başka bir şey değildir.
Binaenaleyh; zat-ı üiûhiyyet bilûmum nevâkıstan münezzeh, müberrâ ve müşriklerin itikatlarından mukaddestir.
Tûr 52:44
Vacip Tealâ kâfirlerin itikadlarını red ve ibtal edecek delilleri beyandan sonra onların^ inad üzere bâtıl itikatlarına İsrar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşriklerin Resulüllah'a «Sen davanda sâdık isen sema-1 dan bize azap yağdır» demeleri üzerine kendilerinin istedikleri veçhile semâdan bir parçası yere düşse yine tasdik etmezler ve derler ki «Şu semadan düşen şey birbiri üzerine yığılmış bulut parçasıdır». İşte o kâfirler böyle demekle inadlannı meydana kprlar: Zira; tabiatlarında olan hased, şiddet, inad, cehil ve hamakatları Hakk'ı kabulden onları meneder. Binaenaleyh; eski inadlarmda devam ederler. Şu halde bunlar o kadar âsî ve tağî kimselerdir ki istedikleri veçhile azabın semadan geldiğini gözleriyle görmüş olsalar dahi hakkı teslim etmezler. Zira; kavm-i Arabm ekserisi za-man-ı cahiliyyede hükemâ mezhebi üzere olup her şeyi tabiata is-nâd ederlerdi. Hatta bu âyette mezheblerinin merdûd olduğuna işaret olunmuştur. Çünkü; hükemâca semanın parçası ayrılmak mümkün olmadığından bu itikatta olanları red için Cenab-ı Hak semanın parçalanması mümkün olduğuna işaret zımnında onları, ilzam etmek üzere semâdan bir parça yere düşse dahi semadan bir parçadır demeyeceklerini ve belki müterakim bulut parçasıdır i diyeceklerini beyan buyurmuştur.
Tûr 52:45
Vacip Tealâ kâfirlerin inadlarmı beyandan sonra söz tesir mediğ üzere cihetle halleri üzere terketmek lâzım olduğunu beyan etmek buyuruyor.
Yani; şol kimseler için kıyametin azabından başka azab vardır ki onlar gerek hukukullâha ve gerek hukuk-u ibâda riayet etmiyer-ek zulmettiler. Çünkü; Allah'a ibadeti terkedip putlara ibadet etmekle ibadetlerini mahallinin gaynya sarfla nefislerine zulmettikleri gibi ebnâ-yı cinsinden gay-rıların hukukuna tecavüzle dahi Allah'ın kullarına zulmettiklerinden âhiret azabından evvel dünyada ve kabirde onlar için. azab vardır ve lâkin bu zalimlerin ekserisi o azabı bilmezler. Çünkü; câhil ve gafillerdir, bazıları bilirse de inad ve istikbâr ederek zulme devam ederler.
Tûr 52:46
Vacip Tealâ kâfirlerin inadlarmı beyandan sonra söz tesir mediğ üzere cihetle halleri üzere terketmek lâzım olduğunu beyan etmek buyuruyor.
Yani; şol kimseler için kıyametin azabından başka azab vardır ki onlar gerek hukukullâha ve gerek hukuk-u ibâda riayet etmiyer-ek zulmettiler. Çünkü; Allah'a ibadeti terkedip putlara ibadet etmekle ibadetlerini mahallinin gaynya sarfla nefislerine zulmettikleri gibi ebnâ-yı cinsinden gay-rıların hukukuna tecavüzle dahi Allah'ın kullarına zulmettiklerinden âhiret azabından evvel dünyada ve kabirde onlar için. azab vardır ve lâkin bu zalimlerin ekserisi o azabı bilmezler. Çünkü; câhil ve gafillerdir, bazıları bilirse de inad ve istikbâr ederek zulme devam ederler.
Tûr 52:47
Vacip Tealâ kâfirlerin inadlarmı beyandan sonra söz tesir mediğ üzere cihetle halleri üzere terketmek lâzım olduğunu beyan etmek buyuruyor.
Yani; şol kimseler için kıyametin azabından başka azab vardır ki onlar gerek hukukullâha ve gerek hukuk-u ibâda riayet etmiyer-ek zulmettiler. Çünkü; Allah'a ibadeti terkedip putlara ibadet etmekle ibadetlerini mahallinin gaynya sarfla nefislerine zulmettikleri gibi ebnâ-yı cinsinden gay-rıların hukukuna tecavüzle dahi Allah'ın kullarına zulmettiklerinden âhiret azabından evvel dünyada ve kabirde onlar için. azab vardır ve lâkin bu zalimlerin ekserisi o azabı bilmezler. Çünkü; câhil ve gafillerdir, bazıları bilirse de inad ve istikbâr ederek zulme devam ederler.
Tûr 52:48
Vacip Tealâ kıyametin azabından evvel kâfirlere alab olacağını beyandan sonra o azabın vukuuna kadar sabrın lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müşrikler her ne kadar seni ihlâk için hileye ve mekr u gadre teşebbüs etmişlerse de sen sabret onları ihlâkte acele etme ve Rabb'in Tealâ'nın onları yevm-i mev'ûdlarma kadar imhâline intizar ve onlar tarafından vaki olan hüzn ü kedere tehammül et, hilelerinden korkma. Zira; sen bizim hıfz u himayemizdesin. Çünkü; biz daima seni görür ve gözetiriz. Binaenaleyh; onlar sana bir zarar i'râz edemezler, her ne zaman bir makamdan kalkarsan o zamanda Rabbin Tealâ'nın nimetlerine hamdile beraber Rabb'ini nekaisten tenzih et ki o mecliste zelle vaki olmuş ise ona, kefaret olsun. işte bu âyet-i celîleye muvafık olarak bir kimse bir meclisten kalkınca derse o mecliste sâdır olan günaha kefaret olacağı Resulullah'tan mervî olduğu gibi uykudan kalkınca Re-sulullah'm teşbihe devam buyurduğu dahi mervîdir.
Tûr 52:49
Resulullah'ı hıfza i'tinânm nihayet derecede olduğuna işaret için a'yün lâfzı cemi' sigasıyla vârid olmuştur. Cenab-ı Hak âlet-i cariha manâsına gözden münezzeh ise de bir şeyi gözetmek gözle olduğundan «Ey Habibimi Sen bizim gözlerimizin murakabesinde-sin» buyurmuştur.
Gecede yatsı namazını ve seher vaktinde sabah namazım edâ et ki vazife-i ubudiyete devam etmiş olasın. Gecenin küllisinde teşbihe devama kudret-i beşer mütehammil olmadığından gecenin bazısında Cenab-ı Hakk'ı tenzih vazife-i ubûdiy-yeti îfaya kâfi olacağına işaret için bazı manâsına delâlet eden minn lafzıyla vârid olmuş ve vakt-i sehe'rde ibâdet ve teşbihin faziletine işaret için yıldızların gaybubeti zamanı tasrîh olunmuştur. Çünkü idbd - nücûm ile murad; yıldızların arkalandığı zaman demektir ki vakt-ı seherdir.
Necm 53:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, i âyeti câmi'dir.
Yani; yıldızların garb cihetinden indiği zamanda o yıldızlar; yemin ederim ki sizin sahibiniz Muhammed (A.S.), Hakk'ı kasdet mekten ve doğru yoldan çıkmadı, batıla ittibâ etmedi, yolunu şa şınp azmadı.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile necm ıle mu rad; Süreyye veyahut mutlaka yıldızlar olmak ihtimali olduğu git seytan'ı semadan tardiçin atılan yıldızlar veyahut yevm-i kıyamet te dökülecek yıldızlar olmak ihtimali dahi vardır. Yahut Necm il murad; Kur'andır. Çünkü: gecenin karanlığında yolunu şaşıra kimse yıldızlarla ihtida edip yolunu doğrulttuğu gibi zulümât cehliçinde yolunu şaşıran kimseler Kur'anla ihtida ettiklerinde Kur'an yıldıza benzediği cihetle bu âyette Kur'andan necmile ta bir olunmuştur.
Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Yahut necm ile murad; Mulıammt (A.S.)dır, Zira; yıldızlarla ihtida olunduğu gibi Muhammed (A.S.) dahi dalâlette olan insanlar ihtida ettiği cihetle yıldıza benzediğinden bu âyette Resulullalvdan necnı ile tâbir olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım-:
…
demektir.
Necm 53:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, i âyeti câmi'dir.
Yani; yıldızların garb cihetinden indiği zamanda o yıldızlar; yemin ederim ki sizin sahibiniz Muhammed (A.S.), Hakk'ı kasdet mekten ve doğru yoldan çıkmadı, batıla ittibâ etmedi, yolunu şa şınp azmadı.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile necm ıle mu rad; Süreyye veyahut mutlaka yıldızlar olmak ihtimali olduğu git seytan'ı semadan tardiçin atılan yıldızlar veyahut yevm-i kıyamet te dökülecek yıldızlar olmak ihtimali dahi vardır. Yahut Necm il murad; Kur'andır. Çünkü: gecenin karanlığında yolunu şaşıra kimse yıldızlarla ihtida edip yolunu doğrulttuğu gibi zulümât cehliçinde yolunu şaşıran kimseler Kur'anla ihtida ettiklerinde Kur'an yıldıza benzediği cihetle bu âyette Kur'andan necmile ta bir olunmuştur.
Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Yahut necm ile murad; Mulıammt (A.S.)dır, Zira; yıldızlarla ihtida olunduğu gibi Muhammed (A.S.) dahi dalâlette olan insanlar ihtida ettiği cihetle yıldıza benzediğinden bu âyette Resulullalvdan necnı ile tâbir olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım-:
…
demektir.
Necm 53:3
Vacip Tealâ Resul'ünün yoldan nıkmadığmı yeminle beyandan sonra Resulullah'ın her ne söylerse vahyiîe söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sizin Resulünüz sizin dediğiniz gibi Kur'an'ı kendi nefsinden icâd edip bâtıl söylemez. Zira onun söylediği Kur'an, belki din hakkında söylediği her sözü vahiyden başka bir şey olmadı. Binaenaleyh onun söylediği sözler kendi tarafından icadolunmuş ve külfetle söylenmiş sözler değildir. Şu halde her ne söylerse söylediği söz ancak vahiydir.
Enbiya-yı İzam için içtihadın cevazına bu âyet delâlet eder. Çünkü; Enbiya-yı Kiram hazarâtı bir meselede içtihad edip de o mesele kararlaşıp taraf-ı İlâhî'den o meselenin hata olduğu bildi-rilmeyince o meselenin vahy-i münzel mesabesinde olduğuna ve o mesele hakkında o Resulün sözleri vahiy olduğuna âyet delâlet eder. Zira; içtihad olunan mesele rıza-yı İlâhîye muvafık olmasa derhal taraf-ı İlâhî'den o meselenin hata olduğuna tenbih vârid olurdu. Çünkü; hata olduğu beyan olunmasa o hatanın şeriat olması lâzım gelir, bu ise bâtıldır. Binaenaleyh; enbiyâ-yı izam içtihad ettikleri bir meselede hata olursa derhal onun hata olduğu taraf-ı İlâhî'den bildirilir ki şeriat hata üzere teessüs etmesin.
Resulullah'm bir çok mesâilde içtihadı vâkidir. Çünkü; eshâ-bıyla istişare etmekle emrolunmuştur. İstişare ise içtihattan başka bir şey değildir. Zîra; sarahaten nâss, olan meselede istişareye ihtiyaç olmaz. Şu halde istişare ancak nass olmayan mesâildedir. «Nass olmayan mesâilde istişare» demek «Herkes içtihadım söyli-yecek» demektir, Kezalik Resulullah'm da istişarede söylediği söz aynı içtihattır. Şu kadar ki huzur-u risalette içtihadla kararlaştırılan meselenin hata olduğuna dair bir tenbih-i İlâhî gelmeyince o içtihadın isabeti ve meselenin hak olduğu tebeyyün eder. Çünkü zaman; zaman-ı seâdet ve vahiy zamanı olduğundan hata üzere takrir olunmaz. Elbette vahyile hata beyan olunur. Şu halde hata olduğu beyan olunmayan içtihad elbette haktır. Amma ahâd-ı ümmetin içtihadında hata olmak ihtimali vardır. Zîra; vahiy gelmek imkânı olmadığından hatanın bilinmesi mümkün olamaz. Binaenaleyh; avam-ı nâsm mesaili istinbât ve içtihada iktidarları olmadığından ulemâ-yı ümmetin r içtihadlarına tebeiyyetleri vacip olmuştur.
Necm 53:4
Vacip Tealâ Resul'ünün yoldan nıkmadığmı yeminle beyandan sonra Resulullah'ın her ne söylerse vahyiîe söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sizin Resulünüz sizin dediğiniz gibi Kur'an'ı kendi nefsinden icâd edip bâtıl söylemez. Zira onun söylediği Kur'an, belki din hakkında söylediği her sözü vahiyden başka bir şey olmadı. Binaenaleyh onun söylediği sözler kendi tarafından icadolunmuş ve külfetle söylenmiş sözler değildir. Şu halde her ne söylerse söylediği söz ancak vahiydir.
Enbiya-yı İzam için içtihadın cevazına bu âyet delâlet eder. Çünkü; Enbiya-yı Kiram hazarâtı bir meselede içtihad edip de o mesele kararlaşıp taraf-ı İlâhî'den o meselenin hata olduğu bildi-rilmeyince o meselenin vahy-i münzel mesabesinde olduğuna ve o mesele hakkında o Resulün sözleri vahiy olduğuna âyet delâlet eder. Zira; içtihad olunan mesele rıza-yı İlâhîye muvafık olmasa derhal taraf-ı İlâhî'den o meselenin hata olduğuna tenbih vârid olurdu. Çünkü; hata olduğu beyan olunmasa o hatanın şeriat olması lâzım gelir, bu ise bâtıldır. Binaenaleyh; enbiyâ-yı izam içtihad ettikleri bir meselede hata olursa derhal onun hata olduğu taraf-ı İlâhî'den bildirilir ki şeriat hata üzere teessüs etmesin.
Resulullah'm bir çok mesâilde içtihadı vâkidir. Çünkü; eshâ-bıyla istişare etmekle emrolunmuştur. İstişare ise içtihattan başka bir şey değildir. Zîra; sarahaten nâss, olan meselede istişareye ihtiyaç olmaz. Şu halde istişare ancak nass olmayan mesâildedir. «Nass olmayan mesâilde istişare» demek «Herkes içtihadım söyli-yecek» demektir, Kezalik Resulullah'm da istişarede söylediği söz aynı içtihattır. Şu kadar ki huzur-u risalette içtihadla kararlaştırılan meselenin hata olduğuna dair bir tenbih-i İlâhî gelmeyince o içtihadın isabeti ve meselenin hak olduğu tebeyyün eder. Çünkü zaman; zaman-ı seâdet ve vahiy zamanı olduğundan hata üzere takrir olunmaz. Elbette vahyile hata beyan olunur. Şu halde hata olduğu beyan olunmayan içtihad elbette haktır. Amma ahâd-ı ümmetin içtihadında hata olmak ihtimali vardır. Zîra; vahiy gelmek imkânı olmadığından hatanın bilinmesi mümkün olamaz. Binaenaleyh; avam-ı nâsm mesaili istinbât ve içtihada iktidarları olmadığından ulemâ-yı ümmetin r içtihadlarına tebeiyyetleri vacip olmuştur.
Necm 53:5
Vacip Tealâ Kur'an ve Kur'anın gayrı Resulullah'm sözlerinin vahiy olduğunu beyandan sonra vahyi ta'limin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde Resulümüzün söylediği sözlerin cümlesi sizin zu'munuz gibi geçmiş ümmetlerin kitablarma yazdıkları yalanları değildir. Zira; o sözler taraf-ı İlâhî'den gönderilen Cibril-i Emîn vasıtasiyle söylenen sözlerdir, yoksa Resulullah'm kendi tarafından îcâd ettiği bir şey değildir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile Cibril-i Emîn'in getirdiği vahiy her cihetten mevsuk ve itimâda şayan olduğuna işaret için Cibril-i Emin (Şedidül kuvâ) unvanıyla tavsif olunmuştur. Binaenaleyh söylenen sözün vüsûkuna medar olan; kuvve-i müdrikenin, kuvve-i hafızanın, kuvve-i fâhimenin ve sair kuvânm kuvvetli olmasıdır. Çünkü; kuvve-i müdrikesi zayıf olursa idraki kısa olur. Hafızası zayıf olursa duyduğunu belleyemez, fâhimesi zayıf olursa işittiğini, anlayamaz. Binaenaleyh; sözüne iti-mad olunacak kimsede bu kuvvetlerin bulunması şart olduğundan vahye memur olan Cibril-i Emîn'in kuvâsı tâm ve her cihetle mevsuk olduğuna işaret buyurulmuştur. Muallimin mevsuk olması müteallimin de mevsuk olmasını müstelzîm olduğundan bu âyette Cibril'i sena olduğu gibi Resulullah'ı da sena vardır. Cibril-i Emîn'i hey'et-i asliyyesi üzerine Resulullah'm bir kere yerde ve bir kere de gökte iki defa gördüğü ve diğer enbiya^yı izamın Cibrili hey'et-i asliyesi üzere görmedikleri mervîdir. Çünkü; Cibril'in cümle enbiyaya vahyile Benî âdem suretinde geldiği kaviyyen mervîdir. Cibril-i Emîn kavidir ve kuvvetine ise kavnı-i Lût'un karyelerini alt üst ettiği ve kavm-i Semûd'un bir sayha ile ihlâk eylediği delil yönünden kâfidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak unvanıyla tavsif buyurmuştur. Çünkü mirre ; kuvvet manâsına olduğundan zûmitre demek kuvvet sahibi demektir.
Necm 53:6
Vacip Tealâ Kur'an ve Kur'anın gayrı Resulullah'm sözlerinin vahiy olduğunu beyandan sonra vahyi ta'limin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde Resulümüzün söylediği sözlerin cümlesi sizin zu'munuz gibi geçmiş ümmetlerin kitablarma yazdıkları yalanları değildir. Zira; o sözler taraf-ı İlâhî'den gönderilen Cibril-i Emîn vasıtasiyle söylenen sözlerdir, yoksa Resulullah'm kendi tarafından îcâd ettiği bir şey değildir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile Cibril-i Emîn'in getirdiği vahiy her cihetten mevsuk ve itimâda şayan olduğuna işaret için Cibril-i Emin (Şedidül kuvâ) unvanıyla tavsif olunmuştur. Binaenaleyh söylenen sözün vüsûkuna medar olan; kuvve-i müdrikenin, kuvve-i hafızanın, kuvve-i fâhimenin ve sair kuvânm kuvvetli olmasıdır. Çünkü; kuvve-i müdrikesi zayıf olursa idraki kısa olur. Hafızası zayıf olursa duyduğunu belleyemez, fâhimesi zayıf olursa işittiğini, anlayamaz. Binaenaleyh; sözüne iti-mad olunacak kimsede bu kuvvetlerin bulunması şart olduğundan vahye memur olan Cibril-i Emîn'in kuvâsı tâm ve her cihetle mevsuk olduğuna işaret buyurulmuştur. Muallimin mevsuk olması müteallimin de mevsuk olmasını müstelzîm olduğundan bu âyette Cibril'i sena olduğu gibi Resulullah'ı da sena vardır. Cibril-i Emîn'i hey'et-i asliyyesi üzerine Resulullah'm bir kere yerde ve bir kere de gökte iki defa gördüğü ve diğer enbiya^yı izamın Cibrili hey'et-i asliyesi üzere görmedikleri mervîdir. Çünkü; Cibril'in cümle enbiyaya vahyile Benî âdem suretinde geldiği kaviyyen mervîdir. Cibril-i Emîn kavidir ve kuvvetine ise kavnı-i Lût'un karyelerini alt üst ettiği ve kavm-i Semûd'un bir sayha ile ihlâk eylediği delil yönünden kâfidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak unvanıyla tavsif buyurmuştur. Çünkü mirre ; kuvvet manâsına olduğundan zûmitre demek kuvvet sahibi demektir.
Necm 53:7
Vacip Tealâ Kur'an ve Kur'anın gayrı Resulullah'm sözlerinin vahiy olduğunu beyandan sonra vahyi ta'limin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde Resulümüzün söylediği sözlerin cümlesi sizin zu'munuz gibi geçmiş ümmetlerin kitablarma yazdıkları yalanları değildir. Zira; o sözler taraf-ı İlâhî'den gönderilen Cibril-i Emîn vasıtasiyle söylenen sözlerdir, yoksa Resulullah'm kendi tarafından îcâd ettiği bir şey değildir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile Cibril-i Emîn'in getirdiği vahiy her cihetten mevsuk ve itimâda şayan olduğuna işaret için Cibril-i Emin (Şedidül kuvâ) unvanıyla tavsif olunmuştur. Binaenaleyh söylenen sözün vüsûkuna medar olan; kuvve-i müdrikenin, kuvve-i hafızanın, kuvve-i fâhimenin ve sair kuvânm kuvvetli olmasıdır. Çünkü; kuvve-i müdrikesi zayıf olursa idraki kısa olur. Hafızası zayıf olursa duyduğunu belleyemez, fâhimesi zayıf olursa işittiğini, anlayamaz. Binaenaleyh; sözüne iti-mad olunacak kimsede bu kuvvetlerin bulunması şart olduğundan vahye memur olan Cibril-i Emîn'in kuvâsı tâm ve her cihetle mevsuk olduğuna işaret buyurulmuştur. Muallimin mevsuk olması müteallimin de mevsuk olmasını müstelzîm olduğundan bu âyette Cibril'i sena olduğu gibi Resulullah'ı da sena vardır. Cibril-i Emîn'i hey'et-i asliyyesi üzerine Resulullah'm bir kere yerde ve bir kere de gökte iki defa gördüğü ve diğer enbiya^yı izamın Cibrili hey'et-i asliyesi üzere görmedikleri mervîdir. Çünkü; Cibril'in cümle enbiyaya vahyile Benî âdem suretinde geldiği kaviyyen mervîdir. Cibril-i Emîn kavidir ve kuvvetine ise kavnı-i Lût'un karyelerini alt üst ettiği ve kavm-i Semûd'un bir sayha ile ihlâk eylediği delil yönünden kâfidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak unvanıyla tavsif buyurmuştur. Çünkü mirre ; kuvvet manâsına olduğundan zûmitre demek kuvvet sahibi demektir.
Necm 53:8
Vacip Tealâ Cibril-i Emîn'in kuvvetini beyandan sonra Re-sulüllah'la Cibril-i Emîn arasında cereyan eden vukuatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu müşahedât Cibril-i Emîn'in hey'et-i asliyyesi üzerine olmuştur. Çünkü; rivayât-ı mevsûkaya nazaran Cibril-i Emîn sair enbiya-ı kiram gibi Resulullah'a da Benî âdem suretine temessül ederek gelirdi. Fakat Resulullah Cibril-i Emîn'i suret-i asliyyesi üzerine görmesini ister ve mahabbet ederdi. Bir gün Resulullah (Hıra) dağında ibadetle meşgulken Cibril ufûk-u maşrıktan suret-i asliyyesi üzere zuhur edince Resulullah derhal secdeye kapanır ve Cibril-i Emîn de Benî âdem suretine temessül eder, Resulullah'a yaklaşır ve mülâsık olur, Resulullah'm secdede alnına yapışan toprakları siler, işte bu âyet; şu manâya nazaran Cebel-i Hıra'da Cibril-i Emîn'in beyan olunan minval üzere Resulullah'a mülakatını tasvir etmiştir.
Bazı ulemâ «Bu âyet; Leyle-i Miraç'da Resulullah ile Allahü Tealâ arasında ceryan eden vak'ayı tasvir eder» dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
mümkün ve Rabb-i Tealâ'nm Vacibülvücud olmak mertebeleri kaldı.' Binaenaleyh; ubudiyyetle rübubiyyet mertebeleri muhafaza olundu] demektir. Yahut manâ~yı nazım:
…
demek tir. Yani ahkâmı tebliğ etmekle ve daire-i hidâyete almakla üm metini de yükseltti lâkin ümmeti bittabi kendi mertebesine kada yükselemedi aralarında bir miktar mesafe kaldı ki o mesafede üm met olmak mertebesiyle nübüvvet mertebesi arasındaki mesafediı
Necm 53:9
Vacip Tealâ Cibril-i Emîn'in kuvvetini beyandan sonra Re-sulüllah'la Cibril-i Emîn arasında cereyan eden vukuatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu müşahedât Cibril-i Emîn'in hey'et-i asliyyesi üzerine olmuştur. Çünkü; rivayât-ı mevsûkaya nazaran Cibril-i Emîn sair enbiya-ı kiram gibi Resulullah'a da Benî âdem suretine temessül ederek gelirdi. Fakat Resulullah Cibril-i Emîn'i suret-i asliyyesi üzerine görmesini ister ve mahabbet ederdi. Bir gün Resulullah (Hıra) dağında ibadetle meşgulken Cibril ufûk-u maşrıktan suret-i asliyyesi üzere zuhur edince Resulullah derhal secdeye kapanır ve Cibril-i Emîn de Benî âdem suretine temessül eder, Resulullah'a yaklaşır ve mülâsık olur, Resulullah'm secdede alnına yapışan toprakları siler, işte bu âyet; şu manâya nazaran Cebel-i Hıra'da Cibril-i Emîn'in beyan olunan minval üzere Resulullah'a mülakatını tasvir etmiştir.
Bazı ulemâ «Bu âyet; Leyle-i Miraç'da Resulullah ile Allahü Tealâ arasında ceryan eden vak'ayı tasvir eder» dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
mümkün ve Rabb-i Tealâ'nm Vacibülvücud olmak mertebeleri kaldı.' Binaenaleyh; ubudiyyetle rübubiyyet mertebeleri muhafaza olundu] demektir. Yahut manâ~yı nazım:
…
demek tir. Yani ahkâmı tebliğ etmekle ve daire-i hidâyete almakla üm metini de yükseltti lâkin ümmeti bittabi kendi mertebesine kada yükselemedi aralarında bir miktar mesafe kaldı ki o mesafede üm met olmak mertebesiyle nübüvvet mertebesi arasındaki mesafediı
Necm 53:10
Veyahut
…
Yani Resulullah'a haber verdi.
Vahyolunan ahkâmın azametine işaret için ta'zîm, tejhıym ve çokluğa delâlet eden lâfzı vârid olmuştur. Çünkü lâfzı mübhem bir manâya delalet ettiğinden vahyolunan ahkâmın hem büyüklüğüne hem de çokluğuna delâlet eder.
Velhasıl Cenab-t Hak vahyettiği ahkâmı vahyetti ve Resulul-lah'da kemâl-i ta'zîmle telakki buyurdu, her şey münkeşif oldu, Resulullah gördüğünü gördü, bulduğunu buldu. Bu vak'a Cibril-i Emîn'le Resulullah arasında carî olduğuna nazaran Resulullah Cibril'in, Cibril olduğunu gösterdiği mucizeyle yahut ilm-i zarurî ile bildi.
Necm 53:11
Yahut
…
demektir. Çünkü; kudsiyyâtı evvelen kalb idrak eder sonra göze intikâl eder. Yahut manâ-yı âyet : fGözün gördüğünü kalp inkâr etmedi. Binaenaleyh; gözün gördüğünü kalb de tasdik etti] demektir.
Görülen şeye gelince; ya Cibril'in hey'et-i asliyesidir yahut Allahü Tealâ'dır. Allahü Tealâ olmasını ResuluUah'm «Rabb'ini gördün mü?» diyenlere cevab olarak buyurması te'yıd eder. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Çünkü; Resulullah'ın «Ben Rabb'imi kalbimle gördüm» buyurması kalp gözüyle gördüğünü beyandır.
Necm 53:12
Vacip Tealâ Resulüne vahyettiğini ve gösterdiğini gösterip, Resulünün de gördüğünü tasdik ettiğini beyandan sonra müşriklerin Resulullah'la mücadele ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ResuluUah'm gördüğü şeyi inanmaz da şekkeder, mücadeleye mi kalkarsınız? Bu mücadeleniz lâyık değildir. Zira; Resulullah gördüğünü aynel yakın gördü. Binaenaleyh; şekk yoktur, Resulullah gördüğü şeyi Sidre-i müntehâda ikinci defa olarak yine gördü bunda da şüphe yoktur. O Sidre-i müntehâ indinde ervâh-ı şühedâya ve müttekîlere mesken olan Cennet-i me'vâ vardır.
ResuluUah'm gördüğü Cibril-i Emîn olduğuna nazaran ResuluUah'm Cebel-i Hırâ'da hey'et-i asliyyesi üzerine Cibril-i Emîn'i ufk-u maşrıktan zuhur ederek gördüğü gibi Leyle-i Miraç'da Sidre-i Müntehâ indinde hey'et-i asliyyesi üzere ikinci defa olarak gördüğü mervidir, eğer ResuluUah'm gördüğü Allahü Tealâ ise ResuluUah'm Ailahü Tealâ'yı kalbiyle yahut gözüyle iki kere müşahede ettiği mervidir.
İşte bu âyet ResuluUah'm mirac'da müşahede ettiği şeyleri haber verince Kureyş'in tekzib ederek mücadeleye kalkıştıklarını tekdir ve tevbih etmiştir. Çünkü; Resulullah Mi'racmı haber verince Kureyş keferesi tekzib ettiler ve Beyt-i Mukaddes'in evsafından ve Şam'dan gelen kervanlarının ahvalinden sual ettiler, Resulullah da olduğu gibi haber verince mebhût oldular.
Sidre-i Müntehâ'ya gelince; yedinci semada çam ağacı gibi manzarası gayet güzel bir ağaç olup meyvesi fıstık denilen şeye benzediği ve Cennet'in ırmakları bu ağacın kökünden aktığı mer-vîdir. Mahlukâtın ilmi oraya kadar baliğ olup onun maverasına tecavüz etmediği cihetle müntehâ denilmiştir. «Sidre-i Müntehâ indinde gördü» demek «Resulullah-Sidre-i Müntehâda olarak Rab-bısmı mekândan münezzeh olduğu halde gördü» demektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka mekân ispatı lâzım gelmez. Çünkü Sidre-i müntehâ; Resulullah'm mekânını beyandır. Velhasıl kelimesinden müstefâd olan mekân manâsı Resulullah'a aittir. Vacip Tealâ'ya ait değildir. Amma görülen Cebrail olduğuna nazaran bu tevcihe hacet yoktur. Çünkü; Cibril ve Resulullah ikisi de Sidre-i Müntehâda oldukları halde Resulullah'm Cibril-i JÜmîn'i su-ret-i asliyyesi üzere görmesinde bir mahzur olmadığından tevile hacet yoktur.
Necm 53:13
Vacip Tealâ Resulüne vahyettiğini ve gösterdiğini gösterip, Resulünün de gördüğünü tasdik ettiğini beyandan sonra müşriklerin Resulullah'la mücadele ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ResuluUah'm gördüğü şeyi inanmaz da şekkeder, mücadeleye mi kalkarsınız? Bu mücadeleniz lâyık değildir. Zira; Resulullah gördüğünü aynel yakın gördü. Binaenaleyh; şekk yoktur, Resulullah gördüğü şeyi Sidre-i müntehâda ikinci defa olarak yine gördü bunda da şüphe yoktur. O Sidre-i müntehâ indinde ervâh-ı şühedâya ve müttekîlere mesken olan Cennet-i me'vâ vardır.
ResuluUah'm gördüğü Cibril-i Emîn olduğuna nazaran ResuluUah'm Cebel-i Hırâ'da hey'et-i asliyyesi üzerine Cibril-i Emîn'i ufk-u maşrıktan zuhur ederek gördüğü gibi Leyle-i Miraç'da Sidre-i Müntehâ indinde hey'et-i asliyyesi üzere ikinci defa olarak gördüğü mervidir, eğer ResuluUah'm gördüğü Allahü Tealâ ise ResuluUah'm Ailahü Tealâ'yı kalbiyle yahut gözüyle iki kere müşahede ettiği mervidir.
İşte bu âyet ResuluUah'm mirac'da müşahede ettiği şeyleri haber verince Kureyş'in tekzib ederek mücadeleye kalkıştıklarını tekdir ve tevbih etmiştir. Çünkü; Resulullah Mi'racmı haber verince Kureyş keferesi tekzib ettiler ve Beyt-i Mukaddes'in evsafından ve Şam'dan gelen kervanlarının ahvalinden sual ettiler, Resulullah da olduğu gibi haber verince mebhût oldular.
Sidre-i Müntehâ'ya gelince; yedinci semada çam ağacı gibi manzarası gayet güzel bir ağaç olup meyvesi fıstık denilen şeye benzediği ve Cennet'in ırmakları bu ağacın kökünden aktığı mer-vîdir. Mahlukâtın ilmi oraya kadar baliğ olup onun maverasına tecavüz etmediği cihetle müntehâ denilmiştir. «Sidre-i Müntehâ indinde gördü» demek «Resulullah-Sidre-i Müntehâda olarak Rab-bısmı mekândan münezzeh olduğu halde gördü» demektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka mekân ispatı lâzım gelmez. Çünkü Sidre-i müntehâ; Resulullah'm mekânını beyandır. Velhasıl kelimesinden müstefâd olan mekân manâsı Resulullah'a aittir. Vacip Tealâ'ya ait değildir. Amma görülen Cebrail olduğuna nazaran bu tevcihe hacet yoktur. Çünkü; Cibril ve Resulullah ikisi de Sidre-i Müntehâda oldukları halde Resulullah'm Cibril-i JÜmîn'i su-ret-i asliyyesi üzere görmesinde bir mahzur olmadığından tevile hacet yoktur.
Necm 53:14
Vacip Tealâ Resulüne vahyettiğini ve gösterdiğini gösterip, Resulünün de gördüğünü tasdik ettiğini beyandan sonra müşriklerin Resulullah'la mücadele ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ResuluUah'm gördüğü şeyi inanmaz da şekkeder, mücadeleye mi kalkarsınız? Bu mücadeleniz lâyık değildir. Zira; Resulullah gördüğünü aynel yakın gördü. Binaenaleyh; şekk yoktur, Resulullah gördüğü şeyi Sidre-i müntehâda ikinci defa olarak yine gördü bunda da şüphe yoktur. O Sidre-i müntehâ indinde ervâh-ı şühedâya ve müttekîlere mesken olan Cennet-i me'vâ vardır.
ResuluUah'm gördüğü Cibril-i Emîn olduğuna nazaran ResuluUah'm Cebel-i Hırâ'da hey'et-i asliyyesi üzerine Cibril-i Emîn'i ufk-u maşrıktan zuhur ederek gördüğü gibi Leyle-i Miraç'da Sidre-i Müntehâ indinde hey'et-i asliyyesi üzere ikinci defa olarak gördüğü mervidir, eğer ResuluUah'm gördüğü Allahü Tealâ ise ResuluUah'm Ailahü Tealâ'yı kalbiyle yahut gözüyle iki kere müşahede ettiği mervidir.
İşte bu âyet ResuluUah'm mirac'da müşahede ettiği şeyleri haber verince Kureyş'in tekzib ederek mücadeleye kalkıştıklarını tekdir ve tevbih etmiştir. Çünkü; Resulullah Mi'racmı haber verince Kureyş keferesi tekzib ettiler ve Beyt-i Mukaddes'in evsafından ve Şam'dan gelen kervanlarının ahvalinden sual ettiler, Resulullah da olduğu gibi haber verince mebhût oldular.
Sidre-i Müntehâ'ya gelince; yedinci semada çam ağacı gibi manzarası gayet güzel bir ağaç olup meyvesi fıstık denilen şeye benzediği ve Cennet'in ırmakları bu ağacın kökünden aktığı mer-vîdir. Mahlukâtın ilmi oraya kadar baliğ olup onun maverasına tecavüz etmediği cihetle müntehâ denilmiştir. «Sidre-i Müntehâ indinde gördü» demek «Resulullah-Sidre-i Müntehâda olarak Rab-bısmı mekândan münezzeh olduğu halde gördü» demektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka mekân ispatı lâzım gelmez. Çünkü Sidre-i müntehâ; Resulullah'm mekânını beyandır. Velhasıl kelimesinden müstefâd olan mekân manâsı Resulullah'a aittir. Vacip Tealâ'ya ait değildir. Amma görülen Cebrail olduğuna nazaran bu tevcihe hacet yoktur. Çünkü; Cibril ve Resulullah ikisi de Sidre-i Müntehâda oldukları halde Resulullah'm Cibril-i JÜmîn'i su-ret-i asliyyesi üzere görmesinde bir mahzur olmadığından tevile hacet yoktur.
Necm 53:15
Vacip Tealâ Resulüne vahyettiğini ve gösterdiğini gösterip, Resulünün de gördüğünü tasdik ettiğini beyandan sonra müşriklerin Resulullah'la mücadele ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ResuluUah'm gördüğü şeyi inanmaz da şekkeder, mücadeleye mi kalkarsınız? Bu mücadeleniz lâyık değildir. Zira; Resulullah gördüğünü aynel yakın gördü. Binaenaleyh; şekk yoktur, Resulullah gördüğü şeyi Sidre-i müntehâda ikinci defa olarak yine gördü bunda da şüphe yoktur. O Sidre-i müntehâ indinde ervâh-ı şühedâya ve müttekîlere mesken olan Cennet-i me'vâ vardır.
ResuluUah'm gördüğü Cibril-i Emîn olduğuna nazaran ResuluUah'm Cebel-i Hırâ'da hey'et-i asliyyesi üzerine Cibril-i Emîn'i ufk-u maşrıktan zuhur ederek gördüğü gibi Leyle-i Miraç'da Sidre-i Müntehâ indinde hey'et-i asliyyesi üzere ikinci defa olarak gördüğü mervidir, eğer ResuluUah'm gördüğü Allahü Tealâ ise ResuluUah'm Ailahü Tealâ'yı kalbiyle yahut gözüyle iki kere müşahede ettiği mervidir.
İşte bu âyet ResuluUah'm mirac'da müşahede ettiği şeyleri haber verince Kureyş'in tekzib ederek mücadeleye kalkıştıklarını tekdir ve tevbih etmiştir. Çünkü; Resulullah Mi'racmı haber verince Kureyş keferesi tekzib ettiler ve Beyt-i Mukaddes'in evsafından ve Şam'dan gelen kervanlarının ahvalinden sual ettiler, Resulullah da olduğu gibi haber verince mebhût oldular.
Sidre-i Müntehâ'ya gelince; yedinci semada çam ağacı gibi manzarası gayet güzel bir ağaç olup meyvesi fıstık denilen şeye benzediği ve Cennet'in ırmakları bu ağacın kökünden aktığı mer-vîdir. Mahlukâtın ilmi oraya kadar baliğ olup onun maverasına tecavüz etmediği cihetle müntehâ denilmiştir. «Sidre-i Müntehâ indinde gördü» demek «Resulullah-Sidre-i Müntehâda olarak Rab-bısmı mekândan münezzeh olduğu halde gördü» demektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka mekân ispatı lâzım gelmez. Çünkü Sidre-i müntehâ; Resulullah'm mekânını beyandır. Velhasıl kelimesinden müstefâd olan mekân manâsı Resulullah'a aittir. Vacip Tealâ'ya ait değildir. Amma görülen Cebrail olduğuna nazaran bu tevcihe hacet yoktur. Çünkü; Cibril ve Resulullah ikisi de Sidre-i Müntehâda oldukları halde Resulullah'm Cibril-i JÜmîn'i su-ret-i asliyyesi üzere görmesinde bir mahzur olmadığından tevile hacet yoktur.
Necm 53:16
Vacip Tealâ Resulüne vahyettiğini ve gösterdiğini gösterip, Resulünün de gördüğünü tasdik ettiğini beyandan sonra müşriklerin Resulullah'la mücadele ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ResuluUah'm gördüğü şeyi inanmaz da şekkeder, mücadeleye mi kalkarsınız? Bu mücadeleniz lâyık değildir. Zira; Resulullah gördüğünü aynel yakın gördü. Binaenaleyh; şekk yoktur, Resulullah gördüğü şeyi Sidre-i müntehâda ikinci defa olarak yine gördü bunda da şüphe yoktur. O Sidre-i müntehâ indinde ervâh-ı şühedâya ve müttekîlere mesken olan Cennet-i me'vâ vardır.
ResuluUah'm gördüğü Cibril-i Emîn olduğuna nazaran ResuluUah'm Cebel-i Hırâ'da hey'et-i asliyyesi üzerine Cibril-i Emîn'i ufk-u maşrıktan zuhur ederek gördüğü gibi Leyle-i Miraç'da Sidre-i Müntehâ indinde hey'et-i asliyyesi üzere ikinci defa olarak gördüğü mervidir, eğer ResuluUah'm gördüğü Allahü Tealâ ise ResuluUah'm Ailahü Tealâ'yı kalbiyle yahut gözüyle iki kere müşahede ettiği mervidir.
İşte bu âyet ResuluUah'm mirac'da müşahede ettiği şeyleri haber verince Kureyş'in tekzib ederek mücadeleye kalkıştıklarını tekdir ve tevbih etmiştir. Çünkü; Resulullah Mi'racmı haber verince Kureyş keferesi tekzib ettiler ve Beyt-i Mukaddes'in evsafından ve Şam'dan gelen kervanlarının ahvalinden sual ettiler, Resulullah da olduğu gibi haber verince mebhût oldular.
Sidre-i Müntehâ'ya gelince; yedinci semada çam ağacı gibi manzarası gayet güzel bir ağaç olup meyvesi fıstık denilen şeye benzediği ve Cennet'in ırmakları bu ağacın kökünden aktığı mer-vîdir. Mahlukâtın ilmi oraya kadar baliğ olup onun maverasına tecavüz etmediği cihetle müntehâ denilmiştir. «Sidre-i Müntehâ indinde gördü» demek «Resulullah-Sidre-i Müntehâda olarak Rab-bısmı mekândan münezzeh olduğu halde gördü» demektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka mekân ispatı lâzım gelmez. Çünkü Sidre-i müntehâ; Resulullah'm mekânını beyandır. Velhasıl kelimesinden müstefâd olan mekân manâsı Resulullah'a aittir. Vacip Tealâ'ya ait değildir. Amma görülen Cebrail olduğuna nazaran bu tevcihe hacet yoktur. Çünkü; Cibril ve Resulullah ikisi de Sidre-i Müntehâda oldukları halde Resulullah'm Cibril-i JÜmîn'i su-ret-i asliyyesi üzere görmesinde bir mahzur olmadığından tevile hacet yoktur.
Necm 53:17
Vacip Tealâ Resulullah'la kendi veya Cibril arasında vâki olan müşahedâtm zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Resulullah'm Allahü Tealâ'yı müşahadesi veya Cibril-i Emîn'i görmesi şol zamanda vaki olmuştur ki o zamanda Sidre-i müntehâyı nûr-u İlâhî ihata etmişti, görülmesi lâzım olan şeyi ke-mâl-i dikkat ve ihtimamla gördüğünden onu gören göz şaşmadı, sağma soluna bakmadı, nazarının hedefi; maksut olan şey oldu onun gayrıya nazar etmekle nazarını ve vaktini zayi' etmedi. Binaenaleyh; göz n'e şaştı ve ne de bakılacak şeyin gayrıya tecavüzle tuğyan etti hiç birisi vâki olmadı ancak görülecek şey görüldü.
Sidreyi ihata eden şey; melek veyahut melek emsali kuşlar olduğunda rivayetler varsa da esah olan, Sidreyi ihata eden şey; bu dünyada avavı-ı nâsın idrâk edemiyeceği nur-u İlâhVdir. Çünkü; ihata eden şey melek veya kuş olsa elfaz-ı mübhemeden olan lâfzı ile ta'bire hacet olmazdı. Binaenaleyh; ihata eden şeydeı lafzıyla ta'bir, ihata eden şeyin azametine ve ukui-ü beşerin idrâkten kaasır olduğuna işaret içindir.
Bu âyet-i celile; o' makam-ı kudsîde Resulullah'm kemal-i ta'-zîm ve edeble göreceği şeyi gördüğüne delâlet eder. Zira; akılla] müşahadesinde hayran olan nur-u izzeti gördüğünde kemal-i edeb| le nazarında sebat edip metanetini kaybetmediğini ve gaseyan gel lip nazarını kesmediğini beyan etmiştir. Halbuki nur-u İlâhî'nin dağ üzerinde zuhur etmesiyle Hz. Musa'ya gaseyan gelip secdeye kapandığı ve o esnada nazarım kestiği diğer âyette bildirilmiş ve Resulullah'a ise böyle bir hal arız olmadığını bu âyet beyan etmiştir. Binaenaleyh; Leyle-i Mi'rac'da Resulullah gördüğünü tama-miyle görüp noksan olmadığına ve her ne haber verdiyse doğru olduğuna bu âyet delâlet etmiştir.
Necm 53:18
Binaenaleyh; acaib ve garaibten her ne haber vermişse doğrudur.
Yani; Leyle-i Mirac'da Muhammed (A.S.) in gözü şaşmadı, hayret1 edip etrafa dalmadı. Yemin ederim ki Rabb'isinin âyetlerinin büyüklerini gördü ve ümmetine bir çoklarını haber verdi, haberleri doğrudur, hilaf yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vacip Tealâ'uın azamet ve kudretine delâlet eden alâmetleri pek çoktur, sayılmaz, tükenmez derecededir. Fakat Resulullah'ın bunlardan gördüğü pek büyüklerinden bazıları olduğuna işaret için bazı manâsına delâlet eden min lâfzı vârid olmuştur. Kübrâ lâfzı da bu manâyı teyid eder. Zira; «büyüklerini gördü» demek «Görmediği küçükler de var» demek olur.
Necm 53:19
Vacip Tealâ-Resulünün Mirâc'tan haber verdiği şeylerin doğru olduğunu beyanla Resulünün risaletini te'yid ettikten sonra salete lâzım olan vazife halkı Tevhid'e davet olup Tevhid'e davet ise müşriklerin ibadet ettikleri putları zemmetmekle tamam olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Siz onlardan pek büyük bildiğiniz Lât ve Uzza'ya ve mertebede aşağı ve muahhar gördüğünüz Menat'a ibadet ediyorsunuz, bunlarda ne gibi bir meziyyet görüyorsunuz ki ma'budünbilhak olan Vacip Tealâ'ya şerik olduklarını itikat ve benim size haber verdiğim Kudretullah'a delâlet eden acâib ve garaibi inkâr ediyorsunuz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Lât; Taifte Benî Sakife veyahut (Nahle) de Kureyş'e mahsus bir büyük putun ismidir. Lât; esasen bir racülün ismi olup o racül Huccac'a yedirip içirmekle çok hürmet ederdi. Vefat edince onun suretini taştan yaptılar ve ibadete başladılar, gittikçe bu hal ilerledi. Hatta öyle bir hâle geldi ki halk Kabe gibi onu da tavaf eder oldular. Uzza; bir ağacın ismi olup (Benî Gatfan) taifesinin mabududur. Resulul-lah Hz. Halid'i gönderdi. Halid (R.A.) onu kırdı. Halkın gözü Önünden kaldırdı ve o gibi mabudlarm âciz olup hiç bir şeye kaa-dir olmadıklarını halka anlattı. Menat'a gelince; (Benî Hü-zeyl) ve (Huzaa) kabilelerinin ibadet ettikleri bir taştır, Menât, müşrikler indinde Lât ve Uzza'dan mertebede aşağı ve sonra olduğuna işaret için Vacip Tealâ onu muahhar ve dûn manâsına olan uhrâ ile tavsif buyurmuştur. Çünkü Lât; insan suretinde olup insan ise cümle mahlukatm hulâsası olduğu gibi ebna~yı cinsine ziyade hörmet eden bir adamın sureti olduğu cihetle araplar fazla hürmet ettiklerinden birinci mertebede ma'budlarıydı. Uzza ise mahlukât içinde intifa olunan ağaç cinsinden olduğu cihetle ikinci mertebede idi. Menâfi ise bu gibi fezâilden ârî ve daha aşağı gördüklerinden Cenab-ı Hak âyette bu tertibe işaret buyurmuştur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
Necm 53:20
Vacip Tealâ-Resulünün Mirâc'tan haber verdiği şeylerin doğru olduğunu beyanla Resulünün risaletini te'yid ettikten sonra salete lâzım olan vazife halkı Tevhid'e davet olup Tevhid'e davet ise müşriklerin ibadet ettikleri putları zemmetmekle tamam olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Siz onlardan pek büyük bildiğiniz Lât ve Uzza'ya ve mertebede aşağı ve muahhar gördüğünüz Menat'a ibadet ediyorsunuz, bunlarda ne gibi bir meziyyet görüyorsunuz ki ma'budünbilhak olan Vacip Tealâ'ya şerik olduklarını itikat ve benim size haber verdiğim Kudretullah'a delâlet eden acâib ve garaibi inkâr ediyorsunuz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Lât; Taifte Benî Sakife veyahut (Nahle) de Kureyş'e mahsus bir büyük putun ismidir. Lât; esasen bir racülün ismi olup o racül Huccac'a yedirip içirmekle çok hürmet ederdi. Vefat edince onun suretini taştan yaptılar ve ibadete başladılar, gittikçe bu hal ilerledi. Hatta öyle bir hâle geldi ki halk Kabe gibi onu da tavaf eder oldular. Uzza; bir ağacın ismi olup (Benî Gatfan) taifesinin mabududur. Resulul-lah Hz. Halid'i gönderdi. Halid (R.A.) onu kırdı. Halkın gözü Önünden kaldırdı ve o gibi mabudlarm âciz olup hiç bir şeye kaa-dir olmadıklarını halka anlattı. Menat'a gelince; (Benî Hü-zeyl) ve (Huzaa) kabilelerinin ibadet ettikleri bir taştır, Menât, müşrikler indinde Lât ve Uzza'dan mertebede aşağı ve sonra olduğuna işaret için Vacip Tealâ onu muahhar ve dûn manâsına olan uhrâ ile tavsif buyurmuştur. Çünkü Lât; insan suretinde olup insan ise cümle mahlukatm hulâsası olduğu gibi ebna~yı cinsine ziyade hörmet eden bir adamın sureti olduğu cihetle araplar fazla hürmet ettiklerinden birinci mertebede ma'budlarıydı. Uzza ise mahlukât içinde intifa olunan ağaç cinsinden olduğu cihetle ikinci mertebede idi. Menâfi ise bu gibi fezâilden ârî ve daha aşağı gördüklerinden Cenab-ı Hak âyette bu tertibe işaret buyurmuştur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
Necm 53:21
Vacip Tealâ-Resulünün Mirâc'tan haber verdiği şeylerin doğru olduğunu beyanla Resulünün risaletini te'yid ettikten sonra salete lâzım olan vazife halkı Tevhid'e davet olup Tevhid'e davet ise müşriklerin ibadet ettikleri putları zemmetmekle tamam olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Siz onlardan pek büyük bildiğiniz Lât ve Uzza'ya ve mertebede aşağı ve muahhar gördüğünüz Menat'a ibadet ediyorsunuz, bunlarda ne gibi bir meziyyet görüyorsunuz ki ma'budünbilhak olan Vacip Tealâ'ya şerik olduklarını itikat ve benim size haber verdiğim Kudretullah'a delâlet eden acâib ve garaibi inkâr ediyorsunuz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Lât; Taifte Benî Sakife veyahut (Nahle) de Kureyş'e mahsus bir büyük putun ismidir. Lât; esasen bir racülün ismi olup o racül Huccac'a yedirip içirmekle çok hürmet ederdi. Vefat edince onun suretini taştan yaptılar ve ibadete başladılar, gittikçe bu hal ilerledi. Hatta öyle bir hâle geldi ki halk Kabe gibi onu da tavaf eder oldular. Uzza; bir ağacın ismi olup (Benî Gatfan) taifesinin mabududur. Resulul-lah Hz. Halid'i gönderdi. Halid (R.A.) onu kırdı. Halkın gözü Önünden kaldırdı ve o gibi mabudlarm âciz olup hiç bir şeye kaa-dir olmadıklarını halka anlattı. Menat'a gelince; (Benî Hü-zeyl) ve (Huzaa) kabilelerinin ibadet ettikleri bir taştır, Menât, müşrikler indinde Lât ve Uzza'dan mertebede aşağı ve sonra olduğuna işaret için Vacip Tealâ onu muahhar ve dûn manâsına olan uhrâ ile tavsif buyurmuştur. Çünkü Lât; insan suretinde olup insan ise cümle mahlukatm hulâsası olduğu gibi ebna~yı cinsine ziyade hörmet eden bir adamın sureti olduğu cihetle araplar fazla hürmet ettiklerinden birinci mertebede ma'budlarıydı. Uzza ise mahlukât içinde intifa olunan ağaç cinsinden olduğu cihetle ikinci mertebede idi. Menâfi ise bu gibi fezâilden ârî ve daha aşağı gördüklerinden Cenab-ı Hak âyette bu tertibe işaret buyurmuştur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı:
…
Necm 53:22
Vacip Tealâ ehl-i Mekke'nin ibâdet ettikleri putların menfeat ve mazarrata iktidarları olmayan bir takım âciz şeylerden ibaret olup onlara ibadet ise bâtıl olduğunu beyandan sonra «Melâike Allah'ın kızlarıdır» dediklerini red ve ibtal etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Sizin sevdiğiniz oğlan evlâdı size mahsus da sevmediğiniz kız evlâdı Allahü Tealâ'ya mı mahsustur, böyle mi taksim ediyorsunuz? Şu taksim mümkün değildir. Zira; Allahü Tealâ erkek ve dişi çocuktan münezzehtir. Binaenaleyh; Allah'ın veled'i olmak muhaldir. Fakat farz-ı muhal olarak veledi olduğu farz olunsa bile sizin taksiminiz dahi ziyade zulmü müstelzim bir taksimdir. Siz nasıl oluyor ki Halik Tealâ'ya veled isnâd ve iyisini kendinize, kötüsünü Cenab-ı Hakka tahsis ediyorsunuz? Halbuki Cenab-ı Hak emâre-i hudûs olan zevce ittihazından ve veled doğurmaktan münezzehtir. Çünkü; bu gibi şeyler kuvvet-i şehvâniyye icâbâtından nevâkıs kabilinden olduğu cihetle Cenab-ı Hak bunlardan mukaddestir.
Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyyeti hakkında kâfirlerin bir takım nevâkıs isnad ettiklerini beyandan sonra ma'bûd ittihaz ettikleri şeylerin hakikatları olmayıp mücerred kendilerinin ma'bûd ittihaz etmelerinden ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyüruyor.
Binaenaleyh; itikad-ı hakka malik olamazlar.
Yani; ey müşrikler! Siz putlara ma'bûd dediniz. Halbuki onlar hakikatta ma'bûd değildir, belki o putlar siz ve sizin babalarınızın tesmiye ettiğiniz bir takım isimlerden ibarettir. Zira; onların ibadete müstehik ma'bûd olduklarına dair Allahü Tealâ bir hüccet inzal etmedi. Binaenaleyh; o müşrikler zanna ve nefislerinin arzusundan başka bir şeye tâbi olmazlar ve nefislerinin arzusuna hakkı feda ederler. Herkes kendi nefsinin arzusuna tâbi olarak istediğini işlerse işlediği şey bâtıl olur. Bu makam; hitab makamı* ise de müşriklerin cinayetlerini tâdâd sırasında i'raza şayan kimseler olduklarını ilân için hitaptan gaibe iltifat olunmuştur. Yani «Bunlar hitaba şayan zevil'ukûl değil belki beh'âim gibi şehevât-ı nef saniyeler ine tâbi kimseler» demektir. Binaenaleyh; mertebe-i hitaptan sakıtlardır.
Bu âyette zan ile murad; usul-ü itikatta zarıdır. Zira; usul-ü itikatta zanna ittiba' caiz olmadığından zanlarma ittiba'la zemmolunmuşlardır. Yoksa füru-u amalde zanna ittiba' caizdir. Binaenaleyh; ilm-i fıkıhta zanna ittiba'la memuruz. Şu halde âyetin manâsı:
…
demektir. Binaenaleyh; müşrikler iki cihetle zemmolunmuşlardır; Birincisi; itikadiyatta zanna ve hissin vehmiyatına ittiba' etmeleridir, İkincisi; ameliyatta heva-yı nefse ittiba' etmeleridir. Halbuki amelde şeriata ittiba' etmek lâzımdır. Heva-yı nefis ise daima şeriatın hilafı olduğundan bâtıldır. Çünkü amelin muktaza-yı şeriat olması icabeder.
Necm 53:23
Vacip Tealâ zanna, hevâ ve hevese ittiba etmek bâtıl olduğunu beyandan sonra, putlara ibâdet edenler için daha ziyade cinayet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani müşrikler için zanna ve heva-yı nefse ittiba asla caiz değildir. Zira; onların Rablarmdan itikâdîyât ve ameliyatta doğru 3'olu gösterir Kur'an'la Resul geldi ve Resul'ün risaletini te'yîd eder mucizelerini de gördüler. Binaenaleyh; onlar için zanna ve heva-yı nefse ittibaa ihtiyaç olmadığı halde ittiba' etmekle cina-yet-i azîme işlemişlerdir. Zîra; kitap gelip doğru yolu beyan ve Resul gelip onları irşâd ettikten sonra zanna ve nefsin arzusuna ittiba' etmek asla mazeret kabul etmez. Çünkü; kitab putların ma'bûd olmadığını beyan ve Resul de kitabın beyanâtını lisan-ı beliğle halka tebliğ eder. Binaenaleyh; putlara ibadet edenler için mâzer ret kapısı kalmaz.
Necm 53:24
Vacip Tealâ putlara ibadet edenlerin ümîd ettikleri şefeâtm ellerine geçmiyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; istediği şeyi istediği kuluna verir.
Yani; yoksa kâfirler, insan için her istediği vardır ve istediğine nail olur mu ve putlara ibadetle ümid ettikleri şefeâta nail oluruz mu zannederler, insan her emeline vâsıl olacağını mı ümid eder? Eğer böyle ümid ederlerse bu ümidleri yanlıştır. Zira dünya ve âhiret; Allah'a mahsus ve Allah'ın mülküdür. Allahü Tealâ dilediği kuluna istediğini verir, dilemediğine de vermez. Binaenaleyh; insan her istediğine nail olamaz. Zira; dünya ve âhirette Allahü Tealâ'nm izni olmadıkça hiç bir kimse bir şeye malik olamaz, ancak onun izni ve insanıyla nail olur. Çünkü; mülkün sahibi odur. Mülkün sahibi tasarrufa izin vermedikçe dünya ve âhirette velev bir zerreye olsun tasarruf kimin haddidir? Şu halde Allah'ın gay-rıdan bir şey istemek sahibinin gayrıdan istemek olduğu cihetle caiz olamaz. Binaenaleyh; putlardan menfeat ümid etmek ve şefaat beklemek aynı hamakattır. Zira; aklı olan kimse akıldan zerre kadar hissesi olmayan cemâdâttan bir şey beklemez.
Necm 53:25
Vacip Tealâ putlara ibadet edenlerin ümîd ettikleri şefeâtm ellerine geçmiyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; istediği şeyi istediği kuluna verir.
Yani; yoksa kâfirler, insan için her istediği vardır ve istediğine nail olur mu ve putlara ibadetle ümid ettikleri şefeâta nail oluruz mu zannederler, insan her emeline vâsıl olacağını mı ümid eder? Eğer böyle ümid ederlerse bu ümidleri yanlıştır. Zira dünya ve âhiret; Allah'a mahsus ve Allah'ın mülküdür. Allahü Tealâ dilediği kuluna istediğini verir, dilemediğine de vermez. Binaenaleyh; insan her istediğine nail olamaz. Zira; dünya ve âhirette Allahü Tealâ'nm izni olmadıkça hiç bir kimse bir şeye malik olamaz, ancak onun izni ve insanıyla nail olur. Çünkü; mülkün sahibi odur. Mülkün sahibi tasarrufa izin vermedikçe dünya ve âhirette velev bir zerreye olsun tasarruf kimin haddidir? Şu halde Allah'ın gay-rıdan bir şey istemek sahibinin gayrıdan istemek olduğu cihetle caiz olamaz. Binaenaleyh; putlardan menfeat ümid etmek ve şefaat beklemek aynı hamakattır. Zira; aklı olan kimse akıldan zerre kadar hissesi olmayan cemâdâttan bir şey beklemez.
Necm 53:26
Vacip Tealâ her şeyin zâtına mahsus olduğunu beyandan sonra izni olmadıkça hiç kimsenin şefeâtı makbul,olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler meleklere ve melek suretinde olan putlara ibadet eder ve onlardan şefeât beklerler. Halbuki semâvâtta mevcut ve kurb-u İlâhî şerefiyle müşerref olan bir çok meleklerin şefeat-: lan hiç kimseyi muğnî kılıp fayda vermez, ancak Allahü Tealâ dilediği ve şefeat olunmasına razı olduğu kimseye şefeat etmelerine izin verdikten sonra şefeat ederlerse menfeat verir ve Allah'ın1 izin verdiği şefeat makbul olur. Binaenaleyh; taş ve ağaçtan yapılmış hakîr ve zelîl olan putlar şefeata ehil olmadıkları gibi farz-ı muhal olarak şefeatiarı farzolunsa bile fayda vermez. Çünkü; mak-bul-ü İlâhî olan meleklerin izn-i İlâhî olmadıkça şefâatlan fayda vermeyince putlardan şefeat ümit etmek hamakattan başka bir şey değildir. Ve gabâvetin en aşağı derecesidir. Çünkü; semâvâtta olan meleklerin uluvv-ü mertebesiyle beraber izn-i İlâhî olmadıkça şefeatiarı makbul olmayınca ehass-i mahrukattan olan putların şe-feate ehil olmadıkları gibi şefeat etmeleri farzolunsa bile şefeatla-nnm kabul olunmayacağı evleviyyetle sabit olur. Meleklerin çokluğuna işaret için kesrete delâlet eden lâfzı varid olduğu gibi mertebelerinin âlî olduğuna işaret için herkesçe ulviyyeti malûm olan semâvatta mevcut oldukları zikrolunmuştur.
Necm 53:27
Vacip Tealâ kâfirleri cemâdâta ibadet etmeleriyle tevbîhtikten sonra onların «biz cemâdâta ibadet etmeyiz. Zira; cemâdatı melek suretinde yapıp ona bakarak meleği hatıra alır ve meleğe ibadet ederiz» demelerini reddiçin buyuruyor.
Yani; meleklere Allah'ın kızlarıdır demekle ünsâ tesmiye edenler âhirete iman etmeyen kimselerdir. Halbuki bu sözlerini bir ilme müstenid olarak söylemiyorlar. Zira; bu hususa dair onların hiç ilimleri yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bunlar her ne kadar âhireti zahirde ikrar ederlerse de hakikatta âhirete imanları yoktur. Çünkü; âhirete imanı olan kimse meleklere Allah'ın kızları demeye cesaret edemez. Zira; meleklere Allah'ın kızları demek Aliahü Tealâ hakkında muhal olan veled nisbet etmek olduğu gibi melekler erkeklik, dişilikten de münezzeh oldukları .halde onlara dişi demek iki cihetten zulüm olduğundan bu sözleri cinayetin büyüğü ve ukubet icâbeden şenâatm en fenâsıdır. Binaenaleyh; âhirete imanı olan kimse bu sözün icabettiği azabtan korkusuna binaen böyle söylemeye cesaret edemez. Halbuki söylüyorlar. O halde âhirete imanları olmadığına bu sözleri delâlet eder. Zira; umûr-u bâtılada hüküm zahirde deliline isnâd olunur.
Necm 53:28
Yani; kâfirler, melekler Allah'ın kızları olduklarını iddia ederler. Halbuki bunların Aliahü Tealâ'ya ilimleri yok, çünkü; şirke-diyorlar, âhirete ilimleri' yok, çünkü; küfür gibi cinayeti irtikâb edip azab-ı âhiretten korkmuyorlar, meleklere ilimleri yok, çünkü; meleklerde erkeklik ve dişilik olmadığı halde dişilik isnâd ediyorlar. Şu halde bunlar ancak zann-ı fâsidlerine ittiba' ederek söylüyorlar. Halbuki zan; hiç bir şeyin hakikatini keşf ve izah edemez. Zira; her şeyin hakikati ilimle idrak olunur. Zanla hakikat idrak olunamadığından bir şeyin hakikatim idrak hususunda zanna i'ti-. bar yoktur. Binaenaleyh zanria i'tibar; hatası zahir olmadıkça ancak füru-u a'mâldedir. Eğer hatası zahir olursa füru-.u a'mâlde dahi zanne i'tibar yoktur.
Necm 53:29
Vacip Tealâ kâfirlere tebliğ ve Hakk'a davet etmek tesir ;etme-diğini beyandan sonra haktan i'râz edenlerden i'râz olunmak;lâzım olduğunu Resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; sen onlardan i'râz et. Zira; onlara söz tesir etmediğinden kılıçla mukabele etmek lâzımdır.
Yani; ey Habibim! Senin şol kimseden i'râz edip iltifattan is-kaat etmen lâzımdır ki o kimse bizim zikrimiz olan Kur'an'dan ve Hakk'a delâlet eden delillerimizden i'râz etti ve olanca himmet ve gayretiyle ancak hayat-ı dünyayı murad eder, âhireti, haşr ü neşri inkârla hemen dünyaya muhabbet ve himmetini sarfeder. Binaenaleyh; insanlar için mev'ûd olan saadetten hiç birini nazar-ı itibare almaz. İşte şu hayat-ı dünyayı murad edenlerin ilimden mertebe ve mansıbları ve vasıl oldukları ancak dünyaya rağbetleridir. Me-ziyyet ve gayeleri bundan ibaret olan kimselere nasihat ve Hakk'a davet tesir etmeyince bunlardan i'râz etmek lâzımdır ki onlar kılıçla ıslâha muhtaçtırlar.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile kâfirlerden i'râzı mutazammm olan âyetlerin kıtal âyetleriyle mensuh olduğunu bazı ulemâ beyan etmişlerse de sahih olan i'râzla emir, kıtal âyetine muvafıktır. Çünkü; Resulullah evvelâ Tevhid'e davet ederek Zikrullah'la emretti. Bunu dinlemeyip müstefîd olmayanları kat'î delillerle iknâa çalıştı, bundan da müstefîd olmayanları Cehennem azabıyla tehdid etti, bu tehdidâtla dahi mütenebbih olmayanlara kılıçla mukabeleyle emrolundu. Binaenaleyh; erbâb-ı, fesadın ırkını kesmekle sulehâ-yı ümmeti fesattan kurtarmak usulü ittihaz olundu. Elyevm milletler arasında câri olan usul de budur. Zira; milletler evvelâ sözle yekdiğerini ikna edip hakkı kabul ettiremezlerse âkibet hakkı tanıtmak için silâha sarılırlar. Enbiyayı İzam ise ervah-ı insâniyenin tabibleridirler. Meselâ ecsama ta-bib olanlar evvelâ hastayı muayene ederler. Eğer gıda ile devası mümkün ise gıdadan başka bir şey vermezler. Eğer gıda ile tedavi fayda vermezse hafif tedavi ile tedavi ederler, onunla da mümkün olmazsa kuvvetli ilâçlara müracaat ederler, bununla da tedavi mümkün olmazsa ameliyat icrasına karar verirler. İşte Resulullah da evvelâ gıda-yı rûh olan zikirle başladı. Bununla yola gelmeyenlere delâil-i kat'iyye sertetti, delâil de kâfi gelmeyenleri âhiret aza-bıyla tehdid etti ve tehdid dahi fayda etmeyenlere alât-ı harp olan kılıçla emrolundu, âlemi onunla ıslâha başladı. Şu halde etıbbâ-yı rûh olan enbiya ile etıbbâ-yı ecsâm olan doktorların maraz-ı manevî ile cismaniyi tedavide tertibleri şekil itibariyle müsavidir.
Bu âyette Resulullah'a kâfirlerden i'râz etmesiyle emir ümmetine dahi emirdir. Binaenaleyh; kemal-i gaflet ve nisyanla şe-hevat-ı nefsaniyye ve' dünyeviyyesine himmetini hasırla Zikrul-lah'dan i'râz eden fasıklardan ve Kur'an'm ahkâmından i'râz eden kâfirlerden sülehâ-yı ümmetin i'râz etmelerini dahi âmirdir. Amma bunlarla ihtilât edecek esbâb zuhur ederse zarurî ihtilât etmek lâzımdır. Zira zaruretler; haram olan şeyleri mubah kılar. Çünkü; iktisadiyâtta ve muamelât-ı sâirede ihtilât zaruridir. Fakat bu ihtilât kendi ihtiyarı ile seve seve bir ihtilât değildir, belki zamanın icâbâtmdan olarak zarurî zuhur eden ilcaât üzere kendi maslahat-ı şahsiyyesi veyahut maslahat-ı âmme için kerhen irtikâbolunmuş bir ihtilâttır. Binaenaleyh; bu gibi ihtilâtlarda şer'an günah yoktur.
Necm 53:30
Vacip Tealâ kâfirlere lisân-ı beliğle davet fayda vermeyince i'râzla emirden sonra i'râzm sebebini beyan etmek üzere :
Binaenaleyh; onların yola gelmiyeceklerini ve Tarîk-ı Hakkı kabul etmiyeceklc-rini bildiği için sana onlardan i'râz etmekle emretmiştir. Şu hakh onların dalâletinden sen mahzun olma. Zira; sen emr-i tebliğde kusur etmedin ve lâyıkı vechüzere vazîfe-i tebliği yerine getirdin._Ne çare ki onların tiynetlerinde olan habaset, Hakk'ı kabullerine mani oldu ve Rabb'in Tealâ tarîk-ı selâmet olan Tevhid'den çıktıklarını bilince onların dalâletinden senin telâş etmene mahal kalmamıştır. Amma senin hidayetinle ihtida edip doğru yol tutanları bildiğinden onların amellerine göre güzel ceza ile mücazaat eder
Necm 53:31
Vacip Tealâ dalâlette ve hidayette olanları lâyıkıyla bildiğini ve bildiğinden dolayı i'râzla emrettiğini beyandan sonra kudret-i kaahiresini beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ dalâlette ve hidâyette olanları bilir. Zîra; semâvat ve arzda olan mevcudatın cümlesi kendine mahsus ve onun mülküdür ve her şey kudret-i kahırası altında mahkûmdur. Binaenaleyh; sözünde, işinde kötülük edenleri amellerinin mukte-zası istihkakları veçhile kötü ceza ile cezalandırır, kezalik amelini Cenab-ı Hakk'ı görür gibi kemal-i âdâb, huşu' ve hudû' ile edâ etmekle ihsan edenleri Cennet'le cezalandırır herkesin halini bilmesinin neticesi; ameline göre ceza vermektir, bu vesileyle iyiler kötülerden ayrılırlar ve herkes müstehak olduğu cezayı bulur ki hiç kimsenin kötülük cihetinden ettiği yanma kalmaz, iyilik cihetinden sa'yi de boşa gitmez.
İhsan ile murad; amelde ihsandır. Hüsnâ ile murad; Cennettir. Amelde ihsan; ibadeti şeriatın beyan ettiği şerait dairesinde edâ etmektir. Şu halde amelini şer'a tevfîkle edâ edenlerin Cennetle mücâzâat olunacaklarına âyet delâlet eder.
Necm 53:32
Vâcıp Tealâ amelde ihsan edenleri Cennet'ten ibaret hüsnâ ile ve kötü amel igliyenleri amellerinin muktezasıyla mücazaat edeceğini beyandan sonra amelde ihsan edenlerin kimler olduğunu ve ihsanlarının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'ın hüsnâ ile mücazaat edeceği kimseler şol kimseler ki onlar Allah'ın gadabma sebeb olacak, âhirette azab icabe-decek, dünyada hadd-i şer'îyi müstelzim olacak büyük günahlardan içtinâb ettikleri gibi mürüvveti iskat eden fuhşiyâttan dahi ictinâb ederler. Ancak defaten arız olan küçük günahlardan içtinâb edemezler. Şu kadar ki o küçük günahta vaki olunca derhal tevbe ettikleri cihetle küçük günahta vaki olmakla ihsan mertebesinden sakıt olmazlar. Günah-ı sağîrenin ihsan mertebesinden İskata sebep olmayacağına işaret için günah-ı sağîre manâsına lemem istisna olunmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kebâir ; bir günah ki işleyen kimse için âhirette Cehennem azabı olduğu beyan olunan günahtır. Fevahiş ; işleyen kimseye dünyada hadd-i şer'î icra olunacağı beyan olunan zina, şürb-ü hamir ve sirkat gibi günahlardır. Lemem ; kebireden ma'dud olmayan günahlardır, yahut işlenmesi kasd olunmuş fakat işlenmemiş veya işlenmiş de derhal tevbe olunan günahlardır. Günah-ı sağîre, kebîre mertebesine baliğ olmadıkça farz olan namazları ve oruç gibi ferâizi edâ ile mağfiret olunur.
Günah-ı kebîrenin ta'rifinde ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Hakkında nehiy vârid olan günahların kebîre olduğu ibn Abbas Hazretlerinden mervîdir. Yahut rıza-yı İlâhîye muhalif olan her günah azamet-i İlâhfyeye nisbetle kebiredir. Yahut hakkında gazab ve lanet gibi şiddet varit olan günahlar kebîredir ki şirk, zina, livâta, şürb-ü hamir, yalan yere şehadet etmek, yetim malını yemek, si/ı-retmek, afif olan bir kimseyi zinaya nisbet eylemek, anasına babasına eza ve muharebede saff-" harpten firar etmek kebâir cümle-sindendir ki büyüklüğü nisbetinde azabın şiddetini icâbeder.
Bu âyet; muhsinlerin ihsanının ancak kendi nefislerine olduğunu beyan etmiştir. Zira âyet; muhsinlerin ihsanını ta'rif makamında vârid olduğu cihetle kebîre ve fahişeyi irtikâbtan ictinâb ancak kendi nefislerini nâr-ı Cehennem'den vikaaye etmekten, ibarettir. Şu halde bunlar merzî-i İlâhîye muhalif olan şeylerden ihtiraz ettikleri cihetle Cenab-ı Hak onları Cennet'le taltif buyuracağını beyan buyurmuştur. İstiğfar edenlere Allah'ın mağfireti boldur. Allah'tan mağfiret istemiyenleri elbette Allahü Tealâ mağfiret etmez. Ancak istiğfar edenlerin günahlarını mağfiret buyuracağını Cenab-ı Hak bir çok âyetlerde beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ rahmetinin vüs'atini beyandan sonra herkesin ahvalini bildiğini beyanla kullarının a'mâline ve ahvaline göre mücazaat edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde neden bilmesin? Elbette sizin her halinizi ve tavrınızı iyi bilir. Binaenaleyh; mağfirete müstehak olanları ve olmayanları bildiğinden ilminin muktezasma göre herkesin cezasını verir. Allahü Tealâ'nm bu hitabı Hz. Âdem'in topraktan halk olunması itibariyledir. Çünkü; bu âyette hitâb edilen insanlar gerçi nutfeden halkolunmv^larsa da esas cümlenin pederi Hz. Âdem olup Hz. Adem'de topraktan halkolunduğu cihetle cümle insanlar bilvasıta topraktan halkolunmuşlardır. Yani «Allahü Tealâ sizi iyi bilir. Zira; sizi topraktan halketti. Her kimse ki sizi topraktan hal-kede, elbette iyi bilir. O halde Allahü Tealâ sizi iyi bilir» demektir.
O cenîn halinizde bir sıfattan sıfat-ı uhrâya nakletmek suretiyle enva'-ı terbiyeyle terbiye ve şu lâyık olduğunuz mertebe-i insaniyete îsâl ile size lutf u ihsan etti. Binaenaleyh; elbette Cenab-ı Hak sizin halinizi bilir ve ona göre istihkakınızı verir.
Vacip Tealâ insanın esâsı itibariyle topraktan halkolunduğunu ve analarının karnında bir takım necasetler içinde cenîn olarak bulunduklarını beyandan sonra bu minval üzere meydana gelen insanın haline yakışan nefsini hiç bir şeyle sena etmemek olduğunu tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Yani; sizin evveliniz topraktan halkolunup ahiriniz bir takım' müzahrafâtla karışık validelerinizin karnında cenîn olarak dünyaya gelip gûnâ gûn terbiye-i İlâhiyye ile şu mertebe-i insaniyyete geldikten sonra bir çok nekaisle muttasıf olduğunuz halde nefsinizi medh ü sena etmeyin. Zira; Allahü Tealâ muharremâttan ictinabla nefsini azabtan vikaye eden kimseyi sizden ziyade bilir. Şu halde sizin tezkiyenize hacet yoktur.
İnsanın sebeb-i necatı ancak ittika olduğuna işaret için Ce-.ijıb-ı Hak «Sizden müttekî olan kimseyi Allahü Tealâ bilir» buyurmakla insanın evsafı içinden ittikayı tasrîh buyurmuştur ki lâzım olan it-tikadır, tezkiye-i nefis değildir. Çünkü; menhiyyâttan ictinâb ederek nefsini azabtan vikaaye etmeyen kimse nefsini tezkiyeden zarar görür, fayda görmez. Şu halde ittikâsı olmayan kimsenin tezkiyesi aynı mazarrattır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın nefsini tezkiyesi; üç şeyle olur: Birincisi; günahtan tebriedir. ikincisi; kendisinde ziyade hayır dava edip diğer insanlara (.(Ben sizden hayırlıyım» demektir. Üçüncüsü; nefsinin mehasin-i â'mâl ile müzeyyen olduğunu iddia etmek ve «Ben iyi amel işlerim» demektir. Şu beyan olunan üç cihetten hiç birisiyle insanın nefsini senası caiz olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü mutlaka tezkiyeden nehyetmek; şu beyan olunan şeylerin kâffesiy-le tezkiyeden nehyetmektir. Yani «Nefsin İndallah tezkiye olunanı müttekî olandır, müttekî olanı da AllaJ^ü Tealâ bilir. Binaenaleyh sizin tezkiyenizde menfeatiniz yok» demektir.
Âyetin sebeb-i nüzulüne gelince; eshabtan bazı kimselerin nefislerini bir takım a'mâl-i sâliha ile tezyin edip onunla kendilerini sena etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Şu halde bir kimsenin nefsini tezkiyesi haramdır.
Necm 53:33
Vacip Tealâ tezkiye-i nefsin caiz olmadığını beyandan sonra nazar ve basiret sahiplerinin ibret alması, mütekebbir ve muannid' olanları tekdir etmek için buyuruyor.
Yani; şol kimseyi gördün mü ki o kimse evvel iman etmeye | meylettiği halde sonra imandan donuverdi ve vereceğini vaadettiği malından az bir miktarını verdi bakisini vermekten vazgeçti \ sözünde durmadı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet (Velid b. Mugîre) hakkın-; da nazil olmuştur. Çünkü (Velid) zahirde Resulullah'a ittiba' eder ve nasihatini dinler ve kelâm-ı Hesulullah'dan haylice müteessir
…
demektir.!
Bir şeyi kesivermektir. Velid vereceği malın bir kısmım verip diğerini kestiğinden ekdâ denmiştir.
Necm 53:34
Vacip Tealâ tezkiye-i nefsin caiz olmadığını beyandan sonra nazar ve basiret sahiplerinin ibret alması, mütekebbir ve muannid' olanları tekdir etmek için buyuruyor.
Yani; şol kimseyi gördün mü ki o kimse evvel iman etmeye | meylettiği halde sonra imandan donuverdi ve vereceğini vaadettiği malından az bir miktarını verdi bakisini vermekten vazgeçti \ sözünde durmadı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet (Velid b. Mugîre) hakkın-; da nazil olmuştur. Çünkü (Velid) zahirde Resulullah'a ittiba' eder ve nasihatini dinler ve kelâm-ı Hesulullah'dan haylice müteessir
…
demektir.!
Bir şeyi kesivermektir. Velid vereceği malın bir kısmım verip diğerini kestiğinden ekdâ denmiştir.
Necm 53:35
Vacip Tealâ Velid'in halinden bazısını beyandan sonra ba'z-ı âhârı beyan etmek üzere buyuruyor.
Halbuki gaibe ilmi yok ve olmadığını kendi de bilir. Şu halde günahının başkasına yükleneceğini neyle biliyor, esbab-ı ilimden hangisine istinad ederek aklanıyor? Halbuki bu itikadın küllisi bâtıldır. Zira; hiç bir kimse diğerinin vebalini yüklenmez. Şu halde bir kimsenin bilmediği bir şeyde kendi gibi bir câhil-i le-îmin sözüne aldanmaması lâzımdır, ilme istinad etmeyen bir şeye inanmak doğru olmadığından aldanmasında ma'zûr görülmez. Çünkü'; aldanmak hiç bir şeyde ve hiç bir zamanda kabule şayan bir mazeret teşkil etmez.
Necm 53:36
Vacip Tealâ o şahsın gaibe ilmi olmadığı gibi enbiya-yı sâ|bıka-nın kitaplarına bile ilmi olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu şahıs da Hz. İbrahim'i iltizam eder. Binaenaleyh; ona nazil olan sahifelerde mevcut ahkâm haber verilmedi mi? Elbette haber verildi, lâkin bu şahsın onlarda olan ahkâma vukufu yoktur.. Çünkü; onlarda bir kimsenin günahını başka bir kimsenin yüklenmiyeceğine dâir ahkâm mevcuttur. Ve bunların itikatlarının batıl olduğu dahi o i sahifelerde beyan olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) in sabrının çokluğuna ve başkalarının tahammül edemıyeceği şeylere tahammül ettiğine işaret için İbrahim (A.S.) in ahdini vefa ettiği sarahaten beyan olunmuştur. Çünkü; İbrahim (A.S.) nâr-ı Nemrûd'a göğüs gerdi ve hiç bir kimseden istimdâd etmedi, oğlunu kurban etmeyi te-ahhüd etti, ahdini yerine getirdi, her gün bir fersah mesafe gider misafir arar bulursa ikram eder, bulmazsa oruç tutardı. Binaenaleyh; Hz. İbrahim ahdini vefa ile sena olunmuştur, kendine nazil olan evâmir-î İlâhiyye ve nevâhi-i sübhaniyyeyi tamamen yerine getirir, asla noksan bırakmazdı. Yoksa yalancı müddetler gibi değildi. Çünkü yalancılar hiç bir zaman söylediği sözü yerine getirmez, ahdini îfa etmez ve mütâbeât davasında bulunur halbuki mü-tâbeât etmez. Musa (A.S.) in kitabı olan Tevrat Yahudiler vasıta-siyle müşrikler arasında meşhur olmasına binaen zikirde Suhuf-u İbrahim üzerine takdim olunmuştur.
Necm 53:37
Vacip Tealâ o şahsın gaibe ilmi olmadığı gibi enbiya-yı sâ|bıka-nın kitaplarına bile ilmi olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu şahıs da Hz. İbrahim'i iltizam eder. Binaenaleyh; ona nazil olan sahifelerde mevcut ahkâm haber verilmedi mi? Elbette haber verildi, lâkin bu şahsın onlarda olan ahkâma vukufu yoktur.. Çünkü; onlarda bir kimsenin günahını başka bir kimsenin yüklenmiyeceğine dâir ahkâm mevcuttur. Ve bunların itikatlarının batıl olduğu dahi o i sahifelerde beyan olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) in sabrının çokluğuna ve başkalarının tahammül edemıyeceği şeylere tahammül ettiğine işaret için İbrahim (A.S.) in ahdini vefa ettiği sarahaten beyan olunmuştur. Çünkü; İbrahim (A.S.) nâr-ı Nemrûd'a göğüs gerdi ve hiç bir kimseden istimdâd etmedi, oğlunu kurban etmeyi te-ahhüd etti, ahdini yerine getirdi, her gün bir fersah mesafe gider misafir arar bulursa ikram eder, bulmazsa oruç tutardı. Binaenaleyh; Hz. İbrahim ahdini vefa ile sena olunmuştur, kendine nazil olan evâmir-î İlâhiyye ve nevâhi-i sübhaniyyeyi tamamen yerine getirir, asla noksan bırakmazdı. Yoksa yalancı müddetler gibi değildi. Çünkü yalancılar hiç bir zaman söylediği sözü yerine getirmez, ahdini îfa etmez ve mütâbeât davasında bulunur halbuki mü-tâbeât etmez. Musa (A.S.) in kitabı olan Tevrat Yahudiler vasıta-siyle müşrikler arasında meşhur olmasına binaen zikirde Suhuf-u İbrahim üzerine takdim olunmuştur.
Necm 53:38
Vacip Tealâ şahs-ı leîmin İbrahim ve Musa (A.S.) m kitaplarında olan ahkâma vukufu olmadığını beyandan sonra mezkûr kitaplarda olan ahkâmdan bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; gerek Suhûf-u İbrahim'de, gerek Kitâb-ı Musa'da mezkûr olan ahkâmdan birisi; bir kimse diğer bir kimsenin günahını götüremez. Zira; Amr'in günahında Zeyd'in medhali olmayınca Zeyd'in ondan mes'ul olup onun azabını çekmesine bir sebeb yoktur. Binaenaleyh; Amr'in günahından Zeyd mes'ul olsa şu mes'u-liyyet zulümden başka bir şey olmaz. Bu ise tecviz olunur ahvalden değildir.
İşte şahs-ı leîmin suhuflarda olan bu ahkâma vukufu olmadığmdan malının bir miktarını vermekle günahını başkasına tahmîl edeceğini zannederek aklanmış ve bir miktar mal da vermiştir.
Necm 53:39
Vacip Tealâ bir insan için gayrın ameliyle kendi mazarratını defetmek suretiyle intifa' etmek caiz olmadığını beyandan sonra celb-i menfeât suretiyle dahi başkasının ameli ile intifa' mümkün olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her insan nail olmaz, ancak kendi sa'yinin sevabına nail olur. Gayrın amelinin sevabına nail olamaz, gayrın menfeatmdan intifa edemeyince şerrinden de mazarrat görmez ve herkes kendi sa'yinin faydasını elbette muhakkak olarak görür, şerre sa'yetmişse de onun cezasını da alır.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyetle bilûmum insanları sa'ye teşvik ve sa'yi olmayan bir kimsenin men-feattâr olmayacağını, her sa'yeden kimsenin elbette sa'yinin faydasını göreceğini beyanla atâletten menetmiş ve çalışmayan kimselerin başkalarının çalışmasından müstefid olamıyacaklarını beyanla yaşamak ve âhirette seâdete nail olmak için insanın ömrü oldukça dünyaca maişetine ve âhiretçe de meşru' ve mukannen olan ibadât-ı mefrûzaya çalışmak lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde emeksiz bir şey olmaz, olsa da insan intifa etmez. Binaenaleyh; herkesin emeğinin gayrı bir şeyden intifa' edemiye-ceğine bu âyet delâlet eder.
Bu âyet-i celîleye «Enbiyanın, sulehânın şefaatları, meleklerin istiğfarları, müminlerin duası, geride kalan evlâdü ahvadm(vefat etmiş olan babaları ve dedeleri için vermiş oldukları sadakaları ile intifa; sa'yinin gayrı ile yani sa'y olmayan şeylerle intifa» diyerek vârid olan sualin cevabı şöyledir : Enbiyanın şefaatından, meleklerin istiğfarından, ihvanın duasından ve evlâdın sadakasından intifa'm sebebi; îmândır. Binaenaleyh; bunlardan intifa'; imana ve salâh-ı hâle sa'yinin semeresidir. Eğer îmâna sa'yetmemiş olsaydı enbiya şefaat ve melekler istiğfar etmezdi. Şu halde bu intifa; ancak imanın neticesidir, iman da müminin sa'yinin mahsulüdür, evlâd ü ehibbanın dua ve sadakalarından intifa etmek dahi imanın sevabı olduğu gibi evlâd ve ahbabı kisbe sa'yin dahi semeresidir. Bunların hiç birinden kâfirler intifa edemezler. Zira; îmanları olmadığı için enbiya şefeat, melekler de istiğfar etmezler ki intifa etsinler. Kezalik evlâd ü ehibbanın dua ve sadakalarından âhirette intifa dahi îmana mevkuf olduğundan imana sa'yi olmayanlar bunlardan dahi âhirette intifa edemezler. Amma dünyada kâfir ve mümin herkes evlâd, ahbab ve yaranından intifa eder. Zira; onları kesbiçin sebkeden sa'yinin semeresidir. İşte suhûf-u mez-kûrede bu mesâil mevcud olunca (Velid b. Mugire) ve onun emsali iyi bilmelidirler ki herkes günahını ahar bir kimseye tahmil edemediği gibi gayrın amâl-i hayriyyesinden de intifa edemez. Zira sa'yetmek lâzımdır. Sa'yolmayan yerde semere olmaz. Binaenaleyh; ekmeden hiç bir çiftçi ekin biçemez. Kezalik bir hatun nikahlanmadan veyahut helâlinden bir cariye almadan hiç bir kimse meşru' surette çocuk sahibi olamaz. Binaenaleyh; âlemde her intifa bir sa'yin mahsulüdür. Sa'yetmeksizin hiç bir kimse hiç bir şeyden dünyada ve âhirette intifa edemez.
Dünyada sa'yin semeresi görüldüğü herkesçe malûmdur. Dünya âhirete nümûne- olduğu cihetle herkes amelinin ve sa'yinin cezasını iyi ve kötü âhirette dahi göreceğine âyette delâlet vardır. Çünkü; her ferdin âhiret için sa'yettiği ameli eğer hayrise suret-i haseneden tasvir olunup derecât-ı Cennet olarak o kimse amelini görür ve sebkeden sa'yi sayesinde rahat eder, eğer ameli şer ise çirkin bir surette tasvir olunup derekât-ı Cehennem olarak onu görür ve sebkeden sa'yi neticesi muazzeb olur durur. Binaenaleyh aklı olan bir kimse için lâzım olan; amelini derecât-ı Cennet olarak görmesine sa'yetmesi lâzımdır.
Kâfirler dünyada hayır olan amellerinin cezasını dünyada görürler âhirete kalmaz. Zira; küfür âhirette hayır cezasını görmeye mani olduğundan âmâl-i hayriyyesinin mükâfaatmı rızkı bol ve bedeni afiyette olmak gibi şeylerle dünyada alır âhirette bir diyeceği kalmaz. Hatta münafıklardan (Abdullah b. Übey) Bedir gazasında Amm-i Resulilleh Hz. Abbas uryân kalınca bir gömlek vermişti. Abdullah'ın vefatında Resulullah'm âhiretçe müsab olacağı bir ha-senesi kalması için kefen olmak üzere bir gömlek gönderdiği mer-vîdir. Âhirette herkesin sa'yinin faydasını göreceğini beyan; müminler için beşaret ve kâfirler için tekdir ve tevbihtir. Zira; mümin âmâl-i hasenesinin sevabını güzel olarak görünce mesrur ve ferahnak olacağı gibi kâfirin de â'mâl-i seyyiesini görünce gamnâk ve mahzun olacağı tabiidir.
Vacip Tealâ herkesin sa'yi miktarı fayda göreceğini beyandan sonra sa'yinin faydasını etemm ve ekmel olarak vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insan amelini görüp mesrur veya mahzun olur, herkes kendi amelini bildikten sonra mümin alan kimse amelinin daha etenimi ve daha ziyadesiyle, cezalanır. Amma kâfir aynı ameliyle ceza görür. Zira; amelinin cezası azab olduğundan onu amelinden ziyadesiyle cezalandırmak zulüm olduğu cihetle kâfirin amelinin cezası ameli miktarı olur ziyade olmaz. Fakat müminin amelinin cezası sevab ve Cennet olduğundan amelinin miktarı ihsan olunduktan sonra daha ziyade ihsan etmek aynı lütuf olduğu cihetle ziyadesi kendi hakkında nimettir. Binaenaleyh; âyette beyan olunan ceza-yı evfâ müminler hakkındadır.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile insan vefat ettiği dakikadan itibaren amelinin cezasını görmeye başlarsa da cezanın ekmeli kıyamete ve Cennet'e te'hîr olunacağına işaret
için lâfzı varid olmuştur. Yahut a'mâlin cezasını Cennet'-te gördükten sonra cezanın etemmi rü'yetullah ile hasıl olacağına işaret için lâfzı vârid olmuştur.
Necm 53:40
Vacip Tealâ bir insan için gayrın ameliyle kendi mazarratını defetmek suretiyle intifa' etmek caiz olmadığını beyandan sonra celb-i menfeât suretiyle dahi başkasının ameli ile intifa' mümkün olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her insan nail olmaz, ancak kendi sa'yinin sevabına nail olur. Gayrın amelinin sevabına nail olamaz, gayrın menfeatmdan intifa edemeyince şerrinden de mazarrat görmez ve herkes kendi sa'yinin faydasını elbette muhakkak olarak görür, şerre sa'yetmişse de onun cezasını da alır.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyetle bilûmum insanları sa'ye teşvik ve sa'yi olmayan bir kimsenin men-feattâr olmayacağını, her sa'yeden kimsenin elbette sa'yinin faydasını göreceğini beyanla atâletten menetmiş ve çalışmayan kimselerin başkalarının çalışmasından müstefid olamıyacaklarını beyanla yaşamak ve âhirette seâdete nail olmak için insanın ömrü oldukça dünyaca maişetine ve âhiretçe de meşru' ve mukannen olan ibadât-ı mefrûzaya çalışmak lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde emeksiz bir şey olmaz, olsa da insan intifa etmez. Binaenaleyh; herkesin emeğinin gayrı bir şeyden intifa' edemiye-ceğine bu âyet delâlet eder.
Bu âyet-i celîleye «Enbiyanın, sulehânın şefaatları, meleklerin istiğfarları, müminlerin duası, geride kalan evlâdü ahvadm(vefat etmiş olan babaları ve dedeleri için vermiş oldukları sadakaları ile intifa; sa'yinin gayrı ile yani sa'y olmayan şeylerle intifa» diyerek vârid olan sualin cevabı şöyledir : Enbiyanın şefaatından, meleklerin istiğfarından, ihvanın duasından ve evlâdın sadakasından intifa'm sebebi; îmândır. Binaenaleyh; bunlardan intifa'; imana ve salâh-ı hâle sa'yinin semeresidir. Eğer îmâna sa'yetmemiş olsaydı enbiya şefaat ve melekler istiğfar etmezdi. Şu halde bu intifa; ancak imanın neticesidir, iman da müminin sa'yinin mahsulüdür, evlâd ü ehibbanın dua ve sadakalarından intifa etmek dahi imanın sevabı olduğu gibi evlâd ve ahbabı kisbe sa'yin dahi semeresidir. Bunların hiç birinden kâfirler intifa edemezler. Zira; îmanları olmadığı için enbiya şefeat, melekler de istiğfar etmezler ki intifa etsinler. Kezalik evlâd ü ehibbanın dua ve sadakalarından âhirette intifa dahi îmana mevkuf olduğundan imana sa'yi olmayanlar bunlardan dahi âhirette intifa edemezler. Amma dünyada kâfir ve mümin herkes evlâd, ahbab ve yaranından intifa eder. Zira; onları kesbiçin sebkeden sa'yinin semeresidir. İşte suhûf-u mez-kûrede bu mesâil mevcud olunca (Velid b. Mugire) ve onun emsali iyi bilmelidirler ki herkes günahını ahar bir kimseye tahmil edemediği gibi gayrın amâl-i hayriyyesinden de intifa edemez. Zira sa'yetmek lâzımdır. Sa'yolmayan yerde semere olmaz. Binaenaleyh; ekmeden hiç bir çiftçi ekin biçemez. Kezalik bir hatun nikahlanmadan veyahut helâlinden bir cariye almadan hiç bir kimse meşru' surette çocuk sahibi olamaz. Binaenaleyh; âlemde her intifa bir sa'yin mahsulüdür. Sa'yetmeksizin hiç bir kimse hiç bir şeyden dünyada ve âhirette intifa edemez.
Dünyada sa'yin semeresi görüldüğü herkesçe malûmdur. Dünya âhirete nümûne- olduğu cihetle herkes amelinin ve sa'yinin cezasını iyi ve kötü âhirette dahi göreceğine âyette delâlet vardır. Çünkü; her ferdin âhiret için sa'yettiği ameli eğer hayrise suret-i haseneden tasvir olunup derecât-ı Cennet olarak o kimse amelini görür ve sebkeden sa'yi sayesinde rahat eder, eğer ameli şer ise çirkin bir surette tasvir olunup derekât-ı Cehennem olarak onu görür ve sebkeden sa'yi neticesi muazzeb olur durur. Binaenaleyh aklı olan bir kimse için lâzım olan; amelini derecât-ı Cennet olarak görmesine sa'yetmesi lâzımdır.
Kâfirler dünyada hayır olan amellerinin cezasını dünyada görürler âhirete kalmaz. Zira; küfür âhirette hayır cezasını görmeye mani olduğundan âmâl-i hayriyyesinin mükâfaatmı rızkı bol ve bedeni afiyette olmak gibi şeylerle dünyada alır âhirette bir diyeceği kalmaz. Hatta münafıklardan (Abdullah b. Übey) Bedir gazasında Amm-i Resulilleh Hz. Abbas uryân kalınca bir gömlek vermişti. Abdullah'ın vefatında Resulullah'm âhiretçe müsab olacağı bir ha-senesi kalması için kefen olmak üzere bir gömlek gönderdiği mer-vîdir. Âhirette herkesin sa'yinin faydasını göreceğini beyan; müminler için beşaret ve kâfirler için tekdir ve tevbihtir. Zira; mümin âmâl-i hasenesinin sevabını güzel olarak görünce mesrur ve ferahnak olacağı gibi kâfirin de â'mâl-i seyyiesini görünce gamnâk ve mahzun olacağı tabiidir.
Vacip Tealâ herkesin sa'yi miktarı fayda göreceğini beyandan sonra sa'yinin faydasını etemm ve ekmel olarak vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insan amelini görüp mesrur veya mahzun olur, herkes kendi amelini bildikten sonra mümin alan kimse amelinin daha etenimi ve daha ziyadesiyle, cezalanır. Amma kâfir aynı ameliyle ceza görür. Zira; amelinin cezası azab olduğundan onu amelinden ziyadesiyle cezalandırmak zulüm olduğu cihetle kâfirin amelinin cezası ameli miktarı olur ziyade olmaz. Fakat müminin amelinin cezası sevab ve Cennet olduğundan amelinin miktarı ihsan olunduktan sonra daha ziyade ihsan etmek aynı lütuf olduğu cihetle ziyadesi kendi hakkında nimettir. Binaenaleyh; âyette beyan olunan ceza-yı evfâ müminler hakkındadır.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile insan vefat ettiği dakikadan itibaren amelinin cezasını görmeye başlarsa da cezanın ekmeli kıyamete ve Cennet'e te'hîr olunacağına işaret
için lâfzı varid olmuştur. Yahut a'mâlin cezasını Cennet'-te gördükten sonra cezanın etemmi rü'yetullah ile hasıl olacağına işaret için lâfzı vârid olmuştur.
Necm 53:41
Vacip Tealâ bir insan için gayrın ameliyle kendi mazarratını defetmek suretiyle intifa' etmek caiz olmadığını beyandan sonra celb-i menfeât suretiyle dahi başkasının ameli ile intifa' mümkün olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her insan nail olmaz, ancak kendi sa'yinin sevabına nail olur. Gayrın amelinin sevabına nail olamaz, gayrın menfeatmdan intifa edemeyince şerrinden de mazarrat görmez ve herkes kendi sa'yinin faydasını elbette muhakkak olarak görür, şerre sa'yetmişse de onun cezasını da alır.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyetle bilûmum insanları sa'ye teşvik ve sa'yi olmayan bir kimsenin men-feattâr olmayacağını, her sa'yeden kimsenin elbette sa'yinin faydasını göreceğini beyanla atâletten menetmiş ve çalışmayan kimselerin başkalarının çalışmasından müstefid olamıyacaklarını beyanla yaşamak ve âhirette seâdete nail olmak için insanın ömrü oldukça dünyaca maişetine ve âhiretçe de meşru' ve mukannen olan ibadât-ı mefrûzaya çalışmak lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde emeksiz bir şey olmaz, olsa da insan intifa etmez. Binaenaleyh; herkesin emeğinin gayrı bir şeyden intifa' edemiye-ceğine bu âyet delâlet eder.
Bu âyet-i celîleye «Enbiyanın, sulehânın şefaatları, meleklerin istiğfarları, müminlerin duası, geride kalan evlâdü ahvadm(vefat etmiş olan babaları ve dedeleri için vermiş oldukları sadakaları ile intifa; sa'yinin gayrı ile yani sa'y olmayan şeylerle intifa» diyerek vârid olan sualin cevabı şöyledir : Enbiyanın şefaatından, meleklerin istiğfarından, ihvanın duasından ve evlâdın sadakasından intifa'm sebebi; îmândır. Binaenaleyh; bunlardan intifa'; imana ve salâh-ı hâle sa'yinin semeresidir. Eğer îmâna sa'yetmemiş olsaydı enbiya şefaat ve melekler istiğfar etmezdi. Şu halde bu intifa; ancak imanın neticesidir, iman da müminin sa'yinin mahsulüdür, evlâd ü ehibbanın dua ve sadakalarından intifa etmek dahi imanın sevabı olduğu gibi evlâd ve ahbabı kisbe sa'yin dahi semeresidir. Bunların hiç birinden kâfirler intifa edemezler. Zira; îmanları olmadığı için enbiya şefeat, melekler de istiğfar etmezler ki intifa etsinler. Kezalik evlâd ü ehibbanın dua ve sadakalarından âhirette intifa dahi îmana mevkuf olduğundan imana sa'yi olmayanlar bunlardan dahi âhirette intifa edemezler. Amma dünyada kâfir ve mümin herkes evlâd, ahbab ve yaranından intifa eder. Zira; onları kesbiçin sebkeden sa'yinin semeresidir. İşte suhûf-u mez-kûrede bu mesâil mevcud olunca (Velid b. Mugire) ve onun emsali iyi bilmelidirler ki herkes günahını ahar bir kimseye tahmil edemediği gibi gayrın amâl-i hayriyyesinden de intifa edemez. Zira sa'yetmek lâzımdır. Sa'yolmayan yerde semere olmaz. Binaenaleyh; ekmeden hiç bir çiftçi ekin biçemez. Kezalik bir hatun nikahlanmadan veyahut helâlinden bir cariye almadan hiç bir kimse meşru' surette çocuk sahibi olamaz. Binaenaleyh; âlemde her intifa bir sa'yin mahsulüdür. Sa'yetmeksizin hiç bir kimse hiç bir şeyden dünyada ve âhirette intifa edemez.
Dünyada sa'yin semeresi görüldüğü herkesçe malûmdur. Dünya âhirete nümûne- olduğu cihetle herkes amelinin ve sa'yinin cezasını iyi ve kötü âhirette dahi göreceğine âyette delâlet vardır. Çünkü; her ferdin âhiret için sa'yettiği ameli eğer hayrise suret-i haseneden tasvir olunup derecât-ı Cennet olarak o kimse amelini görür ve sebkeden sa'yi sayesinde rahat eder, eğer ameli şer ise çirkin bir surette tasvir olunup derekât-ı Cehennem olarak onu görür ve sebkeden sa'yi neticesi muazzeb olur durur. Binaenaleyh aklı olan bir kimse için lâzım olan; amelini derecât-ı Cennet olarak görmesine sa'yetmesi lâzımdır.
Kâfirler dünyada hayır olan amellerinin cezasını dünyada görürler âhirete kalmaz. Zira; küfür âhirette hayır cezasını görmeye mani olduğundan âmâl-i hayriyyesinin mükâfaatmı rızkı bol ve bedeni afiyette olmak gibi şeylerle dünyada alır âhirette bir diyeceği kalmaz. Hatta münafıklardan (Abdullah b. Übey) Bedir gazasında Amm-i Resulilleh Hz. Abbas uryân kalınca bir gömlek vermişti. Abdullah'ın vefatında Resulullah'm âhiretçe müsab olacağı bir ha-senesi kalması için kefen olmak üzere bir gömlek gönderdiği mer-vîdir. Âhirette herkesin sa'yinin faydasını göreceğini beyan; müminler için beşaret ve kâfirler için tekdir ve tevbihtir. Zira; mümin âmâl-i hasenesinin sevabını güzel olarak görünce mesrur ve ferahnak olacağı gibi kâfirin de â'mâl-i seyyiesini görünce gamnâk ve mahzun olacağı tabiidir.
Vacip Tealâ herkesin sa'yi miktarı fayda göreceğini beyandan sonra sa'yinin faydasını etemm ve ekmel olarak vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insan amelini görüp mesrur veya mahzun olur, herkes kendi amelini bildikten sonra mümin alan kimse amelinin daha etenimi ve daha ziyadesiyle, cezalanır. Amma kâfir aynı ameliyle ceza görür. Zira; amelinin cezası azab olduğundan onu amelinden ziyadesiyle cezalandırmak zulüm olduğu cihetle kâfirin amelinin cezası ameli miktarı olur ziyade olmaz. Fakat müminin amelinin cezası sevab ve Cennet olduğundan amelinin miktarı ihsan olunduktan sonra daha ziyade ihsan etmek aynı lütuf olduğu cihetle ziyadesi kendi hakkında nimettir. Binaenaleyh; âyette beyan olunan ceza-yı evfâ müminler hakkındadır.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile insan vefat ettiği dakikadan itibaren amelinin cezasını görmeye başlarsa da cezanın ekmeli kıyamete ve Cennet'e te'hîr olunacağına işaret
için lâfzı varid olmuştur. Yahut a'mâlin cezasını Cennet'-te gördükten sonra cezanın etemmi rü'yetullah ile hasıl olacağına işaret için lâfzı vârid olmuştur.
Necm 53:42
Vâcib Tealâ herkesin amelinin cezasını göreceğini beyandan sonra her şeyin merci' ve müntehası huzur-u İlâhî olduğunu beyanla âsîleri tehdit etmek üzere buyuruyor.
Yani; suhuf-u mezkûrede beyan olunan mesailden birisi de cümle mümkinâtın merci' ve müntehası Rabb'in Tealâ'nın huzurudur. Çünkü; mümkinâtın kâffesinin mucidi Vacip Tealâ olduğu cihetle âkibetleri de onun irade-î İlâhiyesine râcidir, mükellef olanların hesabları ve cezalarının muameleleri dahi huzur-u İlâhî'de olacaktır. Binaenaleyh; cümlenin mercii her hususta Vâcibül Vü-cud'dur.
Yahut m ünteha ile murad; {ikrin müntehasıdır. Çünkü; insanların fikirleri her yere cevelân eder ve her şeyde mümkün olduğu kadar imal-i nüfuz eder, lâkin Vacip Tealâ'nın zâtına gelince orada tevakkuf eder ve a'mâl, nüfuzdan aczini itirafa mecbur olur. Binaenaleyh; insanlar her şey hakkında mübahaseye girişebilir, fakat Allahü Tealâ zikrolununca onun hakikatini bu dünyada idrak mümkün olmadığından ukûl-ü beşer onda tevekkufa mecburdur, orada dayanır kalır. Yahut manâ-yı âyet:
…
demektir.
Necm 53:43
Vacip Tealâ cümle umurun müntehası olduğunu beyandan sonra diyanet-i İslâmiyyenin esası kudret-i İlâhiye ve irâde-i süb-haniye olduğunu ispatla tabiiyyûnu reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ öyle bir Kadir ü kayyumdur ki bir madde ve bir şahısta iki zıddı cemi' ve icâd eder. Binaenaleyh; bir şahsı hem ağlatır, hem de güldürür. Halbuki ağlamak ve gülmek iki şey ki birbirine zıttır, bir şahsı hem öldürür hem diriltir. -Halbuki ölmek ve dirilmek iki şey ki birbirine zıttır. İşte bu iki zıttı iki vakitte bir şahısta icâd etmek kudret ve irade ile olacağından Vacip Tealâ'nın fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiiyyûnun^ dedikleri gibi eğer her şey tabiatın iktizasıyla olmuş olsaydı şahs-ı vahidde iki zıd olan ağlamak ve gülmek olmazdı. Zira; şahs-ı vâ-hidde tabiat-ı vahide olduğu cihetle tabiatın iktizası bir olurdu. Yani insanın tabiatında ağlamak varsa gülmek olmaz, gülmek varsa ağlamak olmazdı. Halbuki ikisi de vardır. Şu halde tabiatta tesir yoktur, tesir ancak Fâil-i Muhtarın kudret ve iradesindedir. Ke-zâlik şahs-ı vâhid'in tabiatında ölmek varsa dirilmek olmaz, dirilmek varsa ölmek olmazdı. Halbuki ölüyor ve diriliyor. Binaenaleyh; bu da Fâil-i Muhtarın tesiriyle olup tabiatın tesiriyle olmadığına delâlet eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celîle; insanın her fiili hatta gülmesi ve ağlaması Allah'ın halkı, kaza ve kaderiyle olduğuna delâlet eder. Çünkü; gülmesi ve ağlaması Allah'ın halkı ile olunca sair ef'âlinin Allah'ın halkıyla olacağı evleviyyetle sabit olur. Allah'ın güldürmesi ve ağlatması âhirette güldürüp ağlatacağına masruf olmak ihtimali vardır. Çünkü; Allahü Tealâ Cen-net'te müminleri güldürecek ve Cehennem'de kâfirleri ağlatacaktır. Fakat âyetin dünyaya ve âhirete şâmil olmasında bir manî yoktur. Çünkü; her ikisinde de kullarını güldürür ve ağlatır. Yahut gülmek ve ağlamak; sürür ve hüzün manasınadır. Şu halde «güldürür» demek «mesrur eder» «Ağlatır» demek '(Mahzun eder» demektir. Yahut gülüp ağlamak insana mahsus değildir. Zira; Allahü Tealâ mahlukatınm cümlesini hallerine münasib veçhile güldürür ve ağlatır. Meselâ gökleri yağmurlarla ağlatır, yer yüzünü otlar ve ekinlerle güldürür, sair mahrukatta dahi hal böyledir.
Bu âyet; insanların bazı zamanda gülmeleri ve ağlamaları meşru olduğuna delâlet ve ehadisi nebeviyede bu manâyı te'yîd eder. Çünkü; bir hutbesinde Resulullah'm, «Eğer siz benim bildiğimi bilseniz az güler çok ağlarsınız» buyurduğu" ve huzurda bulunan eshâbm ellerini yüzlerine tutarak çokça ağladıkları Buhârî ve Müslim'de mezkûrdur. Eshabtan (Cabir b. Semre) nin «Ben Re-sulullah ile yüzden ziyade oturdum. Huzur-u nebevilerinde eshâb zanian-ı cahiliyedeki âdâb ve ahlâklarına müteallik şiirler söylerler ve gülüşürler, Resulullah'm da onlarla beraber bazan tebessüm ettiği görülürdü» buyurduğu mervidir. İşte gerek bu âyet ve ehâ-
dis-i celile ve gerekse âyeti gülmek ve ağlamak insan için meşru' olduğuna delâlet eder.
Kezalik madde-i vahide olan şahsın mevti ve hayatı kabil olması fail-i muhtar olan Vacip Tealâ'nm eseri olup tabiatın eseri olmadığına delâlet eder. Çünkü; eğer tabiatın eseri olsaydı maddenin tabiatında mevt varsa hayat olmaz, hayat varsa mevt olmazdı.
Necm 53:44
Vacip Tealâ fâil-i muhtar olduğuna delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; herkes amelinin cezasını görmek için âhirette insanları ihya edecek ve herkesin ameline göre cezasını verecektir.
Yani; madde-i vahide olan nutfeden birbirine muhalif erkek ve dişi iki sınıfı halketmek Allah'ın fâil-i muhtar olduğuna ve kendi ihtiyarı ile istediğini erkek, istediğini dişi halkettiğine ve tabiatın tesiri ile olmadığına âyet delâlet ve vukuat da şehâdet eder, bunları ukalânın fehmi idrâkten âcizdir. Binaenaleyh; âsâr-ı âlemi gözleriyle gören kimse ednâ akü. sahibi olursa bunların cümlesinin eser-i fail-i muhtar olduğunu teslime mecbur olur. Zira; bir nutfeden erkek ve dişi birbirine muhalif iki zıddı halkettiği gibi o nutfeden birbirine muhalif gözler, kulaklar, burun ve ağız gibi azaları halketmek Kudretullah'a ve Allah'ın Fail-i Muhtar olduğuna delâlet eder. Eğer tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiatın tesiriyle olsaydı tabiatın iktizası erkekse ancak erkek,, dişiyse ancak dişi olup başka olmamak lâzım gelirdi. Halbuki her ikisi de oluyor. Şu hal. de hiç bir şey tabiatın tesiri ile değildir.
Cenab-ı Hakkın vaadi veçhile neş'et-i uhrâ olan âhiret mec-zûm ve muhakkak olduğuna işaret için vaadi hicaza ve cezme delâlet eden lâfzı ile vârid olmuştur. Çünkü lâfzı; kullar hakkında her ne kadar vücuba delâlet ederse de Vacip Tealâ hakkında vücub manâsı mümkün olmadığından burada vadinin her halde yerine geleceğine delâlet eder, yoksa mu'tezilenin dedikleri gibi vücub-u alellâha delâlet etmez. Zira; Allahü Tealâ üzerine hiç bir şey vacip olmaz. Çünkü; Allah'ın fevkinde Al-lah'dan büyük bir hâkim yok ki Allahü'Tealâ üzerine vacip kılsın da «Elbette sen bunu işlemeye borçlusun» desin.
Necm 53:45
Vacip Tealâ fâil-i muhtar olduğuna delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; herkes amelinin cezasını görmek için âhirette insanları ihya edecek ve herkesin ameline göre cezasını verecektir.
Yani; madde-i vahide olan nutfeden birbirine muhalif erkek ve dişi iki sınıfı halketmek Allah'ın fâil-i muhtar olduğuna ve kendi ihtiyarı ile istediğini erkek, istediğini dişi halkettiğine ve tabiatın tesiri ile olmadığına âyet delâlet ve vukuat da şehâdet eder, bunları ukalânın fehmi idrâkten âcizdir. Binaenaleyh; âsâr-ı âlemi gözleriyle gören kimse ednâ akü. sahibi olursa bunların cümlesinin eser-i fail-i muhtar olduğunu teslime mecbur olur. Zira; bir nutfeden erkek ve dişi birbirine muhalif iki zıddı halkettiği gibi o nutfeden birbirine muhalif gözler, kulaklar, burun ve ağız gibi azaları halketmek Kudretullah'a ve Allah'ın Fail-i Muhtar olduğuna delâlet eder. Eğer tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiatın tesiriyle olsaydı tabiatın iktizası erkekse ancak erkek,, dişiyse ancak dişi olup başka olmamak lâzım gelirdi. Halbuki her ikisi de oluyor. Şu hal. de hiç bir şey tabiatın tesiri ile değildir.
Cenab-ı Hakkın vaadi veçhile neş'et-i uhrâ olan âhiret mec-zûm ve muhakkak olduğuna işaret için vaadi hicaza ve cezme delâlet eden lâfzı ile vârid olmuştur. Çünkü lâfzı; kullar hakkında her ne kadar vücuba delâlet ederse de Vacip Tealâ hakkında vücub manâsı mümkün olmadığından burada vadinin her halde yerine geleceğine delâlet eder, yoksa mu'tezilenin dedikleri gibi vücub-u alellâha delâlet etmez. Zira; Allahü Tealâ üzerine hiç bir şey vacip olmaz. Çünkü; Allah'ın fevkinde Al-lah'dan büyük bir hâkim yok ki Allahü'Tealâ üzerine vacip kılsın da «Elbette sen bunu işlemeye borçlusun» desin.
Necm 53:46
Vacip Tealâ fâil-i muhtar olduğuna delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; herkes amelinin cezasını görmek için âhirette insanları ihya edecek ve herkesin ameline göre cezasını verecektir.
Yani; madde-i vahide olan nutfeden birbirine muhalif erkek ve dişi iki sınıfı halketmek Allah'ın fâil-i muhtar olduğuna ve kendi ihtiyarı ile istediğini erkek, istediğini dişi halkettiğine ve tabiatın tesiri ile olmadığına âyet delâlet ve vukuat da şehâdet eder, bunları ukalânın fehmi idrâkten âcizdir. Binaenaleyh; âsâr-ı âlemi gözleriyle gören kimse ednâ akü. sahibi olursa bunların cümlesinin eser-i fail-i muhtar olduğunu teslime mecbur olur. Zira; bir nutfeden erkek ve dişi birbirine muhalif iki zıddı halkettiği gibi o nutfeden birbirine muhalif gözler, kulaklar, burun ve ağız gibi azaları halketmek Kudretullah'a ve Allah'ın Fail-i Muhtar olduğuna delâlet eder. Eğer tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiatın tesiriyle olsaydı tabiatın iktizası erkekse ancak erkek,, dişiyse ancak dişi olup başka olmamak lâzım gelirdi. Halbuki her ikisi de oluyor. Şu hal. de hiç bir şey tabiatın tesiri ile değildir.
Cenab-ı Hakkın vaadi veçhile neş'et-i uhrâ olan âhiret mec-zûm ve muhakkak olduğuna işaret için vaadi hicaza ve cezme delâlet eden lâfzı ile vârid olmuştur. Çünkü lâfzı; kullar hakkında her ne kadar vücuba delâlet ederse de Vacip Tealâ hakkında vücub manâsı mümkün olmadığından burada vadinin her halde yerine geleceğine delâlet eder, yoksa mu'tezilenin dedikleri gibi vücub-u alellâha delâlet etmez. Zira; Allahü Tealâ üzerine hiç bir şey vacip olmaz. Çünkü; Allah'ın fevkinde Al-lah'dan büyük bir hâkim yok ki Allahü'Tealâ üzerine vacip kılsın da «Elbette sen bunu işlemeye borçlusun» desin.
Necm 53:47
Vacip Tealâ fâil-i muhtar olduğuna delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; herkes amelinin cezasını görmek için âhirette insanları ihya edecek ve herkesin ameline göre cezasını verecektir.
Yani; madde-i vahide olan nutfeden birbirine muhalif erkek ve dişi iki sınıfı halketmek Allah'ın fâil-i muhtar olduğuna ve kendi ihtiyarı ile istediğini erkek, istediğini dişi halkettiğine ve tabiatın tesiri ile olmadığına âyet delâlet ve vukuat da şehâdet eder, bunları ukalânın fehmi idrâkten âcizdir. Binaenaleyh; âsâr-ı âlemi gözleriyle gören kimse ednâ akü. sahibi olursa bunların cümlesinin eser-i fail-i muhtar olduğunu teslime mecbur olur. Zira; bir nutfeden erkek ve dişi birbirine muhalif iki zıddı halkettiği gibi o nutfeden birbirine muhalif gözler, kulaklar, burun ve ağız gibi azaları halketmek Kudretullah'a ve Allah'ın Fail-i Muhtar olduğuna delâlet eder. Eğer tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiatın tesiriyle olsaydı tabiatın iktizası erkekse ancak erkek,, dişiyse ancak dişi olup başka olmamak lâzım gelirdi. Halbuki her ikisi de oluyor. Şu hal. de hiç bir şey tabiatın tesiri ile değildir.
Cenab-ı Hakkın vaadi veçhile neş'et-i uhrâ olan âhiret mec-zûm ve muhakkak olduğuna işaret için vaadi hicaza ve cezme delâlet eden lâfzı ile vârid olmuştur. Çünkü lâfzı; kullar hakkında her ne kadar vücuba delâlet ederse de Vacip Tealâ hakkında vücub manâsı mümkün olmadığından burada vadinin her halde yerine geleceğine delâlet eder, yoksa mu'tezilenin dedikleri gibi vücub-u alellâha delâlet etmez. Zira; Allahü Tealâ üzerine hiç bir şey vacip olmaz. Çünkü; Allah'ın fevkinde Al-lah'dan büyük bir hâkim yok ki Allahü'Tealâ üzerine vacip kılsın da «Elbette sen bunu işlemeye borçlusun» desin.
Necm 53:48
Vacip Tealâ Fâil-i Muhtar olduğuna delil-i üzere buyuruyor.
Ey kâfirler! Siz (şi'râ) denilen yıldız gayet parlak olduğundan ona ibadet eder ve her şeyi ondan beklersiniz. Halbuki Allahü Tealâ o yıldızın Rabb'isidir. Binaenaleyh; sizin ma-bud tanıdığınız yıldız da sizin gibi mahlûk ve âcizdir. Şu halde size de gınayı ve serveti halkeden Allahü Tealâ'dır, (şi'râ) yıldızı değildir. Zira Alîahü Tealâ âdî esbab ve vasıtaya müracaat eden kullarını iğnâ ettiği gibi bazan da zahirde esbaba müracaat etmeksizin kulunu bizatihi ganî kılar bir çok emval verir ihtiyaçtan kurtarır.
Iğnâ ; ihtiyacı defedecek kadar servet olup ikna ise ihtiyacı defi'den daha fazla mala ıtlak olunduğu cihetle iğnâ ile ikna beyninde fark^ vardır. Yani; «Allahü Tealâ kullarının ihtiyaçlarını defedecek kadar mal vermekle iğnâ ettiği gibi daha ziyade vermesiyle de ikna eder» demektir. Binaenaleyh; insanlar zengin olur : Bütün ihtiyaçtan kurtulur, daha zengin olur : Servetin esasını teş-. kil eden koyun, sığır, deve, altın ve gümüş gibi emvali iddihar eder. Bunların cümlesini ihsan eden Allahü Tealâ olduğuna âyet delâlet eder.
(Şî'ra) mn evvelindeki lâm'ın cins için olması bu makama daha münasiptir. Çünkü; ehl-i nücûm indinde (Şi'râ) yıldızı ikidir : Birisi; Yemânî, diğeri; Şamidir, Yemen'de (Ebu Hu-zaa) kabilesi onu gayet parlak olmasına binaen mabud ittihaz etmişlerdi, bunu (Ebu Kebeşe) namında eşraflarından birisi âdet ederek diğer putperestlere muhalefet etmişti. Cenab-ı Hak bu âyetle onların itikatlarını ibtâl etmiştir. Gerçi Yemenlilerin Yemanî olan (Şi'râ) yi mabud tanıdıklarına nazaran (Şi'ray-ı Yemanî) mu-rad olmak ihtimali varsa da elif lamın cins için olup «Cümle şi'-rânm Rabb'ısıdır» demek daha evlâdır. Zira; Cenab-ı Hak cümle mahlukâtın Rabb'ısıdır. Yoksa rübubiyyeti yalnız (Şi'ray-ı Yema-ni) ye mahsus değildir.
Necm 53:49
Vacip Tealâ Fâil-i Muhtar olduğuna delil-i üzere buyuruyor.
Ey kâfirler! Siz (şi'râ) denilen yıldız gayet parlak olduğundan ona ibadet eder ve her şeyi ondan beklersiniz. Halbuki Allahü Tealâ o yıldızın Rabb'isidir. Binaenaleyh; sizin ma-bud tanıdığınız yıldız da sizin gibi mahlûk ve âcizdir. Şu halde size de gınayı ve serveti halkeden Allahü Tealâ'dır, (şi'râ) yıldızı değildir. Zira Alîahü Tealâ âdî esbab ve vasıtaya müracaat eden kullarını iğnâ ettiği gibi bazan da zahirde esbaba müracaat etmeksizin kulunu bizatihi ganî kılar bir çok emval verir ihtiyaçtan kurtarır.
Iğnâ ; ihtiyacı defedecek kadar servet olup ikna ise ihtiyacı defi'den daha fazla mala ıtlak olunduğu cihetle iğnâ ile ikna beyninde fark^ vardır. Yani; «Allahü Tealâ kullarının ihtiyaçlarını defedecek kadar mal vermekle iğnâ ettiği gibi daha ziyade vermesiyle de ikna eder» demektir. Binaenaleyh; insanlar zengin olur : Bütün ihtiyaçtan kurtulur, daha zengin olur : Servetin esasını teş-. kil eden koyun, sığır, deve, altın ve gümüş gibi emvali iddihar eder. Bunların cümlesini ihsan eden Allahü Tealâ olduğuna âyet delâlet eder.
(Şî'ra) mn evvelindeki lâm'ın cins için olması bu makama daha münasiptir. Çünkü; ehl-i nücûm indinde (Şi'râ) yıldızı ikidir : Birisi; Yemânî, diğeri; Şamidir, Yemen'de (Ebu Hu-zaa) kabilesi onu gayet parlak olmasına binaen mabud ittihaz etmişlerdi, bunu (Ebu Kebeşe) namında eşraflarından birisi âdet ederek diğer putperestlere muhalefet etmişti. Cenab-ı Hak bu âyetle onların itikatlarını ibtâl etmiştir. Gerçi Yemenlilerin Yemanî olan (Şi'râ) yi mabud tanıdıklarına nazaran (Şi'ray-ı Yemanî) mu-rad olmak ihtimali varsa da elif lamın cins için olup «Cümle şi'-rânm Rabb'ısıdır» demek daha evlâdır. Zira; Cenab-ı Hak cümle mahlukâtın Rabb'ısıdır. Yoksa rübubiyyeti yalnız (Şi'ray-ı Yema-ni) ye mahsus değildir.
Necm 53:50
Vacip Tealâ insanları ağlatan, güldüren, öldüren, dirilten, bir-maddeden erkek ve dişi muhtelif şeyleri halkeden zat-ı ülûhiyyeti olduğunu beyandan sonra bu ef'âli halkeden hallâka şükretmek vacip olup şükretmeyenlerin ihlâk olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira her iki kavim de Cenab-ı Hakka itaatj tan çıkıp nail oldukları nimete şükretmediklerinden helake müstai hak oldular ve Allahü Tealâ da istihkakları veçhile ihlâk etmiştir Zira; nimete şükretmeyen milletler her zaman helake maruzlardın
Necm 53:51
Vacip Tealâ insanları ağlatan, güldüren, öldüren, dirilten, bir-maddeden erkek ve dişi muhtelif şeyleri halkeden zat-ı ülûhiyyeti olduğunu beyandan sonra bu ef'âli halkeden hallâka şükretmek vacip olup şükretmeyenlerin ihlâk olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira her iki kavim de Cenab-ı Hakka itaatj tan çıkıp nail oldukları nimete şükretmediklerinden helake müstai hak oldular ve Allahü Tealâ da istihkakları veçhile ihlâk etmiştir Zira; nimete şükretmeyen milletler her zaman helake maruzlardın
Necm 53:52
Binaenaleyh; helake her kavimden ziyade müstahak olduklarından âlemde emsali görülmedik bir surette Cenab-ı Hak onları ihlâk etj-ti. Kavm-i Nuh'un zulüm ve tuğyanlarının ziyade olmasının sebebij; onlar şirkte cümle akvamı sebketmekle beraber Hz. Nuh'a ezada her milletten ziyade ileri gittiklerinden zulm ü tuğyanda herkestem ziyade oldular. Onlar küfrün en kötüsü olan şirki icad ettiklerinden onlardan sonra ilâ yevmil kıyam şirkedenlerin vizr ü veballeri onj-ların defterlerine yazılmaktadır, onların zulüm ve tuğyanları ziya.<-de olduğundan gazab-ı İlâhîye mazhar oldular gittiler.
Necm 53:53
Vacip Tealâ insanlar üzerine cereyan eden vukuattan bazılarını beyandan sonra onları icmâlen iade ve nimet-i İlâhiyyede te-reddüd edenleri tekdir etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu beyan olunan nimetler sayılıp görülünce sen Rabb'in Tealâ'nın nimetlerinden hangisinde şekkedersin, hiç birinde şek caiz değildir. Zira cümlesi meydadadır ve inkâra mecal yoktur. Şu sizin Resulünüz bundan evvel geçen enbiya gibi sizi azabtan korkutucudur. Bu manâ nezîr ile muradın Resulullah olduğuna göredir. Amma nezîr ile murad; Kur'an olduğuna göre «Şu Kur'an bundan evvel nazil olan kitapların milletleri inzar ettiği gibi sizi muharremâtı irtikâbtan inzar edici olduğu cihetle Kur'an da evvel geçen inzarât cümlesindendir.» demektir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile şu tadâd olunanlardan nikmet olanlar varsa da onlarda vaaz u nasihat ve »ibret-i müessire olduğu cihetle cümlesi nimetten ma'dûd olarak beyan olunmuştur. Çünkü; hususî bir kavme nazil olan belâ gerçi o kavim hakkında nikmet ise de umum nâsa tenbih ve İslahına sebep olduğundan umûm hakkında nimet olmuştur. Âsîleri kahr u tenkil etmek enbiya ve ehl-i iman için düşmanlarından intikam almak olduğu cihetle bütün müminler hakkında nimet olduğunda şüphe yoktur. Bu âyette hitab Resulüllah'a olmak ihtimali olduğu gibi kâbil-i hitab olan her şahsa hitabolmak ihtimali râcihtir. Çünkü; tadâd olunan nimetleri her şahıs biliyor. Binaenaleyh; Resulüllah'a tahsiste bir fayda yoktur.
Necm 53:54
Vacip Tealâ insanlar üzerine cereyan eden vukuattan bazılarını beyandan sonra onları icmâlen iade ve nimet-i İlâhiyyede te-reddüd edenleri tekdir etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu beyan olunan nimetler sayılıp görülünce sen Rabb'in Tealâ'nın nimetlerinden hangisinde şekkedersin, hiç birinde şek caiz değildir. Zira cümlesi meydadadır ve inkâra mecal yoktur. Şu sizin Resulünüz bundan evvel geçen enbiya gibi sizi azabtan korkutucudur. Bu manâ nezîr ile muradın Resulullah olduğuna göredir. Amma nezîr ile murad; Kur'an olduğuna göre «Şu Kur'an bundan evvel nazil olan kitapların milletleri inzar ettiği gibi sizi muharremâtı irtikâbtan inzar edici olduğu cihetle Kur'an da evvel geçen inzarât cümlesindendir.» demektir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile şu tadâd olunanlardan nikmet olanlar varsa da onlarda vaaz u nasihat ve »ibret-i müessire olduğu cihetle cümlesi nimetten ma'dûd olarak beyan olunmuştur. Çünkü; hususî bir kavme nazil olan belâ gerçi o kavim hakkında nikmet ise de umum nâsa tenbih ve İslahına sebep olduğundan umûm hakkında nimet olmuştur. Âsîleri kahr u tenkil etmek enbiya ve ehl-i iman için düşmanlarından intikam almak olduğu cihetle bütün müminler hakkında nimet olduğunda şüphe yoktur. Bu âyette hitab Resulüllah'a olmak ihtimali olduğu gibi kâbil-i hitab olan her şahsa hitabolmak ihtimali râcihtir. Çünkü; tadâd olunan nimetleri her şahıs biliyor. Binaenaleyh; Resulüllah'a tahsiste bir fayda yoktur.
Necm 53:55
Vacip Tealâ insanlar üzerine cereyan eden vukuattan bazılarını beyandan sonra onları icmâlen iade ve nimet-i İlâhiyyede te-reddüd edenleri tekdir etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu beyan olunan nimetler sayılıp görülünce sen Rabb'in Tealâ'nın nimetlerinden hangisinde şekkedersin, hiç birinde şek caiz değildir. Zira cümlesi meydadadır ve inkâra mecal yoktur. Şu sizin Resulünüz bundan evvel geçen enbiya gibi sizi azabtan korkutucudur. Bu manâ nezîr ile muradın Resulullah olduğuna göredir. Amma nezîr ile murad; Kur'an olduğuna göre «Şu Kur'an bundan evvel nazil olan kitapların milletleri inzar ettiği gibi sizi muharremâtı irtikâbtan inzar edici olduğu cihetle Kur'an da evvel geçen inzarât cümlesindendir.» demektir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile şu tadâd olunanlardan nikmet olanlar varsa da onlarda vaaz u nasihat ve »ibret-i müessire olduğu cihetle cümlesi nimetten ma'dûd olarak beyan olunmuştur. Çünkü; hususî bir kavme nazil olan belâ gerçi o kavim hakkında nikmet ise de umum nâsa tenbih ve İslahına sebep olduğundan umûm hakkında nimet olmuştur. Âsîleri kahr u tenkil etmek enbiya ve ehl-i iman için düşmanlarından intikam almak olduğu cihetle bütün müminler hakkında nimet olduğunda şüphe yoktur. Bu âyette hitab Resulüllah'a olmak ihtimali olduğu gibi kâbil-i hitab olan her şahsa hitabolmak ihtimali râcihtir. Çünkü; tadâd olunan nimetleri her şahıs biliyor. Binaenaleyh; Resulüllah'a tahsiste bir fayda yoktur.
Necm 53:56
Vacip Tealâ Resulullah'm enbiya-yı saire gibi ümmetini inzâr edici olduğunu beyandan sonra inzâr olunan şeyler zümresinden olan kıyametin yakın olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Kıyametin saat geçtikçe;yaklaştığına işaret için âzife denilmiştir. Çünkü âzife ; yhklaşıcı manasınadır.
Necm 53:57
Vacip Tealâ Resulullah'm enbiya-yı saire gibi ümmetini inzâr edici olduğunu beyandan sonra inzâr olunan şeyler zümresinden olan kıyametin yakın olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Kıyametin saat geçtikçe;yaklaştığına işaret için âzife denilmiştir. Çünkü âzife ; yhklaşıcı manasınadır.
Necm 53:58
Vacip Tealâ Resulullah'm enbiya-yı saire gibi ümmetini inzâr edici olduğunu beyandan sonra inzâr olunan şeyler zümresinden olan kıyametin yakın olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Kıyametin saat geçtikçe;yaklaştığına işaret için âzife denilmiştir. Çünkü âzife ; yhklaşıcı manasınadır.
Necm 53:59
demektir. Yahut
…
demektir.
Halbuki size lâyık olan halinizi düşünüp ağlamaktır, yoksa gülmek değildir. Zira; sizin için haber verilen ahkâma yapişamadığımzdan dolayı ağlamak lâzımken gülmek doğru değildir.
Necm 53:60
demektir. Yahut
…
demektir.
Halbuki size lâyık olan halinizi düşünüp ağlamaktır, yoksa gülmek değildir. Zira; sizin için haber verilen ahkâma yapişamadığımzdan dolayı ağlamak lâzımken gülmek doğru değildir.
Necm 53:61
Yani; siz halinizden gaflet edici olduğunuz halde gülüyor ağlamıyorsunuz. Halbuki size yakışan ağlamaktır. Binaenaleyh; vâki olan kusurlarınızın afvım istirham olmak üzere secdeye kapanın ve ibadetinizi Allahü Tealâ'ya hasredin ve Allah'ın gayrıya ibadetinizi terkedin ki günahlarınıza kefaret olsun.
Necm 53:62
Yani; siz halinizden gaflet edici olduğunuz halde gülüyor ağlamıyorsunuz. Halbuki size yakışan ağlamaktır. Binaenaleyh; vâki olan kusurlarınızın afvım istirham olmak üzere secdeye kapanın ve ibadetinizi Allahü Tealâ'ya hasredin ve Allah'ın gayrıya ibadetinizi terkedin ki günahlarınıza kefaret olsun.
Kamer 54:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli beş Jeti camidir.
Yani; kıyametin vukuu yaklaştı ve kamer şak oldu âhiretin tedarikine bakın.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile ehl-i Mekke Resulullah'dan nübüvvetinin sıdkma dair mucize istediklerinde Resulullah parmağıyla kamere işaret buyurunca kamer iki şak oldu. Hatta Cebel-i Hırâ'nm Kamerin iki şakkı arasında kaldığı mervi-dir. İşte bu âyet-i celile mucizât-ı nebeviyyeden şakk-ı kamer mucizesini beyan buyuruyor. Şakk-ı Kamer mucizesi âlemin harab olacağına ve kıyametin vukuna pek büyük bir delildir. Çünkü; âlem-i ulvînin en ziyade' kuvvetlisi olan kamer iki parça olunca âlemin diğer eczalarının parçalanacağı evleviyyetle sabit olur. Parçalanmaya kabiliyeti olanların harab olacağında ise şüphe yoktur. Kamerin parçalanması göklerin hark, iltiyâmı kabul etmez zu'm-ı bâtılında bulunan hükemânm itikadlarım red ve ibtal etmiştir.
Kamer 54:2
Vacip Tealâ Resulünün mühim mucizelerinden Şakk-ı Kamer ı beyandan sonra kâfirlerin iman etmediklerini beyanla temerrüdle-rini zikretmek üzere buyuruyor.
İşte kâfirler böyle demekle küfrüzere ısrar ederek temerrüdlerini meydana korlar, o harikulade olarak nübüvvet davasında bulunan zâtın mucizesi olduğunu tasdike yanaşmazlar. Çünkü; küfür ve te-merrüdde ve batılı irtikâpta o kadar ileri gitmişlerdir ki bütün alâmetler gösterilse iman etmek ihtimalleri yoktur.
Kamer 54:3
Yani; kâfirler nur-u nübüvveti tasdik etmediler, belki tekzib-ettiler. Zira onlar şeytanın tezyinâtıyla nefislerinin istediği şeylere ittiba' ettiler. Çünkü onların tıynet-i fasidelerinin iktizası; havalarına ittiba etmektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hakkı reddedip batılı irtikâb hususunda bunlarm hem dâl hem de mudili olan âbâ ve ecdâdlarma it-tibâ etmek eskiden beri ülfet ettikleri âdet-i kadîme ve müstemir-releri olduğuna işaret için gerek tekzîb ve gerek ittiba' her ikisi de mazi sigasıyla vârid olmuştur.
Yani; herkesin nefsinde hayır, şerr, ibadet ve ma'siyet her ne olursa olsun fiile çıkıp kararlaşan şey elbette sabit ve muhakkaktır. Binaenaleyh; bilâ şüphe vâki olacaktır. Zira; bir gayeye müntehi olmak lâbüddür. Amma dünyada hayır olursa neticesi nusret, eğer şer olursa neticesi de hizlân ve rüsvalık olur. Ancak nefs-i insanda tekarrur eden şey âhirete müteallik olduğunda hayrolursa neticesi seadet ve Cennet'te rahattır. Şer olursa neticesi şekavet ve Cehennem'de azabtır, gayesine müntehi olan her şey sabit ve mukarrerdir.
Bu âyet-i celile kâfirlerin Resulullah'm mucizesine "Gelip geçici bir sihirdir, kararı ve sebatı olmaz» dediklerine cevab olduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir :
…
demektir.
Kamer 54:4
Vacip Tealâ'ya kâfirlerin inad ve istikbarlarından bazılarını beyandan sonra baz'-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; bu haberleri işitenlerin ibret alıp, mütenassıh olması lâzımdır. Bu haberlerden ibret almayanlar başka şeyden ibret almaz ve yola gelmezler.
Hiç bir inzâr onları iğnâ edemez. Zira; onlar nihayet' derecede dalâlete münhemik olduklarından hangi bir inzar olsa onlara fayda vermez. Çünkü; nasihattan müteessir değiller ki inzâr fayda versin.
Kamer 54:5
Vacip Tealâ'ya kâfirlerin inad ve istikbarlarından bazılarını beyandan sonra baz'-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; bu haberleri işitenlerin ibret alıp, mütenassıh olması lâzımdır. Bu haberlerden ibret almayanlar başka şeyden ibret almaz ve yola gelmezler.
Hiç bir inzâr onları iğnâ edemez. Zira; onlar nihayet' derecede dalâlete münhemik olduklarından hangi bir inzar olsa onlara fayda vermez. Çünkü; nasihattan müteessir değiller ki inzâr fayda versin.
Kamer 54:6
Çünkü; nasihat fayda vermez, i Şu halde kıtal âyetine imtisal ederek onları kılıçla hakka davet etmek lâzımdır.]
Yani; kâfirleri küfür ve tuğyan üzere temekkün ve takarrur-dan ve bağy ü fesat üzere inadlanndan vazgeçirmek için onları doğru yola irşâd ve tarik-ı hakka davet eden Kur'anda ümem-i sâlife-nin hallerinin ve küfür ve inad üzere İsrarlarından dolayı başlarına gelen felâketlerin haberleri muhakkak geldi ki o haberlerde bunları men' ve zecredecek hikâyeier ve nasihatler vardır. Zira; bunların halleri aynıyla onların halleri gibi olduğundan onların başlarına gelen belânın bunların da başlarına geleceğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh; bunların onlardan ibret alıp mütenebbih olmaları lâzımdır. Çünkü; onların hikâyelerinde olan veîdât ashab-ı ibrete birer ders olmak lâzım ve vaciptir, o hikâyeler aklı olanlara vaazolmakta nihayete baliğ olmuş birer hikmettir. Halbuki onunla beraber kâfirlere inzar asla fayda vermez. Binaenaleyh; sen onlardan i'raz etmelisin. Çünkü; söz dinlemeyen kimselere her zaman söz duyurmak müşkül olduğundan onlardan yüz çevirmek daha muvafıktır.
Kamer 54:7
Yani; hevâ ve heveslerine ittiba1 edip nefislerinin arzusuna her şeyi feda eden kâfirler İsrafil (A.S.) m onları bilmedikleri ve esasını görmedikleri bir şeye davet ettiği günde onların gözleri zelîl olarak kabirlerinden çıkarlar keenne onlar dağılmış çekirgeler gibi etrafa saçılmış perişan bir halde denizin dalgası misilli temev-vüc ederek davet olundukları tarafa sür'at edici oldukları halde ar-sa-i mahşere giderler.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile onların davet olundukları ehvâl-i kıyametin emsali dünyada görülmediğinden onların davet olundukları sedaid-i kıyamete şey-i münker denilmiştir. Yani «görülmedik ve bilinmedik bir şey» demektir. Çünkü kâfirler dünyada emsalini görmedikleri gibi vukunu da inkâr ederlerdi. İnsanın sürür, keder; izzet ve zilletine göz sair azadan ziyade delâlet ettiğinden gözleri huşu ederek gelirler denilmiştir.
Onların çoklukları, perişanlıkları ve dağınık bir surette gelecekleri çekirge alaylarına teşbih olunmuş ve İsrafil'in davetine icabetten başka bir çare olmadığına işaret için sür'atle icabet edecekleri beyan edilmiştir. Çünkü' dikkatle bakarak boynunu uzata uzata sür'atle yürüyücü kimseler demektir ki vakit geçirmeksizin davete icabet edeceklerini beyandır.
Kamer 54:8
Vacip Tealâ kıyametin şiddetini beyandan sonrî detinden nâsa arız olacak ahvâli bevan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İsrafil sûr vasıtasiyle insanları mahşere davet ettiğinde o günün şiddetini gören kâfirler «Şu gün gayet müşkül ve güç bir gündür» demekle kıyametin şiddetini ikrar ederler.
Hâzin'in beyanı veçhile o günde müminler kâfirlere nisbetle selâmette olup kıyametin şiddetinden müteessir olmayacaklarına işaret için kıyametin şiddetini beyan edenlerin kâfirler olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; kâfirler isyanları icabı her türlü zulümât içinde kalıp Cehennem ateşi kendileri için hazırlandığını işitince bizzarûre feryad ederek o günün dehşetini beyanla eseflerini izhar edeceklerdir
Kamer 54:9
Vacip Tealâ Kur'an'da vaazı mütezammın ümem-i sâlifenin bir çok haberleri geldiğini beyandan sonra o haberlerin bazısını tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Kureyş kabilesinin seni tekzib ettiklerine mahzun olma. Zira; onlardan evvel Nuh kavmi Hz, Nuh'u tekzib ettiler, o tekzibedenler münkariz oldu. Onlardan sonra gelenler Abd-i Muhlisimizi tekrar tekzibettiler ve o tekzibleri ile iktifa etmeyerek mecnundur demeye kadar cür'et ve buna da kanaat etmeyerek Nuh (A.S.) ı halkı hakka davetten menettiler, o da enva'-ı ezâ ile men' olundu. Hiç bir türlü söz duyuramadı.
Bu âyet Hz. Nuh'un dava-yı nübüvveti ispata kâfi bir çok mucizeler izhar edip kavmi muarazadan âciz kalarak mecnundur dediklerini ve cinnet ise hiç bir âkilin kabul etmeyeceğini beyanla Nuh kavminin hamakatlarını beyan etmiştir. Çünkü; Nuh (A.S.) m her sözü yüzlerce hikmeti cami' olup insanların sebeb-i necatları olan ahkâmı beyan ettiği halde onu cinnetle itham etmek hamakattan başka bir şey değildir.
Kamer 54:10
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un tekziblerini (A.S.) m duasını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) ı kavmi çok seneler tekzibedip sözünü dinlemedikleri gibi enva-ı eza ile de tebliğden menedince onların imanından ümidini kesmesi üzerine başka islâh çaresi kalmadığından Rabbisine dua etti ve «Ya Rabbi! Kavmim bana galebe etti, ben mağlub oldum, sözümü dinletemedim. Kudretimi emr-i tebliğe sarfettimse de fayda etmedi. Binaenaleyh; sen bana yardım et, onlardan intikamımı al. Bildiğin gibi terbiyeni ver» demekle Rabb'ı-sına iltica etti.
Beyzâvî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile Nuh (A.S.) kavminin her ferdini ayrı ayrı davet eder ve davet ettiği her şahıs kudret-i miktarı Nuh (A.S.) ı döğer söğerdi. Nihayet bir hale geldi ki kavminin imanından tamamen me'yûs oldu. İşte o zaman kavminin helakine duaya başladı, yoksa onların hallerinden mustarib olmasa ve imânlarından azıcık ümidi olsaydı helaklerine mezdi.
Kamer 54:11
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in duasını beyandan sonra o dua üzerine vâki olan ahvâli beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) ümmetinin imanından nevmîd olup duasıyla bizden yardım talebedince Biz Azimüşşân şiddetli dökülen su ile semanın kapılarını açtık ve şiddetle devam üzerine semadan sular döküldü, arzın gözlerini açtık yerden sular kaynayıp akmaya başlayınca ezelde takdir olunduğu veçhüzere iki su birbirine karıştı ve kavm-i Nuh'un helakine sebebolacak miktarı buldu, onların helaklerine dair takdir-i İlâhi yerine geldi.
Miln hemir ; şiddetle dökülen yağmur suyu demektir. Arzın küllisi keenne pınar olup akmış gibi yerden kaynayan suların çokluğuna işaret için arzın pınar olarak kaynadığı beyan olunmuştur. İki suyun birbirine karışması ezelde Cenab-ı Hakkın takdiri veçhile olduğu beyan olunmuştur ki «Takdir olunan miktardan ziyade ve noksan voktur» dernek olur.
Kamer 54:12
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in duasını beyandan sonra o dua üzerine vâki olan ahvâli beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Nuh (A.S.) ümmetinin imanından nevmîd olup duasıyla bizden yardım talebedince Biz Azimüşşân şiddetli dökülen su ile semanın kapılarını açtık ve şiddetle devam üzerine semadan sular döküldü, arzın gözlerini açtık yerden sular kaynayıp akmaya başlayınca ezelde takdir olunduğu veçhüzere iki su birbirine karıştı ve kavm-i Nuh'un helakine sebebolacak miktarı buldu, onların helaklerine dair takdir-i İlâhi yerine geldi.
Miln hemir ; şiddetle dökülen yağmur suyu demektir. Arzın küllisi keenne pınar olup akmış gibi yerden kaynayan suların çokluğuna işaret için arzın pınar olarak kaynadığı beyan olunmuştur. İki suyun birbirine karışması ezelde Cenab-ı Hakkın takdiri veçhile olduğu beyan olunmuştur ki «Takdir olunan miktardan ziyade ve noksan voktur» dernek olur.
Kamer 54:13
Vacip Tealâ sular tuğyan edip her tarafı ihata edince Nuh (A.S.) m tevâbiiyle beraber haklarında câri olan ahvâli beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; onlar helakten kurtulmuş ve Nuh'a iman etmi-yenler helak olup gitmişlerdir.
Yani; tufanla helak olan kavm-i Nuh'tur. Amma Nuh (A.S.) ve ona tâbi olan ehl-i imam biz tahtalar üzerinde ve tahtaları birbirine rabteden rabıtalar ve geminin sair tetimmâtı üzerinde götürdük, bu suretle onları helakten kurtardık. Binaenaleyh; dünyada imanlarının faydasını gördüler, âhirette dahi görecekleri evlevi-yetle sabittir.
Kamer 54:14
Zira; Hz. Nuh ümmeti hakkında büyük bir nimet ve rahmet olduğu halde bu nimetin şükrünü iman ederek edâ etmediklerinden helake müstahak oldukları cihetle helak oldular; zira; nail olduğu nimetin kadrini bilmiyenler daima felâkete maruzlardır, onların helâklan Hz. Nuh için menfeat olduğuna binaen menfeat manâsını ifade eden lam varid olmuştur. Çünkü Nuh (A.S.) m düşmanlarından intikam alındığı için elbette onun hakkında menfeattır.
Kamer 54:15
Vacip Tealâ Hz. Nuh'a ve etbaını helâktenHîurtarıp kavmini ihlâk ettiğini beyandan sonra Nuh (A.S.) m gemisini alâmet olarak dünya yüzünde terkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz Nuh kavminin helakini ve gemi vasıtasiyle ehl-i imanın helakten kurtulmalarını ve Hz. Nuh'un gemisini onlardan sonra gelen ümmetlere ibret ve alâmet olarak muhakkak terkettik. Bunları tezekkür edecek bir kimse var mıdır, beyan olunan hidayetlerle ihtida edenler var mıdır? Tezekkür edip ihtida eden olmayınca Resullerine iman etmeyenlere benim azabım nasıl oldu ve -onlar ne acîb surette ihlâk olundular ve benim inzârımın sureti nasıl oldu?
Bu âyet; ehl-i tefekkürü ibrete terğib ve âsîleri de tehdîd etmiştir. Çünkü; kavm-i Nuh'un helakine dair olan alâmetleri yer yüzünde terketmekten maksad-ı asli; gelecek milletlere ibret ve onlara vaaz u nasihat olmaktır. Fakat bu nasihatla mütenassıh olacak van mıdır?
Kamer 54:16
Vacip Tealâ Hz. Nuh'a ve etbaını helâktenHîurtarıp kavmini ihlâk ettiğini beyandan sonra Nuh (A.S.) m gemisini alâmet olarak dünya yüzünde terkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz Nuh kavminin helakini ve gemi vasıtasiyle ehl-i imanın helakten kurtulmalarını ve Hz. Nuh'un gemisini onlardan sonra gelen ümmetlere ibret ve alâmet olarak muhakkak terkettik. Bunları tezekkür edecek bir kimse var mıdır, beyan olunan hidayetlerle ihtida edenler var mıdır? Tezekkür edip ihtida eden olmayınca Resullerine iman etmeyenlere benim azabım nasıl oldu ve -onlar ne acîb surette ihlâk olundular ve benim inzârımın sureti nasıl oldu?
Bu âyet; ehl-i tefekkürü ibrete terğib ve âsîleri de tehdîd etmiştir. Çünkü; kavm-i Nuh'un helakine dair olan alâmetleri yer yüzünde terketmekten maksad-ı asli; gelecek milletlere ibret ve onlara vaaz u nasihat olmaktır. Fakat bu nasihatla mütenassıh olacak van mıdır?
Kamer 54:17
Yani; biz Kur'anı nasihata elverişli ve insanların hıfzına yarayışlı gayet kolay kıldık. Lâkin o nasihattan ibret alacak var mıdır?
Cenab-ı Hak bu âyetle Kur'aııı öğrenmeye, talim ve teallüme, tedris ve tedefrüse insanları terğib etmiştir. Zira; Kur'anı küçük ve büyük, Arap ve Acem cümle insanların lâfzını ezber etmekle, manâsını anlamağa gayet kolay kıldığını beyan buyurmuştur. «Ezberlemesi ve anlaması kolay olduğunu» beyan etmek «Onun vaazı ile mütteiz olmak, kıssaları ve hikâyelerinden ibret almak» lâzım olduğunu beyan etmektir. Kur'anm suhuletini beyandan sonra «Bununla mütteiz olacak var mıdır?» diye sual etmek mütteiz olmayanları tekdir etmektir. Çünkü; Kur'an ezberlemeye ve manâsim anlamaya kolay kılındığı halde ondan müstefid olmayan tekdire müstehaktır.
Kamer 54:18
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un helâklarım kavminin helakini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hûd (A.S.) kavmine tebligatta bulundu, vaazetti, doğru yolu gösterdi. Fakat kavmi dinlemedi tekzibetti. Çünkü; onlar ellerinde bulunan mallarına ve sair kuvvetlerine güveniyorlardı. Binaenaleyh; kibir ve azametleri onları imandan menetti. Şu halde onların bu azametlerine göre benim onlara azabım nasıl oldu ve inzârımın keyfiyyeti nasıl zuhur etti, Resullerinin nasihatini ve inzarâtını dinlemedikleri için helaklerinin keyfiyeti ne acîb oldu. Erbab-ı ukulün bunları düşünmesi, ibret alması, zamanın Resulünü dinlemesi, iman ve şeriatıyîa amel etmesi lâzımdır. Aksi surette helâkları muhakkaktır.
Kamer 54:19
Vacip Tealâ azabın vukuunu icmâlen beyandan sonra tafsîlen beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz kavm-i Âd üzerine bir rüzgâr gönderdik ki o rüzgârın sesi gayet şiddetli ve kendi pek soğuktu. O rüzgâr öyle meş'um bir günde onlar üzerine geldi ki o günün şeameti onların helaklerine kadar devam etti, üzerlerinden bir an bile kesilmedi.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Ad kavminin helak olduğu gün ayın son çarşambası olduğu mervidir. Din-i Muhammedîde böyle meş'um bir gün yoktur. Ancak kadınlar arasında ayın son çarşambasını iyi bir gün saymadıkları belki buradan alınma ve bundan galat olsa gerektir.
Kamer 54:20
Vacip Tealâ kavm-i Hûd üzerine nazil olan azabın şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beynaları veçhile rüzgârın şiddetine karşı bunlar çukurlar kazdılar, içlerine girdiler, mağaralara iltica ettiler ve rüzgâr kaldırmasın için ağır şeylere sarıldılar. Fakat hiç birisinin fayda etmediğini ve rüzgârın her birini hurma kökü gibi yerinden söküp çıkarıp başka yere attığını ve ruhsuz olarak her birini bir yere serdiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve Ad kavminin dalsız budaksız hurma ağacı gibi cesetlerinin cesametine dahi işaret buyurmuştur. Çünkü; minkair ; daldan budaktan ârî ve kökünden sökülmüş bir ceset demektir. Rüzgârın kafalarını koparıp sırf cesetleri kaldığına işaret için hurmanın daldan budaktan hali köküne ve gövdesine teşbih olunmuşlardır. Keenne «dalı budağı alınmış hurma ağacının gövdesi gibi yer yüzüne uzanıp kaldılar» demektir. İşte böyle fecî bir halde helak olmalarının sebebi; iman etmeyip Resullerine itaat etmemeleridir. Kur'anda helaklerinin beyan olunmasından maksat; halkı insafa davet ve Hakk'a Htiba' etmek lâzım olduğunu tavsiye etmektir.
Kamer 54:21
Yani; Kur'an envâ'-ı delâiü cami' olduğundan cümle akvamın akıllarına mülayim ve i'ehm ü idrâkine kolay kıldık ki herkes dünyevi ve uhrevî menfeatini kolayca öğrensin zahmet çekmesin.;Zira Kur'an; hîn-i nüzulünden ilâ yevmil kıyam beşer üzerine câri olacak havadisin ahkâmını cami olduğundan lâfzı okumağa, manâsı anlamaya, amel etmeye gayet kolay kılınmıştır ki herkes müstefîd olsun, "her cihetten nasibini alsın ve âhirette "Ben anlayamadım» demekle itiraza mecali kalmasın.
Kamer 54:22
Yani; Kur'an envâ'-ı delâiü cami' olduğundan cümle akvamın akıllarına mülayim ve i'ehm ü idrâkine kolay kıldık ki herkes dünyevi ve uhrevî menfeatini kolayca öğrensin zahmet çekmesin.;Zira Kur'an; hîn-i nüzulünden ilâ yevmil kıyam beşer üzerine câri olacak havadisin ahkâmını cami olduğundan lâfzı okumağa, manâsı anlamaya, amel etmeye gayet kolay kılınmıştır ki herkes müstefîd olsun, "her cihetten nasibini alsın ve âhirette "Ben anlayamadım» demekle itiraza mecali kalmasın.
Kamer 54:23
Vacip Tealâ Âd kavminin helakini kavminin helakini beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte böyle demekle Salih (A.S.) a ittiba-dan i'râz ettiler.
Bunların zu'munca Resul melekten olup beşerden olmadığını beyan etmek için istifham-ı inkarı suretiyle demişlerdir. Koca bir kavmin bir şahsa ittiba etmesi acîb v& müstek-reh olduğuna işaret için onlar dediler. Yani «Biz bu kadar ahalî bir tek şahsa mı ittiba edeceğiz böyle şeyi akıl kabul eder mi? Zira; koca bir kavmin bir şahsa ittiba'ı dalâldır, azab-ı elimdir» demekle kibirlerini izhâr ettiler. Çünkü; kavm-i Semûd gayet mütekebbir ve anûd olduklarından Salih (A.S.) a ittibaı kendilerine pek ağır ve âr addetmişlerdi, onlar şeref ü haysiyeti dünya malında ve a'vân ü etba'da zannettikleri için servet ü sâmânı olmayanlara i'tibar etmezler ve bu gibi itikadlarm âkibeti felâket olduğunu düşünmezlerdi.
Kamer 54:24
Vacip Tealâ Âd kavminin helakini kavminin helakini beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte böyle demekle Salih (A.S.) a ittiba-dan i'râz ettiler.
Bunların zu'munca Resul melekten olup beşerden olmadığını beyan etmek için istifham-ı inkarı suretiyle demişlerdir. Koca bir kavmin bir şahsa ittiba etmesi acîb v& müstek-reh olduğuna işaret için onlar dediler. Yani «Biz bu kadar ahalî bir tek şahsa mı ittiba edeceğiz böyle şeyi akıl kabul eder mi? Zira; koca bir kavmin bir şahsa ittiba'ı dalâldır, azab-ı elimdir» demekle kibirlerini izhâr ettiler. Çünkü; kavm-i Semûd gayet mütekebbir ve anûd olduklarından Salih (A.S.) a ittibaı kendilerine pek ağır ve âr addetmişlerdi, onlar şeref ü haysiyeti dünya malında ve a'vân ü etba'da zannettikleri için servet ü sâmânı olmayanlara i'tibar etmezler ve bu gibi itikadlarm âkibeti felâket olduğunu düşünmezlerdi.
Kamer 54:25
Vacip Tealâ kavm-i Semûd'un Hz. Salih'i tekzibe dair söyledikleri sözlerini beyandan sonra istihzalarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Semûd kavmi «bizim aramızda zengin ve hatırlı bir çok kimseler vardır. Salih (A.S.) ise kimsesiz tek başına bir zattır. Hal 'böyle olunca vahye ve nübüvvete elyâk bir çok kimseler varken taraf-ı İlâhî'den vahiy hemen Salih üzerine mi geldi, vahye elyâk olan kimseler dururken vahiy, Salih'i mi buldu? Böyle akim harici şey olmaz, belki Salih (A.S.) Cenab-ı Hakk'a iftira etmiş, yalan söylemekte nihayete varmış, kendini beğenmiş bir zattır. Binaenaleyh; (Bana vahiy geldi) diyerek yalancılıkla bizim üzerimize tefevvuk etmek ister» demeleriyle Salih (A.S.) m nübüvvete elyâk olmadığını beyan etmişlerdir ki Salih (A.S.) m şanına lâyık olmadık bir takım hezeyanda bulunmuşlar ve bu gibi hezeyanları âkibet helâklarına sebep olmuştur. Esir; hodbin yani kendini beğenmiş mütekebbir ve azgın bir kimse demektir.
Kamer 54:26
Vacip Tealâ Semûd kavminin Peygamberleri hakkında lâyık olmadık şeyleri söylediklerini beyandan sonra söyledikleri sözlerin ancak kendi haklarında söylenmesi lâyık olduğunu beyanla Salih (A.S.) ı tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Semûd kavmi Peygamberlerinin şanına lâyık olmayarak «Yalancıdır ve kendini beğenmiştir» dediler. Onlar yakında azabın geldiği gün bilirler ki yalancı ve kendini beğenmiş kimdir? Sen misin, yoksa kendileri midir? Onları Hakk'a davet eden, doğru yolu gösteren Peygamber mi yalancıdır, yoksa kibir ve inadları kendilerini Hakk'a ittiba'dan menederek nebilerini tekzibe çalışanlar mı yalancıdır? Onlar azabın geldiği gün bilirler ve azab da elbette gelecek ve gelmesi yakındır, lâkin o günde bilmek fayda vermez. Şu halde azab gelmeden düşünmek ve iman etmekle kendilerini azaptan kurtarmak lâzımdır.
Kamer 54:27
Vacip Teaîâ Salih (A.S.) in kavminin söyledikleri sözleri ve Nebilerini istihzalarını beyandan sonra mucize olan devenin onlara fitne olduğunu ve aralarında suyun nöbete bağlandığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bazı rivayete nazaran Semûd kavmi Salih (A.S.) dan mucize istediler. Salih (A.S.) da Allah'ın izniyle bir taştan deve çıkma-sına dua etti. Adetin hilafı taş yarıldı, bir deve çıktı ve nübüvvetini onunla kavmine isbat ettiyse de iman etmediler. Cenab-ı Hak onların su kuyusunu deveyle onlar arasında taksim etti ve bir gün suyun nöbeti onların diğer gün devenin oldu ve nöbet günü kuyudan sularını almak ve hayvanlarını sulamak üzere kuyu basma hazır olmalarım ve devenin nöbeti günü de kuyu başına gelmemelerini kendilerine Salih (A.S.) vasıtasiyle tenbih ettirdi. Ancak kavm-i Semûd kuyunun bir gün yalnız bir deveye tahsis olunup diğer günde bütün nâsa ve hayvanlarına tahsis olunmasından şikâyete ve tenbih-i İlâhîyi dinlemeyerek tecavüzâta başlamışlarsa da deve onları kuyuya yanaştırmadığından mustarib oldular, müzayaka görmeye başladılar.
Kamer 54:28
Vacip Teaîâ Salih (A.S.) in kavminin söyledikleri sözleri ve Nebilerini istihzalarını beyandan sonra mucize olan devenin onlara fitne olduğunu ve aralarında suyun nöbete bağlandığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Bazı rivayete nazaran Semûd kavmi Salih (A.S.) dan mucize istediler. Salih (A.S.) da Allah'ın izniyle bir taştan deve çıkma-sına dua etti. Adetin hilafı taş yarıldı, bir deve çıktı ve nübüvvetini onunla kavmine isbat ettiyse de iman etmediler. Cenab-ı Hak onların su kuyusunu deveyle onlar arasında taksim etti ve bir gün suyun nöbeti onların diğer gün devenin oldu ve nöbet günü kuyudan sularını almak ve hayvanlarını sulamak üzere kuyu basma hazır olmalarım ve devenin nöbeti günü de kuyu başına gelmemelerini kendilerine Salih (A.S.) vasıtasiyle tenbih ettirdi. Ancak kavm-i Semûd kuyunun bir gün yalnız bir deveye tahsis olunup diğer günde bütün nâsa ve hayvanlarına tahsis olunmasından şikâyete ve tenbih-i İlâhîyi dinlemeyerek tecavüzâta başlamışlarsa da deve onları kuyuya yanaştırmadığından mustarib oldular, müzayaka görmeye başladılar.
Kamer 54:29
Vacip Tealâ kavm-i Semûd'un deve yüzünden gördükleri ıztı-rab ve müzayaka üzerine içlerinde seceâtle meşhur olan (Gaddâr)a şikâyetle vâki olan cinayetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Teati; bir şeyi almaktır. Binaenaleyh onlar (Kudâar) ile istişare edince Kudâr kılıcını aldı deveyi öldürdü, yahut deveyi tuttu öldürdü veyahut deveyi öldürmek için kavminin verdiği ücreti aldı deveyi öldürdü demektir. Çünkü; Kudâr Semûd arasında ün almış bir çok vak'alarda bulunmuş bahadırlıkla meşhur en şeci' bir kimse olduğundan kavminin deveden şikâyetleri üzerine gadab-lanıp derhal kılıçla deveyi itlafa koştu ve sair vekâyia kıyas ederek şecaatini göstermesiyle kavminin helakine sebep oldu.
Kamer 54:30
Vacip Tealâ kavm-i Semûd'un deve yüzünden gördükleri ıztı-rab ve müzayaka üzerine içlerinde seceâtle meşhur olan (Gaddâr)a şikâyetle vâki olan cinayetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Teati; bir şeyi almaktır. Binaenaleyh onlar (Kudâar) ile istişare edince Kudâr kılıcını aldı deveyi öldürdü, yahut deveyi tuttu öldürdü veyahut deveyi öldürmek için kavminin verdiği ücreti aldı deveyi öldürdü demektir. Çünkü; Kudâr Semûd arasında ün almış bir çok vak'alarda bulunmuş bahadırlıkla meşhur en şeci' bir kimse olduğundan kavminin deveden şikâyetleri üzerine gadab-lanıp derhal kılıçla deveyi itlafa koştu ve sair vekâyia kıyas ederek şecaatini göstermesiyle kavminin helakine sebep oldu.
Kamer 54:31
Vacip Tealâ nâkayı öldürdükten sonra onlar azabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Semûd kavmi nöbetlerine riayet etmeyip deveyi itlaf edince biz üzerlerine mühl.ik ve dehşetli bir sadâ gönderdik ki onlar koyun ağılı veya hayvanât-ı saire mandırasının etrafında kurumuş ve dökülmüş ot döküntüleri gibi oldular ve ruhsuz olarak her biri yere serildiler!
Heşim ; ot kurusu, muhtazır ; hayvanât ağılı manâsınadır. Yani «O sadânm şiddetinden keenne Semûd kavmi cansız ot kurusu gibi yere döküldüler» demektir.
Kamer 54:32
Çünkü; Kur'anın nefsinde kolay olması fayda etmez. Belki insan için fayda; onun suhuletinden intifa etmek için çalışması lâzımdır.
Kamer 54:33
Vacip Tealâ Semûd kavminin helakini oeyandan sonra kavm-i Lût'un helakini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Lût (A.S.) m kavmi Hz. Lût'tan vâki olan mevâiz ne-sayih ve inzarâtı tekzibedip imandan i'râz ettiler. Binaenaleyh; biz üzerlerine şiddetli şada verici taşlarla karışmış rüzgârı göndererek memleketlerinin altını üstüne çevirmekle onları ihlâk ettik, ancak Lût (A.S.) a îman eden evlâdını ve sair ittibâ edenleri bizim tarafımızdan ni'met olmak üzere vakt-ı seherde helakten kurtardık, iman edip nimetimize şükredenlere böylece her zaman biz belâdan ve helâktan necat veririz.
Vacip Tealâ âl-i Lût'u dünyada helakten halâslarının kendileri için nimet olduğunu beyan etmiştir. Zira; âsîlerle beraber onlar da helak olup imanlarının semeresi ile âhirette taltif etmek olabilirdi. Fakat dünyada onları helakten halâsla taltif buyurması ayrıca bir nimet olduğunu ve nimetine şükredenleri her vakit böylece taltif ettiğini beyanla insanları ibadete ve nail olduğu nimetin şükrünü edaya terğib etmiştir. Çünkü nimete şükredenin dünyada helakten ve âhirette azabtan kurtulacağını vaadetmek; herkesi şükre terğib etmektir.
Kamer 54:34
Vacip Tealâ Semûd kavminin helakini oeyandan sonra kavm-i Lût'un helakini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Lût (A.S.) m kavmi Hz. Lût'tan vâki olan mevâiz ne-sayih ve inzarâtı tekzibedip imandan i'râz ettiler. Binaenaleyh; biz üzerlerine şiddetli şada verici taşlarla karışmış rüzgârı göndererek memleketlerinin altını üstüne çevirmekle onları ihlâk ettik, ancak Lût (A.S.) a îman eden evlâdını ve sair ittibâ edenleri bizim tarafımızdan ni'met olmak üzere vakt-ı seherde helakten kurtardık, iman edip nimetimize şükredenlere böylece her zaman biz belâdan ve helâktan necat veririz.
Vacip Tealâ âl-i Lût'u dünyada helakten halâslarının kendileri için nimet olduğunu beyan etmiştir. Zira; âsîlerle beraber onlar da helak olup imanlarının semeresi ile âhirette taltif etmek olabilirdi. Fakat dünyada onları helakten halâsla taltif buyurması ayrıca bir nimet olduğunu ve nimetine şükredenleri her vakit böylece taltif ettiğini beyanla insanları ibadete ve nail olduğu nimetin şükrünü edaya terğib etmiştir. Çünkü nimete şükredenin dünyada helakten ve âhirette azabtan kurtulacağını vaadetmek; herkesi şükre terğib etmektir.
Kamer 54:35
Vacip Tealâ Semûd kavminin helakini oeyandan sonra kavm-i Lût'un helakini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Lût (A.S.) m kavmi Hz. Lût'tan vâki olan mevâiz ne-sayih ve inzarâtı tekzibedip imandan i'râz ettiler. Binaenaleyh; biz üzerlerine şiddetli şada verici taşlarla karışmış rüzgârı göndererek memleketlerinin altını üstüne çevirmekle onları ihlâk ettik, ancak Lût (A.S.) a îman eden evlâdını ve sair ittibâ edenleri bizim tarafımızdan ni'met olmak üzere vakt-ı seherde helakten kurtardık, iman edip nimetimize şükredenlere böylece her zaman biz belâdan ve helâktan necat veririz.
Vacip Tealâ âl-i Lût'u dünyada helakten halâslarının kendileri için nimet olduğunu beyan etmiştir. Zira; âsîlerle beraber onlar da helak olup imanlarının semeresi ile âhirette taltif etmek olabilirdi. Fakat dünyada onları helakten halâsla taltif buyurması ayrıca bir nimet olduğunu ve nimetine şükredenleri her vakit böylece taltif ettiğini beyanla insanları ibadete ve nail olduğu nimetin şükrünü edaya terğib etmiştir. Çünkü nimete şükredenin dünyada helakten ve âhirette azabtan kurtulacağını vaadetmek; herkesi şükre terğib etmektir.
Kamer 54:36
Vacip Tealâ Lût kavminin kıssasına icmâlen işaretten sonra bazı cihetlerini tafsil etmek üzere buyuruyor.
Yani; Lût (A.S.) muhakkak onları inzâr etti, enva-ı azabımızı ve şiddetle onları tutacağımızı beyanla korkuttu ve Lût (A.S.) in onları irşâd için son derece gayretine rağmen onlar da inzarâtınds şekkettHer ve kendilerine kanaat gelip iman etmediler. Binaenaleyh; I ilâk olup gittiler.
Vacip Tealâ Lût (A.S.) in inzâr ve tebliğ ettiğini bizzat kasemle beyan buyurmasıyla Lût (A.S.) m tebliğde kusur etmediğini beyan ve ümmetine karşı tebrie etmiştir. Batş ; Cendb-ı Hakkın şiddetle ahzetmesidir. Binaenaleyh batş; azab-ı dünya ve azab-ı âhiretin her ikisine de şâmildir. Zira; enbiya-yı izam ümmetlerini her ikisiyle de korkutmuşlardır.
Kamer 54:37
Vacip Tealâ kavm-i Lût'un sebeb-i helakleri olan cinayetlerinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Lût (A.S.) m hanesine misafir suretinde melekler gelince kavm-i Lût, Lût (A.S.) dan misafirlerin teslimini istemek için derhal kapıya gelip, misafirleri teslim etmesinde İsrar ve içeriye girince biz onların gözlerini yüzleriyle beraber kılarak gözlerini görmez ettik ve «Benim azabımı ve inzârımı tadın» dedik.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Cbiril-i Emîn arkadaşlarıyla beraber Lût (A.S.) a misafir suretinde gelince âdet-i kerîheleri üzerine misafirlere tasallut için kapıya geldiler. Lût (A.S.) misafirlerini siyanet için içeriye koymamak istediğinde Cebrail (A.S.) «Bırak ya Lût! Korkma girsinler. Onlar bize ulaşamaz. Zira; biz Allah'ın Resulleriyiz» demesi üzerine Lût (A.S.) çekildi. Onlar haneye girince Cibril'in bir tokatıyla gözleri görmez oldu, çıkmak için kapıyı bulamadılar. Lût (A.S.) ellerinden tutup dışarı çıkardı, işte o vakit taraf-ı İlâhî'den »Haydin şimdi tekzibet-tiğiniz azabımı ve inzarâtımı tadın» denilmiştir.
Kamer 54:38
O vakitte bizim tarafımızdan onlara hitaben denildi ki :
Kamer 54:39
O vakitte bizim tarafımızdan onlara hitaben denildi ki :
Kamer 54:40
Resullerin her cümlesini tekzibetmek azabın nüzulüne sebeb olup her birinin kıssasını Kur'anda zikretmek; ibretle mütteiz olmak lâzım olduğuna işaret için bu âyet her kıssanın âhirinde tekrar olarak zikrolunmuştur ki gaflet ve sehiv olmasın, her birinden maksadın ibret olduğu bilinsin, herkes ümem-i sâlifenin hallerine ve sebeb-i helaklerine bakarak mütenebbih olsun. Yani «Biz Nuh kavmini şu yolda ihlâk ettik, onların helaklerini ve sebebini Kur'anda zikrettik, Kur'anı biz vaaz için kolay kıldık, fakat bunu düşünecek kimdir? Kezâlik Ad kavmini de böyle helak ettik, helaklerini Kur'anda zikrettik, Kur'anı zikre kolay kıldık, fakat bunu düşünecek kimdir? Kavm-i Semûd'un helakini beyan ettik, fakat bundan mütenebbih olacak kimdir? Lût kavmini de helak ettik, Kur'anda zikrettik, Kur'anı düşünenler için kolay kıldık, fakat bunu düşünecek kimdir?» demek olur.
Kamer 54:41
Vacip Tealâ âsîleri tehdid ve Resulünü tesliye için enbiya-yi1 izamdan bazılarının kıssalarına işaret ettikten sonra Firavun'un ve avenesinin hallerini ve âkibet maruz kaldıkları felâketlerini beyân etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar bizim inzâratımızı dinlemediler, Hz, Musa'ya iman etmediler, isyan ve tuğyanlarından asla vazgeçmediler. Nihayet helakleri takarrür etti, öyle bir azabla azabettik ki yer yüzünde onlardan kimse kalmadı. Çünkü; Hz. Musa'ya mucize izhâr etmesini teklif ve İsrar ettikleri halde izhâr olunan mucizelere sihirdir dediler ve inkârla imana yanaşmadılar. Binaenaleyh; Biz onlardan şiddetle intikamımızı aldık ve cümlesini denize garkettik.
Vacip Tealâ Firavun'u ve kavmini şiddetle muahaze ettiğini onların iki fiili üzerine tertib buyurmuştur. Birincisi; in-zarât gelmesi ki onlara inzârât muhakkak olarak geldi velâkin in-zârâtı dinleyip kabul etmekle müstefid olmamalarıdır. İkincisi; hakka delâlet eden ve bilhassa Musa (Â.S.) m Hakka nebî olduğuna delâlet eden âyetleri tekzib etmeleridir. İşte şu iki sebep hangi millette bulunursa Allah'ın intikamına mazhar olacağına âyet delâlet eder.
Kamer 54:42
Vacip Tealâ âsîleri tehdid ve Resulünü tesliye için enbiya-yi1 izamdan bazılarının kıssalarına işaret ettikten sonra Firavun'un ve avenesinin hallerini ve âkibet maruz kaldıkları felâketlerini beyân etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; onlar bizim inzâratımızı dinlemediler, Hz, Musa'ya iman etmediler, isyan ve tuğyanlarından asla vazgeçmediler. Nihayet helakleri takarrür etti, öyle bir azabla azabettik ki yer yüzünde onlardan kimse kalmadı. Çünkü; Hz. Musa'ya mucize izhâr etmesini teklif ve İsrar ettikleri halde izhâr olunan mucizelere sihirdir dediler ve inkârla imana yanaşmadılar. Binaenaleyh; Biz onlardan şiddetle intikamımızı aldık ve cümlesini denize garkettik.
Vacip Tealâ Firavun'u ve kavmini şiddetle muahaze ettiğini onların iki fiili üzerine tertib buyurmuştur. Birincisi; in-zarât gelmesi ki onlara inzârât muhakkak olarak geldi velâkin in-zârâtı dinleyip kabul etmekle müstefid olmamalarıdır. İkincisi; hakka delâlet eden ve bilhassa Musa (Â.S.) m Hakka nebî olduğuna delâlet eden âyetleri tekzib etmeleridir. İşte şu iki sebep hangi millette bulunursa Allah'ın intikamına mazhar olacağına âyet delâlet eder.
Kamer 54:43
Vacip Tealâ ümem-i sâlifenin ahvâlini beyandan sonra Kureyş müşriklerini tevbih ve tekdir etmek üzere buyuruyor.
Halbuki siz şu ta'dâd olunan milletlerden daha ziyade kavi olamazsınız. Zira; onların servetleri, câh ve mansıbları, şevket ve celâdetleri, kuvvet ve kudretleri sizden daha ziyadedir. Öyle olduğu halde onlar gazab-ı İlâhî'den kurtulamadılar. Şu halde siz hiç necat bulamazsınız ve sizin için azabtan kurtulmanıza beraet de yoktur.
Binaenaleyh; sizin için iman ve itaat etmekten başka çare olmadığından hemen itaata sür'at etmeniz lâzımdır.
Kamer 54:44
Vacip .Tealâ ehl-i Mekke'nin ümem-i Sâlifeden zayıf olduklarını ve ellerinde bir beraet-i zimmet mazbatası olmadığım beyana dan sonra onların bu hususa dair itikadlarmı reddetmek, üzere buyuruyor.
Yani; müşrikler cemiyetlerine mağrur olarak kendilerinin gâ-lib olacaklarını itikad ediyorlarsa yakın vakitte onların cem'iyyet-leri elbette münhezim olur, muharebede arkalarını dönerek firar ederler-. Zira; onların gururları sürurlarma mani ve âdetleri ;olan zulüm ve butlana ısrarları dahi helaklerine sebep olur.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyetteki va'dini yevm-i Bedir'de ihsan buyurmuştur. Çünkü; ehl-i islâma nazaran kâfirler bir cemaat-i- azîme oldukları halde bozulup katlolunan ve esir olanlardan maada bakiyyetüssüyûfları muharebeden arka dönerek firar ettiler. Hatta Hz. Ömer (R.A.).dan «Bu âyet nazil olduğunda Resulüllah'm bu nusret ne zamandır "buyurduğu ve sonra Bedir günü çadır altında Cenab-ı Hakka iltica ederek zırhını giyip nazmını okuduğu» mervidir. Binaenaleyh; bu âyetin mazmunu o gün tamamiyle zuhur etmiştir. Zira; ehl-i şirkin cemiyetleri münhezim oldu ve asâ-kir-i islâmiyyeye karşı arkalarını dönüp firar ettiler.
Kamer 54:45
Vacip .Tealâ ehl-i Mekke'nin ümem-i Sâlifeden zayıf olduklarını ve ellerinde bir beraet-i zimmet mazbatası olmadığım beyana dan sonra onların bu hususa dair itikadlarmı reddetmek, üzere buyuruyor.
Yani; müşrikler cemiyetlerine mağrur olarak kendilerinin gâ-lib olacaklarını itikad ediyorlarsa yakın vakitte onların cem'iyyet-leri elbette münhezim olur, muharebede arkalarını dönerek firar ederler-. Zira; onların gururları sürurlarma mani ve âdetleri ;olan zulüm ve butlana ısrarları dahi helaklerine sebep olur.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyetteki va'dini yevm-i Bedir'de ihsan buyurmuştur. Çünkü; ehl-i islâma nazaran kâfirler bir cemaat-i- azîme oldukları halde bozulup katlolunan ve esir olanlardan maada bakiyyetüssüyûfları muharebeden arka dönerek firar ettiler. Hatta Hz. Ömer (R.A.).dan «Bu âyet nazil olduğunda Resulüllah'm bu nusret ne zamandır "buyurduğu ve sonra Bedir günü çadır altında Cenab-ı Hakka iltica ederek zırhını giyip nazmını okuduğu» mervidir. Binaenaleyh; bu âyetin mazmunu o gün tamamiyle zuhur etmiştir. Zira; ehl-i şirkin cemiyetleri münhezim oldu ve asâ-kir-i islâmiyyeye karşı arkalarını dönüp firar ettiler.
Kamer 54:46
Vacip Tealâ Bedir'de münhezim olduklarım beyandan sonra o günde gördükleri azabtan daha ziyade görecekleri azabın kıyamette olacağını beyan etmek üzere :buyuruyor.
Çünkü; kıyametin azabı bir beliyye ki ondan kurtulmak yoktur. Ve azab-ı dünyanın kat kat. fevkindedir. Binaenaleyh; dünya azablarma asla kabil-i kıyas değildir.
Kamer 54:47
Yani; evârnir-i İlâhiyyenin haricinde olan bir.takım cinayetleri işleyen mücrimlerin her ferdi dünyada Haktan uzak ve âhirette alevli ateşler içinde olacaklardır. Zira; onlar dünyada Cen-net'in tariki olan a'mal-i haseneden hariç oldukları gibi âhirette dahi şiddetli azaba müstağraklardır.
Vacip Tealâ mücrimlerin şiddetli azabla muazzeb olacaklarını beyandan sonra azabın zamanını ve keyfiyyetini beyan etmek üzere buyuruyor,
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen kıyamet gününü hatırına getir ki o günde onlar yüzleri üzerine Cehennem'e tarholunurlar Ve o zamanda denilir ki:
Kamer 54:48
Yani; «Ey kâfirler siz bizim resulümüzü tekzibetmiştiniz^ şimdi tadın Cehennem ateşinin size dokunmasını ve yakmasını, görün tekzibinizin yanlış olduğunu, bilin size Resulümüz tarafından; haber verilen şeylerin doğru olduğunu, anlayın* denmekle mücrimler tahkir olunurlar. sahb; şiddetle bir şeyi çekmek ve mess; dokunmak manâsına olduğu gibi (sakar) da Cehen-nem'den bir tabakanın ismidir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Kamer 54:49
Vacip Tealâ mücrimlerin hallerini beyandan sonra her şeyin takdir-i İlâhî ile olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bizim ilmimizin kemali, kudretimizin şümulü ve ifademizin umumî icabı semâvât ve arzdan ve onlarda mevcut olan eşyadan her şeyi biz kadere mülâbis olarak miktar-ı muayyen üzere halkettik ve o mevcudatın her birini ezelde takdir ettiğimiz veçhü-zere mev'ud ve muayyen olan zamanda keyfiyyet-i ma'lûmeye muvafık surette meydan-ı aleniyyete ve sahra-yı vücûde çıkarırız. Binaenaleyh; her bir mevcut ezelde sebkeden kadere mutabık olur, ezelde takdir olunan miktarın ve muayyen olan zamanın hilâfında hareket ve vücud bulmak muhaldir.
Bu âyet-i celile; kaderin vücuduna suret-i kat'iyyede delâlet ettiğinden şeriat-ı islâmiyyede kadere îman vaciptir. Binaenaleyh; kaderi inkâr caiz değildir. Hatta kaderi inkâr eden kimse tekfir olunur.
Kaderin vücuduna delâlet eden bir çok ayât ve ehâdis-i celîle mevcut olduğundan bilcümle ahlâf-ı kiram, eslâf-ı izam, ashâb ve tabiin rıdvânullahi tealâ aleyhim ecmaîn hazarâtı kaderi isbat üzere ittifak etmişlerdir. Şu halde lâyezalde zuhur edeceği vechüzere ezelde ilm-i İlâhî'nin ve irade-i sübhaniyenin tealluku kaderdir ve lâyezalde ezelde takdir olunduğu vechüzere zuhuru kazadır veyahut emir ber akistir. Yani ezelde Cenab-ı Hakk'm ilminin tealluku ve ilminin tealluku üzere irade-i İlâhiyye'ye iktiran ederek Levh-i Mahfuz'a yazılması kazadır ve o kaza olunduğu vechüzere lâyezalde zuhuru kaderdir.
Ezelde kaza olunup lâyezalde o kaza vechüzere zuhur etmesinden abdin fiilinde mecbur olması lâzım gelmez. Çünkü; ezelde abd'in o fiiline iradenin tealluku lâyezalde abdin iradesini o fiile sarfedeceğini Allahü Tealâ bildiği için öyle takdir buyurdu. Yoksa Allahü Tealâ ezelde takdir ettiğinden dolayı abid onu işlemeye mecbur olmadı, belki abd'in kendi iradesini sarfla lâyezalde işleyeceğini bildiğinden Cenab-ı Hak Öyle takdir etmişti. Şu halde ezelde takdire sebep; iâyezalde abd'in iradesini sarfıdır, yoksa ezelde takdir etmek lâyezalde abdi mecbur etmiş değildir. Zira; farz-ı muhal olarak ezelde ilm-i İlâhî tealluk etmese ve takdir olunma-saydı lâyezalde abid ve abdin fiili bu minval üzere zuhur ederdi. Çünkü; abid iradesini o fiile sarfedecek ve onu işleyecek. Şu halde ezelde takdir olunduğundan dolayı bu minval üzere zuhur etmiş değildir, belki bu minval üzere zuhur edeceğinden ezelde o minval üzere takdir olunmuştur.
Kamer 54:50
Vacip Tealâ her şeyi kadr-i muayyen üzere halkettiğini beyandan sonra her şeyi halketmesi gayet sür'atli olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bizim mahlukâtı icadımız ve icâd hususunda emrimiz muavenet ve miıalecesiz bir kelimeyle emretmekten ibaret oldu, sür'atte keenne göz ucuyla bir kere bakmak gibi kolaydır. İşte o bir kelime de künn kelimesidir. Yani; icadı murad olunan bir şeye ol emrini vermekten ibarettir. Binaenaleyh; ol emri tealluk eden her şey derhal olur ki sanki o şeyin vücuduna göz ucuyla bir kere bakıvermiş gibi olur.
Vücudüne irade tealluk eden şeyin bir emirle husul bulup tekrara hacet olmadığı gibi halkolunacak şeyin büyüklüğünün ve kü-çükülğünün tesiri olmadığına işaret için emrin bir kelime olduğı; beyan olunmuştur. Zira; Cenab-ı Hakk'm kudretine nisbetle Arş-s A'zam'ı halkla ufacık bir karıncayı halketmek beyninde fark yoktur. Binaenaleyh; mahlukattan ulvî, süfli, ecsâm ve ervah her hangisinin icadına irade-i İlâhiye tealluk ederse künn yani ol emrinin zuhuru île derhal olur muavenete, muâleceye ve tekrara hacel yoktur.
Hulâsa; Vacip Tealâ'mn ilmine ve kudretine nisbetle bilcümle mahlukâtın vücûdu emr-i , İlâhî ve kaza-yı sübhanî üzere umurr. zaman ve mekânda ancak bir fiilden ibarettir, belki suret-i seriade göz ucuyla bir kere bakmak gibidir. Fiil-i İlâhî'nin şu suretle sür'-atini temsil beşerin aklının idrak edebileceği surette bir temsildir, yoksa Cenab-ı Hakkın kazasının sür'atinin künhünü ukul-ü beşer idrakten acizdir. Binaenaleyh; fi'l-i İlâhî'nin kemal-i sür'ati beşerin idrak edebileceği lemh-i besarla yani göz ucuyla bakmakla temsil olunmuştur ki akl-ı beşer sür'atte ancak onu idrak edebilir.
Kamer 54:51
Vacip Tealâ müşriklerin Cehennem'de hallerini ve her şeyin kadere merbut ve her şeyin vücûd bulması göz ucuyla bakmak kadar sür'atîi olduğunu beyandan sonra kâfirleri tehdid etmek üzere buyuruyor.
Yani; Zât-ı Ülûhiyyetime kasem ederim ki ey müsrif müşrikler! Küfr ü inad ve fısk u fücurda sizin emsaliniz olan kâfirleri en-va-ı belâya mübtelâ kıldık ve ümem-i salifeden bir çok milletleri ihlâk ettik, lâkin onların ihlâkinden ve onlar üzerine ceryan eden vekâyi-i mühlikeden ibret alanlar var mıdır? Zira; vukuattan maksat insanları ibrete ve insafa davettir ve insanlar için de vukuattan ibret almak ehem ve elzemdir. Şu halde vukuattan ibret almamak ne garib ve çirkin bir manzaradır, onları dünyada ihlâk ettiğimiz gibi âhirette dahi enva-ı azabla muazzeb kılacağız. Zira; her ne isledilerse cümlesi hafaza meleklerinin yedlerinde bulunan amel defterlerinde yazılı olduğundan amellerinin cezasını göreceklerdir.
Kamer 54:52
Hiç bir zerresi kaybolmaz. Çünkü; gerek Levh-i Mahfuz'da, gerek amel defterlerinde sabittir. Binaenaleyh; her birerlerinin ayrı ayrı cezasını göreceklerdir.
Kamer 54:53
Hiç bir zerresi kaybolmaz. Çünkü; gerek Levh-i Mahfuz'da, gerek amel defterlerinde sabittir. Binaenaleyh; her birerlerinin ayrı ayrı cezasını göreceklerdir.
Kamer 54:54
Vacip Tealâ kâfirlerin cezalarını beyandan sonra müminlerin nail olacakları derecelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
O melikin kudreti onlara her şeyi bol vermekle ihtiyaçlarını defe kâfidir. Çünkü; kudret-i kâmile sahibi olduğundan hiç bir şey onu âciz kılamaz.
Yani; haram olan şeylerin cümlesinden kaçınmak, menhiyyâtı terk ve evâmirin cümlesine imtisal etmek suretiyle ittika eden ve nefislerini azabtan sakınan müttakîler Cennetlerde ve ırmaklar kenarında bulunacaklar ve karar edeceklerdir ki o mekân her se-ye mâlik olan Vacip Tealâ'nm kurbiyyet-i maneviyesiyle şerefyâb olmuş ve kalplerin razı ve rahat edeceği bir mahall-i mübarektir.
Kamer 54:55
Vacip Tealâ kâfirlerin cezalarını beyandan sonra müminlerin nail olacakları derecelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
O melikin kudreti onlara her şeyi bol vermekle ihtiyaçlarını defe kâfidir. Çünkü; kudret-i kâmile sahibi olduğundan hiç bir şey onu âciz kılamaz.
Yani; haram olan şeylerin cümlesinden kaçınmak, menhiyyâtı terk ve evâmirin cümlesine imtisal etmek suretiyle ittika eden ve nefislerini azabtan sakınan müttakîler Cennetlerde ve ırmaklar kenarında bulunacaklar ve karar edeceklerdir ki o mekân her se-ye mâlik olan Vacip Tealâ'nm kurbiyyet-i maneviyesiyle şerefyâb olmuş ve kalplerin razı ve rahat edeceği bir mahall-i mübarektir.
Rahman 55:1
Mekke-i Mükerreme veya Medine-i Münevvere'de veyahut bazısının Mekke-i Mükerreme'de ve bazısının Medine-i Münevvere'de nazil olduğunda ihtilâf vardır. Yetmiş altı âyeti camidir.
Yani; dünyada ve âhirette kullarına in'âm ve ihsan edici Al-lahü Tealâ âhir zaman Peygamberi olan Muhammed (A.S.) a ve onun vasıtasıyla kullarına ^kütüb-ü semâviyyenin hulâsası olan Kur'anı talîm etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu sûre; dünya ve âhiret nimetlerini ta'dada münhasır olduğundan esma-i husnâ içinden mün'im ve muhsin manâsına olan Rahman ismiyle sûreye ibtidâr olunmuş ve nimetler içinden rütbede a'lâ ve kadr ü menzilede eşref olan Kur'-an takdim edilmiştir. Zira Kur'an; din-i Muhammedi'nin esası ve şer'-i şerifin menşei ve vahy-i İlâhî'nin büyüğü ve kütüb-ü semâviyyenin izzet ve rif'atte yükseği ve hulâsası olduğu ve belagatı ile cümle âlemi i'câz ettiği cihetle kendini ve sair kitapları tasdik ettirmiştir. Binaenaleyh; cümle nimetler üzerine takdime şayandır.
Ta'lim-i Kur'anm efrad-ı beşerden her ferde şâmil olduğuna işaret için lâfzının meful-ü sanîsi zikrolunmamıştır.
Çünkü takdir-i kelâm; demektir. Yani «öğrenmek murad eden her insana Kur'anı Öğretti» demektir. Binaenaleyh; Kur'ana iman etmeyenler ve Öğrenmek istemeyenlerle i'tir az vârid olmaz.
Rahman 55:2
Mekke-i Mükerreme veya Medine-i Münevvere'de veyahut bazısının Mekke-i Mükerreme'de ve bazısının Medine-i Münevvere'de nazil olduğunda ihtilâf vardır. Yetmiş altı âyeti camidir.
Yani; dünyada ve âhirette kullarına in'âm ve ihsan edici Al-lahü Tealâ âhir zaman Peygamberi olan Muhammed (A.S.) a ve onun vasıtasıyla kullarına ^kütüb-ü semâviyyenin hulâsası olan Kur'anı talîm etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu sûre; dünya ve âhiret nimetlerini ta'dada münhasır olduğundan esma-i husnâ içinden mün'im ve muhsin manâsına olan Rahman ismiyle sûreye ibtidâr olunmuş ve nimetler içinden rütbede a'lâ ve kadr ü menzilede eşref olan Kur'-an takdim edilmiştir. Zira Kur'an; din-i Muhammedi'nin esası ve şer'-i şerifin menşei ve vahy-i İlâhî'nin büyüğü ve kütüb-ü semâviyyenin izzet ve rif'atte yükseği ve hulâsası olduğu ve belagatı ile cümle âlemi i'câz ettiği cihetle kendini ve sair kitapları tasdik ettirmiştir. Binaenaleyh; cümle nimetler üzerine takdime şayandır.
Ta'lim-i Kur'anm efrad-ı beşerden her ferde şâmil olduğuna işaret için lâfzının meful-ü sanîsi zikrolunmamıştır.
Çünkü takdir-i kelâm; demektir. Yani «öğrenmek murad eden her insana Kur'anı Öğretti» demektir. Binaenaleyh; Kur'ana iman etmeyenler ve Öğrenmek istemeyenlerle i'tir az vârid olmaz.
Rahman 55:3
Vacip Tealâ dünyada insan için nimetin en büyüğü olan Kur'anı ta'lîm ettiğini beyandan sonra ni'met-i dünyeviyyenin esası olan hilkati beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ insanı âza-yı zahire ve batmas;yla halketti ve hayvanat-ı saireden insanı temyiz eden lisanı ve o lisanıyla hasıl olan beyanı, kitabeti ve sözünü âhara anlatmayı, taraf-ı İlâhîden gelen vahyi Cibril-i Emîn'den almayı ve ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenmek gibi hususatı insana öğretti ve şu evsâfı insanda halket-mekle mahlukât-ı saireden temyiz etti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insanla murad; Hz: Âdem olduğuna nazaran beyan ile murad; her şeyin isimleri ve her lügattir. Çünkü; Adem Aleyhisselâm bazı rivayete nazaran 700 lisan bilir ve tekellüm ederdi. Yahut insanla murad; cümle in-dandır, beyanla murad; insanın kendi lisanım bilmesi, sözünü âhara anlatması, başkalarının sözlerini anlamasıdır. Yahut insanla murad; insan-ı kâmil olan Resulüllah'tır ve beyan ile murad; geçmiş ve gelecek ahvali ve hül ü hürmete müteallik cümle ahkâmı Ce-nab-ı Hakk'ın Resulüne beyanıdır. Çünkü; Cenab-ı Hak Resulüne zaman-i nebevilerinden ilâ yevmi! kıyam beşer üzerine arız olacak ahvalin cümlesinin hükmünü beyan ve Resulüllah'da ümmetine tebliğ buyurmuştur. Gerçi bu âyette insanla muradın Hz. Adem veyahut bizim Peygamberimiz olmak ihtimali beyan olunmuşsa da bu makam; mutlaka insanlara Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği ni'-, metleri beyan makamı olduğundan burada insanla murad; cümle insanlar olmak makama daha muvafıktır. Binaenaleyh; gerek bilkat ve gerek beyanı ta'lîm cümle insanlara şâmil olduğundan bazı insana tahsiste bir fayda yoktur.
Rahman 55:4
Vacip Tealâ dünyada insan için nimetin en büyüğü olan Kur'anı ta'lîm ettiğini beyandan sonra ni'met-i dünyeviyyenin esası olan hilkati beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ insanı âza-yı zahire ve batmas;yla halketti ve hayvanat-ı saireden insanı temyiz eden lisanı ve o lisanıyla hasıl olan beyanı, kitabeti ve sözünü âhara anlatmayı, taraf-ı İlâhîden gelen vahyi Cibril-i Emîn'den almayı ve ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenmek gibi hususatı insana öğretti ve şu evsâfı insanda halket-mekle mahlukât-ı saireden temyiz etti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insanla murad; Hz: Âdem olduğuna nazaran beyan ile murad; her şeyin isimleri ve her lügattir. Çünkü; Adem Aleyhisselâm bazı rivayete nazaran 700 lisan bilir ve tekellüm ederdi. Yahut insanla murad; cümle in-dandır, beyanla murad; insanın kendi lisanım bilmesi, sözünü âhara anlatması, başkalarının sözlerini anlamasıdır. Yahut insanla murad; insan-ı kâmil olan Resulüllah'tır ve beyan ile murad; geçmiş ve gelecek ahvali ve hül ü hürmete müteallik cümle ahkâmı Ce-nab-ı Hakk'ın Resulüne beyanıdır. Çünkü; Cenab-ı Hak Resulüne zaman-i nebevilerinden ilâ yevmi! kıyam beşer üzerine arız olacak ahvalin cümlesinin hükmünü beyan ve Resulüllah'da ümmetine tebliğ buyurmuştur. Gerçi bu âyette insanla muradın Hz. Adem veyahut bizim Peygamberimiz olmak ihtimali beyan olunmuşsa da bu makam; mutlaka insanlara Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği ni'-, metleri beyan makamı olduğundan burada insanla murad; cümle insanlar olmak makama daha muvafıktır. Binaenaleyh; gerek bilkat ve gerek beyanı ta'lîm cümle insanlara şâmil olduğundan bazı insana tahsiste bir fayda yoktur.
Rahman 55:5
Vacip Te'alâ niâm-ı dîniyyenin en büyüğü olan ta'lîm-i Kur'-anı ve niâm-ı dünyeviyyenin esası olan hilkati ve ta'lim-i beyanı beyandan sonra menfeatı herkese şâmil olan niâm-ı semâviyyenin büyüklerinden Şemis'le Kameri zikirle onların menfeatlarma işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ'nın insanlara vermiş olduğu nimetler cümlesinden birisi de şemisle kamerin hesab-ı muayyen üzere ceryan edip füsûl-ü erbaanm hasıl olmasıyla insanlara bir çok menfeatlar temin etmeleri, ayların,, günlerin ve senelerin malum olmasıdır. Çünkü; güneş olmasa zulmet zail olmaz âlem daima karanlık olur, meyveler ve sair gıdalar hasıl olmaz, ay olmasa aylar, haftalar, seneler bilinmez. Ziraat ve felâhat zamanları bilinmediği gibi insanlar usul-ü hesaba da vakıf olmazlardı, binaenaleyh; muâmelât-ı ticariye de mümkün olamazdı. Zira; muamelâtta sened alıp vermenin her halde bir müddetle tayin olunması zarurîdir. Bu ise ayların ve günlerin bilinmesine mevkuftur. Şu halde Şemis'le kamer Cenab-ı Hakkın insanlara ihsan ettiği nimetlerin pek büyüklerjn-dendir ki buların insanlara temin ettiği menfeatlar sayılmaz ve tükenmez bir haldedir.
Vacip Tealâ Şemisle kamerin menfeatlarma işaretten sonra yıldızlarla ağaçların menfeatma işaret etmek üzere
Rahman 55:6
buyuruyor.
Beyzâvî'nin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile JVecm ile murad; ayaksız yerde serili olan otlar ve şecerle murad; ayak üzerine kalkan otlar ve ağaçlardır. Bunların secde leriyle murad; mükellef olan insanın itaati-gibi bunların da memur oldukları cihete doğru neşv il nema bulup emr-i İlahiye müsahhar olmalarıdır. Yahut bizim idrak edemediğimiz bir surette Allahü Tealâ'ya tevazu' ve secde etmeleridir. Yahut her birinin gölgelerinin yerde serili olmasıdır.
Vacip Tealâ insanlara vermiş olduğu nimetleri ta'dâd sırasında otları ve ağaçları zikretmiştir. Zira otlar; cümle hayvanâtın rızkının esasıdır. Eğer otlar olmasa hiç bir hayvan yaşayamaz ve bilhassa insan kat'iyyen idame-i hayat edemez. Çünkü; insanın rızkı nebatata ve nebatattan hasıl olan hububat, süt ve et gibi şeylere münhasır olduğundan nebatat olmasa insan için yaşamak mümkün değildir. Şu halde vücud nimetinden sonra insan için en büyük nimet rızık olduğundan Cenab-ı Hak hilkattan sonra insanın rızkının esası olan otları zikretmiş ve insanın baka-yı hayatına hadim olan otların secdelerini beyanla insanın Cenab-ı Hakka secde etmeye daha elyâk olduğuna işaret buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ'nın fâil-i muhtar olduğuna delâlet vardır. Şemis'le kamer'in hesab-ı muayyen üzere ceryanları ve ağaçların nefsinde olan ağırlıkları onların tabiatları sıklet merkezi olan süfliyyet iktiza ederken yukarı gitmesi fail-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü; eğer tabiat vasıtasıyla olmuş olsaydı tabiatının iktizası merkez-i sıklete gitmesidir. Şu halde tabiatın hilafı cânib-i ulviyete doğru gitmesi fail-i muhtarın ihtiyarıyla olduğunda şüphe yoktur.
Rahman 55:7
Vacip Tealâ insana ihsan ettiği semavî ve arzî bazı nimetlerini beyandan sonra baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ semayı mahal cihetinden yüksek kıldı ki arzın en yüksek dağlarından daha yüksektir ve mertebe cihetinden dahi yüksek kıldı ki sema ahkâm-ı İlâhîyenin menşei ve kazayay-ı İlâhîyenin masdarı, meleklerin meskeni ve enbiya-yı izam üzerine nazil olan vahyin mehbiti olduğu cihetle semânın mertebesi arzın mertebesinden yüksektir ve insanların yekdiğerine karşı tecavüzünü menetmek için adaleti de vazetmiştir ki herkes müstahak olduğu hakkından mahrum olmasın, hak sahibi hakkına nail olsun. Zira, âlemin intizamı adaletle, adalet de istikametle kaaimdir, binaenaleyh; her şeyde adaleti tecavüzde âlemin intizamını ihlâl bulunduğundan Cenab-ı Hak her umurda adaleti tecavüzden menet-miştir. Şu manâ mizan ile muradın adalet olduğuna nazarandır. Amma Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mizan ile murad; âlet-i vezn olan terazi ve ölçek olduğuna nazaran manâ-yi nazım:
…
demektir. Zira mîzan; cümle halkın hukukunu temine hadim olup muamelâtın sıhhatma yardım ettiği için intizam-ı âlem mizana riayetle hâsıl olacağından Cenab-ı Hakkın mîzanı vazetmesi kullarına pek büyük bir nimet olduğundan bu makamda sair nimetler arasında mîzan da ta'dât olunmuştur. Çünkü mîzan; gerek adalet manâsına, gerek terazi manâsına olsun her ikisi de halkı zulumdan men'ettiği gibi insafa ve herkesi hakkına razı olmaya davet ettiği için ebna-yı beşerin rahatlarını temin eder, binaenaleyh mîzan; intizam-ı âleme hadim olduğu cihetle insanlar için en büyük nimetler sırasında ta'dât olunmaya şayandır.
Huâlsa; Cenab-ı Hakkın semâyı gerek mahal ve gerek mertebe cihetinden yüksek halkettiği ve insanları zulümden vikaye aralarına adaleti ve teraziyi vazeylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Rahman 55:8
Vacip Tealâ mizanda tuğyanı nehyettikten sonra mîzanı ikamet ve zarar etmemeyi vasiyet etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ahkâm-ı İlâhiyeyle mükellef olan kimseler! Aranızal Allah'ın koymuş olduğu vezni adalet ve insaf dâiresinde isti'mâlj edin ki yekdiğerinize zulmetmeyin ve tarttığınız şeylerde noksatfj vermeyin ki birbirinizin hukukuna tecavüz etmiş olmayasınız. ZU ra mîzan; ahali arasında muamelâtın iyi cereyan etmesi için Câ-? nib-i İlâhîden ihsan olunmuş bir kanun-u İlâhîdir. Binaenaleyh;' onu kemal-i ehemmiyetle icraya sa'yedip tebdil ve tağyir ile mevzuun lehini değiştirip gazab-ı İlâhîye sebep olacak ef aide bulunç mayasınız.
Mîzan'ın ehemmiyetine işaret için bu sûrede mîzan tekrar zik^ rolunmuştur. Zira mizandan maksat; halk arasında müsavaatı te'sis ve erbab-ı hukukun haklarını noksansız kendilerine isal etmekle insanların istirahatlarını temin etmektir, buna cümle insanların riâyet ve dikkat etmeleri vaciptir. Binaenaleyh; hilâfında hareket etmek hukuk-u nâsı ihlâl ettiğinden beynennâs intizamı ve muamelenin hüsn-ü ceryanını ihlâl ettiği cihetle gazab-ı İlâhî'yi muciptir. Çünkü; gayrın hukukunu teraziyi doğru tartmamak ve kileyi hakkıyla ölçmemek suretiyle almak zulüm olduğu gibi emni1; yetsizliği de mucib olduğundan kaht u gala gibi azab-ı dünyeviyye ve nar-ı Cehennem'le azab-ı uhrevîye sebep olacağı diğer nusûs-ıi celilelerle dahi sabittir.
Rahman 55:9
Vacip Tealâ mizanda tuğyanı nehyettikten sonra mîzanı ikamet ve zarar etmemeyi vasiyet etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ahkâm-ı İlâhiyeyle mükellef olan kimseler! Aranızal Allah'ın koymuş olduğu vezni adalet ve insaf dâiresinde isti'mâlj edin ki yekdiğerinize zulmetmeyin ve tarttığınız şeylerde noksatfj vermeyin ki birbirinizin hukukuna tecavüz etmiş olmayasınız. ZU ra mîzan; ahali arasında muamelâtın iyi cereyan etmesi için Câ-? nib-i İlâhîden ihsan olunmuş bir kanun-u İlâhîdir. Binaenaleyh;' onu kemal-i ehemmiyetle icraya sa'yedip tebdil ve tağyir ile mevzuun lehini değiştirip gazab-ı İlâhîye sebep olacak ef aide bulunç mayasınız.
Mîzan'ın ehemmiyetine işaret için bu sûrede mîzan tekrar zik^ rolunmuştur. Zira mizandan maksat; halk arasında müsavaatı te'sis ve erbab-ı hukukun haklarını noksansız kendilerine isal etmekle insanların istirahatlarını temin etmektir, buna cümle insanların riâyet ve dikkat etmeleri vaciptir. Binaenaleyh; hilâfında hareket etmek hukuk-u nâsı ihlâl ettiğinden beynennâs intizamı ve muamelenin hüsn-ü ceryanını ihlâl ettiği cihetle gazab-ı İlâhî'yi muciptir. Çünkü; gayrın hukukunu teraziyi doğru tartmamak ve kileyi hakkıyla ölçmemek suretiyle almak zulüm olduğu gibi emni1; yetsizliği de mucib olduğundan kaht u gala gibi azab-ı dünyeviyye ve nar-ı Cehennem'le azab-ı uhrevîye sebep olacağı diğer nusûs-ıi celilelerle dahi sabittir.
Rahman 55:10
Vacip Tealâ mizanda adaletin vücubunu beyandan sonra adaleti icra edeceğimiz mahalli beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hak insanların ve cümle zîruhun menfeatları için arzı döşedi ki cümlesi onda rahat ederler ve her arzu ettikleri şeylerin cümlesini arzda bulurlar, onlarla hayatlarım idâme ve Rab'larmm verdiği nimetlerin şükrünü edâ ederler. Zira; o arz üzerinde enva-ı meyveler vardır ki onlarla telezzüz ederler ve bilhassa meyvesini setreder perde sahibi hurrna ağaçları vardır ki onun menfeatı umuma şâmildir. Zira; meyvesi yaza ve kışa yarayışlı, fusûl-ü erbaanm kâffesinde bulunur, herkesin ihtiyacını defeder ve arz üzerinde yeşil yapraklı, güzel râyiha sahibi daneler de vardır ki insanların hayatlarına hadimdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enâm ile murad; insan olduğuna nazaran arz üzerinde insanın intifaı mahlukâtin cümlesinden çok olduğuna işaret için arzın insanlar için vaz'olunduğu beyan olunmuştur. Zira; insan hem arzla hem de arzın üzerinde mevcut olan hayvanât ve saireyle intifa eder. Hayvanât ve saire ise yalnız arzın üzerinde olan şeylerle intifa eder. Amma âyette enam ile murad; mutlaka arz üzerinde olan ins il cin ve sair zîrûh murad olunduğunda bir cinse tahsis olunmadığından şu tevcihe hacet yoktur.
Meyvenin yer yüzünde çokluğuna işaret için lâfzı çokluğa delâlet eden tenvin ile nekre olarak varid olmuştur. Meyve alelekser ağaçlarda hasıl olduğu cihetle fâkihe lâfzı bil'iltizam ağaca delâlet ederse de ağaçlar içinden eidâliyetine işaret için hurma ağacı, ayrıca zikrolunmuştur. Evvelen fâkiyeyi, saniyen hurmayı, salisen daneyi zikir; aşağı tabakadan yukarı tabakaya doğru terakki içindir. Zira; fâkihe yani meyve mücerred telezzüz için olup gıdası zaruret zamanına mahsus olduğundan insanın giydiği elbise, üzerine ziynet için giymek gibi olduğu cihetle menfeatı yalnız telezzüzdür. Hurmada ise hem telezzüz hem de tegaddî olduğundan üzüm gibi daima iki menfeatı cami' olduğu cihetle mutlaka sair meyvelerden efdaldir. Arpa ve buğday gibi hububata gelince; bütün küre-i arz üzerinde bulunan insanların her yerde ve her zaman gıdası olduğu cihetle bünye-i insanînin kıvamı ve mizac-ı insanîye gayet muvafık olduğundan insanların yedikleri şeylerin cümlesinden efdaldir. Binaenaleyh; arpa ve buğday gibi hububatı Cenab-ı Hak her yerde halletmiştir. Fâkihe bazı zamanda ve bazı kimse indinde bulunup, diğer zamanda ve baz-ı ahar indinde bulunmadığından nekre olarak varid olmuştur. Amma hububatın her zaman bulunup, herkesçe maruf olduğuna, hurmanın ise yaşı ve kurusu her zaman bulunup herkesin bildiğine işaret için hab ve nahil lâfızları elif lâm ile ma'rife olarak vârid olmuşlardır. Çünkü herkesin her zaman muhtaç olduğu şey; elbette ma'ruf olur.
Bu âyette arzın insanlar için vazolunduğunu, meyvelerin, hurmaların ve hububatın arzda bulunduğunu beyan; insanların bu gibi menfeatları arzdan istihsâl için çalışması lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü insanın sa'yi olmaksızın arzdan bir şey hasıl olmaz. Zira; ağaç dikmezse meyve olmadığı gibi yere tohum atmazsa ekin de bitmez. Binaenaleyh; arzın feyzini istihsal için insanın sa'yi lâzımdır.
Rahman 55:11
Vacip Tealâ mizanda adaletin vücubunu beyandan sonra adaleti icra edeceğimiz mahalli beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hak insanların ve cümle zîruhun menfeatları için arzı döşedi ki cümlesi onda rahat ederler ve her arzu ettikleri şeylerin cümlesini arzda bulurlar, onlarla hayatlarım idâme ve Rab'larmm verdiği nimetlerin şükrünü edâ ederler. Zira; o arz üzerinde enva-ı meyveler vardır ki onlarla telezzüz ederler ve bilhassa meyvesini setreder perde sahibi hurrna ağaçları vardır ki onun menfeatı umuma şâmildir. Zira; meyvesi yaza ve kışa yarayışlı, fusûl-ü erbaanm kâffesinde bulunur, herkesin ihtiyacını defeder ve arz üzerinde yeşil yapraklı, güzel râyiha sahibi daneler de vardır ki insanların hayatlarına hadimdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enâm ile murad; insan olduğuna nazaran arz üzerinde insanın intifaı mahlukâtin cümlesinden çok olduğuna işaret için arzın insanlar için vaz'olunduğu beyan olunmuştur. Zira; insan hem arzla hem de arzın üzerinde mevcut olan hayvanât ve saireyle intifa eder. Hayvanât ve saire ise yalnız arzın üzerinde olan şeylerle intifa eder. Amma âyette enam ile murad; mutlaka arz üzerinde olan ins il cin ve sair zîrûh murad olunduğunda bir cinse tahsis olunmadığından şu tevcihe hacet yoktur.
Meyvenin yer yüzünde çokluğuna işaret için lâfzı çokluğa delâlet eden tenvin ile nekre olarak varid olmuştur. Meyve alelekser ağaçlarda hasıl olduğu cihetle fâkihe lâfzı bil'iltizam ağaca delâlet ederse de ağaçlar içinden eidâliyetine işaret için hurma ağacı, ayrıca zikrolunmuştur. Evvelen fâkiyeyi, saniyen hurmayı, salisen daneyi zikir; aşağı tabakadan yukarı tabakaya doğru terakki içindir. Zira; fâkihe yani meyve mücerred telezzüz için olup gıdası zaruret zamanına mahsus olduğundan insanın giydiği elbise, üzerine ziynet için giymek gibi olduğu cihetle menfeatı yalnız telezzüzdür. Hurmada ise hem telezzüz hem de tegaddî olduğundan üzüm gibi daima iki menfeatı cami' olduğu cihetle mutlaka sair meyvelerden efdaldir. Arpa ve buğday gibi hububata gelince; bütün küre-i arz üzerinde bulunan insanların her yerde ve her zaman gıdası olduğu cihetle bünye-i insanînin kıvamı ve mizac-ı insanîye gayet muvafık olduğundan insanların yedikleri şeylerin cümlesinden efdaldir. Binaenaleyh; arpa ve buğday gibi hububatı Cenab-ı Hak her yerde halletmiştir. Fâkihe bazı zamanda ve bazı kimse indinde bulunup, diğer zamanda ve baz-ı ahar indinde bulunmadığından nekre olarak varid olmuştur. Amma hububatın her zaman bulunup, herkesçe maruf olduğuna, hurmanın ise yaşı ve kurusu her zaman bulunup herkesin bildiğine işaret için hab ve nahil lâfızları elif lâm ile ma'rife olarak vârid olmuşlardır. Çünkü herkesin her zaman muhtaç olduğu şey; elbette ma'ruf olur.
Bu âyette arzın insanlar için vazolunduğunu, meyvelerin, hurmaların ve hububatın arzda bulunduğunu beyan; insanların bu gibi menfeatları arzdan istihsâl için çalışması lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü insanın sa'yi olmaksızın arzdan bir şey hasıl olmaz. Zira; ağaç dikmezse meyve olmadığı gibi yere tohum atmazsa ekin de bitmez. Binaenaleyh; arzın feyzini istihsal için insanın sa'yi lâzımdır.
Rahman 55:12
Vacip Tealâ mizanda adaletin vücubunu beyandan sonra adaleti icra edeceğimiz mahalli beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hak insanların ve cümle zîruhun menfeatları için arzı döşedi ki cümlesi onda rahat ederler ve her arzu ettikleri şeylerin cümlesini arzda bulurlar, onlarla hayatlarım idâme ve Rab'larmm verdiği nimetlerin şükrünü edâ ederler. Zira; o arz üzerinde enva-ı meyveler vardır ki onlarla telezzüz ederler ve bilhassa meyvesini setreder perde sahibi hurrna ağaçları vardır ki onun menfeatı umuma şâmildir. Zira; meyvesi yaza ve kışa yarayışlı, fusûl-ü erbaanm kâffesinde bulunur, herkesin ihtiyacını defeder ve arz üzerinde yeşil yapraklı, güzel râyiha sahibi daneler de vardır ki insanların hayatlarına hadimdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enâm ile murad; insan olduğuna nazaran arz üzerinde insanın intifaı mahlukâtin cümlesinden çok olduğuna işaret için arzın insanlar için vaz'olunduğu beyan olunmuştur. Zira; insan hem arzla hem de arzın üzerinde mevcut olan hayvanât ve saireyle intifa eder. Hayvanât ve saire ise yalnız arzın üzerinde olan şeylerle intifa eder. Amma âyette enam ile murad; mutlaka arz üzerinde olan ins il cin ve sair zîrûh murad olunduğunda bir cinse tahsis olunmadığından şu tevcihe hacet yoktur.
Meyvenin yer yüzünde çokluğuna işaret için lâfzı çokluğa delâlet eden tenvin ile nekre olarak varid olmuştur. Meyve alelekser ağaçlarda hasıl olduğu cihetle fâkihe lâfzı bil'iltizam ağaca delâlet ederse de ağaçlar içinden eidâliyetine işaret için hurma ağacı, ayrıca zikrolunmuştur. Evvelen fâkiyeyi, saniyen hurmayı, salisen daneyi zikir; aşağı tabakadan yukarı tabakaya doğru terakki içindir. Zira; fâkihe yani meyve mücerred telezzüz için olup gıdası zaruret zamanına mahsus olduğundan insanın giydiği elbise, üzerine ziynet için giymek gibi olduğu cihetle menfeatı yalnız telezzüzdür. Hurmada ise hem telezzüz hem de tegaddî olduğundan üzüm gibi daima iki menfeatı cami' olduğu cihetle mutlaka sair meyvelerden efdaldir. Arpa ve buğday gibi hububata gelince; bütün küre-i arz üzerinde bulunan insanların her yerde ve her zaman gıdası olduğu cihetle bünye-i insanînin kıvamı ve mizac-ı insanîye gayet muvafık olduğundan insanların yedikleri şeylerin cümlesinden efdaldir. Binaenaleyh; arpa ve buğday gibi hububatı Cenab-ı Hak her yerde halletmiştir. Fâkihe bazı zamanda ve bazı kimse indinde bulunup, diğer zamanda ve baz-ı ahar indinde bulunmadığından nekre olarak varid olmuştur. Amma hububatın her zaman bulunup, herkesçe maruf olduğuna, hurmanın ise yaşı ve kurusu her zaman bulunup herkesin bildiğine işaret için hab ve nahil lâfızları elif lâm ile ma'rife olarak vârid olmuşlardır. Çünkü herkesin her zaman muhtaç olduğu şey; elbette ma'ruf olur.
Bu âyette arzın insanlar için vazolunduğunu, meyvelerin, hurmaların ve hububatın arzda bulunduğunu beyan; insanların bu gibi menfeatları arzdan istihsâl için çalışması lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü insanın sa'yi olmaksızın arzdan bir şey hasıl olmaz. Zira; ağaç dikmezse meyve olmadığı gibi yere tohum atmazsa ekin de bitmez. Binaenaleyh; arzın feyzini istihsal için insanın sa'yi lâzımdır.
Rahman 55:13
Vacip Tealâ umuma şâmil olan nimetlerinden bazıların:, yandan sonra mükellef olan ins ü cinnin cümlesine imtinan 1 ile hitabetmek üzere buyuruyor.
Yani; ey insanlar ve cinler! Rabbinizin size ihsan etmiş olduğu nimetlerinden hangisini inkâra cesaretle küfran-ı nimet edersiniz, sûrenin ihtidasından buraya kadar sayılan nimetlerden hangisini tekzib edebilirsiniz? Elbette hiç birisini inkâr ve tekzib edemezsiniz. Çünkü; cümlesi meydanda, herkesin gördüğü, bildiği, bir çoklarının kendinde bilfiil müşahede ettiği hakayık cümlesinden olduğu cihetle azıcık akıl sahibi olan bir kimse bittabi' tekzibe cür'et edemez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûrede şu âyet otuzbir defa zikrolunmuştur. Bu gibi nusus-u celîlede zikrolunan adedlerin hikmetini bilmek sahib-i şeriattan işitmeye mevkuf ise de ukul-ü beşerin idrak edebileceği ve makama münasib olarak hikmet beyanında da beis yoktur. Meselâ bu sûrede şu âyetin 31 defa zikrolun-masmdaki hikmet; her âyetin evvelinde nimetler ayrı ayrı zikro-lunduğu için evvelinde zikrolunan nimeti hatırlatmak nimetin kadrini takdire ve şükrünü îfaya davet içindir. Yahut Cehennem'in yedi tabakasının kapılarının kapanması ve Cennet'in sekiz tabakasının kapılarının açılması ins ü cinden ehl-i îman için her biri bir nimet olup onbeşi ins ve onbeşi cin için otuz nimete mukabil âyet otuz kere tekrar olunmuştur. Gerçi sûrede âyet otuzbir kere zik-rolunmuşsa da mertebe-i tekrar bir adedinden sonra başladığı için tekrar eden otuzdur.
Allah'ın nimetlerini tekrar için zikrolunan âyette nimetleri inkâr eden münkirlerin tevbihinin şiddetine delâlet etmek üzere es-ma-i husnâ içinden malikiyyete delâlet eden Rabb ism-i şerifi va-rid olmuş ve münkirlerin tekzibleri âyetin evvelinde beyan olunan nimet üzerine terettüb ettiğine işaret için âyet daima jâ lafzıyla varid olmuştur.
Şu beyanata nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Rahman 55:14
Vacip Tealâ bundan evvel ta'dâd olunan nimetleri İnkâr e leri tekdir ettikten sonra diğer nimetleri ta'dâd etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Teaiâ ebü'lbeşer olan Adem'i şada sahibi ve kurumuş ateşte yanmış saksıya benziyen çamurdan yarattı ve güzel bir surete malik kıldı. Şu halde insanların asıl hilkatlarmı düşünerek Allahü Tealâ'ya imanla beraber çok şükretmeleri lâzımdır, Allahü Tealâ cinnîlerin babaları olan İblisi safî beyaz ve kırmızılıkla karışmış ateş alevinden halketti. Şu halde nasıl oluyor ki bu gibi nimetleri inkâra cesaret eder ve hangilerini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile saIsâi ; o kadar kuruvıuş ki cam gibi ses çıkarır hale gelmiş çamur demektir, Fahhâr ; ateşte pişmiş saksıjii testi ve ibrik bu kabildendir. C ân n ; cin-nilerin babalarıdır, Hz. Âdem insanların babalarıdır. Maric ; safî alevdir. Şu halde insanların babası kuru çamurdan, cinnîlerin babası safi ateşten halkölunmuştur. Binaenaleyh insanın kalın, karanlık katı bir çamurdan halkolunup cinnin beyaz, safs parlak ve latif bir cisimden halkolunduğu halde insanın efdal olması insanların Cenab-ı Hakka daha ziyade şükretmelerini, müstelzimdir. Hz. Adem'in,maye-i asliyyesi toprak olup sonra yapışıp yuğrulmuş ve daha sonra kiremit parçası gibi kurumuş çamurdan ve evlâdının mâ-i mühîn yani hakir nutfeden halk olunduğu cihetle bazı âyette salsalden, bazı âyette topraktan ve bazı âyette hame-i mesnûnden yani kokmuş çamurdan halk olunduğunu beyan eden âyetler beyninde münafaat yoktur. Zira; her bir âyet ayrı bir zamanda vaki olan halleri beyan ettiğinden hepsi doğrudur. Çünkü; hilkat-ı Âdem etvârdan etvâra nakil suretiyle husul bulduğundan her bir âyetin mercii başka başkadır. Binaenaleyh; âyetler beyninde asla ihtilâf yoktur. Şu halde bu nimetlerin hangisi inkâr ve tekzib olunabilir?
Vacip Tealâ insle cinnin yaratılışlarına dair olan nimetlerini beyandan sonra bunların haricinde olan bazı nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bir şeyin iki tarafına malik olan ekseriyyetle küllisine malik olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette maşrıkla mağribe malik olduğunu beyanla bütün dünyaya malik olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; maşrıka ve mağribe malik olan Allahü Tealâ'nm onların arasına da malik olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu âyet Cenab-ı Hakk'm mevcudatın kâffesinin maliki ve reisi olduğuna ve o mevcudatta insanlar için halkolunan menfeatlarm halikı ve Rabb'isi olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; fusul-ü erbaanm ve fusul-ü erbaadan her fasla münasib yenecek ve içilecek nimetlerin meydana gelmesi ve itidal üzere havanın hasıl olması, bunun emsali nice nice yüzbinlerce nimetlerin maşrık ve mağrib vasıtalarıyla hasıl olduğuna işaretle insanların bu gibi nimetleri inkârları gayet çirkin olduğunu beyanla bu nimetlerin şükrünü edâ etmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ insle cinnin yaratılışlarına dair olan nimetlerini beyandan sonra bunların haricinde olan bazı nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bir şeyin iki tarafına malik olan ekseriyyetle küllisine malik olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette maşrıkla mağribe malik olduğunu beyanla bütün dünyaya malik olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; maşrıka ve mağribe malik olan Allahü Tealâ'nm onların arasına da malik olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu âyet Cenab-ı Hakk'm mevcudatın kâffesinin maliki ve reisi olduğuna ve o mevcudatta insanlar için halkolunan menfeatlarm halikı ve Rabb'isi olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; fusul-ü erbaanm ve fusul-ü erbaadan her fasla münasib yenecek ve içilecek nimetlerin meydana gelmesi ve itidal üzere havanın hasıl olması, bunun emsali nice nice yüzbinlerce nimetlerin maşrık ve mağrib vasıtalarıyla hasıl olduğuna işaretle insanların bu gibi nimetleri inkârları gayet çirkin olduğunu beyanla bu nimetlerin şükrünü edâ etmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur.
Rahman 55:15
Vacip Tealâ bundan evvel ta'dâd olunan nimetleri İnkâr e leri tekdir ettikten sonra diğer nimetleri ta'dâd etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Teaiâ ebü'lbeşer olan Adem'i şada sahibi ve kurumuş ateşte yanmış saksıya benziyen çamurdan yarattı ve güzel bir surete malik kıldı. Şu halde insanların asıl hilkatlarmı düşünerek Allahü Tealâ'ya imanla beraber çok şükretmeleri lâzımdır, Allahü Tealâ cinnîlerin babaları olan İblisi safî beyaz ve kırmızılıkla karışmış ateş alevinden halketti. Şu halde nasıl oluyor ki bu gibi nimetleri inkâra cesaret eder ve hangilerini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile saIsâi ; o kadar kuruvıuş ki cam gibi ses çıkarır hale gelmiş çamur demektir, Fahhâr ; ateşte pişmiş saksıjii testi ve ibrik bu kabildendir. C ân n ; cin-nilerin babalarıdır, Hz. Âdem insanların babalarıdır. Maric ; safî alevdir. Şu halde insanların babası kuru çamurdan, cinnîlerin babası safi ateşten halkölunmuştur. Binaenaleyh insanın kalın, karanlık katı bir çamurdan halkolunup cinnin beyaz, safs parlak ve latif bir cisimden halkolunduğu halde insanın efdal olması insanların Cenab-ı Hakka daha ziyade şükretmelerini, müstelzimdir. Hz. Adem'in,maye-i asliyyesi toprak olup sonra yapışıp yuğrulmuş ve daha sonra kiremit parçası gibi kurumuş çamurdan ve evlâdının mâ-i mühîn yani hakir nutfeden halk olunduğu cihetle bazı âyette salsalden, bazı âyette topraktan ve bazı âyette hame-i mesnûnden yani kokmuş çamurdan halk olunduğunu beyan eden âyetler beyninde münafaat yoktur. Zira; her bir âyet ayrı bir zamanda vaki olan halleri beyan ettiğinden hepsi doğrudur. Çünkü; hilkat-ı Âdem etvârdan etvâra nakil suretiyle husul bulduğundan her bir âyetin mercii başka başkadır. Binaenaleyh; âyetler beyninde asla ihtilâf yoktur. Şu halde bu nimetlerin hangisi inkâr ve tekzib olunabilir?
Vacip Tealâ insle cinnin yaratılışlarına dair olan nimetlerini beyandan sonra bunların haricinde olan bazı nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bir şeyin iki tarafına malik olan ekseriyyetle küllisine malik olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette maşrıkla mağribe malik olduğunu beyanla bütün dünyaya malik olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; maşrıka ve mağribe malik olan Allahü Tealâ'nm onların arasına da malik olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu âyet Cenab-ı Hakk'm mevcudatın kâffesinin maliki ve reisi olduğuna ve o mevcudatta insanlar için halkolunan menfeatlarm halikı ve Rabb'isi olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; fusul-ü erbaanm ve fusul-ü erbaadan her fasla münasib yenecek ve içilecek nimetlerin meydana gelmesi ve itidal üzere havanın hasıl olması, bunun emsali nice nice yüzbinlerce nimetlerin maşrık ve mağrib vasıtalarıyla hasıl olduğuna işaretle insanların bu gibi nimetleri inkârları gayet çirkin olduğunu beyanla bu nimetlerin şükrünü edâ etmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ insle cinnin yaratılışlarına dair olan nimetlerini beyandan sonra bunların haricinde olan bazı nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bir şeyin iki tarafına malik olan ekseriyyetle küllisine malik olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette maşrıkla mağribe malik olduğunu beyanla bütün dünyaya malik olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; maşrıka ve mağribe malik olan Allahü Tealâ'nm onların arasına da malik olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu âyet Cenab-ı Hakk'm mevcudatın kâffesinin maliki ve reisi olduğuna ve o mevcudatta insanlar için halkolunan menfeatlarm halikı ve Rabb'isi olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; fusul-ü erbaanm ve fusul-ü erbaadan her fasla münasib yenecek ve içilecek nimetlerin meydana gelmesi ve itidal üzere havanın hasıl olması, bunun emsali nice nice yüzbinlerce nimetlerin maşrık ve mağrib vasıtalarıyla hasıl olduğuna işaretle insanların bu gibi nimetleri inkârları gayet çirkin olduğunu beyanla bu nimetlerin şükrünü edâ etmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur.
Rahman 55:16
Vacip Tealâ bundan evvel ta'dâd olunan nimetleri İnkâr e leri tekdir ettikten sonra diğer nimetleri ta'dâd etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Teaiâ ebü'lbeşer olan Adem'i şada sahibi ve kurumuş ateşte yanmış saksıya benziyen çamurdan yarattı ve güzel bir surete malik kıldı. Şu halde insanların asıl hilkatlarmı düşünerek Allahü Tealâ'ya imanla beraber çok şükretmeleri lâzımdır, Allahü Tealâ cinnîlerin babaları olan İblisi safî beyaz ve kırmızılıkla karışmış ateş alevinden halketti. Şu halde nasıl oluyor ki bu gibi nimetleri inkâra cesaret eder ve hangilerini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile saIsâi ; o kadar kuruvıuş ki cam gibi ses çıkarır hale gelmiş çamur demektir, Fahhâr ; ateşte pişmiş saksıjii testi ve ibrik bu kabildendir. C ân n ; cin-nilerin babalarıdır, Hz. Âdem insanların babalarıdır. Maric ; safî alevdir. Şu halde insanların babası kuru çamurdan, cinnîlerin babası safi ateşten halkölunmuştur. Binaenaleyh insanın kalın, karanlık katı bir çamurdan halkolunup cinnin beyaz, safs parlak ve latif bir cisimden halkolunduğu halde insanın efdal olması insanların Cenab-ı Hakka daha ziyade şükretmelerini, müstelzimdir. Hz. Adem'in,maye-i asliyyesi toprak olup sonra yapışıp yuğrulmuş ve daha sonra kiremit parçası gibi kurumuş çamurdan ve evlâdının mâ-i mühîn yani hakir nutfeden halk olunduğu cihetle bazı âyette salsalden, bazı âyette topraktan ve bazı âyette hame-i mesnûnden yani kokmuş çamurdan halk olunduğunu beyan eden âyetler beyninde münafaat yoktur. Zira; her bir âyet ayrı bir zamanda vaki olan halleri beyan ettiğinden hepsi doğrudur. Çünkü; hilkat-ı Âdem etvârdan etvâra nakil suretiyle husul bulduğundan her bir âyetin mercii başka başkadır. Binaenaleyh; âyetler beyninde asla ihtilâf yoktur. Şu halde bu nimetlerin hangisi inkâr ve tekzib olunabilir?
Vacip Tealâ insle cinnin yaratılışlarına dair olan nimetlerini beyandan sonra bunların haricinde olan bazı nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bir şeyin iki tarafına malik olan ekseriyyetle küllisine malik olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette maşrıkla mağribe malik olduğunu beyanla bütün dünyaya malik olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; maşrıka ve mağribe malik olan Allahü Tealâ'nm onların arasına da malik olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu âyet Cenab-ı Hakk'm mevcudatın kâffesinin maliki ve reisi olduğuna ve o mevcudatta insanlar için halkolunan menfeatlarm halikı ve Rabb'isi olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; fusul-ü erbaanm ve fusul-ü erbaadan her fasla münasib yenecek ve içilecek nimetlerin meydana gelmesi ve itidal üzere havanın hasıl olması, bunun emsali nice nice yüzbinlerce nimetlerin maşrık ve mağrib vasıtalarıyla hasıl olduğuna işaretle insanların bu gibi nimetleri inkârları gayet çirkin olduğunu beyanla bu nimetlerin şükrünü edâ etmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ insle cinnin yaratılışlarına dair olan nimetlerini beyandan sonra bunların haricinde olan bazı nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bir şeyin iki tarafına malik olan ekseriyyetle küllisine malik olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette maşrıkla mağribe malik olduğunu beyanla bütün dünyaya malik olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; maşrıka ve mağribe malik olan Allahü Tealâ'nm onların arasına da malik olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu âyet Cenab-ı Hakk'm mevcudatın kâffesinin maliki ve reisi olduğuna ve o mevcudatta insanlar için halkolunan menfeatlarm halikı ve Rabb'isi olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; fusul-ü erbaanm ve fusul-ü erbaadan her fasla münasib yenecek ve içilecek nimetlerin meydana gelmesi ve itidal üzere havanın hasıl olması, bunun emsali nice nice yüzbinlerce nimetlerin maşrık ve mağrib vasıtalarıyla hasıl olduğuna işaretle insanların bu gibi nimetleri inkârları gayet çirkin olduğunu beyanla bu nimetlerin şükrünü edâ etmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur.
Rahman 55:17
Vacip Tealâ maşrıkla mağribin Rabb'isi olduğunu beyaıj sonra onların arasında olan denizleri zikirle denizlerde olan nü lere işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ suyu tatlı olan denizle ,suyu acı olan denizi gönderdi ki o denizler birbirine mücavir oldu, her ikisi yekdiğerine dokunduğu halde aralarında kudret-i İlâhîyeden hâil ve mani var ki onların yekdiğerine uçları muttasıl olmakla beraber bütün bütün birbirine karışıp birisi öbürünü ibtâl edemez, kuvvetine, tab'ına ve hâssiyetine halel getiremez. Binaenaleyh; her biri kendi hâssiyetini ve tab'ını muhafaza eder. Yani; acı su acılığını, tatlı su da tatlılığını muhafaza eder. Şu halde ey insücin Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile iki denizle murad; Suyu acı ve tatlı olan denizlerdir. Yahut bahr-i Kumla bahr-i Fâristir. Yahut Bahr-i Kumla Bahr-i Hind'dir. Yahut Bahr-i Muhîdle ondan ayrılan parçalardır.
Hulâsa; denizlerin birbirine mücaveretleriyle beraber her bi^ rinin kendi mevkiinden taşarak diğerlerine galebe ve kendi mevkiinde bulunup tuğyan ederek halkı izrâr etmemesi ve her birinirii] kendi hâssasını muhafaza ile halkm menafiine hadim olması inkâri: gayr-ı kabil nimet-i İlâhiyye ve merhamet-i sübhamyye cümlesin^ den olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüınlesindendir.
Rahman 55:18
Vacip Tealâ maşrıkla mağribin Rabb'isi olduğunu beyaıj sonra onların arasında olan denizleri zikirle denizlerde olan nü lere işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ suyu tatlı olan denizle ,suyu acı olan denizi gönderdi ki o denizler birbirine mücavir oldu, her ikisi yekdiğerine dokunduğu halde aralarında kudret-i İlâhîyeden hâil ve mani var ki onların yekdiğerine uçları muttasıl olmakla beraber bütün bütün birbirine karışıp birisi öbürünü ibtâl edemez, kuvvetine, tab'ına ve hâssiyetine halel getiremez. Binaenaleyh; her biri kendi hâssiyetini ve tab'ını muhafaza eder. Yani; acı su acılığını, tatlı su da tatlılığını muhafaza eder. Şu halde ey insücin Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile iki denizle murad; Suyu acı ve tatlı olan denizlerdir. Yahut bahr-i Kumla bahr-i Fâristir. Yahut Bahr-i Kumla Bahr-i Hind'dir. Yahut Bahr-i Muhîdle ondan ayrılan parçalardır.
Hulâsa; denizlerin birbirine mücaveretleriyle beraber her bi^ rinin kendi mevkiinden taşarak diğerlerine galebe ve kendi mevkiinde bulunup tuğyan ederek halkı izrâr etmemesi ve her birinirii] kendi hâssasını muhafaza ile halkm menafiine hadim olması inkâri: gayr-ı kabil nimet-i İlâhiyye ve merhamet-i sübhamyye cümlesin^ den olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüınlesindendir.
Rahman 55:19
Vacip Tealâ maşrıkla mağribin Rabb'isi olduğunu beyaıj sonra onların arasında olan denizleri zikirle denizlerde olan nü lere işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ suyu tatlı olan denizle ,suyu acı olan denizi gönderdi ki o denizler birbirine mücavir oldu, her ikisi yekdiğerine dokunduğu halde aralarında kudret-i İlâhîyeden hâil ve mani var ki onların yekdiğerine uçları muttasıl olmakla beraber bütün bütün birbirine karışıp birisi öbürünü ibtâl edemez, kuvvetine, tab'ına ve hâssiyetine halel getiremez. Binaenaleyh; her biri kendi hâssiyetini ve tab'ını muhafaza eder. Yani; acı su acılığını, tatlı su da tatlılığını muhafaza eder. Şu halde ey insücin Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile iki denizle murad; Suyu acı ve tatlı olan denizlerdir. Yahut bahr-i Kumla bahr-i Fâristir. Yahut Bahr-i Kumla Bahr-i Hind'dir. Yahut Bahr-i Muhîdle ondan ayrılan parçalardır.
Hulâsa; denizlerin birbirine mücaveretleriyle beraber her bi^ rinin kendi mevkiinden taşarak diğerlerine galebe ve kendi mevkiinde bulunup tuğyan ederek halkı izrâr etmemesi ve her birinirii] kendi hâssasını muhafaza ile halkm menafiine hadim olması inkâri: gayr-ı kabil nimet-i İlâhiyye ve merhamet-i sübhamyye cümlesin^ den olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüınlesindendir.
Rahman 55:20
Vacip Tealâ maşrıkla mağribin Rabb'isi olduğunu beyaıj sonra onların arasında olan denizleri zikirle denizlerde olan nü lere işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ suyu tatlı olan denizle ,suyu acı olan denizi gönderdi ki o denizler birbirine mücavir oldu, her ikisi yekdiğerine dokunduğu halde aralarında kudret-i İlâhîyeden hâil ve mani var ki onların yekdiğerine uçları muttasıl olmakla beraber bütün bütün birbirine karışıp birisi öbürünü ibtâl edemez, kuvvetine, tab'ına ve hâssiyetine halel getiremez. Binaenaleyh; her biri kendi hâssiyetini ve tab'ını muhafaza eder. Yani; acı su acılığını, tatlı su da tatlılığını muhafaza eder. Şu halde ey insücin Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile iki denizle murad; Suyu acı ve tatlı olan denizlerdir. Yahut bahr-i Kumla bahr-i Fâristir. Yahut Bahr-i Kumla Bahr-i Hind'dir. Yahut Bahr-i Muhîdle ondan ayrılan parçalardır.
Hulâsa; denizlerin birbirine mücaveretleriyle beraber her bi^ rinin kendi mevkiinden taşarak diğerlerine galebe ve kendi mevkiinde bulunup tuğyan ederek halkı izrâr etmemesi ve her birinirii] kendi hâssasını muhafaza ile halkm menafiine hadim olması inkâri: gayr-ı kabil nimet-i İlâhiyye ve merhamet-i sübhamyye cümlesin^ den olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüınlesindendir.
Rahman 55:21
Vacip Tealâ maşrıkla mağribin Rabb'isi olduğunu beyaıj sonra onların arasında olan denizleri zikirle denizlerde olan nü lere işaret etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ suyu tatlı olan denizle ,suyu acı olan denizi gönderdi ki o denizler birbirine mücavir oldu, her ikisi yekdiğerine dokunduğu halde aralarında kudret-i İlâhîyeden hâil ve mani var ki onların yekdiğerine uçları muttasıl olmakla beraber bütün bütün birbirine karışıp birisi öbürünü ibtâl edemez, kuvvetine, tab'ına ve hâssiyetine halel getiremez. Binaenaleyh; her biri kendi hâssiyetini ve tab'ını muhafaza eder. Yani; acı su acılığını, tatlı su da tatlılığını muhafaza eder. Şu halde ey insücin Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile iki denizle murad; Suyu acı ve tatlı olan denizlerdir. Yahut bahr-i Kumla bahr-i Fâristir. Yahut Bahr-i Kumla Bahr-i Hind'dir. Yahut Bahr-i Muhîdle ondan ayrılan parçalardır.
Hulâsa; denizlerin birbirine mücaveretleriyle beraber her bi^ rinin kendi mevkiinden taşarak diğerlerine galebe ve kendi mevkiinde bulunup tuğyan ederek halkı izrâr etmemesi ve her birinirii] kendi hâssasını muhafaza ile halkm menafiine hadim olması inkâri: gayr-ı kabil nimet-i İlâhiyye ve merhamet-i sübhamyye cümlesin^ den olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüınlesindendir.
Rahman 55:22
Vacip Tealâ iki denizin birbirine muttasıl olmalarıyla beraber herkesin mevkiinde mevcudiyetini muhafaza edip âhara galebe etmemesi nimet-i İlâhiye cümlesinden olduğunu beyandan sonra denizlerin bazı menfaatlarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanların ziynetlerinden en kıymetli inciler ve mercanlar denizlerden çıkıp Allahü Tealâ da bunları sizin için halkederek sizler de bununla tezevyün edince Rabbinizin bu gibi nimetlerinden hangisini tekzibe cesaret edersiniz? Çünkü; gözleriniz gördüğünden inkâra mecaliniz yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile incinin acı suda hasıl olup tatlı suda olmadığı meşhur ise de sahih olan sadef denilen balık evvelâ Nisan yağmurundan hasıl olan inciyi tatlı sudan alır. Badehu hâmil hatunların hamlin icâbı bazı şeyi ziyadece arzu ettiği gibi sadef de inciye hâmil olduktan sonra hamlin icabı tuzluluk arzu ederek suyu acı olan denize çekilir ve inci büyüdükçe sikletinin icabı acı su içinde kalıp inci arayıcıları acı su içinde bulduklarından incinin acı suda olması şöhret bulmuştur ve âyette her iki su da hasıl olduğunu beyan etmiştir. Zira; sedef inciyi tatlı sudan alıyor acı suda büyütüyor. Binaenaleyh; incinin her iki su ile de hasıl olduğunu bu âyet beyan etmiştir. Eğer şöhreti gibi hakikaten acı suda hasıl olursa iki denizin'birbirine mülâki olmasıyle bir deniz hükmünde olduğu cihetle âyetin manâsı doğrudur ve vakıa mutabıktır.
Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerde topraktan Âdem'i ve ateşten cinni halkettiğini beyan ettiği gibi bu âyette de inci ve mercan gibi gayet katı ve sert şeyleri cıvık sudan halkettiğini beyanla anasır-ı erbaadan bu üçünün acîb ve garîb mahluklara esas olduğunu beyan buyurmakla kudret-i kahire sahibi olduğunu isbat etmiştir.
Rahman 55:23
Vacip Tealâ iki denizin birbirine muttasıl olmalarıyla beraber herkesin mevkiinde mevcudiyetini muhafaza edip âhara galebe etmemesi nimet-i İlâhiye cümlesinden olduğunu beyandan sonra denizlerin bazı menfaatlarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanların ziynetlerinden en kıymetli inciler ve mercanlar denizlerden çıkıp Allahü Tealâ da bunları sizin için halkederek sizler de bununla tezevyün edince Rabbinizin bu gibi nimetlerinden hangisini tekzibe cesaret edersiniz? Çünkü; gözleriniz gördüğünden inkâra mecaliniz yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile incinin acı suda hasıl olup tatlı suda olmadığı meşhur ise de sahih olan sadef denilen balık evvelâ Nisan yağmurundan hasıl olan inciyi tatlı sudan alır. Badehu hâmil hatunların hamlin icâbı bazı şeyi ziyadece arzu ettiği gibi sadef de inciye hâmil olduktan sonra hamlin icabı tuzluluk arzu ederek suyu acı olan denize çekilir ve inci büyüdükçe sikletinin icabı acı su içinde kalıp inci arayıcıları acı su içinde bulduklarından incinin acı suda olması şöhret bulmuştur ve âyette her iki su da hasıl olduğunu beyan etmiştir. Zira; sedef inciyi tatlı sudan alıyor acı suda büyütüyor. Binaenaleyh; incinin her iki su ile de hasıl olduğunu bu âyet beyan etmiştir. Eğer şöhreti gibi hakikaten acı suda hasıl olursa iki denizin'birbirine mülâki olmasıyle bir deniz hükmünde olduğu cihetle âyetin manâsı doğrudur ve vakıa mutabıktır.
Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerde topraktan Âdem'i ve ateşten cinni halkettiğini beyan ettiği gibi bu âyette de inci ve mercan gibi gayet katı ve sert şeyleri cıvık sudan halkettiğini beyanla anasır-ı erbaadan bu üçünün acîb ve garîb mahluklara esas olduğunu beyan buyurmakla kudret-i kahire sahibi olduğunu isbat etmiştir.
Rahman 55:24
Vacip Tealâ denizlere ve denizde olan insanların bazı n atlarına işaretten sonra denizler üzerinde yürüyen gemilere etmek üzere buyuruyor.
,
Yani; sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar ta'dâcl olunan nimetlerden bir çokları varsa da o nimetler cümlesinden. Allahü Tealâ'mn dağlar gibi deryada yüksek gemileri de vardır. Onlar deryada sizin menfeatmıza hizmet etmek üzere cereyan ederler.
Her ne kadar deryada ceryan eden gemilerin sahipleri varsa da onlar sahib-i mecazî olup sahib-i hakîkîsi Allahü Tealâ olduğuna işaret için Vacip Tealâ onları kendi zatına nisbet etmiş ve gemilerin dağlar gibi azametli olduğunu beyanla denizlerin azametine işaret eylemiştir. Zira; deryada cesamet almasa dağlar gibi gemileri kaldıramıyacağı herkesçe malum olan bir hakikattir,, gemileri insanlar yapar ve işletirlerse de mevadd-i esâsiyesi olan tahtaları, çivileri, demirleri Cenab-ı Hak halkettiği için gemileri kendine isnad buyurmuştur.
Rahman 55:25
Vacip Tealâ denizlere ve denizde olan insanların bazı n atlarına işaretten sonra denizler üzerinde yürüyen gemilere etmek üzere buyuruyor.
,
Yani; sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar ta'dâcl olunan nimetlerden bir çokları varsa da o nimetler cümlesinden. Allahü Tealâ'mn dağlar gibi deryada yüksek gemileri de vardır. Onlar deryada sizin menfeatmıza hizmet etmek üzere cereyan ederler.
Her ne kadar deryada ceryan eden gemilerin sahipleri varsa da onlar sahib-i mecazî olup sahib-i hakîkîsi Allahü Tealâ olduğuna işaret için Vacip Tealâ onları kendi zatına nisbet etmiş ve gemilerin dağlar gibi azametli olduğunu beyanla denizlerin azametine işaret eylemiştir. Zira; deryada cesamet almasa dağlar gibi gemileri kaldıramıyacağı herkesçe malum olan bir hakikattir,, gemileri insanlar yapar ve işletirlerse de mevadd-i esâsiyesi olan tahtaları, çivileri, demirleri Cenab-ı Hak halkettiği için gemileri kendine isnad buyurmuştur.
Rahman 55:26
Vacip Tealâ nimetlerini beyandan sonra |; nimetlerin olan ibadete terğib etmek üzere buyuruyor.
Yani; arz üzerinde karar eden ins ü cin ve belki cümle hayvanât ve mahlukât fanî ve helake maruzdur. Akibet cümlesi helak olacaktır, celâlet, azamet, ikram ve inam sahibi olan Rabb'in Tea-lâ'nm zat-ı ülûhiyyeti bakidir. Yani mahlukâta arız olan avarızın cümlesinden Rabbm Tealâ münezzehtir. Şu halde mahlukâtm helaki sebebiyle âhiret meydana gelip insana hayat-ı ebediyye hasıl olacağı cihetle helak insan için nimet olduğu gibi Allahü Tealâ'nın bekası da nimettir. Binaenaleyh; şu nimetlerden hangisini tekzibe-dersmiz?
Fahri Hâzi ve Kazî'nin beyanları veçhile mahlukâtm cümlesi fanî ve helake maruz oldukları halde tehdidden intifa edecek akıl sahihleri olduğu cihetle akıl sahihlerine mahsus olan ( j* ) lâfzı vârid olmuştur ki zevilukûl fanî olunca başkalarının fanî olacağı evleviyyetle sabit olduğu gibi zevilukûlü başkalarının üzerine tercih ve tağlib de vardır.
Hulâsa; insanların fanî ve az zamanlarını çok ibadete sarf etmek lâzım olduğu, elinde bulunan emvale ve maiyyetinde bulunan evlâda ve ahbaba itimad etmek caiz olmadığı, belâyâya sabrın lüzumu, dünyaca itibar sahibi olan büyüklere yakın olmakta fayda olmadığı, cümle mahlukâtm helake maruz olduğu ve ancak baki olan Vacip Tealâ olduğundan dünyada ve âhirette ancak itimat zat-ı ülûhiyyete olup itimad etmek lâzım olan Vacip Tealâ'ya ibadetten halî kalmamak lâzım geldiği bu âyetten müstefâd olan fe-vâid cümlesindendir.
Rahman 55:27
Vacip Tealâ nimetlerini beyandan sonra |; nimetlerin olan ibadete terğib etmek üzere buyuruyor.
Yani; arz üzerinde karar eden ins ü cin ve belki cümle hayvanât ve mahlukât fanî ve helake maruzdur. Akibet cümlesi helak olacaktır, celâlet, azamet, ikram ve inam sahibi olan Rabb'in Tea-lâ'nm zat-ı ülûhiyyeti bakidir. Yani mahlukâta arız olan avarızın cümlesinden Rabbm Tealâ münezzehtir. Şu halde mahlukâtm helaki sebebiyle âhiret meydana gelip insana hayat-ı ebediyye hasıl olacağı cihetle helak insan için nimet olduğu gibi Allahü Tealâ'nın bekası da nimettir. Binaenaleyh; şu nimetlerden hangisini tekzibe-dersmiz?
Fahri Hâzi ve Kazî'nin beyanları veçhile mahlukâtm cümlesi fanî ve helake maruz oldukları halde tehdidden intifa edecek akıl sahihleri olduğu cihetle akıl sahihlerine mahsus olan ( j* ) lâfzı vârid olmuştur ki zevilukûl fanî olunca başkalarının fanî olacağı evleviyyetle sabit olduğu gibi zevilukûlü başkalarının üzerine tercih ve tağlib de vardır.
Hulâsa; insanların fanî ve az zamanlarını çok ibadete sarf etmek lâzım olduğu, elinde bulunan emvale ve maiyyetinde bulunan evlâda ve ahbaba itimad etmek caiz olmadığı, belâyâya sabrın lüzumu, dünyaca itibar sahibi olan büyüklere yakın olmakta fayda olmadığı, cümle mahlukâtm helake maruz olduğu ve ancak baki olan Vacip Tealâ olduğundan dünyada ve âhirette ancak itimat zat-ı ülûhiyyete olup itimad etmek lâzım olan Vacip Tealâ'ya ibadetten halî kalmamak lâzım geldiği bu âyetten müstefâd olan fe-vâid cümlesindendir.
Rahman 55:28
Vacip Tealâ nimetlerini beyandan sonra |; nimetlerin olan ibadete terğib etmek üzere buyuruyor.
Yani; arz üzerinde karar eden ins ü cin ve belki cümle hayvanât ve mahlukât fanî ve helake maruzdur. Akibet cümlesi helak olacaktır, celâlet, azamet, ikram ve inam sahibi olan Rabb'in Tea-lâ'nm zat-ı ülûhiyyeti bakidir. Yani mahlukâta arız olan avarızın cümlesinden Rabbm Tealâ münezzehtir. Şu halde mahlukâtm helaki sebebiyle âhiret meydana gelip insana hayat-ı ebediyye hasıl olacağı cihetle helak insan için nimet olduğu gibi Allahü Tealâ'nın bekası da nimettir. Binaenaleyh; şu nimetlerden hangisini tekzibe-dersmiz?
Fahri Hâzi ve Kazî'nin beyanları veçhile mahlukâtm cümlesi fanî ve helake maruz oldukları halde tehdidden intifa edecek akıl sahihleri olduğu cihetle akıl sahihlerine mahsus olan ( j* ) lâfzı vârid olmuştur ki zevilukûl fanî olunca başkalarının fanî olacağı evleviyyetle sabit olduğu gibi zevilukûlü başkalarının üzerine tercih ve tağlib de vardır.
Hulâsa; insanların fanî ve az zamanlarını çok ibadete sarf etmek lâzım olduğu, elinde bulunan emvale ve maiyyetinde bulunan evlâda ve ahbaba itimad etmek caiz olmadığı, belâyâya sabrın lüzumu, dünyaca itibar sahibi olan büyüklere yakın olmakta fayda olmadığı, cümle mahlukâtm helake maruz olduğu ve ancak baki olan Vacip Tealâ olduğundan dünyada ve âhirette ancak itimat zat-ı ülûhiyyete olup itimad etmek lâzım olan Vacip Tealâ'ya ibadetten halî kalmamak lâzım geldiği bu âyetten müstefâd olan fe-vâid cümlesindendir.
Rahman 55:29
Vacip Tealâ zat-ı ul-ûhiyyetinin bekasını beyandan sonra cümle mahlukâtm kendine muhtaç olduğunu ve herkes muhtaç olduğu şeyi kendinden istediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
!
Yani; baki olan Allahü Tealâ'dan göklerde ve yerde buluna melekler ve ins ü cin cümle mahlukât vücudlarınm sıhhatim, di ve dünyalarını, kusurlarının mağfiret olunmasını, ibadet edecek vücudlarınm kuvvetini ve sair muhtaç oldukları şeylerin cümlesini Allahü Tealâ'dan isterler. Çünkü; irade-i İlâhiye haricinde hiç bir şey vücud bulamıyacağından herkes muhtaç olduğu her şeyi ' nab-ı Hak'tan istemekten başka bir çare olmadığını1 bildiğinden on dan ister, onun kudretine iltica eder. O halde her şahıs muhtaç ol duğu şeyi Allahü Tealâ'dan istemekle mükelleftir. Zira; Allahi Tealâ her gün kaza ve kaderine muvafık olan şeyleri icâd eder. Bi naenaleyh; bazılarını ihya, bazılarını imâte, bazılarını zengin, ba zılarım fakîr, bazılarını azîz ve bazılarını zelîl kılar. Bazılarım sa hih, bazılarını hasta, bazılarını mesrur ve bazılarını mahzun eti mekle dua edenlerin dualarına icabet etmek ve istediklerini istin! kaklarına göre vermek gibi nice yüzbinlerce acîb ve garîb şeyle icad eder. Binaenaleyh; her gün şuûnât-ı İlâhiyye sayılmaz ve tükenmezdir. Halüşan böyle olunca ey ins ü cin! Rabb'inizin hangi nimetlerini tekzibe cesaret, edersiniz?
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet Yehûd taifesini red için nazil olmuştur. Çünkü; Yahudiler Allahü Tealâ Cumartesi günü hiç birşeyi icâd etmez derler. Bunların şu itikad-larmı âyet-i celile ibtal etmiş ve Allahü Tealâ'nın şuûnu ve icadı her vakit câri olduğunu beyan buyurmuştur. Şe'tı ile murad; mukadderât-ı Ilâhiyyeyi vakt-ı merhununa sevketmekten ibarettir denildiğine nazaran «Her şey ezelde takdir olundu. Binaenaleyh; şimdi şe'n olmaz» diyerek i'râd edilen sual merduddur. Zira şu tev-cihâta nazaran ezelde mukadder olan şeyin vakit ve zamanında hasıl olması; şe'n-i İlâhî'dir. Çünkü; ezelde takdir ettiğini lâyezalde icâd ediyor ve bilhassa kulların gözleri önünde her gün binlerce şuunât-ı İlâhiyye zuhur edip durmaktadır. Allahü Tealâ ân-ı vahid-de birbirine muhtelif binlerce şeyi icad eder. Zira; şuûnattan bazılarını icad diğerlerini icada rnani değildir. Çünkü; Allahü Tealâ bir fiili icad ederken diğerini icada mani bulunsa aciz olması lâzım gelir. Halbuki Allahü Tealâ âcizden münezzeh kudret-i kâmile sahibidir. Amma bizlerin bir .isi işlerken diğerini işleyemediğimiz kemal-i aczimizdendir.
(İbn Uy ay ne) den rivayet olunduğuna nazaran bütün zaman; indallah İki gündür : birisi; müddet-i dünyadır, diğeri, zaman-ı âhir ettir. Vacip -Tealâ'nın dünyada şuûnâtı; emir, nehiy, icad, ihya, imâte, vermek, almak, aslâb-ı abâ'-dan erhâm-ı iimmehâta insanların maye-i asliyyeleri olan nutfeleri isal etmek, erham-ı ümmehâttan dünyaya insanları çıkarmak, dünyada ömrünü ikmâl edenleri kabirlerine sevketmek ve sair acâib ve garaibi icâd eylemektir.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile hükümdarın birisi vezirine bu âyetin manâsını sual etmesi üzerine veziri bir gün düşünmek üzere müsaade ister. Vezir ne cevap vereceğini düşünürken maîy-3^etinde bulunan kölesi vezirin ne düşündüğünü sual eder vezir hakikati beyan edince köle bu sualin cevabını müsaade ederse tâcdâ-rın huzurunda vereceğini söyler. Vezir müsaade edip huzura gelince köle âyeti tefsire başlar ve der ki «Ey Melik! Allah'ın şe'ni; geceyi gündüze, gündüzü geceye koymak, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmak, hastalara şifâ vermek, sağ olanları hasta etmek, afiyette olanları mübtelâ kılmak, mübtelâ olanları saha-i selâmete çıkarmak, fakiri zengin, zengini fakır, kaviyi zayıf, zayıfı kavî kılmaktır» deyince hükümdar vezirine vezâret elbisesini çıkarmasını emredip köleyi vezir tayin edince köle efendisine «Ey efendi! İşte bu da Allah'ın bir şe'nidir» demekle meclise hitab verilir. Velhasıl şuunât-ı İlâhiyye; her gün binlerce şeyleri icad etmektir.
Rahman 55:30
Vacip Tealâ kullarına ihsan ettiği şeyleri beyandan sonra bu nimetlerin şükrünü edâ lâzım olduğunu beyan etmek üzere :
Yani; sûrenin bidâyesinden buraya gelinceye kadar ta'dâd olunan nimetler üzerine şükredip etmediğinizi size göstermek için biz şuûnât-ı dünyeviyyeden feragat eder, şuûnât-ı kıyamete başlarız. Binaenaleyh; şükrünüzün sevabını ve şükretmeyenlerin cezasını veririz. Şu halde sizin için vacip olan; Allah'ın size vermiş olduğu nimetlerin şükrünü edâ edip ind-i İlâhî'de mahçub olmamaktır.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile ins ü cin arz üzerinde sakil olduklarından sakalân denmiştir. Bu âyet-i celile; ehl-i tâatı tâata teşvik ve ehl-i ma'siyeti ma'siy etten tenfîr etmiştir. Çünkü Vacip Tealâ yevnvi kıyamette herkesin cezasını vermek için dünyadan yakında feragat edeceğini beyan edince azıcık akh olan bir kimse huzur-u İlâhî'de mesruriyetini mucib olacak a'mâUi sa-lihaya sa'yedip mahzun olmasını icabeden fena amellerden ihtiraz eder. Binaenaleyh bu âyet-i celile; sâlihler zümresine tebşiri ve fâ-sıklar zümresine tehdidi mütazammmdır. Tehdid ile tebşirin mercileri başka olduğu cihetle bir âyette içtimâmda mani yoktur. Binaenaleyh; bir âyet hem-tehdidi hem de tebşiri mutazammin olur.
Rahman 55:31
Vacip Tealâ kullarına ihsan ettiği şeyleri beyandan sonra bu nimetlerin şükrünü edâ lâzım olduğunu beyan etmek üzere :
Yani; sûrenin bidâyesinden buraya gelinceye kadar ta'dâd olunan nimetler üzerine şükredip etmediğinizi size göstermek için biz şuûnât-ı dünyeviyyeden feragat eder, şuûnât-ı kıyamete başlarız. Binaenaleyh; şükrünüzün sevabını ve şükretmeyenlerin cezasını veririz. Şu halde sizin için vacip olan; Allah'ın size vermiş olduğu nimetlerin şükrünü edâ edip ind-i İlâhî'de mahçub olmamaktır.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile ins ü cin arz üzerinde sakil olduklarından sakalân denmiştir. Bu âyet-i celile; ehl-i tâatı tâata teşvik ve ehl-i ma'siyeti ma'siy etten tenfîr etmiştir. Çünkü Vacip Tealâ yevnvi kıyamette herkesin cezasını vermek için dünyadan yakında feragat edeceğini beyan edince azıcık akh olan bir kimse huzur-u İlâhî'de mesruriyetini mucib olacak a'mâUi sa-lihaya sa'yedip mahzun olmasını icabeden fena amellerden ihtiraz eder. Binaenaleyh bu âyet-i celile; sâlihler zümresine tebşiri ve fâ-sıklar zümresine tehdidi mütazammmdır. Tehdid ile tebşirin mercileri başka olduğu cihetle bir âyette içtimâmda mani yoktur. Binaenaleyh; bir âyet hem-tehdidi hem de tebşiri mutazammin olur.
Rahman 55:32
Vacip Tealâ kullarına ihsan ettiği şeyleri beyandan sonra bu nimetlerin şükrünü edâ lâzım olduğunu beyan etmek üzere :
Yani; sûrenin bidâyesinden buraya gelinceye kadar ta'dâd olunan nimetler üzerine şükredip etmediğinizi size göstermek için biz şuûnât-ı dünyeviyyeden feragat eder, şuûnât-ı kıyamete başlarız. Binaenaleyh; şükrünüzün sevabını ve şükretmeyenlerin cezasını veririz. Şu halde sizin için vacip olan; Allah'ın size vermiş olduğu nimetlerin şükrünü edâ edip ind-i İlâhî'de mahçub olmamaktır.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile ins ü cin arz üzerinde sakil olduklarından sakalân denmiştir. Bu âyet-i celile; ehl-i tâatı tâata teşvik ve ehl-i ma'siyeti ma'siy etten tenfîr etmiştir. Çünkü Vacip Tealâ yevnvi kıyamette herkesin cezasını vermek için dünyadan yakında feragat edeceğini beyan edince azıcık akh olan bir kimse huzur-u İlâhî'de mesruriyetini mucib olacak a'mâUi sa-lihaya sa'yedip mahzun olmasını icabeden fena amellerden ihtiraz eder. Binaenaleyh bu âyet-i celile; sâlihler zümresine tebşiri ve fâ-sıklar zümresine tehdidi mütazammmdır. Tehdid ile tebşirin mercileri başka olduğu cihetle bir âyette içtimâmda mani yoktur. Binaenaleyh; bir âyet hem-tehdidi hem de tebşiri mutazammin olur.
Rahman 55:33
Vacip Tealâ şuûnat-ı uhreviyyeye işaretle sakalâna hitabettik-ten sonra sakalâm tefsir ve onların âciz olduklarını kendilerine tef-hîm etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ins ü cin cemaatı! Eğer siz memur olduğunuz tekâ-lif-i İlâhiyemden kaçmak ve kahrımdan kurtulmak maksadına binaen ibadeti terketmek. isterseniz, yerin ve göklerin etrafından bir yol bulup yerin ve göklerin haricine çıkmaya kaadir olursanız derhal çıkm ve lâkin çıkamazsınız, ancak bizim tarafımızdan size ihsan olunan bir kudretle çıkabilirsiniz. Halbuki bizim tarafımızdan size verilmiş böyle bir kudret de yoktur. Binaenaleyh; dünyada yerden ve gökten çıkmak suretiyle kahrımızdan kurtulamadığınız gibi âhirette dahi azabımızdan kurtulamazsınız. Şu halde Rabb'inizin size doğru yolu göstermek ve eğri yola gitmemek üzere ten-bihi, kusurlarınızın affı, delâil-i akliyye ve nakliyyeyle irşadı gibi bir takım nimetlerinden hangisini tekzible inkâra cesaret edersiniz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile etraf-ı âlemden çıkıp kaçmak mümkün olsa cinnilerin hali kaçmağa insanların hallerinden daha ziyade müsait olmasına binaen bu âyette cinnîler takdim olunmuş ve azabtan kurtulmaya başka çare olmayıp ancak kudret-i İlâhiy-yeye iltica etmek olduğunu beyanla Cenab-ı Hak ins ü cinhi itaata davet etmiştir. Yani azabtan kurtulmak için ne kadar çare arasa* lar,. hileler düşünseler aff-ı İlâhî'den ve kudret-i Sübhaniyeden başka çare olmadığını beyanla evâmir-i İlâhiyeye imtisalin lüzumuna işaret olunmuştur.
Rahman 55:34
Vacip Tealâ şuûnat-ı uhreviyyeye işaretle sakalâna hitabettik-ten sonra sakalâm tefsir ve onların âciz olduklarını kendilerine tef-hîm etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ins ü cin cemaatı! Eğer siz memur olduğunuz tekâ-lif-i İlâhiyemden kaçmak ve kahrımdan kurtulmak maksadına binaen ibadeti terketmek. isterseniz, yerin ve göklerin etrafından bir yol bulup yerin ve göklerin haricine çıkmaya kaadir olursanız derhal çıkm ve lâkin çıkamazsınız, ancak bizim tarafımızdan size ihsan olunan bir kudretle çıkabilirsiniz. Halbuki bizim tarafımızdan size verilmiş böyle bir kudret de yoktur. Binaenaleyh; dünyada yerden ve gökten çıkmak suretiyle kahrımızdan kurtulamadığınız gibi âhirette dahi azabımızdan kurtulamazsınız. Şu halde Rabb'inizin size doğru yolu göstermek ve eğri yola gitmemek üzere ten-bihi, kusurlarınızın affı, delâil-i akliyye ve nakliyyeyle irşadı gibi bir takım nimetlerinden hangisini tekzible inkâra cesaret edersiniz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile etraf-ı âlemden çıkıp kaçmak mümkün olsa cinnilerin hali kaçmağa insanların hallerinden daha ziyade müsait olmasına binaen bu âyette cinnîler takdim olunmuş ve azabtan kurtulmaya başka çare olmayıp ancak kudret-i İlâhiy-yeye iltica etmek olduğunu beyanla Cenab-ı Hak ins ü cinhi itaata davet etmiştir. Yani azabtan kurtulmak için ne kadar çare arasa* lar,. hileler düşünseler aff-ı İlâhî'den ve kudret-i Sübhaniyeden başka çare olmadığını beyanla evâmir-i İlâhiyeye imtisalin lüzumuna işaret olunmuştur.
Rahman 55:35
Vacip Tealâ ins ü cînnin dünyada ve âhirette azabtan kurtulmalarına kudret-i İlâhiyeden gayrı bir çare olmadığını beyandan sonra azabtan halas olamayanların azablarmın keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ins ü cin! Allah'ın kudretinin gayrı sizi azabtan kurtaracak bir şey olmayınca yevm-i kıyamette kötü amellerinizin cezası olarak sizin üzerinize şiddetli ateşle karışmış duman ve ateşte eritilmiş başınızdan dökülmek üzere bakır gönderilir, siz de bu ateşten ve eritilmiş bakırdan kurtulmak için bir yardımcı bulamaz, yardım göremezsiniz. Cenab-ı Hakkın âhiret azabını size beyan etmesi bir nimet olduğu gibi itaat edenlerle isyan edenlerin cezalarını ayrı ayrı tertib etmek dahi bir nimet olunca Rabb'inizin şu nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz? Çünkü; Allahü Tealâ'nın günah işliyen kullarını tehdidle günahtan vazgeçmelerini tenbih buyurması, zâlimlerden intikam alacağını ve mazlumları mes'ud edeceğini beyan etmesi kulları hakkında aynı ni'mettir, bu ni'met» lerin hiç birisinin inkârı kabil değildir. Binaenaleyh; âhireti görmeden evvel bu nimetlerin şükrünü edâ ile azabtan kurtulmanın çaresini aramak insanlar üzerine vaciptir.
Hulâsa; ins ü cinden âsîler üzerine dumanla karışmış ateşırî alevi ve ateşle eritilmiş başlarına dökülmek üzere bakır gönderileceği ve bu azabtan kurtulmak için âsîlerin bir yardımcı bulamı-yacaklarmı Cenab-ı Hakk'm beyan buyurması kulları hakkında nimet olup bu nimetleri tekzibe mecal olmadığı bu âyetten tad olan fevâit cümlesindendir.
Rahman 55:36
Vacip Tealâ ins ü cînnin dünyada ve âhirette azabtan kurtulmalarına kudret-i İlâhiyeden gayrı bir çare olmadığını beyandan sonra azabtan halas olamayanların azablarmın keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ins ü cin! Allah'ın kudretinin gayrı sizi azabtan kurtaracak bir şey olmayınca yevm-i kıyamette kötü amellerinizin cezası olarak sizin üzerinize şiddetli ateşle karışmış duman ve ateşte eritilmiş başınızdan dökülmek üzere bakır gönderilir, siz de bu ateşten ve eritilmiş bakırdan kurtulmak için bir yardımcı bulamaz, yardım göremezsiniz. Cenab-ı Hakkın âhiret azabını size beyan etmesi bir nimet olduğu gibi itaat edenlerle isyan edenlerin cezalarını ayrı ayrı tertib etmek dahi bir nimet olunca Rabb'inizin şu nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz? Çünkü; Allahü Tealâ'nın günah işliyen kullarını tehdidle günahtan vazgeçmelerini tenbih buyurması, zâlimlerden intikam alacağını ve mazlumları mes'ud edeceğini beyan etmesi kulları hakkında aynı ni'mettir, bu ni'met» lerin hiç birisinin inkârı kabil değildir. Binaenaleyh; âhireti görmeden evvel bu nimetlerin şükrünü edâ ile azabtan kurtulmanın çaresini aramak insanlar üzerine vaciptir.
Hulâsa; ins ü cinden âsîler üzerine dumanla karışmış ateşırî alevi ve ateşle eritilmiş başlarına dökülmek üzere bakır gönderileceği ve bu azabtan kurtulmak için âsîlerin bir yardımcı bulamı-yacaklarmı Cenab-ı Hakk'm beyan buyurması kulları hakkında nimet olup bu nimetleri tekzibe mecal olmadığı bu âyetten tad olan fevâit cümlesindendir.
Rahman 55:37
Vacip Tealâ ateşten alev göndermekle âsîlere azab edeceğini beyandan sonra yevm-i kıyametin şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o günün şiddetinden gökler parçalanıp nâs mahşerâ sevkolunmak üzere kabirlerinden kalkıp herkes kendi ameline mu| vafık bir surette mahşere giderken insle cinden hiç bir kimsenüi günâhından sual olunmaz. Zira; herkes yoldadır, sual zamanı de£ ğildir.
İşte Allahü Tealâ'nm bu ahvali haber vermesi ve bu haberin herkesin o günde azabtan kurtulmak için çare aramasına sebep olması insle cin haklarında aynı nimet olunca bu nimetlerden hangisi tekzib olunabilir? Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile herkesin simasından günahkâr olduğu malûm olduğu cihetle sual mevkiine varmaksızın suale hacet yoktur. İnsle cin yekdiğerinin günahından sual olunmaz. Zira; herkesin günahı kendi defterinde görülecektir.
Rahman 55:38
Vacip Tealâ ateşten alev göndermekle âsîlere azab edeceğini beyandan sonra yevm-i kıyametin şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o günün şiddetinden gökler parçalanıp nâs mahşerâ sevkolunmak üzere kabirlerinden kalkıp herkes kendi ameline mu| vafık bir surette mahşere giderken insle cinden hiç bir kimsenüi günâhından sual olunmaz. Zira; herkes yoldadır, sual zamanı de£ ğildir.
İşte Allahü Tealâ'nm bu ahvali haber vermesi ve bu haberin herkesin o günde azabtan kurtulmak için çare aramasına sebep olması insle cin haklarında aynı nimet olunca bu nimetlerden hangisi tekzib olunabilir? Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile herkesin simasından günahkâr olduğu malûm olduğu cihetle sual mevkiine varmaksızın suale hacet yoktur. İnsle cin yekdiğerinin günahından sual olunmaz. Zira; herkesin günahı kendi defterinde görülecektir.
Rahman 55:39
Vacip Tealâ ateşten alev göndermekle âsîlere azab edeceğini beyandan sonra yevm-i kıyametin şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o günün şiddetinden gökler parçalanıp nâs mahşerâ sevkolunmak üzere kabirlerinden kalkıp herkes kendi ameline mu| vafık bir surette mahşere giderken insle cinden hiç bir kimsenüi günâhından sual olunmaz. Zira; herkes yoldadır, sual zamanı de£ ğildir.
İşte Allahü Tealâ'nm bu ahvali haber vermesi ve bu haberin herkesin o günde azabtan kurtulmak için çare aramasına sebep olması insle cin haklarında aynı nimet olunca bu nimetlerden hangisi tekzib olunabilir? Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile herkesin simasından günahkâr olduğu malûm olduğu cihetle sual mevkiine varmaksızın suale hacet yoktur. İnsle cin yekdiğerinin günahından sual olunmaz. Zira; herkesin günahı kendi defterinde görülecektir.
Rahman 55:40
Vacip Tealâ semânın yarüacağı günde ceryan edecek ahvalden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; herkesin siması, günahkâr olup erbâb-ı cürüm ve cinayetten olduğunu bildirir ve cinayet erbabından -olunca onlar zebaniler tarafından alm saçlamyla ayakları birbirine bağlanarak Ce-hennem'e atılırlar.
Cinayet erbabının simaları yla murad; günahlarının eseri olarak yüzlerinde olan siyahlık, gözlerinde olan çirkinlik ve her taraflarını hüzün ü kederin ihata etmesidir. Bu gibi alâim ile onlar ehl-i arasâd indinde malûm olurlar, hiç kimsenin sualine hacet messetmez. Zira; herkes onların cürüm ve cinayet sahipleri olduğunu bilir ve onlara ihanet ve hakaret olrcıak üzere Cehennem'e alınlarından ve ayaklarından tutularak atılırlar. İşte Vacip Tealâ'-nın ehl-i isyanın isyanları sebebiyle yüzlerinde bir takını çirkinlikler zuhur edip herkes nazarında rezil ve rüsva olacaklarını ve akibet kemal-i hakaretle Cehennem'e atılacaklarını beyan buyurması aklı olanlar için nimet olup âhiret için tedarikatta bulunmaya sebeb olunca Rabb'inizin şu nimetlerinden hangisini tekzibeder ve inkâra cesaret edersiniz?
Alınlarından ve ayaklarından tutulmaya gelince; müfessirîn-den bazıları âsilerden bir kısmının alınlarından, bir kısmının da ayaklarıdan atılmasıyla tevcih ettiler, bazıları da âsilerin ayakları alınlarına bağlanmak suretiyle tortop bir kütük mesabesinde kemal-i hakaretle atılacaklarını beyan olmasıyla tevcih ettiler. Şu manâlardan hangisi murad olunursa olunsun Cehennem'e atılacak kimselere ihanet manâsı mevcuttur.
lâfzında bulunan fâ lâfzı tertibe ve sebebiy-yete delâlet ettiğinden âsîlerin alınlarından ve ayaklarından atılmalarının sebebi; mücrimlerin simalarında görülen cürümleri olduğuna delâlet eder. Şu halde âsilerin kemal-i rezaletle Cehennem'e atılmalarına illet; kendi cinayetleridir. Binaenaleyh; bu cümle makablinde olan cümlenin neticesidir ve takrir-i kelâm şöyledir : «Ehl-i cürüm alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. Zira; onların cürüm sahibi oldukları simalarından bilinir. Her cürüm sahipleri ki simalarından biline, onlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. O halde cürüm sahibi olanlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar» demektir.
Rahman 55:41
Vacip Tealâ semânın yarüacağı günde ceryan edecek ahvalden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; herkesin siması, günahkâr olup erbâb-ı cürüm ve cinayetten olduğunu bildirir ve cinayet erbabından -olunca onlar zebaniler tarafından alm saçlamyla ayakları birbirine bağlanarak Ce-hennem'e atılırlar.
Cinayet erbabının simaları yla murad; günahlarının eseri olarak yüzlerinde olan siyahlık, gözlerinde olan çirkinlik ve her taraflarını hüzün ü kederin ihata etmesidir. Bu gibi alâim ile onlar ehl-i arasâd indinde malûm olurlar, hiç kimsenin sualine hacet messetmez. Zira; herkes onların cürüm ve cinayet sahipleri olduğunu bilir ve onlara ihanet ve hakaret olrcıak üzere Cehennem'e alınlarından ve ayaklarından tutularak atılırlar. İşte Vacip Tealâ'-nın ehl-i isyanın isyanları sebebiyle yüzlerinde bir takını çirkinlikler zuhur edip herkes nazarında rezil ve rüsva olacaklarını ve akibet kemal-i hakaretle Cehennem'e atılacaklarını beyan buyurması aklı olanlar için nimet olup âhiret için tedarikatta bulunmaya sebeb olunca Rabb'inizin şu nimetlerinden hangisini tekzibeder ve inkâra cesaret edersiniz?
Alınlarından ve ayaklarından tutulmaya gelince; müfessirîn-den bazıları âsilerden bir kısmının alınlarından, bir kısmının da ayaklarıdan atılmasıyla tevcih ettiler, bazıları da âsilerin ayakları alınlarına bağlanmak suretiyle tortop bir kütük mesabesinde kemal-i hakaretle atılacaklarını beyan olmasıyla tevcih ettiler. Şu manâlardan hangisi murad olunursa olunsun Cehennem'e atılacak kimselere ihanet manâsı mevcuttur.
lâfzında bulunan fâ lâfzı tertibe ve sebebiy-yete delâlet ettiğinden âsîlerin alınlarından ve ayaklarından atılmalarının sebebi; mücrimlerin simalarında görülen cürümleri olduğuna delâlet eder. Şu halde âsilerin kemal-i rezaletle Cehennem'e atılmalarına illet; kendi cinayetleridir. Binaenaleyh; bu cümle makablinde olan cümlenin neticesidir ve takrir-i kelâm şöyledir : «Ehl-i cürüm alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. Zira; onların cürüm sahibi oldukları simalarından bilinir. Her cürüm sahipleri ki simalarından biline, onlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. O halde cürüm sahibi olanlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar» demektir.
Rahman 55:42
Vacip Tealâ semânın yarüacağı günde ceryan edecek ahvalden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; herkesin siması, günahkâr olup erbâb-ı cürüm ve cinayetten olduğunu bildirir ve cinayet erbabından -olunca onlar zebaniler tarafından alm saçlamyla ayakları birbirine bağlanarak Ce-hennem'e atılırlar.
Cinayet erbabının simaları yla murad; günahlarının eseri olarak yüzlerinde olan siyahlık, gözlerinde olan çirkinlik ve her taraflarını hüzün ü kederin ihata etmesidir. Bu gibi alâim ile onlar ehl-i arasâd indinde malûm olurlar, hiç kimsenin sualine hacet messetmez. Zira; herkes onların cürüm ve cinayet sahipleri olduğunu bilir ve onlara ihanet ve hakaret olrcıak üzere Cehennem'e alınlarından ve ayaklarından tutularak atılırlar. İşte Vacip Tealâ'-nın ehl-i isyanın isyanları sebebiyle yüzlerinde bir takını çirkinlikler zuhur edip herkes nazarında rezil ve rüsva olacaklarını ve akibet kemal-i hakaretle Cehennem'e atılacaklarını beyan buyurması aklı olanlar için nimet olup âhiret için tedarikatta bulunmaya sebeb olunca Rabb'inizin şu nimetlerinden hangisini tekzibeder ve inkâra cesaret edersiniz?
Alınlarından ve ayaklarından tutulmaya gelince; müfessirîn-den bazıları âsilerden bir kısmının alınlarından, bir kısmının da ayaklarıdan atılmasıyla tevcih ettiler, bazıları da âsilerin ayakları alınlarına bağlanmak suretiyle tortop bir kütük mesabesinde kemal-i hakaretle atılacaklarını beyan olmasıyla tevcih ettiler. Şu manâlardan hangisi murad olunursa olunsun Cehennem'e atılacak kimselere ihanet manâsı mevcuttur.
lâfzında bulunan fâ lâfzı tertibe ve sebebiy-yete delâlet ettiğinden âsîlerin alınlarından ve ayaklarından atılmalarının sebebi; mücrimlerin simalarında görülen cürümleri olduğuna delâlet eder. Şu halde âsilerin kemal-i rezaletle Cehennem'e atılmalarına illet; kendi cinayetleridir. Binaenaleyh; bu cümle makablinde olan cümlenin neticesidir ve takrir-i kelâm şöyledir : «Ehl-i cürüm alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. Zira; onların cürüm sahibi oldukları simalarından bilinir. Her cürüm sahipleri ki simalarından biline, onlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. O halde cürüm sahibi olanlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar» demektir.
Rahman 55:43
Yani; o mücrimler Cehennem'e atıldıklarında zebaniler tarafından onlara hitaben tekdir suretiyle denilir ki «İşte şu içine atıldığınız Cehennem şol Cehennem ki onu dünyada mücrimler tekzibeder lerdi». Zira onlar şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi olup dünyayı âhiret üzerine tercih ettiklerinden her lezzeti dünyada görürlerdi. O cürüm ve cinayet sahibi olanlar Cehennem ateşiyle Cehennem'de kızdırılmış ve hararette nihayete varmış sıcak su arasında iki tarafa koşarlar. Çünkü; ateşten firar eder sıcak suya tesadüf ederler, su hararette nihayet dereceye vardığı için sudan firar ederler şiddetli ateşe tesadüf ederler ve bir tarafta azabı teşeddüt edince diğer tarafa iltica eder, ilelebed bu minval üzere muazzeb olur dururlar.
Ân ; Cehennem'den bir dere olup o dereye ehl-i nârdan akan irinler ve sarı sular toplanır ve o suretle akar. Ehl-i Cehennem o derede kalıp Cehennem ateşine atıldığı (Ka'b Ahbar) hazretlerinden mervîdir. Ehl-i Cehennem'in cürümlerini ve cinayetlerini
âleme teşhir için zamir mevzi'mda ism-i zahir olarak lâfzı vârid olmuştur. Zira bedelinde zamir vârid olsaydı sahib-i cürmolanları cürümle teşhir olmazdı.
Rahman 55:44
Yani; o mücrimler Cehennem'e atıldıklarında zebaniler tarafından onlara hitaben tekdir suretiyle denilir ki «İşte şu içine atıldığınız Cehennem şol Cehennem ki onu dünyada mücrimler tekzibeder lerdi». Zira onlar şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi olup dünyayı âhiret üzerine tercih ettiklerinden her lezzeti dünyada görürlerdi. O cürüm ve cinayet sahibi olanlar Cehennem ateşiyle Cehennem'de kızdırılmış ve hararette nihayete varmış sıcak su arasında iki tarafa koşarlar. Çünkü; ateşten firar eder sıcak suya tesadüf ederler, su hararette nihayet dereceye vardığı için sudan firar ederler şiddetli ateşe tesadüf ederler ve bir tarafta azabı teşeddüt edince diğer tarafa iltica eder, ilelebed bu minval üzere muazzeb olur dururlar.
Ân ; Cehennem'den bir dere olup o dereye ehl-i nârdan akan irinler ve sarı sular toplanır ve o suretle akar. Ehl-i Cehennem o derede kalıp Cehennem ateşine atıldığı (Ka'b Ahbar) hazretlerinden mervîdir. Ehl-i Cehennem'in cürümlerini ve cinayetlerini
âleme teşhir için zamir mevzi'mda ism-i zahir olarak lâfzı vârid olmuştur. Zira bedelinde zamir vârid olsaydı sahib-i cürmolanları cürümle teşhir olmazdı.
Rahman 55:45
Yani; o mücrimler Cehennem'e atıldıklarında zebaniler tarafından onlara hitaben tekdir suretiyle denilir ki «İşte şu içine atıldığınız Cehennem şol Cehennem ki onu dünyada mücrimler tekzibeder lerdi». Zira onlar şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi olup dünyayı âhiret üzerine tercih ettiklerinden her lezzeti dünyada görürlerdi. O cürüm ve cinayet sahibi olanlar Cehennem ateşiyle Cehennem'de kızdırılmış ve hararette nihayete varmış sıcak su arasında iki tarafa koşarlar. Çünkü; ateşten firar eder sıcak suya tesadüf ederler, su hararette nihayet dereceye vardığı için sudan firar ederler şiddetli ateşe tesadüf ederler ve bir tarafta azabı teşeddüt edince diğer tarafa iltica eder, ilelebed bu minval üzere muazzeb olur dururlar.
Ân ; Cehennem'den bir dere olup o dereye ehl-i nârdan akan irinler ve sarı sular toplanır ve o suretle akar. Ehl-i Cehennem o derede kalıp Cehennem ateşine atıldığı (Ka'b Ahbar) hazretlerinden mervîdir. Ehl-i Cehennem'in cürümlerini ve cinayetlerini
âleme teşhir için zamir mevzi'mda ism-i zahir olarak lâfzı vârid olmuştur. Zira bedelinde zamir vârid olsaydı sahib-i cürmolanları cürümle teşhir olmazdı.
Rahman 55:46
Vacip Tealâ âsilerin Cehennem'e ayaklarıyla alın saçlarından tutulup atılacaklarını beyandan sonra Cehennem'de onlara olacak muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; bu dünyada ins ü cinden mükellef olan her şahıs ki âhire tte Rabb'ısınm huzurunda hesab vermek ve a'mâlinin cezasını görmek için kıyamdan havfeder ve o günün sual ve cevabından korktuğu için a'mâl-i sâlihaya sa'yederek o günde makbul olacak ibadetle saadetin esbabını hazırlar. İşte o kimse için iki Cennet vardır. Zira Cennet'ten birisi; ibadetine mükâfaat olup diğeri ise günahları terkine mukabildir. Çünkü ins ü cinne bütün tekâlif; iki şeyle olur: Birincisi; evâmire imtisal, ikincisi; menhiyatı terketmekledir. Binaenaleyh; bu iki teklifi kabul edip riâyet edenler iki Cennet'le taltif olunurlar.
Yahut iki Cennet'ten birisi ci&mânî diğeri ruhanîdir. Çünkü; mümin dünyada şehevât-ı nefsaniyesini cismiyle terkederek ibadet ve itaat zahmetlerine tahammül ettiği için âhir ette cismiyîe telez-züz eder, itikadâta riayet, ahlâk-ı haseneye tehalluk ve ahlâk-ı re-zîleden ictinâbettiği için ruhla telezzüz eder. Binaenaleyh; böyle olan kimse için Cennet ikidir ki biri akide-i sahihine diğeri de amel-i hâlisine mükâfattır. Yahut Cennet'in birisi; ameline mükâfattır, diğeri ise ihsan-ı İlâhî3dir. Velhasıl günahkârlar için nasıl ki azab iki olup birisi azab-ı nâr diğeri sıcak su ise ehl-i Cennet için de Cennet iki olup biri ruhanî, diğeri cismânîdir. Binaenaleyh; bu âyette Cennet'in iki olduğu ve ehl-i Cennet'in her iki cihetle telezzüz edecekleri beyan olunmuştur.
Ehl-i Cennet'in, Cennet'ler kendi mülkleri olup keyfe mâ yeşâ
tasarruf edecekleri cihetle temellüke delâlet eden lam ile varid olmuştur ki herkesin nail olduğu Cennet'e başka bir kimse tarafından müdahale olmaz ve nimetleri herkesin kendine mahsustur. Asla memnu' değildir.
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e Cennet'in iki olduğunu beyandan sonra Cennetlerin bazı sıfatlarını zikirle kullarını ibadete teşvik etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hakkın huzurunda kıyamdan korkan kulları için hazırladığı Cennetler, bir çok ağaçlar ve meyveler sahipleridir. Çünkü; her Cennet'te yüzbinlerce ağaçlar ve onlarda hatır u hayale gelmedik meyveler mevcuttur. Onların çokluğuna işaret
için çokluğa delâlet eden tenvin iîe lâfzı nekre olarak vârid olmuştur ki ağaçların ve meyvelerin nevilerini saymakla tükenmeyeceğine delâlet etsin.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu makamda efnân ; ağacın dalları manâsına olduğuna nazaran «Cennetler ağaçların dallarıyla dolu ve yaprakları gayet revnaklı, gölgeleri pek ziyade latif, her cihetle ferahfeza ve manzarası bakanları usandırmaz» demektir. Zira; yaprakları acîb ve meyveleri garîb olup yiyenler için zahmet yok ancak lezzet ve meserret vardır. Şu halde bu gibi nimetlerin hangisi inkâr olunur?
Rahman 55:47
Vacip Tealâ âsilerin Cehennem'e ayaklarıyla alın saçlarından tutulup atılacaklarını beyandan sonra Cehennem'de onlara olacak muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; bu dünyada ins ü cinden mükellef olan her şahıs ki âhire tte Rabb'ısınm huzurunda hesab vermek ve a'mâlinin cezasını görmek için kıyamdan havfeder ve o günün sual ve cevabından korktuğu için a'mâl-i sâlihaya sa'yederek o günde makbul olacak ibadetle saadetin esbabını hazırlar. İşte o kimse için iki Cennet vardır. Zira Cennet'ten birisi; ibadetine mükâfaat olup diğeri ise günahları terkine mukabildir. Çünkü ins ü cinne bütün tekâlif; iki şeyle olur: Birincisi; evâmire imtisal, ikincisi; menhiyatı terketmekledir. Binaenaleyh; bu iki teklifi kabul edip riâyet edenler iki Cennet'le taltif olunurlar.
Yahut iki Cennet'ten birisi ci&mânî diğeri ruhanîdir. Çünkü; mümin dünyada şehevât-ı nefsaniyesini cismiyle terkederek ibadet ve itaat zahmetlerine tahammül ettiği için âhir ette cismiyîe telez-züz eder, itikadâta riayet, ahlâk-ı haseneye tehalluk ve ahlâk-ı re-zîleden ictinâbettiği için ruhla telezzüz eder. Binaenaleyh; böyle olan kimse için Cennet ikidir ki biri akide-i sahihine diğeri de amel-i hâlisine mükâfattır. Yahut Cennet'in birisi; ameline mükâfattır, diğeri ise ihsan-ı İlâhî3dir. Velhasıl günahkârlar için nasıl ki azab iki olup birisi azab-ı nâr diğeri sıcak su ise ehl-i Cennet için de Cennet iki olup biri ruhanî, diğeri cismânîdir. Binaenaleyh; bu âyette Cennet'in iki olduğu ve ehl-i Cennet'in her iki cihetle telezzüz edecekleri beyan olunmuştur.
Ehl-i Cennet'in, Cennet'ler kendi mülkleri olup keyfe mâ yeşâ
tasarruf edecekleri cihetle temellüke delâlet eden lam ile varid olmuştur ki herkesin nail olduğu Cennet'e başka bir kimse tarafından müdahale olmaz ve nimetleri herkesin kendine mahsustur. Asla memnu' değildir.
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e Cennet'in iki olduğunu beyandan sonra Cennetlerin bazı sıfatlarını zikirle kullarını ibadete teşvik etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hakkın huzurunda kıyamdan korkan kulları için hazırladığı Cennetler, bir çok ağaçlar ve meyveler sahipleridir. Çünkü; her Cennet'te yüzbinlerce ağaçlar ve onlarda hatır u hayale gelmedik meyveler mevcuttur. Onların çokluğuna işaret
için çokluğa delâlet eden tenvin iîe lâfzı nekre olarak vârid olmuştur ki ağaçların ve meyvelerin nevilerini saymakla tükenmeyeceğine delâlet etsin.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu makamda efnân ; ağacın dalları manâsına olduğuna nazaran «Cennetler ağaçların dallarıyla dolu ve yaprakları gayet revnaklı, gölgeleri pek ziyade latif, her cihetle ferahfeza ve manzarası bakanları usandırmaz» demektir. Zira; yaprakları acîb ve meyveleri garîb olup yiyenler için zahmet yok ancak lezzet ve meserret vardır. Şu halde bu gibi nimetlerin hangisi inkâr olunur?
Rahman 55:48
Vacip Tealâ Cennet'in bazı nimetlerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o Cennet'in her birinde bir nevi pınar var ki o pınar sahibinin arzusuna tâbidir. Sahibi nereye isterse oraya akar, levni, ta'mı ve râyihası asla bozulmaz. Çünkü; safiyeti ebedîdir ve içenler için gayet lezizdir, o iki Cennet'te her nevi meyveden biri kuru diğeri yaş veya renkleri başka başka ikişer sınıf meyveler vardır ve sahibinin arzusuna tâbidir. İstediği meyve istediği zaman ve mekânda mevcuttur. Binaenaleyh; getirmek, götürmek ve ağacından devşirmek zahmetleri yoktur.
Rahman 55:49
Vacip Tealâ Cennet'in bazı nimetlerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o Cennet'in her birinde bir nevi pınar var ki o pınar sahibinin arzusuna tâbidir. Sahibi nereye isterse oraya akar, levni, ta'mı ve râyihası asla bozulmaz. Çünkü; safiyeti ebedîdir ve içenler için gayet lezizdir, o iki Cennet'te her nevi meyveden biri kuru diğeri yaş veya renkleri başka başka ikişer sınıf meyveler vardır ve sahibinin arzusuna tâbidir. İstediği meyve istediği zaman ve mekânda mevcuttur. Binaenaleyh; getirmek, götürmek ve ağacından devşirmek zahmetleri yoktur.
Rahman 55:50
Vacip Tealâ Cennet'in bazı nimetlerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o Cennet'in her birinde bir nevi pınar var ki o pınar sahibinin arzusuna tâbidir. Sahibi nereye isterse oraya akar, levni, ta'mı ve râyihası asla bozulmaz. Çünkü; safiyeti ebedîdir ve içenler için gayet lezizdir, o iki Cennet'te her nevi meyveden biri kuru diğeri yaş veya renkleri başka başka ikişer sınıf meyveler vardır ve sahibinin arzusuna tâbidir. İstediği meyve istediği zaman ve mekânda mevcuttur. Binaenaleyh; getirmek, götürmek ve ağacından devşirmek zahmetleri yoktur.
Rahman 55:51
Vacip Tealâ Cennet'in bazı nimetlerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o Cennet'in her birinde bir nevi pınar var ki o pınar sahibinin arzusuna tâbidir. Sahibi nereye isterse oraya akar, levni, ta'mı ve râyihası asla bozulmaz. Çünkü; safiyeti ebedîdir ve içenler için gayet lezizdir, o iki Cennet'te her nevi meyveden biri kuru diğeri yaş veya renkleri başka başka ikişer sınıf meyveler vardır ve sahibinin arzusuna tâbidir. İstediği meyve istediği zaman ve mekânda mevcuttur. Binaenaleyh; getirmek, götürmek ve ağacından devşirmek zahmetleri yoktur.
Rahman 55:52
Vacip Tealâ Cennet'in bazı nimetlerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o Cennet'in her birinde bir nevi pınar var ki o pınar sahibinin arzusuna tâbidir. Sahibi nereye isterse oraya akar, levni, ta'mı ve râyihası asla bozulmaz. Çünkü; safiyeti ebedîdir ve içenler için gayet lezizdir, o iki Cennet'te her nevi meyveden biri kuru diğeri yaş veya renkleri başka başka ikişer sınıf meyveler vardır ve sahibinin arzusuna tâbidir. İstediği meyve istediği zaman ve mekânda mevcuttur. Binaenaleyh; getirmek, götürmek ve ağacından devşirmek zahmetleri yoktur.
Rahman 55:53
Vacip Tealâ Cennet'in bazı nimetlerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o Cennet'in her birinde bir nevi pınar var ki o pınar sahibinin arzusuna tâbidir. Sahibi nereye isterse oraya akar, levni, ta'mı ve râyihası asla bozulmaz. Çünkü; safiyeti ebedîdir ve içenler için gayet lezizdir, o iki Cennet'te her nevi meyveden biri kuru diğeri yaş veya renkleri başka başka ikişer sınıf meyveler vardır ve sahibinin arzusuna tâbidir. İstediği meyve istediği zaman ve mekânda mevcuttur. Binaenaleyh; getirmek, götürmek ve ağacından devşirmek zahmetleri yoktur.
Rahman 55:54
Vacip Tealâ Cennet'in bazı evsâfını beyandan sbnra ehl-i Cennet'in bazı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'dan korktukları için seâdet esbabına tevessül edenler Cennet'e girince itikatları ve amelleri mucibince hazırlanmış olan döşekler üzerine ittikâ edici oldukları halde Cennet nimetleriyle telezzüz ederler ki o döşeklerin iç yüzleri yeşil ve kalın atlastandır, Cennet'in meyveleri, yiyecek olan kimselere oturdukları, kalktıkları, yattıkları yerlere gayet yakındır, yemesinde hiç zahmet yoktur. Çünkü; nasıl arzu ederlerse arzularına göre zuhur eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in her biri için bir
çok döşekler olduğuna işaret zımnında lâfzı cemi' si-gasıyla varid olmuştur. Ehl-i Cennet'in döşeklerinin dış yüzleri bu dünyada tarifi kabil olmayan kumaşlardan olduğuna işaret için iç yüzleri beyan olunup dış yüzleri beyan olunmamıştır. Zira dış yüzleri dünya kumaşlarına benzemediğinden ukul-ü beşer idrakinden kaasırdır, iç yüzleri beyan olunduğu veçhile şerefli olunca dış yüzlerinin daha ziyade şerefli olacağında şüphe yoktur.
Ehl-i Cennet'in kalplerinin ve cisimlerinin kemal-i rahatlarına işaret için fevkalâde rahatlığa delâlet eden döşek üzerine dayanmaları zikrolunmuştur. Çünkü döşek üzerine dayanmak; kemal-i rahata ve kalben huzura delâlet eder. Cennet'in ağaçları dağınık olsa da ehl-i Cennet arzu ettiklerinde meyvelerin zahmetsiz yaklaştığı sarahaten beyan olunmuştur ki ağaçların onların üzerlerini tavaf edip duracağına işarettir.
Rahman 55:55
Vacip Tealâ Cennet'in bazı evsâfını beyandan sbnra ehl-i Cennet'in bazı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'dan korktukları için seâdet esbabına tevessül edenler Cennet'e girince itikatları ve amelleri mucibince hazırlanmış olan döşekler üzerine ittikâ edici oldukları halde Cennet nimetleriyle telezzüz ederler ki o döşeklerin iç yüzleri yeşil ve kalın atlastandır, Cennet'in meyveleri, yiyecek olan kimselere oturdukları, kalktıkları, yattıkları yerlere gayet yakındır, yemesinde hiç zahmet yoktur. Çünkü; nasıl arzu ederlerse arzularına göre zuhur eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in her biri için bir
çok döşekler olduğuna işaret zımnında lâfzı cemi' si-gasıyla varid olmuştur. Ehl-i Cennet'in döşeklerinin dış yüzleri bu dünyada tarifi kabil olmayan kumaşlardan olduğuna işaret için iç yüzleri beyan olunup dış yüzleri beyan olunmamıştır. Zira dış yüzleri dünya kumaşlarına benzemediğinden ukul-ü beşer idrakinden kaasırdır, iç yüzleri beyan olunduğu veçhile şerefli olunca dış yüzlerinin daha ziyade şerefli olacağında şüphe yoktur.
Ehl-i Cennet'in kalplerinin ve cisimlerinin kemal-i rahatlarına işaret için fevkalâde rahatlığa delâlet eden döşek üzerine dayanmaları zikrolunmuştur. Çünkü döşek üzerine dayanmak; kemal-i rahata ve kalben huzura delâlet eder. Cennet'in ağaçları dağınık olsa da ehl-i Cennet arzu ettiklerinde meyvelerin zahmetsiz yaklaştığı sarahaten beyan olunmuştur ki ağaçların onların üzerlerini tavaf edip duracağına işarettir.
Rahman 55:56
Vacip Tealâ Cennet'te olan nimetlerden bazılarını beyandaki sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i iman ve erbab-ı ibâdet için hazırlanmış olan Cennetlerde nazarlarını ancak zevçlerine hasretmiş, zevçlerinin gayriyi hatırından geçirmez ve başkalarına bakmaz hâtûnlar vardır ki onları zevçlerinden evvel insandan olan hatunları insten ve cinden olan hatunları cinden hiç bir erkek messetmemiştir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'in hatunları gözleriyle zevçlerinin gayrıya bakmadıkları gibi kalpleriyle dahi zevçlerinin gayrıya mahabbet etmezler k: zevçle zevceden her birinin kalpleri yekdiğerine karşı emîn ve raa-habbetleri daim olur. Şu halde Rabb'inizin nimetlerinden hangisi ni tekzibe cür'et edersiniz?
Âyet-i celilede taife-i nisvanm tesettürü memduh ve yekdiğerine karşı mehabbetlerinin devamı ancak tesettürde olduğuna işaret olunmuştur. Kadınların mecliste ahar bir kimse tarafından ismi zikrolunmak tab'an kerih, âdeten mezmûm ve şer'an müstehcen olduğuna işaret için bu âyette hatunlar sıfatları olan lafzıyla zikrolunmuştur. Binaenaleyh; erkek meclisinde bir kimsenin hareminin ismi gayrı tarafından zikrolunması makbul bir şey olmadığından kinaye tarîkıyla zikrolunmak islâmiyyet arasında âdet hükmündedir. Cennet'te kadınların ahlâkı gayet safvet üzere olduğu ve nazarlarını başkalarına atfetmedikleri kendi ihtiyarları ile olup zevçlerinin menetmesiyle olmadığına işaret için ihtiyara delâlet eden lâfzı vârid olmuştur. Yani «Kendileri kasr-ı nazar ederler, yoksa zevçlerinin gayra bakmaktan menettikleri için değil» demektir. Bu hal ise onların kemal-i iffet, taharet ve dere-cât-ı âliye sahipleri olduğuna delâlet eder. Cennet-i âlâda insanların simaları gayet güzel olduğundan herkes kendi helâlinden gay-rıya bakmaya ihtiyaç görmez.
Ayette mutlak olarak zikrolunduğundan nisvâ-nın cümlesine hatta Hurilere şâmil olmak ihtimali ağlebtir. Binaenaleyh âyet: Cennet'te olan nisvânm cümlesinin aynı hal ve sıfatta olacaklarına delâlet eder.
Rahman 55:57
Vacip Tealâ insanlar için lüzumu zaruri olan meskeni evvelâ beyan etmekle beraber yalnız mesken kâfi olmayıp teferrüc ve te-nezzüh olunacak mesîregâh olan bağları, bahçeleri, pınarları, te-nezzüh olunacak mahallerde yenilecek meyveleri, yiyip içtikten sonra yatacak mahalde nefis döşekleri ve o döşekler üzerinde te-lezzüz olunacak hatunları beyandan sonra o hatunların evsafından bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Rahman 55:58
Vacip Tealâ insanlar için lüzumu zaruri olan meskeni evvelâ beyan etmekle beraber yalnız mesken kâfi olmayıp teferrüc ve te-nezzüh olunacak mesîregâh olan bağları, bahçeleri, pınarları, te-nezzüh olunacak mahallerde yenilecek meyveleri, yiyip içtikten sonra yatacak mahalde nefis döşekleri ve o döşekler üzerinde te-lezzüz olunacak hatunları beyandan sonra o hatunların evsafından bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Rahman 55:59
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makamda mercan; incinin ufağı ve beyazı manasınadır. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i Cennet'in hatunlarını güzellikte iki şeye teşbih buyurmuştur ki şeffaf ve yüzleri kırmızılıkta yakuta ve gayet beyaz olmakta incinin ufağına teşbih eylemiş ve kırmızı ile beyaz birbirine karıştığından insanlar için pek makbul olan renkte olacaklarını beyan buyurmuştur.
Yani; insanların şeraitine riayet ederek ibadetlerini edada ih| sanlarının karşılığı ancak Cenab-ı Hakkın onlara nimetlerini ihsanıdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelki ihsan ile mup rad; amel olduğuna nazaran ikinci ihsan ile murad; Cenf nettir. Ve eğer evvelki ihsan ile murad; marifet-i İlâhiyye ve teu| hid-i sübhanî olursa ikinci ihsan ile murad; Cennet'te iskân ve ceğ mali bâ kemâlini müşahade ettirmektir. Yani; «Tevhid'in ceza olmadı, illâ Cennet oldu» demektir.
Rahman 55:60
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makamda mercan; incinin ufağı ve beyazı manasınadır. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i Cennet'in hatunlarını güzellikte iki şeye teşbih buyurmuştur ki şeffaf ve yüzleri kırmızılıkta yakuta ve gayet beyaz olmakta incinin ufağına teşbih eylemiş ve kırmızı ile beyaz birbirine karıştığından insanlar için pek makbul olan renkte olacaklarını beyan buyurmuştur.
Yani; insanların şeraitine riayet ederek ibadetlerini edada ih| sanlarının karşılığı ancak Cenab-ı Hakkın onlara nimetlerini ihsanıdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelki ihsan ile mup rad; amel olduğuna nazaran ikinci ihsan ile murad; Cenf nettir. Ve eğer evvelki ihsan ile murad; marifet-i İlâhiyye ve teu| hid-i sübhanî olursa ikinci ihsan ile murad; Cennet'te iskân ve ceğ mali bâ kemâlini müşahade ettirmektir. Yani; «Tevhid'in ceza olmadı, illâ Cennet oldu» demektir.
Rahman 55:61
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makamda mercan; incinin ufağı ve beyazı manasınadır. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i Cennet'in hatunlarını güzellikte iki şeye teşbih buyurmuştur ki şeffaf ve yüzleri kırmızılıkta yakuta ve gayet beyaz olmakta incinin ufağına teşbih eylemiş ve kırmızı ile beyaz birbirine karıştığından insanlar için pek makbul olan renkte olacaklarını beyan buyurmuştur.
Yani; insanların şeraitine riayet ederek ibadetlerini edada ih| sanlarının karşılığı ancak Cenab-ı Hakkın onlara nimetlerini ihsanıdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelki ihsan ile mup rad; amel olduğuna nazaran ikinci ihsan ile murad; Cenf nettir. Ve eğer evvelki ihsan ile murad; marifet-i İlâhiyye ve teu| hid-i sübhanî olursa ikinci ihsan ile murad; Cennet'te iskân ve ceğ mali bâ kemâlini müşahade ettirmektir. Yani; «Tevhid'in ceza olmadı, illâ Cennet oldu» demektir.
Rahman 55:62
Yani; bundan evvel iki Cennet beyan olundu. Herkesin amâl ve ahlâkı mütefâvid olduğu gibi onun mükâfaatı olan Cennet'lerde dahi tefavüt vardır. Binaenaleyh; derecede ve mertebede evvelki Cennetlerden aşağı tabakada iki Cennet dahi vardır ki o Cennet'-lere nail olanlar için de her istedikleri mevcuttur, arzularından hiç bir şey noksan olmaz, ancak mertebede fark vardır. Meselâ biri üst tabaka, diğeri alt tabakadır.
Rahman 55:63
Yan; evvelki beyan olunan iki Cennet'te nasıl bağlar, bahçeler ve ağaçlar çoksa ikinci derecede beyan olunan Cennet'lerde dahi yere döşenmiş yeşil .otlar ve havaya ser çekmiş görünür, revnaklı ağaçlar vardır. Otların ve ağaçların fevkalâde istekli olduğundan yaprakları siyaha mail kuvvetli ve nadretlidir ki bakanlara sürür verip siyaha mail cansız sararmış değil demektir. Çünkü; Cennet'in ağaçlarının suya ve tımara ihtiyacı olmadığından bir karar üzere durur bozulmaz.
Rahman 55:64
Yan; evvelki beyan olunan iki Cennet'te nasıl bağlar, bahçeler ve ağaçlar çoksa ikinci derecede beyan olunan Cennet'lerde dahi yere döşenmiş yeşil .otlar ve havaya ser çekmiş görünür, revnaklı ağaçlar vardır. Otların ve ağaçların fevkalâde istekli olduğundan yaprakları siyaha mail kuvvetli ve nadretlidir ki bakanlara sürür verip siyaha mail cansız sararmış değil demektir. Çünkü; Cennet'in ağaçlarının suya ve tımara ihtiyacı olmadığından bir karar üzere durur bozulmaz.
Rahman 55:65
Yan; evvelki beyan olunan iki Cennet'te nasıl bağlar, bahçeler ve ağaçlar çoksa ikinci derecede beyan olunan Cennet'lerde dahi yere döşenmiş yeşil .otlar ve havaya ser çekmiş görünür, revnaklı ağaçlar vardır. Otların ve ağaçların fevkalâde istekli olduğundan yaprakları siyaha mail kuvvetli ve nadretlidir ki bakanlara sürür verip siyaha mail cansız sararmış değil demektir. Çünkü; Cennet'in ağaçlarının suya ve tımara ihtiyacı olmadığından bir karar üzere durur bozulmaz.
Rahman 55:66
Çünkü; pınarların suyu gayet çok ve kuvvetli olduğu cihetle fıskiye gibi havaya feveran eylediğinden bakanlar zevk alır, mesrur olur. Binaenaleyh; bu dünyada bile zengin olan kimseler bir çok paralar sarfıyla zevk edip, eğlenmek için fıskiyeler yaparlar, zevk u sefa ederler. Halbuki dünyanın her şeyi haraba müşerref ve zevale maruz olup endişeden halı değildir. Cennet'te ise her şey daima mamur ve ebe-diyyen baki olduğu cihetle elbette safâsı dünyanın safâsma kıyas kabul etmez.
Rahman 55:67
Çünkü; pınarların suyu gayet çok ve kuvvetli olduğu cihetle fıskiye gibi havaya feveran eylediğinden bakanlar zevk alır, mesrur olur. Binaenaleyh; bu dünyada bile zengin olan kimseler bir çok paralar sarfıyla zevk edip, eğlenmek için fıskiyeler yaparlar, zevk u sefa ederler. Halbuki dünyanın her şeyi haraba müşerref ve zevale maruz olup endişeden halı değildir. Cennet'te ise her şey daima mamur ve ebe-diyyen baki olduğu cihetle elbette safâsı dünyanın safâsma kıyas kabul etmez.
Rahman 55:68
Fâkihe ; vıutlaka meyve olduğu cihetle hurma ve nar fâkihede dahil oldukları halde şereflerine işaret için her ikisi de ayrıca zikrolunmuşlardır. Çünkü; hurma hem gıda hem de meyvedir. Nar ise hem mevye hem de devadır. Bu ikisi mevcut olan yerde bilûmum meyvelerin mevcut olacağına dahi işaret olunmuştur. Çünkü; birisi bilâd-ı bâride diğeri bilâd-ı hârre meyvelerinden oldukları cihetle her tarafta bulunan meyvelerin Gennet'te bulunacağına delâlet ettiği gibi bunların-biri tatlı diğeri ekşi olmakla ikisinin arasında olan ta'mlar dahi mevcut olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; bunları zikirle diğerlerini zikirden iktifa olunmuştur.
Rahman 55:69
Fâkihe ; vıutlaka meyve olduğu cihetle hurma ve nar fâkihede dahil oldukları halde şereflerine işaret için her ikisi de ayrıca zikrolunmuşlardır. Çünkü; hurma hem gıda hem de meyvedir. Nar ise hem mevye hem de devadır. Bu ikisi mevcut olan yerde bilûmum meyvelerin mevcut olacağına dahi işaret olunmuştur. Çünkü; birisi bilâd-ı bâride diğeri bilâd-ı hârre meyvelerinden oldukları cihetle her tarafta bulunan meyvelerin Gennet'te bulunacağına delâlet ettiği gibi bunların-biri tatlı diğeri ekşi olmakla ikisinin arasında olan ta'mlar dahi mevcut olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; bunları zikirle diğerlerini zikirden iktifa olunmuştur.
Rahman 55:70
Yani; bundan evvelki âyetlerde zikri sebkeden ve ehl-i iman için hazırlanan nimetler içinde ehl-i Cennet'e mahsus hatunlar vardır ki onların derûnları sade hayır ve ahlâk-ı hamide ve zahirleri zevçlerinin memnun olacağı hüsn-ü cemâl ve güzel simalardır.
Bu âyette hayrat lâfzı ahlâk-ı haseneyle, hisân lâfzı zahirde güzellikle tefsir olunmuştur. Bu manâyı ezvac-ı mutahharâttan (Ümmü Seleme) (R.A.) dan rivayet olunan bir hadis-i şerif de te'yîd eder. Çünkü Ümmü Seleme «Ben Resulullah'a ya Resulallah Cenab-ı Hakkın kavlinden bana haber ver» dediğimde Resulullah «buyurdu» demiştir. Yani «Hayrat demek; onların ahlâkı hayır ve hisan demek; yüzleri güzel» demektir.
Rahman 55:71
Cennet-i alada ehl-i Cennet için konaklar, saraylar olduğu gibi tenezzüh için çadırlar da vardır ve bazı rivayete nazaran o çadırlar yekpare incidendir, sahibi için o çadırlar içinde huriler vardır. Arzu ettikleri zaman o çadırlar içinde arzuları veçhile icra-yı ahkâm ederler. Binaenaleyh; bazı âyette kusur (köşkler) ve bazı âyette Hıyara (çadırlar) zikrolunmasmda münafaat yoktur. Çünkü; ehl-i Cennet için her ikisi de mevcut olduğundan bazı âyette köşkler ve bazı âyette de çadırlar zikrolunmuştur. Huriler; insanın araâl-i sa-lihasına göre Cenab-ı Hakkın herkesin rahatı için halk buyurduğu kadınlardır. Onlar kimlerin amelleri mukabilinde halk olunmuşsa onlara mahsus ve gayrın faarruzundan masunlardır. Zira; ancak zevcinin malıdır, başkası iştirak edemez. Çünkü; her nefis hayır ve şer olsun ameli ne ise onunla merhune olduğundan herkesin amelinden halkolunan nimet onun malıdır gayra tecavüz etmez.
Rahman 55:72
Cennet-i alada ehl-i Cennet için konaklar, saraylar olduğu gibi tenezzüh için çadırlar da vardır ve bazı rivayete nazaran o çadırlar yekpare incidendir, sahibi için o çadırlar içinde huriler vardır. Arzu ettikleri zaman o çadırlar içinde arzuları veçhile icra-yı ahkâm ederler. Binaenaleyh; bazı âyette kusur (köşkler) ve bazı âyette Hıyara (çadırlar) zikrolunmasmda münafaat yoktur. Çünkü; ehl-i Cennet için her ikisi de mevcut olduğundan bazı âyette köşkler ve bazı âyette de çadırlar zikrolunmuştur. Huriler; insanın araâl-i sa-lihasına göre Cenab-ı Hakkın herkesin rahatı için halk buyurduğu kadınlardır. Onlar kimlerin amelleri mukabilinde halk olunmuşsa onlara mahsus ve gayrın faarruzundan masunlardır. Zira; ancak zevcinin malıdır, başkası iştirak edemez. Çünkü; her nefis hayır ve şer olsun ameli ne ise onunla merhune olduğundan herkesin amelinden halkolunan nimet onun malıdır gayra tecavüz etmez.
Rahman 55:73
Cennet-i alada ehl-i Cennet için konaklar, saraylar olduğu gibi tenezzüh için çadırlar da vardır ve bazı rivayete nazaran o çadırlar yekpare incidendir, sahibi için o çadırlar içinde huriler vardır. Arzu ettikleri zaman o çadırlar içinde arzuları veçhile icra-yı ahkâm ederler. Binaenaleyh; bazı âyette kusur (köşkler) ve bazı âyette Hıyara (çadırlar) zikrolunmasmda münafaat yoktur. Çünkü; ehl-i Cennet için her ikisi de mevcut olduğundan bazı âyette köşkler ve bazı âyette de çadırlar zikrolunmuştur. Huriler; insanın araâl-i sa-lihasına göre Cenab-ı Hakkın herkesin rahatı için halk buyurduğu kadınlardır. Onlar kimlerin amelleri mukabilinde halk olunmuşsa onlara mahsus ve gayrın faarruzundan masunlardır. Zira; ancak zevcinin malıdır, başkası iştirak edemez. Çünkü; her nefis hayır ve şer olsun ameli ne ise onunla merhune olduğundan herkesin amelinden halkolunan nimet onun malıdır gayra tecavüz etmez.
Rahman 55:74
Şu halde Cennet'te olan huriler bakir kız olarak zevçlerine teslim olunurlar, yoksa evvelden bir koca görmüş dul olmazlar. Bu âyetin lâfzı aynen sebketmişse de evvelki âyet o âyetten evvel zikrolunan iki Cennet'te olan nis-vana, bu âyette ikinci defada zikrolunan iki Cennet'te bulunan nis-vana mahsus olduğundan lâfızda tekrar olsa da manâda tekrar yoktur.
Yahut evvelki âyet dünyadan varan hatunlar hakkında, ikinci âyette ise Huriler hakjanda olduğundan tekrar yoktur.
Rahman 55:75
Şu halde Cennet'te olan huriler bakir kız olarak zevçlerine teslim olunurlar, yoksa evvelden bir koca görmüş dul olmazlar. Bu âyetin lâfzı aynen sebketmişse de evvelki âyet o âyetten evvel zikrolunan iki Cennet'te olan nis-vana, bu âyette ikinci defada zikrolunan iki Cennet'te bulunan nis-vana mahsus olduğundan lâfızda tekrar olsa da manâda tekrar yoktur.
Yahut evvelki âyet dünyadan varan hatunlar hakkında, ikinci âyette ise Huriler hakjanda olduğundan tekrar yoktur.
Rahman 55:76
Yani; ehl-i Cennet kendileri için hazırlanan ve amelleri üzerine terettüb eden yeşil yastıklar, güzel döşekler, acîb ve nefis yaratılmış ipekten yataklar üzerinde oturucu ve yastıklara dayanı-cı oldukları halde Rab'larmın ihsan ettiği nimetlerle tena'um ederler.
Rahman 55:77
Yani; ehl-i Cennet kendileri için hazırlanan ve amelleri üzerine terettüb eden yeşil yastıklar, güzel döşekler, acîb ve nefis yaratılmış ipekten yataklar üzerinde oturucu ve yastıklara dayanı-cı oldukları halde Rab'larmın ihsan ettiği nimetlerle tena'um ederler.
Rahman 55:78
Refref ; yastık ve döşek manasınadır ki üzerinde oturup koltuğunda dayanacak şeylerdir. İnsanlar tab'an yeşilliğe mail olup sevdiklerine binaen Cenab-ı Hak refrefi yeşillik manâsına olan lafzıyla tavsif buyurmuştur ki yeşil kumaştan olacaklarını beyan etmiştir. Abkariyyin; gayet acîb ve nefîs olan şeye denir ki o yastıkların ve döşeklerin gayet acîb ve nefîs olduğunu beyandır. Hatta araplar nin cin taifesinin beldelerinden bir acîb belde olduğunu zanneder ve acîb addettikleri şeyleri o beldeye nisbet ettiklerinden iyi olan şeylere abkari demek onlarca darb-ı mesel hükmünü almıştır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ Cennet-i âlânın tefrişâtının acîb olduğunu ispat için : buyurmuşdur.buyuruyor.
Başkalarının isimleri gibi zail olucu değildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın ismi zikrolunan yerde bereket feyezan eder. Hatta ehl-i Cennet'ten tekâlif sakıt olduğu halde zikrullah bakidir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet daima Allah'ı zikrederler.